Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

PARA SATIŞI BAHSİ - 082Saraflik - 4. Sayfa

PARA SATIŞI BAHSİ 2

(Saraflık) 2


PARA SATIŞI BAHSİ

(Saraflık)

 

(Sarafhk, her iki malın da nakit cinsinden olduğu satıştır.) Bu satışa «sarf» adı verilmesinin nedeni, satış konusu olan her iki be­delin de bir elden öbür ele geçmesidir. Nitekim sarf, lügatça bir şe­yi bir yere götürmek ve çevirmek demektir. Veya nedeni, bu satış­tan artış kasdedilmesidir. Çünkü nakdin kendisinden faydalanılanı az. Nitekim sarf, lügatça artış anlamına (da) gelir, im'a m Halil -Ünlü nahiv bilgini- böyle söylemiştir. Bu nedenledir ki nafile ibâ­dete sarf adı verilmiştir. (Bir kimse, gümüşü gümüşle veya altını altınla satarsa bunlar, ayar ve işçilikte farklı olsalar bile aynı miktarda olmadıkça satış ca­iz değildir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i Altını altın ile satarken aynı miktarda ve peşin olmaları gerekir. Fazlalık ise ribâdır...» ([1]) buyurmuştur.Yine Peygamber Efendimiz CSallallahü Aleyhi ve Sellem)«iyisi ile kötüsü aynıdır» ([2])  buyurmuş­tur. Bunu satışlar bahsinde zikretmiştik. (Bu satışta bedellerin, taraflar ayrılmadan teslim alınması da ge­rekir.) Çünkü bu, rivayet ettiğimiz  hadi-i şerifin  gereği  olduğu  gibi H z.   Ömer    (Radıyallâhü anh) de şöyle buyurmuştur:«Karşı taraf, evine girecek kadar bile mehil isterse ona mehil ver­me.- ([3])

Bir de akdin, vâ'deliyi vâ'deli ile satmaktan çıkması için bedel­lerden birinin teslim alınması gerekir. Sonra eşitliğin gerçekleştiril­mesi için öbür bedelin de teslim alınması gerekir. Böylece ribâ Ön­lenmiş olur. Bir de her iki bedel de aynı durumda olduklarından iki­sinin de teslim alınması gerekir. Bu konudaki hadis mutlak olduğun­dan ister kuyumculukla yapılanlar gibi her iki bedel de belirli ol­sun, ister sikke ile yapılanlar gibi her ikisi de belirsiz olsun, isterse de biri belirli öbürü ise belirsiz olsun, hükümleri aynıdır.

Bir de, belirebilse bile yaradılışı itibariyle değer olması hasebiy­le kendisinde belirsizlik şüphesi bulunduğundan teslim alınması şart­tır. Böylece ribâ şüphesi de nazara alınmış olur. Buradaki ayrılmak­tan maksat, bedenen ayrılmaktır. Sy'e ki, taraflar, meclisten bera­ber çıkarak aynı yönde bir arada yürürler, veya mecliste uyur ve­ya bayılırlarsa sarf -yaptıkları para alış-verişi akdi- bozulmaz. Çünkü   I b n - i Ömer (Radıyalîâhü anh) kendisine bu konuyu soran adama: Kendisi, dam­dan atlasa sen de onunla beraber atla –ayrılma- ([4]) demiştir. Aynı şekilde selem sermayesinin teslim alınmasında da muteber olan budur. Muhayyere kadının muhayyerliği ise böyle değildir. Çünkü vazgeçmesi halinde bu muhayyerliği aynı mecliste bozulur.

Aynı cinsten olmadıkları için (Altım gümüş ile satması halinde ise fazlalık caizdir. Ancak peşin olmaları gerekir.) Çünkü Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)-Peşin olmaları durumu dışın­da altını gümüş ile satmada ribâ vardır.» ([5]) (Sarfta taraflar, bedellerin ikisini veya birini teslim almadan ay-rıhrlarsa akit bozulur. Çünkü bu durumda teslim alma, şartı yerine gelmemiştir. Bu ne­denle sarfta ne muhayyerlik şartı ne de süre sahih değildir. Çünkü birincisiyle teslim alma, hak olmaktan çıkarken ikincisiyle de bir hak olan teslim alma kaybolmuş olur. Ancak koşulan muhayyerlik şartı mecliste iptal edilirse akit tekrar caiz olur. Çünkü böylece bu şart, henüz gerçekleşmeden ortadan kalkmış olur. İmam Z ü -fer   ise bu konuda aynı görüşte değildir.

(Teslim almadıkça sarfın bedelini kullanmak caiz değildir. Şöy­le ki, bîr kimse bir dinarı on dirheme satarak dirhemleri teslim al­madan onlarla elbise satın alırsa bu durumda elbisenin satışı fasit­tir.) Çünkü teslim alma, akid ile gerçekleştirilen ilâhî bir haktır. Böy­le bir tasarrufu caiz kılmak ise, bu hakkı ortadan kaldırmak demek­tir. Ancak İmam Züfer' den de rivayet edildiği üzere el­bisedeki satış akdinin caiz olması gerekirdi. Çünkü dirhemler belir-memektedir. Bu nedenle de akitteki bedel, mutlak dirhemler olur.

Fakat biz diyoruz ki, sarf meselesinde bedel aynı zamanda sa­tılan maldır. Çünkü satışta satılan malın bulunması zorunludur. Oy­sa sarf akdinde her iki bedelden başka bir şey bulunmadığından ikisi de aynı zamanda satılan mal kabul edilirler. Çünkü bedel ol­ma vasfı ile satılan mal olma vasfı arasında bir tercih yoktur. Sa­tın ahnan malı teslim almadan satmak ise caiz değildir. Bu arada satılan mal olması için belirli olması zorunlu değildir. Selem akdi ile satılan malda olduğu gibi.  (Altını gümüş ile tartısız olarak satmak caizdir.) Çünkü bunda eşitlik şart değildir. Ancak açıkladığımız nedenle mecliste teslim al­ma şarttır. Bunlardan birinin kendi cinsiyle tartısız satışı ise, ribâ - ihtimâli bulunduğundan caiz değildir.

(Bir kimse, kıymeti bin miskal gümüş olan ve boynunda bin mis-kal gümüş değerinde bir kolye bulunan bir cariyeyi ikibin miskal gümüşle satın alarak bedelin yalnız bin mıskalını tahlil ettikten son­ra taraflar aynhrlarsa bu takdirde tahlil edilen miktar, gümüş kol­yenin bedeli olur.) Çünkü gümüş kolyenin karşılığı olan kısmı mec­liste teslim almak vaciptir. Zira bu, sarf akdinin bedeli olur. Müs­lüman kişinin durumu ise, vacibi yapmasını gerektirir. (Aynı şekil­de böyle bir cariyeyi bin miskal vâ'de ve bin miskal peşinle alırsa peşin ödenen miktar, gümüş kolyenin bedeli olur.) Çünkü süre, sarf­ta geçersiz, satışta ise caizdir. Satıcı ve alıcının ise caiz olanı yap­maları gerekir. (Aynı şekilde işlemesi elli dirhem olan İşlemeli bir kılıcı yüz dir­heme satın alarak bunun elli dirhemini Öderse teslim alınan miktar, söylenmese bile açıkladığımız nedenle kılıçtaki gümüşün karşılığı olur. Gümüş işleme ile kılıcın bedelinden şu elli dirhemi al, demesi halinde de durum aynıdır.) Çünkü bazen söylenen iki şeyden biri kasdedilir. örneğin: Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle)  "Bu ner iki denizden inci ve mercan çıkar.» ([6]) derken denizlerden birini kasdetmiştir. O halde burada da ödenen bedel, yalnızca kılıçtaki gümüş işlemenin karşılığı olarak kabul edilir. (Taraflar, işlemeli kılıç ile bedeli karşılıklı olarak alıp vermeden aynlırsa işlemede akid bozulur.) Çünkü bu satış, işleme için sarf akdidir.

(Kılıç ile gümüşü birbirinden zararsız ayırmak mümkün değil­se kılıçta da satış bozulur.) Çünkü bu durumda zarara girmeden kı­lıcı teslim etmek mümkün olmadığından tıpkı tavandaki direk gibi onu yalnız basma satmak caiz değildir. (Yok eğer zarara girmeden birbirinden ayrılmaları mümkün ise bu kez kılıcın satışı caiz, gümü­şün ise geçersizdir.) Çünkü burada kılıcı tek başına satmak mümkün olduğundan buradaki durum tıpkı câriye ile kolyenin durumu gibi olur. Kılıçtan ayrılan gümüş onda kalan gümüşten fazla ise durum böyledir. Yok eğer onun kadar veya ondan az ise, veya miktarı bilinmiyorsa satış caiz değildir. Çünkü bu durumda ya ribânm kendi­si veya ihtimâli vardır. Çünkü gümüş miktarının bilinmemesi ha­linde satışın sahih olması bir bakımdan, fasit olması ise iki bakım­dandır. (Bir kimse, gümüş bir kap satın alarak bedelin bir kısmı teslim alındıktan sonra taraflar birbirinden aynlırsa bu durumda kabın bir kısmı, teslim alınan bedele karşılık olarak satılmış olur. Diğer kısmı ise satılmamış olur ve kap aralarında müşterek olur.)

Çünkü bu, tamamen nakit satışı –sarf- olduğundan şartı bulu­nan kısımda sahih, bulunmayan kısımda ise geçersizdir. Bu satış, ilk başta tamamen sahih olup sonradan ayrılmaları nedeniyle bir kıs­mı geçersiz olduğundan bu .geçersizlik, akdin aslında olmadığından diğer kısma geçmemektedir.

(Kabın bir kısmı, başkasına ait çıkarsa alıcı serbesttir. İsterse verdiği bedele karşılık kalanı kabul eder, isterse de geri çevirir.) Çünkü ortaklık, kap için kusurdur. (Bir kimse, bir parça erimiş altın veya gümüş sattıktan sonra bir kısmı, başkasına âit çıkarsa kalanın bedelini alır ve abaya ser­bestlik yoktur.) Çünkü bölünmenin parçaya zararı yoktur. (Bir kimse, iki dirhem gümüş ile bir dinar altını bir dirhem gü­müş ile iki dinar altına satarsa, satış caiz olup altın ve gümüşlerin her biri, kendi cinsinden olmayanın karşılığı olur.)

imam Z ü f e r ile İ m a m -1 Şafii ise: «Caiz değil­dir» demişlerdir. Bir ton arpa ile bir ton buğdayı iki ton.arpa ile iki ton buğdaya satmakta da aynı ihtilâf'vardır. Bu iki îmam diyorlar ki: bu malların' hefbirini cinsinden olmayanın karşılığı kabul etmek, satış yapanın tasarrufunu değiştirmek olur. Çünkü satış yapan, ken­di malının tümünü öbür malın tümünün karşılığı yapmıştır. Bu­nun gereği ise, malın belli bir kısmının öbür malın belli bir kısmı­nın karşılığı olması değil, malın tümünün öbür malın tümünün kar­şılığı olmasıdır. Satışın sahih olması için bile olsa satış akdi yapa­nın tasarrufunda değişiklik yapmak caiz değildir.

Nitekim, bir kimse, on dirhem ağırlığındaki bir bilezik ile bir elbiseyi onar dirheme satın aldıktan sonra bunlan tek bir akitle mu­rabaha yoluyla satarsa bu durumda kârı elbise satışından kabul et­mek mümkün olduğu halde satış caiz değildir. Aynı şekilde bir kim­se, bir köleyi bin dirheme satın aldıktan sonra bedeli tahlil etmeden onu dip°r bir köleyle birlikte aynı satıcıya binbeşyüz dirheme satarsa bine satın aldığı kölenin satışı caiz olmaz. Oysa bin dirhemi kölenin karşılığı olarak kabul etmek suretiyle satışı sahih hale ge­tirmek de mümkündür. Bir kimsenin, kendi kölesiyle başkasının kö­lesini bir araya getirerek «bunlardan birini sana sattım» demesi de caiz değildir. Halbuki söylediğini kendi kölesi hakkında kabul et­mekle satışı sahihleştirmek mümkündür. Söylediğimiz aynı nedenle bir kimse, bir dirhem ile bir elbiseyi yine bir dirhem ile bir elbise­ye satar ve taraflar teslimden Önce ayrılırlarsa her iki dirhemin sa­tışı geçersiz olup dirhem elbisenin karşılığı olarak kabul edilmez.

Biz diyoruz ki: Mutlak karşılıkta tanelerin birbirinin karşılığı ol­ma ihtimâli vardır, örneğin: cinsi cinse karşılık yapmada olduğu gibi. Aynca bu yöntem, satış akdinin sahih olması için tek yoldur. Böylece satış akdi yapanın yaptığı tasarrufu sahih hale getirmek için bu satıştaki malların her bir ferdi Öbür ferdin karşılığı olarak kabul edilir. Bu ise, satışın aslını 'değil niteliğini değiştirmektir. Çün­kü bu durumda da satış akdinin gereği olan, bir malın" tümüne kar­şılık olarak alınan öbür malın tümünde meydana gelen mülkiyet de­vam etmektedir. Tıpkı bir kimsenin, kendisiyle başkası arasında or­taklı olan bir köleyi satması halinde bu tasarrufunun sahih hale ge­tirilmesi için satışın kendi payında geçerli olması gibi.Yukanda sayılan meselelerde ise durum böyle değildir. Zira Mü-rübaha meselesinde kârın elbise satışından kabul edilmesi nedeniy­le satış bilezikte tevliye olur. İkinci meselede ise, satışı sahih hale ge­tirmenin yolu belirsizdir. Çünkü binin üzerindeki fazlalık, satın alı­nan kölenin bedeli olarak kabul edilebilir. Üçüncü meselede ise be­lirsiz bir şey satış konusu edilmiştir. Oysa bu, satış konusu olamaz. Satış konusu olması gereken belirli şey ise onun zıddıdır. Sonuncu meselede ise, akid sahih olarak kurulmuş olup mevcut geçersizlik, akdin devamı durumunda mevcuttur. Bizim söylediğimiz ise, akdin başlangıcıyla ilgilidir. (Bir kimse, onbir dirhemi on dirhem ile bir dinara satarsa, bu durumda satış caiz olup on dirhem, on dirhemin, dinar ise bir dir­hemin karşılığı olur. Çünkü rivayet ettiğimiz üzere dirhemlerde sa­tışın şartı eşitliktir. O halde açık olan, satıcı ve alıcının da bunu amaçlamış olmalarıdır. Böylece kalan dirhem dinarın karşılığı olur. Dinar ile dirhem ise, ayrı cinsler olduklarından aralarında eşitlik aranmamaktadır.

(Alıcı ile satıcı gümüş veya altın ahş-verişinde bulunurken bun­lardan biri, daha az olmakla birlikte onunla beraber değerini öbür tarafa eş duruma getirecek değerde başka bir şey bulunursa satış kerahetsiz caizdir. Onu eş duruma getirememesi halinde ise satış ke­rahetle caizdir. Yok eğer bu, toprak gibi tamamen değersiz bir şey ise satış caiz değildir.) Çünkü bu durumda ribâ gerçekleşir. Zira faz­lalığı karşılayan bir bedel bulunmadığından ribâ olur.

(Bir kimsenin, başkasından on dirhem alacağı olur ve borçlu, kendisine bir dinarı on dirheme satarak teslim eder ve karşılıklı ola­rak on dirhemleri ödeşirlerse satış caizdir.) Yâni dinarı belirsiz -mut­lak olarak- on dirheme satmışsa durum böyledir. Şöyle ki, bu sa­tış akdiyle, daha önce açıkladığımız gerekçeyle teslim alınmak su­retiyle belirtilmesi gereken bir bedeli alıcı ödemek zorundadır. Borç ise, bu nitelikte olmadığından satın alman dinarın kendisiyle ödeş­me gerçekleşmez. Çünkü anılan dinar ile borç olan dirhemler aynı cinsten değildirler.

Tarafların karşılıklı olarak alacaklı oldukları dirhemleri ödeş­meleri ile dinarın satışı feshedilerek dinar satıcısının alacaklı oldu­ğu dirhemler, alıcıya daha önce borçlu olduğu dirhemlerin karşılığı olurlar. Zira böyle yapılmaması halinde borç dirhemler, sarf akdin-deki bedelle karşılanmış olur.

Dirhemlerin birbirinin karşılığı yapılması halinde ise, ilerde açık­layacağımız üzere akdin kendisiyle ödeşme gerçekleşir. Kaldı ki ba­zen bir akit, başka bir akdin gereği olarak feshedilebilir.

Örneğin: tarafların alıp verdikleri bini sonradan binbeşyüze çı­karmaları gibi.

İmam Züfer ise, bu konuda bize muhalefet etmektedir. Çünkü o, bu kuralı benimsememektedir.

Borç, yapılan satıştan önce mevcut ise durum böyledir. Şayet, borç satıştan sonra meydana gelmişse, bu durumda da her iki riva­yetin en sıhhatlısına göre hüküm yine aynıdır. Çünkü bu da birin­ci satışm feshedilmesini ve akdin değiştirilmesi sırasında var olan bir borcun nazara alınmasını kapsamaktadır. Bu ise, muamelenin caiz olması için yeterlidir. (Sağlam bir dirhem ile çürük iki dirhemi sağlam iki dirhem ile bir çürük dirheme satmak caizdir.) Çürük dirhem, hazinenin geri çevirdiği ve tüccarın aldığı dirhemdir. Caiz olmasının sebebi, ara­larındaki tartı eşitliği ile daha önce belirtildiği üzere kalitenin dik­kate alınmamasıdır.

(Dirhemlerin çoğu gümüş ise gümüş kabul edilirler. Aynı şekil­de dinarlardı Ma çoğu altın ise altın kabul edilirler. Bu nedenle tıpkı kaliteli dirhem ve dinarlarda olduğu gibi bunlarda da fazlalık caiz değildir. Şöyle ki t tartıda eşit olmadıkları sürece ne katıksızı bun­lara ne de bunları birbirine satmak caiz değildir. Aynı şekilde tartıl­madan ödünç verilmek de caiz değildir.) Çünkü nakitler, normal ola­rak katıksız olmazlar. Zira, bunlar katıksız oluşmazlar. Bu arada iç­lerindeki yabana madde, kalitesiz gümüş ve altında olduğu gibi ba­zen yaradılıştan olur. Bu nedenle az olan katık, kalitesizlik hükmün­de kabul edilir. Kaliteli ile kalitesiz arasında ise bu konuda fark yok­tur. (Yok eğer çoğu kısımları, katık ise dirhem ve dinar hükmünde değildirler.) Çünkü burada çoğunluğa itibar edilir. O halde bir kim­se, bunlarla katıksız bir gümüş satın alırsa bu satışın, kılıcın süs iş­lemesinde söylediğimiz şekillerde yapılması gerekir. (Bunların ken­di cinsleriyle fazlalıkh satılmaları caizdir. Çünkü onlardaki her mad­de, kendi cinsînden olmayan maddenin karşılığı olur.) Böylece bun­lar, gümüşle bakır gibi iki şey hükmünde olurlar. Ancak yapılan satış, sarf akdidir. Yâni, mecliste teslim alınmaları şarttır. Çünkü her iki tarafta da gümüş vardır. Zarara girmeden birbirinden ayrıl­madıkları için gümüşte hemen teslim şart koşulunca tunçta da şart koşulur. Ben diyorum ki: fıkıh âlimlerimiz, Adali ve Gatarife nakitleri­nin bu şekilde satışlarının câizliğine fetva vermemişlerdir. Çünkü memleketimizde malların en değerlisi bunlardır. Böyle olduğu halde bunlarda fazlalık mubah kıhmrsa ribâ kapısı açılmış olacaktır. Son­ra eğer değerleri tartı ile biliniyorsa satışları ve borç alınmaları da tartı ile olur. Sayı ile biliniyorsa bunlar da sayı ile olur. Yok eğer her ikisiyle de biliniyorsa bunlar da her ikisiyle de olur. Çünkü nass bu­lunmadığı sürece bunlarda geçerli olan âdettir. Sonra bunlar değer­lerini korudukları sürece nakit olup tâ'yin ile belirmezler.

Değerlerini kaybettikleri zaman ise eşya olup belirtilebilirler. Şa­yet yalnız bâzı kimseler onları değer olarak kabul ederlerse bu du­rumda kalitesiz nakit hükmünde olup satış onların belli tanelerin­de değil, kalitesiz olan cinsinde gerçekleşmiş olur. Satıcı, bu durumlarını biliyorsa hüküm böyledir. Çünkü buna rızâsı vardır. Yok eğer durumlarını bilmiyorsa, rızâsı bulunmadığın­dan bu kez satış, bu nakdin iyisinde gerçekleşmiş olur.

 (Bir kimse, nakitlerden biriyle bir şey satın aldıktan sonra bu nakit revaçtan düşerek halk onu kullanmayı bırakırsa İmam Ebû Hanife'ye göre satış bozulur. İmam Ebû Yûsuf ı alıcının, eşyayı sa­tın aldığı günkü kıymeti Ödemesi gerekir. İmam Muhammed de t «Eş­yanın, nakdin revaçtan düştüğü günkü kıymeti gerekir, demiştir.)

Her iki İmam diyorlar ki: akit sahihtir, ancak nakdin revaçtan düşmesi nedeniyle teslimi mümkün olmamıştır. Nakdin revaçtan düş­mesi ise akdin bozulmasını gerektirmez. Tıpkı taze hurma ile bir şey satın alındıktan sonra bu hurmanın piyasadan yok olması gibi. Hal böyle olunca da alıcının, malın kıymetini ödemesi gerekir.

Ancak İmam Ebû Yûsuf'a göre satış sırasın­da geçerli olan kıymeti ödemesi gerektiren îmam Muham­med ' e göre hurmanın, piyasadan kalktığı günkü kıymeti Ödeme­si gerekir. Çünkü kıymeti ödemesi bu sırada vacip olmuştur. İmam Ebû Hanife ise diyor ki: nakdin revaçtan düşmesiyle bedel oluşu da ortadan kalkmıştır. Çünkü değer oluşu ıstılah iledir. Istı­lahın ortadan kalkmasıyla bedelsiz kalan satış bozulmaktadır. Satış bozulunca da satılan mal, mevcut ise kendisinin, mevcut değilse kıy­metinin satıcıya geri verilmesi gerekir. Tıpkı fasit satışta olduğu gibi.

(Altın ve gümüş olmayan paralarla satış yapmak caizdir.) Çün­kü bunlar tanınan paralardır. Geçerli olmaları halinde taneleri be-lirtilmese bile onlarla satış yapmak caizdir. Çünkü bunlar halkın tea­mülü ile para olmuşlardır. Revaçtan düşmeleri halinde ise, taneleri belirtilmedikçe onlarla satış yapmak caiz değildir. Çünkü bu durum­da eşya hükmünde olduklarından belirtilmeleri gerekir.

(Paralar revaçta iken kendileriyle satış yapıldıktan sonra revaç­tan düşerlerse İmam Ebû Hanife'ye göre satış bozulurken diğer iki İmama göre satış bozulmamaktadır.) Buradaki ihtilâf da biraz Ön­ce açıkladığımız ihtilâfın benzeridir. (Bir kimsenin borç olarak aldığı geçerli paralar revaçtan düşer­lerse İmam Ebû Hanife'ye göre alacaklıya bunların benzerini ödeme­si gerekir.)

Çünkü, paranın revaçtan düşmesiyle muamele iareye dönüştü­ğünden tüketilmiş olan paranın benzerini ödemek gerekir. Borcun para olması ise zorunlu değildir. Çünkü borç, paraya mahsus de­ğildir.

Diğer iki İmama göre ise paraların kıymetini ödemesi gerekir. Çünkü para olma vasıflarının ortadan kalkmasıyla teslim alındiklan şekilde geri verilmeleri imkansızlaşmıştı!".Bu nedenle de borç alı­nan benzerli bir malın piyasadan kalkması durumunda olduğu gibi burada da kıymetin ödenmesi gerekir. Ancak geçtiği üzere tmam Ebû Yûsuf'a göre pa­ranın teslim alındığı günkü kıymetin ödenmesi gerekirken İmam Muhammed'e göre paranın revaçtan düştüğü günkü kıyme­tin ödenmesi gerekir. Bu ihtilâf esas itibariyle gasbedilen benzerli bir malın piyasadan kalkması meselesinden kaynaklanmaktadır. Bu arada İmam Muhammed'in görüşü, hem borçlunun hem alacaklının çıkarınca daha uygun düşerken İmam Ebû Y û s u f'un    görüşünün uygulanması daha kolaydır.

(Bir kimse, yarım dirhem para île bir şey satın alırsa satış caiz olup satıcıya yarım dirhem gümüş değerinde para ödemesi, gerekir.) Yarım dirhem yerine bir. danık -dirhemin altıda biri- veya bir kiy-rat-0,2 dirhem- demesi halinde de durum aynıdır. İmam Zü-fer ise: «Bütün bu durumlarda satış caiz değildir. Çünkü alıcı, malı danık ve dirhemle değil, sayı ile miktarı tesbit edilen paralar­la satın aldığından sayılarının açıklanması gerekir,» demiştir.

Biz ise diyoruz ki: bir danık ve yarım dirhem gümüş karşılığı satılan paranın miktarı halkça bilindiğinden sayısının açıklanması­na gerek kalmamaktadır. Şayet alıcı, bir dirhem veya iki dirhem para İle satın aldım der­se, İmam Ebû Yûsuf'a göre durum yine aynıdır. Çün­kü bir dirhem gümüş karşılığında satılan paranın miktarı bilinmek­tedir. Burada amaç olan da budur. Paranın dirhem olarak tartısı değil.

İmam Muhammed ise: bu para bir dirhem ve daha fazla ise satış caiz değil, bir dirhemden az ise satış caizdir. Çünkü âdete göre para ile satış, bir dirhemden az olan şeylerde yapıldı­ğından âdet gereğince bu paranın miktarı da bilinmektedir. Dirhem ise böyle değildir, demiştir. Demişlerdir ki: İmam Ebû Yûs u f' un   görüşü daha sıhhatlidir, özellikle bizim ülkede. (Bir kimse, sarrafa bir dirhem vererek: bana bunun yansıyla nikel para, diğer yarısı ile de yaran dirhemden bir habbe eksik, gü­müş para ver derse bu takdirde her iki İmama göre paranın satışı caiz, dirhemin ise geçersizdir.) Çünkü, yarım dirhemi paraya satmak caiz, bir habbe miktan eksik, olan yarım dirheme satmak ise ribâdır. Bu nedenle caiz değildir. (İmam Ebû Hanife'nin görüşünün dayandığı kurala göre ise sa­tışın tümü geçersizdir.) Çünkü burada satış akdi tek olduğundan ondaki bozukluk güç­lü olup tümüne yayılmaktadır. Bunun benzeri daha önce geçersiz sa­tış babında geçti. Şayet bu kimse, sana verdim sözünü tekrarlarsa bu durumda İmam Ebü Hanife' nin görüşünün de di­ğer iki İmamın görüşü gibi olması daha uygundur. Çünkü tekrarla iki satış yapılmış olur. (Eğer abci: bana yarım dirhem para ve bir habbe miktan ha­riç yanın dirhem ver derse satış caizdir.) (Çünkü bu durumda alıcı, kendi dirhemini bir bütün olarak ya­rım dirhemin karşılığı olan para ile bir habbe miktan eksik yarım dirhemin karşılığı yapmıştır. Böylece bir habbe miktar, eksik olan yarım dirhem kendi benzerinin karşılığı, geri kalan ise paranın kar­şılığı olur. Ben diyorum ki, Kudüri nüshalarının çoğunda mü­ellif yalnızca ikinci meseleyi zikretmiştir. Allah (Azze ve Celle) doğ­ruyu en iyi bilendir.[7]

 



[1] Biba bahsinde geçmiştir.

[2] Bu da yine (Riba) bahsinde geçmiştir

[3] Muvata' (Alım-satimlar -altını gümüş ile satma babı-) S. 261

[4] Tamamen gariptir. Ancak ibn-ül Hemmam el  Fetih C. 5 S. 371. îbn-i Ömer'in bu eseri gayet garip olup hadîs kitaplarının hiçbirinde geçmemektedir, dedikten sonra Eöü Cebele'den şunu nakletmektedir :

«Abdullah îbn-i Ömer'e sorup dedim ki :  Biz Şam'a gidiyorum. Paramız sağ­lam gümüştür onların ise hafif ve karışık gümüştür. Bunun için biz onlardan on dirhem dokuz buçuk dirhemle değiştiriyoruz. İbn-i Ömer bana; yapma, gümüş pa­ranı altın para ile defiştir. Ve gümüş paralarım altınla satın al. Bunu yaparken de paranı kişiden almadıkça ondan ayrılma. Kendisi bir damdan atlasabile sen de onunla beraber atla, dedi.»   Nasburraye C. 4 S. 56

[5] Bütün Eimmei-Sitte'nin kaydettikleri bu hadisin metni yukarıda (Bıba) hadisleri arasında geçmiştir.

[6] Sûre: Rahman âyet: 22

[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/137-148.