Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kitâbü'ş-Şurb - Fıkıh - 097Suicme - 1. Sayfa

KİTÂBÜ'Ş-ŞURB. 2

(SU İÇME) 2

1- ŞÜRB'ÜN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKMÜ.. 2

Ot 3

Ateşe Ortaklık. 4

2- SU HAKKINI SATMAKLA İLGİLİ MES'ELELER.. 4

3- SULARDAN FAYDALANMA ŞEKİLLERİ 6

4- SULAMA HAKKI İLE İLGİLİ FTA'YALAR VE BUNUNLA İLGİLİ BEYYİNELER   11

5- SULAMA HAKKINDA ÇEŞİTLİ MESELELER.. 13


KİTÂBÜ'Ş-ŞURB

 

(SU İÇME)

 

1- ŞÜRB'ÜN MÂNÂSI, RÜKNÜ, ŞARTI VE HÜKMÜ

 

Suların bir kaç nev'i vardır:

1-) Deniz suyu:

Deniz suyunun menfaati umûmîdir. Bunda, şufa hakkı vardır.

Her isteyen kanal açarak, bu su ile arazisini sulayabilir. Ve, hiç kim­se, ona mâni olamaz.

Denizden faydalanmak, güneyden, aydan ve havadan faydalanmak gibidir.

Kişi nasıl dilerse, bunlardan o şekilde faydalanır. Kimsenin men etme hakkı yoktur.

2-) Büyük Nehirler:

Seyhun, Ceyhun, Fırat, Dicle ve Nü nehir'leri gibi...'

Bunlarda da şüf'a hakkı vardır. Her isteyen kanal kazıp, bunlarla arazisini sulayabilir.

Bunlar arazi sulamak içindir.

Kişi, İstediği zaman, ondan içebilir veya arazisini sulayabilir.

Bunun hükmü: Kişi, onu ne için kullanacaksa, onun için kullanabilir.

Bu, kanalın şahıs malı olmadığı ve umuma zarar verilmediği za­man böyledir.

Şayet, umuma zarar varsa, böyle bir şey yapılmaz. Çünkü zararı def vaciptir.

Şayet su taşar; köyü ve arazisini basacak olursa; o takdirde tedbir almak gerekir.

3-) Bir köye ait olan kanal.

Buna başka insanlar da ortaktır.

Bunda, şüf a hakkı da vardır.

Bu kanaldan, ona nehirden ortak olanlar, hayvanlarını ve arazile­rini sulayabilirler.

4-) Bir kimseye ait olan ve onun elinin altında bulunan su:

Bundan, başka kimselerin alma hakkı yoktur.

Ancak sahibinin izniyle alabilirler, izinli olarak alan şahıslar, onu satabilirler.

Av ve ot gibi şeyler de böyledir.

Bunu çalan kimselerin eli kesilir. Ancak canını kurtarmak maksa­dıyla, nisap miktarına müsavi çalmış olursa, o takdirde eli kesilmez. HızâneuVl-MüffiiTde de böyledir.

Bir adamın kuyusunun veya havuzunun suyuna, şuf'a yoluyla bir ortağı bulunduğunda, bu şahıs, o kuyu veya havuzdan içmek için su alırsa, kuyu sahibi, onu men edemez.

Şeyhü'l-İslâm Haher Zade: Şii fa sahibi, bu suyun tamamamını alsa bile İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, kuyu veya havuz sahibi bun­dan da men edemez.

Şemsü'1-Eimme Serahsî ise: "Bu hususta âlimler ihtilaf eylediler ve on­ların ekserisi: "Kuyu veya havuz sahibinin, o şahsı suyun tamamını al­maktan men etme hakkı vardır, dediler." demiştir. Zehıyre'de de böyledir.

Uyftn.'da da şöyle zikredilmiştir:

imâmın ( = devlet başkanının) bîr şehrin önünden akıttığı kanalda şüf a hakkı vardır. Bir kısım insanlar, bu kanalın kenarında bahçe, bostan yapmak isterlerse, kimseye zarar vermemek şartıyle yapabilirler. Eğer zarar vereceklerse, yapamazlar. Tatarhâniyye'rîe de böyledir.

Bir topluluğa ait bulunan bir kanalın kenarında, bir adamın arazisi bulunursa, bu şahıs, o kanaldan içer, abdest alır, hayvanlarını sular, kabını, kırbasını duldurur; fakat arazisini, bahçesini, ziraatını sulayap sulayamıyacağı hususunda ihtilaf vardır. Esahh olanı, sulayamaz; ka­nal sahipleri, onu men ederler. Fetâvayi Kâdîbân' ve Vedz'de böyledir.

Bazı, âlimler ise: "Sulayabilir; doğrusu budur." demişlerdir. Hi-dâye, Tebyfn, Kafi ve Zahîriyye'de de böyledir.

Bu kanaldan sulama hakkı olmayan bir topluluk hayvanlarını su­lamak için müracaat ederlerse; âlimler:" Eğer o hayvanların içmesiyle, su tükenmiyecekse, kanal sahipleri, onları men edemezler. Şayet hay­vanların içmesiyle, su tükenecekse (pek çok devenin içmesi gibi...) o tak­dirde, men hakları vardır." demişlerdir.

Bazı âlimler de: "Şayet, bu kanalın kenarı o hayvanları sulama se­bebiyle, bozulacak ve yıkıl'acaksa, sahiplerinin men hakları vardır; de­ğilse yoktur." demişlerdir.

Pınar ve havuz da böyledir.

Abdest alma hususunda da ihtilaf edilmiştir: "Eğer su az ise, ab­dest alınmaz; değilse alınır." denilmiştir, tçmek için konulan sularda böyledir.

Yalnız içmek için yapılmış havuzdan abdest alınmaz.

Sahih olan kavle göre, içmek isteyen men edilir.

Böyle bir yerden içmek üzere eve götürmek caizdir.

Bir adamın, başkasının çeşmesinden, kanalından arazisini sulama hakkı yoktur.

Eğer izinsiz sularsa, tazminat da gerekmez.

Şayet bunu tekrar tekrar yaparsa, kanal sahibi, şikâyette bulunur. imâm da, onu, dövmek ve habsetmek suretiyle cezâlandınr.FetâT&yiKâ-dîhâiTda da böyledir.

Bir adamın, özel kanaldan veya havuzdan su almak veya özel bir kuyudan abdest almak, yıkanmak ve elbisesini yıkamak için su almaya hakkı var mı?

Tahâvî "Evet, vardır." demiştir. Ekserî âlimler de bu görüştedirler.

Zehıyre'de de böyledir.

Bir adamın şahsına âit bir kuyusu, çeşmesi, havuzu veya kanalı olur ve bu da arazisinin içinde bulunursa, bu şahıs, bunlardan fayda­lanmak isteyen kimseleri men edebilir.

Bu onun yanında, kimsenin mülküyetinde olmayan bir yerde su bu­lunması hâlinde böyledir. Çünkü, gelip gitmekle adama zarar verilir. Fakat, yakında su yoksa, "Onlara, suyu ya su sahibi bizzat kendisi ve­rir veya onların almasına karışmaz ve bir zarar vermemelerini şart ko­şar." denilmiştir.

Bu, memlüke alan yerde olursa böyledir. Eğer yer, mevât ise, or-dan men etme hakkı olmaz. Çünkü mevât yer, müşterek bir yerdir; bu kuyu, orayı ihya içindir. Şirket ve ortaklık hakkı mevcuttur; öşrü, ha­racı birlikte verilir." denilmiştir.

Eğer, bu adamın suyu alınınca, kendinin veya hayvanlarının ölme korkusu varsa, bu durumda o silahı ile karşı koyabilir. Ve suyunu ver­mez; fakat silahsız mukabele etmesi daha iyidir. Kâfî'de de böyledir.

Bu, yanında su çok olduğu zamanda böyledir. Eğer su çok de­ğilse, işte bu iki vecih üzeredir:

1-) Su, ikisininde ihtiyacına kâfi gelebilir.

2-) Ançak birinin ihtiyacını karşılayabilir.

Şayet su, bir kişilikse, sahibine ait olur. İkisine de yeterse, diğerine de verilir,  iihâye'de de böyledir. [1]

 

Ot

 

Ot,-yaş olsun kuru olsun-üç vecih üzeredir:

1-) Mübah bir yerde biten ot. Deniz, suyundan yararlanan ot gibi...

Halk, onu toplamakda ve hayvanlarını otlamakta ortakdırlar.

2-)Yeri memlûke olan ve sahibi ekmeden biten ot.

Bu yerin otu, sahibine aittir.

Ancak orası otlakiye olursa, halk onu, oraya girmekten men eder. Bu yerin sahibi ile halk arasında, bu ot hususunda anlaşmazlık çıkarsa, yer sahibi oraya kimseyi sokmaz ve otunu kimseye aldırmaz.

Eğer sahibi hazır olmaz fakat daha önce bir kimseye vermiş bulu­nursa, ot onun olur. Serabsî'nin Muhıyö'nde de böyledir.

Fakat, bu yere, otu sahibi ekmiş; bitsin de, hayvanların yesin di­ye onu sulamış, yerini sürmüş ise, o zaman bu ot sahibinindir; hiçbir fert onu men edemez. Çünkü, bu kendisinin kazancıdır; kazanç ise, ka­zananındır. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam diğerinin arazisine girip, sahabinden izin almadan, onun otunu topladığında, şayet, o yerin sahibi, orayı sulamış emek vermiş ise ya otunu geri alır veya onu satar. Aksi takdirde, geri de alamaz, sata­maz da... Müzmarat'ta da böyledir.

Ot Yerde biten ve etrafa yayılan köksüz, dalsız, budaksız şeylerdir. Köklü, dallı, budaklı olana ağaç denir.

Bundan dolayı bazı âlimler: "Kırmızı dikeni ve beyaz dikeni olan şeye ot denilmez." demişlerdir.

Hatta, bir adam bunu ekse, bir başkası da gelip alsa; o, yine asıl sahibinin olur. Ve, onu geri alır.

Fakat, yeşil dikenli ve develerin yediği yumuşak ot hakkında İmâra Muhammed (R.A.)'den Nevadir'de iki rivayet vardır. Rivayetin birisinde: "Bu da diğerleri gibidir,' diğerinde ise: "Öyle değildir." denilmiştir.

Hulasa, bir adamın ektiği ve sapının üzerine kalkan şey her haliyle sahibinindir. Başkaları ona ortak olamazlar. Serahsî'nin Muhtyü'nde de böyledir.

Diken ve şerek dedikleri şey, ot hükmündedir.

Zift, zırnık ve Feyrûzec {= fîruz dedikleri kıymetli taş) mülk sahi­bine aittir. Onu izinsiz alan şahıs bedelini tazmin eder.

Mimtekâ'da şöyle zikredilmiştir. İmâm Ebo Yûsuf (R.A.): "Bir ada­mın mülkünde biten ağaç o adama aittir. Hiç bir kimse sahibinden izin­siz olarak ondan odun alamaz. Şayet mülkünün hâricinde ise, başkala­rının onu almasında bir beis yoktur. Eğer o odunluk, o köye nisbet edi­liyorsa isteyen ondan odun edinebilir." buyurmuştur.

Knbrâ'da şöyle zikredilmiştir: Eğer bir yer, köye nisbet ediliyor­sa; kimseye bildirmeden de olsa —o yerden odun kesilir; meyve topla­nır; kibrit zernic ve çakmak taşı alınabilir. Muzmarât'da da böyledir.

Oduncunun topladığı odun kendisinindir. Onu başkası alamaz. Bir kuyudan su alıp, onu satan kimse, o kuyu —şahsa ait değilse ona sahip olamaz. Knnye'de de böyledir.

Bir adamın araı. ünde tuzlu su v.Uıu.ur, başka birisi de o tuzlu sudan alırsa tazminat gerekmez. Havuzundan su aldığı gibi...

Eğer o su, tuz olacaksa, kimsenin alma hakkı yoktur.

Keza, bir nehir taşıp etrafa yayılsa ve bir adamın arazisine toprak, çamur getirse, o şey, yer sahibinden başkasının olamaz.

Şayet bir basşkası o çamurdan alırsa; onu ödemesi gerekir. Müzma-rât'ta da böyledir. [2]

 

Ateşe Ortaklık

 

Bir adam sahrada bir ateş yaksa, o ateşte kimsenin hakkı olmaz. Ancak, o ateşte ısınma ve elbisesini kurutma hakkı ve onun ışığında iş görme hakkı vardır.

Fakat, bîr kimse o ateşten bir parça almak isterse; işte onda hakkı yoktur. Zira o ateşin odununu veya kömürünü hazırlayan zat diğerine ateşinden vermeyebilir.

Ancak, bu hususta, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:

—"Ateş, sıcaklığın cevheridir. Odun ve kömür böyle değildir. Her kim, ateşten az bir şey alırsa, bakılır: Eğer o alman şey bir kıymet taşı­yorsa, onun kömürü sahibine aittir ve onu geri alabilir. Şayet bir kıy­met taşımıyorsa, onu geri almaz. O ateşten alacak olan zat da böyle az ve değersiz olan bir şeyi sahibinden izinsiz de alabilir. Çünkü böyle şey­lerden insanlar men edilmezler. Bu adettir. Bunu men etmek isteyen fay­dalı bir adam değil, cimri bir kimsedir."

Biz müteannidi daha önce açıklamıştık; şer'an verilmesi gerekeni vermeyendir. Mebsûlta da böyledir.

Başka bir yerde de şöyle söylenmiştir:

Eğer âteş sönüp kömür olmak üzere ise, ondan alınmaz.

Şayet sönmeyecekse, o zaman "yanan ateş, mubah olan bir odun­dan (kimseye âit olmayan bir odun gibi..) yakılmış ve onu daha önce­den toplayıp hazırlayan da olmamışsa ondan parça alınabilir.

Şayet o odunu, daha önce hazırlamış bir sahibi varsa, ondan parça alınmaz. Bunlar, söylediğimiz tafsilat üzerinedir. Mnhiyt'te de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır.[3]

 

2- SU HAKKINI SATMAKLA İLGİLİ MES'ELELER

 

Bir adam, bir yerle beraber,'sulamak üzere bir yeri icara verse; bu caiz olmaz.

"Sana, bu yeri bin dirheme sattım; sulamasını da sattım." derse; sulama satışı caiz olur mu?

Bu hususta âlimler ihtilaf eylediler:

Ba'zıları: "Caiz olmaz. Çünkü satışta sulamak maksuttur." dedi­ler; Ba'zıları da: J<Câiz olur. Çünkü, sulamak —her ne kadar ondan bahsedilmese de —araziye tabidir." buyurdular.' Ancak su hakkını da ayrıca söyleyerek: "Bu yeri sana bin dirheme sattım; sulamasını da yüz dirheme sattım" derse, bu, ihtilafsız caiz olmaz. Çünkü araziyi satış bü­tünü satıştır. Zehıyr*de de böyledir.

Su satma ile ilgili ba'zı mes'eleler, alım —satım kitabında geçmiştir.

Bir adam, bir yer icarlamak istediğinde, onu sulamadan bahsetmese bile istihsânen sulamak da icarın içine dâhil olur.

Bir adam, bir yeri satın aldığında, onun sulanmasından ve su yo­lundan bahsetmezse; ikisi de satışa dâhil olmaz.

Şayet, sulamaktan bahseder de, su yolundan bahsetmez ise, satışa sulamak dahil olur; su yolu dahil olmaz.

Eğer satın alırken, bütün haklarıyla birlikte satın alırsa, her ikiside satışa dahîl olur. Etrafı ile birlikte satın alırsa yine böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, diğerine: "Sen, kanalınla, bir gün benim arazimi su­la; ben de, benim kanalımla, bir gün senin arazini sulayayım." dese, bu caiz olmaz.

..."Bir köle veya bir elbise karşılığı..." dese, yine böyledir. Şayet köleyi veya elbiseyi alırsa, onlardan faydalanmasında bir be­is yoktur. Sirlciyye'de de böyledir.

"Kölemin, sana bir ay hizmet etmesi karşılığı olarak bir gün ara­zimi sula."veya "Şu hayvanıma, bir ay binmek karşılığında, arazimi su­la." yahut "...şöyle şöyle yapmak üzere..." dese, işte bunların hepsi de bâtıldır. Zehiyre'de de böyledir.

Bir kimse, arazisiz sulamayı satın alırsa; onu teslim alıp, yeri ile birlikte satabilir; yersiz sulamayı satın almak caiz olmaz. Çünkü, bir şeye sahip olmuş olmaz ve mevcut olmayan şeyde satılmaz ve alınmaz.

Görülmüyor mu ki; bir adam, bir yerini sulaması ile birlikte satsa; bu caiz oluyor. Şayet satım zamanı, su kesilmiş olursa; satış caiz olmuyor.

Sulamayı satın almak ve onun hükmü, fâsid satışın hükmü gibi­dir.*' denildi. Teslim alıp satarsa; sahih olanı caiz olur. Hızânetü'l-MtifoVde de böyledir.

îki kişinin müştereken bir su yollan bulunduğunda, birisi, arazi­sini satar ve onun yeri de, o su yolunun yanında, yol ise, o su yolunun arkasında bulunur; bu arazinin sının da, bir kağıda yazılmış olursa; Ebû'-Nasn Su yolu, bu satışa dâhil olmaz." demiştir. Fakiyh Ebû'1-Leys ise: "Dahil olur. buyurmuştur.

Fetvada buna göredir. Fetâv&yi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse köle karşılığı, bir su yolunu satar, veya onu icara ve­rir; köleyi alan şahıs da, onu azâd ederse, bu köle hür olur ve bedelini ödemesi gerekir. Câriye de olsa böyledir. Ümmü veled de böyledir. On-lann kıymeti ve mehirlerini ödemesi gerekir. Bir rivayette: "Mehrini öde­mek yoktur." denilmiştir.

Sahih olan da budur. SerahsS'nin MuhıytTnde de böyledir.

Bir kimse, başka bir yerini sulama karşılığında, bir yerini satar­sa; âlimler, bu hususun caiz olup olmayacağında ihtilaf eylediler. Sahih olanı, bunun caiz olmayışıdır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Sulama hakkı arazi ile birlikte satılırsa, bedeli âdilâne ödenmeli­dir, Sirâciyye'de de böyledir.

Fadlî'nin Fetv&lan'nda şöyle zikredilmiştir: Bir adamın, iki parça bağı olur ve birisini bir adama, diğerini de bir başka adama satar; bun­ların su yolu da tek olursa, yukarda olan bağın sahibi, aşağıda olanı men edebilir. Bu mesOelenin hakikati iki yönlüdür. Bu, iki parça bağın sahibi, ya iki ayrı adamdır; veya ikisininde sahibi bir adamdır.

Şayet sahipleri iki kişi iseler ve satımda da su yolundan ve sulama­dan bahsedilmemişse, bu satışa sulama dahil olmamıştır.

Eğer bahsedilmişse —ya nas veya delâlet yoluyla —her iki alıcı için de sulama hakkı vardır. Önceki veya sonraki diye ayırım yapılmaz.

Eğer iki bağın sahibi bir kişi ise, bu satış nassen veya delâleten su­lama dahil olmamıştır.

Eğer zikredilmiş ve önce de yukarda olan bağ satılmışsa, aşağıdaki bağı alana sulama hakkı yoktur.

Ancak, önceki satışta, bu hususu açıklamış ve "Aşağıdaki bağın da sulanma hakkı vardır.'* demişse; o takdirde aşağıdaki bağı satın alan da bağını sulama hakkına sahip olur.

Şayet, önce aşağıdaki bağı satmışsa o zaman her iki bağın da su­lanma hakkı vardır. Serahrf'nin Mnhiyfc'nde de böyledir.

Bir adamın iki evi olur ve bunlardan birinin su yolu, diğerinin üzerinde bulunur ve sahibi üzerinde su yolu olan evi satarsa, her ikisi­nin de bu su yolunda hakkı vardır, diğer evini de bir başka adama satar ve önceki müşteri, sanraki müşteriye, evinin üzerinden akacak suya mâni olmak isterse; onun hakkı vardır. Ancak, bidayette satılırken, şart ko­şulmuş ise, o zaman men edemez.

Nevazil'de şöyle zikredilmiştir:

Tavanları bir birine bitişmiş ve biri ma'mur, diğeri de harap halde bulunan iki evden, harap halde olanı sahibi satar, ve ma'mur evin olu­ğu oraya karı da oraya kürünüp atılmakta olduğu hâlde, müşteri bun­lara razı olarak satın alıp, sonra da men etmek istese, buna hakkı var­dır yani men edebilir.

Şayet satıcı, evi satarken suyun akmasını ve kar'ın atılmasını istis­na kılmışsa bu durumda suyun akması caiz olur ve kar atmak istisnası geçersizdir.

Ebû'I-Leys şöyle buyurmuştur:

Eğer oluk o evde bulunur ve akıntısı da o cihete olursa; şart koşul-masa da —su oraya akar.

Şayet oluk diğer evde, suyun akıntısı da o yöne ise, ev sahibinin men etme hakkı yoktur.

Fetva da Ebû'l-Leys'e göredir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adamın, evinin üzerinin akıntısı, komşunun evinin üzerinden geçer ve komşunun evi de yıkılıp harap olursa; o şahıs evinin üzerini ıslah etmesi için cebredilmez, ve ona: "Evin üzerini yap; benim evin su­yu, oradan akacak." denilmez. Hulâsa'da da böyledir.

Bakkâfî'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir arazisini sulama hakkı ile birlikte satar; satın alan da suyun kendisine yetecek kadarı ile takdir ederse suyun satıcıya tam aidiyeti kalmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adamın, hem yeri; hem kanalı o!ur ve bu suda, yalnız o yere mahsus bulunur ve bu, suyu, bir adama satarsa; el-Aal'da şöyle denil­miştir: "O suyun kenarı, bu satışa dahil olmaz. Ancak söylenirse, o za­man dahil olur. Yol gibi..

Şayet su yolunu alan zat, onu satanın tarlasından su yolunu ıslah için, —geçecekse, sahibinin izni olmadan, buna hakkı yoktur.

Ancak, su yolunun içinden gidebilir.

Eğer su yolunun etrafı umuma aitse, o zaman kendisinin de şüf a hakkı olduğundan, kenarından gidip gelebilir. Su sahibi, onu men ede­mez. Hizânetül-Münİn'de de böyledir.

îki kişinin ortak olduğu bir yerde, bir kuyu olur ve o iki adam­dan birisi, o kuyudaki hissesini —o yerdeki yolu ile birlikte satar, fakat tarla hakkını satmazsa; işte bu satış caiz olmaz. Çünktf, ortağı ile müşterek olan yeri —onun rızası olmadan —satmış olur" ki, bu satış sahih olmaz.

Bu mes'elede, kuyunun satışının caiz olmadığı, el-Asl'da yazılı değildir.

Âlimlerimiz: Bu durumda, kuyunun satışı da caiz değildir. Zira kuyu ve yol, ikisi birdir. Zira yolsuz kuyudan fayda olmaz. Birisi hakkındaki fesâd, tamamı hakkındadır." demişlerdir.

Bazı âlimler de: "İkisi hakkındaki satış da caiz olmaz." buyurmuşlardır.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsıdır.

İmâmeyn ise: "Bu durumda, kuyunun satımı caiz olur." buyurmuşlardır.

Bazı âlimler ise: "Kuyunun satışı caizdir. Yolun satışı caiz değil­dir. Bu, bil-icma böyledir." buyurmuşlardır.

Şeyhu'l-İslam da: "İsabetli olanı budur." demiştir. Mumyt'te de böyledir.

Bir kimsenin, yolsuz olarak kuyu hissesini satması caizdir.

Şayet, bir kimse, bir yerin yarısını, kuyu ile birlikte satın alırsa; ta­mamı caiz olur. Çünkü satılan bellidir. Müşteri, satıcı makamındadır. Bu satışta satanın arkadaşına bîr zararı yoktur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, sahibinden, o adamın ortakları ile birlikte köyün al­tındaki tarlasını sulamakta olduğu su hissesini satın alır; başka bir ada­mında, o köyün üzerinde tarlası bulunursa, durum ne olur? diye sorul­duğunda, İmâm şu cevabı vermiş:

Eğer satış, su yolu ile birlikte yapılmışsa, o müşteri, aldığı tarlayı sular. Fakat, sırasına razı olur.

Şayet kanal başkasmında ihtiyacına yetecek kadar dolu ise, oda o kanaldan faydalanır. Ve o sudan alır. Hâvî'de de böyledir.

En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır.[4]

 

3- SULARDAN FAYDALANMA ŞEKİLLERİ

 

Nehirler üç nevidir:

1-) Hiç bir kimsenin malı olmayan nehirler: Fırat, Ceyhun ve em­sali gibi...

2-) Umumun malı olan nehirler: Merv ve Behh nehirleri gibi...

3-) Husûsi bir cemaatın malı olan nehirler.

Hiç bir kimsenin malı olmayan umuma ait olan nehirlerden, her isteyen kişi —nehre zarar vermemek şartıyle kanal kazarak arazisini su-layabilir. Nehre zarar vermesi hâlinde ise, kazamaz. Çünkü umumdan zararı def etmek, bir kişiden zararı def etmekten daha Önce gelir.

imâm, (= devlet başkanı) bir kimseye büyük bir nehirden, ka­nal kazarak, arazisini sulamasını emreder ve bu iş umûma zarar vere­cek bir şey olursa, bu caiz olmaz.

Şayet zararı olmayacaksa, caiz olur.

Bir adam, kendi yerine bir değirmen yapıp suyunu nehirden al­mak ister ve bunun kimseye zararı dokunmaz. Ancak bazı komşuları buna mâni olmak isterlerse, onların buna haklan olmaz. Serahsî'nin Mu-hıyh'nde de böyledir.

Kişilerin mülküyetinde olan bir kanala, yüz veya daha fazla kişi ortak bulunurlar ve bunlardan birisi, arazisine bir kanal açmak isterse, o, —diğerlerini zarar versin veya vermesin —bundan men edilir.

Ortaklan yüz kişiden az olan, sahipli nehirden de, böyle bir ta­nesi arazisine akıtmak için kanal kazsa, —diğerlerine zarar versin veya vermesin —men edilir.

Kanalın üst tarafında bulunanlar, o kanalın suyunu, alt tarafta olanlara vermek istemediklerinde, şayet su çok olur ve onların ihtiya­cından artarsa; bunda hakları yoktur.

Eğer, su az olur da, kendilerine yetmez ise; ancak önünü bağlamakla (= baraj yapmakla) yetecek olursa; burada iki vecih vardır:

1-)Eğer suyu kendi hali üzere akıtınca, aşağıda olanlara faydası dokunmayacaksa; yukardakiler onun önünü bağlarlar.

2-)Yok eğer, kendi halince akarken, aşağıda olanlar, ondan fayda-lanacaklarsa, yukarda bulunanların onun önünü bağlamaya hakları yoktur.

önce aşağıda olanlar su ihtiyaçlarını alırlar; sonra da yukarda olanlar...

Şayet yukarda bulunanlar, arazilerini sulamak için, —suyu yükselt­mek maksadıyla —Önünü keserlerse; Hâher-Zâde bunu hoş görmüştür.

Bu takdirde imâm, aralarında gün taksimi yapar.

Şayet aşağıda olanlar, suyun önünün bağlanmasından kaçınır; bu­na razı olmazlar; sonra da yukarda olanlar kendi nöbet günlerinde, su­yun önünü bağlar ve ondan faydalanırlarsa; onların zarar görmelerin­den; fayda görmeleri daha sevimlidir.

Sonra her birisinin, suyun önüne —toprak hariç —tahta veya ben­zeri şeylerle yükseltmeleri caizdir. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, aşağıda olanlar, yukarda olanların baraj yapmalarına ra­zı olurlarsa; caiz olur.

Keza, aralarında anlaşma yaparak, herkes kendi nöbetinde, suyun önünü bağlarsa, caiz olur. Çünkü böylelikle suyu çoğaltmış olurlar. Fe-tâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Dağdan dereye dökülen su hakkında ihtilaf edilmiş ve bazı âlim­ler: "Yukarda olanların o suyun önünü bağlama haklan vardır." demişlerdir.

Bu aşağıda olanlara zarar vermemek kaydiyle olursa ne âla; değil­se doğru olmaz. Serahsî, bu görüşü benimsemiştir.

Bazı âlimler de: (SBu su, nehir hükmündedir. Ve ona, yukardaki­ler de, aşağıda olanlar da ortaktırlar. İki taraf hakkında da cevap aynısıdır.

Ancak sel gelir ve bu su etrafa dağıtırsa, kim elini çabuk tutarsa o faydalanır. Kerdeli'nin Vedzt'nde de böyledir.

Nehir bir topluluğun ortak malı olduğunda, bu ortaklardan bi­risi, bir kana! kazarak arazisini sulamak isterse, —ortakları râzi olma­dıkça —bunu yapmaya hakkı yoktur.

Keza, bu ortaklardan birisi, o nehrin suyu ile bir su değirmeni yap­mak isterse, —yine ortaklarından izin aİmadıkca —bunu yapamaz.

Şayet yapacağı değirmenin suyu, aynı hal üzre akacak ve kimseye zarar vermeyecekse, bu ortağın, değirmen yapması caizdir.

Keza» bu ortak, hayvanla döndürülerek su çıkarılan bir su dolabı yapacaksa, durum yine yukarıdakinin aynısıdır. Muhiyt'te de böyledir.

Her ortağın bir kanalı olduğunda, bu ortaklardan birisinin ka­nalını fazlalaştırırla hakkı olmaz.

Fakat, kanal büyük olur ve kimseye zararı dokunmazsa, bu durumda her şahıs arazisine, bir-iki veya daha fazla menfez açabilir. Kâfî'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan sorulmuş:

—Bir topluluğun ortak bulunduğu bir nehirden, herkesin birer men­fezi olduğunda, bu ortaklardan birisi, kendi menefezini kapatıp yenisi­ni açmak isterse, ne olur?

İmâm:

— "Yapamaz," buyurmuştur. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir adamın, şahsına âit bir kanalı olur ve onu Fırat, Dicle, Sey-hun veya Ceyhun gibi bir yerden —özel arazisini sulamak için —alırsa; bu kanala kimse ortak olamaz.

el-Asl'da şöyle zikredilmiştir: Bir vadinin suyu çok olursa; o nehir-ien, kanal kazanlara zarar vermemek üzere, başka bir kanal kazıp da ırâ/i sulamak caizdir.

Şâyel diğerlerine zarar verecekse, bu caiz değildir. Felâvâyi KâdîhâıT-a da böyledir.

Bir adamın, bir kavme ait olan bir nehir de bir kanalı olduğun-suyunu çoğaltmak için, kanalını derinleştirmek istese; d-Asd'da: "Bunda hakkı vardır. Çünkü, kendi mülkünde tasarrup ediyor; o kanal onun­dur." denilmiştir.

Şeyhu'I-İmâm Şemsü'I-Eimme Halvâni şöyle buyurmuştur: Eğer o kanalın önceden derin olduğu ve sonradan dolduğu bilinir­se; o takdirde, eski haline getirir.

Fakat kanalın olduğu gibi durduğu bilinirse; o zaman derinleştir­mesine mâni olunur. Çünkü o, bu haliyle daha çok su almak istiyor de-miktir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir adam, kanalım; suyunu azaltmak maksadıyla yükseltecek olsa, bunu her zaman yapabilir.

Aslî halinden yüksetme olduğu zaman, bu böyledir.

Fakat aslî halini bozacaksa, o zaman ondan men edilir. Şeyhu'1-İmâm ise: "Bana göre, hiç bir hâlinde men edilemez." buyurmuştur; Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, kendi kanalını genişletemez. Çünkü, bu durumda hak­kından fazla su almak istemektedir ve bunu yapma hakkına sahip de­ğildir. Kanalının altını kazması caizdir; fakat, genişletmesi caiz değil­dir. Bedâi'de de böyledir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan sorulmuş:

—Merv nehri, büyük bir nehirdir. Herkesin birer kanalı vardır. Bu meyanda yukarı taraftan bir adam, ölü bir araziyi ihya eylese ve orayı sulamak için aynı nehirden su almak için kanal kazsa, ne olur?

İmâm şöyle buyurmuş:

Sonradan kazılan bu kanal, öncekilere zarar verecekse, bu da açıksa; sultan, onu men eder.

Keza, her şahıs onu men eder. Çünkü, o nehir umûmun hakkı­dır. Ve her fert, zararını def etme hakkına sahiptir.

Şayet o adamın, kanalı, hiç bir kimseye zarar vermez ise, o takdir­de men edilmez. Çünkü nehrin suyu pek çoktur. İbâhede asıl olan, kimseye zarar vermemektir.

Bunun içindir ki; bir adam, Merv nehrinin üzerine bir kanal kaz­dığında; şayet onunla halka zarar verirse o zarara uğrayanların tamamı, onu men edebilirler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adamın, halk arasında şahsına münhasır bir kanalı olsa; onu sağlamlaştırıp, üzerine tevsik etmeye hakkı vardır.

Şayet sağlam yapmış ve tevsik de eylemiş de bir sebebden dolayı, onu bozmak istiyorsa; önceki aldığı su kadar su alacak şekilde yapabi­lir. Zira özel malını onardığında, şayet öncekinden daha fazla su ala­cak şekilde yapmak isterse, —ortaklarında hakkı olduğu için —onu, on­dan men edebilirler. Kâfî'de de böyledir.

Ben sordum:

îki adamın ortak bulunduğu bir kanalda, ortaklardan birisinin, iki arkı diğerinin de üç arkı olur ve aşağıda olan zat, yukarda olana: "Siz nasibinizden çok alıyorsunuz. Çünkü nehrin yukarısında su daha çok­tur. Bize gelene kadar, su azalıyor. Biz sizin hissenizi azaltmak istiyo­ruz ve size belirli gün tanıyacağız. Biz menfezlerimizi kapatacağız. Bi­zim için de belirli gün tayinedeceğiz. Sizler menfezlerinizi kapayacaksı­nız." deseler bu olur mu?

İmânı şöyle buyurdu:

—Hayır, buna hakları yoktur. Kanalı önceki hâli üzere bırakırlar. Çünkü bir defa taksimlerini yapmışlardır. Başkalarının haklarını iste­meye haklan yoktur. Asıl olan, hâli üzre bırakmaktır. Ancak bir hüc­cetleri varsa, o müstesnadır.

Keza aşağıda olanlar: "Biz kanalın başını genişleteceğiz ve de­rinliğini çoğaltacağız." derler; yukarıda olanlar da: "Şayet, siz böyle yaparsanız, su çoğalır ve arazimizi su basar." derlerse; o takdirde, aşa­ğıda olanların söyleyeceği sözü kalmaz. Onlardan birisi, her gün için menfezini satar veya icara verirse, bu caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, yerini suladığında, su taşarak komşusunun yerine ak­sa; eğer kendi yerinde duracak kadardan fazla akıttı ve komşuya zarar verdi ise, onu tazmin eder.

Eğer kendi yerinde durdurdu; sonra da komşusunun yerine taştı ise komşusu daha önce hükme bağladı, ve: "Mâni ol; sed yap." dedi ve şahıs da yapmadı ise, istihsânen tazmin eder.

Eğer böyle bir anlaşma olmadı ise, tazminat gerekmez.

Eğer arsası bayır olur da, onu sulayınca komşuya zarar vereceğini bilirse, tazminat gerekir.

Komşusu ona arkının etrafım yukeltmesini tenbih eder; Eğer ye* rinde sınır yoksa ve yerini âdet olmayan şekilde suladı ise, tazminat gerekir.

Eğer âdetse, tazminat gerekmez.

Eğer o komşunun arazisinde, belirli smır veya taş varsa ve sed yap-mamışsa; komşusunun yerine sed yapmadıkça, tazminat gerekir. Hulâ-sa'da da böyledir,

Bir kimse kendi yerini, haksız olarak veya sırası gelmeden yahut hakkında fazla olarak sular veya suyu ihtiyacından fazla akıtır yahut nehirden suyu fazlalaştırır veya kanalının kenarı bozulur ve komşusu­nun ziraatını ifsad ederse; tazminatta bulunur. Çünkü, bu şahıs hakkı­nı tecâvüz etmiş olmaktadır. Gıyasiyye'de de böyledir.

Bir adam, bir yerini suladığında, su fazla gelip taşar ve komşu­sunun yerine de akarsa, ona tazminat gerekmez. (Çünkü bu isteği ile olmamıştır.)

Fakıyh Ebû Cafer şöyle demiştir:

Bu, o adamın, tarlasını normal olarak suladığı zaman böyledir.

Şayet anormal bir şekilde (âdet dışı) sulamışsa, tazminat gerekir.

Fakat, bir kimsenin tarlasının etrafı çevrili olur, orayı suladığında da, su komşusunun yerine geçer ve orayı basarsa, o zaman duruma ba­kılır: Eğer, o yerde fare ve köstebek deliklerinin olduğunu bilmiyorsa, tazminat gerekmez. Çünkü bu âdet değildir.

Eğer, bu durumu biliyorsa tazminat gerekir. Çünkü, bu bir âdettir.

Âlimler şöyle demiştir,:

Bu, kanalın ağzını açıp, komşunun yerini su bastığı zaman böyle olur. O zaman, yine bakılır. Tuttuğu su, örf ve âdet miktarı ise, tazmi­nat gerekmez.

Şayet âdetten fazla su tutmuşsa, o zaman tazminat gerekir. Serahsî'nin Muhıyte'nde de böyledir.

Bir adam, yerinin otunu veya hasadını yaktığında; ateş sağına soluna yayılıp, başkasının bir şeylerini yakarsa; onu tazmin etmez.Çünkü bu tür sebebiyet tazminat için örf ve âdet değildir. Zira âteşi kendi mül­künde yakmıştır ve onun tasarrufuna sahipdir. Bazı âlimler de: "Bu, hava rüzgarlı olmadığı zaman olursa, böyledir.

Şayet hava rüzgarlı iken yakarsa ve rüzgarın ateşi sağa sola götüre­ceğini bilirse; işte o zaman, yaptığı zararı öder.

Ateşi başkasının mülkünde yakmazsa bile bu böyledir.

Meselâ: Bir adam, altında adam olduğunu bildiği hâlde, oluğun­dan su döker; o su da, o adamın elbisesini ifsâd ederse; o suyu döken, —her ne kadar kendi mülkünde tasarruf yapmış olsa bile —onu ödü­yor, Mebsût'ta da böyledir.

NevâziTde şöyle zikredilmiştir:

Bir toplumun arazisinden, bir kanal akıyor; kanal yarıldı ve ba*zı kimselerin arazisini harap eyledi; o toplum kanalı tamir eder; diğer yer­lere karışmaz. Huiâsa'da da böyledir.

Bir adam, değirmen kanalına ölmüş bir koyun İaşesi atar ve su taşarak, değirmeni tahrip ederse; eğer kanal kazılmaya muhtaçsa, adam zararı tazmin eder. Eğer, bu hâlde değirmenin harap olacağını bilirse, bu böyledir. Çünkü kanala böyle bir şey atmak âdeti yoktur.

Eğer kanalın kazılmaya ihtiyacı yoksa, artık belliki bu böyle olacak.

Uygun olanı, "eğer o lâşe atılınca su durursa, sonra da giderse ada­ma hiç bir hâlde tazminat gerekmez." denilmiştir. Zehıyre ve Kübrâ'da da böyledir.

Bir adam, yerini sular ve suyu kanala bırakır; su da onun kendi arsasından geçip gider; sonra da aşağı taraftan, birisi kanala toprak atar ve su kanala dolup taşarak komşunun pamuğunu ifsad ederse; tazmi­nat toprağı atana ait olur; suyu bırakana olmaz.

Eğer kanalda hakkı varsa, bu böyledir. Huiâsa'da da böyledir.

Bir adamın, kanalın yanında (su yolunun üzerinde) bir evi oldu­ğunda, komşusunun duvarından, o suyun içine bir taş düşerse; âlimler: "Eğer o su, o taşı yütürürse, birşey gerekmez. Eğer su, o taşı götüre­mez ve su taşıp komşuya zarar açarsa; taş sahibi, o zararı öder.

Eğer kanaldan, komşunun evine bir delik açılır ve kanal sahibi de bu delikten akacak suyun, komşuya zarar vereceğini bilir ve o deliğide gördüğü hâlde kapatmaz ise, yine verilen zararı öder. Fetâvâyi KâdîhâiT-da da böyledir.

Bir adam. kanalın kenarındaki ağacını söker ve bunun toprağı kanala dolar ve önünü kapar; kanal, sahibi de, bir adam icarlıyarak, o kanalı temizlemesini söyler; ecîr de uyur; su taşar ve komşunun har­manını ıslatırsa, bu ecîre tazminat gerekmez.

Ağacı şokenin ağacı, eğer kanalı daraltmışsa, ona da tazminat gerekmez.

Eğer kanala uzak olduğu hâlde, toprağım kanala atmışsa; o zaman tazminat gerekir.

Bir adamın kanalı bozulur ve bu diğerinin evini yıkarsa, tazminat gerekir. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir,

Bakkâlî'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, su yolunu açar ve onu o hâlde bırakır; veya su yok iken açar, sonra da su gelirse, tazminat gerekmez. Ve itimad bunadır.

Bir adam, ortaklarının su menfezlerini kapatır, su kanala dolar ve taşarak komşusunun pamuğunu basar; veya dar bir kanala çok miktar­da su bırakır, kanal taşar ve başkalarının zararına sebeb olursa, bu du­rumlarda tazminat gerekir.

Fetâvâyi Suğrâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, başkasının yerini sulamakla, diğerinin sulama hakkını telef eylese, İmâm Pezdevî "Tazminat gerekir." demiştir.

İmâm Serahs ise: "Duruma bakılır. Yerini sulayan, diğerinden su hak­kını kaça satın almıştır, araştırılır. Eğer satışı caiz ise, tazminat gerek­mez." demiştir.

Hâher-Zâde de: Tazminat gerekmez." buyurmuştur.

Fetva da buna göredir. Huiâsa'da da böyledir.

Fakıyh Ebû Bekir'den soruldu:

Bir su mecrasında, bir adamın bir evi var; o, suyun yolunu değiş­tirdi. Ve su komşusunun duvarını yıktı; ne lâzımdır? İmâm şöyle buyurdu:

-Onu tazmin eder. (= öder.) Yine soruldu:

—Duvar ile su yolu arasında bir mesafe bıraksa ve duvar yıkılsa ne olur?

İmâm:

—Aralık koysa da, koymasa da o duvarın yıkılmasına, o su sebep olunca, onu öder. Çünkü su yolunu değiştirmek; başkasının hakkını kul­lanmak olur. Ondan dolayı, tazminat gerekir.

Şayet suyu eski yolunda bıraksaydı da, başka bir kanal açıp, duvar ile de arasın da bir arşın kadar bir mesafe bıraksaydı, tazminat gerek­mezdi. Zira, mülkünde tasarruf eylemiştir.

Fakıyh Ebâ'I-Leys de, şöyle buyurmuştur: "Bu söylediklerimiz, suyu yerinden çıkardığı zamandır. Çünkü onda hakkı yoktur. Fakat, kendi­sine ait yerinde, bir kanal kazar ve ordan da su akıtırsa, işte o her iki yönden de —duvarla kanal arasında bir arşın mesafe bırakırsa —tazminat yapmaz. Mumyt'te de böyledir.

Umuma ait bir nehrin kenarında veya Fıratın kenarında bulu­nan bir yerden, herkesin geüp geçme hakkı vardır. Kanalını islâh, ara­zisini sulamak için... O yerin sahibinin, o adamlarf gelip geçmekten men etme hakkı yoktur.

Şayet başka gidecek bir yol yokda, ancak oradan gidilecekse, bu böyledir. Cevâiıirii'l-Ahlâtî'de de böyledir.

Bir adamın» bir kanaldan bir yer sulama hakkı olur ve başka bir yer daha satın alırsa; aynı nehirden sulama hakkı yoktur.

O yer her ne kadar eski yerinin yanı olsa bile bu böyledir. Hatta eski yerden kanal kazıpta oraya su akıtamaz ve ikinci aldığı yerde bulunan hurma ağaçlarını veya diğer ekimlerini sulayamaz.

Ancak, suyu öncekinden kapatıp sonrakine açar. Bunu defalarca yapabilir, Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adamın, yerinde bir kanal olur ve onu kazmaya ihtiyaç bulu­nursa; eğer kanalın içine girmek imkânı varsa, girer ve kazar.

Eğer bu imkân yoksa, o yerin sahibine "İstersen izin ver, biz kaza­lım; istersen sen kaz." der. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir adamın, diğer birisinin yerinden geçen bir kanalı olduğunda; kanalım ıslah için (= temizlemek için) o yere girerse; o yerin sahibi, onu men edebilir.

Ancak, kendi kanalının için de yürürse, men edemez.

"Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. Çünkü, —Ona göre — kanalın kenarı yer sahibine aittir, o ise bir başkasını mülküne girmek­ten men edebilir." denilmiştir.

İmâmeyn'e göre ise, kanalın kenarı, kanal sahibinindir. Onun, ka­nalını İslah maksadıyla, gider gelir.

Bazılar da: "Bu kavil hepsinindir." demişlerdir.

Ancak, kanal sahibi, kanalın kenarını, o yerin sahibinden satın alır. Yoksa başka surette kimsenin mülküne girilmez.

Nevadır'de şöyle zikredilmiştir:

Şayet kanal dar olur ve içinde yürümek imkânı bulunmazsa; yer sahibi muhayyerdir: dilerse, o adama kanalını ıslah izni verir; dilerse, kendisi onu temizler. Serahsî'nin MahiytTnde de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur: îki kişinin ortak bu­lunduğu bir kanal olur; ve ortaklardan birisi, kanalın önünü kapatır ve ortağının mahsûlü kurur veya su basıp, zarar verirse; su basmasının za­rarını öder. Susuzluktan zayi olanı Ödemez.

Keza, umûma âit kanalın önünü kapayıp, kendi yerini sular; sonra da şeddi açınca, başkasının ziraatını ifsad ederse; işte bu mes'ele iki yönlüdür.

1) Suyu kendisi bırakmış olabilir..

2) Su kendisi boşalıp, akmış olabilir.

Önceki hâlde tazminat gerekir.

İkinci hâlde, sed yapan şahsın tazmin etmesi gerekir.

Bir adam, umûma âit kanaldan, arazisini sular; o kanalın üzerinde de küçük kanallar bulunur ve o kanallara su girip sahiplerine zarar ve­rirse; —ona sebep olan — o zararları öder. Muhıyt'te de böyledir.

Nevâdir'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kanalın üzerinde, bir topluluğun arazisi bulunduğunda, bun­lardan birisinin, su hissesi ihtiyacından fazla olur; ortaklarından da, o fazia suya ihtiyacı oh:, bulunursa; ortaklan başkasından daha haklı olur. O adam, ihtiyacından fazla olan suyu, bir başkasına akıtamaz.

Bu mes'ele, şuna benzemez: Bir adamın, bir kanalın suyunda, altı­da bir veya onda bir hakkı olsa; veya daha az yahut daha çok hakkı bulunsa; o kanaldan hakkını alınca ounla istediği yeri ve istediği kimse­nin yerini sulayabilir. Diğer ortaklarının onda bir hakkı yoktur.

Muhammed, Zeyd, Ali ve Ca'fer isimli dört kişinin sahibi bu­lunduğu bir kanalda bunlardan her birinin menfezleri bulunsa ve her­kes kendi menfezini açacak olsa; Muhammed'in menfezinin yakınında Zeydin menfezi; Zeydin menfezinin yakınında, Alinin menfezi; Alinin menfezinin civarında da Câferin menfezi bulunduğunda; eğer, Ca'fer yerini kurutursa, su hakkı Alinin olur. Ca'fer de, Ali'de yerlerini kuru­turlarsa, su hakları Zeydin olur. Ca'fer de, Ali de, Zeydde yerlerini ku­ruturlarsa, hepsinin su hakkı, Muhammedin olur.

Eğer Ali yerini kurutur; diğerleri kurutmazlarsa, Alinin su hakkı yalnız ca'ferin olur.

Şayet, yalnız Zeyd yerini kurutursa, su hakkı, Ali'nin ve ca'ferin yerlerine akacağı kadar olur. Ssrahâ'nin MuhıytTnde de böyledir.

Suyun menfezi ( = mecrası) kapanmış olursa; Ebâ'l-Kâsıın: "Şa­yet eski değilse, o mecranın sahibi, onu tekrar açabilir." demiştir. Hâ-vî'de de böyledir.

Bir kanal, bir sokaktan geçer ve her sene iki defa kazılıp temizle­nir; bundan dolayı da o sokakta çok toprak yiğılırsa; şayet o toprak ka-nalın kenarında İse, o sokak ehlinin, o kanal sahiplerine, toprağı nak­letmelerini teklif etme hakları yoktur. Eğer toprak, kanalın harîmini te­câvüz ederse (kenarından taşarsa) onlar, o zaman onu taşımalarını tek­lif edebilirler.

Bir toplumun kanalı, bir adamın yerinden geçmekte olduğunda; kanallarını kazıp, toprağını etrafa atarlarsa; eğer toprak, kanalın harî-minde ise, o yerin sahibi, o toprağı onlara kaldırtamaz.

Bir sokakta, bir.adamın evinin önünde bulunan yağmur suyu ku­yusu, dolar ve ev sahibi zarar görürse; bazı âlimler: "O adam, o kuyu­yu kapatır" demişlerdir.

Uygun olan cevap: Eğer kuyu eski bir kuyu ise, o evin sahibi onu kapatamaz. Eğer yeni ise kapatır.

Bir adamın kuyusu, başka birinin mülkünde olursa; o kuyu sa­hibinin, toprağını o yere atma hakkı yoktur. Kuyusunu kazmak isterse, çamurunu başka yere taşır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adamın kanalının kenarı bozulur ve suyu kesilir; sonra da su gelip, bir adamın tarlasını tahrip eder ve o yere zarar verirse, veya eki­nini ifsad ederse, bakılır: Eğer su kendiliğinden gelmiş ise, ve kanal umû­mi ise kanalı harabeden tanzim eder. Çünkü müsebbip, müteaddidir.

Bir adam, başkasının suyunu akıtsa, başka birinin de kanalının ağzını açsa; bu durumda, kanalın ağzını açıp, suyu akıtan kimse, onu tazmin eder; Harap eden şahıs tazmin etmez. Zehıyre'de de böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetâvalan'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir köyün, büyük bir kanalı olduğunda her şahıs onda arklar açar­lar ve onlardan birinin iki arkı olur ve her ikisine de değirmen yapar; bu değirmenlerden biri de harap olunca, bu şahıs, o iki arkının suyunu da ve kalan bir değirmene aktırmak isterse; diğerlerinin değirmenleri de bu sebeple harap olacak olursa, buna hakkı yoktur. Bu durumda bu şahıs, başkasının zararından nefsine fayda temin ediyor demektir ki, bu doğru olmaz.

Bir adamın, başkasının bostanında, herkesin faydalandığı bir ha­vuzu bulunduğunda, başka bir adam, ondan eski hakkı olan suyu gö­türmek istese, bu durumda o havuz faydasız hâle gelecek olur ve onu, o hakkından men etmek isterler ve bu havuzu da ıslah etmek isterlerse; havuzda onlara zarar veren bir kusur vardı ise, onu yapabilirler. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, kanalın kenarı bozulur (= yarılır, çatlar) ve ondan su akıp insanlara zarar verirse; o kanalın sahiplerine kanallarını onarmaları em­redilir. Hızânetü'l-Miiftîn'de de böyledir.

Fetâvâyi Ebû'l-Leys'te şöyle zikredilmiştir:

Bir sokakta, menfezsiz bir kanal bulunur ve o sokak ehlinden birisi, evine su alıp, bahçesine akıtsa; komşuları onu men edebilirler. O da, aynı şekilde komşularını men edebilir.

Daha önce akıttığını söylese bile, komşuları yine men ederler.

Eğer çok eskiden beri akıtıyorsa onu men edemezler. Ve o, sokak üzerinde olan gölgelik mesanesinde olur.

Bir adamın, bir köyde ayrı ayrı arkları olur ve bunların hepsini bir araya toplayarak tek ark haline getirmek istese, o şahıs bunu yapa­bilir. Çünkü mülkünde tasarruf etmektedir ve kimseye de zararı yoktur.

Keza, iki adamın her birinin köyün deresinden, belirli vakitte su­lama hakları olduğunda, ikisi su sıralarını birleştirmek isterlerse; ortaklan ona mâni olamazlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın, bir nehrin yanında su dolduracak çukuru olduğun­da; onu, kimsenin gelip geçmesine mâni olmayacak bir şekilde sokağa almak istese; Ebû Bekir el-Belhi "Eskiliğine yeniliğine itibar olunmaz ve oraya kaldırır." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, kendi arkı ile arazisini sulamak istediğinde başka bir adam da ona mâni olsa da ziraat zayi olsa; mâni olan tazminatta bu­lunmaz; çobana mâni olup da hayvanların helak olması gibi... Kerderî'-nin Vecîâ'nde de böyledir.

iki kişinin ortak bulunduğu bir duvarın üzerinde yük (= ağır­lık) bulunur ve onlardan birisi, diğerinin rızası ile, duvarını kaldırır; sonra da kendi öz malıyla, yeniden yapar ve onun bahçesine su akacak yerler olduğu hâlde sonraki yapan şahıs, ona mani olmak isterse, öncekiler emânet olduğundan, mâni olabilir.

Ancak, su yolu men edilen zat, o duvarın parasının yarısını borçla­nırsa, o zaman su akıtma hakkına sahip olur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Uyûn'da şöyle zikredilmiştir:

Bir şehirde,' imâm bir kanal yapar; insanlar da, onun etrafına bah­çe yaparlarsa; —alacakları su, kimseye zarar vermeyecekse —buna izir vardır; alabilirler. Eğer zararlı olacaklarsa, müsaade-edilmez.

Keza, kanalın kenarına ağaç dikmek isterler ve bu kanal da yol­da olursa; bu durumda dikilen ağacın kimseye zarar vermemesi hâlinde ruhsat vardır. Ancak, halkın, ona mâni olma hakkı da vardır. Muhıyt'te de böyledir.

Bir topluluğun bahçesini sulayan arkın kenarına, bahçe sahiple­rinden birisi ağaç diker ve o sebeble de ark daralırsa; o takdirde, ona o ağacı sökmesi emredilir.

Ancak arkın etrafı geniş ise, —o arkın sahiplerine zarar vermemek üzere —bu ark diğer taraftan genişletilir. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Şeddât: "Müslümanların menfaatleri için, nehrin kenarına ağaç dikilir." demiştr. Mnhıyt'te de böyledir.

Bir ark, bir adamın yerinden geçer ve o yerin sahibi de o arkla bahçesini sulasa ve arkın etrafına ağaç dikse; bu ağaçların kökleri de arkın içine girse âlimler: "Eğer ağacı, nehrin harîmine dikmemişse, onu sökmesi emredilmez. O kökler, kimin yerine girmişse o onları keser. Eğer o kesmez ise, komşusu keser. İşi de hâkime çıkarmazlar." demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Ark harap olur ve onu bir adamın yerinden kazmak gerekirse, —o arkı ıslah için —her ne derse, ona satın alması hususunda cebredil­mezler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adamın yerinde, bir topluluğun arkı bulunduğunda o adam, o arktan yerini sulayabilir.

Şayet arkın asıi sahiplerine zarar vermiyor ise bu böyledir. Şayet zarar veriyorsa, —her ne kadar o ark onun yerinden geçiyor olsa bile ona mâni olabilirler. Mohiyt'te de böyledir. En doğrusunu bilen Allahu Teâlâ'dır.[5]

 

4- SULAMA HAKKI İLE İLGİLİ FTA'YALAR VE BUNUNLA İLGİLİ BEYYİNELER

 

Kendi yeri olmayan bir adam, başka bir şahsın elinde bulunan, sulama hakkını da'va etse; bu da'vâsı, —kıyâsen —dinlenmez. îstihsânen ise, dinlenir. Serahrf'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir kimsenin, diğer bir şahsın yerinde arkı bulunduğunda; yer sahibi, o yerinden, ark sahibinin su götürmesine mani olmak İsterse; bu arkın ark sahibinin yerine, da'vâ sırasında veya daha önceden aktığı bi­liniyorsa, bu durumda ark sahibine hükmedilir.

Ancak, yer sahibi belge getirerek, "bu arkın, kendine ait olduğu­nu isbat eder ve arkada da'va zamanı akmamakta olur, daha önce aktı­ğı da bilinmezse, o takdirde ark, yer sahibine hükmedilir.

Yalnız, ark sahibi şahit getirip arkın kendi malı olduğunu kanıtlar­sa o müstesnadır. Mülteka'da da böyledir.

Münlekâ'da, Hişâra şöyle demiştir: Ben İBİm Mnhammed (R.A.)'den sordum:

Suyu çok olan bir kanalın, aşağı tarafında olan halk, yukarda olan­ların suyu habsetmelerini hoş görmüyorlar. Ve yukarda, olanlar: "Bu bizim elimezdedir." diyorlar. Aşağıda olanlar da: "Suyun tamamı bi­zimdir. Onların hiç hakları yoktu**" diyorlar; durum ne olacak?

İmam şöyle buyurdu:

—Da'valarından önce, su aşağıya kadar akıyor ve ondan, o halkın tamamı arsalarını suluyorlar idiyse; dedikleri gibidir, yukarda olanla­rın, onların suyuna mâni olma hakları yoktur.

Şayet su, da'va günlerinde kesik ve aşağıya akmıyor; fakat, daha önceden aktığı biliniyorsa; yukarda olanlar, suyu habsedebilirler.

Veya, aşağıda olanlar belgelerini ibraz ederler de suyun kendileri­ne aktığını ve yukardakilerin haksız olarak suyu hapsettiklerini isbat eder­lerse; yukarda olanlar, suyu habsetmeden men edilirler.

Şayet her iki tarafın da nasıl suladıkları bilinmiyor ve her fırka su­yun kendilerine âit olduğunu söylüyorlarsa; iki tarafın da diğerine kar­şı bir meziyeti yoksa; hiç bir şekilde senetleri ve şahitleri de yoksa, her iki fırkaya, arazileri nisbetinde su taksim edilir.

Ben, yine sordum:

Bu kanalı iddia edenlerin tamamının değilde, bazılarının belgeleri vardır, ve o suyun, kendi beldelerine âit olduğunu isbat ediyorlar. On­ların içinde büyükleride var; küçükleride var; durum ne olur?

İmâm şöyle buyurdu:

Durum, senin vasfeylediğin gibi ise, burada su, yol gibidir; herkes ondan faydalanır.

Şayet onlardan birinin belgesi varsa, belgesi olan ona hak sahibi olur. O takdirde umumun malı olmaktan çıkar ve bir cemâatin malı olur. Ve o köye mahsus olur. Onlara hükmetmeye, bir hakim kâfi gelir.

Şayet o su, özel bir topluma aitse onlar hazır olmadıkça, hükme­dilmez. Ve, onlardan huzurda olanlara hükmedilir. İddiacılardan, yal­nız birine hükmedilmez.

Bir adamın arkı, diğerinin yerinden akar; bu arkın kenarı husu­sunda ise ikisi ihtilafa düşerler ve her biri, "kendisine ait olduğunu" söyler. Kimin sahip olduğu da bilinmezse; işte o, yer sahibinindir. Ora­ya ağaç diker ve eker. Ancak, diğeri, onun, arkın içine toprak atmasına mâni olamaz ve onun arkı yıkmasına mani olur.

Bir de kendisini oradan geçirmemesine mâni olamaz. Bu, İmâra Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İraâmeyn'e göre ise, ark sahibi, ordan gelip geçer. "Gerçekten arkın sahibi onun harîmine (yâni bir arşın etrafına) sa­hiptir. Arkın toprağını oraya atabilir. Çünkü orası, arka tabidir." denilmiştir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre ise, arkın harîmi yoktur. narı, yer sahibindir. Ona, o, ağaç diker; sebze eker; istediğini yapar.

İki kişi aralarında bir şey için münazaa yaptıkları zaman, o şey birisinin elinde olmaz da diğerinin elinde olursa; işte bu, şunun müna­zaasına benzemez: İki kişi, yerde yatan kapının çatal kanatlarında mü­nazaa yapıyorlar; halbuki o, kanadın birisi, birinin kapısında takılı. İş­te bu takdirde, o kanat takılı kapıda.bulunan, o kapının parçasıdır ve kanadın takılı olduğu evin sahibine hükmedilir.

Mevât olan yerin arkının harîminde ihtilaf yoktur. Lâkin İhtilâf, buradadır; arkın kenarının, ark sahibine mi, yoksa yerin sahibine mi ait bilinemiyor. Görünüşe göre, yer sahibinin olması —onun yeri oldu­ğu için —gerekiyor.

Tercih de İmameyn'e göre olanadır. Serabs'nin Mahytı'nde de böyledir.

Bir adamın kanalının yanında, diğer bir adamın arazisi bulunur ve kanalın kenarları için münazaa ederler; o yer ile kanalın arasında da , duvar gibi bir hâil bulunursa; işte o zaman, o kenar, kanal sahibine aittir; değilse yer sahibinindir. Kanal sahibinin de orada hakkı vardır.

Hatta yer sahibi, o kenarı kaldırmak istese, kanal sahibi ona mâni olur. Yer sahibi de oraya ağaç diker ve toprağını oraya atabilir. Sirâciy-ye'de de böyledir.

Kanalın boynunda ihtilaf edildiğinde, eğer bu kanalın içinden su "akıyorsa, kanal sahibinin sözü geçerli olur. Çünkü, onu, o kullanıyor.

Eğer içinde su yoksa, delili olmadan sözü kabul edilmez. Şayet delili olursa, suyun aktığı yer onundur; rakabesi hâriç. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir adamın, diğer birinin yerinden geçen bir arkı olur ve o yer sahibi de "her ayda, bir gün kendisinin sulama hakkının olduğunu id­dia edip, buna göre de beyyine ibraz ederse; öyle hükmedilir.

Su akan yer de aynıdır. Fetâvayi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse, ayda iki gün sulama yapacağını iddia ettiği hâlde, iki şahidinin birisi: "Ayda bir gün." der; diğeri de: "Ayda iki gün." der­se;  İmâm  Ebû  Hanîfe (R.A.)'nin  kıyâsında,  bu  durumda  bir  şeyle hükmedilmez.

İmâmeyn'in kıyaslarına göre ise, bir gün olarak hükmedilir. Bu muhalefet, ba*zi nüshalarda zikr'edilmiş; bazı nüshalarda ise zikredilmemiştir.

Fakıyh Ebû Ca'fer şöyle buyurmuştur:

Bu mes'elede, ihtilaf edilir ve iki şahit de ikrar ederek birisi iddia edilenin ikrarına'* şahitlik yapar ve: "Bir gün su hakkı var." der; diğe­ri de iddia edenin ikrarına şahitlik yapar ve: "İki gün." derse; kendi­siyle şahitlik yapılan hakkında, biri bir gün; diğeri iki gün demişlerdir. Sulama hususunda azı olan, bir gün ile hükmetmek bi'1-ittifakdır. "Gün.'* deseler de adedini söylemeselerdi; (Meselâ: Aydan, seneden veya haftadan deselerdi) hilafsız şehâdetleri kabul edilmezdi. Çünkü, şahit­lik edilen şey meçhuldür. (= belirsizdir.) Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, sulama hakkının veya su yolunun onda birini iddia ettiğinde, şahitlerden birisi "onda biriyle*'; diğeri de daha azıyla şahit­lik yapsalar; İmam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre bu şahitlik bâtıldır.

Şahitler lafzan veya ma'nen ihtilaf ederlerse; şahitlikleri geçersiz olur.

İmameyn'e gelince, istihsânen, az olanı ile hükmedilir. Şayet şahit­lerden birisi, "beşte birisi" diye şahitlik yaparsa; işte bu şehâdet bâtıl­dır. Çünkü iddia edilenden daha fazlaya şahitlik yapmıştır.

Bir adam, bir kanal üzerinde bulunan yerinin sulama hakkını iddia edip, iki de şahit tutar; onlar da sulama hakkından hiç bahsetmezlerse; ona hissesi kadar sulama hükmü verilir.

Şayet başka bir yeri suladığına şahitlik ederlerse, o yer için, bir hü­küm verilmez.

îki şahitten birisi: "Bu adam, bu yeri bin dirheme satın aldı." der; diğer şahit de: "Bu yeri ve sulama hakkım bin dirheme satın aldı." derse, şehâdetleri caiz olmaz.

Eğer diğer şahit: "Bütün hakkı ile. bin dirheme satın aldı demiş ol­saydı şahitlikleri caiz olurdu. Çünkü o yerin satın alındığında ve sula­ma hakkının bulunduğunda ittifak etmiş olurlardı. Zira, sulama hakkı, arazinin hukukundandır. Kim, onun bütün hakkının satın alındığına şa­hitlik yaparsa, işte o, o yerin sulama hakkına da şahitlik yapmış olur. Serahsî'nin Muhıyö'nde de böyledir.

Bir kavme mahsus kanalın üzerinde o kavmin arazisi bulundu­ğunda; onlardan ba'zılanmn arazileri, o kanaldan sulansa da, ba'zıla-nnın arazileri de dolaplarla sulanıyor olsa; ba'zilarmın ise dolabı veya sulaması bulunmasa ve o kanaldan da, başkasından da hiç faydalana­nı asalar ve o kanal, hakkında, da'vâya düşseler; o arazi sahipleri, "ken­dilerinin de, o kanalda sulama haklarının olduğunu" söylerse; kıyâsda sulama hakkı, dolap sahibi olanlarla, sulama arkları bulunanlarındır. Fakat, istihsânen o kanaldan cümlesinin, arazisi miktannca sula­ma hakları vardır.

Kanal kazmakdan asıl maksad araziyi sulamakdır; bu Üzerine do­lap kurmak için değildir.

Bu durumda, elleri altında olan arazilerini sulamadaki haklan eşittir. Eğer önceden suladıkları biliniyorsa, o bilindiği gibi devam eder­ler; değilse aralarında herkesin sulama hakkı, arazisi miktanncadır.

Şayet o arazinin başka kanaldan sulanmadığı belli ise, onunla o yerin sulanmasına da hükmedilmiş ve bu yerin sahibinin, o yerin yanında başka bir yeride varsa; o su ile o yeri sulamak ma'ruf değildir. Ben ise, o ka­naldan sulanmasını güzel görürüm.

Kıyâsda, o kanaldan başka yerini sullamaya hakkı yoktur. Ancak senedi, hücceti varsa; o müstesnadır. Şayet, o zatın yerinin yanında, bir başkasının yeri varsa; kanal da ikisinin yanından arasından akıyorsa; orayı da ö kanaldan sulamak Örf değildir.

Bu, o yerin nereden sulandığı bilinmediği zaman böyledir. Ben, o yerin de o kanaldan sulanmasını hoş görüyorum. Şayet, kanal, şahsa mahsus ise, o müstesnadır. O kanaldan, yalnız o şahıs yerlerini sular; diğerleri beyyinesiz olarak sulayamazlar. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adamın, —birisi kanalın üst tarafında, diğeride alt tarafında bulunan— iki tarlası olur ve bu adam, "Her iki tarlasınıda bu kanal­dan suladığını" iddia eder; —kanaldaki— ortaklan da "o tarlalardan, belirli birisinin sulandığım" inkar ederler, ve "o sulandığını inkar eyle­dikleri tarla" başka bir kanaldan sulanmıyor olursa, bu durumda tarla sahibinin sözü geçerli olur.

Ebû'1-Kasım'dan soruldu:

—İki kişinin, bir kanalı var; bir tarafında da ağaçlar var; onlar­dan her birisi, o ağaçların kendilerine âit olduğunu iddia ediyorlar; bu nasıl olur?

İmâm şöyle buyurdu:

Eğer o ağaçlan diken şahıs biliniyorsa; o ağaçlar diken şahsındır.

Şayet tanınmıyorsa, hangisinin mülkünde dikilmişse, ağaçlar onundur.

Mülke de ortaklarsa; ağaçlar aralarında ortak olarak pay edilirler.

—Keza, kanalın bir tarafında bulunan ağaçların, kökleri diğer ta­rafa geçer ve o köklerden ağaçlar biter; bu köklerden biten ağaçlar da başka bir adamın üzüm bağında olur; o bağ ile kanalın arasında da bir yol bulunsa ve o ağaçları her ikisi de iddia eyleseler ne olur?

İmâm şöyle buyurdu;

—Eğer biten ağaçlar, o iddia eden zatin ağacının kökünden bitmişse, ağaçlar onundur. Şayet bilinmiyorsa, her ikisinin de değildir.

Fakıyh Ebâ Bekir'den soruldu:

—Kanalın kenarında biten ağaçların yerini, o yerin sahibi satmak istese, ne olur?

İmâm şöyle buyurdu:

—Eğer o ağaçlar dikilmeden bitmişler ve kanal sahipleri de o yerin etrafını çevirip, ağaçları muhafaza etmemişlerse, o ağaçlar kim alırsa, onundur. O ağaçları kesmeden önce, o yer sahibinin, orayı satmasını ben sevmem.

Şayet ağaçlar, dikilip de biten cinsten olur; diken de bilinmezse, o ağaçlar bulunan şey gibidir.

Yine soruldu:

—Sokaktan geçen bir kanalın kenarında biten ağaç kimindir?

İmâm şöyle buyurdu:

—O ağaçlan iddia edenlerin, kendilerinin diktiklerine veya ona vâris olduklarına dâir beyyine ibraz etmeleri gerekir.

Şayet beyyineleri olmaz ise, o ağaçlar kanalın kenarına sahip olan­lara değil, kanala sahip olanlara aittir. Yani sokak ehlinin cümlesinin-dir. Mnhıyfte de böyledir.

En doğrusunu bilen AÜahu Teâlâ'dır.[6]

 

5- SULAMA HAKKINDA ÇEŞİTLİ MESELELER

 

Sulama hakkı bulunan zat, borçlu olarak ölürse, borcu için, onun sulama hakkı satılmaz.

Şayet, bu hakkı sulanan yeri ile birlikte satılırsa, o müstesnadır.

O su hakkı ne olur?

—"Bir havuz yapılarak su hakkı Orada toplanır. Sonra o topla­nan su, belirli bir para ile satılır. Ve o parayla borcu Ödenir." denilmiştir.

Esahh olana, su hakkı hariç, yerinin kıymeti île su hakkı ile birlik­te olan kıymetine bakılır; aradaki fark, borcuna karşılık ödenir.

Böyle bir şey olmaz ise, su hakkı hariç o yer satılır; sonra da o yere ilâveten su hakkı satılır. Ve alacaklılarına dağıtılır. Kâft'de de böyledir.

BakkaB'de şöyle zikredilmiştir: Bir adam, bir yerini su hakkı ile birlikte sattığında, satın alan şahıs yerin tamamının su hakkının üçte birine sahip olur.

îrs ( = miras) yerde değil, su hakkında cereyan eder. Ölen kimsenin üçte bir vasiyetine itibar edilir.

Bu hususta âlimler ihtilaf eylediler ve: "Üçte bire itibar nasıl olur? dediler.

Ba'zıları: "O yerin ahâlisinden sorulur: Âlimler şayet o yerin sula­ma hakkının satışında ittifak etmiş olsalardı; sulama hakkını siz ara­nızda satın alabilirdiniz.

Şayet yüz dirheme satın almış olsalar; üçte birine itibar olunurdu.

Âlimlerin ekserisi ise; "Sulama hakkı, en yakîni olana satılır." dediler.

Kanala, bir topluluk belirli sulama hakkı ile ortak bulunur; o yerin valisi de, o ortaklardan birinin hakkını gasbederse; geride kalan sula­ma hakkı, ortaklar arasında kalır.

Gasbeden vali: Ben, filânın hissesini gasbeyledim. Başkasının de­ğil..." dese bile mes'ele değişmez. (Yâni gasbedüen yer, ortakların ta­mamından gasbedilmiş olur.)

Bu mes'ele, d-AsI kitabında da böyle zikredilmiştir. Muhıyt'te de böyledir.

İmim Ebû Yûsuf (R.A.)'tan sordum:

—Horasan emîri, büyük bir nehirden bir adama sulama hakkı ver­se; o verilen hak da daha önce hak verilen kimselere zarar vermese, ne olur?

İmâm şöyle buyurdu:

—Umuma zarar verirse caiz olmaz. Şayet zarar vermez ise, caiz olur. Çünkü hüküm, umûmun zararına ise geçerli olmaz.

Bir adam, Fırat nehrinin üzerine bir su değirmeni yapıp, onun suyu ile un üğütür ve diğer insanlar da onu da'vâ ederlerse; hâkim hük­mederek, o değirmeni yıktırır. Çünkü, Fırat umumun hakkıdır. Ve umu­ma ait yol gibidir.

Bir adam, umuma ait bir yolun Üzerine, bir bina yapsa; o yoldan gelip geçenlerin hepsi, o adamı şikâyet edebilirler. Ve, o binayı yıktırırlar.

Bir adam, Fıratın kenarına, bir bina yapar; o bina da Fırattan ge­çecek olan gemiye mâni olacak olursa; o adama bina yaptırtılmaz; ya­parsa yıkılır. Ve kendisi de günahkâr olur.

Şayet yapılan bina, yola veya Fırata bir zarar vermiyorsa, o zaman bina yapana ruhsat vardır,

Her hangi bir müslüman veya zimmî onu da'vâ ederse onun yap­tığının yıkılmasına hükmedilir.

Kadın veya mükâtep da'vâ eylese, yine böyledir. Fakat, köle da'vâ ederse, hükmedilmez. Sabî de köle menzilin dedir, onuda da'vâ hakkı yoktur. Mecnun ve bunakta böyledir.

Ancak, bunların baba veya vasileri, bunların adına da'va edebilir-'er. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, umuma mahsus bir nehir üzerine —imâmdan izinsiz, —bir taş köprü yapar veya husûsi olan bir kanal üzerine —ortaklarının izni olmadan —bir köprü yapar ve işini de sağlam yaptığı hâlde, bu köp­rüden insanlar ve hayvanlar geçerken; köprü bozulup yıkılır; bir İnsan' veya hayvan telef olursa; onu, köprüyü yapan şahıs tazmin eder.

Bozuk olduğunu gördüğü hâlde, bir insan kasden geçmek veya hay­vanlarını geçirmek isterse; o köprüyü yapan şahıs; onun zararını öde­miz. Fetâvâyi KldEhân'da da böyledir.

Hişâm, Müntekâ'da şöyle buyurmuştur: "Ben, İmim Mnhamıned (R.A.)'den sordum:

—Bir köyün, halkı, o köyün içinden akan bir kanaldan su içiyor­lar ve hayvanlarını suluyonar. Onun kenarında ağaçlan da vardır. Yal­nız, o kanalın aslında hakları yoktur. Ö kanalın sahipleri, onun akım yerini değiştirerek, o köyün harap olmasını isteseler olur mu? »      İmim şöyîe buyurdu:

—Hakları vardır.

Yine sordum:

—Bir adamın bir menfezi var. Etrafında da, diğer insanların ağaçlan var. Bu menfezin sahibi, onu bırakıp başka yerden bir menfez kazmak isterse ne olur?

İmim, şöyle buyurdu: —Onun, buna hakkı olmaz. Şayet o menfe­zin sahibi menfezi satarsa, ağaç sahipleri, onun etrafına şefi olurlar. Mu-hıyt'te de böyledir.

Pişâro şöyle anlatıyor:

İmâm Ebû Yûsof (R.A.)'a dedim ki: "Bir topluluğun ortak bulun­duğu bir kanaldan, bir adamın arazisini sulamasına hepsi izin verdiği halde, sadece birisi razı olmasa veya bu kanalın sahiplerinden birisi sa­bi olsa, durum ne olur? İmâm şöyle buyurdu:

—Hepsi de müsâade etmedikçe, ruhsat yoktur. TaUrhâüiyye'de de böyledir.

Bir topluluk, ortaklaşa, —arazilerini sulanması,için bir kanal kaz­dıklarında; herbiri arazisi nisbetinde harcama yapar; ve onlardan birisi, yanlışlıkla fazla harcama yaparsa; o fazlalık için diğerlerine müraca­at eder. Mebsût'ta da böyledir.

Menfez (= kanal, ark) sahibi ve arazi sahibi kanalın mecrasını değiştirmek için anlaşma yaparlarsa; öncekinin ibtâlinde anlaşma yap-tılarsa, o hususta dönüş yoktur. Giyasiyye'de de böyledir.

Bir topluluğun ortak bir kanalı olur ve onlardan herbirinin sula­ması Üzerine anlaşma yaparlar; onlardan birisi de gaip olur sonra gelir­se, —kendi hakkı verilene kadar —anlaşmayı bozar.

Onlar onun da hakkım ifâ etmişlerse; artık sulhu bozamaz.

Bu, ev ve arazi taksimine muhalifdir. Onların ortaklarından birisi* huzurda bulunmaz ve o, gelince razı olmazsa, taksimi bozabilir.

İki ortağın büyük veya küçük bir kanalı olur ve bu bakıma muhtaç bulunursa; masrafına ortak olurlar. Suyunun çokluğuna azlığına itibar edilmez.

Bu, iki şahsın ortak olduğu duvar gibidir. O yapıma muhtaç olun­ca, onu yarı yarıya yaptırırlar. Zemyre'de de böyledir.

Büyük bir kanaldan, küçük bir kanal ayrılır ve o küçük kanalın başı bozulduğun da, onun tuğla ve kireç ile —tamirini isterlerse; işte onun masrafı, küçük kanal sahibine aittir. Hızânetü'l-Mtiftîn'de de böyledir.

Bir kimse, bir kanalın kenarını belirli bi sokak için vakfettikten sonra, yukarı sokaktan oraya su akıp, o kanalı doldurur ve onu vakfın gelirinden ıslah etmek isterlerse, yapamazlar.

Keza bu kanalı kazmaya ihtiyaç olursa, yine o vakfın gelirinden har­cama yapamazlar.

Faktyh Ebû'l-Leyg şöyle buyurmuştur:

Eğer kanalın tahribinden korkulursa, o vakfın geliriyle, kanal ıs­lah edilir.

Fetva da buna göredir. Zahîriyye'de de böyledir.

Ebû'l-Klsm'dari soruldu:

—Bir adamın tarlası ve bu tarlasında da, başkalannın su yolu var; : o su yolunun toprağını, bu adamın tarlasına atıyorlar; atabilirler mi? İmim şöyle buyurdu:

—Eğer su yolunun harîmine, kenarına atarlarsa; caiz olur. Fakat onun harimini tecâvüz eden toprağı; tarla sahibi onlara kaldırtır. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam bir duvarının yarısını satar; müşteri de umuma ait bir kanal için, ordan bir yer açsa; kendi mülkünde yaparsa, buna hakkı var­dır. Bu kimseye zarar vermez ise böyledir. Eğer zarar verirse yapamaz. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, fukaralara, sulamaları için, su veya kanal tasadduk eylese; bu bâtıldır. Çünkü fukaralar suya değil; ekmeğe muhtaçtırlar. Ancak, sulamaya arazisi olan muhtaçtır. O da miskinlerden sayılmaz. Eğer sulama yaparsa, bedelini fakirlere tasadduk eder. Satış ve icârenin bâtıl olma ihtimali vardır.

Şayet, bir kimse kendi hayatında belirli bir fukaranın sulamasını vasiyet ederse, onun aynına itibar edilir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kimse, "sulama hakkını filana satmayı" vasiyet eylese; işte bu geçersizdir. Çünkü hayatında temliki caiz olmayan şey ölümünde de caiz olmaz.

Eğer, filanın yerini, bir sene sulamayı" vasiyyet ederse; —bu malı­nın üçte birinden olmak üzere —caizdir. Çünkü, devamîı sulamasını va­siyet etseydi caiz olurdu; muvakkat olunca da caiz olur.

Mutlak olarak sulamayı vasiyet eylese de vakit belirtmese, sonra da ölse bu vasiyet bani olur mu?

Bu hususta ihtilaf vardır.

Fakıyh Ebû Ca'fer: "Bu vasiyet, bâtıl olmaz. Sulama hakkı, vasiyet edenin vârislerinindir." demiştir.

Esahh olan da budur.

Eğer: "Şöyle yaparsan, sulama hakkı fukaralara sadakadır.'* der-?e; bu da bâtıldır.

Şayet, yeri hariç —sulama hakkının Üçte birini Allah yolunda veya hac yolunda, veya köle azadı için veya fukaraya verilmek için vasıyyet ederse; bu da bâtıldır. Çünkü, bu vasiyet sulama hakkını satmakdır. Onunla, hac yaptırmak, köleye yardım etmek mümkün değildir. An­cak, sulamanın parası ile mümkündür. Bu vasiyet bu durumda, sulamayı satmaktır.—Yeri hariç.— Bu vasiyet bâtıldır. Sulamayı vasiyet, fukaralar için tasadduku vasiyettir. Yersiz sulamayı vasiyet caiz değildir. Eğer kanaldaki sulama hakkının üçte birini vasiyet ederse bu caiz olur. Yeri iîc beraber vasiyetin caiz olduğu gibi... Serahsî'nin Mubıytı'nde de böyledir.

Bir kimse, —yeri hariç —sulama karşılığı bir kadın nikâhlasa, işte bu caizdir. Onun bir yeri sulaması gerekmez. Mehr-i misil ödemesi gerekir- Kâfî'de de böyledir.

Bir kadın, —arazisiz sulama karşılığı olmak üzere kocasından hulû yolu ile boşansa bu bâtıl olur. Ona sulamaktan bir şey yoktur.

Fakat boşanma sahihdir. Bu kadın kocasına, aldığı mehri verir. O su ile uzun süre sulama yaparsa, tazminat gerekmez.

kısas üzerine sulh yapmak, kısas nefis hakkında olursa batıldır. Af caizdir. Katilin, bir yerini kesen şahsın, yaralama diyetinin afvı caizdir. Mebsût'ta da böyledir.

İki kişi, bir kanala ortak bulunduklarında; bir gün biri, bir gün diğeri onda su akıtmak istese, bu caizdir.

Her birinin husûsi kanalları olursa; birinin kanalı ile diğeri, onun kanalı ile de öbürü sulamak üzre anlaşma yapmaları râiz olmaz. Zehıy-re'de de böyledir.

Bir kadının, araziden dokuz parça yeri olduğunda; sel, bunların mecralarını harap eder ve o mecrayı yaptırmak için kadın " yerlerinden üçünü vermek üzere," adamlar icatlarsa; onlar da onu onarsalar Ali ibni Ahmed "Ben bu icarlamanın caiz olduğu görüşündeyim. O kadın, o üç yeri vermeden imtina edemez." demiştir.

Ebû'l-Leys "Bu cevap, İmımeyn'in kavline uygundur." buyurmuştur. İmam Ebû Haoîfe (R.A.)*ye göre, bu caiz değildir. Fetva da buna göre verilir.

Şayet o vereceği üç parça yeri icarlama vaktinde belirtmişse, bu bi'l-ittifak caizdir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adamın, başka birisinin yerinde bulunan su mecrası harap olur ve yer sahibi, onun ıslahını, mecra sahibinden isterse; bu durumda, mecra sahibi cebredilmez.

Bu, şuna benzemektedir. Bir şahsın, başka bir adamın evinin üze­rinde mecrası var; o evin üzeri de harap olunca; bu ev sahibi, evinin tavanının ıslahını o mecra sahibinden isteyemez.

Kanalın ıslahı mecra sahibinin mülkü ise, o zaman ıslahım ister.

Kanalın ıslahı mecra sahibine aittir.

Bu, evin tavanı gibi değildir. Çünkü kanaldan gidecek su, onun mül­küdür. Kanal ile birlikte kullanılır. Ve ıslahı onun üzerinedir.

Ebû'l-Leys bunu kabul etmiştir.

Üstadımız; Fetva Öncekine göredir.'' buyurmuştur. Çünkü mülkün ıslahı, sahibinin üzerinedir. Fetâvâyi Kübiâ'da da böyledir.

Bir adamın yerinde bir kanal olur, ve komşusunun arkından da açıkça zarar görür; sonra da o zarar, bir başkasının yerine dokunursa; eğer o kanal adamın mülkü değilse, o kanalın yanında olanlar, nefsî za­rarlarını def için, onu ıslah ederler.

Ebû Bekir el-Asneş böyle söylemiştir.

Ebû Kasım ise: "Onun ıslahı, mecra sahiplerine aittir.*' buyurmuş ve bunu da Fakıyh Ebû'İ-Leys kabul eylemiştir.

Fetva da buna göre verilir. Zehıyre'de de böyledir.

Her yerin ayra ayrı sahibi olur ve her birisi, yerini bir adama sa­tarlar; —bütün haklarıyla beraber; o da başka birine satarsa; birinci müş­teri ikinci müşteriyi suyun akmasından men edemez. Giyisiyye'de de böyledir.

Semerkant ehlinin fetvalarında şöyle denilmiştir:

Bir adamın, diğer birinin yerinde su yolu olur; o yerin sahibi de yerini satar ve buna da, su yolu sahibi razı olursa; su yolunun hissesini, paraya ilâve eder.

Eğer, onun, ondan başka su yolu varsa ona bir şey gerekmez. "Sulama hakkı satış bedeline dahil olur. onun parasından, o hisse alınır." denilmiştir.

İki şahitten birisi, "o yerin bin dirheme satıldığını" söyler; diğeri de: "Sulama hakkıyle birlikte, bin dirheme satıldı." derse; onun şehâ-deti kabul edilmez.

çünkü, o, o yerin sulama hakkıyla satıldığını, bedelin sulama be­delinin de karşılığı olduğuna şahitlik yaptı.

Bazı alimlerimiz Semerkant ehlinin fetvaları yanlıştır; zannettiler. Çünkü, meselenin mevzuu şürb kitabıdır. Gerçekten yerin sahibi de, su­lama hakkının sahibi de birdir. Sulama hakkı, yer ile birlikte satılır.

Satılınca da onun satış bedelinde hissesi vardır. Yer sahibi yerini satmaz, fakat ark (= kanal) sahibi: "Kanalda olan hakkımı ibtal et­tim." derse; ondan başka kanalı bulunması hâlinde, hakkı bâtıl olur. Mnhıyt'te de böyledir.

Uyun kitabında şöyle zikredilmiştir:

îki kişinin ortak bulunduğu bir kanaldan, bir gün biri, bir günde diğeri su akıtmak isterse, bu caizdir. Çünkü ikisi de faydalanıyorlar; baş­kaları da zarar görmüyor. Eğer herbirinin özel kanalları olursa; onun kanalıyla o onun kanalı ilede diğeri sulamak hususunda anlaşma yap­salar, bu caiz olmaz. Süknâda caiz olmadığı gibi... Zira bu satış ve su hakkı satışı caiz değildir. Zehıyre'de de böyledir.

En doğrusunu, bilen ancak Allahu Teâlâ'dır.[7]



[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/235-238.

[2] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/238-240.

[3] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/240.

[4] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/241-245.

[5] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/246-259.

[6] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/260-265.

[7] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 12/266-273.