Ortaklık Bahsi - Fıkıh - 043Sirketortakliklar - 4. Sayfa
ORTAKLIK BAHSİ
(Ortaklık caizdir.) Çünkü: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Peygamber olarak gönderildiğinde halk, ortaklığı uyguluyordu. O da buna devam etmeleri ilkesini benimsedi. ([1])
(Ortaklık ikiye ayrılır: Birincisi mallarda ortaklık, ikincisi ise anlaşmalarda kurulan ortaklıktır.
Mallarda ortakhk, bîr malın iki kişiye miras olarak kalması veya iki kişinin bir malı satınalması gibi. Bu durumda ortaklardan biri öbürünün payında izni olmadan tasarruf edemez. Onlardan her biri öbürünün payını kullanmada yabancı kimse gibidir.)
Bu tür ortaklık, yukarda verilen örnekler dışında da gerçekleşebilir, örneğin: iki kişinin bir malı hibe yoluyla alması veya o mala ganimet olarak elde etme yolu ile sahip olmaları veya mallarının istekleri dışında birbirine karışması veya kendileri tarafından, ayrılamayacak şekilde veya zorlukla ayrılabilecek şekilde birbirine karıştırılması gibi. Bütün bu durumlarda payını ortağına satabilir. Başkasına ise malların birbirine karışması veya karıştırılması halleri dışındaki durumlarda ortağından izinsiz olarak satabilir. Sözkonusu lallerde ise ancak ortağının izniyle satabilir. Biz bu durumlar aramdaki farkı Kifayet'ül-Müntehi adlı kitabımızda açıklamış bulunu-roruz. (Ortaklığın ikinci kısmı anlaşma ortaklıyıdır. Bu ortaklığın rük-ıü icap ve kabuldür. İcap ve kabul, ortaklardan birinin öbürüne, şu ıususlarda seninle ortaklık kurdum. Öbürünün de bunu kabul etim demeleridir.) Bu ortaklığın şartı ise, üzerinde ortaklık kurulan ıususun vekâleten yapılabilir olmasıdır. Tâ ki ortaklık tasarrufuyla sağlanan kazanç aralarında müşterek olsun. Böylece ortaklık ama-sı gerçekleşmiş olur.
(Bu tür ortaklığın dört şekli vardır: Eşitlik ortaklığı, Sınırlı yetki ortaklığı,
Çalışma ortaklığı ve Kredi ortaklığı. Eşitlik ortaklığı, iki kişinin malda yetkide, tasarrufta ve borçlanmada eşit olmak üzere ortaklık kurmalarıdır.) Çünkü bu, bütün ahş-verişleri kapsayan genel bir ortaklıktır. Ortaklardan her biri, ortaklık işlerini kayıtsız şartsız öbürüne bırakabilmektedir. Nitekim bu ortaklık adını bile eşitlikten alır. öyleyse işin başında ve sonunda eşitliğin gerçekleştirilmesi gerekir. Bu ortaklık malda olur. Buradaki mal ortaklığa konu olabilen her-şeydir. Bu nedenle ortaklığa konu olmayan mallardaki eşitsizlik dikkate alınmaz. Aynı eşitlik yetkide de olmalıdır. Çünkü birinin taşıdığı yetkiye öbürü sahip olmazsa eşitlik kaybolur. Bu eşitlik borçlanmada da olmalıdır. Bunun gerekçesini Allah izin verirse ilerde açıklayacağız.
Bize göre bu ortaklık istihsanen caizdir. Kıyasa göre ise caiz değildir. Bu son görüş, aynı zamanda tmam-ı Şafiî' nin de görüşüdür, t m a m Mâlik (Radıyallâhü anh) ise, -Eşitlik ortaklığının ne olduğunu bilmiyorum- demiştir. Kıyasın gerekçesi, ortaklığın, mahiyeti bilinmeyen bir şey üzerinde yapılmış karşılıklı kefalet ve vekâleti kapsamasıdır. Zira bu tür vekâlet ve kefalet kendi başına da fasittir. îstihsamn dayanağı ise, Peygamber Efendimiz (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem; «Eşitlik ortaklığı kurun, çünkü ondaki bereket çok büyüktür- ([2]) hadîsi şerifidir. Hem de halk, hiç bir tepkiyle karşılaşmadan bununla amel ediyor. Bu delil ile kıyâs bırakılır. Kaldı ki bu muameledeki bilinmezliğe de dolayısıyla göz yumulmuştur. Mudarebede olduğu gibi. (Bu ortaklık ancak eşitlik deyimiyle kurulabilir.) Çünkü avam tabakası, bunun şartlarını bilecek durumda değillerdir. Ancak ortaklık, ortaklığın gerektirdiği bütün hususları dile getirirlerse caizdir. Zira asıl olan anlamdır. (Öyleyse bu ortaklık, hür ve ergin olan iki müslüman veya iki gayr-ı müslîm arasında caizdir. Çünkü eşitlik mevcuttur.) Aynı nedenle (bir kitap ehli ile bir Mecusî arasında da câizdir.l Eşitlik olmadığından (bu ortaklık ne hür ile köle ne de çocuk ile büyük arasında kurulabilir.) Zira: hür ve ergin kişiler, tasarruf ve kefalet yetkilerinin tümüne sahip iken köle, efendisinin çocuk ta, velisinin izni olmaksızın bu haklara sahip değillerdir,
imam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) ile imam M u -h a m m e d (Radıyallâhü anh) 'e göre (Müslüman kimse ile gayr-ı müslim arasında da caiz değildir.) İmam Ebû Yûsuf (Radıyal-lâhü anh) ise : «Caizdir. Çünkü ikisi de vekil de kefil de olabilirler. Birinin diğerinden fazla tasan uf yetkisine sahip olmasına bakılmaz. Nitekim bir şâfiî ile bir hanefi arasında da bu ortaklık caizdir. Oysa şâfiî, besmelesiz kesüen hayvanda tasarruf etmeyi caiz görürken Hanefi mezhebinde caiz değildir. Bununla beraber Müslüman ile Zimmi arasındaki ortaklık mekruhtur» demiştir. Çünkü, gayr-ı müslîm, caiz olan ve olmayan akitleri ayıramaz. İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) ile İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) ise: «Çünkü, Müslüman kimseyle Gayr-ı müslim, tasarruf yetkisinde eşit değillerdir. Zira, Gayr-ı Müslim, kendi sermayesiyle içki ve domuz satın alabilirken Müslümanın bunları alması sahih değildir.» demişlerdir. (İki köle, iki çocuk ve kendileriyle kitabet akdi yapılan iki köle arasında da bu ortaklık caiz değildir.) Nerede şartlarının yerine gelmemesi nedeniyle eşitlik ortaklığı sahih değilse ve bu şartlar Nisbi (sınırlı) Yetki Ortaklığında aranmıyorsa bu ortaklık, Sınırlı Yetki Ortaklığı olur. Zira, bu ortaklığın şartlan burada da tamamdır. (Eşitlik Ortaklığı, karşılıklı vekâlet ve kefalet üzerinde kurulur.) Vekillik üzerine kurulmasının nedeni, maî ortaklığı amacını gerçek- «Üç seydç bereket vardır : Vadeli satışta, ödünç alıp vermede ve satış için değii, ev için buğdaya arpa karıştırmada»
mealinde bir hadis kaydetmiştir ki. İbn-i Mâce'nİn bâzı nüshalarında «ödünç alıp vermede» yerine «eşitlik ortaklığını kurmada» diye geçmektedir. Nasb-urraye C. 3 8, 474 leştirmektir. Kefaletle de ticaretin gereği olan, karşılıklı sorumlulukta eşitlik gerçekleşir.
(Ortaklardan her birinin satın aldığı şeyler, ortak mallan olur. Ancak, herbirinin aile giyecek ve yiyeceği bunun dışındadır.) Ortakların şahsî giyecek ve yiyecekleri de öyledir. Çünkü, anlaşma eşitlik üzerine kurulduğundan, ortaklardan herbiri ortaklık mahnı kullanmada öbürünün yerini alabilir. Bir ortağın yapacağı tasarruf, ikisinin yapması hükmündedir. Kitapta istisna edilen hususlar, bu hükmün dışındadır. Sözkonusu istisna, istihsan ile yapılmıştır. Sabit ihtiyaçların meydâna geleceği, önceden bilindiğinden bunlar zorunlu olarak ortaklığın dışında bırakılmışlardır. Bu tasarrufları her defasında ortağına danışarak yapması mümkün olmadığından bunları yapmak kendine ait olacaktır. Kıyâsa göre ise, bunların da ortaklığa dahil ohnası gerekir.
(Satıcı, malının bedelini istediği ortaktan alabilir.) Alıcıdan doğrudan doğruya, ortağından ise kefalet dolayısıyla alır. Kefalet dolayısıyla bedeli ödeyen ortak, ödediğini kendi payı oranında ortağından tahsil eder, Yapılan ödeme, ortak maldan yapılmıştır. Eşitliği gerçekleştirmek için (Ortaklığın geçerli olduğu bir tasarruftan ötürü, ortaklardan birine lâzım gelen bir borçtan öbürü de sorumludur.) Satm alma, satma, kiralama ve öte yandan cinayet, nikâh, hul' bilerek adam öldürme ile nafaka davalarında yapılan sulh, ortaklığın yapılabildiği konulardan bazılarıdır.(Ortaklardan biri, bir mal ile bir yabancıya kefil olursa, İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) 'ye göre kefalet Öbür ortağa da lâzım gelir. Diğer iki İmam ise, lâzım gelmez demişlerdir.) Çünkü, bu bir teberrü1 olduğundan çocuk ile izinli ve kitabet akdi yapılan kölenin bunu yapması sahih değildir. Bu kefalet bir hasta tarafından yapılırsa malının üçte birine düşer. Bu, borç ödeme ve nefsi kefalet hükmündedir.
imam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) : Bu, başlangıçta teberru olup sonradan bedelinin ödenmesi lâzımdır. Çünkü, ödenen mal, kefil olunana onun kadar yükümlülük gerektirir. Şayet kefalet, kefil olunanın emriyle olmuşsa durum böyledir. O halde kefalet de zamanla ortaklığın kapsamına girer, demiştir.
îmameyn (Radıyallâhü anhümâ) İse başlangıca itibar ederek kefaletin sahih olmadığını söylemişlerdir. Nefsi kefalette ise bu ihtilâf yoktur. Çünkü o, hem başta hem de sonda bir teberrü'dür.
Borç vermeye gelince; îmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) 'ye göre, öbür ortağı da ilgilendirir. İlgilendirmediğini kabul etsek bile bu, bedelsiz ödünç dlur. öyleyse ödüncün hükmü ne ise benzerinin hükmü de odur. Bedelinin hükmü sözkonusu olmadığından, sürenin de tesiri yoktur. Böylece değiş-tokuş gerçekleşmemiş olur. Kefalet, kefil olunanın emriyle olmamışsa eşitlik mefhumu olmadığından, sahih görüşe göre ortağına lâzım gelmez. Kitapta mutlak olarak yer alan ifâde de mukayyet kefalete hamlolunur. Gasp ve zayi etmekten doğan yükümlülük te, İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)'ye göre kefalet hükmündedir. Çünkü o da, sonucu bakımdan bedellidir.(Ortaklardan biri, ortaklığın sahih olduğu bir malı miras olarak veya hibe île alırsa, eşitlik ortaklığı bozularak Sınırlı Yetki Ortaklığına dönüşür.) Çünkü : Sermayeye yarayan malda eşitlik kalmamıştır. Oysa eşitlik, ortaklığın hem başlangıcı hem de devam etmesi için şarttır. Eşitlik, bir ortağın, sonradan konduğu mala öbürünün ortak olamamasından ileri gelir. Zira öbürü, bu yoldan mal kazanmamıştır. Ancak bu ortaklık, Sınırlı Yetki Ortaklığına dönüşür. Bunda eşitlik şartı olmadığından bu dönüşüm mümkündür. Bağlayıcı olmadığı için de başlangıcıyla ilgili hüküm, devamında da aynıdır.
(Onlardan biri, para dışındaki taşınan bir malı miras olarak alırsa bu ona âît olur ve ortaklık bozulmaz.) Taşınmaz malın hükmü de aynıdır. Bunlarda ortaklık, sahih olmadığı için ortakların bu hususta eşit olmaları da şart değildir.[3]
Bir Fasıl
(Ortaklık, ancak gümüş, altın ve diğer geçerli paralarla kurulur.) İmam Mâlik (Radıyallâhü anh) : «Aynı cinsten olmaları halinde, tartılabilen ve taşınabilen mallarla da ortaklık kurulabilir. Çünkü ortaklık, belli bir sermaye ile kurulduğundan bu sermaye, paraya benzemiş olur. Fakat Mudarabe öyle değildir. Zira kıyâs, ona elvermez. Nitekim, Mudarabede parayı kullanan taraf, malî yükümlülüğü olmadan kâr ettiğinden onda, ancak şer'în öngördüğü para geçerlidir.» demiştir. Biz diyoruz ki; ortaklık da para ile yapılmadığı takdirde yükümlülüğü olmayan kazanca neden olur. Şöyle ki: ortaklar, para dışındaki bu sermayelerini sattıklarında hisselerinin tutarı farklı da olsa, kân eşit olarak bölüşeceklerinden, bunlardan biri, kârın bir kıs-
mim risksiz kazanmış olur. Altın, gümüş ve para ise böyle değildir. Zira; ortaklık adına yapılan ahş-verişlerde verilen bedeller, birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla, kazanılan kâra da, yükümlülüğü olan bir kâr olur. Bir de, mallarda ilk tasarruf, satma ile olurken para-larda satmalına ile olur. Nitekim, ortaklardan biri, malını satarken öbür ortağın, bu malın bedeline ortak olması caiz değildir. Halbuki, malıyla bir şey satınalırsa, ortağından başkasının bu şeye ortak olması caizdir. Diğer geçerli paralara gelince : Onlar da değerli olduklarından, altın ve gümüş hükmündedirler. Bu görüşün, İmam Muham-m e d Radıyallâhü anh) 'e âit olduğu rivayet edilir. Ona göre bunlar da gerçek nakit hükmünde olup tıpkı onun gibi birbirinden ayrılamazlar. Ve bilindiği üzere onlarda da, biri ikiye satmak caiz değildir. İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) ile İmam Ebü Yûsuf (Radıyallâhü anh) 'a göre ise, bu paralarla ortaklık kurmak ve Mudarabe anlaşması yapmak caiz değildir. Çünkü: bunların değeri her an değişmekte ve dolayısıyla bir mal parçası durumuna düşmektedirler. Ayrıca, İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) 'dan imam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'in görüşü gibi bir görüş de rivayet edilmiştir. Ancak ilk görüş, kıyâsa daha uygundur. îmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)'-den, bu paralarla Mudarebenin caiz olduğu görüşü de ayrıca rivayet edilmiştir.(Bunların dışındaki şeylerle ortaklık kurmak caiz değildir. Halk, ham altınla alış-veriş yapıyorsa onunla da ortaklık caizdir.) Eritilmiş altınla da kurulabilir. (Cami'us-Sağir'de, altın veya gümüş par-çacıklarıyla ortaklık kurulamaz denilmektedir.) Burada demek istenen, parça halindeki altıis- ye gümüştür. Bu rivayete göre, sözkonu-su parça, ta'yin edilebilen bir mal olup Mudarabe ve ortaklıklara sermaye olamaz. Sarf bahsinde: «Parça ta'yin edilemez. Hattâ teslim edilmeden zayi olursa anlaşma bozulmaz.» denilmiştir. Buna göre her iki işlemde de sermaye olabilir. Nedeni ise, daha önce öğrenildiği üzere, altın ve gümüşün esas itibariyle değer olarak yaratılmış olmalarıdır. Ancak, ilk görüş daha sıhhatlidir.
Şöyle ki; altın ve gümüş esas olarak değer ölçüsü olsalar bile, onların bu nitelikleri Özel basıma mahsustur. Çünkü, ancak bu durumda onlar, başka bir amaç için kullanılamazlar. Meğer ki, parçayı para olarak kullanmak, teamül haline gelmiş olsun. Böyle bir teamül, darp yerine geçeceğinden, parça bu durumda değer ölçüsü olur ve sermayeye yarar. Sonra bizim : -Bunlardan başka bir şeyle ortaklık caiz değildir, şeklindeki sözümüz, gerek ölçü, gerek tartı vo gerekse yapıca birbirine yakm olup sayı ile satılan malların tümünü kapsar. Mallar, birbirine karıştın]mamışsa, bu hususta aramızda görüş ayrılığı yoktur.
Ortakların her birine, kendi malının kân ve zaran vardır. Şayet, mallan birbirine karıştırdıktan sonra ortaklaşırlarsa, imam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anhl'a göre,, durum yine aynıdır ve yapılan ortaklık, anlaşma ortaklığı değil, mülk ortaklığı otur. imam Muhammed (Radıyallâhü anh)'e göre burada anlaşma ortaklığı sahihtir Görüş aynlığmdan doğan fark. mallann eşitliğine rağmen, kânn farklı olmasının şart koşulması durumunda ortaya çıkar. Rivayetin zahiri, İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh)'un dediği gibidir. Çünkü : sözkonusu mal. kanştırılmadan önce belli olduğu gibi, kanştınldıktan sonra da belli edilebilir, imam Muhammed (Radıyallâhü anh) : -Onlar bir bakımdan değerdirler. Hattâ bir malı onlara karşılık vâ'deli borç ile satmak câ-İzdir. Belli edilebilir olmaları bakımından da satılan maldırlar. Böylece biz, her iki özelliklerini de dikkate alarak, onların hem mal hem de değer ölçüsü olabileceklerine hükmettik. Bu niteliği taşımayan mallar ise böyle değildir. Onlar, hiçbir şekilde değer ölçüsü olamazlar.» demiştir.
Mallar, buğday, arpa, zeytin yağı ve diğer yağlar gibi ayn cinslerden olup karıştınhrlarsa, bütün görüşlere göre, bunlarla ortaklık kurulamaz. îmam Muhammed (Radıyallâhü anh), birbirine ka-nştınlan malları ikiye ayırarak : «Şayet kanşmış olan mallar, aynı cinsten ise, benzerle takdir edilir. Ayn cinslerden ise, kıymet ile takdir edilir ve böylece, anılan mallarda olduğu gibi, burada da belirsizlik meydana gelir. Bunlarda ortaklık olamayacağına göre. biz mallann birbirine kanşmasına dâir hükmü KAZA bahsinde açıkladık.
(Mal ile ortaklık yapmak isterlerse, onlardan her biri, malının yansını, öbürünün malının yarısına katarak ortaklık kurarlar. Kurulan bu ortaklık mülk ortaklığı olur.) Nedeni ise, açıkladığımız üzere, mallann anlaşma ortaklığına sermaye olamamasıdır. Malları eşit ise, durum budur. Yok eğer malları eşit değilse, malı az olan ortak, kendi malı kadar ortağı ile mal değiş-tokuşunda bulunur. (Sınırlı yetki ortaklığı ise, vekâlet üzerine kurulur. Kefalet üze-rftıe kurulamaz. Bu ortaklık, iki kişinin ya bir malda ya da her çeşit malda,ticaret yapmak üzere ortaklık kurmalarıdır. Bunlar, kefaletten söz etmezler.) Ortaklığın amacı, yalnız vekâletle de gerçekleştiğinden, bu ortaklık, kefalet üzerine kurulmaz. Nitekim, bu ortaklığın isminden de kefalet anlaşılmaz. Halbuki yarılacak tasarrufların, ortaklığın ismine uygun olması lâzımdır.Ortaklık için gerekiyorsa (Malda farklılık sahihtir.) Zira, eşitlik, bu ortaklığın gereklerinden değildir. (Malda eşit, kârda ise farklı olmaları da sahihtir.) îmam Zü fer (Radıyallâhü anh) ve tmam-ı Şafiî (Radıyallâhü anh) ise: -Bu durum, fazla kâr alan ortağa külfetsiz kazanç sağladığından, sahih değildir.» demişlerdir. Şöyle ki:Sermaye ikiye ayrıldığı halde, ortaklardan biri, kârın üçte birini, öbürü ise üçte ikisini alırsa, bu durumda fazla kâr alan ortak, bunu hiç bir yükümlülüğü olmaksızın kazanmış olur. Çünkü { yükümlülük sermaye nisbetinde olduğu gibi, adı geçen iki îmama göre, kâr ortaklığının sebebi de, sermaye ortaklığıdır. Bu nedenle de bu iki imam, ortaklıkta sermayelerin birleştirilmesini şart koşmaktadırlar. Bu itibarla, kazanılan kâr, sermaye olan maldaki artış hükmündedir. Böylece, her ortak, sermayedeki hissesi kadar kâr kazanır.Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) : «Kâr, ortakların şartına bağlıdır. Zarar ise, malların miktarına göredir.» ([4]) buyurmuştur. Hadis-i şerifte ne eşitlikten, ne de eşitsizlikten söz edilmemiştir. öte yandan, Mudarabede olduğu gibi kâr, sermaye ile kazanıldığı gibi emekle de kazanıl ab ilir. Bunun yamsıra, bâzan ortaklardan biri, daha becerikli, daha bilgili, daha çalışkan ve daha güçlü olduğundan, kâr eşitliğini kabul etmez ve böylece, kârda farklılığa ihtiyaç vâki olur. Kânn tamamı, bir taraf için şart koşulursa, bu caiz değildir. Çünkü: bu durumda anlaşma, ortaklık veya Mudarabe olmaktan çıkar. Bu takdirde, şayet kânn tamamı, çalışan taraf için şart koşulmazsa, buradaki sermaye borç olarak verilen bir mal hükmünde olur. Yok eğer, sermaye sahibi için şart koşulmuş ise, bu mali bir avantaj olur.
Sınırlı Yetki Ortaklığı, ortakların birbirlerinin ortaklıktaki mallarım kullanabilmeleri bakımından, Mudarabeye benzer. Adı ve çalışma özelliği bakımından ise. Eşitlik Ortaklığına benzer. Çünkü, her iki ortak da çalışır. Böylece biz, Mudarabeye olan benzerliğine bakarak, bir tarafın fazla kâr kazanmasının bu ortaklıkta sahih olduğunu söyledik. Ancak, Eşitlik Ortaklığında olduğu gibi, burada da iki tarafın da çalışması gerekir, İsminden de anlaşıldığı üzere, bu ortaklıkta sermaye eşitliği şart olmadığından (ortaklardan her birinin, sermayesinin bir bölümüyle ortaklığa katılması caizdir.) Ancak, yukarda açıkladığımız şekilde olması lâzımdır. (Bir tarafın altın. Öbür tarafın da gümüş veya birinin beyaz, öbürünün de siyah dirhemle ortaklığa katılması caizdir.)
İmam Züfer (Radıyallâhü anh) ve îmam-ı Şafii (Hadıyallâhü anh) ise, caiz olmadığını söylerler. Bu görüş, sermayelerin birbirine karıştırılması koşulundan kaynaklanır. Bu iki İmama göre, hisseleri karıştırmak şart olduğundan, bu ortaklık, cinsleri ayrı olan iki mal ile kurulamaz. Allah (C.C.) izin verirse, bu. hususu daha sonra açıklayacağız. (Ortaklardan biri, ortaklık hesabına bir şey satın aldığında, bunun bedeli ortağından değil, kendisinden istenir.) Çünkü: daha önce de açıkladığımız üzere, burada ortaklık, kefalete değil vekâlete dayanır. Haklarda asıl sorumlu ise, vekildir.
(Parayı ödedikten sonra, ortağının payına düşen miktarı, kendisinden talep eder.) Bu, şu demektir: Ortaklardan her biri, öbürünün de vekili olması hasebiyle, satın aldığının bedelini kendi öz malından vermişse ortağının .payına düşeni kendisinden ister. Şayet mal satın alanın sözünden başka, onun bu iddiasını doğrulayan bir kanıt yoksa, ortağı da bunu inkâr ediyorsa, ortağına davacı durumuna düştüğü için şahit getirmesi gerekir. Şahit getiremez ve ortağı da yemin içerse, ortağının lehine karar verilir.
(Ortaklık sermayesinin tümünün veya ortaklardan birinin sermayedeki payının yitirilmesi halinde, ortaklık ortadan kalkar.) Çünkü : ortaklık anlaşmasında, üzerinde anlaşma yapılan unsur, sermayedir. Nitekim, vasiyet ve hibede olduğu gibi burada da mal, ta'yin edilii. Bu itibarla, anlaşmaya konu olan malın yok olmasıyla, anlaşma da yok olur. Mudarabe ve ortaklık dışındaki vekâlet ise, böyle değildir. Çünkü: bu iki muamelede nakitler, ta'yin ile değil, fii'len alınmak suretiyle belirtilmiş olurlar.
Ortaklık, her iki malın birden veya mallardan birinin zayi olması ile ortadan kalkar. Zira: ortaklardan her birinin, karşı tarafı kendi malına ortak kılmasının nedeni, onun da kendisini malına ortak kılmasıdır. Mallardan birinin veya her ikisinin zayi olması halinde iau, karşılıklı çıkarları ortadan kalktığından iki taraf da artık ortaklığa rıza göstermeyeceklerdir. Zayi olan mal, ait olduğu ortağın kesesinden gider Kendi rahibinin tasarrufuyla zayi olmuşsa, durum açıktır. Ortağının tasarrufuyla zayi olması halinde de durum aynıdır. Çünkü, ortağı ortaklık sıfatıyla, güvenilir kişidir. Ancak, sermayeler karıştırılmışsa, zayi olan miktar, ortaklıktan gitmiş olur. Burada hisselerin ayrılması sözkonusu olmadığından, zayi olan mal, her iki taraftan gitmiş sayılır.
(Ortaklardan biri, kendi hissesiyle bir şey satın aldıktan sonra, öbürünün hissesi yitirilirse, satın alman mal, koydukları şartlara uygun olarak aralannda müşterektir.) Çünkü: bu mal, ortaklık bozulmadan alındığından, her iki ortağın .da mülkiyetine girmiştir. Satın-ahndıktan sonra, öbürünün sermayesinin yitirilmesiyle hüküm değişmez. İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'a göre : son olarak alınan maldaki ortaklık, eski ortaklığın devamı olup bu nedenle, ortaklardan biri ortaklık adına satış yaparsa caizdir. Çünkü : ortaklık, son olarak alınan malda yeniden vücut bulmuştur. Bundan sonra, bir kısım sermayenin kaybedilmesiyle, ortaklık bozulmaz. Hasan bin Ziyâd ise, bunun aksini iddia etmiştir.
(Satın aldığı malın bedeli olarak, ortağının payına düşen miktarı kendisinden alır.) Çünkü : o malın yansını ortağına vekâleten, almış olup bedelini kendi kesesinden ödemiştir. Bu hususu daha önce açıklamıştık. Ortaklardan biri, sözkonusu malı sermayelerden biriyle aldıktan sonra, öbür ortağın sermayesi yitirilmişse, durum, yukarda açıklandığı şekildedir. Fakat, ortaklardan birinin sermayesi kaybedildikten sonra öbür ortağın sermayesiyle bir şey satın alınırsa, bu durumda; ortaklık kurulurken vekâletten açıkça sözedümişse, satın alman mal, şartlarına uygun oîarak aralannda ortaklıdır. Zira: bu takdirde, ortaklık bozulsa biîe, sözü edilen vekâlet, yürürlükte kalır. Böylece bu mal, vekâlet nedeniyle, aralarında ortaklı olur ve bu ortakhk, mülk ortaklığı olur Aynı nedenle, bu malın bedeli olarak ortağının payına düşen parayı da kendisinden alır. Şayet ortak-
lık kurulurken, vekâletten söz edilmemişse, satın alınan mal, yalnızca satın alana âit olur. Çünkü : ortaklığın devamı için şart olan vekâletten açıkça söz edilmediği için ortaklığın bozulmasıyla onun zım-nındaki vekâlet de yok olmuştur Vekâletin açıkça konu edildiği ortaklıkta ise, vekâlet bir bakımdan amaç haline geldiğinden, durum böyle değildir.(Sermayeyi birleşti rmeseler bile, ortaklık caizdir.) İmam Zü-f o r IRadıyallâhu anh) ile İ m a m -1 Şafii (Radıyallâhü anh) ite; -Caiz değildir. Çünkü: kâr, sermayenin bir ürünüdür. Sermayede ortaklık gerçekleşmedikçe kârda da gerçekleşemez. Sermayede ise, ancak hisselerin birleştirilmesiyle gerçekleşir. Nitekim ortaklık, sermaye üzerine kurulduğundan, buna mal ortaklığı denilmekte ve sermayenin belirtilmesi, şart koşulmaktadır. Mudarabede ise durum böyle değildir. Çünkü: onda, taraflardan biri. Öbür tarafın sermayesi ile çalışmakta ve çalışmasının karşılığında kârdan pay almaktadır. Ortaklıkta ise durum, tamamen ayrıdır.» demişlerdir. Bu kural, adı geçen iki İmam için temeî dayanaktır. Hattâ, onlara göre, sermayelerin aynı cinsten ve birleştirilmiş olmaları şarttır. Bu itibarla da, sermayenin eşit olması halinde, kârın farklı olması caiz değildir. Nitekim, sermaye bulunmadığı gerekçesiyle onlara göre, ça-hşma ortaklığı da caiz değildir.
Biz diyoruz ki: kârdaki ortakhk, sermayeye değil, anlaşmaya dayalıdır. Aynı zamanda, bu ortaklığa anlaşma ortaklığı adı verildiğinden, ortaklığın taşıdığı adın anlamının da gerçekleşmesi gerekir. Bu itibarla sermayelerin birleştirilmesi şartı aranmaz. Bir de sermaye olan. gümüş ve altınlar birbirinden aynlamayacağmdan, kâr, sermayeyle değil, tasarruf yetkisiyle sağlanmış olur. Çünkü: bu tasarruf yetkisinin yansı, ortağın kendi yetkisi, öbür yansı ise ortağı adına taşıdığı vekâlet yetkisidir. Sermayeler birleştirilmeden, yetkide ortaklık, gerçekleştiğine göre yetkiyle sağlanan kârda da aynı şekilde ortaklık gerçekleşebilir. Öyleyse, sermayelerin aynı cinsten olması ile kârda eşitlik, şart olmadığı gibi çalışma ortaklığı da sahihtir.
(Ortaklardan biri için, kârdan belli bir miktar şart koşulursa, ortaklık caiz değildir.) Sağlanacak kârın, şart koşulan miktan geçip geçmeyeceği bilinemediğinden bu şart, ortaklığın kesilmesine neden olur. Nitekim, Müzaraadaki durum da bunun benzeridir.(Gerek Eşitlik Ortaklığında ve gerekse Sınırlı Yetki Ortaklığında ortaklardan her biri, kârdan bir şey vermeden sermayeyi başkası eliyle işletebilir.) Çünkü : böyle bir muamele ortaklıkta normaldir. Nitekim ücret karşılığında da işçi tutabilir. Karşılıksız olarak iş gör-
dürmek ise, daha avantajlıdır. Aynı şekilde sermayeyi başkasına emânet olarak da bırakabilir. Bu durum, ticaret ehli için zorunlu olduğundan âdet haline gelmiştir.
(Bir kişi, sermayeyi kâr karşılığında başkasına verebilir.) Çünkü : bu, ortaklıktan daha basit olup ortaklıkta caiz olan muamelelerin kapsamına girer.İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü Anh) ise: bunun, şartları yerinde olmayan bir nevi ortaklık olacağından caiz olmadığını söylemiştir. Kuvvetli olan görüş ise, birincisidir. Asıl rivayet de budur. Çünkü: burada amaç olan, ortaklık değil kâr sağlamaktır. Ücret karşılığında bir kişiyi çalıştırmak caiz olduğu gibi bu da caizdir. Ancak, başkasını çalışması, karşılığında ortaklığa alamaz. Çünkü, bir muamele, kendi gibi bir muameleyi doğuramaz. (Sermayeyi işletecek bir vekil de tutabilir.) Zira; alış-verişte vekil tutmak, ticaretin gereklerindendir. Ortaklık ise, ticaret için kurulmuştur. Yalnız, bir şeyler almak için vekil edilen kişi ise, yetkileri sınırlı olduğu için kendisi vekil tutamaz.
(Ortak, sermayedeki tasarrufunda tamamen güvenilir kişidir.) Çünkü: o, bu sermayeyi hiçbir karşılık Ödemek zorunda bırakılmadan sahibinin izniyle aldığından bu sermaye emânet hükmünü kazanır. Aynı zamanda kabullenme ortaklığı da denilen (Çalışma Ortaklığı ise, terzilerin, boyacıların vb. kân bölüşmek üzere çahşmada ortaklık kurmalarıdır. Bu ortaklık caizdir.) Bu hüküm, bize göredir. imam Züfer (Radıyllâhü anh) ile İ m a m -1 Şafii (Radıyallâhü anh) ise: -Bu ortaklığın, faydalandırma olan amacı, gerçekleşmediği için caiz değildir., demişlerdir. Çünkü : ortaklığın, sermaye ile kurulması lâzımdır. Nitekim, kârdaki ortaklık da sermayedeki ortaklığın bir neticesidir. Bu konuyu daha önce açıklamıştık.
Biz diyoruz ki: ortaklığın amacı, kâr sağlamaktır. Bu ise, kişiyi vekil yapmakla da gerçekleşebilir. Zira: ortaklardan herbiri, işin yarısını kendi hesabına, yarısını da ortağı adına yaptığı için, kazanılan malda ortaklık gerçekleşmiş olur. Bu ortaklığın caiz olması için, çalışma türü ve yerinin aynı olması şart değildir. İmam Mâlik (Radıyallâhü anh) ve îmam Züfer (Radıyallâhü anh) ise, bu hususu şart koşmuşlardır. Halbuki, ortaklığı sağlayan kâr unsuru, burda da mevcuttur.(Ortaklar, çalışmayı ikiye kazancı ise, üçe bölseler caizdir.) Kıyâsa bakılırsa caiz değildir. Çünkü: .çalışma ile kârın aynı nisbette olmaması halinde, fazlalık olarak elde edilecek olan kâr, külfetsiz bir kazanç olduğundan bu kazanca yol açacak bir anlaşma da caiz değildir. Böylece, Kredi Anlşması hükmünü alır. Biz diyoruz ki: Ortaklardan birinin aldığı fazlalık kâr değildir. Çünkü, buna kâr denilebilmesi için sermaye cinsinden olması lâzımdır. Oysa burda, sermaye emek, kâr ise mal olduğundan ikisi aynı cinsten değillerdir. O halde bu kazanç çalışmanın bedelidir. Çalışmanın bedeli ise ortakların takdirine bağlıdır. Bedel, ortakların biçtiği kıymet kadardır. Kredi Anlaşmasında ise, kâr standart olan sermayeden kazanıldığı için durum böyle değildir. Risksiz kâr ise, yalnızca Mudarabede caizdir.
(Ortaklardan herbirinin kabullendiği hususlar, her iki ortak için de kesinlik ifâde eder.) Şöyle ki: onlardan herbirinin, çalışma sorumluluğu yanında ücret isteme hakkı da vardır.
(Onlardan birine ödeme yapan kimse, borcunu tamamen ödemiş olur.) Bu durum, Eşitlik Ortaklığında açıktır. Diğer anlaşmalarda ise istihsânen caizdir. Kıyâs ise. bunun aksini öngörür. Çünkü: ortaklık mutlak olarak vâki olmuştur. Halbuki kefalet. Eşitlik Ortaklığının gereğidir. İstihsanın gerekçesi ise şudur: Ortaklık, sorumluluk gerektirir. Nitekim, ortaklardan birinin kabullendiği çalışmadan, öbürü de sorumludur. Bu çalışmayı kabullendiği için de, ücret almaya hak kazanır. Bu itibarla da bu ortaklık, çalışma yükümlülüğü ve karşılığım isteme hakkı bakımından, Eşitlik Ortaklığı gibidir.
(Kredi Anlaşması ise -. sermayeleri olmayan iki kişinin, sahip oldukları itimada dayanarak, ortaklı ahş-veriş yapmalarıdır. Bu şekilde de ortaklık yapmak, caizdir.) Bu ortaklığa bu adın verilmesinin sebebi ise : halk arasında itimadı olmayan kimsenin, borçla bir şey satın alamamasıdır. Bu ortaklık, Eşitlik Ortaklığına da dönüşebilir. Çünkü : onda da kefalet ve vekâlet gerçekleştirilebilir. Bu ortaklık, kefalet ve vekâletten söz edilmeden kurulursa, Sınırlı Yetki ortaklığı olur. Çünkü : mutlak ortaklıktan anlaşılan bu olup bize göre caizdir.
î m a m-ı Şafii (Radıyallâhü anh) ise; bu konuda muhalefet etmiştir. Her iki görüşe âit delilleri. Çalışma Ortaklığından bahsederken açıklamıştık.(Ortaklardan herbiri, alış-verişte öbürünün vekilidir.) Çünkü: başkası adına bir tasarrufta bulunmak, ancak vekâlet veya velayet yoluyla olabilir. Velayet bulunmadığına göre yalnız vekâlet sözkonusudur, (Ortaklar, hem satın alınan malın hem de kârın, aralarında eşit olmasını şart koşabilirler. Farklı taksimat yapmaları ise caiz değildir. Satın alınan malın, üçe bölünmesini şart koşarlarsa, kârın da aynı şekilde bölünmesi lâzımdır.) Zira : kâr; sermaye, çalışma ve sorumluluktan, biriyle kazanılır, örneğin: sermaye sahibi malıyla, işçi çalışmasıyla, kazanç karşılığında ders veren hoca da sorumluluğu ile kâra hak kazanır.
Nitekim bir kimse, başkasına: kâr bana ait olmak üzere kendi .malını işlet dese bu caiz değildir. Çünkü, öngörülen hususlardan hiç biri mevcut değildir. Kredi Ortaklığında da kâr, ortağın satın alman maldaki payıyla ölçülen yükümlülükle kazanılır. Bunun dışındaki kâr ise, risksiz kazanç olur. Böyle bir durum, ancak Kredi Ortaklığında bulunmayan Mudarebede caizdir. Fakat Sınırlı Yetki Ortaklığında Mudarebeye benzerlik vardır. Çünkü, her ikisinde de ortaklardan, her biri, öbürünün malını kullanabilir. Bu nedenle ona da aynı hüküm verilmiştir. En iyisini ise, Allah (Azze ve Celle) bilir.[5]
Bir Fasıl
(Odunculuk ve avcılıkta ortaklık caiz değildir. Ortaklardan her birinin topladığı odun veya yakaladığı av, arkadaşının değil, sadece kendisinindir.! Tasarrufu herkese mubah olan her malda ortaklık caiz değildir. Çünkü : ortaklık, ortağın tasarrufta vekil kılınması demektir. Tasarrufu mubah olan malı kişi doğrudan doğruya kullanabileceğinden, bu konuda vekil kılınması sahih değildir. Nitekim ortaklardan her biri, bu tasarrufu kendi başına yapabilir. Bunlar bu tür bir matın ayrı ayrı sahipleridir. Şayet böyle bir malı iki kişi birden elde etmişse, ve bu mal ayrılmamışsa, aralarında ikiye bölünür. Çünkü, malı kazanmada eşit katkıları olmuştur. Onlardan biri, bu malı toplarken Öbürü, bir şey yapmamışsa mal çalışanındır. Şayet biri çalışırken Öbürü toplamışsa, veya biri kesip toplarken, öbürü ta-şımışsa, İmam Muhammed (Radıyallâhü anhl'e göre yardımcı olana, tutarı ne olursa olsun o iş için başkalarına verilen üd-ret kadar verilir. İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anhl'a göre ise, bu ücret, toplanan malm bedelinin yarısını geçemez. Bu konu, -Mebsut- adlı kitapta da zikredilmiştir.
(Birine yük hayvanı, öbürüne de su kabı ait olmak üzere iki kişi, su taşımada ortaklık kurarlarsa ve kazancı paylaşırlarsa caiz değildir. Hayvan sahibi suyu taşıyorsa, kazanç kendisine âit olup kap sahibine kabının kirası verilir. Suyu taşıyan, kap sahibi İse, kazanç kendisinin olup hayvan sahibine hayvanının kirası verilir.) Ortaklığın geçersiz olmasının nedeni, su gibi tasarrufu herkese mubah olan bir mal üzerine kurulmasıdır. Kira lâzım gelmesinin sebebi ise, bu mubahı kullanırken başkasının malından, örneğin: su kab veya hayvandan faydalamlmasıdır. Faydalanılan malın kirası ise vaciptir.
(Geçersiz olan her ortaklıktaki kâr, ortakların sermayesi nisbe-tindedir. Fazlasını şart koşmak ise hükümsüzdür.) Çünkü: kâr, sermayeye tâbi olduğundan ona göre takdir edilir. Fazlası ise, ancak belirtilerek hak edilir. Burada ise, belirtme geçersiz olduğuna göre, ortağın ancak sermayesi oranında kâr kazanması söz konusudur.
[Ortaklardan biri, ölür veya mürted olup düşman tarafına geçerse ortaklık yok olur.) Belirtildiği üzere, ortaklığın varlığı, vekilliğe bağlıdır. Vekillik ise, ortaklardan birinin ölümü veya ölüm hükmündeki hakim kararıyla kesinleşmiş mürtedliğiyle ortadan kalkmıştır. Bunn mürtedler bahsinde de açıklamıştık.
Ortağının öldüğünü bilmesiyle bilmemesi arasında fark yoktur. Çünkü .ölüm, vekâletten hükmen çıkmak demek olduğundan, vekâletin bu sebeple bozulmasıyla ortaklık da bozulur. Ancak, ortaklık sermayesi gümüş veya altın ise, ortaklardan biri, ortaklığı feshedince öbür ortağın bundan haberdar olması gerekir. Zira bu, kendi isteğiyle ortağı vekillikten azletmektir. En iyisini ise Allah (Azze ve Celle) bilir.[6]
Bir Fasıl
(Ortaklardan biri, ortağının payının zekâtını kendisinden izin almadan veremez.) Onlardan her biri, zekât hususunda izin vermişken, ikisi de zekâtı verirse, ikincisi, ortağının payından sorumludur. İzin verdiği ortağının, zekâtı verdiğini bilsin veya bilmesin durum aynıdır. Bu, İmam E b û,,-H a n i f e (Radıyallâhü anh)'ye göredir. Diğer iki İmam ise: -Bilmiyorsa sorumlu değildir- demişlerdir. Bu görüş ayrılığı, ortakların zekâtı ayrı zamanlarda vermeleri halinde söz konusudur. Aynı zamanda vermişlerse onlardan her biri, ortağının zekât payını geri vermek zorundadır. Aynı ihtilâf izin veren kimsenin zekâtını vermesinden sonra kendisine izin verilenin de onun adına zekât vermesi durumunda da câridir, imam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) ile imam
Muhammed (Radıyallâhü anh) : kendisine izin verilen kimse, zekât miktarım vermekle emrolunmuş ve o da bunu yapmıştır. Öyleyse izin verene karşı sorumlu değildir. Zira: onun yapabileceği şey, sadece vermektir. Verdiğinin zekât olması ise, izin verenin niyetine bağlıdır. Bunun için o ancak yapabildiğinden sorumludur. îzin verilen kimse, bu durumda hacc'dan alıkonma fidyesini kesmekle görevlendirilen kimse gibidir. Bu kimse, ahkonma durumunun ortadan kalkması dolayısiyla kendisine bu görevi verenin hacc yapmasından sonra bile fidyeyi keserse, hacc yaptığını bilsin veya bilmesin sorumlu değildir, demişlerdir.
î m a m Ebû Hanife ise: İzin verilen kimse, zekât vermekle memur iken zekât değil, sadaka vermiştir. Böylece yaptığı iş, izin verenin amacına ters düşmüştür. Çünkü izin vermekten maksat, zekât vecibesinin üzerinden kalkmasıdır. Nitekim, izin veren kimse, bu mali zararı günah zararını defetmek için çekmektedir. Bu amaç ise ancak izin verilenin zekât vermesiyle gerçekleşir. Oysa, ünün burada verdiği şey zekât değildir. Bu durumda, vekil kılınan kimse, bilsin veya bilmesin hükmen azledilmiş sayılır, demiştir.
Hacc'dan abkonma fidyesine gelince; kimisi, onda da aynı ihti- lâfın varolduğunu söylerken kimisi de, iki mesele arasında fark bulunduğunu söylemiştir. Şöyle ki: Ahkonan kişi, alıkonma durumunun ortadan kalkmasını bekliyebileceğinden, fidyenin hemen kesilmesi vâcib değilken zekâtın hemen verilmesi vaciptir. Bu itibarla zekâtın ödenmiş olması gerekirken fidyede böyle bir zorunluluk yoktur.
(Ortaklardan biri, öbür ortağın izniyle bir câriye satın alarak kendisiyle cinsel ilişkide bulunursa, İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)' ye göre, bu câriye, kendisinin olup ortağına bir şey ödemek zorunda değildir. Diğer iki İmam ise öbür ortağı, cariyenin fiyatının yansını kendisinden alır demişlerdir.) Çünkü : Cariyeyi alan ortak, kendi özel borcunu ortak sermayeden ödediğinden, öbür ortağı, yiyecek ve içeceği satın almada olduğu gibi kendi payı için ona davacı olur. Nitekim bu câriye, sadece kendisinin malı olmuştur, ödenmesi gereken borç ta bu malın karşılığıdır.İmam Ebû Hanife t Radıyallâhü anh) şöyle der: Ortaklık gereğince câriye ortaklığın malı olmuştur. Bu itibarla câriye Özel izin olmaması halinde ortak mal hükmündedir. Burada verilen özel izin ise, izin veren ortağın, kendi payını ortağına hibe etmesi hükmündedir. Çünkü : cinsel ilişki, ancak cariyeye sahip olmakla caiz olur. Bir ortağın, kendi hissesini ortağına satması, ortaklığa aykırı olduğundan cariyeyi alan ortak, ancak dolaylı olarak bağış olan izinle cariyenin sahibi olabilir Yiyecek ve giyecekler ise, zorunlu olarak ortaklık hükümlerinin dışındadır. Dolayısıyla ortaklardan biri, sırf bunları satın almakla kendi öz mülkiyetine geçirmiş olur. Böylece, bunların bedelini öderken de ortaklık malından kendi öz borcunu ödemiş olur. Burada ise. açıkladığımız üzere ikisine ait olan bir borcu Ödemiş olur.(Satıcı, sattığının bedelini istediği ortaktan alabilir. Bu hususta görüşbirliği vardır.) Çünkü bu, ticaretle gerçekleşen müşterek bir borçtur. Ortaklık ise, karşılıklı kefaleti gerektirir. Bu itibarla bu borç, her birinin yiyecek ve giyecek borcu hükmündedir.[7]
[1] Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ortaklık ilkesini benimsediği konusunda birçok hadîsler bulunmaktadır, ki onlardan biri, Ebû Dâvûd ile Hakim'in Ebû Hüreyre (R.A.Vdan :«İki ortak birbirlerine karşı doğruluktan ayrılmadıkça, ben onların üçüncii-süyfim. Ancak ne zaman ki doğruluktan aynhrlarsa, ben aralarından çıkarım» mealindeki hadis-i kudsldir. (Ebû Dâvûd C. 2 S. 124) ve (el-Müstedrek C. 2 S. 52
[2] Gariptir. Ancak îbn-i Mâce (Ticaretler) babında :
[3] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/5-9.
[4] Tamamen gariptir. Bâzı arkadaşların kitaplarında Hz. Ali (R.A.)'m sözü olarak nakledilmektedir. Naab-ürraye C. 3 S. 475
[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/9-18.
[6] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/18-19.
[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/19-22.
İslami Okul Okulların En Önemlisi