EMÂNET (VEDİA] BAHSİ - 054Vedia - 4. Sayfa
EMÂNET (VEDİA] BAHSİ
(Vedia, emanetçinin elinde bir emânet olup zayi olması hâlinde zamin olmaz.) Çünkü Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :Ne hâin olmayan ödünç alıcısı ve ne de hâin olmayan emanetçi üzerinde zaminlik yoktur» ([1]) buyurmuştur. Hem de insanların malı emânet bırakmaya ihtiyaçları vardır. Emanetçiden tazmin edilmesine hükmetmemiz hâlinde ise halk, emânetleri kabul etmekten imtina edecek ve dolayısıyla çıkarları önlenmiş olacaktır.(Emanetçi, emâneti hem bizzat hem de aile fertleriyle koruyabilir.) Çünkü asıl olan, kendi malını nasıl koruyorsa başkasının malını da o şekilde korumasıdır. Hem de emâneti evine teslim etmemesi mümkün değildir. Çünkü kendisi, devamlı evde olamayacağı gibi emâneti de çıkarken beraberinde taşıyamadığından sahibi, buna rızâ gösterir. (Şayet emâneti başkalarıyla korur veya onlardan başkasına emânet ederse zarain olur.) Çünkü emânet sahibi, başkasının döğil, onun eline güvenmiştir. Emâneti korumada ise insanlar arasında fark vardır. Hem de bir hüküm, benzerini ihtiva etmez. Tıpkı vekilin, başkasını vekil kılamaması gibi. Bir şeyi başkasının himayesine bırakmak ise onu emânet etmek demektir. Ancak bu kimseyi kiralaması hâlinde emâneti kendi himayesinde korumuş olur. (Ancak evine yangın düştüğü için onu komşusuna teslim eder veya bulunduğu geminin batmasından korktuğu için onu başka bir gemiye atarsa durum böyle değildir.!.Çünkü bu durumda bundan başka çâre olmadığından emânet sahibi, buna razı olur. Bu konudaki iddiası ise, ancak delil ile doğrulanır. Çünkü o, sebebi gerçekleşen zaminliği ortadan kaldırıcı bir zaruret ileri sürmektedir. Böylece bu, emâneti başkasına bırakmaya sahibinin izni bulunduğunu iddia etmesi gibi olur.
(Eğer emâneti, sahibi ister ve emanetçi, onu teslim edebildiği hâlde ahkoyarsa zam in olur.) Çünkü vermemekle tecâvüzde bulunmuş olur. Zira sahibi, onu istediğinden bundan sonra kendisinde kalmasına razı değildir. Bu nedenle de onu alıkoymakla zamin olur. (Eğer emanetçi, emâneti ayrılmayacak şekilde kendi malına ka-nştırırsa zamin olur. Sonra İmam Ebû Hanife'ye göre emânet sahibinin, malının aynısına kavuşması mümkün değildir. Diğer iki İmam ise: Şayet emanetçi, emâneti aynı cinsten bir mala karıştırmış ise, emânet sahibi, dilerse ona ortak olabilir, demişlerdir.) örneğin: Beyaz dirhemleri beyaz dirhemlere, siyahlan siyahlara, buğdayı buğdaya, arpayı da arpaya karıştırması gibi. îki İmam diyorlar ki: Emânet sahibinin görünürde hakkının aynısına kavuşması mümkün olmadığı hâlde emanetçi iîe bölüşmek suretiyle hükmen buna kavuşması mümkündür. Böylece malı, bir bakımdan zayi olmuş olup, öbür bakımdan zayi olmadığından bunlardan birini tercih etmekte serbesttir.
tmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu, emânetin, her yönden zayi olması demektir. Çünkü bu, öyle bir şeydir ki onunla birlikte emânet sahibinin, hakkmın aynısına kavuşması mümkün değildir. Taksime ise bakılmaz. Çünkü o, ortaklığın gereklerinden olduğundan emânetin gereklerinden olamaz. Yine imam Ebû H a n i f e' ye göre emânet sahibinin, emâneti kendi malına karıştıran emanetçiyi ibra etmesi hâlinde emânetle karışık malı iste-
yemez. Çünkü onun sâdece alacakta hakkı vardır ki o da ibra ile kalkmıştır. Diğer iki îmama göre ise, ibra iîe emâneti tazmin etme muhayyerliği ortadan kalkmakta ve emânetle karışık mala ortaklığı kesinleşmektedir. Sirkeyi zeytin yağına, sıvı olan her şeyi de başka cins bir sıvıyla karıştırmak, emânet sahibinin, malı tazmin etme hakkını kesin kılar. Bu, ittifakla böyledir. Çünkü bu, emânetin, hem görünüş hem de mâhiyet bakımından yitirilmesi demektir. Zira karıştırılmış değişik cins sıvıların taksimi imkânsızdır. Sahih görüşe göre buğdayın arpaya karıştırılması da böyledir. Çünkü onlardan her biri, öbürünün tanelerinden boş değildir. Bu yüzden ayırmak ve taksim etmek imkânsızdır. Sıvıyı kendi cinsiyle karıştırması hâlinde ise açıkladığımız nedenle İmam Ebû Hanife'ye göre emânet sahibinin tazmin hakkı kesinleşir. İmam Ebû Yûsuf tan: Karışığı, içinde malı en çok olan alır ve diğerine malının benzerini zamin olur, dediği rivayet edilmiştir.
imam Muhammed'e göre ise, her halükarda emânet sahibi, emanetçiye ortak olur. Çünkü süt emme bahsinde geçtiği üzere birbirine karıştırılan iki maldan biri, öbürüne galebe etmez. Eritilerek birbirine karıştırılan dirhemler de böyledir. Çünkü dirhemler, eritilmekle sıvıya"dönüşür. (Emanetçinin katkısı olmaksızın emânet, kendi malına karışırsa sahibine ortak olur.) örneğin: Para torbalan yarılarak dirhemlerin birbirine karışması gibi. Çünkü burada emanetçinin katkısı olmadığından zamin olmaz ve ikisi malda ortak olurlar. Bu, ittifakla böyledir. (Şayet emanetçi, emânetin bir kısmını harcayıp harcadığının benzerini geri verdikten sonra geri kalanını kendi malına kans-tınrsa emânetin tümüne zamin olur.) Çünkü bu durumda emanetçi, başkasının malını kendi malına karıştırdığından emânet, daha önce belirtildiği üzere zayi edilmiş olur. (Emanetçi, emâneti ihlâl ederse, örneğin: Emânet-at ise biner, elbise ise giyer veya başkasına emânet eder ve daha sonra onu tekrar kendi himayesine alırsa zaminlik kalkar.) İmam Şafii ise: Zaminlikten kurtulmaz. Çünkü emanetçilik ile zaminlik arasında tezat bulunduğundan emanetçinin zamin olmasıyla emânet akdi ortadan kalkar. Bu nedenle ancak emâneti mâlikine vermekle kurtulur, demiştir. Biz diyoruz ki: Emânet sahibinin rızâsı, mutlak olduğundan hâlen devam etmektedir. Emânet akdinin ortadan kalkması ise, zıddı olan zaminliğin sabit olmasından Ötürü olup onun ortadan kalkmasıyla emânet akdi hükmen geri döner. Tıpkı bir kimsenin, bir şeyi bir ay korumak üzere kiralaması ve korumayı ayın bir kısmında bıraktıktan sonra geri kalanın da tekrar koruması gibi. Böylece mal, tekrar mâlikin yerine geçenin himayesine verilmiş olur.
(Şayet sahibi, emâneti ister ve emanetçi de bunu inkâr ederse zamin olur.) Çünkü emânet sahibi, onu istemekle emanetçiyi koruyuculuktan azlettiğinden kendisi, bundan böyle emâneti yanında saklamakla gasbetmiş olur. Böylece de zamin olur. Bundan sonra itiraf etse bile akit kalktığından zaminlikten kurtulmaz. Çünkü emâneti geri istemek, emânet sahibinin akdi ortadan kaldırması, onu inkâr etmek ise, emanetçinin akdi feshetmesi demektir. Tıpkı vekilin, vekilliği, alıcı ve satıcıdan birinin de satışı inkâr etmeleri gibi. Böylece emânet akdinin ortadan kalkması kesinlesin Veya emanetçi, emânet sahibinin huzurunda kendi kendini azledebilir. Tıpkı vekilin müvekkil huzurunda aynı şeyi yapabildiği gibi. Akit, ortadan kalkınca da ancak yenilemek suretiyle geri döndüğünde emânet, mâlikin yerine geçene verilmiş olmaz. Rızâsına aykırı davranması ve sonra uyması ise böyle değildir. Şayet emanetçi, emâneti sahibinin başkası yanında inkâr ederse İmam Ebü Yûsuf'a göre zamin olmaz. Çünkü emâneti başkaları yanında inkâr etmek, onların emânetteki kötü emellerini kestiğinden bir nevi korumadır. Hem de emanetçi, emânet sahibi hazır ve buna istekli olmadıkça kendini azle-demediğinden akit olduğu gibi kalır. Emânet sahibinin huzurunda olması hâlinde ise durum böyle değildir. İmam Züfer ise bu konuda aynı görüşte değildir. (İmam Ebû Hanife'ye göre yükleme ve masrafı olsa bile emâneti yolculukta beraberinde götürebilir. Diğer iki İmam ise: Yükleme ve masrafı olması hâlinde onu beraberinde götüremez, demişlerdir.) İmam Şafii ise: Her iki durumda da bunu yapamaz, demiştir. imam Ebû Hanife diyor ki: Emânet sahibinin, isteği mutlak olup yolun emin olması hâlinde çöl de koruma yeridir. Bu nedenledir ki baba ve vâsi, çocuğun maunda bu tasarrufta bulunabilirler. İki İmam diyorlar ki: Yükleme ve masraf gerektiren emânetin sahibine, geri almada masraf lâzım gelir. Oysa asıl olan onun, buna razı olmadığıdır. Bu nedenle emânet, yükleme ve masraf gerektirmemekle kayıtlanır. İmam-ı Şafii ise, korumayı, teamül olan korumayla kayıtlamıştır. Bu da emâneti şehirlerde korumaktır. Böylece bu, ücretle bir malın korunmasını istemek gibi olur.
Biz diyoruz ki: Emâneti geri alma masrafı, sahibine yine kendi isteğinin gereği olarak lâzım geldiğinden dikkate alınmaz. Âdet olan ise, emâneti korumanın değil, emanetçilerin şehirde olmalarıdır. Çölde olan kimse ise, malını orda korur. Ücretle bir malın korunmasını istemek ise böyle değildir. Çünkü bu, bir değiş-tokuş akdi olduğundan malın, akit yerinde teslimini gerektirir. (Emânet sahibi, emâneti beraberinde götürme m esin i söylediği hâlde onu beraberinde götürürse zamin olur.) Çünkü bu kayıtlamanın bîr gayesi vardır. Zira emânet, şehirde daha iyi korunduğundan bu kayıtlama sahihtir. (İki kişi, bir kimseye bir emânet bırakır ve onlardan biri, gelip emânetteki payını isterse İmam Ebû Hanife'ye göre Öbürü de hazır olmadıkça kendisine verilmez. Diğer iki İmam ise: Emanetçi, kendisine payını verir, demişlerdir.)
Camius-Sağir'de-Üç kişi, bir kimseye bir şey emânet ederek bunlardan ikisi, bir yere giderlerse İmam Ebû Hanife'ye göre, bunlar gelmedikçe üçüncüsü, emânetteki payını alamaz. Diğer iki İmam ise; alabilir, demişlerdir,- denilmiştir. Bu görüş ayrılığı, ölçülen ve tartılan mallara mahsustur ki, K u d û r i' de söylenenden maksat da budur. İki İmam diyorlar ki, bu kimse, kendi payını istediğinden emanetçi, ona bunu vermeye mecbur kılınır. Tıpkı ortak alacakta olduğu gibi. Çünkü emânet ortağı, emanetçiye teslim ettiği ve kendi payına düşen yarıyı istediğinden bunu alabilmektedir. Dolayısıyla emanetçi, bunu vermeye zorlanır. îmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu kimse, hazır olmayamn payını istemiş olmaktadır. Çünkü emânetteki hakkı, ayrılmamış pay olduğu hâlde o, ayrılmış pay istemektedir. Ayrılan muayyen pay ise, ikisinin hakkını da içine almaktadır. Bu kimsenin hakkı ise, ancak taksimle ayrılır. Emanetçinin ise, taksim yetkisi olmadığından onun payı ödemesi, ittifakla taksim olmaz. Ortak alacak ise böyle değildir. Çünkü borçlar, benzerleriyle ödendiğinden ortak alacaklı, kendi hakkının teslim edilmesini isteyebilir. İki hnamın ileri sürdüğü gibi emânet ortağının, kendi payım alabilmesi, emanetçinin bunu vermeye zorlanmasını gerektirmez. Tıpkı başkasına bin dirhem borcu olan kimsenin, birisine bin dirhem emânet bırakması hâlinde alacaklının, fırsat bulduğunda bunu alabilmesine rağmen emanetçinin, onu verememesi gibi. (Eğer bir kimse, taksim edilebilen bir şeyi iki kişiye emânet bırakırsa onlardan biri, emâneti öbürüne teslim edemez. Ancak emâneti ikiye bölerek her biri, yansını koruyabilir. Şayet bölünemeyen bir şey ise, ikisinden biri, ötekinin rızasıyla onu koruyabilir.) Bu, îmam Ebû Hanife'ye göredir. O'na göre, biri, öbürüne malı teslim eden iki rehin alıcısı ile satın alma vekilinin durumu da aynıdır. Diğer iki İmam ise: Her iki durumda da ikisinden biri, öbürünün rızasıyla emâneti koruyabilir, demişlerdir. İki İmam diyorlar ki: Emânet sahibi, her iki emanetçinin de himayesine razı olduğundan ikisinden biri, emâneti öbürüne verebilir ve zamin olmaz.
Tıpkı taksim edilemeyen emânette olduğu gibi. İmam E b ü H a n i f e ise diyor ki: Emânet sahibi, emanetçilerden birinin, emânetin tümünü korumasına değil, ikisinin birlikte onu korumalarına razı olmuştur. Çünkü bir iş, bölünebilen bir şeye izafe edildiğinde onun tümünü değil, bir kısmını içine alır. Böylece emânetin tümüyle öbürüne teslimi, emânet sahibinin rızâsı dışında olduğundan teslim eden emanetçi zamin olur. Teslim alan ise, zamin olmaz. Çünkü O'na göre, emanetçi emanetçisi zamin olmaz. Bölünemeyen emânet ise, böyle değildir. Çünkü emânet sahibi, gece-gündüz bir araya gelemeyen ve anlaşmaları mümkün olan iki emanetçiye malı emânet verirken bunun, tamamının bâzı durumlarda birine verilmesine razı olmuştur. (Emânet sahibi, emanetçiye j Emâneti eşine teslim etme, der ve emanetçi de, onu eşine teslim ederse zamin olmaz. Camiuş-Sağir'de t Emânet sahibi, emanetçinin, emâneti aile fertlerinden birine vermemesini söyler ve o da, bunu, vermek zorunda olduğu birisine verirse zamin olmaz, denilmiştir.) Örneğin: Hayvan olan emâneti, hizmetçiye, kadınların koruduğu bir şey olan emâneti de eşine vermemesini istemesi gibi. K u dûri'de demek istenen de budur. Çünkü bir gayesi olsa bile bu şarta göre işi yürütmek imkânsızdır. Böylece şart, hükümsüz olur.
(Teslim etmek zorunda olmadığı hâlde teslim ederse zamin olur.) Çünkü aile fertlerinin bâzısına mal emânet edilemediğinden bu şart bir hüküm ifâde eder. Nitekim şarta bağlı kalarak da iş; yürütüle-bildiğinden bu, geçerli olur. (Eğer emânet sahibi: Evin şu odasında koru, dediği hâlde emanetçi onu evin başka bir odasında korursa zamin olmaz.) Çünkü aynı evdeki iki oda, korumada farksız olduğundan emânet sahibinin bu şartı hükümsüzdür. (Yok eğer onu başka bir evde korumuşsa zamin olur.) Çünkü evler, korumada farklı olduğundan şart, hüküm ifâde eder ve kayıtlama sahih olur. Şayet aynı evin iki odası arasında açık fark bulunursa, şöyle ki i Odaların bulunduğu ev, büyük olup emânetin konmamasını istediği oda, açıkça güvensiz ise, şart sahihtir. (Bir kimse, başkasına malı emânet eder ve emanetçi de onu başkasına emânet edip mal zayi olursa bu kimse, malı ikinciden değil, birinciden tazmin eder. Bu, İmam Ebü Hanife'ye göredir. Diğer iki imam ise: İstediğinden tazmin eder, ancak ikinciden tazmin etmesi hâlinde o da bunu birinciden ister.) Her iki İmam diyorlar ki: İkinci emanetçi, malı, zamin olan bir elden almış olur. Bu nedenle de gasıpçı emanetçisinde olduğu gibi, kendisi de zamin olur. Zira emânet sahibi, emanetçinin, malı başkası emânet etmesine razı olmadığından birinci, emâneti vermekle, ikinci de onu almakla haksızlık yapmışlardır. Bu yüzden herhangi birisinden almakta serbesttir. Ancak emânetin birinciden tazmin edilmesi hâlinde o, bunu ikinciden isteyemez. Çünkü o, kendi zaminliği karşılığında emâneti ikinciye verdiğinden bunu kendi malından vermiş sayılır. İkinciden tazmin edilmedi hâlinde ise o, bunu birinciden ister. Çünkü o, birinciye iş gördüğünden uğradığı zararı kendisinden taleb eder.
I m am Ebü H a n i fe ise diyor ki: İkinci emanetçi, malı emin bir elden teslim almıştır. Çünkü birinci emanetçi ikinciden ayrılmadıkça emâneti kendisine vermekle zamin olmaz. Çünkü onun görüşüne de uyulduğundan emâneti ihlâl etmiş olmazlar. Ancak ikinciden ayrılmakla birinci emanetçi, üstlendiği korumayı bıraktığından zamin olur. İkinci ise, eski durumuna devam edip yeni bir şey yapmadığından zamin olmaz. Tıpkı rüzgânn, kucağına başkasının elbisesini savurması gibi. (Bir kimsenin elindeki bin dirhemi iki kişiden her biri, iddia ederek bunun kendine âit olup elinde bulundurana emânet ettiğini söyler ve bu kimse, davacılara yemin etmekten kaçarsa dirhemler, yanyanya davacılara verileceği gibi aynca dâvâlı kendilerine bin dirhem borçlu kalır.)
Şöyle ki: Davacılardan herbirinin davası doğru olabileceğinden sahihtir. Böylece bu konudaki hadîs gereğince davacılar, davalının yemin etmesini hakkederler. Haklar ayn olduğundan dâvâlı, ikisine ayrı ayn yemin eder. Her iki dava, birleştirilemeyeceğinden ve biri, öbüründen öncelikli olmadığından Hâkim, herhangi birinden başlayabilir. Bu konuda çekişmeleri hâlinde ise, gönüllerini almak ve kayırma şaibesini önlemek için aralarında kura çeker. Sonra dâvâlı, birine yemin edince öbürüne de eder. Böylece yemin ederse delil olmadığından davacılara bir şey verilmez. İkincisine yemin etmezse bu, delil olduğundan ona karar verilir. Birinci için yemin etmekten kaçsa bile ikinciye yemin edebilir. Birinciye yemin etmemekle yemin etmekten kaçtığına karar verilmez.
ikrarda bulunması hâlinde ise buna karar verilir. Çünkü ikrar, kendi başına hüküm ifâde eden bir delil olduğundan ona göre karar verilir. Yeminden kaçmak ise ancak mahkeme kararıyla delil olur. Bu nedenle Hâkim, davâh, ikinci davacıya yemin edinceye dek karan erteler. Böylece karar gerekçesi açığa kavuşmuş olur. Eğer ikinciye de yemin etmekten kaçınırsa K ud û r i'de zikredildiği üzere dirhemlerin, davacılar arasında yanyanya bölünmesine karar verilir. Çünkü tıpkı ikisinin de delil getirmeleri durumunda olduğu gibi delilde ikisi eşittir. Ayrıca dâvâlı, davacılara bin dirhem borçlu kalır. Çünkü o, ya bağışlamasiyla veya ikranyla ikisine de- hak sağlamıştır. Bu ise, onun aleyhindeki bir delildir. Elindeki bin dirhemi davacılara vermekle de onlardan her birine, öbürünün hakkının yansını ödemiş olduğundan kalanı borçlu olur. Dâvâlının, birinciye yemin etmekten kaçınmasıyla Hâkimin buna karar vermesi hâlinde, İmam Ali el-Bezdevi, Ca-mius-sağir'de: Davalı, ikinci davacıya da yemin^der. Bundan kaçması hâlinde ise malın iki davacı arasında bölünmesine karar verilir. Çünkü birinciye karar vermek, ikincinin hakkını iptal etmez. Çünkü Hâkim, birinciyi ya kendi insiyâtifi ile veya kura ile öne almıştır. Bunlar ise, ikincinin hakkını iptal etmezler, demiştir. . H a s s a f ise : Hâkimin, birinci davacı için verdiği karar geçerlidir. Geçerli olmasının sebebi, bu istikâmette ictihad bulunmasıdır. Çünkü bâzı âlimler; Hâkim, birinciye karar verir. İkinci için, yemin etmesini beklemez. Çünkü birinciye yemin etmekten kaçması,
ikran gösterir, demişlerdir. Sonra, ikinci için: Şu at, benim değildir, diye dâvâlıya yemin ettirilmez. Çünkü at, birinci davacının olduktan sonra davalının, ikinci için yeminden kaçması hüküm ifâde etmez. Ancak Hâkimin dâvâlıya : Billahi şu adam, ne şu atı, ne şu kadar olan değerini ve ne de daha azını benden alacaklı değildir, şeklindeki yemini ettirip ettirmeyeceği konusunda Hassaf: İmam Muhammed'e göre ettirebilmesi gerekir. Çünkü O'na göre emâneti ikrar eden emanetçi. Hâkim kararıyla onu davacıya ödediğinde zamin olur. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise böyle değildir. Bu husus, aynı meselenin bir şıkkı olup biraz uzunca açıklanmıştır. Allah (Azze ve Celle), doğruyu en iyi bilendir.[2]
[1] Darâkutni (Aîımsatımlar) C. 2 S. 306, Beyhâkİ (Ariyet bahsi C. 6 S. 91 Ancak Darâkutni : «Bu hadisin râvisi olan Amr ile Ubeyde'nin ikisi de zâif kimselerdir. Bu söz ancak Kadı Şüreyh'in söylemiş olduğu bir söz olarak rivayet olunmaktadır» demiştir, tbn-i Mâceh de Peygamber efendimizin «Kim Ki kendisine bir şey emânet bırakılırsa o kimse o emânetin zayi olması hâlinde sorumlu değildir)) mealinde bir hadis buyurduğunu kaydetmiştir, îbn-i Mâceh (El Ahkâm) C. 1 S. 175
[2] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/367-375.
İslami Okul Okulların En Önemlisi