Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

EMÂNET (VEDİA] BAHSİ - 054Vedia - 4. Sayfa

EMÂNET (VEDİA] BAHSİ 2


EMÂNET (VEDİA] BAHSİ

 

(Vedia, emanetçinin elinde bir emânet olup zayi olması hâlinde zamin olmaz.) Çünkü Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :Ne hâin olmayan ödünç alıcısı ve ne de hâin olmayan emanetçi üzerinde zaminlik yoktur» ([1]) buyurmuştur. Hem de insanların ma­lı emânet bırakmaya ihtiyaçları vardır. Emanetçiden tazmin edilme­sine hükmetmemiz hâlinde ise halk, emânetleri kabul etmekten im­tina edecek ve dolayısıyla çıkarları önlenmiş olacaktır.(Emanetçi, emâneti hem bizzat hem de aile fertleriyle koruya­bilir.) Çünkü asıl olan, kendi malını nasıl koruyorsa başkasının ma­lını da o şekilde korumasıdır. Hem de emâneti evine teslim etmeme­si mümkün değildir. Çünkü kendisi, devamlı evde olamayacağı gibi emâneti de çıkarken beraberinde taşıyamadığından sahibi, buna rı­zâ gösterir.  (Şayet emâneti başkalarıyla korur veya onlardan başkasına emâ­net ederse zarain olur.) Çünkü emânet sahibi, başkasının döğil, onun eline güvenmiştir. Emâneti korumada ise insanlar arasında fark var­dır. Hem de bir hüküm, benzerini ihtiva etmez. Tıpkı vekilin, baş­kasını vekil kılamaması gibi. Bir şeyi başkasının himayesine bırak­mak ise onu emânet etmek demektir. Ancak bu kimseyi kiralaması hâlinde emâneti kendi himayesinde korumuş olur. (Ancak evine yangın düştüğü için onu komşusuna teslim eder veya bulunduğu geminin batmasından korktuğu için onu başka bir gemiye atarsa durum böyle değildir.!.Çünkü bu durumda bundan başka çâre olmadığından emânet sahibi, buna razı olur. Bu konu­daki iddiası ise, ancak delil ile doğrulanır. Çünkü o, sebebi gerçek­leşen zaminliği ortadan kaldırıcı bir zaruret ileri sürmektedir. Böy­lece bu, emâneti başkasına bırakmaya sahibinin izni bulunduğunu iddia etmesi gibi olur.

(Eğer emâneti, sahibi ister ve emanetçi, onu teslim edebildiği hâlde ahkoyarsa zam in olur.) Çünkü vermemekle tecâvüzde bulun­muş olur. Zira sahibi, onu istediğinden bundan sonra kendisinde kal­masına razı değildir. Bu nedenle de onu alıkoymakla zamin olur. (Eğer emanetçi, emâneti ayrılmayacak şekilde kendi malına ka-nştırırsa zamin olur. Sonra İmam Ebû Hanife'ye göre emânet sahi­binin, malının aynısına kavuşması mümkün değildir. Diğer iki İmam ise: Şayet emanetçi, emâneti aynı cinsten bir mala karıştırmış ise, emânet sahibi, dilerse ona ortak olabilir, demişlerdir.) örneğin: Beyaz dirhemleri beyaz dirhemlere, siyahlan siyahla­ra, buğdayı buğdaya, arpayı da arpaya karıştırması gibi. îki İmam diyorlar ki: Emânet sahibinin görünürde hakkının aynısına kavuş­ması mümkün olmadığı hâlde emanetçi iîe bölüşmek suretiyle hük­men buna kavuşması mümkündür. Böylece malı, bir bakımdan za­yi olmuş olup, öbür bakımdan zayi olmadığından bunlardan birini tercih etmekte serbesttir.

tmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu, emânetin, her yönden zayi olması demektir. Çünkü bu, öyle bir şeydir ki onunla birlikte emânet sahibinin, hakkmın aynısına kavuşması mümkün de­ğildir. Taksime ise bakılmaz. Çünkü o, ortaklığın gereklerinden ol­duğundan emânetin gereklerinden olamaz. Yine imam Ebû H a n i f e' ye göre emânet sahibinin, emâneti kendi malına ka­rıştıran emanetçiyi ibra etmesi hâlinde emânetle karışık malı iste-

yemez. Çünkü onun sâdece alacakta hakkı vardır ki o da ibra ile kalkmıştır. Diğer iki îmama göre ise, ibra iîe emâneti tazmin etme muhayyerliği ortadan kalkmakta ve emânetle karışık mala ortaklığı kesinleşmektedir. Sirkeyi zeytin yağına, sıvı olan her şeyi de baş­ka cins bir sıvıyla karıştırmak, emânet sahibinin, malı tazmin etme hakkını kesin kılar. Bu, ittifakla böyledir. Çünkü bu, emânetin, hem görünüş hem de mâhiyet bakımından yitirilmesi demektir. Zira ka­rıştırılmış değişik cins sıvıların taksimi imkânsızdır. Sahih görüşe gö­re buğdayın arpaya karıştırılması da böyledir. Çünkü onlardan her biri, öbürünün tanelerinden boş değildir. Bu yüzden ayırmak ve tak­sim etmek imkânsızdır. Sıvıyı kendi cinsiyle karıştırması hâlinde ise açıkladığımız nedenle İmam Ebû Hanife'ye göre emâ­net sahibinin tazmin hakkı kesinleşir. İmam Ebû Yûsuf tan: Karışığı, içinde malı en çok olan alır ve diğerine malının benzerini zamin olur, dediği rivayet edilmiştir.

imam Muhammed'e göre ise, her halükarda emânet sahibi, emanetçiye ortak olur. Çünkü süt emme bahsinde geçtiği üze­re birbirine karıştırılan iki maldan biri, öbürüne galebe etmez. Eri­tilerek birbirine karıştırılan dirhemler de böyledir. Çünkü dirhemler, eritilmekle sıvıya"dönüşür. (Emanetçinin katkısı olmaksızın emânet, kendi malına karışır­sa sahibine ortak olur.) örneğin: Para torbalan yarılarak dirhem­lerin birbirine karışması gibi. Çünkü burada emanetçinin katkısı ol­madığından zamin olmaz ve ikisi malda ortak olurlar. Bu, ittifakla böyledir. (Şayet emanetçi, emânetin bir kısmını harcayıp harcadığı­nın benzerini geri verdikten sonra geri kalanını kendi malına kans-tınrsa emânetin tümüne zamin olur.) Çünkü bu durumda emanetçi, başkasının malını kendi malına karıştırdığından emânet, daha önce belirtildiği üzere zayi edilmiş olur. (Emanetçi, emâneti ihlâl ederse, örneğin: Emânet-at ise biner, elbise ise giyer veya başkasına emânet eder ve daha sonra onu tek­rar kendi himayesine alırsa zaminlik kalkar.) İmam Şafii ise: Zaminlikten kurtulmaz. Çünkü emanet­çilik ile zaminlik arasında tezat bulunduğundan emanetçinin zamin olmasıyla emânet akdi ortadan kalkar. Bu nedenle ancak emâneti mâlikine vermekle kurtulur, demiştir. Biz diyoruz ki: Emânet sahibinin rızâsı, mutlak olduğundan hâ­len devam etmektedir. Emânet akdinin ortadan kalkması ise, zıddı olan zaminliğin sabit olmasından Ötürü olup onun ortadan kalkma­sıyla emânet akdi hükmen geri döner. Tıpkı bir kimsenin, bir şeyi bir ay korumak üzere kiralaması ve korumayı ayın bir kısmında bı­raktıktan sonra geri kalanın da tekrar koruması gibi. Böylece mal, tekrar mâlikin yerine geçenin himayesine verilmiş olur.

(Şayet sahibi, emâneti ister ve emanetçi de bunu inkâr ederse zamin olur.) Çünkü emânet sahibi, onu istemekle emanetçiyi koru­yuculuktan azlettiğinden kendisi, bundan böyle emâneti yanında sak­lamakla gasbetmiş olur. Böylece de zamin olur. Bundan sonra itiraf etse bile akit kalktığından zaminlikten kurtulmaz. Çünkü emâneti geri istemek, emânet sahibinin akdi ortadan kaldırması, onu inkâr etmek ise, emanetçinin akdi feshetmesi demektir. Tıpkı vekilin, ve­killiği, alıcı ve satıcıdan birinin de satışı inkâr etmeleri gibi. Böyle­ce emânet akdinin ortadan kalkması kesinlesin Veya emanetçi, emâ­net sahibinin huzurunda kendi kendini azledebilir. Tıpkı vekilin mü­vekkil huzurunda aynı şeyi yapabildiği gibi. Akit, ortadan kalkınca da ancak yenilemek suretiyle geri döndüğünde emânet, mâlikin ye­rine geçene verilmiş olmaz. Rızâsına aykırı davranması ve sonra uy­ması ise böyle değildir. Şayet emanetçi, emâneti sahibinin başkası yanında inkâr ederse İmam Ebü Yûsuf'a göre zamin olmaz. Çünkü emâneti başkaları yanında inkâr etmek, onların emâ­netteki kötü emellerini kestiğinden bir nevi korumadır. Hem de ema­netçi, emânet sahibi hazır ve buna istekli olmadıkça kendini azle-demediğinden akit olduğu gibi kalır. Emânet sahibinin huzurunda olması hâlinde ise durum böyle değildir. İmam Züfer ise bu konuda aynı görüşte değildir. (İmam Ebû Hanife'ye göre yükleme ve masrafı olsa bile emâne­ti yolculukta beraberinde götürebilir. Diğer iki İmam ise: Yükleme ve masrafı olması hâlinde onu beraberinde götüremez, demişlerdir.) İmam Şafii ise: Her iki durumda da bunu yapamaz, demiştir. imam Ebû Hanife diyor ki: Emânet sahibinin, iste­ği mutlak olup yolun emin olması hâlinde çöl de koruma yeridir. Bu nedenledir ki baba ve vâsi, çocuğun maunda bu tasarrufta buluna­bilirler. İki İmam diyorlar ki: Yükleme ve masraf gerektiren emânetin sahibine, geri almada masraf lâzım gelir. Oysa asıl olan onun, buna razı olmadığıdır. Bu nedenle emânet, yükleme ve masraf gerek­tirmemekle kayıtlanır. İmam-ı Şafii ise, korumayı, teamül olan korumayla kayıtlamıştır. Bu da emâneti şehirlerde korumaktır. Böylece bu, üc­retle bir malın korunmasını istemek gibi olur.

Biz diyoruz ki: Emâneti geri alma masrafı, sahibine yine kendi isteğinin gereği olarak lâzım geldiğinden dikkate alınmaz. Âdet olan ise, emâneti korumanın değil, emanetçilerin şehirde olmalarıdır. Çöl­de olan kimse ise, malını orda korur. Ücretle bir malın korunması­nı istemek ise böyle değildir. Çünkü bu, bir değiş-tokuş akdi oldu­ğundan malın, akit yerinde teslimini gerektirir. (Emânet sahibi, emâneti beraberinde götürme m esin i söylediği hâlde onu beraberinde götürürse zamin olur.) Çünkü bu kayıtlama­nın bîr gayesi vardır. Zira emânet, şehirde daha iyi korunduğundan bu kayıtlama sahihtir. (İki kişi, bir kimseye bir emânet bırakır ve onlardan biri, gelip emânetteki payını isterse İmam Ebû Hanife'ye göre Öbürü de hazır olmadıkça kendisine verilmez. Diğer iki İmam ise: Emanetçi, kendi­sine payını verir, demişlerdir.)

Camius-Sağir'de-Üç kişi, bir kimseye bir şey emânet ederek bunlardan ikisi, bir yere giderlerse İmam Ebû Hanife'­ye göre, bunlar gelmedikçe üçüncüsü, emânetteki payını alamaz. Di­ğer iki İmam ise; alabilir, demişlerdir,- denilmiştir. Bu görüş ayrı­lığı, ölçülen ve tartılan mallara mahsustur ki, K u d û r i' de söy­lenenden maksat da budur. İki İmam diyorlar ki, bu kimse, kendi payını istediğinden emanetçi, ona bunu vermeye mecbur kılınır. Tıp­kı ortak alacakta olduğu gibi. Çünkü emânet ortağı, emanetçiye tes­lim ettiği ve kendi payına düşen yarıyı istediğinden bunu alabilmek­tedir. Dolayısıyla emanetçi, bunu vermeye zorlanır. îmam Ebû Hanife ise diyor ki: Bu kimse, hazır olmayamn payını istemiş olmaktadır. Çünkü emânetteki hakkı, ay­rılmamış pay olduğu hâlde o, ayrılmış pay istemektedir. Ayrılan mu­ayyen pay ise, ikisinin hakkını da içine almaktadır. Bu kimsenin hak­kı ise, ancak taksimle ayrılır. Emanetçinin ise, taksim yetkisi olmadığından onun payı ödeme­si, ittifakla taksim olmaz. Ortak alacak ise böyle değildir. Çünkü borçlar, benzerleriyle ödendiğinden ortak alacaklı, kendi hakkının teslim edilmesini isteyebilir. İki hnamın ileri sürdüğü gibi emânet or­tağının, kendi payım alabilmesi, emanetçinin bunu vermeye zorlan­masını gerektirmez. Tıpkı başkasına bin dirhem borcu olan kimse­nin, birisine bin dirhem emânet bırakması hâlinde alacaklının, fır­sat bulduğunda bunu alabilmesine rağmen emanetçinin, onu vere­memesi gibi. (Eğer bir kimse, taksim edilebilen bir şeyi iki kişiye emânet bı­rakırsa onlardan biri, emâneti öbürüne teslim edemez. Ancak emâ­neti ikiye bölerek her biri, yansını koruyabilir. Şayet bölünemeyen bir şey ise, ikisinden biri, ötekinin rızasıyla onu koruyabilir.) Bu, îmam Ebû Hanife'ye göredir. O'na göre, biri, öbürüne malı teslim eden iki rehin alıcısı ile satın alma vekilinin durumu da aynıdır. Diğer iki İmam ise: Her iki durumda da ikisinden biri, öbü­rünün rızasıyla emâneti koruyabilir, demişlerdir. İki İmam diyorlar ki: Emânet sahibi, her iki emanetçinin de hi­mayesine razı olduğundan ikisinden biri, emâneti öbürüne verebilir ve zamin olmaz.

Tıpkı taksim edilemeyen emânette olduğu gibi. İmam E b ü H a n i f e ise diyor ki: Emânet sahibi, emanetçilerden birinin, emânetin tümünü korumasına değil, ikisinin birlikte onu korumala­rına razı olmuştur. Çünkü bir iş, bölünebilen bir şeye izafe edildi­ğinde onun tümünü değil, bir kısmını içine alır. Böylece emânetin tümüyle öbürüne teslimi, emânet sahibinin rızâsı dışında olduğun­dan teslim eden emanetçi zamin olur. Teslim alan ise, zamin olmaz. Çünkü O'na göre, emanetçi emanetçisi zamin olmaz. Bölünemeyen emânet ise, böyle değildir. Çünkü emânet sahibi, gece-gündüz bir araya gelemeyen ve anlaşmaları mümkün olan iki emanetçiye malı emânet verirken bunun, tamamının bâzı durumlarda birine verilme­sine razı olmuştur. (Emânet sahibi, emanetçiye j Emâneti eşine teslim etme, der ve emanetçi de, onu eşine teslim ederse zamin olmaz. Camiuş-Sağir'de t Emânet sahibi, emanetçinin, emâneti aile fertlerinden birine verme­mesini söyler ve o da, bunu, vermek zorunda olduğu birisine verir­se zamin olmaz, denilmiştir.) Örneğin: Hayvan olan emâneti, hizmetçiye, kadınların korudu­ğu bir şey olan emâneti de eşine vermemesini istemesi gibi. K u dûri'de demek istenen de budur. Çünkü bir gayesi olsa bile bu şarta göre işi yürütmek imkânsızdır. Böylece şart, hükümsüz olur.

(Teslim etmek zorunda olmadığı hâlde teslim ederse zamin olur.) Çünkü aile fertlerinin bâzısına mal emânet edilemediğinden bu şart bir hüküm ifâde eder. Nitekim şarta bağlı kalarak da iş; yürütüle-bildiğinden bu, geçerli olur. (Eğer emânet sahibi: Evin şu odasında koru, dediği hâlde ema­netçi onu evin başka bir odasında korursa zamin olmaz.) Çünkü ay­nı evdeki iki oda, korumada farksız olduğundan emânet sahibinin bu şartı hükümsüzdür. (Yok eğer onu başka bir evde korumuşsa za­min olur.) Çünkü evler, korumada farklı olduğundan şart, hüküm ifâde eder ve kayıtlama sahih olur. Şayet aynı evin iki odası arasın­da açık fark bulunursa, şöyle ki i Odaların bulunduğu ev, büyük olup emânetin konmamasını istediği oda, açıkça güvensiz ise, şart sahihtir. (Bir kimse, başkasına malı emânet eder ve emanetçi de onu baş­kasına emânet edip mal zayi olursa bu kimse, malı ikinciden değil, birinciden tazmin eder. Bu, İmam Ebü Hanife'ye göredir. Diğer iki imam ise: İstediğinden tazmin eder, ancak ikinciden tazmin etme­si hâlinde o da bunu birinciden ister.) Her iki İmam diyorlar ki: İkinci emanetçi, malı, zamin olan bir elden almış olur. Bu nedenle de gasıpçı emanetçisinde olduğu gibi, kendisi de zamin olur. Zira emânet sahibi, emanetçinin, malı başka­sı emânet etmesine razı olmadığından birinci, emâneti vermekle, ikin­ci de onu almakla haksızlık yapmışlardır. Bu yüzden herhangi biri­sinden almakta serbesttir. Ancak emânetin birinciden tazmin edil­mesi hâlinde o, bunu ikinciden isteyemez. Çünkü o, kendi zaminliği karşılığında emâneti ikinciye verdiğinden bunu kendi malından ver­miş sayılır. İkinciden tazmin edilmedi hâlinde ise o, bunu birinciden ister. Çünkü o, birinciye iş gördüğünden uğradığı zararı kendisinden taleb eder.

I m am Ebü H a n i fe ise diyor ki: İkinci emanetçi, ma­lı emin bir elden teslim almıştır. Çünkü birinci emanetçi ikinciden ayrılmadıkça emâneti kendisine vermekle zamin olmaz. Çünkü onun görüşüne de uyulduğundan emâneti ihlâl etmiş olmazlar. Ancak ikin­ciden ayrılmakla birinci emanetçi, üstlendiği korumayı bıraktığından zamin olur. İkinci ise, eski durumuna devam edip yeni bir şey yap­madığından zamin olmaz. Tıpkı rüzgânn, kucağına başkasının elbi­sesini savurması gibi. (Bir kimsenin elindeki bin dirhemi iki kişiden her biri, iddia ede­rek bunun kendine âit olup elinde bulundurana emânet ettiğini söy­ler ve bu kimse, davacılara yemin etmekten kaçarsa dirhemler, yanyanya davacılara verileceği gibi aynca dâvâlı kendilerine bin dir­hem borçlu kalır.)

Şöyle ki: Davacılardan herbirinin davası doğru olabileceğinden sahihtir. Böylece bu konudaki hadîs gereğince davacılar, davalının yemin etmesini hakkederler. Haklar ayn olduğundan dâvâlı, ikisine ayrı ayn yemin eder. Her iki dava, birleştirilemeyeceğinden ve bi­ri, öbüründen öncelikli olmadığından Hâkim, herhangi birinden baş­layabilir. Bu konuda çekişmeleri hâlinde ise, gönüllerini almak ve kayırma şaibesini önlemek için aralarında kura çeker. Sonra dâvâ­lı, birine yemin edince öbürüne de eder. Böylece yemin ederse delil olmadığından davacılara bir şey verilmez. İkincisine yemin etmezse bu, delil olduğundan ona karar verilir. Birinci için yemin etmekten kaçsa bile ikinciye yemin edebilir. Birinciye yemin etmemekle yemin etmekten kaçtığına karar verilmez.

ikrarda bulunması hâlinde ise buna karar verilir. Çünkü ikrar, kendi başına hüküm ifâde eden bir delil olduğundan ona göre ka­rar verilir. Yeminden kaçmak ise ancak mahkeme kararıyla delil olur. Bu nedenle Hâkim, davâh, ikinci davacıya yemin edinceye dek karan erteler. Böylece karar gerekçesi açığa kavuşmuş olur. Eğer ikinciye de yemin etmekten kaçınırsa K ud û r i'de zikredildiği üzere dirhemlerin, davacılar arasında yanyanya bölünmesine karar verilir. Çünkü tıpkı ikisinin de delil getirmeleri durumunda olduğu gibi delilde ikisi eşittir. Ayrıca dâvâlı, davacılara bin dirhem borçlu kalır. Çünkü o, ya bağışlamasiyla veya ikranyla ikisine de- hak sağ­lamıştır. Bu ise, onun aleyhindeki bir delildir. Elindeki bin dirhemi davacılara vermekle de onlardan her birine, öbürünün hakkının ya­nsını ödemiş olduğundan kalanı borçlu olur. Dâvâlının, birinciye yemin etmekten kaçınmasıyla Hâkimin bu­na karar vermesi hâlinde, İmam Ali el-Bezdevi, Ca-mius-sağir'de: Davalı, ikinci davacıya da yemin^der. Bundan kaç­ması hâlinde ise malın iki davacı arasında bölünmesine karar veri­lir. Çünkü birinciye karar vermek, ikincinin hakkını iptal etmez. Çünkü Hâkim, birinciyi ya kendi insiyâtifi ile veya kura ile öne al­mıştır. Bunlar ise, ikincinin hakkını iptal etmezler, demiştir.   . H a s s a f ise : Hâkimin, birinci davacı için verdiği karar ge­çerlidir. Geçerli olmasının sebebi, bu istikâmette ictihad bulunması­dır. Çünkü bâzı âlimler; Hâkim, birinciye karar verir. İkinci için, ye­min etmesini beklemez. Çünkü birinciye yemin etmekten kaçması,

ikran gösterir, demişlerdir. Sonra, ikinci için: Şu at, benim değildir, diye dâvâlıya yemin et­tirilmez. Çünkü at, birinci davacının olduktan sonra davalının, ikin­ci için yeminden kaçması hüküm ifâde etmez. Ancak Hâkimin dâ­vâlıya : Billahi şu adam, ne şu atı, ne şu kadar olan değerini ve ne de daha azını benden alacaklı değildir, şeklindeki yemini ettirip ettirmeyeceği konusunda Hassaf: İmam Muhammed'e göre ettirebilmesi gerekir. Çünkü O'na göre emâneti ikrar eden ema­netçi. Hâkim kararıyla onu davacıya ödediğinde zamin olur. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise böyle değildir. Bu hu­sus, aynı meselenin bir şıkkı olup biraz uzunca açıklanmıştır. Al­lah  (Azze ve Celle), doğruyu en iyi bilendir.[2]

 



[1] Darâkutni (Aîımsatımlar) C. 2 S. 306, Beyhâkİ (Ariyet bahsi C. 6 S. 91 Ancak Darâkutni : «Bu hadisin râvisi olan Amr ile Ubeyde'nin ikisi de zâif kimselerdir. Bu söz ancak Kadı Şüreyh'in söylemiş olduğu bir söz olarak rivayet olunmaktadır» demiştir, tbn-i Mâceh de Peygamber efendimizin «Kim Ki kendi­sine bir şey emânet bırakılırsa o kimse o emânetin zayi olması hâlinde sorum­lu değildir)) mealinde bir hadis buyurduğunu kaydetmiştir, îbn-i Mâceh (El Ahkâm) C. 1 S. 175

[2] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/367-375.