Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Vakıf - Fıkıh - 081Vakiflar - 4. Sayfa

VAKIF. 2

Bir Fasıl 6


VAKIF

 

İmam Ebü Hanife (Radıyallâhü anh) der ki: Hâkim karar vermedikçe veya vakfeden, vakfı kendi ölümüne bağlamadık­ça onun vakıf malı üzerindeki mülkiyet hakkı ortadan kalkmaz, ör­neğin : Ben öldüğüm zaman evim falancaya vakfoisun demesi gibi. imam    Ebü   Yûsuf    (Radıyallâhü anh) ise şöyle der:

(Yalnız söylemekle de vakıf malı, vakfedenin mülkiyetinden çı­kar. İmam Muhammed {Radıyallâhü anh) de, vakfeden, vakfa bir mütevelli ta'yin edip malı kendisine teslim etmedikçe mülkiyeti or­tadan kalkmaz demiştir.

İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)'ye göre vakıf : lügat bakımından, bağlamak demektir. Bir kimse, hayvanı vakf ve­ya ikaf ettim dediğinde yine aynı mânâyı ifâde eder. Fıkıh bakımın­dan ise, malı vakfedenin mülkiyetine bağlamak ve ödünçte olduğu gibi başkasına menfaatiyle yardım etmek demektir. Kimisi ise, men­faat müşahhas bir varlık olmadığı için onunla yardımda bulunmak sahih değildir. Dolayısıyla îmam Ebû Hanife (Radıyal­lâhü anh)'ye göre vakıf caiz değildir, demiştir. «Mebsût» adlı kitap­ta zikredilen de budur.

Ancak en sıhhatli görüş, îmam Ebû Hanife {Radı­yallâhü anh)'ye göre de vakfın caiz olduğu, fakat ödünçte olduğu gibi bağlayıcı ve sürekli olmadığı şeklindedir. Diğer iki imama göre ise vakıf: malı Allah (Azze ve Celle)'ın mülkiyetine bağlamaktır. Böylece vakıf malı, kişi mülkiyetinden çıkıp Allah (Azze ve Celle)'m

mülkiyetine geçer ve faydası kullara âit olur. Bu nedenle vakıf, sü­rekli olup satılamaz, bağışlanamaz ve başkasına miras olarak bıra­kılamaz. Vakfın lâfzı, her iki görüşe de uygundur. Görüşler arasın­da ancak delil ile tercih yapmak mümkündür. imam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) ile imam, Muhammed (Radıyallâhü anh) derler ki; H z. Ömer (Radıyallâhü anh) Semğ adlı toprağını sadaka olarak vermek iste­diğinde, Peygamber Efendimiz (Saliallahü Aleyhi ve Sellem). ken­disine :-Satılmamak, miras bırakılmamak ve hibe edilmemek üzere topra­ğının asimi sadaka yap« ([1]) dedi. Bir de sevabın devamlı olarak vak­fedenin ruhuna ulaşması için vakfın, sürekli olması lâzımdır. Bu sü­reklilik ise, ancak vakfedenin mülkiyet hakkım ortadan kaldırarak malı Allah (Azze ve Celle)'a bağışlamakla sağlanabilir. Nitekim mes­cit konusunda da böyle yapılır. İmam    Ebû   Hanife    (Radıyallâhü anh)  ise; -Mallar,  vârisler arasında taksim edilmekten alıkonulmaz» ([2]) hadis-i şerifi delil olarak gösterir. Ay­rıca, Şürayh (Radıyallâhü anh)'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: -Hz Muhammed (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) Câhiliye Devrinde vak­fedilen malların satılmasını emretmiştir. ([3]) Çünkü o malların mül­kiyetleri sahiplerine aittir. Nitekim, bu mallardan, ekmek, ev yap­mak vb. yollarla faydalanılabilir.» Görüldüğü üzere, vakfeden, o ma­lın ürünlerini yerinde kullanmak ve düzenli işlenmesini sağlamak yetkisine sahiptir. Ancak o, bu malın ürünlerini sadaka olarak ve­rir. Bu bakımdan ödünç mala benzemektedir. Vakıf sahibinin böy­le bir tasarrufta bulunabilmesi için malın kendi mülkiyetinde olma­sı lâzım gelir. Nitekim, kendisi yaşadıkça, malı onun mülkiyetinden çıkararak başkasının mülkiyetine geçirmek caiz değildir. Tıpkı hiz­metleri başkalarına bağışlanan hayvan gibi. Mescid ise, böyle değildir. Çünkü o, sırf Allah (Azze ve Celle) rızâsı için ammeye bağışlanmıştır. Bu nedenle de ondan, başka tür­lü faydalanmak caiz değildir. Vdkıfta ise durum böyle değildir. Çün­kü, ondaki kişi mülkiyeti tamamen yok olmadığından, sırf Allah (Az­ze ve Celle) için olma vasfım kazanmamıştır. Muhtasar'ül-kuduri ad­lı kitapta ise: «Hâkim karan olmadıkça veya vakfeden, vakfı ken­di ölümüne ta'lîk etmedikçe onun, vakıf mahndaki mülkiyeti orta­dan kalkmaz.» denilmiştir. Bu görüşün Hâkim kararma ilişkin şıkkı sahihtir. Çünkü bu, içtihadın yapılabildiği bir meselede hüküm ver­mektir, ölümüne ta'lîk etmesi durumunda ise, sahih olan görüşe gö­re, mülkiyetinden çıkmaz. Fakat, vakıf malının ürünlerini süresiz sadaka olarak verir. Bu, bir malın menfaatlerinin sonsuza dek sada­ka olarak verilmesini vasiyet etmek gibi olup devamlı olur. Sözü edi­len hâkimden maksat, bu işin asıl yetkilisidir. Hâkem olarak tâ'yin edilen kimsenin kararı konusunda ise, fıkıh otoriteleri tereddüt et­mişlerdir. ölüm hastalığında vakfettiği takdirde, T a h a v i: «Bu, ölüm sonrası için vasiyet gibidir. Ve İmam Ebû Hanife (Ra­dıyallâhü anh)'ye göre bu durumda vakıf, süreklilik kazanmaz. Di­ğer iki İmama göre ise, süreklilik kazanır. Ancak, bu hüküm malın üçte birinde geçerlidir.» demiştir.

Sağlık halinde vakfetmek ise, malın tümünü kapsar. Vakfın, sa­hibinin mülkiyetinden çıktığı hususunda her iki imam aynı görüş­tedirler. Ancak İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh), I m a m -1 Şafii (Radıyallâhü anh) 'nin de dediği gibi sadece söz ile söylemiş olmayı vakıf için yeterli bulurken İmam Muham­med (Radıyallâhü anh), vakfedilen malın mütevelliye teslim edil­mesini şart koşmuştur. Çünkü, Allah (Azze ve Celle)'a âit bir hak olan vakıf, yetkili bir insana teslim edilmek suretiyle Allah (Azze ve Celle) 'a bağışlanmış olur. Zira, malı doğrudan doğruya ona tes­lim etmek mümkün değildir. Böylece insanlara verilmesi gereken zekât ile sadaka gibi olur.

(İmamların ihtilâflarına rağmen, yapılan vakıf sahih olarak ka­bul edildiğinde) Metnin bâzı nüshalannda, sahih yerine müstahak denilmiştir. (Vakfedenin mülkiyetinden çıkar. Fakat adına vakıf ya­pılan kimsenin öz mülkiyetine geçmez.) Çünkü: eğer vakıf onun öz mülkiyetine geçerse, o, artık bu malda sadece tasarruf etmekle kalmayacak ve onu diğer mallan gibi satabilecektir. Bir de vakıf malı, onun öz mülkü olmuş olsaydı vakfedenin şartıyla ondan başkasına geçmemesi gerekirdi. Metinde belirtilen görüş, daha önce de açıklan­dığı üzere her iki îrnama aittir. (İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh)'a göre, taksim edilmemiş malı vakfetmek caizdir.) Çünkü : taksim, malı teslim almanın ta-mamlayıcısıd}r. Ona göre malı teslim almak şart olmadığından, onun tamamlayıcısı olan taksim de şart değildir, tmam Muham-m e d (Radıyallâhü anh) ise, caiz olmadığını söylemiştir. Çünkü: ona göre, malı teslim almak şart olduğu için onun tamamlayıcısı olan taksim de şarttır.

Bu ihtilâf, bplünebilen mallarda söz konusudur. Bölünmeyen mal­larda ise. îmam Muhammed (Radıyallâhü anh)'e göre de, müşterek bile olsa vakıf caizdir. Çünkü: bu mal da hibe ve özel kişilere verilen sadaka hükmündedir. Ancak böyle bir mal, mescit ve mezarlık için vakfediîemez. Çünkü, İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) 'a göre mescit ve mezarlık vakfı, böîünemeyen or­taklı mal olduğu sürece amacına ulaşamaz. Nitekim ortaklığın de­vam etmesi, o malın sırf Allah (Azze ve Celle) rızâsı için kullanıl­masına engel olur. Değişik amaçlarla kullanılması ise, son derece çirkin olur. örneğin: böyle bir toprağa, bir yıl ölü gömülmesi, ertesi yıl ekin ekilmesi, başka bir zamanda içinde namaz kılınması ve diğer bir va­kitte de hayvan yerleştirilmesi gibi. Mescid ve mezarlık dışındaki vakıf malı ise böyle değildir. Çün­kü ondan faydalanılabilir ve ürünleri vakfın amacına göre dağıtıla­bilir. Vakfeden, malın tümünü vakfettikten sonra, bu malın ortaklı olduğu anlaşılırsa, İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre, bu ortaklık öteden beri var olduğu için, hibede olduğu gibi va­kıf bozulur. Ancak, hastalığında hibe eder veya vakıf yapar da ken­disi bunun bir kısmından cayar veya öldükten sonra vârisleri, ma­lın üçte ikisini geri isterlerse bu durumda ortaklık sonradan meyda­na geldiği için hibe ve vakıf kalan kısmında bozulmaz. Şayet vakfe­dilen malın, ayrılabilen belli bir parçasının başkasına ait olduğu an­laşılırsa, bu durumda ortaklık, tek malda olmadığı için vakıf bozul­maz. Bu sebeple, kalan malı yalnız basma yeniden vakfetmek de ca­izdir. Hibenin ve özel kişiye verilen sadakanın hükmü de aynıdır.

(tmam Ebû Hanife ile îmam Muhammed (Radıyallâhü anhl'e göre, vakfedilen mal, sonu olmayan bir cihete bağlanmadıkça vakıf gerçekleşmez. İmam Ebû Yûsuf {Radıyallâhü anh) 'a göre ise, so­nu olan belli bir cihete bağlansa bile, vakıf caiz olup o cihet sona erince vakıf, adlarından söz edilmese fakirlere geçer.)

îmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh) ve îmam Muhammed (Radıyallâhü anh) derler ki: vakfın, kişilerin özel mülkiyetine geçmeksizin vakfedenin mülkiyetinden ebediyyen çıkması gerekir. Vakıf amacının son bulması halinde ise, bu durum gerçekleşmemiş olur. Bu nedenle, .satışta olduğu gibi vakfı belli bir zamanla kayıtlamak, onu geçersiz kılar.  İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) ise der ki; Vak­fın, sevap kazanmak olan amacı, bu şekilde de gerçekleşir. Çünkü sevap, bâzan sonu olan amaçlara, bâzan da sonu olmayan amaçla­ra, mal sarfetmekle kazanılır. Bu itibarla her iki durumda da vakıf sahihtir. Kimisi de şöyle demiştir:

Sonsuzluk şartı konusunda görüşbirliği vardır. Ancak, Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh)'a göre, sonsuzluk ifâdesini kullanmak şart değildir. Çünkü, vakıf ve sadaka kelimelerinin kendileri sonsuz­luğu ifâde etler. Zira, açıkladığımız üzere, vakıf, malın kimsenin özel mülkiyetine geçmeksizin vakfedenin mülkiyetinden ebediyyen çık­ması demektir. Bu nedenle Mebsüt sahibi, İmam Ebü Yû­suf (Radıyallâhü anh)'un: «Vakıf daha sonra fakirlere geçer» şeklindeki sözünü açıklarken, -sahih olan görüş budur» der.

İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre ise, son­suzluktan söz etmek şarttır. Çünkü ona göre vakıf, bir malın men­faatini sadaka olarak vermek demek olduğundan bu, sürekli olabil­diği gibi geçici de olabilir. Bu itibarla ifâdenin mutlak olarak söy­lenmesi, sonsuzluğa yorumlanemayacağmdan bu hususu dile getir­mek gerekir.

(Taşınmaz malı vakfetmek caizdir.) Çünkü ; ashab-ı kiram (Ra­dıyallâhü anhüm)'dan bir gurup, taşınmaz mallarını vakfetmişler­dir. ([4]) (Taşınabilen ve değiştirilebilen malı vakfetmek caiz değildir.) Ben diyorum ki: bu,   İmam   Ebü   Hanife    (Radıyallâhü anh)'nin mutlak görüşüdür. (İmam Ebû Yûsuf {Radıyallâhü anhJ şöyle ders Bir kimsenin, taşınmaz malım içindeki hayvanları ve bu hayvanların, kendi köle­leri olan çobanlan ile birlikte vakfetmesi caizdir.) Aym şekilde ara­zide tanm üretimi için gerekli olan âletler de, toprakla birlikte vak-fedilebilir. Doğrudan doğruya caiz olmayan bâzı durumlar, bâzan dolaylı olarak caiz olurlar, örneğin : toprakla birlikte satılan içme suyu ile vakfedilen bina gibi. İmam Muhammed (Radı­yallâhü anh) de bu hususta imam Ebû Yûsuf {Radıyal­lâhü anh)'la aynı görüştedir. Çünkü : İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre, doğrudan doğruya vakfedilmesi caiz olan bâzı taşınabilen malların, dolaylı olarak vakfedümeleri evleviyetle caizdir.

(İmam Muhammed {Radıyallâhü anh), at ve silâhı hayır amacı­na bağlamanın caiz olduğunu söylemiştir.)  Bu, Allah (Azze ve Celle) yolunda vakfetmek demektir.

İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh}'un da bu husus­ta aym görüşte olduğu söylenmiştir. Anılan hüküm, istihsânen caiz­dir. Kıyâs ise, daha önce açıkladığımız üzere, caiz olmadığı şeklin­dedir. Istihsâmn dayanağı, bu husustaki meşhur rivayetlerdir. ([5]) Bunlardan biri, Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ves'selâm) 'in :([6])

-Halid {Radıyallâhü anh) ise, zırhlarını ve atlarını Allah (Azze ve Celle) yolunda hapsetmiştir. Talha {Radıyallâhü anh) da, zırhlarını -bir rivayete göre de atlarını- Allah (Azze ve Celle) yolunda hap­setmiştir. ([7]) hadîs-i şerifidir. Hadiste geçen -KURA'» at demektir. Araplar, .develerle de cihad yaptıklarından deve de bu hususta at hükmündedir. Silâhlar da bunlar üzerinde kuşanılır.

İmam Muhammed (Radıyallâhü Anh)'den şöyle dedi­ği rivayet edilir: Kullanılması teamül haline gelen balta, kürek, ke­ser, testere, cenaze tabutu ve kefenleri, tencereler, kazanlar ve Kur'-an-ı Kerim gibi taşman mallan vakfetmek de caizdir.

İmam Ebû Yûsuf (Radıyailâhü anh)'a göre ise, caiz de­ğildir. Çünkü kıyâs, ancak nass ile' bırakılır. Nass ise, yalnız at ve silâha dâir olduğundan sadece bunlar vakfedilebilir. î m a m Mu­hammed (Hadıyallâhü anh), istisna'da olduğu gibi kıyâsın bâ­zan teamül ile de bırakıldığını ve anılan şeylerde teamülün var ol­duğunu söylemektedir Nusayr bin Yahya' dan, Kur'an hükmünde olduk­ları gerekçesiyle kitaplarını vakfettiği rivayet edilir. Gerek Kur'an ve gerekse diğer kitaplar, dinin öğretilmesi, öğrenilmesi ve okunmak için korunduklarından, böyle bir vakıf sahihtir. Pek çok ülkenin fı-kıhçılan, î m a m Muhammed (Radıyallâhü anh)'in görü­şündedirler. Bize göre teamül bulunmayan taşınır malların vakfı caiz değildir.

1 m a m-ı Şafiî (Radıyallâhü anh) ise : -Aslı aynen kala­rak faydalamlabilen ve satışı caiz olan her şeyin vakfı caizdir. Çün­kü : kendisinden istifade edilmesi hasebiyle o da, taşınmaz mal, at ve silâh hükmündedir.- demiştir.

Biz diyoruz ki: Vakıf için gerekli olan sonsuzluk, taşınan mal­larda gerçekleşemediğinden onlar da altın ve gümüş gibidirler. Ta­şınmaz mal ise böyle değildir. Aynı zamanda, ne rivayet ne de tea­mül yönünden bizim görüşümüze ters düşecek bir delil yoktur. Böy­lece kıyasın aslına bağlı kalınır. Nitekim, taşınmaz nîaldaki vakıf ebedileşir. Cihad ise, dinin zirve noktası olduğundan, ondaki sevap kazanma amacı çok daha esaslıdır. Cihad için kullanılan silâh ve at dışındaki taşman mallar ise, onlarla eşdeğerde değillerdir.

(Vakıf kesinleştikten sonra, onu satmak veya başkasına mülk olarak vermek caiz değildir. Ancak, İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) 'a göre vakıf malı, bölünebilen ortaklı bir mal ise, ortak, tak­sim isteyebilir ve paylaşılması sahihtir.) Vakıf malını kişilere verme­nin caiz olmayışının nedenini daha önce açıkladık. Paylaşmak ise, birbirinden ayırma ve ifraz olduğu için caizdir. Kısacası; ölçülen ve tartılan şeyler dışındaki tasarruf, çoğunlukla değiş-tokuş şeklinde olur. Ancak biz vakıf malında, vakıf noktasmdan hareketle ifraza ağırlık verdiğimizden onda satış ve başkasına verme durumları ger­çekleşemez.

Sonra eğer, kişi ortaklı olan bir taşınmazdaki payını vakfederse, paylaşmayı ortağı ile kendisi yapar. Çünkü, bu durumda yetki vak­fedenindir. Ortağı öldükten sonra vakfederse, paylaşmayı, ortağının vâsisi -ölünün yetki verdiği kişi- ile yapar. Yok eğer yalnız ken­disinin olan bir taşınmazın yansını vakfederse, bu durumda; pay­laşmayı ya Hâkim ile yapar ya da geri kalan payım birisine satarak paylaşmayı onunla yaptıktan sonra ona sattığım tekrar kendisinden satınahr. Çünkü : bir kişi. aynı zamanda hem paylaşan hem de ken­disiyle paylaşılan olamaz. Paylaşmada para farkı olması halinde ise, şayet vakfedene vakıf malı karşılığında para veriliyorsa, bu caiz değildir. Yok eğer, vakfe­den para veriyorsa, bu caiz olup verilen para kadar mal satın alın­mış olur.

(Vakfeden, şart koşsun veya koşmasın vakıf mütevellisinin, ön­ce vakıf malını verimli hale getirerek değerlenmesini sağlaması va­ciptir.) Çünkü : vakfedenin amacı, vakıf gelirinin sürekli olarak kul­lanılmasıdır. Verimli kılınmayan vakfın, gelirinin sürekli olması ise mümkün değildir. Bu itibarla, vakfm mamur hale getirilmesi şartı, kendiliğinden ortaya çıkar. Bir de kazanç, harcama tasarrufuyla el­de edilir.

Nitekim, bir kişinin hizmetine vasiyet ile verilen bir kölenin na­fakası, o kişiye âit olur. Sonra eğer, vakıf fakirlere yapılır ve vak­feden onlan bulamıyorsa, kendisine en yakın malları da, vakıf ma­lının geliri ise, bu durumda vakfeden, vakıf için gerekli olan mas­rafları bu gelirden yapar, ölümünden sonra fakirlere geçmesi şar­tıyla belli bir kişiye yapılan vakıf için gerekli olan masraflar, so­rumlu tutulabildiği için o kişinin malından yapılır. Kendisi yaşadık­ça bu durum devam eder. Ancak, kendisinden vakfın eski halini ko­ruyacak kadar bir masraf alınır.

Vakıf malı, yıkılan bir bina ise, eski haline getirilir. Çünkü: böy­le bir vakıf malının geliri, adına vakıf yapılan kişiye verilmiştir. Bun­dan fazlası ise, kendisinden istenemez. Gelir ise, onun hakkı olup rızâsı olmaksızın başka amaçla kullanılamaz. Şayet vakıf, yalnız fakirlere yapılmışsa, bâzı fıkıhçılara göre hü­küm aynıdır. Diğer bâzılarına göre ise, rızâlarıolmasa bile gelir, vakfın verimini arttırmak için kullanılabilir. Birinci görüş daha sa­hihtir. Çünkü : yapılan masraf, vakfın zorunlu ihtiyaçları içindir. Faz­lalıkta ise. bir zorunluluk yoktur.

(Bir evi çocuğunun oturmasına vakfederse, evin bakımı oturana âit olur.) Çünkü : daha önce de söylendiği gibi, kazanç, sorumlulu­ğun karşılığıdır. Bu itibarla bu da, kişinin hizmetine verilen kölenin nafakası hükmündedir.

(Evde oturan kişi, bunu redederse veya fakir ise Hâkim, evi ki­raya vererek kirasıyla evin bakımını yaptırır. Bakımını yaptırdıktan sonra, tekrar kendisine vakıf yapılan kişiye verir.) Böylece, hem vak­fedenin hem de evde oturma hakkına sahip olanın hakkı korunmuş olur. Çünkü, evin bakımı yapılmazsa, içinde oturma imkânı da or­tadan kalkar. Onarmak da, onarmayıp yıkılmaya terketmekten da­ha iyidir.

Nitekim, bakılmamakla mal tamamen heder olur.. Anılan kişinin durumu, Müzaraa muamelesindeki tohum sahibinin durumuna ben­zemektedir. Şöyle ki, tohum sahibinin tohumu vermeyi reddetmesi, hakkının kaybolmasına razı olduğunu göstermez. Çünkü bu, yokluk­tan ileri gelebilir. Evin mülkiyeti kendisine âit olmadığı için de ken­disi onu kiraya veremez.

(Vakfın, eskiyen yapı ve araç-gereçlerin i Hâkim, yine vakfın ona­rımında kullanır. O anda böyle bir ihtiyaç yoksa, ihtiyaç oluncaya kadar bunları saklar. İhtiyaç olunca tekrar orada kullanır.)  Vakfe-

denin amacı olan sürekliliğin gerçekleşmesi için bakım gereklidir. Ba­kıma hemen ihtiyaç varsa hemen yapılır." Yoksa, vakfın malzemele­ri, ihtiyaç oluncaya kadar saklanır. Tâ ki ihtiyaç halinde bakımı im­kânsız hale gelmesin. Böylece vakfın amacı da aksamamış olur. Mal­zemeyi eski yerinde kullanmak mümkün değilse, bu malzeme satı­lır ve parası vakfın ihtiyacına harcanır. Böylece bu para o malze­menin yerine geçmiş olur.

(Bu malzeme, kendilerine vakıf yapılanlar arasında bölüştürüle-mez.) Çünkü bu, vakıf malının öz bir parçası olup kendilerine va­kıf yapılanların onda hakları yoktur. Onların, yalnızca vakfın ge­lirlerinde hakları vardır. Vakfın aslı ise, Allah (Azze ve CelleVa ait­tir. O halde kendilerine yalnızca haklan verilir.

[Vakfeden, vakfın gelirini kendine tahsis eder veya mütevelli-liğini üzerine alırsa, İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anht'a göre bu -câizdir.l    K u d û r i    bu konuya iki fasıl ayırmıştır. Birincisi, vak­fedenin, vakfın gelirini kendine tahsis etmesi, ikincisi ise, mütevel-liliği üzerine alması hakkındadır.

Birincisi, İmam Ebû Yûsuf    (Radıyallâhü anh)'a gö­re caiz olup imam Muhammed    (Radıyallâhü anh)'e göre caiz değiidir. Bu son görüş, aynı zamanda   H i 1 â 1 -1 Râ zi (Ra­dıyallâhü anh) iie İ m a m -ı Şafii    (Radıyaîîâhü anh)'nin de görüşleridir. Kimisi, bu görüş ayrılığının, vakıf malını teslim alma ve ifraz şartından kaynaklandığını söylerken kimisi de, bunun kendi başına bir mesele olduğunu söylemiştir. Buna göre, görüş ayrılığı, vakfe­denin, kendisi öldükten sonra fakirlere geçmek üzere vakıf malının bir kısmının veya tümünün hayatı boyunca kendine âit oiması şar­tından doğmuştur. Eğer vakfederken yaşadıkları sürece vakıf malının bâzısının ve­ya tümünün çocuk sahibi cariyeleri ile tedbir akdi yapılan köleleri­ne, bunlar öldükten sonra da vakfın fakirlere geçmesini şart koşar­sa, bir görüşe göre bu, ittifakla caizdir.'

Kimisi ise, bu meselenin de ihtilaflı olduğunu söylemiştir. Sahih olan da budur. Çünkü : cariyeleri ve köleleri için böyle bir şart koş^-ması, kendisi için şart koşması gibidir.

imam Muhammed (Radıyallâhü anh) der ki: Vakıf, daha önce açıkladığımız kurala göre başkasının mülkiyetine geçmek üzere malı teberru' etmektir. Hal böyleyken, vakfeden, vakıf malının bâzısının veya tümünün kendine âit olmasını şart koşarsa, bu, vak­fı hükümsüz kılar. Çünkü : kişinin kendi malını kendine vermesi dü­şünülemez. Bu haliyle vakıf, verilen sadaka ile vakfedilen mescit sahasının bir kısmını kendi için şart koşması gibi olur.

İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) ise, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in, kendi sadakasından ye­diğine dâir rivayete dayanır. Rivayetteki sadakadan maksat ise, vak­fedilen sadakadır. ([8])

Halbuki kişi, ancak şart koşmak suretiyle kendi sadakasından yiyebilir. Bu itibarla anılan rivayet, bu şartın sıhhatına delâJet eder. Bir de vakıf, malı sevap için Allah (Azze ve CelîeJ'a bağışlamak­tır. O h-alde vakfeden, vakfın bâzısını veya tümünü kendine şart koşmakla Allah (Azze ve Celle)'a âit olan bir malı kendinin yap­mış oiur. Kendi malını kendine vermiş olmaz. Bu ise caizdir.

örneğin : bir han veya sulama tesisi kurarken veya arazisini me­zarlık yaparken, bu hana varması veya testiden su içmesi veya ölü­sünü bu mezarlığa gömmesi gibi. Aynı zamanda vakfın amacı olan sevap, kişinin kendi nefsine masraf yapmasıyla da kazanılır. Peygamber Efendimiz (üallaliahu Aleyhi ve Sellem), bu konuda -Kişinin kendi nefsine masraf yap­ması sadakadır. ([9]) buyurmuştur. imam Ebû Yûsuf (Rachyallahü anh)'& göre, vakfede­nin, istediği zaman vakfettiği arazîyi başka bir araziyle değiştirme­yi şart koşması caizdir.

İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre ise bu du­rumda vakıf sahih olup kiralan şart hükümsüzdür. Vakfeden, ken­di için üç güne kadar cayabilme şartım koşarsa, İmam Ebû Yûsuf {Radıyallâhü anh)'a göre bu durumda hem vakıf hem de şart sahihtir. İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre ise vakıf geçersizdir.

Bu görüş ayrılığı, daha önce açıklanan teslim alma ve teslim et­me durumunda kaynaklanır. Vakfın mütevelliliğini kendinin yap­ması hususuna gelince: burada K u d u r i, aynı zamanda H i -1 â 1' in görüşü ve mezhebin de zahiri olan îmam Ebû Yû­suf {Radıyallâhü anh)'un görüşünü dile getirmiştir. Hilâl (Radıyallâhü ann), ise şöyle der: «Bazı fikıhçilar demişler ki; vakfeden, mütevelliliğin kendine âit olması şartını koşarsa, bu görev kendisinin olur. Böyle bir şart koş­mazsa mütevelli olamaz.- ([10]) Büyük fıkıhçilar, bu görüşün îmam Muhammed (Ra­dıyallâhü anh)'e âit olma ihtimali üzerinde durmuşlardır. Çünkü o, vakfın sıhhati için mütevelliye teslimini şart koşmuştur. Şu halde vakfeden, vakfın malını teslim ettikten sonra o malda kendi müte-velliliği kalmaz. Biz diyoruz ki: mütevelli bile mütevellini? vasfını ancak vakıf sahibinin izniyle kazanabilir. Başkası, ancak vakfedenin izniyle mü­tevelli olabilirken onun mütevelli olamaması muhal olur. Bir de o, vakfa herkesten daha yakın olduğundan vakfın mütevelliliği de, her­kesten önce. onun hakkıdır. Nasıl ki, bir mescit yapan kimse, o mes­cidin onarım ve bakımını yapma ve ona görevli atama hakkma sa­hiptir, aynı şekilde köleyi kim azad ederse, kendisine daha yakın ol­duğu için velisi odur. Vakfın mütevelliliğini kendine şart koşan vakıf sahibi, güveni­lir bir kişi değilse, Hâkim, fakirlerin hakkım korumak üzere müte­velliliği elinden alabilir. Nitekim, yetim çocukların çıkarı için vâsi (ölünün çocuklanna bakan kimse) yi de azledebilir. Ne Sultanın ne de Hâkimin, kendisini mütevellilikten azledememeleri şartıyla vak­federse fıkhın kuralına ters düştüğü için bu şartı geçersiz olur.[11]

 

Bir Fasıl

 

(Kişi bir mescit yaptığı zaman'onu yoluyla birlikte ifraz ederek halkın, içinde namaz kılmalarına izin vermedikçe mescitteki mülki­yeti ortadan kalkmaz. îmam Ebü Hanife (Radıyallâhü anh) ye gö-ve, bir kişinin içinde namaz kılmasıyla mescit, vakfedenin mülkiye­tinden çıkar.) İfraz, mescidin sırf Allah (Azze ve Celle) rızâsına tah­sis edilebilmesinin şartıdır.

Namaz ise, vakıf malının, îmam Ebû Hanife (Radı-yallâhü anh) 'e ve îmam Muhammed (Radıyallâhü anh) 'e göre zorunlu olan teslimi için gereklidir. Vakıfta gerekli olan teslim, mescitte ancak içinde namaz kılmakla gerçekleşebilir. Çünkü: onu başka türlü teslim almak mümkün değildir.

Sonra İmam Ebû,Hanife ile îmam Muham­med {Radıyallâhü anh) 'den yapılan birer rivayete göre yalnız bir kişinin mescitte namaz kılması, bu iş için yeterlidir. Mescitte her­kesin namaz kılması, mümkün olmadığından bunun en azıyla yeti-nilmiştir. îmam Muhammed {Radıyallâhü anh) 'den yapılan di­ğer bir rivayette ise. cemaatle namaz kılınması şart koşulmuştur. Çünkü mescit, çoğunlukla bu maksatla yapılır.

(İmam Ebû Yûsuf (Radiyallâhü anh) : Bir kimse, şunu mescit yaptım derse o mal, onun mülkiyetinden çıkar demiştir.) Çünkü : ona göre, Kul mülkiyetini ortadan kaldırmak olan vakıf için tesiim şart değildir. Bu itibarla, köle azadında olduğu gibi. kul mülkiyetinin kalk­masıyla mescit, Allah (Azze ve Celle)'a bağışlanmış olur. Bu konu­yu daha önce açıklamıştık. (Bir kimse, altında sarnıç veya üstünde ev bulunan bir mescit vakfederek kapısını yola açar ve kendi mülkiyetinden çıkanrsa, is­tediği zaman onu satabilir, ölünce de miras olarak bırakabilir.) Bun­da kul hakkı kaldığından sırf Allah (Azze ve Celle) rızâsına bağış­lanması gerçekleşememiştir. Şayet Beyfül-Makdis mescidinde oldu­ğu gibi sarnıç,  mescidin maslahatı içinse vakıf sahihtir.

Hasan (Radıyallâhü anh), İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bir kimse, üst kısmı ev olan bir binanın alt kısmım mescit yaparsa, bu, gerçek mes­cit olur. Çünkü, mescitte varolması gereken süreklilik, binanın alt kısmında gerçekleşebilir. İmam Muhammed {Radıyallâhü anhl'den ise bunun aksi rivayet edilmiştir. Çünkü, mescit yüce olup üstünde ev veya baş­ka amaçlı bir yapının olması, onun yüceliğine halel getirir. İmam Ebû Yûsuf (Radiyallâhü anh)'un, Bagdad'a gelip yer darlığını görünce, anılan her iki durumda da vakfın sa­hih olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Anlaşılıyor ki, kendisi bu­rada zarureti dikkate almıştır. İmam Muhammed (Ra-dıyallâhu anh I in do. Re.yy'e girdikten sonra aynı sebeple, bü­tün bu durumlarda, vakfın sahih olduğunu söylediği rivayet edilir. (Evinin orta kısmını mescit yaparak insanların, içine girmeleri­ne izin vermesi de bunun gibidir.) Yâni onu satabilir, ölünce de mi­ras olarak bırakabilir Çünkü . mescit, öyle bir yerdir ki hiç kimse, insanları ondan alıkoyamaz. Oysa ki, burada vakfedenin evi, mes­cidi her taraftan kuşattığı için onun başkalarını engelleme hakkı doğmuştur. Böyle olunca da mescit olamaz, Ayrıca, yolu da kendine bı­raktığından, mescit sırf Allah  (Azze ve Celle)'a bağışlanmamış olur. (İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) in, böyle bir mescit satı­lamaz, miras olarak bırakılamaz ve hibe edilemez dediği rivayet edil­miştir.) İmam Muhammed (Radıyallâhü anh) onu mes­cit uiarak kabul etmiştir. İmam E bu Yûsuf (Radıyallâ­hü anh) dan da mescit olur dediği rivayet edilmiştir. Vakfeden, onumescit yaptıktan sonra mescitliği, yolsuz gerçekleşemeyeceği için yol da ona dahil olur. Müslümanlar, buna hak kazanırlar. Nitekim, İca» rede de durum aynıdır.

(Toprağını mescit edinen bir kimse, bundan cayamaz, mescidi sa­tamaz ve onu miras olarak bırakamaz.) Çünkü : bu toprak, kul hak­kı olmaktan çıkıp sırf Allah'a ait olmuş olur. Zira. hakikatte herşey Ailah (Azze ve Celle)'indir. Bu nedenle kul. sahip olduğu hakkı kal­dırınca bu hak tekrar aslına döner. Köle azadında olduğu gibi ku­lun maldaki tasarrufu da kesilir Mescidin çevresindeki evler yıkılıp mescide ihtiyaç kalmadığı zaman. İmam Ebû Yûsuf (Ra­dıyallâhü anh)'a göre, mescit yine mescit olarak kalır. Çünkü kul mülkiyetinden çıktığı için bir daha onun mülkiyetine dönmez. imam Muhammed (Radıyallâhü anh)'e göre. binayı yaptıranın mülkiyetine, o ölünce de vârislerine geçer. Çünkü vakfe­denin amacı olan sevaba vesile olma vasfı yok olmuştur. Böylece bu yıkık mescit, kendisine ihtiyaç olmayan cami hasırları ve otları hük­münü kazanır. Ancak, imam Ebü Yûsuf (Radıyallâhü anh). bu tür hasır ve otların, başka bir camiye aktarılacağını söyle­miştir.

(Bir kimse, müslümanlar için bir içme suyu tesisatı veya yolcu­ların barınacakları bir han veya bir tekke inşa eder veya toprağını mezarlık yaparsa, İmam Ebû Hanife (Radıyallâhü anh)'ye göre. Hâ­kim karar vermedikçe bu mallar onun mülkiyetinden çıkmaz.) Çun-ku : bunlar, kul hakkı olmaktan çıkmamıştır. Nitekim kendisi on­lardan yararlanabilir. Örneğin: handa oturur, tekkeye iner, tesisat­tan su içer ve mezarlığa ölüsünü gömebilir. Öyleyse, ya Hâkim ka­rarı olmalı ya da ölümden sonraya talik edilmelidir. Fakirler adı­na yapılan vakıfta olduğu gibi. Mescid ise böyle değildir. Çünkü, on-rîa vakfedenin faydalanma hakkı kalmamıştır. Bu nedenle de Hâkim karan olmaksızın Allah  (Azze ve Celle)'a âit olabilir. (İmam Ebû Yûsuf (Radıyallâhü anh) a göre ise, yalnız söylemek­le de vakfedenin mülkiyeti ortadan kalkar.) Nitekim, malda asıl olan da budur. Çünkü : İmam Ebü Yûsuf (Radıyallâhü anh) 'a göre vakıf, zorunlu ve sürekli olup teslimi şart değildir. İmam Muhammed (Radıyallâhü anh)'e göre ise: in­sanlar, vakfedilen sudan içmeye, handa ve tekkede oturmaya mezar­lığa da ölülerini gömmeye başladıkları anda vakıf, sahibinin mülki­yetinden çıkar. Çünkü: ona göre şart olan teslim, ancak bu şekil-

lerde gerçekleşebilir. Bu işlerden birini tek bir kişinin yapması ye­terlidir. Zira herkesin aynı anda bunları yapması imkânsızdır.Vakfedilen kuyu ve havuzun hükmü de aynıdır. Bütün bu du­rumlarda vakfeden, vakfını mütevelliye teslim ederse, caizdir. Çün­kü : mütevelli vakıf müstahaklannın temsilcisi olduğundan onun, vakfı teslim alması hak sahiplerinin teslim alması hükmündedir. Mescid konusunda ise: «Mütevelliye teslim edilmez. Zira müte­vellinin, mescitte tasarrufu olamaz.» denilmiştir. Kimisi ise: mescit, temizliğini yapacak ve kapısını kapatacak birisine muhtaç olduğu için onda da tösüm sözkonusudur. Nitekim, böyle birisine teslim edi­lirse bu teslim sahihtir, demiştir. Mezarlık da bu hususta mescit hükmündedir denilmiştir. Çün­kü : örfe göre mezarlığın mütevellisi olamaz. Kimisi ise: mezarlık, su tesisi ve han hükmünde olup mütevelliye teslimi sahihtir, demiş­tir. Zira âdete aykırı da olsa, ona mütevelli ta'yin. edilmesi caizdir.

Bir kimse, Mekke' deki bir evini Hac ve ömre yapanların oturmasına veya Mekke dışındaki bir evini yoksulların otur­masına veya ihtiyaç halinde, gazi ve mücahitlerin oturmasına vak­feder veya toprağının gelirini Allah (Azze ve Celle) yolunda cihad yapanlara tahsis ederek bu işi yürütecek bir kişiye devrederse, bu vakıf sahihtir. Daha önce açıkladığımız sebepten ötürü de kararın­dan cayamaz. Ancak toprağın geliri yalnızca fakirlere tahsis edilir. Zenginlere verilemez. Amlan diğer vakıflarda ise fakirler ve zengin­ler eşittirler.

İki hükmü birbirinden örf ayırır. Çünkü örf ehli olanlar, gelir hususunda vakıftan amacın fakirler olduğunu, diğerlerinde ise, zen­ginlerle aralarında eşitlik bulunduğunu söylemişlerdir. Ayrıca içme ve barınma ihtiyacı, hem zengini hem de fakiri kapsadığı halde zen­gin kişi, varlıklı olduğu için toprağın gelirine muhtaç değildir.

Allah (Azze ve Celle? doğruyu en iyi bilendir.[12]

 



[1] Buharı (Şahitlikler) C. 2 S. 289. Müslim (Vasiyetler) C. 3 S. 41, Ebû Dâ-vüd (Vasiyetler) C. 2 S. 42, Tirmizi (Vakit) C. 1  S. 177, İbn-i Mâce (Ahkâm) ve Nesaî (Kitab ül-Ecnas) Nafi yoluyla Abdullah İbn-i Öme(R.A.)'dan.

[2] Darekutni'nin «Sünem» (Peraiz) C. 2 S. 454. Ayrıca İbn-i Ebî Şeybe de Hz. Aii (R.A.)'dan mevkuf olarak rivayet etmiştir. Taberani de «Mucemninde Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.) «LA HABSE» «Malı bağlamak yoktur» diye buyurdu­ğunu kaydetmiştir.   Nasb-ürraye C. 3 S. 477

[3] îbn-i Ebî Şeybe'nin «Musannef»i  (Alım-Satımlar) ve Beyhakî.Nasb-ürraye C. 3 S. 477

[4] Hâkim'in rivayetine göre, Osman b. Erkam el-Mahzumî şöyle demiştir: «Ben müslümanlıkta yedinci olan kimsenin oğluyum. Babam ilk müslüman-hğı kabul edenlerin yedincisidir. Babamın evi Safa Tepesi üzerinde idi. Müslü­manlık ortaya çıktıktan sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu evde kalır ve halkı müslümanlığa bu evde davet ederdi. Aralarında Hattab oğlu Ömer'in de bu­lunduğu birçok kimseler bu evde müslümanlığı kabul etmişlerdir. Bunun için, ba­bamın bu evine «Darül-tslâm» diye ad verilirdi. Babam Erkam, bu evi çocukla­rına vakfetmişti. Ben vakfiyesini gözümle okudum.» el-Müstedrek (Fazail) C. 2 S. 602

[5] Müslim (Zekât), Buhari (Cihad) C. 1 S. 402

[6] Tâberanî de «Mucemninde şu hadîsi kaydetmiştir :

«Mekke'den hicret edenler Medine'ye ilk geldiklerinde Medine suyu pek hoşla­rına gitmiyordu. Ancak Gifar kabilesinden bir adamın «Rume» adında bir kuyusu vardı. Adam bu kuyu suyunun kırbasını bir müd yiyeceğe satıyordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ona:

-  Kuyunu bana cennette bir pınar karşılığında satmaz mıstn? dedi. Adam :

-  Ya Resulallab, benim ve  çoluk çocuğumun bu kuyudan başka bir geçim kaynağımız olmadığı için bunu yapamam, dedi. Bunu duyan  Affan oğlu  Osman kuyuyu adamdan otuz beş bin dirhemle satın aldıktan sonra Peygamber Efendi­miz (S.A.V.)'e gelerek:

-  Yâ Resulallab, adama verdiğini bana da verir misin? Yâni eğer ben bu ku­yuyu satın alırsam bana cennette bir pınar verir misin? dedi Peygamber Efendi­miz (S.A.V.) :

-  Evet, dedi. Hz. Osman :

-  Ben o kuyuyu satın almış bulunuyorum ve onu müslümanlara sadaka kıl­dım, dedi»   Nasb-ürraye C. 3 S.477-478

[7] Tamamen gariptir.   Kasb-ürraye C. 3 S. 479

[8] Bu rivayet   de   aynı  lâfızla  gariptir.   İbn-İ   Ebi   Şeybe. «Musannefııinin (kendileriyle İmam Ebû Hanife'ye itiraz ettiği hadisler babında) «Peygamber Efen­dimizin vakfiyesinde» sahipleri ondan, aşırı  değil, fakat  normal  bİF şekilde yiye­bilirler» ibaresi vardı» diye bir rivayet kaydetmiştir.    Nasb-ürraye C. 3. S. 479

 

[9] Bu hadîsi Mikdam b. Madikeribe, Ebü Sâid-i Hudrî. Câbir ve Ebü Üma-me (R.A.)     rivayet etmişlerdir :      Mikdâm'm  rivayetini  İbn-i  Mâce     (Ticaretler bahsinde) şu şekilde kaydetmiştir :

«Kişinin kazançları içinde elinin çalışması ile elde etlisi kazançtan daha te­miz bir kazanç yoktur. Kişinin kendine, eşine, çocuklarına ve hizmetçisine yaptıi;ı masraflar kendisi için sadakadır» İbn-i Mâce C   1 S. 155

Ebû Sâid-i Hudri'nin rivayetini de İbn-i Hibban «Sahihninde şu şekilde kay­detmiştir :

Kim ki helâldan bir mal kazanır da onu önce kendine, sonra yanındaki Al­lah'ın diğer kullarına yedirir ve çiydirirse, onunla ona bir (emizlik hasıl olur.»

Bunu ayrıca Hâkim de (yiyecekler bahsinde) az bir değişiklikle kaydederken : «Her ne kadar Buharı ile Müslim kaydetmemişlerse de senedi sahihtir» demiştir.

el-Müstedrek C. 4 S. 130

[10] Câbir'in rivayeti de Hâkim (Alım-Satımlar bahsinin sonlarında) şu şekilde kaydetmiştir:

«Yapılan her İyilik sadakadır. Kişinin kendine ve çoluk çocuğuna yaptığı her masraf kendisi için sadakadır. Şerefini korumak için yaptığı her masraf kendisi İçin sadakadır. Mü'min kişi ne masraf yaparsa, Cenâb-ı Allah iC.C.) onun halefi­ni vermeyi kendi üzerine alır. Meğer ki yaptığı masrafla bir günah islemiş olsuna

el-Müstedrefc C. 1 S. 50

Ebü Umâme*nin rivayetini de Taberanİ «Mucemninde şu şekilde kaydetmiştir :

«Kim İd kendine bir masraf yaparsa, yaptığı masraf kendisi için sadakadır. Kim İd eşi ile çoluk çocuklarına bir masraf yaparsa yaptığı masraf kendisi için sadakadır.»     Nasb-ürraye C. 3 S. 480

Dört sünen sahipleri de şunu rivayet etmişlerdir :

«Peygamber Efendimiz <S.A.V.) :

- Sadaka verin diye buyurdu. Adamın biri:

-Yâ Resûlailah, benim bir dinarım vardır. Onu ne yapayım? diye sordu. Peygamber Efendimiz (5.A.V.):

- Onu kendine harca, buyurdu. Adam :

- Benim bir dinarım daha var, dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.): . —-Onu çoluk çocuklarına harca, buyurdu. Adara: Bir dinarım daha vardır, dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):

- Onu da hizmetçisine harca, buyurdu. Adam:

- Bir dinarım daha vardır, dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):

-  Onu artık ne yapacağım sen bilirsin, dedi» Ebû Dâvûd (Zekât-akrabalık naskım gözetim babı) C. 1 S. 238. el-Müstedrek (Zekât) C. 1 S. 415

[11] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/23-35.

[12] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/35-38.