Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zekat - 2. Sayfa - 014Zekat

8. BÖLÜM.. 4

ZEKAT. 4

8. 1. Tarifi 4

8. 2.   Zekât Vermeye Teşvik. 4

8. 3. Zekâtı Vermeyenin Cezası 5

8. 4. Zekâta Mâni Olanın Hükmü. 6

8. 5.  Zekât Kime Vacib Olur?. 7

8. 5.1.  Çocuğun ve Delinin Malının Zekâtı 7

8. 5.2.  Nisaba Malik Olan Borçlu. 7

8. 53. Üzerinde Zekât Borcu Olduğu Halde Ölen Kimse. 7

8. 6. Zekâtı Öderken Niyetin Şart Olması 8

8.7.  Zekâtı Vacib Olduğu Zaman Eda Etmek. 8

8.8.  Zekâtı Vermekte Acele Etmek. 8

8.9.  Zekât Veren Kimse İçin Duada Bulunmak. 8

8.10.  Zekât Vermek Vacîb Olan Mallar 9

8.10.1.  Altın Ve Gümüşün Zekâtı 9

8.10.1.1.  Vâcib Olması 9

8.10.1.2.  Altının Nisabı Ve Vâcib Olmasının Mikdart 9

8.10.1. 3.  Gümüşün Nisabı ve Vacib Olan Miktar 9

8.10.1.4.   Altın ve Gümüşü Biribirine İlâve Etmek. 9

8.10.2.   Alacakların Zekâtı 9

8.103.   Senet ve Banknotların Zekâtı 10

8.10.4.   Süs Eşyalarının Zekâtı 10

8.10-5.   Kadının Mehrinin Zekâtı 10

8.10.6.   Evlerden Alınan Kira Ücretinin Zekâtı 11

8.10.7.  Ticaret Mallarının Zekâtı 11

8.10.7.1.  Hükmü. 11

8.10.7.2.  Hangi Mallar Ticaret Malt Sayütr?. 12

8.10.7.3.  Ticaret Malının Zekâtı Nasıl Verilir?. 12

8.10.8.  Ziraî Ürünler İle Sebze ve Meyvelerin Zekâtı 12

8.10.8.1. Gerekliliiği 12

8.10.8.2.  Rasûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Zamanında Zekât Alınan Mahsuller 12

8.10.8.3.   Zekâtı Alınmayan Mahsuller 13

8.10.8.4.   Bu Konuda Fakihlerin Görüşleri 13

8.10.8.5.  Zeytinin Zekâtı 13

8.10.8.6.  İhtilafın Sebebi ve Kaynağı 14

8.10.8.7.   Ekin ve Sebzelerin Nisabı 14

8.10.8.8.   Ekinlerde Zekâtın Ölçüsü. 15

8.10.8.9.   Haraç Arazisinde Zekât 15

8.10.8.10.  Kiralanmış Araziden Elde Edilen Ürünlerin Zekâtı 16

8.10.8.11.  Hurma ve Üzümdeki Nisab Tahmini Usûlle Olup Ölçü île Değildir 16

8.10.8.12.  Üründen Yemek. 17

8.10.8.13.  Ekin ve Meyveleri Birbirine İlave Etmek. 17

8.10.8.14. Ekin ve Sebzelerde Zekât Ne Zaman Vacib Otur?. 17

8.10.8.15.  Zekât İçin Malın İyisini Ayırmak. 18

8.10.9.  Balın Zekâtı 18

8.10.10.  Hayvanların Zekâtı 18

8.10.10.1.  Develerin Zekâtı 18

8.10.10.2.  Sığırın Zekâtı 19

8.10.10.3.  Koyunların  Zekâtı 19

8.10.10.4.  Îki Nisab Arasındaki Miktarların Hükmü. 19

8.10.10.5.  Zekât Olarak Alınması Caiz Olmayan Mallar 19

8.10.10.6.  Davar Dışındaki Hayvanların Zekâtı 20

8.10.10.7.   Deve, Sığır ve Koyun Yavrusunun Zekâtı 20

8.10.20.8.   Malları Toplamak Veya Ayırmak Hakkında Gelen Rivayetler 21

8.10.10.9.  Sürüleri Birbirine Katmanın Bir Tesiri Var mı?. 21

8.10.11.   Hazîne ve Madenlerin Zekâtı 21

8.10.11.1.   Hazine'nin Manası 21

8.10.11.2.  Madenin Manası ve Alimlere Göre Madenin Zekâtı 22

8.10.11.3.  Hazine ve Madenlerde Zekâtın Meşru Oluşu. 22

8.10.11.4.  Zekât Vacip Olan Hazinenin Şekli 22

8.10.11.5.  Hazinenin Bulunduğu Yerin Durumu. 22

8.10.11.6.   Hazinede Vacip Olan Zekât Miktarı 23

8.10.11.7.   Beşte Bir Kime Vacip Olur?. 23

8.10.11.8.  Beste Birin  Verileceği  Yerler 23

8.19.11.9.  Denizden Çıkan Şeyin Zekâtı 23

8.10.12. Kazanılmış Mal 23

8.10.13. Zekât Malın Kendine Değil, Sahibinin Zimmetine Vacibdir 24

8.10.14.  Zekâtın Vacib Olmasından Sonra ve Edasından Önce Malın Helak Olması 24

8.10.15.  Ayırdıktan Sonra Zekâtın Zayi Olması 25

8.10.16.  Zekâtı Sonraya Bırakmak Onu Düşürmez. 25

8.10.17.  Zekât Olarak Malın Yerine Kıymetini Vermek. 25

8.10.18.  Müşterek Malda Zekât 25

8.11.  Zekât Vermekten Kaçınmak. 25

8.12.  Zekâtın Verileceği Yerler 26

8.12.1.  Fakirler ve Miskinler 26

8.12.1.1.  Fakire gerilecek  Zekât Miktarı 26

8.22.1.2.  Kuvvetli Ve Çalışabilir Kimseye  Zekât Verilebilir  Mi?. 27

8.12.2.3.   Nisaba Malik  Olduğu. Halde Kendisine Yetecek Miktarı Bulamayan Kişi 27

8.12.2.  Zekât Memurları 27

8.12.3.  Müellefe-i Kulûb. 28

Müellefe-İ Kulub Olan Kâfirler İse İki Kısımdır. 28

8.12.4.  Köleler 29

8.12.5.  Borçlular 30

8.12.6.  Allah Yolunda Olanlar 30

8.12.7.   Yolda Kalanlar 31

8.13.  Zekât Verilmesi Gereken Kimselerin Hepsine Veya Bir Kısmına Zekâtı Dağıtmak  31

8.13.1.  Alimlerin İhtilâflarının Sebebi ve Kaynağı 31

8.13.2.  Şafii’nin Görüşüne Cumhurun Görüşünün Tercihi 31

8.14.  Zekât Vermek Haram Olanlar 32

8.14.1.  Kâfirler ve Mülhidler 32

8.14.2.  Haşimoğulları 32

8.14.3.  Babalar Ve Çocuklar 33

8.14.4.  Zevce. 33

8.24.5.  Allah'a Yaklaşmak İçin Yapılan Hayır Müesseselerine Zekât Vermek. 33

8.15.  Zekâtı Kimlerin Dağıtabileceği 33

8.16.  Zekâtı Adaletle Veya Zorla Halîfeye Vermekle Mal Sahibinin Zekâttan Kurtulması 34

8.17.  Zekâtı Sâlih Kişilere Vermenin Müstehab Olduğu. 34

8.18.  Zekât Verenin Verdîği Zekâtı Satın Almasının Nehyedildiği 35

8.19.  Zekâtı Yakınlara Vermenin Mûstehab Olduğu. 35

8.20.  Îlim Öğrenenlere Zekât Vermek. 35

8.21.  Borcu Zekattan Düşmek. 35

8.22.  Zekâtı Nakletmek. 36

8.23.  Zekatı Yanlış Tere Vermek. 37

8.24.  Zekâtı Açıktan Vermek. 37

8.25.  Fıtır Sadakası 38

8.25.1.  Hikmeti 38

8.25.2.  Kime Vaciptir?. 38

8.25.3. Miktarı 38

8.25.4.  Sadaka-i Fıtır Ne Zaman Vacip Olur?. 38

8.25.5. Sadaka-ı Fitin Vacib Olduğu Vakitten Önce Vermek. 38

8.25.6.    Sadaka-i Fıtınn Verileceği Yerler 39

8.25.7.   Zımmîye Sadaka-İ Fitin Vermek. 39

8.28.   Malda Zekattan Başka Bîr Hak Var Mıdır?. 39

8.27.  Nafile Sadaka. 41

8.27.1. Sadakarın Çeşitleri 42

8.27.2. İnsanlardan Sadakaya En Lâyık Olan. 43

8.27.3.  Sadakayı İptal Etmek. 43

8.27.4.  Haram Malı Tasadduk Etmek. 43

8.27.5.  Kadının Kocasının Malından Sadaka Vermesi 44

8.27.6.  Malın Tümünü Tasadduk Etmenin Câiz Olduğu. 44

8.27.7.  Zımmi ve Harbîye Sadaka Vermenin Caiz Olduğu. 44

8.27.8.  Hayvanlara Tasadduk Etmek. 44

8.27.9. Devam Eden Sadaka. 45

8.27.10.  İyiliğe Teşekkür Etmek. 45


8. BÖLÜM

 

ZEKAT

 

8. 1. Tarifi

 

Kişinin, Allah'ın hakkı olarak fakirlere verdiği malın adıdır. Zekâtta, bereket ummak, nefsi temizlemek, hayırları çoğaltmak bu­lunduğu için bu isim verilmiştir.

Bu kelime; arıtmak, temizlemek ve bereket anlamındaki ze­kât kökünden alınmıştır. Allah'u Teâlâ şöyle, buyuruyor: «Onların mallarından bir miktar zekât al ki onunla onları temizleyesin, yü-ce kesin.» (Tevbe: 103).

Zekât İslâm'ın beş esasından biri olup Kur'an'da sekseniki yer­de namazla beraber zikredilmiştir Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'in­de, Rasûlüllah şaiîallahu aleyhi ve sellem ise hadislerinde bütün üm­metine zekâtı farz kılmıştır. Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmirf, Nesâî ve îbn Mâce'nin Ibn Abbas' (r.a.) dan rivayetine göre Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem Muâz bin Cebel (ra.)'i Yemene gönderirken ona şöyle dedi: «Sen kitap ehlinin bulunduğu bir top­luma gidiyorsun. Onlan Kelime-i Şehadete ve benim Allah'ın Rasû-lu olduğuma davet et. Eğer İtaat ederler» onlara mallarından ze­kât olarak vermeleri gereken Allah'ın farzını bildir. O, zenginlerin­den alınıp fakirlerine verilecektir. Eğer iaat ederlerse mallarının en iyilerini almaktan sakın. Mazlumun bedduasından kork. Çünkü mazlum ile Allah arasında perde yoktur.»

Taberani'nin «Evsat» ve «Sağır» adlı kitaplarında, Ali (r.a.)dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur: «Allah Teâlâ müslüman zenginlerin, mallarından fakir­lere yetecek kadarım vermelerini farz kıldı. Açlık ve çıplaklığın fa­kirlere yüklediği zor ve zahmetli hayat, ancak zenginlerin cimriliği

sebebiyle meydana gelir. Dikkat ediniz! Şüphesiz Allah, onları şid­detli bir hesapla hesaba çekecek ve onlara acıklı azabı tattıracak-tır.» (Taberani; «Sabit bîn Muhammed Zâid, bu hadisi tek olarak rivayet etti.» demiş. Hafız, Sâbit'in «güvenilir ve doğru bir kimse olduğunu» söylemiştir. Sâbit'ten, Buharı ve diğerleri de hadîs riva­yet etmiştir. Hadisin diğer ravileri hakkında bir şey söylenmemiş­ti.)

Zekât farzı, Mekke'de İslâm'ın ilk yıllarında mutlak idi... Ze­kât gereken mallar hakkında herhangi bir sınır yoktu. Ne kadar ve­rileceğinin miktarı da belli değildi. Bu husus müslümanlann anla­yışına ve cömertliğine bırakılmıştı. Meşhur olan görüşe göre hicre­tin ikinci yılında hangi çeşit mallardan ne kadar zekât verileceği farz kılınarak mesele açık bîr şekilde ortaya konmuştur.

 

8. 2.   Zekât Vermeye Teşvik

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor: «Onların mallarından bir "»'Mır zekât al ki onunla onları temizleyesin, yüceltesin...» (Tevbe: 103). Yani, «Ey Rasûl, müminlerin mallarından farz olan zekât gibi mu­ayyen, nafile olan sadaka gibi muayyen olmayan mikdar a!,» demek­tir. Buradaki «muayyen olmayan» ifadesi nafile olarak verilen mal­dır. «O zekâtla temizlensinler» ifadesi, cimrilik ve tamah kirinden temizlenerek, fakir ve yoksulları aşağı görmek ve onlara karşı katı kalpli olmaktan ve bu duyguların beraberinde getirdiği' alçak ha­reketlerden kurtulsunlar ve nefisleri temizlensin demektir. Zekat sebebiyle mallan artar, hayırları yükselir, hayatlarında ve amelle­rinde bereket olur. Böylece de dünyevî ve uhrevî saadete nail olur­lar.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: «Doğrusu Allah'a karşı gelmekden sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçeler­de ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar bundan önce iyi davra­nanlardı. Onlar geceleri az uyuyanlardı. Seher vakitlerinde bağışlan­ma dilerlerdi. Onların mallarında muhtaç ve yoksullar İçin bir hak vardı, onu verirlerdi.» (Zariyât: 15-19).

Allah Teâlâ iyi insanların sıfatlarını «İhsan» olarak belirlemiş­tir. İnsanların iyilikleri şefkat ve merhamet göstererek fakire hak­kını vermek şeklinde kendini gösterdiği gibi, gece ibadete kalkmak, Allah'a yaklaşmak ve İbadet niyetiyle seherlerde istiğfar etmekle de bu iyilikler kendini gösterir.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Mümin erkeklerle mümin ka­dınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükden alıkoyarlar. Namaz kılarlar, zekât verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat eder­ler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir.» (Tevbe: 71).

Allah'ın mübarek kıldığı ve rahmetiyle kuşattığı toplum, Al­lah'a îman eden ve biribirilerine yardım eden ve sevgi göstererek dost olan, iyiliği emreden, kötülükden nehyeden, kendisim namaz­la Allah'a bağlayan ve bu bağı zekâtla kuvvetlendiren cemaattir.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Onları biz yeryüzüne yerleşti­rirsek, namaz kılarlar, zekâtı verirler, uygun olanı (marufu) emre­derler, fenalığı (münkeri) yasak ederler. İşlerin sonucu Allah'a ait­tir.» (Hacc: 41). Bu ayette yüce Allah, zekât vermeyi yeryüzünde yerleşmenin gayelerinden biri saymıştır.

Tirmizî'nin Ebû Kebeşt'el-Enmârî (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, Nebî Aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Üç şeye yemin ede­rek size bir söz söylüyorum ki, onu ezberleyin. Sadaka vermekle mal eksilmez. Zulüm gören bir kul sabrederse şüphesiz Allah onun izzetini artırır. Dilencilik kapısını açan bir kula Allah ancak fakir* lik kapısını açar.»

Ahmed ve Tirmizi'nİn Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet ettiğine göre ve Tirmizi'nin sahih saydığı hadiste Rasulullah sallallahu aley­hi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allahu Teâlâ sadakaları kabul ederek onlara hayırlı mükâfatlar .verir. Sizden biriniî atının yavru­sunu besleyip büyüttüğü gibi, Allahu Teâlâ da zekâtı verilen malı bü­yütür. Hatta o bir lokma mal Uhud dağı büyüklüğünde olur.» Veki' demiştir kî: Bunun doğru olduğunu şu âyet-i kerimeler tasdik et­mektedir.

«Kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alan Allah'dır.» (Tevbe: 104).

«Allah faizi mahveder, sadakaları artırır.» (Bakara: 276). Ahmed'in Enes (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Enes (ra.) şöyle demiştir: «Temim kabilesinden bir adam Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve selleme gelerek; «Ya Rasulallah, benim çok malım var, aile efradımla misafirlerim de fazla, söyle bana bu malımı nasıl harca­mam gerekir?» diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Malının zekâtını ayırırsın. Çünkü zekât bir temizliktir. Seni temizler. Akrabalarım dolaş, fakirin, kom­şunun ve dilencinin hakkını bil.»

Yine Ahmed'in Aişe (ta.) den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç şey var ki; yemin ederim onlar Öyle olacaktır: İslâm'dan nasibi olanı. Allahu Te­âlâ, Islâmdan nasibsiz gibi kılmaz. İslâm'ın hisseleri ise namaz, oruç ve zekâttır. Allah, dünyada dost edinmediği kulunu, kıyamet günü başkalarına dost kılar. Her hangi bir milleti seven kişiyi, Allahu Te-âlâ onlardan kılar. Dördüncü bir kişiye ise, yemin etsem, umarım ki günahkar olmam. O da, Allah'ın, dünyada günâhlarını örttüğü kişiyi ahirette de örteceğidir.»

Taberani'nin «Evsat» kitabında Câbir (r.a.) den rivayet ettiği­ne göre Câbir (r.a.) demiştir ki: «Bîr adam Rasüîüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek; «Ya Rasûlallah, bir kimse malının zekâtı­nı verirse, o kimse hakkında ne dersin?» diye sordu. Bunun üzeri­ne Rasûlüüah «Kim malının zekâtını verirse, malının kötülüğü on­dan gitmiş olur» buyurdular.»

Buhari ve Müslim'in Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet ettik­lerine göre Câbir (r.a.) şöyle demiştir: «Namaz kılmak, zekât ver­mek ve her müslümana nasihat etmek konusunda Rasûlüllah'a biat ettik.»

 

8. 3. Zekâtı Vermeyenin Cezası

 

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Altın ve gümüşü biriktirip Al­lah yol ında sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehenr am ateşinde kizdınldiğı gün, alınları, böğürleri ve sırtlan on-larlr dağlanacak. «Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğini­zi tadın» denecek». (Tevbe: 34-35).

«.Allah'ın kereminden kendilerine verdiğinde cimrilik edenler, onu kendileri İçin hayırlı sanmasınlar. Hayır, o, kendileri için şerli­dir. Cimrilik ettikleri şeyler kıyamet günü boyunlarına dolanacak­tır...» (Al-i îmrân: 180).

Buhari, Müslim ve Ahmed'in Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet et­tiklerine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur: «Hiçbir hazine sahibi yoktur ki onun zekâtını vermesin de, o hazine cehennem ateşinde kızdırılarak levhalar haline getirilme­sin ve onunla tâ Allah Teâlâ ellibin sene miktarındaki bîr günde kul­lan arasında hükmedinceye kadar yanlan ve alnı dağlanmasın. Son­ra ya cennete veya cehenneme (giden) yol kendisine gösterilir. Yine hiçbir deve sahibi yoktur ki onlann zekâtını vermesin de kendisi alabildiğince çok olan develerin altına düz ve geniş bir yere yatırılarak develer üzerinden geçirilmesin. Develerin son taraftakileri üzerinden geçtikçe ön taraftakfleri tekrar onun üzerine iade olunur. (Bu) tâ Allahu Teâlâ miktan eüi-bin sene olan bir günde kullan arasında hükmedinceye kadar (böy­le devam eder). Sonra ya cennete veya cehenneme (giden) yol ken­disine gösterilir. Hiçbir koyun sahibi de yoktur kî, onlann zekâtını vermesin de, kendisi alabildiğine çok koyunlann altına düz ve geniş bir yere yatırılarak koyunlar onu tırnaklarıyla ezmesinler ve içlerinde yamuk boynuzlu ve boynuzsuz koyun bulunmamak şar­tıyla onu boynuzlarıyla süsmesinler. Son tarafda bulunan koyunlar üzerinden geçtikçe ön taraftakiler tekrar onun üzerine iade olunur­lar. (Bu) tâ Allahu Teâlâ kullarının arasından miktan sizin senele­rinizle ellibin sene olan bir günde hükmedinceye kadar (böyle de­vam eder). Sonra ya cennete veya cehenneme (giden) yol kendisine gösterilir,» (Ravî Süheyl; «Sığın zikretti mi etmedi mi bilmiyorum», demiştir.

Ashab: «Atlar ne olacak ya Rasûlallah?» dediler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Atların alınlarında kıyamete kadar hayır vardır.» (Yahut, «Atların alınlarında kıyamete kadar hayır düğümlenmiştir.» Süheyl; «Öyle mi de­di, böyle mi dedi, şüphe ediyorum,» demiştir).

«Atlar üç kısımdır: Bir kısmı sahibine ecir, bir kısmı sahibine Örtü, bir kısmı da sahibine yüktür. Sahibine ecir olan at, sahibinin Allah yolunda edindiği ve Allah yoluna hazırladığı attır. Böyle bir atın karnına attığı herşey mukabilinde Allah sahibine bîr ecir ya­zar, velev ki atı çayırda gütmüş olsun. At her ne yerse Allah ona kar­şılık sahibine bir ecir yazar. Atı nehirden sularsa, karnına attığı her damla karşılığında sahibine bir ecir vardır.» Rasûlüllah aleyhisselam: «Atın bevli ile pislikleri mukabilinde bile ecir olduğunu» söyledi ve sözüne devamla: «Bir veya iki tur koşmuş olsa, attığı her adım mukabilinde sahibine ecir yazılır,» dedi.

«Sahibine örtü olan ata gelince: (Bu da) bir kimsenin sırf cö­mertlik ve güzellik için edindiği attır. Ama onun sırtında ve karşı­sında, gerek darlık gerekse varlık içinde (Ödemesi gereken) bir hak olduğunu unutmaz. Sahibine yük olan at ise sahibinin sırf böbür­lenmek, şımarmak, övünmek, ve aleme riya için edindiği attır. İşte atı kendisine yük olacak kimse budur.» Ashab: «Ya eşekler ne ola­cak ya Rasulallah?» diye sordular. Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurdu: «Allah onlar hakkında bana şu kapsamlı ayetlerden baş­ka bir şey indirmedi: «Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre kadar şer yapmışsa onu görür.» (Zilzal: 7-8).

Buhari ve Müslim'in Ebû Hûreyre (r.a.) den rivayet ettiklerine göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Her kim, Allah kendi­lerine mal vermiş de zekâtını vermemişse zekâtını vermediği malı, kıyamet gününde iki gözü üstünde iki siyah nokta bulunan, kor­kunç, zehirli, erkek bir yılan suretine konulur. Bu korkunç yılan

kıyamet günü mal sahibinin boynuna sarılır. Sonra ağzı ile sahibi­nin çenesini iki tarafından yakalar ve «Ben, senin malınım, ben se­nin hazinenim» der. (Ravi diyor ki; «Bundan sonra Rasulullah şu ayeti okudu: «Allah'ın kereminden kendilerine verdiğine cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, o kendileri İçin şerlidir. Cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır...» (Âl-i İmrân: 180).

İbn Mâce, Bezzâr ve Beyhâkî'nin (Lafız Beyhakîye aittir,) Ibn Ömer'den rivayet ettiklerine göre; Nebi aleyhisselam şöyle buyur­muştur: «Ey muhacirler topluluğu, beş haslet vardır ki, onlara mübtela olmanızdan ve onların size gelmesinden Allah'a sığınırım: Eğer bir toplumda fuhuş yayılır, hatta fuhşu açıktan açığa yapma­ya başlarlarsa, geçmişlerinde olmayan açlık onlarda yayılır, örtü ve tartıda noksanlık yaparlarsa, fakirliğe, rrak darlığına ve İdare çilerin zulmüne maruz kalırlar. Mallarının zekâtını vermedikleri zaman üzerlerine gökten yağmur yağmaz. Hayvanlar da olmazsa hiç yağmur göremezler. Allah'a ve Rasûlüne verdiği sözü bozanların üzerlerine düşmanları musallat olur da ellerinde olan malların bir kısmını alırlar, önderleri Allahın kitabıyla hükmetmeyenlerin ara­larına Allahu Teâlâ harp ve nifak sokar.»

Buhari ve Müslim'in Ahnef bin Kays (r.a.) dan rivayet ettikle­rine göre Ahnef (r.a.) şöyle demiştir: «Kureyş'm ileri gelenlerinden bir cemaatin bulunduğu bir halkada otururken, son derece haşin elbiseli, haşin vücutlu ve haşin yüzlü bir adam çıkageldi. Cemaatin başlarına dikilerek selâm verdi, sonra şöyle dedi: «Mal biriktiren­lere cehennem ateşinde pişirilen taşlarla müjde! Bu taşlar onların herbirerlerinin meme uçlarına konacak, ta kürek kemiklerinden çı­kacak, kürek kemiği üzerine konacak, memeleri ucundan çıkacak. Böylece çalkalanıp duracaklar.» Bunun üzerine cemaat başlarım indirdiler, onlardan hiç birinin bu adama cevap verdiğini görmedim. Sonra adam dönüp gittf. Ben de peşinden tâkib ettim. Nihayet bir direğin yanma oturdu. Kendisine «zannetmem ki bu zevat, senin kendilerine söylediklerinden hoşlanmış olsunlar» dedim. O zat şu ce­vabı verdi: «Hakikaten bunların hiçbir şeye aklı ermiyor. Dostum Ebul Kasım beni çağırdı; ben de kendisine icabet ettim. Bana aühud'u görüyor musun?» dedi. Akşama ne kadar zaman kalmış diye baktım; bir haceti için beni gönderecek sanıyordum. «Evet görüyorum» dedim. Bunun üzerine «Bu Uhud dağı kadar altınım olmasını istemem. Bunlardan üç dinar müstesna olmak üzere hep­sini infak ederim.» buyurdu. Sonra; «bunlar dünyayı topluyorlar, hiçbir şeye akıllan ermiyor» dedi. Ben; «seninle kardeşlerin Kureyş arasında ne varki, onların yanına uğramıyor ve onlardan birşey al­mıyorsun?» dedim. O zat: «Rabbime yemin ederim ki, tâ Allah ve Rasûlüne kavuşuncaya kadar ben onlardan ne dünyalık isterim, ne de kendilerine din namına bir şey sorarım» dedi.»

 

8. 4. Zekâta Mâni Olanın Hükmü

 

Zekât, ümmetin üzerinde icma ettiği ve dinin zaruri kısımla­rından kabul ettiği bir farzdır. Şöyle ki, zekâtın gereğine inanma­yan dinden çıkmış olur ve kâfir olarak öldürülür. Ancak İslâm'a yeni girmiş bir kimse ise öldürülmez. Çünkü islâm'ın hükümlerini bilmediği için bu kişi özürlü sayılır.

Zekâtın gereğine inanmakla beraber zekât vermekten kaçınır­sa İslâm'dan çıkmış olmamakla beraber günahkâr olmuş olur. Ha­kimin bu kimseden zekâtı zorla alması ve tâzîr[1] cezası uygu­laması gerekir. Malının ziyâde olunan kısmından ise zekât alınmaz. Ancak Ahmed'e ve Şafii'nin ilk görüşüne göre; ziyâde olunan ma­lın zekâtı alındığı gibi, ceza olarak malının yansı da alınır.

Çünkü Ahmed, Nesâî, Ebû Dâvûd, Hâkim ve Beyhâkî'nin Behz bin Hâkim'den, onun babasından, onun da dedesinden rivayet olun­duğuna göre dedesi demiştir ki: Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in şöyle buyurduğunu işittim: «Her sâîme[2] deve için zekât vardır. Her kırk devede, iki yaşım tamamlamış bir dişi deve zekât vardır. Ücret karşılığında vermiş olduğu develeri hesaptan ayırmaz. Ücreti ise onundur. Şayet bunu vermeyecek olursa, yüce ve müba­rek olan Rabbimizin vacib olan haklarından bir hak olarak onu alırız, hatta, malının yansını da alınz. Muhammedîn ailesi için ze­kâttan herhangi bir şey almak helâl olmaz.»

İmam Ahmed'e bu hadis'in isnadı hakkında sorulunca «İsnadı salihdir.» diye cevap vermiş, Hâkim, Behz hakkında «hadisi sahih­tir» demiştir.

Buhari ve Müslim'in îbn Ömer'den rivayet ettikleri hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kelime-i şehadet getirip, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunları yaparlarsa, kanlan ve mallan İslâm hakkı müstesna benden korunmuştur. Hesaplan İse Allah'a aittir.»

Buhari, Müslim, Tirmizî, Ibn Mâce ve Ebû Davud'un Ebû Hüreyre'den rivayetine göre, Ebû Hûreyre şöyle demiştir: Rasülüllah vefat edip Ebû Bekir (r.a.) halife olunca; Arap kabilelerinden bazıları dinden döndü. Bunun üzerine onlara savaş açmak isteyen Ebû Bekr'e, Ömer (r.a.) şöyle dedi: «Bu insanlarla nasıl savaşırsın? Halbuki Allah Rasûlü «Kelime-i Şahadet getirinceye kadar İnsan­larla savaşmakla emrolundum, Kelime-i Şahadet getirmenin İslâm hakkı müstesna canı ve malı benden kurtulmuştur. Hesabı Allah'a aittir.» buyurmuçtur.» deyince, Ebû Bekr; «Vallahi, namazla zekâ­tın arasını ayıranlarla savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır. Vallahi Rasûlüllah'a verdikleri bir dişi oğlağı bile bana vermezler­se, bu yüzden kendileri İle harb edeceğim» dedi. Bunun üzerine Ömer; «Vallahi bunlarla harb etmek, Allah'ın Ebû Bekr'in kalbine kc; nuş olduğu ilhamından başka bir şey değildir. Ben de böylece onlarla savaşmanın hak olduğunu anlamış oldum.» dedi. (Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi'nin rivayetlerinde bir dişi oğlak yerine «bir yular» şeklinde geçmekledir.)

 

8. 5.  Zekât Kime Vacib Olur?

 

Zekât verilmesi gereken malların herhangi birinden nisaba {ye­terli mikdara) malik ulan hür bir Müslümana zekât farzdır. Nîsab'-da şu şartlar aranmaktadır.

a) Kişinin, yemek, giymek, ev, binek ve sanat aletleri gibi ih­tiyaç duyduğu zaruri ihtiyaçlardan fazla bir maîa sahib olması.

b) Zekâtı verilecek malın üzerinden hicri bir sene geçmiş bu­lunması. Zamanın başlangıcı nisaba malik olduğu günden başlayıp, malın sene boyunca tam olarak mevcut olması gerekir. Şayet sene arasında eksilip de sonra tamamlanırsa, tamam olduğu gün sene başlangıcı olarak itibar olunur.

Nevevî şöyle demiştir: «Bizim mezhebimizle (%âfü), Mâlik, Ah-med ve alimlerin çoğunun mezhebine göre zekât vermek gereken al­tın, gümüş ve sürü gibi mallarda sene boyu nisab bulunmakla be­raber üzerinden sene geçmesi gerekir. Eğer sene içinde nisab eksi-lirse sene şartı bozulmuş olur. Bundan sonra şayet nisaba malik olursa zaman şartı, nisabın tamam olduğu andan itibaren başlar.

Ebü Hanife ise şöyle demiştir; «Muteber olan, sene başında ve sonunda nisabın bulunmasıdır. İkisi arasında nisabın eksilmesi zarar vermez. Hatta sene başında ikiyüz dirhemi bulunup da sene arasında hepsi yok olup sadece bir dirhem kalsa veya sene başında kırk koyunu bulunup da, sene içinde sadece bir tanesi kalsa, sonra sene sonunda parası ikiyüz dirheme, koyunları da kırk'a ulaşsa hep­sinin zekâtını vermesi gerekir. Üzerinden sene geçmesi şartı sebze, meyveler ve ziraat ürünleri için geçerli değildir. Çünkü bunların zekâtı hasat zamanı vacip olur. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: zamanı fakirin hakkını veriniz.» (En'âm: 141).

Abderî şöyle demiştir: «Zekât mallan iki kısımdır. Birincisi; hu­bubat ve sebzeler gibi bizzat varlıkları, artan mat olarak kabul edi­lenlerdir ki, bunlara var oldukları zaman zekât gerekir, tkincisi, dirhem, dinar, ticaret mallan ve sürüler gibi artması beklenen mal­lardır. Bunlarda bir sene şartı aranır. Üzerlerinden bir sene geçmeden bunlardan zekât alınmayacağım fakihlerin tümü söylemişlerdir.» (Buraya kadar anlatılanlar îmam Nevevî'mn «Mecmü'»undan alın­mıştır.)

 

8. 5.1.  Çocuğun ve Delinin Malının Zekâtı

 

Çocuğun ve delinin mallan nisaba ulaştığı zaman velisinin ken­dileri adına zekât vermesi gerekir.

Amr b. Şuayb'ın babasından, onun dedesinden onun da Abdul­lah b. Amr'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: "Her kim malı olan bir yetime veli olursa, onun malıyla ticaret yap-sra, O malı olduğu gibi bırakmasın. Yoksa onu, zekât bitirir.» (Ha­disin senedi zayıftır. Hafız; «Şafiî'ye göre hadis mürsel olup şahidi vardır» demiştir.)

Şafii; mutlak olarak zekâtın gerekliliğini ifade eden sahih ha­dislerin umumî manasıyla bu görüşü kuvvetlendirmiştir. Aişe (r.a.), himayesindeki yetimlerin zekâtını ayınp verirdi.

Tirmizî şöyle demiştir: «Îlim ehli bu konuda ihtilâf etmişler­dir. Rasûlüllah'ın ashabından pek çoğu yetimin malından zekât ve­rileceği görüşündedirler. Bunlardan Ömer, Ali, Aişe ve îbn Ömer (r.a.)'i sayabiliriz. Mâlik, Şafiî, Ahmed ve îshak da bu kanaattedir. Bir başka grup «yetimin malında zekat yoktur» demişlerdir. Bunu söyleyenler ise Süfyân ile Ibn Mübârek'tir.

 

8. 5.2.  Nisaba Malik Olan Borçlu

 

Elinde zekât vacib olacak kadar malı olan, eğer borçlu ise, bor­cunu çıkardıkdan sonra nisaba ulaşırsa, kalanın zekâtım verir. Eğer kalan mal nisaba ulaşmazsa zekât vermek gerekmez. Çünkü o, bu durumda fakir sayılır.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Zekât ancak zenginin sırtından alınır» buyurmuştur. (Hadîsi, Ahmed rivayet etmîş, Buharî de tâliken zikretmiştir.)

Yine Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: «Zekât, müslümanlann zenginlerinden alınır, fakirlerine verilir.»

Bu konuda üzerinde Allah'a ait veya kula ait borç olması mü­savidir. Çünkü hadîste «Allah'a ait olan borç ödenmeye daha lâyık­tır,» buyurulmuştur. (Bu konu ilerde incelenecektir.)

 

8. 53. Üzerinde Zekât Borcu Olduğu Halde Ölen Kimse

 

Üzerinde zekât borcu olduğu halde ölen kimsenin malına ze­kât vacib olur. Öldükten sonra zekâtı, borçlulara, vasiyet ettiği ye­re ve vereseye dağıtılır. Allah Teâlâ miras hakkında şöyle buyur­muştur: «Vasiyet ettiği şey veya borcu Ödendikten sonra...» (Nisa: II). Zekât ise Allah'a ait olan bir borçtur.

İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre bir adam Rasû-lüllah'a gelerek şöyle sordu: «Annem üzerinde oruç borcu olduğu halde öldü, onun borcunu ödeyebilir miyim?» Bunun üzere Rasû-Iüllah «Eğer annenin borcu olsaydı onu ödeyecek miydin?» deyin­ce adam «Evet» dedi. Rasûlüllah «öyleyse Allah borcu Ödenmeye daha lâyıktır,» dedi. (Hadisi Buhari, Müslim rivayet etmiştir.)

 

8. 6. Zekâtı Öderken Niyetin Şart Olması

 

Zekât bir ibadet olup sahih olması için niyet şarttır. Bu da ze­kât verecek kimsenin zekât verirken Allah'ın rızasını kasdetmesi, sevabım Allah'dan istemesi ve kalbiyle, üzerine farz olan zekâtı eda ettiğine karar vermesiyle olur.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Onlar Allah'a ibadet etmek, dini sadece ona halis kılmakla emrolundular.» (Beyyine: 5),

Sahih hadiste geçtiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ameller niyetlere göredir. Herkes için ni­yet ettiği şey vardır.»

Mâlik ile Şafiî, zekâtı eda ederken niyeti şart koşmuşlardır. Ebu Hanîfe'ye göre niyet, zekât eda edilirken veya vacip olan malı ayırırken gerekli olur.

İmam Ahmed niyetin edadan az bir zaman önce olmasını caiz görmüştür.

 

8.7.  Zekâtı Vacib Olduğu Zaman Eda Etmek

 

Zekât malını vacib olduğu zaman hemen ayırmak gerekir. Ze­kâtı vacib olduğu zamandan sonraya bırakmak haramdır. Ancak edası mümkün olmazsa o zaman mümkün olan vakte kadar tehir etmek caizdir.

Ahmed ve Buharî'nin Ukbe b. Hâris'den rivayet ettiklerine göre Ukbe şöyle demiştin «Rasûlüllah ile beraber ikindi namazını kıl­dım. Selâm verince Rasûlüllah süratli bir şekilde kalkarak hanım­larından birisinin evine girdi. Biraz sonra çıkıp geldi. Süratli bir şekilde gittiği için cemaatin yüzünde hayret belirtisi görünce şöy­le buyurdu: «Namazda iken evde biraz altın olduğunu hatırladım, onlarla akşamlamayı, geceyi onlarla geçirmeyi uygun görmedim de fakirlere dağıtılmasını emrettim.»

Buharî'nin ve «Tarih» kitabında Şafii'nin Âişe (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­du: «Zekâtın karıştığı hiçbir mal yoktur ki, helak olmasın.» (Hadi­si Humeydî de rivayet etmiş olup, rivayetinde şu ziyade vardır: «Ma­lından zekât vermen gerektiği halde şayet zekâtını vermezsen, ha­ram olan mal helâl olanı helak eder.»)

 

8.8.  Zekâtı Vermekte Acele Etmek

 

Zekâtta acele etmek, bir veya iki sene önceden eda etmek ca­izdir.

Zührî'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Zekâtı üzerinden sene geçmeden önce vermede bir beis yoktur. Hasan'a zekâtını üç sene önce veren bir adam hakkında sorulduğunda, Ha­san; «Caiz olur» şeklinde cevab vermiştir.»

Şevkânî şöyle demiştir. «Şafiî, Ahmed ve Ebu Hanîfe bu gö­rüşü benimsemiş; Hâdî, Kasım ve Müeyyed Billah; «Böyle yapmak efdâldir,» demişlerdir. Mâlik, Râfi', Süfyân Sevri, Dâvûd, Ebû Ubeyd' übnü'l-Hâris, ehli beytten kişiler ve Nasır; «Üzerinden bîr sene geçinceye kadar zekâtım vermek kifayet etmez» demişler ve daha Ön­ce geçmiş bulunan «zekâtın vacib olmasının, üzerinden bir sene geç­mesine bağlı olduğu» hadisini delil getirmişlerdir. Bu görüşü kabul etmek, zekâtın vacip olması için üzerinden bir sene geçmesi hak­kındaki görüşe ters düşmez. Ancak tartışma daha önce verilmesi­nin caiz olması konusundadır.»

İbn Rüşd ise şöyle demiştir: «İhtilâfın sebebi; zekâtın bîr iba­det mi, yoksa fakirlere gereken bir hak mı olduğu konusundadır. «Zekât bir ibadettir,» diyenler, onu namaza benzetmişler, bunun için de vakitten önce ödenmesini caiz görmemişlerdir. Zekâtı sonraya birakılabilen vacip haklara benzetenler ise; Vakti gelmeden önce nafile olmak üzere caiz görmüşlerdir.

İmam Şafiî rivayet ettiği şu hadisle kendi görüşüne delil getir­miştir: «Rasûlüllah, Abbas'ın zekâtım üzerinden bir sene geçmeden Önce almıştır.»

 

8.9.  Zekât Veren Kimse İçin Duada Bulunmak

 

Zekâtı alırken zekâtı veren için duada bulunmak müstehabdir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Onların mallarından onları temizle­yecek, sadaka al ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için bir güvendir.» (Tevbe: 103).

Abdullah b. Ebî Evfa' (r.a.)'dan rivayeten: Rasûlüllah zekât al­dığı zaman şöyle buyururdu: «Allahım onlara rahmet et». Yine bu zattan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: «Babama zekât ma­lı getirildiği zaman şöyle dua ederdi: «Allahım Ebî Evfâ oğullarına rahmet et.» (Hadisi Ahmed ve diğerleri rivayet etmişlerdir.)

Nesâî'nin Vâil bin Hucr' (r.a.)'den rivayet ettiğine göre Rasulullah zekât için iyi bîr deve gönderen adam için; «Allah'ım, bu ki­şiyi ve develerini mübarek kıl.» buyurmuştur.

Şafiî şöyle demiştir : «Devlet reisinin, sadakayı aldığı zaman zekât verenlere dua ederek şöyle demesi sünnettir:

«Allah verdiğiniz şeyleri mükâfatlandırsın ve geride kalan mal­lan da mübarek kılsın.»

 

8.10.  Zekât Vermek Vacîb Olan Mallar

 

İslâm dini altın, gümüş, ziraat ürünleri, sebze ve meyveler, tica­ret mallan, saime hayvanlar, madenler ve hazinelerin zekâtım ge­rekli kılmıştır.

 

8.10.1.  Altın Ve Gümüşün Zekâtı

 

8.10.1.1.  Vâcib Olması

 

«Altın ve gümüşten zekât verilmesi hakkında şu ayet nazil ol­muştur: «Altın ve gümüşü biriktirip AJlah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kizdinldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtlan dağlanacak.» «Bu kendiniz İçin biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın,» denecek.» (Tevbe: 34)

Altın ve gümüşten zekât vermek vâcibdîr. îster para olsun, is­ter işlenmiş veya külçe olsun, nisaba malik olup üzerinden bir sene geçerse ve borcundan ve aslı ihtiyaçlarından fazla olursa, zekât ver­mek vacib olur.

 

8.10.1.2.  Altının Nisabı Ve Vâcib Olmasının Mikdart

 

Yirmi dinara kadar olan altının zekâtı yoktur. Eğer yirmi di­nara ulaşırsa ve üzerinden bir sene geçerse yarım dinar zekât gere­kir. Yirmi dinardan fazla olursa aynı şekilde hesab edilerek onda birinin, dörtte biri zekât olarak alınır.

Ali (r.a.) den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Yirmi dinar oluncaya kadar altından zekât vermen gerekmez. Eğer yirmiye ulaşır ve üzerinden bir sene geçer­se yarım dinar zekât vermen gerekir. Daha fazla olursa bu şekilde zekât hesab edilir. Herhangi bir malda, üzerinden bir sene geçin­ceye kadar zekât yoktur.» (Hadisi, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Beyhakî rivayet etmiş, Buhari sahihleyip. Hafız hasen saymıştır.)

Fizâre oğullarının kölesi Zerift'den rivayet plunduğuna göre-Ömer bin Abdülaziz, halife olunca bu zata şöyle yazmıştır: «Müslü­man tüccarlardan, her kırk dinardan bir dinar daha noksan olur­sa yirmiye ininceye kadar aynı hesab üzere al. Şayet mal, üçte bir dinar zekât düşecek kadar noksanlaşırsa, o zaman bunu terket. Bu maldan zekât olarak birşey alma ve onlara zekât aldığına dair, bir sene geçerli olmak üzere bir berat yazıver.»

îmam Mâlik Muvattâ'ında şöyle demiştir : «Bizce kendisinde ihtilaf olmayan sünnete göre; ikiyüz dirhem gümüşe zekât vacib olduğu gibi yirmi dinara da zekât vacib olur. Yirmi dinar Mısır dir­hemi ölçüsüyle yirmi sekiz dirheme eşittir.»

 

8.10.1. 3.  Gümüşün Nisabı ve Vacib Olan Miktar

 

Gümüşe gelince; ikiyüz dirheme ulaşıncaya kadar zekâta tabî değildir, ikiyüz dirheme ulaşınca onda birin dörtte biri nisbetinde zekâta tabi olur. Çünkü nisaba ulaştıktan sonra nakitierin zekâtın­da af yoktur.

Ali (r.a.) den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «At ve kölede zekât vermekten sizi affettim. Her kırk dirhemde bir dirhem olmak üzere gümüşün zekâtım ve­rir. Yüz doksandokuz dirheme kadar bir şey vermeniz gerekmez, ikiyüz dirhem olunca beş dirhem vermek borcunuzdur.» (Tirmizî demiştir ki, Buhari'ye bu hadis hakkında sordum, o da «bu hadis sahihtir. İlim ehlinin ameline göre beş evaktan daha azında zekât yoktur.» dedi.) Bir evkiye kırk dirhem olduğuna göre beş evak iki­yüz dirhem eder.

 

8.10.1.4.   Altın ve Gümüşü Biribirine İlâve Etmek

 

Nisâb'dan daha az altın ve gümüşe sahib olan kimse, nisabı tamamlamak için birini diğerine ilâve etmez. Çünkü ikisi ayn cins­ler olup birbirlerine ilâve edilmezler. Bu hal koyun ve sığırlardaki duruma benzemektedir. Bir kimsenin elinde yüzdoksandokuz dirhem gümüş ve ondokuz dinar altın bulunsa bu kimseye zekât ge­rekmez.

 

8.10.2.   Alacakların Zekâtı

 

Alacaklar için iki durum mevcuttur. Eğer alacak, borcunu iti­raf eden ve borcunu verebilecek durumda olan kişide ise, bu durum hakkında alimlerin bir kaç görüşü vardır.

Birinci Görüş: Bu tip alacak sahibinin zekât vermesi gerekir. Ancak alacağını alıncaya kadar zekâtı vermesi gerekmez. Alacak eline geçince geçen yılların zekâtını verir. Bu görüş; Alî, Sevri, Ebû Sevr, Hanefîler ve Hanbelilerin görüşüdür.

İkinci Görüş: Hemen zekâtı vermesi gerekir. Her ne kadar ala­cak eline geçmemişse de onu almaya ve tasarruf etmeye kadirdir. Aynen emanet para gibi zekâtını vermesi lazımdır. Bu görüş Osman, îbn Ömer, Câbir, Tavus, Nehâî, Hasan, Zührî, Katade ve Şafiî'nin görüşüdür.

Üçüncü Görüş: Bu tip alacaklarda zekât gerekmez. Çünkü bu malda artma bulunmadığından vâcib olmaz. Ticaret için olmayıp kendisi için ayırdığı mallan da bu kabildendir. Bu görüş îkrime'-nin görüşü olup Aişe ve Îbn Ömer'den rivayet olunmuştur.

Dördüncü Görüş: Alacağım aldığı zaman bir senelik zekâtını verir. Bu görüş ise Sa'îd bin Müseyyeb ve 'Atâ bin Ebî Rebâh'ın gö­rüşüdür.

Alacaklının sıkıntı içinde olması, borçlunun borcunu inkâr et­mesi veya borcunu vermemesi durumuna gelince: «Böyle bir ala­cağa zekât gerekmez» denmiştir-. Çünkü alacaktan faydalanmaya kadir değildir. Katâde, İshak, Ebû Sevr ve Hanefiler bu görüştedir. Dendi ki; «Eline geçtiği zaman geçen yılların zekâtım verir. Çünkü paraya sahib olmuştur. Sevri, Ebû Ubeyd bu kanaattedir. Tasarruf yapması caiz olduğuna göre, geçen yılların zekâtını vermesi vacib olur.

Şafiî'den her iki görüş de rivayet olunmuştur. Ömer b. Abdülaziz, Hasan, Leys, Evzâî ve Mâlik'den rivayet olunduğuna göre; ala­cağı eline geçtiğinde bir yıllık zekâtını öder.

 

8.103.   Senet ve Banknotların Zekâtı

 

Senet ve banknotlar, ödenmesi gereken kefilli, vesikalı ala­caklar olup, bu alacaklara, nisaba baliğ oldukları zaman zekât va­cib olur. Çünkü bunların kıymetini gümüşten hesab ederek hemen vermek mümkündür.

 

8.10.4.   Süs Eşyalarının Zekâtı

 

Âlimler, elmas, inci. mercan, yakut ve zebercet ile benzeri de­ğerli taşlarda zekât olmadığında ittifak etmişlerdir. Ancak ücret maîı olarak bulunsa zekâtlannı vermek gerekir. Yine alimler, ka­dınların altın ve gümüşten yapılan süsleri hakkında ihtilaf etmiş­lerdir.

Ebû Hanife ile îbn Hazm, «Nisaba malik olursa süs eşyasında zekât vardır» demişlerdir. Amr bin Şu'ayb'ın babasından, onun da dedesinden rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seUem'e iki kadın geldi. Kollarında altın bile­zikler vardı. Rasûlülah «Kıyamet günü Alanın size ateşten bir bile­zik giydirmesini ister misiniz?» deyince onlar «Hayır» dediler, «öy­le ise eüerinizdeki bileziklerin zekâtını veriniz,» buyurdu.

Esma binti Yezid (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Ben ve teyzem Rasûlüllah'm yanma girdik. Bizde altından bile­zikler vardı. Rasûlüllah; «Bunların zekâtını veriyor musunuz?» di­ye sorunca, teyzem «hayır» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah; «Allah'­ın size ateşten bir bilezik giydirmesinden korkmaz mısınız?. Zekâ­tını ödeyiniz,» buyurdu. (Heysemi bu hadisi Ahmed'in rivayet et­tiğini belirterek senedinin hasen olduğunu söylemiştir.)

Âişe radiyallahü anhâ'dan rivayeten, o demiştir ki': «Ra­sûlüllah yanımıza girince, elimizdeki gümüşten yüzükleri gördü. Bana, «Bunlar nedir, ya Âişe?» dedi. Ben de; «Sana süslü görünmek için onları takdim.» dedim. «Zekâtını ödüyor musun?» diye sordu. «Hayır» dedim. Rasûlüllah «ateşten olarak bu sana yeter» buyurdu. (Hadisi, Ebu Dâvûd, Dârekutni ve Beyhakî rivayet etmişlerdir.)

Diğer üç imam; «Ne kadar fazla olursa olsun, kadının süsünde zekât yoktur» demişlerdir.

Beyhakî'nin rivayet ettiğine göre; Câbir bin Abdullah (r.a.)'a «Süste zekât var mıdır?» diye sorulduğunda., «hayır» diye cevap verdi. «Bin dinar olursa yine yok mu?» diye soruldu. Câbir «daha fazla da olsa zekât yokdur» dedi.

Yine Beyhaki'nin rivayetine göre; Esma binti Ebûbekir, elli-bin dinar değerinde altın takar ve zekâtını vermezdi.

Muvatta'da şöyle geçmektedir: Abdurrahman bin Kâsım'dan, onun da babasından rivayet olunduğuna göre; Aişe (Allah ondan razı olsun) evinde yetim olarak bulunan kardeşinin kızlarına ba­kardı. Onlar süs eşyası takarlardı, fakat onların süslerinden zekat vermezdi.

Hatabi şöyle demiştir: «Ayetlerin zahiri süste zekâtın gerekli olduğuna şahittir. Hadisler de bunu kuvvetlendirmektedir. Zekât gerekmez diyenlerin konu üzerinde düşünmeleri gerekir. Hadisle­rin bir kısmı onlarla beraber olsa da ihtiyat (tedbir) olarak süs eş­yalarının zekâtını vermek gerekir. Bu ihtilaf mubah olan süstedir. Eğer kadın süslü kılıç gibi erkeğin kullanabileceği süsler takarsa, bunlar kadına haram olup üzerlerine zekât gerekir. Altın ve gümüş kaplar edinmekdeki hüküm de aynıdır.»

 

8.10-5.   Kadının Mehrinin Zekâtı

 

Ebu Hanife: «Kadının mehrinde eline geçmediği müddetçe ze­kât yoktur.» demiştir. Çünkü mehir, mal olmayan bir şeyin karşı­lığıdır. Onu elde etmeden yazılı alacak gibi zekâtını vermek gerek­mez. Eline geçtikten sonra nisaba ulaşması, üzerinden bir sene geç­mesi şartı vardır. Ancak yanında mehirden başka nisabı tamamla­yan malı varsa, mehirden aldığı parayı o mala ilâve eder ve üze­rinden bir sene geçince zekâtını verir.»

îmam Şafiî ise şöyle demiştir: «üzerinden bir sene geçtiği' za­man kadın mehrinin zekâtını verir. Sene sonunda zekâtı, mehrin tümü üzerinden hesab etmesi gerekir. Şayet zifaftan önce olursa, mehrin, dinden dönme ve başka sebeblerle fesh olarak düşmesi ve­ya talak ile mehrin yansım geri vermesi gibi durumlar, mehrin ze­kâtını verme hükmüne tesir etmez.»                                         

Hanbelilere göre: «Mehir parası kadmm zimmetinde olan bir alacaktır- Mehrin hükmü onlara göre diğer alacakların hükmü gibi­dir. Eğer adam zengin ise mehir parasında zekât vacip olur. Kadm parayı aldığı zaman, geçen yılların zekâtım verir. Eğer adam fakir ise veya inkâr ediyorsa; Hirakî bu durumda zekâtın vacib olduğunu söylemiştir. Zifafdan önce veya sonra olması açısından bir fark yok­tur. Eğer zifafdan önce kadını boşamakla mehrin yansı düşerse, kalan yansını alır ve elde ettiği paranın zekâtını verir. Eline geçmeyeninkini ise vermez. Yine bunun gibi nikâh kadın tarafından bozulup da, almadan önce mehrin tamamı düşerse, kadının bu me­hirden zekât vermesi gerekmez.

 

8.10.6.   Evlerden Alınan Kira Ücretinin Zekâtı

 

Ebû Hanife ve îmam Mâlik: «Ev sahibinin sözleşmeyle kirayı hak kazanmış olmadığı, kira müddeti dolunca ücreti hak kazan­mış olduğu görüşündedirler. Bu esasa göre evini kiraya veren kim­senin ücretini almadan ve üzerinden bir sene geçib nisaba ulaşma­dan zekât vermesi gerekmez.»

Hanbeliler ise: «Sözleşme anından itibaren kiraya veren ücre­te malik sayılır.» demişlerdir. Dolayısıyla evini kiraya veren, nisaba malik olursa ve üzerinden de bir sene geçerse ücretinden zekât ver­mesi vacib olur. Çünkü kiraya veren ücrette her türlü tasarrufa sa-hibdir. Kira sözleşmesinin bozulmaya yüz tutması zekâtın vücubu-na mani değildir. Duhuldan önce alınan mehir gibi eğer mal sahibi ücreti elde ederse zekâtını verir. Eğer borç olursa o zaman hemen veya sonraya bırakılan borç gibidir.

Nevevî'nin Mecmû'unda şöyle geçmektedir «Eğer evini veya başka bir şeyi, edası, gereken ücretle kiraya verir ye ücreti alırsa, ihtilafsız olarak zekâtı vermesi vacib olur.»

 

8.10.7.  Ticaret Mallarının Zekâtı

 

8.10.7.1.  Hükmü

 

Sahabe, tabiîn ve daha sonraki fakihlerin çoğu ticaret malla­rında zekâtın vacip olduğu görüşündedirler.

Ebü Dâvûd ve Beyhakî'nin Semure bin Cündüb (ta.) den ri­vayetlerine göre, Semure (ra.) demiştir ki: «Rasulüllah ticaret için bulundurduğumuz mallardan zekât vermemin bize emretti.»

Dârekutnİ ve Beyhakî'nin, Ebü Zer (r.a.) dan rivayet ettiğine göre ise, Rasulüllah şöyle buyurdu: «Develerde zekât vardır. Koyun­larda zekât vardır. Sığırlarda zekât vardır. Fazla ev eşyasında zekât vardır.»

Şafiî, Ahmed, Ebû übeyde, Dârekutnî, Beyhakî ve Abdurrezzak' in Ebû Ömer Hammas'dan onun da babasından rivayet olunduğuna göre babası şöyle demiştir: «Deri çanak satıyordum. Ömer b. Hat-tab yanıma uğradı. Bana: «Malının zekâtını ver» dedi. Ben de «Ey müminlerin emin o deridir.» dedim. Bunun üzerine Ömer, «Değe­rini takdir et ve zekâtını ver» dedi.

Muğnî kitabında şöyle denmektedir: «Bu ve buna benzer olay­lar şöhret bulmuş olup, kimse de bunlan yadırgamadı. Böylece bu konuda icma olmuş oldu.

Zahiriler: «Ticaret malında zekât yoktur» demişlerdir.

İbn Rüşd şöyle demiştir: «Yukarıda geçen mallarda zekâtın vacib olmasındaki ihtilafın sebebi kıyasdan ve Semure ile Ebû Zer hadisinin sıhhati konusundan kaynaklanmaktadır. Alimlerin çoğu­nun dayandığı kıyas şudur: Ticaret için edinilen mallar, artması kastedilen mallardır. Ziraat ürünleri, sürü, altın ve gümüşden ze­kât vermek nasıl gerekli ise, bu mallardan da zekât vermek gerek­lidir.»

Menâr'da şöyle geçmektedir: Alimlerin çoğunluğu ticaret mal­larında zekâtın vacib olduğunu söylemişlerdir. Halbuki kitab ve sünnetten bu konuda kati bir delil yoktur. Ancak delillere dayanma dikkate alınırsa bu konuda birbirini kuvvetlendiren bir kaç rivayet gelmiştir. Ticaret mallan kâr yapmak gayesiyle dönüp dolaşan de­ğerlerdir. Ticaret mallarıyla onların değeri olan dirhem ve dinarlar arasında bir fark yoktur. Ancak ticaret mallarında nisab, malın de­ğeri olan para üe mal arasında dönüp dolaşır. Eğer ticaret malların­da zekât olmasaydı , bütün zenginler veya çoğunluğu, para bakımın­dan nisaba ulaşamayacak yolları araştırırlardı. Bu durumda onla­ra zekât düşmemiş olurdu. Burada esas mesele şudur ki; Allahu Teâlâ fakirleri ve fakir durumundaki kimseleri korumak ve umumî maslahatları gözetmek için zenginlerin mallarında zekâtı farz kıl­mıştır. Zekâttan zenginlere olan fayda şudur: Kendilerini cimrilik bataklığından temizlemiş, fakirlere ve diğer zekât verilecek sınıfla­ra acıma hissine kavuşmuş olurlar. Zekât ümmetin umumî işlerini görmede idareye yardımcı olur. Fakirlere ve diğerlerine olan fay­dasına gelince; ramanın belâ ve musibetlerine karşı onlara yardım­cı olunmuş olur. Bununla beraber, zekât vermekte, bir takım kötü­lüklere set çekmek, malların büyümesini ve belli kişilerde toplan­masını engellemek vardır. Allahu Teâlâ ganimetle ilgili ayette bu­na işaret buyurmuştur: «O mal zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.» (Haşr: 7). Milletin büyük bir servetini ellerinde bulunduran tüccarları bu şer'î maksattan dışan çıkarmak akıllıca bir iş midir?

 

8.10.7.2.  Hangi Mallar Ticaret Malt Sayütr?

 

Muğnî sahibi şöyle demiştir: Malların ticaret malı sayılması için iki şart vardır:

Birincisi; alış veriş, nikâh, karısından mal alarak boşama, hibe kabul etme, vasiyet, ganimet ve mubah kazançlar gibi, bilfiil malın kendi mülküne girmesi gerekir. Çünkü, mülküne girmekle zekât hükmü sabit olmayan mal, oruç gibi sadece niyetle zekât hükmüne tâbi mal olmaz. Mülküne giren mal'a karşılıklı sahip olma ile mal'a karşılıksız sahip olma arasında ise bir fark yoktur. Çünkü bilfiil o mala sahip olmuştur ki, verasetle elde edilen mal'a benzemekte­dir.

İkincisi; mala sahip olurken ticarete niyet etmesi gerekir Da­ha sonra niyet etse bile, eğer mal, mülküne geçerken ticarete niyet etmezse o mal ticaret malı sayılmaz. Bir mala verasetle malık olup da sonradan ticarete niyet etse, o mal ticaret malı sayılmaz. Çünkü bu malda esas olan ticaret malı olmayıp başka yoldan elde edilmiş olmasıdır. Ticaret niyeti sonra yapıldığından; nasıl ki mukim olan kimse misafir olmaya niyet etse, sefere çıkmadan bu kimseye mi­safir hükmü sabit olmayacağı gibi sadece niyetle bu mal ticaret ma­lı olmuş olmaz. Şayet bir malı ticaret için satın alsa, sonradan ken­dine ait mal olduğuna niyet etse, bu maldan ticaret zekâtı düşer.

 

8.10.7.3.  Ticaret Malının Zekâtı Nasıl Verilir?

 

Bir kimse nisab miktan ticaret malına sahip olup üzerinden bir sene geçse, yıl sonunda malın kıymetini takdir eder ve zekâtını verir. Zekâtın miktan ise onda birinin dörtte biri nisbetindedir. Bu şekilde tüccar her sene ticaretini hesap eder; elindeki mai sene so­nunda nisaba malik olmadan üzerinden sene geçmiş olması şartı henüz başlamış sayılmaz.[3]

Bir kimse değeri nisabdan daha az olan bir mala sahip olup bu durumda üzerinden senenin bir kısmı geçerse, sonra zamanın geç­mesiyle mal değer kazanmak suretiyle artar veya fiyatlar değişir de o mal nisaba ulaşırsa veya o malı nisab karşılığında satarsa veya sene içinde başka mala veya paraya sahip olup, bütün bunlarla ni­sab tamamlanıyorsa, üzerinden sene geçmesi şartı o andan itibaren başlamış olup geçmişi hesap etmez.

Bu görüş Sevri, Ebû Hanife, Şâfiî, İshak, Ebû Ubeyde, Ebû Sevr ve Îbnü'l-Münzir'in görüşüdür.

Sonra eğer sene arasında nisab noksanlaşır, senenin başı île sonunda tamam olursa, Hanefilere göre sene şartı düşmemiş sayı­lır. Çünkü nisaba ulaşıp ulaşmadığını bilmek için her vakit malın değerini ölçmek lazımdır ki, bu da zor bir iştir. Hanbelîlere göre ise, sene ortasında mat noksanlaşır da sonradan nisaba ulaşırsa, sene şartı yeniden başlar. Çünkü sene ortasında malın noksalaşmasiyla zaman kesilmiş sayılır.

 

8.10.8.  Ziraî Ürünler İle Sebze ve Meyvelerin Zekâtı

 

8.10.8.1. Gerekliliiği

 

Allahu Teâlâ (C.C.) ziraat ürünlerinin, sebze ve meyvelerin ze­kâtını şu ayetle farz kılmıştır: «Ey iman edenler, kazandıklarınızın İyisinden ve yeryüzünde sizin için çıkardığımız şeylerden harcayın.» (Bakara: 267). Allahu Teâlâ (C.C.) şöyle buyuruyor: «Sizler için göl­geli ve gölgeslz bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, zeytinleri, narları —birbirine benzer ve benzemez biçimde— yaratan hep O'dur. Meyve verdiği zaman meyvelerinden yeyiniz ve hasat za­manı fakirin hakkını veriniz.» (En'am: 141).

Ibn Abbas, ayette geçen «hak» kelimesinden maksadın farz olan zekât olduğunu ve bunun da onda bir ve yirmide bir nisbetinde bu­lunduğunu söylemiştir.

 

8.10.8.2.  Rasûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Zamanında Zekât Alınan Mahsuller

 

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümden zekât alınırdı.

Ebû Berde'nin Ebû Musa ve Muâz'dan rivayet ettiğine göre; Rasûlüllah bu ikisini insanlara dinlerini öğretmek İçin Yemen'e gönderdi de onlara şu dört şeyden zekât almalarını emretti: Bunlar buğday, arpa, kuru üzüm ve kuru hurmadır. (Hadisi Dârekutnî, Hâ­kim, Taberânî ve Beyhakî rivayet etmiş olup, Beyhakî hadisin ravi-lerinin güvenilir ve muttasıl olduğunu söylemiştir.)

ibnü'I-Münzir ve îbn Abdilber şöyle demiştir: «Alimler buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümde zekâtın vacip olduğunda icmâ' etmişlerdir.»

İbn Mâce'nin rivayetinde de şöyle geçmektedir: «Rasulüllah, buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm ve darıda zekâtı gerekli kıl­mıştır.» (Bu rivayetlerin senedinde Muhammed bin Ubeydullah el-Arzemî vardır ki, bu şahıs metruk bir kişidir.)

 

8.10.8.3.   Zekâtı Alınmayan Mahsuller

 

Yeşilliklerden zekât alınmaz. Üzüm ve olgun taze hurma dışın­da meyvelerden de zekât alınmaz.

'Atâ bin Sa'id'den rivayet olunduğuna göre: Abdullah bin Muğî1 re, Musa b. Talha'nın arazisindeki yeşilliklerden zekât almak is­teyince, Musa bin Talha, ona «bunlardan zekât alamazsın, çünkü Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem 'yeşilliklerde zekît yoktur,' buyurdu.» demiştir. (Hadisi Dârekutnî, Hâkim ve Esrem süneninde rivayet etmiş olup hadis kuvvetli mürseldir.)

Musa bin Talha şöyle demiştir: «Rasûlüllah'tan gelen rivayet­lerde sadece beş şeyde zekât vardır: Arpa, buğday, kuru hurma, sult (bir çeşit arpa), kuru üzüm. Bunların dışında yerde biten mahsul­lerde Öşür yoktur.» Ebû Musa devamla; «Mu'âz yeşilliklerden ze--kât almazdı.» demiştir.

Beyhakî şöyle demiştir: «Bu hadislerin hepsi mürsel olup an­cak çeşitli yollardan geldikleri için birbirlerini kuvvetlendirmekte­dirler. Sahabeden Ömer, Ali ve Ayşe'nin görüşleri de bu yöndedir.»

Esrem şöyle rivayet etmiştir: Ömer'in valisi, içinde şeftali ve nar bulunan bir bağ hakkında Ömer radıyallahu anh'a mektup yaz­dı. Mektubunda bu bağdan ne kadar öşür alacağını sordu. Bunun üzerine Ömer mektubun cevabında «Onlar normal bitki sayılır, on­larda zekât yoktur» diye yazdılar.

Tîrmizî şöyle demiştir: «tlim ehlinin çoğu bununla amel et­mektedir. Yâni «Yeşilliklerde zekât yoktur.»

Kurtubi ise demiştir ki; «Zekât, yaşamak için gerekli olan yi­yeceklerde olup yeşilliklerde zekât yoktur. Taifte nar, şeftali ve ka­vun olduğu halde Rasulüllah'm ve halifelerinden herhangi' birinin onlardan zekât aldığı sabit olmamıştır.»

İbn Kayyım şöyle demiştir: «Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen tatbikata göre; at, gümüş, katır, eşek, sebze ve kar­puz ile ölçülemeyen ve depo edilemeyen meyvelerde zekât yoktur. Ancak üzüm ve hurma müstesnadır. Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem üzüm ve hurmadan zekât alır, yaş ve kuru diye ayırmazdı.»

 

8.10.8.4.   Bu Konuda Fakihlerin Görüşleri

 

Sebze ve meyvelerde zekâtın gerekli olduğunda alimlerin hiç birisi ihtilaf etmemişdir. Ancak hangilerinden zekât vermek gerek­tiği konusunda ise bir kaç görüşe ayrılmışlardır. Bu görüşleri aşa­ğıda özetlivoruz:

1. Hasan Basrî ve Sadî'ye göre; fraklarında delil olmayanlar­da zekât yoktur. Haklarında delil olanlar İse buğday, sıpa, tohum, hurma ve kuru üzüm olup diğerleri hakkında delil yoktur. Şevkânî bu görüşü doğru görüş alarak kabul etmiştir.

2. Ebû Hanife'ye göre îse, yerde biten her şeyde zekât vardır. Bu konuda sebzelerle diğerleri arasında fark yoktur. Yalnız, yapı­lan ziraatla arazinin kâr getirmesini ve normal olarak çoğalmasını kasdetmeyi şart koymuştur. Kuru odun, kamış, ot ve meyvesi olma­yan ağaçlar bunun dışında  tutulmuştur.  Rasûlüllah efendimizin «Yağmurun suladığı mahsulde onda bir zekât  vardır,»  hadisinin umumî manasıyla buna delil getirmişlerdir. Bu hadisin ifadesi umu­mî olup bütün mahsûlü kapsamaktadır. Çünkü sebze ve meyve zi-raatiyle, toprağın gelirinin artması kastedilmiş olduğundan, hubu­bata benzemektedir.

3.  Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşü ise şudur: Yerden çı­kan mahsulün bir sene ilaçlamadan kalması şartıyla, ister hububat gibi ölçekle olsun, isterse pamuk ve şeker pancarı gibi tartıyla ol­sun zekâtını vermek gerekir. Acur, hıyar, karpuz, kavun ve benzeri sebze ve meyveler gibi bir sene durması mümkün olmayanlarda ise zekât yoktur.

4.  Malikî mezhebine göre; yerden çıkan mahsulata zekât va­cip olması için, kalıcı cinsden olması, kuruması ve insanlar tara­fından ekilmiş olması şartı vardır. Mahsullerin buğday ve arpa gi­bi hayatın devamı için gerekli yiyecek olması veya susam ve kurtum[4] gibi gerekli yiyecek olmaması arasında bir fark yoktur. Mâlik'e göre incir, nar ve elma gibi sebze ve meyvelerde zekât yoktur.

5. Şafii, yerden çıkan mahsulâtın buğday ve arpa gibi lüzum­lu gıda maddesi olması ve depolanabilmesi ve insanlar tarafından ekilmesi şartıyla zekâtını vermek gerektiği görüşündedir. Nevevî şöyle demiştir: «Bizim mezhebimize göre ağaçlardan hurma ve üzü­mün dışındakilere zekât yoktur. Hububattan sadece temel gıda mad­desi olanlar ile depolamak mümkün olanlarda zekât vardır. Sebze­lerde ise zekât yoktur.

6. Îmam Ahmed'e göre; hububat ve sebzelerden kurutularak durabilen. Ölçülebilen ve arazilerinde insanların  ektikleri  yerden çıkan bütün mahsulatta zekât vardır. Bu mahsullerin, buğday gibi temel gıda maddesi olması, veya baklagillerden veya pirinçgillerden olması arasında bir fark yoktur. Keten, acur, hıyar tohumu ile kurtum ve susam da aynı hükme dahildir.

İmam Ahmed'e göre bu vasıflan taşıyan, hurma, kuru üzüm» incir, fındık, fıstık ve kayısılarda zekât vardır. Bunların dışında şeftali, armut, elma gibi meyvelerde, kurutulmayan incir ve kayısı­da, acur, hıyar, karpuz, patlıcan, şalgam, havuç gibi sebzelerde ise zekât yoktur.

 

8.10.8.5.  Zeytinin Zekâtı

 

Nevevî şöyle demiştir: Zeytine gelince; bizce doğru olan zey­tinde zekâtın olmadığıdır: Hasan bin Salih, îbn Ebî Leylâ, Ebû Ubeyde de aynı görüştedirler.

Zühri, Evzâ'î, Leys, Mâlik, Sevrî, Ebû Hanife, Ebû Sevr işer. Zeytinde zekât vardır,» demişlerdir. Zührî, Leys ve Evzâ'î; «Mikta­rı tahmin edilir ve zekâtı yağ olarak verilir» demişlerdir. Mâlik ise; «Miktar tahmini yapılmayıp sıkıldıktan sonra beş vesk[5]  gelirse, onda bir olarak zekâtı verilir » demiştir.

 

8.10.8.6.  İhtilafın Sebebi ve Kaynağı

 

İbn Rüşd şöyle demiştir: «Buradaki ihtilâf, üzerinde icma' edi­len mallarda zekâtı gerekli görenlerle, temel gıda maddeleri ve sak­lanabilen mallarda zekâtı gerekli görenler arasındadır. Onların ih­tilâfı, bu dört sınıf mala zekâtın nasıl taalluk ettiği konusundadır. Yani dört sınıf malın bizzat aynına mı, yoksa temel ihtiyaç madde­si olması gibi bir sebepten dolayı mı zekât vardır? Sadece dört cins-malda zekât vardır, diyenler, vacibi dört taneye hasretmişlerdir, illetine bakarak zekâtı gerekli görenler, bütün temel ihtiyaç mad­delerinde zekâtın var oluşunu genelleştirmişlerdır. ihtilâfın sebebi, zekâtı temel ihtiyaç maddelerinde gerekli görenlerle, üzerinde icmâ vaki olan ot, odun ve kamış müstesna, umumî lafızdan dolayı kıya­sa ters düşen topraktan, çıkan tüm mahsullerde gerekli görenler ara­sındadır.

Umumilik ifade eden lafza gelince; bu lafız Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in «Yağmurun suladığında onda bir ve elle sulananda yirmide bir zekât vardır,» hadisidir. Hadisde geçen «Mâ» harfi «ellezî» manasında olup «ellezî» ise; umum ifade eden kelime­lerdendir. Şu ayet-i kerîme de umumîlik ifade eden âyetlerdendir: «Allahu Teâlâ sizler İçin çardaklı ve çardaksız bağ, bahçeler yarattı, (...) Hasat zamanı fakirin hakkım verisiz.» (En'am: 141).

Kıyas'a gelince; Zekâtın gerçek amacı açlığı önlemektir. Bu da ancak temel gıda maddeleri için geçerlidir. Bu kıyasla umumî hük­mü hususileştirenler lüzumlu ihtiyacın dışmdakilerden zekâtı dü­şürmüşlerdir. Umumî manayı dikkate alanlar ise; «Üzerinde icma' bulunan mallar hariç diğer mallarda zekât vardır,» demişlerdir.

Temel gıda maddelerinde zekâtı gerekli görenler de bir kaç ko­nuda ihtilâf etmişlerdir. O da, hangi şeyin temel ihtiyaç olup hangi­sinin olmadığı konusudur. «İttifak edilen şey üzerinde kıyas yapı­lır mı, yapılmaz mı?» konusu da ihtilaf mevzuudur. Meselâ; Mâlik ve Şafii, zeytinde ihtilaf etmişlerdir. Malik, zeytinde zekât gerek­tiğini, Şafii ise, sonraki görüşüne göre zeytinde zekât gerekmedi­ğini söylemiştir. İhtilâflarının sebebi ise zeytinin temel ihtiyaç mad­desi olup olmadığı hususundadir.

 

8.10.8.7.   Ekin ve Sebzelerin Nisabı

 

îlim ehlinin çoğuna göre; ekin ve sebzelerde saman ve kabu­ğundan temizlendikten sonra beş vesk'e (bir ton) ulaşırsa, zekât var­dır. Eğer temizlenmeyip kabuğu ile beraber bırakılırsa on vesk'de (iki ton) zekât vardır.

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayeten, Rasûlüllahr sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Beş vesk'ten aşağısında zekât yok­tur.» Hadisi Ahmed ve iyi bir senetle Beyhaki rivayet etmişlerdir.

Ebû Sâîdi'I-Hudrî (r.a.) den rivayeten, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Hurma ve buğdayın beş vesk'ten azında zekât yoktur.»

Vesk'in altmış sâ' olduğunda icma' vardır. Ebû Sa'idin rivayet -ettiği bir hadiste bu ifade var olup, hadis munkatidir.

Ebû Hanife ve Mücahid; «Yağmurun suladığında onda bir ze­kât vardır.» hadisinin umumî manasından hareketle ekin ve sebze­lerin azında veya çoğunda zekât olduğu görüşündedirler. Çünkü bunlarda üzerinden sene geçmesi şartı aranmadığı gibi nisaba ulaş­ması şartı da aranmaz.

İbn Kayyım bu görüşü tartışarak demiştir ki: «Açık ve sahih sünnet, öşür mallarında nisabın beş vesk olduğu şeklinde varid ol­muştur. Yağmur suyuyîa sulandığında onda bir, kovayla veya ken­di gayretiyle sulandığında yirmide bir zekât vardır. Bu ifade, aza da çoğa da şamil olup, hususî hüküm ifade eden rivayetlerle çeliş­mektedir. Bu durumda âmm'ın (genel) hükmü hâs (özel) gibi kât! olup çeliştiklerinde ihtiyatlı olanı takdim edilir ve vacip olan budur, denilir.»

Buna cevaben denilir ki: «Her iki hadîsle amel etmek vadbdir. Birinin diğerine karsı olması ve tamamen diğerinin hükmünü boz­ması caiz değildir. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e bu veya başka konularda itaat etmek farzdır. Allah'a hamd olsun kî, hiçbir şekilde bu iki hadis arasında bir zıtlık yoktur. «Yağmurun suladı­ğında onda bir zekât vardır» hadisiyle, arazi mahsulâtında onda birle yirmide bir zekât gerektiği hükmü açıklanmıştır. Her iki nevî-yi zikretmesi, aralarında vacib olan miktarı ayırmak içindir. Nisab miktarına gelince; bu hadis onu açıklamamıştır. Başka bir hadisde ise nisab açıklanmıştır. Bu durumda asla tevile ihtimal olmayan, sahih muhkem bir delilden kapalı ve müteşabih bir delile dönmek nasıl caiz olur? Kapalı delilin gayesi, umumî olup hususî bir mak­sat belirtmek değildir. Diğer başka delillerle hususîleştirilen umu­mî ifadeler gibi.»

Ibn Kudame şöyle demiştir: «Beş vesk'ten daha az (hurma, üzüm ve hububat)da zekât yoktur.» Hadis hâs olup, hâs'sın takdim edilmesi ve bu has'la rivayet ettikleri umumî hadisin tahsis edil­mesi gerekir. Meselâ «Salma olan develere zekât vardır» hadisini «Üçer yaşında beş deveden aşağısında zekât yoktur» hadisiyle ve sGümüşte kirkda bir zekât vardır» hadisi ise «Beş evkiye'den az olan gümüşte zekât yoktur» hadisiyfe tahsis edilmiştir. Çünkü, ekin ve meyveler, kendisine zekât vacib olan mallar olup, diğer zekât mallan gibi azında zekât gerekmemektedir.

Bu mallarda sene şartı da aranmaz. Çünkü bunların gelişmesi durmasiyla değil hasad zamanı tamamlanmıştır. Diğer mallarda ise seneye itibar edilir. Çünkü sene şartı gelişmenin tamamlan­ması için en uygun bir şarttır.

Buradaki incelik şudur: «Zekât ancak zenginlere farzdır. Zen­ginlikte, diğer zekât mallarında olduğu gibi ancak malın nisaba ulaşmasıyla gerçekleşir.»

 

8.10.8.8.   Ekinlerde Zekâtın Ölçüsü

 

Ekinlerdeki zekât miktarında ihtilaf edilmiştir. Aletsiz olarak sulanmişsa, çıkan ürünün onda birini, aletle veya satın alman suy­la sulanmışsa, ürünün yirmide birini zekât olarak vermek gerekir.

Muâz (r.a.)'dan rivayeten Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Yağmur ve sel suyuyla sulananla sulanmaya ihti­yaç göstermeyen ekinde onda bir, nehir ve kuyu suyundan taşımak­la sulananda ise yirmide bir zekât vardır.» (Hadisi Beyhaki ve Hâ­kim rivayet etmiş. Hâkim sahihlemiştir.)

İbn Ömer (r.a.)'dan rivayeten, Rasûlüllah sallallahu aleyîii ve sellem şöyle buyurmuştur. «Yağmur ve pınar suyu

ile dibi veya da­marları sulanan ekinde onda bir, taşıma suyla sulananda ise yir­mide bir zekât vardır.» (Hadisi Buhari ve diğerleri rivayet etmişler­dir.)

Şayet, bazan aletle bazan da aletsiz sulanır da her iki sulama hali eşit olursa, onda birin dörtte üçü zekât olarak verilir.

îbn Kudame; «Bu konuda bir ihtilâf bilmiyorum,» demiştir. Aletle ve aletsiz sulamada hangi taraf daha çoksa, Ebû Hanife, Ahmed, Sevrî ve Şâfiî'nin iki görüşünden birisine göre, az çoğa tabi­dir. Ürün için yapılan hasat, taşıma, kabuğunu temizleme, muha­faza etme gibi masraflar, sahibinin elinde kalan zekâtı verilmiş maldan ödenir. Zekât maundan bu masraflar karşılanmaz. îbn Ab-bas ve îbn Ömer; «Ekin sebebiyle yaptığı borçlanma zekâttan dü­şer» görüşündedirler. Borç alarak ekinine ve ailesine masraf eden kişi hakkında îbn Abbas ve îbn Ömer'den yaptığı rivayette Cabir bin Zeyd demiştir ki: îbn Ömer «Ekin sebebiyle borçlanmışsa, ön­ce borcunu öder, sonra kalan kısmın zekâtını verir», demiştir. Câbir devamla demiştir ki: îbn Abbas; «Ekine yaptığı masrafı Öder, son­ra kalan kısmın zekatını verir,» demiştir. (Bu görüşü Yahya bin Adem, haraç bahsinde rivayet ettniştir.) îbn Hazm'ın 'Atâ'dan nak­lettiğine göre; «Nafakayı karşılayacak kadan zekâttan düşer, şayet geride zekâtı verilecek kadar kalırsa zekâtını verir. Kalmazsa ver­mez.»

 

8.10.8.9.   Haraç Arazisinde Zekât

 

Toprak, «Öşrüye» ve «Harâciye» diye ikiye ayrılır.

1.  Öşrüye: Ahalisinin kendiliğinden müslüman olduğu veya zorla alınıp da alan askerler arasında taksim edildiği veya müslü-manlann ihya ettiği arazidir.

2.  Harâciye: Zorla alınıp, gayri muslini ahalisine belli bir ha­raç mukabili bırakılan arazidir.

Öşür arazisinde zekât vacib olduğu gibi, ahalisi müslüman ol­duğu veya müslümanlar araziyi satın aldıkları zaman haraç arazi­sinde de zekât vacibdir. Bu durumda öşür ile haraç bir arazide top­lanmış olup biri diğerinin vacib olmasına engel değildir. îbn Mün-zir, 'ekseri ulemanın görüşü budur', demiştir. Bu görüşü savunan­lar şunlardır: Ömer bin Abdülaziz, Rebî'a, Zührî, Yahya el-Ensârî, Mâlik, Evzâ'î, Sevrî, Hasan bin Salih, îbn Ebî Leylâ, Leys, îbn Mü­barek, Ahmed, îshâk, Ebû Ubeyde ve Davud. Hepsi de bu görüşlerine kitab, sünnet ve kıyasla delil getirmişlerdir. Kitabdan delilleri şu ayettir: «Ey iman edenler kazandıklarınızı temizlerinden ve yer­den çıkardığımız ekinlerden İnfak edin.» (Bakara: 267). Bu ayette, arazi İster Öşriye, isterse harâciye olsun, mutlak olarak yerden çı­kandan infak edilmesi vacip kılınmıştır. Sünnetten delilleri ise şu­dur: «Yağmurun suladığı mahsullerde onda bir zekât vardır.» Bu ifade umumi olup, hem öşür hem de haraç arazisini kapsamaktadır. Kıyastan delilleri de şudur; Zekât ve haraç, değişik sebeplerden do­layı hak sahiplerine verilmiş iki değişik hak olup biri diğerine engel değildir. îhramlı kimsenin, sahipli bîr avı öldürmesi gibi. Yine Öşür, açık delille vacib olmuştur ki, içtihadla vacip olan haraç buna ma­ni olamaz. Ebû Hanife ise; «Haraç arazisinde öşür olmayıp haraç arazisinde sadece haracın vacib olduğu» görüşünü belirterek, «Öş­rün vacib olmasının şartlarından birisi de haraç arazisi olmama­sıdır.» demiştir. Ebû Hanîfe'nin delilleri şunlardır:

1. îbn Mesud'un Rasûlüllah sallallahu aleyhi  ve  sellem'den rivayet ettiği hadis: «öşür ve haraç müslümanın arazisinde toplan­maz!» Bu hadisin zayıf olduğunda icmâ' edilmiştir. Hadisi Yahya bin 'Anbese. Ebû Hanife'den tek olarak, Ebû Hanife Hammâd'dan, o da ibrahim Nehâ'î'den, o Alkame'den, o ise, îbn Mes'ûddan, o da Nebi aleyhisselâm'dan rivayet etmiştir. Beyhaki, Marifet-i Sünen ve'l-Âsâr isimli kitabında demiştir ki: «Ebû Hanîfe Hammâd'dan, o da ib­rahim'den kendi sözü olarak rivayet etmekte olduğundan, Yahya ha­disi böylece merfû' olarak rivayet etmiş oluyor. Yahya bin Anbese ise sika ravilerden mevzu' hadisler rivayet ettiği İçin zayıf bir kimse olduğu açıktır. Yine bu şahsı hanefî imamlarından Kemal bin Hümâm da zayıf saymıştır.

2. Müslim, Ahmed ve Ebû Davud'un, Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayetlerinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Irak ahalisi kafiz'ini[6] ve dirhemini vermediler. Şam ahalisi müddünü[7] ve dinarını vermekten menettiler. Mısırlılar da irdeb'ini[8] vermekten men ettiler. Zekâtınızı vermemekle eski cahiliyyet dev­rine dönmüş oldunuz.» Ebû Hüreyre demiştir, ki: «Rasûlüllah'ın bu ifadeyi üç deta tekrarladığına Ebû Hûreyre'nin eti ve kanı şahid olmuştur.»

Bu hadiste, haraç arazisinden zekât alınamayacağına dair bir delil yoktur. Alimler bu hadisi, 'onlar yakında müslüman olacaklar ve onlardan cizye düşecek,' şeklinde yorumlamışlardır. Veya ahir zamanda fitnenin zuhur edeceğine, zekât, cizye ve diğerleri gibi va-cib olan hakkı vermeyenlerin başına belâ geleceğine işaret vardır. Nevevî, bu tevillerin sonunda demiştir ki: «Eğer hadîsin manası, sandıklan gibi olsaydı, dirhem, dinar ve ticaret macında zekât ge­rekmezdi. Hiç kimse ise böyle birşey söylememiştir.»

3. Rivayet olunmuştur kî; Dihkân müslüman olduğu zaman Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle dedi: «Arazisini ona bırakın ve ondan haraç alın.» Bu ifade öşür değil de haraç alma hususunda açık bir emirdir, demişlerdir. Halbuki bu kıssa ile Dihkân'ın müslüman ol­masıyla kendisinden haracın düşmediği kasdolunmuştur. Bununla öşürün düşmesi lâzım gelmez. Burada haracın zikredilmesinin se­bebi, müslüman olmasıyla cizye gibi haracın düşebileceği akla ge­lebilirdi. Fakat öşür'ün, hür ve müslüman herkese vacib olduğu bellidir. Bunu zikretmeye ihtiyaç yoktur. Bunun gibi sürü, para ve diğerlerinden zekâtın alınacağı da bu kıssada geçmemektedir. Ve­ya denebilir ki; «Dihkan, o anda öşür vacib olacak bir mala sahip değildi.»

4. Valiler ve imamlar; «öşürle haracın bir araya cem olamıyacağını» söylemişlerdir. Bu görüş, Ibn Münzir'in Ömer bin Abdü-laziz'den Öşür ile haracı cem ettiğine dair rivayetiyle reddedilmiştir

5.  «Haraç öşüre zıttır. Çünkü Öşür, ibadet olarak vacib ol­muşken, haraç ceza olarak vacib kılınmıştır. Bir şahısta her ikisi­nin toplanması ve beraberce vacib olması mümkün değildir.» Bu görüş ilk durumda doğrudur. Fakat mesele iyice düşünüldüğünde yanlışlığı ortaya çıkar. Çünkü haracın her türlüsü ceza olarak alın­mayabilir. Bilakis zor kullanmadan da haraç alınır. Meselâ haraç arazisine yakın olan araziden alman haraçla nehir suyuyla sulaya­rak ihya ettiği araziden alınan haraç buna örnektir.

6. «Haraç ve öşürden her birinin sebebi birdir. Bu sebeb, ara­zinin hakîkaten veya hükmen artıcı olmasıdır. Meselâ bir menfaat getirmeyen çorak arazide ne haraç ne de öşür vardır. Sebeb bir olun­ca, haraç ve öşür bir arazide cem olmaz. Çünkü bir sebebe aynı ne­viden iki hak vacib olmaz. Meselâ ticaret için salma hayvanlardan bir sene müddetle nisaba malik olsa, bu kimseye iki defa zekât ge­rekmediği gibi bir arazide de haraç ve Öşür toplanmaz.» Cevaben deriz ki: Durum böyle değildir, öşürün sebebi, yerden çıkan ekin­dir. Haraç ise ister ekilsin, isterse bırakılsın arazinin kendine vacibdir. Sebebin bir olduğu kabul edilse bile, Kemâl bin Hümân'ın dediği gibi, «Bir sebebden dolayı (ki o da topraktır) sebebin bir ol­masıyla, o sebebe iki vazifenin taalluk etmesine bir mani yoktur.»

 

8.10.8.10.  Kiralanmış Araziden Elde Edilen Ürünlerin Zekâtı

 

Alimlerin çoğuna göre; kiralanan arazi mahsullerinin zekâtını,, arazi sahibi değil kiralayan verir.

Ebû Hanîfe: «Zekât yerin sahibine aittir» demiştir.

Ibn Rüşd ise şöyle demiştir: «ihtilafların sebebi, Öşrün araziye mi yoksa ekine mi ait olduğu konusundadır. Alimler; öşür, toprak veya ekinden birisine gerekli olduğuna ve toprağın ve ekinin sahibi bir kişi olduğuna göre. toprağa mı, yoksa ekine mi öşrün daha münasib olacağı konusunda ihtilâf etmişlerdir.»

Cumhur ulemâ; «Zekâtın vacib olduğu şey ekindir,» demişler­dir.

Ebû Hanife ise; «Zekât araziye vacip olur,» demiştir.

Ibn Kudâme, cumhur'un görüşünü benimseyerek şöyle demiş­tir: «Zekât, ekine vacib olup, ekinin sahibinin zekâtını vermesi ge­rekir. Bu durum ticaret için hazırlanan malın kımyetinden zekât, mülkündeki ekininden de Öşür vermesi durumu gibidir. «Yerden çı­kanlar toprağın rızkındandır» sözü sahih değildir. Şayet böyle ol­saydı ekilmese bile haraç gibi öşür vermek gerekirdi. Ve öşür, ürü­ne göre değil de, araziye göre takdir edilirdi. Ayrıca, öşürü, zeka­tın dağıtıldığı yerlere değil de, ganimetin dağıtıldığı yerlere dağıt­mak gerekir. Bu ise doğru değildir.»

 

8.10.8.11.  Hurma ve Üzümdeki Nisab Tahmini Usûlle Olup Ölçü île Değildir

 

Hurma ve üzümler boy attığı ve olgunlaştığı zaman nisab mik­tarı ölçü ile değil de takdir usûlü ile yapılır. Emniyetli ve bilgili bir kimse, hurma ve üzüm bağlarındaki taze hurma ve üzümleri tah­min edip sonra bunların kuru hurma ve kuru üzüm olarak zekâtını hesab eder. Böylece zekâtın miktarı takdir edilmiş olup, hurma ve-üzüm kuruduğu zaman daha önce takdir edilen zekâtını verir.

Ebû Humeyd es Sâ'idî (r.a.)'den rivayeten, o demiştir ki: «Tebûk gazvesinde biz de Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir­likte gaza etmiştik. Rasûl-ü Ekrem, Vâdi'l-Kurâ'ya vardığında, ken­di bahçesinde çalışan bir kadına tesadüf edildi. Nebî aleyhîsselâm. ashabına «Şu bahçedeki hurmayı tahmin ediniz.» buyurdu. Biz tah­min ettik. Rasûlüllah da 'On vesk' tahmin etti. Bahçe sahibine; «Hurma toplarken buradan kaç kile çıktığını say» buyurdu. (Hadi­si Buharı rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti budur. Ondan sonra ashabı bu şekilde amel etmiş, ilim ehlinin çoğu da bu görü­şü benimsemiştir.

Hanefîler bu konuda muhalefet ederek; «Takdir etmek, zan ve tahmindir. Bununla hüküm verilemez» demişlerdir. Halbuki Ra­sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti en doğru olandır. Takdir etmede herhangi bir şüphe yoktur. Bilakis bu tahmin.zarar tesbiti yapmak gibi meyvelerin miktarım bilmek konusunda bir ictihaddır. Takdir etmenin sebebi şudur: Yemişleri yaş ilçen yemek adeti var olduğu için, yemeden ve kesilmeden önce zekâtını hesap etmek zaruridir. Bu sebeple yemiş sahipleri dilediği gibi tasarruf edebilir ve zekât miktarını hesap eder. Hesap edenin, üçte birini veya dörtte birini mal sahiplerinin bizzat kendileri, misafirleri ve komşuları ondan yemeye muhtaçdırlar. Aynı zamanda felaketler yemişleri yok edebilir. Kuşlar, gelip geçenler yiyebilir veya rüzgâr düşürebilir. Eğer üçte birini veya dörtte birini bırakmadan tümün­den zekât hesab edilirse, mal sahibine zarar verilmiş olur.

Sehl bin Ebî Haseme'den rivayeten, Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem şöyle buyurdu: «Mahsulâtı hesap ettiğiniz zaman üçte kirini bırakınız. Üçte birini bırakmazsanız, dörtte birini bırakınız». (Hadisi Ahmed, Tirmizî, Nesâî ve Ebü Dâvûd rivayet etmiştir. Hâ­kim ve İbn Hibbân da hadisi rivayet etmiş ve sahihlemişlerdir. Tir­mizî «İlim ehlinin çoğu Sehl hadisiyle amel etmektedir» demiştir.)

Beşir bin Yesâr'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Ömer bin Hattab, ensâr'dan Ebû Haseme yi müslümanlann mal­larını tahmin emeye göndererek ona şöyle dedi: «Sonbaharda hal­li bağlarında bulduğun zaman, onlara yiyecekleri kadar bırak, bu miktarı tahmin ederken hesaba katma.»

Mekhûl'den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Rasû­lüllah, zekât için "takdir heyetini gönderdiği zaman onlara şöyle der­di: İnsanlara zekât konusunda hafif davranın. Şüphesiz malda ariyye, vatıe ve âkile vardır.» Hadisi Ebû Ubeyd rivayet etmiş ve demiştir ki; «Vatıe, yoldan gelip geçenler demektir. Meyva bahçe-lericden geçerek onlan çiğnedikleri için bu ismi almışlardır. Akile ise. oağ ve bahçenin bakıcıları, aileleri ve onların yalanlandır ki. sebze ve meyvalardan yerler. Ariyye ise, konu komşuya bahşiş ve ikram olarak vermektir.

 

8.10.8.12.  Üründen Yemek

 

Ürün sahibinin ürününden yemesi caiz olup hasaddan önce yediğinin zekâtı hesab edilmez. Çünkü adet bunu gerektirmekte olup, yenen de az bir şeydir. Bu da bağ ve bostan bakıcılarının on­lardan yemesine benzer.

Ekini hasad edip, dövdüğü zaman mevcut olanından zekâtı ayrı.

îmam Ahmed'e, korucuların dövülüp kabuğundan ayrılan ürün­den yemeleri konusu sorulunca İmam Ahmed «Korucunun ve üzüm sahibinin ihtiyacı kadar yemelerinde bir beis yoktur» demiştir. Şa­fiî, Leys ve İbn Hazm da böyle demişlerdir.

 

8.10.8.13.  Ekin ve Meyveleri Birbirine İlave Etmek

 

Âlimler, her nekadar renkte, iyilik ve kötülükte değişik olsa­lar da meyvaların bir kısmının diğer bir kısmına ilâve edileceğine dair ittifak etmişlerdir. Hurma, buğday ve dîğer hububat da bunun gibidir ki, bir kısmı, diğer bir kısmına ilâve edilir.

Yine âlimler, ticaret mallarının paralara, paraların da ticaret mallarına ilâve edileceğine icma etmişlerdir.

Şafiî ise paralar, ancak kendileriyle satın alınabilen mal cin­sine ilâve edilebilirler» demiştir.

Alimler, hububat ve meyvelerin dışında, nisabı tamamlamak için bir cinsin diğer cinse ilâve edilemiyeceğine dair ittifak etmiş­lerdir. Sürülerde bir cins diğerine ilâve edilmez. Nisab'ı tamamla­mak için deve sığıra ilâve edilmediği gibi, sebzelerde de bir cins diğerine ilâve edilmez. Meselâ; kuru hurma, kuru üzüme ilâve edi­lemez.

Çeşitli hububatın birbirine ilâve edilmesinde ise ihtilâf edihniş olup en evlâ ve en doğru görüş, nisab hesap edilirken bunların bir­birine ilâve edilmemesidir. Her birisinin nisabı ayrı olarak hesab edilir. Çünkü bunlar, cinsleri ve isimleri itibariyle birçok farklı sı­nıflara ayrılırlar. Arpa buğdaya, buğday arpaya, kuru üzüm kuru hurmaya, kuru hurma kuru üzüme, nohut mercimeğe ilâve edilmez. Ebû Hanîfe Şafii ve Ahmed'den bir rivayet bu yönde olup, selef alimlerinin çoğu da bu görüşü benimsemişlerdir.

Ibn Münzir demiştir ki: «Devenin sığıra veya koyuna, sığırın koyuna, kuru hurmanın kuru üzüme ilâve edilemeyeceğine dair icmâ' vardır. Yine böylece diğer cinsler de birbirine ilâve edilmezler. Muhtelif cinslerin birbirine ilâve edilebileceğini söyleyenler için sa­hih ve açık bir delil yoktur.»

 

8.10.8.14. Ekin ve Sebzelerde Zekât Ne Zaman Vacib Otur? 

 

Ekinlerde taneler olgunlaştığı ve kabuğu soyulduğu zaman ze­kât vacib olur. Meyvelerde ise, olgunlaştığı belli olunca zekât vacib olur. Bu olgunlaşma, yaş hurmanın kızarması, üzümlerin ise tat-lanmssıyla belli olur. Taneler kabuğundan ayrılmadan ve meyva-lar kurumadan zekâtı çıkarılmaz. Eğer ekin sahibi, ekinini, hubu­bat ve meyvesini, olgunlaştıktan ve yenecek duruma geldikten son­ra satarsa, zekâtı kendine ait olup müşteriye ait değildir. Çünkü zekâtın vacip olmasındaki sebeb, alış-veriş akdi olup bu da kendi mülkünde iken gerçekleşmiştir.

 

8.10.8.15.  Zekât İçin Malın İyisini Ayırmak

 

Allahu Teâlâ zekât verene, malının iyisini ayırmasını emretmiş, malın kötüsünü tasadduk etmeyi ise nehyederek şöyle buyurmuş­tur: «Ey îmân edenler! Kazandıklarımızın temizlerinden ve size yer­den çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamayacağınız pis şeyleri vererek temizlenmeye kalkmayın. Allah'ın müstağni ve övül­meye lâyık olduğunu bilin.» (Bakara: 267).

Ebu Dâvûd, Nesâî ve diğerlerinin Sehl bin Hanîf'ten, onun da babasından rivayet ettiğine göre; babası şöyle demiştir: «Raşûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, iki çeşit bozuk hurmadan zekât verme­yi yasakladı. İnsanlar, meyvelerin kötüleriyle temizlenmek İstiyor­lar, zekât için onları ayırıyorlardı. Bundan nehyolundukları hak­kında şu ayet nazil oldu:

«Bozuk mallan vererek temizlenmeye de kalkmayın.» (Bakara: 267).

Berâ'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Bu ayet, biz ashab hakkında nazil olmuştur. Bizim hurma mallarımız vardı. Hurması olanlar, hurmasının azlığı veya çokluğuna göre getiriyor; kimisi bir hurma veya îki hurma salkımı getirip mescide asıyorlar­dı. Mescidde ise, yiyeceği olmayan «Suffe ehli» vardı. Onlardan bi­risi acıktığında mesciddeki salkıma yaklaşarak sopasıyla vurur, ta­ze veya kuru hurmaları düşürür yerlerdi. İnsanların pek hayra rağ­bet etmiyenleri de vardı. Bazan bozuk ve kötü, bazan da kırılmış salkım getirenler vardı. îşte bunlar mescide asılınca Allahu Teâlâ bu ayeti indirdi: «İğrenmeden alamayacağınız pis şeyleri vererek temizlemeye kalkmayın». Berâ' devamla demiştir ki; «Sizden biri­nize zekât olarak ayrılan bu bozuk mallar hediye edilseydi, o malla­rı ancak gözlerinizi kapayarak ve utanarak alırdınız. îşte bu ayetten sonra bizler yanımızdaki malların iyisini zekât olarak mescide getirirdik». (Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, «hasen, sahih, garibdir» demiştir).

Şevkânî şöyle demiştir: Bu hadiste mal sahibinin kendisine ze­kât vacib olan iyi maldan kötüsünü ayırmasının caiz olmadığına dair delil vardır. Bu delil hurma hakkında olup, zekât vacib olan diğer mallar hakkında ise kıyasen uygulanır. Zekât memurunun da böyle bozuk malı alması caiz değildir.

 

8.10.9.  Balın Zekâtı

 

Cumhur ulemâ balda zekât olmadığı görüşündedir.

Buhari; «Balın zekâtı hakkında sahih bir rivayet yoktur.» de­miştir.

Şafii şöyle demiştir: «Benim görüşüm baldan zekâtın alınma­yacağıdır. Çünkü Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'İn sünneti ve bu yöndeki rivayetler, hangi şeyden zekât alınacağım açıklamış-tır. Bal hakkında İse herhangi bir delil yoktur. Bunun için bal ze­kâttan muaftır.»

îbn Münzir söyle demiştir: «Balın zekâtı hakkında sabit olmuş bir haber olmadığı gibi bu konuda İcmâ da yoktur. Onun için balda zekât yoktur. Cumhur ulemânın görüşü de budur.»

Ebü Hanife ve Ahmed ise balda zekât olduğu görüşünü benim­seyip «Her ne kadar bu konu hakkında hadis yoksa da birbirini kuvvetlendiren bazı rivayetler gelmiştir. Çünkü bal, ağaçların çi-çeRİerinden meydana geliyor. Tartılabüir ve saklanabilir cinstendir. Onun için hububat ve hurma gibi balda da zekât vacibdir. Bal ekin ve sebzelerdeki zahmetten daha az bir zahmetle elde edilmektedir.» Ebû Hanife, balda zekâtın vacib olması için Öşür arazisi olmasını şart koşmuştur. Belli bir nisabı ise şart koşmamıştır. «Azından da çoğundan da 2ekât alınır» demiştir. îmanı Ahmed ise bunun aksini söyleyerek, nisabı şart koşmuştur. Ahmed'e göre nisab; on firak olup bir firak, Irak'a göre onalti ntldır. öşür arazisi ile haraç ara­zisi Ahmed'e göre müsavidir. Ebû Yûsuf, balın nisabını on ntl ola­rak, Muhammed ise beş firak olarak kabul etmiştir. Bir firak Mu-hammed'e göre otuzaltı rıtl'dır.

 

8.10.10.  Hayvanların Zekâtı

 

Deve, sığır ve koyun hakkında zekâtın vacip olduğuna dair açık ve sahih hadisler mevcuttur. Ümmet-i Muhammed bu şekilde amel edileceğine dair icmâ' etmiştir.

Hayvanlarda zekâtın vacib olması için nisaba ulaşması, üze­rinden bir sene geçmesi ve salma olması, yani senenin çoğunu me­ralarda otlaması gerekir.

Cumhur ulema bu şartlara itibar etmiş; Mâlik ve Leys'den baş­ka aksini söyleyen olmamıştır. Malik ve Leys; ister salma olein, isterse ahırda beslenmiş olsun, ister binek olarak kullanılsın, ister­se de kullanılmasın, mutlak olarak sürülerde zekâtı vacip görmüş­lerdir. Fakat hadisler, «açık bir şekilde, «salma» ifadesini kayıtla­mış olup bundan anlaşıldığına göre, «Yemle beslenenlerde zekât yoktur. Aksi halde salma kelimesini zikretmekte bir fayda olmaz­dı.» îbn Abdilber; «Fakihlerden hiçbirinin Mâlik ve Leys gibi dedi­ğini bilmiyorum,» demiştir.

 

8.10.10.1.  Develerin Zekâtı

 

Beş tane oluncaya kadar develerde zekât yoktur. Beşe ulaşın­ca, salma olması ve üzerinden bir sene geçmesi şartıyla bir koyun, zekât vardır. O'na ulaşınca iki koyun, bu şekilde artış devam ettik­çe her beşte bir koyun zekât vardır. Develer yirmibeşe ulaşınca, (bîr yaşını bitirip iki yaşına basmış) «Binti Mehâd» veya (iki sene­yi doldurup üçe basmış) «îbn Lebûn» gerekir. Develer otuzaltiya ulaşınca, «îbnet-ü Lebûn» gerekir. Kirkaltıda, (üç yaşını bitirip dörde basmış) bir «Hukka», altmışbirde, (dördü bitirip beşe bas­mış) bir «Ceze'a», yetmişaltıda İse, iki «Bînti lebûn» vardır. Doksanbir den yüzyirmiye kadar iki «Hukka», daha fazla olursa, her kırkda bir «îbnet-ü Lebûn», her ellide bir «Hukka» gerekir.

Zekât farzını hesaplarken, develerin yaşlan birbirine zıt olur­sa; her kimin zekâtı «Cezea» olup da, yanında «Cezea» bulunmayıp, «Hukka» bulunursa, «Hukka» ondan kabul olunur. Eğer durumu iyi ise, beraberinde iki koyun ve yirmi dirhem de para verir. Eğer zekât olarak «Hukka» vermesi gerekiyor da, yanında sadece «Cezea» varsa, bu ondan kabul olunur. Zekât toplayana da yirmi dirhem ve iki koyun verir.

Eğer zekât Hukka'ya ulaşır da, yanında Hukka bulunmayıp İbnet-ü Lebûn varsa, onu zekât olarak vermesi yeterli olur; eğer verebiliyorsa iki koyun ve yirmi dirhem de onunla beraber verir. Zekât, İbnet-ü Lebûn'a ulaşır ve yanında sadece Hukka bulunursa, bu ondan kabul olunur. Başka bir şey vermesi gerekmez.

Bir kimsenin zekâtı İbnet-ü Lebûn'a ulaşır da, yanında İbnet-ü Lebûn bulunmayıp, İbnet-ü Mehâd varsa, onu zekât olarak verir. Eğer gücü yetiyorsa, beraberinde iki koyun ve yirmi dirhem de para verir.

Bir kimsenin zekâtı îbnet-ü Mehad'a ulaşır, yanında Îbn Le­bûn'dan başkası bulunmazsa, bu ondan kabul olunup beraberinde bir şey vermesi gerekmez.

Bîr kimsenin sadece dört devesi varsa, kendisine zekât yok­tur.

Ancak mal sahibi" isterse zekât verebilir. Buraya kadar belir­tilen develerin zekâtı, Ebû Bekir Sıddik (r.a.)'ın, sahabenin huzu­runda yapmış olduğu tatbikattır. Bu konuda, hiçbir kimse ona mu­halefet etmemiştir. Zühri'nin Sâlîm'den, onun da babasından riva­yet ettiğine göre, o şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem develerin zekâtını takdir etmiş valilerine bu zekât miktarını bildîremeden vefat etmişti. Daha sonra Ebû Bekir, Rasûlüllah'in tak­diri üzerine develerden zekât almış ve ölünceye kadar bu şekilde devam etmiştir. Sonra Ömer halife olunca, o da aynı şekilde de­velerin zekâtım almaya devam etmiştir.

 

8.10.10.2.  Sığırın Zekâtı

 

Otuzu dolduruncaya kadar sığırlarda zekât yoktur. Salma ve üzerinden sene geçen sığırlar otuza ulaşırsa, (bir yaşını bitirmiş) «Tebi veya «Tebi'a» vermek gerekir. Kırka ulaşıncaya kadar bu şekilde devam eder. Kırkı geçince (iki yaşını bitirmiş) bir «Müsin­ne» gerekir. Altmışa kadar bir şey yoktur. Altmış olunca, iki Tebi' gerekir. Yetmişde bir Müsinne, bir Tebî, seksende iki Müsinne, dok­sanda üç Tebî' vardır. Yüzde bir Müsinne, iki Tebî, yüzonda iki Mü­sinne bir Tebî', yüzyinnide üç Müsinne veya dört Tebi', böylece her otuz ziyadede bir Tebî', her kırk ziyadede bir Müsinne vardır.

 

8.10.10.3.  Koyunların  Zekâtı

 

Kırk oluncaya kadar koyunlarda zekât yoktur. Kırktan yüzyir­miye kadar, salma olması ve üzerinden bir sene geçmesi şartıyla bir koyun zekât verilir. Yüzyirmibir olunca, ikiyüze kadar iki ko­yun, ikiyüzbirden üçyüze kadar üç koyun, üçyüzden fazla olursa, her yüzdt bir koyun zekât verilir. Koyunun dokuz aylığı, keçinin ise bir yaşındakiler zekât olarak alınır. Koyunların hepsi erkek olursa, erkeği zekât olarak ayırmak ittifakla caizdir. Eğer hepsi dişi olursa veya erkek dişi karışık olursa, Hanefîlere göre erkeğini ayırmak caizdir. Diğerlerine göre ise dişisi ayrılır.

 

8.10.10.4.  Îki Nisab Arasındaki Miktarların Hükmü

 

«Evkâs», «Vakas» kelimesinin çoğuludur. Vakas; iki nisab ara­sındaki fark demektir. Alimlerin ittifakiyle bu fark affedilmiş olup zekât gerekmez.

Devenin zekâö hakkında, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem den sabit olduğuna göre; «Develer yirmibeşe ulaşınca dişi bir Bınt-i Mehâd, otuzalöya ulaşınca, kırfcbeş kadar dişi bir Bint-i Le-bûn gerekir.»

Rasûliiilah sallallahu aleyhi ve sellem, sığırın zekâtı için de şöyle buyurmuştur: «Otuza ulaştığı zaman, bir yaşındaki buzağı «Ceza'» veya «Ceze'a» gerekir. Kırka kadar bu şekilde devam eder. Kırk olunca bir Müsinne gerekir.»

Koyunun zekâtı için şöyle buyurmuştur: «Salma koyunlar kır­ka ulaşınca, yüzyirmiye kadar bir koyun gerekir»

Develerde yirmibeşle otuzaltı arası vakastır, ki, bunda zekât yoktur. Sığırlarda otuz île kırk arası ya da kırk vakastir. Koyunlar da bunun gibidir.

 

8.10.10.5.  Zekât Olarak Alınması Caiz Olmayan Mallar

 

Malların zekâtını alırken mal sahiplerinin hakkını gözetmek vacibdir. Kendisi izin vermediği müddetçe en iyisini' almak caiz olmayıp bununla beraber fakirin hakkını gözetmek gerekir. Hayvanların durumundan anlayan bir kimsenin takdiriyle ayıplı ve ku­surlu sayılan bir hayvanı zekât olarak almak caiz değildir. Ancak hepsi ayıplı ölür ise zekât orta maldan ayrılır,

Ebu Bekir (ra.) yazdığı bir mektubunda şöyle demiştir: «Dişleri düşmüş şaşı ile teke veya koç zekât olarak alınmaz.»

Siifyân bi'n Abdullah es-Sekafî'den rivayet olunduğuna göre, Ömer (r.a.) zekât toplayan kişinin, kısır, evde süt ile beslenen ko­yun, doğum vakti gelmiş hayvan ve koyunun erkeğini zekât olarak almasını nehyetti.

Abdullah bin Muaviye el-Ğâdîrî'den rivayeten, Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Üç şey vardır ki bunları yapan, îmanın tadını tatmış demektir: Kim Allah'a İbadet ederek ondan başka bir ilâh olmadığını kabul eder, nefsini temizlemek üzere her sene belli bir zamanda uyuz, dişleri düşmüş, hasta, kü­çük, sütünü vermeyen hayvanları değil de mallarının orta hallilerin­den zekâtım verir ise, Allahu Teâlâ bu kimsenin hayrını sormadan yazar ve kötülüklerinin yazılmasını emretmez. (Ebû Dâvûd ve Ta-berânî hadisi iyi bir senetle rivayet etmişlerdir.)

 

8.10.10.6.  Davar Dışındaki Hayvanların Zekâtı

 

Davarların dışındaki hayvanlarda zekât yoktur. O bakımdan ticaret için olmayan at, katır ve eşekte zekât yoktur.

Alî (r.a.)'den rivayeten, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «At ve kölelerin zekâtım affettim, onlarda ze­kât yoktur.» (Hadisi Ahmed ve iyi bir senetle Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)

Ebû Hüreyre (r.a.)'den şöyle rivayet olunmuştur: Rasûlüllah'a «Eşeğin zekâtı var mıdır?» diye sorulunca, cevaben: «Bu konuda şu ayetten başka bir hüküm yoktur,» buyurdu: «Her kim zerre ka­dar iyilik yapmışsa onu görür, her kim zerre kadar kötülük yapmış­sa onu görür.» (Züzâl: 7-8). (Hadis-i Ahmed rivayet etmiş olup da­ha önce hadisin tümü geçti.)

Harise bin Mudarrib'den rivayet olunduğuna göre, bu zat Ömer (r.a.) ile beraber haccda bulunmuş, Şam'ın eşrafı gelerek ona; «Ey mü'minlerin halifesi, bizim köle ve binek hayvanlarımız var, bun­lardan sadaka al da temizlenmiş olalım ve bizim için zekât yerine geçsin.» dediler. Bunun üzerine Ömer (r.a.) cevaben; «Benden önce ne Nebî aleyhisselam ne de Ebû Bekir (r.a.) bunlardan zekât aldı. Fakat bekleyin müslümanlara sorayım.» dedi. (Hadisi Heysemî nak­lederek şöyle demiştir : «Hadisi Ahmed rivayet etmiş, Taberanî de Kebîr'inde zikretmiştir. Hadisin ravileri sikadandır.»)

Zühri'nin Seîmân bin Yesâr'dan rivayet ettiğine göre; Şam eh­li, Ebû Ubeyde bin Cerrah'a; «At ve kölelerimizden zekât al», de­diler. Ebû Ubeyde zekât almayıp bîr mektupla durumu Ömer'e yaz­dı. Ömer (r.a.) bunlardan zekat almamasını söyledi, Şam ehli tek­rar Ebû Ubeyde b. Cerrah'a geldiler. O da Ömer (r.a)'a bir mektup daha yazdı. Ömer (r.a.) yazdığı cevabî mektupta; «Eğer istiyorlarsa zekâtlarını al, yine fakirlerine dağıt ve kölelerine yiyecek olarak ver.» dedi. (Hadisi Mâlik ve Beyhakî rivayet etmiştir.)

 

8.10.10.7.   Deve, Sığır ve Koyun Yavrusunun Zekâtı

 

Bir kimse deve, sığır ve koyundan nisaba malik olur da bunlar sene içinde yavrularlarsa, büyükler için sene tamamlanınca hepsi­nin zekâtım vermek gerekli olup, ekseri ilim ehline göre aynı mal gibi anne ve yavrular zekâta tabi olurlar.

Mâlik ve Şafiî'nin Süfyan b. Abdullah es-Sekafî'den rivayetle­rine göre. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle demiştir: «Çobanın güttüğü erkek ve dişi kuzuları say. Zekât olarak kuzuları, kısır olanları, ev­de sütü için beslenen koyunlarla doğum vakti' gelen koyunları ve koyunun erkeğini alma. Ceze'a ve Seniye'yi zekât olarak al. Böyle yapmakla, malın İyisi ile kusurlusu arasında adaleti sağlamış olur­sun.»

Ebû Hanîfe, Şafii ve Ebû Sevr, «Hayvan yavruları hesap edil­meyip zekâta tabi olmaz. Ancak büyüklerle beraber nisaba ulaşır­larsa zekâtları verilir;» demişlerdir.

Ebü Hanîfe demiştir ki: «Yavrular ister kendi malından doğ­muş olsun, isterse satın alınmış olsun, nisabı hesab ederken büyük­lere ilâve edilir, üzerinden sene geçmesiyle zekâta tabi olur.»

Şafii ise; yavruların, kendi mülkünde, sene dolmadan önce nisaba giren hayvanlardan doğmalarını şart koşmuştur.

Sadece hayvan yavrularından nisaba malik olan kimseye zekât gerekmez. Bu görüş, Ebû Hanife, Muhammed, Dâvûd, Şafii ve bir rivayetinde Ahmed'e aittir.

Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, Dârekutni ve Beyhakî'nin Süveyd b. Cafele'den rivayetlerine göre, bu zat şöyle demiştir: Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem'in zekât memuru bize geldi ve şöyle dedi: «Bizim zamanımızda süt emen yavrudan zekât alınmazdı.» (Hadi­sin isnadında Hilal b. Habbâb vardır. Pek çokları bu zatı güvenilir saymış, bazıları ise aleyhinde konuşmuştur.)

Mâlik ve bir rivayetinde Ahmed'e göre, büyükler gibi küçük­lerden de zekât alınır. Çünkü küçükler büyüklerle beraber sayıldı­ğına göre, tek olarak da sayılmaları gerekir.

Ebû Yusuf'a göre ise, küçüklerde sadece aralarından bir küçük yavruyu zekât olarak vermek gerekir.

 

8.10.20.8.   Malları Toplamak Veya Ayırmak Hakkında Gelen Rivayetler

 

Süveyd b. Gafsle'den gelen rivayete göre, o şöyle demiştir: Rasûlüllah'ın zekât memurunun bize gelerek, şöyle dediğini işittim: «Süt kuzusundan zekât almayız. Toplu olanların arasını ayırmaz, ayn olanlarını da bir arada hesap etmeyiz.» Bu arada birisi büyük bir deve getirdi, onu almaktan kaçındı. (Hadîsi Ahmed ve Ebû Dâ­vûd ve Nesâî rivayet etmiştir.)

Enes'in anlattığına göre, Ebû Bekir (r.a.) kendisine şöyle bir mektup yazdı: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in müslümanlara farz kıldığı zekât budur. Zekât artar veya eksilir korkusuy­la aynı olan mallar bir arada hesab edilmez, toplu olan mallar da ayrılmazlar. Müşterek olarak sürüye sahip olanlar ise verdikleri zekâtı aralarında bölüşürler.» (Hadisi Buharî rivayet etmiştir.)

İmam Mâlik Muvatta'mda şöyle demiştir: «Bu hadisin manası şudur: Üç kişi düşünün ki; her birisinin kırkar koyunu vardır. Bu durumda bunlara birer koyun zekât düşüyor. Bunlar ise koyunlarını bir araya getirmek suretiyle hepsine bir koyun zekât düşürmüş oluyorlar. Veya karışık olarak iki kişi ikiyüzbir koyuna sahiptirler. Bu durumda üzerlerine üç koyun zekât düşüyor. Şayet ayırırlarsa hepsine birer koyun zekât düşmüş oluyor.»

Şafii şöyle demiştir: «Hadisdeki bu hitab, bir bakımdan mal sahibine bir bakımdan İse, tahsildara aittir. Her birerlerinin, zekâ­tın artması veya eksilmesi korkusundan dolayı cem ve tefrik gibi bir işleme girişmemeleri emrediliyor. Mal sahibi, zekatın çoğalma­sından korkarak cem yapar veya zekât azalsın diye tefrik yapar. Tahsildar ise zekâtın az olmasından korkarak cem yapar veya ço­ğalsın diye tefrik yapar. «Zekâttan korktuğu.için», sözünün mana­sı; zekâtm az veya çok olması endişesi, anlamındadır. Hadisin her ikisine de İhtimali olunca, manayı sadece birisine hamlederek «bu, diğerinden evladır» demek doğru olmaz. Her iki manaya da hamledilmesi caizdir.»

Hanefilere göre; bu nehiy, bir kimsenin malına çok zekât düş­sün diye ayırmak isteyen tahsildarlaradır. Meselâ; bir kimsenin yüzyirmî koyunu olsa, bunu üçe ayırdığınızda kırk yapar ki, üç ko­yun zekât vermek gerekir. Bir kimsenin malı diğerinin malıyla bîr-leştirilirse daha çok zekât vacib olmuş olur. Mesela; bir kimsenin yüzyirmıbir koyunu olup diğerinin de aynı şekilde yüzyirmibir ko­yunu bulunsa, ayrı ayn birer koyun zekât düşerken, birleştirilince üç koyun zekât düşmüş oluyor.

 

8.10.10.9.  Sürüleri Birbirine Katmanın Bir Tesiri Var mı?

 

Hanefiler; «Karışık malın, ister taksim edilmiş, ister edilmemiş olsun, zekâtta bir tesiri yoktur; müşterek malda zekâtın vacib-olması için herbirinin hissesinin nisaba ulaşmış olması gerekir.»

demişlerdir.

Üzerinde icmâ' edilen -esasa göre; zekât ancak bir şahsın mül­künden alınabilir.

Malikiler şöyle demişlerdir: «Sürülerin birleşik olması durumu zekâta tesir etmez. Ancak her ikî mal sahibinin çobanlarının, sürü­lerinin yattıkları yerin ve koçların bir olması, sürüleri birleştirme niyetlerinin bulunması ve her birisinin malını diğerinden ayırabil­me imkânının olması şartıyla ayn ayn nisaba malik olurlarsa herbi-rine zekât vacip olur. Eğer böyle olmayıp, mallarını ayırabilme im­kanı yoksa, o zaman ortak olmuş sayılırlar. Her birerlerinin zekâta ehil olması gerekir. Karışıklığın ancak sürülerde tesiri vardır. Mal­dan alınan şey, belli nisbette ortaklara dağıtılır. Ortaklardan herbirerleri için karışık olmayan mal varsa, hepsi karışık olarak kabul edilir.

Şafii'ye göre; karışık malların herbirisf zekâta tesir eder. îki veya daha çok kişinin mallan bir mal gibi olur. Karışıklığın tesiri, zekâtın vacib olmasında, artıp eksilmesinde kendisini gösterir. Vacib olmasındaki tesirine misal: îki kimsenin yirmişer koyunları olsa, birbirine katmakla bir koyun vacib olur. Eğer tek tek olursa, bîr şey vacib olmaz. Zekâtı çoğaltmaktaki tesirine misâl: Yüz ko­yun, başka bir yüz koyuna katılsa; herbirerlerine birbuçuk koyun zekât düşer. Eğer ayrı ayn olsalar, sadece koyun vacib olur. Zekâtı azaltmaya misal: Üç kişi düşünün; her birinin kırk koyunu var. Bunları birbirine katarlarsa, hepsine bir koyun vacib olur. Yani her birine koyunun üçte biri vacib olmuş olur. Eğer tek tek hesab eder­lerse, hepsine birer koyun gerekir. Bundan dolayı Şâfi'iler, birbi­rine karıştırılan malların zekâtı konusunda aşağıdaki şartlan koş­muşlardır:

1- Ortaklann zekât ehlinden olması.

2- Birbirine katılan mallann nisaba ulaşmış olması.

3- Üzerinden tam bir sene geçmiş olması.

4- Mallardan herbirerlerinin, ağılda, otlakta, sulama yerin­de, çobanda iken ve sağilırken ayrılmaması.

5- Eğer sürü aynı cinsten ise, koç katımında birleşmesi ge­rekir.

Şâfi'i'nîn bu görüşüne Alımed de katılmış, ancak Ahmed, zekât konusunda mallann birbirine kanştınlmasım sadece sürülerde ka­bul etmiş, diğer mallan ise bundan istisna etmiştir.

 

8.10.11.   Hazîne ve Madenlerin Zekâtı

 

8.10.11.1.   Hazine'nin Manası

 

«Rikâz»; «rekeze - yerküzü» kökünden türemiştir. Gizlenen bir şey için bu tabir kullanılır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Onlar­dan hiçbir fısıltı (rikzen) işitiyor musun?» (Meryem: 98). Rikz; gizli ses demektir. Burada Rikâz'dan maksat, cahiliye defineleridir. Ma­lik şöyle demiştir: «Bize göre ihtilafsız olarak ilim ehlinden işitti­ğim şudur ki; rikâz; mal harcayarak araştırılmayan, büyük bir iş gerektirmeyen, fazla emek sarfedilmeden elde edilen cahiliyye dö-nemf definelerinden bulunan definedir. Ama. mal harcayarak ara­nan, büyük bir zorlukla ve ağır işle çıkartılmaya çalışılan, bazan bulunup bazan da bulunamayan defineye gelince; bu rikâz değildir. Ebu Hanife şöyle demiştir: Rikaz, Allah'ın ve insanların yer altın­da gizlemiş oldukları şeyin ismidir.

 

8.10.11.2.  Madenin Manası ve Alimlere Göre Madenin Zekâtı

 

«Ma'den», a-de-ne kökünden ism-î mekândır. Bir yerde fcaim-dığı zaman bu ifade ile kullanılır. Allah>u Teâlâ «Adn cennetlerim­den bahsetmiştir. Bundan da yine «ebedî, kalacaklan yer» kastedil*-mistir.

Alimler, zekâtı vacib olan madenler hakkında ihtilâf etmiştir.

îmam Ahmed, yerin içinde yaratılmış olan, toprak cinsinden olmayan, değerli her madende zekât vardır demiş, altın, gümüş, ba­kır, demir, kurşun, yakut, zebercet, zümrüt, billur, akik, kına; zift; petrol, kibrit, kara boya ve benzerlerini buna örnek vermiştir îmam Ahmed, yerden çıkanın kendisinin veya değerinin nisaba ulaşması­nı şart koşmuştur.

Ebû Hanife şöyle demiştir: «Şekil verilebilen ve ateşte eriye­bilen her madende zekât vardır. Altın, gümüş, demir, bakır buna örnektir. Zift gibi akıcı olanlarla yakut gibi ateşte erimeyecek ka­dar sert olanlarda İse zekât yoktur. Madenlerde nisab şartı aran-mayıp azında da çoğunda da beşte bir zekât vardır.»

Mâlik ve Şafii sadece altın ve gümüşten zekât alınacağını söy­lemiştir, îmam Ahmed gibi altının yirmi miskal, gümüşün ise iki-yüz dirhem olmasını şart koşmuşlardır. Üzerinden sene geçmesi şartı olmayıp ekin gibi çıkanldıklan zaman zekâtlarının verileceği üzerinde ise ittifak etmişlerdir. Diğer üç imama göre ise; kırkta bir nisbetinde zekâta tabi olup, zekâtın verildiği yerlere verilir» demiş­lerdir.

 

8.10.11.3.  Hazine ve Madenlerde Zekâtın Meşru Oluşu

 

Hazine ve madenlerde zekâtın vacip olmasındaki esas; Buhari, Müslüm, Tirmizî, Nesai, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Ebû Hürey-re (r.a.)'den rivayet ettiği şu hadistir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Hayvanların yaptığı yaralama hederdir.[9] Kuyuya düşen hayvan hederdir, maden hederdir. Hazinede ise beşte bir zekât vardır.»

îbn Münzir şöyle demiştir: Bu hadîse Hasan'dan başka muha­lefet eden yoktur. Hasan, harp arazisiyle arap arazisinde bulunan hazinenin arasını ayırmış ve «Harp arazisinde bulunanda beşte bir, arap arazisinde bulunanda ise zekât vardır.» demiştir.

îbn Kayyım şöyle demiştir: «Maden hederdir,» sözünde iki gö­rüş vardır. Birincisi, bîr kimse maden çıkarmak için işçi çalıştırır da, maden, işçinin üzerine düşüp ölürse, o işçi hederdir. Yani bir şey ödemek gerekmez. «Kuyuya düşen ve hayvanların yaptığı he­derdir.» ifadesiyle beraber gelmesi, bu görüşü kuvvetlendirir. İkin-ci görüş «Madenlerde zekât yoktur,» şeklindedir. «Hazinede beşte bir zekât vardır.» ifadesine yakın olması bu görüşü kuvvetlendi­rir. Bu ifade maden ile hazine arasını ayırmış, hazinede böyle bir olduğunu ifade etmiştir. Çünkü hazine külfetsiz, zorluk çekmeden elde edilen bir maldır. Madenden ise zekâtı kaldırmıştır. Çünkü ma­deni çıkarmak için büyük külfet ve zorluk mevzu bahisdir.

 

8.10.11.4.  Zekât Vacip Olan Hazinenin Şekli

 

Beşte bir zekât vacip olan hazine, altın, gümüş, demir, kurşun, tunçtan kap ve buna benzer her türlü maldır. Hanefî, Hanbeli, îs-hak, Îbn Münzir, bir rivayete göre Mâlik ve Şafii'nin bir görüşü bu yöndedir. Şafii'nin diğer görüşünde ise «Beşte bir zekât ancak al­tın ve gümüşte vaciptir,» şeklindedir.

 

8.10.11.5.  Hazinenin Bulunduğu Yerin Durumu

 

Hazine aşağıdaki yerlerden birinde bulunur:

1. Hazinenin, arazinin yüzeyinde bulunsa bile, ölü  arazi   ile sahibi bilinmeyen arazide, işlek olmayan yolda, harap olan köyde bulunması halinde beşte bir zekâtı vardır. Kalan dördü ise bulan­da kalır. Nesâî'nin Amr b. Şu'ayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayet ettiğine göre o demiştir ki; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e «bulunan şey» hakkında sorulduğunda şöyle ce­vap verdiler: «İşlek bir yolda veya mamur bir köyde bulunan mal, bir sene İlân edilir. Eğer sahibi çıkarsa verirsin,  çıkmazsa  senin­dir.[10] İşlek olmayan yolda ve mamur olmayan köyde bulunan mal­da ve hazinede beşte bir zekât vardır.»

2. Kendisine intikal eden bir mülkte bulduğu hazine ona ait­tir. Çünkü hazine yerin içinde bulunan bir emanet olup, mülkün sahibine ait değildir. Şafii şöyle demiştir: «Bulunan hazine, eğer itiraf ederse, önceki sahibine aittir. Eğer bunu önceki sahibi kabul­lenmezse daha önceki sahibine aittir. Bu şekilde kabullenecek sa­hibine doğru gidilir. Eğer bir ev miras ile İntikal etmişse miras hük­münü alır. Eğer varisler mala varis olmadıklarında ittifak ederler­se evvelki sahibinindir. Evvelki sahibi bilinmezse sahibi bilinme­yen kayıp mal gibi olur.» Ebû Hanife ve Muhammed ise; «Eğer bi-linivorsa, ev, arazinin ilk sahibine veya varislerine aittir. Şayet bi­linmiyorsa Beytülmâl'e kalır.» demişlerdir.

3. Hazineyi müsiüman veya zımmînin mülkünde bulmak. Bu durumda, Ebû Hanife, Muhammed ve Ahmed'den bir rivayete gö­re hazine mal sahibinindir. Ahmed'den diğer rivayete göre ise, bulana aittir. Hasan bin Salih ve Ebû Sevr bu görüşte olup, Ebü Yusuf da bu görüşü güzel bulmuştur. Daha Önce de geçtiği gi­bi araziye sahip olan hazineye sahip olmuş olmaz. Ancak arazinin sahibi, hazinenin kendinin olduğunu iddia ederse söz onun sözüdür. Çünkü hazine mülke tabi olarak elinin altındaydı. Eğer kendinin olduğunu iddia etmezse hazine bulana aittir. Şafii ise kendinin ol­duğunu itiraf ederse hazine, sahibine aittir. Kendinin olduğunu kabullenmezse ilk sahibine aittir demiştir.

 

8.10.11.6.   Hazinede Vacip Olan Zekât Miktarı

 

Daha önce geçtiğine göre, cahiliye definesinden olan hazinede vacip olan zekât miktarı beşte bir olup, kalan beşte dördü ise eğer biliniyorsa arazinin, ilk sahibine, eğer ilk sahibi ölmüşse, bilinmek­te olan varislerine aittir. Şayet varisleri bilinmiyorsa Beytülmal’e kalır. Ebû Hanife, Şafii ve Muhammed'in görüşleri budur.

Ahmed ve Ebu Yusuf şöyle demişlerdir: Eğer yerin sahibi ken­dinin olduğunu iddia etmezse hazine bulana aittir. Eğer yerin sa­hibi kendinin olduğunu iddia ederse,- ittifakla söz onundur.

Ebü Hanife ve Ahmed'e göre nisaba itibar edilmeden çıkanın azında veya çoğunda beşte bir vacib olur.

Malik in iki görüşünden en sahihine ve Şafii'nin yeni görüşü­ne göre nisaba itibar edilir. Üzerinden sene geçmesi şartı ihtilafsız olarak yoktur.

 

8.10.11.7.   Beşte Bir Kime Vacip Olur?

 

Cumhur ulemaya göre beşte bir zekât müsiüman, zımmî, bü­yük, küçük, akıllı ve deli hazineyi bulan herkese vaciptir. Ancak küçük ve deli olanların velileri, onlar adına zekâtlarını verir, İbn Münzir demiştir ki: «Kendilerinden ilim öğrendiğim ilim ehlinin io-maına göre, bulduğu hazinede zimmîye beştebir vardır.» Mâlik, Me­dine ehli, Sevri, Evzâî, Irak ehli, rey taraftarları ve diğerleri de aynı şeyi söylemişlerdir. Şafii ise, beşte bir nisbetînin' zekât olması mü­nasebetiyle ancak kendilerine zekât düşenlere vacip olduğunu söy­lemiştir.

 

8.10.11.8.  Beste Birin  Verileceği  Yerler

 

Şafii'ye göre beşte birin sarf yeri zekâtın verildiği yerlerdir. Ahmed ve Beyhakî'nin Bişr el-Has'amî'den, onun da kendi kavmin­den bir adamdan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Küfe'de Bişr' in su havuzunun yanında eski kiliseden kalma bir küp bana düştü, içinde dört bin dirhem vardı. Bu küpü Ali (r.a.)'a götürdüm. Bana beş kısma ayırmamı söyledi. Ben de beş kısma ayırdım, içinden beş-tebirini aldı. Kalan beşte dördünü bana bıraktı. Ben geriye dönün­ce beni çağırdı. «Komşuların arasında fakir ve miskinler var mı?» diye sordu. Ben de «evet*, deyince, Ali, «Bunu al, onlara taksim et» dedi.

Ebû Hanife, Mâlik ve Ahmed beştebirin verileceği yerin gani* met yeri olduğunu söylemişlerdir. Şa'bî'nin rivayetine göre bir adam Medine'nin dışında bin dinarlık bir define buldu. Bulduğu defineyi Ömer bin Kaîtab'a getirdi. Ömer (r.a.) beşte biri olan iki-yüz dinarını aldı. Kalanım ise adama bıraktı. Ömer (r.a.) ikiyüz di­narı orada hazir bulunân müslümanlara taksim etti. Dinarlardan bîr miktar artınca Ömer (r.a.), «Dinarların sahibi nerede?» diye sor­du. Bunun üzerine adam ayağa kalktı. Ömer, «Bu dinarları al, bun­lar senindir.» dedi.

Muğnî kitabında geçtiğine göre; eğer beşte bir zekâtı, zekât eh­line verilseydi, Ömer (r.a.) kalan zekâtı bulana vermezdi. Çünkü, hazinenin zekâtını vermek zumruye de vaciptir. Halbuki zekât zimmîye vacip değildir.

 

8.19.11.9.  Denizden Çıkan Şeyin Zekâtı

 

Alimlerin çoğuna göre; denizden çıkan inci, mercan, zabercet, amber, balık ve diğerlerinin hiç birinde zekât vacib değildir.

Ancak Ahmed'den bir rivayette, eğer çıkan şey nisaba ulaşırsa, zekât vardır.

Ebû Yusuf, inci ve amber konusunda aynı görüşü benimsemiş­tir.

İbn Abbas ise «Amberde zekât yoktur,» demiştir. Çünkü amber denizin şiddetlice dışarıya attığı bir madendir.

Câbir de amberde zekât olmadığını söylemiştir. Çünkü ambe­rin bulan için bir ganimet olduğunu söylemiştir.

 

8.10.12. Kazanılmış Mal

 

Bir kimse, başka malı olmadığı halde, nisaba ulaşan, üzerin­den sene geçmesi şartı bulunan bir maldan kazanç elde eder veya. elinde, aynı cins maldan bulunup da kazandığı mal ile birlikte bu mal nisaba ulaşırsa o andan itibaren sene şartı başlamış olur. Se­ne dolunca bu malda zekât vacip olur. Yanında nisabı dolduracak kadar malı bulunanın bu malı şu şekilde kazanç getirir:

1- Ticaretin kân ve hayvanların doğması gibi faydalanılan malın asıl maldan üremesi. Bu mallar senenin dolması ve zekât ko­nusunda asıl mala tabidirler. Bir kimsenin yanında nisaba ulaşa­cak kadar ticaret malı veya hayvanı bulunup da, ticaret malı kâr getirir, hayvanlar da sene arasında çoğalırsa hem asıi mah hem de kazandığı mah topluca zekâta girer. Bunda ihtilâf yoktur.

2- Kazanılan mal, nisab cinsinden olup esas maldan artarak veya üreyerek değil de satın alma, hibe ve miras yoluyla kişinin o malı kazanması şeklindeyse: Ebû Hanîfe'ye göre kazanılan kısım nisaba ilâve edilir. Sene ve zekât konusunda ona tabi olup asıl mal ile beraber zekâta hesap edilir. Şafii ve Ahmed şöyle demiştir : «Asıl ister mal, ister para, ister hayvan olsun, kazanılan kısım için yeni bir sene beklenir. Meselâ yanında ikiyüz dirhem olup sor.rs sene arasında kazandığı bir para elde etse, şenâ tamamlanınca tü­münün zekâtım verir.s Malik hayvanlar konusunda Ebû Hanife'nin göriişü üzredir. Parada ise, Şafii ve Ahmed'in görüşünü benimse­miştir.

3- Kazanılan malın, yanındaki malın cinsinden olmaması: Bu durumda sene ve nisab konusunda yanındaki mala ilâve edilmez. Bilâkis bu mal kendi basma nisaba ulaşır seneyi doldurursa, sene sonunda zekâtını verir. Eğer doldurmazsa bir şey gerekmez. Cum­hur ulemanın görüşü b'adur.

 

8.10.13. Zekât Malın Kendine Değil, Sahibinin Zimmetine Vacibdir

 

Ebû Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed'den bir rivayete göre zekât malın kendisine vacibdir. Şafii'den ve Ahmed'den ikinci bir görüşe göre; zekât, mal sahibinin zimmetine vacip olup malın kendisi­ne vacib değildir. Bu İhtilafın faydası şöylece ortaya çıkar. Meselâ:? Bir kimse ikiyüz dirheme sahip olsa, zekât vermeden üzerinden iki sene geçmiş bulunsa, «bu durumda zekât malın kendisine vacib-dir», diyenler için bir seneliğine zekât vermesi gerekir. Çünkü ilk seneden sonra beş dirhem eksilerek nisab miktarından aşağı düş­müştür. «Zimmete vacibdir», diyenlere göre, her sene için bir zekât olmak üzere iki defa zekât verir. Çünkü zekât zimmete vaciptir. Ni­sabın eksilmesi buna tesir etmez. îbn Hazm zimmete vacip olduğu görüşünü tercih ederek demiştir ki; «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin zamanından bizim zamanımıza kadar, üzerine buğday, arpa, hurma, altın, gümüş, deve, sığır ve koyunun zekâtı vacib olan kimse bu zekâtını aynı ekin, hurma', gümüş, altın, deve, sığır ve koyun dışındakilerden verdiğinde ümmetin hiçbirisi arasında ihti­laf yoktur. Bu zekâta mani değildir ve mekruh da değildir. Bizzat aynı maldan vermekle başka maldan vermesi, satın aldığı mal ile hibe edilenden ve borç olarak aldığından vermesi arasında bir fark yoktur.

Kesin olarak belli oldu ki, zekât zimmete vacib olup bizzat malın kendisine vacib değildir. Eğer malın kendisine vacib olsaydı başka maldan zekât vermek helâl olmazdı ve bunun menedilmesi gerekirdi. Nitekim her bir malda ortak olduğu arkadaşına ortak oldukları maldan başkasını vermesine mani olunur. Ancak karşı­lıklı rıza ile ve alışveriş hükmü üzerine anlaşmayla caiz olur. Yine eğer zekât malın kendisinde vacib olsaydı şu iki şekilden birisi ol­ması gerekirdi: Üçüncü bir şekil daha yoktur.   Zekât ya bu malın parçalarından  herbirisinde bulunmuş olacak veya o malın kendi­sinde değil de bir malda bulunacak ,Şayet zekat o malın parçalarında mevcut ise, o maldan bir baş hayvan, bir tane veya daha fazlasını satmak kişiye haram olur. Çünkü zekâtın verildiği kişiler, bu malın bütün kısımlarına ortaktırlar. Daha önce bahsetiğimiz gibi mal sahibinin bundan yenisi haram olmuş olur ki, bu ihtilaf­sız batıldır. Yine ortaklar arasında oluğu gibi, vereceği koyunu ka­lan koyunların tam değerinden hesap ederek vermesi lazım gelir. Eğer vermiş olduğu zekât, zekât olarak verilmesi gereken mal değilse bu durumda batıl olmuş olur. Verilmesi gereken  vermiş olduğu mal ile tam eşit olması gerekir ki bu ise bilinemez «  belki satmış veya fakirlerin hakkını yemişdir. Bunlardan da anlaşılıyor ki bizim yukarda söylediklerimiz kesin olarak doğrudur.

 

8.10.14.  Zekâtın Vacib Olmasından Sonra ve Edasından Önce Malın Helak Olması

 

Bir malın üzerinden sene geçer veya hasat zamanı gelir de ze­kâta tabi olursa, zekâtı verilmeden önce malın hepsi' veya bir kıs­mı telef olursa, ihmal sonucu olsun veya olmasın, tümünün zekâ­tım vermek mal sahibine gerekir. Bu da zekâtın zimmete vacip ol­duğunu göstermektedir ki, Ibn Hazm'ın ve Ahmed'in meşhur gö­rüşü bu yöndedir.

Ebû Hanîfe'ye göre; eğer malın tamamı, sahibinin tesiri olma­dan telef olursa bu kimseden zekât düşer. Eğer malm bir kısmı he­lak olmuşsa, zekât malın kendisiyle alakalı olduğu için helak olan kısımdan zekât düşer. Eğer sahibinin tesiri sonucu mal helak olur­sa zekât düşmez.

Şafii, Hasan bin Salih, Ebû Sevr, Ishak ve îbn Münzir şöyle demişlerdir: «Eğer edaya muktedir olmadan önce nisaba erişen mal telef olursa, zekât düşer, edaya muktedir olduktan sonra telef olursa zekât düşmez.»

îbn Kudâme bu görüşü benimseyerek dedi ki: «Doğru olan eda konusunda ihmallik göstermediği zaman malın telef olmasıyla ze­kâtın düşmesidir. Çünkü zekât, nimetin var olması durumuna gö­re vacib olur. Yoksa 2ekât vacip olanın fakirleşmesi halinde de ze­kât vacib olmaz. îhmalin manası şudur: Zekât vermeye muktedir olduğu halde zekâtı vermemesi. Zekât vermeye muktedir değilse, ihmal etmiş sayılmaz. Zekâtı alacak kimsenin bulunmaması, malın kendisinden uzakta olması veya farz olan miktarın malda bulun­mayıp satın almaya ihtiyaç duyması, fakat satın alacak mal bula­maması veya satın almak isteğinde bulunmaması île buna benzer durumlarda mal sahibi ihmal etmiş sayılmaz. Eğer mal telef olduk­tan sonra zekât vaciptir, desek, eğer malik için edası mümkünse zekâtı eda eder, yoksa zarar görmeksizin edası mümkün olacak ko­lay bir zamanı bekler. Çünkü bu kimse kullara olan borcunu ge­ri bırakması mümkün olduğu gibî Allah'ın hakkı olan zekâtı da ge­ri bırakabilir.»

 

8.10.15.  Ayırdıktan Sonra Zekâtın Zayi Olması

 

Bir kimse hak sahibine vermek üzere zekâtı ayırdıktan sonra tamamı veya bir kısmı zayi olursa tekrar zekât vennesi gerekir. Çünkü zekât, Allahın vermesini emrettiği kişilere verilmek üzere ki­şinin zimmetine geçmiştir.

İbn Hazm şöyle demiştir: Tank bin Ebî Şeybe'nin Hafs b. Ğıyâs, Cerir, Mu'temer b. Süleyman et-Teymî, Zeyd b. el-Habbab ve Abdü'vehhab b. 'Atâ'dan rivayet ettiğine göre Hafs şöyle demiştir : Hişam b. Hessan'dan onun Hasan-ı Basrî'den rivayetine göre Cerir demiştir ki: Muğîre ve arkadaşlarından rivayet olunduğuna göre Mu'temer şöyle demiştir: Mamer'in Hammâd'dan rivayet ettiğine göre Zeyd demiştir ki: Şu'be'nin Hakem'den rivayetine göre Abdülvehhab demiştir ki: Ibn Ebî 'Urbe'den, Hammâd'dan, İbrahim Neha'î'den şöyle rivayet olunmuştur: «Sonra alimlerin ittifakına göre malının zekâtını ayırdıktan sonra zayî edene bu kifayet etmez. Tekrar zekâtını hesaplaması gerekir.» Ibn Hazm devamla demiş­tir ki: «'Atâ'dan bize rivayet olunduğuna göre zayi olan zekât ona kifayet eder.»

 

8.10.16.  Zekâtı Sonraya Bırakmak Onu Düşürmez

 

Bir kimse üzerinden yıllar geçtiği halde üzerine gereken zekâtı vermemişse, zekâtın vacib olduğunu ister bilsin ister bilmesin, ister islâm diyarında bulunsun isterse dâru'l-harb'de bulunsun, zekâtı vermesi gerekir.

îbn Münzir şöyle demiştir: «Âsiler, ahalisi yıllarca zekâtını ver­memiş bir beldeyi ellerine geçirseler, sonra müslümanlann halife­si durumu hakim olsa. Mâlik, Şafii ve Ebû Sevr'e göre geçen yıl­ların zekâtını alır.»

 

8.10.17.  Zekât Olarak Malın Yerine Kıymetini Vermek

 

Hakkında delil olan zekât mallan yerine kıymetini zekât ola­rak vermek caiz değildir. Ancak o malın kendisi veya cinsi bulun­madığı zaman kıymeti verilebilir. Çünkü zekât bir ibadettir, iba­deti şer'an emredilen şeyin dışında eda etmek sahih olmayıp aynı maldan zekât vererek fakirlerin zenginlerin mallarının bizzat ken­disine onak olması gerekir. Mu'âz hadisinde geçtiği üzere Rasûlül-lah sallallahu aleyhi ve sellem kendisini Yemen'e gönderdiği zaman ona; «Hububattan hububat, koyunlardan koyun, develerden deve, sığırlardan sığır al,» buyurdu. (Bu hadisi Ebû Davud, Ibn Mâce, Beyhakî ve Hâkim rivayet etmiştir. Bu hadisin ravilerinde kopuk­luk vardır. Çünkü 'Atâ bu hadisi Mu'âz'dan İşitmemiştir.)

Şevkanî şöyle demiştir: «Gerçek şu ki; zekât, malın kendisine vacib olur. özür olmadan bir mal kıymetiyle değiştirilemez.»

Ebû Hanîfe ise, malın kendisini vermeye gücü yetsin veya yet­mesin kıymetini vermesini caiz görmüştür. Çünkü zekât fakirin hak­kıdır. MaJın kendisiyle kıymeti arasında fakire göre bir fark yok­tur.

Buharî'nin yemin sîgasıyla ta'liken rivayet ettiğine göre Mu'âz Yemen ehline şöyle demiştir: «Bana, zekât olarak arpa ve dan ye­rine elbise getirin. Bu sizin için daha kolaydır. Rasûlüllah sallalla­hu aleyhi ve sellem'in ashabı Medine'de bu konuda serbest bırakıl­dı.»

 

8.10.18.  Müşterek Malda Zekât

 

Mal iki veya daha çok kişi arasında ortak olduğu zaman, ilim ehlinin çoğuna göre her birerleri tam olarak nisaba malik oluncaya kadar onlara zekât vacip olmaz. Bu hüküm daha önce konu edilen ve hakkında ihtilaf bulunan hayvanlardaki ortaklığın dışındadır.

 

8.11.  Zekât Vermekten Kaçınmak

 

Mâlik, Ahmed, Evzâî, Ishak ve Ebû Ubeyd'e göre bir kimse herhangi bir maldan nisaba malik olup zekâttan kaçmak niyetiyle sene dolmadan önce o malı satsa veya hibe etse veya ondan bir kısmını telef etse bu kimseden zekât düşmez. Bu hareketiyle zekât­tan kaçmaya çalışan kişiden, sene sonunda takriben vermesi ge­reken zekât hesap edilerek alınır. Eğer sene başında böyle yapmış olursa zekâttan kaçma şüphesi bulunmadığından bu kişiden zekât alınmaz.

Ebû Hanîfe ve Şafii şöyle demiştir: «Zekât ondan düşer. Çün­kü sene tamamlanmadan malı noksanlaşmıştır. Bu durumda zekât­tan kaçmakla günahkâr ve Allah'a âsi olmuştur.»

Birinci görüşü savunanlar şu ayetle delil getirmişlerdir:

«Biz bunları vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi dene­dik. Sahipleri daha sabah olmadan bahçeyi devşireceklerine bir is­tisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi. Ama daha uykuda iken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi salıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.» (Kalem 17-21). İşte Allahu Teâlâ sada­kadan kaçan bu insanları bu şekilde cezalandırmıştı. Çünkü zekât­tan kaçan bu kimse, ölüm hastalığında kansını boşayan gibi zekât almayı hak kazanan kişilerin zekât hakkını düşürmüş oluyor ki, onlânn hakkını düşüremez, bu kişi kötü niyyet sahibi olduğundan niyetine mukabil  adalet onun cezalandırılmasın gerektirmiştir.

Meselâ mirasını acele elde edebilmek için miras bırakanı Öldüren kimseye benzer ki Sâri bu durumda, katili mirastan mahrum bırak­ma ile cezalandırmıştır.

 

8.12.  Zekâtın Verileceği Yerler

 

Zekât'ın verileceği yerler sekizdir. Aİlahu Teâlâ bu sekiz sınıfı ayeti kerimede şöyle açıklamıştır:

«Zekâtlar Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, tahsildarlara, kalpleri İslâm'a ısındınlanlara, kölelere, esirlere, borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolda kalmışlaradır. Allah her şeyi en İyi bilen ve her şeyi hikmetle uygulayandır.» (Tevbe: 60).

Ziyad bin el-Haris es-Sudaî'den rivayet olunduğuna göre o de­miştir ki: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek ona biat ettim. Bir adam, Rasûlüllah'a gelerek; «Bana zekâttan ver,» dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah şöyle buyurdu: «Allahu Teâlâ zekât ko­nusunda ne nebisinin, ne de başkasının vereceği hükme razı olma­mıştır. Kendisi bu konuda hüküm vererek zekât verilecek yerleri sekiz sınıfa ayrın ıştır. Eğer bu sınıflardan birisine dahilsen sana zekât veririm.» (Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Hadisin ravileri arasında hakkında konuşulan Abdurrahman İfrikî vardır.)

Bu âyette belirtilen sekiz sınıfın açıklaması aşağıdadır:

 

8.12.1.  Fakirler ve Miskinler

 

Bunlar yeterli mal bulamayan muhtaç kimselerdir. Fakirlerin mukabili, ihtiyaçlarım yeterince karşılayabilen zenginlerdir. Kişi­nin zengin sayilabilmesî için gerekli miktar, daha önce geçtiği gibi aslî ihtiyacından fazla nisab miktan maldır. Kendisi ve evlâtları için lüzumlu olan yemek, içmek, giymek, ev, binek, sanat aletleri ve benzeri şeyler aslî ihtiyaçlardan sayılmıştır. Bu ölçüye sahip ola­mayan herkes fakir olup zekât alabilir. Mûâz hadisinde «Zenginler­den alınır, fakirlere verilir.» şeklinde geçmektedir. Kendisinden zekât alman zengin nisab'a malik olan zengindir. Kendisine zekât verilecek kimse ise, zenginin mukabili fakirdir ki, zengin sayılacak kadar bir mala malik değildir. Burada ihtiyaç sahibi ve yoksul ol­ma ile zekâta lâyık olma bakımından fakirlerle miskinler arasında bir fark yoktur. Ayetin, fakirle miskinin arasını birbirine zıtlığı icab ettiren bir atıfla cem etmesi bizim dediğimiz şeye ters değil­dir. Çünkü miskinler fakirlerden bir kısımdır. Onlar için özel bir sıfat vardır. Bu sıfat atfı gerektirecek bir zıtlık için yeterlidir.

Hadiste geçtiğine göre, miskinler, dilenmekten çekinen fakirle­re denir, insanların çoğu bunları anlayamazlar. Onun için ayette zikredilmiştir. Çünkü çok kere bunların fakir oldukları anlaşıl­maz. Ebû Hüreyre'den yapılan rivayete göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Miskin demek kapı kapı \a-laşıp kendisine bir iki hurma, bir İki lokma verilen değildir. Ger­çek miskin iffetli bir hayat yasayandır. İsterseniz (insanlar arasın­da ısrarla dilencilik yapmazlar) ayetini okuyun.» Başka bir lâfız­da ise şu şekildedir: «Miskin demek kapı kapı dolaşıp bir iki lokma bir iki hurma kendisine verilen değildir. Gerçek miskin, zengin sa­yılacak kadar bir varlığı bulunmayan ve kendisine sadaka vermek için halk tarafından zarureti bilinemeyen, kendisi de kalkıp halk­tan istemeyen iffetli temiz kimsedir.» (Hadisi Buharı ve Müslim ri­vayet etmiştir.)

 

8.12.1.1.  Fakire gerilecek  Zekât Miktarı

 

Zekâtın gayelerinden birisi de fakire yeterli olacak ihtiyacını giderecek kadar vermektir. Fakiri, fakirlikten normal duruma çı­karmak için ve ihtiyaçlı durumdan sürekli olarak yeterli bir düze­ye getirecek şekilde zekât verilebilir. Bu durum kişilerin ve durum­ların değişmesiyle değişebilir.

Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Fakire zekât verdiğiniz zaman onu normal duruma getirin.»

Kâdî Abdülvehhab, şöyle demiştir: «Mal ile bu konuda bir hu­dut çizmeyip hizmetçisi ve bineği olduğu halde bunlarla zengin sa­yılmayan kimseye de zekât verilebilir.»

Sadaka istemeye delâlet edecek şekilde hadisin açıkladığına göre fakirin geçimini sağlayacak ve hayatı boyunca ihtiyacı belir-ineyecek miktarda zekât alması helâldir.

Kabise bin Muharik el-Hilâlî'den rivayet olunduğuna göre; şöy­le demiştir: «Bir borçluya kefil oldum. Daha sonra Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve sellem'e gelerek durumu sordum. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Biraz bekle, sadaka gelin­ce ondan sana verilmesini emrederim,» dedi ve şöyle buyurdu: «Ey Kabise, dilenmek, su üç kişiden başkasına helâl değildir. 1. Kefa­let altına giren kimseye, o malı elde edinceye kadar dilenmek he­lâldir. Sonra bundan vazgeçer. 2. Bütün malım helak eden bir felâ­kete maruz kalan kimsenin geçim İhtiyacını temin edinceye kadar» yahut hacetini giderinceye kadar dilenmesi helâldir. 3. Fakru zarurete duçar olan, Öyle ki kavmi veya kabilesinden aklı başında üç ki­şinin gerçekten «filan fakir düştü» diye şahadette bulunacakları kimsenin geçim İhtiyacını temin edinceye kadar dilenmesi helâldir. Dilenmenin bundan ötesi ey Kabise haramdır. Dilenen onu haram olarak yer.» (Hadisi Müslim, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir).

 

8.22.1.2.  Kuvvetli Ve Çalışabilir Kimseye  Zekât Verilebilir  Mi?

 

Kuvvetli ve çalışabilir kimseye, zengin gibi zekât verilmez, Ubeydullah bin Adiyyi'l-Hiyâr (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o demiştir ki: «îki kişinin bana haber verdiğine göre; bu kimseler, veda haccında Nebî aleyhisselâm sadakayı taksim ederken gelerek ondan sadaka istediler. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem gözlerini şöyle bize doğru kaldırıp; «İsterseniz size sa­daka vereyim, zekâtta zenginin, kuvvetlinin ve çalışmaya gücü ye­tenin hakkı yoktur,» buyurdu.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî riva­yet etmiştir).

Hattâbî şöyle demiştir: «Bu hadiste, malının olduğu bilinme­yenin malı yok kabul edilebileceğine bir delil olduğu gibi, zekât ko­nusunda sadece kişinin dış görünüşü ve kuvvetine bakılmayıp ça­lışmanın buna ilâve edilmesi gerektiğine de delil vardır. Nitekim insanlardan bazıları vücud kuvvetine sahip olmakla beraber elinin beceriksizliği yüzünden çalışamaz durumda olabilir. Durumu böy­le olanlar hadisin delaletiyle sadakadan men edilemezler.»

Reyhan bin Yezîd'den, onun Abdullah bin Amr'dan, onun da Nebî aleyhisselâm'dan rivayetine göre. Nebi aleyhisselâm şöyle bu­yurdu: «Zekât malı zengine .vücudu ve azaları sağlam olana helâl değildir.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî ise sahihlemiştir.)

Şâfi'i, Ishak, Ebü Ubeyd ve Ahmed'in görüşleri de budur. Hanefîler ise; «En az ikiyüz veya daha çok dirhemi olmayan kuvvetli kimsenin zekât alması caizdir,» demişlerdir.

Nevevî şöyle demiştir: «Gazalîye, 'adetlerinde vücudla çalışmak bulunmayan, evde oturan kuvvetli kimseler fakirlerin hisselerin­den zekât alabilirler mi?' diye sorulduğunda 'evet', diye cevap ver­miştir.» Bu hüküm, geçinebilmesi için kendisine uygun bir sanatın bulunması dikkate alınan kişiler üzerine geçerli olan doğru bir gö­rüştür. (Bir mesleği bulunmayan kuvvetli fakirlerin zekâttan ala­bileceği bu görüşe göre caizdir.)

 

8.12.2.3.   Nisaba Malik  Olduğu. Halde Kendisine Yetecek Miktarı Bulamayan Kişi

 

Bir kimse herhangi bîr maldan nisab miktarına sahip sahip olup çocuklarının çokluğu ve hayat pahalılığı sebebiyle bu mal ken­disine yetmezse nisaba malik olduğu cihetle malına zekât düştü­ğünden bu kişi zengin sayılır. Ancak bu mal kendisine yetmediği için fakir sayılıp diğer fakirler gibi zekâttan buna da verilebilir.

Nevevî şöyle demiştir: «Bir kimsenin gelir getiren malı olup da geliri kendisine yetmezse, bu kimse fakir sayılıp zekâttan, yete­cek kadar ona verilir. Mülkünü satması teklif edilmez.»

Muğnî kitabında Meymûn şöyle demiştir: «Ebû Abdullah (Ah­med bin Hanbel) ile konuşurken ona dedim ki; 'bazen bir kişinin zekât vacip olacak kadar evi ve koyunları olduğu halde fakirdir. Meselâ, o kimsenin kırk koyunu olup kendisine yeterli olmayacak kadar malı vardır. Bu" kimseye zekât verilir mi?' Ahmed bin Han­bel 'evet', demiştir. Çünkü bu kimse zengin sayılacak kadar bir ma­la sahip olmadığı gibi yeterince mal kazanmaya da gücü yoktur. Bunun için zekât alması caizdir.»

 

8.12.2.  Zekât Memurları

 

Bunlar halîfe veya vekilinin zenginlerden zekât toplamak için görevlendirdiği kişilerdir. Zekât malını muhafaza edenler, hayvan­ları bekleyen çobanlar ve zekâtı yazan katipler bu kışıma girerler.

Bu kimselerin müslüman olmaları kendisine zekât haram olan Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in soyundan yani Abdülmut-talip oğullarından olmamaları gerekir.

Muttalİb bin Rabî'a bin Haris bin Abdülmuttalib'den rivayet olunduğuna göre; Fazl bin Abbas ile Rasûlüllah sallalîahu aleyhi ve seüem'in huzuruna gittiler. Muttalib dedi ki: «Birimiz Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu: 'Ya Rasûlallah; şu sadaka işlerinin bazısına bizi memur tayin etmen için geldik. Edersen biz de sair memurlar gibi vazifemizi ifa eder, onlar gibi maaş alınz.' Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Şüphesiz ki sadaka Muhammed ailesine lâyık değildir. Muhakkak o, insanla­rın kirleridir.» (Hadisi Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir. Bir baş­ka lâfızda ise; «Muhammed'e ve O'nun soyuna helâl değildir,» şek­lindedir).

Zekât memurlarının zenginlerden olması caizdir.

Ebû Sa"îd'den rivayet olunduğuna göre; Nebî aleyhisselâm şöy­le buyurmuştur: «Zekât zengine helâl olmayıp şu beş sınıfa helâl­dir: Zekât memurlarına, zekâtı malı ile satın alanlara, borçlu olan­lara, Allah yolundaki gazilere, bir de zekât alan miskinin aldığı ze­kâttan hediye ettiği zengine.» (Hadisi Aiımed, Ebû Dâvûd, îbn Mâ-ce ve Hâkim rivayet etmiş, Hâkim hadisi Buhari ve Müslim'in şart­larına göre sahih saymıştır). Şüphesiz bu kimselerin zekâttan al-malan, yaptıkları işe karşılık bir ücrettir.

Abdullah es-Sa'dî'den rivayet olunduğuna göre; bu zat Şam'­dan Ömer'in yanma geldiğinde Ömer (r.a.) şöyle dedi: «Müslüman­lara ait işlerden herhangi bir işe karşılık size verilen ücreti kabul etmediğinizden haberim yok mu sanıyorsunuz?» Abdullah; «Evet, benim atlarım ve kölelerim var ve benim durumum iyidir. Görevi­mizin müslümanlara sadaka olmasını istiyorum», dedi. Ömer şöy­le dedi: «Benim söylemek istediğimi sen söyledin. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana mal verirdi, ben de 'onu benden daha fakire ver, derdim. Yine o bir defasında bana mal verdi. Ben de; 'onu daha muhtaç olana ver', dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah sal-lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Allah'ın sana vermiş ol­duğu bu mal dilenmeden ve göz dikmeden sana verilmiştir. Onu al, mal edin veya tasadduk et. Öyle olmayan malı ise canın çekme­sin.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

Alman ücretin, yetecek miktarda olması gerekir.

Müstevrid bîn Şeddâd'dan rivayeten Mebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Bize ait görevlerden bir görev Üstlenen, eğer evi yoksa bir ev edinsin. Hizmetçisi yoksa hizmetçi edinsin. Hanımı yoksa evlensin. Bineği yoksa bîr binek alsın. Bunlardan fazla bir şey alırsa, o haddi aşmıştır.» (Hadisi Ahmed ve Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Hadisin senedi sahihtir.)

Hattabî şöyle demiştir: «Bu hadis iki türlü yorumlanır: Birin­cisi, bu hadis yaptığı işin karşılığında ücret olarak hizmetçi ve ev edinmesini mubah saymış, bunun dışında bir şeyle faydalaro^asını ise caiz görmemiştir. İkincisi, zekât toplayanın evi ve hizmetçisi olması gerekir. Eğer yoksa kendisine bir hizmetçi kiralanır ve ze­kâttan yaptığı hizmetin karşılığı Ödenir, aynca oturacağı bir ev ki­ralanır, vazifeye de devam ettiği müddetçe evin kirası zekâttan ödenir.

 

8.12.3.  Müellefe-i Kulûb

 

Bunlar imanları zayıf olan veya müslümanlara yaptıkları kö­tülükleri engelleyerek faydalı olmalarım sağlamak için  kalplerini

Îslâm'a ısındırma ve îslâm üzere sabit kılma niyetiyle zekât veri­len kişilerdir, tslâm âlimleri, müellefe-i kulûbu müslüman ve kâfir diye ikiye ayırmışlardır.

Müellefe-i kulûb olan müslümanlar dört kısma ayrılır:

1. Müslümanların lider ve reisleri olup  kâfirlerden  arkadaş ve dostları olanlardır. Onlara zekât verildiği zaman kâfir arkadaş­larının da müslüman olmaları umulur. Ebû Bekir, 'Adiy b. Hâtem ve Ziberkân bin Bedr'e müslümanlıklan iyî olmakla beraber mil­letleri arasındaki mevkileri itibariyle zekât vermiştir.

2. Müslümanlardan imanları zayıf  olan liderlerin,  milletleri arasında itibar edildikleri için onlara zekât vermekle İslâm'da kal­maları, imanlarının kuvvetlenmesi, cihad ve diğer konularda sami­mi davranmaları umulur. Meselâ Rasûlüllah sallallahu  aleyhi  ve sellem Hevâzin ganimetlerinden pek çok malı bu tür kimselere ver­miştir. Bunlar Mekke ehlinden müslüman olmuş serbest kişilerdi, îçlerinden münafık ve zavıf İmanlı olanlar vardı. Zekât verildikten sonra İslâm'da sebat ettiler ve müslümanlıklarını güzelleştirdiler.

3. Düşman beldelerin hudutlarında oturan müslümanlar. Bu kimselerin düşman hücum ettiği zaman gerideki müslümanlan düş­mana karşı savunmaları ümit edildiği için bu kimselere zekât ve­rilebilir.

Menar sahibi şöyle demiştir: «Ben derim ki onların hudutlar da bulunmaları nöbet tutmak demektir. Nöbet tutmak cihad ama­cına yönelik olduğu için, İslâm dini, Allah yolunda ayrılan paya fakirleri de sokmuştur. Bugün bunlardan daha evlâ olan; kâfirlerin kendi himayelerine sokmak ve kendi dinlerine ısındır­mak için uğraştıktan müslümanlara bu paydan vermektir. Bütün müslümanlan köle edinmek isteyen emperyalist ülkelerin, müslü­manlan dininden çevirmek için devlet hazinesinden belli bir hisse ayırdıklannı görmekteyiz. Kâfirlerden bazıları kendilerine yardım etmeleri için veya onları İslâm dairesinden çıkarmak için müslü-manlann kalplerini kendilerine ısındırmaya çalışırlar. Bazdan ise, kendi himayelerine girmeleri ve İslâm devletlerini bölerek îslâm birliğini parçalamak için müslümanlann kalplerini kendilerine ısındırmaya çalışırlar. Kâfirlerin yaptığı bu tip çalışmayı müslü­manlann yapması daha doğru değil midir?»

4. Savaşmadan zekât almak mümkün olmayan kişilerden an­cak onlar aracılığı ile zekât toplamak mümkün olan müslüman-lardır. İslâm Devleti'ne böyle bir yardıma cesaret edebilmeleri amacıyla onlara kalplerini ısındırmak için zekâttan pay verilmesi iki zarardan en hafifini ve iki maslahattan en uygununu tercih et­mektir.

 

Müellefe-İ Kulub Olan Kâfirler İse İki Kısımdır.

 

1. Zekât vermekle kalplerinin imana ısınması umulan kimse­lerdir. Meselâ Safvân b. Ümeyye gibi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'nin fethi gününde orada bulunmadığı halde gıya­ben kendisine eman vermiş, durumunu gözetlemesi ve kendi ken­dine İslâm'ı seçmesi için ona dört ay mühlet vermişti. Daha sonra müslüman olmadan Önce müslümanlarla  beraber  Huneyn  gazve­sinde bulundu ve Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selem Huneyn Gaz­vesi için çıkınca silahını emanet olarak ona bıraktı. Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve seilem ona yüklü olarak pek çok deve verdi. O şöy­le diyordu: «Bu develer fakirlikten korkmayan kimselerin verdiği hediyelerdir. Vallahi Rasûlüllah bana bunları verdi. Daha önce ben­ce insanların en kötüsü idi. Bunlan vermeye devam ettikçe şimdi bana göre insanların en sevimlisi oldu.»

2.  Şerrinden korkulan ve zekât verildiği zaman   kötülüğüne engel olunacağı umulan kimse, İbn Abbas demiştir ki: «Bir kavim Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelirdi de eğer onlara zekât­tan verirse îsâm'ı Överler, «Bu iyi bir dindir», derlerdi. Eğer ver­mezse, İslâm'ı kötüler ve ayıplarlardı.»

. Meselâ Ebu Süfyan b. Harb, Ekra1 b. Habis, Uyeyne b. Hassan bunlardandı. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve Sellem bunların her birine yüzer deve vermiştir.

Hanefiler; müellefe-i' kulûb'un, İslâm'ın güçlenmesi ile ortadan kalkmış olduğu görüşündedirler: Uyeyne b. Hassan, Ekra' bin Ha­bis ve Abbas bin Mirdâs, Ebû Bekr'e gelerek zekâttan paylarını is­tediler. Ebu Bekr (r.a.) bir yazı ile onlara zekâttan vermelerini bil­dirdi. Bu kişiler yazıyı Ömer (r.a.)'a getirince Ömer (r.a.) yazıyı yır­tıp attı ve onlara zekât vermeyip şöyle dedi: «Bu zekâta, Rasûlüllah" sallallahu aleyhi ve sellem kalplerinizi İslâm'a ısındırmak için izin veriyordu. Şimdi ise Allah (c.c.) İslâm'ı aziz kılmıştır. İslam'ın size ihtiyacı yoktur. Eğer İslâm'da kalırsanız ne iyi. Yoksa sizinle bi­zim aramızda kılıç vardır. «De ki: Hak Rabbİnizdendlr. İsteyen İman etsin. İsteyen inkâr etsin.» (Kehf: 29). Sonra Ebû Bekr (r.a.)'e geldiler. «Halife sen misin, yoksa Ömer mi? Bize yazı verdin, Ömer onu parçaladı,» dediler. Bunun üzerine Ebü Bekir (r.a.); «Ömer'in isteği doğrudur», dedi.

Alimler demiştir ki: «Bu olayda Ebû Bekr (r.a.) Ömer (r.a.)'in fikrine iştirak etmiş, sahabeden hiç kimse de bunu yadirgamamış-tır. Aynı şekilde Osman (r.a.) ve Ali (r.aj'dan da bu tip kişilere ze­kât verdiği nakl olunmamıştır.»

Buna cevaben denir ki: «Bu görüş Ömer (r.a.)'ın içtihadıdır. Ömer (r.a.), İslâm dini halk arasında yerleşince, bu gruba zekât vermeyi uygun görmemiştir. Çünkü bunların Islâmdan dönmelerin­de artık korkulacak bir zarar yoktur. Osman, (r.a.) ve Alî (r.a.)'ın bu sınıfa zekât vermemesi onlann görüşü olup müellefe-i kulûb'-dan zekâtın düştüğüne delâlet etmez. Bu durum ihtiyaç olmadığı zaman kâfire müellefe-i kulûb payından verilemiyeceğini gösterdiği gibi ancak ihtiyaç olduğu takdirde hükmün geçerli olmasına da ters değildir. Çünkü kitab ve sünnetten bu konuda delil vardır ve bu delilden herhangi bir durumda dönmek caiz değildir.

Müslim ve Ahmed'in Enes (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre Ra­sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den müslüman olmak üzere her kim bir şey isterse istediğini ona verirdi. Hatta bir kimse on­dan istekte bulundu da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selîem de iki dağ arasındaki zekât koyunlarından ona çok miktarda veril­mesini emretti. Daha sonra kavmine dönünce; «Ey ahali, müslü­man olun. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem fakirlikten kork­madan bol bol dağıtıyor,» dedi.

Şevkânı şöyle demiştir: «Utre, Cübbâî, Belhî, İbn Mübeşşir, Mâ­lik, Ahmed ve bîr rivayete göre Şafii müellefe-i kulub'a zekât ver­menin caiz olduğunu söylemişlerdir.»

Diğer rivayete göre Şafii; «Kâfire verilmez. Fasık kimseye ise müellefe-i kulüb payından zekât verilebilir,» demiştir.

Ebû Hanife ve arkadaşları; «İslâm'ın yayılması ve üstün ol­masıyla müellefe-i kulub düşmü$ olup Ebû Bekr'in Ebû Süfyân, Uyeyne, Ekra' ve Abbas bin Mirdâs'a zekât vermemesi müellefe-i kulûb'un kalktığını gösterir,» demişlerdir.

Zahir olan; ihtiyacı olduğu zaman müellefe-i kulûb'un caiz ol­masıdır. Eğer halife zamanında, maddi bir şeyler vermeden veya zor kullanmadan itaat altına alamadığı bir topluluk varsa onlara zekâttan verilebilir. Çünkü İslâm'ın yayılması böyle özel vakaları etkilemediğinden, İslâm'ın yayılmasıyla bu hükümde bir değişiklik olmaz.

Menâr'da şöyle geçmektedir: «Müellefe-i kulûb esas olarak var­dır. Ancak tafsilâtına gelince; zekâtı haketmek, verilecek zekât mik­tarı, varsa ganimet ve diğer mallardan ne kadar verileceği hakkın­da içtihad gerekir. Bu konuda vacib olan, şûra heyetinin görüşü­nü almaktır. Halifeler içtihadı konularda böyle yapmışlardır. Ha­lifenin zor kullanarak onları emir altına almaktan aciz kalması şartında îse biraz düşünmek gerekir. Bu şart uygun değildir. Bilâ­kis burada esas olan zararın en hafifini ve maslahatın en iyisini tercih etmektir.»

 

8.12.4.  Köleler

 

Bu ifade anlaşmalı (mükateb) kölelerle diğer bütün köleleri kapsamaktadır. Zekât parasıyla anlaşmalı köleler kurtarılır, diğer­leri ise satın alınarak sonra azad edilir.

Berâ'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem e bir adam gelerek şöyle dedi: «Beni Cennet'e yaklaştıracak ve Cehennem'den uzaklaştıracak bir amel söyle.» Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellera şöyle buyurdu: «Can taşıyanları azad et ve kölelerin bağlarını çöz.» Adam: «Ey Allah'ın Rasûlü, ikisi aynı şey değil inidir?» deyince, Rasûlül­lah sallallahu aleyhi ve sellem «Hayır, boynunu azad etmek demek, onu hürriyetine kavuşturmaktır. Boynundan bağı çözmek demek, eğer anlaşmalı köle ise parasını ödemeye ona yardım etmektir.» bu­yurdu. (Hadisi Ahmed ve Dârekutnî rivayet etmiştir. Hadisin ravi-leri sikadandır.)

Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayeten Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kimse vardır ki onlara yardım et­mek Allah üzerine bîr haktır. Allah yolunda çarpışan gazi, parasını ödemeye çalışan anlaşmalı köle, iffetini korumak İçin evlenen Idşl.» (Hadisi Ahmed, Nesaî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Ibn Mâce rivayet et­miş, Tirmizî; «Hadis, hasen-sahihtir.» demiştir.)

Şevkânî şöyle demiştir: «Alimler, «rikâb» kelimesinden mak­sadın ne olduğunda ihtilâf etmişlerdir.» Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) Sâ-îd bîn Cübeyr, Leys, Sevrî, Utre, Hanefiler, Şafi'îler ve ilim ehlinin çoğundan rivayet olunduğuna göre; «rikâb'dan maksad mükâteb köleler olup zekâttan bu paralar ödenir,» demişlerdir. Ibn Abbas, Hasan Basrî, Mâlik, Ahmed bin Hanbel, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd' den rivayet olunan, ve Buharı ile İbn Münzir'İn de temayül göster­diği görüşe göre; «rikâb'dan maksad köle satın alarak azad etmek­tir.» Bunlar şu delili getirmişlerdir: Eğer «rikâb» kelimesi mükâ­teb anlamında olsaydı, borçlular hükmüne girmesi gerekli olurdu. Çünkü mükâteb borçludur, Azad etmek için bir köle satın almak, mükâteb köleye yardım etmekten daha evlâdır. Çünkü köleye ba-zan yardım yapılır, fakat azad edilmez. Mükateb borcu olan köle­dir. Her zaman alış-veriş yapması mümkündür. Diğer köleler ise, bunun hilafinadır.»

Zûhrî şöyle demiştir: Bu ifadeyle her ikisi de kasdedilmiştir. Musannif (Müntegâ el-Ahbâr'ın yazan) buna işaret etmiştir. Zahir olan görüş de budur. Çünkü ayet her ikisine de ihtimal vermekte­dir.

Zikri geçen Berâ' hadisine gelince; bu hadiste anlaşmalı köle­nin parasını ödemeye yardım etmenin, onu azad etmek olmadığına delil vardır. Mükâtep kölelerin evlenmesi için gereken masrafa ka­tılmak, Cennet'e yaklaştıran ve Cehennem'den uzaklaştıran amel­lerdendir.

 

8.12.5.  Borçlular

 

Bunlar borç yüklenip ödeyemeyen kimselerden olup birkaç kısmı vardır:

Bunlardan birisi; bir kimse bir borçluya kefil olur veya borcu garanti eder sonra, o borcu ödemesi gerekir de malını bu şekilde silip götürürse veya borç edinmek üzere ihtiyacı için borç isterse veya tevbe ettiği bir günahtan dolayı para lâzım olursa, bütün bun­lar borçlu kaldıkları müddetçe zekâttan pay alabilirler.

Ahmed, Ebû Dâvûd, îbn Mâce ve Tîrmizî'nin Enes (r.a.)'den rivayet edip Tirmizi'nin hasen saydığı hadiste Rasûlüllah sallalla-hu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ancak üç kişi için dilen­mek helâldir: Açlıktan ölecek kadar fakir olana, borca boğulmuş kişiye ve diyet vermek zorunda olana.»

Müslim'in Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.)'den rivayet ettiğine göre; o şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bir kimsenin satın aldığı meyva bahçesine afet gelerek helak olmuş ve çok borçlanmıştı. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «Bu adama zekât verin,» buyurdu. İnsanlardan bir kısmı da bu adama zekât verdiler. Fakat adama verilen zekât bunu öde­meye kâfi' gelmeyince Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Bu adamdan alacaklarınızı bulduğunuz kadarıyla alınız. Bundan baş­ka bir hakkınız yoktur.» (Yani 'kalan alacağınızı bağışlayın') buyur­du.

Kabîsa bin Muhârik'in rivayet ettiği hadis daha önce geçti. Ka-bîsa demiştir ki: «Bir borçluya kefil olmuştum. Zekât istemek İçin Rasûlüllah sallallahu aleyhi' ve sellem'e gerek durumumu arz et­tim. O da bana; «Bekle, zekât gelince ondan sana verilmesi için em­rederiz,» buyurdu. (Hadisin devamı vardır.)

Alimler şöyle demişlerdir: Kefil olmak; iki kişinin arasını dü­zeltme konusunda. Ödemek üzere borç para istemeyi kendisine gö­rev kabul eden kişinin yüklendiği bir borçtur. Arapların arasında bir fitne ortaya çıktığı zaman diyet ve diğer konularda da borç­lanmak gerekiyordu. Onlardan -birisi bu görevi üstlenerek tehlikeli fitne ortadan kalkıncaya kadar bu parayı teberru olarak verirdi.

Bunun güzel ahlâktan olduğunda şüphe yoktur. Bir kimsenin böy­le bir borç altına girdiğini öğrenenler ona yardıma koşarlar ve zim­metindeki borçtan onu kurtaracak kadar para verirlerdi. Hatta bu­nun için dilense bile bu o kişinin şerefinden bir şey eksiltmez, bi­lâkis ona şeref kazandırırdı. Bu kimsenin zekât olması için borcu­nu ödemekten aciz olması şartı yoktur. Malı borcuna yetse bile, ze­kâttan alması caizdir.

 

8.12.6.  Allah Yolunda Olanlar

 

«Allah yolu»ndan maksat; ilim ve amel ile onun rızasına ulaştı­ran yol demektir. Alimlerin çoğunluğuna göre; ayetteki «Allah yolun­da» ifadelerinden maksat cihaddır. Zekâttan Allah yolunda olan' lar için aynlan pay, ücretleri olmayan gönüllü gazilere verilir. Bün-lann zekâttan bir paylan bulunup ister zengin olsunlar, ister fakir olsunlar bu payı alırlar. Nitekim daha önce «Zekât ancak beş kişi­ye helâldir. Allah yolunda gaziye...» hedisi geçmiştir.

Hacc, zekâtın «Allah yolunda» verileceği alana girmez. Çünkü hacc, gücü yetene farzdır. Yetmeyene değil. Menar tefsirinde şöy­le geçmektedir: «Bu paydan, hacc yolunu emniyete almak, çeşme­ler yapmak, hacılara yiyecek dağıtmak ve sağlık hizmetleri için sarfedilecek başka para yoksa harcanabilir.»

«Allah yolunda» ifadesi, diğer din ve devlet işlerinin temelini oluşturan işleri ve şer'î maksatları da içine alır. Bunlardan flk ya­pılacak en önemli iş harbe hazırlanmak, silâh, askeri malzemeler, nakil vasıtaları ve askeri araç ve gereçleri almaktır. Fakat gaziler, harb bittikten sonra silâh, at ve diğerleri gibi aldıkları kalıcı cins­ten araçları beytülmale bırakmak üzere teçhiz olunurlar. Çünkü gazilik sıfatını taşımakla savaşta kendisine verilen mala ebedî ola­rak sahip olamaz, onları ancak cihatta kullnabilirler. Bu araçlar sa­hibinden savaşma sıfatı kalktıktan sonra, yine «Allah yolunda» kul­lanılmak üzere kalırlar. Müellefe-i kulûb ve yolda kalmış kimseler ise bunun hilâfınadır. Bu sıfatlan onlardan gitmiş olsa bile aldık­larını geri vermezler. Allah yolunda ifadesine şunlar da girer: Askerî hastaneler yapmak, eski yollan düzeltmek, umuma ait hayırlı müesseseler kurmak, yollar açmak, askeri demir yollan yapmak (ticaret için değil), yine savunma kaleleri yapmak, zırhlı gemiler, askerî uçaklar almak ve kaleler yapmak, hendekler açmak da bu kısma girer. Zamanımızda Allah yolunda yapılacak işlerin en mü­himlerinden birisi İslâm için davetçiler hazırlamak ve onlara yeter­li mal vererek düzenli cemiyetler kurup kâfir ülkelerine  göndermektir. Tıpkı kâfirlerin dinlerini yaymak için yaptıklan gibi. Med­reselerde şer'î ilimleri okuyanlara ve umumun maslahatı için diğer ilimleri okuyanlara da bu paydan verilebilir. Bu durumda medre­selerde ders veren hocalara, meşru olan görevlerini yaptıklan müd­detçe başka bir kazanma yollan yoksa bu paydan verilebilir. Zen­gin olan bir alîme, insanlar ondan faydalanmış olsa bile sadece ilmi için hisseden verilmez.

 

8.12.7.   Yolda Kalanlar

 

Alimlerin ittifakına göre; memleketinden uzak kalan bir misa­fire, ihtiyacmı giderecek kadar, yanında yeterli malı yoksa geçici olan bu fakirliği dikkate alınarak zekâttan verilebilir. Alimler, mi­safirin yaptığı yolculuğun haram olan bir şeyi yapmak değil, Al­lah'a itaat üzere olmasını şart koşmuşlardır.

Mubah olan bir yolculukta ise ihtilâf vardır.

Şafiilerin tercih edilen görüşlerine göre; temiz hava almak ve ferahlamak için bile olsa, misafire zekât verilir. Şafi'îye göre yolda kalanlar iki kısımdır:

1. Vatanı bile olsa ikamet ettiği yerden yolculuğa başlayan kişi.

2. Memleketten geçen garip misafir. Her ikisinin yeterli borç alması mümkün olsa bile, zekâttan pay alma haklan vardır. İster­se kendi beldesinde borcunu ödeyecek kadar malı olsun.

Mâlik ve Ahmed'e göre zekâta lâyık olan yolda kalmışlar, bir şehirden diğerine geçene mahsustur. Oturduğu yerden çıkana de--' ğil. Memleketinde aldığı borcu karşılayacak parası olursa ve borç alacak kimse bulabilirse, buna zekât verilmez. Eğer borç para bu­lamazsa veya o borcu karşılayacak malı olmazsa, buna zekâttan verilir.

 

8.13.  Zekât Verilmesi Gereken Kimselerin Hepsine Veya Bir Kısmına Zekâtı Dağıtmak

 

Zekât verilecek kimseler, ayette zikri geçen sekiz sınıftır: Fa­kirler, miskinler, zekât memurlan, müellefe-t kulûb, köleler, borç­lular, yolda kalmışlar ve mücahidler.

Zekâtın bu kimselere dağıtılmasında alimler ihtilâf etmişler­dir.

Şafi'î ve ashabı şöyle demiştir: «Eğer zekâtı dağıtan malın sa­hibi veya vekili ise; zekât memurunun hissesi düşer ve o zaman ze­kâtı eğer varsa kalan yedi kişiye dağıtır. Eğer yedi sınıf mevcut değilse, mevcut olanlara dağıtır. Zekât sınıflarından herhangi biri­si mevcut olduğu zaman, o sınıfa zekât vermemek caiz olmaz. Şa­yet vermeyecek olursa onun hissesini ödemesi gerekir.»

İbrahim Neha'î şöyle demiştir: «Eğer mal sekiz sınıfa yetecek kadar çok ise, bu sınıfların hepsine taksim eder. Eğer az ise, bir sınıfa vermesi caizdir.»

Ahmed bin Hanbel ise; «Ayırmak daha faziletli olup bir sınıfa vermesi de kifayet eder,» demiştir.

Malik şöyle demiştir: «Bu sekiz sınıftan daha ihtiyaçlılanm araştırır. İhtiyaç sahiplerinden sırayla daha evlâ olanına önce ve­rir. Eğer bir sene fakirlerin daha çok ihtiyaçlı olduğunu görürse, onlara daha fazla verir, başka bir sene yolda kalanların ihtiyaçlı olduğunu görürse, zekâtı onlara verir.»

Hanefiler ve Süfyân Sevrî «Mal sahibi serbesttir, dilediği sı­nıfa verir,» demişlerdir.

Bu görüş Huzeyfe ve îbn Abbas'tan da rivayet edilmiş olup. Hasan Basri ve Atâ bin Ebî Rebâh da böyle demiştir.

Ebû Hanîfe ise; «Bu sınıflardan herhangi birisine verilmesi caizdir,» demiştir.

 

8.13.1.  Alimlerin İhtilâflarının Sebebi ve Kaynağı

 

îbn Rüşd şöyle demiştir: «İhtilâflarının sebebi ayette geçen lâfzın manaya karşıt olmasındandır. Çünkü lâfız, hepsinin arasında taksim etmeyi gerektiriyor, mana ise ihtiyaç ehline vermeyi ge-rektîrivor. Çünkü maksat ihtiyacı gidermektir. Bunlara göre ayet­te sayılan sınıflar zekât verilecek kimseleri belirlemek içindir. Yok­sa zekâtta ortak olduklarım bildirmek için değildir. Birinci görüş lâfız yönünden bu görüş ise mana yönünden daha doğrudur.»

Şâfı'î'nîn deliline gelince; Ebû Davud'un Sudâî'den rivayet et­tiği hadistir ki, bir adam kendisine zekât verilmesi için. Nebî aley-hisselâma geldi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Allahu Teâlâ zekât konusunda ne nebisinin ne de başkasının hüküm ver­mesine razı omayıp bizzat kendisi hüküm vererek zekât verilecek yerleri sekize ayırdı. Eğer bu sınıflardan birisine dahilsen sana hakkını vereceğim,» buyurdu.

 

8.13.2.  Şafii’nin Görüşüne Cumhurun Görüşünün Tercihi

 

Ravdat'un-Neddiyye'de yazan şöyle demektedir: «Zekâtın hep­sini bir sınıfa vermeye gelince; mesele incelendiğinde bu görüşün çürük olduğu anlaşılır.»

Hasılı; Allahu Teâlâ zekâtı diğerlerine caiz kılmayıp sekiz sını­fa tahsis etmiştir. Zekâtın bu sekiz sınıfa tahsis edilmesi araların­da eşit miktarda dağıtılmasını veya zekât az olsun çok olsun çıkan zekâtın bu sınıflara adaletle dağıtılmasını gerektirir. Bunun mana­sı şudur: Her cins zekât bu çeşit sınıflara verilecektir. Bir kimseye zekât vacip olur da bu sınıflara zekâtım verirse. Allanın emrini yap­mış ve zekât borcu ondan düşmüş olur.

Eğer denilirse ki; «Zekât verecek mala sahip olan bir kimsenin, bu sekiz sınıf bulunduğu takdirde hepsine pay ayırması gerekir.» Bu durumda zorluk ve zahmet söz konusu olup önceki ve sonraki müslümanlann yaptığına aykırıdır. Eğer zekât malı azsa, bütün sı­nıflara taksim edildiği takdirde bırakın hepsine bir smıfa bile da-ğıtılsa o sınıf bu zekâttan faydalanamayacaktır. Bunun böyle oldu­ğunu kabul ettikten sonra, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin Seleme bin Sahr'a vermiş olduğu zekâtın bir delil sayılamayacağı ortaya çıkmış oldu. Zekâtın bu sınıfların hepsine dağıtılacağını ge­rektiren bir emir gelmemiştir. Yine bunun gibi, Rasûlüllah'in Mu-âz'a söylediği «Yemen ehlinin zenginlerinden zekât al, fakirlerine ver,» hadisi île de delil getirmek doğru değildir. Çünkü bu da müs-lümanlardan bir cemaatin zekâtıdır ve sınıflardan bir cinse veril­miştir. Yine bunun gibi Ziyâd bin Haris es-Sudâî'nin hadisiyle de delîl getirilmez. (Daha Önce bu hadis geçmiştir.) Çünkü bu hadisle delil getirmek düşünüldüğü zaman, görülecekdir ki, hadisin sene­dinde, hakkında birden çok kişinin konuştuğu, zayıf olarak kabul edilen Abdurrahman bin Ziyad el-İfriki vardır.

Hadisdeki «sekiz sınıfa dağıt» ifadesine gelince; (ki Nebî aley-hisselâmın da kasdetmiş olduğu, ayetin zahiri manasına uygundur.) Eğer maksat, zekâtın kendisinin taksim edilmesi olup bir sını­fa düşen zekâtı başka bir sınıfa vermek caiz olmasaydı, sekiz sınıf" tan herbirine düşen payın bulunmadığı zamanlarda diğer sınıfa vermek caiz olmazdı. Bu ise müslümanlann icmaina aykırıdır. Bu kabul edilse bile, devlet reisinin yanında toplanan zekât, her ferde ait olarak değil karışık olarak toplanıyor. Hepsini eşit bir şekilde dağıtmanın gerekli olduğuna delâlet eden ve delil bulunmayıp ze­kâta lâyık olanların bir kısmına vermek caiz olduğu gibi, bir kıs­mına düşeni diğer kısma vermek de caizdir. Devlet reisi çeşitli böl­gelerden zekâtı topladığında, yanında da sekiz sınıftan kimse bu­lunsa, her birileri Allah'm farz kıldığı şekilde zekât talebinde bu­lunabilirler. Fakat devlet reisine, bunlara eşit bir şekilde zekât da­ğıtmak veya hepsine vermek gerekmez. Bazısına daha çok verebil­diği gibi, eğer İslâm nokta-i nazarından bir fayda görürse bir kısmına vermeyip diğer kısmına verebilir. Meselâ yanında zekât mal­lan toplansa, o durumda cihat yapmak gerekse, İslâm mülkünü kafirlerden ve asilerden korumak icab etse, tüm zekâtı mücahitlere tahsis edebilir, isterse zekâtın tümünü almış olsunlar. Yine böy­lece mücahitlerden başka sınıflar için maslahat hasıl olursa, zekâ­tın lümünü onlara verebilir.

 

8.14.  Zekât Vermek Haram Olanlar

 

Geçen konularda zekâtın verileceği yerleri, zekâtı hak kazanan sınıflan zikrettik. Şimdi ise zekât vermenin helâl olmadığı ve zekât almaya hakkı olmayanları zikredeceğiz.

 

8.14.1.  Kâfirler ve Mülhidler

 

Alimlerin ittifakıyla bunlara zekât verilmez. Zekât hadiste geç­tiğine göre; «onların zenginlerinden alınır fakirlerine verilir.» Bu­radaki zenginlerden maksat, müslüman zenginler, fakirlerden mak­sat da müslüman fakirler olup müslüman olmayanlar bunun dı­şındadır.

îbn Münzir demiştir ki: «Ilım ehlinden duyduklarımın icma-ma göre zimmîye zekât malında bir şey verilmez. Daha Önce geç­tiği gibi müellefe-i kulûb bu hükmün dışındadır.»

Zimmîye nafile olarak sadaka verilmesi ise caizdir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle geçmektedir: «Onlar, İçleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve yetime yedlrirler.» (İnsan: S). Hadiste ise şöy­le geçmiştir: «Annen müşrike bile olsa ona sıla-i rahimde bulun.»

 

8.14.2.  Haşimoğulları

 

Haşimoğullanndan maksad; Alî'nin, Ca'fer'in, Akîl'in, Abbas'ın ve Hâris'in oğullandır.

İbn Kudâme şöyle demiştir: «Farz olan zekâtın Haşimoğulla-nna helâl olmayacağı hakkında bir ihtilâf bilmiyorum.»

Rasülüllah salallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Muhammed'in soyuna zekât vermek uygun olmaz. Zekât insanların kir­lerinden başka birşey değildir.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Ebû Hüreyre (ra,.)'den rivayeten, o demiştir ki: Hasan, zekât hurmalarından bir hurma alıp ağzına koymuştu. Neb-î aleyhissellâm; «Sakın, sakın, at onu. Bizim zekât malından yemediğimizi bil­miyor musun?» dediler. (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

Alimler, Muttaliboğullan hakkında ihtilâf etmiş olup, Şafii; «Muttaliboğullan zekât alamaz, Haşimoğuilan gibidirler,» demiş­tir.

Şafii, Ahmed ve Buhârî'nin Cübeyr b. Mut'im'den rivayet et­tiklerine göre o demiştir ki; «Hayber Savaşında Rasülüllah sallal-lahu aleyhi ve sellem Haşimoğuilan ve Muttaliboğullanndan yakın­larına zekât verdi. Nevfeloğullarmı ve Abdüşşemsoğullannı İse bı­raktı. Ben ve Osman bin Affan Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sel-leme gelerek şöyle dedik: «Ya Rasûlallah, bunlar Haşimoğullan-dır. Allah'ın onlara, verdiği üstün mevkiyi inkâr etmiyoruz. Ancak Benî Muttalib kardeşlerimize ne oluyor? Onlara verdin bizi bırak­tın? Halbuki size olan yakınlığımız onlarla aynıdır.» Rasülüllah : «Ben ve Muttaliboğullan cahiliyyette ve İslâm'da aynlmayız. Biz ve onlar aynı şeyiz.» buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi.»

îbn Hazm şöyle demiştir: «Benî Hâşim ile Benî Muttalib'in ara­sını hiçbir konuda ayırmanın caiz olmadığı ortaya çıkmıştır. Çün­kü Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in bu sözü ile aynı şey ol-duklan anlaşılmıştır. Benî Hâşim de Benî Muttalib de Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in soyudur. Zekât onlara haramdır.»

Ebû Hanîfe'den rivayet olunan görüşe göre; Muttalib oğullan zekât alabilir. Ahmed'den gelen iki rivayet de aynı yöndedir.

Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem, zekâtı Haşimoğullan-na haram kıldığı gibi onların azad ettiği kölelerine de zekâtı haram kılmıştır. Rasûlüllah'ın azadlı kölesi Ebû Râfî'den rivayet olundu­ğuna göre, o şöyle demiştir: Nebî (a.s.) Mahzumoğullanndan bir ada­mı zekât toplamaya gönderdi. Bunun üzerine adam bana «Benimle gel de zekâttan payını al» dedi. Ben de «hayır» dedim. Nihayet Ra-sûlüllah'a gelerek durumu sordum. Adam da gelerek aynı şeyi Rasûlüllah'a sordu. Bunun üzerine Rasülüllah «Zekât bize helâl de­ğildir. Bir toplumun azadlı. köleleri de onlardan sayılır.» buyurdu­lar. (Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizı rivayet etmiş, Tirmizî «Hasen sahihdir» demiştir.»

Haşimoğullanna nafile sadakanın helâl olup olmadığı konu­sunda alimler ihtilâf etmişlerdir.

Şevkânî bu konudaki sözleri özetleyerek demiştir ki: «Rasü­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in «Bize zekât helâl olmaz,» sözü, farz ve nafile zekâtın helâl olmayacağını göstermektedir. Hattâbî'-nin de dahil olduğu bir cemaat farz ve nafile sadakanın Benî Hâ­şim'e. haram olduğunda icma' etmişlerdir.» Sevkanî, nafile konu­sunda da Şafii'den pekçok kipini" nakiller yaptığını belirtir. Ah­med'den bir rivayet de bu yöndedir.

îbn Kudâme şöyle demiştir: «Nafile sadaka hakkında naklolu­nan rivayetin delâleti açık değildir.»

Nebî aleyhisselam ailesine gelince: Şafii'ler, HanbelHer ve Zey­illerden sahih olarak nakledildiğine ve Hanefîlerin de çoğunun de-c.iğine göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ailesine far­zın dışında nafile zekât vermek caizdir. Bunlar şöyle demektedir: «Haram edilen zekât, insanların kiri sayılan maldır. Bu hüküm ise farz olan zekât için doğru olup nafile için geçerli değildir.»

Bahr kitabında şöyle denmiştir: «Kayles, nafile zekâtı, hibe, hediye ve vakıf gibi kabul etmiştir.»

Ebû Yusuf ve Ebü'I Abbas ise; «Farz zekât gibi Rasûlüllah sai-Iallahu aleyhi ve sellem'in ailesine nafile zekât da haramdır, çün­kü delil açık değildir.» demiştir. (Tercih edilen görüş budur.)

 

8.14.3.  Babalar Ve Çocuklar

 

Alimlerin ittifakiyle, baba, dede, anne, nine, çocuklar, çocukla­rın çocukları, kızlar ve kızların kızlarına zekât verilemez. Çünkü zekât veren kimsenin ne kadar yukan çıkarsa çıksın, babasına bak­ması gerekir. Yine ne kadar aşağıya inerse insin, çocuklarına bak­ması gerekir. Eğer oniar fakir iseler, kendisinin zengin olmasıyla onlar da zengin sayılır. Eğer zekâtı onlara verirse, nafaka borcunu vermemekle kendisine menfaat temin etmiş olur.

imam Mâlik; dede, nine ve çocukların çocuklarını bu hüküm­den istisna ederek, «Bakmakla mükellef olmadığı için bunlara ze­kât verebilir,» demiştir. Bu durum fakir oldukları zamandır. Eğer zengin olup da, Allah yolunda gönüllü olarak gazaya çıkmışlarsa, borçluların hissesinden kendilerine zekât vermek caiz olduğu gibi Allah yolunda aynlan paydan da onlara zekât verilir. Çünkü kişinin dede, nine gibi yakınlarının borçlarını ödemesi vacib değildir. Ay­nı şekilde, zekât memuru sıfatım taşıdıkları müddetçe de onlara bu paydan zekât verilebilir.

 

8.14.4.  Zevce

 

îbn Münzir; «âlimlerin icmâ'iyla kişi hanımına zekât veremez», demiştir. Bunun sebebi; zevcesine bakması kocası üzerine vacibdir. Aynen anne, baba gibi aldığı nafaka sebebiyle, zekâttan müstağni sayılır. Ancak, zevcesi borçlu olursa borcunu Ödemesi için, bu pay­dan kendisine zekât verilebilir.

 

8.24.5.  Allah'a Yaklaşmak İçin Yapılan Hayır Müesseselerine Zekât Vermek

 

Ayette zikri geçen sekiz sınıftan başka Allah'a yaklaşmak için yapılan herhangi bir müesseseye zekât vermek caiz değildir. Mese­lâ mescid inşaatı, köprüler, yolların tamiri, misafir ağırlamak ve ölüleri defnetmek İçin yapılan harcamalara ve buna benzer yerlere zekât verilemez.

Ebû Dâvûd şöyle demiştir: işittiğime göre, îmam Ahmed'e «Zekât parasıyla ölü kefenlenir mi?» diye sorulduğunda, «Hayır» diye cevap vermiştir. «Zekâttan ölünün borcu Ödenemez.» Devam­la demiştir ki: «Zekât parasıyla dirilerin borcu ödenir, ölülerin borcu ödenemez. Çünkü ölü borçlu olamaz.» Kendisine «Ancak, ze­kât ölünün ailesine verilir,» denince, imam Ahmed; «Ailesine ve­rilirse ne güzel olur,» demiştir.

 

8.15.  Zekâtı Kimlerin Dağıtabileceği

 

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem vekillerini zekât topla­mak üzere gönderir ve kendisi hak sahiplerine dağıtırdı. Ebû Be­kir ve Ömer (r.a.) de böyle yapmışlardır. Bu konuda, görünen mal­larla görünmeyen mallar arasında bir fark yoktur. Osman (r.a.) halife olunca, o da bir zaman bu yolda yürüdü. Ancak gizli malla-nn çoğaldığını görünce bunları toplamakta ümmet-i Muhammed'e zorluk olacağından ve gizli mallan araştırırken; mal sahiplerini za­rara sokmaktan korktuğu için gizli malların zekâtını mal sahiple­rine bıraktı. Alimlerin ittifakıyla gizli malların zekâtını sahipleri kendileri ayırırlar.

Sâib bin Yezîd şöyle demiştir: Osman bin Affân'ı Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in minberinde şöyle hitab ederken din­ledim: «Bu ay zekât aymizdır. Her kimin üzerinde borcu varsa bor­cunu ödesin. Ta ki mallarınız saflaşsm. Mallarınızın zekâtını veri­niz.» (Hadisi Beyhakî sahih bir senetle rivayet etmiştir.)

Nevevî şöyle demiştir: «Bizim ashabımız bu konuda müslü-manlann icmaı olduğunu nakletmiştir. Ancak mal sahipleri, gizli olan mallarının zekâtını ayırınca, «kendisinin dağıtması mı daha faziletli, yoksa halifeye verip onun dağıtması mı daha faziletli?» sorusu vardır.

Şâffî'ye göre; doğru olan eğer imam âdil ise, ona vermek efdâldir.

Hanbelîler ise; «Kendisinin dağıtması efdaldir. Şayet halifeye verirse, o da caizdir,» demişlerdir.

Eğer mallar, görünen mallardansa, müslümanlann halifesi ve vekilleri, Maliki ve Hanefilere göre zekâtı İstemek ve almak hakkı­na sahiptirler.

Şafi'î ve Hanbelîlerin görünen mallar konusundaki görüşleri gizli mallar hakkındaki görüşleri gibidir.

 

8.16.  Zekâtı Adaletle Veya Zorla Halîfeye Vermekle Mal Sahibinin Zekâttan Kurtulması

 

Müslümanların başında müslüman bir halife bulunursa, ister adaletle ister zorla alsın ona vermek caizdir. Mal sahibi ona zekâ­tım vermekle zekât borcundan kurtulmuş olur. Ancak halife zekâ­tı yerine vermiyorsa, efdal olan, kendisinin zekâtım ayırıp hak sa­hibine vermesidir. Ancak halife veya vali, zekâtı isterse, yine de onlara vermesi gerekir. Enes'den rivayet olunduğuna göre, o demiş­tir ki: «Benî Temim'den birisi Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'e gderek şöyle dedi: «Ya Rasûlallah, zekâtı senin elçine ver­diğim t kdirde Allah ve Rasûlünün huzurunda zekât borcundan kur­tulmuş olur muyum?». Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve kellem; «Evet. Zekâtı benim elçime verdiğin takdirde zekât bor­cundan kurtulmuş olursun. Verdiğin zekâtın sevabı sana, günahı ise, onu başka yere verene aittir.» demiştir. (Hadisi Ahmed rivayet etmiştir.)

îbn Mes'ûd'dan rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Benden sonra, kendini başkasına tercih eden kimseler ve hoşlanmadığınız işler olacak.» Ashab; «ya Rasûlallah, o durumda bize ne emredersin?» dediler. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem; «Üzerinize hak olanı eda ediniz ve Allah'tan size vereceği sevabı isteyiniz;» buyurdu. (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

Vâil bin Hucr'den rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Bir adamı Rasûlüllah sallallatıu aleyhi ve sellem'e sorarken işit­tim. Adam şöyle diyordu: «Başımızda zekât hakkını engelleyen âmirler olursa, ne buyurursun?» Rasûlüllah salallahu aleyhi ve sel-lem; «Onlan dinleyin ve itaat edin. Şüphesiz onların yüklendiği günahlar onlara, sizinki de sizedir.» Hadisi Buharı ve Müslim riva­yet etmiştir.

Şevkânî şöyle demiştir: «Cumhur ulemâ, bu konuda geçen ha­dislerle zâlim sultanlara zekât vermenin caiz olduğuna ve zekât bor­cunun düştüğüne delil getirmişlerdir.»

Bu hüküm müslüman bir ülkedeki (dâr'ül-İslâm) müslüman­lann halifesine nisbetledir. Çağımızdaki devletlere zekât verme ko­nusuna gelince; Reşit Rıza şöyle demiştir:

«Ancak asrımızda, çoğu müslüman ülkelerde tslâmî idareler kalmamıştır, tslâm'a davet edecek, onu müdafaa edecek, Allah'ın farzı ayın veya farzı kifaye olarak vacip kıldığı cihadı yapacak, ce­zalan verecek, Allah'ın farz kıldığı gibi zekâtı alacak, yine Allah'ın tayin ettiği yerlere verecek tslâmî idareler yoktur. Bilâkis çoğu, Frenk devletlerinin egemenliği altına girmiştir. Bazılan ise mür-ted ve Allah'a inanmayanların egemenliği altındadır. Coğrafî ola­rak müslüman sayılan bazı ülkelerin reisleri gayri müslim devlet­lere boyun eğmiş olup, gayri müslimler İslâm ismini kullanarak, müslüman milletleri kendilerine boyun eğdirmek için bunlan alet olarak kullanmakta, Katta bu yolla İslâm'ı yıkmaya çalışmaktadır­lar. Zekâttan ve diğer vakıflardan aldıklan paralan, dinî sıfatlan bulunduğu için kullanırlar. Bu gibi idarelere, reisinin lâkabı müs­lüman olsa bile ve resmî dini îslâm olsa bile zekât vermek caiz de­ğildir. Ama idarecileri ve reisleri islâm dini üzere olan ve müslü-manlann beytülmâl'i üzerinde yabancıların egemenliği bulunma­yan îslâmî idarelere gelince; gerek zahirî mallann ve gerekse batı-nî mallann zekâtını, istedikleri zaman vermek gerekir. Her ne ka­dar bazı hüküm'erde zulüm etseler bile fakihlerin görüşlerine göre hüküm budur.»

 

8.17.  Zekâtı Sâlih Kişilere Vermenin Müstehab Olduğu

 

Zekât; sâlih olsun, fâsık olsun, zekât almaya hak kazanan müslümana verilir. Ancak zekât parasıyla Allah'ın haram kıldığı şeyleri japacaksa, kötülüğü önlemek için bu kişilere zekât verilmez. Eğer kişi hakkında herhangi bir şey bîlinmeyip zekât parasından istifade edeceği bilinirse, bu kimseye zekât verilir. Zekât veren kim­senin, zekâtını ilim ehline ve îyi kimselere vermesi uygundur.

Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayeten Rasûlüllah salallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Mü'minle imanın misali, bağım koparan sonra yine aynı yerine dönen at gibidir. Mü'min de hata eder, unu­tur, sonra yine imana döner. Yemeğinizi iyi kimselere ve içinizdeki iyilik sahibi mü'minlere yediliniz.» (Hadisi Ahmed iyi bir senetle rivayet etmiş, Süyûtî ise hasen saymıştır.)

îbn Teymİye şöyle demiştir: «ihtiyaç ehlinden namaz kılma­yanlara tevbe etmedikçe zekât verilmez. Namazım eda ediyor ol­ması gerekir. Boş şeylerle uğraşanlar, yasaklardan kaçınmayanlar, kötülüklere son vermeyenler, kalpleri bozulmuş, fıtratları değişmiş ve hayır hisleri yok olmuş kimseler de namazı terkedenler gibi'dir. Bu kimselere zekât verilmez. Ancak zekât parası, onları iyi işlere yöneltecek, nefislerini İslaha yardım edecek ve hayırlı işler yapma­ya sevkedecekse, o zaman bu kişilere zekât verilebilir.

 

8.18.  Zekât Verenin Verdîği Zekâtı Satın Almasının Nehyedildiği

 

Rasûlüllah salallahu aleyhi ve sellem, muhacirleri Mekke'den ayrıldıktan sonra tekrar Mekke'ye dönmekten nehyettiği gibi, kişi­nin Allah için terkettiği mala tekrar dönmemek için, zekât verenin zekâtını almasını nehyetti.

Abdullah b. Ömer (r.a.)'den rivayeten Ömer (r.a.) şöyle demiş­tir: «Bir mücahide bir at vermiştim. Sonra adamın atı sattığını gö­rünce, onu satın almak istedim. Durumu Rasûlüllah'a arzedince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bana; «Sakın bu atı satın al­ma ve sadakana dönme,» buyurdu.» (Hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.)

Nevevî şöyle demiştir: «Bu hadisteki nehiy, tenzihî olup tahri-mî değildir. O bakımdan zekât olarak, nezir keffareti, sadaka veya buna benzer Allah'a yaklaşmak için verdiği malı satın alması ve hibe ettiği malı kendi isteği İle temellük etmesi mekruh olur. Eğer p mala varis olursa, o zaman kerahat yoktur.

îbn Battal; «Abdullah b. Ömer hadisinden dolayı bir kimsenin zekâtını satın almasını alimlerin çoğu mekruh saymıştır,» demiştir.

Ibn Münzir şöyle demiştir: «Hasan, tkrime, Rebî'a ve Evzâ'î zekâtı satın almaya ruhsat vermişlerdir.»

îbn Hazm, Ebû Sa'îd el-Hudri hadisini delil getirerek bu gö­rüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: «Rasûlüllah salallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Zenginlerden yalnız beş kişiye zekât helâldir:

1.  Allah yolunda cihad edene.

2.  Zekât toplamakla görevli olana.

3.  Zengin olduğu halde borçlu olana.

4.  Zekâtı mal mukabilinde fakirden satm alana.

5. Bîr de zekât almış olan fakir komşusunun; bu zekâtı hedi­ye olarak kendisine verdiği zengine helâl olur.» (Hadisi Ebû Dâ­vûd Ahmed ve Hâkim rivayet etmiştir.)

 

8.19.  Zekâtı Yakınlara Vermenin Mûstehab Olduğu

 

Eğer kadının malı varsa, bu malda zekât vacib olup, zekât ala­bilecek durumdaki kocasına zekâtını vermesi hakkı vardır. Çünkü kocasına infak etmesi kadına vacib değildir. Zekâtı ona vermesin-deki sevab yabancıya vermesindeki sevabdan daha çoktur.

Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.)'den rivayeten Îbn Mes ud'un hanımı Zeyneb dedi ki: «Ey Allanın Nebisi, bugün sen zekât vermeyi em­rettin. Benim de yanımda süs eşyam var. Onların zekâtmi vermek istiyorum. Ibn Mes'ûd, karısının vereceği bu zekâta kendisinin ve oğlunun daha çok lâyık olduğunu zannetti. Bunun üzerine Rasulul-lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Ibn Mes'üd doğru­dur. Zevcen ve çocuğun vereceğin zekâta daha lâyık kişilerdir.»-(Hadisi Buhârî rivayet etmiştir.)

Şafiî, Ibn Münzir, Ebû Yusuf, Muhammed, Zahiriler ve bir ri­vayete göre Ahmed bu görüştedir.

Ebû Hanîfe ve diğerleri ise, zevce ve çocuktan zekât vermenin caiz olmadığını kabul ederek demişlerdir ki: «Zeyneb hadisi, farz zekât hakkında olmayıp nafile sadaka hakkında varid olmuştur.»

îmam Malik; «Eğer aldığı zekâtı nafakasına harcayarak ken­disi de bundan yardım görürse, caiz olmaz. Fakat nafakanın dışın­daki şeylere harcarsa, caiz olur,» demiştir.

Sair akrabalara gelince; kardeş, kızkardes, hala, teyze, amca ve dayılara, şayet zekât alabilecek kişilerden İseler, ekseri ulemanın görüşüne göre zekât verilebilir. Çünkü Rasûlüllah salallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Yoksula verilen şey sadakadır. Ak­rabaya ise iki mislidir: Hem sadaka hem de sıla-i rahim.» (Hadisi Buhâri, Müslim, Ahmed, Nesâî ve Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî ise hasen saymıştır.)

 

8.20.  Îlim Öğrenenlere Zekât Vermek

 

Nevevî şöyle demiştir: «Kendine yetecek kadar çalışmaya kud­reti olduğu halde, şer'î ilim tahsil etmekle mşgul olan kişi, şayet çalışmaya başladığında tahsil yapamayacak durumda ise, buna ze­kât helâldir. Çünkü İlim tahsili farz-ı kifâyedir. Eğer bir kimse ilim tahsili ile meşgul olmayıp çalışmaya da kudreti varsa bu kişiye zekât vermek helâl değildir. Bu zikrettiğimiz kişi medresede bile kalsa, bu böyledir. Sahih ve meşhur olan görüş budur.» Nevevî de­vamla şöyle demiştir: «Bir kimseni, çalışmaya gücü yettiği halde nafile ibadetlere kendini verdiği için çalışmıyorsa veya nafile ibadetler bütün vaktini alıyorsa bu kimseye zekât vermek caiz değil­dir. Çünkü yaptığı ibadetin faydası sadece kendine aittir, İlim tah­sili ise bunun dışındadır.»

 

8.21.  Borcu Zekattan Düşmek

 

Nevevî, «Mecmu» isimli kitabında şöyle demiştir: «Bir kimse­nin, sıkıntı içindeki bîr kimseden alacağı olup da bunu zekâtına saymak istese ve ona «bu alacağımı zekâtıma saydım,» dese, bu konuda iki görüş vardır: Ahmed ve Ebû Hanife'ye göre; doğru olan, bunun yeterli olmayacağıdır. Çünkü zekât, kişinin zimmetinde bir borç olup bizzat ödemeden bu borçtan kurtulmuş olmaz. İkinci görüş. Hasan Basrî ve 'Atâ'nın görüşüdür. Onlar; zekât geçerli olur», demişlerdir. «Çünkü borçlunun, parayı alacaklıya verdikten sonra, zekât olarak tekrar onu geri alması caiz olduğu gibi, alacağını al­madan onu borçluya zekât olarak bırakması da caizdir. Meselâ bu kimsenin, birisinde emanet parası bulunup da onu zekâtına saysa, para eline ister geçsin, ister geçmesin, zekât yerine geçer.»

Ancak alacağını kendisine ödemesi şartıyla zekât verirse, bu şekilde zekât vermek sahih olmayıp, İttifakla zekât borcu düşmüş olmaz ve yine ittifakla, böylece borcunu ödemiş de sayılmaz. Şayet niyet edip de şart koşmazlarsa o zaman ittifakla caiz olup, zekât yerine geçer ve borçlu da borcu yerine, aynı parayı geri verirse, borcundan kurtulmuş olur.

 

8.22.  Zekâtı Nakletmek

 

Alimler, zekât verenin beldesinde fakir bulunmazsa, başka bir beldedeki hak sahiplerine zekâtı nakletmeyi caiz görmüşlerdir. An­cak zekât verenin etrafında zekâta ihtiyacı olanlar varsa, bu konu­da gelen açık hadislere göre herkes kendi beldesindeki fakirlere zekâtını verir. Başka beldeye zekât nakledilmez. Çünkü zekâttan maksad, her muhitteki insanları fakirlikten kurtarmaktır. O belde­de fakir bulunmakla beraber zekâtı başka bir beldeye nakletmenin mubah olması, kendi muhitindeki fakirleri muhtaç bir halde bırak­mak demektir.

Daha önce geçen Muâz hadisinde belirtildiği üzere; «Onlara haber ver kî; üzerlerine zekât vermek farzdır. Zenginlerinden alı­nır, fakirlerine verilir.»

Ebû Cuhayfe (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellera'in zekât memuru bize geldi de zekâtı zenginlerimizden alarak fakirlerimize verdi. Ben o zaman henüz yetim bir çocuktum. Bana, dokuz yaşında bir deve vermişti.» (Hadisi Tirmizî rivayet etmiş ve hasen saymıştır.)

«tmrân b. Husayn'dan rivayeten: Bu zât zekât toplamakla gö­revlendirildi'. Dönünce kendisine;'«Hani mallar nerede?» diye so­rulunca, o da, «Beni mal için mi gönderdiniz? Biz zekâtı, Rasûlül­lah sallallahu aleyhi ve sellem devrinde aldığımız kişilerden aldık ve ytne onun zamanında verilen yerlere verdik,» dedi. (Hadisi' Ebû Dâvûd ve îbn Mâee rivayet etmiştir.)

Tâvus'tan rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki; Mu'âz'a ya­zılan mektupta şu ifade vardır: «Bir beldeden bir başka beldeye giden .kişinin sadakası ve öşürü, aşiretinin beldesinde kalır.» (Ha­disi Esrem Sünen'inde rivayet etmiştir.)

Alimler, bu hadisle, her beldenin kendi fakirlerine zekât ver­mesinin meşru' olduğuna delil getirmişlerdir. Daha önce geçtiği gibi, eğer kendi beldesinde fakir yoksa, başka bir yere nakletme­nin caiz olduğunda alimler icmâ' etmiş olup, kendi beldesinde ih-tfyaçh bulunduğu zaman başka bir beldeye nakletme konusunda ise ihtilaf etmişlerdir.

Hanefîler şöyle demişlerdir: «Zekâtı nakletmek mekruhtur. An­cak sıla-ı rahim olması açısından uzaktaki yakın akrabasına, kendi beldesinden daha ihtiyaçlı olan kimselere nakletmenin müslüman-lar için dahaya hayırlı olması halinde, dâr-ı harb'den dâr-i İslâm'a, ilîm okuyan uzaktaki talebeye veya zekâtın sene tamam olmadan önce verilmesi durumunda, bütün bu hallerde zekâtı nakletmek mekruh olmaz.»

Şafi'î'ler ise şöyle demiştir: «Zekâtı nakletmek caiz olmayıp, malın bulunduğu yerde dağıtmak gerekir. Ancak, zekâtın vacib ol­duğu yerde zekâta lâyık kimse bulunmazsa o zaman nakledebilir.»

Amr bin Şuayb'dan rivayet olunduğuna göre; Mu'âz bin Cebel tslâm için bir nefer olarak çalıştı. (Çünkü Rasûlüllah onu görev için gönderiyordu.) Bu hal Rasûlüllah'in Ölümüne kadar devam et­ti. Sonra Ömer'in yanına geldi. O da kendisine aynı görevi verdi. Bunun üzerine Muaz, bulunduğu yerden zekât toplayarak üçte bi­rini Ömer'e gönderdi. Ömer, bunu hoş karşılamayarak «Ya Muaz, ben seni vergi toplaman ve cîzye alman için değil, zenginlerinden zekât alıp fakirlerine vermen için gönderdim.» dedi. Bunun üzerine Muaz «Ben sana bunları, burda benden zekât alabilecek kimse ol­duğu halde göndermedim» dedi. İkinci sene olunca Muaz topladığı zekâtın yansını Ömer'e gönderdi. Yine aynı şekilde aralarında ko­nuşma geçti. Üçüncü sene olunca Muaz topladığı zekâtın hepsini Ömer'e gönderdi, yine birbirleriyle istişare yapmaya başladılar. Bunun üzerine Muaz «Benden zekât alabilecek kimse bulamadığım için hepsini size gönderdim.» dedi. (Hadisi Ebu Ubeyd rivayet et­miştir.)

îmam Malik şöyle demiştir: Zekâtı nakletmek caiz değildir. Ancak bir başka beldenin zekâta aşın ihtiyacı hasıl olursa, bu du­rumda, idareciler uygun gördükleri şekilde zekâtı nakledebilirler.

Hanbeliler şöyle demiştir: Zekâtı kendi beldesinden seferi hük­me tâbi olan mesafeye nakletmesi caiz olmaz. Sadece farz olduğu yer ile seferilik hükmü geçerli' olan mesafeden daha berideki ya­kınlarına zekâtı dağıtabilir.

Ebû Dâvûd demiştir ki; Ahmed'den işittiğime göre, kendisine zekâtı bir beldeden diğer beldeye nakletmek soruldu, «olmaz» diye cevap verdi. «Eğer uzaktaki yakın akrabası olursa?» diye sorulunca, yine «olmaz» dedi. «Şayet beldesindekilerin zekâta ihtiyaçları ol­mazsa?» diye sorulunca, «O zaman zekâtı nakletmek caizdir.» dedi. Hanbelîler bu görüşlerine, geçen Ebu Ubeyd hadisiyle delil getir­mişlerdir.

îbn Kudâme şöyle demiştir: «Ekseri ulemanın görüşüne göre kişi bu hükme muhalefet ederek zekâtını başka yere naklederse, caizdir. Eğer adam bir şehirde, malı ise başka bir şehirde ise, ma­lın olduğu şehir dikkate alınır. Çünkü zekât o yerde farz olmuş, hak sahiplerinin gözleri o malın üzerinde bulunmaktadır. Şayet malın bir kısmı bir şehirde, bir kısmı ise başka bir şehirde ise, her malın zekâtım olduğu yerde dağıtır. Bu hüküm zekât hak-kmda böyledir. Sadaka-î Fitr'a gelince, malı ister o beldede olsun, ister olmasın, vacîb olduğu beldede dağıtılması gerekir. Çünkü fıtır sadakası kişinin zatiyla ilgili bir zekâttır ki, vacib olmasının sebebi bizzat kendisi olup, mal değildir.

 

8.23.  Zekatı Yanlış Tere Vermek

 

Zekâtı veren kimse, bilmeden, zekâtını zekât verilecek kişile­re değil de zekât vermek haram olan kişilere verirse ve daha sonra hata yaptığı ortaya çıkarsa, bu ona kifayet edip zekât borcu düşer mi? Yoksa yerine verinceye kadar zimmetinde borç olarak kalır mı?

Bu mesele hakkında çeşitli görüşler vardır:

Ebû Hanife, Muhammed, Hasan ve Ebû Ubeyde; «Verdiği ze­kât kendisine kifayet eder, başka zekât vermesine gerek yoktur,» demişlerdir.

Ma'n b. Yezîd'den rivayeten, o demiştir ki: «Babam Yezid, sa­daka paralarım dağıtmak için birkaç dinar çıkarmış ve onlan ca­mide bir kimsenin yanma koymuştu. Ben gelip onlan alarak baba­mın yanına gittim. Bunun üzerine babam: «Vallahi sana vermek istememiştim,» dedi. Nihayet Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem'in huzuruna çıktık. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem; «Ey Yezid, sen niyyetinde sevap kazandın. Ey Ma'n, aldığın mal da senindir,» buyurdu. (Hadisi Buhârî ve Müslim riva­yet etmiştir.)

Her ne kadar bu hadîsin nafile sadakaya ihtimali varsa da «sen niyetinde sevap kazandın» cümlesindeki «mâ» sözcüğü umu­milik ifade eder.

Yine bu alimler Ebû Hüreyre hadisiyle de hüccet getirmişler­dir. Bu hadiste Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:  «Benî israil'den bir adam, 'bu gece mutlaka bir sadaka vereceğim', dedi ve sadakasını çıkararak bir fahişenin eline verdi. Derken halk: 'Bu gece bir fahişeye sadaka verildi', diye lâf etmeye başladılar. O adam; 'Yâ Rabbi, bir fahişeye sadaka verdiğim için sana hamdolsun. Ben derhal bir sadaka daha vereceğim', dedi ve sadakasını çıkararak bir zenginin elîhe verdi. Halk yine; 'Bir zen­gine sadaka verildi', diye   konuşmaya  başladılar. Sadaka  veren adam; 'Yâ Rabbi, bir zengine sadaka verdiğim için sana hamdol­sun. Ben elbette bir sadaka daha vereceğim', dedi ve sadakasını çıkararak bir hırsızın eline verdi. Halk yine; 'Bir hırsıza sadaka verildi', diye lâf etmeye başladılar. Bunun üzerine sadaka veren kişi; 'Yâ Rabbi, bir fahişeye, bir zengine ve bir hırsıza sadaka ver­diğim için sana hamdolsun', dedi. Sonra rüyasında ona gelenler-oldu ve 'Senin sadakan kabul olundu. Umulur ki, bu sadaka sebe­biyle fahişe zinasından vazgeçip namuslu olur. Umulur ki, zengin de ibret alır da Allah'ın kendisine verdiği maldan infak eder. Ve yine umulur ki, hırsız da bu sadaka sebebiyle hırsızlığından vazge­çerek namuslu bir adam olur', dediler.» (Hadisi Buharı, Müslim ve Ahmed rivayet etmişlerdir.)

Yine Rasûlüllah salllallahu aleyhi ve sellem, kendisinden zekât isteyen bir adama «Eğer zekât almaya lâyık kişilerden isen, sana hakkım vereyim» buyurmuş ve iki adama iki deri vermiştir. Daha sonra; «Eğer isterseniz zekâttan size vereyim, ancak zenginin, ça­lışabilen kuvvetli kimsenin, zekâttan payı yoktur'» buyurmuştur. Muğni kitabında yazan; «Şayet Nebi aleyhisselâm zenginliğin hakikatini esas alsaydı, onların sözlerini yeterli bulmazdı», demiş­tir.

Mâlik, Şafii, Ebû Yusuf, Sevrı ve İbn Münzir, «Müstehak ol­mayana zekâtı vermek kifayet etmez,> demişlerdir. «Eğer hata yap­tığı ortaya çıkarsa, tekrar zekâtı ehline vermesi gerekir. Çünkü va-cib olan zekâtı hakkı olmayan kimseye vermiştir, insanlara olan borç gibi, zekât da zimmetinden çıkmış olur.»

Ahmed'in görüşü şöyledir: «Eğer zekât fakir sanılan bir kim­seye verilir de sonradan rengin olduğu ortaya çıkarsa bu konuda iki' rivayet vardır: Bir rivayete göre kâfî gelir. Diğer rivayete göre ise kâfî gelmez. Ancak zekâtı alan kimse, kâfir, Haşimî ve zekât ve­renin yakın akrabası gibi zekât verilmeyecek kimselerden ise bun­lara zekât vermenin kifayet etmeyeceği hakkında bir rivayet var­dır. Çünkü zenginle fakiri1 ayırmak çok kere mümkün olmaz. An­cak diğerleri bunun gibi değildir. Meselâ âyette şöyle geçmektedir: «Yüzsüzlük etmediklerinden, bilmeyen onları zengin sanır.» (Ba­kara: 273).

 

8.24.  Zekâtı Açıktan Vermek

 

Zekât verenin, zekâtını ister farz olsun ister nafile olsun, gös­terişe kaçmadan, açıktan vermesi caizdir. Ancak gizli vermesi ise daha efdaldir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel. Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz, bu si­zin için daha hayırlıdır.» (Bakara: 271).

Ahmed, Buhari ve Müslim'in Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayetle­rine göre; Nebi aieyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Allah, yedi ki­şiyi, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde gölgelendirir. 1. Adaletli devlet reisi. 2. Allah'a ibadetle yetişen genç. 3. Gönlü mescidlere bağlı kişi. 4. Allah yolunda sevi­şen, o noktada birleşen ve biri diğerinden ayrılırken o nokta yü­zünden ayrılan İki dost 5. Güzel ve mevki sahibi bir kadın kendi­sini davet ettiğinde; «Ben Allah'tan korkarım» diyerek cevap ve­ren kişi. Sadaka verip de sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek ka­dar gizli tutan kişi. 7. Bir de tenhada Allah'ı zikredip de gözleri yas­la dolan kişi.»

 

8.25.  Fıtır Sadakası

 

Fıtır sadakası; Ramazan'da vacib olan bir zekâttır. Fıtır sada­kası, büyük-küçük, erkek-kadın, hür-köle herkese vacibdir.

Buhâri ve Müslim'in Ibn Ömer'den rivayet ettiklerine göre: Raslüllah sallallahu aleyhi ve sellem, fıtır sadakasını Ramazan ayında hurmadan bir sa' (2.917 kg.) ve arpadan bir sa' olarak, köle-hür, erkek-kadın, bütün müslümanlara farz kılmıştır.

 

8.25.1.  Hikmeti

 

Fıtır sadakası; hicretin ikinci senesi Şaban ayında meşru kı­lınmış olup oruçlu kimseyi, yapacağı umulan kötülüklerden, boş sözlerden korur. Böylece fakir ve muhtaçlar gözetilmiş olur.

Ebû Dâvûd, îbn Mâce ve Dârekutnî'nİn îbn Abbas'dan rivayet ettikleri hadiste îbn Abbas şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallabu aleyhi ve sellem, fıtır sadakasını, oruçluyu boş söz ve hareketler­den korumak ve fakirleri doyurmak için farz kılmıştır. Her kim onu bayram namazından önce eda ederse makbul bir zekât olur. Şayet namazdan sonra eda ederse sadakalardan bir sadaka olmuş olur.»

 

8.25.2.  Kime Vaciptir?

 

Fıtır sadakası, bir gün - bir gecelik, kendisinin ve çoluk - çocu­ğunun yiyeceğinden fazla bir sa' miktarı arpa veya buğdaya sahip olan hür ve müslümana vacip olur. Fıtır sadakası, kişiye kendisi, hanımı, çocukları, bütün, işlerini üzerine aldığı ve înfak etmekle mükellef olduğu hizmetçileri ve kendisine nafakası gereken kimse­lerin fitresini vermek üzere vacibdir.

 

8.25.3. Miktarı

 

Sadaka-i Fıtır'da vacib olan; buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, keş peyniri, pirinç, mısır gibi temel gıda maddesi sayılanlardan bir sa' vermektir.

Ebû Hanîfe bunların kıymetini vermeyi caiz görerek demiştir ki: «Eğer fitreyi buğdaydan verecekse yarım sa' kifayet eder.»

Ebû Sa'îd el-Hudrî (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûîüllah sallallahu aleyhi ve sellem aramızda iken, biz sadaka-i fitin küçük-büyük, hür veya köle herkes için yemekden bir sa', yahut keş peynirinden bir sa' veya arpadan bir sa' yahut kuru üzümden bir sa' üzerinden ve­rirdik. Muâviye hacc yahut umre yapmak için gelinceye kadar bu şekilde devam ettik. Sonra Muâviye minder üzerinde başka bir konuşma yaptı. Konuşmasında; 'Ben Şam buğdayından iki müddün bir sa' kuru hurmaya denk olduğu fikrindeyim,' dedi. Bunun üze­rine halk onun görüşü ils amel ettiler.» Ebû Sa'îd demiştir ki: «Bana gelince; ben bunu yaşadığım müddetçe ilelebed eskiden verdi­ğim gibi vermekte devam ediyorum.» (Hadisi Buharı, Müslim, Tir-mizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiştir.)

Tîrmizî şöyle demiştir: «İlim ehlinin bir kısmını bu hadisle amel ederek her şeyden bir sa' vermeyi uygun görmüşlerdir. Şafii ve îs-hak'm da görüşü budur. İlim ehlinden diğer bir kışımı ise; «Her-şeyden bir sa', ancak buğdaydan yarım sa' kâfi gelir,» demiştir. Bu görüş, Süfyân, îbn Mübarek ve Küfe ehlinin de görüşüdür.»

 

8.25.4.  Sadaka-i Fıtır Ne Zaman Vacip Olur?

 

Alimler fıtır sadakasının Ramazan sonunda vacib olduğu ko­nusunda ittifak etmişler, vacib olan vaktin hududunda ise ihtilâf etmişlerdir.

Sevri, Ahmed, îshak, Şafi'î'nin son görüşüne ve Malik'ten ya­pılan iki rivayetin birisine göre; vacib olmasının vakti bayram ge­cesi güneş banncadır. Çünkü güneşin batması. Ramazan bayramı vaktidir.

Ebû Hanîfe, Leys, Şafiî'nin eski görüşüne ve Malik'ten diğer rivayete göre; vacib olmasının vakti bayram günü güneş doğunca-

Bu ihtilâfın sonucu olarak; «Bayram günü sabahtan önce, gü­neşin batmasından sonra doğan bir çocuğa sadaka-i fıtır vacip mi­dir, değil midir?» sorusu ortaya çıkmıştır. Birinci görüşe göre; va­cib değildir, çünkü vacib olan vakitten sonra doğmuştur. İkinci gö­rüşe göre ise, vacibdir. Çünkü vacib olan vakitten önce doğmuştur.

 

8.25.5. Sadaka-ı Fitin Vacib Olduğu Vakitten Önce Vermek

 

Alimlerin çoğuna göre; sadaka-ı fitin bayramdan bir veya iki ğün önce vermek caizdir.

Ibn Ömer şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu .aleyhi ve sellem, fıtır sadakasını cemaat namaza çıkmadan önce vermemizi em­retti.»   

Nâfi' şöyle demiştir: «Ibn Ömer, sadak-ı fitin bayramdan bir •veya iki gün önce öderdi.»

Âlimler bir veya iki günden fazlasında ise ihtilâf etmişlerdir: Ebû Hanife'ye göre; Ramazan ayindai. önce vermek caizdir. Şafii, ayın evvelinde vermeyi caiz görmüştür. İmam Mâlik ile Ahmed' in meşhur olan görüşüne göre; sadaka-ı fitin bir veya iki gün önce vermek caizdir.

imamların ittifakına göre, sadaka-ı fitin vacib olan vakitten sonraya tehir etmekle üzerinden düşmeyip bilâkis ödeninceye ka­dar, ödenmesi gereken bir borç olarak ömrünün sonuna kadar da olsa kişinin zimmetinde kalır. Yine bayramdan sonraya ti»hîr et­menin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Ancak îbn Şîrîn ve Ne-hâî'den naklolunduğuna göre; «Bayramdan sonraya bırakmak câ* izdir.» demişlerdir. İmam Ahmed, «Sadaka-ı fitin bayramdan son­raya bırakmakda bir beis olmadığı kanaatindeyim.» demiştir. Ibn Rislân ise, şöyle demiştir: «Sadaka-ı fıtır zekât olduğu için, sonra­ya bırakılması ittifakla haramdır. Namazı vaktinde kılmayana gü­nah olduğu gibi, sadaka-ı fitin sonraya bırakmak da günahdır.»

Daha önce hadiste geçtiğine göre; «Kim sadaka-ı fitin Rama-zan'dan önce öderse, makbul bir zekât olmuş olur. Kim de Rama-zan'dan sonraya bırakırsa diğer sadakalar gibi bir sadaka vermiş sayılır.»

 

8.25.6.    Sadaka-i Fıtınn Verileceği Yerler

 

Sadaka-ı fıtınn verileceği yerler, zekâtın verileceği yerler olup bu da ayette geçen sekiz sınıftır. Hadiste geçtiği üzere fakirler bu sınıfların en evlâsıdır. Çünkü RasûlüİIah sallallahu aleyhi ve sellem; sadaka-ı fitin oruçla için boş söz ve hareketlerden ve günahlardan bir temizlenme ve fakirler için ise yiyecek kılmıştır.

Beyhakî ve Dârekutnî'nin Ibn Ömer (r.a.)'den rivayet ettikleri­ne göre, o şöyle demiştir: «Rasûiüllah sallallahu aleyhi ve sellem; -sadaka-i fitin vacîb kılınca, «Bugün fakirleri zenginleştirin» buyur­du.» Beyhaki'den başka bir rivayet göre; «Bugünün tavafından son­ra fakirleri zenginleştirin.» buyurmuştur.

Zekâtı nakletme konusu anlatılırken nereye edâ edileceği hak­kında açıklama daha Önce geçmiştir.

 

8.25.7.   Zımmîye Sadaka-İ Fitin Vermek

 

Zühri, Ebû Hanîfe, Muhammed ve Ibn Şubrume, şu ayetten dolayı zımmîye sadaka-i fitin vermeyi caiz görmüşlerdir:

«Allah din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çı­karmayan kimselere İyilik yapmanıza ve onlara karsı adil davran­manızı yasak l"!rpa7ı Doğrusu Allah adil olanları sever.» (Mümte-hine: 9).

 

8.28.   Malda Zekattan Başka Bîr Hak Var Mıdır?

 

İslâm dini mala, hayatın direği, ferd ve cemiyet nizamının da­yanağı olarak gerçekçi bir görüşle bakar.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: «Allah'ın sîzi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere vermeyin.» (Nisa: 5)

Bu âyet-i kerîme; her ferdin gıda, giyim, ev ve kişinin onlarsız yapamayacağı diğer aslî ihtiyaçlarını temin edecek şekilde, ama hiç bir ferdin hayatını devam ettiremeyecek şekilde zarar etmeme­si üzere, malın dağıtılmasını gerektirir. Malın dağıtılması ve yete­cek miktarın elde edilmesi İçin en güzel ve en faziletli yol zekât yo­ludur. Zekât, zengini dara düşürmeyecek bir vakitte eda edilip fa­kiri kendisine yeterli' olacak bir seviyeye çıkarır, geçim sıkıntısın­dan ve mahrumiyet acılarından onu uzaklaştırır. Zekât, zenginin fakire hediye ettiği bir mihnet olmayıp, Allah'ın, ehline verilmek ve müstehak olana dağıtılmak için zenginin eline emanet olarak bırakmış olduğu bir haktır. Bundan dolayı şu büyük gerçek ortaya çıkmıştır ki; mal, fakirlerin dışında sadece zenginlere vakfedilmiş değildir. Şüphesiz mal, zenghvfakir herkese eşit bir şekilde vakfe-dilmiştir. Bu gerçeği, ganimet taksimindeki hükmü belirleyen Alla­hu Teâlâ'mn şu ayet-i kerimesi açıklamaktadır:

«Tâ ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında elden ele dolasan bir devlet olmasın.* (Haşr: 7).

Yani mal, zenginler arasında dönüp dolaşan bir varlık değil­dir. Bilakis, zengin ve fakirlere dağıtılması gerekmektedir. Zekât, fakirlerin ihtiyaçlarını yerine getirdiği, ihtiyaç sahiplerinin açığını kapattığı, zor durumdaki kişilere yeterli olduğu, onlan doyurarak korkudan güven altına aldığı zaman malda gerekli olan bir haktır. Şayet zekât kâfi gelmeyip muhtaçların ihtiyaçlarına cevap vermezse» o zaman malda zekâtın dışmda bir hak daha vacip olur ki, bu hiç bir şekilde kayıt altına alınamaz ve sınırlandırılamaz. Ancak fakir­lerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde zenginlerin mallarından ih­tiyaç miktan alınır.

Kurtübt-şöyle demiştir: «Ona olan sevgisine rağmen mal ve­renler» (Bakara: 177). ayet-i kerimesini «malda zekâtın dışında bir hak daha vardır,» diyenler bu görüşlerine delil getirmişlerdir, iyi­liğin son noktasına ancak bu şekilde erişilebilir. Dendi ki: Bu ayet­ten murad farz olan zekâttır. Birinci görüş daha doğrudur.

Dârekutnî'nin Fâtıma öinti Kays'tan rivayetine göre; Rasûlül-lah sallallahu aleyhi ve sellem; «Malda zekâtın dışında bir hak var­dır,» buyurmuş, sonra şu ayet-i kerimeyi okumuştur: «Yüzleriniti doğudan yana veya batıdan yana çevirmeniz iyi olmak (birr) de­mek değildir. Lâkin iyi olan; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, ki­taba, nebilere inanan, ona olan sevgisine rağmen yakınlarına, ye­timlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara, kölelere mal veren, na­maz kılan, zekât veren...» (Bakara: 177). (Bu hadisi İbn Mâce Sü-nen'inde, Tirmizî ise Câm.''inde rivayet etmiştir. Tirmizî şöyle söy­lemiştir: «Bu hadisin isnadı bu şekilde değildir. Ebû Hamza ve Meymûn el-A'ver zayıf kşilerdir. tsmaîl b. Sâlîm ve Beyân, hadisi ŞaTîî'den bu şekli ile rivayet etmişlerdir ki, en doğru olan budur.)

Bence; bu hadis hakkında her ne kadar söz varsa la şu ayet-i kerimenin bizzat kendi manâsı hadisin sıhhatine delâlet etmektedır: «Namaz kılın ve zekâtı verin.» Bu ayette zekât, namazla bera­ber getirilmiş olup, bu, «Ona olan sevgilerine rağmen mal verirler,» âyetinden maksadın farz olan zekât olmadığına delildir. Aksi tak­dirde tekrar olmuş olurdu. Allah daha iyi bilir.

Alimler, zekâtı eda ettikten sonra, müslümanlann başka ihti­yaçları doğarsa onlara da mal vermenin gerekli olduğunda ittifak etmişlerdir.

îmam Mâlik şöyle demiştir: «Bütün mallarını harcamak paha­sına da olsa, esirleri kurtarmak insanlar üzerine vacibtir. Bu ko­nuda da i'cmâ' vardır. Bu da bizim görüşümüzü kuvvetlendirmek­tedir. Tevfik Allah'tandır.»

Menar tefsirinde; «Mala olan sevgilerine rağmen onu verirler» ayet-i kerimesi hakkında şöyle geçmektedir: «Allah'a olan sevgisi için malı verir veya mala olan sevgisine rağmen o malı verir.»

Üstad Muhammed Abuuh şöyle demiştir: «Bu verme işlemi, daha sonra gelen zekât vermenin dışındadır. Bu, iyiliğin (birr) te­mel esaslarından birisi olup zekât gibi vacibdir. Sadaka, zengin kij sinin zekâtı eda ettikten sonra veya sene tamam olmadan, zekâtın verildiği vaktin dışında ihtiyaç hasıl olduğu zaman her zor durum­daki kişiye vermesi demektir. Bunda belli bir nisab şartı aranmaz, bilâkis gücü nisbetinde verir. Eğer zengin çörekten başka bir şeye sahip olmayıp, kendisi veya üzerine nafakası vacip olan kişiler o çöreklere ihtiyaç duymadığı halde, başka birisinin bunlara ihtiyaç duyduğunu görürse, o çörekleri dağıtması vacibdir.»

Bu konuda kendisine hak verilen sadece sakıntı içindeki kişi değildir. Bilakis Allahu Teâlâ, zekâtın dışmda yakın akrabaya mal vermeyi mümine emretmiştir. «Yakın akraba»; insanlardan iyilik yapmaya, süa-i rahimde bulunmaya en layık olanlardır. Şüphesiz insan ihtiyaç sahibi olduğu zaman, akrabaları arasında zenginler varsa, bu zenginin merhamet duygulan kabararak fakirin ihtiyaçlarına yönelir. Doğuştan kazanılan bir duygudur kî, insan, akraba­sının yoksulluğundan, ve varlığını kaybetmesinden dolayı diğer insanların yoksulluğu ve varlığını kaybetmesine oranla daha çok üzüntü duyar. Kişi akrabasının yükten kurtulmasıyla hafifler, on-lann üstün olmasıyla üstün olur. Kim ki akrabasıyla bağlarını ko­parır ve onlar zor durumda iken, kendisi nimetler içinde yüzmeye razı olursa bu kimse fıtrattan da, dinden de uzak olup hayır ve iyi­likten de uzaktır. Akrabalık bakımından en yakın olana vermek daha Önemli, sıla-i rahimde bulunmak daha efdaldir.

Ayette geçen «yetimlere» gelince; bunlara bakanlar öldüğü için onların ihtiyaçlarını gidermek zengin ve durumu iyi olan müslümanlara aittir. Böylece kötü duruma düşmemiş, terbiyeleri bo­zulmamış ve sonuçta hem kendilerine, hem de insanlara karşı birer belâ olmamış olurlar.

«Miskinlere» gelince; kendilerine yetecek kadar kazan­maktan aciz olmak onlan miskin ve zelil bir şekilde el uzatmaktan-sa aza nza göstermeye yöneltip nefisleri buna alışmış olduğu için, bunlara yardım etmek ve lütufta bulunmak gücü yetenlere vacib-dir.

«Yol oğlu» ise: yolda kalmış, ailesine ve yakınlarına ulaşama­yan kişi olup, yol, sanki onun babası, annesi, akraba ve ailesi ol­muştur. Bu ifadede bir incelik vardır ve başka bir ifade bunun ye­rine geçemez. Yolda kalmışlara lütufda bulunmayı, yolculuklarında onlara yardımcı olmayı emretmesi, islâm'ın seyahati ve yeryüzün­de dolaşmayı teşvik ettiğini göstermektedir.

«Dilencilere» gelince; bunları, anzî ihtiyaçlar, insanlara el aç-mava sevketmektedir. Ayet-i Kerîmede bu sınıf diğerlerinden son­ra zikredilmiştir. Bunlar dilencilik yaparlar ve kendilerine o bu pa­ra verir. Bazen insan, başkasına yardım için ister. Dilenmek zaru­ret dışında şer'an haram olup dilencinin haddi aşmaması gerekir.

«Rikab» ise; köleleri hürriyetine kavuşturmak ve onlan azad etmektir. Bu ifade, kendisi namına köle satın alıp onları azad etmeyi ve anlaşmalı kölelere taksitlerini ödemek üzere yardım et­meyi ve serbest bırakılmak üzere esirlere yardım etmeyi kapsamak­tadır. Bu sınıfa mal dağıtmanın, müslümanlann mallarında öden­mesi gereken bir hak olması; tslâm'ın köle azad etmeyi teşvik et­tiğini ve insanın hür olarak yaratıldığını, ancak bazı anzî durum­larda esirlerin köle olması şeklinde umumî maslahatın gerektiği yerlerde buna ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Ayette bu sı­nıfın diğer sınıflardan sonraya bırakılması, diğer sınıflardaki ih­tiyacın insan hayatını muhafaza için, kölenin hürriyetine kavuşturulması ise yaşam ihtiyacını kemâle erdirmek için olduğundandır. Zekât malı dışında bu sınıflara mal dağıtmanın meşruiyeti, belli bir zamanla ve sınırlı bir nisaba malık olmakla kayıtlana*naz. Ve yine verilen mal için onda bir, kırkta bir gibi, verenin malına nisbetle bir miktar da yoktur. Bu, sadece verenin durumuna ve iyi­likseverliğine bağlı olarak yapılan mutlak bir ihsan işlemidir. De­ğerli bir varlık olan insanı helâktan ve yok olmaktan korumak, gü­cü yeten her kişiye vacibdir. Bundan fazlası için ise bir ölçü yok­tur.

însanlann çoğu yüce kitabın teşvik ettiği, değerli ve adaletli bir sosyal hayat düzenini içeren bu sisimden gafil olup, muhtaç du­rumdaki bu sınıflara, bazı dilencilere yaptıkları azıcık yardım dı­şında nerdeyse yardım yapmazlar. Zaten günümüzde gerçekten muhtaç ve yardıma lâyik dilenciler az durumdadır. Çünkü onlar, dilenmeyi meslek haline getiren ve hatta çoğu da zengin olan kişi­lerdir.

îbn Hazm şöyle demiştir: «Her belde ahalisinden zenginler üze­rine o beldenin fakirlerine bakmak farzdır. Şayet zekât bu fakir­lerin ihtiyaçlarını karşılamazsa, halife bunlar için gerekli olan yi­yeceği hazırlamaya, yazlık, kışlık, güneşten ve gelip geçenlerin göz­lerinden korumak için elbise almaya zorlar. Bunun delili şu ayet-i kerimelerdir:

«Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver, elİndekUerf saçıp sa­vurma.» (Isra: 26).

«Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın kom­şuya, uzak komşuya, y«kınin"Hfilri arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere İyilik edin.» (Nisa: 36).

Allahu Teâlâ, yakın akraba hakkından tutun da miskine, yolda kalmışa ve elinin altında bulunan kişilere varıncaya kadar verme­yi gerekli saymış, anne-babaya, yakınlara, miskinlere, komşuya ve elinin altındakilere ihsanda bulunmayı farz kılmıştır. İhsan, yukar­da zikrettiklerimizi yapmayı gerektirir, insanı men etmek şüphesiz günahtır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?» diye sorarlar. Onlar derler ki: 'Namaz kılanlardan değildik. Bir de düşkün kimseyi do­yurmuyorduk.» (Müdessi'r: 43-45). Bu ayette Allahu Teâlâ miskin­leri doyurmayı, namazın farziyetiyle beraber getirmiştir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; son derece sahih olan pek çok tarikten rivayet olunan bir hadiste, «insanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez,» buyurmuştur. Bir kimsenin ih­tiyaçtan fazla malı olur da müslüman kardeşini aç ve açık görüp ona yardım etmezse, şüphesiz ona acımamış olur.

Osman en-Nehdî'den rivayet olunduğuna göre, Abdurrahman bin Ebî Bekir ona şöyle anlatmıştır: Suffe ashabı, fakir insanlardı. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şöyle demişti: «Ya* mnda iki kişiye yetecek kadar yemek bulunan, üçüncü kişiyi do­yursun. Yanında dört kişiye yetecek kadar yiyecek olan, beşinci ve­ya altıncı kişiyi doyursun.»

îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Müslüman müslümanın kar­deşidir, ona zulmetmez.»

Müslümanı doyurmaya ve giydirmeye kadir olduğu halde, kim onu aç ve açık bırakırsa muhakkak ona zulmetmiş olur.

Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Yanında fazla bi­neği olan, onu, bineği olmayana versin. Yanında fazla azığı olan, fazlasını azığı olmayana versin.» Ebû Sa'îd el-Hudri demiştir ki : «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli mallar hakkında o kadar anlattı ki, hatta biz, herhangi birimizin, kendi fazla malı­mızda hakkımız olmadığı kanaatine vardık.» İşte bu, sahabenin ic-mâ'ı olup Ebû Sa'îd el-Hudri bunu ve bu haber hakkında söyledik­lerimizin hepsini' haber vermiştir.

Ebû Musa el-Eş'arî tarikiyle Nebî aleyhisselâm'dan rivayet olunduğuna göre; Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Acı do­yurunuz, hastayı ziyaret ediniz ve esiri serbest bırakınız.» Bu ko­nuda Kur'ân'dan ve sahih hadisten pek çok deliller vardır.

Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Geride bıraktığım isime yeniden başlasam, zenginlerin mallarının fazlasını alır, muhacirlerin fakir­lerine taksim ederdim.» (Bu rivayetin isnadı gayet sahihdir.)

Ali (r.a.) şöyle demiştir: «Şüphesiz Allahu Teâlâ mallarından fakirlere yetecek kadar vermeyi zenginlere farz kılmıştır. Eğer fa­kirler aç ve çıplak kalır veya zahmet çekerlerse, bu durum zengin­lerin vermemesi sebebiyle olur. Bu tip zenginleri kıyamet günü he-< saba çekmek ve onlara azab etmek Allah üzerinde bir haktır.

îbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre demiştir ki; «Malında zekâttan başka bir hak vardır.»

Mü'minlerin annesi Aîşe ile Hasan b. Ali ve îbn Ömer (r.a.), kendilerinden bir şey isteyenlere şöyle demişlerdir: «Eğer acı duy­duğun diyet borcunu ödemek için veya seni kötü duruma düşüren zarardan dolayı veya zor geçinebildiğin fakirlik sebebiyle istiyor­san senin hakkını vermek gerekir.»

Ebû Ubeyde b. Cerrah ve üçyüz sahabeden sahih olarak rivayet olunduğuna göre, bunların azıkları bitince, Ebû Ubeyde, herke­sin azığını iki dağarcığa toplamalarını emretti ve eşit bir şekilde onlara dağıtmaya başladı. Bu rivayet sahabeye kadar uzanan bir icmâ' olup sahabeden onlara muhalefet eden olmamıştır.

Şa'bî, Mücâhid, Tâvûs ve diğerlerinden sahih olarak rivayet olunduğuna göre; bunlar; malda, zekâttan başka bir hak olduğunu söylemişlerdir.»

îbn Hazm devamla demiştir ki: «Müslümanın, yanında yiye­ceğinden fazla yemek bulunduğu halde müslüman veya zımmî ar' kadaşını ölü eti veya domuz eti yemeye zorlaması helâl değildir. Çünkü yiyecek sahibine, açları doyurmak farzdır. Durum böyle olunca müslüman ölü eti ve domuz eti yemeye zorlanamaz. Böyle bir durumda yiyecek sahibi ile mücadele etmesi hakkı vardır. Eğer bu uğurda ölürse, öldürene kısas yapılır. Şayet yiyeceği men eden öldürülürse, Allah'ın lanetine gitmiş ojur. Çünkü bir hakka manî olmuş olur ki, «haddi aşanlar» grubundan sayılır. Allah Teâlâ şöy­le buyuruyor: «Eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Al-AJah'in buyruğuna dönünceye kadar savaşınız.» (Hucurât: 9) Müs­lüman kardeşinin hakkını vermeyen ona taşkınlık yapmış demektir. Ebû Bekir Sıddık, zekâtı vermeyenlere karşı savaş açmıştır. Tevfik Allah'tandır.» (Ibn-i Hazm'm sözü burada sona erdi.)

Buraya kadar, bu mesele hakkında pek çok delil ortaya koy­duk ve sözü çoğalttık. Bunun sebebi, îslâm'ın rahmet ve şefkatinin genişliğini açıklamaktır. îslâm bu konuda yeni çıkmış sistemleri çoktan geçmiş, İslâm'a nisbetle bu sistemler, kuvvetli bir ışığın ve evreni aydınlatan güneşin Önünde sönme tehlikesiyle karşı karşı­ya kalmış mum gibidir.

 

8.27.  Nafile Sadaka

 

İslâm dini, kalpleri etki altında bırakıp, ruhlara iyilikseverlik aşılayacak ve nefislere hayır, iyilik ve ihsan izleri bırakacak şekil­de mal sarfetmeyi teşvik etmiştir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi ba­şak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah'ın lütfü geniştir. O, her şeyi bilendir.» (Bakara: 261).

«Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her Be sarfedersenlz, şüphesiz Allah onu bilir.» (Ai-i îmrân: 92).

«Sizi varis kıldığı şeylerden sarfedin. Aranızdan İnanıp da sar-feden kimselere büyük ecir vardır.» (Hadîd: 7).

Rasûlüllah saüallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Şüphesiz sadaka, Rabbın vermeyene karşı öfkesini yatıştırır ve sahibini yangın ve boğulma gibi kötü akıbetlerden korur.» (Hadisi Tirmizî rivayet etmiş ve hasen saymıştır.)

Yine Tirmizi'nin rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz müslümanın sada­kası, ömrünü uzatıp onu kötü akıbetten korur ve Allahu Teâlâ sa­daka sebebiyle sahibîndeki kibir ve övünmeyi giderir.»

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyurmuştun «Ku­lun sabahladığı hiçbir gün yoktur ki, iki melek İnip de onlardan bi­risi: 'Allah'ım, infak edene mukabilini ver,' diğeri ise; 'Allah'ım, cimrilik edenin malına telef ver' diye dua etmesin.» (Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «tyi-lifc yapanlar kötülük alanlarından korunurlar. Gizlice sadaka ver­mek Rabb'İn gazabını söndürür. Sila-i rahim, ömrü ziyadeleştirir. Her iyilik sadakadır. Dünyada iyilik sahibi olanlar, ahirette de iyi­lik sahibidirler. Dünyada kötülük yapanlar, ahirette de kötüdür­ler. Cennete İlk girecek olanlar, iyilikseverlerdir.» (Hadisi Taberâ-nî, Evsat kitabında rivayet etmiş, Münzirî ise bu hadîs hakkında bir şey dememiştir.)

 

8.27.1. Sadakarın Çeşitleri

 

Sadaka, iyi amellerin belli bir çeşidine mahsus değildir. Bilakis bu konuda genel kaide, «Her iyî iş sadakadır» prensibidir. Bu ko­nuda gelen rivayetlerin bazıları aşağıdadır:

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her müslümanın sadaka vermesi gerekir.» Bunun üzerine ashab; «Ey Allah'ın Nebisi, bulamazsa ne yapacak?» deyince, Rasûlüllah sal­lallahu aleyhi ve sellem; «Eliyle çalışır, hem kendisi faydalanır, hem de tasadduk eder,» buyurdu. Ashab; «Yapacak iş bulamazsa?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «îster mazlum ol­sun, ister âciz olsun ihtiyaçhya yardım eder.» buyurdu. Ashab «Şa­yet bunu da bulamazsa?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem: «İyilikle amel etsin ve kötülükten insanları sakındırsın. Bu da onun için sadakadır.» buyurmuştur. (Hadisi Buharî ve diğerleri rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Gü­neşin doğduğu her gün, herkese sadaka yazılır. Bunlardan bazısı şunlardır: iki kişi arasında adaleti sağlamak sadakadır. Kişiye, bi­neğine binmek üzere yardım edip onu bineğine bindirmek sadaka­dır. Eşyasını bineğinin üstüne koymak sadakadır. Yoldan eziyet ve­ren şeyi kaldırmak sadakadır. Güzel söz söylemek sadakadır. Na­maza giderken atılan her adım sadakadır.» (Hadîsi Ahmed ve diğer­leri rivayet etmiştir.)

Ebû Zer el-Cıfârî'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «içinde güneşin doğduğu her gün, herkese sadaka vardır. Bunlar kişinin, kendi nefsine ait olan sadakalardır.» Ben dedim ki: «Ya Rasûlallah (sallallahu aleyhi ve sellem), nereden tasadduk edelim, bizim malı­mız yok ki?» Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöye buyurdu: «Şüphesiz şunlar da sadaka çeşitlerindendir: Tekbir, «sübhanellah», «elhamdülillah», «lâilahe illallah», «esteğfirullah» demek, iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek, insanların geç­tiği yoldan, diken, kemik ve taşları kaldırıp atmak, köre yol gös­termek, dilsiz ye sağıra, anlayıncaya kadar duyurmaya çalışmak, İhtiyacını giderecek yeri «orana bildiğin o yeri göstermek, senden yardım dileyenin imdadına olanca gücünle koşmak, zayıf kişilere kol kanat germek, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir. Senin, yi­ne kendi nefsine sadakaların vardır. Hatta zevcenle cima etmende bile ecir vardır.» (Hadisi Ahmed rivayet etmiştir. Bu lâfız ona ait­tir. Bu anlamıyla hadis Müslim'de de geçmektedir. Müslim'de şu ifade vardır: «Ashab; 'Ya Rasûlallah, bizler şehvetimizi tatmin edi­yoruz. Bunda da mı ecir vardır?' diye sorunca, RasûlüHah, sallal­lahu aleyhi ve sellem: «Eğer o kişi şehvetini haram yoldan tatmin etseydi ona günâh yazılmayacak mıydı? tşte bunun gibi helâl yol­dan gittiği İçin de ona ecir vardır.»

Ebû Zer (na.)'den rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sallal­îahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İçinde güneşin doğduğu her gün, ademoğlundan hiçbir can yoktur ki, üzerine bir sadaka ol­masın.» Dendi ki; «Ya Rasûlallah, (sallallahu aleyhi ve sellem), ne­reden sadaka bulup da her gün tasadduk edelim?» Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Şüphesiz haynn kapılan elbette çoktur: Teşbih, tahmîd, tekbîr ve tehlîl getirmen, iyiliği em­redip kötülükten sakındırman, yoldan eziyet veren şeyi kaldırıp-atman, sağıra yüksek sesle konuşarak işittirmen, köre yol göstermen,ihtiyaç yerini soran kimseye yol göstermen, imdat dileyen ihtiyaç-hya vargücünle koşman, zayıfın sıkıntısına kol kanat gererek yük' lenmen; işte bütün bunlar senin yine sana ait olan sadakalarındır.» (Hadisi îbn Hibbân Safaih'inde, Beyhakî de muhtasar olarak riva­yet etmiştir. Bir rivayette şu ziyadesi de vardır: «Kardeşinin yü­züne tebessüm etmen bir sadakadır, insanların yolundan taş, diken ve kemik gibi şeyleri kaldırıp atman bir sadakadır. Kişiye, kaybol­duğu yerde yol göstermen bir sadakadır.»)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Siz­den kim Cehennem'den korunmak isterse, yanm hurma bile olsa tasadduk etsin. Onu da bulamayan güzel söz söylesin.» (Hadisi Müs­lim ve Ahmed rivayet etmiştir.)

Yine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur: «Şüphesiz Allahu Teâlâ kıyamet günü şöyle der: «Ey Ademoğ­lu, hastalandım, fakat beni ziyaret etmedin.» Kişi; «Ya Rabbî, seni nasıl ziyaret ederim ki, sen Alemlerin Rabbisin.» Allah Teâlâ; «Bil-medin mi, falan kulum hastalandı da onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Ey Ademoğlu, senden yemek istedim de beni doyurmadın.» Adam: «Ya Rabbi, se­ni nasıl doyurabilirdim ki, sen Alemlerin Rabbisin.» Allah Teâlâ; «Bilmedin mi, falanca kulum, senden yemek istedi de onu doyur­madın, eğer onu doyursaydın beni onun yaranda bulurdun. Ey Ademoğlu senden su istedim de beni sulamadm.» Adam: «Ya Rab­bi, seni nasıl sulayabflirdim ki, sen Alemlerin Rabbisin.» Allahu Teâlâ: «Filanca kulum senden su istedi de onu sulamadm, eğer onu sulasaydın, beni onun yanında bulurdun.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her­hangi bir müslüman bir ağaç dikip bîr ekin ekmez ki, ondan insan, hayvan veya bir canlı yesin de bu onun için sadaka olmasın.» (Ha­disi Buhar! rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her iyilik sadakadır. Kardeşini güleryüzle karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşatman iyiliktendir.» (Hadisi Ahmed ve Tirmizî ri­vayet etmiştir. Tirmizi sahihlemîştir.)

 

8.27.2. İnsanlardan Sadakaya En Lâyık Olan

 

insanlardan sadakaya en lâyık olan, sadaka verenin çocukları, ailesi ve akrabalarıdır. Kişinin kendi nafakasını ve çoluk çocuğu­nun nafakasını temine ihtiyacı varken, yabancıya tasadduk etmesi caiz olmaz.

Câbir (ra.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz fakir olduğu zaman Önce kendinden başlasm. Eğer fazla bulursa çoluk-cocuğuna versin. Şayet daha fazla bulursa akrabalarına veya yakınlarına da­ğıtsın. Yine de artarsa şunlara şunlara versin.» (Hadisi Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ta-sadduk ediniz». Bunun üzerine adamın biri; «Yanımda bir dinar var», dedi. Rasûlüüah sallallahu aleyhi ve sellem; «Onu kendine tasadduk et,» buyurdu. Adam «Yanımda başka bir dinar daha var,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Onu ailene tasad­duk et.» buyurdu. Adam; «Yanımda başka bir dinar var.» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Onu hizmetçine tasadduk et,» buyurdu. Adam; «Yanımda bir dinar daha var,» dedi. Rasûlül­lah sallallahu aleyhi' ve sellem; «O da sende kalsın» buyurdular. (Ha­disi Ebû Dâvûd, Nesâî ve Hâkim rivayet etmiş. Hâkim sahihle-miştir).

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sa­dakanın en faziletlisi, içinde düşmanlık besleyen yakın akrabaya verilen sadakadır.» (Hadisi Taberânî ve Hâkim rivayet etmiş, Hâ­kim ise sahihlemiştir).

 

8.27.3.  Sadakayı İptal Etmek

 

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey inananlar, Allah'a ve ahiret gününe İnanmayip, insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı, basa kakma ve eza etmekle boşa çıkar­mayın.» (Bakara: 264).

Rasûlüllah sallallahu aleyhi* ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kimse vardır ki, Allahu Teâlâ kıyamet günü onlarla konuşmaz, on­lara bakmaz ve onları temiz çıkarmaz: Onlar İçin açıklı bir azab vardır.» Bunun üzerine Ebû Zer, şöyle demiştir: «Mahrum kalsın­lar, ziyana ugrasınlar, kimdir onlar, ya Rasûlallah?» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Birincisi, verdiğini basa kakan kimse-dir. İkincisi, gururlanmak İçin elbisesini yerde sürükleyen kimse­dir. Üçüncüsü de, yalan yeminle malının reklâmını yaparak satma­ya çalıydı kişidir.» buyurdular.

 

8.27.4.  Haram Malı Tasadduk Etmek

 

Allahu Teâlâ haram maîdan verilen sadakayı kabul etmez.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem şöye buyurmuştur: «Ey insanlar, şüphesiz Allahu Teâlâ temizdir ve temizden başkasını sev­mez. Allahu Teâlâ rasûllere emrettiğini, mü'minlere de emretmiş­tir: «Ey resuller, temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin. Doğrusu ben yaptığınızı bilirim.» (Mü'minûn: 51). Sonra Rasûlüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem, yolculuğunu uzatan bir adamdan bahsetti: «Saçı başı dağınık, yüzü gözü toz içinde, ellerini göğe doğru kal­dırmış, 'Yâ Rabbi, Yâ Rabbi', diye dua ediyor. Yiyeceği haram, İçe­ceği haram, giyeceği haram, haramla besleniyor. Bu adamın duası nasıl kabul olsun?» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.)

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her kim helâl kazançtan (Çünkü Allah, ancak helâl olanı kabul eder) bir hurma değerinde bîr şey tasadduk ederse, şüphesiz Allahu Teâlâ onu sağ eliyle kabul eder. Sonra o tek hurma kadar sadakayı, dağ gibi oluncaya kadar sizden biriniz erkek küheylân tayını büyüttü' ğü gibi sadakanın sahibi için büyütür.» (Hadisi Buharı rivayet et­miştir.)

 

8.27.5.  Kadının Kocasının Malından Sadaka Vermesi

 

Kadının, kocasının rızasını bildiği takdirde onun maundan sa­daka vermesi caizdir. Ancak rızası yoksa haram olur.

Aişe (r.a.)den rivayet olunduğuna göre; Nebî aleyhisselâm şöy­le buyurmuştur: «Ev kadını evinin yemeğinden israf etmeyerek in-fak ve ikram ettiğinde, bu infak ile sevab kazanır. bu malı kazan­dığı için kocası, onu muhafaza ettiği için de hizmetçisi bir o ka­dar sevap kazanır .Bunlardan bazısının sevabı, diğerlerinin seva­bından bir şey eksiltmez.» (Hadisi Buharı rivayet etmiştir.)

Ebû Umâme (r.a)'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki': Rasûlüllah'ın Veda Haccı hutbesinde şöyle buyurduğunu işittim: «Kadın kocasının izni olmadan kocasının evinden bir şey infak ede­mez.» Oradakiler; «Yemek de mi, ya Rasûlallah?» diye sorunca, Ra­sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Zaten yemek, mallarımızın en faziIetUsidir,» buyurdu. (Hadisi Tinnizî rivayet etmiş ve hasen say­mıştır.)

Ancak, adette, olduğu üzere azıcık vermek bunun dışındadır. Kocasının iznine gerek kalmadan kadının az birşey tasadduk et­mesi caizdir.

Ebû Bekir'in kızı Esmâ'dan rivayet olunduğuna göre; kendisi Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e şöyle sordu: «Şüphesiz Zübeyr çok sert bir adamdır. Kapıma dilenci geliyor, onun izni olma­dan evinden birşeyler veriyorum.» Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Malından azıcık ver. Malı bir kenarda sak­lama; Şayet böyle yaparsan, Allah da sana vermez.» (Hadisi, Buhari, Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.)

 

8.27.6.  Malın Tümünü Tasadduk Etmenin Câiz Olduğu

 

Çalışabilen güçlü kimsenin malının tamamını tasadduk etme­si caizdir.

Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Rasûlüllah bize tasadduk etmemi­zi emretti de, onun bu emri tam malım olduğu zaman rast gelmiş­ti. Kendi kendime dedim ki; 'Bugün Ebû Bekr'i geçerim.' Çünkü şimdiye kadar hiç onu hayırda geçememiştim. Bunun üzerine ma­lımın yansını getirdim. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ba­na; «Çoluk çocuğuna ne bıraktın?» diye sordu. Ben de «yansını bı­raktım,» dedim. Sonra Ebû Bekir malının hepsini' getirdi. Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ona da; «Ailene ne bıraktın?» di­ye sordu. Ebü Bekir; «Onlara Allah ve Rasûlünü bıraktım,» diye cevap verdi. Bunun üzerine dedim ki; «Hiçbir konuda seninle ebe­di olarak yanşa girmeyeceğim.» (Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmİzî ri­vayet etmiş, Tinnizî sahihlemiştir.)

Alimler, malın tümünü tasadduk etmenin caiz olması için, sa­daka verenin yarımda, infak edeceği kimsenin bulunmaması, borç­lu olmaması, çalışabilir, sabırlı ve güçlü olmasını şart koşmuşlardır.

Câbir (ra.)'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: «Rasû­lüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında otururken adamın biri geldi, gümüşten bir miğfer getirdi: 'Ya Rasûlallah, elimde işte bu maden var. Onu al, sadaka olsun. Bundan başka da malım yok', dedi. Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem. onu almaktan yüz çe­virdi. Sonra adam, sağ omuzu tarafından Rasûlüllah'a gelerek ay­nı şeyi söyledi. Rasûlüllah ondan yüz çevirdi. Sonra sol cephe ta­rafından geldi. Rasûlüllah yine yüz çevirdi. Sonra arka tarafından geldi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem miğferi alarak adama attı. Şayet adama değseydi bir tarafını incitir veya yaralardı. Rasûlüllah şöyle buyurdu: «Sizden biriniz, malının tü­münü tasadduk etmek üzere getiriyor. Sonra da oturup insanlara el açıyor. Şüphesiz sadaka zenginlikle verilendir.» (Hadisi Ebû Dâ­vûd ve Hâkim rivayet etmiş, «Müslim'in şartına göre sahihtir,» de­miştir. Hadisin ravileri arasında Muhammed b. Ishâk vardır.)

 

8.27.7.  Zımmi ve Harbîye Sadaka Vermenin Caiz Olduğu

 

Zımmî ve harbî'ye sadaka vermek caiz olup veren müslüman bundan dolayı sevap kazanır.

AHahu Teâlâ bir kavmi Överek şöyle buyurdu: «Onlar İçleri çek­tiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esirlere yedirirler. (Buradaki esir harbîdir.)», (İnsan: 8).

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor- «Allah, din uğrunda, sizinle sa-vaşmayanla, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapma­nızı ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah âdil olanları sever.» (Mümtehine: 8).

Esma binti Ebî Bekir (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o de­miştir ki: «Müşrike olan anam bana gelmişti. Rasûlüllah'a sordum, dedim ki; 'Anam geldi, bana ümid bağlamıştır. Ben onu görüp gö­zetebilir miyim?' RasûlüUah: 'Evet, ananı görüp gözet, buyurdu.»

 

8.27.8.  Hayvanlara Tasadduk Etmek

 

Buhari ve Müslim'in rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem şöyle buyurdu: «Bîr adam yolda yürürken çok fazla susadı. Daha sonra bir kuyu bulup, kuyuya indi ve su içerek çıktı. Bir de ne görsün; bir köpek, susuzluktan dilini çıkarmış soluyor. Bunun üzerine adam kendi kendine; «Muhakkak bu köpek, daha önce benim susadığım gibi çok susamıştır,» deyip kuyuya indi. Ayakkabısına su doldurarak ağzıyla tuttu ve kuyudan çıkarak kö­peği suladı. Bunun üzerine Allah Ondan razı oldu ve onu bağışla-di.» Ashab; «Ya Rasülallah, hayvanlar hakkında bize ecir var mı?» diye sordular. Rasûlüllah; «Her taze ciğerde bile ecir vardır,» bu­yurdu.

Yine Buharî ve Müslim'in rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bir köpek Berekiyye'de do­laşırken susuzluktan neredeyse ölecekti. Tam o esnada Benî israil' den bir fahişe onu gördü de, ayakkabısını çıkararak kuyudan su çekti ve köpeğe içirdi. Bunun sebebiyle de bağışlandı.»

 

8.27.9. Devam Eden Sadaka

 

Müslim ve Ahmed'in rivayetine göre Rasûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem şöyle buyurdu: «İnsan Öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şey müstesna: Devam eden sadaka, kendisinden faydalanılan İlim, arkasından bayır dua eden bir salih çocuk.»

 

8.27.10.  İyiliğe Teşekkür Etmek

 

Ebû Dâvûd ve Nesâ'nin sahih bir senetle Abdullah bin Ömer (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sel­lem şöyle buyurmuştur: «Kim Allah'a sığınırsa, siz de onu koru­yun. Kim Allah'tan isterse, ona verin. Kam hayır yapıp Allah'tan se­vap beklerse ona ücretini verin. Kim size bir iyilik yaparsa ona mü­kâfatını verin. Şayet bulamazsanız, ona yeterli karşılık verdiğiüizi bilinceye kadar onun için dua edin.»

Ahmed'in Eş'as bin Kays'dan, râvîleri güvenilir olan bir senet­le rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şovle buyurmuştur: «İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.»

Tirmizî'nin Üsâme bin Zeyd'den rivayet edip hasen saydığı hadisde Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : «Kendisine iyilik yapılan bir kimse; iyiliği yapana, «Allah seni ha-yıla mükâfatlandırsın,» derse, şüphesiz söylediği şeye kendisi ula­şır.»

 



[1] Tâzfr: Hakkında had cezası bulunmayan suçlara verilen ceza.

[2] Saime: Yemsiz, otlayarak beslenen hayvan.

[3] İmam Mâlik'e göre; sene şartı. nisab'a malik olmadan bağlamış sayıldığından, eğer sene sonunda elindeki mal nisaba ulaşıyorsa zekatını vermesi gerekir.

[4] Kurtum: Boyalı bir bitki, çiçeği yemeklere renk katmak için kullanılır.

[5] 1 Vesk: 200 kg.

[6] Takriben 18 kg.lık bir ölçek.

[7] Takriben 832 gr.

[8] 150 kg.lık bir ölçek.

[9] Yâni ödemen gerekmez.

[10] Eğer sahibi çıkmazsa, bulan fakir ise kendinde kalır. Şayet fakir değilse tasadduk eder.