Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvikler - 154Zuhd - 10. Sayfa
ZÜHD, KANAAT VE KİMSEYE EL AÇMAMAYA TEŞVİKLER
Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvik Hakkında Ayetler
Musibetlere Sabretmenin Faziletleri Hakkında Ayetler
Allah'a Tevekkül Etmek Ve Kimseden Bir Şey Dilenmemek Hakkında Ayetler
Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvik Hakkinda Hadisler
ZÜHD, KANAAT VE KİMSEYE EL AÇMAMAYA TEŞVİKLER
Esirgeyen ve
bağışlayan Allah'ın adıyla Allah'a hamd ve O'nun yüce Rasûlü'ne salâtu selâm
olsun Telif edildiği vakit bunların hepsi tek kitaptı. Ancak basım esnasında
kitabın hacmi büyüdüğünden okuyuculara belki bir kolaylık olur diye 6. ve 7.
bölümleri ayırarak ikinci ana bölüm haline getirdik.Kanaatin fazileti,
musibetlere sabretmeye teşvik ve tenbih, bir de başkalarına el açmanın
kötülenmesi, bunların üçü de Kur'an-ı Kerim ve hadislerde çeşitli başlıklarla,
değişik ifadelerle, m
Nitekim tecrübeyle sabittir ki, malın çok olduğu yerde, haddinden fazla fe-sad vardır. Malın çokluğu maksad olmadığından ve tabii olarak insanların kalpleri ona meylettiğinden sık sık dilenmenin yasak olmasından ve çirkinliğinden bahsedilmiştir. Çünkü insan mecbur olmadığı halde, mal sevgisi ve onu çoğaltma düşüncesinden dolayı dilenmeye başlamaktadır. Zira bunda hiçbir gayret sarfet-mek gerekmemektedir. Biraz dili hareket ettirince mutlaka ufak tefek bir şeyler ele geçmekte ve bu yolla mal artmaktadır. İşte bu üç konu hakkında (1-Kanaat, 2-Musibetlere sabır, 3-Dilenmenin kötülenmesiyle ilgili) bazı ayetler ve hadisleri bu bölümde yazıyoruz.
Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvik Hakkında Ayetler
"İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, besili atlar, davarlar ve ekinler kabilinden şehvet sevgileri zinetli gösterildi. Oysa bunlar dünya hayatının geçici malıdır. Halbuki akıbetin güzelliği Allah'ın katın-dadır. / (Ey Muhammedi) de ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah'tan korkanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan, içinde edebi kalacakları Cennet'ler, tertemiz eşler ve (onlardan daha üstün olarak) Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür". / Onlar şöyle derler: "Rabbi'mizl Şüphesiz biz iman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi Cehennem azabından koru". / Onlar, sabredenler, doğru söyleyenler, (Allah'a) itaat edenler mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde af dileyenlerdir. (Â!i İmran-14,15,16,17)
İZAH: Allahu
Teâlâ bütün bunların sevgisini, şehvetlerin sevgisi olarak ifade etmiştir. İmam
Gazali mhmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Aşırı şehvetin adı aşktır. Bu ise
düşünce ve fikirlerden boş olan kalbin hastalığıdır. Bunu ilk başlangıcından
itibaren tedavi etmelidir. Şöyle ki, ona olan nazar ve iltifat azaltılmalıdır.
Aksi halde iltifat arttıkça, ondan dönmek zorlaşacaktır. Ama bu başlangıçta
kolaydır. Diğer şeylere olan aşkın durumu da böyledir. Mal olsun, makam olsun,
gayri menkul olsun, evlad olsun, hatta (güvercin gibi) kuşlarla oynamak ve
satranç vs. ile oynamanın hali de aynıdır. Bunlar insanın üzerine musallat
olduklarında onun din ve dünyasını berbat ederler. Bunun m
1) İşte onlar ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır. Onların azabı hafiflemeye çektir. Yardım da olunmayacaklardır. (Bakara-86)
2) İnsanlardan bir kısmı, "Rabbi'miz! Nimetlerini bize dünyada ver" der (onların alacaklarının hepsi dünyada verilir). Bunların ahirette hiçbir nasibi yoktur. / Onlardan bir kısmı da, "Rabbi'miz! Bize dünyada da iyiliği ver ahirette de iyiliği ver. Ve bizi Cehennem azabından koru" der, / İşte onların (güzel amel işleyerek) kazandıklarından paylan vardır. (Bakara-200,201,202)
3) İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için canını verir. Allah (böyle) kullarına karşı çok merhametlidir. (Bakara-207)
4) İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay ediyorlar. Oysa kıyamet gününde Allah'tan korkanlar (küfür ve şirkten sakınanlar) onlardan üstündürler. (İnsan yalnız geçiminin bolluğundan dolayı gururlanmamalıdır. Çünkü) Allah, dilediğini hesapsız şekilde rızıklandı-nr. (O halde zenginlik övünülecek şey değildir). (Bakara-212)
5) Biz (dünya hayatındaki) bugünleri insanlar arasında evirip çeviririz (yani bazen bir kavim galip olur, bazen diğeri galip olur). Öyleyse galip veya mağlup olmak fikrinden daha Önemli ve daha zaruri fikir ahiret fikridir. (Ali İmran-140)
6) Ey
Muhammedi De ki: "Dünyanın menfaati pek azdır (birkaç gündür). Ahiret ise
Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Ve kıl kadar zulme
uğramazsınız". / Nerede olursanız olun Ölüm sizi yakalar. Sağlam yapılmış
kalelerde bulunsanız bile... (Madem ki mutlaka Ölmek vardır. Onu her an
düşünmek gerekir).
(N
7) Size
itaat alâmeti atana (mesela selam verene veya Kelime-i Tev-hid'i söyleyene)
dünya hayatının menfaatini gözeterek "Sen mü'min değilsin" demeyin.
Allah katında çok ganimetler vardır. (N
İZAH: Bazı müslümanlar, kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyen bazı kafirleri ganimet malı arzusundan do!ayı katletmişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki ayetler nazil olmuştur. Bu çirkin hareket sadece şu bedbaht dünyanın malını kazanmak için işlenmişti. Pek çok hadislerde bu olay genişçe anlatılmıştır. Bir hadiste şu da geçmektedir: Bir Müslüman bir kafire hamle yaptı. O hemen Kelime-i Şehadet okudu. Müslüman yine de onu öldürdü. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunu duyunca o müslümanı sorguya çekti. O, "O şahıs sadece korktuğundan dolayı Kelime-i Şehadeti okudu" diye bir mazeret ileri sürdü. Bunun üzerine Rasûlullah sailaiiahu aleyhi vesellem, "Sen onun kalbini yarıp da korkudan okuduğunu gördün mü?" buyurdu. Daha sonra o (öldüren) Müslümanın ölümü çok kötü bir şekilde olmuştur.[8] Allahu Teâlâ hiçbir yerde haddi tecavüz etmeye müsaade etmemiştir. Başka konuya girmiş olacağımızdan bunu yazmıyorum. Ancak sadece dünyevi çıkarlar için kafirlere haksızlık yapılmasına dinimiz asla izin vermez. Bu konuda pek çok ayet ve rivayetler varid olmuştur. Maide sûresinin başında Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:"Sizi Mescid-î Haram'dan menettiği (umre yapmadan Mekke-i Mükerreme'-nin yakınından maksadınıza ulaşamadan geri döndüğünüz) için bir kavme (Mekkeli kafirlere) olan öfkeniz, sakın sizi onlara karşı haddi aşmaya sevk etmesin. İyilikte ve takvada yarışın. Günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardimlaşmayın" {Maide-2)
Bu sûrenin başka bir ayetinde şöyle buyurulmuştur:"Ey İman edenler! Allah'ın rızasını kazanmak için hakkı ayakta tutanlar (O'nun hükümlerine tam olarak yapışanlar) ve adaletle şahitlik yapanlar olun. Bir kavme olan düşmanlığınız sîzi adaletsizliğe sevk etmesin" (Maide-8)
Hülasa pek çok yerde bu konulara dikkat çekilmiştir. Dünya sevgisi insanın aklını bile işe yaramaz hale getirir.
8) Dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız? (Bu kadar açık bir şeyi anlayamıyorsunuz. Dünyanın oyun ve eğlencesinin, ahiretin üstün ve güzel hayatıyla hiçbir ilgisi ve benzerliği yoktur). (En'am-32)
9) Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak (onlardan ayrı dur). (En'am-70)
10) Şüphesiz ki, bugün siz (Öldükten sonra) ilk yarattığımız gibi (ayrı ayrı doğduğunuz gibi) teker teker huzurumuza geldiniz. Verdiğimiz her şeyi (mal, mülk ve eşyaları) ardınızda bıraktınız.
(En'am-94)
İZAH: Yani insan annesinden doğduğu zaman malı, mülkü olmadığı gibi, aynı şekilde tek başına kabrin kucağına gider. Bütün bunlar, burada kalacaktır. Ancak kişi kendi hayatında Allah'ın hazinesine bir şeyler yatırdıysa o biriken mal kendisine tam olarak ödenecektir. Üstelik Hazîne-i Şahâne'den ona ilave de yapılacaktır.
11) Dünya hayatı onları aldatmıştır. (A'raf-51)
12) Nihayet onların (iyilerin) ardından yerlerine kötüler gelip kitaba varis oldular. (Onlar öyle haram yiyicilerdi ki, kitabın hükümleri karşılığında) şu alçak dünyanın geçici menfaatini alırlar. Ve "Biz muhakkak af olunacağız (çünkü biz Allah'ın sevgili kullarıyız)" derler. (A'raf-162)
13) Allah'tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız. (Böyle apaçık bir şeyi dahi anlamıyorsunuz). (Araf 169)
14) Biliniz ki sizin için mallarınız ve evlatlarınız ancak bîr imtihandır. (Tâ ki Biz, kimin onların sevgisini tercih ettiğini, kimin de Allah sevgisini tercih ettiğini, imtihan edelim). Ve yine biliniz ki (kim Allah sevgisini tercih ederse, dünya hayatını, ahiret hayatı için değerlendirirse, onun için) Allah katında büyük mükafat vardır. (Enfal-28)
15) Siz dünya malını istiyorsunuz. Allah sizin için ahireti istiyor. (Yani ahireti düşünmenizi ve her an ona hazır olmanızı diliyor). (Enfal-67)
16) Yoksa siz, ahiretin karşısında sadece dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki, dünya hayatının geçici zevki, ahiret saadeti yanında pek az ve değersizdir. (Tevbe-38)
17) Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup, o-nunla rahat edenler ve ayetlerimizden gafil olanlar, işte onların yaptıklarından dolayı varacakları yer Cehennem ateşidir.
(Yunus-7,8)
18) Ey İnsanlar! Azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Dünya hayatında (birkaç gün ondan) faydalanırsınız. Sonra Bize döneceksiniz. Bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz. / Dünya hayatı ancak, gökten indirdiğimiz şu suya benzer: O su, insan ve hayvanların yediği, birbirine karışmış bitkilerin meydana gelmesine sebep olur. Yeryüzü o bitkilerle süslenip be-zendiği sahipleri de bu mahsulütoplayıp ondan faydalanmaya kendilerini kadir zannettikleri bir sırada geceleyin veya güpegündüz ona emrimiz (âfâ-tımız fırtına, dolu, çekirge vs. şeklinde) gelir de orası bir gün önce hiç yokmuş gibi olur. (İşte dünya hayatı ve onun parlaklığı, süsü ve ziyneti de aynen böyledir. O bütün tazeliği ve tüm süsü ve ziynetine rağmen bir an içinde öyle yok olur gider ki, sanki daha önce hiç yokmuş gibi olur). Aynı şekilde biz ayetleri, düşünen bir topluluk için böyle açıklarız. (Düşünmek istemeyen ne anlar ki?) / Ve (dünyanın, onun süs ile zîynetinin devamsız ve tehlikeli olmasından dolayı) Allah kullarını emniyet yurdu (daîmî, tehlikesiz) ve huzur dolu olan Cennet'e davet eder ve dilediğini doğru yola sevk eder .(Yunus-23,24,25)
19) Ey Muhammedi De ki: "(Kur'an-ı Kerim'de böyle güzellikler bulunduğuna göre) Allah'ın lütfü ve rahmetiyle (ancak bununla) sevinsinler (çünkü O bize bu kadar büyük nimet ihsan etmiştir). Bu onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır (çünkü dünya menfaati çok azdır ve çok çabuk zâll olur. Kur'an-ı Kerim'in faydası ise çok fazla ve devamlıdır). (Yunus-58)
20) Kim (iyi ameliyle) dünya hayatını ve onun ziynetini (mal, mülk, şöhret ve nam vs.) isterse, Biz onlara yaptıklarının tam karşılığını veririz. Onların dünyada bir şeyleri de eksiltilmez. / İşte bunlara, ahirette de Cehennem ateşinden başka bir şey yoktur. Orada yaptıkları ahirette boşa çıkmıştır. Zaten işledikleri batıldır (boştur). (Hûd-15,16)
21) Allah dilediğinin rızkını genişletir. Dilediğinin rızkını daraltır (Allah'ın rahmet ve gazabının kaynağı bu değildir). Onlar dünya hayatıyla sevinirler (ve onun oyun, eğlence rahat ve konforundan dolayı şımarırlar). Halbuki dünya hayatı ahirete göre az bir maldır. (Yani hiçbir şey değildir. Birkaç günlük dünya hayatı nasıl olsa geçecektir). (Rad-26)
22) Kafilerden (ister müşrik olsun ister kitap ehli) bir kısmına verdiğimiz çeşitli dünya nimetlerine (süs, ziynet, mal, mülk, rahat ve keyfe) heveslenip gözlerini kaldırıp bakma (çünkü onlar bundan birkaç gün faydalanacaktır. Sonra hepsi yok olacaklardır). (Hicr-88)
23) Sizin elinizdeki (dünyadaki) şeyler sonunda (bir gün sizin ölmenizle veya malın zayi olmasıyla) biter. (Her iki durumda da yok olur). Allah'ın katındakiler ise tükenmez.
(Nahl-96)
24) Bunun (yukarıdaki ayette zikredilen azabın) sebebi dünya hayatını ahirete tercih edip sevmeleridir.
(Nahl-107)
25) Kim geçici dünya hayatını isterse (amellerinin karşılığını sadece dünyada isterse) Biz dünyada dilediğimize dilediğimiz kadar veririz. (Herkese vermemiz de şart değildir. Kime istersek ona veririz. Herkesin istediğini de vermemiz şart değildir. Kime ne kadar istersek o kadar veririz). Sonrada ona Cehennem'i hazırlarız. Oraya perişan bir halde, Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak girer. / Kim de mü'min olarak ahireti diler onun için gerekeni yaparsa, işte onların amelleri Allah katında makbuldür. / Rabbi'nin ihsanından her birine hem onlara hem bunlara (dindar olsun veya dünyadar olsun) veririz. Rabbi'nin (dünya) nimetleri kimseye yasak edilmiş değildir. / İnsanlardan bir kısmını (ister Müslüman olsun ister kafir) diğerinden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! (Bir kişi çalıştığı halde az kazanır, bir başkası çalışmadan eline çok geçer. Çünkü bu nimetleri veren bîr başka Zat vardır). Şüphesiz ki ahiret (imanlı olmak şartı ile bu dünyadan) derece itibariyle daha büyük, fazilet yönüyle de daha üstündür. (İsra-18,19,20,21)
26) Sen
onlara dünya hayatının m
27) (Yukarıdaki ayetlerde kıyametin kopması sûra üfürülmesi zikredilmiştir. İşte o gün mücrimler) aralarında, "Siz dünya hayatında ancak on gün kadar bir şey kaldınız" diye fısıldaşırlar. / Biz onların ne söylediklerini biliriz. O gün onların en akıllıları, "Siz ancak dünyada bir gün kadar bir şey kaldınız" der. / (Ona akıllı denmesinin sebebi onun bir gün demesinin, on gün denmesi karşısında akla daha yakın olmasındandır. Aslında ahiret günleri itibariyle dünyanın bütün hayatı bir gün değil, onun onda biri bile değildir. İşte ahiretin karşısında dünyada geçirilen zamanın hakikati budur) (Ta'ha-103,104)
28) Ey Muhammed! Bir kısım kafirlere kendilerini imtihan etmek için (verdiğimiz ve) faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. (Bunlar bir; imtihandır. Bakalım kim bu mal ve mülk içinde kulluğun hakkını eda ediyor ve kim eda etmiyor?) Rabbi'nin (ahirette vereceği) rızkı, daha hayırlı ve daha devamlıdır. / Ailene namazı emret, kendin de ona devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren Biziz. Güzel akibet takva sahiplerinindir. (Ta'ha-131,132)
29) İnsanların hesaba çekilme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflette, aldırmıyorlar.
(Enbiya-1)
30) Onlardan birine ölüm geldiği zaman (ahiret ahvali gözönüne geldiği zaman) şöyle der: "Rabbi'm! Beni dünyaya geri gönder. / Belki terketti-ğim dünyada salih amel işlerim". (Allahu Teâlâ buyuruyor ki:) "Hayır hayır! öyle değil (ecel vakti ertelenmez). Bu onun söylediği boş bir laftır" .(Mü'minin-99,100)
31) (Kıyamet günü Allahu Teâlâ onların hasret ve üzüntülerini arttırmak için) "Yeryüzünde yıl olarak ne kadar kaldınız?" der. / Onlar da, "Bir gün veya bir günden daha az bir zaman kaldık (doğrusu bize rüya gibi geldi. Ne kadar zaman geçtiğini ölçemiyoruz). Öyleyse hesaplayanlara (yani her şeyin hesabını yazan meleklere) sor (ki biz ne kadar az kalmışız)". / Allah şöyle dedi: "Sadece az bir zaman kaldınız. Keşke (dünyanın sadece birkaç gün çok az bir gün olduğunu) bilseydiniz. / Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız? (Halbuki Biz Kur'an-ı Kerim'de açık açık beyan ettik ki, Biz insanları ve cinleri ancak ibadet için yarattık"). (Mü'minun-112,113,114,115)
32) Biz, refah içinde şımarıp azgınlaşan nice ülkeleri helak ettik. İşte (bakın) onların geride bıraktıkları (boş) yerlere! Kendilerinden sonra onların pek azında oturulabilinmiştir.
(Kasas-58)
33) Size verilen her şey, dünya hayatının geçici malı ve süsüdür. Allah nezdindekiler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hiç düşünmez misiniz? (Kasas-60)
34) Kendisine (ahirette) mutlaka kavuşacağı güzel bir vaadde bulunduğumuz kimse ile dünya da zevkle yaşattığımız ve sonra kıyamet günü azab için Bize getirilecek kimselerden olan kişi bir midir?
(Kasas-61)
35) Dünya hayatını arzulayanlar {Karun'un süs ve ziynetlerini görünce), "Ne olurdu Karun'a verilenler gibi bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük nasibli bir insandır" dediler.
(Kasas-79)
İZAH: Karun'un ibret verici kıssası geniş olarak zekat vermemenin kötülüğünü beyan eden 5. bölümün ayetler kısmında 3 numarada geçmiştir. Sermaye ve servetin bolluğun eğer Allah'ın rızasını kazanmaya vesile kılınmazsa neticesi işte böyle olur.
36) Bu dünya hayati eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz asıl hayat, ahiret yurdundadır. Keşke (onlar bu hakikati) bilselerdi!... (O zaman ahiret için nasılda çalışırlardı). (Ankebut-64)
37) Onlar dünya hayatının dış yüzünü bilirler (onun için çalışırlar ve onun uğrunda can verirler). Onlar ahiretten tamamen gafildirler (ne sevap temenni ederler, ne azaptan korkarlar). (Rum-7)
38) Ey İnsanlar! Rabbi'nizden korkun. Ne babanın evladı namına ne de evladın babası namına hiçbir yardımda bulunmayacağı günden sakının. Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın (ona dalarak ahireti unutmayın). Allah'ın affına güvendirerek sakın o aldatıcı şeytan sizi aldatmasın. (Yani siz şeytanın aldatmasına kapılarak Allah'ın azabından gafil kalırsınız ve bize azab edilmez diye düşünmeye başlarsınız). (Lokman-33)
İZAH: Hz. Said bin Cübeyr mhmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Sizi şeytan Allah'ın affına güvendirerek sakın aldatmasın sözünün manası şudur; "Siz hem günah işlersiniz hem de Allahu Teâlâ'nın bağışlayacağını umar durursunuz"[9] Yani günahınıza sağlam olarak tevbe edin ve günah işlememeye tam irade edin ki Allahu Teâlâ'dan mağfiret talep etmeye yüzünüz olsun. Sonra geçmiş günahlarınız için Allahu Teâlâ'dan mağfiret isteyin. Gün boyu günahlarla yüzünüzü karartıp ve dilinizle "Allah'ım! Sen affeyle" deyip durmanız ahmaklıktır. Bu konu bu bölümün 18 numaralı hadisinde genişçe gelmektedir. Ayrıca bu konuda başka ayetlerde gelecektir.
39) Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: "Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin boşanma bedellerinizi verip hepinizi güzellikle Salıvereyim. / Eğer Allah'ın rızasını, peygamberini, (onun nikahında, darlık ve yoksulluk içinde kalmayı) ve ahiret yurdunu istiyorsanız, iyi bilin ki, Allah, içinizden iyilikte bulunanlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır". (Kim daha fazla iyilik yaparsa o kadar fazla ecir ve sevap elde eder). (Ahzab-28,29)
40) Ey İnsanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Sakın sizi dünya hayatı aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan sakın sizi Allah'ın affına güvendirerek aldatmasın. (Yani siz onun aldatmasına uyup da Allahu Teâlâ'dan gafil kalmayasınız). (Fâtır-5)
İZAH: Hz. Said bin Cübeyr rahmetuiiaM aleyh bu ayetin tefsiri hakkında şöyle buyuruyor: Dünyanın aldatması şudur; onunla meşgul olup ahiret hazırlığından gafil kalmaktır. Şeytanın aldatması ise hem günah işlemek hem de Allahu Teâlâ'-nın bağışlamasını temenni etmektir.[10]
41) Firavun'un ailesinden imanını gizleyen mü'mîn adam kendi yakınlarına nasihat ederek şöyle dedi: "Ey kavmim! Muhakkak bu dünya hayatı gelip geçici birkaç günlük geçimlikten ibarettir. Ahiret ise şüphesiz karar kılınacak bir mekandır". (Mü'min-39)
42) Kim ahiret tarlasını isterse (yani meyve vermesi için tarlaya tohum atılıp, sonra ona su verildiği gibi kim ahiret ziraatini yapmak isterse, onun için tohum atıp, onu iman ve salih amellerle büyütürse) Biz onun menfaatini artırırız. Kim de dünya menfaatini isterse (bütün gayretini bu hayata sarfederse) ona dünyada istediğinin bîr kısmını veririz. Ahirette ise hiçbir nasibi yoktur. (Şûra-2Q)
43) Size verilen her şey dünya hayatının metaından başka bir şey değildir. İman edip Rablerine güvenenler, / büyük günahlardan ve hayasızlıklardan sakınanlar, öfkelendikleri zaman affedenler, / Rablerinin davetine uyanlar namazlarını dosdoğru kılanlar, işlerini aralarında müşavere ile yürütenler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda infak edenler / ve zulme uğradıkları zaman yardımlaşanlar için Allah nezdindeki nimetler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. (Şûra-36,37,38,39)
İZAH: Alimlerin yazdığına göre bu ayetlerde bazı önemli işler ve özel vasıflar zikredilerek dört halife denilen (Hülefa-i Raşidin'in) hilafet tertibine sırayla işaret edilmiştir.
44) Rabbi'nin rahmeti, onların dünyada topladıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf-32)
İZAH: Bundan sonra dünyanın süs ve ziynetleriyle ilgili birkaç şey zikredildikten sonra şöyle buyurulmuştur:
"(Önceki ayetlerde altın ve gümüşten tavanlar ve kapılar vs. zikredildikten sonra şöyle buyurulmuştur): İşte bütün bunlar dünya hayatının geçici malından başka bir şey değildir. Rabbi'nin nezdinde ahiret mükafatı ise mutta-kilerindir". (Zuhruf-35)
45) Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım. / Ben onlardan ne bir rızık diliyorum ne de Beni doyurmalarını istiyorum. / Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. (Zariyat-56,57,58)
46) Bilin ki dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme vesilesi, mal ve evlatların çoğalmasından ibarettir. Bu bir yağmura benzer ki, bitirdiği bitki, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o bitki kurumaya yüz tutar. Bir de bakarsın ki, sapsarı kesilmiş, daha sonra da çerçöp haline gelir. (Dünya hayatının süs ve ziyneti ve baharı da aynıdır. Bugün yükseliştedir, sonra çöküş, sonra da zeval vardır). / Ahirette ise şiddetli bir azab Allah'ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir. / Rabbi'nizin bağışlamasına ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan Cennet'e koşuşun. Bu Allah'ın bir lütfudur. Dilediğine verir. Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
(Hadid-20,21)
İZAH: İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Çocuğun aklı ermeye başladığı zaman oyun ve eğlenceye dalar. Bu hususta onda öyle bir duygu ve cezbe oluşur ki, ona karşılık başka hiçbir şey kendisine güzel gelmez. Biraz daha büyüyünce süs ve ziynet, güzel elbise giyinmek, ata ve diğer bineklere binme arzusu doğar. Artık onun yanında oyun ve eğlencenin lezzeti boş bir şey olarak kalır. Ondan sonra gençliğin lezzetleri coşar. Şehvetinin arzularını yerine getirmekten başka gözünde hiçbir şeyin değeri kalmaz. Ne mal ve mülkün değeri kalır ne de izzet ve şerefin. Ondan sonra büyüklük, üstünlük, makam ve rütbe cezbesi meydana gelir. Bu duygu önceki duygulara galip gelir. Bütün bunlar dünyevi lezzetlerdir. Sonra Allah'ın marifet cezbesi meydana gelir Onun karşısında her şey boş bir şey oluverir. İşte bu asıl cezbedir ve en güçlüdür. Özet olarak ilk zamanlar oyun ve eğlenceye rağbet olur. Buluğ çağının başlangıcında şehvet coşar. Yirmi yaşından itibaren makam ve rütbe arzusu başlar. Kırk yaşına yakın ilim ve marifet cezbesi başlar. Buna örnek olarak çocuklar, çocukluk çağında, oyuna karşılık kadınlarla ihtilatı ve rütbeyi boş görürler. Aynı şekilde dünyacılar da, Allah'ın marifetiyle meşgul olanlara gülerler. Allah dostları onları, buluğ çağındaki lezzeti anlamayan çocuklar olarak görürler.[11]
Yukarıda ki ayeti kerimede dünyevi lezzetlerin kısımları zikredildikten sonra, bütün lezzetlerin aldatmaca olduğuna ve işe yarayacak olan sadece ahiret ve ahi-ret hayatı olduğuna dikkat çekilmiştir. Dünyanın bütün lezzetleri önce yemyeşil olup, sonra kuruyan daha sonrada kendisini havanın uçurduğubirekinebenzemektedir.
47) Doğrusu bu insanlar dünyayı severler ve şiddeti ağır olan günü arkalarına atarlar (yani kıyamet günü hakkında ne bir fikirleri vardır ne de bir hazırlıkları. Dünya sevgisi onları kör ettiğinden çok şiddetli musibet gününe zerre kadar aldırmazlar). (lnsan-27)
48) Fakat en büyük felaket (kıyamet) geldiği vakit. / O gün insan dünyada neye çalıştığını hatırlar. / Bir de Cehennem görenlere gösterilir. / Artık her kim azgınlık etmiş / ve dünya hayatını tercih etmişse / muhakkak Cehennem, onun varacağı yerdir. / Kim de Rabbi'nin makamından korkmuş ve nefsini şehevi arzulardan men etmişse / muhakkak Cennet onun varacağı yerdir. (Nâziât-34^1)
49) Muhakkak (kötülükten) temizlenen / Rabbi'nin ismini anıp namaz kılan, mutlaka kurtuluşa ermiştir. / Ne var ki sîz dünya hayatını tercih edersiniz. / Halbuki ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır. / Şüphesiz bu hükümler sahifelerde de vardır. / Onlar İbrahim ve Musa'nın sahifeleridir. (Alâ-14-19)
İZAH: O
sahifelerde ki konular pek çok âsâr ve rivayetlerde zikredilmiştir. Bir hadiste
şöyle geçmiştir. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh Peygamber saiiaiiahu aleyhi
veseiiem'e, "Kitapların toplamı kaç tanedir?" diye sordu. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseliem, "100 sahife ve 4 kitaptır. Onlardan Hz. Şit
aleyhisselam'a 50, Hz. İdris aley-hisseiam'a 30, Hz. İbrahim aleyhisselam'a 10,
Hz. Musa aleyhisselam'a Tevrat'tan önce 10 sahife inmiştir. Dört kitaptan
Tevrat (Hz. Musa aleyhisselam'a), İncil Hz. İsa aleyhisselam'a, Zebur Hz.
Dâvûd aleyhisselam'a Kur'an ise Rasûllerin efendisi Hz. Mu-hammed saiiaiiahu
aleyhi veseiiem'e inmiştir" buyurdu. Ben, "Ya Rasûlallah! Hz. İbrahim
aieyhisseiam'm sahifelerinde ne vardı?" dedim. Rasûlullah sailaiiahu
aleyhi vesei-lem buyurdu ki: "Onda hep m
Yani İslam'ın bütün parçalarını yerine getirdi manasındadır. İslam'ın toplam »0 parçası vardır. Bunlardan 10 tanesi Tevbe sûresinin şu ayetlerinde zikredilmiştir.[13]
"Şüphesiz ki Allah Müminlerin canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır",..
(Tevbe-111)
Bunlardan 10 tanesi Ahzab sûresinde şu ayetlerde zikredilmiştir.
"Müslüman erkeklere ve müslüman kadınlara..." (Ahzab-35)
Bunların 6 tanesi Mü'minûn sûresinin ilk ayetlerinde zikredilmiştir.
"Gerçekten mü'minler kurtuluşa ermiştir"... (Mü'minûn-1)
4 tanesi Meâric sûresinde zikredilmiştir.
"Hesap gününün doğruluğuna kesinlikle inananlar..." (Meâric-26)
Bunların toplamı 30 tanedir. Kim bunlardan biriyle Allah'ın huzuruna giderse, o İslam'ın bir parçasıyla gitmiş olur.[14]
50) Çoklukla övünmek sizi tâ kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar (ahiretten) gafil kıldı. / Hayır! (Bunlar asla övülecek şeyler değillerdir). Yakında (kabre girer girmez) bileceksiniz (dünya neydi ve ahiret nedir). / Yine hayır! (Bu şeyler asla iltifata layık değillerdir). İlerde (kabirden çıkıp mahşere varınca) bileceksiniz. / Hayır! (Bunlar asla övünülecek ve iltifat edilecek şeyler değillerdir). Eğer siz kesinlikle (Kur'an ve hadisler ışığında bunların övünmeye layık şeyler olmadığını) bilseydiniz (ölümden sonra bildiğiniz gibi asla bunlarla oyalanmazdınız). / And olsun! Kızgın ateşi muhakkak göreceksiniz (o hayal mahsulü bir şey değildir). / Sonra yine and olsun! Onu, gözünüzle muhakkak göreceksiniz (yani onu görmek kesin ve kafidir). / Sonra mutlaka o gün (Allah'ın nimetlerinin hakkını nasıl ödediniz? diye) nimetlerden sorulacaksınız. (Tekâsür sûresi)
İZAH: Bu
nimetlerin sorgulanmasıyla ilgili pek çok tafsilat bir çok hadislerde
geçmiştir. Zikredilen bütün açıklamaların hepsi m
"Allah'ın
nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz" (
Bir hadiste Rasulullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sûreyi okudu ve"Sonra mutlaka o gün nimetlerden sorulacaksınız" (Tekâsür-8) ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu; "Siz Rabbi'nizin huzurunda soğuk suyun hesabını vereceksiniz. Evlerin gölgesinden sorulacaksınız (çünkü Allah güneşin sıcağından ve yağmurdan korunmak için bu gölgeyi -ve gölgeliği- ihsan etmiştir). Karın doyuran yemekten sorulacaksınız. Bedeninizin sıhhat ve selamette olmasından sorulacaksınız (çünkü Allah sapasağlam el, ayak, göz, kulak, burun vs. verdi. Onların hangi hakkını eda ettiniz?) Tatlı uykunun hesabı sorulacaktır. Hatta eğer sen bir kadını nikahlamak istediğinde aynı kadını başka bir kimse de istediyse ve Allahu Teâlâ da o kadını seninle evlendirdiyse, bu nimetinde hesabı sorulacaktır. Çünkü bu Allah'ın sana bir ihsanıdır. Zira kızın velisinin kalbine kızı seninle nikahlaması başkalarıyla nikahlamaması fikrini Allahu Teâlâ koymuştur". İnsan, hadisi şerifte zikredilen bu şeyleri dikkatlice düşünürse kendi üzerine her vakit Allahu Teâlâ'nın ne kadar ihsanı olduğunu tahmin edebilir. Bu nimetlerde fakir ve zengin hepsi ortaktır. Her an üzerine Allah'ın sınırsız nimetler yağdırmadığı hangi aşırı yoksul ve fakir vardır? Sıhhat ve azaların sağlam olması bu nimetlerden biridir. Ondan daha üstünü ise her an nefes alıp vermektir. Bu öyle bir nimettir ki her canlıya nasip olmuştur.Bir başka hadiste şöyle geçmektedir. Bu sûre (Tekâsür sûresi) nazil olduğunda bazı sahabeler, "Ya Rasûlallah! Bizde hangi nimetler var kil Bir arpa ekmeği var. O da açlığın yarısını giderecek kadar. Karnımızı doyuracak kadar bile değil" dediler. Bunun üzerine Allah celie celaiuhu şöyle vahyetti: "(Ey Habibim!) Sen onlara söyie; <Siz ayakkabı giymiyor musunuz? Soğuk su içmiyor musunuz? Bunlar da Allahu Teâlâ'nın nimetlerindendir>". Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kıyamet günü ilk önce sorulacak nimetler beden sağlığı ve soğuk sudur". Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kendisinden sorulacak nimetler şunlardır; Yenilen bir ekmek parçası. Susuzluğu gideren su ve vücudu örten elbise parçası".Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh bir defasında şiddetli güneş sıcağında öğlen vakti Mescid-i Nebevi'ye gitti. Hz. Ömer radıyaiiahu anh bunu duyunca o da evinden çıkıp geldi ve Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh'a, "Bu vakitte buraya neden geldin" dedi. O, "Açlığın şiddeti beni mecbur etti" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh bunun üzerine, "Canım elinde olan Zât'a yemin ederim ki, aynı sıkıntı beni.de mecbur etti" dedi. İkisi bu durumdayken Rasulullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem evinden geldi ve onlara, "Siz bu vakitte niçin geldiniz?" buyurdu. Onlar, "Açlığın şiddeti mecbur etti" dediler. Rasulullah saiiaiiahu aleyhi vesel-lem, "Ben de aynı mecburiyetten dolayı geldim" buyurdu. Üçü de kalkıp Hz. Ebû Eyyûb Ensâri radıyaiiahu anh'm evine gittiler. Kendisi yoktu. Hanımı onların gelişine çok sevindi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Ebû Eyyûb nerede?" buyurdu. Hanımı, "Ya Rasûlallah şimdi gelir" dedi. Bu esnada Ebû Eyyûb geldi ve acele olarak bir hurma salkımı koparıp getirdi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Bütün salkımı neden kopardın? Onlardan olgun olanları seçip getirseydin" buyurdu. O, "Ya Rasûlallah! Olgun, yarı olgun, kuru, yaş her çeşit hurma önünüzde bulunsun. Hangisini arzu ederseniz, onu yersiniz düşüncesiyle salkımın hepsini kopardım" dedi. Onlar salkımda bulunan her çeşit hurmadan yediler. Bu sırada Ebû Eyyûb radıyaiiahu anh bir oğlak kesip acele olarak bir kısmını ateşte kızarttı ve bir kısmını tencerede pişirdi. Sonra onların önüne getirip koydu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir ekmeğin arasına bir parça et koyup, "Bunu Fatıma'ya götür, ver. O da birkaç günden beri böyle bir şey yemedi" buyurdu ve onu Ebû Eyyûb'a verdi. Onlar ekmekle eti yediler. Ondan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah'ın bu kadar nimetlerini yediniz. Et, ekmek, olgun ve ham hurmalar". Böyle derken Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimizin gözleri yaşarmıştı. Buyurdu ki: "İşte kıyamet günü sorgulanacağınız nimetler bunlardır". Sahâbe-i Kiram bunu duyunca ("Demek ki böyle şiddetli açlık halinde yenilen bu şeyler bile hesab sorulmaya değer şeylerdir" diye) çok üzüld-ürler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunun üzerine şöyle buyurdu: "Şüphesiz bunların hesabı vardır. Bunun telafisi ve çözümü şöyledir; Yemeğe başladığınız zaman Bismillah deyiniz. Yemekten sonra ise şu duayı okuyunuz:"Bütün hamdler bizi (lütfuyla) doyuran, bize nimetler veren ve bol bol veren Allah'a aittir.[15]Hadis Kitaplarında bu konuda pek çok rivayetler vardır. Maksadımız şu an onları zikretmek değildir. Burada maksadımız sadece şunu göstermektir: Allahu Teâlâ kendi Yüce Kelâmı'nda dünyanın fâni olduğunu, iltifata layık olmadığını, ahiretin karşısında bir hiç olduğunu, onunla meşgul olmanın hüsrana sebep olduğunu ve sonunda insanı azaba götürdüğünü ne kadar çok zikretmiş ve sık sık buna dikkat çekmiştir. Burada onlardan sadece 50 ayet örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan başka pek çok ayette bu konuya dikkat çekilmiştir. Ne kadar feci, şaşılacak ve insana dokunacak bir şeydir ki, Allahu Teâlâ bu konuda ne kadar uyarı yapıyorsa, bizim tarafımızdan bu konuda o kadar gaflet gösterilmektedir. Artık bundan sonra o yüce dergahta hazır bulunacak hangi yüz vardır ki?"Şikâyet ancak Allah'adır. Yardım talep edilecek Zât ancak O'dur"
Musibetlere Sabretmenin Faziletleri Hakkında Ayetler
"Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, biraz da mallar, canlar ve mahsuller-deki eksiklikle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! / Onlara bir musibet dokunduğu zaman, <Şüphesiz biz Allah içiniz ve mutlaka O'na döne-ceğiz> derler. / İşte Rab'lerinin mağfiret ve rahmeti onların üzerindedir. Ve işte onlar hidayete erenlerin ta kendileridir." (Bakara-155,156,157)
İZAH: Musibet zamanında dille Innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn demek faydalı ve mükafata sebeptir. Kalpten onun manasını anlayarak okumak ise daha tesirli olup, mükafat ve itminana sebeptir. Manası şudur: "Biz, hepimiz (malımızla ve canımızla birlikte) Allahu Teâlâ'nın mülküyüz (kendi mülkünde her türlü tasarrufta bulunmak Mâlikin hakkıdır. Nasıl isterse mülkünü öyle kullanır). Ve biz hepimiz ancak Allah'a döneceğiz". Yani öldükten sonra herkes oraya gidecektir. Buradaki zarar ve sıkıntıların karşılığı ve sevabı orada bol bol verilecektir. Mesela dünyada herhangi bir kişi bir zarara uğrasa, eğer o bu zararın karşılığında en kısa zamanda bundan daha fazlasına kavuşacağına inanırsa, o zaman çektiği zarara hiç üzülmez. Aynı şekilde insan Allah indinde çok fazla mükafata kavuşacağına inanırsa, o takdirde en ufak bir üzüntüsü kalmaz. Ancak bizlerdeki iman ve yakîn zayıfladığından dolayı az bir meşakkat, az bir sıkıntı ve az bir zarar bile bizim için çok büyük bir musibet olmaktadır. Allahu Teâlâ kendi Yüce Kelamında bu konuya hem kısaca hem de genişçe dikkatleri çekmiş ve bu dünyanın çok çetin bir imtihan ve ibtila yeri olduğunu ve pek çok konularda imtihan yapıldığını anlatmıştır. İnsan bazen maldaki aşırılıktan yani onun nasıl kazanıldığından ve nereye harcandığından imtihan edilir. Bazen de fakirlik ve yoksullukla imtihan edilir. Acaba insan bunları nasıl karşılamaktadır? Ağlayıp, döğıınerek mi yoksa sabır ve sebat ile mi? Bundan dolayı sık sık sabır, namaz ve Allah'a yönelmeye teşvik edilmekte ve, "Siz bugün imtihandasınız. Bu imtihanda sakın kaybetmeyin" diye uyarılarda bulunulmaktadır. Örnek olarak birkaç ayete işaret edeceğim.
1) Sabırla ve namazla yardım isteyin. (Bakara-45)
İZAH: Hz. Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu iki şey Allah tarafından yardımdır. Onlarla yardım alın". Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma buyuruyor ki: Ben bir defasında Rasûtullah saiiattahu aleyhi veseilem ile birlikte bir bineğe binmiştim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki; "Evladım, ben sana birkaç şey söyleyeceğim. Allahu Teâlâ bunlarla seni faydalandıracaktır". Ben, "Elbette söyleyin" dedim. Buyurdu ki; "Allah'ı koru (yani O'nun hakkını eda et) ki, Allahu Teâlâ da seni korusun. Allahu Teâlâ (nın haklarını) koru ki, O'nu (her zaman yardım için) karşında bulasın. Bolluk halinde Allah'ı tanı (yani hatırla) ki, O musibet vaktinde seni tanısın (yardım etsin). Ve şunu iyi bil ki, sana ulaşan her musibet asla senden şaşmazdı. Ve sana ulaşmayan da asla sana ulaşacak değildi. Eğer bütün mahlukat bir araya gelip sana bir şey vermeye çalışsalar, Allah celle ceiaiuhu bunu dilemezse, onların hepsinin asla sana bir şey vermeye gücü yetmez. Eğer onların hepsi birleşerek senden her hangi bir musibeti gidermek isteseler, Allahu Teâlâ bunu istemezse, onlar asla bu musibeti gideremezler. Takdir kalemi kıyamete kadar olacak olan her şeyi yazmıştır. Sen bir şey istediğin zaman sadece Allah'tan iste. Yardım istediğin zaman yalnız Allah'tan iste. Güveneceğin zaman sırf Allah'a güven. İman, yakîn ve şükürle Allah için amel yap. Ve şunu çok iyi bil ki, hoşa gitmeyen şeylere sabretmek çok üstün bir şeydir. Allah sabırla beraberdir. Musibetle beraber rahat vardır, darlıkla beraber bolluk vardır. Yani sana bir sıkıntı ulaştığı zaman bil ki, artık bir rahatlık gelmek üzeredir. Bir darlık olduğu zaman bil ki bir bolluk gelmek üzeredir".Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir şahıs aŞ yada muhtaç olur da kendi hacetini insanlardan gizlerse, Allahu Teâlâ ona bir senelik helal rızık vermeyi Kendi zimmetine alır". Hz. Huzeyfe radıyatiahu anh buyurdu ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem herhangi bir önemli şeyle karşılaşınca namaza yönelirdi". Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Önceki peygamberlerin başına bir zorluk gelince kendilerini namaza verirlerdi". Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma bir yolculuğa çıkmıştı. Yolda oğlunun vefat haberini duyunca bineğinden indi, iki rekat namaz kıldı ve okuyarak, "Allahu Teâlâ bize bunu emretti" dedi. Daha sonra şu ayeti okudu:
Hz. Ubâde radıyaliahu anh vefatı yaklaştığı sırada şöyle dedi: Ben her birinizi bana ağlamaktan men ediyorum. Benim ruhum bedenimden ayrıldığı zaman her şahıs güzel bir şekilde abdest alsın ve mescide giderek iki rekat namaz kılsın. Sonra benim için mağfiret duası yapsın. Daha sonra da beni çabucak defnedin.[16]
2) Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
(Bakara-153)
3) Sıkıntı, hastalık, korku ve savaş zamanında sabredenler. (Bakara-177) Bu ayeti kerime, birinci bölümün ikinci numarasında tam olarak geçmiştir.
4) Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara-249)
İZAH: Bu konudaki ayetler Kur'an-ı Kerimin pek çok yerinde nazil olmuştur. Allahu Teâlâ sık sık, "Allah sabredenlerle beraberdir" diye teselli ve müjde vermektedir.
5) Bu ayeti kerime bu bölümün birinci numarasında tam olarak geçmiştir.
6) Eğer sabreder, Allah'tan korkarsanız o (kafirlerin) hileleri size hiç bir zarar veremez.
(Âli lmran-120)
7) Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden (yani henüz imtihan etmeden) ve sabredenleri ortaya çıkarmadan Cennet'e gireceğinizi mi zannettiniz? (Şunu iyi bilin ki, din için yapılan her çalışma cihada dahildir). (Âlilmran-142)
8) Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız bilin ki, bu (sabır ve takva) azmi gerektiren işlerdendir.
(Âli İmran-186)
9) Senden önce de nice peygamberler (imansızlar tarafından) yalan-lanmıştı (onlara çok ağır eziyetler yapılmıştı). Kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler.
(En'am-34)
10) Musa kavmine şöyle dedi: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır. Ona kullarından dilediğini varis (hükümdar) kılar (nitekim o vakit hükümdarlığı Firavuna vermişti). Sonunda kurtuluş Allah'tan korkanlarındır. (Eğer siz sabır ve takvayı seçerseniz sonuç sizin olacaktır)". / (Kavmi Musa'ya), "Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük. (Bizim başımıza musibetler yağdırılıyordu. Evlatlarımız öldürülüyordu). Sen geldikten sonra da (başımıza çeşitli musibetler gelmektedir)" dediler. Musa da onlara, "Umulur ki, Rabbiniz, düşmanlarınızı helak edecek ve sizi onların yerine yeryüzüne halife kılacak ve sizin de ne işler yapacağınıza bakacaktır. (Şükür ve itaat mi ediyorsunuz veya nankörlük ve isyan mı işliyorsunuz? Sonra amelinize göre size muamele edilecektir) (A'raf-128,129)
11) Şüphesiz ki, Allah müminlerden canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın aldı.
(Tevbe-111)
İZAH: Müslümanların bütün can ve malı Allahu Teâlâ'ya satıldığına göre, Allah ceiie ceiaiuhu kendi yarattığı ve bir de üstelik satın aldığı bu şeylerde dilediği gibi tasarruf yapar. Hatta Müslümanların satmalarının gereği şudur ki, artık kendileri satılan malı satın alan Zât'a ulaştırmak için çalışmalı ve ileri atılmalıdırlar. Kaldı ki satın alan, satın aldığı şeyi alınca, buna üzülüp kederlenmemelidir.
12) Sana vahyedilene uy! Allah'ın hükmü gelinceye kadar (onların eziyetlerine) sabret (O dilerse dünyada helak etmek yada ahirette azab etme kararı verir). Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdir,
(Yunus-109)
13) Eğer Biz, İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırıp (rahatlık, zenginlik vs. verip) sonra onu kendisinden alırsak, şüphesiz ki insan ümitsizliğe düşer ve nankörleşir. / Eğer Biz, insana uğradığı zarardan sonra tekrar nimetler tattırırsak, "Kötülükler başımdan gitti" der. Şüphesiz insan çok sevinir ve çok övünür. / Ancak sabredenler, iyi ameller işleyenler (ne musibet anında Allah'ın rahmetinden ümit keserler ne de rahat ve servet halinde ö-vünürler). İşte onlar için büyük bağışlanma ve mükafat vardır. (Hûd-9,10,11)
14) Kim Allah'tan korkar ve (musibetlere) sabrederse, şüphesiz ki, Allah iyilikte bulunanların mükafatını asla zayi etmez. (Yusuf-90)
15) Bu (nasihati) ancak akıl sahipleri kabul eder. / Bu akıl sahipleri onlardır ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler, antlaşmayı bozmazlar. / Allah'ın riayet edilmesini emrettiği (akrabalık haklarına) riayet ederler. Rablerinden korkarlar. (Kıyamet günündeki) hesabın kötülüğünden korkarlar. / Rableri-nin rızası için (musibetlere) sabrederler. Namazı gereği gibi kılarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık hayır yolunda sarf ederler. Kötülüğü iyilikle def ederler (yani biri onlara kötü davranırsa yine de onlar o kimseye iyi davranırlar). İşte bunlar için ahiretin en güzel mükafatı vardır. / O da Adn Cennet'leridir! Oraya onlar ve onlarla beraber, salih olan ana-baba-ları, zevceleri ve evlatları gireceklerdir (mü'min olup da her ne kadar ameller ve derece itibariyle onlara eşit olmasalar da Cennet'e gireceklerdir). Melekler her kapıdan onların yanlarına girecekler ve "Sabretmeniz (din üzere sebat etmeniz)in karşılığı olarak selam size (artık her afetten korunmuş oldunuz) Ahiretin en güzel mükafatı ne hoştur" diyeceklerdir. (Ra'd-19-24)
İZAH: Hz, ibni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Cennet'e en aşağı derecede ki insana şeffaf inciden bir köşk verilecektir ki, içinde 70 bin oda ve her odada 70 bin kapı vardır. Her kapıdan 70 bin melek selam vermek için geleceklerdir."
16) Şüphesiz ki, Musa'yı mucizelerimizle gönderdik ve ona şöyle dedik: "Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah'ın (nimet verdiği ve azab verdiği) günlerini hatırlat". Şüphesiz bunda her sabredip şükreden için nice İbretler vardır (tâ ki Allah'ın nimetlerine şükretsin ve musibetlere sabretsin. Çünkü sabır ve şükrün her biri Allah indinde istenen ve sevilen bir şeydir). (lbrahim-5)
17) (Kafirler tarafından) zulme uğradıktan sonra, Allah'ın rızası için hicret eden (vatanını terk eden) mü'minleri, dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiretin mükafatı ise daha büyüktür. Bir bilseler (ahiretin güzelliklerini ve büyüklüğünü...) / Bunlar (başlarına gelen musibetlere) sabrederler ve bunlar yalnız Rablerine güvenenlerdir (evlerini bırakırken, Dar-ul İslam'a gidince yeme-içme işi ne olacak? diye düşünmeyenlerdir) (Nahl-41,42)
18) Eğer (size zulüm yapanlara) bir ceza verirseniz, size yapılanın misliyle karşılık verin. (Çünkü başkasının zulmüne ondan daha fazlasıyla karşılık vermeye kimsenin asla hakkı yoktur. Bu durum siz karşılık vermek istediğiniz taktirdedir). Ama sabrederseniz and olsun ki bu mutlaka sabredenler için daha hayırlıdır. / (Bundan sonra özellikle Rasûlullah saiiaiiahu a-leyhi veseiiem'e hitap edilmiş ve onun şanının karşılık vermekten çok yüce olduğu söylenerek şöyle buyurulmuştur:) Sen sabret! Senin sabrında ancak Allah'ın tevfiki iledir. Onların (yaptıkları muhalefete karşı) üzülme. Yaptıkları hileden telaşa düşme. / (Onlar sana hiçbir şey yapamazlar. Çünkü sen takva ve ihsan sahibisin). Şüphesiz ki, Allah takva sahipleriyle ve iyilik e-denlerle beraberdir. {Nahl-126,127,128)
19) Biz kimin daha iyi amel işlediğini imtihan etmek için yeryüzündeki şeylerin hepsini yeryüzünün süsü ve yaldızı yaptık. (Kehf-7)
İZAH: Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu ayeti kerimeyi okuyunca ben bunun manasını sordum. Buyurdu Ki; "Tâ ki Allah şunu imtihan etsin: Kim çok akıllıdır (akla uygun olanı tercih etmektedir), kim Allah'ın haram kıldığı şeylerden daha fazla sakınmaktadır ve kim Allah'a
itaat etmekte acele etmektedir?". Hz. Hasan rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "İmtihan şudur; Dünyayı bırakmakta en sağlam kimdir?". Süfyân-ı Sevri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "İmtihan şudur: Dünyada en zahid kimdir?".1 Yani dünya nimetleri ve lezzetlerine en fazla sabreden kimdir?
20) (Ey Muhammedi) Sen kafirlerin asılsız sözlerine sabret. Güneş doğmadan Önce (buna sabah namazı da dahildir) ve güneş batmadan önce (buna öğlen ve ikindi dahildir) Rabbine hamd ile teşbih edip ibadette bulun. Gecenin bir bölümünde (buna akşam ve yatsı namazı dahildir) ve gündüzün İlk ve son bölümünde de Rabbini teşbih edip ibadette bulun (sık sık teşbih edilmesi söylenmiştir. Burada sabah ve ikindi namazı daha ziyade tekid edilmiştir. Nitekim pek çok hadiste bunların üzerinde durulmuştur. Ayrıca sabah akşam teşbihleri de zikredilmiştir). Tâ ki (bunların karşılığında sana ahirette çok fazla sevab verilsin de) sen razı olasın ve sevinesin. ( Tâ'hâ-130)
21) Ey Habibim! (Allah'ın hükmü karşısında) boyun eğenleri (Allah'ın rızası ve Cennet'le) müjdele. / Onlar ki, Allah anıldığında (O'nun azamet ve korkusundan) kalpleri titrer. Onlar uğradıkları musibete sabreden ve namazlarını dosdoğru kılanlardır. Onlar kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra sarf ederler. (Hac-34,35)
İZAH: Bu ayet birinci bölümün 16 numarasında geniş olarak geçmiştir.
22) Elif, Lâm, Nlîm. / İnsanlar sadece İman ettik demekle bırakılıp (çeşitli musibet türleriyle) imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar? (Böyle olması mümkün değildir. Bu dünya imtihan evidir). / Doğrusu Biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik, (onlardan bazıları kendi davalarında doğru çıktı, bazıları da yalancı. Aynı şekilde şimdi de) Allah elbette (İman ve Allah sevgisi niîrrh Mensur davasında) doğru söyleyenleri bilir, yalancıları da bilir. (Nitekim bu gibi imtihanlarda sadık Müslümanlar bu tür olaylarda, Allah'a daha çok yönelirler. Şahsiyetsiz zavallılar ise daha fazla sapıklığa dalarlar. Nihayet bazıları mür-ted olarak İslam'ı terk ederler. Yahut musibetlerin korkusundan dolayı kötülükleri himaye etmeye ve savunmaya başlarlar). / Yoksa kötülüklerde bulunanlar, Bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sanıyorlar? Ne de fena hüküm veriyorlar" (Ankebut-1,2,3,4)
23) Salih amel işleyenlerin mükafatı ne güzeldir. / Onlar (musibetlere) sabrederler ve (her darlıkta) Allah'a tevekkül ederler. / (Siz geçim sebebinizin ne olacağını düşünüyorsanız o halde şunu da bir düşünün ki;) Canlılardan niceleri vardır ki, rıziklarım taşımaktan acizdirler. Onları da sizi de rızık-landıran Allah'tır. O (her isteyenin sözünü) çok iyi işiten ve (herkesin halini) çok iyi bilendir. (Öyleyse O'ndan isteyin. O sizin halinizi çok iyi bilmektedir. O ne kadar uygun görürse size o kadar verecektir).
(Ankebut-58,59,60)
24) Şüphesiz sabredenlere mükafatları hesapsız olarak ödenecektir. (Zümer-10)
25) İyilikle kötülük bir olmaz (aksine her birinin neticeleri ayrı ayrıdır. O halde) sen kötülüğü en güzel şekilde önle. O zaman aranızda düşmanlık olan kimse, sana sanki samimi bir dost gibi oluverir (yani kötülüğü kötülükle önlemek düşmanlığı azaltmaz, aksine artırır. Ama kötülüğe iyilikle karşılık vermek, eğer o kişi tamamen düşük ahlaklı biri değilse, onu düşmanlığı terk etmeye mecbur eder. Hatta o minnettar olup dost oluverir. Ancak kötülük ve eziyetin karşısında iyilik etmek çok zor olduğundan şöyle buyurul-rnuştur:) / Bu haslet ancak sabredenlere (musibetlere tahammül etmeye alışkın olanlara) verilir. Bu haslet ancak hayırdan büyük payı olanlara verilir. / Eğer şeytandan seni dürtecek bir vesvese gelirse (mesela, ona iyilik etmekle kendini aşağılamış olursun veya onun cesaret/ artacak vs. gibi vesveseler gelirse), o zaman hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O her şeyi işiten ve en iyi bilendir. (Fussilet-34,35,36)
26) İnsan menfaat istemekten usanmaz. Kendisine bir kötülük dokununca da hemen ümitsizliğe ve karamsarlığa düşer (Halbuki Allah'tan asla ümit kesmemek gerekir). / Şayet ona dokunan bir zarardan sonra Tarafımızdan kendisine bir rahmet tattırsak mutlaka, "Bu (kanunen) benim hakkımdır1' der (Halbuki ne Allah'tan ümit kesmeli ne de bir hak iddiasında bulunmal.d.r). (Fussilet-49,50)
27) Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. (Yani bir kimse hangi kötülüğü yapmışsa, aynı kötülükle karşılık verilebilir. Tabi o iş caiz olmak şartıyla. Mesela sert sözün karşılığı sert sözdür. Dövmenin karşılığı dövmektir. Ama sert sözün karşılığı dövmek olamaz). Kim (karşılık vermez) kendine yapılan kötülüğü affedip barışırsa (yani onunla iyi geçinirse), onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz Allah zalimleri sevmez. / Zulme uğradığı zalime aynıyla mukabele edip intikam alanlar, işte onlar için ne bir kınama ne de bir cezalandırma vardır. / Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere bozgunculuk çıkaranlar içindir. İşte bunlar için can yakıcı bir azab vardır. / Kim (başkasının zulmüne) sabredip affederse, şüphesiz ki bu mutlaka azmedilip yapılması gereken işlerdendir" (Şûra-40,41,42,43)
28) Mülk ve saltanat, elinde olan Allah ne yücedir. O her şeye kadirdir. / Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.
(Mülk-1,2)
İZAH: Hz. Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Allahu Teâlâ bu dünya evini hayat ve ölüm evi yapmıştır. Ahiret evini ise mükafat ve ebedi kalma evi yapmıştır.[17]Bu evin bütün sıkıntılarının sonu ölümdür ve o mutlaka gelecek olan bir şeydir. O evin (yani ahiretin) sıkıntılarının ise bir sonu yoktur. Çünkü orada ölüm de yoktur.
29) Gerçekten, insan yaratılıp bahse değer bir şey haline gelmeden evvel onun üzerinden uzun bir zaman geçmiştir. (Çünkü önce pis bir su idi. Daha önce o da yoktu). / Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Biz onu imtihan ederiz. Biz onu işiten ve gören bir şekilde var ettik. (Yani göz ve kulak verdik ki, Hak'kı kendisi görsün veya başkasından dinlesin). / Biz ona hidayet yolunu gösterdik (sonra insan İki sınıfa ayrıldı). Ya şükreden (mü'min) ya da nankörlük eden (kafir) oldu. (lnsan-1,2,3)
İZAH: Bu dünya mademki imtihan evidir. Bu durumda herhangi bir hale nankörlük ederken şunu düşünmek gerekir. Allah'ın o kadar nimetleri vardır ki, onlara şükretmek, O'nun verdiği sıkıntı ve musibetten daha fazla gereklidir.
30)Rabbi insan, imtihan edip ikramda bulunduğunda ve nimetler verdarağında (bununla onun sabr, ve nzasmı Rabbim bana ihanet etti"der-(Yani "Benim ikram görme hakkım olduğu halde beni gözlerden düşürdü" der. Halbuki ne mal ne zenginlik, izzet ve ikramın delilidir. Ne de fakirlik ve yoksulluk ihanet ve zilletin delilidir). / Hayır, hayır (rızkın az olması asla ihanet değildir). Bilakis (ihaneti gerektiren şeyler şunlardır ki;) Siz yetime ikram etmiyorsunuz. / "Birbirinizi yoksulları yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. / Miras malını (helal haram gözetmeden) habire yiyorsunuz. (Başkasının hakkını da yiyorsunuz. Özellikle sizinle mücadele edemeyen yetimlerin ve zayıfların mallarını...) / Malı pek çok seversiniz (Bu ise bütün kötülüklerin, bütün zulümlerin ve bütün hataların köküdür). / (Siz bunları basit bir şey zannediyorsunuz) Hayır! (Bunlar basit şeyler değildir. Aksine) üzerinde olanlar yıkılıp yeryüzü parça parça edildiği zaman, / Rrvıbh ve melekler saf saf (mahşer meydanında) karşına çıktığı zr.rnan./ İşte o gün Cehennem getirilecek, o gün insan her şeyi anlavacak. Fakat bu anlamanın ona ne faydası var ki? / O gün insan, "Keşke bugünkü hayatım için bir şeyler yapsaydım" diyecektir. (Fecr-15-24)
31) Asra yemin olsun (çünkü asrın İçindeki değişiklikler ibret alınması gereken olaylardır. Bazen üzüntü, bazen sevinç, bazen zenginlik, bazen fakirlik, bazen sıhhat, bazen hastalık meydana gelmektedir). / İnsan (kendi kıymetli ömrünü zayi ederek) mutlaka hüsrandadır. / Ancak iman edenler, sa-lih amel işleyenler birbirlerine hakkı (söylemeyi ve hak üzere kalmayı) tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır (ibadetlere ihtimam göstermek de sabra dahildir. Şehvet ve haram olan işlerden nefsi alıkoymak da buna dahildir. Musibetler ve zamanın hadiselerine sabretmekte buna dahildir) (Asr sûresi)
İZAH: Bu 31 ayet işaret yoluyla zikredilmiştir. Eğer her ayeti kerime üzerine açıklama ve tavsiyeler yazılacak olsa çok uzar. Maksat olarak şu ifade hepsine ortaktır. Dünya imtihan yeridir. Bu dünyanın ne zenginliği ne de izzeti, gururlanma ve iftihar sebebidir. Ayrıca ne fakirlik ne de yoksulluk, ihanet ve zillet sebebidir. Bir kimsede malın bulunması şükrü gerektiren bir şey olmakla birlikte bir imtihan konusudur. Aynı şekilde fakirlik ve yoksulluk sabrı gerektiren bir imtihan olmasından başka bir rızâ (ve teslimiyet) imtihanıdır. Malın mevcut olması imtihan yönünden en şiddetli olanıdır. Çünkü bu imtihanı çok az insan kazanmaktadır. Kaybedenler daha çoktur. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ben sizin için fakirlik ve yoksulluktan o kadar korkmuyorum. Ben dünya fetihlerinin ve onun nimetlerinin sizin aranızda yayılmasından ve sizden önceki insanların gönül verdiği gibi, ona gönül vermenizden korkuyorum. Sonra bu afet, sizden öncekileri helak ettiği gibi sizi de helak edecektir". Öyleyse onun fitnesinden çok fazla sakınılmalıdır. Onun yoksulluğuna ve musibetlerine de bir imtihan olması açısından sabredilmelidir.
Allah'a Tevekkül Etmek Ve Kimseden Bir Şey Dilenmemek Hakkında Ayetler
"Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman (O'nun azamet ve korkusundan) kalpleri ürperir. Allah'ın ayetleri onlara okunduğu zaman imanları kat kat artar (sağlamlaşır) ve sadece Rablerine güvenirler. / Onlar namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. / İşte gerçek mü'minler onlardır. Onlar için Rableri indinde büyük dereceler (ve onların günahları için) mağfiret ve güzel rızık vardır. (Enfal-2,3,4)
Bu ayeti kerime birinci bölümün 13 numarasında da geçmiştir. Burada ikinci defa yazılmasının sebebi şudur: Gerçek mü'minin şanının yalnız Allah'a tevekkül etmek, O'na itimad etmek, O'na dayanmak ve O'ndan başkasına yönelmemek olduğu bu ayeti kerimede geçmiştir. Bunların sonucunda derecelerin yüksek olması, günahların affedilmesi ve izzetli bir rızık vaadi 'zikroiunmuştur. Bunlardan her biri tek başına tevekkül için son bir gayretle çalışmayı gerektirir. Kaldı ki tevekkül üzerine Allah ceiie ceiaiuhu tarafından bu şekilde üç tane vaad vardır. Artık bu vaadlerden sonra bu sıfatı elde etmek için ne kadar çalışılsa azdır.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyurdu ki: "Allah'a tevekkül etmenin manası O'ndan başkasına bir umut bağlamamaktır". Hz. Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:"Allah'a tevekkül imanın toplamıdır"[18]Eğer Kur'an-ı Kerim'de Allah'a itimad ve güvenmekle ilgili sadece bir ayet dahi olsa yine de yeterliydi. Ancak Kur'an-ı Kerim'de Allah'a itimad (sadece O yüce Zat'a güvenmek, musibet ve ihtiyaç halinde yalnız O'na yalvarmak, ancak O'ndan yardım dilemek ve sadece O'na yönelmek) o kadar sık zikredilmiştir ki, bu kadar sık zikredilen başka konular çok azdır. Sık sık bu tevekkül emredilmiştir. Saühlerin ve sevilen zatların hallerinde bu zikredilmiş ve buna teşvik edilmiştir. Böyle olması da gerekir. Çünkü tevekkül, aslında tevhidin meyvesidir. Kim tevhid konusunda ne kadar sağlam olursa, onun tevekkülü de o kadar üstün olur. Tevhid İslam'ın temelidir. İmanın köküdür. Tevhid olmadan hiçbir şey geçerli değildir. Dinin tamamının ve şeriatın hepsinin kaynağı ancak tevhiddir. Bundan dolayı (ayet ve hadislerde) ona önem verilmesinin bildirilmesi apaçık bir şeydir. Ve bir de Allahu Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'de tevekkül karşılığında bu kadar büyük rızâ ve hoşnutluğu olma belgesi vereceğini bildirmesi uğrunda can verilmeye layık bir şeydir. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: "Allah tevekkül edenleri sever". Dünyada hiçbir sıfat mahbubiyyet (sevgili olmak) sıfatına eşit olabilir mi? Herhangi bir şahsın, dünya ve ahirette mülkün sahibi ve iki cihanın padişahı olan Allah'ın sevgilisi olmasından daha üstün hangi şeref ve iftihar olabilir? Üstelik ona kefil olacağına dair Allah'ın şöyle bir vadi vardır: "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter". Yahu öyleyse böyle birinin, bir zarureti için, bir başkasına ne ihtiyacı kalır ki? İşte bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur: "Siz Allah'a hakkıyla tevekkül etseniz, sizi kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı".Bir başak hadiste şöyle geçmektedir: "Kim Allah'a tam olarak yönelir (kendini O'na verirse), Allahu Teâlâ onun her sıkıntısına yeter ve ona tahmin etmediği yerden rızık verir"[19]Hadisler kısmında, birinci hadisin izahında bu konuda bir çok rivayetler gelecektir. Burada âdetimiz gereği birkaç ayete işaret etmek istiyoruz. O ayetlerde Allah'a tevekkül etmek ve ihtiyaçlarda yalnız O'na müracaat etmek buyu-rulmuştur. Sadece numune olarak birkaç ayet zikredilecektir. Kısa tutmayı düşünerek her yerde özetle ve işaretlerle yetindik. Eğer bizlerde biraz din fikri varsa, ahiretin önemi varsa, dünyanın gereksiz uğraşılarından az çok boş zaman bula-biliyorsak, bu ayet ve hadisler bizim için çok dikkatlice ve derin bir fikirle üzerinde düşünülmesi gereken şeylerdir.
1) Mü'minler sadece Allah'a tevekkül etsinler. (Yani başka birine zerre kadar güvenmemek gerekir. Bu konu aynı lafızlarla Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde geçmektedir. Tekrar tekrar nazil olmuştur. Şu ayetlerin hepsinde aynı ifade geçmektedir.) (Âli lmran-123, Maide-11, lbrahîm-11, Tevbe-51, Mücadele-10, Teğabun-13)
2) (Ey Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseilem) De ki: "Şüphesiz lütuf Allah'ın elindedir (buna rızıkta dahildir). Allah geniş lütuf sahibidir. Her şeyi çok iyi bilendir. (Kime ne zaman ne kadar vermek gerektiğini bilir). / Allah rahmetini dileğine tahsis eder. Ve Allah büyük lütuf sahibidir". (Âli İmran-73,74)
3) Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever. (Âli İmran-159)
İZAH: Allah kimi kendine sevgili kılarsa, onun yükselmesi ve terakki etmesine ne denebilir.
4) (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem zamanında meydana gelen özel bir vak'aya işaret edilerek şöyle buyurmuştur:) Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara, "O insanlar (yani düşmanlar) size karşı (büyük bir) ordu topladı. Onlardan korkun" dediklerinde bu haber onların imanlarını arttırmış ve güçlendirmiştir. Ve şöyle demişlerdir: "Allah bize yeter (her musibette yardımcımız ancak O'dur). O ne güzel vekildir". / Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan (oradan) Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler. Ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir. / (Ey Müslümanlar! Böyle hallerde bir şeyi iyi belleyin ki, bu gibi olaylarda) Şeytan kendi dostlarıyla (sizi) korkutur. Siz onlardan korkmayın. Eğer mü'min iseniz yalnız Ben'den korkun" (Âli İmran-173,174,175)
İZAH: Maksat şudur, düşmanla karşılaşma ve saldırı haberini duyunca bilin ki bu korkup ürkütecek bir şey değildir. Allah'a kâmil bir itimadla ve tam bir güvenle kendi imkan dairenizde hazırlık yapın. Sadece şundan korkun ki, sahibimiz olan Allah'ın rızasına ters düşen bir şey sakın bizden sâdır olmasın. Çünkü asıl felaket budur. Böyle yapmak dünyada bir felaket olduğu gibi, ahiret de zaten bir felakettir. Buna ilave olarak kimseden korkmaya gerek yoktur. Çünkü karşınızdaki insanlar sizi öldürmekten ziyade bir şey yapamazlar. Ölüm mutlaka gelecektir. Ama vaktinden önce asla gelemez.
5) Dost
olarak Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter. (N
6) Sen
Allah'a tevekkül et. Allah vekil olarak yeter. (N
7) Eğer mü'min iseniz, sadece Allah'a tevekkül edin. (Mâide-23)
8) De ki: "Ben Allah'tan başkasını mı dost edineyim? O gökleri ve yeri yaratandır. O herkesi rızıklandınr. (İhtiyacı olmadığı için) O'na kimse rızIk veremez". (En'am-14)
9) Allah
sana bir zarar
(En'am-17)
10) Kim Allah'a güvenirse (o çoğu zaman galip gelir. Çünkü) Allah şüphesiz herseye galiptir. (Kendine güvenen kimseleri de galip kılar. Bazen böyle olmazsa onda bir hikmet vardır. Çünkü) O Hakim'dir. Hikmet sahibidir. (Enfâl-49)
11) Allah'a tevekkül et. Şüphesiz O her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bi-endir (insanların dualarını işitir ve onların durumlarını çok iyi bilir (Enfâl-61)
12) İnsana bir zarar geldiğinde yan tarafına yatarken veya otururken veya ayakta iken Bize yalvarır durur. Fakat ondan uğradığı zararı (ağlayıp yakarması sonucu) kaldırınca sanki o, dokunan zararın kalkması için Bize yalvarmamış gibi yine yoluna devam eder (Bizimle ilişkisini keser). (Bu büyük bir akılsızlıktır). (Yunus-12)
13) De ki: "Size gökten ve yerden nzık veren kimdir? Sizin kulak ve gözlerinize kim mâlik bulunuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? Bütün bu işleri düzene koyan kimdir? Hemen, "Bütün bu işleri yapan Allah'tır" diyeceklerdir. Sen de ki: "O halde Allah'tan korkmaz mısınız? (başkalarından neden korkuyorsunuz?) (Yunus-31)
14) Musa kavmine, "Ey kavmim! Eğer Allah'a (gerçekten) iman ediyorsanız ve O'na teslim olmuş Müslümanlarsanız, yalnız O'na tevekkül edin" dedi. / Onlar da, "Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik" dediler. (Yunus-84,85)
15) Allah seni bir zarara uğratırsa onu senden kaldıracak ancak O'dur. Sana bir iyilik dilerse, lütfuna kimse mani olamaz. O, iütfunu kullarından dilediğine verir. O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
(Yunus-107)
16) Yeryüzünde hiçbir canlı varlık yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Öyleyse nzık O'ndan istenmelidir)
(Hud-6)
17) De ki: "O benim Rabbimdir. (Beni terbiye edendir). O'ndan başka ilah yoktur. Ben ancak O'na tevekkül ettim. Dönüşümde (tevbem de) ancak O'nadir.
(Rad-30)
18) Bunlar (musibetlere) sabredenler ve yalnız Rablerine güvenenlerdir, (Onlar hicret ettikten sonra Acaba yemek düzeni nasıl olacak? diye düşünmezler).
(Nahl-42)
19) Şüphesiz şeytanın, iman edip Rablerine güvenenler üzerinde hiç bir nüfuzu yoktur.
(Nahl-99)
20) Biz Musa'ya kitabı (Tevrat'ı) vermiştik. Onu İsrail oğullarına hidayet rehberi yapmıştık. Onlara, "Benden başkasını kendinize vekil edinmeyin" demiştik.
(İsrâ-2)
21) Denizde (fırtına gibi) herhangi bir tehlikeye maruz kaldığınızda, Allah'tan başka yardımını istediğiniz (kendilerine ibadet ettiğiniz) bütün putlar hatırınızdan silinir gider. (O vakit yalnız Allahu Teâlâ'ya yalvarılır) Allah sizi tehlikeden kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür. (İsra-67)
22) Onların Allah'tan başka hiçbir dostu yoktur. O hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz (kaldı ki, parlamentonun görüşünü alsın). (Kehf-26)
23) O Allah'ı bırakıp kendisine zarar da, fayda da vermeyen şeylere tapar. İşte bu büyük sapıklıktır.
(Hac-12)
24) Sen, ölümsüz, diri olan Allah'a tevekkül et. (Furkan-58)
25) O (Allah) beni yedirir ve içirir. Hastalandığım zaman bana O şifa verir. (Şuarâ-79,80)
26) Sen her şeye galip ve çok merhametli olan Allah'a güven. (Şuara-217)
27) Siz rızkı ancak Allah'ın nezdinde arayın (çünkü rızkın Maliki O'dur) O'na kulluk edin ve O'na şükredin Siz ancak O'na döndürüleceksiniz. (Ankebut-17)
28) Canlılardan niceleri vardır ki, kendi rızıklarını taşımaktan acizdirler. Onları da sizi de rızıklandıran Allah'tır. (O ancak tevekkül edilmeye layıktır. Çünkü) O her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.
(Ankebut-60)
29) Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Ahzab-3)
30) De ki: "Allah size bir fenalık (herhangi bir zarar ve ziyan) dilerse sizi O'ndan kim koruyabilecektir? Veya O'nun rahmetini sizden kim engelleyebilecektir? (Bütün dünya bir araya gelse yinede engelleyemezler. İyi bilin ki;) onlar Allah'tan başka kendilerine ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler". (Ahzab-17)
31) Allah kuluna kâfi değil midir? (Zümer-36)
32) Sen onlara şöyle de: "Söyleyin bakalım, eğer Allah bana herhangi bir zarar vermek istese, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınız O'nun bu zararını giderebilir mi?" De ki; "Bana Allah yeter. Tevekkül edenler sadece O'na tevekkül ederler". (Zümer-38)
33) İşte O Allah benim Rabbimdir. Ben sadece O'na tevekkül ettim. Ve ancak O'na yönelirim.
(Şûra-10)
34) Allah, kullarına son derece lütufkârdır. O kullarından dilediğini (dilediği kadar) rızıklandırır. O güçlüdür her şeye galiptir. (Şûra-19)
35) Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır. (Şûra-31)
36) İman edip Rablerine güvenenler için Allah indindeki nimetler daha hayırlı ve daha devamlıdır.
(Şûra-36)
37) Rızıklarınız da, vaad olunduğunuz şeyler de semadadır (Yani orada Levhi Mahfuz'da yazılmıştır. Yağmur vs. İle oradan iner) (Zariyat-22)
38) (İbrahim aieyhîsseiam şöyle dua etti:) "Ey Rabbimiz! Bîr Sana güvendik. (Her hacetimizde) Sana yöneldik. Kıyamet günü dönüşümüz yine Sana'dır".
(Mümtehine-4)
39) O münafıklar, "Rasülullah'ın beraberinde bulunan mü'minlere bir şey vermeyin de (açlıktan ölme derecesine gelince) etrafından dağılıp gitsinler" diyenlerdir. (Halbuki bu ahmaklar şunu bilmiyorlar ki,) göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar. (Onlar ahmaktırlar. Çünkü onlar rızkın kendi İhsanlarına bağlı olduğunu zannederler). (Münafıkûn-7)
40) Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir kurtuluş (ve kolaylık) yolu gösterir. / Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter. Şüphesiz Allah emrini mutlaka yerine getirir. Allah her şey için bir ölçü (ve zaman) koymuştur. (Talak-2,3)
Hadisler kısmında birinci hadisin izahında bu ayeti kerimeyle ilgili birde kıssa gelecektir.
41) O doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. O halde sen, sadece O'nu vekil edin, (Yani mademki O, doğunun ve batının sahibidir, o halde O'na itimad ve tevekkül edilmelidir). (Müzzemmil-9)
Bu 41 ayet numune olarak zikredilmiştir. Yoksa Kur'an-ı Kerim'in her konusu tevhid talimi vermektedir. Tevhidin meyvesi de tevekküldür. Kim tevhidte ne kadar sağlam ve kamil olursa, o kişiye, o ölçüde tevekkül, Allah'a güven ve O'ndan başkasına tenezzül göstermemek nasib olur. Nitekim şu meşhur bir olaydır: Hz. İbrahim Halilullah â/â nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam ateşe atılacağı zaman Hz. Cebrail aieyhîsseiam gelerek ona, "Benim yapabileceğim bir hizmet varsa emrediniz" dedi. İbrahim aieyhisseiam, "Hayır, benim seninle ilgili bir hacetim yoktur" buyurdu.[20]Bir fakir itikafa niyet ederek bir mescide gidip oturdu. Yanında yemek ve içmek için hiçbir şeyi yoktu. Mescidin imamı ona, "Böyle parasız pulsuz bir haldemescitte oturmaktansa bir yerde çalışsaydın daha güzel olurdu ( çünkü karnını doyurmak farzdır)" diye nasihat etti. Fakir ona bir cevap vermedi. İmam efendi ikinci defa aynı şeyleri söyledi. Fakir yine sustu. İmam üçüncü defa söyledi. Fakir sükut etti. İmam dördüncü defa yine söyledi. Bu sefer şöyle cevap verdi: "Bu mescidin yakınındaki dükkanın sahibi olan yahudi her gün için bana iki ekmek vermeyi kararlaştırdı''. İmam, "Eğer o yemek vermeyi kararlaştırdıysa çok iyi. Öyleyse mutlaka itikaf yap" dedi. Fakir, "Keşke sen imam olmasaydın ne iyi olurdu. Sen bu eksik tevhidinle Allah ve O'nun kulları arasında vasıta olarak duruyorsun. Bir kafir yahudinin vaadini, Allah'ın rızık vaadinden daha üstün yaptın (yazıklar olsun sana ve senin haline)" dedi.[21] Gerçekten doğru söylemiş. Bizim halimizde aynı. Kulların vaadlerine güvenir mutmain oluruz ama Allah'ın vaadine değil...Yukarıda zikredilen ayetler üzerinde son derece düşünmeli ve (şu özelliklerin bizde oluşması için) çok fazla çalışmalıyız. Bizim gözlerimiz sadece Allah celle şânuhû vetekaddes hazretlerine yönelmeli, ancak O'na güvenmeli, O yüce Zaftan istemeli, sadece O'ndan dilenmeli, O'ndan başkasının önünde el açmamalı, hatta kalbimizden dahi başkalarını geçirmemeli, aksine yalnız ve sadece O yüce Zat'a dayanmalıyız. Fayda ve zararın yalnız O'nun elinde olduğunu kalbimizle kabul etmeliyiz. Dille söyleyip durmak bizim genel bir alışkanlığımız olmuştur. Ancak asıl işe yarayan şey bizim kalbimize şu inancın yerleşmesidir ki, O dilemedikten sonra hiçbir idareci ve hiçbir zengin, hiç kimseye ne hiçbir şekilde zarar verebilir ne de hiçbir şekilde fayda verebilir. Biraz düşünülürse şunun çok açık bir şey olduğu anlaşılır. Bütün dünyanın kalbi yalnız O'nun elindedir. Biz yüzbinlerce defa bir adama yalvarıp yakarsak da, onun kalbi başkasının tasarrufunda olduğuna göre, kalbin sahibi dilemedikten sonra bizim yalvarıp yakarmamız onun kalbine ne kadar tesir edebilir? Kalplerin sahibi bir işin olmasını dilerse o şey kendiliğinden bir başkalarının kalbine yerleşir. Biz yüzbinlerce defa tok gözlü ve kanaatkar davransak da onun kalbi kendiliğinden onu mecbur edecektir. Devamlı onun kalbine düşünceler gelecek, hiçbir dış etki olmadan düşünmeye başlayacaktır. Öyleyse ihtiyacımızın görülebileceği tek adres, O yüce Zat'tır. Eğer yalvarıp yakarıp boyun bükecek bir yer varsa o da O'nun kapısıdır. Bütün dünyanın kalbi O'nun iradesine tabidir. Bütün dünyanın hazineleri O'nun mülküdür.Allah'ım! Yalnız kendi lütfunla hak ettiğimden dolayı değil, hatta hak ettiğimin tam tersine ben günahkar kuluna da o cevherden bir parça ihsan eyle. Çünkü Senin vermen için o şeyi hak etmek şart değildir.
ŞİİR:
Musa'dan sorunuz halini, Allah 'm vermesinin, Ateş almaya gitsin de, peygamberlik buluversin.
Bundan sonra bu konularla ilgili birkaç hadisi kısaca arz ediyorum. Bu hadislerle ilgili olarak yukarıda üç ayet ayrıca zikredilmişti.
Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvik Hakkinda Hadisler
1) Abdullah İbtli Mes'ud radıyallahu an/i'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesei-lem şöyle buyurmuştur: "Kime bir yoksulluk gelir de onu insanların önüne arz ederse onun yoksulluğu kapanmaz. Kime bir yoksulluk ulaşır da o kendi yoksulluğunu Allahu Teâlâ'ya arz ederse (O'ndan isterse) Allahu Teâlâ yakın da ona acil olarak veya gecikmeli olarak rızık verir". (Tirmizi, Dürrü Mensur)
İZAH:
İnsanlardan dilenip duran kimsenin yoksulluğu bitmez sözünün maksadı şudur:
Onun ihtiyacı tamamlanmaz. Eğer bugün bir ihtiyacından dolayı dilenirse o
İhtiyaç görünüş itibariyle tamamlanır ama yarın ondan daha önemli bir ihtiyaç
ortaya çıkar. Böylece ihtiyaç devam eder gider. Eğer Allahu Teâlâ'nın yüce
kapısına el açarsa bu ihtiyacı zaten tamamlanır. Başka ihtiyaç meydana gelmez.
Eğer ihtiyaç meydana gelirse Malikimiz olan Allah onu hemen giderir.Birinci
bölümün hadisler kısmında 8 numaralı hadisin açıklamasında Hz. Ebû Kebşe
radıyallahu anh ile ilgili bir hadis geçmişti. Orada Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseiiem yemin ederek birkaç şey buyurmuştur. Onlardan biri de şudur: "Kim
insanlardan dilenme kapısını açarsa, Allahu Teâlâ ona yoksulluk kapısını
açar". Bir başka hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'm yemin
ederek aynı ifadeyi kullanması Hz. Abdurrahman bin Avf radıyallahu antim
rivayetinde de geçmiştir. Bundan dolayıdır ki kapı kapı dolaşarak dilenen
kimseler devamlı yoksulluk ve darlık içinde kalırlar.Bir başka hadiste bu konu
şu şekilde geçmiştir: "Bir kimse kendi yoksulluk ve ihtiyacını Allah'a
arzederse, Allahu Teâlâ onun fakirliğini çok çabuk giderir. Ya acele bir ölümle
veya acele bir zenginlikle". Acele ölümün iki manası vardır; Birincisi,
eğer ölüm vakti zaten yaklaşmış ise, Allah Teâlâ yoksulluğun sıkıntıları arasında
musibet çekmeden önce ona ölümü nasip edecektir. İkinci mana şudur; Bir
başkasının ölümü onun zenginliğine sebep olur. Meselâ birinden bol miktarda miras
payı elde edilmesi veya biri vefat ederken Malımdan falan şahsa şu kadar verilsin
diye vasiyet etmesi gibi... Buna benzer bir çok olay gördük ve duyduk. Şöyle
ki; Mekke'de bazı kimseler vefatları esnasında,"Benim malım satılıp parası
Hinphrindeki falan isimli şahsa verilsin" diye vasiyet etmişlerdir.Kürt
bir kavmin adıdır. O kavmin arasında meşhur bir eşkıya vardı. O kişi bizzat
kendi başından geçeni şöyle anlatıyor: Ben arkadaşlarımdan bir toplulukla
birlikte yol kesmek için gidiyordum. Yolda bir yere oturduk. Orada üç hurma
ağacı gördük. İkisi bol bol meyve vermiş ancak birisi tamamen kurumuştu. Bir
serçe devamlı meyvesi bol olan ağaçlardan taze hurmaları gagası ile alıp o kuru
ağaca götürüyordu. Biz bu olayı görünce hayret ettik. Ben serçenin oraya götürdüğünü
on defa gördüm. İçimden, "Şu ağaca çıkıp bakayım, bu serçe o hurmaları ne
yapıyor?" diye bir düşünce geçti. Ağaca tırmanıp en tepesine ulaşınca bir
de ne göreyim, gözü kör bir yılan ağzını açmış bekliyor ve bu serçe taze hurmaları
onun ağzına koyuyor. Ben bu hadiseyi görünce o kadar ibret almıştım ki, ağlamaya
başladım ve "Ey Mevlam! Bu bir yılandır. Senin peygamberin bunun öldürülmesini
emretmiştir. Gözleri kör olunca Sen ona rızık ulaştırmak için bir serçe tayin
ettin. Ben ise Senin kulunum. Senin birliğini ikrar eden biriyim. Sen beni insanların
malını soymaya ayırdın" dedim. Böyle der demez benim kalbime şöyle bir
ilham geldi ki, "Benim tevbe kapım açıktır". Ben o anda insanların
yolunu kesmekte kullandığım kılımı kırdım. Başıma toprak atmaya ve,
"Igâle, igâle (af eyle, af eyle)" diye feryad etmeye başladım.
Ğayb'tan bana, "Seni affettik, seni affettik" diye bir ses geldi. Ben
arkadaşlarımın yanına geldim. Onlar, "Sana ne oldu?" dediler. Ben,
"Ben ayrılmış ve uzaklaşmıştım, Artık ben sulh yapıp barıştım" dedim.
ve bütün hadiseyi anlattım. Onlar da, "Biz de sulh yapıyoruz" diyerek
her biri kendi kılıcını kırdı. Hepimiz gasbettiğimiz eşyaları bırakarak ihrama
girdik ve Mekke'ye gitmeye niyet ederek yola koyulduk. Üç gün yürüdükten sonra
bir köye vardık. Orada gözleri görmeyen bir ihtiyar kadınla karşılaştık. O
benim adımı söyleyerek, "Sizin içinizde Kürt kavminden şu isimde biri var
mı?" dedi. Arkadaşlarım, "Evet var" dediler. O bir miktar
elbise çıkardı ve "Benim oğlum üç gün önce vefat etti ve bu elbiseleri
bıraktı. Ben üç günden beri her gün Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi veseiiem'ı
rüyamda görüyorum. Bana, <O elbiseleri falan isimli Kürde ver[22]
buyuruyor" dedi. Sonra ben o elbiseleri aldım ve hepimiz onları giydik.1Bu
kıssada ibret alınmaya değer iki şey vardır: Birincisi, kör yılana Allah celle
celaluhu tarafından rızık ulaştırılması, ikinci Rasûlullah sallallahu aleyhi
veseiiem tarafından (o kimseye) elbise bağışlanmasıdır. Allahu Teâlâ bir
kimseye yardım etmek isteyince, yardım sebeplerini yaratmak O'nun için zor
mudur? Fakirlik ve zenginliğin bütün sebeplerini O yaratır. Samimi bir tevbenin
bereketiyle Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem tarafından elbise ile
ödüllendirilmek övünülecek bir şeydir. Ayrıca acele ölüm sayesinde zenginlik
elde etmeye bir m
O sahâbi kendisine bu kadar şiddetli zulüm yapan kafirlerin mallarından kendisi için rızık takdir edildiğini tahmin edebilir miydi?Bir Allah dostu diyor ki: Ben ve arkadaşım bir dağda kalıyorduk. Her an ibadetle meşguldük. Benim arkadaşımın geçimi ot, yeşillik vs. gibi şeylerdi. Benim için Allahu Teâlâ şöyle bir intizam yapmıştı; Bir ceylan benim yanıma her gün gelirdi. Benim yakınıma gelip ayaklarını gererek durur, ben de onun sütünü içerdim. Sonra o giderdi. Uzun zaman böyle geçti. Her gün o ceylan gelir, ben de onun sütünü içerdim. Arkadaşımın kaldığı yer benden uzakta olan karşı dağdaydı. Bir gün o yanıma geldi ve "Buraya yakın bir yere bir kafile gelip konaklamış. Haydi gidip o kafiledekilerin yanına gidelim. Orada belki biraz süt ve ayrıca biraz yiyecek bir şeyler buluruz" dedi. Ben baştan çok reddettimse de o çok ısrar edince onunla beraber gittim. İkimiz kafileye ulaştık. Onlar bize yemek yedirdiler. Biz yemekten sonra kendi yerlerimize döndük. Ondan sonra ben vakti geldiğinde devamlı o ceylanı beklerdim. Ancak o gelmez oldu. Günlerce bekledikten sonra anladım ki, bu günahımın uğursuzluğundan dolayı kendisiyle endişesiz bir hayat geçirdiğim rızkım kapandı.Ravz adlı eserin sahibi diyor ki: Yukarıdaki olayda görünürde üç şey günahtı: 1-Seçmiş olduğu tevekkülü terk etti. 2-Hırslandı ve kendisine rahat içinde ve endişe etmeden gelen rızka kanaat etmedi. 3-Tayyib ve temiz olmayan yemekten yedi. Bu yüzden temiz rızıktan mahrum oldu.Çok ibretli bir kıssa. Biz çok defalar hırs ve açgözlülükten dolayı Allah'ın nimetlerinden mahrum oluyoruz. Görünüş itibariyle dilenmek ve istemek neticesinde o anda bir şeyler elde edilir. Ancak bunun kötü tesirinden dolayı, talep etmeden ve kimseye minnet etmeden elde edilecek olan Allah'ın nimetinden mahrum olunur.Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuilahi aleyh'm şöyle bir duası vardır:
"Allah'ım! Alnımı Sen'den başkasına secc'e etmekten koruduğun gibi, dilimi de Sen'den başkasından dilenmekten (istemekten) koru" Allahümme Amin
2) Ebû Hureyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Kim malını çoğaltmak için dilenirse, o Cehennem koru istemiş olur. Dilerse az istesin, dilerse çok istesin".
(Müslim, Mişkat)
İZAH: Birinci hadisi şerifte sadece Allah ceiie ceiaiuhu tarafından gaybi yardım ve desteğin kapanacağı tehdidi vardı. Çünkü o hadiste zaruret !urumunda dilenmek söz konusuydu. Bu hadiste ise zaruretsiz olarak yalnız kendi malını arttırmak için dilenmek zikrolunmuştur. O halde bunda daha şiddetli tehdit vardır. Şöyle ki, o Cehennem korları biriktirmektedir. Artık böyle bir insan, gönlü ne kadar isterse o kadar kor biriktirmekte serbesttir.
Bir defasında Hz. Ömer
radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e, "Falan iki şahıs
kendilerine iki dinar verdiğiniz için sizi övüyorlardı" dedi. Bunun
üzerine Rasûlullah sailaitahu aleyhi vesellem, "Ben falanca şahısa 10
dinardan 100 dinara kadar verdiğim halde yine de böyle yapmadı" dedikten
sonra şöyle buyurdu: "Bazı insanlar dileniyorlar, ben onlar istediği için
veriyorum. Onlar da koltuklarının altlarına sıkıştırarak gidiyorlar. Ancak
onlar koltuklarının altına ateş sıkıştırarak gidiyorlar". Hz. Ömer
radıyallahu anh, "Ya Rasûlallah! Öyleyse neden veriyorsunuz?" dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, "Ben ne yapayım? Onlar istemeden
duramıyorlar. Allahu Teâlâ benim cimri olmamı istemiyor" buyurdu. Başka
bir hadisin lafzı şöyledir: Hz. Ömer radıyaliahu anh, "Ya Rasûlallah!
Mademki onun ateş olduğunu biliyorsunuz. O halde neden veriyorsunuz?"
dedi. Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi vesellem, "Ne yapayım onlar dilenmeden
duramıyorlar. Allahu Teâlâ'da benim cimri olmama razı olmuyor" buyurdu.Hz.
Kabîsa radıyallahu anh buyuruyor ki: Ben bir yükü (yani ceza veya başka bir
şeyi) üzerime aldım. Yani bir şeye kefil oldum. Bu konuda yardım istemek için
Rasûlullah sallallahu aleyhi veseflem'in huzuruna vardım. Rasûlullah sailallahu
aleyhi vesellem, "Bekle, bir yerden sadaka malı gelince sana yardım
ederim" dedikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu: "Kabîsa! İstemek sadece üç sınıf insan için caizdir; 1-Üzerine
bir yük almış bir şeye kefil olmuş veya başka bir şeyi üzerine borç olarak
kabul etmiş kimsedir. O kimse, o kadar miktar istesin ve dursun. Ondan
fazlasını istemeye hakkı yoktur. 2-Üzerine bir afet gelip de bütün malı telef
olan kimsedir (mesela, yangın veya malının tamamını alıp götüren âni bir afete
uğraması gibi). O kimsenin hayatını sürdürebilecek miktarda istemesi caizdir.
3-Yokluk içine düşen kimsedir. Hatta onun kavminden üç kişi onun yoksulluk
içinde kaldığını söylemelidir. O zaman o kimsenin hayatını sürdürebilecek
ölçüde istemesi caizdir. Bu üç sınıf insandan başka kim isterse o haram mal
yemiş olur".Diğer bir hadiste şöyle Duyurulmuştur: "Dilenmek iki kişi
için caiz değildir. 1-Zengin İçin, 2-Güçlü ve sağlıklı olan (çalışıp kazanmaya
gücü yeten) için. Şüphesiz 'ki insanı toprağa yapıştıran fakirlik veya insanı
perişan eden borç bir kişinin başına gelirse onun için de istemek caizdir. Kim
de malını arttırmak için isterse, kıyamet günü onun yüzü yara-bere içinde
olacak ve o, Cehennem korları yiyecektir. Dileyen fazla istesin dileyen de az
istesin". Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Dilenmek, kıyamet
günü baştaki yaralar şeklinde olacaktır. Bundan dolayı dilenen kişinin yüzü
yara içinde kalacaktır. Gönlü isteyen yüzünün güzelliğini devam ettirsin.
Dileyen de (bu güzelliği) terk etsin, Elbette devlet başkanından (yani alma
hakkı bulunmak şartıyla Beytül Mal'dan) istesin veya mecburiyet derecesinde
isterse de bir sakınca yoktur". Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur:
"İnsan dilenir durur. Nihayet kıyamet günü yüzünde hiçbir et parçası
kalmaz".Hz. Mesud bin Amr radtyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu
aleyhi vesel-/em'in yanına namazı kılınması için bir cenaze getirildi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem, "Miras olarak ne bıraktı?"
buyurdu. Halk, "Birkaç altın bıraktı" dediler. Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseilem, "Onlar birkaç Cehennem izidir" buyurdu. Hadisin ravisi
diyor ki: Ben Hz. Ebû Bekr radıyatiahu anh1 m azadlı Kölesi Abdullah bin
Kasım'a o kişiyle ilgili sordum, dedi ki; "O malını arttırmak niyetiyle
dilenirdi".Hadis kitaplarında buna benzer bir çok olay zikredilmiştir. O
rivayetlerde Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem miras olarak basit rakamlar
bırakmanın karşılığında Cehennem'de dağlanmak ve buna benzer tehditler
buyurmuştur. Alimler bu gibi rivayetlerle ilgili şunları yazmıştır: Bu durum
insanın önceden bir miktar parası olduğu halde yalan söyleyerek kendini tamamen
fakir ve muhtaç göstererek dilenmesi ve fakir olmadığı halefe kendini fukara
topluluğuna katmasındandır.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki:
Dilenmeyi yasaklayan pek çok rivayetler varid olmuş ve hadislerde çok şiddetli
tehditler gelmiştir. Ancak bununla birlikte bazı hadislerde buna izin
verildiği anlaşılmaktadır. Bunun açıkça izahı şudur; Aslında suâl (dilenmek)
haramdır. Ancak mecburiyet derecesinde veya mecburiyete yakın hacet durumunda
caizdir. Eğer bu iki durum yoksa dilenmek haramdır. Haram olmasının sebebi
şudur; Dilenmek üç şeyden uzak değildir. O üç şeyde haramdır. 1-Dilenmekte
Allahu Teâlâ'yı açıkça şikayet vardır. Bir bakıma O'nun ihsanının azlığı ve
yetmezliği (açıklanmış olmaktadır). Mesela bir köle birinden dilense bunun
manası şudur ki, onun efendisi ona darlık göstermektedir. Bunun gereği
dilenmek çok şiddetli bir mecburiyet olmadan helal olmamalıdır. Örnek olarak
şiddetli mecburiyet durumunda leş yemek helaldir. 2-Dilenmek-te, isteyen
kimsenin kendi nefsini Allah'tan başkasının önünde zelil etmesi vardır.
Mü'minin şanına yakışan şudur ki, o kendini Allah'tan başka kimsenin önünde
zelil etmez. Şüphesiz o yüce Mevlâ'nın huzurunda kendini zelil etmek insan için
bir izzettir. Çünkü sevgilinin önünde zillet ve acizlik bir lezzettir.
Mevlâ'nın önünde aciziyetini açıklamak saadettir. 3-Dilenmekte, kendisinden
istenilen kimseye çoğu zaman eziyet etmek vardır. Genellikle veren kimsenin
kalbi isteyerek vermeye yönelmemektedir. Ancak utandığından veya başka.bir
sebepten dolayı vermektedir. Öyleyse eğer o utanarak veya gösteriş için
veriyorsa, o mal alan için de haramdır. Bir de o kimse vermeyi reddetse de
bazen bundan dolayı üzülür. Çünkü bu durumda o kişi görünüşte cimri olmuş
olur. O halde dilenmekte her halükarda eziyet ihtimali vardır. Buna sebebiyet
verende o dilencidir. Bir mecburiyet olmadan birine eziyet vermek haramdır. Bu
mesele zihinlere iyice yerleştikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi
veseiiem"\n dilenmeye karşı bu kadar şiddetli tehditler buyurmasının
sebebi de açığa çıkmış olmaktadır. Rasûlullah aleyhi veseilem buyuruyor ki:
"Kim bizden dilenirse, biz ona veririz (biz ne den vermeyelim ki o kişi
dilenmesinin caiz olup olmamasından kendisi mesuldür). Kim müstağni olursa
(yani dilenmezse ve Allah'tan zenginlik isterse), Allah onu zengin kılar. Kim
de bizden istemezse, o bize, bizden isteyenden daha sevimlidir".Bir başka
hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem şöyle buyuruyor: "İnsanlardan
müstağni olun (onlara ihtiyacınızı arzetmeyin). İstemek ne kadar az olursa o
kadar iyidir". Hz. Ömer radıyaiiahu anh bir dilencinin akşamdan sonra dilendiğini
gördü ve birine onu yedirmesini söyledi. O kişi hemen emri yerine getirerek
ona yemek yedirdi. Sonra Hz. Ömer radıyaiiahu anh o kimsenin dilenme sesini
duyunca yemek yediren şahsa, "Ben sana ona yemek yedirmeni
söylemiştim" dedi. Adam, "Ben yedirdim" dedi. Hz. Ömer
radıyaiiahu anh dilenciye dönüp baktı. Onun koltuğunda bir torba vardı. İçinde
pek çok ekmek vardı. Hz. Ömer radıyaiiahu anh ona, "Sen sâil değil
tacirsin (yani sen muhtaç olduğundan dolayı değil, ticaret için dileniyorsun).
O ekmekleri toplayıp satacaksın" buyurdu. Sonra onun torbasını alıp zekat
olarak verilen develerin önüne döktü. Ona da bir kırbaç vurdu ve "Bir
daha böyle yapma" dedi. imam Gazali rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Eğer
dilenmek haram olmasaydı. Hz. Ömer radıyaiiahu anh ne o kişiye vurur ne de onun
elindeki ekmekleri alırdı. Bazı kimseler buna itiraz etmişlerdir. Onlar
diyorlar ki; "Hz. Ömer radıyaiiahu anh'ın vurması bir uyarı ve te'dîb
olabilir. Ancak onun malını alması zulümdür. Şeriat kimsenin malının elinden
alınması gibi bir ceza koymamıştır". Ancak bu itiraz gerçeği bilmemekten
kaynaklanmaktadır. Yahu Hz. Ömer radıyaiiahu anh'ın dindeki anlayışına (fıkıh
bilgisine) başkaları nasıl ulaşabilir? Hz. Ömer hakkında, "Efendim o
başkalarının malının alınmasının caiz olmadığı konusunu bilmiyordu" diye
bir zan yapılabilir mi? Veya, "Meseleyi bildiği halde haram olan bir fiile
(yani dilenmeye) karşı öfkelendi ve (neûzü billah) öfke halinde böyle
yaptı" veya "Gelecekte dilenmeyi önlemek için maslahattan dolayı
böyle caiz olmayan bir yola baş vurdu" diye yorum yapılabilir mi? Eğer
böyle olsaydı zaten onun bu fiili (yani maslahat icabı caiz olmayan bir yolu
seçmesi) caiz olmazdı. Aksine (gerçek) durum şudur; O kişi ihtiyacı olmadığı
halde dilenmiştir. Ona yardım edenler, onu fakir ve muhtaç zannederek
vermişlerdir. O halde bu mal hile ve aldatma yoluyla eline geçtiğinden onun
mülkiyetine geçmemiştir. Asıl sahiplerinin tespit edilmesi de artık zordu.
Netice olarak bu sahibi bilinmeyen bir Lukta (yani kayıp mal) hükmündedir. O
halde onun harcanacağı yer (Beytül Mal'a ait) Mesâlih-i Âmme'dir.[25]
Bundan dolayı (o ekmekler) zekat olarak verilen (ve Beytül Mal'a ait olan)
develere yedirilmiş-tir. O fakirin hali, günahlarla meşgul olan bir şahsın,
kendisini sûfi gibi göstererek sadaka toplamasına benzer. Eğer sadaka veren
kimseler onun halini bilselerdi asla vermezlerdi. O kimsenin alması caiz
değildir. Aldığı şeyleri sahibine geri iade etmesi gerekir.Dilenmenin yalnız
zaruret anında caiz olduğu meselesi kesinleştiğine göre şunu bilmeli ki
zaruretin dört derecesi vardır: 1-lztırar ve çaresizlik derecesi, 2-lz-tırar
sınırından aşağıda olan şiddetli ihtiyaç, 3-Basit ihtiyaç, 4-İhtiyaçsızlık. Birinci
dereceye m
3) Hakîm bin Hizam radıyaiiahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'üen (birşeyler) istedim. O da verdi. Sonra yine istedim, yine verdi. Sonra, "Ey Hakim! Muhakkak bu mal yemyeşil ve tatlıdır (yani görünüşü güzeldir, kalplere lezzet verir). Öyleyse kim onu tok gözlülükle alırsa o kendisine bereketli kılınır. Kim de onu hırs ve aç gözlülükle alırsa o kendisine bereketli kılınmaz. O kimse (açlık hastalığına yakalandığından) yiyip de doymayan kimseye benzer. Yukarıdaki el aşağıdaki elden daha hayırlıdır (yani veren el alan elden daha üstündür)". Hakim radıyaiiahu anh diyor ki: Ben, "Ya Rasûlallah! Seni hak üzere gönderen Zât'a yemin ederim ki, ölene kadar senden sonra kimseyi asla rahatsız etmeyeceğim" dedim. (Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Yani,
"Artık ömür boyu asla kimseden dilenmeyeceğim" demektir. Bazı
rivayetlerde bu hadisten sonra şu ifadelerde geçmektedir. "Ondan sonra Hz.
Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh kendi halifeliği zamanında Beytül Mal'da
bulunan fey[33]hakkını vermek için Hz.
Hakîm radıyaiiahu anh1] çağırır, o ise bunu kabul etmezdi. Sonra Hz. Ömer
radıyaiiahu anh zamanında da aynı davranışı devam etti. Hz, Ömer radıyaiiahu
anh Hakîm radıyaiiahu anh'a payını vermek için çağırır, o da almayı reddedirdi.
Hz. Ömer radıyaiiahu anh halkı şuna şahit kıldı ki; <Ben hissesini vermek
üzere Hakîm'i çağırıyorum, o ise almıyor>. Hz. Hakîm radıyaiiahu anh ahirete
intikal edene kadar kimseden bir şey almadı".[34]Bir
başka hadiste şöyle geçmektedir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e
Bahreyn'den mal geldi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi voseiiem o maldan ilk önce
Hz. Ab-bas radıyaiiahu anh'a verdi. Ondan sonra Hakîm radıyaiiahu anh'\ çağırdı
ve avucunu doldurarak ona da verdi. O, "Ya Rasûlallah! Onu almak benim
için iyi mi, yoksa kötü mü?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem,
"Kötü" buyurdu. Bunun üzerine o iade etti ve "Ben kimsenin
bağışını kabul etmeyeceğim" diye yemin etti. Sonra Hakîm radıyaiiahu anh,
"Ya Rasûlallah! Allahu Teâlâ'nın bende bulunan şeylere bereket vermesi
için dua ediniz" diye ricada bulundu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi Allahu
Teâlâ'nın onun eliyle kazandığı şeylere bereket vermesi için dua etti.[35]Hz.
Muâviye radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'ln şöyle buyurduğunu
nakletmiştir: "istemekte ısrar etmeyin. Allah'a yemin olsun ki, kim benden
bir şey ister de, sadece onun istemesinden dolayı (kendim hoşlanmadığım halde)
ona bir şey verirsem, onda bereket olmaz". Bir başka hadiste şöyle
buyu-rulmuştur: "Ben kime gönül rızasıyla bir şey verirsem, onda bereket
olur. Kime de onun hırs ve dilenmesinden dolayı gönlümün rızası olmadan bir şey
verirsem, o kişinin m
4) Hz. Hâlid bin Ali radıyaiiahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah saiiaiiahu aiey- şöyle buyurduğunu işittim: "Kime istemeden ve işrâfı nefs itmeden (yani hırs ve aç gözlülük etmeden) kardeşi tarafından güzel bir şey ulaşırsa, onu kabul etsin ve reddetmesin. Bu Allah Azze ve Celle'nin ona gönderdiği bîr rızıktir".
(Ahmed, İbniHibban, Hâkim, Terğib)
İZAH: Bir çok
hadislerde şu konu geçmiştir: Eğer İstemeden ve aç gözlü olmadan bir hediye
gelirse onu kabul etmelidir. Çünkü onu geri iade etmek Allah'ın nimetine
nankörlüktür ve onu tepmektir. Bundan dolayıdır ki çoğu din büyükleri
tabiatları hoşlanmasa da hediyeyi kabul etmektedirler.Hz. İbni Ömer radıyallahu
anhuma buyurdu ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesel-tem bana bağış olarak
bazı şeyler verdi. Ben de, "Ya Rasûlallah! Benden daha fazla ihtiyaçlı
olan birine veriniz" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle
buyurdu: "Hayır, al. Bir mal istemeden ve mal hırsı olmadan gelirse onu
al. Sonra dilersen onu kendin kullan, dilersen sadaka olarak ver. Bir mal
kendisi gelmezse ona iltifat bile etme". Hz. İbni Ömer radıyaiiahu
anhuma'nm oğlu Salim radıyaiiahu anh diyor ki: Bu hadisten dolayı Hz. İbni
Ömer'in âdeti şöyleydi; O asla kimseden bir şey istemezdi. Bir yerden bir
şeylerjelirse onu da reddetmezdi.Buna benzer bir olayda Hz. Ömer radıyaiiahu
anh'm başından geçmiştir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ona bir şeyler
verdi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh onu İade etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem, "Neden geri iade ettin?" buyurdu. Hz. Ömer radıyaiiahu anh,
"Siz, <Bİzim için en hayırlısı kimseden bir şey a!mamaktır> buyurmuştunuz"
deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ondan kasıt isteyerek
almaktır. İstemeden bir şeyin gelmesi Allah tarafından verilen bir rızıktır.
Onu Allah celle celaluhu ihsan etmiştir". Hz. Ömer radıyaiiahu anh,
"Ya Rasûlallah! O halde benim canım elinde oian Allah'a yemin olsun
ki bundan sonra asla kimseden bir şey istemeyeceğim. İstemeden gelirse kabul
edeceğim" dedi.Abdullah bin Âmir radıyaiiahu anh bir elçiyle Hz. Aişe
radıyaiiahu anha'ya biraz para ve biraz kumaş gönderdi. Hz. Aişe radıyaiiahu anha,
"Benim âdetim kimseden bir şey almamaktır" diyerek geri gönderdi.
Elçi geri dönüp gitmeye başladı, tam evden çıkmıştı ki Hz. Aişe radıyaiiahu
anha onu geri çağırdı ve o hediyeyi aldı sonra, "Ben bir şey hatırladım.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bana, <Ey Aişe istemeden bir şey
gelirse onu kabul et O mal Allah tarafından sana gönderilen bir rızıktır>
buyurmuştu" dedi.Galiba bu ilk zamanlardaki bir kıssadır. Ondan sonra Hz.
Aişe radıyaiiahu anha hediyeleri kabul etmeye başladı. Bir çok Sahâbe-i
Kiram'dan Hz. Aişe radıyaiiahu anha'ya çok büyük paraların takdim edildiği ve
Hz. Aişe radıyaiiahu anha'nın onları alır almaz taksim ettiği bir çok
rivayetler de varid olmuştur.Vâsıl bin Hattab radıyaiiahu anh diyor ki: Ben
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem e, "Siz, <Kimseden bir şey
istemeyin> diye bir şey söylediniz mi?" dedim. Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem, "Evet ben istemekle ilgili söylemiştim. Ancak eğer
istemeden Allahu Teâlâ bir şey verirse onu alıver. O Allah'ın sana vermiş
olduğu bir nzıktır" buyurdu. Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh da Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kime Allah
cetie celaluhu istemeden bir şey verdirirse onu kabul etsin. O Allah tarafından
o kimseye gönderilen bir nzıktır". Âbid bin Ömer radıyaiiahu anh da
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'ln şöyle buyurduğunu naklediyor:
"Kime istemeden ve hırs etmeden bir mal verilirse o malla kendi
harcamalarında bolluk meydana getirmesi gerekir. Eğer kendisinin ona ihtiyacı
yoksa o zaman kendisinden daha fazla ihtiyacı olan birine vermesi
gerekir". Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh1 \n oğlu Abdullah
diyor ki: Ben babama, "İsrafı nefs (hırs ve aç gözlülük) nedir?" diye
sordum, buyurdu ki: "Kalbinden, <Bu şahıs bana bir şeyler verecek. Falan şahıs bana bir şey gönderecek> diye
kalbinden geçirmendir"[38]
Işraftn asıl manası gizli gizli hırsızlama bakmaktır. Nefsin israfı ise Nefsin
mala gizlice (hissettirmeden) bakması ve onu sinsice beklemesidir. İmam Ahmed
bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh'm buyurduğu gibi kalpten "Şu adam bana bir
şeyler verecek" düşüncesinin geçmesidir. Bundan dolayı alimlerin çoğu
israfı, hırs ve aç gözlülükle ifade etmişlerdir. Çünkü bunda da nefsin,
"Bana bir şeyler verilsin" arzusu bulunmaktadır.Allâme Aynî rahmetuiiahi
aleyh buyuruyor ki: "Bazıları israfı Nefsin manası şiddetli hırstır
demişlerdir. Bazı alimler de işraf-ı Nefs, veren kişinin nefsine ağır gelerek
vermesidir, dediler". İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh, talep etmeden bir
yerden gelen şeyi kabul etmenin adabı hakkında şöyle yazmaktadır: Bu konuda
Üzerinde düşünülmeye ve fikredilmeye değer üç şey vardır. Birincisi mal,
ikincisi verenin maksadı, üçüncüsü alanın maksadı. Yani ilk önce malın durumuna
bakmak lazımdır. Eğer haram veya şüpheli malsa ondan sakınmak gerekir. Ondan
sonra verenin maksadına bakmak gerekir ki, o hangi niyetle vermektedir. Yani
başkasının kalbini sevindirmek ve onun sevgisini arttırmak İçin hediye niyeti
ile mi veriyor? Veya sadaka niyetiyle mi veriyor yada şöhret yapmak ve ün salmak
gayesiyle mi veriyor? (Yahut başka bir bozuk niyetle mi veriyor? -ki onun
açıklaması ikinci hadiste gelmektedir-) Eğer sadece hediye ise onu kabul etmek
sünnettir (pek çok hadislerde hediye vermek ve hediyeyi kabul etmekle ilgili
teşvikler geçmiştir). Bu, alan kişi üzerine minnet (iyilik etmek ve yük) olmak
şeklinde olmamalıdır. Eğer minnet ve yük altında kalma durumu varsa
reddetmekte bir sakınca yoktur. Eğer hediye fazla miktarda olduğundan dolayı
minnet olursa ondan bir miktar alıp bir miktarını geri iade etmekte de bir
sakınca yoktur.Bir şahıs Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e yağ peynir ve
bir koç takdim etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem yağ ve peyniri kabul
etti. Koçu geri iade etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in bazı hediyeleri
kabul edip bazılarını reddetmek yüce âdetlerindendi. Bir defasında Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Ben istiyorum ki Kureyş'ten
veya Ensardan veya Sakif kabilesinden yahut Devs kabilesine mensup insanlardan
başka kimsenin hediyesini kabul etmeyeyim". Bu irşadın temeli şuydu:
BirA'rabi köylü Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem e bir dişi deve takdim
etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem'\r\ âdeti şerifi, hediyeye
mukabelede bulunmak olduğundan devenin karşılığında ona altı deve verdi. Köylü
bunu az buldu. Çünkü o bundan daha fazlasını ümid ediyordu. Bundan dolayı o
üzüntülü olduğunu belli etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu olayı
öğrenince vaazında bunu zikrederek (yukarıdaki) niyetini açıkladı. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem hediye konusunda istisna ettiği insanların ihlasına
itimad ediyordu.[39]Tabiinden olan büyük
zatların âdetlerinin de böyle olduğu çok sık nakledilir. Şöyle ki; hediyelerin
bazılarını kabul eder, bazılarını da reddederlerdi. Bir adam Feth bin Şehref
Mûsilî mhmetuiiahi aieytis içinde 50 dirhem bulunan bir kese takdim etti. O
buyurdu ki: "Bana Rasûluüah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şu hadisi ulaştı;
<Kime talep etmeden bir rızık gelir de, o kişi onu geri iade ederse, o Allah'ın
verdiği rızkı iade etmiş olur>". Ondan sonra o keseyi aldı ve içinden
bir dirhemini kabul edip kalanını geri iade etti.Hasan Basrî rahmetuiiahi
aleyh de aynı îiadisi rivayet ediyor. Ancak bir adam ona, içinde dirhem bulunan
bir kese ve içinde Horasan'ın ince kumaşlarından bulunan bir bohça getirdi.
Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh bunları geri verdi ve şöyle buyurdu: "Kim
benim oturduğum makama oturur da (yani vaaz-u nasihat hidayet ve irşad etme
makamında bulunursa), sonra da insanlardan bu gibi şeyleri kabul ederse o
kimse hiçbir payı olmadığı halde Allah'a kavuşur (yani ahirette ona hiç bir şey
verilmeyecektir). Çünkü bunda dini işlerde karşılık ve bedel alma şaibesi
vardır".Hz. Ubâde radıyaliahu anh buyuruyor ki: Ben Ashabı Suffe'ye
Kur'an-ı Kerim okuturdum. Onlardan biri bana bir yay hediye etti. Ben, "Bu
bir mal değildir. Onu Allah yolunda cihadda kullanırım" diye düşündüm.
Sonra "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e bir sorayım" dedim ve
sordum. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Eğer sen
ateşten bir halkanın boynuna takılmasını istiyorsan onu al"Hasan Basri
rahmetuiiahi aieyti'm bu davranışından (ve Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem'm hadisinden) anlaşıldı ki; hediye kabul etme meselesinde alim ve
vaizlerin durumu daha ağırdır. Buna rağmen Hz. Basri rahmetuiiahi aleyh {kendi
özet) dostla-rının hediyelerini kabul ederdi. (Çünkü orada bir bedel ödeme
şüphesi yoktu),
İkinci olarak gelen malın sadaka mı veya zekat mı olduğuna bakılmalıdır. Eğer o mal zekat ise onu alacak kişi zekat almaya müstahak olup olmadığına bakmalıdır. (Bu durumun açıklaması zekat bölümünün sonunda geçmiştir). Eğer (verilen şey) zekatın dışınca kalan bir sadaka ise onu alacak olan kimse, verecek olan kimsenin niçin verdiğine bakmalıdır. Eğer verilen sadaka, alanın dindarlığından dolayı veriliyorsa, o zaman alan kişi kendi haline bir göz atmalıdır. Yani gizlice herhangi bir günahı işliyor olmamalıdır. (Öyle bir günah ki) eğer sadakayı veren kimse bu günahı bilse asla (ona bir şey) vermez ve tabiatı o kişiden nefret ederdi. Eğer sadakayı alan böyle bir günah işliyorsa, o sadakayı alması caiz değildir. Bu duruma şöyle örnek verebiliriz; bir kimse bir adamı âlim zannederek bir şey verse, ancak o kimse halis cahil ise veya bir kimse bir adamı Seyyid (yani Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm torunlarından biri) zannederek verse, ancak o adam Seyyid değilse, o takdirde bunların (cahilin ve Seyyid olmayanın) o malı almaları asla caiz değil ve kesinlikle haramdır.Eğer veren kimsenin maksadı övünmek gösteriş ve şöhretse, onu asla kabul etmemek gerekir. Çünkü bu bir masiyettir. Onu alan kişi bu günahta o kimseye'yardımcı olmuş olur. (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem övünmek için yemek yediren kimselerin yemeğini yemeyi yasaklamıştır).[40]Hz. Süfyan Sevrî rahmetuiiahi aleyh bazı hediyeleri şöyle diyerek geri çevirirdi: "Eğer ben veren kimsenin bunu öğünerek anlatmayacağına kesin olarak inansam alırım". Bazı zatlara hediyeleri geri çevirdikleri için itiraz edilince, "Veren kişiye acıdığımdan geri çeviriyorum. Çünkü o bunu insanlara anlatıyor. Bu yüzden sevabı gidiyor. O halde sevap kazanmadığı halde onun malı neden zayi olsun?" demişlerdir.Üçüncü olarak, alan kişinin maksadıdır. Eğer o kişi muhtaç ise ve malda 1 ve 2. sırada saydığımız afetlerden korunmuş ise onu almak efdaldir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Eğer sadakayı alan muhtaç ise sadaka almasının sevabı verenin sevabından az değildir". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Allahu Teâlâ kime istemeden ve kalbinden geçirmeden bir mal verirse, o Allah'ın ihsan ettiği bir rızıktır".Bu konuyla ilgili bir çok rivayetler yukarıda geçmiştir. Alimler buyurdular ki: "Kim istemeden geleni almazsa istediği zaman da kendine bir şey gelmez". Hz. Sİrri Sakati rahmetuiiahi aleyh, Hz. imam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aieyh'm yanına hediye gönderirdi. Bir defasında o hediyeyi geri çevirince Hz. Sİrrî rahmetuUahi aleyh buyurdu ki: "Ahmed! Geri çevirmenin vebali almanın vebalinden daha ağırdır". Hz. Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh, "Sözünüzü bir daha tekrarlayınız (tâ ki ben onu düşüneyim)" dedi. Hz. Sirrî Sakatı rahmetuiiahi aleyh, "Geri çevirmenin vebali, almanın vebalinden daha ağırdır" buyurdu. Hz. Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh, "Yanımda bir aylık geçinecek miktar olduğu için geri çevirdim. O sizin yanınızda kalsın bir ay sonra bana veriniz" dedi.Bazı alimler şöyle buyurmuştur: İhtiyacı olduğu halde (verilen şeyi) almayan kimse herhangi bir cezaya mübtela olur. Eğer kişide hırs meydana gelirse veya şüpheli mal almak gerekirse yahut bir afet öylesine gelirse ve eğer bu mala ihtiyacı da yoksa, o zaman şuna bakmalıdır; kendisi infiradi bir hayat mı yaşıyor yoksa içtimai bir hayat mı? Yani eğer yalnız başına yaşıyorsa ve başka insanlarla ilişkileri yoksa, böyle bir adamın ihtiyacından fazlasını alıp, yanında tutmaması gerekir. Çünkü bu sadece arzulara tabi olmaktır ve o kişiyi fitneye mübtela kılmaya sebeptir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı almışsa onu başkalarına taksim etmelidir. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh Hz. Sirrî rahmetuiiahi a/ey/j'in bağışını kendisinin buna ihtiyacı olmadığından kabul etmemişti. Bir de alıp da onun taksimi ve harcanmasıyla kendi vakitlerini meşgul etmeyi kabul etmedi. Çünkü bunda pek çok afetler ve zorluklar vardır. Afet mahallinden uzak durmak ihtiyatın gereğidir. Çünkü şeytanın hilesinden hiçbir zaman emin olunamaz.Mekke'de oturmakta olan bir şahıs diyor ki: Benim yanımda biraz dirhem vardı. Onları Allah yolunda sarf etmek için saklıyordum. Tavafını bitirmiş bir fakir gördüm. (Kabe'nin örtüsüne yapışmış) çok sessizce şöyle diyordu; "Allah'ım Sen biliyorsun ki ben açım. Ey Allah'ım Sen biliyorsun ki ben çıplağım. Ey başkalarını gören ve Kendisini kimsenin görmediği Yüce Zât!". Ben o fakire göz gezdirince onun bedeni üzerinde eskimiş iki bez parçası gördüm ki, onlar onun vücudunu örtmüyordu. Ben kalbimden, "Benim dirhemlerimin sarfedileceği bundan daha hayırlı bir yer bulamam" diye düşündüm. O dirhemlerin hepsini onun önüne koydum. Onlardan sadece beş dirhem alarak gerisini bana iade etti ve "Dört dirhem iki peştemalin bedelidir. Bir dirhem de üç günlük yemeğe sarf olacaktır. (Bir dirhem yaklaşık 3,2 gr gümüş'tür). Ben ikinci gece onun üzerinde iki yeni bez parçasının olduğunu gördüm. Benim kalbimde onunla ilgili tehlikeli bir şey geçti. O bana baktı ve elimi tutarak kendisiyle birlikte tavaf yaptırdı. Tavafın yedi dönüşünde her adım başı ayağımın altında değerli madenlerin dolu olduğunu hissettim. Onlar ayağımın altında hareket ediyorlardı. Onlar arasında altın, gümüş,yakut, inci ve diğer mücevherler vardı. Ben onları görüyordum. Fakat diğer insanlar görmüyorlardı. Ondan sonra o adam bana, "Allah ceiie ceiaiuhu bütün bunları bana ihsan etti. Ancak ben bunlardan almak istemiyorum. İnsanların elinden alıp harcıyorum. Çünkü bunda kendilerinden aldığım insanlar için de kazanç vardır. Allah'ın Rahmeti de onlar üzerine inmektedir" dedi.Bu olayları anlatmaktan maksat şudur: İhtiyaçtan fazlasını almak fitneye sebeptir. Allah tarafından onu hangi işe harcadığına dair bir imtihandır. İhtiyaç kadar almak Allah'ın Rahmeti'dir. Öyleyse insanın rahmet ve imtihan arasında ayırım yapması gerekir. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:"Biz kimin daha iyi amel işlediğini imtihan etmek için yeryüzündeki varlıkları, yeryüzünün süsü ve yaldızı yaptık" (Kehf-7) (Yanı kim bu süse ve yaldıza kapılarak Allahu Teâlâ'dan gafil oluyor ve kim de ondan yüz çevirip Allah ile meşgul oluyor). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyuruyor ki: "İnsanın üç şeyden başkasında hakkı yoktur: 1-Belini doğrultacak kadar yemek, 2-Bedenini örtecek kadar elbise, 3-İçinde insan barınabilecek kadar bir ev. Bunların dışında ne varsa hepsinin hesabı vardır. Bu üç tanesinden zaruret kadar olanı mükâfata sebeptir, insan bundan fazlasında Allah'a isyan etmese bile kesin hesap vardır. Eğer isyan ederse azab vardır. O halde zaruretten fazla bir şeyler var ise onu muhtaç olanlara sarf etmelidir.Bütün bunlar infiradi hayatın haliydi. Eğer bir kimsenin hayatı içtimai ise onun tabiatında cömertlik ve ihsan maddesi varsa fakirler ve salihler topluluğu ona bağlıysa onların ihtiyaçlarını da yerine getirmek gerekiyorsa, o zaman böyle bir şahsın ihtiyacından fazlasını almasında bir sakınca yoktur. Ancak aldıktan sonra çok âcil bir şekilde sarf etmeli ve ihtiyaç ehline taksim edilmelidir. Bir gece bile onu kendi yanında tutmak bir fitnedir. Çünkü kalpte onun düşüncesi doğmaya başlar ve insanın tabiatı onu harcamaktan çekinebilir. Hatta böyle bir şahsın Allah'a güvenerek borç alıp, onu harcamasında bir sakınca yoktur. Allahu Teâlâonun borcunu Ödeyecektir.[41]
5) Hz. Enesanadan Rasûlullah buyurdu: »Sizden biriniz birine bir borç verirde o borçlu kimse borç veren ktaL hir hedive verir veya bineğine bindirirse, ne onun hediyesini kabul e sene de oLVb eğine binsin. Ancak bu gibi muameleler daha onc aralarında cereyan ediyorsa bunda bir sakınca yoktur». Mâce,
İZAH: Yani eğer önceden beri aralarında hediyeleşmek veya onun bir şeyini ödünç alıp kullanmak vs. gibi ilişkiler varsa o zaman borç durumunda da hediye kabul etmekte bir sakınca yoktur. Eğer önceden böyle ilişkiler yoksa şimdi borç aldığı için böyle yapıyorsa o zaman o faiz olur.Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: Hz. Ebû Bürde radıyallahu anh diyor ki: Bana Hz. Abdullah bin Selam radıyallahu anh buyurdu ki; "Siz faizin çok revaçta olduğu bir yerde oturuyorsunuz. Öyleyse herhangi bir şahıstan alacağınız bir hak varsa, sonra o sizin yanınıza bir çuval kül veya bir çuval ot koysa, onu almayınız zira o faizdir"[42] O halde hediye kabul etmek konusunda veren kişinin herhangi bir bozuk maksadının olup olmadığına bakmak gerekir. Mesela, borç durumunda hediye vermek faiz olmakla beraber, "Alacaklı borcunu istemesin" diye bir gaye de varsa bu aynı zamanda faizle birlikte rüşvettir de. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem pek çok hadisi şeriflerinde rüşvet alana da verene de lanet etmiştir.Hz. Abdullah Ibni Ömer radıyallahu anhuma buyurdu ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem rüşvet alana ve rüşvet verene lanet etmiştir". Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur: "Rüşvet alana, rüşvet verene Allah lanet etmiştir". Diğer bir hadiste, "Rüşvet alan da rüşvet veren de Cehen-nem'dedir" buyuruimuştur. Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kavimde faiz revaç bulursa, onlar üzerine kıtlık musallat olur. Hangi kavimde rüşvet ortaya çıkarsa onların düşmana karşı cesaretlen gider ve korku içinde kalırlar". Bir çok hadiste şöyle geçmiştir: "Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi veseilem rüşvet alana da rüşvet verene de ve bu muamelede aracı olana da lanet etmiştir"[43]Rasûl-i Ekrem saiiaiiahu aleyhi veseilem bir şahsı sadakaları toplamak için gönderdi. O işini bitirip dönünce Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm huzuruna gelerek, "Bu mal sadaka olarak verildi, şunu da halk bana hediye olarak verdi" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem vaazında bunun üzerine uyarıda bulunarak şöyle buyurdu: "Bazı insanlar halktan sadaka malı toplamak için gönderiliyor. Gelince de, <Bu sadaka malıdır. Şu ise bana hediye olarak verildi> diyor. O kendi babasının veya anneciğinin evinde otursaydı da, kendisine hediye verilip verilmeyeceğine bir baksaydı".[44]Önceki hadislerde borçlanma durumunda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştu: "Eğer borç muamelesi olmadan önce de bu hediye verme -durumu var ise o zaman bunda bir sakınca yoktur". Yukarıdaki azarlamada da şuna işaret edilmiştir. Bir kimseye idareci olmadığı bir durumda evinde otururken hediye geliyorsa, o hediyedir. Ancak bir hediye idareci olduğundan dolayı veriliyorsa, o hediye değildir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Bir kimse birini himaye edip kayırsa, bu himayesinden dolayı kendisine hediye verilse, o da hediyeyi kabul etse, faiz kapılarından çok büyük bir kapıya dahil olur".[45]Hz. Muaz radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem beni Ye-men'e vali tayin edip gönderince arkamdan bir adam gönderdi. Beni yoldan geri çağırdı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseüem, "Biliyor musun ben seni niçin çağırdım? Benim iznim olmadan hiçbir şey alma, bu hıyanet olur".
"Kim hıyanet ederse, Kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyi (yüklenerek mahkemeye) getirir".
(Âli lmran-161)
Hz. Ebû Hureyre
radıyallahu anh buyurdu ki: Hz. Rifâe radıyallahu anh bir köleyi Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiemG hediye olarak takdim etti. Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseilem ile birlikte Hayber gazvesine gitti. O bir yerde Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm devesine yük bağlıyordu ki, bir yerden bir ok
gelip ona
6) Hz. İbni Mes'ud radıyaifahu anh'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü hiçbir insanın ayağı beş şeyden sorgulanmadan (ve makul bir cevap alınmadan, hesap yerinden) ayrılmaz. 1-Ömrünü hangi İşte harcadığı, 2-Gençliğini hangi şeye sarf ettiği, 3-Ma-lı nereden kazandığı, 4-Malı nereye harcadığı, 5-İlmiyle ne amel yaptığı". (Tirmizi, Mİşkât, Terğib)
İZAH: Bu hadisi şerif pek çok sahabeden nakledilmiştir. Burada Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kıyamet hesabının fihristini kısaca saymıştır. Başka hadislerde bunların her biriyle ilgili çeşitli ifadeler kullanılarak, bunlar üzerine uyanlar yapılmıştır.İlk önce sorulup da cevabı istenecek şey, her nefesi son derece kıymetli bir sermaye olan "Ömrünü hangi şeye harcadın?" sorusudur. Biz insanlar niçin yaratıldık? Bizim hayatımız herhangi bir maslahat için mi, herhangi bir iş için mi dir? Yoksa boşu boşuna mı yaratıldık? Allahu Teâlâ bu konuya dikkatleri şöyle çekmiştir:"Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi (ve hayatınızın hesabını vermeyeceğinizi mi) sandınız?"[49] (Mü'minûn-115)Yalnız bu kadar değil, bilakis başka bir yerde Allahu Teâlâ hayatın maksadını şöyle açıklıyor:"Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibadet etsinler diye yaratt ım" (Zariyat-56)Böyle bir durumda herkesin kendi hayatının bütün vakitlerini gözden geçirmesi gerekmektedir. Acaba kıymetli vakitlerini yaratılış maksadı olan işler için sarf ediyor mu? Bu vakitlerin ne kadarını kendi ihtiyaçları, ne kadarını eğlenceler ve maksatla ilgisi olmayan meşguliyetlere harcıyor?Siz bir mimarı, bir bina yapmak için görevlendiriyorsunuz. O size verdiği zamanın ne kadarını inşaat işinde kullanıyor, ne kadarını nargile içerek ve ne kadarını yemekle geçiyor? Siz onun ihtiyaçlarını gidermesi için ne kadar bir zamana kutlanabileceğinizi hesap ediniz. O halde siz kendi emriniz altında olanlara ne kadar müsamaha ve müsaade gösterebiliyorsanız, kendinize de sadece o kadar müsamaha gösteriniz.Siz dükkanda durması için bir tezgahtar tutuyorsunuz. Bundan dolayı ona maaş veriyorsunuz. O ise gün boyu kendi ev ihtiyaçları ile ilgileniyor. Dükkana da bir kaç dakikalığına bir tur atıyor. Acaba siz ona maaş vermeye razı olabilir misiniz? Eğer "Hayır" diyorsanız o halde kendinizle ilgili ne gibi mazeretiniz vardır? Zira Allah ceiie ceiaiuhu sizi sadece ibadet için yaratmıştır. O Malik ve Yaratıcı olan Allah her an size kendi nimetlerini lütfetmekte ve siz boş işlerde ömrünüzü geçirmektesiniz. Bir de, "5 vakit namaza gidiyoruz. Daha ne yapabiliriz ki?" diye kendinizi teselli etmektesiniz. Dikkatlice düşünün! Bu cevabı siz kendi işçilerinizden duymaya dayanabilir misiniz?Allahu Teâlâ ikram ve ihsanından dolayı vakitlerin tamamında ibadeti farz kılmamıştır. Aksine zamanın çok az bir bölümünde farz kılmıştır. Bunda da kusur edilirse ne büyük bir zulümdür!Yukarıda ki hadiste sorgulanacak şeyin ikincisi, gençlik gücünün hangi şeylere sarf edildiğine dairdir. Allahu Teâlâ'nın rıza ve hoşnut olduğu işlere mi? O'na ibadete mi? Mazlumları koruyup, himaye etmeye mi? Zayıflar ve sakatlara yardım etmeye mi? Veya günah ve kötülüklere mi? Ayyaşlık ve serseriliğe mi? Güçsüzlere zulmetmeye mi? Haksıza yardım etmeye mi? Şu pis dünyayı kazanmaya mı? Bir de dünya ve ahirette işe yaramayan boş işlere mi?Bunun cevabı öyle bir mahkemede verilecek ki, orada ne avukatlık geçerli olabilir ne de yalan, hile ve güzel konuşmalar işe yarayabilir. Oranın gizli polisleri her zaman ve her an insanla beraber bulunmaktadırlar. Sadece bu kadar değil üstelik insanın kendileriyle bu çirkin hareketleri işlediği organları, kendi aleyhinde şahitlik edecekler ve suçlarını itiraf edeceklerdir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:"O gün Biz onların ağızlarını mühürleriz (tâ ki onlar boş özürler uydurmasınlar). Bize elleri konuşur, ayaklan da ne yaptıklarına şahitlik eder". (Yasin-65) Yani el, "Benimle falan ve falan kimseye zulmedildi. Bana caiz olmayan şu şu hareketler yaptırıldı" diyecektir. Ayak, "Ben caiz olmayan nice meclislere götürüldüm" diye şahitlik edecektir.Diğer bir ayette şöyle buyurulmuştur:"O gün Allah'ın düşmanları toplanıp Cehennem ateşine sevkedilirler. Sonra bir araya getirilirler. / Cehennem'e (yakın) geldikleri zaman (ve hesap başlayınca) kulakları, gözleri ve derileri işledikleri arhelleri hakkında aleyhlerinde şahitlik eder. / Onlar derilerine, "Niçin bizim aleyhimizde şahitlik yapıyorsunuz?" derler. Onlar da, "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O'dur. (Şimdi) yine O'na döndürülüyorsunuz" derler. / Siz günahlarınızı kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmelerinden korkarak gizlemiyordunuz (şu açıktır ki, insanın yaptığı hareketleri göz, kulak vs. hissederler öyleyse onlardan gizlenerek kim bir iş yapabilir?). Aksine siz Allah'ın yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz. / İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu kötü zan (yani Allah'ın haberi yokturzanni) sizi helak etti de, böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz".(Fussilet-19-23)Bedenin şahitliği ile ilgili pek çok rivayetler hadislerde geçmiştir. Bir hadiste şöyle buyuruluyor: Hz. Enes radıyaiiahu anh buyuruyor ki; Biz Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanındaydık. O tebessüm etti. Hatta mübarek dişleri göründü. Sonra buyurdu ki: "Biliyor musunuz ben niçin güldüm?". Sahâbe-i Kiram bilmediklerini açıklayınca, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ves&uem buyurdu ki: "Kul kıyamet günü Mevlâ'sına şöyle diyecektir; <Allah'ım! Sen bana zulüm yapılmayacağına dair güvence verdin>. Allahu Teâlâ, <Doğru söylüyorsun> diyecektir. Bunun üzerine kul, <Allah'ım! Ben kendi aleyhimde kimsenin şahitliğini geçerli kabul etmi-yorum> diyecek. Allahu Teâlâ, <Peki öyleyse seni nefsin üzerine şahit kılacağız> buyuracak. Onun ağzına mühür vurulup, vücudunun azalarına sorulacak. Onlar işledikleri amellerin hepsini sayınca ağzındaki mühür açılacak bunun üzerine o kendi azalarına, <Bedbahtlar! Yazıklar olsun size! Ben bu şeyleri sizin için yapıyordum (yani o yanlış hareketlerin lezzetini siz tadıyordunuz. Kendi aleyhinizde şahitlik etmeye başladınız)> diyecektir". (Ancak azalar da buna mecburdurlar. Çünkü o gün hiçbir şey hakkın aksine bir şey söyleyemeyecektir).Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "İnsanın azalarından ilk önce sol kalçası konuşur. Kendisinden hangi işler sâdır olduğunu söyler. Ondan sonra diğer azalar konuşurlar. Kısaca her uzuv yaptıgîlyi ve kötü amelleri sayacaktır". Bundan dolayı başka bir hadiste Rasûluilah saiiaiiabu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: 11 in Subhanallah Elhamdülillah ve diğer kelimeleri parmaklarınızla sa-sayın (teşbih edin). Çünkü kıyamet günü bu azalara konuşma gücü verilecek ve sorgulanacaklardır". Yani bu azalar kendi günahlarını saydıkları gibi pek çok iyi işleri de sayacaklardır. Eller kötü hareketleri, zulüm, sitem ve caiz olmayan fiilleri haber verdiği gibi Allah'ın yüce ismini saymayı (teşbih çekmeyi), sadakalar vermeyi güzel amellerle meşgul olmayı da haber verecektir.
Kısaca bu konu
genişlik yönüyle çok uzundur. Ancak hülasası şudur: Gençliğin güç ve coşkusunu
taşıyan bu azaları, zulüm, sitem ve haram olan davranışlardan korumak çok
gereklidir. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle
buyurmuştur:"Gençlik delilikten bir parçadır. Kadınlar ise şeytanın
tuzaklarıdır"Yani insan kendi deliliği yüzünden bu ağa düşmektedir. Her
Cuma günü hutbede bu sözleri dinliyoruz da şu anki gençlik sarhoşluğu içinde
bunun cevabını vermemiz gerekeceğini zerre kadar aklımızdan bile geçirmiyoruz.
Biz gençlik gücünü günahlarda ve dünya kazanmakta zayi ediyoruz. Halbuki
gençlik kuvveti, ölümden sonra işe yarayacak işlerde kullanılmak içindir. Ne
mutlu o gençlere ki, her an Allah'ın işiyle (ibadet ve taatle) meşgul olarak
günahlardan uzak dururlar.Baştaki hadiste zikredilen üçüncü soru şudur:
"Kazandığın malı hangi yoldan elde ettin, helal miydi, haram mıydı?"
Kıyamet günü kişi bu sualin cevabını vermeden hesap yerinden ayrılması mümkün
olmayacaktır. Bundan önceki hadiste bununla ilgili bir şeyler geçmişti.
Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi vesetiem buyurdu ki: "İnsan haram yoldan
kazanmış olduğu paradan sadaka verirse kabul olunmaz, harcarsa bereketi olmaz,
miras olarak bıraksa, o mal, o kişi için Cehennem azığı olur". Bir başka
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Haram malla gelişip büyüyen bir ete (yani
insan bedeninden bir parçaya) Cehennem ateşi daha uygundur". Diğer bir
hadiste buyuruldu ki: "Bir adam 10 dirheme bir elbise satın alsa, onun bir
dirhemini haram kazançtan elde etmiş ise elbise bedeninde bulunduğu müddetçe o
kişinin namazı kabul olunmaz"[50]Rasûluilah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şu irşadı bir çok hadiste geçmiştir: "Rızkı
uzak sanmayın. Hiçbir insan takdirde yazılan rızkı kendisine ulaşıncaya kadar
ölmez. Öyleyse rızık kazanmak için en iyi yolu seçin Helal kazanın, haramı terk
edin". Pek çok hadiste şöyle geçmektedir: "Ölüm insanı aradığı gibi
rızık da insanı arar". Yani insana ölüm gelmekten başka çare olmadığı
gibi takdirde yazılan rızkını elde etmekten başka çaresi yoktur. Yine başka bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "İnsan rızkından kaçmak istese de ölüm
kendisini mutlaka bulacağı gibi rızık onu mutlaka bulur". Bir hadiste
şöyle buyurulmuştur: "Rızık insan için tayin edilmiştir. Dünyadaki bütün
insan ve cinler rızkı ondan uzaklaştırmak isteseler uzaklaştıramazlar'[51]Bir
hadiste Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur. "Eğer sende
4 şey varsa dünyanın hiçbir şeyinin olmaması üzülmeye değmez; Emaneti korumak,
doğru konuşmak, güzel âdetler, temiz ve helal rızık". Bir hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Kazancı güzel olan (yani temiz ve helal olan), içi (yani
kalbi) iyi olan, dışı ahlaklı olan ve kötülüğünden insanların emin olduğu kimse
mübarek bir insandır. Yine ilmiyle amel eden, ihtiyacından fazla olan malını
(Allah yolunda) harcayan, ihtiyacından fazla olan sözü kesen (yani lüzumsuz
yere konuşmayan) kimse de mübarek bir insandır".Hz. Said radıyaliahu anh
bir defasında Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi vesellem'e, "Allahu Teâlâ'mn
beni Müstecâb-ud Deavât (duası kabul olunan) bir kimse yapması için dua
buyurunuz" diye ricada bulundu. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
şöyle buyurdu: "Rızkını temiz tut (şüpheli mal yeme) ki Müstecâb-ud Duâ
olasın. Mu-hammed'in canı elinde olan Zât'a yemin ederim ki, insan
karnına bir lokma haram koyunca bu yüzden onun 40 günlük ibadeti kabul
olunmaz. Kimde haram malla beslenirse, Cehennem ona daha layıktır".Bu
konuda daha pek çok rivayetler hadislerde geçmektedir.[52]
Öyleyse kişi kendi kazanç sebeplerine çok dikkat etmelidir. Bu dikkati
gösterirken dış görünüş açısından bir zarar görünse bile yine de bunda bereket
vardır. Netice itibariyle maldaki bu azalma çok faydalı ve zarardan
koruyucudur.Baştaki hadisteki dördüncü sorgulama şudur: "Malı nereye
harcadın". Bu kitap baştan başa bu konu hakkındadır. Şöyle ki, insanın işe
yarayacak olan malı sadece Allah yolunda harcadığı maldır. Malın (Allah yolunda
harcanmayıp), kalması kişinin işine yaramadığı gibi, üstelik tamamen boş bir
şey olarak kalmış olur. İkinci bölümün sonuna doğru bunun bir çok zararları da
geçmişti. Ne kadar fazla mal olursa hesabın o kadar fazla gecikeceği açık bir
şeydir. Kıyametin o çok çetin ve insanın aklını başından alan gününde herkes
kan-ter içinde kalacaktır. Her şahıs korkunun şiddetinden sarhoş gibi
olacaktır. Halbuki bu gerçek bir sarhoşluk değildir. Bununla ilgili olarak
Allah cette cetaiuhu şöyle buyuruyor:"Ey İnsanlar! Rabbinizden korkun.
ÇünküTuyamet sarsıntısı büyük bir şeydir. / Onu gördüğünüz zaman her emzikli
kadın (korkudan) emzirdiği çocuğunu unutur, her hamile kadın (dehşete kapılıp)
çocuğunu düşürür. Sen insanları sarhoş görürsün. Aslında onlar sarhoş
değillerdir. Fakat Allah'ın azabı şiddetlidir. (O'nun korkusundan dolayı hepsi
bu duruma düşerler)".(Hac-1,2)Başka bir yerde şöyle
buyurulmuştur:"İnsanların hesaba çekilme zamanı yaklaştı (Kıyamet hızla
yaklaşmaktadır). Fakat onlar hâlâ gafletteler, aldırmıyorlar" (Enbiya-1)Bundan
birkaç ayet sonra şöyle buyurulmuştur:"Biz kıyamet günü için adalet
terazileri kuracağız. Hiçbir kimse hiçbir zulme uğratmayacaktır. İşlenen amel
(iyi veya kötü) bir hardal tanesi kadar da olsa Biz onu ortaya koyarız. Hesaba
çeken olarak da Biz yeteriz".(Enbiya-47)Başka bir yerde de şöyle
buyurulmuştur:"Rablerinin emrine icabet edenlere (ve onunla amel edenlere)
güzel mükafat vardır (Cennet'te onlara verilecektir). Ona icabet etmeyenler ise
(kıyamet günü) yeryüzündekilerin hepsi hatta onların bîr misli daha
kendilerinin olsa (yani bütün dünyadaki şeyler bir misliyle onların olsa)
hepsini (kurtulmak için) fidye olarak verirlerdi. İşte bunlar için kötü bir hesap vardır" (Rad-18)Daha başka ayetlerde o günün hesabı,
o günün şiddeti ve ehemmiyeti üzerine dikkatler çekilmiştir. Hz. Aişe
radtyaiiahu anha diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında
şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü kim hesaba çekilirse o helak olur (çünkü
hesabı tam olarak vermek çok zordur)". Hz. Aişe radıyai-lahu anha,
"Ya Rasûlallah! Allahu Teâlâ (Inşikak suresinde) kolay bir hesap olacağını
buyurmuştur" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
buyurdu ki: "Bu (surede zikredilen) hesap sadece amellerin arz edilmesidir.
Kimin muhasebesi başlarsa o helak olur".Bir başka hadiste Hz. Aişe
radıyallahu anha buyurdu ki: Rasûluliah sallallahu aleyhi veseiiem,
"Allah'ım! Hesabımı H
"İlk iman eden Muhacirler ve Ensar ile onlara ihlasla tabî olanlardan Allah razı oldu. Onlar da Allah'tan razı oldular. Allah onlar için altından ırmaklar akan Cennet'ler hazırlamıştır. Onlar, orada ebedi kalacaklardır". (Tevbe-100)
Buna ilave olarak Hz. Abdurrahman bin avf radıyaliahu anh iki hicreti de yapmıştır. Bedir savaşı ve diğer savaşlara katılmıştır. Rasûlullah sallailahu aleyhi veseliem zamanında ehli ilim ve ehli fetvadan sayılmıştır. Hz. Ömer radıyaliahu anh bazı işleri sadece onun reyi üzerine tercih etmiştir. Rasûlullah sallailahu aleyhi veseliem bir seferinde sabah namazını onun peşinde kılmıştır. Çünkü Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellem defi hacet için gitmişti. Sahâbe-i Kiram'da bir araya gelerek onu imam seçmişlerdi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem geri dönünce namaz kılınıyordu. Bir rekat kılınmıştı ki Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ona uyarak namazını kıldı. Hz. Ömer radıyaliahu anh halife olunca birinci senesinde kendi yerine vekaleten onu Emîr-ui Hacc tayin edip göndermişti.[58]Velhasıl sayısız faziletlerine rağmen malının çokluğu onu kendi derecesindeki insanlardan geri bıraktı. Malı da sadece Allahu Teâlâ'nın lütfü, O'nun bağışı ve O'nun ikramıyla elde etmişti. Yoksa o çok fakir biriydi. Hicretin ilk yıllarında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem Muhacirler ve Ensar arasında kardeşlik tesis etmişti. Tâ ki Ensar bu hususi ilişkiler üzerine Muhacirlerin fakirlerine yardım ve destek olsunlar, işte bundan dolayı onu Hz. Sa'd bin Rebi Ensari radıyaiiahu anh'a kardeş yapmıştı. Hz. Sa'd radıyatiahu anh ona, "Allah ceiie ceiaiuhu Medine'de en fazla mal ve serveti bana verdi. Ben malımın her birinin yarısını sana veriyorum.Benim iki hanımım var, onlardan hangisini istersen onu boşayacağım. İddeti dolunca sen onunla nikahlanırsın" dedi. Ama onun gözü toktu, şöyle dedi: "Allahu Teâlâ senin malını bereketli kılsın. Benim ona ihtiyacım yoktur. Sen bana buranın pazarının yolunu göster". Pazara gitti ve alış verişe başladı. Akşamleyin kâr olarak biraz yağ ve peynir kazanıp getirdi. Aynı şekilde her gün gidiyordu. Daha birkaç gün geçmişti. Kazancı o kadar çoğalmıştı ki, nitekim evlendi.[59] Sonra öyle bir zaman geldi ki Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetiem sadaka vermeye teşvik edince bütün malının yarısını sadaka olarak verdi. Malının çokluğu biraz önce geçen olayla ölçülebilir. Şöyle ki, sadece Mısır'daki ticaretten 100 tane yüklü deve gelmişti. Onları sadaka olarak vermişti. Ondan sonra bir defasında 40 bin dinar (altın) sadaka vermişti. Bir defasında 500 at ve 500 deveyi cihad için vermişti. Otuz bin tane köle azad etmişti. Bir rivayete göre 30 bin aileyi azad etmiştir.[60] Her ailede kim bilir ne kadar erkek ve kadın, yaşlı ve çocuk vardı. Bir defasında bir araziyi 40 bin dinara satmış ve hepsini Muhacirlerin fakirlerine ve kendi akrabalarına ve Ezvâc-ı Mutahharât'a taksim etmiştir.[61]Vefatı sırasında yaptığı vasiyette Bedir savaşına katılmış olan her kişiye 400 dinar verilmesini istemiştir. O vakit Bedir ashabından 100 kişi hayatta idi.[62] Ezvâc-ı Mutahharât için bir bağ vasiyet etmişti. O bağ 40 bin dinara satıldı.[63] Buna rağmen kendi hali şöyleydi; bir defasında gu-sül edip "yemek yemek için oturdu. Karşısında içinde ekmek ve et (yani tirid) yemeği bulanan bir tabağın konulmuş olduğunu görünce ağlamaya başladı. Biri ağlamasının sebebi sorunca şöyle dedi: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem ahirete intikal edene kadar karın doyuracak miktarda arpa ekmeği bile bulamamıştır. Bizde bulunan bu hallerin, bizim için hiç hayırlı olmadığı anlaşılıyor"[64] Yani eğer bu bolluk bir hayır olsaydı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem için de olurdu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseffem için böyle şeyler olmadığına göre bunların hiç hayırlı bir şey olmadıkları anlaşılmaktadır. Bu kadar üstün derecelere rağmen yukarıda söz konusu olan sorgulama yapılmaktadır.Baştaki hadiste Kıyamet meydanında cevabı verilmesi gereken beşinci sorgulama şudur. "Allahu Teâlâ'nın sana vermiş olduğu ilimle ne kadar amel ettin?" Herhangi bir suçu bilmemek mazeret değildir. Kanunu bilmemek hiçbir mahkemede geçerli değildir, Çünkü bunu öğrenmek kişinin kendi görevidir. Dolayısıyla, "Allah'ın hükmünü bilmiyordum" demek başlı başına bir suç ve başlı başına bir günahtır. Çünkü Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Her Müslüman'ın (dinle İlgili) bilgileri öğrenmesi farzdır. Ancak şu da açıktır ki, suç olduğunu bildik-ten sonra bir suçu işlemek daha ağırdır". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetiem şöyle buyurmuştur. "Kendi ilminizle birbirinize nasihat ediniz. İlime hıyanet etmek maldaki hıyanetten daha ağırdır. Allahu Teâlâ'nın huzurunda bunun sorgulaması olacaktır". Şu ifade ise pek çok hadislerde geçmektedir: "Bir kimseye ilimden sorulur da, o kimse onu gizlerse kıyamet günü onun ağzına gem vurulacaktır".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında vaaz buyurdu. Vaazında bazı kavimleri övdü. Sonra şöyle buyurdu: "Ne oluyor da bazı kavimler kendi komşusu olan kavimlere ilim öğretmiyorlar? Ne onlara nasihat ediyorlar, ne onları anlayışlı insan olarak yetiştiriyorlar, ne onlara güzel şeyleri emrediyorlar ne de kötü şeylerden onları alıkoyuyorlar. Ne oluyor da bazı kavimler kendi komşu kavminden ilim öğrenmiyorlar? Ne hikmet ve anlayış öğreniyorlar ne de nasihat elde ediyorlar. Bu insanlar kendi komşularına ilim öğretsinler, onlara nasihat etsinler ve onları anlayışlı kılsınlar. Diğer insanlar da ilim sahiplerinden bu şeyleri elde etsinler. Eğer böyle olmazsa Allah'a yemin olsun ki, ben onların hepsine dünyada iken ağır ceza veririm (ahiret muamelesi ise ayrıdır)". Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem mimberden indi. İnsanlar bu sözlerden hangi kavmin kastedildiğini aralarında konuşmaya başladılar. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bundan kasıt Eş'ari kavmine mensup olan insanlardır. Onlar ilim ehlidir. Fıkıf ehlidir. Onların civarında oturan kavimler cahildirler". Bu haber Eş'ariülere ulaştı. Onlar Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanma geldiler ve "Ya Rasûlal-lah! Siz bazı kavimleri övdünüz ve bizim hakkımızda böyle buyurdunuz" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi sözünü onların önünde de söyledi: "Ya onlar kendi komşularına ilim öğretsinler ve nasihat etsinler, onları anlayışlı yetiştirsinler, onlara güzel şeyleri emretsinler ve kötü şeylerden menetsinler. Diğer insanlar da onlardan bu şeyleri elde etsinler. Yoksa daha dünyada iken onlara şiddetli ceza veririm" buyurdu. Onlar, "Ya Rasûlallah! Biz başkasını nasıl anlayışlı kılarız" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yine aynı emrini söyledi. Onlar üçüncü defa yine aynı şeyi arzedince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yine aynı o emrini tekrarladı. Onlar, "Ya Rasûlallah! Peki bize bir senelik mühlet veriniz" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem komşularına ilim öğretmeleri için onlara bir senelik mühlet verdi.[65]Bu hadisi şerif ve Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem in bu ağır tehdidinden şu da anlaşılmış oldu ki, ilim ehli olan ve anlayışlı olan kimselerin bir mesuliyetleri de etraflarında oturmakta olan cahillerin eğitimi için çalışmaktır. İlim erbabının, "Efendim kim ilmi maksat edinirse kendisi öğrenir" görünüşünde olmaları yeterli değildir. Öğrenmemenin onlar üzerindeki hesabı ayrı günahı da ayrıdır. Ancak onlara öğretmekten ilim ehli de sorumludur. Öyleyse ilim erbabı buna gayret göstermeli ve onların ilim öğrenmeleri için tedbirler almalıdırlar. Böyle yapmak kişinin kendi ilmiyle amel etmesinden sayılır. Zira ilimle amel etmeye ilmi öğretmek de dahildir.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'den nakledilen pek çok dualar arasında şu dua sık sık geçmektedir: "Allah'ım! fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseüem şöyle buyurmuştur "Kıyamet günü bir adam (yani aynı zümreden ne kadar adam varsa) getirilip Cehennem'e atılacak. Bu yüzden onun bağırsakları dışarı çıkacak ve bağırsaklarının etrafında değirmen merkebinin, değirmenin etrafında döndüğü gibi dönecektir (yani merkep, öküz vs. gibi hayvanlar un öğütülen değirmenin dört bir yanında döndükleri gibi dönecektir). Cehennem'deki insanlar onun etrafında toplanacak ve "Sana ne oldu? Sen bize iyi şeyleri emreder, kötü şeylerden de men ederdin?" diyeceklerdir. O, "Ben size onu emrederdim ama kendim amel yapmazdım" diye cevap verecektir.Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ben Miraç Gecesi'nde dudakları makaslarla kesilen bir topluluk gördüm. Hz. Cebrail aieyhisseiam'a, <Bunlar kimdir?> diye sorunca, <Bunlar senin ümmetinin vaizleridir. Başkalarına nasihat ediyorlar. Kendileri söyledikleriyle amel etmiyorlardı" dedi. Yine başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Zebaniye (adlı Cehennem melekleri) fisk ve günaha mübtela olan okumuş ve tahsilli kimseleri kafirlerden daha önce yakalayacaklardır. Onlar, <Neden böyle kafirlerden önce yakalanıyoruz?> diyecekler, onlar da cevap olarak, <Alim ve cahil eşit değildir> diyeceklerdir".[66] (Yani "Siz bilmenize rağmen bu hareketleri işlediniz?" denilecektir). Zebaniye insanları Cehennem'e atmaya memur kılınan şiddetli ve acımasiz melekler topluluğudur. Bunlar Ikra diye başlayan Alak sûresinde zikrolunmuşlardır. Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bazı Cennetlikler, bazı Cehennemliklerin yanına gidip, <Size ne oldu ki, burada bulunuyorsunuz? Biz ancak sizin sebebinizle Cennet'e gittik. Çünkü sizden ilim öğrendik> diyeceklerdir. Onlar, <Biz başkalarına söylerdik ama kendimiz onlarla amel etmezdik> diyeceklerdir".Hz, Malik bin Dinar mhmetuiiahi aleyh Hz. Hasan Basri rahmetuliahi aleyh yoluyla Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu naklediyor: "Her kim vaaz ederse, Aİlahu Teâlâ kıyamet günü maksadının ne olduğu hakkında onu hesaba çekecektir. (Yani vaazının maksadı herhangi bir dünyevi çıkar mıydı? Mal, menfaat, makam ve şöhret miydi? Ya da sadece Allah rızası için mi konuşmuştu?)" Hz Malik rahmetuliahi aieyh'ın talebesi diyor ki: Malik rahmetuliahi aleyh bu hadisi açıkladığında o kadar ağlardı ki sesi kesilirdi. Sonra, "Siz vaaz etmekle benim sevindiğimi mi sanıyorsunuz? Halbuki ben biliyorum ki kıyamet günü bana, <Bu vaazdan maksadın neydi?> diye sorulacaktır" buyururdu.[67] Buna rağmen söylemek mecburiyeti vardır. Bu konu biraz önce geçmiştir. Yani pek çok rivayetlerde geçtiği gibi insanları ilimle aydınlatma mesuliyeti de vardır. Bu konudaki Eşari kabilesinin kıssası biraz önce geçmişti.Hz. Ebû Derda radiyaüahu anh şöyle buyururdu: "Ben şundan korkup, ürperi-yorum ki, kıyamet günü bütün mahlukatın önünde çağırılırım da, <Lebbeyke Rabbî (buyur ya Rabbİ)> derim. Sonra bana, <İlminle ne amel yapttn?> diye sorulur".Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü en şiddetli azaba uğrayacak olan kimse ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir".Hz. Ammâr bin Yâsir radıyaliahu anh buyurdu ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Beni Kays kabilesine talim için gönderdi. Ben oraya varınca onların vahşi develere benzediklerini olduklarını gördüm. Onların zihni her an kendi develeri ve keçileriyle meşguldü. Onların bundan başka hiçbir düşünceleri yoktu (her an sadece dünya meşgalesiyle uğraşıyorlardı). Ben oradan döndüm. Rasûlullah sal-lallahu aleyhi veseiiem, "Ne yaptın?" buyurdu. Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e onların halini beyan ettim ve onların (dinden) gaflet içinde olduklarını anlattım. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ammâr! Âlim oldukları halde bunlar gibi (dinden) gafil olan topluluğun hali bundan daha fazla hayret vericidir".Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: "Bazı insanlar Cehennem'e atılacaklar, onların kötü kokusundan ve iğrenç râyihasından Cehennem'dekiler bile perişan olacaklardır. Onlar, <Siz böyle hangi uğursuz ameli işlediniz. Bizim içine düştüğümüz musibet az mıydı da bir de sizin bu pis kokunuz bizi daha da perişan etti> diyecekler. Onlar da, <Biz kendi ilmimizden fayda lan mazdık" diyeceklerdir".[68]Hz. Ömer radıyaiiahu anh şöyle buyurmuştur: "Ben bu ümmet hakkında en fazla münafık âlimden korkuyorum". Biri, "Münafık âlim kimdir?" diye sorunca, "Dil yönünden âlim, kalp ve amel bakımından cahil olandır" buyurdu. Yani çok akıcı ve tatlı konuşma yapan ancak amel namına sıfır olan kimsedir. Hz. Hasan Basri rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Sen âlimlerin ilmini toplayan, hekimlerin az bulunur sözlerini yüklenen, ancak amel etmekte ahmak ve akılsızlar gibi olan biri olma". Hz. Süfyân Sevrî rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "İlim ameli çağırır. Kim onunla amel ederse, o ilim baki kalır. Yoksa o da gider (yani o ilim zayi olur)". Hz. Fudayl rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Ben üç kişiye çok acıyorum; 1-Zelil duruma düşmüş olan bir kavmin reisine, 2-Zenginlikten sonra fakir olan kimseye, 3-Dünya ken-disiyle oynayan âlime (yani dünyayı taleb eden alime. Çünkü kim dünyanın tâlip-lisi olursa, dünya onunla oynar). Hz. Hasan rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Âlim-lerin azabı kalbin ölmesidir. Kalbin ölümü ise ahiret ameliyle dünyayı talep et-mektir". Bir şair şöyle demiştir:Dalâleti satın alana şaştım, hidayet karşılığında Daha acâibi, dünya satın alandır, din karşılığında En hayret verici şey, başkasının dünyası için dinini Satan kimsedir. Bu ise her ikisinin daha acâibi Yani başkasının dünyasına faydalı olur ama kendi dinini de berbat etmiş olur. İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Dünyacı olan alim hâl itibariyle cahilden daha sefildir. Azab bakımından daha fazla şiddete mübtela olacaktır. Kurtuluşa eren ve Allah'a yakın olanlar ise ahiret âlimleridir. Onların bir kaç alâmeti vardır:
1) İlmiyle dünya kazanıyor olmamalıdır: Alimin en küçük derecesi şudur: Dünyanın değersizliği ve onun aşağılığı, onun kirliliği ve onun çabuk biten bir şey olduğunun şuurunda olmalıdır. Ahiretin büyüklüğü, onun ebediliği, onun nimetlerinin güzelliğinin anlayışına sahip olmalıdır. Bir de şunu iyi bilmelidir ki, dünya ve ahiret birbirlerinin zıddıdır. İki kuma gibidir. Hangisini razı edersen diğeri darılır. Bunlar bir terazinin iki kefesine benzer. Hangisi ağır basarsa diğeri yukarı kalkar. İkisi arasında doğu ile batı gibi fark vardır. Sen hangisine yaklaşırsan diğerinden uzaklaşırsın. Kim dünyanın değersizliğini, onun kirliliğini ve dünya lezzetlerinin iki cihan sıkıntıları ile kenetlenmiş olduğunu hissetmezse o Fâsidüi Akıl yani aklı bozuk bindir. Müşahede ve tecrübeler şuna şahittir ki, dünya lezzetlerinde dünya sıkıntısı da vardır. Ahiret sıkıntısı ise zaten vardır. Öyleyse bir şahsın aklı yoksa o nasıl âlim olabilir? Hatta bir kimse ahiretin büyüklüğü ve orada ebedi kalınacağını bile bilmiyorsa o kafirdir. Kendisine iman nasip olmayan biri nasıl âlim olabilir? Bir kimse dünya ve ahiretin birbirinin zıddı olduğunu bilmiyorsa ve her ikisini birleştirme hırsını taşıyorsa (hırslanmaması gereken şeye hırslanıyorsa), o şahıs bütün peygamberlerin şeriatını bilmek konusunda cahildir. Bir kimse de bütün bunları bildiği halde dünyayı tercih ediyorsa, o şeytanın esiridir. Onu şehvetleri helak etmiştir. Bedbahtlık ona galip gelmiştir. Hali böyle olan biri nasıl âlimlerden sayılır?Hz. Dâvûd aieyhisseiam Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu naklediyor: "Hangi âlim dünya arzusunu, Benim sevgime tercih ederse, Ben ona en az şöyle muamele ederim; Kendi münâcâtımın lezzetinden onu mahrum ederim (şöyle ki, o Beni zikretmekten ve Bana dua etmekten lezzet alamaz). Ey Dâvûd! Kendisini Benim sevgimden uzaklaştıran ve kendisini dünya sarhoşluğu sarmış olan âlimin halini sorma. Böyle kimseler eşkiyâdır. Ey Dâvûd! Sen Beni arayan birini görünce onun hadimi ol. Ey Dâvûd! Kim koşarak Bana gelirse, Ben onu cehbez (yani kamil anlayışlı) yazarım. Kimi cehbez yazarsam ona azab etmem".Yahya bin Muaz rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "İlim ve hikmet vasıtasıyla dünya talep edildiğinde onun nuru gider". Saîd İbnül Müseyyeb rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bir âlimin devlet adamlarının yanından ayrılmadığım görürsen, onun hırsız olduğunu anla". Hz. Ömer radıyaiiahu anh buyuruyor ki: "Bir âlimin dünyayı sevdiğini görürsen, onun kendi dini konusunda suçlu olduğunu bil. Çünkü kim neyi severse kendini ona verir". Bir Allah dostuna biri şöyle sormuş: "Günahtan lezzet alan biri arif olup Allah'ı bilir mi?" O zat cevap vermiş: "Ben dünyayı ahirete tercih eden kimsenin arif olamayacağı hususunda zerre kadar tereddüt etmem. Günah işlemenin derecesi ise bundan daha fazladır. Şu konu zihne iyice yerleştirilmelidir ki, sadece mal sevgisinin olmaması ile ahiret âlimi olunmaz. Makam sevgisinin derecesi ve onun zararı maldan daha fazladır".Yani yukarıda dünyayı tercih etmek ve onu talep etmekle ilgili ne kadar tehditler geçtiyse onlara sadece mal kazanmak dahil değildir. Üstelik makam talep etmek, mal talep etmeye göre bu tehdite daha fazla girer. Çünkü makam talep etmekteki zarar ve ziyan mal talep etmekten daha şiddetlidir.
2) Âlimin söz ve fiili birbirine ters düşmemelidir: Başkasına hayrı emredip, kendisi onunla amel etmiyor olmamalıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı da okuyorsunuz". (Bakara-44)
Başka bir ayette şöyle buyuruluyor:
"Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah nezdinde büyük bir gazaba sebep olur" (Saff-3)
Hâtem-i Esamm rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Kıyamet günü başkaları kendisinden ilim öğrendikleri ve amel ettikleri ve neticesinde kurtuluşa erdikleri halde kendisi amel etmediğinden dolayı kurtulamayan âlimden daha çok acı ve üzüntü duyan kimse olmayacaktır". İbni Simâk rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Nice kimseler vardır ki, başkalarına Allah'ı hatırlatırlar, kendileri ise Allah'ı unuturlar. Başkalarını Allah'tan korkuturlar, kendileri ise Allah'a karşı cüret ederler. Başkalarını Allah'a yaklaştırırlar, kendileri ise Allah'tan uzaklaşırlar. Başkalarını Allah'a çağırırlar, kendileri ise Allah'tan kaçarlar". Hz. Abdurrahman bin Ğanm rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bana Sahâbe-i Kiram'dan 10 kişi şu sözü söylediler: "Biz Kubâ mescidinde oturmuş ilim öğreniyorduk. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem geldi ve <Ne kadar ilim elde ederseniz edin Allah indinde amelsiz mükafat verilmez> buyurdu".
3) Âlim ahirette işe yarayacak olan ilimlerle meşgul olmalıdır: Güzel işlere rağbet etmelidir. Ahirette hiçbir faydası olmayan yada faydası az olan ilimlerden sakınmalıdır. Biz kendi bilgisizliğimizden dolayı kendisiyle sadece dünya kazanılması gaye edilen şeylere ilim diyoruz. Halbuki o CehN Mürekkebi, Çünkü böyle bir kimse kendisini okumuş ve tahsilli biri sanır. Artık o din ilimlerini öğrenmeye önem vermez. Hiçbir tahsili olmayan bir kimse ise en azından kendini cahil kabul eder ve dini konulan öğrenmeye çalışır. Ancak cahilliğine rağmen kendisini âlim zanneden kimse büyük zarardadır.Hâtem-i Esamm rahmetuiiahi aleyh meşhur bir Allah dostu ve Hz. Şakîki Belhî rahmetuiiahi aieyh'm hususi talebesiydi. Bir defasında Şeyh hazretleri, "Hâtem! Ne zamandan beri sen benimle berabersin?" dedi. O, "33 seneden beri" dedi. Şeyh, "Bu kadar zaman içinde sen benden ne öğrendin?" dedi. Hâtem, "8 mesele öğrendim" dedi. Hz. Şakîk rahmetuiiahi aleyh, Innalillahi ve inna ileyhi raciun,bu kadar uzun müddet içinde sadece 8 mesele mi öğrendin? Benim ömrüm seninle tükendi" dedi. Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Efendim sadece sekiz mesele öğrendim, yalan konuşamam" dedi. Hz. Şakîk rahmetuiiahi aleyh, "Peki söyle bakalım o sekiz mesele nedir?" deyince Hâtem rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "a) Ben bütün yaratıkların mutlaka birini sevdiğini gördüm {hanımını, evladını malını dostlarını vs.'yi) ancak o kabre gidince, sevgilisinin ondan ayrıldığını gördüm. Bundan dolayı ben iyilikleri sevdim. Tâ ki ben kabre gidince benim sevdiklerim de benimle birlikte gitsinler ve öldükten sonra benden ayrılamasınlar". Hz. Şakîk rahmetuiiahi aleyh, "Çok iyi ettin" buyurdu. Sonra, "b) Ben Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu gördüm;<Rabbinin makamından (ahirette Rabbinin huzurunda duracağından) korkan ve nefsini (haram olan) şehevi arzulardan koruyana gelince, onun da varıp kalacağı yer mutlaka Cennet'tir> (Nâziât-40,41). Ben bildim ki, Allah'ın irşadı haktır. Nefsimin arzularını engelledim. Nihayet o Allahu Teâlâ'ya itaatte durdu. c) Ben dünyaya baktım ki bir kimsenin yanında çok kıymetli olan bir şey ona çok sevimli gelmektedir. Onu çok dikkatlice bir yere koymakta ve korumaktadır. Sonra ben Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu gördüm;<Sizin yanınızda (dünyadaki) şeyler biter (ya o şey elinizden çıkar ya da siz ölürsünüz. Her halükarda o bitmiş olur). Allah katındakiler ise devamlı kalıcıdır (Nahl-96). Bu ayeti kerimeden dolayı bazen yanımda değeri fazla olan ve beğendiğim şeyleri Allahu Teâlâ'nın yanına gönderdim. Tâ ki devamlı korunmuş olsun, d) Ben bütün dünyaya baktım. Kimisi (kendi izzet ve büyüklüğünü göstermek için) mala yöneliyor. Kimi neseb ve şerefe yöneliyor. Kimi de övüneceği şeylere yöneliyor (yani bu şeylerle kendi içlerinde büyüklük meydana getiriyor ve dışarıda büyüklük taslıyorlar). Ben Allahu Teâlâ'nın şu fermanını gördüm;<Muhakkak Allah nezninde en şerefli olanınız. O'ndan en çok korkanınızdır>(Hucurât-13). Bundan dolayı ben takvayı seçtim. Tâ ki, Allah ceiie ceiaiuhu nezdin-de şerefli olayım, e) Ben insanların birbirlerini kınadıklarını, birbirlerinin ayıplarını araştırdıklarını ve kötü sözler sarf ettiklerini gördüm. Bütün bunlar hasetten dolayı olmaktadır. Çünkü insanlar birbirlerine hased etmektedirler. Ben Allahu Teâlâ'nın şu irşadını gördüm;<0nlann dünya hayatındaki geçineceği şeyleri aralarında Biz taksim ettik. Birbirlerinden faydalansınlar diye (derece bakımından) Biz onların bazısını bazısına üstün kıldık (hepsi bir çeşit olsaydı o zaman bir kimse bir işi niçin yapsın, niçin işçilik yapsın ki? Böyle olursa dünyanın nizamı bozulacaktır)> (Zuhruf-32). Ben bu ayeti kerimeden dolayı hased etmeyi bıraktım. Bütün mahlukattan ilişkimi kestim. Rızkın taksiminin sadece Allah'ın elinde olduğunu bildim. O kimin payına ne kadar dilerse ayırır. Bundan dolayı insanlara düşmanlığı bıraktım. Şunu anladım ki, birinin yanında malın fazla veya eksik olmasında o kişinin fiilinin fazla etkisi yoktur. Bu, mülkün sahibi olan Allah tarafındandır. Bundan dolayı artık kimseye kızmıyorum. f) Ben dünyada gördüm ki, hemen hemen herkesin biriyle kavgası var. Biriyle düşmanlığı var. Ben iyice düşündüm ve Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu gördüm;<Şüphesiz ki şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman edinin (onu dost edinmeyin)> (Fâtır-6). Nihayet düşman olarak onu seçtim. Ondan uzak durmak için son derece çalışıyorum. Allahu Teâlâ' onun düşman olduğunu buyu-runca ben ondan başka herkesten düşmanlığı kaldırdım, g) Ben bütün mahlû-kâtın ekmek peşine düştüklerini gördüm. Bundan dolayı kendilerini başkalarının önünde zelil duruma düşürüyorlar ve caiz olmayan şeyleri seçiyorlar. Sonra ben Allah ceiie ceiaiuhu nun şu irşadını gördüm;<Yeryüzünde gezen hiçbir canlı varlık yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın>(Hud-6). Ben kendimi, o yeryüzünde gezenlerden biri olarak gördüm. Onların rızkı Allah'ın zimmetindedir. Öyleyse ben kendi vakitlerimi, Ailahu Teâlâ'nın benim üzerime gerekli kıldığı şeylerle meşgul ettim. Allah'ın zimmetinde olan şeylerden kendi vakitlerimi el çektirdim, h) Ben bütün mahlukatın yine mahluk olan herhangi özel bir şeye İtimad ve tevekkül ettiklerini gördüm. Kimi kendi gayri menkulüne güveniyor, kimi kendi ticaretine itimad ediyor, kimi kendi sanatına gözlerini takmış, kimi kendi vücut sağlığı ve gücüne güveniyor (ki, <Ne zaman ve nasıl istersem kazanırım> diyor). Bütün mahlukat kendisi gibi mahluk olan şeylere güvenmiş durumdayken ben Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu gördüm;<Kim Allah'a tevekkül ederse (ve güvenirse), Allah ona yeter> (Talak-3) Bundan dolayı ben artık Allah'a tevekkül edip güvendim" dedi. Bunun üzerine Hz. Şakîk rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki; "Hâtem! Allah sana tevfik versin. Ben Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an-ı Azîm'deki ilimleri gördüm, bütün hayırlı işleri o sekiz şeyde buldum. Kim bu sekiz şeyle amel ederse, o Allahu Teâlâ'nın dört kitabında geçen sözlerle amel etmiştir. Bu türden ilimleri ancak ahiret âlimleri bulabilirler. Dünyacı âlimler ise sadece mal ve mevki kazanmaya devam ederler.
4) Ahiret âlimlerinin bir alâmeti de şudur: Yemek içmek ve elbisenin en kalitelisi ve en üstününe iltifat etmemelidir: Aksine bu şeylerde orta yolu tercih etmelidir. Büyüklerin tarzını benimsemelidir. Bu şeyleri azaltmaya doğru meyil ne kadar artarsa o kadar Allahu Teâlâ'ya yakınlık artacaktır. Onun ahiret âlimleri arasındaki derecesi de o kadar yükselecektir.İşte bu konuda Şeyh Hâtem rahmetuiiahi aieyti'm bir kıssasını da talebesi Şehy Ebû Abdullah Havas rahmetuiiahi aleyh şöyle naklediyor: Bir defasında Hz. Şeyh Hâtem rahmetuiiahi aleyh ile birlikte Rey adındaki bir şehre gittik. Bizimle beraber 320 kişi vardı. Biz haccetmek niyetiyle gidiyorduk. Hepsi tevekkül edenler cemaatiydi. Yanlarında azık, eşya vs. gibi hiçbir şey yoktu. Rey'de soğuk mizaçlı, küçük çapta bir tacire uğradık. O bütün kafileye ziyafet verdi ve bir gece bizi ağırladı. Ertesi gün ev sahibi, Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh'e, "Burada bir hasta âlim var. Ben şu an onu ziyarete gidiyorum. İsterseniz siz de geliniz" dedi. Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Hastayı ziyaret sevaptır, âlimi ziyaret ibadettir. Ben mutlaka seninle geleceğim" dedi. Hasta olan âlim, o bölgenin kadısı olan Şeyh Mu-hammed bin Mukâtil idi. Onun evine varınca Hz. Hâtem, "Allahu Ekber! Bir âlimin evi ve büyük bir köşk" diye düşünmeye başladı. Kısaca yanına girmek için izin istedik. İçeri girdiğimizde evin içerisi de son derece güzel görünüşlü ve genişti. Çeşitli yerlerinden perdeler sarkıyordu. Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh bütün bunları seyrediyordu. Düşünceye dalmıştı. Derken Kadı Efendi'nin yanına vardık. O son derece yumuşak bir yatak üzerinde istirahat ediyordu. Bir köle baş tarafında yelpaze sallıyordu. O tacir selam verip yanına oturdu ve halini, hatırını sordu. Hâtem rahmetuiiahi aleyh ayakta kaldı. Kadı Efendi ona oturması için işaret etti. O oturmayı kabul etmedi. Kadı Efendi, "Siz bir şey mi diyecektiniz?" dedi. O, "Evet bir mesele öğrenmek istiyorum" dedi. Kadı efendi, "Buyurun söyleyin" dedi. Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Siz kalkıp oturunuz" dedi. (Köleleri kadı efendiye destek vererek kaldırdılar. Çünkü kendi başına kalkması zordu). Kadı Efendi oturdu. (Sonra aralarında şöyle bir konuşma geçti;) Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Siz ilmi kimden tahsil ettiniz?" Kadı Efendi, "Muteber ulemâdan". Hz. Hâtem, "O âlimler kimden öğrendiler?". Kadı Efendi, "Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhum ecmain hazretlerinden". Hz. Hâtem, "Sahâbe-i Kiram kimden öğrenmişlerdi?" Kadı Efendi, "Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Öen". Hz. Hâtem, "Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kimden öğrendi?" Kadı Efendi, "Hz. Cebrail a/ey/j/sse/am'dan". Hz. Hâtem, "Hz. Cebrail aiey-hisselam kimden öğrendi?" Kadı Efendi, "Allahu Teâlâ'dan" dedi. Bunun üzerine Hz. Hâtem buyurdu ki: "Bir ilim ki, Hz. Cebrail aieyhisseiam, onu Allah celieceiaiuhu-dan alıp Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e ulaştırdı. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Sahabelere ulaştırdı. Sahabeler, muteber âlimlere ve onlar yoluyla size tadar ulaştı. O ilimde herhangi bir yerde şöyle bir şey geçiyor muydu; <Kimin evi ne kadar yüksek ve büyük olursa, Allah ceiie ceiaiuhu indinde onun derecesi o kadar fazla olacaktır>". Kadı Efendi, "Hayır bu ilimde böyle bir şey geçmemiştir" dedi. Hz. Hâtem, "Madem bu ilimde böyle bir şey gelmemiştir. Öyleyse hangi şey gelmiştir?". Kadı Efendi, "Bu ilimde şu gelmiştir; <Kim dünyaya rağbet etmezse, ahirete rağbet ederse, fakirleri severse, ahireti için Allah'ın huzuruna azık gönderirse, o şahıs Allah indinde rütbe sahibidir>". Hz. Hâtem, "O halde siz kime tabî oldunuz? Peygamber sailallahu aleyhi vesellem'e mi? Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'İnAshabfna mı? Muttaki âlimlere mi? Yoksa Firavun ve Nemrut'a mı? Ey kötü âlimler! Dünyaya balıklama dalan cahil dünya ehli, sizin gibileri görünce, <Âlim-lerin hali böyleyse biz onlardan daha kötü oluruz> diyorlar". Böyle dedikten sonra Hz. Hâtem dönüp gitti. Bu konuşma ve nasihatten dolayı Kadı Efendi'nin hastalığı daha da arttı. Halk arasında bu olay yayıldı. Biri Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh'e, "Gazvîn'de oturan Tenâfûsî bundan daha fazla ağalar, paşalar gibi yaşıyor" dedi. (Gazvîn'le Rey arasındaki mesafe 81 mildir). Hz. Hâtem (ona nasihat etmek için yola koyuldu.) Onun yanına ulaşınca, "Ben Acemlerden bir insanım (yani Arap bölgelerinde yaşamıyorum). Sizden ricam bana dinin başlangıcı, yani namazın anahtarı olan abdesti öğretiniz" dedi. Tenâfûsî, "Olur, memnuniyetle" dedi ve abdest için su istedi. Tenâfûsî abdest alarak, "Bu şekilde abdest alınır" dedi. O abdest aldıktan sonra Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Ben sizin yanınızda abdest alayım da zihnime İyice yerleşsin" dedi. Tenâfûsî abdest yerinden kalktı. Hâtem oturup abdest almaya başladı. İki elini dörder defa yıkadı. Tenâfûsî, "Bu israftır üçer defa yıkaman gerekir" dedi. Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Subhanallah. Benim bir avuç suyum israf oluyor da senin yanında gördüğüm eşyalar israf olmuyor mu?" dedi. Tenâfûsî onun maksadının öğrenmek olmadığını, aksine maksadının bunu söylemek olduğunu anladı.Ondan sonra Hâtem rahmetuiiahi aleyh Bağdat'a ulaşınca Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh onun halini öğrendi ve onunla görüşmek için yanına geldi. Ona, "Dünyadan kurtulmanın çaresi nedir?" dedi. Hâtem rahmetuiiahi aleyh şöyle buyurdu: "Sende 4 şey bulunmadığı müddetçe dünyadan kurtulamazsın: 1-Halkın cahilce davranışlarını affet, 2-Kendin onlara cahilce hareket yapma, 3-Yanında bulunan şeyleri onlara harca, 4-Onlarda bulunan şeylere ümid besleme".Ondan sonra Hz. Hâtem rahmetuiiahi aleyh Medine-i Münevvere'ye ulaştı. Oranın halkı haberi duyunca onunla görüşmek için toplandılar. O, "Bu hangi şehirdir? dedi. Halk, "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'm şehridir?" dediler. O, "Burada Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'in köşkü nerede? Ben oraya gidip iki rekat namaz kılayım" dedi. Halk, "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'ın köşkü yoktu. Çok sade bir evi vardı. Çatısı çok alçaktı" dediler. O, "Sahâbe-i Kiram'ın köşkleri nerelerde, bana onları gösterin" dedi. Halk, "Sahabelerin de köşkleri yoktu. Onların yere yakın (alçak yapılı) küçük küçük evleri vardı" dediler. Hâtem rahmetuiiahi aleyh, "Öyleyse bu şehir Firavun'un şehridir" dedi. Halk onu yakalayarak ("Bu adam Medine-i Münevvere'ye ihanet ediyor ve Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem"\n şehrine, Firavun'un şehri diyor" diyerek onu) Medine'nin Emİri'nin yanına götürdüler ve "Bu Acem diyarına mensub olan şahıs Medine-i Tayyibe'ye Firavunun Şehri diyor" dediler. Medine'nin Emiri ona, "Bu ne biçim söz?" diye sordu. O, "Siz acele etmeyiniz. Sözümün tamamını dinleyiniz. Ben bir Acemli insanım. Bu şehre girince, <Bu kimin şehridir?> dedim" diyerek halka sorduğu sorular ve cevaplarla ilgili olayın tamamını anlattı. Sonra şöyle dedi: "Allahu Teâlâ Kur'an-ı Ke-rim'de şöyle buyurdu;<Muhakkak Allah'ın Rasûlü'nde, sizin için, Allah'ın Rahmeti ve ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler (yani kâmil mü'min olanlar) için, güzel bir numune vardır (yani her konuda şuna bakmak gerekir ki, acaba Ra-sûlullah sailaiiahu aleyhi vese/fem'in ameli neydi. Daha sonra da ona ittiba etmek gerekir)> (Ahzab-21). Öyieyse şimdi siz söyleyin, siz Peygamber sailaiiahu aleyhi vesei-/em'e mi ittiba ettiniz, yoksa Firavun'a mı?" Bunun üzerine insanlar onu bıraktılar.Burada bir konu dikkate değerdir. Şöyle ki; mubah şeylerle lezzet hasıl etmek veya onların bolluğu haram değildir, caizdir. Ancak şu kesindir ki onların çokluğundan dolayı bu şeylere karşı ünsiyet meydana gelmektedir. Onların sevgisi kalbe oturmaktadır. Sonra onları terk etmek zor olmaktadır. Bir de onları toplamak için sebepler aranması gerekmekte ve ürün ile geliri çoğaltmak için fikre-dilmektedir. Bir kimse parayı çoğaltma fikrine kapıldığı zaman onun din konusunda da gevşeklik yapması ve tavizler vermesi gerekmektedir. Bu uğurda bazen günah işlemeye bile sıra gelmektedir. Dünyaya daldıktan sonra bundan korunmak kolay olsaydı, Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseiiem bu kadar ihtimamla dünyaya iltifat etmemeyi tenbih etmezdi ve kendisi bu kadar şiddetle ondan sakınmazdı. Nitekim nakışlı gömleğini bile mübarek bedeninden çıkarmıştır.
Yahya bin Yezîd Nevfelİ rahmetullahi aleyh Hz. İmam Mâlik rahmetullahi a!eyh'Q bir mektup yazdı. Mektubunda hamd ve salâttan sonra şöyle yazmıştır: "Bana ulaşan habere göre siz ince elbise giyiyor, ince ekmek yiyor ve yumuşak yatakta yatıyormuşsunuz. Siz bir de kapıcı tayin etmişsiniz. Halbuki siz büyük âlimlerdensiniz. Uzak uzak yerlerden insanlar sefer ederek sizin yanınıza ilim öğrenmek için geliyor. Siz imamsınız, öndersiniz. İnsanlar size tabî oluyorlar. Sizin çok ihtiyatlı olmanız gerekir. Sadece samimiyetle size bu mektubu yazıyorum. Bu mektuptan Allah'tan başka kimsenin haberi yoktur. Bu kadar vesselam". Hz. İmam Malik rahmetullahi aleyh cevap olarak şöyle yazdı: "Sizin mektubunuz ulaştı. Mektubunuz benim için nasihatnâme, şefkatnâme ve tenbihnâmedir. Allahu Teâlâ takva ile faydalanırsın ve nasihatınızdan dolayı hayırlı mükafatlar nasib eylesin. Bana da Allah ceiie ceiaiuhu amel yapmak için tevfik nasib eylesin. İyiliklerle amel etmek ve kötülüklerden sakınmak ancak Allahu Teâlâ'nın tevfikiyle olabilir. Sizin zikrettiğiniz konular doğrudur. Gerçekten öyle olmalıdır. Allahu Teâlâ beni affetsin (ama bütün bunlar caizdir). Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:<De ki: Allah'ın kulları için yarattığı ziyneti (elbise vs.'yi) temiz (ve helal) rı-zıkları kim haram etti> (Araf-32)." Sonra şöyle yazdı: "Ben iyice biliyorum ki bu şeyleri tercih etmemek, tercih etmekten daha evlâ ve hayırlıdır. Gelecekte de kıymetli mektuplarınızla beni şerefyâb eyleyiniz. Ben de size mektup yazacağım.imam Malik rahmetullahi aleyh ne kadar ince ve hoş bir üslup seçmiştir. Şöyle ki; bunların caiz olduğunun fetvasını da vermiş ve gerçekten en üstün olan şeyin bu şeyleri terk etmek olduğunu da itiraf etmiştir.
5) Ahiret alimlerinin bir alameti de sultanlar ve idarecilerden uzak durmalarıdır: (Zaruret olmadan) asla onların yanına gitmemelidir. Hatta onlar bizzat gelirse onlarla az görüşmelidir. Çünkü onlarla beraberlik, onları hoşnut edip gönüllerini yapmak ve tekellüf göstermekten uzak değildir. Onlar çoğunlukla zâlim ve helal olmayan işleri işleyen kimselerdir. Bu kötülükleri reddetmek gerekir. Onların zulmünü açıklamak ve caiz olmayan işlerinden dolayı onları uyarmak gereklidir. Bunlara sükût etmek dinde dalkavukluktur. Onları memnun etmek için övmek gerekirse, bunu yapmak apaçık bir yalandır. Eğer insanın tabiatı onların malına meylediyor ve hevesleniyorsa, bu caiz değildir. Her durumda onlarla beraber bulunmak pek çok kötülüğün anahtarıdır. Rasûlullah sailaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Köyde yaşayan insan sert mizaçlı olur. Av peşine düşen (her şeyden) gafil olur. Padişahın (devlet başkanının) yanına gidip gelmeye başlayan kimse de fitneye düşer". Hz. Huzeyfe radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Fitne yerlerinde durmaktan sakınınız". Biri, "Fitne yerleri nerelerdir?" diye sorunca, "İdarecilerin kapılarıdır. Çünkü onların yanına gidilirse, onların yanlış işlerini tasdik etmek gerekmektedir. (Onları övmek için) onlarda olmayan sözleri söylemek gerekmektedir". Rasûlullah sailaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Âlimlerin en şerlisi devlet idarecilerinin yanına gidenler, devlet idarecilerinin en hayırlısı ise âlimlerin yanına gelenlerdir".Hz. Semnûn rahmetullahi aleyh (Hz. Sini Sekatî rahmetuiiahı aleyhin arkadaşların-dandır) diyor ki: Ben, "Siz bir âlimin dünyayı sevdiğini duyarsanız onun dini hakkında şüpheye düştüğünü anlayın" sözünü duydum ve bunu kendim tecrübe ettim. Padişahın yanına ne zaman gittiysem dönüşte kalbimi araştırdım ve onun üzerinde bir günah buldum. Halbuki siz görüyorsunuz ki ben orada sert konuşmalar yapıyorum. Padişahın görüşüne şiddetli muhalefet ediyorum. Oranın hiç bir şeyinden faydalanmıyorum. Hatta oranın suyunu bile içmiyorum. Bizim ulemamız Benî İsrail ulemasından bile kötü ki, devlet idarecilerinin yanına gidip onlara (kötülüğe) çıkış yollan (cevaz yollan)nı anlatıyorlar. Onları memnun etmeyi düşünüyorlar. Eğer onlar idarecilere mesuliyetlerini açık açık söyleseler, onların yanlarına gelmeleri bile idarecilere ağır gelecektir. Âlimlerin böyle açık ve net söylemeleri Allahu Teâlâ indinde kendilerinin kurtuluşuna vesile olacaktır. Âlimlerin, sultanların yanına gitmeleri büyük bir fitnedir, Şeytanın onları yoldan çıkarmasına sebeptir. Özelikle güzel konuşmayı beceren kimseye şeytan, <Senin gitmenle o ıslah olacak ve bundan dolayı zulüm yapmaktan sakınacaktır. Dinin şeâiri korunmuş olacaktır> diye anlatır. Nihayet insan devlet idarecilerinin yanına gitmeyi dînî bir görev zanneder. Halbuki onların yanına gitmekle onların gönlünü alıcı, yaltaklanıcı sözler etmek ve onları yersiz bir şekilde övmek gerekmektedir. Bu durumda din tehlikeye girmektedir".Hz. Ömer bin Abdulazîz rahmetullahi aleyh Hz. Hasan Basri rahmetullahi aleyh'e, "Bana bu (hilafet) işinde kendilerinden yardım alabileceğim (danışabileceğim) kimselerin adreslerini bildiriniz" diye yazdı. Hz. Hasan rahmetullahi aleyh (cevab olarak) şöyle yazdı: "Din ehli sana kadar gelmeyecekler. Sen ise dünyacıları yanına almazsın (almaman gerekir. Yani aç gözlü, mala çok düşkün insanları devlet işlerinde tercih etmemek lazımdır. Çünkü onlar kendi çıkarları uğrunda işleri berbat ederler). O halde asil ve şerefli soydan gelenlere iş yaptır. Çünkü onların kavimlerinden gelen asaletleri onları bu kötülükten alıkoyar. Çünkü onlar (yanlış hareket yaparlarsa) kendi soyundan gelen asaleti, hıyanetle kirletmiş olurlar". Bu cevap, zühd ve takvada adalet ve insafta dillere destan olan Hz. Ömer bin Abdul Aziz rahmetuiiahi aieyh'e yazılmıştır. Hatta ona Ömer-i Sâni (ikinci Ömer) denilirdi.Bunlar İmam Gazali rahmetullahi aieyti'm ifadeleridir. Ancak bu acizin görüşü şudur: Eğer dînî bir mecburiyet olursa, kendi nefsini koruyarak ve gözeterek onların yanına gitmekte bir sakınca yoktur. Hatta bazı zamanlar dînî maslahat ve zaruretler gitmeyi gerektirmektedir. Ancak şu kesindir ki, şahsi çıkar, şahsi menfaat, mal ve mevki elde etmek gayesi olmamalıdır. Aksine maksat sadece Müslümanların ihtiyaçlarını gidermek olmalıdır. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:"Allah bozguncuyu ıslah edenden (ayırt etmesini) bilir" (Bakara-220)
6) Ahiret alimlerinin bir alâmeti de fetva vermekte acele etmemeleridir:Fıkhî bir meseleyi söylemekte dikkat göstermelidir. İmkan nispetinde eğer başka bir ehil kişi varsa ona göndermelidir.Ebû Hafs Neyşapûri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Âlim, dini bir meseleyi söylerken, <Yann kıyamette Nereden söyledin? sorusuna cevap vermek gerekecektir> diye korkan kimsedir". Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Sahâbe-i Kiram dört şeyden çok sakinindi; 1-lmamlık, 2-Vasîlik (yani birinin vasiyeti üzere mal vs. taksim etmek), 3-Emanet saklamak, 4-Fetva vermek. Onlar 5 şeyle meşgul olurlardı; 1-Kur'an tilaveti, 2-Mescidleri âbâd etmek, 3-Allahu Teâlâ'yı zikretmek, 4-Güzel şeyleri nasihat etmek, 5-Kötü şeylerden alıkoymak"ibni Husayn rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bazı insanlar öyle fetva veriyorlar ki, eğer o mesele Hz. Ömer radıyaiiahu antia arzedilseydi, bütün Bedir ehlini toplayıp meşvere yapardı". Hz. Enes radıyaiiahu anh kadri büyük bir sahâbidir. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem'e 10 sene hizmet etmiştir. Ona bir mesele sorulduğunda, "Mevlâna El-Hasan'dan sorunuz" derdi. (O zât tabiînin meşhur fakihlerinden ve meşhur sûfiyeden olan Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aieyh'6\r Hz. Enes radıyaiiahu anh birsahâbi olmasına rağmen tabiînden birinin adını söylüyordu). Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaiiahu anhumaöan bir mesele sorulduğunda (kendisi meşhur bir sahâbi ve Reîs-üi Müfessirin unvanına sahib iken) "Cabir bin Zeyd'den sorun" derdi. (Cabir bin Zeyd rahmetuiiahi aleyh tabiînin fetva ehlinden olan bir zattır).Büyük bir fıkıh âlimi olan meşhur sahâbi Abdullah ibni Ömer radıyaiiahu anhuma ise (tabiînden) Hz. Said İbni Museyyeb rahmetullahi aleyh'e gönderirdi.
7) Ahiret alimlerinin bir diğer alâmeti de bâtmî ilme, yani Sülûk'a çok fazla ihtimam göstermeleridir: Bâtınını ve kalbini ıslah için çok fazla çalışmalıdır. Çünkü bu zahiri olan ilimlerde de yükselmeye sebeptir. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: Kim ilmiyle amel ederse Allahu Teâlâ ona okumadığı ilmi nasib eder. Önceki Enbiya aieyhimüssaiata vesselam'in kitaplarında şöyle geçmektedir; "Ey İsrail oğulları! Siz, <İlim göktedir, onu kim indirecek? Veya o yerin dibindedir, onu kim yukarı çıkaracak? Yahut o denizlerin öbür kenanndadır, kim oralara uğrayacak ve getirecek?> demeyin. İlim sizin kalbinizin içindedir. Siz Benim huzurumda ruhani zâtların adâbıyla durun. Sıddıkların ahlakıyla ahlakla-nın ki, Ben de sizin kalplerinizden ilimleri açığa çıkarayım. Nihayet o ilimler sizi kuşatır ve örter". Tecrübe de buna şahittir ki, Allahu Teâlâ'nın Ehiullah'a ihsan ettiği ilim vema'rifet kitaplarda aranmakla bulunmamaktadır.Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem ANahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu nak-letmiştir: "Kulum Benim sevdiğim şeyler içinde kendisine farz kıldığım şeylerden daha fazla bir şeyle Bana yakiaşamaz. (Yani namaz, zekat, oruç, hacc vs. gibi farzları güzelce eda etmekle elde edilen yakınlık, diğer şeylerle elde edilmez). Kulum Bana nafilelerle yaklaşır. Nihayet Ben onu Kendime sevgili kılarım. Ben onu Kendime sevgili kılınca onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben'den isterse, Ben onun İsteğini yerine getiririm. Bir şeyden Bana sığınırsa, onun sığınağı olurum".[69] Yani onun yürümesi, dolaşması, bakması, işitmesi bütün işleri Benim rızama uygun olur demektir. Bazı hadislerde bununla birlikte şu ifade de geçmektedir: "Kim Benim bir velime düşmanlık ederse, Bana savaş ilan etmiş olur". Evliyaullah'ın bütün düşünce ve fikirleri Ailahu Teâlâ ile ilgili olmaktadır. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim'in ince ilimleri onların kalplerine münkeşif olmaktadır (açılmaktadır). O'nun sırları, onlara vazıh ve aşikâr olmaktadır. Özelikle her an Allahu Teâlâ'nın zikri ve fikri ile meşgul olan böyle insanlar üzerine vazıh olmaktadır. Amel konusunda ihtimam gösteren ve çalışan herkese, başarı durumuna göre pay verilecektir.
Hz. Ali radıyaiiahu anh çok uzun bir hadiste ahiret âlimlerinin halini beyan etmiştir. Bu hadisi İbni Kayyım, Miftâh'ü dâr'üs Seâdeh'ös ve Ebû Nuaym, Hiiye'de zikretmişlerdir. O hadiste buyuruluyor ki: "Kalpler birer kap gibidir, en hayırlı kalpler en fazla hayrı içinde saklayanlardır. İlmi toplamak mal toplamaktan hayırlıdır. Çünkü ilim seni korur. Malı ise senin koruman gerekmektedir. İlim harcamakla çoğalır. Mal ise harcamakla azalır. Malın faydası onun zail olmasıyla (harcanmasıyla) biter. Ancak ilmin faydası devamlı baki kalır. (Âlimin vefat etmesiyle de ilim bitmez. Çünkü onun sözleri baki kalır)11. Sonra Hz. Ali radıyaiiahu anh derin bir nefes aldı ve "Benim sinem ilim doludur. Keşke ona ehil olan bulunsaydı. Fakat ben din esbabını, dünyayı talep etmek için harcayan insanlar görmekteyim. Veya lezzetlere dalan, şehvetlerini talep etme zincirlerine bağlanan veya mal toplamanın peşine düşen insanlar görmekteyim". Bu uzun bir konudur. Ondan birkaç paragrafı burada nakletmiş olduk.
8) Ahiret âlimlerinin bir alâmeti de şudur: Onun Allahu Teâlâ'ya imanı ve yakîni yüksek seviyede olmalıdır: O buna çok fazla önem vermelidir. Zira yakîn asıi sermayedir.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Yakîn, kâmil imandır" buyurmuştur. Yine Rasûlullah saiiaitahu aleyhi veseüem, "Yakîn'i öğreniniz" buyurmuştur. Bu sözün manası şudur: "Yakîn sahiplerinin yanında ihtimamla oturunuz, onlara ittiba ediniz. Tâ ki, onların sayesinde sizde de sağlam yakîn meydana gelsin". Bir de onun Allahu Teâlâ'nın kâmil kudretine ve sıfatlarına, ay ve güneşin varlığına yakînen inandığı gibi inanmalıdır. Her şeyi sadece O yüce Zât'ın yaptığına kâmil bir yakîni bulundurmalıdır. Şu dünyanın bütün sebepleri O'nun iradesine bağlıdır. Bunlar, vuran kimsenin elindeki değnek gibidir. Bu vurma işinde hiçbir kimse değneği tasarruf edici olarak görmemektedir. Ne zamanki bu yakîn sağlam olursa, o kişi için tevekkül, rıza ve teslimiyet kolay olacaktır.Bir de şuna sağlam bir yakîn olmalıdır ki, rızık zimmeti sadece Allah'a aittir, O herkesin rızkını zimmetine almıştır. Takdirinde yazılmış olan rızık onu mutlaka bulacaktır. Mukadder olmayan rızkı hiçbir durum da elde edemeyecektir. Buna olan yakîni sağlam olunca nzık arayışında itidal meydana gelecek, hırs ve açgözlülük gidecektir. Eline geçmeyen şeylere üzülmeyecektir. Ayrıca o kişinin Allahu Teâlâ'nın her an, her iyilik ve kötülüğü gördüğüne yakînle inanması gerekir. Zerre kadar bir iyilik veya kötülük olursa onu Allah ceiie ceiaiuhu bilir. Onun karşılığı iyi veya kötü olarak mutlaka verilecektir. O kişi iyi bir iş yapmanın mükâfatına, ekmek yemekle karın doymasına inandığı gibi yakînen inanmalıdır. Kötü işten dolayı verilecek olan azabın, yılanın sokmasıyla zehirin yayılması gibi kesin olduğunu kabul etmelidir (o yemek ve içmeye meylettiği gibi iyiliğe meyletmeli, yılan ve akrepten korktuğu gibi günahtan korkmalıdır). Bu inanç sağlam olunca her iyiliği elde etmek için onda tam bir rağbet olur. Her kötülükten kaçmak için de tam bir ihtimam gösterir.
9) Âlimin her hareket ve duruşundan Allah korkusu damlıyor olmalıdır:O şahsın her edasından Allah'ın azamet, celal ve heybetinin izleri görünüyor olmalıdır. Onun elbisesinden, onun âdetlerinden, onun konuşmasından, onun susmasından hatta her hareket ve duruşundan, bu durum görülmelidir. Onun yüzüne bakmakla Allahu Teâlâ'nın yâdı tazelenir olmalı, sükûn, vakar, alçak gönüllülük ve tevazu onun tabiatı olmalıdır. Faydasız sözler boş laflar ve tekellüfle konuşmaktan sakınmalıdır. Çünkü bu şeyler gurur ve kibir alâmetleri ve Allah'tan korkmamanın delilidir. Hz. Ömer radıyaiiahu anh buyurdu ki: "İlim öğrenin ve ilim için sükun ve vakar öğrenin. İlim öğrendiğiniz kişinin karşısında rnütevâzi olunuz. Katı kalpli âlimlerden olmayınız".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetiem buyurdu ki: "Benim ümmetimin en hayırlı fertleri toplum içinde Allahu Teâlâ'nın geniş rahmetinden dolayı şen ve güler yüzlü durup, yalnız başına kaldıkları zaman Allah'ın azabından korkarak ağlayanlardır. Onların bedenleri yeryüzünde durmakta, kalpleri ise semaya yönelmektedir". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e biri, "En hayırlı amel nedir?" diye sordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Caiz olmayan işlerden sakınmaktır. Bir de Allahu Teâlâ'nın zikriyle senin dilin ıslak ve taze kalsın" buyurdu. Biri, "En hayırlı arkadaş kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen iyi bir işi yapmaktan gafil kaldığında seni uyaran, eğer sen bu konuda uyanıksan sana yardım edendir" buyurdu. Biri, "Kötü arkadaş kimdir?" dedi. Rasûlulİah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen iyi bir işi yapmaktan gafil kalınca seni uyarmayan. Sen iyi bir işi yapmaya başlayınca sana yardım etmeyendir" buyurdu. Biri "En büyük âlim kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Allah'tan en fazla korkandır?" buyurdu. Biri, "Biz en fazla hangi insanlarla oturalım?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\ "Yüzlerine bakınca Allah hatıra gelen kimselerle" buyurdu.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ahirette en fazla düşünmeyip itminan içinde olanlar dünyada çok düşünenlerdir. Ahirette en fazla gülecek olanlar, dünyada çok ağlayanlardır".
10) Âlim, amellerle, helal ve haramla ilgili meselelere daha fazla önem vermelidir: "Falan ameli yapmak gerekir", "Falan amelden sakınmak gerekir", "Şu şey sebebiyle falan amel zayi olur" gibi (mesela falan şeyden dolayı namaz bozulur. Misvak kullanmakla şu fazilet kazanılır vs. gibi...) şeylere önem vermelidir. Halkın kendisini bir araştırmacı, bir filozof ve felsefeci zannetmesi için sadece bir beyin eğlencesi ve dal ve budak kabilinden olan ilimlerden bahsetmemelidir.
11) Âlim ilmine basiretle nazar etmelidir: Sadece insanları taklid etmek ve onlara tabî olmak için onların dediklerini kabul etmemelidir. Asıl ittiba Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'jn sözlerine olan ittibadır. Bundan dolayı Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhum a İttiba edilir. Çünkü onlar Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm yaptığı işleri gören kimselerdir. Asıl ittiba Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e olduğuna göre onun sözleri ve fiillerini toplamaya ve onlar üzerine düşünüp, fikret-meye çok fazla İhtimam göstermelidir.
12) Alim bid'atlerden çok şiddetle ve titizlikle sakınmalıdır: Bir iş hakkında çok sayıda insanın bir araya toplanması asla geçerli bir şey değildir. Aksine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e ittiba etmek asıldır. Bir de Sahâbe-i Kiram'ın amellerinin ne olduğuna bakılmalıdır. Bunun için de o zatların işledikleri ameller ve ahvalleri etraflıca incelenmeli ve araştırılmalı ve üzerine düşülmelidir.Hz. Hasan Basrî rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: İki şahıs bid'atçidir. Onlar İslam'da iki bidat başlatmışlardır. Birincisi; kendi anladığı şeyi din zanneden ve kendi görüşüyle aynı görüşte olan kimsenin kurtuluşa ereceğini kabul eden kimsedir. İkincisi ise, dünyaya tapan ve onu talep eden kimsedir. Bu kimse dünyayı kazananlardan memnun olur. Dünyayı kazanmayan kimseye darılır. Bu iki adamı Cehennem için bırakın. Allahu TeâSâ kimi bu ikisinden korursa o kimse geçmiş büyüklere İttiba eden, onların ahvaline uyan ve onların yollarından yürüyen biridir. İnşallah bu kimse için çok büyük ecir vardır.Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaiiahu anh şöyle buyurmuştur: "Sizler nefsani arzuların ilme tâbi olduğu bir zamandasınız. Ancak yakında öyle bir zaman gelecektir ki, ilim arzulara tabî olacaktır. Yani gönül neyi isterse o ilimle isbat edile-vcektir". Bazı büyükler şöyie demişlerdir: Sahâbe-i Kiram zamanında şeytan kendi askerlerini dört tarafa gönderdi. Onların hepsi dönüp dolaşıp yorgun bir vaziyette geldiler. Şeytan onlara, "Durum nasıl?" diye sordu. Onlar, "Bizi perişan ettiler. Bizim onlara hiçbir etkimiz olmadı. Biz onlar yüzünden çok sıkıntılara düştük" dediler. Şeytan, "Endişelenmeyin bu insanlar kendi nebilerinin sohbetinde bulunmuşlardır. Onlara sizin tesir etmeniz zordur. Yakında öyle insanlar gelecek ki, sizin maksadınız onlar üzerinde gerçekleşecektir" dedi. Sonra tabiin zamanında askerlerini her tarafa yaydı. O zaman da hepsi perişan bir halde geri geldiler. Şeytan, "Durum nedir?" dedi. Onlar, "O insanlar bizi bunalttılar. Bunlar tuhaf insanlar. Yani biz onlar üzerindeki gayemize biraz ulaşıyoruz. Ancak akşam olunca onlar günahlarına öyle tevbe ediyorlar ki, bizim bütün yaptıklarımız berbad oluyor" dediler. Şeytan, "Telaşlanmayın. Yakında öyle insanlar gelecek ki, sizler rahatlayacaksınız. Onlar kendi arzularını din zannederek onun öyle esiri olacaklar ki, tevbe etmeye bile muvaffak olamayacaklardır. Onlar dinsizliği din zanne-deceklerdir" dedi. Nitekim aynen öyle oldu. Sonraları şeytan o insanlar için öyle bid'atler çıkarmıştır ki, onlar, onu din zannetmeye başlamışlardır. Buna tevbe etmek onlara nasib olur mu?Bu on iki alâmet kısaca zikredilmiştir. Bunları Allâme Gazali rahmetullahi aleyh genişçe zikretmiştir. Öyleyse ulemânın hesaba çekilecekleri günden özellikle korkmaları gerekir. Zira onların hesapları da şiddetlidir. Onların mesuliyeti çok fazladır. Hesabın yapılacağı kıyamet günü çok çetin gün olacaktır. Allahu Teâlâ yalnız kendi lütfü ve keremiyle o günün şiddetinden korusun.
7) EbÛ Hureyre radıyallahu anh'dan RasÛlUİIah sallallahu aleyhi vesellem bu-yurdu ki: "Allahu Teâlâ buyuruyor ki; <Ey Adem oğlu! Sen Bana ibadet için vakit ayır ki, Ben senin kalbine zenginlik doldurayım ve fakirliğini gidereyim. Eğer böyle yapmazsan senin elini meşguliyetlerle doldururum, fakirliğini de gidermem>". (Ahmed, ibni Mâce, Mîşkât)
İZAH: Birçok hadislerde çeşitli lafızlarla bu konu zikredilmiştir. Hz. İmran bin Husayn radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'İn şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kim tam olarak Allah'a yönelirse ve ancak O'nun adamı olursa, Allahu Teâlâ onun her zaruretini bizzat görür ve ummadığı yerden ona rızık ihsan eder. Kim de dünyanın peşine düşer ve her an onu düşünürse, Allahu Teâlâ, <Sen dünya ile meseleni ha!!et> diye onu dünyaya havale eder". Hz. Enes radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kimin bütün teveccühü ve en son gayesi dünya kazanmak olursa, onun için sefer yaparsa ve kalbinde yalnız onun hayali bulunursa, Allahu Teâlâ onun gözünün önüne fakirlik ve yoksulluk (korkusunu) getirir (yani her an, "Kazancım azaldı. Nasıl geçineceğim" diye korkar, durur). Onun vakitlerini (bu düşünce ve tereddütler) perişan eder. Sadece takdir olunan kadar elde eder. Kimin de teveccühü ve asıl maksadı ahiret olursa, ahiret işleri için sefer ederse ve kalbinde sadece ahiretin hayali olursa, Allahu Teâlâ (dünyaya tenezzül etmemeyi, endişe etmemeyi) ve dünyaya aldırmamayı onun önüne getirir. Onun ahvalini bir araya toplar. Dünya zelil olarak onun yanına gelir".[70] Dünyanın zelil olarak ona gelmesinin manası şudur: Takdir olunan şey mutlaka gelecektir. Çünkü pek çok hadislerde şu ifade geçmiştir: "Ölümün insanı aradığı gibi rızıkta insanı arar". Madem ki rızık onun aramaktadır, o halde onun yanına gelmeye mecburdur. O kimse istiğna edip tenezzül göstermese de rızık mutlaka yanına gelecektir. İnsanın bizzat onun yanına gitmesi, onun da aldırmaz davranmasından daha büyük hangi zillet olabilir?Bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:"Kim kendini Allah'ın nezdinde olan şeyi talep etmeye başlasa, gök onun gölgeliği ve yer onun yorganı olsa, dünyanın hiçbir şeyini düşünmese bile böyle kimse ekin ekmeden ekmek yiyecek, bağda ağaç yetiştirmeden meyve yiyecektir. Eğer o Allah'a tevekkül ederse ve O'nun rızasını aramaya devam ederse, Allahu Teâlâ yedi kat gökler ve yedi kat yerleri onun rızkına mes'ul kılar. Onların hepsi birden ona rızık ulaştırmak için çalışırlar. Ona helal rızık ulaştırmakta kusur etmezler. O kişi hesapsız olarak rızkını tam olarak alır".[71]Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma diyor ki; Rasûlullah saiiatiahu aleyhi vesellem Mescid-i Hayf'ta (Minâ Mescidi'nde) vaaz etti. Hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Kimin maksadı dünya olursa Allahu Teâlâ onun ahvâlini perişan ve dağınık kılar. Fakirlik (korkusu) her an onun gözü önünde durur. Dünya ise takdir olunandan fazla ele geçmez". Hz Ebû Zer radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu naklediyor. "Kim dünyanın peşine düşerse, onun Allah ile bir alâkası yoktur. Kim de müslümanların (iyiliği ve hayrını isteyen) bir fikri yoksa, onun Müslümanlarla bir ilişkisi yoktur. Kim de (dünyevi menfaatleri için) kendini seve seve zelil kılarsa, onun bizimle hiçbir bağlantısı yoktur". (Sadece üç kuruş için yada başka bir dünyevî çıkar için kendini başkasının önünde rüsvay etmek şüphesiz ki, kendi kadir ve kıymetlini bilmemektendir. Mensubu bulunduğu din büyüklerinin adını lekelemektir. En yüksek nisbet ise peygamberlerin iftiharı olan Hz. Muhammed Mustafa saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in ümmetinden olmaktır).Hz. Enes radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'ln ŞU hadisini nak-letmiştir: "4 şey bedbahtlık alâmetidir; 1-Gözlerin kuru olması (yani gözlerden hiç bir zaman Allah korkusundan dolayı bir yaş akmaması), 2-Kalbin katı olması (kendi' ahireti için veya bir başkası hakkında hiçbir zaman yumuşamaması), 3-Uzun emeller ve arzular, 4-Dünya hırsı"[72] Hz. Ebû Derda radıyaiiahu anh bir defasında şöyle bir uyarıda bulundu: "Ey insanlar! Size ne oluyor ki, ben sizin alimlerinizin günden güne (ölümler sebebiyle) azaldığını ve cahillerinizin ilim öğrenmediğini görüyorum. Alimler ahirete intikal etmeden ve onların ölümleri sebebiyle ilim yok olmadan önce ilim öğrenin (yoksa doğru dürüst okutacak biri bulunmayacaktır). Ben sizin Allahu Teâlâ'nm zimmetine almış olduğu şeyi (yani rızkı) toplamak için büyük bir hırs için de olduğunuzu ve kendi zimmetinizde olan (ilim ve ameli) zayi ettiğinizi görüyorum. Ben sizin en şerli insanlarınızın, zekatı ceza kabul eden, namazı ihmal eden, Kur'an okumaya iltifat etmeyen kimseler olduğunu görüyorum".[73]
8) Ebû Musa radıyallahu an/j'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Kim dünyasını severse, ahiretine zarar verir. Kim de ahiretini severse (görünürde) dünyasına zarar verir. Öyleyse devamlı olanı (yani ahireti), fani olan şeye tercih edin". (Ahmed, Beyhakî, Mişkât)
İZAH: Dünya hayatı ne kadar uzun olursa olsun, mutlaka bir gün sona erecektir. Onun mal ve metâı ne kadar fazla olursa olsun, bir gün elden çıkacaktır. İster ölüm neticesinde elden çıkar, isterse zayi olup telef olarak elden çıkar. Ahiret hayatı ise hiçbir zaman tükenici değildir. Onun nimetleri ebedi kalıcıdır. Bu durumda şu açıktır ki, insanda birazcık akıl varsa, devamlı yanında kalacak olan şeyi seçmelidir. Yanında devamlı kalması hiçbir şekilde mümkün olmayan şeyin peşine düşmek akılsızlığın zirvesidir. Ancak bizim akıllarımız üzerine gaflet perdesi örtülüdür. Şu (dünya) istasyonunun bekleme salonundaki süs ve ziynete gönül vermiş oturuyoruz. Halbuki orada kalma süresi trenin gelip de ona binmemize kadar olan zamandır. Bu kadar az zaman içinde insan eğer sefer hazırlığı ile meşgul olsa, yolculuk ihtiyaçlarını hazırlasa, vatanına varınca işine yarayacak olan şeyleri temin etse şüphesiz kendisi için faydalı olur. Ama eğer bu kıymetli vaktini ve azıcık fırsatı orada gezip eğlenmeye harcarsa ve kendi eşyası dağınık dururken bekleme salonunun temizliği ve onun mobilyalarını düzenli bir şekilde yerleştirmeye çalışırsa veya bundan daha büyük bir ahmaklık edip de oraya asmak için aynalar ve nakışlar satın almaya başlarsa, kendi eşyasını da kaybeder, kendi sermayesini de zayi eder.Bu hadiste dünyayı sevmemek hakkında uyanda bulunulmuştur. Çün sevgi öyle şiddetli bir şeydir ki, hangi insana bulaşırsa, onu ağır ağır kendine e eder. Bundan dolayı ahiret sevgisini meydana getirmeye teşvik edilmiştir. Dünya sevgisini terk etmeyi tenbih etmiştir. Zira dünyayı seven biri her ne kadar şu an ahiret amelleri yapıyor olsa da bu pis dünyanın sevgisi izini bırakmadan durmayacaktır ve bu sevgi yavaş yavaş ahiret işlerinde gevşeklik, zorluk ve zarar çıkarmaya başlayacaktır. Büyük zatlar şöyle buyurmuşlardır: "Kim dünyayı severse, bütün pîr ve mürşidler bir araya gelseler de onu doğru yola getiremezler. Kim de dünyayı terk ederse (ondan nefret ederse), bütün müfsid (bozguncular) bir araya gelseler de onu doğru yoldan saptıramazlar"[74]Hz. Berâ radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kim dünyada kendi şehvetlerini tatmin ederse, o ahirette şehvetlerini tatmin etmekten mahrum olur. Kim dünyada nazlı yetişmiş (zengin) insanların süs ve ziynetine (hırs ve heves) gözüyle bakarsa, o göklerin saltanatında zelil kabul edilir. Kim de en az miktardaki bir rızka sabır ve tahammül ederse, o Cennet'te Firdevs-i Alâ'da kalacağı yeri tutmuş olur".Hz. Lokman aieyhisseiam meşhur bir hekimdir. Kur'an-ı Kerim'de de onun nasihatleri zikredilmiştir. O siyah renkli Habeşli bir köle idi. Allahu Teâlâ ona ihsan etti de Lokman-ı Hekim oldu. Bazı rivayetlerde geçtiğine göre Allahu Teâlâ onu hikmet ve padişahlık arasında hangisini isterse seçmesi için serbest kıldı. O hikmeti seçti. Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Allahu Teâlâ tarafından ona, <Sen padişah yapılıp da hakka uygun bir hükümet etmek ister misin?> buyuruldu. O, <Eğer Rabbirm tarafından bu bir emirse benim hiçbir mazeretim yoktur. Çünkü bu durumda Allahu Teâlâ bana yardım eder. Ama eğer bu teklifi kabul edip etmemekte serbest isem affımı talep ederim. Ben kendi boynuma musibet yüklemek istemiyorum> dedi. Melekler, <Ey Lokman! Bu nedendir?> dediler. O, <İdareci çok çetin bir yerde olur. İstenmeyen şeyler ve zulüm onu her taraftan kuşatır. Bu durumda ona yardım edilecek mi, edilemeyecek mi? Eğer hakka uygun karar verirse, o zaman kurtulabilir. Yoksa Cennet'in yolundan sapacaktır. Bir kişinin dünyada gününü zelil olarak geçirmesi, dünyada şerefli bir hayat geçirip de (ahiret bakımından) zayi olmasından daha hayırlıdır. Kim dünyayı ahirete tercih ederse dünya elinden çıkar. O kişi de zaten ahiret işine yaramaz> dedi. Melekler onun verdiği cevaba çok hayret ettiler. Sonra o uyudu. Allahu Teâlâ da onun üzerine hikmeti örttü"[75]Ondan nakledilen hikmetler ve oğluna yaptığı nasihatler çok acayiptir. Bu nasihatler pek çok rivayetlerde zikredilmiştir. Onlardan biri de şudur: "Oğlum! Sık sık alimlerin meclislerinde otur. Hekimlerin (hikmet sahiplerinin) sözlerini dikkatle dinle. Allahu Teâlâ sağnak yağan yağmurla ölü olan toprağı dirilttiği gibi hikmet nuru ile ölü kalbi diriltir". Bir adam onun yanından geçti. O vakit onun yanında bir topluluk vardı. Adam, Lokman Hekim'e "Sen falan kavmin kölesi değil misin?" dedi. O, "Evet ben onların kölesiydim" dedi. Adam, "Sen falanca dağın yakınında keçi güden kişi değil misin?" dedi. O, "Evet. Ben oyum" dedi. Adam, "Öyleyse sen bu makama nasıl ulaştın?" dedi. O, "Şu birkaç şeye devam edip, dikkat etmekle; Allah korkusu, doğru konuşmak, emaneti tam olarak eda etmek, boş konuşmaktan sakınmak" dedi.Lokman Hekim başka bir zaman oğluna şöyle buyurdu: "Oğlum! Allah'ın azabından emin olmayacak şekilde O'ndan ümitli ol. Aynı şekilde O'ndan ümidini kesmeyecek şekiide O'nun azabından kork". Oğlu, "Babacığım! Kalp bir tanedir. Onda ümid ve korku bir arada nasıl bulunabilir?" dedi. O, "Mü'min işte böyledir. Onun bir bakıma iki kalbi olur. Birinde tam bir ümid, diğerinde ise tam bir korku olur".Lokman Hekim'in şöyle bir sözü daha vardır: "Oğlum! Rabbim beni bağışla duasını bol bol oku. Allahu Teâlâ'nın lütufları arasında öyle vakitler vardır ki, insan o vakitlerde ne isterse verilir". Lokman Hekim başka bir zaman şöyle buyurmuştur: "Oğlum! Allah'a kuvvetli bir iman olmadan iyi amel yapmak imkansızdır. İmanı zayıf olanın ameli gevşek olur. Oğlum! Şeytan seni herhangi bir zamanda şüpheye düşürürse, onu yakîn ile mağlup et. Ne zaman seni amelde tembelliğe sevk ederse, kabir ve kıyameti hatırlayarak ona galip ol. O senin yanına dünyaya rağbet veya (buradaki sıkıntılardan) korkutma yoluyla gelirse ona, <Dünya mutlaka elden çıkacak birşeydir (ne buranın rahatı daimidir ne de sıkıntısı devamlı kalıcıdır)> de".Lokman hekim şöyle buyurmuştur: "Oğlum bir kimse yalan konuşursa, onun yüzünün nuru gider. Kimin bozuk âdet ve alışkanlıkları varsa, gam ve keder onun başına biner. Dağların kayalarını bir yerden başka bir yere taşımak, ahmaklara laf anlatmaktan daha kolaydır". Yine o şöyle buyurmuştur: "Oğlum! Kendini yalandan çok koru. Yafan söylemek serçe eti gibi lezzetli gelebilir, ancak kısa zamanda, yalan söyleyen kimsenin düşman kazanmasına sebep olur. Oğlum! Cenazelere katılmaya önem ver. Düğün ve merasimlere katılmaktan kaçın. Çünkü cenaze ahireti hatırlatır. Düğün ve merasimler ise insanı dünya tarafına çekerek meşgul eder. Oğlum! Karnın tok iken yemek yeme. Yemeği köpeğin önüne dökmek tok karnına yemekten daha iyidir. Oğlum! insanların seni yutacağı kadar tatlı olma. Ve insanların tüküreceği kadar da acı olma. Oğlum! Sen horozdan daha aciz olma. Şöyle ki, o, seher vaktinde uyanıp ötmeye başlar, sen ise yatağında yatıp uyursun. Oğlum! Tevbeyi geciktirme. Çünkü ölümün vakti (insanlara göre) kararlaştırılmamıştır. O aniden gelir. Oğlum! Cahille dost olma ki git gide onun cahilce sözleri sana güzel gelmeye başlar. Hikmet sahibine karşı kendi başına düşmanlık alma ki, o senden yüz çevirir (sonra sen onun hikmetlerinden mahrum kalırsın). Oğlum! Yemeğini muttaki insanlardan başkasına yedirme, işlerinde alimlerle meşvere yap".Biri Lokman aieyhissetam'a, "En kötü insan kimdir?" dedi. Buyurdu ki, "Kötülük yaparken birinin kendini göreceğine aldırmayan kimsedir". O şöyle buyurmuştur: "Oğlum! sık sık iyilerle otur. Çünkü onlarla oturmakla iyilik kazanırsın. Eğer onlar üzerine herhangi bir vakit Allah'ın hususi rahmeti inerse, sana da ondan mutlaka bir şeyler nasip olur (çünkü yağmur yağdığı yerin her tarafına ulaşır) Kendini kötü insanlarla arkadaşlıktan uzak tut. Onların yanına oturmakta herhangi bir hayır umudu yoktur ve onlara herhangi bir vakitte azab inerse, onun tesiri sana da ulaşır". O şöyle buyuruyor: "Evlad için baba dayağının faydası, suyun ekine olan faydası gibidir". O şöyle buyurdu: "Oğlum! Sen dünyaya geldiğinden beri her gün ahirete yaklaşıyorsun (ve dünyadan da her gün sırtını çevirmektesin. O halde her gün kendisine doğru yürüdüğün ev, kendisinden her gün uzaklaştığın evden daha yakındır). Oğlum! Borçtan kendini koru. Çünkü o gündüz zillet, gece garn ve kederdir (yani gündüz alacaklının taleplerinden dolayı zillete katlanmak gerekmekte, geceleri de borç düşüncesi ile geçmektedir). Oğlum! Günahlara cü'ret etmeyecek şekilde Allah'ın rahmetinden ümitvâr ol. Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyecek şekilde Allah'tan kork. Oğlum! Biri sana gelip, <Fa-lanca kişi benim iki gözümü çıkardı> diye şikayet etse, gerçekten de onun iki gözü çıkmış olsa, diğer kişinin ifadesini dinlemeden önce onun hakkında bir görüşe sahip olma. Belki de ilk adımı o atmış ve daha önce o dört tane göz çıkarmıştır"[76]Fakih Ebûlleys rahmetuiiahi aieytiın naklettiğine göre Hz. Lokman aieyhisseiam ahirete intikal edeceği sırada oğluna şöyle dedi: "Oğlum! Ben sana hayatım müd-detince pek çok nasihatler ettim. Şu an (son vaktimdir). Sana attı nasihat yapıyorum; 1-Sadece ömrünün bekası kadar kendini dünya ile meşgul et (dünya ise ahiret karşısında hiçbir şey değildir). 2-Allah'a ne kadar muhtaç isen ona o kadar ibadet et (şu açıktır ki insan her şeyde Allah'a muhtaçtır). 3-Ahirette ne kadar kalmak istiyorsan, o nisbette, orası için hazırlık yap (şu açıktır ki ölümden sonra oradan başka kalacak bir yer yoktur). 4-Cehennem'den kurtulduğuna kesin olarak inanana kadar ondan kurtulmak için çalışmaya devam et (şu açıktır ki, bir kimse ağır bir adli davaya mübtela olmuşsa, o davadan kurtulduğuna dair kesinlik yoksa her an çalışmaya devam eder). 5-Cehennem ateşinde yanmaya ne kadar cesaret ve gücün varsa, o kadar günahlara cüret et (çünkü günahların cezası kânûnî bir şeydir. Bir de hakimler hâkiminin inayetinin olup olmayacağı ve lütfü bilinmemektedir). 6-Günah işleyeceğin zaman Allahu Teâlâ'nın ve meleklerin görmeyeceği bir yer araştır (çünkü bizzat hâkimin önünde, istihbarat elemanlarının karşısında âsi olmanın neticesi malumdur)"[77]Bu birkaç nasihat Hz. Lokman aieyhisseiam'a bağlı olarak zikredilmiştir. Onun nasihatlerinden maksat da baştan beri yazdığımız aynı konudur. Yani kim dünyayı severse, ahiretine zarar verir.Arfece Sakafî mhmetullahi aleyh diyor ki: Ben Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh'dan ifâ ıdiye başlayan sûreyi okumasını rica ettim. Okumaya başladı ve"Ne var kî siz dünya hayatını tercih edersiniz. / Halbuki ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır" (A'lâ-16,17) ayetine ulaşınca okumayı bırakıp, "Şüphesiz biz dünyayı ahirete tercih ettik" buyurdu. Orada bulunanların hepsi susmuşlardı. Tekrar, "Biz dünyayı ahirete tercih ettik. Çünkü biz onun süs ve ziynetine baktık, onun kadınlarına baktık, onun yemek ve içmesine baktık. Ahiretin bu gibi şeyleri bizden gizliydi. Bundan dolayı dünyayı tercih ettik. Ahireti terk ettik" buyurdu. Hz. Enes radıyallahu enh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu naklet-miştir: "Kullar, dünya ticaretini, ahiret ticaretine tercih etmedikleri müddetçe Lâ ilahe illallah kelimesi kulları Allah'ın gazabından korur. Dünya ticaretini ahiret ticaretine tercih ettikleri ve ondan sonra, Lâ ilahe illallah dediklerinde, bu kelime, <Siz yalan söylüyorsunuz> diye kendilerine döndürülecektir". (Yani sizin İkrarınız yalandır ve sadece bir sayıklamadır).Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kim Lâ İlahe illallahu vahdehû la şerikelehu kelimesine şehadet ederek Allah'a kavuşursa, ona başka bir şey karıştırmadığı müddetçe (doğruca) Cennet'e girer". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sözünü üç defa tekrarladı. Oradaki topluluktan bir şahıs, "Anam babam sana feda olsun. Başka bir şey karıştırmaktan maksat nedir?" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetlem, "Dünya sevgisini ona tercih etmek, onun için mal biriktirmek, dünya eşyasıyla sevinmek ve kibirli insanlar gibi davranmaktır" buyurdu. Diğer bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Dünya (ahirette) evi olmayanın evidir. Yine dünya (ahirette) malı olmayanın malıdır. Dünya için, aklı olmayan kimse mal biriktirir"[78]Rasûlullah sai-laiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Dünya mel'undur. Dünyanın içinde ne varsa hepsi mel'undur. Ancak Allah için olanlar müstesnadır"İmam Gazali rahmetuiiahî aleyh, Dünyanın Zemmi kitabında şöyle yazıyor: Bütün hamdler ve övgüler, kendi dostlarına dünyanın tehlikelerini ve onun afetlerini bildiren ve onun kusurlarını ve sırlarını dostlarına aşikar kılan Allah'a aittir. Hattâ ki onlar dünyanın ahvalini tanımışlardır. Onun iyilik ve kötülüğünü mukayese edip şunu bilmişlerdir ki, onun kötülükleri iyilikleri üzerine galip gelmiştir. Dünyaya bağlı olan ümitler onun peşinden gelen endişe verici şeylere karşı koyamazlar. Dünya canlı ve hareketli bir kadın gibi insanları kendi güzellik ve cemaliyle esir almaktadır. Kötü ve çirkin hareketiyle, kendisine ulaşma arzusunda olanları helak etmektedir. O kendini isteyenlerden kaçmaktadır. Onlara yönelmekte çok cimridir. Yönelse bile onun yönelmesi de afet ve musibetlerden emin değildir. Bir defa iyilik etse, bir sene boyu kötülük eder. Kim onun tuzağına düşerse, onun sonu zillettir. Kim onun sebebiyle kibirlenirse, o sonunda hasret ve üzüntüye doğru gider. Onun âdeti kendi aşıklarından kaçmak ve kendisinden kaçanın peşine düşmektir. O, kendisine hizmet edenden ayrı kalır. Kendisinden yüz çevirenlerle de buluşmak için çalışır. Onun saflığında bile bulanıklık vardır. Onun sevincinden de üzüntü ve gam ayrılmaz. Onun nimetlerinin meyvesi hasret ve pişmanlıktan başka bir şey değildir. O çok aldatıcı, hilekâr bir kadındır. Çok kaçkın ve ansızın kaybolandır. Kendini arzulayanlar için son derece süs ve ziynetlere bezenir. Onlar, ona tam olarak kendilerini kaptırdıkları zaman onlara diş göstermeye başlar. Onların düzenli hayatlarını perişan eder. Kendi cadılığını onlara gösterir. Sonra da öldürücü zehirlerini onlara tattırır. O Allah düşmanıdır. Allah dostlarının düşmanıdır. Allah'ın düşmanlarının da düşmanıdır. Allahu Teâlâ'nın düşmanı olması şöyledir; O Allah'a gidenlerin yolunu kesmektedir, O Allah dostlarına şöyle düşmanlık yapmaktadır: Onların gönüllerini kendine yöneltmek için çeşit çeşit ziynetler takınır. Bu yüzden onlar ona iltifat ederek, Allah'tan ilişkilerini kesmelerinden dolayı sabrın acı yudumunu içmektedirler. Dünyanın Allah'ın düşmanlarına düşmanlık etmesi ise şöyledir; Kendi hile ve tuzağıyla onları avlar. Onlar onun dostluğuna tam güvendikleri sırada birden onları ortada yalnız bırakır. Halbuki onlar, o vakit ona şiddetle muhtaç olacaklardır. Bu yüzden onlar dâimi hasret ve dâimi azaba mübtela olacaklardır.Kur'an-ı Kerimin ayeti kerimelerinde ve hadisi şeriflerde dünya sık sık kınanmıştır. Hatta bütün Enbiya-i Kiram a/â nebiyyina ve aleyhimüssalatü vesselamın gönderilişleri, dünyaya gönül vermemeye tenbih içindir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında ölü bir oğlağın yanından geçiyordu. Sahabelere hitaben, "Siz bu ölmüş oğlağın kendi sahibi yanında bir değeri olduğunu düşünüyor musunuz?" buyurdu. Sahabeler, "Onun değersizliği atılmış olmasından bellidir" dediler Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bu ölü oğlak, sahibinin yanında ne kadar zelil ve değersiz ise, dünya da Allahu Teâlâ'nın nezdinde bundan daha zelil ve değersizdir. Eğer dünyanın değeri Allah'ın nezdinde bir sivri sineğin kanadına denk olsaydı. Hiçbir kafire bir yudum su dahi verilmezdi". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Dünya sevgisi her hatanın başı ve kaynağıdır".Hz. Zeyd bin Sabit radıyaiiahu anh buyurdu ki: Biz bir defasında Hz. Ebû Bekr radiyaliahu antim yanındaydık. O içmek için bir şey istedi. Bal şerbeti getirildi. Onu ağzına yaklaştırınca ağlamaya başladı. O kadar ağladı ki, yanında bulunanlar da ondan müteessir olarak ağlamaya başladılar ve çok ağladılar. Sonra tekrar ağzına yaklaştırınca yine ağlamaya başladı. Sonra gözyaşını sildi ve şöyle söyledi: "Ben bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemin yanındaydım. Onun iki eliyle bir şeyi uzaklaştırdığını gördüm. Halbuki ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm önünde bir şey göremedim. Bunun üzerine <Ya Rasûlallah! Kendinizdenneyi uzaklaştırıyorsunuz?> diye sordum. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, <Dünya benim karşıma çıkmıştı. Ben onu kendimden uzaklaştırdırn. Sonra dünya tekrar benim yanıma geldi ve 'Sen benden kurtulsan da (hiç üzülmeye gerek yok, çünkü) senden sonra gelenler benden kurtulamayacaklardır' dedi> buyurdu".Bir hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ahiretin devamlı ve sürekli olduğuna iman ettikten sonra yine de şu aldatıcı dünya yurdu için çalışan kimseye şaşıyorum". Bir defasında Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem --bir çöplükten geçti. Orada kurumuş kemikler, kazurat ve eskimiş yırtık çaputlar vardı. Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesetlem orada durdu ve "Gelin bakın. İşte dünyanın son noktası ve onun bütün ziynet ve süsü budur" buyurdu.Bu kısa hadis başka bir hadiste geniş olarak geçmiştir. Ancak Allâme Irâkî ve diğer muhaddis hazretleri buyurdular ki: "Biz bu rivayetin nerede olduğunu bulamadık". Buna rağmen İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh o rivayeti nakletmiştir. Sahibi Gût ise onu Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi a/ey/7'den mürsel olarak rivayet etmiştir. O rivayet şudur: Hz. Ebû Hureyre radıyaüahu anh diyor ki; Bir defasında Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem bana, "Ben sana dünyanın hakikâtini göstereyim mi?" buyurdu. Ben, "Elbette buyurunuz" dedim. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem beni yanına alarak Medine-i Münevver'nin dışında bulunan bir çöplüğün yanma götürdü. Orada insan kafaları, kazurat, yırtık çaputlar ve kemikler vardı. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ebû Hureyre bunlar insanların kafatasları. Bunların içindeki beyinler, sizin bugün hırslandığınız gibi dünyaya hırslanıyorlardı. Sizin ümidler kurduğunuz gibi bunlar da ümidler kuruyorlardı. Bugün bunlar derişiz olarak duruyorlar. Bir müddet geçtikten sonra toprak olacaklardır. Şu kazurat ve pislikler, rengârenk yemeklerin neticesidir. İnsan onları çok büyük emekle kazandı ve elde etti. Sonra onları hazırladı ve yedi. Şimdi ise bu insanların kendisinden (nefret edip) kaçtıkları bir halde bulunmaktadır (güzel kokusu ile insanları uzaktan kendisine yönelten o yemeğin sonu bugün öyle bir hale gelmiştir ki, onun kokusu insanları uzaktan, kendisinden iğrendirip, nefret ettirmektedir). Bu bez parçalan, o süslü elbiseleri (-ki onu giyerek insan kibirlenirdi- Bugün onları) rüzgarlar bir taraftan bir tarafa savurmaktadır. Şu kemikler insanların üzerlerine bindikleri hayvanların kemikleridir. (Onlar atiar üzerine binip nazlanıyorlardı) ve dünyada geziyorlardı. O halde kim bu ahval üzerine (ve bu ibret veren sonuçlar üzerine) ağlamak isterse bunlara bakarak ağlasın". Hz. Ebû Hureyre radı-yaiiahu anh diyor ki: "Biz hepimiz çok ağladık".
Bir başka hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Dünya (dış görünüşü bakımından) tatlı ve yemyeşildir. Allahu Teâlâ sizin orada nasıl amel yapacağınıza bakmak için sizi geçmişlerinize halef yaptı. Beni İsrail'e dünya kapıları açılınca onun süs ve eşyasının, kadınlarının, altın ve gümüşlerinin tuzağına düştüler". Hz. İsa aieyhisseiam buyurdu ki: "Dünyayı kendinize efendi edinmeyin. O sizi kendine köle yapar. Hazinenizi, (zayi olma endişesi olmayan)Allah'ın yanında saklayın. Dünya hazinelerinin her an zayi olma endişesi vardır. Ama Allah ceiie ceiatuhu nun hazinesine hiçbir afet gelmez". Yine Hz. İsa aieyhisseiam buyurdu ki: "Dünyanın fenalığının alâmetlerinden biri de dünyada Allah'a itaatsizlik edilmesidir. Onun fenalığının alâmetlerinden bir diğeri de, onu terk etmeden ahiret kazanılamaz, Şunu iyice bilin ki, dünya sevgisi her hatanın başıdır. Az bir süre nefsani arzulan tatmin etmek uzun süreli üzüntü ve azaba sebep olur". O şöyle buyurmuştur: "Dünya bazı kimselerin talibi olur, bazılarının da matlubu. Kim ahirete talip olursa dünya ona talip olur. Homurdanarak rızkını ona ulaştırır. Kim de dünyayı talep etmeye başlarsa, ahiret onu bizzat talep etmez. Nihayet ölüm gelir ve onun boynuna çöker".Hz. Süleyman a/â nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam bir defasında ordusuyla beraber gidiyordu. Kuşlar onu gölgelendiriyorlardı. Sağ ve solunda insan ve cinler bulunuyordu. Bir âbidin üzerinden geçti. Âbid, ona "Allahu Teâlâ size çok büyük bir saltanat ihsan etmiştir (cinler, insanlar, hayvanlar ve kuşların üzerinde sizin hükümetiniz vardır)" dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman aiâ nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam buyurdu ki: "Müslümanın amel defterindeki bir Subhanallah Süleyman'ın bütün mülkünden daha üstündür. Çünkü bu saltanatın hepsi çok çabuk bitecek ama Subhanallah''in sevabı devamlı baki kalacaktır".Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kimin son maksadı dünya olursa, onun Allahu Teâlâ ile bir alakası yoktur. Allahu Teâlâ onu dört şeye müb-tela kılar; 1-Bitmeyen bir gam (ki her an gelirinin artmasını fikreder durur), 2-Fır-sat ve boşluk bulamayacak derecede meşguliyet, 3-Asla müstağni kılmayacak bir fakirlik (yani geliri ne kadar artarsa masraf ve gideri o kadar fazla olur, böylece geliri az bulur), 4-Hiçbir zaman tamamlanmayacak olan uzun uzun ümidler".Hz. İbrahim alâ nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam'\n sahifelerinde şöyle yazi-yordu: "Ey dünya! Sen kendileri için süslendiğin salih kimselerin gözünde ne kadar zelilsin. Ben onların kalplerine sana karşı düşmanlık koydum. Onlara senden yüz çevirmeyi nasip ettim. Ben senden daha alçak bir mahluk yaratmadım. Senin bütün yükselişin son derece değersiz, önemsiz ve biticidir. Ben senin yaratıldığın gün şuna karar verdim ki, ne sen kimsenin yanında devamlı kalacaksın ne de kimse seninle devamlı kalacaktır. Senin sahibin sana ne kadar cimrilik yaparsa yapsın (durum böyledir). Ne mutlu o salih insanlara ki, kalpleriyle Allah'ın hükmüne razı olduklarını Bana bildirirler ve kendi gönülleriyle Bana doğruluk ve sebatı haber verirler. Onlar için sevinç ve ferahlık vardır. Yanımda onlar için öyle bir nur vardır ki, onlar kabirlerinden kalkıp yanıma geldiklerinde o nur, onların önlerinde olacaktır. Sağ ve sollarında melekler olacaktır. Nihayet Ben, onların Bana bağladıkları bütün ümidlerini yerine getiririm".Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü bazı insanlar Arap diyarının dağları kadar fazla ameller ile geleceklerdir. Ancak onlar Ce-hennem'e atılacaklardır". Biri, "Ya Rasûlallah! Bunlar namaz kılan kimseler mi?"diye sorunca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Onlar namaz kılan, oruç tutan üstelik teheccüd kılan kimseler olacaklardır. Ancak dünyanın herhangi bir şeyi (servet, izzet vs.) onların önüne gelince bir anda (caiz olup olmadığına aldırmadan) ona dalacaklardır". Hz. İsa aiâ nebiyyina ve ateyhissaiato vesselam şöyle buyurdu: "Dünya ve ahiret sevgisi bir kalpte toplanmaz. Ateşle suyun bir kapta toplanmadığı gibi". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Dünyadan sakının. O Hârutve Mâruftan daha fazla sihirbazdır". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında Sahabelerin yanına geldi ve "Sizden kim Allahu Teâlâ'nın (kabirdeki) körlüğü gidermesini ve onun (ibret) gözlerini açmasını ister. (Kim bunu istiyorsa o dikkatle dinlesin.) Kim dünyaya ne kadar rağbet ederse ve ne kadar uzun uzun ümidler beslerse Allahu Teâlâ onun kalbini o kadar kör eder. Kim de dünyaya rağbet etmezse, kendi arzularını kısarsa, Allahu Teâlâ ona öğrenmeden ilim öğretir. Kimse ona yol göstermeden Allah ona yolu bildirir. Yakında öyle insanlar gelecek ki, onların saltanatı, insanları katletmek ve baskı üzerine kurulacaktır. Cimrilik ve gururla zenginlik elde edeceklerdir. Nefsâni arzulara tâbi olmakla insanların kalbinde onlara karşı sevgi oluşacaktır. Sizden kim o zamana yetişir de zengin olma imkanı varken fakirliğe sabrederse, insanların (arzularına tâbi olarak) onların kalplerinde sevgi oluşturma imkanı varken, onların düşmanlığına katlanırsa, insanlara (ayak uydurarak) izzet kazanmak varken, zilletle yetinirse ve bunlara ancak Allah için katlanırsa, ona 50 sıddîk sevabı verilir".Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e Bahreyn'den çok mal geldi. Ensardan (ihtiyaç sahibi olan) sahabeler bu haberi duyunca sabah namazında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanına kalabalık bir şekilde toplandılar. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem namazdan sonra kalabalığa bakarak tebessüm buyurdu ve "Zannediyorum siz o malın haberini duyup geldiniz" dedi. Onlar, "Ya Rasûlallah! Şüphesiz onun için geldik" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu; "Ben size (malın çoğalacağı hakkında) müjde veriyorum. Yakında mal çoğalacaktır. Siz ümitli olun kendisiyle sevindiğiniz şey (yani mal) sizin yanınıza bol bol gelecektir. Ben sizin fakirlik ve yoksulluğunuzdan korkmuyorum, fakat ben sizden öncekilere dünya açıldığı gibi size de açılmasından korkuyorum. O zaman siz ona gönül verip durursunuz. Bundan dolayı o sizden öncekileri helak ettiği gibi sizi de helak eder".Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ben sizin hakkınızda en çok AllahuTeâlâ size toprağın bereketlerini çıkarmasından korkuyorum". Biri, "Ya Rasûlallah! Toprağın bereketlen nedir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "Dünyanın ziynetleridir" buyurdu. Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Benim bildiklerimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız ve dünya sizin gözünüzde çok zelil olur, siz ahireti ona tercih ederdiniz". Ondan sonra Ebû Derdâ radıyaiiahu anh kendi tarafından şöyle buyurdu: "Benim bildiğimi siz bilseydiniz, ve feryad ederek ormanlara kaçardınız. Ve mallarınızı korumasız olarak bırakırdınız. Ancak sizin kalplerinizde ahiretin zikri kaybolmuş ve dünya ü-midleri ise sizin önünüzdedir. Bundan dolayı dünya sizin amellerinizin sahibi olmakta ve sanki siz hiçbir şey bilmiyor gibi olmuşsunuz. Bu yüzden sizden bazıları, sonuçtan korkarak kendi şehvetlerini terk etmeyen hayvanlardan daha beter olmuşlardır. Size ne oldu ki birbirinizi sevmiyorsunuz? Birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Halbuki siz birbirinizin din kardeşisiniz. Sizleri ancak içinizde bulunan manevi pislikler birbirinizden ayırmıştır. Eğer siz hepiniz din ve dini konularda bir araya gelirseniz, aranızdaki ilişkilerde artacaktır. Peki size ne oldu ki dünya işlerinde birbirinize nasihat ediyorsunuz da ancak ahiret işlerinde birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Sizin, sevdiğiniz kimseye ahiret meseleleri hakkında nasihat edecek gücünüz yok mu? Ahiret meselesi hakkında ona nasihat edemez misiniz? Bunun sebebi sadece sizin kalplerinizdeki iman azlığıdır. Eğer siz dünyanın hayır ve şerrine kesin olarak inandığınız gibi ahiretin hayır ve şerrine inansaydınız, muhakkak ahireti dünyaya tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin yaptığınız işlere dünyadan daha fazla hak sahibidir. Eğer siz, <Dünya ihtiyacı acildir, şu an önümüzdedir. Ahiret ise sonradan olacaktır> derseniz. O zaman dünyada sonradan gelen ve hasıl olan işler için ne kadar meşakkatlere katlandığınızı bir düşünün (zi-raatin zorluğuna katlanıyorsunuz. Çünkü bir müddet sonra mahsûl çıkacaktır. Aynı şekilde bağ-bahçe meydana getirmek için ne kadar can verircesine çalışıyorsunuz. Çünkü birkaç sene sonra meyveler gelecektir). Siz ne kadar kötü bir kavimsiniz ki, sizde ne derecede iman olduğunu bileceğiniz şeylerle imanınızı ölçmüyorsunuz. Eğer siz Rasûlullah saiieiiahu aleyhi veseiiem'\n getirdiği hükümlerde şüphe ediyorsanız bizim yanımıza geliniz. Biz size açık bir şekilde anlatacağız ve size öyle bir nur göstereceğiz ki, siz onunla Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ne buyurduysa o haktır diye mutmain olacaksınız. Siz aklı eksik ve ahmak kimseler değilsiniz ki, biz sizi mazur görelim. Sizler dünya işlerinde çok güzel görüşlere sahipsiniz O konuda çok dikkatli davranıyorsunuz. (Peki bu ne beladır ki, siz ahiret işlerinizde.ne aklınızı kullanıyorsunuz ne de dikkatli amel yapıyorsunuz?) Peki bu ne haldir? Size ne oldu ki, azıcık bir dünya menfaatinden dolayı çok seviniyorsunuz ve azıcık zarardan dolayı üzülüyorsunuz. Bunun alâmetleri yüzünüze varana kadar anlaşılıyor (yani sevinince yüzünüz açılıyor, üzüntü de ise biraz yüzünüz asılıyor). Musibetler dillere dökülüyor. Zerre kadar meseleye musibet demeye başlıyorsunuz. Matem merasimleri düzenliyorsunuz. Fakat dinin büyük büyük emirleri elden gidince ona ne üzülüp kederleniyor ne de yüzünüzde bir değişme oluyor. Ben sizin dindeki fenalığınızı görünce Allahu Teâlâ'nın size dargın olduğunu düşünüyorum. Siz birbirinizle sevinç ve memnuniyetle görüşüyorsunuz. Her biriniz diğerinin yanında onun ağrına gidecek (hak) sözü söylemek istemiyor. Tâ ki o da kendisiyle ilgili hoşlanmadığı bir söz söylemesin. O halde bu konuları (hak sözü), sadece kalplerde saklayarak birbirinizle geçiniyorsunuz. İç yüzünüzdeki pislikler üzerinde, dış yüzünüzün yeşillikleri açmış bulunuyor. Ölümü hatırlamayı terk etmek konusunda hepiniz ittifak etmişsiniz. Ne olaydı Allahu Teâlâ bana ölüm verip, beni sizin sıkıntınızdan rahatlatsaydı ve beni o yüce zatlara (yani Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ve Sahâbe-i Kiram'a)kavuştursaydı. Ben onları görmeyi arzuluyorum. Eğer onlar yaşasaydılar, sizinle beraber kalmayı istemezlerdi. O halde sizde hayırdan bir nebze kaldıysa ben size açık açık söyledim ve Hak sözü anlattım Eğer siz Allah'ın yanında bulunan şeyi (yani ahireti) talep ediyorsanız çok kolaydır. Ben sizin hakkınızda da kendi hakkımda da yalnız Allah'tan yardım isterim. Bu kadar". Hz. Ebû Derdâ radıyeiiahu anh'm sözü burada bitmiştir.
Onun bu uyarı ve
azarlamasını büyük bir dikkatle okumak gerekir. O öyle kimselere kızıyor ki,
biz oniar hakkında, "Biz asla onlar gibi dindar olamayız"
zannediyoruz. Onların ahvalleri ve başardıkları büyük işler bizim gözümüzün
önündedir. Eğer Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh bizi görseydi. Kesinlikle
üzüntüsünden kahrolurdu. Bu yüce zatlar bizim ahvalimize katiyen bakamazlar ve
ona asla tahammül edemezlerdi.Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:
"Dünya yanlarında emanet olan kimselere Allahu Teâlâ rahmet etsin. Onlar o
emaneti başkalarına havale etmişlerdir. Kendileri endişesiz olarak gitmişlerdir".
Yine o şöyle buyurmuştur: "Kim din konusunda seni engellerse, sen ona
karşı koy. Kim de dünya konusunda sana engel çıkarırsa, o dünyayı onun
suratına vur ve rahat et". Hz. Ebû Hâ-zim rahmetuiiahi aleyh diyor ki:
"Dünyadan sakının. Kıyamet günü mahşer meydanında insan ayağa kaldırılıp,
<Bu şahıs Allahu Teâiâ'nın hakir dediği şeyi büyük kabul etmiştir>
denilecektir". Hz. Abdullah Ibni Mes'ud radıyaliahu anh şöyle buyurdu:
"Herkes kendi evinde birkaç günlük m
1) insanla birlikte öbür aleme gidecek olan şeylerdir. Onlar din ilmi ve sadece Allahu Teâlâ için işlenen güzel amellerdir. Bu iki şey hâlis olarak din ve ahiret-tir. Her ne kadar insan onlardan lezzet alsa da, onlar dünya değildir. Onlardanlezzet alan insanlar bu lezzetten dolayı yemek, içmek, uyumak, evlenmek ve diğer şeylere varana kadar bir çok şeyi terk etmektedirler. Ancak bütün bunlara rağmen bu iki şey yalnızca ahiret işleridir.
2) İkinci kısım, birincisinin tam tersine
günahlardan alınan lezzetler ve caiz olan şeylerin sadece lüzumsuz ve fazla
olan miktarlarıdır. Bunlara m
3) Üçüncü kısım ise bu ikisinin arasında bulunan, ahiret işleri için yardımcı ve destekleyici olan zaruri şeylerdir. Örnek olarak ihtiyaç kadar yemek, uyumak ve zarurete uygun olarak kışlık ve yazlık sade elbise, insanın hayatı ve sağlığı için gerekli olan her şey ve bir de kendileriyle birinci kısımdaki şeylere (ilme ve salih amele) yardım sağlanan şeylerdir. Bu şeyler dünya değil ahiret ve dindir. Yalnız gerçekten onların zaruret derecesinde olmaları şarttır. Onları kullanmaktan maksat din işlerine güç katmak olmalıdır. Eğer onlardan maksat sadece nef-sani haz ve gönlün arzularını tatmin etmek olursa o zaman bu şeyler dünya olur.Ben babamdan (Allah kabrini pür nur etsin) bir kıssayı sık sık dinlerdim. Buyurdu ki: Bir adam ihtiyaçtan dolayı Pani Pet şehrine gidecekti. Yol Camnâ nehrinden geçiyordu. Allah'tan o vakit nehirde taşma durumu vardı. Bu yüzden o an vapur da çalışmıyordu. Adam çok perişandı. Halk ona, "Falan arazide bir büyük zat kalıyor. Ona gidip kendi ihtiyacını söyle. Eğer o bir yol gösterirse belki işin olur. Yoksa hiçbir yol yoktur. Ancak o zat ilk baştan kızar ve reddeder. Bundan dolayı ümidini kesmemelisin" dediler. Nitekim bu şahıs oraya gitti. Kırlık arazide bir kulübe vardı. O zatın çoluk çocuğu da o kulübede kalıyordu. Bu adam ağlayıp, sızlanarak kendi ihtiyacını açıkladı ve "Yarın mahkemede duruşma tarihidir. Oraya gitmek için hiçbir çare yok" dedi. O zat âdeti gereği adamı iyice azarladı ve "Ben ne yapabilirim, benim elimde ne var ki?" dedi. Sonra adam çok yal-vannca şöyle dedi: "Camnâ nehrine gidip, <Beni, ömründe hiçbir şey yemeyen ve hanımına yanaşmayan bir şahıs gönderdi> de. Adam oradan döndü ve o zatın söylediği gibi yaptı, Camnâ nehri bir anda durdu ve bu şahıs karşıya geçti. Sonra Camnâ önceki gibi akmaya başladı. Ancak bu adam ayrıldıktan sonra o büyük zatın hanımı ağlamaya başladı ve "Sen beni zelil ve rüsvay ettin. Sen yemeden kendi kendine şişerek fil gibi olmuş olabilirsin. Sen kendi hakkında istediğin kadar yalan söylemekte serbestsin. Ancak asla hanımının yanına gitmediğini söylemen beni rüsvay etmiştir. Senin bu sözünün manası; <Şu gezip dolaşan çocuklar gayri meşru yolla meydana gelmişlerdir> demektir" dedi. O zat önce hanımına, "Bu sözün seninle hiçbir alâkası yoktur. Ben bunların kendi evladım olduklarını söylüyorum o halde itiraza ne gerek var?" dedi. Ancak kadın, "Sen benim zina eden biri olduğumu söyledin" diyerek hüngür hüngür ağlamaya devam etti. Bunun üzerine o zat şöyle dedi: "İyi dinle! Ben kendimi bildim bileli asla nefsimin
arzusundan dolayı bir
şey yemedim. Her zaman ne yediysem, onunla Allah'a itaat etmek için vücuduma
kuvvet gelmesini irade ve niyet ederek yedim. Sana ne zaman yanaştıysam, her
zaman senin hakkını eda etme iradesini taşıdım. Hiçbir zaman arzularımın
isteklerinden dolayı seninle bir araya gelmedim".Kıssa burada son buldu.
Şimdi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln bir hadisini iyice düşünmekle
yukarıdaki konu teyid edilmiş olur. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
buyurdu ki: "İnsanda 360 eklem vardır. Her eklemin karşılığında (onun
sıhhat ve selametine şükür olarak) her gün bir sadaka vermelidir".
Sahabeler "Ya Rasûlallah! Kim her gün bu kadar sadakayı (yani 360 sadaka)
verebilir?" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Mescide
atılmış olan tükürüğün üzerine toprak serpmek (yani onu temizleyip yok etmek)
sadakadır (yani sadaka sevabı vardır). Yoldan eziyet veren bir şeyi gidermek de
sadakadır. Kuşluk namazı İse bütün sadakalara eşit olabilir"[80]
Çünkü namazda iken her eklem yeri ibadetle meşgul olur. Bundan dolayı kuşluk
namazı bir bakıma her eklem için sadaka olmuş olur.İkinci hadiste bu şeylerle
ilgili daha başka m
maldan mahrum olan onun pek çok fitnelerinden korunmuştur. Ona dalan ve batan ise fitnelere mübtela olmuştur, işte bundan dolayıdır ki, Sahâbe-i Kiram radı-yaiiahu anhum ecmain şöyle buyurmuşlardır: "Biz yoksulluk fitnesine (imtihanına) mübtela kılınınca sabrettik (başarılı olduk). Sonra biz servet ve zenginlik fitnesine (imtihanına) mübtela olduk, sabretmedik (yani o durumdayken maldan ayrı kalmalıydık. Bunu yapamadık)". Çoğunlukla insanların durumu şöyledir: Mal varken onun zararlarından pek az insan senelerce sonra korunmuş olarak çıkmaktadır. Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim ve hadislerde sık sık ondan sakınmaya teşvik edilmiş ve ona dalmanın zararları üzerine uyarı yapılmıştır. Çünkü ondan sakınmak herkes İçin faydalıdır. İşte bundan dolayı alimler şöyle buyurmuşlardır: "Malı (parayı vs.'yi elde) evirip, çevirmek, imanın tadını emer bitirir". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Her ümmet için taptıkları bir buzağı vardır. Benim ümmetimin buzağısı ise altın ve gümüştür (ona taparcasına davranmaktadır). Hz. Musa aieyhisseiam kavminin buzağısı da altın ve gümüşten yapılmış bir ziynetti'[82]Şu da Enbiya-i Kiram aleyhimüssselam ve Evliya-i İzam rahmetuiiahi aleyhime ait olan bir haslettir ki, onların gözünde altın, gümüş, su ve taş aynı derecedir. Bir de ondan sonra sık sık mücahede yapmaları o yüce zatların bu hallerini daha da pekiştirmektedir. Bundan dolayı dünya kendi süs ve ziynetiyle Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi vese/fem'in huzuruna gelinceRasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona, "Benden uzak ol" buyurmuştur.Hz. Ali radıyaliahu anh şöyle buyurmuştur: "Ey sarı ve beyaz (altın ve gümüş) Benden başkasını aldat (ben senin aldatmana kanmam)". Asıl zenginlik kalbin onlarla irtibatını kesmektir. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Zenginlik malın çokluğu değildir. Asıl zenginlik gönül zenginliğidir". Bunun her şahsa nasip olması zordur. O halde en emin yol ondan uzak durmaktır. Çünkü mala kadir olmak ve ele geçirmek durumunda bile insan isterse onu sadaka ve hayra harcasın yine de kalpte ona karşı ünsiyet meydana gelir. İşte bu öldürücü bir şeydir. Çünkü ona karşı ne kadar alışkanlık olursa o kadar Allahu Teâlâ'dan uzaklaşılmış olur. Yokluktan dolayı mala karşı yakınlık azalınca o kişi müslüman ise şüphesiz ki Allahu Teâlâ'ya bağlanmış olur. Çünkü kalp boş kalamaz mutlaka bir şeylere bağlanır. O halde kalp Allah'ın gaynsından koparsa yalnızca Allah'a bağlanacaktır.Zengin insan çoğu zaman şöyle aldanır; O kendisinin mala karşı sevgisinin olmadığını zanneder. Ancak bu büyük bir hata ve sadece bir aldatmacadır. Hakikat şudur ki; onun kalbinde mal sevgisi, onun hissetmeyeceği bir şekilde yerleşmiştir. Mal zayi olduğu veya çalındığı zaman onu hisseder. Kim bunu denemek İsterse kendi malını (muhtaçlara) taksim ederek denesin. Eğer nalın uzaklaşmasından dolayı kalbi mala yöneliyorsa, kalpte mal sevgisinin olduğu bilinmiş olur. Eğer malın hayali bile kalbe gelmezse o zaman mal sevgisinin olmadığı bilinir. Dünya sevgisi ne kadar az olursa kişinin ibadetlerinin sevabı o kadar çok olur. Çünkü ibadetler ve tesbihatlarda sadece dilin hareketi asıl maksat değildir. Bilakis bunlardan maksat kalbe tesirdir. Kalp ne kadar boş olursa ona yapılan tesir o kadar kuvvetli olur.Dahhak rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Bir kimse pazara gider, bir şey görür ve onu almaya rağbet eder. Ancak yokluktan dolayı ona sabrederse, bu onun Allah yolunda bin altın harcamasından daha efdaldir". Bir şahıs Hz. Bişr bin Haris rah-metuiiabi aieytie, "Bana dua ediniz. Çoluk çocuk fazla, bundan dolayı masraflarda darlık çekiyorum" dedi, Bişr rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Sana hanımın un yok derse (ve sen bundan dolayı sıkıntıya düşersen) o vakit Allah'a dua et. Senin o vakitteki duan benim duamdan daha efdaldir" buyurdu. Buna ilave olarak malın çokluğundan dolayı kıyamet günü hesabın uzun olması kesindir. Bundan dolayıdır ki Hz. Abdurrahman bin Avf radtyaliahu anh'\n Cennet'e girmesi gecikmiştir. Bu konuda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın irşadı daha önce geçmiştir. Aynı sebepten dolayı Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh şöyle buyurmuştur: "Benim, mescidin kapısının yanına bir dükkanım olsa. Bundan dolayı her cemaate vaktinde yetişsem ve zikir ve tesbihatla meşgul olsam, dükkandan günlük 50 altın kazansam ve sadaka olarak versem yine de bunu istemem". Biri, "Bunda ne kötülük var ki?" diye sorduğunda, o, "Hesabı uzun olacaktır" buyurdu. Hz. Süfyan rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Fakirler üç şeyi beğenmişler, zenginlerde üç şeyi beğenmişlerdir. Fakirler nefs rahatlığı, kalp rahatlığı ve hesabın hafifliğini beğenmişlerdir. Zenginler ise nefis sıkıntısı, kalp meşguliyeti ve hesabın uzun olmasını beğenmişlerdir".[83]Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemin şöyle bir meşhur hadisi vardır: "Kişi (kıyamet günü) sevdiğiyle beraber olacaktır". Sahâbe-i Kiram radıyaitahu anhum ecmain İslam'dan sonra bu söze sevindikleri kadar başka hiç bir şeye sevinmemişlerdi. Çünkü onların Allahu Teâlâ'ya ve O'nun Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiieme olan sevgileri dillere destan ve aydan daha parlaktı. Öyleyse onlar neden sevinmesinler ki?. Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ kime Kendi sevgisini biraz tattırırsa, o kişi dünya talebinden vazgeçer ve insanlardan çekinmeye ve uzaklaşmaya başlar". Ebû Süleyman Dârânî rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki; "Allahu Teâlâ'nın öyle yaratıkları vardır ki, Cennet bütün nimetleri ve daimi rahatlığına rağmen onları kendine çekememiştir. Onlar sadece Allah'a bağlıdırlar. Böyle insanları dünya kendisine nasıl çekebilir?". Hz. Isa aieyhisseiam bir topluluğun yanına uğradı. Onların bedenleri zayıf, yüzleri ise sararmıştı. Hz. İsa aieyhisseiam, "Size ne oldu?" buyurdu. Onlar, "Cehennem korkusu bizi bu hale soktu" dediler. Hz. İsa aieyhisseiam buyurdu ki: "Allahu Teâlâ'nın (lütfundandır ki,) Cehennem'den korkan kimseyi Cehennem'den korumak O'nun zimmetindedir". Hz. İsa aieyhisseiam ileri gidince birkaç adamla daha karşılaştı. Onların durumu öncekilerden daha ağırdı. Çok zayıftılar ve yüzlerinde çok fazla perişanlık vardı.Hz. İsa aieyhisseiam, "Size ne oldu?" buyurdu. Onlar, "Cennet arzusu (ve aşkı) bizi bu hale soktu" dediler. Hz. İsa ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam buyurdu ki: "Siz Allah'tan neyi ümid ediyorsanız, onu vermek allahu Teâlâ'nın zimmetindedir". İleri yürüyünce bir başka toplulukla karşılaştı. Bunlar ikinci topluluktan daha zayıf ve belleri bükülmüştü. Ancak onların yüzlerinin nuru ayna gibi parlıyordu. Hz. İsa aieyhisseiam onlara da aynı şeyi sordu. Onlar, "Allah aşkı bizi bu hale soktu" dediler. Hz. İsa aieyhisseiam (üç defa), "Ancak sizler mukarrebsiniz, ancak sizler mu-karrebsiniz, ancak sizler mukarrebsiniz" buyurdu. Yahya bin Muaz rahmetuliahi aleyh diyor ki" "Hardal tanesi kadar olan Allah sevgisi bana, sevgisiz yapılan 70 senelik ibadetten daha sevimlidir".[84]
9) Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anft'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Yaşlı insanın kalbi iki şey hususunda devamlı genç kalır. Birincisi dünya sevgisi, ikincisi uzun boylu arzular ve ümidlerdir". (Müttefekun aleyh, Mişkât)
İZAH: Birinci hadisin açıklamasında bu konu geniş olarak geçmiştir. Şöyle ki; Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde ve diğer kaynaklarda sık sık kötülenen asıl dünya, mal sevgisidir. Bu hadisi şerifte ise Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu mevzuya ait özel bir şeye dikkat çekmiştir. Tecrübe ile de bunun doğruluğu tesbit edilmiştir.Yani ihtiyarlıkta dünya sevgisi ve uzun uzun emeller çok fazla artmaktadır. Yaşlılık bakımından ölüm zamanı ne kadar yaklaşırsa o ölçüde çocukları evlendirme arzusu, güzel güzel evler inşa etme heyecanı, arazileri arttırma cezbesi ve diğer emeller gitgide artar. Bundan dolayı insan özelikle kendi nefsini gözetmesi lazımdır.
Bir başka hadiste
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur "İnsan
yaşlandıkça onda iki şey gençlesin Birincisi mal hırsı, ikincisi uzun
ömürlü"ol-ma hırsı",[85] Uzun
ömürlü olma hırsı da aynen ümidlerin uzun olması demektir. Çünkü kişi ölüme
yaklaştıkça ölüme hazırlanmak yerine dünyada devamlı kalma hazırlığı ile
uğraşır. Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunu m
sallaliahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Sizden kim Allahu Teâlâ'dan haya ederse, ölüm onun gözü önünde olmadan üzerinden hiç bir gece geçmemelidir. Karnını ve karnının kuşattığı her şeyi korumalıdır. Başını ve başın içine aldığı şeyleri korumalıdır. Ve o ölümü ve çürümüş halini hatırlamalıdır. (Çünkü bu beden ölümden sonra tamamen dağılıp toprak olacaktır) ve bir de dünya ziynetini terk etmelidir".[90] Alimler şöyle yazmışlardır: Başın korunması demek, Allah'tan başka kimsenin önünde (ne ibadet ne de saygı için) eğilmemektir. Hatta eğilerek selam bile vermemelidir. Başın içine aldığı şey/erden maksat göz, kulak ve dildir. Bütün bunlar başa dahildir. Onların hepsi korunmalıdır. Aynı şekilde karnı Korumanın manası şudur: Onu şüpheli maldan korumalıdır. Karnın kuşattığı şey/erden maksat, karına yakın olan şeylerdir. Mesela tenasül uzvu, eller, ayaklar ve kalptir ki bütün bunları korumalıdır. İmam Nevevİ rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bu hadisi bol bol okumak müstehabtır".[91]
Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaliahu anh diyor ki: Rasûlullah sallaliahu aleyhi veseiiem bir defasında, "Allahu Teâlâ'dan hakkıyla haya edin" buyurdu. Bizler "Ya Rasûlallah! Allah'a şükür. Biz hepimiz Allahu Teâlâ'dan haya ediyoruz" dedik. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "Hayır bu basit bir haya değildir. Aksine Allah'tan hakkıyla haya etmek şudur: insan başını ve başının kuşattığı şeyleri korumalıdır. Karnını ve karnının kuşattığı şeyleri (tenasül uzvunu ve diğerlerini) korumalıdır. Ölümü bol bol anmalıdır. Vücudunun dağılmasını (ölümden sonra kırılıp dökülerek toprak olacağını) hatırlamalıdır. Kim ahireti murad ederse, o dünya ziynetini terk eder"[92] Çünkü ölümü bol bol anmanın dünyadan yüz çevirme ve ümitleri kısaltma hususunda çok büyük etkisi vardır. Bundan dolayıdır ki Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem ölümü bol bol anmayı emretmiştir. Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem'm yanına geldi ve "Ya Rasûlallah! en büyük zahid kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu .aleyhi veseilem, "Ölümü ve öldükten sonra çürüyüp eskiyeceğini unutmayan, dünyâ ziynetlerini terk eden, ahireti dünyaya tercih eden, yarın hayatta kalacağına kesin olarak inanmayan ve kendini ölmüşlerden sayan kimsedir" buyurdu.[93] Çünkü o, "Yakında ölüp onlara katılacağım " diye düşünür.Hz. EbÛ Hureyre radıyaliahu anh Rasûlullah sallaliahu aleyhi veseilem'İn Şöyle bu-yurduğunu nakletmektedir: "Lezzetleri kesen şeyi (yani ölümü) çok hatırlayın. Kim onu darlık zamanında hatırlarsa bu ona bolluk ve kolaylığın gelmesine sebep olur (ölüm mutlaka gelecektir. Onunla bütün acılar bitecektir diye insan mutmain olur). Kim onu bolluk içinde anarsa, onun masraflarının kısılmasına sebep olur (çünkü ölüm düşüncesinden dolayı gönül fazla zevkü sefayı istemez)". Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma da Rasûlullah sallaliahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurduğunu nak-letmiştir: "Lezzetleri kesen şeyi, yani ölümü çok hatırlayınız". Hz. Enes radıyaliahuanh diyor ki: "Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem teşrif buyurdular. O esnada Sahâbe-i Kiram gülüyorlardı. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Lezzetleri kesen şeyi çok hatırlayın. Kim onu bollukta hatırlarsa ona darlık yapar. Kim de darlıkta hatırlarsa ona bolluk gösterir" buyurdu. Hz. Ebû Saîd Hudrî radıyailahu anh buyuruyor ki: "Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem mescide geldi. Bazı Sahabelerin gülmekten dolayı dişleri görünüyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Eğer siz lezzetleri kesen ölümü çokça hatırlasaydınız o sizi güldüğünüz şeylerden alıkoyandı. Her şahsın kabri her gün şöyle ilan etmektedir; <Ben tam bir yalnızlık eviyim. Ben herkesten ayrı yaşama eviyim. Ben böceklerin eviyim>. İyi amel eden bir mü'min defnedilince kabir ona, <Senin gelişin mübarek olsun. Senin gelmene çok sevindim. Benim üzerimde yürüyen bütün insanlar arasında en çok seni seviyordum. Bugün sen benim elime geldin. Benim sana nasıl davranacağımı göreceksin> diyecektir. Ondan sonra kabir ölünün görebileceği yere kadar genişleyecek ve yeryüzü açılacaktır. Cennet tarafından doğru bir pencere açılacak (oradan Cennet'in güzel kokuları havası vs. gelecektir). Ameli kötü olan veya kafir olan biri defnedilince kabir ona, <Senin gelişin iyi olmadı. Senin gelmenle asabım çok bozuldu. Sırtımda gezen insanlar arasında en çok senden hoşlanmıyordum. Bugün sen benim elime geçtin. Öyleyse ben sana nasıl davranacağımı göstereceğim> der ve kabir öyle daralır (onu öyle sıkar) ki ölünün kemikleri ve kaburgaları birbirine geçer". Bu sırada Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem bir elinin parmaklarını diğer elinin parmaklarına geçirerek, "İşte bu şekilde kemikjer ve kaburgalar birbirine geçecektir. 70 ejderha onu sokmaya başlayacaktır. Onlar o kadar zehirlidir ki, onlardan biri eğer yeryüzüne üflese kıyamete kadar yeryüzünde yeşillik bitmez. Bunların hepsi kıyamete kadar onu ısıracaklardır" buyurdu. Ondan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe ya da Cehennem çukurlarından-bir çukurdur".Hz. Ibni Ömer radıyaiiahu anhuma buyurdu ki: "Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemG, "Ya Rasûlallah! En akıllı ve en zeki insan kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Ölümü sık sık hatırlayan ve her an ölüme hazırlıklı olan kimsedir, işte bu insanlar dünyanın şerefi ve ahiretin ikramını kazananlardır"[94] Hz. Ömer bin Abdulaziz rahmetuiiahi aleyh bir defasında bir cenazeye katılıp kabristana yürüdü. Oraya varınca ayrı bir yere oturup bir şeyler düşünmeye başladı. Biri ona, "Ey Emir-ül Mü'minin! Siz cenazenin velisiydiniz. Bir kenara oturdunuz" dedi. O, "Evet bir kabir bana seslenerek şöyle dedi; <Ey Ömer bin Abdulaziz! Bana gelenlere ne yaptığımı sormuyorsun?> dedi. Ben, <Peki söyle> dedim. Kabir, <Onun kefenini yırtıyorum. Bedenini parça parça ediyorum. Bütün kanını emiyorum. Etini yiyorum. İnsanın eklemlerine ne yaptığımı da haber vereyim mi? Omuzunu pazusundan ayırırım. Pazusunu dirseğinden ayırırım. Kalçalarını bedeninden ayırırım. Kalçalarını uyluğundan ayırırım. Uyluğunu dizlerinden ayırırım. Dizlerini baldırından ayırırım. Baldırını da ayaklarından ayırırım> dedi"buyurdu. Bunları söylerken Ömer İbni Abdulaziz rahmetuiiahi aleyh ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu:Dünyada kalış azdır. Onun aldatması ise çoktur. Burada aziz olan ahi-rette zelildir. Burada zengin olan ahirette fakirdir. Dünyanın genci çok çabuk yaşlanacaktır. Onun yaşayanı çok çabuk ölecektir. Onun size yönelmesi sizi aldatmasın. Halbuki siz onun ne çabuk yüz çevirdiğini görüyorsunuz. Ahmak ise onun aldatmasına kapılandır. Nerede o büyük büyük şehirler kuran, büyük büyük nehirler akıtan, büyük büyük bağlar yetiştiren dünya aşıkları. Çok az bir süre kalıp her şeyi bırakıp gittiler. Sıhhat ve sağlıklarının çok iyi olmasından dolayı onlarda keyif ve şenlik meydana gelmişti. Bu yüzden günahlara mübtela oldular. Allah'a yemin olsun ki onlar dünyada mallarının çokluğundan dolayı imrenilmeye layıktılar. Mal kazanmakta kendilerinin önüne engeller çıkmasına rağmen yine de çok iyi kazanıyorlardı. Onlara insanlar hased ediyorlardı. Fakat onlar itminan içinde mal biriktiriyorlardı. Mal biriktirme uğrunda her çeşit sıkıntıya seve seve katlanıyorlardı. Ancak şimdi bakın toprak onların bedenlerini ne hale soktu. Toprak onların vücudlarını ne yaptı. Böcekler onların eklemlerini ve kemiklerini ne duruma getirdi. O insanlar yüksek yüksek, tül kafesli yataklarda, yüksek yüksek yaygılarda, yumuşak yumuşak döşeklerde görevliler ve hizmetçiler arasında dinlenirlerdi. Yakınlar, hısımlar, akrabalar ve komşular her zaman gönül almaya ve teselli etmeye hazır beklerdi. Ancak şimdi ne oluyor? Onlara seslen ve sor ki; "Başlarına ne geliyor?" Fakir ve zengin aynı meydanda yatmış duruyor. Onların zenginlerine sorun ki; "Malları ne işe yaradı?" Onların fakirlerine sorun ki; "Fakirlik onlara ne zarar verdi?" Onların çok nâmeli sesler çıkaran ve nazlanarak konuşan dillerinin halini sor. Her tarafa bakan gözlerine bak. Onların yusyumuşak ciltlerinin halini sor. Onların güzel ve gönül alan yüzlerinin halini sor. Ne oldu onların nazik bedenlerine? Öğren bakalım nereye-gitti onlar? Böcekler onların hepsini ne hale soktular. Onların renklerini kapkara yaptılar. Onların etlerini yediler. Onların ağızlarına toprak koydular. Azaları birbirinden ayırdılar, eklem yerlerini parçaladılar.Ah! Nerede o, "Buyurun efendim" diyen hizmetçiler? Nerede dinlendikleri odalar ve çadırlar? Nerede onların mal ve hazineleri? Onları dizerek ve katlayarak koyarlardı. Hizmetçi ve memurları ona kabrindeyken yemek için bir azık bile vermediler. Kabrine onun için bir yatak sermediler. Bir yastık dahi koymadılar. Onu sadece toprağa koydular. Bir ağaç ve çiçek bile dikmediler. Ah! Şimdi o tamamen yalnız bir halde karanlıkta duruyor. Onun için artık gece ve gündüz eşittir. Dostlarıyla görüşemez. Kimseyi yanına çağıramaz. Nice nazik bedenli erkek ve nice nazik bedenli kadınların bugün bedenleri çürümüştür. Onların azaları birbirinden ayrılmıştır. Gözlen dışarı çıkıp yüzüne düşmüştür. Boynu ayrılmış, ağzına su, iltihap vs. dolmuş ve bütün vücutta böcekler gezmeye başlamıştır. Onlar bu halde yatmakta iken onların eşleri ikinci evliliklerini yapmışlar, zevklerine bakmaktadırlar. Çocuklar evlere el koymuşlar, varisler malı taksim etmişlerdir.Ancak bazı bahtiyar kimseler vardır ki, onlar kabirlerinde de lezzetler içindedirler. Taptaze yüzleriyle orada istirahat etmekte ve dinlemektedirler (Tabi bu insanlar bu aldatıcı dünya evindeyken, o kabir evini hatırlayan, oranın ümidini buranın ümidinden önde tutan, kendileri için azık hazırlayan ve oraya ulaşmadan önce götüreceği eşyaları hazırlayan kimselerdir).Ey yarın mutlaka kabre gidecek olan kimse! Sen şu bedbaht dünyanın seninle beraber kalacağını mı ümid ediyorsun? Sen şu göç evinde devamlı kalacağını mı ümid ediyorsun? Senin bu geniş evin senin bahçelerindeki olgunlaşmış meyvelerin, senin yumuşak yatakların, senin yazlık ve kışlık elbiselerin, bunların hepsi bir anda geriye kalacaklardır. Melek-ül Mevt (ölüm meleği) gelip musallat olduğunda onu hiçbir şey uzaklaştıramayacaktır. Senden ter üzerine ter gelmeye başlayacaktır. Susuzluğun şiddeti artacaktır. Can vermenin şiddetinden dolayı bir yandan bir yana döneceksin. Ey şahıs sana yüzlerce defa yazıklar olsun ki, sen bugün ölmekte olan kardeşinin gözlerini kapatıyorsun. Oğiunun gözlerini kapatıyorsun. Babanın gözlerini kapatıyorsun, onlardan kimisini yıkıyor, kimisini kefenliyorsun, kimini kabir çukuruna koyuyorsun. Yarın bunların hepsi senin başına da gelecektir.Buna benzer daha bir çok söz söyledi ve sonra şu şiiri okudu:İnsan sevinir pek yakında yok olacak şeylere Dalar uzunca ümitler ve dünyalık emellere Ey akılsız! Aldamlmaz rüyadaki lezzetlereBütün günün gaflette, bütün gecen uykuda geçmekte Ve nihayet ölüm senin başın üzerine binmekte Bugün yapmaktasın yarın üzüleceğin işi Dünyada ki hayvanlarda senin gibi hayat sürmekteDenilir ki bu olaydan sonra henüz bir hafta geçmemişti ki Hz. Ömer bin Abdulaziz rahmetullahi aleyh vefat etti.[95]Allah ondan razı olsun ve onu Kendinden razı etsin
Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Dört şey bedbahtlık alâmetidir; 1-Gözlerin
kuruluğu (yani kişinin günahına ve ahiretin herhangi bir haline ağlamaması),
2-Kalbin katılığı, 3-Emellerin uzunluğu, 4-Dünya hırsı". Hz. Ebû Said
Hudri radıyaiiahu anh buyurdu ki: Hz. Üsame radıyaiiahu anh ödünç olarak bir
cariye satın aldı. Parasını ödemek için bir aylık vade yaptı. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem bunu öğrenince şöyle buyurdu: "Ne acayip bir
şeydir ki, Üsame bir aylık vade ile borçlanarak satın almış. Üsame de (kendi
hayatına) çok uzun bir ümid besliyor (sanki o, mutlaka bir ay yaşayacağına
kesin olarak inanmış). Canım elinde olan Zât'a yemin olsun ki, ben göz
kapağımı açıp kapayınca kadar bile yaşayacağıma kesin olarak inanmam. Ben su
içmek için bardağı kaldırınca onu tutacak kadar yaşayacağıma kesin olarak inanmam.
Herhangi bir lokma yediğim zaman onu ölümden önce yutacağıma kesinlikle
inanmam. Canım elinde olan Zât'a yemin olsun ki size vaad edilen şeyler
(ölüm, kıyamet, he-sab vs.) hepsi mutlaka gelecektir. Sizler Allahu Teâlâ'yı
aciz bırakamazsınız (yani O'nun olmasını dilediği bir işe herhangi bir kimse
engel olamaz)".Hz. Abdullah bin Amr radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: Bir
defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem benim omuzumdan tutarak,
"Dünyada bir m
"O gün insanların bir kısmı bedbaht bir kısmı da mesuddur". (Hud-105)
Hz. Muaz radıyaiiahu anh, "Ya Rasûlallah! Bana biraz nasihat buyurun" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allahu Teâlâ'ya sanki O'nu görüyormuş gibi ve karşındaymış gibi ibadet et. Kendini her an ölüler listesinde say. Her taşın ve ağacın yakınında Allahu Teâlâ'yı zikir et (tâ ki kıyamet günü o zikre şahitlik edenler çoğalsın). Senden kötü bir hareket meydana gelirse, onun telafisi için herhangi bir iyi amel yap. Eğer gizli olarak kötülük yaptıysan onu telafi etmek için gizli olarak iyi amel yap. Eğer aşikare bir kötülük yaptıysan onun tevbe ve telafisini açıkça yapmalısın". Hz. İbni Mes'ud radıyaiiahu anh Rasûlullah saiialiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kıyamet yaklaşıyor ama insanlar hırsta ve Allahu Teâlâ'dan uzaklaşmakta ileri gitmektedirler".[97]Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesaiiem dışarı çıktı ve "Sizden kim Allahu Teâlâ'nın kendisine öğrenmeden ilim, biri yol göstermeden hidayet vermesini ister? Sizden kim Allahu Teâlâ'nın kendisinin körlüğünü gidermesini ve (kalp) gözünün açılmasını ister? Eğer böyle olmasını istiyorsanız bilin ki, kim dünyaya rağbet etmezse ve kendi ümitlerini kısa tutarsa, Allahu Teâlâ ona öğrenmeden ilim öğretir. Başkası yol göstermeden kendisini hidayete erdirir[98] Daha öncede bu rivayet geniş olarak geçmişti.
Hz. Cabİr mdıyaiiahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem \n şöyle buyurdu-ğunu nakletmiştir: "Benim ümmetim hakkında en fazla korktuğum şey, nefsani arzulara çok düşmek ve uzun emellerdir. Nefsani arzular Hak'tan uzaklaştırır. Uzun emeller ise ahireti unutturur. Bu dünya yürümekte ve her gün uzaklaşmaktadır. Ahiret de yürümekte ve her gün yaklaşmaktadır (yani ömür her vakit ve her an azalmaktadır. Ölüm ise her an yaklaşmaktadır)".
ŞİİR:
Ey Gafil! Çalar saat sana şöyle nida eyledi: Boş işler Ömürden bir saat daha heba eylediEğer saatin sesi dikkatlice dinlenirse gerçekten "(Boş işler ömrü) eksiltti, eksiltti" diye bir ses meydana gelir. Ondan sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Dünya ve ahiretin bu dünyada bazı itaatkar evlatları vardır. Siz mümkün olduğu kadar dünyanın itaatkar evlatları olmayın (ahiretin itaatkar evlatları olun). Bugün amel ve tarlayı ekme günüdür. Bugün hesab yoktur. Yarın siz ahiret yurdunda olacaksınız. Orada da amel yoktur (o gün hasat zamanı ve mükafat günüdür)"[99] Hz. Selman Farisi radıyaliahu anh buyurdu kî: "Üç adam vardır ki onlara aklıma geldikçe o kadar hayret ederim ki, gülesim gelir; 1-Dünyaya ümid-,4er bağlayan kimsedir ki, ölüm onu takip eder. 2-(Allahu Teâlâ'dan) gafil olan kimsedir ki, (Allahu Teâlâ) ondan gafil değildir. 3-Ağzını doldurarak (kahkahayla) gülen kimsedir ki, Allahu Teâlâ'mn kendisinden razı olduğundan ya da gazab ettiğinden habersizdir (halbuki bu meseleyi fikretmek öyle bir şeydir ki ondan dolayı hiçbir zaman gülmemek gerekir). Üç şey de vardır ki, her zaman beni üzmektedir. Hatta ben ağlamaktayım; 1-Dostların ayrılığı (yani Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ve Sahâbe-i Kiram'sn ayrılığı), 2-Ölüm düşüncesi, 3-Mahşerde Allahu Teâlâ'mn huzuruna çıkacak olduğumu. Sonra bilmiyorum ki benim hakkımda Cennet karan mı verilecek Cehennem kararı mı?"Bir zat diyor ki: Ben Zürâre bin Evfa rahmetuiiahi afey/j'i vefatından sonra rüyamda gördüm ve "En üstün amel hangisidir?" diye sordum, buyurdu ki; "Tevekkül etmek ve ümidleri kısa tutmaktır". Hz. Süfyan Sevrî rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Zühd ümidleri kısa tutmanın adıdır. Yavan yemek ve cübbe giymenin adı değildir". Hz. Davud Tâî rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Ben bir ay yaşayacağımı ümid etsem bundan dolayı kendimi büyük mücrim kabul ederim. Ben hadiselerin insanları her gün, bazen gece bazen de gündüz yakalamakta olduğunu gördüğüm halde bunu nasıl ümit edebilirim?". Hz. Şakîk Belhî rahmetuliahi aleyh, üstadı Ebû Hâşim Rummânî rahmetuiiahi a/ey/î'in yanına gitti. Şalının köşesine bir şey bağlıydı. Ebû Hâşim, "Bu nedir?" dedi. O, "Bir dostum birkaç badem vermişti. Benim gönlüm istiyor ki, siz bu akşam onunla iftar edesiniz" dedi. Ebû Hâşim "Şakîk! Sen geceye kadar yaşayacağını mı ümid ediyorsun? (Ben seni böyle bilmezdim artık) ben seninle asla konuşmayacağım" dedi, içeri girdi ve kapıyı kapattı. Kağkâğ bin Hakîm rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ben otuz seneden beri ölüm için her an hazırım. Eğer o gelirse ben onun zerre kadar gecikmesini arzu etmem". Süfyan Sevri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ben Küfe mescidinde bir büyük zat gördüm. O şöyle diyordu; <Ben otuz seneden beri bu mescidde her an Ölümü bekliyorum. Eğer o gelirse, benim kimseye ne diyeceğim ne de dinleyeceğim bir şey vardır. Ne benim kimseden alacağım var ne de kimsenin benden...>" Ebû Muhammed Zâhid rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Ben bir cenazenin arkasından yürüyordum. Hz. Dâvûd Tâî rahmetuiiahi aleyh de benimle beraberdi. Kabristana varınca o ayrı bir yere oturdu. Ben de onun yanına oturdum. O şöyle dedi; <Kim Allah'ın azab vaîdinden korku-yorsa, onun için uzun sefer (yani ahiret seferi) kolaydır. Kimin ümidleri uzun olursa onun ameli gevşek olur. Gelecek olan şey (yani ölüm) yakındır. Kardeşim şu meseleyi anla ki, hangi şey seni Rabbinden ayırıp kendisiyle meşgul ederse, o menhustur (uğursuzdur). Bir şeyi dinle. Dünyada ne kadar insan varsa hepsi kabre gidecektir. O vakit onlar burada bıraktıkları şeye pişman olacaklardır. İleriye gönderdiklerine de sevineceklerdir. Bu ölen kişi hangi şeye pişman olursa o şey üzerine, geride kalan (varisler) döğüşüp kavga ederler ve birbirinin aleyhine dâvalar açarlar".1 Fakih Ebûlleys Semerkandi rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Kim ümidlerini kısa tutarsa, Allahu Teâlâ ona 4 çeşit ikramda bulunur; [100]-Kendine itaat etmesi için ona kuvvet verir. O senin yakında ölümün geleceğine kesin olarak inandığından amel yapmak için çok gayret eder ve hoşa gitmeyen hallerden etkilenmez, 2-Sıkın-tısı azalır, 3-Az miktardaki rızka razı olur, 4-Allah onun kalbini nurlandırır".Alimler diyorlar ki: "Kalbin nuru dört şeyden meydana gelir. 1-Mideyi boş tutmakla, 2-lyi insanlarla beraber kalmakla, 3-Geçmiş günahları hatırlamakla (ve onlara pişman olmakla), 4-Ümidleri kısa tutmakla". Kimin ümidleri uzun olursa Allahu Teâlâ onu dört türlü azaba mübtela kılar; 1-İbadette gevşeklik meydana gelir, 2-Aşırı dünya derdi başına biner, 3-Her an mal biriktirmek ve çoğaltmak fikri kendisine musallat olur, 4-Kalp katılaşır. Alimler kalbin katılığı dört şeyden meydana gelir diye yazmışlardır; 1-Mideyi çok doldurmakla, 2-Kötü arkadaşlık kurmakla, 3-Günahlannı hatırlamamakla, 4-Ümidlerin uzun olmasıyla.Öyleyse insan asla uzun boylu ümidlere kapılmamalıdır. Her an şunu düşünmelidir ki, kim bilir hangi nefes hayatın son nefesi olacak (hangi vakit kalbin hareketi sona erecektir?).Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem, Hz. Aişe radıyaliahu anha'ya şöyle buyurdu: "Eğer sen (kıyamet günü) benimle beraber kalmak istiyorsan, bineğine binmiş giderken bir yerde birazcık mola veren bir yolcu gibi ol. Zenginlerin yanına oturmaktan sakın. Elbiseyi yamayana kadar işe yaramaz diye atma". Ebû Osman Nehdî rahmetullahi aleyh diyor ki: "Ben Hz. Ömer radıyallahu anh'm gömleğinde on iki yamalık olduğu halde onun minber üzerinde hutbe okuduğunu gördüm".[101]
10) Sehl bin Sa'd radıyailahu anh diyor ki: Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetlem'e gelerek; "Ya Rasûlallah! Bana öyle bir amel söyle ki, onu yaptığım zaman hem Allah beni sevsin hem de insanlar beni sevsin" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Dünyaya rağbet etme ki, Allah seni sevsin. İnsanların yanında bulunan (mal vs.ye) rağbet etme ki, insanlar da seni sevsin".
(Timizi, IbniMace,
İZAH: Dünyaya rağbet etmemekten dolayı Allahu Teâlâ'nın sevgisi, ahirette izzet ve ikram vs, gibi konular önceki rivayetlerde sık sık geçmiştir. Hadiste geçen ikinci konu insanların mallarına göz dikilmemesidir. Zira bundan dolayı onların kalbinde sevgi oluşur. Bu çok tecrübe edilen bir şeydir. Herkes, her an bunu tecrübe etmektedir. Çünkü aradaki ilişkiler ne kadar güzel olursa olsun herhangi bir şey isteme söz konusu olunca bütün ilişkiler ve bağlılıklar sona ermektedir.Hz. Cebrail aieyNsseiam bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanına geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammedi Sen ne kadar yaşarsan yaşa ölüm mutlaka gelecektir. Ne amel yaparsan yap (iyi veya kötü) onun karşılığını göreceksin. Dünyada kiminle bir araya gelirsen gel, bir gün ondan (ya onun ölmesiyle ya da kendi ölümünle ayrılacaksın). Şunu İyi bil ki, insanın şerefi (büyüklüğü) teheccüd namazıdır. Kişinin izzeti de insanlardan istiğnadır {onlara tenezzül etmeyip tok gözlü olmaktır)[102] Yani insanın izzeti insanların eşyasında gözü olmadığı müddet-çedir. Başkalarının malına gözü dikildiğinde bütün izzeti yerle bir olur.Hz. Urve rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: Sizden bir kimse dünyanın ziynetini ve yaldızını görünce (ve hoşuna gidince), evine giderek ev halkını namazla meşgul etsin. Çünkü Allahu Teâlâ kendi Peygamberi saiiaiiahu aleyhi veseiiem e şöyle buyurmuştur;[103]
Ey Muhammedi Bir kısım kafirlere kendilerini imtihan etmek için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere göz dikme. Rabbinin (ahirette vereceği) rızık daha hayırlı ve daha süreklidir. / Ailene namazı emret. Sen de ona devam eyle... (Tâ hâ-131,132)
Başka bir yerde Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İnsanlardan bir kısmına verdiğimiz çeşitli nimetlere (süs ve ziynete) göz dikme"
(Hicr-267)
Bu ayeti kerimenin tefsiri hakkında Hz. Süfyan bin Uyeyne rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: "Allahu Teâlâ kime Kur'an-ı Kerim nimetini bahşederde o buna rağmen dünyalık herhangi bir şeye göz dikerse, o Kur'an'ı çok az anlamış (yani onun kadrini bilememiş) olur".İmam Gazali rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: "Fakirlik çok güzel bir şeydir. Ancak böyle bir kişinin kanaatkar olması lazımdır. İnsanların yanında bulunan mallara göz dikmemelidir. Onlara hiç iltifat etmemelidir. Mal kazanma hırsı olmamalıdır. Bütün bunların olabilmesi insanın kendi masraflarını son derece azaltmasına bağlıdır. Kişi yemek, elbise ve mesken konusunda en azıyla ve mecburiyet derecesiyle yetinmelidir. En kalitesiz olan şeylere kanaat etmelidir. Eğer bir şeye ihtiyaç hissedilirse, bir aylık ihtiyacın karşılanması düşünülmeli ondan öte hiçbir şeye zihnini ve düşüncesini vermemelidir. Eğer ondan ötesini düşünmeye başlarsa kanaat izzetinden mahrum olup hırs ve aç gözlülük zilletine kapılacaktır. Bu yüzden kötü alışkanlıklar doğacak ve fena şeyleri tercih etmek gerekecektir. Zira insan, fıtratı icâbı haristir.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Eğer insanın iki vadi altını olsa yinede o üçüncüsünü düşünmeye başlar". Hz. Ebû Musa Eşari radıyailahu anh buyuruyor ki: Beraat sûresi kadar büyük bir sûre nazil olmuştu. Sonra o nesh olundu. Onda geçen şu ifade hatırımdadır; "Allahu Teâlâ dinden hiçbir payı olmayan (fasık ve kafir) insanlarla da dinine yardım eder. Eğer insanın iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü temenni eder. İnsanın karnını (kabir) toprağı doldurur. Şüphesiz bir kimse tevbe ederse Allahu Teâlâ tevbeyi kabul eder".
Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İki hırslı insanın asla karnı doymaz. Birincisi, ilme karşı hırslı olan (ilmin tadını alan kimsedir. Onun kalbi hiçbir zaman ilme doymaz). İkincisi, mala karşı hırslı olan kimsedir". İnsanın fıtratında bu tehlikeli şeyin bulunmasından dolayı Allahu Teâlâ ve Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kanaat ve tok gözlülüğü çok övmüşlerdir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ'nın kendisine İslam nimeti nasib ettiği, sadece ihtiyacı kadar rızık verdiği ve buna kanaat eden kimseye ne mutlu!". Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü zengin olsun, fakir olsun, <Keşke dünyada bana yalnız ihtiyacım kadar rızık verilseydi, ondan daha fazla verilmeseydi> diye temenni etmeyen kimse kalmayacaktır". İşte bundan dolayıdır ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem aç gözlü olmaktan ve mal kazanmak için fazla çalışmaktan menetmiştir.Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar mal kazanmakta güze! yo! seçiniz (kötü yollarla kazanmayınız). Çünkü insanın eline takdirde olandan fazlası geçmez. Takdirde olan ise mutlaka ona ulaşacaktır. Takdîr edilen nasibi kendisine zelil ve mecbur olarak ulaşmadığı müddetçe insan asla ölmez". Yine Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Sen muttaki ol ki, en büyük ibadet yapan olasın. (En az miktara) kanaat et ki, en büyük şükreden olasın. Kendin için istediğini kardeşin için de iste ki, kâmil mü'min olasın". Hz. Ebû Eyyûb radıyaiiahu anh buyuruyor ki: Bir şahıs Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi ve-se/fem'in yanına geldi ve "Ya Rasûlallah! Bana kısaca bir nasihat et (ki ben ona sımsıkı yapışayım)" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Namaz kılacağın zaman ömrünün en son namazıymış gibi kıl (kişi kıldığı namazın en son namaz olduğunu düşünürse ona ne kadar fazla ihtimam göstereceği ve huşu ve huzû ile kılacağı aşikardır). Mâzetet göstermek (ve af dilemek) zorunda kalacağın hiçbir sözü ağzından çıkarma. Başkasına ait olan şeye karşı kalbindeki ümidi sil (ki senin ona zerre kadar iltifatın olmasın)".Hz. Ömer radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Aç gözlülük, fakirlik (ve muhtaçlıktır) Ümitsizlik (yani kimseden bir şey beklememek) zenginliktir. Başkasının elinde bulunan şeylerden ümidini kesen kimsenin onlara ihtiyacı kalmaz." Bir hikmet ehline biri, "Zenginlik nedir?" diye sordu. O, "Temennileri azaltmak ve kendine yetecek şeye razı olmaktır" buyurdu. Muhammed bin Vâsi mhmetuiiahi aleyh kuru ekmeği suda ıslatıp yerdi. O şöyle buyurdu: "Bir kimse buna kanaat ederse, o kimseye muhtaç olmaz". Başka bir hikmet ehline biri, "Sizin mâlî durumunuz nedir?" diye sordu. O, "Zahire göre bolluk içinde yaşamak, bâtına göre (şahsi hayatımda) kısıtlı ve orta yollu bir yaşantı tercih etmek. Başkasının elinde olan şeylere ümit beslememektir" buyurdu.Bir Hadisi Kudsi'de Aliah celie ceiaiuhu şöyle buyuruyor: "Ey Ademoğlu! Eğer bütün dünya senin olsa yine de sen ondan kendi ihtiyacın kadar yiyeceksin. Eğer Ben bu kadarını (yani ihtiyacın kadarını) sana verip de hesap vermek zorunda kalacağın fazla miktarı sana vermezsem, sana ihsan etmiş olurum".Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Kişi birinden bir hacetini talep ederse, basit (bir söz ve davranışla) talep etsin. Ona, <Siz söyleşiniz, siz böylesiniz, siz susunuz, siz busunuz> demesin. Çünkü böyle söylemekle onun belini kırmış olur (çünkü o ucub ve kibre düşerek helak olur). Siz de takdirde yazılandan fazlasını alamazsınız". Denilir ki Emevî padişahlarından biri (olan Süleyman bin Abdulmelik), Hz. Ebû Hatim rahmetuiiahi aieyh'e çok ısrarlı bir şekilde şöyle yazmıştır: "Sizin bir ihtiyacınız olduğu zaman benden isteyiniz". O cevap olarak şöyle yazdı: "Ben ihtiyaçlarımı Mevlâ'ma arz ettim. O bana bunun üzerine ne ihsan ettiyse ona kanaat ettim".Hikmet ehlinden biri şöyle demiştir: "Ben en fazla sıkıntıya düşen insanın hasetçi olduğunu gördüm. En güzel hayat geçirenin kanaatkar kimse olduğunu gördüm. Aç gözlü insanın en sabırlı insan olduğunu gördüm (çünkü o herşeye hırslanır ama onu ele geçiremediğinden sabreder). En hoş hayat geçirenlerin dünyayı terk edenler olduğunu gördüm. En fazla pişman olan kişinin haddini aşan alim olduğunu gördüm". Hz. Abdullah bin Selam radıyaiiahu anh Hz. Ka'b Ahbar radıyaiiahu anh'a, "Alimlerin kalbinden ilmi zayi eden nedir? Halbuki onlar anlayarak okumuşlar ve onu ezberlemişlerdir" dedi. Hz. Ka'b radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Hırs, aç gözlülük ve ihtiyaçlarını insanlardan istemektir". Biri Hz. Fudayl bin lyaz rahmetuiiahi aieyh'e Hz. Ka'b radıyallahu antim sözünün izahını sordu. O şöyle buyurdu: "Alim bir şeye tamah etmeye başladığı an, onu talep etmeye başlar. Bu yüzden ondaki din berbad olur (çünkü onun talebiyle uğraşmak, dinle uğraşmayı zayi eder). Bir de hırs onu her şeye çeker. Hatta onun gönlü, <Şu da benim olsun, bu da benim olsun> diye ister. Sonra insanların ihtiyacını yerine getirmelerini ister. Kim talebini yerine getirirse onun önünde eğilmek ve ona itaat etmek zorunda kalır. O kişi alimi dilediği yere çekip, götürür. Senin de homurdanarak onun dediğini kabul etmen gerekir. O yanından geçerken ona selam vermen gerekir. Hasta olunca onu ziyaret etmen gerekir. Bu selam ve ziyaret Allah için olmayıp aksine dünya sevgisinden dolayıdır (dünya için olduğuna göre onun sevabı malumdur!)". Ondan sonra Hz. Fudayl rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Bu hadis (amel yapmak için ve işe yaraması bakımından) yüz hadisten daha üstündür"[104]Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas radıyaiiahu anh buyurdu ki: Bir adam Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln yanına geldi ve "Ya Rasûlallah! Bana kısaca nasihat buyurunuz (Tâ ki ona sımsıkı yapışayım)" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Başkasının yanında bulunan şeylerden ümidini tamamen kes (zerre kadar o tarafa iltifat etme). Kendini aç gözlü olmaktan tamamen koru. Çünkü aç gözlü olmak peşin fakirliktir (yani o şeye vakti gelince zaten ihtiyaç olacaktır, ancak -aç gözlü olmaktan dolayı- ihtiyaç şimdiden başlamış olur). Kendini özür dilemek zorunda kalacağın şeylerden koru"[105]Hz. Ebû Eyyûb radıyaiiahu anh'\n rivayetiyle buna benzer bir sual ve cevap yakında geçmişti. Her iki hadiste de diğer nasihatler müşterektir. Her şahsın kendi durumuna uygun olarak birer nasihatte farklıdır. Bazı rivayetlerde Hz. Sa'd ra-dıyaiiahu anh'ın hadisinde dört şey zikredilmiştir. Onlardan üçü Ebû Eyyûb radıyalia-hu an/ı'ın rivayetinde de geçmiştir. Bunda fazladan zikredilen dördüncü şey aç gözlülüktür.[106] Ayrıca, "Başkasının yanındaki şeylerden kendi ümidini kes" İfadesi her iki hadiste de ortaktır ve çok önemli bir şeydir. Çünkü bu şey sayesinde insan ne kendisi perişan olur ne de başkasının önünde eğilir.Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Bir kimse evinde güven içindeyse, Allahu Teâlâ ona beden sağlığı ihsan ettiyse ve yanında bir günlük yemeği varsa, sanki dünyanın herşeyi onun yanında bulunmaktadır"[107] Öyleyse onun başkasının bir şeyine göz dikmesine ne gerek vardır. Hz. Abdullah bin Amr radıyaiiahu da buna benzer şöyle bir olay nakledilmiştir: Bir adam Rasülul-lah sallallahu aleyhi vesellem'e, "Bana kısa bir şey söyleyiniz" dedi. Rasûlullah sallalla-hu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Namazı en son namazın gibi (ve Allahu Teâlâ'-nın karşısında hazırmış gibi) kıl. Çünkü her ne kadar sen onu görmesen de, O seni mutlaka görmektedir. Başkasının elinde olan şeyden ümidini kes ki, en zengin sen olasın. Kendini özür dileyeceğin şeyden (söz ve davranıştan) koru"[108]Yine bir adam Hz. Sa'd radıyaiiahu anh'Ğan kendisine bir nasihat etmesini rica etti. O buyurdu ki: "Namaz kılacağın zaman güzelce abdest al. Çünkü ab-destsiz namaz olmaz. Namazsız da iman olmaz. Namaza başladığın zaman en son namazmmış gibi kıl. Çok çeşitli hacetleri talep etme. Çünkü böyle yapmak peşinen fakirliktir. Başkasının elinde olan şeyden tamamen ümidini kes. Asıl zenginlik işte budur. Sonunda özür dileyeceğin veya af talep edeceğin hiçbir söz ve davranışta bulunma"[109]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Bazı insanlar malı terk edenin zahid olduğunu sanmaktadırlar. Bu doğru değildir. Çünkü insanların arasında itibar görmek isteyen, onların yanında övülmek isteyen herkesin, malı bırakması ve kalın elbise giyinmesi kolaydır. Dünya ile ilgilenmediklerini açıklayan nice kimseler vardır ki, onlar az yemeğe kanaat ederler. Her zaman kapılarını kapatırlar. -"Hatta kapısı olmayan evlerde kalırlar. Böyle yapmakla onların maksadı halkın arasında şöhret kazanmaktır. Ve nice güzel elbise giyenler zühd davasına kalkışırlar. Bu güzel elbiseleri sünnete ittiba etmek için giydiklerini, o elbiseler vesâ-ireye kendi nefsani arzularından dolayı iltifat etmediklerini, aksine insanların ısrar ve arzuları üzerine giyindiklerini söylerler. Halbuki maksatları halkın kendilerine bu çeşit elbiseleri hediye olarak takdim etmeleridir. Bu iki fırka din yoluyla dünya kazananlardır. Çünkü dünya sadece malın adı değildir. Makam ve itibar talep etmek de dünyadır. Zahid olan kişinin üç alâmeti vardır. Onları herkes kendinde meydana getirmek için çalışmalıdır; [110] Yanında bulunan şeye sevinmemeli olmayan şeye de üzülmemelidir. Aksine evlâ olan şudur ki, olana üzülmeli olmayan şeye de sevinmelidir. [111] Kendini övenle, kınayan onun gözünde bir olmalıdır. Çünkü bu makam ve itibara karşı zâhidliğin alâmetidir. Birincisi ise mala karşı zâhidliğin alâmetidir. [112]Kendisinde Allahu Teâlâ'ya karşı ünsiyet, muhabbet olması ve O'na itaatte, tatlılık ve halâvet hissetmesidir"[113]
Burada gönlüm büyüklerin iki olayını örnek olması için yazmayı istemektedir. Birincisi; Şeyhul Meşâyih Kutbul İrşad Hz. Reşid Ahmed Gangohi kuddise kendi mürşidi Şeyhul Arab vel Acem Hz. Hacı Imdadullah Efendiye (Allah derecesini yüceltsin) yazdığı mektuptur. Bu mektup Mekâtibi Reşîdiyye de yer almış ve basılmıştır. Mektuptaki ifadeler şunlardır:"Efendi hazretleri, bu hakîr kulun, kendi hallerini açıklamasını istemişler. Ey benim iki cihan sığınağım! Bu sefilin hangi halini ve hangi derecedeki bir güzelliğini kemâlât aftâbının yüzüne karşı arzedeyim? Allah'a yemin olsun ki çok utanıyorum. Hiçbir şey değilim. Zâtı âlileri buyurduğu için artık ne yapayım. Çaresiz bir şeyler yazmak gerekiyor. Mürşidi Men hazretleri! Zahiri ilmin hali şudur ki; sizin huzurunuzdan uzaklaşalı yaklaşık yedi küsur sene oldu. Bu seneye kadar ikiyüz küsur kişi hadis senedi (diploması) alarak gittiler. Onların çoğu ders okutmaya başladılar. Sünnetlerin ihyası için çalıştılar ve dini yaydılar. Eğer kabul olursa bu şereften daha büyük şeref yoktur. Zâtı âlilerinin pabuçlarının yanında kalmamın faydasının özeti şudur ki; kalbimin kökünde, Hak'kın gayrısından fayda ve zararın geldiğine yönelme yoktur. Vallahi bazı vakitlerde kendi meşaihimden ayrılık oluyor. Bundan dolayı kimsenin övmesi ve kötülemesine aldırmıyorum. Kötüleyeni de öveni de uzak görüyorum. Tabii olarak masiyetten nefret ve tabii olarak itaate rağbet meydana gelmiştir. Ve bu tesir, efendi hazretlerinin nurlu kandilinden ulaşan o sade hatıranın nisbetindendir. Daha fazla arz etmek küstahlık ve hayasızlıktır. Allah'ım! Beni affeyle. Çünkü efendi hazretlerinin emri üzerine yazdım, Yalancıyım. Hiçbir şey değilim. Ancak Senin himayen var. Ancak Senin varlığın var. Ben neyim ki? Hiçbir şey değilim. O ben denilen şey, Sensin. Ben ve Sen diye ayırmak şirk içinde bir şirktir.Artık arzetmekten mazur görüp bunu kabul ediniz. Vesselam. 1306 H" Bu kıymetli mektup vefatından 17 sene öncesine aittir. Bu 17 senede me-dih ve zemmin eşitliğinde Hak'kın gayrısındaki fayda ve zarara iltifat etmeme konusunda onun terakki ve yükselişini kim idrak edebilir?İkinci olay Emîr Şâh Han tarafından Emîrür Rivâyât adlı eserde yazılmıştır. O yazıyor ki: iskender Abâd kasabasında Hasanpûr adlı bir köy vardı. Ben de o köyü gördüm. Çok büyük bir köy. O bir zamanlar (meşhur hadis üstadlarından) Muhammed İshak (Dehlevi) hazretleri ve Muhammed Yakub efendi hazretlerinin kaldıkları köydü. Muzaffer Hüseyin Kandehlevi hazretleri onlar hakkında şöyle buyurdu; "Muhammed İshak ve Muhammed Yakub hoca efendiler son derece cömert idiler. Çoğu zaman darlıktan dolayı biraz üzüntülü olurlardı. Ancak bir gün ben iki kardeşin son derece neşeli ve güler yüzlü olduklarını gördüm. Sevinçlerinden oraya buraya gidip geliyorlardı. Kitaplarını buradan oraya, oradan buraya koyuyorlar, birbiriyle sevinçli bir tarzda konuşuyorlardı. Ben bunu görünce, <Belki de bugün kendilerine Hindistan'dan büyük bir para geldi de ondan seviniyorlar> sandım (çünkü bu iki zât o vakit Mekke-i Mükerreme'de ikamet etmekteydiler). Böyle düşünerek ben olayı öğrenmek istedim. Ancak yaşlı olana sormaya cesaret edemedim. Küçük kardeşe, <Efendi siz bugün çok sevinçli görünüyorsunuz. Bunun sebebi nedir?> dedim. O hayreti! bir ses tonuyla, <Sen duymadın mı?> dedi. Ben, <Hayır> dedim. Buyurdu ki; <Bizirn köyümüz Hasan-pûr zapt olundu. Bu sevinç ondan dolayıdır. Çünkü orası olduğu müddetçe biz de Allah'a tevekkül yoktu. Şimdi ise sadece Allah'a tevekkül kalmıştır>".Hz. Mevlânâ Eşref Ali Tanvî (Allah kabrini nurlandırsın) bu olay üzerine şunu yazmıştır: Ben Hz. Gavs-ı Pâk rahmetuiiahi aieyti\n bir sevincini hatırladım. O sevinç şöyleydi; hizmetçisi kıymetli bir aynanın kırıldığını (korkarak) şu mısrayla haber verdi;Kaza ile Çin aynası kırıldı O hiç düşünmeden derhal şöyle buyurdu:İyi ki benlik esbabı kırıldı[114]
11) HZ. Aişe radıyallahu anha şöyle buyurdu: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ömrü boyunca (vefatına kadar) iki gün üst üste arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı". (Şemail-İ Timizi)
İZAH: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hayatı işte buydu. Birkaç hadiste değil, yüzlerce hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu hayat şekli bulunmaktadır. Bugün Müslümanlar fakirlik ve yoksulluk hakkında o kadar gürültü ve kargaşa yapmaktadırlar ki, sınırı yoktur. Ancak ömür boyu iki gün karın doyuracak sade bir ekmek bulamayan kaç kişi vardır? Şema/Zdeki bir başka hadiste Hz. Aişe radıyaiiahu anha, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in bütün ev halkının aynı durumda olduklarını naklederek, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in ev halkı, onun vefatına kadar iki gün arka arakaya arpa ekmeğiyle asla karınlarını doyurmadılar" buyurmuştur. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem ve onun ev halkı akşam yemeğini bulamadan pek çok gece geçirirlerdi. Hepsi bütün geceyi yokluk içinde geçiriyorlardı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\n geçimi arpa ekmeğine dayanıyordu".Hz. Sehl radıyallahu anh'a biri "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem"\r\ elenmiş un-dan yapılan ekmek yemek âdeti miydi?" diye sorunca Hz. Sehl radıyaiiahu anh, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem vefat edene kadar elenmiş unu belki de görmemiştir" dedi. Adam, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem zamanında sizlerin yanında eiek yok muydu?" dedi. Hz. Sehl radıyeiiahu anh, "Elek kullanma geleneği yoktu" dedi.' O adam (hayretle), "Elemeden arpa ununu nasıl yiyordunuz?" dedi. Hz. Sehl radıyallahu anh buyurdu ki: "Unu (karıştırıp hareket ettirerek) üflerdik. Böylece (kaba ve iri olan) saplar uçardı. Geri kalanı pişirirdik".[115]Bugün elenmemiş buğday unundan yapılan ekmeğin yenmesinin zor olduğu kabul edilmektedir. Halbuki o yüce zatlar elenmemiş arpa unundan yapılan ekmeği yerlerdi. O da karın doyuracak kadar bulunamazdı. Hz. Aişe radıyallahu anha buyuruyor ki: "Ben doyuncaya kadar yemek yediğim zaman (elimde olmadan) ağlayasım geliyor ve ağlıyorum". Biri, "Bunun sebebi nedir?" deyince, "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseüem'ln zamanını hatırlıyorum. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseitem, vefatına kadar hiçbir zaman (et veya ekmekle) günde iki öğün karnı doyana kadar yiyememiştir".[116]Saîd Makberî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh yemek yiyen bir topluluğun yanında geçti. Önlerine kızartılmış tavuk konulmuştu. Onlar Hz. Ebû Hureyre radıyallahu antiı buyur ettiler. O bunu kabul etmedi ve "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem arpa ekmeğiyle karnını doyuramadan bu dünyadan ahirete intikal etmiştir" buyurdu.[117] Yani Ben gönül arzusuyla nasıl tavuk yiyebilirim demek istemiştir. Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'm sözü genel durum hakkındadır. Yoksa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem m tavuk yediği sabit olmuştur.Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yokluk içinde değilken de çoğu zaman aç dururdu". Yani yemek olduğu halde yine de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem az yerdi. Çünkü aç durmakla nur artar. Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse dünyada yeme-içmenin miktarını azaltırsa, Allahu Teâlâ bunun üzerine meleklere karşı öğünerek şöyle buyurur; <Bakın Ben onu yemek ve içmekte azlığa mübtela kıldım. O sabretti. Siz şahit olun ki, onun azalttığı lokma karşılığında onun için Cennet'te bir derece verilmesine karar veriyorum>"[118] Her yerde şuna dikkat etmek gerekir ki, kişi kendi isteğiyle sağlığına zarar vererek diğer dini işlerde aksaklığa sebep olacak kadar yemeğinde azaltma yapmamalıdır. İşte bundan dolayı oruçtan dolayı bedende zayıflık meydana gelmesin diye sahur yemeği sünnet kılınmıştır. Aynı sebepten dolayı gece uyanmaya yardımcı olsun diye öğlen uykusu (kaylûle) sünnet kılınmıştır.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Hiçbir kap doldurulma açısından karından daha kötü değildir (yani karnı doldurmanın kötü olduğu kadar hiçbir kabı doldurmak kötü değildir) İnsan mecburdur. Mutlaka yemesi gerekir, öyleyse karnın üçte birini yemeye üçte birini içmeye üçte birini nefes almaya ayırmak gerekir. Bir defasından Hz. Fatıma radıyaiiahu anha bir ekmek parçası alıp Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem \r\ huzuruna gitti. Rasûlullah sailailahu aleyhi veseiiem, "Bu nedir?" buyurdu. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha, "Ya Rasûlallah! Ben bugün ekmek pişirmiş-tim. Gönlüm siz yemeden onu yemeye razı olmadı" dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bu üç günden beri babanın yediği ilk şeydir" (yani üç günden beri hiçbir şey yemeğe sıra gelmedi).Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Dünyada aç duranlar ahirette tok olacaklardır. Allahu Teâlâ hazmı bozulacak kadar yiyen kimseden hiç hoşlanmaz. Bir kimse gönlünün çektiği bir şeyi yemeyi terk ederse, onun için Cen-net'te dereceler vardır". Hz. Ömer radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Doyacak kadar yemekten sakının. Bu hayatta ağırlığa {kilo almaya) sebeptir. Ölüm vakit ise pisliğe ve kokuşmaya sebep olur". Hz. Şakîk Belhi rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: ibadet bir sanattır. Onun dükkanı yalnızlıktır. Önün (iş yapan) aleti aç kalmaktır".Hz. Fudayl rahmetuliahi aleyh kendi kendine şöyle dedi: "Sen aç kalmaktan korkuyorsun. Bu korkulacak bir şey değildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem ve Sahâbe-i Kiram aç kaldıklarına göre senin hakikatin nedir ki?" Hz. Fudayl rahmetuliahi aleyh şöyle derdi: "Allah'ım! Sen beni ve benim çoluk çocuğumu aç bıraktın. Karanlık gecelerde ışıksız bıraktın. Bu Senin salih kullarına yaptığın muameledir. Allah'ım sen bu nimeti hangi amelden dolayı ihsan ettin? Yani şu an hayret ediyorum ki ben (kendi görüşüme göre) iyi biri değilim. Öyleyse iyi insanlara yapılana benzer bu muamele hangi amelimin karşılığıdır". Hz. Kehmes rahmetuliahi aleyh "şöyle buyurdu: "Allah'ım sen beni aç bıraktın, çıplak bıraktın. Karanlık gecelerde kandilsiz bıraktın. (Ben ise bu ihsanlara layık değilim. Bana bu dereceler) hangi şeylerden dolayı verilmiştir". Hz. Feth Mevsılî rahmetuliahi aleyh şiddetli bir hastalığa yakalandığında ya da şiddetli bir şekilde acıktığında, "Allah'ım! Sen beni açlık ve hastalığa mübtela kıldın. Sen bu ibtilâyı iyi kullarına verirsin. Ben Senin bu ihsanına hangi iyi amelimle şükredeyim?" derdi.Mâlik bin Dinar rahmetuliahi aleyh Muhammed bin Vâsi'ye şöyle dedi: "Yaşayacağı kadar erzakı olan ve halktan dilenmeye muhtaç olmayan kimseye ne mutlu!" Muhammed bin Vâsi rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Sabah aç kalan ve akşam aç kalan, buna rağmen Rabbinden razı olan kimseye ne mutlu!" Tevrat'ta yazıyor ki: "Sen doyuncaya kadar yemek yediğin zaman, aç kimselerin hayalini de kalbinden geçir". Ebû Süleyman rahmetuliahi aleyh diyor ki; "Benim akşam yemeğinden bir lokma az yemem, bana bütün gece uyanık kalıp (ibadet yapmamdan) daha sevimlidir". Yine o şöyle buyurdu: "Açlık, Allah'ın, dostlarına vermiş olduğu bir hazinedir". Hz. Sehl bin Abdullah Tüsteri rahmetuliahi aleyh yirmi günden fazla aç olarak geçirirdi. Onun bir yıllık gıdasının ağırlığı bir dirhem (yaklaşık 3,25 gr) olurdu. O aç durmaya çok teşvik ederdi. Hatta şöyle derdi: "İhtiyaçtan fazla olan yemeği terk etmeye eşit hiçbir iyi amel yoktur. Çünkü bu Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'e tabî olmaktır". Yine o şöyle buyururdu: "Hikmet ve ilim ve aünah doyuncaya kadar yemekte toplanmıştır". O bir de şöyle buyurmuştur: "Kişi aç durmayı, susmayı ve geceleri uyanmayı alışkanlık haline getirmedikçe ve yalnızlığı sevmedikçe Ebdal zümresinden olamaz".
Abdul Vâhid bin Zeyd rahmetuliahi aleyh yemin ederek şöyle buyururdu: "Allahu Teâlâ kimseyi aç kalmadan temizlemez. Bu manevi temizlikten dolayıdır ki Allah dostları su üzerinde yürürler. Bu yüzden onlara Tayyûl Arz nasib olur"[119] Tayyûl Arz Allah dostlarına verilen özel bir süratin adıdır. Bundan dolayı onlar birkaç adımla binlerce kilometre yol katederler.İmam Gazali rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: Aç durmaktan dolayı 10 fayda hâsıl olur:
1) Onunla kalp temizliği elde edilir. Mizaç serileşir. Basiret artar. Çünkü karın tıka basa yemekten dolayı insan tabiatında ahmaklık meydana gelir ve kalbin nuru gider. Midenin gazları beyni kuşatır. Bu da kalbe tesir eder. Böylece kişi fikir (sahasında) koşmaktan aciz kalır. Hatta küçük yaştaki bir çocuk eğer fazla yerse, onun hafızası da bozulur. Zihni kapanır. Ebû Süleyman Dârâni rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Aç kalmaya alışın. Zira bu, nefsi itaatkar kılar, kalbi yumuşatır, semavi ilimler onunla hasıl olur".Hz. Şibli rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Ben hangi gün Allah için aç kaldıy-sam, o gün kendi içimde bir ibret ve hikmet kapısının açılmış olduğunu gördüm". Bundan dolayı Hz. Lokman aieyhisseiam oğluna şöyle nasihat etmiştir: "Oğlum mide dolunca fikir uyur ve hikmet dilsizlesin Âzâlar ibadete karşı tembelleşirler". Ebû Yezîd Büstâmi rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Açlık bir buluttur. İnsan aç kalınca o bulut kalp üzerine hikmet yağdırır".
2) İkinci fayda kalbin yumuşamasıdır. Bu yumuşamadan dolayı zikir vs. kalbe tesir eder. Bazen insan büyük bir teveccühle zikrettiği halde kalp ondan lezzet almaz. Ondan müteessir olmaz. Kalp yumuşayınca zikre de lezzet gelir. Dua ve münacatında tadı olur. Ebû Süleyman Dârâni rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Ben İbadetlerden en fazla zevki, açlıktan dolayı karnım sırtıma yapıştığı zaman alırım". Hz. Cüneyd Bağdadî rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Kişi Allahu Teâlâ ile kendi sinesi arasına bir yemek torbası koyar. Sonra Allahu Teâlâ ile münacatın lezzetinin kendisine nasip olmasını ister". (Burada karnı doldurmak, fakirin torbasını doldurmasına benzetilmiştir).
3) Üçüncü fayda insanda acizlik ve alçak gönüllülük meydana gelmesi, kibir ve gururun gitmesidir. Bu ise azgınlık ve Allahu Teâlâ'dan gafil kalmanın kaynağıdır. Nefs açlık ile alt olduğu kadar hiçbir şeyle alt edilemez. Kişi kendi nefsinin zillet ve aczini görmeden Mevlâsının izzet ve galebesini göremez. Kişi sık sık aç kalmalıdır ki, Mevlâ'sına zevkle yönetebilsin. Bundan dolayıdır ki, Allahu Teâlâ Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem e Mekke-i Mükerreme'nin bütün arazisinin
altın kılınmasını teklif edince Rasûlullah A.s şöyle dedi: "Allah'ım bunu istemiyorum. Aksine ben istiyorum ki, bir gün aç kalayım, bir gün yiyeyim. Tâ ki aç kaldığım gün sabredeyim. Sana acizliğimi arz edeyim (Sen'den isteyeyim). Yediğim gün de Sana şükredeyim".
4) Dördüncü fayda felaketzedelerin ve yoksulların halinden gafil olun-mamasıdır. Çünkü karnı tok adam açların ve muhtaçların başından nelerin geçtiğini asla tahmin edemez. Hz. Yusuf aiâ nebiyyina ve aieyhissaiatü vesselama biri, "Yeryüzünün hazinesi senin elinde olduğu halde yine aç duruyorsun" deyince buyurdu ki: "Ben karnımı doyurunca açları unutacağımdan korkuyorum". Aç ve susuz durmakla kıyamet gününün açlığı ve susuzluğu da hatırlanmakta ve Allah'ın azabının korkusu da doğmaktadır. Ayrıca Cehennemin şiddetli açlık ve susuzluğunda, yemek için ne verileceği hatırlanmaktadır. Öyle bir yemek ki, boğaza takılacaktır. Orada içmek için ne verileceği hatırlanmaktadır. O Cehennemliklerin yaralarından çıkan irin ve iltihaplardır.
5) Beşinci fayda asıl ve en önemli olandır. O da
günahlardan sakınmaktır. Çünkü
karnın tok olması bütün şehvetlerin kaynağıdır. Açlık ise her çeşit şehveti
kırmaktadır. İnsan için en büyük saadet, nefsine hakim olmasıdır. En büyük
bedbahtlık jse nefsinin ona hakim olmasıdır. Bu şuna benzer; Azgın bir at aç
bırakılarak elde tutulabilir. Ama o iyice yer ve içerse azgınlaşır. Nefsin durumu
da aynıdır. Bir Allah dostuna biri, "Siz yaşlılığınızda bile vücudunuza
bakmıyorsunuz (biraz güç ve kuvvet verecek şeyleri yemeniz gerekir)"
dedi. O, "Bu nefs keyf ve zevke doğru çok hızlı gitmektedir. Ben onun beni
bir günah musibetine batıracağından korkuyorum. Bundan dolayı benim onu
meşakkate sokmam, onun beni herhangi bir günahın felaketine sokmasından daha
sevimlidir" dedi. Hz, Aİşe radıyallahu anha buyuruyor ki: "Rasûlullah
sallallahu aleyhi veseiiem''den sonra meydana çıkan ilk bidat, karın doyuracak
kadar yemektir. İnsanların karnı doyunca onların nefisleri dünyaya
meyleder".Bu zikredilen (beşinci) fayda sadece bir fayda değil bilakis bir
çok faydaların hazinesidir. Bunun en az faydası haya yerinin şehvetini ve boş
konuşma arzusunu terk etmektir. Çünkü aç insanın gönlü boş konuşmaları
istemez, işte bu açlıktan dolayı insan, gıybetten, yalandan, fuhuş sözlerinden,
koğuculuktan ve bunlar gibi pek çok şeylerden korunur. Karnı tok olunca insan
eğlendirici şeyleri ister. Biz ise genellikle insanların iffet ve şerefleriyle
eğleniriz. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyuruyor ki: "İnsanı (en
çok) Cehennem'e sokan dilinin ektiği şeylerdir". Haya yerinin şehvet
tehlikesi kimseden saklı değildir. İnsanın karnı tok olunca edep yerine hakim
olması zorlaşmaktadır. Eğer insan Allah korkusundan dolayı ona hakim olsa da
gözün günahı olan (caiz olmayan bir şekilde herhangi bir kadına veya erkeğe
bakma işi) mutlaka meydana gelmektedir. Rasûlullah sailal-lahu aleyhi veseiiem
buyurdu ki: "Tenasül uzvu zina ettiği gibi göz de zina eder". Ffier
insan qözünü kapatarak buna hakim olsa bile önceden görmüş olduğukimsenin
hayalleri kalbine gelecektir. Şehvet hayalleri Allah ceiie ceiaiuhu ile olan
münacatın lezzetini yok etmektedir. Bazen bu bozuk hayaller namazda da gelmektedir.
Dili ve edep yerini m
6) Altıncı fayda ise, az yemekle uyku az gelir. Sık sık uyanma nim nasip olur. Çünkü doyasıya yemenin neticesinde çok susanır, suyu fazla içince de çok uyku gelir. Meşâyih şöyle demiştir: "Fazla yemeyin yoksa çok su içersiniz. Sonra fazla uyursunuz. Bu yüzden de fazla zarar edersiniz". Denilir ki 70 hekim şu konuda görüş birliğine varmışlardır: "Çok su içmekle çok uyku gelir". Çok uyumakla ömrün büyük bir kısmı zayi olur. Teheccüdün elden kaçması buna ilavedir. Bir de çok uyumakla insan tabiatında ahmaklık ve kalpte katılık meydana gelir. Hanım yanında olmadığında ihtilama sebep olur. Sonra gusül için gereken esbâb ve malzeme hazır olmayınca da çoğu zaman teheccüd de elden çıkmaktadır.
7) Yedinci fayda kolaylıkla ibadet yapmaya kadir olmaktır. Çünkü tıka basa yemekle çoğu zaman tembellik meydana gelir. Bu da ibadete engeldir. Sadece yemekte bile pek çok vakit zayi olmaktadır. Eğer yemeği hazırlamak gerekirse o zaman daha çok zaman kaybı olacaktır. Bir de yemekten sonra elleri yıkamak, dişleri temizlemek, sonra sık sık kalkıp su içmek gibi şeylere harcanan zamanlar hesap edildiğinde ne kadar zaman eder? Eğer bütün bu vakitler Allah'ı yâd etmeye ve ibadetlere harcanmış olsa, ne kadar kazanç elde edilmiş olurdu. Hz. Sirrî Sakatı rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: Ben Ali Cürcani rahmetullahi ateyti'ın yanındayken kavut vardı. O kavutu avuçlayarak yiyordu. Ben, "Kavut alışkanlığı nasıl başladı" dedim. Buyurdu ki, "Ben hesap ettim ki, bir lokmayı ağıza koyduktan sonra onu yutana kadar 70 defa Subhanallah diyecek kadar zaman var. Bundan dolayı ben 40 seneden beri ekmek yemedim. Çünkü onu çiğnemek için çok zaman harcanmaktadır".
Gerçek şudur ki insanın her nefesi çok değerli bir cevherdir. Onu ahiret hazinesinde muhafaza etmeye şiddetle ihtiyaç vardır. Tâ ki o asla zayi olmasın. Yalnız bunun şekli şöyle, olur: O nefesi Allah'ı zikretmeye veya başka herhangi bir ibadete sarf etmelidir. Buna ilave olarak fazla yemekten dolayı uzun süre abdestli durulamaz. Ufak abdest ihtiyacı fazla olur. Bunlarla vakit zayi olmasının yanında bu durumlardan dolayı camide uzun süre zaman geçirilemez. Çünkü o ihtiyaçlardan dolayı sık sık dışarı çıkmak gerekir. Buna ilave olarak açlığa alışkın olan kimse için oruç tutmakta kolay olur. Kısaca oruç, itikaf, uzun süre abdestli kalmak ve yeme içme zamanını ibadete harcamak gibi o kadar çok faydalar vardır ki, bunların hepsi sayılamaz. Dinin kadrini bilmeyen gafil insanlar bu açlığın kadrini ne bilsinler! Onlar dünyanın birkaç günlük hayatına razı olup mutmain olmuşlardır. Sadece dünyanın hallerini bilmektedirler. Ahiretin ne olduğundan onların haberleri bile yoktur.
8) Sekizinci fayda olarak az yemek beden için sıhhattir. Çünkü pek çok hastalık çok yemekten meydana gelir. Bu yüzden midede ve damarlarda bozuk unsurlar birikir. Bunlardan da çeşit çeşit hastalıklar doğar. Hastalıkların sıhhate aykırı olduğu zannediise bile, bunlar ibadetlere de engel olmaktadırlar ve kalbi karışıklığa ve kararsızlığa itmektedirler. Zikir ve fikre.mani olmasına ilave olarak, ilaç, perhiz, hekim, doktor kan tahlilcisi vs. gibi insanın karşısında uzun boylu bir kargaşa meydana gelir. Bir de bütün bunlar için çekilen sıkıntı ayrı, masraf daha ayrıdır. Ama aç durmakta bütün bu afetlerden korunma vardır.Denilir ki Harun Reşîd rahmetuliahi aleyh bir gün dört tane hekimi bir araya getirdi. Biri Hintli uzman, ikincisi bir Rûmi (Bizanslı), Üçüncüsü Iraklı, dördüncüsü ise Afrikalı idi. Bu dört hekime şöyle bir teklif yöneltti; "Hiçbir şeye zarar vermeyen bir ilaç söyleyin". Hintli, "Benim görüşüme göre hiçbir şeye zarar vermeyen ilaç !hlîlec-i Esved'ölr" dedi. (Buna Urduca'da Helile-i Siyah denir). Iraklı, "Bana göre Habbur Reşâdil Ebyaz'öu" dedi. (Farsça ona Tuhm-i Sibendan, Hintçe'de Halun denir). Rûmi, "Bana göre sıcak sudur. Yani o hiçbir şeye zarar vermez" dedi. Afrikalı, "Bunların hepsi yanlıştır. Ihlîlec mideyi ezerek sıkıştırır. Bu ise hastalıktır" dedi. (Buna ilave olarak ciğer için de zararlıdır[120]). Habbur Reşâd midede kayganlık meydana getirir. Sıcak su ise mideyi gevşetir" dedi. Doktorların hepsi, "Peki öyleyse hiçbir şeye zarar vermeyen ilacı siz söyleyiniz" dedi. Afrikalı, "Tam bir istek ve rağbet olmadan yemek yenmemeli. Fazla yemeye istek ve rağbet varken yemeye son vermelidir" dedi. Diğer doktorlarda onun bu görüşüne katıldılar.Bir filozof doktorun yanında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şu hadisi nakledildi: "Karnın üçte biri yemek için, üçte biri su için kalan üçte biri ise nefes almak içindir". O filozof bunu duyunca hayretle şöyle dedi: "Ben az yemek hakkında bugüne kadar bundan daha üstün ve sağlam söz duymadım. Şüphesiz bu, hikmet sahibinin kelamıdır"
9) Açlığın dokuzuncu faydası masrafların azalmasıdır. Az yemeye alışkın olan kimsenin masrafı da az olur.
Fazla yemekten dolayı masraflar artar. Bunu elde etmek için de ya caiz olmayan
yolları seçmek zorunda kalır ya da halktan dilenme zilletini seçmek gerekir. [121](Hz.
Sehl Tüsteri rahmetuliahi aieytiln hali biraz önce geçmişti. Onun bir senelik
yemeğinin ağırlığı bir dirhem ağırlındaydı). Bir hekim şöyle demektedir:
"Ben pek çok ihtiyaçlarımı onları terk ederek karşılarım. Bundan dolayı
ben çok huzurlu ve rahat olurum". Bir başka hekim şöyle der: "Ben bir
ihtiyacımdan dolayı birinden borç almak istediğimde kendi nefsimden borç
alırım. Ona, <Bunu başka bir zaman öderim> diye anlatırım. Yani senin
arzuların şimdi benim üzerime borçtur. Onu başka bir zaman yerine
getiririm" derim.Hz.
10) Onuncu fayda cömertlik, yardımlaşma ve hayır
hasenatın çoğalmasına sebep olmasıdır.
Az yemekten dolayı artan bütün yemekler yetimlere, yoksullara ve fakirlere
sadaka olarak verilip, kıyamet günü o kişi için gölge olacaktır. Nitekim
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şu hadisi önceden geçmişti: "İnsan
kıyamet günü kendi sadakasının gölgesi altında olacaktır". İnsan ne kadar
fazla yerse o kadar pislik olarak lağımlarda birikecektir. Allahu Teâlâ'nın
hazinesinde birikenler ise ebedi olarak işe yarayacaktır. Pislik olanlar ise
boşa gitmiştir. Bundan dolayı Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseiiem önce geçmiş
olan hadiste şöyle buyurmuştur: "İnsan, <Benim malım, benim malım>
der. Malında ona ait üç şeyden başka bir şey yoktur; 1-Sadaka vererek ebedi
koruma altına aldığı, 2-Yiyip bitirdiği, 3-Giyinip eskittiğidir. Bunlardan
başka olaniar başkasının malıdır. Varislerin payıdır. Onun o malda hiçbir şeyi
yoktur".Buna ilave olarak sadakaların çok sayıda faziletleri geçmiştir. Az
yemek hakkında ki bu 10 fayda son derece kısaltılarak zikredilmiştir. Onlardan
her biri kendi içinde sayısız faydaları bulundurmaktadır.[122]Önceden
de defalarca yazdığımız şu konu göz önünde bulundurulmalıdır: Bu faziletlerin
hak olduğunda tereddüt yoktur. Kesinlikle bu yüce sıfatlar öyledir ki, Allahu
Teâlâ kendi lütfü ile hoş nasipli birine bunları ihsan ederse, o kişiye dünya
ve ahirette rahatlık vardır. Ahiretin sayısız dereceleri ve terakkisinin basamakları
ancak bu şeylerdir. Ancak kişinin kendi tahammülünü göz önünde bulundurması
gerekir. Yoksa, Karga ördek gibi yürüdü de kendi yürüyüşünü unuttu türünden
bir şey olur. Daha fazlasını arzu etmekten dolayı insan bazen azından da mahrum
olur. O halde bütün bu şeylere kalbi rağbet ettirmek, bu şeyler ile bu hayat
tarzını kendi içinde meydana getirmeye çalışmak ve bu konulara son derece
saygıyla bakmakla birlikte kendi içindeki tahammüle göre amel etmek gerekir.
Hasta insana gücünden fazla yük yüklenirse daha çabuk ölür. Bizler nefis hastalıklarıyla
hastayız. Azalarımız ve kuvvetimizin zayıflığından telef olmuş durumdayız.
Bundan dolayı sıhhati temenni etmek, onun için çalışmak, gayret etmek ve onu
arzulamakla beraber kendisini şu an içinde bulunduğu durumdan daha aşağı
düşürecek hiçbir şeyi fiilen üstlenmemelidir.İmam Gazali rahmetuliahi aleyh
buyuruyor ki: "Az yemeye yavaş yavaş alışıl-malıdır. Çok yemeye alışkın
olan kimse yemeğini bir anda azaltırsa ve buna da tahammülü yoksa, hem
zayıflayacak hem de sıkıntıya düşecektir. O halde çok ağır ve kolay bir şekilde
bunu yapmalıdır. Mesela bir adam günde iki ekmek yiyorsa, o her gün bir ekmeğin
yirmi sekizde birini azaltmalıdır. Böyle yapmakla bir ay içinde yemek yarım porsiyona
düşecektir. (Eğer buna da dayanmak zor geliyorsa kırkta bir hissesini
azaltmalıdır)".Hz. Sehi Tüsterİ rahmetuiiahi aieytie biri, "Sizin
mücahedelerinizin başlangıcı nasıl oldu?" diye sorunca, o,
"Başlangıçta benim yıllık harcamam üç dirhem (10 gr) idi. O sıralar durum
şöyleydi; Ben bir dirheme debs (yani üzüm veya hurma şırası yada suyu)
alıyordum. Bir dirheme pirinç unu, bir dirheme de yağ alıyordum. Onların
hepsini birleştirerek 360 lokma tatlı yapardım. Her gün oruç açarken bir tane
yerdim" dedi. Biri, "Şimdi usulünüz nedir?" diye sorunca, o,
"Şimdi kararlaştırılmış hiçbir şey yoktur. Fırsat bulursam biraz
yiyorum" dedi. (Az önce bu zatın yemeden 20 gün geçirdiği geçmişti).Hz.
Ebû Zer Gıfari radıyaliahu anh buyurdu ki: Benim geçimim Rasûlullah sah îaiiahu
aleyhi veseiiem zamanında haftada bir sa[123]
idi. Allah'a yemin olsun ki ölene kadar asla bunu arttırmayacağım. Çünkü ben
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhiveseiiemln şöyle buyurduğunu işittim: "Sizden
bana en sevimli ve kıyamet günü bana en yakın kimse, ölene kadar şu anda
bulunduğu halde kalandır". Bundan dolayı o bazı Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu
anhum hazretlerine itiraz ederdi ve şöyle derdi: "Siz Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem zamanındaki hayat tarzını terk ettiniz. Siz arpa
ununu elemeye başladınız. Halbuki o zaman elenmiyordu. Sizler ince ekmekler
jyufkalar) yemeğe başladınız. Bir çok yemekler sofralar üzerine gelmeye başladı.
Siz Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem zamanında böyle değildiniz".Hz.
Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Müslümanın m
"Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız tam olarak sayamazsınız" (İbrahim-34)
Bundan sonra son
derece önemli ve dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de az yeme yolu
seçildiğinde, bu konuda riya ve itibar kazanma sevgisinden sakınmaya çok
ihtimam gösterilmesidir. Sakın kendisi açlıktan ölürken nefsi düzeleceği yerde
daha fazla bozulmasın. Alimler şöyle yazmışlardır: "Yemek arzusundan
kaçıp, riya ve gösterişe düşen kimse, akrepten kaçıp da yılanın ağzına doğru
giden kimseye benzer"[126]Kısaca
az yemek sevilen ve övülen bir şeydir. Bunda din ve dünyanın pek çok faydaları
vardır. Tabi bunlar zayıflığa, riyaya ve diğer tehlikelere düşmemek
şartıy-ladır. Şüphesiz ki Rasûlullah saiiaitahu aleyhi veseiiem'm hayatını,
onun geçimini, onun muâşeratını, onun fakirlik ve yoksulluğunu zihinlere
yerleştirmek gerekir. "Asıl yaşantı budur" diyerek onu gönülden
beğenmeüdir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesei-/em'in seçtiği hayat tarzı
yokluktan, mecburiyetten veya imkanlar elvermediğinden dolayı değildi. Aksine
bu hayatı kendi rızasıyla ve rağbetiyle seçmiş ve beğenmişti.Bir defasında Hz.
Aişe radıyatlahu anha, "Ya Rasûlallah! Siz Allahu Teâlâ'dan rızkın
bollaşmasını neden istemiyorsunuz?" diye arz etti. Hz. Aişe radıyaliahu
anha diyor ki: Ben bunu dedikten sonra Rasûluilah saiiaiiahualeyhiveseiiem'm
şiddetli açlığını görünce ağladım. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
buyurdu ki: "Ey Aişe! Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki,
eğer ben Rabbimden altından dağların benimle beraber yürümesini-isteseydim.
Allahu Teâlâ onları benimle beraber yürütürdü. Ancak ben dünyada aç durmayı,
karın tokluğuna tercih ettim. Ben dünyanın yoksulluğunu, onun servetine tercih
ettim. Ben dünyanın gammını, onun sevincine tercih ettim. Ey Aişe! Dünya
Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem ve onun âline uygun değildir. Allahu Teâlâ
Ûlül Azim (yani azimli ve yüksek dereceli) Rasûllerin sıkıntılara
sabretmelerini ve dünyanın rahatından sakınmalarını beğenmiştir. Onlar için
beğendiği şeyleri bana emretmiştir. Nitekim Allah ce//e ceiaiuhu şöyle
buyurmuştur:<Sen de Ûlül Azim (azim ve sebat sahibi) Rasûllerin sabrettiği
gibi sabret>(Ahkaf-35). Benim Allah'ın emrini yerine getirmekten başka çarem
yoktur. Allah'a yemin olsun ki, ben gücümün yettiği yere kadar onların
sabrettiği gibi sabredeceğim. Güç ve kuvvet ise Allah'ın vermesiyle gelir".Bir
hadiste şöyle geçmektedir: Hz. Ömer radıyaliahu anh zamanında fetihler
çoğalınca kızı Ümmül Mü'minin (mü'minlerin annesi) Hz. Hafsa radıyaliahu anha
şöyle dedi: "Artık siz de başka ülkelerin elçileri geldiği zaman ince
elbise giyiniz. Birine yemek pişirmesi için emir veriniz. Tâ ki o, elçileri
yedirsin, siz de onlarla birlikte yiyiniz". Bunun üzerin Hz. Ömer
radıyaliahu anh buyurdu ki: "Sen de biliyorsun ki, insanın halini onun ev
halkı çok iyi bilir". Hz. Hafsa, "Elbette öyle" dedi. Sonra Hz.
Ömer radıyaliahu anh şöyle buyurdu: "Sana yemin vererek soruyorum; sen
bilmiyor musun ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem peygamberlik
verildikten sonra şu kadar sene yaşamıştır. O zamanlarda Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem'm hanımları eğer gece yemek yerlerse, gündüz aç dururlardı.
Gündüz yemek yerlerse, gece aç kalırlardı. Sen bilmiyor musun ki, nübüvvetten
sonra şu kadar yıl Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hayatta kalmıştı.
Ancak Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ve onun ev halkı Hayber feth
oluncaya kadar asla karın doyuracak hurma dahi yemediler. Ben Allah hakkı için
sana soruyorum; Sen bilmiyor musun ki, bir defasında sen yüksek sofra (sehba)
üzerine yemek koymuştun da Rasûlullahsaiiaiiahu aleyhi veseitem'm nurlu yüzünde
değişme olmuştu. Nihayet o (sehba) kaldırılıp yemek yere kondu (da o zaman
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yedi). Ben sana Allah hakkı için
soruyorum; Sen bilmiyor musun ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi
abasını (bir çeşit şal) ikiye katlayarak onun üzerinde istirahat ederdi. Sen
bir defasında onu dörde katlayarak sermiştin. Bunun üzerine Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem, <Sen benim gece kalkmamı engelledin (çünkü dört
kat olunca yatak yumuşak oldu. Bu yüzden de derin uyku geldi). Onu her günkü
gibi ikiye katla> buyurdu. Ben sana Allah hakkı için soruyorum; Sen bilmiyor
musun ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi elbisesini yıkamak için
mübarek bedeninden çıkarır ve yıkardı. O, bu durumda iken Bilal namaza çağırmak
için gelince, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in yanında giyinip namaz
kıldıracağı başka elbisesi olmazdı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onu
kurutup giyer ve namaz kıldırırdı. Ben sana Allah hakkı için soruyorum; Sen
bilmiyor musun ki, Benû Nadr kabilesinden bir kadın Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem için iki elbise hazırlamıştı. Biri izâr, diğeri de şal idi.
Onlardan birini önce gönderdi. İkincisini göndermekte gecikti. Bunun üzerine
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onu vücuduna öyle örttü ki, (vücudu
açılmasın diye) iki köşesine boyun tarafından düğüm atmıştı. Bu şekilde giyinip
namaza gitmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında o anda giyinip
de namaza gideceği ikinci bir elbisesi yoktu". Hz. Ömer radıyaliahu anh bu
şekilde daha başka olayları da saydı. Nihayet bu olayları hatırlatarak Hz. Hafsa
radıyatiahu anha'y\ ağlattı. Kendisi de hıçkıra hıçkıra o kadar ağladı ki, biz
bu üzüntüden dolayı canının çıkmasından endişe ettik.Bir başka hadiste şöyle
geçmektedir: Hz. Ömer radıyatlahu anh şöyle buyurdu: "Benim iki arkadaşım
vardı (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ve Hz. Ebû Bekr radı-yaiiahu anh).
İkisi de aynı yolda yürüdüler. Eğer ben onların yolunu bırakarak başka bir yolu
tercih edersem, onlara yapılan muamele, bana yapılmayacaktır. Allah'a yemin
olsun ki, ben onların ağır şartlar içinde geçirdikleri (dünya) hayatı üzere kalmaya
kendimi zorlayacağım. Tâ ki (ahiretin) o taptaze hayatına kavuşabileym[127]Fetâvâyi
Âlemgiriyye'de şöyle yazmaktadır: Yemeğin birkaç derecesi vardır; 1-Birinci
derece farzdır. Onun ölçüsü insanı helak olmaktan kurtaracak kadardır. Eğer bir
kimse çok az miktar yer ve bu yüzden ölürse günahkar olur. 2-lkinci derece
sevap derecesidir. Yani kalkıp namaz kılabileceği ve kolaylıkla oruç tutabileceği
miktarda yemek yemektir. 3-Caiz derecesidir. O da iki numaradaki miktar üzerine
karın doyuncaya kadar ilave etmektir. Tâ ki beden güçlensin. Bu derecede ne
sevap vardır ne de günah. Mal helal yolla kazanılmışsa bunda basit bir hesap
vardır. 4-Dördüncü derece haramdır. O da doyduktan sonra yenen fazla olan
miktardır. Şüphesiz ki eğer bundan maksat yarın oruç tutacağım diye oruca kuvvet
gelmesi ise veya m
12) Hz. AH radıyailahu an/r'dan Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Kim Allahu Teâlâ'dan gelen az rızka razı olursa, Ailahu Teâlâ da ondan gelen az amele razı olur
(Beyhaki, Mişkât)
İZAH: Bu hadisi şerifte az kazanç hakkında Allahu Teâlâ'nın hususi bir ihsanı üzerine dikkat çekilmiştir. Yani bu durumda eğer insan tarafından iyiliklerde bir eksiklik olursa, Mülkün Sahibi olan Allah da o eksikliği memnuniyetle kabul etmektedir. Buna karşılık Allahu Teâlâ'nın nimetleri bol olur ve insan hiçbir şeyde eksikliğe razı olmazsa, o zaman O Mülkün Sahibi'nden şöyle bir talep gelir: "Öyleyse onun hakkını eda etme konusunda senin de ileri gitmen gerekir". Şu açıktır ki, bir memura istediği kadar maaş verilir de sonra o kendi memuriyet hizmetinde kusur ederse, onun vefasızlık ve nankörlüğünde ne şüphe vardır? Ancak bizim davranışımız aksinedir. Yani yoksullar Allah'a yönelmeye muvaffak olmakta, zikir ve nafileler için zaman da bulmaktadırlar. Ancak ele avuca dört kuruş geçince veya para gelmesinin yolları ortaya çıkınca artık farz namazlar için bile vakit bulunamamaktadır.Az rızka kanaat edebilmek için insanın beş şeye dikkat etmesi gerekir:
a) Harcamalarını kısmalıdır. İhtiyaç ölçüsünden fazla harcama yapmamalıdır. Alimler şöyle yazmışlardır: Eğer insan yalnız başına ise ona bir adet takım elbise kâfidir. Birkaç elbise yaptırmaya gerek yoktur. Aynı şekilde basit bir ekmek ve yemekle geçinebilir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Kim orta yollu harcama yaparsa, o fakir olmaz".
b) Eğer zaruret kadar bir şey nasip olursa, geleceğin fikriyle oyalanmamalıdır. Allahu Teâlâ'nın vaadine güvenilmelidir. Çünkü Allahu Teâlâ rızkı zimmetine almıştır. Şeytan insanı devamlı istikbal düşüncesiyle meşgul eder. Yani, "Fon olarak biraz sermaye biriktirmek gerekir. Darlık insanla beraberdir. Hastalık da beraberdir. Sonradan geçici masraflar da meydana gelebilir. Bundan dolayı sen zorluk ve meşakkat çekersin" gibi hayaller yüzünden şeytan insanı zorluk ve
gelecek fikri ve düşüncesiyle perişan etmekte, sonra da, "Bu ahmak, hayal ürünü olan gelecekteki sıkıntı korkusundan şu anki kesin olan meşakkat ve sıkıntıyı çekmektedir" diye alay etmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem Hz. Abdullah Ibni Mes'ud radıyaiiahu anh'a şöyle buyurdu: "Kendi üzerine fazla gam yükleme. Kaderde olan şey mutlaka olacaktır. Senin rızkın ne kadarsa sana o kadarı ulaşacaktır". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Allahu Teâlâ mü'min kuluna tahmin etmediği yerden rızık verir. Kur'an-ı Kerim'de de bu ifade geçmiştir".
c) Kanaat etmekle, insanlardan müstağni olmanın en büyük şerefinin elde edildiğini düşünmelidir. Hırs ve açgözlülükte ise insanların yanında ne kadar zelil olmak zorunda kalınmaktadır. Şunu da dikkatli bir şekilde düşünmelidir ki; kişinin bir sıkıntıya mutlaka katlanması gerekecektir. Ya halkın önünde el açma zilletinin sıkıntısı ya da nefsini lezzetli şeylerden engellemenin sıkıntısı. Bu ikinci sıkıntıdan dolayı Allah indinde sevap vaadi vardır. Birinci sıkıntıdan dolayı ise ahiret vebali vardır. Buna ilave olarak insan halkın önünde el açınca onlara hak sözü söylemekten geri durur. Çoğu zaman din hakkında taviz verip dalkavukluk yapması gerekir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Kişinin izzeti insanlardan istiğnadır (onlara tenezzül etmemesidir)". Bu konuda meşhur bir söz vardır: Sen kime tenezzül etmezsen onunla eşitsin (yani ondan altta kalmaya mecbur değilsin) Kime ihtiyacını açarsan onun esirisin. Kime iyilik edersen onun hükümdarısın.
d) Kişi dünyacı zenginlerin akıbetini düşünmelidir. Yahudi, Nasrâni ve dinsiz sermayedarların akıbetini ve bir de Enbiya aieyhimusseiam ve Evliya-i Ki-ram'ın akıbetini düşünmelidir. Onların ahvallerini dikkatlice okuyup araştırmalıdır. Sonra kendi nefsine, "Allah'a yakın olan insanların topluluğuna katılmak mı yoksa ahmaklara ve dinsiz insanlara benzemek mi istiyorsun?" diye sormalıdır.
e) Daha önce açıklanan malın çoğalmasının tehlikelerini iyice düşünmelidir. O malla birlikte ne kadar musibetler vardır. İnsan bu beş şeyi dikkatlice düşünürse aza kanaat etmesi kolaylaşacaktır.[129]Hz. Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhuma Rasûlullah sallailahu aleyhi vesel-fem'in şöyle buyurduğunu naklediyor: "Müslüman olan, kendisine az rızık verilen ve bunun üzerinde kendisine Allahu Teâlâ tarafından kanaat verilen kimse felaha ermiştir". Hz. Fudâle bin Ubeyd radıyallahu anh Rasûlullah saliallahu aleyhi vesel-fem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kendisine İslam nasib edilen, geliri zaruret kadar olan ve buna kanaat eden kimseye ne mutlu![130] Hz. Ebû Derdâ radtyaiia-huanh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Güneşin her doğduğu gün onun iki tarafındaki melekler şöyle ilan ederler; <Ey insanlar! Rabbinize yönelin. Az olup da yeterli olan mal, çok olup da insanı Allah'tan başka tarafa yönelten maldan daha hayırlıdır".
13) Hz. Muaz bin Cebel radıyallahu anh buyuruyor ki: Rasûlullah sallaUahu aleyhi veseilem onu Yemen'e (vali tayin edip) gönderirken şöyle buyurdu: "Refah ve konfor içinde yaşamaktan sakın. Çünkü Allah'ın iyi kulları refah ve konfora düşkün kimseler değillerdir". (Ahmed, Mişkât)
İZAH: Hâkim ve vali olduktan sonra rahatlık ve konfor vasıtaları çoğunlukla hazır hale gelmektedir. Her çeşit nimetler kolaylıkla elde edilmektedir. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem onu vali tayin edip gönderirken bu şeylerden sakınmasına hususi olarak tenbihte bulunmuştur. Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseilem'm vasiyetlerinde ve Hülefâ-i. Râşidin hazretlerinin vasiyet ve emirlerinde bu konuda sık sık özel uyarılar yapılmıştır.Hz. Fudâle bin Ubeyd radıyallahu anh Emîr Muâviye radıyallahu anh tarafından Mısır'a kadı olarak tayin edilmişti. Bir sahâbi onun yanına bir hadisi araştırmak için gitti. Yanına gidince baktı ki kadı efendinin saçları dağınık, ayaklan da çıplaktı. Ona, "Sen bu toprakların hakimisin ama ben senin saçlarını dağınık görüyorum" dedi. H2. Fudâle radıyallahu anh, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bizi SÜS ve ziynetten men etti" dedi. Sonra o sahâbi, "Ben senin yalın ayaklı olduğunu görüyorum" dedi. Hz. Fudâle radıyallahu anh, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bize bazen yalınayak yürümemizi söylerdi" dedi. Abdullah Ibni Muğaffel radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem her gün saç taramaktan mCü en etmiştir".
14) beyr bin Nüfeyr rahmetuiiahi a/eyft'in mürsel olarak rivayet ettiğine göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ bana mal toplamamı ve tacirlerden olmamı vahyetmedi. Fakat, <(Ey Muhammedi) Sen Rabbini harnd ile teşbih et ve secde edenlerden (namaz kılanlardan) ol. Sana ölüm gelene kadar Rabbine ibadet et> diye vahyetti". (Şerhus Sünne, Hilye, Mişkât)
İZAH: Hadiste işaret edilen vahiy Hicr suresinin en son ayetidir. Hadisi şerifteki bu ifade bir çok Sahâbe-i Kiram radıyallahu anftum'dan nakledilmiştir. Nitekim Suyûti rahmetuiiahi aleyh, Dürrü Mensûr'öa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm bu hadisini Hz. Abdullah Ibni Mes'ud, Ebû Müslim, Havlâni, Ebû Derdâ, radıyallahu anhum ecmaıvVden nakletmiştir.Bir hadiste nakledildiğine göre Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur: "En hayırlı insan şu iki kişidir; Birincisi, atının dizgininden tutarak Allah yolunda can verme yoluna düşen kimsedir. İkincisi, yanında koyunları olan ve herhangi bir vadi veya dağda (yani sükun bulacağı ve bilinmeyen bir yerde) namaz kılan, zekatını veren ve Mevlâ'sına ibadetle meşgul olan, bu hal üzerine iken kendisine ölüm gelen, kendisinden İnsanlara hayırdan başka bir şey (yani şer) ulaşmayan kimsedir".[131]Rasûlullah saiiatiahu aleyhi vese/tem'in Allah'ın bu yüce emrini, ahirete intikal edeceği güne kadar nasıl yerine getirdiği, onun hayatını gözden geçirenlerden saklı değildir. Bir de Allahu Teâlâ tarafından verilen nimetler ne kadar fazla olursa, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem kendini ibadetlere o kadar çok verirdi. Hz. Aişe radıyallahu anha buyurdu ki: "Fetih sûresi inince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem ibadet daha fazla gayret etmeye başladı. Biri, <Ya Rasûlallah!. Bu ayeti kerimeye göre sizin gelmiş ve geçmiş yanılgılarınızın hepsi affedilmiştir. Öyleyse siz neden bu kadar meşakkat çekiyorsunuz?> dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Ben şükreden bir kul olmayayım mı?> buyurdu". Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh buyuruyor ki: "Fetih sûresi nazil olunca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem namazını o kadar uzattı ki, ayakları şişti, ibadetlerini o kadar artırdı ki, bedeni zayıflayarak eski bir kırba gibi oldu. Kendisine (biraz önceki) soru sorulduğunda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Ben şükreden bir kul olmayayım mı?> diye (aynı) cevabı verdi. Hz. Hasan radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem ibadet konusunda o kadar gayret ederdi ki, eski bir kırba gibi tamamen kurumuştu. Ondan sonra yukarıda geçen (aynı) soru ve cevap geçti". Hz. Ebû Cuheyfe radıyallahu anh buyuruyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem O kadar uzun namaz kılıyordu ki, ayaklan yarılmıştı". Hz. Enes radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem namaz kılarken ayakta o kadar uzun dururdu ki, bu yüzden ayakları şişerdi".Bunlardan başka daha pek çok hadislerde sık sık bu çeşit ifadeler nakledilmiştir. Onların çoğun da halkın, "Ya Rasûlallah! Kur'an-ı Kerim'de sizin affedildiğiniz hakkında kesin ifadeler buyurulmuştur" ricası geçmekte Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseilem tarafından da cevap olarak, "Ben şükreden bir kul olamayayım mı?" ifadesi geçmektedir.[132] Acaba biz de "Allahu Teâlâ bize falan özel nimetini verdi. Onun şükrünü eda etmek için kısaca iki rekat namaz kılalım" diye hiç düşünüyor muyuz? Bir çok hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'e bir yerden fetih haberi gelince veya herhangi bir sevindirici haber duyarsa şükür için secdeye kapanırdı".Bütün bu durumlara rağmen Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm Allah korkusunun hali şöyleydi: Buhari Şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem\n şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Allah'a yemin olsun, Allah'a yemin olsun ki, Ben Allah'ın Rasûlü olduğum halde kıyamette bana ve size nasıl muamele yapılacağını bilmiyorum"[133] Bilmiyorum sözünün manası, "Ahvali geniş olarak bilmiyorum" demektir. Bütün yetkiler elinde olan padişahın dilediği gibi muamele yapması O'nun hakkıdır.Hz. Ümmü Derdâ radıyaiiahu anha, kocası Ebû Derdâ'ya, "Sen falan şahsın mal arayıp takip ettiği gibi neden yapmıyorsun?-(Nitekim o mal kazanıyor. Sen ise bunu hiç düşünmüyorsun.)" dedi. Hz. Ebû Derda radıyaiiahu anh dedi ki: "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu işittim; <Senin önünde bir büyük geçit (mahşer meydanı) gelmektedir. Yükü ağır olanlar (üzerinde hesap ve kitap yükü olanlar kolaylıkla) oradan geçemezler. Bundan dolayı gönlüm o geçitte hafif olmamı istiyor>"[134] Yani benim üstümde fazla hesap yükü olmasın ki ben oradan kolayca geçeyim.O yüce zâtlar kıyamet günü başlarından ne geçeceğinden çok korkarlardı. Bundan dolayı her an oranın fikri ve hazırlığı ile meşgul olurlardı. Bizim üzerimize her an dünya fikri binmiştir. O geçidin hayali bile aklımızdan geçmemektedir. Hasan bin Sinan rahmetuiiahi aleyh bir yere gidiyordu. Yolda bir yerde daha önce orada olmayan bir eve gözü ilişti ve "Bu ev ne zaman yapıldı?" dedi. Sonra kendi nefsine hitaben, "Sen niçin boş bir şey soruyorsun? O evin ne zaman yapıldığından sana ne? Sana bir sene oruç tutma cezası vereceğim" dedi. Fuzûli söz konuştuğundan dolayı bir sene oruç tuttu. Malik bin Zayğam rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Hz. Rebâh Kaysî ikindiden sonra bizim evimize geldi ve "Baban nerede?" dedi. Ben, "Uyuyor" dedim. O, "Bu vakit uyuma vakti midir?" deyip geri döndü. Ben onun arkasından bir adamla şu haberi gönderdim: "Eğer siz isterseniz ben onu uyandırayım". Adam onun peşinden gitti. O esnada o bir kabristana girmişti. Orada kendi kendini kınıyor ve şöyle diyordu: "Demek <Bu uyuma vakti midir?> diyorsun. Senin bunu söylemekten gayen neydi? İnsan ne zaman isterse uyur. O vaktin uyuma vakti olup olmadığını sen ne biliyordun? Ben Allah'a yemin ediyorum ki, seni bir sene uyumak için yere yatırmayacağım. Hasta olursan ya da aklın giderse müstesna. O zaman mecburiyet vardır. Yazıklar olsun sana. Sen ne zamana kadar insanları ayıplayacaksın. Sen bu davranışlarından vazgeçmeyecek misin?" O bu şekilde konuşuyor ve ağlıyordu. Ona haber götüren adam bu durumu görünce geri döndü. Ona bir şey söylemeye cesaret edemedi.Hz. Tâlha radıyaiiahu anh buyuruyor ki: Bir gün bir sahâbi elbisesini soyarak aşırı sıcaklıktaki kumda bir o tarafa bir bu tarafa dönüyor ve şöyle diyordu: "Tat bakalım! Cehennem ateşi bundan daha şiddetli olacak. Gece cansız (uyur) kalırsın, gündüz boş boş dolaşırsın". O bu haldeyken Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem onu gördü ve yanına gitti. O, "Ya Rasûlallah! Benim tabiatım üzerine öyle bir hal galip oldu ki, nasıl anlatayım bilemiyorum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Senin böyle yapman gerekmezdi. Senin için bütün göklerin kapıları açıldı. Allah ceiie ceiaiuhu meleklerine karşı seninle övünüyor" buyurdu. Sonra Sahâbe-İ Kiram'a dönerek, "Kendiniz için ondan azık alın" buyurdu. Hepsi ondan dua talebinde bulundular. Sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ona, "Hepsi için dua et" buyurdu. Hz. Huzeyfe bin Katâde radıyaiiahu anh diyor ki: Bir adam bir Allah dostuna, "Senin nefsin bir şeyi istediğinde ona nasıl tavır takınıyorsun?" dedi. O zat, "Ben nefsime buğz ettiğim kadar dünyada kimseye buğz etmiyorum. Peki bu kadar nefret ettiğim birinin isteklerini nasıl yerine getirebilirim?" Hz. Mücemmi möıyaiiahu anh bir defa başını evin üst katına doğru çevirince gözü namahrem bir kadına ilişti. Bunun üzerine o, "Yaşadığım müddetçe asla başımı yukarı kaldırmayacağım" diye söz verdi.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh bu zatlara ait bundan başka pek çok vakıaları nakletmiştir. O vakıalarda (özet olarak şöyle geçmektedir:) Eğer onlardan zerre kadar basit bir şey sâdır olsa, nefislerine çok ağır cezalar verirlerdi. Bütün bunlar niçindi? işte bütün bunlar sadece Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh'in hanımına anlattığı o geçidin (mahşerin) korkusundan dolayı idi. Biz hepimiz bu geçitten öyle eminiz ki, sanki bu geçit sadece Sahâbe-i Kiram hazretlerinin yolunda vardır. Biz de uçağa binip o geçidin üzerinden geçeceğiz. Biz kendi canımıza ne kadar zulmediyoruz ki, unutarak bile o geçidin hayali gözümüzün önüne gelmiyor.Ondan sonra İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmaktadır: "Hayret! Sen kendi kölene (hizmetçine), kendi evladına kusur işledikleri zaman ceza veriyorsun ve "Eğer ona tenbih edilmezse o zabt edilmez, azgınlaşır" diyorsun. Ancak nefsine hiç aldırmıyorsun. O da azgınlaşıp gidiyor. Nefsinin azgınlığından sana ulaşan zarar kadar başkalarının azgınlığından sana zarar ulaşmaz. Çünkü başkalarından zarar ulaşsa da o senin dünyanla ilgilidir. Ama senin nefsinin azgınlığından dolayı, senin ahiretine zarar ulaşır. Ahiret asla bitmeyecek, onun nimetleri tükenmeyecektir. Onlarda meydana gelen zarar ne büyük zarardır. İşte bundan dolayıdır ki, geçmişteki büyük zâtlardan birinin ahiret işlerinde bir eksikliği olunca onun telafisi için son derece düşünür fikrederdi.Hz. Ömer radıyaiiahu anh bir defasında ikindi namazının cemaatine yetişemedi. Onun telafisi için değeri iki yüz bin dirhem olan bir bağı sadaka olarak verdi. Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma herhangi bir gün bir namazı cemaatle kılamaz-sa, o günün akşamı bütün geceyi uyanık geçirirdi. Bir gün akşam namazına geç kaldı. Onun telafisi için iki köle azâd etti.İbadetlerinde gevşeklik ve tembellik meydana gelen bir kimse için uygun olan şey, ibadetlere kendini vererek meşgul olan bir Allah kulunun yanında bulunmasıdır. Eğer böyle biriyle kalmak müyesser olmazsa o zaman böyle insanların ahvallerini ibretle ve dikkatlice okumalıdır. (Onlarla ilgili pek çok kıssalar Ravz-ur Reyyâbin adlı eserde yazılmıştır. Onun kısaltılmışı Urduca tercümesi olan
Nüzhe-tül Besatin adlı
eserdir). Bir Allah dostu diyor ki: "Bana ibadetler konusunda bir
tembellik çöktüğünde ben Muhammed bin Vâsi rahmetuiiahi aieyti'm ahvalini
gözden geçiriyorum. Bu işe bir hafta devam ediyorum". (Aynı şekilde diğer
Evliyaullah'ın hayat hikayeleri de vardır. Yalnız bunları muteber ve güvenilir
kişilerin yazmış olması şartıyla okumak gerekir). Çünkü onların ahvallerini
gözden geçirmek, (amellere karşı) arzu ve şevk meydana getirmek için çok
faydalıdır.Şu da üzerinde düşünülmesi gereken bir şeydir ki, onların bütün
meşakkatleri ve gayretleri nihayet sona erdi. Ancak şimdi onlara verilecek
nimetler ve onların rahatları ebedi o olarak baki kalmıştır. Onlar asla son
bulmayacaktır. Yazıklar olsun bizim gibilere ki, bu ahvalleri bilerek ve
görerek yine de dünya kazanmakta ve dünyanın lezzetleriyle meşgul olmaktayız.
O ebedi lezzetleri elde edenlerin hallerinden de öğüt almamaktayız. Hz. Ali
kerremaiiahu vechehu şöyle söylemiştir: (Bazıları bu sözün Rasûlullah
saliailahu aleyhi veseilem'e ait olduğunu söylemişlerdir): "Allahu Teâlâ
gerçekten hasta olmadıkları halde insanların kendilerini hasta sandıkları
kimselere rahmet etsin". Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki:
"Çok ibadet etmeleri onları meşakkate sokmuştur. Bundan dolayı insanlar
onları hasta zannetmektedirler". Yine o şöyle buyuruyor: "Ben öyle
zâtlar gördüm ve onların sohbetlerine katıldım ki, onlar dünyanın herhangi bir
şeyinin gelmesine sevinmez, gitmesine de üzülmezlerdi. Onların nazarında
dünyanın mal ve eşyasının hakikati, ayakkabılara bulaşan toz ve topraktan daha
zelildi. Ben öyle insanlar gördüm ki, onların hiçbir elbisesi düzgünce katlanıp
konmamıştı. Yemeklik bir şey pişirilmesi için emir de vermemişlerdi. Hiçbir
zaman uyumak için yatağa ihtiyaçları olmamış, bu yüzden de yere uzanıp
uyumuşlardı. Öyle ki onlarla yer arasında hiçbir sergi olmazdı. Onlar Allah'ın
kitabıyla amel ederlerdi. O'nun Nebisi saliailahu aleyhi vese/tem'in sünnetine
ittiba ederlerdi. Gece olunca, bütün gece (namazda) ayakları üzerine dikilirler
veya yüzlerini (secde halinde) yere sererlerdi. Onların gözlerinden yanaklarına
doğru göz yaşlarından oluşan inciler dizilirdi. Gece boyu Rableriyle
konuşurlardı. (Sahih bir hadiste bildirildiğine göre namaz kılan kimse Rabbiyle
konuşur). Azabından koruması için Mevlâlarına yalvarırlardı. Bir iyilik yaptıklarında
ondan dolayı Allah'a çok şükrederlerdi. Ona sevinirler ve kabul olması için
dua ederlerdi. Bir kötülük meydana gelince ondan dolayı çok üzülürler. Allah'a
tevbe ederlerdi. O'ndan af dilerler ve istiğfar ederlerdi. İşte bu hal içinde
onlar ömürlerini geçirdiler".Ömer İbni Abdulaziz rahmetuiiahi aleyh
hastalanınca bir topluluk onu ziyarete gitti. Onlar arasında son derece zayıf,
rengi sararmış, incelmiş bir genç de bulunuyordu. Ömer 'bni Abdulaziz
rahmetuiiahi aleyh ona, "Sana böyle ne oluyor?" dedi. O,
"Özürler ve hastalıklar sardı" dedi. Ömer İbni Abdulaziz rahmetuiiahi
aleyh, "Hayır doğrusunu söyle" beyince, o genç, "Ben dünyanın
tadına baktım, o çok acı çıktı. Onun yaldızı, onun tadı, onun lezzeti ve onun
rahatı gözümde çok zeül oldu. Onun altını ve taşı benim gözümde eşittir. Allahu
Teâlâ'nın arşı sanki her an karsımda duruyor. Mahşer meydanında bir topluluğun
Cennet'e doğru gitmesi,diğer topluluğun da Cehennem'e atılması sanki benim
gözümün önünde cereyan etmektedir. Bundan dolayı ben kendimi bütün gün (oruç
tutarak) susuz bırakmaktayım. Bütün gece (Allah'ı yâd etmek için uyanık
durmaktayım). Bu iki durum da Allahu Teâlâ'nın sevabı ve azabı karşısında hiç
bir hakikat taşımamaktadır" dedi.Hz. Dâvûd Tâî rahmetuiiahi aleyh ekmek
parçalarını suya sokar ve o suyu içerdi. Ekmek yemezdi. Biri ona bunun sebebini
sorunca buyurdu ki: "Bunu içmek ve ekmeği çiğneyerek yemekte Kur'an-ı
Kerim'den 50 ayeti okuyacak kadar vakit zayi olmaktadır". Bir gün onun
evine bir adam geldi ve "Sizin evin çatısının tahtası kırıldı" dedi.
O, "Ben yirmi yıldan beri onun çatısını görmedim" dedi.Bu yüce zatlar
boş konuşmaktan sakındıkları gibi boşuna oraya buraya bakmaktan da
kaçınırlardı. Muhammed bin Abdulaziz rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ben
sabahtan ikindiye kadar Ahmed bin Rezin rahmetuiiahi aieyh'm yanında kaldım.
Onun oraya buraya baktığını görmedim". Biri kendisine bununla ilgili bir
soru sorunca şöyle buyurdu; "Allahu Teâlâ bu gözleri kendi azamet ve
büyüklüğünü gösteren şeylere ibret nazarıyla bakmak için vermiştir. Böyle
olmazsa o bakış hatadır". Hz. Mesrûk rahmetuiiahi a/eyh'in hanımı diyor
ki: "Gece boyunca namaz kılmasından dolayı Mesrûk'un baldırları şişerdi. O
kendini namaza verdiği zaman ben onun arkasında oturur, onun haline acıyarak
ağlar dururdum".Hz. Ebû Derdâ radiyaiiahu anh buyuruyor ki: "Eğer
dünyada lezzet alınacak üç şey olmasaydı, ben bu dünyada bir gün dahi yaşamaya
dayanamazdım; 1-Çok sıcak bir günde öğlen vakti (oruçlu iken) susamanın
lezzeti, 2-Gecenin sonuna doğru secde etmekle elde edilen tatlılığın lezzeti,
3-Olgun meyveleri bahçeden seçip toplar gibi, sözlerinin arasından olgun
meyveler toplanan bir Allah dostunun sohbetinde bulunmanın lezzeti".
Esved bin Yezid rahmetuiiahi aleyh ibadetler uğrunda o kadar çok meşakkatlere
katlanır, şiddetli sıcaklarda o kadar çok oruç tutardı ki, bu yüzden bedeni
kararmıştı. Alkame bin Kays ona, "Sen kendi bedenine neden bu kadar azab
ediyorsun?" deyince o, "Kıyamet günü ona izzet-i ikram edilsin
diye" buyurdu. Yani kıyamet günü bu bedene izzet nasib olması için bu
meşakkatlere katlanıyorum demek istemiştir.Bir Allah dostunun şöyle bir kıssası
yazılmıştır: O her gün bin rekat namaz kılardı. Ayaklan cansızlaşınca yani
ayakta durmaktan aciz kalınca bin rekat da oturarak kılardı. İkindiden sonra
huşu içinde oturup şöyle derdi: "Allah'ım bu yaratıklara çok hayret
ediyorum, onlar nasıl oluyor da başka şeyleri Senin yerine koyuyorlar. Ne kadar
şaşılacak bir şeydir ki, onların kalpleri Sen'den başka bir şeye nasıl ünsiyet
eder. Hatta daha şaşılacak şey şudur ki, Senin zikrinden başka bir şey onların
kalbinde nasıl parıldar?"Hz. Cüneyd-i Bağdadi rahmetuiiahi aleyh buyuruyor
ki: "Ben Hz. Sirrî Sakatî rahmetuiiahi atey/i'den daha fazla ibadet eden
birini görmedim. Kimse onu 98 sene boyunca vefat hastalığı dışında yatarken görmemiştir".
Hz. Ebû Muhammed Cerîri rahmetuitahi aleyh Mekke-i Mükerreme'de bir yıl itikaf
etti. İtikatta iken ne uyudu, ne konuştu ne de bir ağaç veya duvara yaslandı ya
da sırtını dayadı. Hz. Ebû Bekr Kettânî rahmetuiiahi aleyh ona, "Bu mücahedeyi
yapabilmek için siz nereden güç kazandınız?" dedi. O, "Allahu Teâlâ
benim içimdeki sağlamlığı görünce benim zahirime (dışıma) ona karşı güç
verdi" dedi. Hz. Ebû Bekr Kettânî rahme-tuiiahî aleyh bu cevabı duyunca
boynunu büküp düşünmeye ve fikretmeye başladı. Bir müddet düşündü. Sonra bu
fikir ve düşünce içerisinde kalkıp gitti.Bir şahıs diyor ki: Ben Hz. Feth bin
Said Mevsilinin yanından geçtim. O iki elini açmış ağlıyordu. Göz yaşları
parmaklarının arasından aşağı dökülüyordu. Göz yaşları sapsarı idi (yani onlara
kan karışmıştı). Ben ona yemin vererek, "Bu kanlı gözyaşları hangi dertten
dolayı akmaktadır? (Ne var? Başına bir afet mi geldi?)'1 dedim. O şöyle dedi:
"Eğer sen yemin vermeseydin, ben söylemezdim. Evet, ben Allah'ın üzerimde
olan hakkını ödemediğimden dolayı ağlıyorum". Ben, "Neden gözlerinden
kan geldi?" dedim. O, "Benim bu ağlamam <Acaba makbul olmayan ve
yalandan (nifaktan dolayı) bir ağlama olma-sın> diye koktuğumdan" dedi.
O şahıs diyor ki, o vefat edince ben onu rüyamda gördüm ve "Sana nasıl muamele
edildi?" diye sordum. O, "Ben bağışlandım" dedi. Ben,
"Senin gözyaşlarının neticesi ne oidu?" dedim. O şöyle dedi:
"Allahu Teâlâ beni Kendine yaklaştırarak, <Bu gözyaşların nedendi?>
buyurdu. Ben, <Senin, benim üzerimde vacip olan hakkını eda edemedim. Onun
üzüntüsündendi> dedim. Allahu Teâlâ, <Gözlerinden neden kan geldi?>
buyurdu. Ben, <Bu ağlamamın geçersiz ve yalancı olmasından korktuğum
içindi> dedim. Bunun üzerine Allahu Teâlâ buyurdu ki; <Netice olarak sen
bütün bunlarla ne istiyordun? Benim izzetime yemin olsun ki, Kiramen Kâtibin
melekleri 40 seneden beri senin amellerinin sayfalarını içinde hiçbir hata
yazılı olmadan getiriyorlardı".Abdulvahid bin Zeyd rahmetuiiahi aleyh
diyor ki: Ben bir kilisenin yanından geçiyordum. Orada (dünyadan ilişkisini
kesen) bir rahip kalıyordu. Ben ona "Rahip" diye seslendim. O
konuşmadı. Sonra bir daha çağırdım. Yine konuşmadı. Sonra üçüncü defa çağırınca
bana döndü ve "Ben rahip değilim. Rahip Allah'tan korkan, O'nun
kibriyasından dolayı O'na saygı gösteren, O'nun belalarına sabreden, O'nun
takdirde verdiği kararlara razı olan, O'nun nimetlerine şükreden, O'nun
büyüklüğü karşısında tevazu gösteren, O'nun izzeti karşısında kendini zelil
kılan, O'nun kâmil kudretine itaat eden, O'nun heybetinden dolayı acizliğe
bürünen, O'nun hesaba çekmesini ve O'nun azabını her an düşünen, gündüzleri
oruç tutan geceleri ise uyanık geçiren, Cehennem korkusu ve mahşer
meydanındaki sualler uykusunu kaçıran kimsedir. Kimde bu şeyler varsa, o
rahiptir. Ben ise herkesi ısıran bir köpeğim. Kimseyi ısırmayayım diye buraya
oturdum" dedi. Ben ona, "Neden insanlar Allahu Teâlâ'nın büyüklüğünü
bildikleri halde O'nunla bağları kopmuş vaziyette?" dedim. O,
"Sadece dünya sevgisi, onun ziynet ve süsü Allah'a olan bağlılığı
koparmıştır. Dünya günahların evidir. Akıllı ve zeki olan kimse, onu kalbinden
atan, Allah'a yönelen ve kendini Allah'a yaklaştıracak işleri seçendir"
dedi.Hz. Üveys Karnî rahmetuiiahi aleyh meşhur büyük bir zattır. Bazı günler
derdi ki, "Bu gece rükû yapacağım". Nitekim bütün geceyi rükûda
geçirirdi. Başka bir gün, "Bu gece secde gecesidir" dar ve bütün
geceyi secdede geçirirdi. Utbe Ğulam rahmetuiiahi aleyh tevbe ettikten sonra
yemeye ve içmeye hiç aldırmazdı. Bir defasında annesi ona, "Kendi nefsine
merhamet et. Biraz da istirahat et" deyince, o, "Bütün bunları
nefsime merhamet ettiğimden dolayı yapıyorum. Bu birkaç meşakkattir. Ondan
sonra ebedi istirahat edeceğim" dedi.Abdullah bin Dâvûd diyor ki:
"Bunlar (yani büyük zatlar)dan biri 40 yaşına ulaşınca yatağını katlardı.
Yani artık uyuma sırası sona ererdi". Hz. Kehmes bin Hasan her gece bin
rekat namaz kılıyor ve nefsine hitap ederek, "Ey kötülüğün kaynağı! (Namaz
için) ayağa kalk" derdi. Zayıflığı çok artınca her gün 500 rekata
indirmişti. Bunun üzerine, "Benim amelimin yarısı gitti" diye
ağlardı. Hz. Rebî diyor ki: Ben Üveys Karni rahmetuiiahi aleyh'\r\ yanına
geldim. O sabah namazını kılıp teşbih okumakla meşguldü. Ben o anda onunla
görüşmekte sakınca olacağını düşünerek onun boş vaktini beklemek için oturdum.
O aynı hal üzere oturup teşbih okumaya devam etti. Nihayet öğlen vakti oldu. O
öğlen namazı için kalktı ve ikindiye kadar namaz kıldı. Sonra da ikindi
namazını bitirip aynı yerinde akşama kadar oturdu. Sonra akşam namazını kıldı.
Yatsı namazını kıldı. Sonra sabaha kadar orada kaldı. Ertesi gün sabah
namazından sonra oturmuştu ki, biraz uyuk-lar gibi oldu. Birden kendine geldi
ve "Allah'ım! sık sık uyuyan gözden Sana sığınırım. Doymayan karından
Sana sığınırım" dedi. Bütün bu halleri görünce, "Bana ibret olarak bu
gördüklerim yeter" diyerek oradan döndüm.Ahmed bin Harb rahmetuiiahi aleyh
diyor ki: "O kimseye hayret ki, göklerde kendisi için Cennet'in
donatıldığını ve kendi altında da Cehennem tutuşturuldu-ğunu bildiği halde
ikisinin arasında uykusu nasıl gelmektedir?" Bir şahıs diyor ki: "Ben
Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi a/ey/ı'in yanına gittim. O namazdan sonra
kendi şalına bürünüp bir tarafına uzandı ve sabaha kadar böyle yatıp kaldı. Ne
hareket etti ne de bir taraftan diğer tarafa döndü. Sabah kalkınca abdest almadan
namaz kıldı. Ben kendisine, <Allah senin haline merhamet etsin. Bütün gece
yatarak uyudun ve abdestsiz namaz kıldın> dedim. Buyurdu ki; <Ben gece boyunca
bazen Cennet bahçelerinde koşuyordum bazen de Cehennem geçitlerinde... Bu
durumda uyku nasıl gelebilir ki?>" Denilir ki, Ebû Bekr bin Ayyaş
rahmetuiiahi aleyh kırk sene yatağa yatmadı. O, oğluna şöyle nasihat etti:
"Şu köşede günah işleme. Ben orada Kur'an-ı Kerim'i 12 bin defa
hatmettim". Vefat edeceği sırada evin bir köşesine işaret ederek, "Bu
köşede ben 24 bin defa Kur'an'ı hatmettim" dedi. Hz. Semnûn rahmetuiiahi
aleyh her gün beş yüz rekat nafile namaz kılardı. Allâme Zebîdî rahmetuiiahi
aleyh ona ait şöyle bir kıssa yazmıştır: "Bağdat'ta bir adam fakirlere 40
bin dirhem sadaka dağıttı. Semnûn rahmetuiiahi aleyh, <Bizim yanımızda
dirhem yok. Hadi biz de her dirhem karşılığında bir rekat namaz kıla-lım>
buyurdu. Böyle dedikten sonra Medâin şehrine gitti ve orada 40 bin rekat namaz
kıldı". Ebû Bekr Matûî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Gençliğimde
benim âdetim her gün 31 bin yada 40 bin defa İhlas sûresini okumaktı". (Bu
hadisin râvisi sayı hakkında tereddüt etmiştir.) Bir şahıs diyor ki: "Ben
Âmir bin Abdilkays rahmetuiiahi aleyh ile birlikte dört ay kaldım. Onu gündüz
veya gece uyurken görmedim.Hz. Ali kerremaiiahu vechehu'nun bir talebesi şöyle
demiştir: Bir defasında Hz. Ali radıyattahu anh sabah namazını kıldıktan sonra
yüzünü sağ tarafa dönüp oturdu. Üzerinde çok büyük bir üzüntü alâmeti vardı.
Güneşin doğuşuna kadar oturmaya devam etti. Ondan sonra elini (üzülerek)
çevirip şöyle buyurdu; "Allah'a yemin olsun ki, ben Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseflem'in yüce Ashabını gördüm. Bugün hiçbir şeyin onlannkine
benzediğini görmüyorum. O yüce zatlar saçları darmadağınık, yüzleri tozlanmış
ve sararmış olarak sabahlarlardı. Onlar bütün gece Allahu Teâlâ'nın huzurunda
secdeye kapanırlar veya O'nun huzurunda ayakta Kur'an okurlardı. Ayakta
dururken bazen bir ayağına bazen de diğer ayağına destek verirlerdi. Allahu
Teâlâ'yı zikrettiklerinde (O'nun lezzetinden dolayı) (hava estiğinde ağaçların
sallandığı gibi) sallanırlardı. (Allah aşkı ve O'nun korkusundan dolayı)
onların gözlerinden o kadar göz yaşı akardı ki, elbiseleri ıslanırdı. Şimdi ise
insanlar geceyi gaflet içinde geçirmektedirler".Hz. Ebû Müslim Havlânî
rahmetuiiahi aleyh evinin mescidine (namaz kılacağı yere) bir kırbaç asmıştı.
Kendi nefsine hitab ederek şöyle derdi: "Ayağa kalk! Ben seni (ibadetle)
iyice yoracağım. Sonunda sen yorulacaksın ve ben yorulmayacağım". Üzerine
biraz tembellik çöktüğü zaman o kırbacı ayaklarına vurur ve "Bu bacaklar
sıçramaya, benim atlanma nispetle daha layıktır" derdi. Bir de şöyle
derdi: "Sahâbe-i Kiram (Cennet'in bütün derecelerini) kendilerinin alıp
götüreceklerini zannetmektedirler. Hayır biz (o dereceler hususunda) onlarla
en güzel şekilde yarışacağız. Tâ ki onlar da kendi arkalarında erler
bıraktıklarını bilsinler.Hz. Kasım bin Muhammed bin Ebî Bekr radıyatiahu anh
buyuruyor ki: Ben bir gün sabah halam Hz. Aişe radıyaiiahu an/ıa'nın yanına
selam vermek için geldim. O kuşluk namazı kılıyor ve namazda şu ayeti kerimeyi
okuyordu;"Şimdi Allah bize ihsan buyurdu ve bizleri Cehennem azabından
korudu"(Tur-27). Hz. Aişe radıyaiiahu anha bu ayeti kerimeyi tekrar tekrar
okuyor ve ağlıyordu. Kasım diyor ki: Ben uzun süre bekledim. Sonra, "Bu
arada pazara gidip, geleyim. İhtiyaçları görüp, dönüşte selam verip
giderim" diye düşündüm. Pazara gittim. Orada işlerimi bitirdikten sonra
döndüm. Döndüğümde o aynı şekilde (ayakta) aynı ayeti okuyor ve ağlıyordu.Muhammed
bin İshak diyor ki: "Abdurrahman bin Esved, Hac için geldiğinde bir
ayağından rahatsızdı. Yatsıdan sonra bir ayağı üzerine basarak kalktı. Sabah
namazına kadar bir ayağı üzerinde nafile namaz kılmaya devam etti. Hatta bu
abdest ile sabah namazını kıldı". Bir Allah dostu diyor ki: "Ben
ölümden sadece şundan dolayı korkuyorum; Artık teheccüd namazı elimden çıkacak
(ve o na- tat ve lezzet son bulacaktır)".Hz. Ali kerremaiiahu vechehu
buyurdu ki: "Salihlerin alâmeti, geceleri uyanık kalmaktan dolayı yüzlerinin
sararması, geceleri ağlamaktan dolayı gözlerinin sönük olması, çok oruç
tutmaktan dolayı dudaklarının kuruması ve yüzlerinde Allah korkusunun
bulunmasıdır". Biri Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh'e, "Çok ibadet
edenlerin yüzleri niçin böyle güzel oluyor?" dedi. O, "Onlar tenhada
Rahman ile meşgul olunca, O rahmet sahibi kendi nurunun gölgesini onlar üzerine
yayıyor" buyurdu. Hz. Kasım bin Râşid rahmetuiiahi aleyh diyor ki:
"Zem'a bizim yakınımızda (Mekke-i Mükerreme'ye yakın bir yer olan)
Muhassab'ta kalmaktaydı. Hanımı ve kızları da beraberindeydi. O geceleyin çok
uzun namaz kılardı. Gecenin son bölümü girince yüksek sesle şöyle seslenirdi;
<Ey M
"Hiç hesab etmedikleri şeyler, Allah tarafından (kıyamet günü) karşılarına çıkarılacaktır"
(Zümer-47)
Bu bir ayetin parçasıdır. Ayetin tamamı şöyledir:
"Eğer yeryüzündeki bütün varlıklar ve buna ilaveten bir o kadarı, (dünyada) zulmetmiş olanların (yani küfür şirk vs.ye düşmüş olanların1) olsaydı. Kıyamet gününün kötü azabından kurtulmak için (hiç tereddüt etmeden) fidye olarak verirlerdi. (Ancak o gün fidye kabul edilmez. Bu konu Bakara sûresinin bir çok yerinde ve Mâide sûresinde geçmiştir) Hiç hesap etmedikleri şeyler (çok şiddetli muameleler) Allah tarafından (kıyamet günü) karşılarına çıkacaktır" (Zümer-47)
Bu konuyla ilgili olarak burada pek çok ayet zikredilebilir. Özet olarak o büyük zat bu ayeti kerimeyi okudu ve öncekinden daha şiddetli bir çığlık attı ve bayılıp düştü. Uzun bir süre sonra ayıldı. Ayıldığında şöyle diyordu: "Allah'ım! (Kıyamet günü) Senin huzurunda durduğumda ancak Kendi iütfunla benim kötülüklerimi affet. Settar perdenle beni ört. Yalnızca Kendi kereminle benim günahlarımı bağışla". Ben ona, "Rahmetinden ümidli olduğun (yüce Zât1 in) hürmetine senden rica ediyorum ki, benimle konuş!" dedim. O, "Konuşmasından İstifade edebileceğin bir kimseyle konuşmalısın. Günahları kendisini helak etmiş olan biriyle (yani benimle) konuşmayı terk et" dedi ve sonra şöyle buyurdu: "Ben burada Allah bilir kaç seneden beri şeytanla savaşıyorum. Ben onunla savaşmakla meşgulüm. O da benimle savaşmakla meşgul (yani o, beni her an Allahu Teâlâ'ya teveccühten uzaklaştırmak için çalışmaya koyulmuştur). O şimdiye kadar beni meşgul olduğum şeyden (Allah'a teveccühten) uzaklaştırmak için senden başka biki Allah'a sirk koşmak büyük bir zulümdür" buyuruImuştur yol bulamamıştır. O halde sen benden uzaklaş. Sen (şeytanın) tuzağına düşmüşsün. Sen benim dilimin münacatını durdurdun. Benim kalbimi (Allah ceiie ce/a'u/ıu'dan alıkoyarak) kendi sözüne döndürdün. Ben senin şerrinden Allahu Teâlâ'ya sığınırım. Ve o yüce Zâtın beni gazabından koruyacağını ümid ederim". Onunla konuşmak isteyen şahıs diyor ki: Ben onu Allah'a yönelmekten alıkoyduğum için korktum. Bundan dolayı bana herhangi bir azab inmesin diye onu orada bırakıp, geldim.Hz, Kürz bin Vebre rahm&tullahi aleyh her gün Kur'an-ı üç defa hatmederdi. Buna ilave olarak her zaman ibadetlerle meşgul olurdu. Biri kendisine, "Siz nefsinizi büyük bir meşakkate soktunuz" deyince buyurdu ki; "Dünyanın yaşı kaç?" Adam, "Yedi bin sene" dedi. O, "Kıyamet gününün müddeti ne kadardır?" dedi. Adam, "Elli bin sene" dedi. O, "Sizden birinin günün yedide birini çalışıp bütün gününü rahat içinde geçirmeye neden gücü yetmesin ki? (Yani eğer bir kimse üç buçuk saat çalışıp bütün günü rahat içinde geçirecekse bunu kim yapmaz ki?) Öyleyse bir kimse kıyamet gününün rahatı için dünyanın bütün ömrü olan yedi bin seneyi çalışıp çabalamakla geçirse, yine de çok ucuz bir alışveriş yapmış olur. Kaldı ki insanın ömrü dünyanın bütün ömründen çok az bir bölümdür, Ahiret hayatı ise kıyamet gününden sonra sonsuzdur".Bu birkaç kıssa örnek olarak zikredilmiştir. İmam Gazali mhmetuiiahi aleyh buyurdu ki: İşte bunlar önceki zamanlardaki büyüklerin adetleri ve güzel vasıflarıdır. Eğer senin azgın nefsin bizzat ibadetleri yapamıyorsa sen onlar uğrunda ölümü göze alanların ahvalini gözden geçir. Bir de şunu iyice düşün ki, din hekimleri olan ve ahiret konusunda basiret sahibi olup akıllı olan, o büyüklerin ve Allah dostlarının topluluğuna katılmak mı daha üstündür yoksa dinden gafil olan, kendi zamanımızdaki cahil ahmaklara uymak mı? Sakın akıllılara tabî olmayı bırakıp da ahmaklara tabî olma. Eğer sen, "Bunlar güçlü onlara uymak zordur" diye vehmedersen, o zaman birkaç kadının halini dinle ve sen bir erkek olarak kadınlar kadar bile olamayıp bundan aciz kalma. Sen düşün ki din konusunda kadınlara denk olamayan bir erkek ne kadar cimridir, Şimdi dikkatlice dinle:Hz. Habîbe Adeviyye radıyaliahu anha yatsı namazını kılınca elbisesini üstüne güzelce örter, evinin damına çıkıp dikilir ve dua etmekle meşgul olurdu ve şöyle derdi; <Allah'ım! Yıldızlar parladı, insanlar uyudu, padişahlar kapılarını kapattı. Herkes kendi sevdiğiyle baş başa kaldı. Ben ise Senin huzurunda ayaktayım>. Böyle dedikten sonra namaza başlardı ve bütün gece namaz kılardı. Seher vakti girince şöyle derdi; "Allah'ım! Gece gitti, gün ışıdı. Ne olaydı benim bu gecemi kabul ettiğini bilseydim de kendimi tebrik etseydim. Veya reddettiğini bilseydim de kendime başsağlığı dileseydim. Senin izzetine yemin olsun ki, ben devamlı böyle yapacağım. Senin izzetine yemin olsun ki, eğer Sen beni kapından kovsan da yine de Senin kerem ve bağışının halini bildiğimden dolayı Senin kapından asla ayrılamam".Hz. Ucre rahmetuiiahi aloyha âmâ bir hanımdı. Bütün gece uyanık kalırdı. Seher vakti olunca çok dertli bir sesle şöyle derdi; "Allah'ım! Abidlerin cemali Sana doğru yürüyüp, gecenin karanlığını aşmışlardır. Onlar Senin rahmetine ve Senin mağfiretine doğru birbirlerindenileri geçmek için çalışmıştılar. Allah'ım! Ben ancak Sen'den isterim. Sen'den başka kimseden isteğim yoktur. Sen beni Sâbikîn zümresine dahil eyle, A'lâ-i illiyyîn'e ulaştır ve Mukarreb insanların derecesine dahil et. Salih kullarının arasına koy. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Yücelerin en Yücesisin. Kerem sahiplerinin en Keremlisisin. Ey Kerim! (Bana kereminle muamele et)". Böyle diyerek secdeye kapanırdı. Onun ağlama sesi duyulurdu. Sabaha kadar ağlar ve dua ederdi.Yahya bin Bestam rahmetuliahi aleyh diyor ki: Biz Hz. Şe'vâne rahmetullahi aley-ha'nın meclisinde bulunur, onun ağlama ve feryadını işitirdik. Ben bir arkadaşıma, "Bir vakit yalnızken onun yanına gidip bu ağlamasını azaltmasını ona anlatalım" dedim. Arkadaşım, "Tamam senin görüşün nasılsa, öyle olsun" dedi. Biz yalnızken onun yanına gittik ve "Eğer siz bu ağlamanızı biraz azaltsanız ve kendi canınıza merhamet etseniz daha hayırlı olur. Zira vücudunuzda biraz güç kalır. Uzun süre onu kullanabilirsiniz" dedik. Bunu duyunca ağlamaya başladı ve "Benim temennim şudur ki, benim göz yaşlarım kuruyana kadar ağlayayım. Sonra kan ağlamaya başlayayım. Hatta benim bedenimin bütün kanı gözlerimden dışarı çıksın. Bir damla kan dahi kalmasın" dedi. Ardından, "Ben ağlamayı nereden biliyorum ki, ben ağlamayı nereden biliyorum ki?" dedi. Sık sık, "Ben ağlamayı nereden biliyorum ki?" sözünü söyleyip duruyordu. Nihayet kendinden geçip bayılıverdi.Muhammed bin Muâz rahmetullahi aleyh diyor ki: Bana çok ibadet eden bir kadın şöyle anlattı; "Ben rüyamda Cennet'e girmek için yürüdüğümü gördüm. Bir de baktım ki, insanlar Cennet'in kapısında toplanmışlar. Ben, <Ne oldu, Bunların hepsi kapının önünde neden toplandılar?> dedim. Biri bana, <Bir kadın geliyor. Onun gelişinden dolayı Cennet süslenip donatıldı. Bütün bunlar da onu karşılamak için dışarı çıktılar> dedi. Ben, <O kadın kimdir?> dedim. O, <Eyke'de oturan Şe'vane adında siyah bir cariyedir> dedi. Ben, <Allah'a yemin olsun ki o benim bacımdır> dedim. O esnada baktım ki Şe'vane çok şahane, güzel görümlü asil bir deveye oturmuş, havada uçarak geliyor. Ben ona seslenerek, <Bacım! Sen, benimle senin bağlılığını biliyorsun. Rabbine dua et de beni de senin yanına kat-sın> dedim. O bunu işitince gülümseyerek şöyle dedi; <Henüz senin buraya gelme vaktin gelmedi. Ancak benim iki sözümü aklında tut: 1-(Ahiret) derdini bağrına bas ve Allahu Teâlâ'nın sevgisini bütün arzularına galip kıl, 2-Ölümün ne zaman geleceğine aldırma (yani her zaman ona hazır >"Bir Allah dostu diyor ki: Ben bir gün pazara gidiyordum. Yanımda Habeşli bir cariye vardı. Ben onu bir yere oturtup ileri gittim. Giderken ona, "Sen burada otur, şimdi geliyorum" dedim. Ben oraya dönünce onu yerinde bulamadım. Çok öfkelendim. Bu öfke içinde eve döndüm. O, beni görünce yüzümdeki öfkeyi hissetti ve şöyle dedi: "Efendim azarlamakta acele etmeyin. Biraz sözümü dinleyiniz. Siz beni öyle bir yere oturtunuz ki, orada Allah adını ağzına alan kimse yoktu. Ben o yerin yere batmasından korktum". (Allah'ın zikredilmediği yere azabın gelmesi kıyasa yakındır). Onun bu sözüne ben çok hayret ettim ve "Seni azad ettim" dedim. O, "Efendim siz bana iyi davranmadınız" dedi. Ben, "Niçin?" dedim. O, "Ben önceden cariye olduğum için bana iki kat sevap veriliyordu. (Hadiste geçtiği üzere, <Bir köle Allah'a itaat eder ve kendi efendisine hizmet ederse, ona iki kat sevap verilir) Şimdi sen beni azad etmekle benim bir ecrimi zayi ettin" dedi.Hz. Havas rahmetullahi aleyh meşhur bir Allah dostudur. Diyor ki: Biz Hz. Rihle Âbide'nin yanına gittik. O oruç tuta tuta kararmıştı. Namaz kıla kıla (ayaklan) kurumuştu. Bundan dolayı gezip dolaşmaktan mazur olmuştu. Oturarak namaz kılıyordu. Ağlaya ağlaya gözleri görmez olmuştu. Biz onun yanına gidip Allahu Teâlâ'nın rahmetini ve affını anlattık -ki belki bundan dolayı onun müca-hedesinde bir azalma olabilir-. O benim sözümü dinleyince aniden bir çığlık attı. Sonra, "Ben kendi halimi biliyorum. O benim kalbimi yaraladı. Ciğerimi parçaladı. Keşke ben dünyaya hiç gelmeseydim" dedi ve namaza durdu.Örnek olarak birkaç vakıa zikrettik. İmam Gazali rahmetullahi aleyh kadınların buna benzer daha bir çok kıssasını nakletmiştir. Bu nakillerden sonra şöyle demektedir: Eğer sen nefsinin gözcüsü isen, o mihnetkeş erkeklerin ve kadınların ahvaline fikir ve dikkat nazarıyla bak. Tâ ki senin tabiatına ferahlık dolsun ve sende mihnet hırsı meydana gelsin. Ama kendi zamanındaki adamların ahvaline bakmaktan sakın. Çünkü onların çoğu öyledir ki, eğer sen onlara uyarsan, onlar seni Allah yolundan sapıtırlar. O mihnet çeken insanların kıssalarının sayısı belli değildir. Biz örnek olarak bir kaçını yazdık. Onlar ibret için yeterlidir. Eğer sen daha fazlasına bakmak istersen Hilye'tül Evliya adlı eseri mütâlâa et. Onda Sa-hâbe-i Kiram, tabiin ve ondan sonra gelenlerin ahvali genişçe yazılmıştır. (/Zıya'yı şerh eden zat da birkaç vakıayı zikretmiştir). Onların ahvaline bakmakla sen ve senin zamanındaki insanların dinden ne kadar uzak olduğunu anlayacaksın. Eğer sen, kendi zamanındaki insanlara bakarak, "Önceki devirlerde hayır çok olduğundan öyle yapmak kolaydı. Şimdi eğer o halleri yaşarsam halk bana deli der. Çünkü o zamandaki bütün insanların başına gelen benim de başıma gelecektir. Umumi olarak bir musibet gelince herkes onun içine girmek zorunda kalır" diye düşünürsen, bu senin nefsinin aldatmasıdır. Söyle bakalım, eğer bir yerden sel gelirse ve herkes onun içinde sürüklenip giderse, ancak bir şahıs yüzme bildiğinden ya da başka bir vasıta ile kurtulabilecekse, buna rağmen, "Herkes bu musibete yakalanmış" zannıyla susar (hiçbir şey yapmazsa) ne olur? Halbuki sel felaketi çok az bir zaman içindir. Sel yüzünden gelecek en büyük felaket ölümdür. Ondan daha fazla bir şey olmaz. Ahiret azabı ise çok çetindir. Asla bitmeyecektir. Bu konuyu iyice anlamalı ve devamlı düşünmelidir.[135]Biri Hz. İbrahim bin Edhem rahmetullahi a/ey/ı'e, "Siz herhangi bir vakit otur-sanız, biz de sizin yanınıza gelsek ve biraz nasihat dinlesek" dedi. O şöyle buyurdu: "Şu an önümde dört işim var. Onlarla meşgulüm. Onları bitirince olabilir. 1-Ezelde söz alındığında Allahu Teâlâ bir topluluk hakkında <Bunlar Cennet'liktio, başka bir topluluk hakkında da <Bunlar Cehennem'liktir> buyurdu. Ben her zaman, <Acaba ben hangisindeyim?> diye düşünüyorum. 2-Anne kamında çocuk oluşmaya başlayınca, o vakit, o nutfe üzerinde bir melek görevlendirilir. Melek Allahu Teâlâ'ya, <Bunu Saîd mi yazayım, Bedbaht mı?> diye sorar. Ben her zaman düşünürüm; <Acaba ben saîd mi yazıldım, bedbaht mı?> 3-Melek insanın ruhunu kabzettiği zaman, <Bu ruhu müslümanların ruhlarının arasına mı koyayım yoksa kafirlerin ruhlarının arasına mı?> diye sorar. Kim bilir benim hakkımda o meleğe ne cevap verilecektir. 4-Kıyamet günü şöyle emredilecektir;<Ey mücrimler! Bugün itaatkarlardan ayrılın> (Yasin- 59). Acaba ben hangi topluluktan sayılacağım diye düşünüyorum"[136] Yani, "Bu dört endişeden kurtulmak nasip olursa, o zaman dostlarla endişesiz bir şekilde konuşma fırsatı bulabilirim. Henüz ben her an bu endişeler içinde bulunmaktayım. Huzur içinde nasıl oturabilirim?" demek istemiştir.
15) Ebû Hureyre radıyaliahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Zenginlik malın çokluğundan değildir. Bilakis (hakikî) zenginlik kalp zenginliğidir"
(Müttefekun aleyh, Mişkât)
İZAH: Hadisi şerifin maksadı tamamen açıktır. Yani, insanın kalbi zengin değilse ne kadar çok malı olursa olsun, o fakirlerden daha az mal harcar. Ne kadar malı olursa olsun devamlı onu arttırmayı düşünmekten dolayı muhtaç kimselerden daha fazla perişan olur. Ama eğer kalbi zenginse, azıcık bir mal bile onun endişesini giderir, Mevcut olanı da her an arttırma endişesinden kurtulmuş olur.
İmam Râğıb rahmetuliahiateyh diyor ki: Gına kelimesi bir çok manaya gelmektedir: a) Hiçbir ihtiyacın olmamasıdır. Buna göre Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Her türlü övgüye layıktır" (Fatır-15)
b) İhtiyaçların azalmasıdır. Bu manaya göre Allahu Teâlâ Duha sûresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem \e ilgi şöyle buyurmuştur."(Rabbin) seni fakir bulup, zenginleştirmedi mi" (Duha-8). Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem \r\ yukarıdaki hadisi bu manaya göredir. "Asıl zenginlik kalp zenginliğidir".
c) Malın çoğalması ve eşyanın bolluğudur. Bu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetinde zikredilmiştir:"(Sadakaların asıl hak sahipleri, kendilerini Allah yoluna vakfedenlerdir) Durumlarını bilmeyen kimse, haya ve iffetlerinden (dilenmemelerinden) dolayı onları zengin sanâr". (Bakara-273)
Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh buyuruyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bana, "Ebû Zer! Sana göre malın çok olması zenginlik midir?" buyurdu. Ben, "Elbette" dedim. Sonra, "Malın az olması fakirlik midir?" buyurdu. Ben, "Elbette" dedim. Bunun üzerine Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Zenginlik ancak kalp zenginliğidir. Fakirlikte ancak kalp fakirliğidir"[137]Gerçek şudur ki, asıl zenginlik kalp zenginliğidir. Tabii hangi güzel kısmetliye Allah ceiie ceiaiuhu bunu nasip ederse, işte bu hakiki zühddür. Bir kalbin içinde mal sevgisi hiç yoksa işte o zengindir ve ancak o zahiddir. İsterse görünürde yanında malı olmasın... İçinde dünya sevgisi bulunan kalp ne kadar malı olursa olsun fakirdir ve dünyacıdırFakih Ebûlleys rahmetuliahi aleyh bir hekimin şu sözünü nakletmiştir: "Biz dört şeyi aradık ve onları aramak için yanlış yol seçtik; 1-Biz zenginliği malda aradık, halbuki o malda değil aksine kanaatteydi. (Biz onu malda aradık durduk, zenginlik orada olmadığına göre nasıl bulunacaktır). 2-Biz rahatı (can ve maldaki) çoklukta aradık. Halbuki rahat onların azlığındaydı. 3-Biz izzet ve saygınlığı yaratıklarda aradık (yani onların yanında saygın olmak için onların hoşlanacağı sebepleri seçtik). Ancak onu takvada bulduk. (Bu çok doğrudur. Bir kimsede takva ne kadar fazla olursa, onun izzet ve saygınlığı o kadar fazla olur). 4-Biz Allah'ın nimetini yemekte ve giyinmekte aradık (bunda Allah'ın büyük nimetleri olduğunu zannettik). Halbuki Allahu Teâlâ'nın en büyük nimeti, İslam nimeti ve Allah'ın günahları örtmesidir. (Kim bu iki nimeti elde ederse bunlar o kimseye Allah'ın verdiği büyük nimetlerdir)"[138]Rasûlullah sallallahu aleyhi vese//em'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kimin maksadı dünya olursa Allahu Teâlâ onun kalbine üç şeyi musallat kılar; 1-Hiç bitmeyen üzüntü, 2-Fırsat nasib olmayan meşguliyet, 3-Asla sona ermeyen fakirlik". Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Siz Allahu Teâlâ'nın, kendisine dünyaya karşı rağbetsizlik ve az konuşma ihsan ettiği bir kimseyi görürseniz, onun yanında kalın. Zira ona hikmet verilmiştir"[139]
16) Ebû Hureyre radıyallahu anfc'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Sizden biri kendisinden mal ve yaratılış bakımından üstün kılınan birine bakınca, birde kendinden aşağı olan kimseye baksın". (Müttefekun aleyh, Mişkât)
İZAH: Yani insan herhangi bir zengini görür ve ona bakıp heveslenir ve "Sen şöyle zenginsin, ben ise değilim" diye üzülürse o zaman yokluktan dolayı fakirlik İçinde kıvranan herhangi bir kimseyi düşünmelidir. Tâ ki önceki üzüntüsüyle birlikte Allahu Teâlâ'nın kendisini öyle yapmadığına şükredebilsin. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kendinizden fazla zengin olanlara bakmayın. Kendinizden aşağı derece olanları düşünün. Böyle yapmakla sizin kalbinizde, Allah'ın size ihsan ettiği o nimete karşı bir hor görme duygusu olmaz"[140]
Hz. Ebû Zer Gıfari
mdıyaiiahu anh buyuruyor ki: Benim mahbûbum (Peygamber saiiaiiahu aleyhi
vesellem) bana yedi şeyi emretmiştir; 1-Bana, "Yoksulları sev ve onlara
yakın ol" diye emretti. 2-Kendimden yüksek insanlara (malı çok olanlara)
gözümü dikmememi, kendimden aşağı derece olanlara bakmamı (onlar hakkında
düşünmemi) emretti. 3-Sıla-i rahim yapmamı (akrabamı gözetmemi). Onlar benden
yüz çevirseler de (yani yakın akrabam benim yanımda olmayıp u-zakta olsalar da
veya bana iltifat etmeseler de hatta benden yüz çevirseler de) benim onlarla
ilişki kurmamı emretti. (Terğib ve Terhib adlı kitapta "Onlar bana zülüm
yapsa da" ifadesi geçmektedir. Bu ifadeyle ikinci mana teyid
edilmektedir). 4-Kimseden bir şey istemememi emretti. 5-Kime acı gelirse gelsin
hak sözü söylememi emretti, 6-Allah'ın rızasına karşılık hiçbir kınayanın
kınamasına aldırmamamı emretti. (Yani Allah'ın razı olduğu şeyi seçeyim. Böyle
yaptığımdan dolayı ahmak insanlar kınarlarsa varsın kınasınlar). 7-Bol bolLâ havle veiâ kuvvete illâ billah dememi emretti. Çünkü bu kelimeler arşın
altındaki özel hazineden inmiştir". Pek çok rivayetlerde bu kelimeyi bol
bol söylemeye teşvik edilmiştir.Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem şöyle buyurmuştur. "İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa
Allahu Teâlâ onu sâbirîn ve şâkirîn topluluğundan sayar. Kim din hususunda
kendisinden üstün insanların ahvaline bakar ve onlara tabi olmaya çalışırsa,
dünya hususunda kendinden aşağı derecedeki insanlara bakar ve kendisini
(sadece lütfuyla) onlardan daha iyi bir hale koyduğu için Allah'a şükrederse,
Cenab-ı Hak onu sabredenler ve şükredenlerden sayar. Kim de din hususunda
kendinden aşağı insanlara bakarsa (yani <Falanca benim yaptığım kadar bile
yapmıyor> derse), dünya hususunda da kendisinden yüksek insanlara bakar ve
<Falancanın yanındaki kadar benim yanımda yoktur> diye üzülürse, o ne
sabreden ne de şükredenlerden sayılır"[141] Avn
bin Abdullah rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ben çoğu zaman zenginlerin
yanında otururdum. Tabiatım üzüntülü olurdu. Bazılarının elbisesinin benim
elbisemden üstün olduğunu görürdüm (de kendi elbisemin değersiz olmasından
dolayı kendimde aşağılık hissederdim. Bu yüzden üzülürdüm). Bazılarının atını
kendi atımdan güzel görürdüm. Sonra ben fakirlerle oturmaya başladım ve bu
üzüntüden kurtulup rahata kavuştum (çünkü kendimdeki eşyaların onlardan üstün
olduğunu gördüm)"[142]Alimler
yazmışladır ki: "Fakir kadınla evlenilmeli, zengin kadınla
evlenilme-melidir. Çünkü kim zengin kadınla evlenirse beş afete mübtela olur;
1-Fazla mehir vermek gerekir, 2-Düğün ertelenip geciktirilir (çünkü onun cehiz
hazırlığı hiç bitmez), 3-Ondan hizmet beklemek zor olur, 4-Fazla masraf talep
eder, 5-Onu boşamak isteyince malına olan hırs onu boşatmaz". Denilir ki
kadın dört şeyde kocasından aşağı olmalıdır. Yoksa kocası onun gözünde zelil
olur; 1-Yaşı, 2-Boyu, 3-Malı, 4-Nesebi. Dört şeyde de kadın kocasından üstün
olmalıdır. 1-Güzellik, 2-Edep, 3-Takva, 4-Güzel huy"[143]Kişi
maldan daha önemli olan yaratılış ve sıhhat itibariyle kendinden aşağı olan
insanlara bakmalıdır.Bir adam bir Allah dostunun yanına gelerek yoksulluğundan
dert yandı ve çok şiddetli bir şekilde perişan olduğunu beyan etti. Hatta bu
dert içinde ölme temennisini açıkladı. O büyük zat ona, "Sana on bin
dirhem verilip de ebedi olarak gözlerinin alınmasına razı olur musun?"
dedi. O buna razı olmadı. O zat, "Peki on bin dirhem verilip de dilinin
alınmasına razı olur musun?" dedi. O buna da razı olmadı. O zat tekrar,
"Sana yirmi bin dirhem verilip de ellerinin ve ayaklarının kesilmesine
razı olur musun?" dedi. O yine razı olmadı. Bunun üzerine o zat,
"Peki öyleyse sana on bin dirhem verilip de deli yapılmana razı olur
musun?" dedi. Adam yine razı olmadı. Sonra o zat buyurdu ki; "Sen
utanmıyor musun? Senin itirafına göre Allahu Teâlâ sana 50 bin dirhem
maliyetinde malzeme vermiştir (m
17) Ukbe bin Amir radıyallahu an/)1 dan RasÜlUİlah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Sen, günahlarına rağmen bir kula Allahu Teâlâ'nın dünyadan sevdiği şeyi (genişlik ve bolluğu) verdiğini görürsen şüphesiz ki o İstid-rac'dır (ona verilen mühlettir)". Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem şu ayeti okudu: "Kendilerine yapılan nasihatleri unuttuklarında onlara her şeyin (her türlü rahatlığın) kapısını açtık. Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevke dalınca onları (azabımızla) ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler". (Ahmed.
İZAH: Bu ayeti kerime En'am sûresinin 44. ayetidir. Bu ayetten önce Allahu Teâlâ'nın evvelki ümmetlere yaptığı muamele kısaca beyan edilmiştir. Özet olarak meali şudur:"Şüphesiz senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik (ancak onlar peygamberlere iman etmediler). Bunun üzerine Biz, yalvarmaları için onları darlık ve hastalıklarla (ve diğer musibetlerle) yakaladık (çünkü afetler gelince Allah ce//e ceiaiuhu hatırlanır. Ancak onlar buna rağmen kendi hareketlerinden vazgeçmediler). / Onlara azabımız geldiği vakit yalvarmalı değillermiydi? (Tâ ki onlar yalvarıp, yakarmaları, acizlik göstermeleri ve tevbe etmelerinden dolayı kusurları affolunsun). Fakat onların kalpleri katılaştı ve şeytan yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi. / Ne zamanki onlar (peygamberler tarafından) kendilerine yapılan nasihatleri unuttular. Biz de onlara her şeyin (rahat ve konforun, zevkü sefanın) kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevindikleri (ve kibirlendikleri) sırada onları azabımızla ansızın yakalayıverdik (onların üzerine tahmin ve hayal etmedikleri ani bir azabı bir anda musallat ettik). Sonra onlar (Ne oluyor? Bu musibet neden geliyor? diye) şaşkına döndüler. / Böylece (Bizim bu ani azabımız sonucu) zulmeden kavmin kökü kesildi. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun (ki böyle zalimlerin kökü kesilmiş oldu)", (En'am-42,43,44,45)
Rasûlullah saiiailahu aleyhi veseiiem bu ayeti kerimeyi okuyarak Allahu Teâlâ'-nın âdeti şerife'sine işaret ederek şuna dikkat çekmiştir ki, Allah'a isyan ve günahlara rağmen zevkü sefa ve rahat imkanlarının olması Allahu Teâlâ tarafından verilen bir mühlettir. Buna Istidrac denir. Kur'an-ı Kerim'in bu ayetinde zikredilmiştir. Bundan başka birçok ayetlerde de buna dikkat çekilmiştir. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü bu durumda çoğu zaman insan üzerine öyle bir azab musallat olur ki, o hayretler içinde kalır. O afetten kurtulmak için hiçbir yol bulamaz. Öyleyse böyle bir durumdan çok fazla korkmak gerekir.Hz. Ubâde radıyaltahu anh Rasûlullah saiiailahu aleyhi veseilem \n şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah ceiie ceialuhu bir kavmi yükseltmek istediğinde onlarda itidal ve iffet meydana getirir. Bir kavmi de yok etmek istediğinde onlar arasında hıyanet kapısını açar. Sonra onlar bu hareketlerinde iyice şımardıkları sırada bir anda onların üzerine azab musallat olur" buyurdu ve yukarıdaki ayeti okudu. Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Birine bolluk verilirde o bunun kendi helakinin bir başlangıcı olduğunu anlamazsa o akıllı biri değildir. Kime de bir darlık verilir de o bunun Allahu Teâlâ'ya dönmek için bir mühlet olduğunu anlamazsa o da akıllı değildir"[146] Bir hadiste geçtiğine göre bizzat Rasûlullah saiiailahu aleyhi veseilem şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Kim bana iman eder ve benim getirdiğim hükümleri tasdik ederse ona az mal ver, az evlad ver. Sana kavuşma arzusunu ise çoğalt. Kim bana iman etmezse ve o hükümleri tasdik etmezse ona hem çok mal ver hem de çok evlat ver. Onun ömrünü de ziyade kıl"[147]Her halükârda günahların bolluğu ile birlikte nimetlerin varolması çok tehlikelidir. Böyle zamanlarda çok fazla tevbe, istiğfar ve Allahu Teâlâ'ya yönelme gereği vardır. Bundan dolayı Rasûlullah saiiailahu aleyhi veseilem \n biraz önce (bundan önceki hadisin sonunda) şöyle bir irşadı geçmişti: "Herhangi bir facirin yanında bir nimet görünce ona imrenme. Onun öldükten sonra hangi musibetlere düşeceğinden senin haberin yoktur".
18) Şeddâd bin Evs radıyaiiahu anh'dan Rasûlullah saiiailahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Akıllı kimse nefsini (Allah'ın razı olacağı işlere) itaatkar kılan ve ölümden sonra işe yarayacak olan ameller işleyendir. Aciz (ahmak) ise nefsini arzularına tabi kılar ve Allah'a ümidler bağlar". (Tirmizi, IbniMâce, Mişkât)
İZAH: Yani durum şudur ki, kişi nefsinin arzularına karşılık haram ve helale aldırmazken Allahu Teâlâ'ya, "O Rahim'dir, Kerim'dir" diye büyük ümidler bağlamaktadır. O ümitlere dayanarak günaha aldırmamaktadır. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Akıllı kimse, ölümden sonrası için çalışandır. Çıplak kimse dinden yoksun olandır. Allah'ım! Hayat sadece ahiret hayatıdır"[148] Yani daimi hayat ancak orasıdır. Kim oraya eli boş giderse, o ömrünü zayi etmiş olur. Burada şunu anlamak gerekir ki, Allahu Teâlâ'nın rahmet ve mağfiretinden ümitvâr olmak, onu temenni etmek ve bunu da Allahu Teâlâ'dan istemek ayrı şey, O'nun rahmet ve mağfiret umuduna güvenerek, "Ben dilediğimi yaparım. Ben mutlaka affolunacağım" diye kendini aldatmak ve hayal etmek ayrı şeydir.İmam Râzi rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Şu iki ayet gururun kötülenmesi ve kınanması için yeterlidir. Altahu Teâlâ buyuru yor ki:
"(Ey insanlar!) Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın (dünyaya dalarak ahireti unutursunuz). Allah'ın affına güvendirerek sakın o mağrur şeytan sizi aldatmasın"
(Lokman-33)
"(Mü'minler, münafıklara) <Evet siz kendinizi fitneye kaptırdınız. Mü'minle-rin bir belaya uğramasını beklediniz. Din hususunda şüpheye düştünüz. Boş temenniler sizi aldatto"
(Hadid-14)
Birinci ayetin tefsirinde Hz. Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh buyuruyor k: "Allahu Teâlâ'ya güvendirerek aldatmanın manası, <Sen günah işlemeye ve mağfiret temennisinde bulunmaya devam et> demektir". İkinci ayeti kerime Hadid sûresinin 14. ayetidir. Ondan önceki ayetlerde kıyamet gününün bir manzarası zikredilmiştir. Şöyle ki, o gün Müslümanların önünde koşan bir nur bulunacaktır.0 nur, onların (müslümanların) önünden gidecektir (bu nur sırat köprüsünden geçmek içindir). Ondan sonra Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"O gün münafık erkek ve münafık kadınlar, mü'minlere, <Bize bakın (bekleyin) de nurunuzdan istifade ede!im> derler. Onlara, <Arkanıza dönünde nur ara-yın> denilir. Hemen onların arasına kapısı olan bir duvar çekilir. Onun içinde rahmet dışında azab vardır. / Münafıklar, mü'minlere, <Dünyada biz sizinle beraber değil miydik?> diye bağırırlar. Mü'minler de, <Evet, Fakat siz kendinizi fitneye kaptırdınız. Mü'minlerin bir belaya uğramasını beklediniz. İslam hususunda şüpheye düştünüz. Boş temenniler sizi aldattı. Nihayet Allah'ın emri geldi (öldünüz). Sizi aldatıcı (şeytan) Allah'a güvendirerek aldattı> (derler)". (Hadid-13.14)
Ebû Süfyan radıyaiiahu an/ı'dan ayette geçen kelimesinin tefsin hakkında şöyle nakledilmiştir: "Yani siz günahlarınızla kendinizi sapıklığa attınız ve sizi temenniler aldattı. Çünkü siz, <Biz bağışlanacağız> diyordunuz".[149]Mezâhir adlı eserin sahibi yazıyor ki: Şeyh İbni Abbâd Şâzelî rahmetuiiahi aleyh ayette geçen Allah'ın emri geldi ifadesinin izahında diyor ki: "Allah'ı hakkıyla tanıyan alimler (boş temenniler hakkında) dediler ki; <Yalancı bir umut ki, o umut üzerine sahibi mağrur olur. Amelden elini çeker. O umut, onu günahlara karşı cesur kılar. O gerçek olarak umut değil aksine bir arzu ve şeytan hilesidir>", Hz. Maruf-u Kerhi rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Amelsiz Cennet talep etmek günahlardan bir günahtır. Sebepsiz ve alâkasız şefaat ümid etmek hilenin bir kısmıdır. Kendisine itaat etmediği zattan rahmet ümid etmek ahmaklık ve cehalettir". Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bir kavmi, bağışlanma ümitleri (iyilik yapmaktan) alıkoydu. Nihayet iyilikleri olmadığı .halde dünyadan çıkıp gittiler. Onlardan biri der ki; <Ben Rabbi-me iyi zan besliyorum. Çünkü o bağışlayandır^ Yalan söylüyor. Eğer onun Rab-bine karşı hüsnü zanni' olsaydı, iyi amel yapardı". Yine Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ey Allah'ın kullan! Batıl arzulardan uzak durun. Çünkü o ahmakların vadisidir. İnsanlar oraya düşmüşlerdir. Allah'a yemin olsun ki, Allahu Teâlâ hiç bir kuluna arzularının neticesinde ne dünyada bir hayır vermiştir ne de ahirette[150]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Her saadetin anahtarı, uyanık olmak ve akıllı iş yapmaktır. Her bedbahtlığın kaynağı, gurur ve gaflettir. Allahu Teâlâ'nın hiçbir ihsanı iman ve marifetten üstün değildir. Onları elde etmenin yolu Allahu Teâlâ'nın basiret nuru ile gönlü açmasından başka bir şey değildir. Allahu Teâlâ'nın hiçbir azabı küfür ve masiyetten daha ileri değildir. Bunu körükleyen de ancak cehalet karanlığından dolayı kalp gözünün kör olmasıdır. O halde akıllı ve basiret sahibi insanların kalbi, herhangi bir duvar oyuğuna konulmuş, son derece parlak bir kandil gibidir. Kur'an-ı Kerim'de buna şu ayetle örnek verilmiştir:
"Onun nuru içinde kandil bulunan bir hücre gibidir" (Nur-35)
Kendini aldatıp gurura kapılan kimselerin kalbi pek çok karanlıklar içinde kalıp hiçbir şeyi göremeyen adam gibidir. Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyuruyor:
"Veya inkar edenlerin amelleri derin bir denizdeki karanlıklara benzer. Bir deniz ki, onu üst üste dalgalar örtmüş, dalgaların üstünden de bulutlar birbiri üstüne yığılmış karanlıklar... İnsan elini çıkaracak olsa neredeyse onu bile göremeyecek" (Nur-40)
Gururun asıl felaket kaynağı olduğu bilindiğine göre bunu biraz tafsilatlı olarak bilmek gerekir. Tâ ki ondan ihtimamla sakmabilesin. Kur'an-ı Kerim ve hadislerde gurur sık sık kınanmıştır. Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Akıllı insan nefsine hakim olan ve ölümden sonrası için amel işleyendir. Ahmak insan ise nefsinin arzularına tâbi olan ve Allah'a ümitler bağlayandır". Hadislerde cehaletle ilgili ne kadar kötüleme ve tehditler geçiyorsa onların hepsi gurura da uygun düşmektedir. Çünkü gurur cehaletten doğmaktadır. Hatta o, cehaletin bir parçasıdır. Gerçi her cehalet gurur değildir. Ancak şüphesiz her gurur cehalettir. Onlardan en büyük gurur ve cehalet, kafirlerin ve fasıklannkidir. Onlar diyor ki: "Dünya peşindir, şu an mevcuttur. Ahiret ise veresiyedir ve sonra gelecektir".Veresiyeyi tercih edip peşini terk etmek akıllı insanların işi değildir
Böyle düşünmek son
derece ahmaklık ve cehalettir. Bu kaide peşin ve veresiyenin eşit olduğu yerde
geçerlidir. Ancak bir şeyi peşin olarak bir altına satabiliyor ve veresiye
olarak 100 altına satıyorsa orada hiçbir ahmak, "Nakit olanı veresiye
üzerine tercih etmek gerekir" demez. Halbuki dünyanın peşin lezzetlerinin
ahiret karşısında hiçbir münasebeti yoktur. Bir kimsenin dünya hayatı olsa olsa
yüz sene veya yüz elli sene olur. Bu süre ahiretin bitmez tükenmez süresiyle
nasıl kıyaslanabilir? Aynı şekilde bir doktor, bir hastasına, bir meyveyi yasaklar
ve tehlikeli olduğunu söylerse, hasta hiçbir zaman, "Bu meyveyi yemenin
lezzeti peşin, sıhhat ise veresiyedir. Öyleyse veresiyeden dolayı peşin olanı
bırakmamak gerekir" diyemez.Buna benzer bir şekilde bazı akılsızlar şöyle
demektedirler: "Dünyanın zararı ve sıkıntıları kesindir. Ahiretinkisi ise
şüphelidir. Şüpheden dolayı kesin olan terk edilmemelidir". Bu söz cahilce
bir sözdür. İnsan ticarette kesin olan bir meşakkate katlanmaktadır. Bunu
sadece kendisinde şüphe olan bir kâr kazanma ümidiyle yapmaktadır. Zira
ticarette kâr olup olmayacağı şüphelidir. Hasta bir kimse çok acı ilaç içmekte,
kan aldırmakta, tahlil yaptırmakta ve ameliyat olmaktadır.Bunların acısı
kesindir. Bütün bunlar gerçekleşmesi kesin olmayan bir sıhhat ümidiyle
yapılmaktadır.Aynı şekilde şu da bir aldatmadır ki; "Biz ahireti görmedik,
denemedik. Hakikatinin ne olduğunu bilmiyoruz". Bu düşünce de son derece
cehalettir. Çünkü bilmeyen insan için (eğer şahsi ilmi yoksa) tecrübeli ve
bilen insanların sözü geçerli olur. Hiçbir hasta, hiçbir zaman, "Falan
ilaçta bu tesirin olup olmadığını ben bilmiyorum" diyemez. O devamlı ilacı
bilen tabip ve doktorların sözüne itimad eder. Hiçbir zaman doktora, "Bu
ilacın falanca tesirini bana delileriyle anlat" diye talepte bulunmaz. Eğer
biri böyle söylerse, o ahmak olarak kabul edilir. Aynı şekilde ahiret hakkında
kendilerine bütün dünyanın dâima güvendiği Enbiya'nın evliyanın, hükemânın ve
ulemanın sözleri muteber ve geçerli olur. Birkaç cahilin, "Biz
bilmiyoruz" veya "Biz yakînen inanmıyoruz" demelerinin hiçbir
etkisi yoktur. Ahiret hakkında kafirlere bu gibi vehimler gelir. Müslüman ise
kendi l
"Şüphesiz ki iman edenler, hicret edip Allah yolunda cihad edenler... İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar" (Bakara-218)Kur'an-ı Kerim'de yer yer Cennet ve onun nimetlerinin, amellerin karşılığı olduğu bildirilmiştir. Bu durumda düşünülmesi gereken şey şudur ki, eğer bir işçi kap-kacak imalâtı için tutulsa ve onun için haddi hesabı olmayan büyük bir ücret kararlaştırılsa, işveren çok lütuf sahibi olsa, ücret vermekte çok cömert olsa ve kararlaştırılan ücrete ilaveten çok fazla ikramiye verse, bozuk imal ettiği kaplara karşılıkta ücret verse, mallardaki basit eksiklere karşı müsamaha gösterse (bütün bunlara rağmen) işçi kap imal etmek yerine onu imal eden alet ve makinaları da kırsa ve "İşveren büyük kerem sahibi çok fazla ücret veriyor" dese ve bundan dolayı bütün bunları kırıp dökerek çok fazla ücret alma beklentisiyle otursa, acaba bu adama akıllı diyebilen bir ahmak çıkar mı? İşte bu ahmaklık, ümid ve temenni arasında ki farkı anlamamaktan ileri gelmektedir.Biri Hz. Hasan Basri mhmetuiiahi aieyh'e, "Bazı insanlar iyi amel işlemiyorlar. Bir de, <Biz Allah'a karşı iyi ümid besliyoruz> diyorlar" dedi. O buyurdu ki: "(Ümid sizden) çok uzaktır, çok uzak. Bu onların arzulandır. Onlar arzularının önünde e-ğilip gidiyorlar. Bir kimse bir şeyi ümid ettiği zaman onu arar. Kim bir şeyden (Mesela ilahi azabtan) korkarsa, ondan kaçar (ondan sakınmak için çalışır)". Müslim bin Yesar rahmetuiiahi aleyh bir gün o kadar uzun secde etti ki (dişlerine kan indi ve) iki dişi düştü. Bir şahıs, "(Ben amel yapmıyorum ama) Allahu Teâlâ'nın mağfiretini mutlaka ümid ediyorum" dedi. Müslim dedi ki: "(Ümid etmek senden) çok uzak, çok uzak. Bir kimse bir şeyi ümid edince onu arar. Bir kimse de bir şeyden korkunca ondan kaçar".Öyleyse bir kimse oğlu olmasını ümid ediyor da evlenmiyorsa veya evleniyor da hanımıyla bir araya gelmiyorsa ve çocuğu olmasını ümit etmeye devam ediyorsa, ona akılsız denilir. Aynı şekilde kim Allah'ın rahmetini ümid ediyor ama iman etmiyorsa veya iman ediyor ama iyi amel işlemiyorsa ve günahları bırakmıyorsa, o akılsızdır. Elbette bir şahıs evlenir ve hanımıyla bir araya gelir sonrada, "Acaba çocuk olacak mı, olmayacak mı" diye tereddüt içinde kalır ve çocuk olmasını Allah'ın fazlından ümid ederse veya ana rahmine bir zarar gelmesin, çocuk zayi olmasın diye korkar ve çocuk dünyaya gelinceye kadar onu muhafaza ederse, işte o akıllı bir kimsedir. Buna benzer şekilde bir kimse iman eder, iyi amel işlerse, kötü amellerden sakınırsa, Ailahu Teâlâ kabul edecek diye ümid besleyip, kabul olmayacağından da korkarsa ve bu hal üzere ona ölüm gelirse, o akıllıdır. Ondan başka hepsi akılsızdır. İşte bu insanlar için Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"{Ey Rasûlüm! Kıyamet günü) mücrimleri bir görsen! Rablerinİn huzurunda başlarını eğerek, <Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim. Artık kesin olarak iman ettik> (derler)" (Secde-12)
Yani şimdi biz buna tam olarak inandık. Evlenmeden ve hanımla bir araya gelmeden çocuk olmadığı gibi, toprağı ıslah etmeden ve tohum atmadan ziraat Teâlâ şöyle buyuruyor:
"(Ey Rasûlüm! Kullarıma Benim adıma) de ki: <Ey kendi aleyhlerine haddi aşan (küfür şirk ve günah zulmü işleyen) kullarım. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O çok affeden ve çok merhamet edendir>. / Size azab gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız. / Size farkına varmadan ansızın azab gelmeden önce Rabbiniz tarafından size indirilen en güzel kelama (hükümlere) uyun, / Size, Allah'a dönmeniz emre-dilmesinin sebebi şudur: Yarın (kıyamet günü) herhangi bir kişi, <Allah'a karşı işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun bana! Gerçekten ben (Allah'ın hükümleriyle) alay edenlerden idim> diyecektir, / Veya, <Eğer Allah beni hidayete erdirseydi elbette ben muttakîlerden olurdum> der. / Yahut azabı gördüğü zaman, <Keşke tekrar dünyaya dönmenin imkanı olsaydı da iyilik yapanlardan olsaydım> der". (Zümer-53-58)
Bu ayetlerde Cenab-ı Hak ceiie ceiaiuhu bütün günahların bağışlanacağını vaad etmekle birlikte kendine yönelmeyi de emretmiştir. Başka bir ayette şöyle buyurmuştur:
Kim tevbe eder,iman eder ve salih amel işlerse ve sonra hidayette devam . ederse, şüphesiz ki Ben onun için çok bağışlayıcıyım (Ta ha-82
Bu ayeti kerimede Allah celle celaluhu bağışlanmaya bahsi geçen şeyler üzeriner tertiplemiştir. O halde kim tevbe ile birlikte bağışlanmayı ümid ediyorsa, gerçek ümid sahibi o'dur. Günahında ısrar ederek bağışlanmayı ümid eden kimse ise ahmaktır. Kendini aldatmaktadır. Önceki insanlar ibadetler hususunda can verirler, günahlardan son derece titizlikle sakınırlardı. Takvada ileri giderler, şüpheli şeylerden bile uzak durulardı. Gece gündüz ibadetle meşgul olup her zaman Allah korkusundan ağlarlardı. Bu zamanda herkes memnun, her an Allah'ın azabından mutmain. Hiçbir zaman azab korkusu yok. Gece gündüz şehvetlere ve dünya lezzetlerine dalmış, her an dünya kazanmayı düşünmekte ve Allah'a zerre kadar yönelmemektedir. Bir de, "Biz Allah'ın keremine ve lütfuna güveniyoruz. O'nun bağışlamasını ümid ediyoruz" diye hayal ederler. Sanki pek çok meşakkatlere katlanan Enbiya-i Kiram aleyhimüssalatu vesselam, Sahabe-i Kiram ve Evliya-i Muhlisin'den hiçbiri Allah'ın rahmetini ümid etmiyordu.
19) Hz. İbni Ömer radıyaitehu anhuma buyurdu ki: Biz on kişi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanına geldik. Onların onuncusu bendim. Ensardan bir adam, "Ey Allah'ın Nebisi! İnsanların en akıllısı ve en ihtiyatlısı kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ölümü en fazla hatırlayanlar ve ölüm için en fazla hazırlık yapanlardır. İşte onlar akıllıların ta kendileridir. Dünyanın şerefi ve ahiretin izzetini alıp götürdüler". (İbni MâceTaberani)
İZAH: Ölümü sık sık yâd etmek ve hatırda tutmak hakkında çok çeşitli ifadelerle Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'den pek çok hadisler varid olmuştur. Onlardan bazıları bu kitapta (biraz önce zikredilen) ümidleri kısa tutmakla ilgili hadisin açıklamasında geçmişti. Onlar arasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n, "Lezzetleri kıran şeyi (yani ölümü) bol bol hatırlayın" emri muhtelif rivayetlerde geçmiştir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\n bu ihtimamımdan dolayı bu konuyu ayrıca zikrediyorum. Çünkü ölümü çokça hatırlamak hem ümidleri kısa tutmaya vesiledir hem de ölüme hazırlanmaya sebeptir. Dünyaya rağbet etmemeye de sebeptir. Bu da asıl maksattır. Malı biriktirip de işe yaramaz bir halde bırakıp gitmekten insanı alı-koyar. Ahiret azığı toplamaya yardımcıdır. Günahlardan tevbe etmeye teşvik edicidir. Başkasına zulüm ve haksızlık yapmaktan, başkalarının haklarını zayi etmekten alıkoyandır. Kısaca bu amelin içinde (ölümü hatırlamakta) pek çok faydalar bulundurmaktadır. Bundan dolayı tasavvuf büyüklerinin de âdetidir ki, hali münasip olan müridlerinin çoğuna özellikle murakabe yapmalarını telkin etmektedirler.Bir hadiste şöyle geçmektedir. Bir genç ayağa kalktı ve "Ya Rasûlallah! Müminlerin en akıllısı kimdir?" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Ölümü çok zikreden ve ölüm gelmeden önce ona en güzel şekilde hazırlık yapandır buyurdu. Bir defasında Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Kur'an-ı Kerim'den şu ayeti okudu:"Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslam'a açar" (En'am-125) Bundan sonra Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İslam nuru gönüle dahil olunca gönül onun için açılır". Biri, "Ya Rasûlallah! Onun (İslam'ın nurunun kalbe girmesinin) bir alâmeti var mıdır?" diye sorunca Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem, "Aldanma yurdu (olan dünya)dan uzaklık meydan gelmesi. Ebedi kalıcı olan (ahiret)e yönelmek ve ölüm gelmeden önce onun için hazırlık yapmak" buyurdu.[151] Bir başka hadiste Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ben annemin kabrini ziyaret etmek için izin istemiştim. Bana onu ziyaret etmem için izin verildi. Sizler kabristana gidiniz. Çünkü kabir ziyareti ahireti hatırlatır". Diğer bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Onunla ibret elde edilir". Yine bir hadiste, "Kabristana gitmekle dünyaya karşı rağbet yok olur, ahiret hatırlanır" diye geçmektedir.Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh buyurdu ki: Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bana, "Kabristana git onunla ahireti hatırlarsın. Ölüleri yıka, çünkü bu, (iyiliklerden) boş olan bedenin ilacıdır ve bununla çok büyük nasihat elde edilir. Cenaze namazına katıl. Belki ondan dolayı sende bir üzüntü ve gam meydana gelir. Çünkü (kendisinde ahiret derdi olan) dertli insan Allahu Teâlâ'nın gölgesinde kalır ve her hayrı talep edip, arar" buyurdu.[152] Bir hadiste geçtiğine göre Rasûluilah saiiatia-hu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Hastaları ziyaret ediniz, cenazelerin arkasından gidiniz. Bu ahireti hatırlatır".Bir hekim bir cenaze ile birlikte yürüyordu. Yolda insanlar o ölüye üzülüp dertleniyorlardı. O zat, "Siz kendinize üzülüp kederlenin bu (sizin için) daha faydalıdır. Bu ölü gitmiştir ve üç afetten kurtulmuştur; 1-Gelecekte artık onda ölüm meleğini görme korkusu kalmamıştır, 2-Artık ona ölümün şiddetini çekme sırası gelmeyecektir, 3-Son nefesini kötü bir şekilde verme korkusu sona ermiştir. (Siz kendinizi düşünün ki, sizin için bu üç merhale hâlâ mevcuttur)". Hz. Ebû Derdâ radıyatiahu anh bir cenazenin yanında gidiyordu. Yolda yürüyen biri, "Bu kimin cenazesi?" dedi. O buyurdu ki: "Bu senin cenazendir. Eğer bu söz sana ağır geliyorsa benim cenazemdir". (Burada maksat şudur: Bu vakit kendi ölümünü hatırlama vaktidir. Bu esnada boş sözlere yönelmek hiç münasip değildir). Hz. Hasan Basrî rahmetuilahi aleyh şöyle buyurmuştur: "Kendilerine (ahiret) seferi için azık hazırlamaları emredildiği ve yakında harekâtın başlayacağı ilan edildiği halde (dünya) oyunu ile meşgul olanlara hayret, çok hayreti". Hasan Basrî rahmetuilahi aleyh hakkındaki şu olay meşhurdur: O bir cenazeyi görünce sanki o an kendi annesini defnedip gelmiş gibi üzüntülü ve kederli bir hale girerdi.[153]Hz. Aişe radıyaiiahu anha buyuruyor ki: Bir yahudi kadın Hz. Aişe radıyaiiahu an/ja'nın yanına geldi ve (onun bir iyiliğine karşılık olarak) şöyle dedi: "Allahu Teâlâ sizi kabir azabından korusun". Hz. Aişe radıyaiiahu anha, Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e, "Kabirlerde azab Olur mu?" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Elbette kabirlerde de azab oluyor" buyurdu. Ondan sonra Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem (insanlara öğretmek için) her namazdan sonra devamlı kabir azabından Allah'a sığınırdı. Bir hadiste buyuruluyor ki: "Ölülere kabirlerinde öyle şiddetli azab edilir ki, onların sesini hayvanlar bile işitir". Diğer bir hadiste Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Ben sizin (korkudan dolayı) ölülerinizi defnetmeyi terk edeceğinizden endişe ediyorum. Yoksa ben Kabir azabını size duyurması için Allah'a dua ederdim". Hz. Osman radıyaiiahu anh herhangi bir kabrin başında durunca o kadar ağlardı ki, mübarek sakalı ıslanırdı. Biri kendisine, "Siz Cennet ve Cehennem zikredilince kabirden bahsedildiği zamanki kadar ağlamıyorsunuz" deyince, "Ben Rasûluilah saiiaüahu aleyhi veseiiem'den işittim ki; <Kabir ahiret menzillerinden ilk menzildir. Kim oradan kolaylıkla kurtulursa ondan sonraki menziller onun için kolay olur. Kim orada (azaba) tutulursa onun için ondan sonraki menziller daha ağır olacaktır>. Yine ben Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi vesei-/em'den işittim ki; <Ben kabrin manzarasından daha şiddetli manzarası olan hiçbir şey görmedim>". Bir başka hadiste Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kabirde her gün sabah ve akşam iki vakit ölüye kıyametten sonra gideceği evi gösterilir. Eğer o Cennet ehlindense ona Cennet'teki mekanı gösterilir (bu yüzden o sevinç ve sürür içinde kalır). Eğer o Cehennem ehlinden ise Cehennem'deki mekanı gösterilir (bu yüzden onun üzüntü, dert, endişe ve korkusu artar)". Hz, Aişe radıyaiiahu anha buyurdu ki: "Bir defasında bir yahudi kadın benim kapıma geldi ve <Bana yemek için bir şeyler ver. Allah Deccal'in fitnesinden ve kabir azabından seni korusun> diye dilenmeye başladı". Hz. Aişe radıyaiiahu anha diyor ki: Ben o kadını beklettim. O esnada Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetiem geldi. Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiems, "Bu yahudi kadın şu iki sözü söyledi" dedim. Buyurdu ki: "Deccal fitnesi öyle bir şeydir ki, önceki peygamberlerden kendi ümmetini Deccal'in fitnesinden korkutmayan hiçbir peygamber yoktur. Ancak ben şu ana kadar hiçbir peygamberin demediği, bununla ilgili bir şey diyorum. O da şudur ki; Deccal tek gözlüdür ve onun alnında her mü'mi-nin okuyabileceği şekilde kafir yazılıdır. Kabir fitnesi meselesi de şudur; iyi bir insan ölünce melekler onu kabrinde oturturlar. O hiç paniğe kapılmadan ve kendisine hiçbir üzüntü musallat olmadan oturur. Ona ilk önce İslam hakkında sorulur; <Sen İslam hakkında ne dersin?> denir. Ondan sonra ona, <Sen şu zat (Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hakkında ne diyorsun?> denir. O, <Bu zât Mu-hammed saiiaiiahu aleyhi veseflem'dir. O Allahu Teâlâ'dan bize apaçık deliller getirmiştir.Biz onun getirdiklerinin hepsinin doğruluğuna inandık> der. Ondan sonra ona Ce-hennem'in bir yeri gösterilir. Orada insanların birbiri üzerine yığıldıklarını görür. Ona, <Buraya bak! Allahu Teâlâ seni bu afetten kurtarmıştır> denilir. Sonra ona Cennet'te bir makam gösterilir. Oranın son derece süs ve ziynet içinde olduğunu görür ve oranın zevkü safa manzaralarına bakar sonra ona, <Cennet'teki bu yer. senin kalacağın yerdir (Kıyamet'ten sonra sen buraya getirileceksin). Sen dünyada iken ahirete kesinlikle inanan biriydin. Bu iman üzerindeyken sana ölüm gelmişti. Bu imanla sen kabrinden kaldırılacaksın> denir. Kötü bir adam ölünce (melekler tarafından) kabre oturtulur. O son derece bir panik ve korku içinde oturur ve (biraz önce geçen sorular) ona da sorulur. O, <Benim bir şeyden haberim yok. (Dünyada iken) halktan ne duyduysam ben de onu söylerdim> der. Önce Cennet'in kapısı açılarak ona Cennetin süs ve ziyneti ve oradaki nimetler gösterilir. Sonra kendisine, <Burası senin asıl makamındı. Ancak sen buradan uzak-laştırıldın> denilir. Sonra ona Cehennem gösterilir. Orada insanlar birbiri üzerine yığılmışlardır. Ona, <Artık senin yerin burası. Sen dünyada şüphe içinde yaşardın ve o şüphe üzere öldün. Bunun üzerine kıyamet günü diriltileceksin> denir".[154]Hz. Ebû Katâde radıyallahu anh buyurdu ki: RasÛlullah sallallahu aleyhi vesel-/em'in yanından bir cenaze geçti. RasÛlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona bakarak, "Bu adam ya rahatlığa kavuştu ya da insanlar ondan rahat ettiler" buyurdu. Sonra şöyle dedi: "Mü'min bir kul ölünce dünya meşakkatleri ve sıkıntılarından kurtulur ve Allah'ın rahmetine gider (böylece o rahata kavuşmuş olur). Facir bir insan ölünce diğer insanlar, yerleşim bölgeleri, hayvanlar ve ağaçlar (bunların hepsi) onun ölümüyle rahata kavuşurlar"[155] Çünkü onun günahlarının uğursuzluğundan dolayı dünyaya felaket iner, yağmurlar kesilir. Bundan dolayı şehirlerde feşad olur. Ağaçlar kurumaya başlar. Hayvanlara yem ve yiyecek bulmak zorlaşır. Bundan dolayı onun ölümüyle herkes rahata erişir. Çünkü onun hayırsızlığından dolayı herkese sıkıntı ulaşmaktaydı.Hz. İbni Ömer radıyallahu anhuma buyuruyor ki: "RasÛlullah sallallahu aleyhi ve-seiiem bir defasında benim omuzumdan tutarak, <Dünyada bir garip gibi veya bir yolcu gibi ol> buyurdu". Hz. İbni Ömer radıyaüahu anhuma diyor ki: "Sen sabaha girince akşamı bekleme, akşama girince sabahı bekleme. Sıhhatli zamanında hastalık zamanın için kendine azık hazırla (çünkü sıhhatli iken yapılan amellerin sevabı hasta iken devam eder). Hayatta iken ölümün için azık al"[156] Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh buyuruyor ki: BİZ bir defasında RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem ile birlikte bir cenazeye katılmıştık. Kabristana varınca RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem bîr kabrin yanına geldi ve şöyle buyurdu; "Kabrin üzerinden hiçbir gün geçmez ki düzgün ve net bir sesle şöyle ilan etmesin; <Ey Adem oğlu! Sen beni unuttun. Ben yalnızlık eviyim, gariplik yurduyum. Ben vahşet eviyim. Ben böcek ve haşerat yuvasıyım. Ben darlık eviyim. Ancak Allahu Teâlâ'nın beni kendisi için geniş kıldığı kimsemüstesnadır>". Ondan sonra RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem, "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurdu. Hz. Sehl radıyallahu anh buyuruyor ki: Bir sahabi vefat etti. (Allah ondan razı olsun). Sahâbe-i Kiram radiyaiiahu anhum ecmam onu övmeye ve onun çok ibadet etme halini anlatmaya başladılar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veseiiem sessizce dinledi. Sahabeler susunca RasÛlullah sallallahu aleyhi veseilem, "O hiç ölümden bahsediyor muydu?" buyurdu. Sahâbe-i Kiram, "Ondan hiç bahsetmezdi" dediler. RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem tekrar, "O gönlünün arzuladığı şeyleri terk ediyor muydu?" (yani mesela herhangi bir şeyi yemeyi gönlü istiyordu ama o yemiyordu gibi...) Sahâbe-i Kiram, "Öyle yapmıyordu" dedi. RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem, "O sahâbi (bu iki şeyle amel etmenizden dolayı) sizlerin ulaşacağı derecelere ulaşamayacaktır" buyurdu.Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem'm meclisinde bir sahabinin ibadet ve mücahedesinin çokluğundan bahsedildi. Ra-sûlullah sallallahu aleyhi veseiiem, "O ölümü ne kadar hatırlardı?" buyurdu. Sahabeler, "Ondan bahsettiğini biz duymadık" dediler. RasÛlullah sallallahu aleyhi veseiiem, "Öyleyse o kişi (sizin zannettiğiniz) o derecede değildir" buyurdu. Hz. Berâ radıyallahu anh buyuruyor ki: Biz RasÛlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem. ile birlikte bir cenazeyi defnetmeye katılmıştık. RasÛlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem oraya varınca bir kabrin yakınına oturdu ve o kadar ağladı ki toprak ıslandı. Sonra buyurdu ki: "Kardeşlerim! Bu şey için (yani kabre gitmek için) hazırlık yapın".[157]Hz. Şakîk bin İbrahim rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "İnsanlar dört şeyde dilleriyle bana muvafakat sağlıyorlar ama amelleriyle muhalefet ediyorlar. 1-Onlar, <Biz Allah'ın kullarıyız (ve kölesiyiz)> diyorlar ama hür insanlar gibi iş yapıyorlar. 2-Onlar, <Al!ah celle ceiaiuhu bizim rızkımıza kefildir> diyorlar. Ancak yanlarında dünyanın hiçbir şeyi olmayınca Allah'ın kefil olmasına itminanları kalmıyor. 3-On-1ar, <Ahiret dünyadan üstündür> diyorlar, ancak her an dünya malı toplama fikrinde devam ediyorlar (ahireti ise hiç düşünmüyorlar). 4-Onlar, <Ölüm kesindir. Mutlaka gelecektir> diyorlar. Ancak hiç ölmeyecek insanlarmış gibi davranıyorlar". Ebû Hâmid Leffâf rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Kim ölümü çokça anarsa, ona üç şey ikram edilir; 1-Çabuk tevbe nasib olur, 2-Malda kanaat nasip olur, 3-İbadetlerde sevinç ve gönül bağlılığı meydana gelir. Kim de ölümden gafil olursa, ona üç azab musallat olur; 1-Günahlarına tevbe etmesi gecikir, 2-Gelirine razı olmaz (ne kadar olursa olsun onu devamlı az görür), 3-İbadetlerde tembellik meydana gelir"[158]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Bütün hamdler büyük büyük zalim ve zorbaların boyunlarını ölümle büken, yüce ve haşmetli kralların bellerini ölümle kıran ve büyük büyük hazine ve sermaye sahiplerinin bitiren Allah'a aittir. Onların hepsi ölümün anılmasından bile nefret ederlerdi. Ancak Allah'ın vaadi (ölüm vakti) gelince onları çukura fırlattı. Yüksek saraylardan toprağın altına ulaştırdı. Lamba ve kandillerin ışığı altında serili yumuşak döşeklerden, kabrin karanlıklarına ulaştırdı. Köleler ve cariyelerle oynamak yerine, toprağın içinde böcekler arasında kaldılar. Güzel ve şahane yemeklerin zevkini çıkarma yerine toprağın içinde çırpınmaya başladılar. Dostlarının meclisleri yerine yalnızlığın vahşetinin esiri oldular. Peki onlar herhangi bir sağlam kale ile ölümden kendilerini korudular mı? Veya ondan kurtulmak için başka bir yolu seçtiler mi? Öyleyse Allah o yüce Zât'tır ki, kahr ve galebesinde onun hiçbir ortağı yoktur. Ebedi kalacak olan yalnız O'nun tek olan Zât'ıdır. O'nun benzeri yoktur. Mademki ölüm herkesin başına gelecek ve toprağa girilecek, kabirde böceklere arkadaş olmak ve Münker ve Nekir'le karşılaşmak gerekecek, toprağın altında uzun bir zaman kalınacak, orası uzun zaman barınak olacak, sonra kıyametin şiddetli manzaraları görülecek, ondan sonra kim bilir Cennet'e mi gidilecek yoksa Cehennem mi barınak olacaktır? Öyleyse insanı her an ölüm fikrinin kaplaması son derece gereklidir. O konuşulmalı, hatırlanmalı ve her zaman onun hazırlığı ile meşgul olunmalıdır. Onunla ilgilenmek her şey üzerine galip gelmeli, her an onun gelme vakti beklenmelidir. Çünkü onun gelme vakti belli değildir. Kim bilir ne zaman gelecektir. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ves&ıiem buyurdu ki: "Akıllı kimse nefsine galip olan ve ölümden sonrası için işe yarayacak şeylerle meşgul olandır". Bir işe hazırlanmak, her an onu zikredip anlatmadan ve ona özenmeden olmaz. Çünkü bir kimse dünyaya dalmış, onun aldatıcı eşyalarına saplanmış ve onun şehvetlerine aşık olmuş ise onun kalbi ölümden tamamen gafil kalır. Ölümden bahsedilse bile onun tabiatı ondan sıkılır ve hoşlanmaz. Bunu Allah cette ceiaiuhu şöyle beyan ediyor:"De ki: <O kaçtığınız ölüm mutlaka sizi yakalayacaktır. Sonra gizliyi de açığı da bilen Allah'a döndürüleceksiniz ve O size dünyada yaptıklarınızı haber verecek (ve onların karşılığını da verecektir)>" (Cuma-8)
Alimler yazmışlardır
ki, ölüm hakkında insanlar dört kısımdır. 1) Dünyaya dalan insanlardır. Onlar
ölümden bahsedilmesinden bile hoşlanmazlar. Çünkü onunla dünya lezzeti elden
çıkacaktır. Böyle bir kimse ölümden asla bahsetmez. Ara sıra bahsetse bile
kötülüklerinden bahseder. Çünkü o dünyanın elden çıkmasından ıstırap ve üzüntü
duyar. 2) Allah'a yönelen kimsedir. Ancak o (yönelmekte) henüz başlangıç
halindedir. Ölümü hatırlamakla hem Allah'tan korkar hem de bu yüzden tevbesinde
sebat olur. Bu kişi de ölümden korkar. Ancak bu korku dünyayı kaybetmek
yüzünden değildir. Aksine tevbesi tam olmadığından dolayıdır. O da hemen ölmeyi
istemez. Tâ ki kendi halini ıslah etsin. Kendisini ıslah etme fikriyle meşgul
olmaktadır. O halde bu şahıs ölümü istememekte mazurdur. O Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şu irşadına dahil değildir: "Bir kimse Allah
ile buluşmayı istemezse, Allahu Teâlâ da onunla buluşmayı istemez". Çünkü
bu şahıs gerçekte Allahu Teâlâ ile buluşmaktan kaçınmamaktadır. Aksine kendi
kusur ve eksikliğinden korkmaktadır. Bunun m
BEYT:
Hiçbir beşer olmadı agâh, kendi vefatından Eşya yüz yıllık ama haber yok ecel ânındanGöklerde çeşitli işlere tayin edilmiş olan meleklere bir senelik emirler bir gecede verilir. Şöyle ki, "Bu sene falan işi yapacaksınız, falan ve falan kişiyle ilgili şu iş yapılacaktır" denir. Bu emirler Kadir Gecesi'nde mi yoksa Beraat Gecesi'n-de mi indiği konusunda çeşitli rivayetler vardır. Hangi gece olursa olsun rivayetlerde sık sık şu ifade geçmektedir: O gece öleceklerin hepsinin listesi meleklere teslim edilir. İnsan dünyada son derece gaflet içinde oyun ve eğlence ile meşgul olmaktadır. Göklerde ise onun tutuklanma kararı çıkarılmıştır. Onun ölüm fermanı açıklanmıştır. Bu hususta ne bir şefaat imkanı, ne bu kararın temyizi ne de onun ölümü için tayin edilen vaktin bir dakika geciktirilme imkanı vardır. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma Duhân sûresinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Sene içinde olacak olan (şu kadar nzik verilecek, falanca kişiler ölecek, falancalar doğacak şu kadar yağmur yağacak gibi) şeylerin hepsi Kadir Gecesi'nde Levhi Mahfuz'ûan nakledilir. Hatta, <Bu sene falanca kişiler Hac yapacak> diye nakledilir". Bir ha dişte İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Sen bir adamı görürüsün ki o pa zarda gezip dolaşıyor. Ancak onun adı bu seneki ölüler arasına yazılmıştır".Ebû Nadra rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O gece sene boyunca yapılacak bü tün işler (meleklere) taksim edilir. Sene boyunca işlenecek iyilik, kötülük, rızık, ölüm, sıkıntılar, fiyatların ucuzluk ve pahalılık (listesi) meleklere verilir". Hz. İkri-me radıyaiiahu anh diyor ki: "Beraat Gecesi'nde senelik hükümler kararlaştırılıp,meleklere teslim edilir. O sene içindeki öleceklerin fihristi, hacıların fihristi onlara verilir. O hükümlerde ne eksiklik ne de fazlalık olur". Bir hadiste Rasûluilah sallat-lahu aleyhi vesellem'ın şöyle buyurduğu vârid olmuştur: "Şaban ayından diğer Şaban ayına kadar ne kadar ölecek kimse varsa onların hepsinin vakitleri yazılıp verilir. Hatta insan dünyada evlenir, çocuğu olur. Halbuki göklerde onun adı o sene ölecekler listesine geçmiştir". Hz. Aişe radıyaiiahu anha buyurdu ki: "Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Şaban ayında çok oruç tutardı. Çünkü bu ayda bütün sene içinde öleceklerin listesi düzenlenir. Hatta bir adam evlenmekle meşgul olur. Halbuki orada onun adı ölüler arasında yazılmıştır. Bir adam hacca gider, halbuki onun adı ölüler arasındadır". Bir başka hadiste geçtiğine göre Hz. Aişe radıyaiiahu anha Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e Şaban ayında çok oruç tutmasının sebebini sordu. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bu ayda bütün sene boyunca öleceklerin fihristi hazırlanır. Benim gönlüm istiyor ki, benim adım öleceklerin listesine geçtiği vakit oruçlu olayım". Başka bir hadiste şöyle buyu rul m ustur: "Şaban ayının onbeşinci gecesi Allah ceiie ceiaiuhu ölüm meleğine o sene içinde ölecekleri bildirir". Diğer bir hadiste Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Her gün güneş doğduğunda şöyle ilan edilir; <İyi iş yapacaksan yap. Bugünkü gün senin ömründe bir daha asla gelmeyecektir (o halde bu gün kendine ait ne kadar iyilik yazd ıra bil irsen yazdır)>. İki melek semâdan ilan eder. Onlardan biri, <Ey iyilik arayan kişi sevin! (Ve ilerle)> der. Diğeri, <Ey kötülük işleyen kişi yaptığına son ver ve dur (kendi felaketinin malzemesini bir araya toplama)> der. Başka iki melek de şöyle ilan eder; Onlardan biri, <Allah'ım! Harcayana karşılığını ver> der. Diğeri, <Allah'ım! Malı alıkoyup saklayanın malını berbad et!> der". Atâ bin Yesâr rahme-tuitahi aleyh diyor ki: "Şaban ayının on beşinci gecesi olunca Melek-ül Mevt'e (ölüm meleğine) bir liste verilir ki, onda isimleri bulunanların hepsinin ruhları o sene içinde kabz edilsin. Burada bir adam yaygı ve döşeme ile uğraşır, evlenmekle uğraşır, ev inşaatıyla uğraşır. Halbuki Öbür tarafta ölüler listesine girmiştir".[164]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Zavallı insan üzerine her ne kadar hiçbir âfet, bir musibet, bir hâdise, bir üzüntü, bir acı, bir sfkıntı ve bir korku gelmese de yine de ölümün şiddeti, can çıkma hali ve bunun endişesi, insanın bütün lezzetini bulandırmak için yeterli bir şeydir. Onun bütün rahat ve huzurunu kaçıran birşeydir. Onun gafletini gidermek için ölümü düşünmek elbette yeterlidir. O şey o kadar şiddetlidir ki, insanın her an onu düşünmesi ve ona hazırlık yapması gerekir. Özellikle ölümün ne zaman gelip de musallat olacağı bilinmediği bir durumda ona hazırlanılmalıdır. Bir hekim şöyle demiştir: "İp başkasının elindedir, ne zaman çekeceği bilinmez". Hz. Lokman aieyhisseiam oğluna şöyle buyurmuştur: "Ölüm ne zaman geleceği belli olmayan birşeydir. Öyleyse o aniden gelmeden önce onun için hazırlık yap". Gerçekten çok hayret edilecek bir şeydir ki, insan lezzetlerle son derece meşgul olduğu, en yüksek seviyedeki oyun ve eğlence meclislerine katıldığı bir sırada, bir polisin kendisini aradığını (bir suçun cezası olarak) kendisine beş kamçı vuracağını öğrense bütün lezzetleri, bütün keyif ve zevkleri bulanir. (Hatta sadece polisin elinde kendi hakkında tutuklanma kararının olduğunu ve bugünlerde polisin kendisini tutuklayacağını bilse bütün lezzetleri sona erer ve gece uykusu kaçar). Halbuki o biliyor ki, ölüm meleği her an onun peşindedir. (Binlerce kırbaç ve cop acısından daha şiddetli olan) ölüm acılarını ona musallat edecektir. Yine de her an ondan gafil kalmaktadır. Bu en üst derecede bir cehalet ve aldanma değil de nedir? Gerçek şudur ki, Ölümün acısını başından geçen bilir. Başkası onun acısını bilemez. Ancak o kıyas edebilir veya ölen kimsenin halini görerek biraz tahminde bulunulabilir. Kıyas şöyle olabilir; Şu açıktır ki, vücudun hangi kısmında ruh yoksa onu kesmekle acı hissedilmez (mesela bedenin ölmüş olan derisini kesmekle acı duyulmaz). Ancak kendisinde can bulunan organ ve hisseye iğne ile dokunmakla veya onu kesmekle şiddetli acı duyulur. O halde vücudun hangi organı yaralanır veya kesilirse ya da yanarsa, ruh ve hayatın o beden hissesiyle irtibatı olduğu için oraya acı ulaşır. Bu irtibattan dolayı o organ vasıtasıyla tesir ruha ulaşır. Ruh bütün beden içinde yayılmıştır. O halde onun az bir hissesi her bir organa tesir etmiş haldedir. Ruhtan ne kadar hisse o organda bulunuyorsa, acıdan o kadar az bir hisse ruha tesir eder. Ancak ölüm vakti organların yerine, doğrudan ruhun tamamına ulaşan acının ne kadar olduğu bu kıyasla tahmin edilebilir. Çünkü ölüm bütün organlara yayılmış olan ruhu doğrudan doğruya çeker. Bunun için bir organ kesildiğinde çekilen acı kadar (can çıkarken) acı çekmeyen vücudun hiçbir parçası yoktur. Çünkü bir organ kesilince ruh oradan ayrılmakta olduğu için acı çekilir. Eğer o organ ölü olsa onda ruh olmasa, onu kesmekle zerre kadar acı duyulmaz. O halde ruhun az bir kısmı ayrılmakla bu kadar acı duyulduğuna göre, ruhun tamamı bedenin bütün hisselerinden çekildiğinde ne kadar acı duyulacağı apaçık bir şeydir. Ancak bedenin bir parçası kesildiğinde ruhun kalan hissesi bütün bedende bulunmaktadır. Bu yüzden insan bağırır ve çırpınır. Ancak ruhun tamamı çekilmeye başlayınca, bedenin zayıflığından dolayı insan, "ah, vah" diye sızlanmaktan biraz sükûnet bulacak gücü kalmaz. Elbette eğer insanın bedeni güçlü olursa, nefes alırken ondan duyulabilecek kadar bir ses çıkar. Eğer güç yoksa bu ses de meydana çıkmaz. Ruh çıktığı zaman her organ yavaş yavaş soğumaya başlayacaktır. İlk önce ayaklar soğur. Çünkü ruh ilk önce ayak tarafından çekilir. Sonra baldırlar soğur. Ondan sonra bacaklar, aynı şekilde her organ soğur. Her organ sanki kesilmiş kadar acı duyar. Hatta ruh boğaza ulaşınca gözlerden nur gider.Bundan dolayı Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm duaları arasında şu dua da vardır: "Allah'ım! Bana ölüm ve can verme acısını kolaylaştır". Müslümanlar da Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e ittiba ederek aynı duayı yapıyorlar. Ancak ölümün acısına vakıf olmadıklarından dolayı dikkat ve teveccüh göstermeden bu duayı yapmaktadırlar. Bu yüzden Enbiya-i Kiram aieyhimüssaiatû vesselam ve Evliya-i İzam Ölümden çok korkarlardı. Hz. İsa ala nebiyyina ve aieyhissaiatü vesselam kendi havarilerine şöyle buyurmuştur. "Allahu Teâlâ'ya dua edin de can verme acısını bana kolay etsin. Çünkü ölüm korkusu beni ölüme yaklaştırdı".Denilir ki; Benî İsrail'den âbidler topluluğu bir kabristana vardırlar. Aralarında şöyle bir meşvere yaptılar; "Allahu Teâlâ'ya dua edelim de kabirlerden bir ölü ortaya çıksın. Biz de ona başından ne geçtiğini soralım". Nitekim dua yaptılar. Bir ölü onlara zahir oldu. Alnında çok secde yapmaktan dolayı bir iz vardı. O, "Siz bana ne sormak istiyorsunuz. Ben öleli eli sene oldu ama ölüm vaktindeki acı şimdiye kadar benim vücudumdan gitmedi" dedi. Bir hadiste Rasûlullah sailai-lahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Allah'ım! Sen ruhu sinirlerden, kemiklerden ve parmaklardan çıkarıyorsun. Bana ölümün acısını kolaylaştır". Hz. Hasan radıyalia-hu anh buyuruyor ki: "Bir defasından Rasûlullah saiiaiiahu 'aleyhi veseiiem ölümün şiddetinden bahsetti ve <Üç yüz kılıç darbesi kadar acı duyulur> buyurdu". Hz. Ali Kerremaiiahu vechehu cihada teşvik ettiği zaman şöyle buyurdu: "Eğer siz öldürül-mezseniz yataklarınızda öleceksiniz. Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ölüm acısı bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir". Evzâi rahmetuiiahialeyh diyor ki: Bize şu söz (hadis) ulaştı ki; "Ölüler Kıyamet günü dirilene kadar ölüm acısının tesirini hissederler". Hz. Şeddâd bin Evs rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ölüm, dünya ve ahiretin bütün acılarından daha acıdır. O, testereyle biçilmekten daha şiddetlidir. O, makasla kesilmekten daha kötüdür. O, kazanda pişirilmekten daha fecidir. Eğer ölüler kabirlerinden kalkıp da ölüm acısını haber verseler, hiçbir kimse dünyada lezzetli bir vakit geçiremez, tatlı tatlı uyuyamazdı".Denilirki Hz. Musa aiâ nebiyyina aieyhissaiatü vesselam ahirete intikal edince Allah ceiieceiaiuhu, "Ölümü nasıl buldun?" diye sordu. O, "Ben canımı sanki ateşte diri diri kızartılan bir serçe gibi gördüm. Onun ne canı çıkıyordu ne de uçma imkanı vardı" dedi. Başka bir rivayette şöyle geçmektedir: "Benim canım sanki diri diri derisi yüzülen bir koyun gibiydi" ifadesi geçmektedir. Hz. Aişe radıyaiiahu anha buyuruyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ahirete intikal ederken yanına içi su dolu olan bir kap konulmuştu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem sık sık mübarek elini kabın içine sokuyor, sonra yüzüne sürüyor ve şöyle buyuruyordu: "Allah'ım! Ruhumun ayrılma şiddetine karşı bana yardım eyle!". Hz. Ömer radıyaiiahu anh, Hz. Ka'b radıyaiiahu anh'a, "Ölüm halini anlat" dedi. O,/"Ey Mü'minlerin Emiri! Dikenli bir ağaç dalı insanın içine sokulup böylece insan/n her parçası onu sarıp, sonra o dal birden çekildiği gibi can (bedenden) çekilir" buyurdu.Buraya kadar bahsedilenlerin hepsi ruhu teslim etmenin özet olarak açık-lamasıydı. Bütün bunlara ilave olarak ölüm meleğinin ve ona yardımcı olan meleklerin korkunç şekilleri ayrı bir merhaledir. Günahkarların canının çıktığı andaki meleğin yüzü o kadar korkunç olur ki, en güçlü insanın bile ona bakmaya gücü yetmez. Hz. İbrahim alâ nebiyyina ve aieyhissaiatü vesselam ölüm meleği (Azrail aleyhis-se/am'a), "Sen günahkar insanların canını aldığın andaki yüzünü bana göster" dedi. Melek, "Siz buna tahammül edemezsiniz" dedi. Hz. İbrahim aieyhisseiam, "Hayır, ben tahammül ederim" buyurdu. Hz. Azrail aieyhisseiam, "Peki, öyleyse yüzünüzü çeviriniz" dedi. Hz. İbrahim aieyhisseiam yüzünü çevirdi. Ondan sonra Azrail aieyhisseiam "Simdi bakınız" dedi. Hz. İbrahim aieyhisseiam yukarı bakınca son derece siyah,dev gibi bir adam gördü. Çok uzun ve dimdik saçları vardı. Çok kötü kokuyordu. Siyah elbiseliydi. Ağzından ve burnundan ateş alevleri çıkıyordu, Hz. İbrahim aieyhisseiam bu hali görünce bayıldı. Uzun bir zaman sonra kendine geldiğinde ölüm meleği önceki şeklindeydi. Hz. İbrahim aieyhisseiam buyurdu ki: "Eğer fâcir bir kimse için başka bir âfet olmasa, yine de (ölüm meleğinin) bu sureti o kişiye âfet olarak yeterlidir". Bu hâl fâcirlerin hâlidir. Ancak Allah'a itaat eden kulların ruh-ları çıkarken son derece güzel yüzlü olur. Hz. İbrahim a/ey/ı/sse/am'dan naklediidi-ğine göre, o ölüm meleğine, "Bana o hali de göster" dedi. Nitekim karşısında son derece güzel, çok şahane elbise giyinmiş, güzel kokular saçan bir genç gördü. Hz. İbrahim aieyhisseiam buyurdu ki: "Mü'min ölürken kendisi için bu güzel suretten başka hiçbir sevindirici bir şey olmasa bile, bu (görüntü onun için) yeterlidir".Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Allahu Teâlâ bir kulunu severse, ölüm meleğine, <Falan kulumun ruhunu getir. Ben onu rahat ettireceğim. Onun imtihanı olmuştur. O, Benim istediğim gibi imtihanı kazandı> der. Ölüm meleği onun yanına gelir. Yanında 500 melek vardır. Onlardan her biri, o kişiye diğerinin vermediği bir müjde verir. Onların ellerinde reyhan dalları ve zaferan kökleri bulunur. Bütün melekler ayakta iki sıra halinde dikilirler. İblis bu manzarayı görünce başını tutarak ağlayıp, feryad etmeye başlar. Onun ayak takımı koşarak gelirler ve <Efendim ne oldu?"> diye sorarlar. O, <Bedbahtlar! Görmüyor musunuz ne oluyor, siz öldünüz mü?> der. Onlar, <Ey efendimiz! Biz çok çalıştık, çabaladık, ancak o günahlardan korundu> derler". Hz. Câbir bin Zeyd radıyaiiahu anh'ın vefatı yaklaştığında biri kendisine, "Arzu ettiğiniz bir şey var mı?" deyince, "Hasan rahmetuiiahi aleyh ile görüşmek istiyorum" dedi. Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh gelince halk, "Hasan geldi" dedi. Hz. Cabir radıyaiiahu anh buyurdu ki:[165] "Kardeşim! Bu ayrılık vaktidir. Artık gidiyorum. Bilmiyorum ki, Cennet'e mi Cehennem'e mi?" Hz. Temîmi Dârî radıyaiiahu anh diyor ki: Allahu Teâlâ ölüm meleğine buyurur ki; "Benim falan velîmin yanına git ve onun ruhunu alıp getir. Ben onu sevinç ve üzüntüde, her iki halde de imtihan ettim. O, Benim istediğim gibi çıktı. Onu al, gel. Tâ ki o dünya sıkıntılarından kurtulsun". Melek-ül Mevt (ölüm meleği) yanında 500 melekle birlikte onun yanına gelir. Onların hepsinin yanında Cennet kefeni olur. Ellerinde reyhan demetleri vardır. Onların her birinde yirmi renk vardır. Her renkte ayrı bir koku mevcuttur. Beyaz bir ipek mendil içinde, kokusu etrafa yayılan misk bulunmaktadır. Ölüm meleği o kişinin baş ucuna oturur. Diğer melekler onun dört bir yanını kuşatırlar. Onun her uzvuna ellerini koyarlar. Bu misk bulunan mendili çenesinin altına yerleştirirler. Onun gözünün önüne Cennet'in kapısını açarlar. Onun gönlü Cennet'in yepyeni nimetleriyle eğlendirilir. (Çocuk ağladığında, evdekilerin çeşitli şeylerle onun gönlünü eğlendirdikleri gibi) bazen Cennet'in hurileri karşısına getirilir, bazen oranın meyveleri gösterilir bazen de oranın elbiseleri... Kısaca onun karşısına çeşitli şeyler getirilir. Onun hurileri (Cennet hanımları) sevinçten oynayıp, eğlenmeye başlarlar. Bütün bu manzaraları görünce (kafesin içindeki bir canlının çıkmak için çırpındığı gibi) onun ruhu vücudun içinde arzusundan çırpınmaya başlar. Ölüm meleği ona, "Ey mübarek ruh, yürü. Dikeni olmayan ağaçlara doğru... Bir birine eklenmiş bahçe çitlerine doğru... Çok geniş ve uzun olan ve altlarından sular akan gölgelere doğru... (Bunlar Kur'an-ı Kerim'de Vakıa sûresinde zikredilen şu birkaç manzaraya işarettir:)
"(Onlar) dikensiz kirazlar, / meyveleri birbiri üzerine yığılmış muz ağaçlan, / uzanmış gölgeler, / çağlayarak akan sular, / Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan / çok çeşitli meyveler içinde / ve kabartılmış yüksek döşekler üze-rindedirler" (Vakıa-28-34). Ölüm meleği sanki bir annenin çocuğuyla konuşması gibi yumuşak konuşur. Çünkü o ruhunun, Allah'a yakın olduğunu bilmektedir. O, Allahu Teâlâ'nın kendisinden razı olması için o ruha yumuşak davranır. Ruh onun bedeninden kılın çekilmesi gibi kolayca ayrılır. Ruh çıkınca bütün melekler ona selam verirler ve Cennet'e gireceğini müjdelerler. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle zikredilmiştir:"Onlar meleklerin iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir. Melekler onlara, <Selam olsun size! Dünyada yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet'e girin> derler" (Nahl-32). Eğer o kimse mukarreb (Allah'a yakın) kullardan ise Vakıa sûresinde onunla ilgili şöyle buyurulmuştur:"Onun için rahatlık, güzel rızık ve Naîm Cennet'i vardır" (Vâkıa-39) O halde ruh bedenden ayrıldığı vakit şöyle der: "Allah sana en üstün mükafatı versin. Sen Allah'a kulluk ve itaat hususunda acele ederdin. Ona isyana yanaşmazdın. Bugün sana mübarek olsun. Sen kendin de azaptan kurtuldun, beni de7kurtardın". Ruh bedenden ayrılırken beden de aynı ifadeleri ruha söyler. Onların bu ayrılığına, üzerinde devamlı ibadet ettiği toprak parçası da ağlar. Amellerinin çoğunlukla kendilerinden geçerek yukarı gittiği ve ona kendilerinden rızık inen gök kapıları da ağlar. Ondan sonra 500 melek ölünün yanına toplanırlar. Onu yıkayan kişi, onun omuzlarını döndürdüğü zaman melekler ona yardım ederler. O kişi ölüye kefen giydirmeden önce hemen kendi getirdikleri kefeni giydirirler. O güzel koku sürmeden önce melekler kendi getirdikleri güzel kokuları sürerler. Ondan sonra melekler onun kapısından kabre kadar yolun iki kenarına sıralanırlar ve onun cenazesini dua ve istiğfarla karşılarlar. Şeytan bütün bu manzarayı görünce o kadar şiddetli ağlar ki, neredeyse kemikleri kırılır. Kendi askerlerine, "Yazıklar olsun size! Bu adam sizden nasıl kurtuldu?" der. Onlar, "Bu masumdu (yani günahsızdı)" derler. Ondan sonra Melek-ül Mevt onun ruhunu yukarı götürünce onu karsılar. Bu melekler ona Allah tarafından müjdeler verirler. Ondan sonra Melek-ül Mevt onu arşa kadar götürür. Oraya ul şınca o ruh secdeye kapanır. Allahu Teâlâ, "Benim kulumun ruhunu,Dikensiz kirazlar, meyveleri birbiri üzerine yığılmış muz ağaçları arasına ulaştırınız" buyurur. Onun na'şı kabre konulunca onun namazı sağ tarafına gelip dikilir. Oruç, sol tarafına dikilir. Kur'an tilaveti ve Allah'ı zikir, baş tarafında durur. Cemaatle namaz kılmak için giderken attığı adımların sevabı ayak tarafında durur (musibetlere ve günahlara) sabır, kabrin bir tarafında durur. Ondan sonra azab boynunu kabre uzatır ve ölüye ulaşmak ister. Ancak o sağ taraftan gelirse namaz ona, "Çekil oradan! Allah'a yemin olsun ki, bu adam devamlı meşakkatlere katlandı. Ancak şimdi biraz rahatça uyuyor" der. Sonra o sol taraftan gelince oruç aynı şekilde onu uzaklaştırır. Daha sonra o baş tarafından gelir. Tilavet ve zikir, "Sana buradan yol yoktur" diyerek onu engeller. Kısaca o hangi yönden gelmek isterse, oradan yol bulamaz. Çünkü Allah'ın velisini, ibadetleri her tarafından sarmıştır. O azab, aciz olarak geri döner. Ondan sonra bir köşede duran sabır, o ibadetlere, "Ben, <Eğer bir kanatta (ibadetlerdeki herhangi bir eksiklikten dolayı) biraz zayıflık olursa, o taraftan savunmaya geçerim> diye bekliyordum. Ancak Elhamdülillah ki, sizler hep birlikte onu defettiniz. Artık ben (amellerin tartılacağı) mizan vaktinde onun işine yarayacağım" der. Ondan sonra iki melek o ölünün yanına gelirler. Onların gözleri şimşek gibi parlak, sesleri bulutlardan gelen şiddetli gök gürültüsü gibidir. Onların sivri dişleri ineğin boynuzları gibidir. Ağızlarından nefesle birlikte ateş alevleri çıkar. Saçları ayaklarına kadar uzanır. Onların bir omuzundan diğer omuzuna kadar olan mesafe yürüyerek birkaç günde kat edilir. Sanki merhamet ve yumuşaklık onların yanından bile geçmemiştir (şüphesiz ki mü'minlere sert davranmazlar). Ancak onların bu görünüşleri yetmez mi? Onlara Münkerve Nekîr denilir. Onların her birinin elinde o kadar büyük balyozlar vardır ki, eğer bütün cinler ve insanlar onu kaldırmak isteseler, kaldıramazlar. Onlar gelince ölüye, "Otur" derler. Ölü hemen oturur. Kefeni başından beline kadar sıyrılıp açılır. Onlar şöyle sorarlar; "Rabbin kim?", "Dinin nedir?", "Nebîn kim?" Ölü, "Rabbim Allah ceüe ce/a/uhu'dur, O birdir. O'nun şeriki yoktur. Dinim İslam'dır. Nebim Muhammed saiiaiiahu aleyhi vese//em'dir. O Hatem-ün Nebiyyin'dir" der. Her iki melek, "Sen doğru söyledin" derler. Ondan sonra onlar kabrin duvarlarını kaldırırlar. Böylece kabir yukarıdan ve dört taraftan, sağ ve soldan, baş tarafından çok fazla genişler. Ondan sonra onlar, "Başını yukarı kaldır!" derler. Ölü başını kaldırınca bir kapı görür. O kapıdan da Cennet görünür. Onlar derler ki, "Ey Allah'ın dostu! Senin kalacağın yer işte orasıdır. Çünkü sen Allahu Teâlâ'ya itaat ettin". Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseilem buyurdu ki: Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ölü o anda bir daha asla tükenmeyecek bir şekilde sevinecektir. Ondan sonra melekler, "Ayak tarafına bak" diyecekler. O bakınca Cehennemin bir kapısını görecek (oradan da Cehennem'in hali görünecektir). Melekler, "Ey Allah dostu! Sen bu kapıdan kurtuldun" diyeceklerdir. O vakit ölü o kadar sevinecek ki, o sevinç hiç bitmeyecektir. Ondan sonra kabirdenCennet'e doğru yetmiş kapı açılacaktır. Oradan, ona Cennetin serin havası ve güzel kokulan gelecek ve kıyamete kadar bu manzara devam edecektir.(Bunlardan sonra diğerinin halini de dinleyiniz:) AllahuTeâlâMelek-ülMevt'e, "Düşmanımın yanına git ve onun canını alıp getir. Ben ona her çeşit bolluğu verdim. (Dünyanın her tarafından) nimetlerimi ona yükledim. Ancak o Bana isyandan geri durmadı. Getir de bugün onun cezasını vereyim" buyurur. Ölüm meleği son derece korkurîç bir şekilde onun yanına gelir. Onun yüzünde on iki gözü vardır. Yanında Cehennem'de kızdırılmış demirden bir topuz bulunmaktadır. Üzerinde sivri uçlar bulunur. Onlarla birlikte 500 melek vardır. O meleklerin yanında bakırdan bir parça bulunur. Ellerinde de Cehennem ateşinin büyük közleri ve ateşten kamçılar vardır ki, onlardan alevler yükselir. Melek-ül Mevt gelir gelmez ona topuz ile vurur. Onun sivri uçları her damara ve sinire girer. Sonra onu çeker. Diğer melekler o kırbaçlarla onun yüzüne ve arkasına vurmaya başlarlar. Bu yüzden o bayılır. Onlar, onun ruhunu ayak parmaklarından çıkarıp, topuklarında tutarlar ve ona dayak atarlar. Sonra topuktan çıkarıp, dizinde tutarlar. Daha sonra oradan çıkarıp karnında tutarlar (yer yer ruhu tutmalarının sebebi, uzun süre acı çekmesi içindir). Sonra ruh oradan çekilip göğüste tutulur. Sonra melekler bakırı ve Cehennem közlerini onun çenesinin altına koyarlar. Ölüm meleği şöyle der: "Ey mel'ûn ruh! Çık ve sıfatı (Kur'an-ı Kerim'de) şöyle beyan edilen Ce-hennem'e doğru yürü.""Onlar vücudun içine işleyen alevli bir ateş ve kaynar bir su içindedirler. / Kapkara bir dumanın gölgesi altındadırlar. / O gölge ne serindir ne de ferahlık verir. (Aksine son derece sıkıntı vericidir)" (Vâkıa-42,43,44). Sonra onun ruhu bedeninden ayrılınca, bedenine, "Allah ceiie ceiaiuhu sana cezanı versin. Sen, beni Allah'a isyana götürmekte acele ederdin. Ona itaatte tembellik ederdin. Sen kendin helak olduğun gibi beni de helak ettin" der. Aynı şekilde beden de ruha aynı sözleri söyler. Üzerinde Allah'a karşı günah işledikleri toprak parçası ona lanet eder. Şeytanın askerleri koşarak kendi liderleri olan İblis'in yanına giderler ve ona, "Bir adamı Cehennem'e ulaştırdık" diye müjde verirler. Sonra o kabre konulunca kabir onu öyle sıkar ki, onun kaburgaları birbirine geçer. Daha sonra ona kara yılanlar musallat olur. Onun burnundan ve ayağının başparmağından ısırmaya başlarlar. Nihayet iki taraftaki yılanlar ortada birleşirler. Sonra onun yanına Münker ve Nekir melekleri gelir (ki onların heybeti biraz önce geçmiştir). Ona şöyle sorarlar, "Senin Rabbin kim?", "Senin dinin ne?", "Senin Nebîn kim?". O, her sual sorulusunda, cevap olarak bilmediğini söyler. Bu cevaplar üzerine ona gürz ile o kadar şiddetli vurulur ki, o gürzün kıvılcımları kabre yayılır. Sonra ona, "Yukarı bak" denilir. Yukarıda Cennet'in açılmış olan kapısını görür (onun bağlan ve yeşillikleri ona görünür). Melekler ona, "Ey Allah'ın düşmanı! Eğer sen Allah'a itaat etseydin, burası senin kalacağın yer olacaktı" derler. Sonra Rasûlullah e buvurdu: Canım kud/et elinde olan Allah'a yeminolsun ki, o kişi, o vakit Öyle bir hasret çeker ki, ondan önce öyle bir hasret asla çekmemiştir. Sonra cehennem kapısı açılır. Melekler ona, "Ey Allah'ın düşmanı! Artık senin kalacağın yer burasıdır. Çünkü sen Allahu Teâlâ'ya isyan ettin" derler. Ondan sonra onun kabrinde Cehennem'in 77 tane kapısı açılır. Kıyamete kadar oradan Cehennem'in sıcak havası ve dumanları gelir.Muhaddisler (Allah onlara rahmet etsin) bu hadis hakkında senedi açısından birkaç kelâm etmişlerdir. Ancak bu hadiste geçen ifadeler pek çok rivayetlerle teyid edilmiştir.[166] Özellikle Mişkât-ı Şerifin Kitâb'u! Cenâiz ve Bab'u İsbât-ı Azâb'il Kabr bölümlerinde geçen Hz. Berâ bin Âzib radıyaiiahu anh ve Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'ın rivayetleri (bu konudadır). Bu manzara göz önünde çok fazla bulundurulmalıdır. Zira çok şiddetli bir manzaradır. Bu olaylar hadislerde sık sık zikredilmiştir. Kısa tutmak için sadece bir hadisin tercümesi yazılmıştır. Hz. Aişe radıyaüahu anha buyuruyor ki: "Kabir ehlinden günahkar olanlar için felaket vardır. Çünkü onlara kara yılanlar musallat edilir. Bir yılan ayak tarafından, diğeri baş tarafından ısırmaya başlar. Sonunda ikisi de gelip ortada birleşir. İşte bu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetinde ifade edilen kabir azabıdır:
"Onların arkalarında yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır "(Mü'minûn-100)"
İşte bunun için Hz. Osman radıyaiiahu anh kabirden bahsedilince o kadar çok ağlardı ki, mübarek sakalı ıslanırdı. (Bu kıssa daha önce geçmişti). Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem duaları sırasında sık sık kabir azabından Allah'a sığınmıştır. Tâ ki, müslümanlar da bu duayı sıkça yapsınlar. Yoksa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendisi bizzat masumdur. Kabir azabının önemine binâen Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in daha önce şöyle bir hadisi geçmişti: "Siz korkudan dolayı ölülerinizi defnetmeyi bırakacağınızdan korkmasaydım, kabir azabını size duyurması için Allahu Teâlâ'ya dua ederdim. Bunların hepsi adaletin gereğidir". Çünkü insan bu âleme ancak Allahu Teâlâ'ya ibadet için gönderilmiştir. Allahu Teâlâ can, mal yönünden ve ihsanlarının yanı sıra Kur'an-ı Kerim'de, "Siz bu âleme ancak ibadet için gönderilmektesiniz" diye hatırlatma yapmıştır.
( Ben, cinleri ve insanları sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat-56)
Bir de şu konuda da uyarı yapmıştır: Hayat sadece, "Bizim bu ihsanlarımız içinde hangi işleri yaptın?" diye bir imtihan için verilmiştir. Ölüm ise bu imtihanın ildik içindir
neticesini bildirmek içindir."Mülk ve saltanat elinde olan Allah, çok yücedir. O, her şeye kadirdir. / Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur"
(Mülk-1,2)
Mademki bu dünya imtihan yeridir. İnsanlar ve cinlerin yaratılmasının hikmeti sadece ibadettir. Dünyada verilen bütün lezzetler, rahatlıklar ve eşyalar sadece kişinin kendi ihtiyacı kadar faydalanması içindir. En az ölçüde ihtiyacını karşıladıktan sonra geriye ne arttıysa, onu yine kendi faydası için ve kendi işine yaraması için Allah'ın hazinesine yatırması gerekir. O halde bizim onlara kapılarak Allahu Teâlâ'nın hükümlerini unutmamız, "Bu dünyaya biz niçin gelmiştik, bütün bunlar bize niçin verilmişti, biz hangi şeyin peşinde gidiyoruz?" gerçeklerine gözlerimizi kapamamız ne büyük gaflet, hasret ve hüsrandır! Asıl hasret, insanın büyük gayretle ve canını dişine takarak kazandığı, kendine kısıtlı harcama yaparak biriktirdiği binlerce miktar malı başkalarına bırakarak eli boş olarak ansızın bu âlemden gitmek zorunda kalmasıdır. Eğer bizde bir parça akıl varsa, az bir süre tamamen tenhâ bir yerde oturup bu manzarayı düşünmemiz ve hayalimize getirmemiz gerekir. "Şu an ölüm meleği gelse, benim halim ne olacak? Yıllarca çalışmamın neticesi, yılların kazancı ve yıllarca biriktirilmiş bütün bu mal ve eşya ne olacak?" diye düşünmemiz gerekir.Hz. Vehb bin Münebbih rahmetuBahi aleyh diyor ki: Bir padişah vardı. Kendi memleketinin topraklarını gezmek ve onun halini görmeyi diledi. Bunun için şahane bir elbise istedi. Bunun üzerine ona bir takım elbise getirildi. Onu beğen-meyip başka bir tane istedi. Kısaca tekrar tekrar reddettikten sonra Inihayet beğendiği bir takımı giyerek bir binek istedi. Güzel bir at getirildi. Onu beğenmeyince, binek geri götürüldü. İkincisi, üçüncüsü derken hiç birini beğenmeyince atların hepsi karşısına getirildi. Onlardan en iyisini seçip ona bindi. Merdûd şeytan o vakit onun burnuna büyüklenmeyi daha da çok üfledi. Son derece tekebbürle ata bindi. Hizmetçiler, köleler ve askerler yayan olarak onunla birlikte hareket ettiler. Fakat büyüklük ve tekebbürden dolayı padişah onların tarafına bakmaya bile tenezzül etmiyordu. Yolda giderken son derece çaresiz bir halde, eski elbiseler giyinmiş olan bir adamla karşılaştı. Adam selam verdi. Padişah ona hiç iltifat etmedi. O halsiz adam, atın dizgininden tuttu. Padişah, "Dizgini bırak. Bu ne büyük cüret!" diyerek onu azarladı. Adam, "Benim seninle bir işim var" dedi. Padişah, "Peki, sabret, ben attan inince bana söyle" dedi. Adam, "Hayır, şimdi söylemem lazım" diyerek zorla dizgini eline aldı. Padişah, "Söyle" dedi. Adam, "Çok gizli bir sır. Kulağına söylemem gerekir" dedi. Padişah kulağını ona yanaştırdı. O, "Ben ölüm meleğiyim. Senin canını almam gerekiyor" dedi. Bunu duyunca korkudan padişahın yüzünün rengi kaçtı. Dili tutuldu. Sonra, "Peki. Bana evime gidip,eşyalarımı düzene koyacak ve çoluk çocuğumla görüşecek kadar mühlet ver" dedi. Melek, "Asla mühlet yoktur. Artık sen evini ve eşyalarını asla göremeyeceksin" deyip onun ruhunu kabzetti. Padişah atın üzerinden bir kütük gibi yere yuvarlandı. Ondan sonra o ölüm meleği salih bir müslümanın yanına gitti. O da yolcuydu. Bir yere gidiyordu. Gidip ona selam verdi. O, "Ve aleykûm'üs selâm" dedi. Melek ona, "Senin kulağına bir şey diyeceğim" dedi. Adam, "Söyle" dedi. O, "Ben ölüm meleğiyim" dedi. Adam, "İyi ettin de geldin. Ayrılığı uzun olan zatın gelmesi çok mübarektir. Benden uzakta olan insanlar içinde seninle görüşmeyi arzu ettiğim kadar kimseyle görüşmeyi arzulamazdım" dedi. Melek, "Sen hangi iş için evden çıktıysan o işi çabuk gör" dedi. Adam, "Allah'a kavuşmaktan daha sevimli hiçbir işim yoktur" dedi. Melek, "Sen hangi halde ölmeyi arzu ediyorsan^ ben o halde iken senin canını alacağım" dedi. O, "Sen serbestsin" deyince Melek, "bana (senin rızana tâbi olmam) emredildi" buyurdu. Adam, "Peki öyleyse sen benim abdest alıp, namaz kılmama müsaade et. ben secdeye gidince ruhumu kabzet" dedi. Nitekim namaza başladı. Secdeye vardığında ruhu kabz olundu.[167]Allahu Teâlâ'nın sonsuz ihsanlarından biri de şudur ki, bu acizin en büyük kızı ve aziz, muhterem Mevlâna Muhammed Yusuf Efendi'nin (Allah fazlını arttır-sın) hanımı uzun bir zamandır hasta idi. îmâ ile namaz kılıyordu. Aynı sene içinde 29 Şevval 1366 tarihinde Pazartesi gecesi akşam namazını işaret yoluyla kj-larken secdeye gittiğinde orada ruhunu Yaradana teslim etti. Secde halindeyken dünyaya veda etti.2[168]Allahu Teâlâ'nın hangi ihsanına şükür edâ edilebilir ki!Ebû Bekr bin Abdullah Müzeni diyor ki: Benî İsrail'den bir adam çok fazla mal biriktirdi. Ölümü yaklaştığı sırada kızlarına, "Benim bütün malımı karşıma getirin" dedi. Mallar çabucak biraraya toplanıldı. Pek çok at, deve, köle vs. hepsi karşısına getirildi. O, onlara bakarak (hasretle), "Hepsi elden gidiyor" diye ağlıyordu. O esnada ölüm meleği karşısına geldi ve "Ağlamanın ne faydası var? Sana bu nimetleri veren Zât'a yemin olsun ki, artık senin canını alıp gideceğim" dedi. O, "Biraz mühlet versen de ben o şeyleri taksim etsem" diyerek ricada bulundu. Melek, "Malesef şimdi iş işten geçti. Keşke bundan önce taksim etseydin" diyerek onun canını aldı.Şöyle bir olay daha nakledilmiştir: Bir adam çok mal biriktirmişti. Ismarlayıp yanına getirmediği hiçbir şey bırakmadı. Çok büyük, anlı şanlı, bir köşk yaptırdı. Onun iki kapısı vardı. Kapılara köleleri muhafız olarak tayin etti. Köşkün hazırlanışı üzerine büyük bir davet yemeği hazırladı. Bütün dost ve akrabasını bir araya topladı. Çok gösterişli bir koltuk üzerine bacak bacak üstüne atarak oturuyordu. Halk yemek yerken, o kendi kendine, "O kadar erzak yığıldı ki, artık senelerce bir şey satın almak gerekmeyecek" dedi. kalbinden bu hayal geçiyordu ki, bir fakir, yırtık elbiseleriyle, boynunda (fakirlerin kullandığı) bir torba asılı olduğu halde kapıya geldi. Kapının tokmağını öyle dövdü ki, sesi onun koltuğuna kadar ulaştı. Köleler, "Bu haddini bilmez adam kimdir?" diye koşarak dışarı çıktılar. Onun yanına gidip, "Ne var?" dediler. Fakir adam, "Efendinizi benim yanıma gönderin" dedi. Köleler, "Bizim efendimiz, senin gibi fakirlerin yanına hiç gelir mi?" deyince adam, "Elbette gelecek. Ona gidip söyleyin" dedi. Köleler efendilerinin yanına giderek durumu anlattılar. Zengin adam, "Siz ona bu konuşmasının tadını tattırmadınız mı?" dedi. O sırada fakir adam öncekinden daha güçlü bir şekilde kapının tokmağını tekrar dövmeye başladı. Bunun üzerine hizmetçiler tekrar koşarak kapıya geldiler. Fakir, "Efendinize söyleyin. Ben ölüm meleğiyim" dedi. Bunu duyunca onların akılları başlarından gitti. Efendilerine gidip bu sözü söyleyince efendinin rengi uçtu. Büyük bir acizlik içinde, "Ona söyleyin de benim yerime başkasını fidye olarak kabul etsin" dedi. O sırada fakir içeri girdi ve "Sen ne ya- . pacaksan yap. Ben senin ruhunu almadan geri dönemem" dedi. O bütün malını topladı ve malına, "Allah sana lanet etsin! Çünkü sen ve seninle meşgul olmak beni Mevlâ'mdan alıkoydu. Hiçbir vakit gönü! huzuru içinde Allah'ı hatırlamaya fırsat vermedin" dedi. Allah ceiie ceiaiuhu kudretiyle mala konuşma gücü verdi. Mal şöyle dedi: "Bana neden lanet ediyorsun ki! İyi insanlar padişahların kapılarından kovulurken, sen benim vasıtamla büyük büyük padişahlara kadar ulaşırdın. Benim vasıtamla nazik kadınlarla lezzetlenirdin. Benim vasıtamla Krallar gibi yaşardın. Sen beni kötülük yerlerine harcıyordun. Ben bunu reddedemezdim. Eğer sen beni hayır yerlerine harcasaydın, ben senin işine yarardım". Ondan sonra ölüm meleği bir anda onun ruhunu kabz etti.Vehb bin Münebbih rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bir defasında ölüm meleği büyük bir zalim ve zorbanın ruhunu kabzedip, götürdü. Dünyada ondan daha zalim kimse yoktu. O melek giderken, diğer melekler ona, "Sen daima canları kabz ettin. Hiçbir kimseye merhamet ettin mi?" dedi. O, "ben en fazla bir kadına acıdım. O bir vadideydi. Çocuğu doğduğu anda bana o kadının ruhunu almam emredildi, ben o kadının ve o çocuğun yalnızlığına çok acımıştım. Çünkü başka kimsenin olmadığı bu vadide, bu çocuğun durumu ne olacaktı" dedi. Melekler, "Senin şu ruhunu alıp götürdüğün zalim, işte o çocuktu" deyince ölüm meleği hayrete düştü ve "Ey Mevlâm! Sen yücesin. Çok merhametlisin. Dilediğini yaparsın" dedi.Hz. Hasan Basri rahmetuiiaN aleyh buyuruyor ki: Bir kişi öldüğü zaman, onun çoluk çocuğu ağlamaya başlar. Bunun üzerine ölüm meleği o mekânın kapısında durarak şöyle der: "Ben onun rızkını yemedim (o kendi rızkını yemiştir). Ben onun ömrünü azaltmadım. Ben bu eve tekrar geleceğim ve hepsi sona erene kadar sık sık geleceğim". Hz. Hasan Basri rahmetuiiaN aleyh buyuruyor ki: Allah'a yemin olsun ki! Eğer ev halkı ölüm vakti o meleği görseler ve onun sözlerini işitseter, ölüyü unuturlar ve kendi telaşlarına düşerlerdi.Yezîd Rakkâşi rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Benî İsrail zalimlerinden bir zalim, evinde oturmuş hanımıyla başbaşa kalmıştı. O esnada yabancı bir adamın evin kapısından girmekte olduğunu gördü. Adam son derece öfke içinde hızlı bir şekilde o tarafa doğru koştu ve "Sen kimsin, eve girmek için sana kim izin verdi" dedi. O, "Bana bu evin sahibi içeri girmemi söyledi. Ben hiçbir perdenin örtemeyeceği ve padişahların huzuruna giderken izin almaya ihtiyacı olmayan bir kişiyim. Ben ne bir zalimin tantanasından korkarım ne de hiçbir şey beni herhangi bir mağrur ve mütekebbir insanın yanına gitmekten alıkoyabilir" dedi. O zalim bu konuşmayı duyunca çok korktu. Vücudu titremeye başladı ve yüz üstü düştü. Ondan sonra son derece acizlik içinde, "Öyleyse sen ölüm meleğisin" dedi. O, "Evet ben onun tâ kendisiyim" dedi. Ev sahibi, "Siz bana vasiyetimi yazacak kadar mühlet veriniz" dedi. Melek, "Artık onun vakti geçti. Senin için hiç gecikme imkanı kalmamıştır" dedi. Adam, "Beni nereye götüreceksiniz?" dedi. Melek, "Senin amellerin ileride nereye gittiyse onların yanına götüreceğim (yani nasıl amel ettiysen öyle biryer bulacaksın. Sen o cihanda hangi çeşit ev yaptıysan, onu bulacaksın" dedi. Adam, "Ben hiçbir iyi amel yapmadım ve kendim için şimdiye kadar hiçbir güzel ev de yapmadım" dedi. Melek, "Öyleyse seni lezâ nezzâaten lişşevâ'ya götüreceğim" buyurdu. (Bu Meâric suresinin şu ayetine ayetine işarettir: "Hayır, olmaz. Şüphesiz ki, bu ateş / derileri kavurup, soyan bir ateştir. / O, (dünyada Hak'tan) sırtını dönüp yüz çevireni kendisine çağırır (çeker) (Meâric-15,16,17)") Ondan sonra melek onun canını aldı. Evde bir feryat koptu. Kimi ağlıyor kimi de çığlık atıyordu. Yezîd Rakkâşi rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Eğer insanlar o vakit ölünün başından geçenleri bilselerdi, onun ölümünden ziyade, onun bu haline feryat edip, ağlarlardı"[169]Hz. Süfyan Sevri rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki:" Ölüm meleği insanın kalbinin damarına dokunduğu an kişinin insanları tanıması durur. Dil kilitlenir ve dünyanın bütün şeylerini unutur. Eğer o vakit insan üzerine ölüm sarhoşluğu bin-mese, ölüm acısından dolayı yanında bulunanların üzerine kılıç çekerdi". Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: "Son nefes boğaza geldiği zaman şeytan kişiyi sapıtmak için bütün gücüyle çalışır". Bir rivayette şöyle geçmektedir: "Ölüm meleği insanları namaz vakitlerinde arar ve haber alır. Eğer kişinin namaza önem verdiğini öğrenirse, ölüm vaktinde kendisi ona Kelime-i Tayyibe'yi telkîn eder. Şeytanı onun yanından uzaklaştırır". Mücâhid rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "İnsanın ölümü yaklaştığı sırada onun oturup kalktığı arkadaşlarının suretleri onun karşısına getirilir. Eğer fâsık ve fâcir insanların yanında kalıyorsa, o zaman, o topluluğun suretleri onun karşısına getirilir". Hz. Yezîd bin Şecere rahmetuiiahi a/eyh'den de aynı hadis nakledilmiştir. Rebî bin Berze rahmetuiiahi aleyh Basra'da yaşayan bir âbid idi. Diyor ki: Bir adam ölmek üzereydi. Halk ona Lâ ilahe İllallah kelimesini telkin ediyordu. Onun dilinden, "Sen de (bir bardak şarab) iç, bana da içir. Sen de iç, bana da içir" sözleri çıkıyordu. Aynı şekilde Ahvaz şehrinde bir adam ölmek üzereydi. Halk ona, Lâ ilahe illallah kelimesini telkin ediyorlardı. O ise, "Onar kuruş, on birer kuruş, on ikişer kuruş" diyordu.[170]Buna karşılık, ölüm hazırlıkları yapan, dünyada ölümü hatırlayan, onun için p iyi işler yapan insanlar için ölüm, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem m, "Ölüm [tıü'min için bir hediyedir" hadisinde buyurduğu gibidir. Hz. Bilal radıyaiiahu anh'\n vefatı sırasında hanımı "Vay başıma gelen üzüntüye! Sen gidiyorsun" diyordu. O ise,"Ne tatlı bîr şey! Ne hoş bir şey! Yarın dostlarla buluşacağız. Muhammediaiiahu aleyhi veseiiem ve onun arkadaşlarına kavuşacağız" diyordu. Hz. Muaz fidıyaiiahu anh'm vefatı yaklaştığı sırada şöyle diyordu: "Allah'ım! Sen biliyorsun ki, Hen dünyada fazla kalmak istiyordum. Ancak bu istek ne dünyayı sevdiğimden ne de burada sular akıtıp, bağlar yetiştirmek istediğimdendi. Aksine dünyada Kalmak istememin sebebi, sıcak günlerde öğlen vakti, orucun verdiği susuzluğun ladini çıkarmak, (din için) meşakkat içinde vakit geçirmek ve Senin zikredildiğin meclislere katılmaktır". Hz. Selman radıyaiiahu anh ahirete intikal edeceği sırada ağlamaya başladı. Biri ona, "Niçin ağlıyorsunuz? Siz gidip Peygamber saiiaiiahu 3bybî veseiiem ile buluşacaksınız. Rasûlullah saiiaiiahu aieyN veseiiem sizden razı olduğu halde ahirete intikal etmiştir" dedi. Hz. Selman radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Ben ne ölüm korkusundan ne de dünyanın elden çıkmasından ağlıyorum. Aksine ben şunun için ağlıyorum ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bizden biz söz alrnıştı; <Bizim dünyadan faydalanmamız sadece bir yolcunun azığı kadar olsuna Ben o sözü yerine getiremedim". Hz, Selman radıyaiiahu anh vefat edince evinin bütün eşyalarının değeri 10 küsur dirhemdi.[171] İşte onun fazla diye ağladığı bütün dün-yası buydu. Hz. Selman radıyatiahu anh (yukarıda geçen sözden) sonra bi misk istedi. Hanımına, "Buna su katıp benim yatağımın üzerine serpiver, yanıma insan ve cin olmayan bir topluluk geliyor" buyurdu.[172]Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuliahi aleyh vefatı yaklaştığı sırada güldü ve"Çalışanlar, bu gibi şeyler için çalışsınlar" (Saffat-61) buyurdu' (herhalde ora-n|n bazı lezzet ve sevinci gözünün önüne gelmiş olabilir). Onun vefatı yaklaştığı sırada Nasr adlı kölesine, "Benim başımı yere koy" dedi. Nasr ağlamaya başladı. 0, "Niçin ağlıyorsun?" dedi. Nasr, "Siz rahatlık içinde hayatınızı geçirdiniz. Şimdi ise yoksullar gibi başınızı toprağa koyarak mı öleceksiniz?" dedi. O, "Sus! Ben Allahu Teâlâ'ya şöyle dua etmiştim; <Benim hayatım zenginlerinki gibi olsun. Ölümüm ise fakirlerinki gibi...>" buyurdu. Atâ bin Yesâr rahmetuliahi aleyh diyor ki: Bir adamın vefatı yakındı. Şeytan onun yanına geldi ve "Sen benden kurtuldun (benim etkime girmedin)" dedi. Adam, "Ben senden şimdi bile mutmain değilim" ^edi. Cerîrî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Ben Hz. Cüneyd rahmetuliahi aieyh'm vefatı İrasında yanındaydım. O Kur'an okuyordu. Biri, "Şu an (zafiyet anıdır) tilavet vakti değildir" dedi. Bunun üzerine o, "Bundan daha güzel tilâvet vakti hangisi olabilir. Benim amel defterim şu an kapanıyor" dedi. Bir gün biri Cüneyd rahmetui-lahi a/ey/î'e, "Hz. Ebû Saîd Hazzâr rahmetuliahi aleyh vefatı sırasında çok zevkli ve neşeliydi. Bunun sebebi neydi?" dedi. O, "Eğer onun ruhu o vakit şevk ve arzudan dolayı uçsaydı yine de şaşılacak bir şey değildi" buyurdu.Hz. Zünnûn Mısrî rahmetuliahia/ey/i'in vefatı sırasında biri kendisine, "Bir şey diyecek misiniz? Eğer bir arzunuz varsa söyleyiniz" dedi. Buyurdu ki: "Sadece bir arzum var. O da ölmeden önce O'nun marifetini elde etmektir". Bir şahıs diyor ki: "Ben Hz. Memşed Dineverî rahmetuliahi aieyh'm yanında oturuyordum. Bir fakir geldi ve "Burada birinin ölebileceği herhangi temiz ve saf bir yer var mı?" dedi. O içinde çeşme olan bir yer gösterdi. Adam oraya yaklaştı. Abdest aldı ve namaz kıldı. Ondan sonra ayaklarını uzatıp yattı ve öldü. Ebû Ali Rûzbârî rahmetuliahi aieyh'm kız kardeşi Fatıma rahmetuitahi aieyha diyor ki: Kardeşim vefat ederken onun başı benim kucağımdaydı, O gözünü açtı ve şöyle dedi: "Gök kapıları açıldı, Cennet süslendi. Bir ses şöyle diyordu; <Ey Ebû Ali! Gerçi sen bu kadar büyük bir derece istemiyordun ama Biz seni yüksek dereceye ulaştırdık>". Sonra Ebü Ali iki şiir okudu. Onların tercümesi şöyledir. "Senin hakkına kasem olsun ki, ben asla senden başkasına gözümü kaldırıp da muhabbet nazarıyla bakmadım. Ben görüyorum ki, sen hasta gözlerinle ve utangaçlıktan kızaran yanaklarınla beni ızdırap içinde bırakıyorsun".Hz. Cüneyd rahmetuliahi aieyh'm vefatı sırasında biri kendisine, "Lâ ilahe illallah de" dedi. O, "Ben bu kelimeyi hiç unutmadım ki, şimdi hatırlayayım" buyurdu. Cafer bin Nasîr rahmetuliahi aleyh, Hz. Şiblî rahmetuliahi aieyh'ln hizmetçisi olan Bekrân Dînverî rahmetuliahi aieytfe, "Sen Hz. Şiblî rahmetuliahi aieyh'm vefatı sırasın-da nasıl bir manzara gördün?" dedi. Hizmetçi, "Şiblî hazretleri şöyle buyurmuştu; <Ben bir adama bir dirhem miktarı haksızlık ettim. Onun adına birkaç bin dirhem sadaka verdim. Ancak, o dirhem neden ben de kaldı diye hâlâ kalbimde bir ağırlık var>. Ondan sonra, <Bana abdest aldır> dedi. Ben abdest aldırdım ama sakalına Hilal yapmayı (yani sakalı arasına parmaklarımı sokmayı) unuttum. Zaten kendisi de güçsüzlükten dolayı bunu yapamazdı. Dili tutulmuştu. Bundan dolayı benim elimi tutarak kendi sakalının arasına koydu ve ahirete intikal etti" buyurdu. Cafer rahmetuliahi aleyh bunu duyunca, "Bu durumda bile İslam'ın edebi ve bir müs-tehabını kaçırmayan bir zât hakkında ne söylenebilir!" diyerek ağlamaya başladı.Bir Allah dostu ölmek üzereydi. Hanımı ağlamaya başladı. O, "Niçin ağlıyorsun?" dedi. Hanımı, "Senin ayrılığına ağlıyorum" dedi. O, "Sen kendin için ağla! Ben bugün için (yani bugünün arzusuyla ve bugünü bekleyerek) 40 seneden beri ağlıyorum" dedi. Hz. Kettânî rahmetuliahi aieyh'm vefatı sırasında biri kendisine, "Sizin devamlı yaptığınız ameller hangileridir" dedi. O, "Eğer benim vefatım yakın olmasaydı söylemezdim. Ben kırk seneden beri kalbimin kapısını muhafaza ediyorum. Ne zamanki ona Ğayrullah (Allah'tan başkası) girmek istese kapıyı kapatıyorum" dedi. Hz. Mu'temer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Ben Hakem'in vefatı sırasında onun yanındaydım ve Aliahu Teâlâ'nın ona ölümün şiddetini kolaylaştırması için dua ediyordum. Çünkü onda falan falan güzellikler vardı. Ben onun güzel âdetlerini sayarak dua ediyordum". Hakem kendinden geçiyordu. Kendine gelince, "Falan falan sözleri kim söylüyordu?" dedi. Ben, "Ben söylüyordum" dedim. Hakem, "Melek-ül Mevt aieyhisseiam diyor ki; <Ben her cömert kimseye yu-muşakdavranırım>". Böyle diyerek Hakem'in ruhu uçtu, gitti. Hz. Memşâd Dinverî rahmetuilahi a/ey/i'in vefatı sırasında büyük bir zât onun yanında oturuyordu. Ona Cennet verilmesi için dua etti. Hz. Memşâd rahmetuliahi aleyh gülümsedi ve "Otuz seneden beri Cennet bütün ziynetiyle birlikte benim karşıma geldi. Ben bir kere biie ona alıcı gözüyle bakmadım (ben Cennet'in sahibini arzulamaktayım)" dedi.[173]Hz, Ömer bin Abdulaziz rahmetuliahi aieyh'in vefatı yaklaştığında yanında hizmet için bir tabib bulunuyordu. O, "Emir'ül Mü'min'e zehir verilmiş. Bundan dolayı ben onun hayatından emin değilim" dedi. Hz. Ömer Ibni Abdulaziz rahmetuliahi aleyh ona, "Sen kendisine zehir verilmeyen adamın hayatına da itibar etmemelisin" buyurdu. Tabib, "Siz kendinize zehir verildiğini tahmin etmiş miydiniz?" diye sorunca Hz. Ömer İbni Abdulaziz rahmetuliahi aleyh, "Ben bu zehir karnıma gittiği an ondan haberim olmuştu" dedi. Tabib, "Siz bu zehirlenmeyi tedavi ediniz. Yoksa canınız gider" dedi. O, "Canımın gideceği Zât yani Rabbim, yanına gidilenlerin içinde en hayırlı olandır. Allah'a yemin olsun ki, eğer kulağımın yanında içinde bana şifâ olan bir şeyin konulduğunu bilsem, oraya kadar bile elimi uzatmam" dedi ve şöyle devam etti: "Allah'ım! Ömer'i kendinle buluşmak için seç al!" Bundan birkaç gün sonra ahirete intikal eyledi. Meymûn bin Mehrân diyor ki: Hz. Ömer bin Abdulaziz rahmetuliahi aleyh o zamanlar ölmek için sık sık dua ediyordu. Biri kendisine, "Öyle yapmayınız. Aliahu Teâlâ sizin sebebinizle (Rasûlullah sanalla-hu aleyhi vaseiiem'in pek çok sünnetini ihya etmiş, (başlamış olan) pek çok bid'ati bastırmıştır" dedi. Bunun üzerine o şöyle buyurdu: "Ben salih bir kul (olan Hz. Yusuf aiânebiyyina ve aieyhissaiatü vesselam) gibi olmayayım mı? O şöyle dua etmişti:"
"Rabbim! Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat" (Yusuf-101)
Vefatı yaklaştığında Mesleme rahmetuliahi aleyh ona, "Sizin kefen için verdiğiniz parayla basit bir kefen geldi. Buna biraz ilave edilmesine müsaade ediniz" dedi. Halife, "Onu bana getir" dedi. Kısa bir süre ona baktıktan sonra, "Eğer Rabbim benden razı ise bana bundan daha güzel bir kefen hemen verilecektir. Eğer Rabbim bana gazablı ise o zaman hangi kefen olursa olsun, o zorla alınacak ve onun yerine Cehennem ateşinden bir kefen verilecektir" buyurdu. Ondan sonra, "Beni oturtun" dedi. Oturduktan sonra, "Allah'ım! Sen bana (yapmam için) emrettiğin (şeyleri) ben yerine getiremedim. Yasakladığın şeyler hususunda sana itaat edemedim. Fakat yine de
Lâ ilahe illallah" dedi ve ahirete intikal etti. Bir rivayete göre vefatı esnasında şöyle buyurdu: "Ben öyle bir topluluk görüyorum ki, onlar ne cin ne de insandırlar". Başka bir rivayete göre vefatı sırasında herkesi yanından uzaklaştırdı ve "Burada kimse kalmasın" dedi. Hepsi dışarı çıktılar ve delik ve aralıklardan bakmaya başladılar. O şöyle diyordu: "Ne insan ne de cin olan varlıkların gelişi çok mübarektir". Ondan sonra Kasas sûresinin şu ayetini okudu:[174]
"İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenlere veririz"
(Kasas-83)
Bir Allah dostu diyor ki: Ben kabirdekilerin halini göstermesi için Allah'a dua ettim. Bir gece rüyamda gördüm ki, sanki kıyamet kopmuştu. İnsanlar kabirlerinden çıkıyorlardı. Onlardan bazıları (en üstün ve özel bir ipek çeşidi olan) Sündüs üzerinde uyuyorlardı. Kimisi normal ipek üzerinde, kimisi yüksek tahtlar üzerinde kimisi de güller üzerindeydi. Kimi gülüyor kimi de ağlıyordu. Ben, "Allah'ım! Bunların hepsinin hâli bir olsaydı ne güzel olurdu" dedim. O ölülerden biri, "Bu, amellerin değişik olmasından dolayıdır. Sündüs ehli güzel âdet (ve ahlak) sahipleridir. İpek ehli iseşehidlerdir. Güllerin içinde olanlar oruç tutanlardır. Gülenler tevbe edenlerdir. Ağlayanlar ise günahkarlardır. Yüksek makam sahipleri (herhalde Cennet'te yüksek tahtlara sahip olanlar) Allah için birbirini seven insanlardır" buyurdu.[175]Bir kefen hırsızı vardı. Kabirleri kazarak kefenleri çalardı. O bir kabir kazdı. Orada bir şahsın yüksek taht üzerine oturduğunu gördü. Önüne Kur'an-ı Kerim koymuş okuyordu. Tahtının altından bir nehir akıyordu. Kefen hırsızı olan şahsın üzerine öyle bir korku çöktü ki, bayılıp düştü. Halk onu kabirden çıkardı. Üç gün sonra ayıldı. Halk olayı sorunca o bütün olanları anlattı. Bazı insanlar o kabri görmeyi arzuladılar. Ondan kabrin yerini haber vermesini istediler. O da onları götürüp kabri göstermek istedi. Gece rüyasında o kabirdeki büyük zatı gördü. Şöyle diyordu: "Eğer sen benim kabrimi gösterirsen, öyle afetlere düşeceksin ki, ölünceye kadar pişman olacaksın". Adam bunun üzerine, "Haber vermeyeceğim" diye söz verdi.[176]
Şeyh Ebû Yakûb Sunûsî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Benim yanıma bir mürid geldi ve "Ben yarın öğlen vakti öleceğim" dedi. Nitekim ertesi gün öğlen vakti Mescid-i Haram'a geldi. Tavaf yaptı ve biraz uzağa gidip öldü. Ben onu yıkadım ve kefenledim. Kabre koyacağım sırada gözlerini açtı. Ben, "Öldükten sonra da mı hayat var?" dedim. O, "Ben hayattayım ve Allah'a aşık olan herkes diri kalır"[177] dedi. Yine bir Allah dostu diyor ki: Ben bir müridi yıkadım. O benim başparmağımı tuttu. Ben ona, "Parmağımı bırak, ben senin ölmediğini biliyorum. Bu bir mekandan diğer mekana intikal etmektir" dedim. O da benim parmağımı bıraktı. Şeyh İbnül Celâ meşhur bir Allah dostudur. Diyor ki: Babam vefat edince onu yıkamak için bir sedirin üzerine koyduk. O gülmeye başladı. Yıkayıcı bırakıp gitti. Kimse onu yıkamaya cesaret edemiyordu. Onun arkadaşı olan başka bir Allah dostu geldi ve onu yıkadı.[178]Kısaca Ravz kitabının yazarı, o aşıkların pek çok vefat hadiselerini yazmıştır, o hadiselerden aşıkların ölüm anında ve öldükten sonra son derece neşeli olmaları, gülmeleri, şaka yapmaları ve neşelendikleri anlaşılmaktadır. Hafız İb-ni Abdil Berr rahmetuliahi aleyh Istîâb adlı eserinde ölümden sonra konuşmayla ilgili bazı olayları zikretmiştir. Hz. Zeyd bin Harise radıyaiiahu anh'\n hayatını anlatırken şöyle yazmıştır: "Onun öldükten sonra konuşmasında ihtilaf yoktur". Aynı şekildeki olaylar bazı Sahâbe-i Kiram'dan da nakledilmiştir.
Sahâbe-i Kiram Mûte
gazvesine giderken halk gidenlerin hayır ve selametle geri gelmeleri için dua
etmeye başladılar. O vakit Abdullah bin Revâha radıyaiiahu anh üç şiir okudu.
Onların manası şöyleydi: "Ben geri dönmek yerine Allah'ın beni
bağışlamasını arzu ediyorum. Ve başımı ikiye ayıracak bir kılıç darbesini veya
bağırsaklarımı ve ciğerimi parçalayarak giden bir mızrağın bana saplanmasını
temenni ediyorum". Sahâbe-i Kiram hazretleri cenk meydanına ulaştıklarında
sayıları toplam üç bin kişiydi. Oraya varınca düşman sayısının 200 bin kişi olduğu
anlaşıldı. Bundan dolayı Sahabeler arasında şöyle bir meşvere yapıldı:
"Önce Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiieme bu durum bildirilmeli. Ondan
sonra eğer Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem emrederse,savaşa
başlanmalı". Abdullah İbni Revâha radıyaüahu anh bu şekilde meşvere
olduğunu öğrenince geldi ve "Siz acayip insanlarsınız. Temenni ederek
çıktığınız şey hakkında meşvere yapıyorsunuz. Siz sadece şehid olmayı taleb
etmek için çıktınız. Biz hiçbir zaman teçhizat, kuvvet ve sayıya güvenerek
savaş yapmadık. Biz daima İslam'ın bize verdiği güçle savaştık. Kalkın meydana
yürüyün! İki şeyden uzak değilsiniz. Ya galibiyet ve fetih ya da şehadet.
Bizim için her ikisi de şereftir" dedi. Onun bu sözlerini dinleyince hepsi
savaş için hazır hale geldiler ve savaş başladı. Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi
veseiiem ordu hareket ederken Hz. Zeyd bin Harise radıyaiiahu an/i'ı emir tayin
etmişti ve şöyle buyurmuştu: "Eğer o şehid olursa Hz. Cafer bin Ebî Talib
radıyaiiahu anh emir olacaktır. O da şehit olursa, Abdullah bin Revâha
radıyaiiahu anh emir olacaktır. O da şehid olursa, o zaman müslümanlar meşvere
ile kimi isterlerse emir yapsınlar". Nitekim savaş meydanında Hz. Zeyd
radıyaiiahu anh ve ondan sonra Hz. Cafer radıyaiiahu anh şehid olunca insanlar
Hz. Abdullah'a seslendiler. O askerin kanat tarafındaydı. Elinde bir et
parçası vardı. Üç günden beri bir şey tatmaya fırsat bulamamıştı. Biri gelerek
kendisine, "Hz. Cafer şehid oldu" dedi. Hz. Abdullah bin Revâha
radıyaiiahu anh kendi nefsine, "Sen dünya ile meşgul oluyorsun (yemeğe
daldın gidiyorsun)" diyerek elindeki et parçasını attı.Sancağı eline
alarak ilerledi. Biri ona saldırınca elinin parmağı kesildi. Bunun üzerine şu
manada üç şiir okudu: "Sen sadece kana bulanmış bir parmaktan başka bir
şey değilsin. Bu da ancak Allah yolunda olmuştur. Bu ise büyük bir nimettir. Ey
nefis! Şunu iyi bil ki, eğer sen şehid olmazsan yine de öleceksin. Mutlaka ölüm
gelecektir. Bak, sen hangi şeyi arzuluyorsan (yani şehitliği) o karşına
çıkmıştır. Eğer sen önceki iki arkadaşın Zeyd ve Cafer gibi örnek bir iş yaparsan
hidayete ermiş olursun. Eğer sen onlardan geriye adım atarsan bedbaht
olursun". Ondan sonra kendi kendine şöyle dedi: "Şu an sen neleri
hayal edebilirsin? Eğer hanımını hayal ediyorsan onu üç talakla boşadım. Eğer
köleleri düşünüyorsan onların hepsini azad ettim. Eğer bağlarını hatırlıyorsan
onların hepsi Allah için sadaka olsun. Ey nefis! Sen Cennet'i istemiyor musun?
Allah'a yemin olsun ki, sen mutlaka ölüme doğru gideceksin. İster gönüllü git,
ister zorla. Sen çok rahat bir hayat geçirdin. Artık ne düşünüyorsun? Sen kendi
hakikatini bir düşün. Sen bir damla nutfe idin". Hülâsa bu düşüncelerden
sonra Hz. İbni Revâha radıyaiiahu anh ileri atıldı ve şehid oldu".
Hikâyat-üs Sahabe adlı eserimizde bu kıssa geniş olarak geçmiştir. Buna benzer
daha bir çok kıssalarda geçmiştir.Hz. SÜfyan bin Haris radıyaiiahu anh,
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm amca oğluydu. Vefatı sırasında ev
halkı ağlamaya başladılar. Buyurdu ki: "Siz İslam'a girdikten sonra
dilinden asla yanlış bir söz çıkarmayan, bedeniyle asla yanlış bir hareket
yapmayan kişiye ağlamayın (yani böyle birinin ölümü kendisi için sevinç üzerine
sevinçtir)". Sunâbihî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Hz. Ubâde radı-yaüahu
anh vefat edeceği sırada ben yanındaydım. Benim ağlayacağım geldi. O,
"Niçin ağlıyorsun? Allah'a yemin olsun ki! Eğer kıyamet günü benden
şahitlik talep edilirse, senin için en güzel şahitliği ederim. Eğer bana
şefaat izni verilirse senin için şefaat ederim. Gücümün yettiği yere kadar sana
faydalı olurum" dedi. Ondan sonra şöyle buyurdu: "Ben Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vese//em'den işittiğim ve senin faydana olan ne kadar hadis
varsa, hepsini sana ulaştırdım. Bir hadis müstesna. Onu da şimdi, bu alemden
göç ederken söylüyorum. Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'den işittim
ki; <Kim Lâ ilahe illallah Muhammedurrasölullah kelimesine şahitlik ederse,
ona Cehennem ateşi haramdır>"Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh vefat edeceği
sırada kızı ağlamaya başladı. O, "Kızım ağlama" dedi. Kızı,
"Eğer senin vefatına da ağlamazsam, kimin vefatına ağlayacağım?"
dedi. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh, "Şu an kimsenin canının çıkması,
benim canımın çıkmasından daha sevimli değildir. Hatta şu sineğin canının
çıkması bile kendi canımın çıkmasından da sevimli değildir (ölüm bana bu kadar
sevimli olduğu halde sen buna ağlıyorsun)". Ondan sonra Hamran adındaki
bir şahsa şöyle dedi: "Şüphesiz ki, ben <Ölüm vakti sakın İslam elimden
çıkmasın> diye mutlaka korkarım".Hz. Sa'd bin Ebî Vakkas radıyaiiahu
anh vefat edeceği sırada, "Benim yün cübbemi getirin" dedi. Cübbe
getirildi. Çok eski ve yıpranmıştı. Buyurdu ki: "Beni bununla kefenleyin.
Bu cübbe Bedir savaşında benim üzerimdeydi". Abdullah bin Âmir bin Küreyz
radıyaiiahu anh vefat ediyordu. Ruhunu teslim etmek üzeredeydi. Hz. Abdullah
bin Zübeyr radıyaiiahu anh ve Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaiiahu annu-ma onun
yanına gitmişlerdi. O kendi adamlarına, "Bakın benim bu iki kardeşim
oruçludur. Sakın benim ölümünden dolayı onların yemeğinde gecikme olmasın ve
oruçlarını açmaları ertelenmesin" dedi. Abdullah İbni Zübeyr radıyaiiahu
anh ona, "Eğer seni ikram ve cömertlikten herhangi bir şey alıkoysaydı can
verme acısı alıkoyardı. Ancak o da sana mâni olamadı" dedi. M
"Kim Allah'a ve
peygambere itaat ederse, İşte onlar Allah'ın kendilerini nimet verdiği
peygamber, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler". (N
Hz. Abdullah İbni Musa rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Hz. Ali bin Salih rahmetuiiahi aleyh ahirete intikal etti. Ben bir sefere çıkmıştım. Ben seferden dönünce onun kardeşi Hasan bin Salih'in yanına taziye için gittim. Ben oraya varınca ağlayasım geldi. Hasan bana şöyle buyurdu: "Ağlamadan önce onun vefatının durumunu dinle, bak nasıl zevk verici bir şey: Can verme acısı başlayınca, benden su istedi. Ben su götürdüm. O, <Ben içtim> dedi. Ben, <Kim içirdi?> dedim. O, <Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem saf halindeki pek çok melekle birlikte geldi ve bana su içir-di> dedi. Ben, kendinden geçerek söylemiş olmasın diye düşünerek, <Meleklerin safları nasıldı?> dedim. O, <Birbiri üstüne. (Bir elini diğerinin üzerine koyarak) işte şu şekildeydi> dedi".Ebû Bekr bin Ayyaş rahmetuiiahi aleyh vefat ederken, onun kız kardeşi ağlamaya başladı. O, "Bacım ağlayacak bir şey yok. Kardeşin evin şu köşesinde Kur'an-ı Kerim'i 12 bin defa hatmetmiştir" dedi. Amr bin Ubeyd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ebû Şuayb Salih bin Ziyad rahmetuiiahi aleyh hastaydı. Ben onu ziyarete gittiğimde ruhunu teslim etmek üzereydi. Bana şöyle dedi: "Sana müjde vereyim mi? Ben burada yüzü yakışıksız bir yabancı adam görüyorum, Ben ona, <Sen kimsin?> diye sordum. O, <Ölüm meleğiyim^ dedi. Ben, <Bana yumuşak davran> dedim. O, <Bana yumuşak davranmam emredildi> dedi". Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyhin oğlu diyor ki: Babam vefat ederken ben yanında oturuyordum.Vefatından sonra çenesini bağlamak için elimde bir parça bez vardı. O bayılıyordu. Biz vefat ettiğini zannediyorduk. Sonra tekrar kendine geliyordu. O vakit şöyle diyordu; "Şimdi değil, şimdi değil". Üçüncü defa bu durum olunca ben kendisine, "Siz ne diyorsunuz?" dedim. O, "Oğlum! Senin haberin yok. Mel'un şeytan benim yanımda duruyor. Öfke ve üzüntüsünden parmağını dişleriyle sıkmakta ve <Ey Ahmed! Sen benim elimden kurtuldun> demektedir. Ben de ona, <Yalancı! Şimdi değil (can çıkana kadar senden emin olunmaz)> diyorum" buyurdu.Hz. Adem bin İyâs rahmetuiiahi aieytiin son vaktiydi. Bir şala bürünmüş Kur'an okuyordu. Kur'an-ı Kerim'i hatmedince şöyle dedi: "Benim sana olan sevgim hürmetine arz ediyorum ki, bana yumuşak davranılsın. Bugün için sana ümid bağlıyordum". Ondan sonra Lâ ilahe illallah dedi ve ruhunu teslim etti. Mesleme bin Abdilmeük rahmetuiiahi aleyh vefat edeceği zaman ağlamaya başladı. Biri kendisine ağlamasının sebebini sorunca, "Ben ölümden korktuğumdan dolayı ağlamıyorum. Ben Allah'a tam olarak güveniyorum. Ben şunun için ağlıyorum ki, otuz defa cihada katıldım. Ancak şehidlik nasip olmadı. Bugün kadınlar gibi yatağımda ölüyorum" dedi. İyâs bin Katâde Abşemî rahmetuiiahi aleyh bir gün aynaya bakınca başında beyaz kıllar gördü. Bunun üzerine buyurdu ki: "Beyaz kıllar geldikten sonra ahiretten başka şeylerle uğraşmamak gerekir. Artık dünyaya veda etme zamanı gelmiştir". Ondan sonra çok fazla mücahedeye başladı. Bir defasında Cuma günü namazı kıldıktan sonra dışarı çıkıyordu. Gökyüzüne bakarak, "Hoş geldin. Ben seni çok sabırsızlıkla bekliyordum" dedikten sonra yanındakilere, "Ben ölünce, beni Melhûb denilen yere götürüp defnedin" buyurdu, daha sonra ruhunu teslim etti ve yere yığıldı.Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aieyh'ln talebesi Ahmed bin Hânî rahmetuiiahi aleyh vefat edeceği zaman oğlu İshak'a, "Güneş battı mı?" diye sordu. Oğlu, "Henüz batmadı. Ancak babacığım! Böyle şiddetli hastalık halinde farz olan orucu bile bozmaya izin verilmiştir. Seninki ise nafile oruçtur. Orucunuzu bozunuz" dedi. O, {kim bilir ne gördüyse) "Hey! Dur bakalım!" dedikten sonra, "Bu gibi şeyler için insan iyi ameller yapmalı" buyurdu ve ruhunu teslim etti. (Bu söz Kur'an-ı Kerimin şu ayetlerine işarettir:)
"Şüphesiz ki bu (Cennet'e erme) büyük bir kurtuluştur. / Çalışanlar bu gibi kurtuluşu elde etmek için çalışsınlar". (Sâffât-60,61)
Ebû Hakîm Hiyerî rahmetuiiahi aleyh oturmuş bir şeyler yazıyordu. Yaza yaza en sonunda kalemi bırakarak, "Eğer bunun adı ölümse Allah'a yemin olsun ki çok güzel bir ölüm" dedi ve vefat etti. Ebû'l Vefa bin Akîl rahmetuiiahi aleyh vefat ederken ev halkı ağlamaya başladılar. O, "50 seneden beri onu uzaklaştırıyorum. Artık nereye kadar uzaklaştıracağım. Şimdi sen beni bırak. Ben onu geldiğinden dolayı tebrik ediyorum" dedi.
Meşhur bir kitap olan İhyâ-ûl Ulûm'un yazarı İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh Pazartesi günü abdest alıp sabah namazını kıldı. Sonra kefenini istedi. Onu öpüp, gözlerinin üzerine koyduktan sonra, "Hükümdarın yanında bulunmak için memnuniyetle hazırım" dedi ve ayaklarını uzatarak kıbleye doğru yattı ve hemen vefat etti. İbnül Cevzî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Hocam Ebû Bekr bin Habîb rahmetuiiahi aleyh vefat edeceği sırada talebeleri, "Biraz vasiyet buyurunuz" elediler. O, "Üç şeyi vasiyet ediyorum; 1-Allah korkusu, 2-lssız bir yerde O'nu murakabe etmek, 3-Benim başıma gelen şeyin (yani ölümün) korkusunu taşımak. Ben 61 sene ömür geçirdim. Ama sanki dünyayı hiç görmemişim (o kadar çabuk gitti ki)" dedi. Ondan sonra yanında oturan birine, "Bak alnımdan ter geldi mi, gelmedi mi?" buyurdu. O, "Geldi" dedi. Bunun üzerine, "Allah'a şükür olsun. (Hadiste geçtiği gibi) Bu iman üzere ölmenin alâmetidir" buyurdu.İmam Buhârİ rahmetuiiahi aleyti'm talebesi EbÛ'l Vakt Abdulevvel rahmetuiiahi vefat anı geldiğinde dilinden çıkan en son söz şu olmuştur:
"Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını / ve ikram edilenlerden kıldığını bilse"
(Yâsin-26,27)
Muhammed bin Hâmid rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Ahmed bin Hadraveyh rahmetuiiahi aieyh'ii) vefatı sırasında yanında oturuyordum. Onun ruhunu teslim etme vakti başlamıştı. 95 yaşında idi. Bir şahıs kendisine bir fıkhı mesele sordu. Onun gözleri doldu ve "Evladım 95 seneden beri bir kapının açılması için çalışmaktayım. Şu an o kapı açılmak üzere. Acaba o kapı saadetle mi açılacak yoksa bedbahtlıkla mı diye beni endişe kaplamıştır. Şu an cevap vermeye fırsat nerede?" buyurdu. Bu esnada alacaklılar onun vefat etme haberini duyup toplandılar. Onun 700 dinar (altın) borcu vardı. Şöyle dedi: "Allah'ım! Sen rehini (yani teminatı) alacaklıların güvenceleri için meşru kıldın. Şu an Sen onların güvencelerini çağırıyorsun (yani onlar benim varlığımdan dolayı güven ve itminan içindeydiler). Artık ben gidiyorum, onların borcunu öde". O anda biri kapıyı çaldı ve "Ahmed'in alacaklıları nerede?" dedi. Hepsinin borçlarını sayarak ödedi ve gitti. O da ruhunu teslim etti.Bir Allah dostu vefat ediyordu. Hizmetçisine, "Benim ellerimi bağla ve başımı yere koy" dedikten sonra, "Yolculuk vakti geldi. Ne ben günahlardan beriyim, ne benim yanımda mazeret olarak ileri sürebileceğim bir özrüm var ne de yardım alabileceğim bir gücüm vardır. Artık benim için ancak Sen varsın. Benim için ancak Sen varsın..." Böyle diye diye bir çığlık attı ve ahirete intikal etti. Gaybtan şöyle bir ses geldi: "Bu kul kendi Mevlâ'sının karşısında acizliğini gösterdi. O da kabul etti". Bir şahıs diyor ki: Bir fakir ruhunu teslim ederken derin derin soluyordu. Ağzına pek çok sinekler konmuştu. Ben ona acıdım ve onun yanına oturup sinekleri kovmaya başladım. O gözünü açtı ve "Yıllarca bu özel vakit için çalıştım. Bütün ömür çalışmakla nasip olmayan şeye şimdi kavuşmuştum. Sen gelip araya girdin, git kendi işine bak! Allah iyiliğini versin" dedi.Ebû Bekr Rakkî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben sabahtan sonra Ebû Bekr Zakkâk rahmetuiiahi aieyh'm yanındaydım. O şöyle diyordu: "Allah'ım! Sen beni bu dünyada ne kadar tutacaksın". O gün öğlen vakti girmeden ahirete intikal etti. Hz. Mekhul Şâmî rahmetuiiahi aleyh hastaydı. Bir adam onun yanına gitti ve "Allah sana sıhhat versin" dedi. O, "Asla! kendisinden sadece hayır ümid edilen Zât'ın yanına gitmek, kendilerinin kötülüğünden hiçbir zaman emin olunmayan kimselerin yanında kalmaktan daha iyidir" dedi. Ebû Ali Rüzbârî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bayram günü yanıma bir fakir geldi. Hali çok perişan ve elbisesi eskiydi. "Burada bir fakirin öleceği temiz ve saf bir mekan var mı?" dedi. Ben ciddiye almadan sözünü boş zannederek, "İçeri gel, nerede istersen yat ve öl" dedim. O içeri geldi, abdest aldı. Birkaç rekat namaz kıldı ve yatarak öldü. Ben onu teçhiz ve kefenlemesini yaptım. Defnederken, "Onun yüzündeki kefeni açıp, başını yere koyayım, tâ ki Allah ceiie ceiaiuhu onun garipliğine merhamet etsin" diye düşündüm. Bu maksatla yüzünü açınca, o da gözünü açtı. Ben, "Efendim öldükten sonrada hayat var mı?" dedim. O, "Ben hayattayım. Her Allah aşığı hayattadır. Ben yarın kıyamet günü kendi itibarımla sana yardım edeceğim" dedi.Ali bin Sehl Esbehânî rahmetuiiahi aleyh derdi ki: "Sen zannediyor musun ki, ben halkın öldüğü gibi öleceğim (Bu tür ölümlerde genellikle, hastalık, hasta ziyaretleri vs. gibi yüz çeşit mesele oluyor. Aksine) ben şöyle öleceğim: Bana, <Ey Ali!> denecek, ben de yürüyeceğim". Nitekim aynen öyle oldu. Bir gün bir yere gidiyordu. Gide gide, "Lebbeyk! (yani hazırım)" dedi ve öldü. Ebû'l Hasan Müze-nî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ebû Yakub Nehircûrî rahmetuiiahi aleyh vefat ediyordu. Ruhunu teslim edeceği sırada ben, Lâ ilahe illallah kelimesini telkin ettim. Bunun üzerine bana bakarak güldü ve "Bana mı telkin yapıyorsun? Kendisine asla ölüm gelmeyecek olan Zât'ın izzetine yemin olsun ki, benimle O'nun arasında sadece O'nun büyüklük ve izzet perdesi vardır" dedi. Bunu söyler söylemez ruhunu teslim etti. Müzeni rahmetuiiahi aleyh sakalını tutarak, "Benim gibi bir berberin, salih bir evliyaya telkin yapması utanılacak birdurumdu" derdi. O, bu olayı hatırladıkça ağlardı.Ebû'l Hasan Mâlikî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Hz. Hayr Nûrbâf rahmetulla-hi a/ey/i'le beraber yıllarca kaldım. O vefatından sekiz gün önce şöyle buyurdu: "Ben Perşembe günü akşam vakti öleceğim ve Cuma namazından sonra defnedileceğim. Sakın unutma!" Ancak ben unutmuştum. Cuma sabahı bir adam onun vefat ettiğini bana haber verdi. Ben hemen cenazeye katılmak için gittim. Yolda onun evinden gelen insanlarla karşılılaştım. Onlar, "Cumadan sonra defin olunacak" diyordu. Ancak ben onun evine vardım. Oraya gidince onun nasıl vefat ettiğini sordum. Vefatı anında onun yanında bulunan bir zat şöyle anlattı: "Akşam namazına yakın o bayılır gibi oldu. Ondan sonra biraz kendine geldi. Evin bir köşesine bakarak, <Biraz dur sana da bir iş emredildi bana da. Ancak sana emredilen iş aksamayacak ama bana emredilen iş kalacaktır. Öyleyse biraz dur da bana emredilen işi yerine getireyim>. Ondan sonra su istedi, abdest aldı, namaz kıldı. Daha sonra gözlerini kapatıp ayaklarını uzatıp yattı ve ahirete gitti".Biri onu rüyasında gördü ve "Nasılsın?" dedi. O, "Boş ver, bunu sorma! Sizin bozulmuş ve kokuşmuş dünyanızdan kurtuldum" dedi.Ebû Saîd Hazzâr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bir defasında ben Mekke-i Mü-kerreme'deydim. Bâb'ı Benî Şeybe'den çıkıyordum. Kapının dışında son derece güzel bir adamın ölü olarak yattığını gördüm. Ben onun tarafına dikkatlice bakıyordum. O da bana bakıp gülmeye başladı ve "Ebû Saîd! Sen bilmiyor musun ki (muhabbet ehli) dostlar ölmezler. Bir alemden diğer aleme intikal ederler" dedi. Hz. Zünnûn Mısri rahmetuiiahi aleyh vefat edeceği sırada biri kendisine vasiyet etmesini arzetti. O, "Ben O'nun şefkatinin fevkalâde durumuna hayran oluyorum. Şu an beni meşgul etme" buyurdu. Ebû Osman Hiyeri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ebû Hafs rahmetuiiahi aleyh vefat ederken biri kendisine, "Bir vasiyet buyurunuz" dedi. O, "Benim konuşma gücüm yok" dedi. Ondan sonra kendisine biraz güç gelince ben, "Şimdi buyurun, söyleyiniz. Ben halka ulaştırırım" dedim. Buyurdu ki; "Kişi kendi kusurlarından dolayı gönlünün bütünüyle acizliğini ve tevazuunu göstermelidir (Bu kadar yeter. Bu benim en son vasiyetimdir)". Hz. Cüneyd Bağdadî rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Hz. Sirrî Sakatî rahmetuiiahi aleyh vefat edeceği sırada son anlarındaydı. Ben baş ucunda oturmuştum. Yüzümü onun yüzüne koydum. Gözümden yaşlar boşanıyordu. Göz yaşlarım onun yanaklarına düşünce, "Kimsin?" dedi. Ben, "Sizin hizmetçiniz Cüneyd" dedim. O, "Merhaha (çok iyi ettin de geldin)" dedi. Ben, "Son bir vasiyet buyurun" dedim. O, "Kötü insanların sohbetinden (arkadaşlığından) kendini koru. Sakın başkalarıyla olan sohbet ve dostluğun seni Allahu Teâlâ'dan ayırmasın" buyurdu. Hz. Habîb Acemî (meşhur Sûfiya-i Kiram'dandır) vefatı sırasında çok endişeleniyordu. Biri kendisine, "Sizin gibi bir büyük zata bu endişe ve korku uygun düşmemektedir. Bundan önce sizin böyle bir haliniz yoktu (yani herhangi bir şeyden dolayı bu kadar bir korku ve endişe hissetmiyordunuz)" dedi. O, "Sefer çok uzun, yanımda azık yok. Bundan önce hiç bu yolu görmedim. Mevlâmı ve Sahibimi ziyaret edeceğim. Bundan önce hiç ziyaret etmedim. Daha önce görmediğim korkunç manzaralar göreceğim. Kıyamete kadar toprağın altında yalnız başına kalacağım. Yanımda cana yakın hiçbir kimse olmayacak. Ondan sonra Allah ceiie ce/a/uftu'nun huzurunda durmak vardır. Ben şundan korkuyorum; Eğer orada, <Ey Habîb! 60 sene içinde şeytanın müdahale etmediği bir teşbih göster> diye bir soru sorulursa ben ne cevap vereceğim" buyurdu. İşte bu 60 senelik ömründe zerre kadar dünyaya bağlanmamış birinin başından geçen haldir. Öyleyse bizim gibi hiçbir vakit (dünya bir tarafa) günahlardan boş durmayan ve her an şeytanın dalkavukluğunu yapanların hali nice olur.Abdulcebbâr diyor ki: Ben Feth bin Şehref rahmetuiiahi aieyh'm yanında 30 sene kaldım. O yüzünü göğe doğru hiç çevirmedi. Bir gün yüzünü göğe çevirip, "Artık Sana olan arzum çok arttı. Şimdi beni çabuk çağır" dedi. Ondan sonra bir hafta geçmeden ahirette intikal etti. Ebû Sâîd Mevsilî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Feth bin Sâîd kurban bayramı namazını kılıp namazgahtan geç döndü. Dönüşte kurban etlerinin pişmesinden dolayı evlerden ve her taraftan dumanlar çıktığını görünce ağlamaya başladı ve "Halk kurbanlarla Sana yakınlık elde ettiler. Ey benim Mahbûbum! Keşke ben hangi şeyi kurban edeceğimi bilseydim" dedi ve kendinden geçerek düştü. Ben ona su serptim. Uzun bir zaman sonra kendine geldi. Sonra kalkıp yürüdü. Şehrin sokaklarına ulaşınca yüzünü göğe doğru çevirip, "Ey benim Mahbûbum! Benim üzüntü ve kederimin uzadığını da ve benim sokak sokak dolaştığımı da Sen biliyorsun. Ey sevdiğim Zât! Burada beni ne zamana kadar hapsedeceksin" dedikten sonra tekrar bayılıp düştü. Ben tekrar su serptim. Kendine geidi ve birkaç gün sonra ahirete intikal etti.Muhammed bin Kasım rahmetuliahi aleyh diyor ki: Benim şeyhim Muhammed bin Eşlem Tûsî rahmetuliahi aleyh vefatından dört gün önce bana, "Gel sana müjde vereyim. Allahu Teâlâ senin arkadaşına (yani bana) o kadar ihsan etti ki, benim ölüm vaktim geldi. Yine Allahu Teâlâ'nın benim üzerimde ihsanıdır ki, yanımda hesabını vermek zorunda kalacağım bir dirhem dahi yoktur. Artık evin kapısını kapat ve ben ölene kadar kimsenin içeri girmesine müsaade etme. Şunu da benden duy ki, yanımda miras olarak taksim edilecek hiçbir şey yoktur. Sadece şu şal, şu yaygı şu abdest ibriği ve benim kitaplarım vardır. Bir de şu kesede 30 dirhem var. Onlar benim değil oğlumundur. Onları bir akrabası ona vermişti. Benim için bundan daha fazla helal olan şey ne olabilir. Çünkü Rasûluilah saiiai-lahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur; <Sen ve senin malın babanındır>. (Öyleyse bu dirhemler oğlumun malı olduğundan, bu hadisi şerife göre bana helaldir). Bana, onunla avret yerlerimi örtecek kadar bir kefen satın alın. O paradan daha fazla kullanmayın (yani sadece belden aşağıyı örtecek bir peştamal alın). Bu yaygı ve şalı da kefen olarak ona ilave edin. Böylece kefenlik üç parça bez olacaktır. Peştamal, şal ve yaygı. Bu üçüyle beni sarınız. Bu ibriği namaz kılan bir fakire sadaka olarak veriniz. Tâ ki o abdest alsın" buyurdu. Bunları söyledikten sonra dördüncü gün hakkın rahmetine kavuştu.Ebû Abdulhâlİk diyor ki: Ben Yusuf bin Hüseyin rahmetuliahi aleyh'm ruhunu teslim edeceği sırada yanındaydım. O şöyle diyordu; "Allah'ım! Dışarıda halka nasihat ettim. İçeride kendi nefsinde tam tersini yaptım. Kendi nefsimde işlediğim hata ve eksikliği senin yaratıklarına yaptığım nasihatlar karşılığında affet". Böyle diye diye ruhunu teslim etti.[179]Allahu Teâlâ onlara bol bol rahmet eylesinBu vefat edenler ne kısmetli kimselerdi! Allahu Teâlâ onların sayesinde bu değersize de bir pay nasip eylesin. Çünkü O çok Kerim'dir. O'nun kereminden hiçbir şey uzak değildir.
20) ve " Hz. Aişe radiyaiiahu anha buyurdu ki: Bir adam gelip Rasûluilah sah laiiahu aleyhi veseiiem'm Önüne oturdu Ya Rasûlallah! Benim kölelerim var. Bana yalan söylüyorlar. Beni aldatıyorlar ve benim sözümü tutmuyorlar. Ben de onlara kötü söz söylüyorum ve dövüyorum. Benimle onlar arasında (kıyamet günü) durum ne olacak?" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Onlar sana ne kadar hıyanet ettiler, ne kadar İsyan ettiler ve ne kadar yalan söyledilerse, hepsi tartılacak (çünkü orada her şey tartılmaktadır. İster o şey cismi olan cevher olsun isterse cismi olmayan araz olsun). Bir de senin onların yaptıklarına karşılık verdiğin cezalar da tartılacaktır. E-ğer senin verdiğin ceza ile onların suçları eşitse, o zaman durum ne senin lehinde ne de aleyhindedir (ne alacak ne de verecek vardır). Eğer verdiğin ceza onların suçundan az ise o kadar sana Ödenecektir. Eğer verdiğin ceza onların suçlarından fazla ise, o fazlalilığın karşılığı senden alınacaktır". Adam üzülerek ve ağlayarak bir köşeye çekildi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Sen Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu okumadın mı?:<Biz Kıyamet günü adalet terazileri kuracağız (orada ameller tartılacaktır).Hiç bir kimse, hiçbir zulme uğratılmayacaktır. İşlenen amel bir hardal tanesi kadar da olsa Biz onu getirir (tartarız). Hesaba çeken olarak da Biz yeteriz> (Enbiya-47)". Bunun üzerine adam "Ya Rasûlallah! Öyleyse onlar ve benim için ayrılıktan daha hayırlı bir şey göremiyorum. Sizi şahid tutuyorum ki, onların hepsi hürdür (onları azad ediyorum)" dedi. (Timizi
İZAH:
Kıyamet günü hesap işi çok şiddetlidir. Kur'an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde
çok sık olarak bu konu üzerinde uyarılar ve geniş açıklamalar zikredilmiştir.
M
1) Allah'a döndürüleceğiniz günden korkun. Sonra herkese kazandığı (amelinin karşılığı) tamamen ödenecektir. Ve onlar zulme uğramayacaklardır.
(Bakara-261)
2) Herkesin yaptığı hayrı ve işlediği kötülüğü hazır bulacağı o kıyamet gününde, kişi yaptığı kötülük ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunmasını isteyecektir. Allah sizi Kendisi'nden sakındırır. Allah kullarına karşı çok merhametlidir. (Bu şefkatten dolayı sizi azabına düşmemeniz için korkutmaktadır).
(Ali İmran^30)
3) Kim hıyanet ederse, kıyamet gününde (Mahşer meydam'na) hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tam olarak verilir. Onlara zulmedilmez. (Ali lmran-161)
4) Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet gününde (iyi ve kötü) amellerinizin karşılığı size mutlaka eksiksiz verilecektir. (Âli İmran-185)
5) Şüphesiz Allah, hesabı süratli olandır (yani herkesin hesabı çok çabuk görülecek ve ona göre karşılık verilecektir).
(Bu ayet Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde geçmektedir)
6) O gün (kıyamet günü) amellerin tartılacağı bir gerçektir. Sevap tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. / Sevab tartıları hafif gelenler ise kendilerini zarara uğratanlardır. Bunun sebebi de ayetlerimize karşı haksız davranmalarıdır. (Araf-8,9)
7) Şüphesiz ki elçilerimiz (melekler) yaptığınız hileleri yazmaktadırlar (onların hepsinin karşılığı size kıyamet günü verilecektir. Bu yazılanlar önünüze gelecektir).
(Yunus-21)
8) Kötü amel işleyenlerin cezaları ise kötülükleri kadardır. Onların yüzlerini zillet bürüyecek ve kendilerini Allah'ın azabından koruyacak kimse de bulunmayacaktır. (Yüzleri Öyle siyah olur ki,) yüzlerini sanki gecenin karanlığından bir parça kaplamıştır. (Yunus-27)
9) Orada herkes daha önceki (dünyada) yaptıklanndan dolayı imtihan verir. (Yunus-30)
10) Rablerinin emrine icabet edenler için güzel mükafat vardır. Allah'ın emrine icabet etmeyenler ise, yeryüzündekilerin hepsi hatta onların bir misli daha kendilerinin olsa kurtulmak için feda ederlerdi. İşte bunlar için kötü bir hesap vardır. (Rad-18)
11) Ey Rasûlüm! Sana düşen ancak tebliğ etmektir. Hesaba çekmek yalnız Bize aittir.
(Rad-40)
12) Ey Rabbimîz! Herkesin hesaba çekileceği günde, beni, annemi, babamı ve bütün mü'minleri affet!
(İbrahin>41)
Bu ayet Hz. İbrahim afeyhfese/a/n'ın duasıdır
13) Kıyamet gününde suçluların birlikte zincire vurulduklarını görürsün. / Onların gömlekleri katrandandır (bir cins çam ağacından çıkan reçinedir ki, petrol gibi yanmaktadır). Yüzlerini ateş kaplar. / Bütün bunları Allah, herkesin dünyada işlediğinin karşılığını vermek için yapar. Şüphesiz ki Allah'ın hesaba çekmesi çok süratlidir. (İbrahim 49,50,51)
14) Biz her insanın (iyi veya kötü) amelini kendi boynuna taktık. Kıyamet gününde onun için kitap çıkaracağız. O, kitabını açık bulacak. / O gün insana, "Kitabını oku! Bugün hesap görme bakımından sen kendine yetersin" denilir (yani kendi hesabını kendin yap, başkasına ihtiyaç yoktur). (İsra-13,14)
15) Hayır asla! (o kafirin zannettiği gibi değil) Biz onun söylediklerini yazıp kaydederiz. (Ondan sonra kıyamet günü o yazılmış olan amel defleri onun önüne konacaktır). (Meryem-79)
16) İnsanların hesaba çekilme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflette (onun hazırlığına aldırmıyorlar).
(Enbiya-1)
17) Tekrar dirilmek için (kıyamet günü) Sur'a üfürüldüğü zaman (o kadar korku meydana gelir ki,) onların aralarında soy bağının hiçbir değeri kalmaz (yani hepsi yabancı gibi olacaklardır. Baba oğuldan kaçacaktır. Abese sûresinin 34, 35 ve 36. ayetlerinde belirtilen durum meydana gelecektir). O babasından, karısından ve çocuklarından kaçar) ve birbirlerinin halini de soramaz. / Kimin tartısı ağır gelirse (yani sevap tarafı ağır basarsa), işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. / Kimin de tartısı hafif gelirse, işte onlar kendileriniziyana sokanlardır. Cehennem1-de ebediyen kalacaklardır. / Ateş onların yüzlerini yakar. Onlar ın orada yüzleri kavrulur, dişleri sırıtır, kalır. (Mü'minun-101,102,103,104)
18) İnkar edenlerin (hidayet nurundan uzak olanların) amelleri, engin göllerdeki serap gibidir. Susayan, (uzaktan) onu su zanneder. Fakat oraya vardığında umduğundan hiçbir şey bulamaz, yanında sadece Allah'ı bulur. O da onun hesabını eksiksiz görüverir. Allah, hesabı süratli olandır. (Nur-39)
19) Şüphesiz ki Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için şiddetli bir azab vardır.
(Sâd-26)
20) Bugün (kıyamet günü) herkes dünyada kazandığıyla cezalandırılır veya mükafatlandırılır. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz ki Allah hesabı çok çabuk görendir. (Mü'min-17)
21) Sen (o kıyamet gününün) korkusundan bütün ümmetlerin diz üstü çöktüklerini görürsün. O gün her ümmet amel defterinin başına çağrılacak ve onlara şöyle denilecektir; "Bugün dünyada yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz"./İşte bu (amellerinin yazıldığı) kitabımız size gerçekleri (sizin yaptıklarınızı) söylüyor. Şüphesiz Biz dünyada yaptıklarınızı (meleklere) yazdırıyorduk (şimdi o karşınızdadır). (Câsiye-28,29)
22) Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (sözü hemen alıp yazan iki melek) yaptıklarını kaydetmektedirler. / İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyici hazır bir melek bulunmasın. (Kâf-17,18)
23) O gün (Allahu Teâlâ'nın huzuruna hesap vermek üzere) arz olunursunuz. Hiç bir şeyiniz gizli kalmaz. / O gün amel deften sağından verilen kimse (sevincinden) etrafındakilere şöyle der; "İşte kitabım, alın okuyun! / Ben dünyadayken hesaba çekileceğimi çok iyi biliyordum (dünyada iken bunun için hazırlık yapıyordum)". / Artık o, razı olduğu bir hayat içindedir. / Meyveleri sarkmış yüce, / yüksek bir Cennet'tedir. / O gün Cennetliklere şöyle denilir; "Geçmişteki günlerde işlediğiniz iyi amellerin mükafatı olarak yiyin, için!" / O gün amel defteri solundan verilen ise (son derece üzüntü içinde) şöyle der; "Keşke bana amel defterim verilmeseydi. / Hesabımın ne olduğunu bilmesey-dim. / Keşke ölümüm bütün işleri bitiren olsaydı. / Malım bana hiç bir fayda vermedi. / Bütün saltanatım benden mahvoldu (gitti)". / (O gün Cehennem zebanilerine şöyle denilir;) "Alın, bağlayın onu! / Sonra alev alev yanan Cehen-nem'e atın. / Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurun!" (Hâkka-18-32)
Bu ayeti kerimelerin bir kısmı cimrilik bahsinde geçmiştir.
24) Üzerinizde size gözcülük eden, / yaptıklarınızı yazan şerefli melekler vardır. / Onlar yaptıklarınızı bilirler. (Bu yazılanlar kıyamet günü hesap için arzolunacaktır). (infitar-10,11,12)
25) Amel defteri sağından verilen, / yakında kolay bir hesaba çekilecektir / (Ondan kurtulunca) ailesine sevinçle dönecektir. / Amel defteri arkasından (sol eline) verilene gelince, hemen ölümü çağıracaktır. / Alev alev yanan Cehennem'e girecektir. / O dünyada ailesinin yanında sevinç İçindeydi. / O dirilip Rabbİne dönmeyeceğini sanıyordu. (lnşikak-7-14)
26) Şüphesiz ki onların dönüşü Bize'dir. / Onları hesaba çekmekte Bize aittir.
(Ğaşiye-25,26)
27) (Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla) Yeryüzü şiddetli sarsıntısı ile sarsıldığı, / yer içindeki ağırlıklarını çıkarıp dışarıya attığı, / İnsan, "Ne oluyor bu yere?" dediği zaman. / O gün yer Rabbi'nin ona vahyetmesiyle (üzerinde işlenen iyi ve kötü işleri) haber verecektir, / O gün insanlar amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük (hesap yerine) dönerler. (Kimi topluluklar mukarrebîn zümresinden, kimisi salihlerden kimisi de Cehennemliklerdendir. Sonra her toplulukta çeşitli zümreler olacaktır. Aynı şekilde bazı topluluklar binekli, bazıları ise yayandır. Onlardan bazıları yüz üstü süründürülür. Kısaca her çeşit topluluk bulunacaktır). / Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun sevabını görür. / Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onun cezasını görür. (Zilzâl Sûresi)
Hesaba çekilmek ve amellerin karşılığını görmekle ilgili bu 27 ayeti örnek olarak zikrettik. Bunlara ilave olarak pek çok ayetler de çeşitli ifadelerle bu ve buna benzer konular geçmiştir. Aynı şekilde hadislerdeki binlerce rivayetlerde hesab gününün şiddetli ahvali zikredilmiştir. Onların hepsini bir araya toplamak çok zordur. Şu kadarı var ki, sadece dünyalık kazanmak için zayi edilen vakitlerden bir parçasının da işe yarayacak olan şeylere de harcanması gerekir. Henüz vakit vardır. Bir şeyler yapılabilir. Yakında öyle bir zaman gelecek ki, pişmanlıktan başka bir şey kalmayacaktır. Numune olarak buraya birkaç hadis tercümesi yazıyorum.Hz. Aişe radıyaiiahu anha bir defasında Cehennem'! hatırlayarak ağladı. Ra-sûlullah sailallahu aleyhi veseliem, "Ne var, niçin ağlıyorsun?" buyurdu. Hz. Aişe radh yaiiahu anha, "Cehennemi hatırladım da onun için ağlıyorum. Acaba siz o gün kendi ehli lyâlinizi hatırlayacak mısınız yoksa hatırlamayacak mısınız?" dedi.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Üç vakit vardır ki, o vakitlerde kimse kimseyi hatırlamayacaktır; 1-(Amellerin tartıldığı) mizan vaktinde (iyiliklerin konulduğu) kefenin ağır gelip gelmediğini bilene kadar, 2-<Geliniz, kendi hesaplarınızın bulunduğu amel defterinizi alınız> diye ilan edilince amel defterinin sağ eline mi yoksa arka taraftan sol eline mi verileceğini bilene kadar, 3-Cehennem üzerine konulduğunda Sırat Köprüsü'nden geçerken".1 İnsan onun üzerinden hayırlısıyla geçmediği müddetçe kimseyi hatırlamayacaktır.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Kıyamet günü hesab görülecektir. Kimin iyiliklerine bir fazla ilave olursa, o Cennet'e gidecektir. Kimin kötülüklerine bir fazla ilave olursa, o Cehennem'e gidecektir". Ondan sonra diye başlayan ayeti okudu. (Bu ayet 6 numarada geçmiştir.) Sonra buyurdu ki: "Terazinin kefesi bir dâne ile de ağır basacaktır. İyilikleri ve kötülükleri eşit gelenler A'rafta2 kalacaklardır"'. Hz. Ali kerremailahu vechehu buyurdu ki: "Kimin zahiri (dışı) bâtınından (içinden) daha iyi olursa, onun tartısı hafif olacaktır. Kimin bâtını, zahirinden daha iyi olursa, onun tartısı ağırgelecektir". Hz. Enes radıyaiiahuanh, Rasûlullahsaiiai-lahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Mizan terazisinin yanına bir melektayin edilir. Bir kimsenin kefesi ağır gelince, o melek bütün mahlukâtın duyacağı yüksek bir sesle şöyle ilan eder;<Falan oğlu falan saîd oldu. Öyle bir saadete erdi ki, ondan sonra bedbahtlık yoktur". Eğer birinin kefesi hafif gelirse, melek synı şekilde onun bedbaht olduğunu ilan edecek ve bu ilanı bütün mahlukât duyacaktır".Bir çok rivayetlerde geçtiğine göre o terazi o kadar büyüktür ki. yer, gök ve ikisinin arasında ne varsa hepsi onun bir kefesine sığar. Hz. Câbir radıyaiiahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu naklediyor: "Teraziye ilk konacak şey kişinin çoluk çocuğuna harcadığı nafakadır". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh'a şöyle buyurmuştur: "Sana amel etmekte hafif, tartıda çok ağır olan iki haslet söyleyeyim mi? Onlardan biri güzel âdet diğeri susmaktır (yani boş sözlerden sakınmaktır)". Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "İki kelime vardır ki, onlar Allah'a çok sevimli, dile hafif, mizanda çok ağırdır. Onlar veBir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kim kendi kardeşinin hacetini görürse, ben onun mizanının yanında dururum. Eğer onun iyilikleri fazla gelirse ne âlâ. Eğer böyle olmazsa ben ona şefaat ederim". Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kıyamet günü âlimlerin yazmak için kullandıkları mürekkep ve şehidlerin kanı da tartılacaktır. Âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanından daha ağır gelecektir"[180]Hz. İsa alâ nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam ŞÖyle buyurmuştur: "Muhammed saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in ümmetinin amellerinin ağırlığı diğer ümmetleri geçecektir. Çünkü onların dilleri Lâ ilahe illallah kelimesine çok alışkın ve yatkın olacaktır". Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh buyuruyor ki: "Bir kimse her zaman sadece midesi ve belden aşağısını düşünürse, iyi amelleri az olduğundan dolayı mizanda hafif gelecekti1"". Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İnsanın sağ tarafındaki melek iyilikleri yazar ve sol tarafındaki meleğin emîridir. Kul bir iyilik yaptığı zaman sağ tarafındaki melek on kat sevab yazar. Bir kötülük yapınca solundaki onu yazmak ister. Ancak rütbesi düşük olduğundan emîrinden izin ister. Emir (yani sağ taraftaki melek) ona, <6 veya 7 saat bekle> der. Eğer kul bu arada[181] günahtan tevbe ederse, o melek yazmaya izin vermez. Eğer tevbe etmezse, melek o günahı yazar".[182] Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir çok hadislerde şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü üç duruşma olacaktır. İlk iki duruşmada suâl, cevab, özür, mazeret vs. gibi bütün şeyler görüşülür Üçüncü duruşmada ise amel defterleri herkesin eline verilir. Kimine sağ elinden kimine de sol elinden verilir"[183]Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kimde üç şey bulunursa, Allahu Teâlâ onun hesabını kolay kılar ve Kendi Rahmetiyle Cennet'e koyar. 1-Sana iyilik yapmaktan vazgeçene sen iyilik yap, 2-Seninle akrabalık ilişkisini kesenle ilişkilerini devam ettir, 3-Sana zulüm edeni affet"[184] Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Eğer (ahiret ahvalinden) benim bildiklerimi siz bilseydiniz, (korkudan) az güler, çok ağlardınız. Döşekler üzerinde hanımlarınızdan lezzet hasıl etmeyi bırakırdınız. Çığlıklar atarak vadilere çıkardınız". Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh bunu duyunca, "Keşke ben kesilen bir ağaç olsaydım (insan olmasaydım. Çünkü insan olduğum için bu kadar musibetlere katlanmak gerekecektir)" buyurdu. Başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İnsan hangi hâl üzere ölürse, kıyamet günü o hâl üzere haş-rolunacaktır (yani ölüm geldiği vakit hangi iyilik veya kötülükle meşgul ise aynı hâl üzere haşrolunacaktır)"[185]Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle bir vaaz buyurdu: "İyi dinleyin ki, dünya geçici bir menfaattir. Ondan herkes faydalanır. İster sâlih olsun isterfâcir (o halde ondan çok faydalanmak bir iyilik alâmeti değildir). Ahiretin vakti belirlenmiştir. O, belirtilen vakit mutlaka gelecektir. O gün herşeye kadir olan Hükümdar karar verecektir (O'nun yetkileri çok geniştir). Hayrın tamamı Cennet1-tedir (öyleyse insan yapabileceği bir hayırda eksiklik etmemelidir. Çünkü o hayır, onu Cennet'e götürücüdür). Şerrin de tamamı Cehennem'dedir (o halde en ufak bir serden bile sakınmaya çalışılmalıdır. O şer hafife alınmamalıdır. Çünkü en ufakşer bile Cehennem'e götürücüdür). Özenerek iyi ameller yapınız. Siz Allah ceiiece-laiuhu tarafından son derece tehlikeli bir durumdasınız (hiçbir an O'ndan korkusuz ve endişesiz bir halde olmamalısınız). Şunu çok iyi bilin ki, siz kendi amellerinize göre arz olunacaksınız (onlar hesap edilecektir). Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa onu görecektir. Kim de zerre kadar kötülük işlerse onu görecektir"[186]Hz. Ali kerremaiiahu vechehu şöyle buyurmuştur: "Dünya günden güne yüzünü döndürüp gidiyor (yani uzaklaşıyor). Ahiret ise günden güne yakınlaşıyor. (Dünya ve ahiretin) her ikisinin de ayrı ayrı evlatları vardır. Öyleyse siz dünyanın evlatları olmayın, ahiret evlatları olun. Bugün amel günüdür. Hesap yoktur. Yarın hesap günüdür, amel yoktur".[187] Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kıyamet günü üç mahkeme olacaktır. Birinci mahkemede asla af yoktur. Bu Allahu /teâlâ'ya başkasını ortak koşmakla ilgilidir (yani bu mahkemeye sadece iman ve küfür davası getirilir. Bu mahkemede suçun affedilmesi söz konusu değildir). İkinci mahkemede Allahu Teâlâ hak sahibine hakkını verecektir (ister kendinden verir, isterse haksızdan alıp ona verir). Bu mahkemede kulların birbirlerine yaptıkları zulüm konusuna bakılır. Yani bu mahkemede mazlumun hakkı zalimden alınacaktır. Üçüncü mahkeme Allahu Teâlâ'nın kendi hakları ile ilgilidir (farzlar vs. gibi konulardaki eksiklikler hakkındadır). Bu konuyu Allahu Teâlâ fazla önemsemeyecektir. Bunlar, O kerim olan Zât'ın haklarıdır. O dilerse hakkını ister, dilerse affeder"[188]Başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kimin üzerinde kardeşinin herhangi bir hakkı varsa, onun şerefi veya malına tecavüz ve haksızlık yapmışsa, bugün o suçu affettirsin. Ne dinar ne de dirhemin olmadığı günden önce meseleyi halledin. (O gün ne gümüş vardır ne de altın. O gün bütün hesaplar iyi ameller ve günahlara göre yapılacaktır). O halde zulüm eden kimsenin bir miktar iyiliği varsa, zulmü kadar iyilikleri alınıp mazluma verilir. Eğer onun yanında iyilikler yoksa, o ölçüde mazlumun günahı ona yüklenir. (Böylece kendi günahıyla birlikte başkalarının günahlarının cezasını çekmek için Cehennem'de biraz daha fazla kalması gerekecektir)4. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kıyamet günü hak sahiplerine haklan mutlaka verilecektir, hatta boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır".5 Yani, eğer dünyada bir boynuzlu koyun, boynuzsuz bir koyuna vurmuşsa, o da boynuzu olmadığından karşılığını alamamtşsa, onun hakkı da orada alınacaktır.Bir defasında Rasûlullah saMahu aleyhi veseSem, "Biliyor musunuz, müflis kimdir?" buyurdu. Sahabeler, "Bize göre yanında dirhemi (parası) ve malı olmayan müflis olarak kabul edilmektedir" dediler. Rasûlullah satiatiahu aleyhi veseitem buyurdu ki:"Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, Kıyamet günü pek çok namaz ve oruçla gelir. Ancak birine sövmüş, birini dövmüş, birine iftira atmış ve birinin malını yemiştir. Onun iyiliklerinden birazını o alır, birazını bu alır. Derken onun iyilikleri tükenir, ama başkalarının alacakları kalır. Bunun üzerine onların alacakları miktardaki günahları, o kişinin üzerine yüklenir. Daha sonra o (zalim ve çok ibadet etmiş kişi) Cehennem'e atılır"[189]Fakîh Ebulleys rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Kıyamet günü insanlar kabirlerinden çıkarılınca 70 sene o halde ayakta kalacaklardır. Onlara hiç iltifat edilmeyecektir. Onlar bu perişan halleri içindeyken o kadar ağlayacaklardır ki, göz yaşları bitecektir. Göz yaşlarının yerine kan gelmeye başlayacaktır. Ondan sonra Mah-şer Meydanı'na çağrılacaklardır. Gökten melekler inmeye başlayacak ve her gök katındaki melekler birer halka şeklinde saf tutacak, bir gök ehli diğerinin arkasında duracaktır. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle beyan edilmiştir:"O gün gökyüzü bulutlarla yarılır ve melekler bölük bölük inerler. / O gün gerçek hakimiyet Rahman'ındır. O kafirler için çok zor bir gündür. / O gün zalim (pişmanlığından) ellerini ısırıp şöyle der; <Ne olaydı keşke ben Peygamberle beraber hak yolu tutsaydım. / Vay başıma gelenlere! Keşke falanı (iyi amelden alıkoyanı) dost edinmeseydim. / Yemin olsun ki bana öğüt (Kur'an) gelmişken beni ondan saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız ortada bırakir>".(Furkan-25,26,27,28,29)
Bu konudaki geniş kıssa İbrahim sûresinde geçmektedir. Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: O vakit Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Ey cinler ve insanlar! Ben dünyada size nasihat etmiştim. Bugün amelleriniz kar-şınızdadır. Kim amel defterinde iyilik bulursa Allah'a şükretsin. Kim de iyilik bulamazsa o kendini kınasın (çünkü o öğüt kabul etmemiştir)". Ondan sonra Allah ce//e ceiaiuhu Cehennem'e emredecek, onun azabı insanların karşısına gelecektir. Onu gören her şahıs diz üstü çökecektir. Bu durum Câsiye sûresinde şöyle buyurulmuştur;"Sen bütün toplulukların diz üstü çöktüklerini görürsün. O gün her topluluk amel defterinin başına çağrılır" (Câsiye-28). Ondan sonra insanların arasında hüküm ve karar verme işlemi başlayacaktır. Hatta hayvanlar arasında bile adalet uygulanacaktır. Boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan hakkını alacaktır. Daha sonra hayvanlara, "Sizin meseleniz sona erdi, siz toprak olun" diye emredilecektir. O zaman kafirler öyle olmayı temenni edecekler ve şöyle diyeceklerdir;"Keşke toprak olsaydım"(Nebe-40Başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İnsanlar Mahşer Meydanında annelerinden doğduklar! gibi çırıl çıplak olacaklardır". Hz. Aişe radıyaüahu anha, "Ya Rasûlallah! Herkesin önünde çıplak olmaktan dolayı utanılmayacak mı? Herkes birbirine bakacak" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu a-leyhi veseiiem buyurdu ki; "O vakit insanlar kendi başlarına gelen musibetlerle uğraşmaktan başkasına bakmaya fırsat bulamayacaklardır. Hepsinin gözleri yukarı doğru bakacaktır. Herkes kötü amelleri ölçüsünde tere batmış olacaktır. Kiminin teri ayaklarına kadar, kiminin ki dizlerine kadar, kiminin ki karnına kadar, kiminin ki ağzına kadar ulaşacaktır. Melekler arşın etrafında halka şeklinde saf tutacaklardır. O vakit teker teker her şahıs çağrılacak, çağrılan şahıs topluluğun arasından çıkıp orada hazır olacaktır. Allah'ın huzurunda durduğu zaman şöyle ilan edilecektir; <Kimin bundan bir alacağı varsa gelsin. Kimin bunda hakkı varsa veya o birine herhangi bir zülüm yaptıysa gelsin>. Teker teker çağrılacak ve onun iyiliklerinden alınıp onların hakları ödenecektir. Eğer iyilikleri yoksa veya tüken-misse, onların günahları o kişiye yüklenecektir. O kendi günahlarıyla birlikte başkalarının günahlarını da başına alınca ona, <Git. Kendi barınağın Hâviye'ye git" denecektir (yani <Cehennem'in kızgın ateşine git> demektir. El-Kâria sûresinde Hâv/ye'nin ne olduğu beyan edilmiştir). Hesap ve azabın bu şiddetli durumundan korkmayan hiçbir mukarreb melek veya peygamber kalmayacaktır. Ancak Allah'ın korudukları müstesna. O vakit herkese dört şey sorulacaktır; (Bu bölümün 6. hadisinde genişçe geçtiği gibi) 1-Ömrünü hangi işte geçirdiği, 2-Bede-nini hangi işte kullandığı, 3-İlmiyle ne amel yaptığı, 4-Malını nereden kazanıp nereye harcadığı"İkrime radtyaiiahu anh diyor ki: O gün baba oğluna, "Ben senin babandım. Ben senin pederindim" diyecek. Oğlu onun iyiliklerini itiraf edecektir. Ondan sonra baba oğluna, "Bana sadece bir iyilik lazım. İsterse zerre kadar olsun. Belki onun sebebiyle benim tartım ağır gelir" diyecek. Oğlu babasına, "Benim kendi başıma musibet gelmektedir. Başıma daha neler geleceğini bilmiyorum. Ben hiç bir iyiliği veremem" diyecektir. Ondan sonra o adam kendi hanımına aynı şekilde kendi İyiliklerini ve ilişkilerini hatırlatacak, o da aynı şekilde reddedecektir. (Kısaca aynı şekilde herkesten isteyip duracaktır). İşte bu Allahu Teâlâ'nın şu ayette zikrettiği durumdur:[190]
"Hiçbir günahkar bir başkasının günahını çekmez. Eğer günahı ağır olan bir kimse yükünü taşımak için bir başkasını çağırsa, akrabası bile olsa yükünden hiçbir şey taşınmaz. (Ona hiçbir şekilde yardım edilmez)". (Fatır-18)
İkrime radıyaliahu an/i'ın bu rivayeti Dürrü Mensûr'da daha açık lafızlarla geçmiştir. Onun manası şudur: Önce baba oğluna, "Ben dünyada sana nasıl davrandım?" diye soracak, oğlu babasının davranışlarını çok övecektir. Daha sonra baba, oğluna, "Ben bugün senden sadece bir sevap istiyorum. Belki de onunla işim hallolur" diyecektir. Oğlu, "Babacığım! Sen çok az şey istedin. Ancak buna rağmen ben çok şiddetli mecburiyet içindeyim (veremeyeceğim). Çünkü sendeki korkunun aynısı bizzat bende de vardır" diyecektir. Ondan sonra aynı soru ve cevaplı konuşma hanımıyla olacaktır.[191]Bunlara örnek olarak Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
"Ey İnsanlar! Rabbinizden korkun. Ne babanın evladına ne de evladın babasına hiçbir yardımda bulunamayacağı günden sakının. Şüphesiz ki Allah'ın vaadi haktır (o gün mutlaka gelecektir.) Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın (ona dalarak o günden gafil olmayın). Allah'ın affına güvendirerek sakın o aldatıcı şeytan sizi aldatmasın". (Lokman-33)"Kulakları patlatan gürültü geldiğinde (yani kıyamet günü gelince). / O gün insan kardeşinden / anne ve babasından / karısından ve çocuklarından kaçar (kimse kimsenin yardımına koşmaz). / O gün herkesin kendisine yetecek kadar işi (ve derdi) vardır'[192] (Abese-33,34,35,36,37)
Bu ayeti kerimenin tefsiri hakkında Katâde rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Kıyamet günü hakkını benden ister diye korktuğundan her şahsa tanıdık bir yakın akrabasının kendisini görmesi çok ağır gelir"[193] Kur'an-ı Kerim'de bu konu sık sık çeşitli ifadelerle zikrolunmuştur;
"Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse başkası namına bir şey ödeyemez. {Mesela bir namaz bedeli olarak başkasının namazı kabul edilmez). Kimsenin şefaati kabul olunmaz. Kimseden fidye (mâlî karşılık) alınmaz ve onlar yardım olunmazlar. (Biri kendi gücüyle onların azabını durduramaz. Bu mümkün değildir)". (Bakara-48)
Bu ayeti kerimede mümkün olabilecek bütün yardım yollan nefyedilmiştir. Çünkü bir kimseye yardım dört yolla olur; 1-Güçlü kuvvetli biri araya girip engeller. Bu yardımdır. Allah ceiie ceiaiuhu bunu nefyetmiştir. 2-Zor kullanmadan bir şahsın azabı durdurmasıdır ki, bu iki türlü olur; Herhangi bir bedel ödemeden durdurur ki, bu şefaattir. 3-Yoksa canla ilgili bir bedel ödeyerek durdurur. 4-Malla ilgili bir bedel ödeyerek durdurur. Son ikisi de ayette nefyedilmiş (geçersiz sayılmıştır).Aynı şekilde pek çok yerlerde bu konu çeşitli ifadelerle geçmiştir. Bu konuyla ilgili şunu zihinlere yerleştirmek gerekir: Bir kafirlere yapılan muamele vardır bir de günahkar rnüslümanlara yapılan muamele vardır. Yukarıda zikredilen bütün şeylerin kafirler için olduğunda ittifak edilmiştir. Şöyle ki, bir peygamber veya bir veli veya bir melek ne kadar Allah'a yakın olursa olsun, kafirlerin azabını uzaklaştıramaz. Günahkar müslümanlara yapılan muamele ise şöyledir; Onlar hakkında da buna benzer ayetler ve hadisler gelmiştir. Bütün bunlar özel bir zaman itibariyledir. Daha sonra şefaat izni verilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde bu konu geçmiştir. O yerlerden birinde şöyle buyurulmuştur:
"O gün Rahman olan Allah'ın kendisi için izin verdiği ve hakkında (birinin) konuşmasına razı olduğu kimseye şefaat fayda verir". (Tâhâ-109)
Buna benzer ifadeler sık sık geçmektedir. Ancak kimin için şefaat izni verileceğini kimse bilmemektedir. Bir bakıma herkesin Allah'ın lütfundan ümitvâr olması gerekir. Ancak kimse için bir kesinlik yoktur. Bundan dolayı o şiddetli gün son derece korkunç ve tehlikeli bir gündür. Onun şiddetinden korunmak için yapılabilecek her şey ancak bugün yapılabilir. Bol bol sadaka vermenin o günün şiddet ve ağırlığından koruma hususunda özel bir etkisi vardır. Birinci bölümdeki ayet ve hadislerde bu konu sık sık geçmiştir. Rasûlullah saitaiiahu aleyhi vese/Win şu buyruğu meşhurdur: "Yarım hurmayla da olsa Cehennem ateşinden sakının". Yine Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür (yok eder)"[194] Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kıyamet günü herkes kendi sadakasının gölgesi altında olacaktır"[195] Yani sadakanın miktarı ne kadar fazla olursa, sıcağın şiddetinden dolayı terin ağza kadar ulaştığı o korkunç günde, kişinin altında duracağı gölge o kadar geniş olacaktır. Başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Sadaka Allahu Teâlâ'nın gazabını söndürür ve kötü sondan (kötü ölümden) muhafaza olmaya sebebtir"[196] Hz. Lokman aieyhisseiam oğluna şöyle vasiyet etmiştir: "Senden bir hata meydana gelirse sadaka ver"[197]Bir ahlaksız fahişe kadının, bir köpeğe su içirmekle bağışlanmasını anlatan kıssa, birinci bölümün 10 numaralı hadisinde genişçe geçmiştir. Uheyd bin Umeyr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Mahşer Meydanı'nda insanlar son derece acıkacaklar, son derece susuz ve tamamen çıplak olacaklardır. Ancak kim Allah için birine yemek yedirdiyse, Allahu Teâlâ ona yemek yedirecektir. Kim Allah için birine su içirdiyse, ona su içirecektir. Kim de Allah için birine elbise verdiyse, ona elbise giydirecektir"[198] Birinci bölümde 11 numaralı hadisin açıklamasında şöyle geçmiştir:"Kıyamet günü Cehennemlikler bir safta duracaklar. Onların yanından (kâmil bir veli olan) bir Müslüman geçecektir. O saftan bir adam, "Sen bana Allah'ın huzurunda şefaat et" diyecektir. O müslüman, "Sen kimsin?" diyecek, Cehennemlik olan kişi, "Sen beni tanımadın mı? Ben dünyadayken, şu zamanda sana su içirmiştim" diyecektir.Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kıyamet günü Cennetliklerin ve Cehennemliklerin safları oluşunca, Cehennemliklerin saflarından bir adamın gözü Cennetliklerin safındaki bir adama ilişecektir. O, <Ben sana dünyada falan iyiliği yapmıştım> diyecektir. Bunun üzerine o şahıs, onun elinden tutup Allahu Teâlâ'nın huzuruna götürecek ve <Allah'ım! bunun benim üzerimde iyiliği var> diyecektir. Allahu Teâlâ rahmetiyle onu affedecektir". Diğer bir hadiste şöyle geçmektedir. "Kıyamet günü, <Ümmeti Muhammediye'nin fakirleri nerede? Kalkın ve insanları kıyamet meydanında arayın. Kim, Benim için size bir lokma verdiyse veya Benim için bir yudum su içirdiyse veyahut yeni veya eski bir elbise giydirdiyse, onun elinden tutup Cennet'e dahil ediniz> buyurulacaktır. Bunun üzerine ümmetin fakirleri kalkacaklar ve onları seçip seçip Cennet'e koyacaklardır". Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: "Kıyamet günü bir münâdi şöyle nida edecektir; <Fakirlere ve yoksullara ikram edenler nerededirler? Bugün siz üzerinizde hiç bir korku olmadığı ve mahzun olmadığınız halde Cennet'e giriniz>".Bu çeşit ifadeler birinci bölümde geçmişti. O bölümün 13. hadisinin izahında şöyle geçmiştir: "Bir kimse bir Müslümamn herhangi bir musibetini giderirse, Aliahu Teâlâ da onun kıyamet musibetlerinden bir musibeti yok eder. Kim de bir Müslümamn ayıbını örterse, Aliahu Teâlâ kıyamet günü onun ayıbını örter". 14 numaralı hadisin açıklamasında ise şöyle bir rivayet geçmişti: "Kim çaresiz kalmış bir kardeşine yardım ederse, Aliahu Teâlâ dağların bile yerinde sabit duramayacağı o Kıyamet günü, onun ayağını sabit kılar (kaydırmaz)".Birinci bölümün ayetler kısmında 34 numarada Kur'an-ı Kerim'in uzun bir ayeti geçmişti. O ayet şöyledir:
"(Onlar, Allah sevgisinden dolayı) yoksula, yetime, (kafir olan) esire yemek yedirirler. / (Sonra da şöyle derler): Size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir hediye isteriz ne de bir teşekkür. / Çünkü biz Rabbimizden korkarız. Bed çehreli, çatık suratlı bir günün azabından... / Allah da onları o günün azabından korur ve yüzlerine güzellik ve sevinç verir". (İnsan-8,9,10,11)
Hülâsa o bölümde kıyamet gününün şiddetinden korunmak için bol bol sadaka vermenin son derece faydalı olduğu hakkında pek çok ifadeler geçmiştir. Bu ayeti kerimede de bir bakıma Aliahu Teâlâ bizzat bunu (kıyametin azabından koruyacağını) vaad etmiştir. Öyleyse bundan (yani bol bol sadaka vermekten) daha üstün ne olabilir ki?
[1] Mişkât
[2] İhya
[3] Kenz
[4] Mişkât
[5] Mişkât
[6] İhya
[7] İhya
[8] Dürrü Mensur
[9] Dürrü Mensur
[10] Dürrü Mensur
[11] İhva
[12] Dürrü Mensur
[13] Ayetlerinsadece baelangıcı yazılmıştır. Dileyen Kur'an-ı Kerim mealinden bulabilir.
[14] Dürrü Mensur
[15] Dürrü Mensur
[16] Dürrü Mensur
[17] Dürrü Mensur
[18] Dürrü Mensur
[19] İhya-ül Ülüm
[20] İhya ül Ulüm
[21] Kenz
[22] Ravz
[23] Mişkât
[24] Kenz
[25] Kamu yararına olan işler
[26] Hatta bazı durumlarda dilenmek vacib olur. Muztar ve çaresizlik içinde kalmış birinin bazen sahibin-
den izinsiz alması bile caizdir
[27] ihya
[28] ithaf
[29] Kitabın basıldığı zaman ahirete intikal etmiştir- Allah rahmet etsin.
[30] Misk ât
[31] ihya
[32] ihya
[33] İslam devletinin gayri müslümlerden aldıgı vergi
[34] Terğib
[35] Terğib
[36] Terğib
[37] Terğib
[38] Terğib
[39] Bezi
[40] Terğib
[41] ihya
[42] Mişkât
[43] Terğib
[44] Mişkât
[45] Mişkât
[46] Dürrü Mensur
[47] Mişkât
[48] Miskât
[49] Bir hadisi şerifte bu ayetle ilgili şöyle önemli bir şey geçmiştir: Bir sahabe diyor ki; Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bizi bir savaşa gönderdi ve "Sabah ve akşam bu ayeti kerimeyi okumaya devam edin" buyurdu. Biz de okuduk. O savaşta hem ganimet elde ettik hem de sıhhat ve selamet içinde kaldık.
[50] Mişkât
[51] Terğib
[52] Terğib
[53] Dürrü Mensur
[54] Mişkât
[55] Terğib
[56] Terğib
[57] Hâkîm
[58] İsâbe
[59] Buhâri
[60] Müstedrek
[61] Müstedrek
[62] İsâbe
[63] Müstedrek
[64] Müstedrek
[65] Terğib, Mecma-üz Zevâid
[66] Terğib
[67] Terğib
[68] Terğib
[69] Buhâri
[70] Terğib
[71] Dürrü Mensur
[72] Terğib
[73] Tenbih-ü! Gafilin
[74] Mezâhir-i Hak
[75] Dürrü Mensur
[76] Dürrü Mensur
[77] Tenbih-ül Gafilin
[78] Dürrü Mensur
[79] Düzeltme: Tercih edilen görüşe göre Hz. Adem aieyhisseiamin sürçmesi tevbe ile affedilmişti. Daha hilafet için dünyaya gönderilmişti.
[80] Mişkât
[81] Ebû Dâvûd
[82] ihya
[83] İhya
[84] İhya
[85] Mişkât
[86] Mişkât
[87] Terğib
[88] Mişkât
[89] Terğib
[90] Terğib
[91] Mezâhir-i Hak
[92] Terğib
[93] Terğib
[94] Terğib
[95] Müsameratıie
[96] Bazı rivayetlere göre bu söz İbni Ömer'in kendisine aittir.
[97] Terğib
[98] Dürrü Mensur
[99] Miskât
[100] ihya
[101] Tenbih-ül Gafilin
[102] Terğib
[103] Dürrü Mensur
[104] İhya
[105] Terğib
[106] Terğib
[107] Terğib
[108] Terğib
[109] Ithafus Salat
[110] Terğib
[111] Terğib
[112] İthafus Salat
[113] İhya
[114] Emirür Rivâvât
[115] Şemail-i Tirmizi
[116] Şemail-i Tirmizi
[117] Mişkât
[118] İhya
[119] İhya
[120] Kitabın yazarı Zekeriyya Kandehlevi'nin görüşü
[121] Yaklaşık 3.25 qr ağırlığında gümüş
[122] ihya
[123] Bir sa takriben 2,917 gr'dır
[124] Cami-üs Sağir
[125] İhya
[126] İhya
[127] İhya
[128] Âlemgiriyye
[129] ihya
[130] Terğib
[131] Dürrü Mensur
[132] Dürrü Mensur
[133] Mişkât
[134] Mişkât
[135] lhya
[136] Tenbih-ül Ğafilin
[137] Terğib
[138] Tenbih-ül Gafilin
[139] Mişkât
[140] Mişkât
[141] Mişkât
[142] İhya
[143] İhya
[144] İhya
[145] Mişkât
[146] Dürrü Mensur
[147] Kehz
[148] Cami-üs Sağir
[149] Dürrü Mensur
[150] Mezâhir-i Hak
[151] Mişkât
[152] Terğib
[153] Tenbih-ül Gafilin
[154] Mişkât
[155] Terğib
[156] Mişkât
[157] Terğib
[158]Tenbih-ül Gafilin
[159] ihya
[160] İthaf
[161] Mişkât
[162] İhya
[163] İhya
[164] Dürrü Mensur
[165] 'İhya
[166] İthaf
[167] İhya
[168] Mevlânâ Yusuf Kandehievi kuddise simhu hazretleri de Hicri 29 Zilkade 1384 (1965) Lahor'da vefat etmiştir
[169] İhya
[170] İthaf
[171] dirhem yaklaşık 3,2 gr gümüştür
[172] ' İthaf
[173] İhya
[174] İthaf
[175] Ravz
[176] Ravz
[177] Ravz
[178] Ravz
[179] İthaf
[180] Mişkât
[181] Dürrü Mensur
[182] Dürrü Mensur
[183] Dürrü Mensur
[184] Dürrü Mensur
[185] Mişkât
[186] Mişkât
[187] Mişkât
[188] Mişkât
[189] Mişkât
[190] Tenbih-ül Gaifilin
[191] Dürrü Mensur
[192] Dürrü Mensur
[193] Dürrü Mensur
[194] İthaf
[195] İthaf
[196] Mişkât
[197] "İhya
[198] "İhya
İslami Okul Okulların En Önemlisi