Önsöz - Fıkıh - Fikihusuluhsk - 4. Sayfa
ÖNSÖZ
Fıkıh Usulü Kavramı:
İslâm hukuku metoduna verilen bu isim, "fıkıh" ve "usûl" kelimeleri birleştirilerek ortaya çıkarılmıştır.
Fıkıh Kelimesinin Lügat Manası:
Bir şeyi bilmek ve kavramaktır. Kur'an-ı Kerim'de ise, incelikleri anlamak, meselenin derinine inmek, çok iyi kavramak ve konuşanın maksadını idrak etmek manalarında kullanılmıştır.
Nitekim aşağıdaki âyetlerde zikredilip fıkıh kökünden türetilen ve anlamak diye tercüme edilen şu kelimeler, yalın bir bilme anlamında değil, "derin bir şekilde anlamak ve idrak etmek" manalarında kullanılmışlardır. "Kavmi ona «söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz» dediler."[1]
"... Bu kavme ne oluyor da söz anlamaya yanaşmıyorlar?"[2]
Peygamber efendimiz de: "Allah kime hayır dilerse, onu dinde fakih kılar" hadisinde[3] "fakih kılar" ifadesiyle "ince anlayışlı kılar" demek istemiştir.
Fıkıh Kelimesinin Istılahi Manası:
- Müctehidlerin şer'i delillerden hüküm çıkarmaları ve çıkarılan bu hükümleri bilme demektir. Mesela faizin haram olduğu hükmünü tesbit etmek fıkıh olduğu gibi, onun haranı olduğunu öğrenmek de fıkıhtır.
Tariften de anlaşıldığı üzere, şu ilim dalları fıkıh ilmine girmezler.
a. Akaid bilgileri: Fıkıh ilminin sahası, ibadet ve muamelattan ibaret olduğundan, inançla ilgili bilimler bunun sahasına girmemektedir.
b. Ahlâkla ilgili bilimler fikıhın sahasına girmemektedir.
c. Yine "bir bütün parçasından daha büyüktür" türündeki aklî yargılar, "ateş yakıcıdır" şeklindeki duyu organları yoluyla elde edilen bilgiler; "siyanür öldürücü bir zehirdir" şeklindeki tecrübe ile kazanılan pozitif ilimler; tarama yoluyla tesbit edilen gramer bilgileri; örf ve adetlerin kurallaştırmasından ibaret olan beşeri hukuklar ve benzeri bilgiler, dini delillerden alınmadıkları için asıl itibariyle fıkıh kavramına girmezler. Her ne kadar akıl ve örfün şer'i hükümlerde belli fonksiyonları varsa da bunlar ancak Kur'an ve Sünnet'in ışığında delil kabul edildiklerinden yalnızca bunlara dayanılarak tesbit edilen hükümler, fıkıh kavramına dahil değildir. Bu itibarla naslara ters düşen aklî yargılar ve fasid örfler şer'i şerif tarafından red edilmiştir.
Usul:
Bu kelime "el-Asl" kelimesinin çoğuludur. Arap dilinde temel ve esas manalarına gelmektedir.
Istılahta ise, şu anlamları ifade etmektedir.
a. Delil olma: "Bu hükmün aslı icmadır" sözündeki asi kelimesi delil demektir. Fıkıh usûlündeki usûl kelimesi delil manasını ifade etmektedir. Çünkü şer'i hükümler dini deliller temeli üzerine bina edilmiştir. Bu itibarla fıkıh usûlü, fıkhın delilleri anlamını da ifade etmektedir.
b. Tercihe şayan olma: "Sözde asıl olan gerçek manasıdır" cümlesindeki "asıl olan" ifadesi tercihe şayan olan demektir. Yani bir sözün aksine delil olmadıkça mecazi anlamı değil gerçek anlamı tercih edilir.
c. Kaide: "Zaruret halinde olan kişiye, leşin mubah olması aslın hilafına-dır" cümlesindeki "asi" kelimesi kaide anlamındadır.
d. Eski halin devamı: "Beraeti zimmet asıldır" kaidesindeki "asıldır" kelimesi bu anlamdadır. Yani, aksi isbat edilmedikçe insan, yükümlü olmamak
halini korur demektir.
Fıkıh Usûlünün Tarifi:
Fıkıh ve usûl kelimeleri birleştirilerek fıkıh metoduna verilen bu ismin ıs-tılahi manası, "şer'i hükümleri çıkarmaya ulaştıran delil ve kaideleri belirleyen ilim" demektir.
Fıkıh usûlü alimleri, bu delil ve kaideleri tesbit ederler. Fıkıh alimleri de bu delil ve kaidelere dayanarak şer'i hükmün ne olduğunu belirlerler.
Mesela: "Aksine bir delil olmadıkça emirler gereklilik ifade ederler" cümlesi bir fıkıh usûlü kaidesidir. Bunu usûlcüler tesbit ederler. Müctehid fıkıh alimleri de bu kaideye dayanarak hüküm çıkarırlar. Meselâ, namaz kılmanın hükmünü bilmek için "namazı kılın"[4] emrine bakarlar ve "emirler gereklilik ifade ederler" kaidesine dayanarak da namazın farz olduğu hükmüne varırlar. Çünkü "namazı kılın" bir emirdir ve bu emrin aksine herhangi bir delil de yoktur. Keza "zinaya yaklaşmayın"[5] yasağına bakar ve bu yasağı bozan başka bir delil bulamayınca zina etmenin haram olduğu hükmünü tesbit ederler.
Tarihe zikredilen "deliller"den maksat; Kitap, Sünnet, icma ve kıyas gibi şer'i delillerdir. Bunları bilmekten maksat ise, bunların seran delil olup olmayacaklarını, delil olma derecelerini, manaları ifade şekillerini ve diğer özelliklerini bilmektir.
Görüldüğü gibi, fıkıh usûlü alimleri, şer'i delilleri bir bütün olarak incelerken, fıkıh alimleri bunları, teker teker inceleyip detaylı hükümler çıkarmaya çalışırlar. Bununla birlikte bunlar da fıkıh usûlü kaidelerinden ve bütün olarak şer'i delillerden faydalanırlar.
Fıkıh Usûlü ilminin Ortaya Çıkışı
Fıkıh ilmi, fıkıh usûlünden önce ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte fıkıh alimleri, yazıp kitap haline getirmedikleri usûl, kaide ve prensiplerini fıkhı içtihadlannda işletmişlerdir.
Fıkıh usûlünün daha sonra ortaya çıkmasının sebebi şudur:
a. Resulullah döneminde bir kısım fıkhı usûl kaidelerine'ihtiyaç yoktu. Çünkü tek fetva makamı Resulullah'tı. Ona vahiy geldiğinden genel olarak içtihada gerek kalmıyordu ki, şer'i bir metod belirlenip fetvalar ona göre verilsin ve meselelerin hükmüne o yolla varılsın.
İçtihada lüzum hissedilen savaş taktiği gibi istisnai durumlarda ise, Resulullah kendi yeteneği ile ictihad ediyor, bazan da istişare ile sonuca varıyordu.
b. Sahabe döneminde Resulullah'ın vefatından sonra ortaya çıkan mesele ve hadiseler karşısında yeni ictihadlara ve fetvalara İhtiyaç hissedildi. Fakat sahabeler, usûl kaidelerini yazılı bir şekilde tesbit etmeye gerek görmediler. Ortaya çıkan meselelerin hükmü hakkında Allah'ın Kitabına, onda bu-larmyorlarsa Resulullah'ın Sünnetine başvuruyorlar, onda da bulamıyorlarsa yine nasların ışığı altında şer'i şerifin gayesi ve ruhuna uygun bir şekilde İctihad yapıyorlar ve bunu yaparlarken herhangi bir zorluk hissetmiyorlardı. Çünkü onlar, Peygamberin fıkıh medresesinde yetişmişlerdi. Dile aşinalıkları, meselelere vakıf olmaları, keskin zekaya, temiz ruha ve samimi niyete sahip olmaları, onların ictihad etme ve fetva verme yeteneklerini iyice kuvvetlendiriyordu. Böylece sahabelerin döneminde de yazılı fıkıh usûlüne İhtiyaç hissedilmediğı için, bu ilim tedvin edilmemişti.
c. Tabiin döneminde de bu ilmin tedvini görülmemiştir. Bunlar da sahabelerin yolunu izliyor ve onların metodlarınt takip ediyorlardı. Dini delillerden şer'i hükümler çıkarırken bir kısım usûl kaideleri yazıp onlara bağlı kalmaya ihtiyaç hissetmiyorlardı. Çünkü onlar da asr-ı saadete ve selef-i salihi-nin dönemine çok yakınlardı. Sahabelerden direk faydalanma ve onlardan ilim alma İmkanına sahiplerdi.
d. Tebei tabiin döneminde ise İslâm devletinin sınırları iyice genişledi. Çeşitli milletler İslâm'a girdi. Yabancı kültürlerle muhatap olundu. Arap acem birbirine karıştı. Arapça eski safiyetini muhafaza edemedi. Müctehİdler ve ictihadlar çoğaldı. Naslardan hüküm çıkarmada çeşitli metodlar ortaya çıktı. Tartışma alanları açıldı. Meseleleri birbirinden ayrıştırıp onların her birine hüküm çıkarma zorlaştı. Bu nedenle naslardan sıhhatli hükümler çıkarmak için bir kısım kurallar belirlemeye ve belli metodlar koymaya ihtiyaç hissedildi.
Böylece müctehid, İhtilaflı hususlarda o kaidelere uysun ve isabetli İctihad yapsın. İşte Arapçanın dil kaidelerinden ve şeriatın asıl gayesinden ilham alınarak tesbit edilen bu kurallar ve belirlenen bu metod, fıkıh usulünü ortaya çıkardı.
Ancak fıkıh usulüne ait kaideler, Sahabe-i Kiram ve Tabiin tarafından yazılıp kitap haline getirilmemiş İse de, bu kaideler onların zihninde yaşamaktaydı ve bunlar kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelerin hükmünü tesbit etmek için bu gibi kurallara baş vuruyorlardı.
Mesela: Hz. Ali'nin (ra) herhangi bir şey yapmak İçin müşterilerden aldıkları eşyaları zayi eden sanat erbablarına bu malların bedellerini ödettirmesi ve: "Ancak böyle davranmanın insanların maslahatına uygun düşeceğini" söylemesi, fıkıh usulü kaidelerinden biri olan "Mesalih-i Mürsele"ye İşaretti.
Sahabe-i Kiram ve Tabiinden sonra gelen müctehid imamlar da. dinî delillerden fıkhi hükümler çıkarırken yazılı olmayan bir kısım özel kaidelere riâyet etmişlerdir. Mesela: Ebu Hanİfe'nin şöyle söylediği nakledilmektedir: "Ben evvela Allah'ın Kitabına baş vururum, ondan hüküm çıkarırım. Aradığımı onda bulamazsam Resulullah'ın sünnetine baş vururum. Şayet, Allah'ın Kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde aradığımı bulamazsam, Resulullah'ın ashabından dilediğimin sözünü alırım. Onların sözünü bırakıp başkalarının sözüne başvurmam."
Bununla birlikte bunlar da, hüküm çıkarırken izledikleri metodları kitap haline getirmemişlerdir. Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan'ın Fıkıh Usûlü ilminde kitap yazdıkları rivayet edilmişse de bize ulaşmamıştır.
Nihayet H. 204'de vefat eden İmam-ı Safi "Ümm" adlı kitabının girişi mahiyetinde olan ''Usûl Risalesi"ni yazmıştır. Böylece Fıkıh Usûlü İlmini sistem-leştiren ilk kişi olmuştur.
İmam Şafii, bu risalesinde Kur'an-ı Kerimin hükümlerin kaynağı ve beyan edicisi olduğundan, sünnetin Kur'an'ı açıklar mahiyette olduğundan, io madan, kıyasdan, nasih ve mensuhdan, emir ve nehiyden, haberi ahadın delil olabileceğinden ve benzeri usûl konularından bahsetmekte, risalesinde üstün bir ilmi üslûpla konulara değinmekte, söylediklerini delillere dayandırmakta ve meselelerin derinliklerine inmektedir.
Daha sonra gelen alimler ise, Fıkıh Usûlü hususunda kitap yazarlarken üç metod takip etmişlerdir:
1- Mezhebi Esas Almayan Metod:
Herhangi bir imamın mezhebinin tesiri altında kalmadan usûl kaidelerini İlmi olarak incelemeyi esas alan metoddur: Şafiî mezhebinden olan alimlerin çoğu bu metodu izledikleri için buna Şal'İ Metodu denilmiştir. İlmi Kelamcılar da aynı metodu takip etmişlerdir. Bu metodun önemi, herhangi bir mezhebin tesirinde kalmamasıdır.
Bu metodla yazılan meşhur kitapların bazıları şunlardır:
H. 413'de vefat eden Abdulmelik bin Abdullah el Cuveyni'nin "el-Burhan" isimli eseri;
H. 505'de vefat eden İmam Gazali'nİn yazdığı "el-Müstesfa" isimli eseri;
H. 4T3'de vefat eden Muhammed bin Ali el-Basri el-Mutezili'nin yazdığı "el-Mutemed" isimli eseri. Bu üç kitabı, hem H. 606'da vefat eden Fahreddin Razı özetlemiş, hem de H. 631'de vefat eden Ali bin Muhammed Seyfeddin el-Amidi "el-İhkam fi V'suli'l-Ahkam" adlı eserinde özetleyip, bazı ilaveler de yaparak, zikretmiştir. Bu iki alim de Şafii mezhebindendir.
2- Mezhebi Esas Alan Metod:
Bu metod ise mezheb imamlarından nakledilen fer'i meselelerin ışığı altında usûl kaidelerini İnceleyen metoddur: Hanefi Mezhebine mensub olan alimler bu yolu izlemişlerdir. Bu alimler fıkıh imamlarının dini delillerden çıkardıkları hükümlere mutabık usûl kaideleri koymuşlardır. Bu nedenle fer'i meseleler hakkında yazdıkları eserler pek çoktur. Bu metodun faydası İse, usûl kaidelerini teorik alandan alıp tatbikat sahasına koyması ve mezhebe ait olan fer'i meseleleri genel kaidelere bağlamasıdır.
Bu metodla yazılan en meşhur eserlerden bazıları şunlardır.
H. 370'de vefat eden Ebu Bekr Ahmecl bin Ali el-Cessas'ın yazdığı usûl kitabı;
H. 430'de vefat eden Abdullah bin Ömer ed-Debbusİ'nİn yazdığı usûl kitabı;
H. 482'de vefat eden AH bin Muhammed el-Pezdevi'nin yazdığı usul kitabı;
H. 730'de yılında vefat eden Abdul Aziz bin Ahmed'in, Pezdevi'nİn usûlüne şerh olarak yazdığı "Keşfü'L-Esrar" isimli kitabı.
3- Karma Metod:
Bu metod yukarıdaki iki metodun karması olan metoddur: Bu metodun takipçileri, bir yandan Şafii ve İlm-i Kelamcılar'ın metoduna başvurarak genel kurallar tesbit etmişler, diğer yandan, tesbit ettikleri bu kuralları fer'i
mes'elelere tatbik etmişlerdir. Bu metod üzere yazılan kitaplardan en önemlileri ise şunlardır:
H. 649'da vefat eden Hanefi mezhebinden Ahmed bin Ali es-Saati'nin yazdığı "Bediu'n-Nizam" isimli eseri; bu kitap Pezdevİ'nin ve Amidi'nin kitaplarının karmasıdır.
H. 747'de vefat eden Hanefi mezhebinden Abdullah bin Mesud'un yazdığı "et-Tenkih ve't-Tevdih" isimli eseri;
H. 792'de vefat eden Şafii mezhebinden Ömer Taftazaninin yazdığı "Şer-hu't-Tevhid" isimli eseri;
H. 771'de vefat eden Abdul Vahhab es-Subkİ'nin "Cemu'l-Cevami" isimli kitabı;
H. 86l'de vefat eden Hanefi mezhebinden Muhammed bin Abdulvahid Ke-maluddin İbnu'l Humam es-Sivasî'nin yazdığı "et-Tahrir" adlı kitabı;
H. 1119'de vefat eden Muhibbullah bin Abdu'ş-Şekur eş-Şafii'nin yazdığı "Müsellem es-Subut" isimli kitabıdır.
Caferi mezhebinde yazılan meşhur usul kitaplarından bazıları ise şunlardır:
H. 336'da vefat eden Şerif el-Murtaza'nın yazdığı "ez-Zeria ile Usuli'ş-Şe-ria" isimli eseri;
H. 460'da vefat eden Muhammed bin Hüseyin et-Tusi'nin yazdığı "Udde-tu'l-Usul" adlı eseri
H. 1205'de vefat eden Ebu'l Hesen el-Cilani'nin yazdığı "Revanın" isimli eseri;
H. 1341'de vefat eden Muhammed Mehdi el-Kâzımi'nin yazdığı "el-Ana-vin" adlı kitaptır.
Ancak şu noktayı belirtmek gerekir ki, bu metodlarla yazılan eserler, İslâm şeriatının hikmet ve gayelerine ait malumatlar üzerinde durmamışlardır. Bu malumatları Maliki mezhebinden olan Ebu İshak eş-Şatıbi "Muvafakat" adlı eserinde İzah etmeye çalışmıştır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi