Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Deliller Arasında Çatışma - Fikihusulumez - 5. Sayfa

                          

DELİLLER ARASINDA ÇATIŞMA

 

yukarıda geçen delillerin hepsi de Şâri'in hükmünü bilme vâsıta­larıdır. Asıl Sâri' de Allah Taâlâdır. Açıkladığımız gibi şer'î hükümleri bilmenin ilk vasıtası nass'lardır. Nass'lardan sonra gelen delillerin hepsi, ya nass'lar üzerine hamledilmiş veya onların bildirdiği küllî kai­delerden alınmıştır. Deliller böyle bir durum arz ettiğine, hepsi Şâri'in amaçlarım bilme vâsıası olduğuna göre ve bu deliller, doğru olarak tesbit edilip anlaşıldığı, onlardan hüküm çıkarma yolları tamamen bi­lindiği sürece, aralarında herhangi bir çatışma olmamak gerekir; çün­kü hepsinin kaynağı olan Sâri' birdir.

Ancak, zahirî delaletlerin birbiriyle bağdaşma yönünün kapalı oluşu ve delil olmayan bir şeyin delil sanılması bakımından aralarında çatış­ma olabilir. Sözgelimi; iki delilden birisi haber-i âhâd olup senedleri arasında meşhur olmayan bir şahıs bulunan herhangi bir hadis, Hz. Peygamber'e nisbet bakımından sahih olan bir hadis ile çatışabilir. Bu delillerden birisi gerçek olmayıp vehme dayandığından sakıt olur; çün­kü onun bu durumda Hz. Peygamber'e nisbeti sabit değildir. Bazan da iki nass'm ayrı hükümlere delalet ettiği sanıldığı için aralarında çatış­ma olduğu kanaati hasıl olur. Oysa bu nass'lar arasında gerçekten bir çatışma (taâruz) sözkonusu değildir. Belki her birisi ayrı bir ciheti ifa­de etmektedir. Bu durumda, çatışma nass ve onun delalet ettiği şeyde değil, nıüctehidin kendi zihin ve kafasmdadır.

 

Nass'lar Arasında Çatışma:

 

Söylediğimiz gibi nass'lar" arasında bir çatışma düşünülemez; an­cak çatışma, ya nass'lardan birisinin sübûtunun vehme dayanmasından ileri gelir veya müctehid, iki nass arasında çatışma var sanır ve ger­çekte ise herhangi bir çatışma olmaz.

Şimdi, bunu bir kaç misalle açıklayalım. Bazı müfessirler, "Sizden ölenlerin bıraktıkları karılar, kendi kendilerine dört ay on gün iddet beklerler."[1] âyetiyle "Sizden ölüp karılarım bırakacak olanlar, evlerin­den çıkarılmaksrzin senesine kadar onların geçimini sağlayacak bir şey vasiyet etsinler; eğer kendileri çıkarlarsa size bir sorumluluk yok-tur..."[2] âyeti arasıncia çatışma bulunduğunu söylemişlerdir. Onlara göre birinci âyet'ten ölen kimsenin karısının dört ay on gün, ikinci ayet'ten de bir yıl iddet beklemesi icabettiği anlaşılmakadır. Bu du- onlar, birinci âyetin ikinci âyeti neshettiğini ileri sürmüşlerdir.

Fahruddin Râzî de Tefsir'inde böyle bir nesih olayının akla uzak geldiğini söyler.

Gerçekte ise, birazcık kafa yorarsak anlarız ki, bu iki âyet, ayrı ayrı hükümler ifade etmektedir; günkü birincisi, kadının beklemekle mükellef olduğu iddeti, ikincisi de ona ait bir Hakkı beyan etmektedir. Bu hak da, onun kocasının evinde bir yıloturabilmesidir. Dolayısıyla o, bir yıl oturma veya çıkma hakkına sâhib olduğundan ikinci âyet'te, "eğer kendileri çıkarlarsa size bir sorumluluk yoktur." buyurulmuştur. Görülüyor ki bu âyet'te, ölen şahsın velîlerine hitab edilmektedir. Eğer bundan maksat iddet olsaydı, kadının oturma veya oturmama hakkı diye bir şey olmazdı; çünkü birinci âyet'te geçen iddet, ölen şahsa ait bir haktır; kocasının evinde bir yıl daha oturma ise, kadın için tanın­mış bir haktır. Bu itibarla ikinci âyet'te, "evlerinden çıkanlmaksızm senesine kadar onların geçimini sağlayacak bir şey vasiyet etsinler." buyurulmuştur.

Kur'an nass'larınm zahirleri arasındaki çatışmalardan birisi de âmnı ile hâss'm birbirine aykırı oluşudur. Hanefüere göre, aynı zaman­da nazil olan böyle iki nass'dan birisi ötekisini tahsis eder. Meselâ; "iffetli kadınlara zina iftirası yapıp sonra dört sâlıid getiremeyenlere seksen deynek vurun ve onların şâhidliğini ebedî olarak kabul etme­yin"[3] âyetinde geçen "deynek vurma" cezası âmm olup hem yabancı hem de eşine zina iftirası yapan herkesi içine alır; fakat bu âyet, "Eşle­rine zina iftirası yapıp bu hususta kendilerinden başka şâhidleri bulun­mayanlardan herbirinin şahadeti, kendilerinin doğru olduklarına dair dört defa Allah'a yemin etmelerinden ibarettir..."[4] âyetiyle tahsis edilmiştir.

İki nass'm nazil oluş zamanları farklı ve bunlardan hangisinin sonra nazil olduğu biliniyorsa, sonra nazil olan önce nazil olanı nes-hediyor demektir. Meselâ; Hanefîlere göre; "sizden ölenlerin bıraktık­ları karılar, kendi kendilerine dört ay on gün iddet beklerler."[5] âyeti,

"... Gebe olanların ideti çocuklarını doğuruncaya kadardır."[6] âyetiy­le çatışmakta ve ikincisi, kocası ölen gebe kadınlarla ilgili olan dört ay on gün iddet bekleme hükmünü kaldırıp gebe olmayan kadınlarla ilgili hükmü bırakmaktadır. Bu hususta Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî'nin, "kocası ölen gebe kadının iddeti, doğumuna kadardır; isterse kocasının cesedi yatağında ve henüz defnedilmemiş olsun." de­diği rivayet edilir.

Kimi fakihler de, ikinci âyetin birincisini tahsis ettiğini, neshet-mediğini söylemişlerdir ki, bu ihtilaf, kelime oyunundan ibarettir.

Fakihlerin kimisi de, Hz. Ali'den rivayet edilen şu görüşü be­nimsemişlerdir: nesih cihetine gitmek için bu iki âyet arasında bir ça­tışma yoktur; çünkü müctehid, iki âyeti birbiriyle bağdaştırma imkânı bulamadığı zaman nesih cihetine yönelir; oysa tatbik bakımından bu âyetleri bağdaştırmak mümkündür. Şöyle ki: kadın, dört ay on günden az olmamak şartıyla, doğuma kadar iddet bekler; yani o, doğum veya. ay itibariyle iki süreden en uzun olanım bekler. Bu da akla yatkın bir şeydir. Kocasının cesedi henüz defnedilmemiş bir kadının doğum ile iddetinin bittiğini düşünmek akla uygun gelmemektedir; çünkü idde-tin bitmesi, kadının yeniden evlenmesine müsaade etmektir.

Her iki nass'ı tatbik etmek imkânsız olursa ve nesih veya tahsis cihetine gitmek için hangisinin tarih bakımından önce olduğu biline-mezse, nass'lardan birisini tercih etmek gerekir. Sözgelimi; çatışma, iki hadis arasında olup sened bakımından birisi muttasıl, ötekisi mür-sel ise, Şafiî ve Hanbelîler muttasıl'ı tercih ederler. Hadislerden birisi­nin râvilerinden bazısı zaîf, ötekisinin râvîleri her tabakada adaletli kişilerse, elbette ikinci hadis tercih edilir.

Yine iki nass'dan birisi mütevâtir, ötekisi gayr-i mütevâtir ise, mütevâtir olan, mütevâtir olmayan'a tercih edilir; çünkü haber-i âhâd, mütevtir hadîsi nakzedemez ve mütevâtir bir nass'a dayanan hüküm, dînin zarurî olarak bilinen hükümlerine dahil olup böyle bir hükme aykırı düşen her haber şaz sayılır.

Mevcut iki hadis aynı derecede ve senedleri de aynı kuvvette ise, EbuHanîf e'ye göre râvîsi fakih bir sahâbî olan hadis tercih edilir. İmam Mâlik'e göre de Medîne'lilerin amel ettiği hadis tercih edilir. Diğer müctehidlere göre ise tercih, râvîlerin kuvvet esas alınarak yapılır.

Hadis bilginlerinin icmâ'ma göre, Kütüh-i Sitte, yani Buhârî ve Müslim'in sahih'leriyle Ebu Davud, Nesâî, Tirmizî ve İtini M â c e'nin Sünen'lerinde ittifakla rivayet edilen hadis, diğerlerine ter-cilı edilir. Birbirine muarız olan iki hadisten birisi üzerinde bu altı hadis kitabı birleşmemiş ise, Buharı ve Müslim'in rivayeti tercih edi-ür. Buharî'de bulunmayan hadislerden, rivayet bakımından O'nun şar­tına, sonra Müslim'in şartına uygun olan hadis tercih edilir. Fakihlerin cumhuruna göre ise râvîsi çok olan hadis tercih edilir; isterse başlangıçta haber-i âhâd olsun. Ebu Hanîfe'ye göre, baştan meşhur olmayan bir hadîsin râvilerinin çokluğuna itibar edilmez.

Hadîsin sened itibariyle tercihi işte böyledir. Lafız bakımından ise yukarıda açıkladığımız üzere, ınüfesser nass'a, nass zâhir'e tercih edilir. Keza, ibarenin delaleti işaretine, -ihtilaflı olmakla birlikte- işareti nass1n delaletine ve nass'm delaleti delaletül-iktiza'ya tercih edilir. İki nass'dan birisini, lafız veya sened bakımından ötekisine tercih ettirici bir sebep yoksa, bazı fakihlere göre bu durumda susmak gere­kir; ekseri fakihlere göre de dinde ihiyath olmak için, haram kılıcı nass, mubah kılıcı nass'a tercih edilir.

Eğer çatışma, hadis ile Kur'an nass'Iarınm zahirleri arasında olur­sa, Sünnet yardımıyla bunları bağdaştırmak gerekir; çünkü Sünnet, Kur'an'm bir açı&layıcısıdir. Bu itibarla Yüce Tanrı, "Sana da, insanla­ra, kendilerine indirileni açıklayasın diye Kur'an'i indirdik."[7] buyur­muştur. Kur'an nass'larmdan birbirini tahsis edenleri Sünnet açıklar. İmam Şafiî ve diğer bir çok fakihlere göre nâsih ve mensûh'u açıkla­yan Sünnet'tir. Zahirleri bakımından birbirleriyle çatışan Kur'an nass'-larmı bağdaştırmak için Sünnet'ten faydalanmak, Kur'an ile istidlal­den vazgeçmek değil, aksine, bu nass'larla kasdedilen şeyi anlamaktır; zira Kur'an nass'ları, aslında birbirleriyle çatışmaz ve biri diğerini nakzetmez.

 

Kıyas'lar Arasında Çatışma:

 

İllet hakkında nass veya icmâ' varsa kıyas şekilleri değişmez; çün­kü bu durumda kıyas, herkesin kabul ettiği bir esasa dayanmış olur. İlleti istinbat yoluyla tesbit edilen bir kıyas'ı, herhangi bir müctehid kabul etmeyip buna karşı başka bir kıyas ileri sürebilir.

İstinbat yoluyla tesbit edilen illet zannîdir ve bu, kıyas üzerinde görüş ayrılıklarına sebeb olur; çünkü illet olmak üzere tesbit edilen müessir ve münâsib vasfın istihracı, her müctehide göre değişebilir ve böylece kıyas şekilleri arasında ihtilaf meydana gelir. Meselâ; kü­çük bir kızı evlendirme konusundaki velayetin illeti, Ebu H a n î f e'-ye göre küçüklüktür; dolayısıyla çocuk erginlik çağına girince bu ve­layet sona erer. İmam Ş â f i î'ye göre velayetin illeti bekâret'tir; o halde evlenip boşanmak suretiyle dul olan bir kız, erginlik çağma er-mese dahi velâyet'ten kurtulur; bekâreti devam ediyorsa, erginlik ça­ğma ulaşmış olsa bile velayet kalkmaz.

Böylece kıyaslar arasında çatışmalar olur ve bu konuda mücte-hidlerin anlayışları değişiklik arz eder. İmam Şafiî, bu hususun kınanacak bir şey olmadığını, çünkü bunun ictihad alanına giren bir mese-ı olduğunu söyler. Daha sonra  Şafiî,  kıyasların niçin birbirini tut-dığmı ve onları bağdaştırma yollarını şöyle açıklar:

"Herhangi bir olayda kıyas yapmak ihtimali bulunur ve o olay için benzerlik arz eden iki asi (nass) mevcud olabilir. Bir müctehid bu sıllardan birisine, diğeri de ötekisine yönelir ve aralarında ihtilaf çı­kabilir- Bunlardan birisi, arkadaşına karşı hüccet getiremez mi? diye sorulacak olursa, inşallah evet, diye cevap verilir. Yani olayı gözden o-eçiririz. Eğer o, iki asıldan birisine bir yönden, ötekisine iki yönden benziyorsa, iki bakımdan benzeyeni bir bakımdan benzemeyene tercih ederiz. Böylece iki asıldan birisine daha çok benzeyen ciheti esas ola­rak kabul etmiş oluruz."[8]

Bazan bir müctehidin nazarında iki kıyas çatışma halinde olup o, bunlardan birisini diğerine tercih etmek zorunda kalabilir. Bu gibi du­rumlarda Ebu Hanîfe, kıyaslardan her birisinin illetini teşkil eden ve çatışma halinde olan vasıflardan tesirce kuvvetli olanı ötekisine ter­cih eder ki, buna, "istihsân" adı verilir. İmara Mâlik, maslabat'a göre birisini tercih eder. İmam Şafiî, daha çok benzeme esasına göre tercihte bulunur.

Bazan İmam Şafiî'ye göre bir mesele üzerinde bir kaç kiyas çatış­ma halinde olabilir ve bunlardan birisini diğerine tercih için bir sebeb de bulunamaz. Bu gibi hallerde Şafiî, kitablarında, birisini diğerine tercih etmeksizin, meselenin iki şekilde halledilebileceğini söyler. Me­selâ; bir kimse nesebini gizleyerek bir kadınla evlense, sonra gerçek ortaya çıkınca kadının soyca ondan daha üstün olduğu anlaşılsa, birinci hal şekline göre nikâh feshedilir, ikincisine göre kadına muhayyerlik hakkı verilir.[9]

Keza, bir kimse bahçesinden çıkan ve zekâtını vermekle mükellef bulunduğu meyvelerini satsa, İmam Şafiî'ye göre mesele iki şekilde çözümlenir: a) alım satım akdi fâsid olur, b) müşteri, ya akdi feshe­der veya zekât'a tekabül eden miktar çıkarıldıktan sonra kalan kısmı, tekabül ettiği kıymete göre satın alır. İşte bütün bunlar, kıyasların ça­tışmasından ileri gelmektedir. Halbuki Allah katında hak birdir; isterse o, kul için gizli olsun.

 



[1] Bakara, 234.

[2] Bakara, 240.

[3] Nur, 4.

[4] Nur, 6.

[5] Bakara, 234.

[6] Talâk, 4.

[7] NahI, 44.

[8] el-Umm, c. VII, s. 275.

[9] el-Umm, c. V, s. 74. Başka misaller için yazarın "eş-Şâfiî" adlı eserinin 170.  müteakip sahifelerine bakınız.