Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mükelleflerin Filleri - Fikihusulumez - 6. Sayfa

3. BÖLÜM.. 1

MÜKELLEFLERİN FİLLERİ 1

Fiil, Kulun Kudreti Dahilinde Olmalı: 1

Tekliflerde Meşakkat: 3

3. BÖLÜM

 

MÜKELLEFLERİN FİLLERİ

 

Mükelleflerin fiillerine "mahkûm-i fîh" veya "mahkûm-i aleyh" de

denilir. Bunlar, şer'î hükmün konusu veya taalluk ettiği şeylerdir. Ki­tabın birinci bölümünde gördük ki şer'î hüküm, vaz'î ve teklîfî olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Vaz'î hükmün de bir kısmı kulların fiillerine dahil oluyor, bir kısmı da kulların fillerine dahil olmuyordu. Meselâ; güneşin doğması ve ölüm, kulların fillerine dahil değildir. Kulların fiillerine dahil olmayan vaz'î amelleri, usûlcüler bu bölümde ele almaz­lar; çünkü bu gibi ameller (işler), vaz'î hükmün konusuna girerler. Usûlcülerin burada inceledikleri fiiller, mükelleflerden sâdır olan şey­lerdir. İsterse bunlar, sırf teklîfî fiiller olsun ,isterse vaz'î hükümle il­gili bulunan teklifi fiiller olsun. Namazın şartlarına dahil olan abdest alma, mülkiyete sebeb olan ahm-satım akdi, mirasçı olmaya engel teş­kil eden murisi öldürme fiili, miras almaya sebeb olan karı-kocalık bağı gibi işleri, burada, mükelleflerin fiillerine misal olarak zikredebi­liriz. Ancak miras alabilmek için bir sebep teşkil eden akrabalık, mükel­lefin fiillerine dahil olmayıp, aileyi meydana getiren çeşitli faktörlerin bir sonucudur. Dolayısıyla bu bölümde mükelleflerin fiilleri, teklifin şartları ve kullara Alah'm teklif konuları açısından ele alınmaktadır.

Bu itibarla diyebiliriz ki burada mahkûm-i fîh, bizzat emir, nehiy ve ibahat konusu olan fiildir. Başka bir deyişle o, mükelleflerin teklîfî hükümle ilgili olan fiilleridir. Bu fiiller, burada, insan kudreti dahilin­de olup olmama, Allah veya kul hakkı olma bakımından incelenecektir.

 

Fiil, Kulun Kudreti Dahilinde Olmalı:

 

Usûlcüler, bu konu üzerinde durmuşlar ve kulun takatinin üstün­de olan şeylerden sorumlu tutulmayacağında birleşmişlerdir. Evet, kul, yapma imkânına sâhib olmadığı şeylerden sorumlu değildir; çün­kü bu durumda o, imkânsızlık sebebiyle âcizdir. Bu da, ya iki zıd şeyi birleştirme gibi aklen müstahîl olan bir işdir veya sevgi, öfke ve kin gibi âdeten şuur altında işleyen ve kulun kendi elinde olmayan bir şey­dir. Nitekim Kur'an'da da, "Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği şeyi teklif eder"[1] buyurulmuştur. Hz. Peygamber de,    hanımlarına karşı adaletli davranmaya çalıştığım ifade etmek için, "Allahım, sâhib oldum şeyde penim taksimim işte bu kadardır. Elimde olmayan ve senin gUiüik olduğun şeylerden beni sorumlu tutma!"[2] diye dua etmiştir. Yine Kur'an'da, "O, dinde sizin için bir güçlük kılmadı."[3] buyurulmuştur. t sanı, takatinin üstünde olan bir şeyden sorumlu tutmak, elbette bir o-üclük ve sıkıntıdır. Oysa Cenab-ı Hak, "Allah, size kolaylık diler, güçlük murad etmez."[4] buyurmuştur. İnsanı, takatinin üstünde olan bir seyle muahaze etmek ise güçlüklerin en ağırıdır.

Fakat Kur'an ve Hadislerde bazı ibareler vardır ki bunlar, insan takatinin üstünde bir kısım teklifler bulunduğuna işaret etmektedir. Teklif olunca elbette onun gerisinde bir de sorumluluk bulunacaktır. Bu türlü teklifleri bildiren âyet ve hadislere şu misalleri verebiliriz: Hz. Peygamber, "Birbîrinizle sevişin"[5]"Birbirinize buğzetmeyin."[6] "Allah'ın öldürülen (maktul) kulu ol; öldüren (katil) kulu olma!"[7] "Öf­kelenme!.."[8] ve "zâlim olarak ölme!"[9] buyurmuştur. Kur'an'da da, "ancak müslüman olarak ölünüz!"[10] buyurulmuştur. İşte bu gibi nass'-larla beşer takati üstünde bulunan bir kısım görev ve davranışlardan dolayı kişinin sorumlulukla karşılaşacağına îmâ edilmektedir.

Bu gibi Kur'an ve Hadis nass'larıyla bildirilen hükümlerin insan takatinin sınırlarına dahil olduğunu anlamak, bunların amaçlan üzerinde düşünenler için çok kolay olur. Sözgelimi, "Ancak müslüman olarak ölünüz!"[11] âyetiyle insanın dinî gerçekleri anlamak için iz'anlı olma, yanlış düşünce ve nefsî arzulara uyarak yoldan sapmamak için gayret gösterme hususunda sebat etmesi bildirilmiştir. Bu ise, insan kudreti­ne dahil bir iş olup Kur'an'ı okuyan herkes tarafından kolayca anlaşılır.

Hz. Peygamberin, "Öfkelenme!"[12] hadîs'i de, sebebleri   bulunduğu

halde bizzat öfkeyi nehyetmemekte; belki Öfkelenmeye sebeb olan şey­lere girmeyi yasaklamaktadır. Bir kimse, kendisinin en basit şeyler için Öfkelendiğini görüyorsa nefsini şu iki şekilde eğitmelidir:

1) Öfkesini yenmeli ve Kur'an'ın, "Öfkesini yenip insanları affe. deriler..."[13] âyetiyle övülen kimselere dahil olmaya çalışmalıdır. Öfke lendiği zaman herhangi bir söz veya fiile teşebbüs etmemeli, öfkesi bi­dene kadar susmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber, "hâkim, öfkeli asla hüküm vermesin!"[14] buyurmuştur.

2) Öfkelenmeye yol açan işlerden uzak durmalı ve ruhî bakımdan bunalıma sebeb olan şeylerin üstüne düşmemelidir.

Hz. Peygamberin, "Allah'ın maktul kulu ol; Allah'ın kâtü kulu olma!"[15] hadîsiyle yasaklanan şey de insanın imkânı dahilindedir; ya­ni o, başkasına tecavüz etmektir. Mü'min tecavüz etmek ve tecavüze uğramak gibi iki şey arasında kalırsa, bunların sorumluluk bakımın­dan ehven olanını tercih etmelidir. O da, tecavüze uğramıştır, İşte bu, bir müslümamn başka bir müslümanm hukuna karşı ihtiyatlı dav­ranması içindir. Nitekim Hz. Peygamber, "Müslümamn bütün kam, ırz ve malı diğer müslümana lıaramdır."[16] buyurmuştur. Bunun içindir ki bir mü'min, zorla alma imkânı bulunduğu halde rızâsı olmadan baş­kasının malını yemese ve sabrederek açlıktan ölse, sabrettiğinden do­layı daha çok sevap kazanmış olur.

Yine Hz. Peygamberin "zalim olarak ölme." hadîsi de, zulme de­vam emeyi yasaklamakta ve zulme uğrayanların hukukunu kendileri­ne iade etmeyi emreylemektedir.

İşte insan gücü üstünde bir kısım teklif ifade ettiği sanılan ibare­ler, mecaz veya kinaye yoluyla insanın kudreti dahilinde olan şeyleri emir veya nehyetmektedir. Yahut da bu ibarelerle insanın kendisine hâkim olamayacağı işlerin sebeblerihden uzak durması emredilmekte veya başkasının haklarına tecavüz ihtimali bulunan şeylere yaklaşması yasaklanmaktdır.

 

Tekliflerde Meşakkat:

 

Meşakkatler iki kısımdır:

1) Katlanılması ve devam edilmesi mümkün olan meşakkatler. Bu kısma giren meşakkatleri ihtiva eden şeyler teklif konusu olabildiği gibi, bunları yapmamak da sorumluluğu gerektirebilir. İşte oruç ve hac ibadetleri böyledir. Her teklifte tahammül edilebilecek bir meşak­kat vardır. Bu meşakkatin en hafifi, yasaklanan şeyi terketmek ve em­redilen şeyi yerine getirmek için nefsi eğitmektir. Bu itibarla Hz. Peygamber de, "Cennet hoş olmayan şeylerle, cehennem de şehevî arzularla çevirilmiştir."[17] buyurmuştur; çünkü isyan sebebleri, daima, nefse şehevî arzulara uymaktır; taat sebebleri, nefsi bir kısım şehevî arzulardan menetmek veya bu arzulara karşı ona ketvurmaktır. Bunlar, zabt-u rabta alışmamış ve Sâri' tarafından konulmuş olan sınırları ta-za ayan nefisler için çok meşakkatli işlerdir. Eğer bütün teklifler,' ta-amen kolay şeyler olsaydı, günahkâr ve onlara muhalefet edenler bu­lunmazdı. Eğer bütün teklifler, insanların arzularına uygun olsaydı, te­cavüz ve haksızlık olmazdı. Fakat, Allah Taâlâ, insanı imtihana tâbi tut­muş ve onun içine hem taat, hem de isyn sebeblerini yerleştirmiştir. Nitekim Kur'an'da, "Biz ona iki de yol gösterdik."[18] ve "Her bir nefse ve onu şekillendirip ona iyilik ve kötülüğü ilham eden'e and olsun ki..."[19] buyurulmuştur.

2) Takati sonuna kadar sarf etmedikçe tahammül edilip yerine getirilmesi mümkün olmayan meşakkatler. Bu kısma giren meşakkatle­ri ihtiva eden teklifleri sürekli olarak yerine getirmek; mal veya canın telef olmasına yol açar, ya da onları yerine getirme hususunda kişiyi mutlak bir acze sürükler.

Kullar, bu gibi tekliflere de muhatab olabilirler; ancak bunların yapılması devamlı olarak istenmiyeceği gibi farz-i ayn şeklinde herkese de şâmil olmaz. Sözgelimi, cihad böyledir. Bütün insanlar cihad'a ta­hammül edemezler. Herkes devamlı olarak cihad yapamaz; ancak kel­leyi koltuğa alanlar bu işi yapabilirler. Bunun içindir ki cihad, gücü yetenler için farz-i kifaye'dir. Keza, Allah'ı inkâr etmek için tehdid edi­len kimsenin sabretmesi de bu türlü tekliflere dahildir. Böyle bir teh­did altında kalan kimsenin imânında sebat etmesi için sabır göster­mesi, tabiî olarak insan tahammülünün üstünde bir meşakkat ihti­va ettiğinden Allah katında büyük bir sevabı mûcib olmaktadır. Hz. Peygamber de, böyle bir tehdit sonunda öldürülen kimsenin kıyamet günü kendileriyle arkadaş olacağını bildirmişlerdir.[20]

Bu ağır meşakkatler farz-ı ayn olarak değil, ancak farz-ı kifaye ola­rak teklif edilebilir. Gücü yetenler bunları yerine getirerek sevap ka­zanır. Zulüm ve istibdadın hüküm sürdüğü bir zamanda, gerçeği söyle­mek de böyledir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber, "Cihadın en üstünü zâlim sultana karşı hakkı söylemektir."[21] ve "Şehidlerin başı, Hamza b. Abdihnuttalib ile zâlim hükümdara karşı hakkı söylediği için öldürülen kimsedir."[22] buyurmuştur. Dolayısıyla, insan tahammülünün en son sınırına dayanan bu gibi meşakkatli teklifler, dar bir çerçeve içeri­sinde caiz olmaktadır. Şu âyet-i kerime de bu esasla tamamen bağdaş­maktadır: "Allah yolunda uğrayacakları susuzluk, yorgunluk, açlık, kâ­firleri kızdıracak bir yeri ele geçirmek ve düşmana karşı bir zafer ka­zanmak karşılığında onların yaralı bir iş yaptıkları mutlaka yazdır."[23] Sonuç olarak diyebiliriz ki, tahammül edilmesi normalin üstünde olan meşakkatli teklifler üç halde sabit olur:

a) Farz-ı kifayelerde. Meselâ; kişinin nefsim helâka    sürükleyen bir zamanda emr-i ni'lma'ruf ve nehy-i anî'l-münker  (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) görevini yerine getirmesi bu kabildendir.

b) Umumî menfaatin gerçekleşmesi için    mutlaka mal ve canın ortaya konulması gereken hallerde.

c) Hukûkullah'a veya kul Iıakları'na tecavüz hallerinde. Bu du­rumlarda, normalin üstünde bir meşakkat bulunsa dahi kişinin sabret­mesi ve bu meşakkatlere katlanması istenilmektedir.  Sözgelimi;  kişi, birisini öldürmek için ölümle tehdid edilse, onun bu tehdit karşısında sabretmesi ve o şahsı öldürmemesi gerekir.

Görülüyor ki bu ve benzeri hallerdeki teklifler, anormal bir meşak­kate katlanmayı gerektirmektedir. Ancak hatırlatmak isteriz ki bu'gi­bi durumlarda, gaye meşakkatin kendisi değil, yani bizzat meşakkat ibadet değildir; çünkü ruhu temizlemek için cisme işkence etmek, İslâm'ın amaçları arasında yoktur. Normalin üstünde bir meşakkat taşıyan teklifler, daha büyük bir zararı önleme veya İslânıî amaçları gerçekleştirme gibi yüksek bir menfaati elde etmek için birer vâsıtadır,

İslâm'da asıl olan kolaylıktır. Nitekim H z, A i ş e, Peygamber (S.A.)'i tanıtırken, "O, iki şey arasında muhayyer bırakıldığı zaman, günah olmadığı sürece, kolay olanım tercih ederdi."[24] demiştir.

Bunun içindir ki Hz. Peygamber, güneşte oruç tutmayı adayan kimseyi güneş altında durmaktan men'ederek, orucunu normal şekilde tamamlamasını emretmiş ve "aşırı gidenler helak olmuşlardır."[25] bu­yurmuştur. Böylece Hz. Peygamber, taat olan şeyin yapılmasını emret­miştir ki bu, oruç tutmaktır; taat olmayan şeyi de yasaklamıştır; bu da, mânâsız yere güneş altında durmaktır. Görülüyor ki meşru bir ga­yeye bağlı olmaksızın güneş altında durarak vücudu yormak yasaklanmış ve dolayısıyla adak'ta kişi bundan nehyedilmiştir. Hz. Peygamber,  konuda şöyle buyurmuştur: "Bir kimse Allah'a itaat etmeyi adarsa, O'na itaat etsin; bir kimse Allh'a isyan etmeyi adarsa, O'na isyan etesin."[26] Bir kısım sahâbîlerin nefislerini gündüzleri oruç tutmaya, ge­mleri 'namaz kılmaya zorladıklarını, bazılarının da kadınlarını terketmeye karar verdiklerini öğrenen Hz. Peygamber; "Şöyle şöyle söyleyen sanlara ne oluyor? Allah'a and olsun ki Allah'tan en çok korkanınız ve meşakkat bakımından onun tahammül edip sürekli olarak yapabi-rim namaz kılarım, uyurum ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sün­netimden yüz çevirirse o benden değildir."[27] buyurmuştur.

Hz. Peygamber, kişinin, farz olmayan ve sürekli bir şekilde yapıl­ması imkânsız bulunan işlere devam etmemesini isterdi. O, güç olma­yan ve devamlı olarak yapılan ibadetleri, güç olan ve devam imkânı ol­mayan ibadetlere tercih eder ve şöyle buyururdu: "Allah'a en sevimli gelen iş, az da olsa, devamlı olandır."[28] "Allah, amellerin sürekli olan­larını sever,"[29] "kim bu dini güçleştirirse, din onu mağlup eder. Siz ona yakın olanı yapınız ve mutedil olunuz."[30]

Normal olan meşakkatler, kimisi için anormal gelebilir. Meselâ; soğuk su ile abdest almaktan âciz olan kimse, onu ısıtma imkânı bula­mazsa teyemmüm eder. Ayakları üşüyen kimse, mestleri üzerine mes-Iıeder. Yolcu kimse, orucu yiyebilir. Kesâ, hasta olan kimse, oruç tut­makla hastalığı artacaksa orucu yer; iyileşince kaza eder. Sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan kimseye bazı haram şeyler mubah olur;, hattâ zarûre halinde haram'ı işlemek vâcib olur. İşte bütün bunlar, bazı hal­lerde meşakkat dolayısıyla verilmiş olan ruhsatlardır.

Bazı kimseler, dayanamayacak kadar hasta oldukları halde, Ramazan'da oruç tutmaya çalışırlar. Halbuki Hz. Peygmber, "Allah, nasıl azimetlerinin yerine getiirlmesini seviyorsa, ruhsatlarına uyulmasını da öylece sever."[31] buyurmuştur.

İnsanın, takatinin üstünde olan bir işten dolayı sorumlu olmayışı ve meşakkat baımından onun tahammül edip sürekli olarak yapabi­leceği şeylerin teklif konusu oluşunda fakihler ittifak etmişlerdir. Bu­nunla birlikte usûlcüler, müstahîl (imkânsız) şeyleri Allah'ın teklif edip etmeyeceği üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir. Eş'arîlere göre, Allah,

müstahili de teklif edebilir; çünkü Kur'an'da, "Her şeyi yaratan Allah'. tır."[32] ve "O, yaptığından sorulmaz; onlar ise sorguya çekilirler."[33] buyurulnıuştur.

Ekseri bilginlere göre, Allah Taâlâ, insana gücünün yettiği şeyleri eklif edeceğini va'detmiştir. Bu konu ile ilgili olarak Kur'an'da, "Allah bir kimseye ancak gücünün yeteceği şeyi teklif eder."[34] ve "O, dinde sizin için bir güçlük kılmadı."[35] Duyurulmuştur. Dernek ki Allah, kullarına güçlerinin yeteceği şeyleri teklif buyuracağını va'detmiştir. Müstahîl şeyi teklif etmek, bu ilahî va'de aykırı düşer. Allah'ın va'dinden dönmesi ise muhaldir.

Bir kısım bilginlere göre müstahîl ikiye ayrılır:

a) Lizatihî (kendiliğinden) müstahîl,

b) Ligayrihî (başkası sebebiyle) müstahîl.

Birinci kısma giren müstahü'e misal olarak zıt şeyleri birleştirme­yi zikredebiliriz. Bir şeye hem ak hem de kara demek, aynı şey üzerin­de hem emir hem de nehiyde bulunmak zıt şeyleri birleştirmektir ki, Allah'ın böyle bir şeyi teklif etmesi caiz değildir; çünkü böyle bir şeyi akıl kabul etmez.

İkinci kısma giren müstahîl'e gelince; bunu, Allah teklif edebilir. Meselâ; Allah, âsîlerden itaat etmelerini istemiştir. Halbuki onları şa­kiler sınıfına yazmış ve (isyanlarından ötürü cezalar tayin etmiştir. Söz­gelimi; Ebu Cehil'den iman etmesini istemiştir. Halbuki ezelî ilminde onun inkarcılardan olduğunu takdir etmiştir. Allah'ın ilminde murad etmediği şeyin vuku bulması muhal olduğu gibi, bu türlü âsîlerin itaat-ta bulunması da muhaldir. Bununla birlikte onlara iman etmeleri tek­lif edilmiştir. Bu gösteriyor ki ligayrihî müstahîl üzerine teklif vâki olabilir; fakat lizatihî müstahîl üzerine teklif vâkî olmaz.

Bu tartışmalar, tamamen kelâm ilminin bir konusunu teşkil eder. O da, Allah'ın emrinin ezelî iradesiyle irtibatı, cebr ve ihtiyar mese­lesidir. Yukarıdaki görüş de fakihlere ait değildir. Bu mesele de, uzun uzadıya kelâm ilminde tartışılmaktadır. Fıkıh Usûlünde, fiilin bizzat kulun tâkatına dahil olup olmadığı gözönüne alınır. Fiil, kulun tâkatma dahil ise teklif sınırına girer ve yerine getirilmezse sorumluluk terettüp eder. Kulun tâkatına dahil değilse, terkedüdiği takdirde sorumluluk doğmaz. Fıkıh usûlcüleri, Allah'ın bizim için gizli olan ilminde fiilin vuku’unun mukadder olup olmadığı meselesini nazar-ı itibare almazlar, rnlara göre kaza ve kader'in teklif ile ilgisi- yoktur, isyan eden ası, atta bulunmaya da muktedir olduğunu, fakat itaati isteyerek ter-kettiğini ve isy3*11 da isteyerek yaptığını bilir. Bu da fakih için, fiili, mükellefin kudretinin sınırları içine dahil etmeye yeter.

Burada nazarî br mesele daha ortaya atılıyor. O da, sıhhati bir şarta muallak olan bir şeyin teklif konusu olup olmayacağıdır. Mese­lâ- sıhati îman'a bağlı olan namaz, iman etmemiş olanlara da teklif edilebilir mi? Kimi fakihlere göre böyle bir teklif sahih olabilir ve na­mazı emreden hitap, mü'min olmayanları da içine alır. Halbuki nama­zın edasının sıhhati için iman şarttır. Bu görüşü benimseyen fakihlere göre, mü'min olmayanlar, imandan önce de amelî tekliflere muhatap­tırlar. Fakihlerin cumhuruna göre ise onlar amelî tekliflere muhatap değildirler; çünkü teklifin şartı, sıhhatin şartı olan imanın bulunması­na bağlıdır.

Burada usûlcülerin ileri sürdüğü üçüncü bir mesele daha var. Bu da, teklif konusu olan fiillerde vekâletin muteber olup olmamasıdır. Mu'tezilîlere göre teklif konusu olan fiillerde vekâlet muteber değildir; çünkü teklifler, nefsi imtihan için birer vâsıtadır. Dolayısıyla bun­larda vekâlet olmaz. İbâdetler, nefsî (şahsî) ve amelî tekliflerdir: bunlarla nefsin şehevî arzuları ve ateşi söndürülür. Hz. Peygamber de bir kudsî ihadîsinde, "Ey Adem oğlu, nefsine düşmanlık et; çünkü o, bana düşmanlık etmek için dikelmiştir."[36] buyurmuştur.

Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre tekliflerde vekâlet muteberdir. Gerçi tekliflerin hepsi vekâlet için elverişli değildir; çünkü teklifler üç kısımdır:

a) Vekâleti kabul eden teklifler. Bunlar malî tekliflerdir.

b) Vekâleti kabul etmeyen teklifler. Bunlar, namaz ve oruç gibi bedenî tekliflerdir.

c) Özür bulunduğu zaman vekâleti kabul eden  teklifler. Bunlar da, hem bedenî hem de malî olan ibadetlerdir. Bunların tipik örneğini hac teşkil eder. Bu ibadetin iki yönü vardır; birisi bedenî, ötekisi de malîdir. Bedenî kudret olduğu zaman hacca vekâlet caiz olmaz. Kişi haccı edadan bedence âciz olursa yerine birisini vekil olarak göndere­bilir. Ancak vekil olan kimsenin daha önce kendisi için haccetmiş ol­ması şarttır; çünkü başkasının yerine hacceden birisini görünce Hz. Peygamber, "kendin için haccettin mi?" diye sormuş; adam "hayır" iye cevap verince, "öyleyse önce kendin için, sonra da başkası için haccet."[37] buyurmuştur.

Teklif ile ilgili olan fiiller, hakkullah ve kul hakkıyla alâkası ba­kımından dörde ayrılır:

1) Hâlis hakkullah (Allah hakkı) ile ilgili fiiller.[38] İbadetler ve bir kimsenin hakkına tecavüzü ihtiva etmeyen, fakat topluma karşı yöne­len tecavüzü Önlemeyi hedef tutan her şey bu kısma dahildir. Meselâ-Allah yolunda cihadı, zina ve şarap içme cezasını burada anabiliriz. Zina ve şarap içme cezaları hakkullah'a dahil olduğundan bunların hükme bağlanması için dava açılmasına ihtiyaç yoktur; bunlar af ve iskat da edilemezler. Biraz önce işaret ettiğimiz gibi namaz, oruç, hac ve diğer ibadetler de tamamen hakkullah'a dahildir.

Fakihler, zekâtın halis hakkullah'dan olduğunda ittifak etmişler; ancak bunun namaz, oruç ve hac gibi niyetle edâ edilip edilmemesi hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Hanefîlere göre zekât niyetsiz olarak verilirse caiz olmaz; ancak tahıl ve meyvelerin zekâtı niyet etmeksizin verilebilir; çünkü o, toprağın sadakasıdır. Cümhûr-i fukahâ'ya göre ise, zekât verilirken niyete ihtiyaç yoktur; çünkü o, malın sadakasıdır. Bunun içindir ki çocuk, deli (mecnun) ve bunak (ma'tuh) olanlardan teklifler düştüğü halde, bunların mallarından zekât vermek gerekir; nasıl malî tâkatları nisbetinde tazminat ve sair kul haklarını vermeleri gerekiyorsa. Ancak, aradaki fark şudur: zekât, hâlis hakkullalVtır, şahsî borçlar ise kul haklarına dahildir.

2) Hâlis kul hakkı ile ilgili fiiller. Bunlar borçlar, mal-mülk, mi­ras hakkına sâhib olma ve mal ile alâkalı olan diğer şeylerdir. Bunların hepsi hâlis kul hakkına dahildir. Bu haklara tecavüz ise zulümdür. Kul • hakkı yiyen kimse, bunu sahibine ödemedikçe veya sahibi tarafından affedilmedikçe Allah onu bağışlamaz. Kısaca bu   kssma giren haklar, özel olarak ferdilerin maslahatını korumayı hedef tutar; bazı hallerde hak sahibine başka bir bedel verilir veya düşebilir; karı-koca arasında­ki nafaka ve diğer haklar gibi.

3) Hakkullah yönü galip olan haklarla ilgili fiiller. Kazf haddi (zina iftirası cezâsı)ni bunlara misal olarak verebiliriz. Şafiî'ye göre kazf haddi, hâlis kul  hakkıdır. Bu konuda Kâsânî  şöyle  der: "Şafiî'nin usûlüne göre  kazf haddi, hâlis kul hakkıdır; diğer kul hakları gibi bunun için de dâva açmak şarttır. Bize göre ise, hakkullah yönü galip olmakla birlikte, kulun namusunu tecavüzden koruduğu için onda kul hakkı vardır ve bu bakımdan onda da dâva açılması şarttır."[39]

Hırsızlık için verilen cezanın hâlis kul hakkı nü, yoksa hâlis hak-Kullan mı olduğu fakihler arasında tartışma konusu olmuştur. Bazı­larına göre bu ceza (Iıadd-i serika) hâlis Allah hakkıdır ve bunun tat­biki için şikayet ve dâvâcı bulunması şart değildir. Hanefîlere göre ise husûmet ve davacı bulunması şarttır; fakat Hanefî kitablarmm bu ko­nu hakkındaki ifadeleri birbirini tutmamaktadır. Bazı kitablar, hadd-i serika'yı hâlis hakkullah saymış ve bu cezanın tatbiki için çalınan ma­lın muhafaza altında olmasını şart koşmuştur. Bazı fakihler de onu hâlis kul hakkı olarak kabul etmiştir; çünkü, onlara göre, bu cezanın tatbiki husûme ve dâvâcı bulunmasını gerektirmektedir. Bu ise ta­mamen kul hakkına ait bir görünüştür. Dolayısıyla, kul dilerse bu ce­zanın tatbikini ister, dilerse istemez. Hâlis hakkullah olsaydı, onu ku­lun affetme yetkisi olmazdı.

4) Kul hakkı galip plan haklarla ilgili fiiller. Kısas ve genel olarak diyet gibi bütün kan dâvaları bu kısma girer. Burada tecâvüzü önle­mek hakkullah'a dahildir; fakat kul hakkı üstün olduğu için kişinin bu gihi cezaları affetme, yetkisi vardır. Hattâ İslâmiyet bu hususta affı teşvik etmiş ve Kur'an'da, "Ölenin kardeşi (velîsi) tarafından bağışlan­mış s;ı, öldürene, örfe uymak ve ona güzellikle diyet Ödemek gerekir."[40] buyurulmuştur. Mağdur tarafın hakkı şu âyet'te açıkça beyan edilmiş­tir: "Haksız yere öldürülenin velîsine bir yetki tanıdık. Artık o da öl­dürme konusunda aşm gitmesin; çünkü kendisi yardım görmüştür."[41]

Her zaman başkasına saldıran veya kötülük etmekle maruf olan bir şahsı, mağdur veya velîsi bağışlasa bile, ülü'I-emr mevkiinde bulu­nan zat, Allah hakkını gözönüne alarak, ona ta'zîr cezası verir. Ülü'l-emr'in tecavüz ve haksızlık karşısında her zaman ta'zir cezası verme hakkı vardır; çünkü tecavüz ve haksızlık, yeryüzünde fesad çıkarmak­tır. Ülü'l-emr'in başlıca görevlerinden birisi de fesadı önlemektir. Kaa-tili veya birisinin gözünü çıkaran kimseyi mağdur taraf, herhangi bir yolla bağışlayabilir; fakat kamu hakkı bakî olup bu, ülü'l-emr'e tevdi edilmiştir. Dolayısıyla, bir kaatil, öldürücü olmayan bir âletle öldür­müş olma şüphesiyle kısas cezasından kurtulsa dahi ona ta'zîr cezası ve diyet icabeder. Bu hususta bilginlerin ittifakı vardır.[42]

Mısır ceza kanunları insan uzuvlarına karşı işlenen suç ve kan dâvalarında, görüş bakımından îslâm ceza hukukundan ayrılır. İslâm ceza hukuku, önce mağdur tarafın kinini dindirmeyi gözönüne almış, sonra da kamu hakkının sakıt olmayacağını  kabul  etmiştir.  Mevzu kanunlarımız ise, sadece kamu hakkını gözönüne almıştır. İslâm hu­kuku her iki hakkı da nazar-i itibare almış ve tecavüzü, bilhassa cana kıymayı kamuya karşı işlenmiş bir cinayet olarak kabul etmiştir. Bu itibarla Kur'an'da, "Bunun için İsrailoğnllarına şöyle yazdık: Kim bir kimseyi, bir kimseye veya yeryüzünde bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur..."[43] buyurulmuştur. Burada, insanı diriltmekten maksat, kısas ve saire ile kamu hakkını korumaktır; fakat biraz önce de belirttiğimiz gibi İslâmiyet, hem bu yönü ihmal etmemiş, hem de mağdur tarafı gözönüne almıştır.[44]

Modern ceza hukuk ilmi de, gizli olan herşeyi bilen Tanrı'nm on-, dört asır önce gönderdiği islâm'ın bu görüşüne artık yönelmiş bulun­maktadır.



[1] Bakara, 286. 270

[2] Ebu Dâvûd, Nikâh: 38; Darımı, Nikâh: 25.

[3] Hac, 78.

[4] Bakara, 185.

[5] A. b. Hanbel, Müsned, c. V. s. 343.

[6] Buharı, Edeb: 57, 58, 62, Müslim, Birr: 23.

[7] Müsned, c. V. s. 110.

[8] Buharı, Edeb: 76; Tirmizî, Birr: 23.

[9] Bu hadîsin yerini bulamadık. Çeviren

[10] Bakara, 132.

[11] Bakara, 132.

[12] Buharı, Edeb: 76; Tirmizî, Birr: 73.

[13] Âl-i İmrân, 134.

[14] Buharî, Ahkâm: 13; î-bni Mâce, Ahkâm: 4.

[15] Müsned, c. V, s. 110.

[16] Müslim, Birr: 32.

[17] Müslim, Cennet:  1; Tirmizî, Cennet: 21.

[18] Beled, 10.

[19] Şems, 7, 8.

[20] Birinci Bölüm, 43 numaralı dipnota bak.

[21] Ebu Davud, Melahim:  17.

[22] Suyutî, el-Cami'u's-Sagîr   (Hakim'in Müstedrak'inden), No.  4747.

[23] Tevbe,  120.

[24] Buharı, Edeb: 80; Müslim, Fadâiî: 77.

[25] Müslim. İlm: 7.

[26] Buharî, Eymân:  31.

[27] Buharî, Nikâh: 5; Müslim, Nikâh: 1.

[28] Buharî, Rikak: 18.

[29] Bu hadis'i elimizdeki kaynaklarda bulamadık. Çeviren

[30] Buharî, İman: 29; Nesâî, İman:, 18.

[31] Suyutî (Miisned ve Bayhaki'nin Sünen'inden), el:Camru's-Sagîr, No.  1879; d, c. II, s. 105.

[32] En'âm, 102.

[33] Enbiyâ, 23.

[34] Bakara, 286.

[35] Hac, ,78.

[36] Elimizdeki kaynaklarda bu hadîsi bulamadık. Çeviren

[37] Ebu Dâvud, Menâsîk: 25.

[38] Beşerî hukuk'taki kamu haklan, yaklaşık olarak  îslâm  hukukundaki hak­kullah'a tekabül etmektedir. Çeviren

[39] el-Kâsânî, Bedâi'u's-Sanâi' fi Tertibi'ş-Şerâi' c.  VII,  s.  52;  Müellif,  el-Ce-ilme ve'I-Ukûbe, s. 70.

[40] Bakara,   178.

[41] İsrâ,  33.

[42] Müellif, el-Cerîme ve'I-Ukûbe, s. 103.

[43] Mâide, 32.

[44] Müellif, el-Cerime ve'I-Ukûbe, s. 17.