Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hükümlerin Amaçları - Fikihusulumez - 8. Sayfa

(EKLER) 1

HÜKÜMLERİN AMAÇLARI 1

Muteber Olan Maslahatlar. 4

Maslahatların Mertebeleri: 6

Dînî Tekliflerde Maslahatların Dereceleri ; 8

Güçlüğün Kaldırılması ve Zararı Defetme: 10

İctihad. 13

Müctehid'de Bulunması Gerekli Şartlar: 13

1) Arapçayı Bilmek: 13

2) Kur’an İlmine Sahib Olmak: 14

3) Sünneti Bilmek: 15

4) Üzerinde İcmâ' ve İhtilaf Edilen Konuları Bilmek: 16

5)  Kıyas'i Bilmek: 17

6)  Hükümlerin Amaçlarını Bilmek: 18

7) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sâhib olmak: 19

8) İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak: 19

İçtihadın Dereceleri 20

(Müctehidlerin Tabakaları) 20

1) Şerîat'te Müctehidler: 20

2) Müntesib Müctehidler: 23

3) Mezheb'de Müctehidler: 25

4)  Tercih Yapan Müctehidler: 25

5)  İstidlal Yapan Müctehidler: 26

a) Tahric Yapan Müctehidler: 26

b) Tercih Yapan Müctehidler: 26

6) Hafızlar Tabakası: 26

7) Mukallidler Tabakası: 27

İçtihadın Bölünmesi 28

 

(EKLER)

 

HÜKÜMLERİN AMAÇLARI

 

İslâm dîni, bütün insanlara rahmet olarak gönderilmiştir. Bu iti­barla Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Peygamber'e hitaben, "Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."[1] ve insanlara hitaben de, "Ey in­sanlar, size, Rabbinizden bir öğüt, kalblerdekine bir şifâ, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[2] buyurulmuştur.

Bunun içindir ki İslâmî hükümler şu üç noktaya yönelmiştir:

1) Ferdi yetiştirip  ahlâk bakımından  olgunlaştırmak. Böylece  o, toplum için iyilik kaynağı olacak ve kötülük unsuru olmayacaktır. Bu da, Allah'ın emretmiş olduğu ibadetlerle gerçekleşir. Bütün ibadetlerin gayeleri, ruhları olgunlaştırmak ve fazilet esasına bağlı içtimaî ilişkile­ri sağlamlaştırmaktır. İbadetler,  ruhları  olgunlaştırır,    insanoğlunun kalbine yerleşen haset ve kin lekelerini gidererek onu sağlığa kavuştu­rur. Bu sayede mü'min, başkalarına karşı sevgi ve dostluk duyguları besler;  kötülük ve haksızlık ortadan kalkar. Bunun içindir ki Allah Taâlâ, "Gerçekten namaz, her türlü taşkınlık ve kötülüklerden alıkor. Allah'ı anmak, elbette en büyük ibadetir."[3] buyurmuştur. Evet, namaz, bütün şekilleriyle ve insanları bir araya toplamak suretiyle ferdî ve iç­timaî bir olgunluk sağlar. Oruç da böyledir, hac da..İnsanlığı içtimaî bakımdan tanzim etmenin en açık anlamını hac farizasında görebiliriz. Zekât ise, en ince manâsıyla zengin ile yoksul arasında içtimaî bir yar­dımlaşmadır. Bu itibarla Peygamber (S.A.), bir valisine, "Zekâtı zengin­lerinden alıp fakirlerine ver."[4] buyurmuştur.

2) Müslüman toplumunda adleti yerine getirmek. Bu, hem müs-lümanlarm kendi aralarında, hem de gayr-i müslimler arasında aynı şekilde gerçekleştirilecektir; çünkü Kur'an'da, "Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin; adaletli olun ki o, takvaya daha yakın­dır.'[5] buyurulmuştur.

İslâm'da adalet en yüksek gayedir. İslâm, bütün emir ve hüküm­lerinde adaleti gerçekleştirmeyi hedef tutar. O, insanların aynı şekilde karşılıklı haklara sâhib .olduğunu bildirerek, mü'minlerin yargı ve ta­nıklıkta başkalarına karşı adaletli olmalarını emereder. Hz. Peygamber bu hususu, şu sözleriyle en güzel şekilde beyan etmiştir: "İnsanların sana nasıl muamele etmesini istiyorsan sen de onlara öylece muâme le et"[6]

İslâm, içtimaî adaleti gerçekleştirmeyi de hedef tutmuş; dolayısıy­la kanun ve yargı karşısında bütün insanları eşit kılmış, bu hususta zengin ve yoksul arasında hiç bir fark gözetmemiştir. İslâm'da, birisi ötekisinden üstün olacak şekilde sınıf ve tabakalar yoktur. İslâm'a göre güçlü, kendisinden başkasının hakkı alınıncaya kadar zayıftır; za­yıf da, kendi hakkını alıncaya kadar güçlüdür. İnsanlar aynı toprak­tan yaratılmış olup renkler ve cinsler arasında mahiyet itibariyle hiç­bir fark yoktur. İslâmî hükümler karşısında herkes eşittir. Bu itibarla Hz. Peygamber, "Hepiniz Adem'den türediniz. Adem de topraktan ya­ratıldı."[7] ve "Arahin arap olmayana karşı bir üstünlüğü yoktur; ancak, üstünlük takva iledir."[8] buyurmuştur. Yüce Allah da, "Ey insanlar, biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanişasmız diye sizi bü­yük büyük milletlere ve küçük küçük kabilelere ayırdık. Allah katın­da en üstününüz takvada en ileride olanmizdir."[9] buyurmuştur.

İçtimaî adaleti en güzel şekilde gerçekleştirmek için İslâm, insan şahsiyetine saygıyı vâcib kılmıştır. Bu itibarla Hz. Peygamber, savaşta dahi insan uzuvlarının kesilmesini yasaklamıştır.[10] İnsanın saygıya lâ­yık bir varlık olduğunu Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak açıkça bildir­miş ve şöyle buyurmuştur: "And olsun kî biz, Adem oğullarını şerefli kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vâsıtalar verdik. Onlara gü­zel güzel rızıklar da verdik. Onları yarattıklarımızın pek çoğundan üs­tün kıldık."[11]

İçtimaî adaleti gerçekleştirmek için Yüce Tanrı, her insana İslâm bayrağının gölgesinde çalışma fırsatı bahsetmiştir. Farz-ı kifâyelerden bahsederken de işaret ettiğimiz gibi[12] islâm, bütün ümmetin birinci merhalede okutulup eğitilmesini emretmiştir. Yetenekleri icabı bi­rinci merhaleden öte gidemeyenler, kendi seviyelerine  göre  farz-ı kifâyeleri yerine getirmeye çalışırlar. İkinci merhaleye geçebilenler de daha fazla öğrenim yaparlar ve ona göre hizmet yüklenirler. Üçüncü merhaleye geçme imkânı olanlar da kendi kudretleri nisbetinde farz-kifâveleri, yani âmme hizmetlerini ifâ ederler... Böylece herkese, yeteneklerini ortaya koyma fırsatı verilir ve bundan hem ferdler, hem de toplum yararlanmış olu.

Cenab-ı Hak, kimsenin nasibi kısılmasın ve haksızlığa uğramasın diye neticeleri amellere göre takdir etmiştir; iyilik yapan onun seme­resini görür, kişi gayret ve emeği, kadar karşılık alır.

yüce Tanrı, hakları vecibelerle orantılı olarak tayin ederken içti­maî adaleti en güzel şekilde gerçekleştirmiştir. Meselâ; kadın, vecîbe­leri nisbetinde haklara sahiptir. Nitekim Kur'an'da, "Erkeklerin maruf şekilde kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da, aynı şekil­de erkekler üzerinde hakları vardır. Erkekler, onlar üzerinde bir dere­ce üstündür."[13] buyurulmuştur. İşte İslâm'da her hakka karşılık bir vecîbe vardır. Hak ile vecîbe arasında da her zaman bir bağ mevcuttur.

Bunun içindir ki İslâm Hukuku, ikiye bölünmesi kabil olan ceza­larda, köleye, hür insana verilen cezanın yansım tayin etmiştir. Ma­demki köle, hür insandan az hakka sahiptir; o halde onun cezası da ondan az olmalıdır. Bu itibarla cariyeler hakkında Cenab-ı Hak, "On­lar evlendikten sonra bir fuhuşta bulunacak olurlarsa onlara, hür ve evlenmiş kadınlara verilen cezanın yarısı kadar ceza verilir."[14] bu­yurmuştur.

İçtimaî adaletin gerçekleşmesi için toplumda fazilet ve sevginin hâkim olması, her ferdin, başkasının menfaatini kendi menfaati gibi sayması şarttır. Bu açıdan İslâmî hükümlerin bütün mânâları şu âyet-i kerîmede toplanmıştır: "Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yar­dımı emreder; taşkınlıktan, kötülükten, zulüm ve zorbalıktan nehyeder. O, size öğüt verir, tâ ki iyice dinleyip tutasınız."[15]

3) îslâmî hükümlerin gerçekleştirmeyi hedef tuttuğu gayelerden üçüncüsü de maslahat'i korumaktır. Kitab ve Sünnet'in meşru kıldığı her şeyde gerçekten bir maslahat vardır; isterse bu maslahatı, nefsî arzularına uyan bazı kişiler göremesinler.

İslâm'ın istediği maslahat, nefsî arzular değildir; o, şahsî olmayan, herkesi ilgilendiren kamu yararıdır. İslâm hukukunda önemli bir yer tuttuğu için bu konuyu biraz daha açıklamak istiyoruz.

 

Muteber Olan Maslahatlar

 

Söylediğimiz gibi İslâmî hükümlerin gerçekleştirmeye çalıştığı ve dinî nass'ların beyan ettiği maslahatlar hakîkî ve genel maslahatlardır Bunlar da, şu beş şeyin korunmasına dayanır:

1) Din, 2) Can, 3) Akıl, 4) Nesil, 5) Mal Dünyada insan hayatı bu beş şey üzerine kurulmuştur. Şerefli bir hayat, ancak bunlar saye­sinde mümkün olur. Dolayısıyla bunları korumak, bizzat insana saygı demektir. Şöyle ki:

1) Dini korumak. Din, insan'ı, hayvanlık derekesinden     kurtarıp insanlık mertebesine yükselten manevî bir müessesedir; dîne bağlı öl­mek için farz kılınmıştır. Evet, bütün ibadetler, nefsi terbiye etmek ve dan korunmalıdır. İslâm, din hürriyetini himâyesi altına almıştır. Kur'-an'da, "Dinde zorlama yoktur; iman ile küfür apaçık ortaya çıkmıştır.."[16] buyurumuştur. Yüce Tanrı, insana dinî inançlarından ötürü baskı yapılmasını yasaklamış ve "Din yüzünden işkence yapmak (fit­ne), adam öldürme (kati)den daha şiddetlidir..”[17] buyurmuştur.

Bütün ibadetler, dîni korumak ve ruhu dinî duygularla güçlendir­mek için farz klıınmıştır. Evet, bütün ibadetler, nefsi terbiye etmek ve din ruhunu geliştirmek için emredilmiştir.

2) Can korumak. Bu, insanın aziz olan hayat hakkını korumak­tır. Buna göre insanı öldürmek, onun herhangi bir uzvunu kesmek ve­ya yaralamak gibi her türlü tecavüzden korumak gerekir. İnsanın şe­ref ve haysiyetini korumak için onu sövme, zina iftirası gibi şahsiyeti rencide edici veya insanî faaliyeti sınırlayıcı şeylere karşı korumak da bu kategoriye girer. Bu itibarla İslâm, insanın iş, düşünce, söz ve otur­ma hürriyetlerini himaye eder. Keza, İslâm, hiç kimseye saldırılmak-sizın şerefli bir toplum içinde yaşamayı gerektiren bir insanın hayatının dayanaklarını teşkil eden diğer bütün hürriyetleri korur.

3) Aklı korumak. Bu, sahibini toplum için bir sıkıntı ve kötülük kaynağı haline getirecek her türlü âfetlere karşı aklı muhafaza etmek­tir. Akim korunması şu üç yönden çok önemlidir:

a) İslâm toplumunun her ferdi, birbirine iyilik ve yardımda bulu­nacak şekilde akıl bakımından sağlam olacaktır; çünkü toplumun her ferdinin aklı, yalnız o ferde ait değil, biraz da toplumun malıdır. Zira ferd, toplum yapısının bir tuğlasın: teşkil etmektedir. Buna göre, fer­din her bakımdan sağlam olmasını istemek, toplumun hakkıdır.

b) Akli dengesini yitiren ferdler topluma yük olurlar. Bu duruma ismemeleri igm onıarıri) a^u felâketlere uğratan şeyleri yasaklayıcı

yükümlere boyun eğmeleri gerekir.

c) Akıl ve şuur bozukluğuna uğrayan ferdler, toplum içinde baş­larına kötülük ve tecavüz vâsıtaları haline gelirler. O halde aklı korumak şâri'in hakkıdır; çünkü bu sayede bir çok kötülükler önlenmiş iur Hukuk sistemleri, bu konuda hem koruyucu, hem de tedavi edi-i tedbirler getirirler. İslâm hukuku da şarap içenlere ceza tertip etmiş diğer uyuşturucu maddeleri kulananları da, şarap içenlere kıyas

yaparak, cezalandırma yoluna gitmiştir.

4) Nesli korumak. Bu, bütün insan türünü korumak ve yeni nesil­lerin sevgi ve dayanışma gibi insanları birleştirici bir eğitim sistemine fföre yetiştirilmeleri demektir. Şöyle ki: her çocuk, önce ana-baba ku­cağında yetiştirilir ve böylece kendisini koruyacak bir yuva bulmuş olur. Bu da, evlilik hayatının düzenlenmesini, evlilik    hayatına karşı vâki olacak saldırılarla birlikte ırz ve namusa yönelen zina ve iftira gibi tecavüzlerin önlenmesini gerektirir; çünkü bu saldırı ve tecavüz­ler, Allah'ın erkek ve kadın cismine tevdi etmiş olduğu insanî emane­te karşı yöneltilmiş demektir. Böylece kan-koca vasıtasıyla doğum ve türeme sağlansın, insanlığın kökü kurumasın, insanoğlu mutlu bir ha­yat yaşasın, insan nesli çoğalıp güçlensin ve içinde yaşadığı topluma her bakımdan yararlı bir uzuv olsun. Zina ve zina iftirasında bulun­mak gibi fiiller için konulmuş olan bütün cezalar, hep nesli korumak gayesini gütmektedir.

5) Malı Korumak. Mal, hırsızlık ve gasb gibi her türlü tecavüzden korunacaktır. Adalet ve rızâ esasına göre insanlar arasında malî müna­sebetleri düzenlemek, malın koruyucu ve üretici ellerde artmasını sağ­lamak gerekmektedir. Perdlerin ellerindeki mal, bütün milletin maddî gücünü  (potansiyelini) teşkil etmekteir. Dolayısıyla malı ferdler ara­sında adaletli bir şekilde dağıtmak, üreticileri himaye etmek, genel ma­lî kaynakları geliştirmek ve malın haksız yere yenmesini önlemek za­rurîdir.

icar işlerini, alım-satımı ve malî konulara giren diğer akidiere bağlı ve muamelelerle ilgili şeylerin hepsini himaye etmek, malı koru­ma esasına dahildir.

İşte semavî dinlerin hepsi bu beş şeyi korumak için gelmiştir. Be- hukuk sistemleri de, hep aynı gayeleri gerçekleştirmek için çalış­maktadır. Bu konuda Hüccetü'l-îslâm el-Gazzâlî şöyle der:

'Menfaati celp ve zararı defetmek, Hakkın amaçları ve maksatla- elde etmede halkın yararı demektir; fakat biz, maslahat sözü ile şerîatin amaçlarını korumayı kasdediyoruz. Şerîatin, insanlardan ko­runmasını istediği amaçlar beştir: İnsanların dinlerini, canlarını, akıl­larını, nesillerini ve mallarını korumak. Bu beş esasm korunmasını içine alan her şey maslahattır. Bu beş esasın zayi olmasında rol oyna­yan her şey mefsedet (zararlı) olup onları defetmek maslahattır."[18]

Görüş bakımından fakihler, İslâm'ın her" hükmünde bir maslahat bulunduğunda ve Allah'ın bize bildirdiği her şeyin bizim için şifâ, rah­met ve hidayet olduğunda birleştikleri halde, şer'î hükümlerin nîasla-hat'a bağlı olup olmadığında ihtilafa düşmüşlerdir. Yani Allah'ın bil­dirdiği her şer'î hükümde bir maslahat vardır; ancak bu maslahat şer'î hükümleri bağlar mı? İşte bu hususta fakihler üç gruba ayrılmışlardır:

1) Şer'î hükümlerin maslahat ile muallel, yani maslahata bağlı ol­madığım söyleyenler. Bunlara göre Allah'ın meşru kıldığı bazı hüküm­lerde herhangi bir maslahat olmayabilir. Bu görüşü ileri sürenler, Eş'arî-lerle Zahirîlerdir. Bununla birlikte onlar, şer'î hükümlerin    hepsinin beş esasta toplanan maslahatları içine aldığını ve bunun istikra' (tüme­varım metodu) ile sabit olduğunu kabul ederler; fakat Allah yaptık­larından sorulmaz.

2) Bazı Hanefilerle bazı Şâfiîler. Bunlara göre maslahat, hükümler için illet olabilir; yani hüküm için bir emare teşkil edebilir; fakat, "O, yaptıklarından sorulmaz; onlar ise sorguya çekilirler."[19] âyetine binaen bir itiraz vâki olmaması için Allah'ın mutlaka hükümlerinde masla­hatı gözetmesi gerekmez.

3) Hükümlerin maslahat ile ta'lil edileceğini kabul edenler. Bun­lara göre de mademki Allah, kullarına iyilik va'detmekte ve acımaktadır; o halde onlardan zararı (fesadı)  defedecek ve güçlüğü kaldıracaktır. Bu görüşü     benimseyenler Mu'tezilîler, Mâtürîdîler, Malikîler, ve bazı Hanefîlerdir.Bununla birlikte onlar, nass'ları   maslahat­lara göre talil ederlerken, bunları temelinden yıkmamak için, Allah'ın iradesini bir kayda bağlamazlar; bir hükmün maslahat yönünü anla­madığımız azman aklımızı itham edip nass'ı maslahatla ilgili olmamak­tan tenzih ederler; çünkü Allah, kullarına karşı çok merhametlidir ve her şeyi bilir. O, âyetlerin sonunda emir ve nehiylerine uymayanların zâlim olduklarını açıklar. Meselâ; Kur'an'ın, "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa kendisine 'zulmetmiş olur."[20] âyeti bu kabildendir. Keza, miras hükümlerini beyan ettikten sonra âyet-i kerîme, "Allah, size sapmaya-sınız diye bunları açıklıyor; Allah her şeyi bilir."[21] sözleriyle sona erer.

Fakirlerin bu konuda gruplara ayrılarak düştükleri ihtilaf tama-en nazarîdir; çünkü hepsi de, şer'î hükümlerin gerçek maslahatları ihtivâ ettiğini, İslâm'ın geçirdiği her hükümde insanoğlu için bir men­faat bulunduğunu ve bunların biraz önce açıklamış olduğumuz beş esa-korumaya dayandığını kabul eder.

 

Maslahatların Mertebeleri:

 

Maslahatların hepsi aynı mertebede değildir. Maslahatları, şöyle uç mertebede mütalâa edebiliriz:

1) Zarûriyyât. Bunlar, yukarıda anlatılan maslahatların gerçekleş­mesi için temel teşkil ederler. Meselâ; canın korunması için hayat ve uzuvları korumak ve hayat için dayanak teşkil eden her şeyi muhafaza etmek zarureti vardır. Malı korumak için onun muhafazasını icab eden bütün tedbirlerin alınması zarurîdir. Aynı şeyleri nesli korumak için de söyleyebiliriz... Bu konuda İmam Gazzâlî şöyle der:

"Bu beş maslahatın korunması zarûrîyyat mertebesindedir. Bun­lar maslahatların en kuvvetli mertebelerini teşkil ederler. Meselâ; baş­kalarını hak yoldan saptıran kâfirin öldürülmesi,. bid'ate sevkeden bid'atçinin. cezalandırılması gerekir; çünkü bu gibi kimseler ,halkı dî­ninden eder. İslâm, kısas emretmiştir; çünkü canların korunması bu sayede mümkün olur. İçki, cezası da böyledir; çünkü ilahî teklife muhatap olan akıllar o sayede korunmaktadır. Zina için ceza konmuş­tur; çünkü neslin korunması buna bağlıdır. Hırsız ve dolandırıcıların cezalandırılmaları emredilmiştir; çünkü insanların maişetlerinin esası­nı teşkil eden ve zarurî ihtiyaç maddeleri olan mallar, ancak bu suretle korunabilir."[22]

Kısaca, zikreilen beş esasın zayi olmasına yol açan şeyleri def et­mek zarurîdir. İslâm dîni bunların korunması için çok şiddet göster­miştir. Hattâ bazan haya tehlikeye düşünce haram olan şeyleri yalnız mubah kılmakla yetinmemiş; aksine, başka bir şahsa tecavüz teşkil et­miyorsa, haram şeylerin yenilip içilmesini vâcib kılmıştır. Sözgelimi; açlıktan ölüm tehlikesine düşen kimsenin murdar ölmüş hayvan etiy­le domuz etini yemesi veya şarap içmesi vâcib olur.

2) Hâciyyât. Bunlar, beş esasın korunmasıyla ilgili olmayıp güçlü­ğü kaldırma veya bu beş esas için tedbir kabîlindendir. Kolayca kulla­nılmasını önlemek için şarap satmanın yasak edilişi, yabancı bir kadı­nın mahrem yerine bakmanın nehyedilişi, gasbedümiş bir toprak, üze­rinde namaz kılmanın caiz görülmeyişi, ihtikâr kasdıyla mal biriktirmenin men'edilisi gibi hususlar, maslahatın aslını korumakla ilgili de&îi fesada götüren yolların kapatılması (seddü'z-zerâyi') ve ihtiyat kabilin-dendir. Müzâraa, müsâkaat, selem, murabaha ve tevliye[23] gibi insanla­rın ihtiyaç duydukları akidlerin mubah oluşu da böyledir.

Dini ve şahsî hürriyetin korunması da hâciyyât nevinden olan maslahatlara misal teşkil eder. 'Bunlar olmadan haat olabilir; fakat kişi sıkıntıya düşer. Yine hâciyyâta misal olarak, nesli koruma bakı­mından, yabancı bir kadınla kucaklaşmanın yasak edilişini de zikrede­biliriz. Malı koruma bakımından gasb ve soyma fiilerinin yasaklanışı da hâciyyâta dahildir; çünkü gasb ve soyma fiileri alenî olarak yapıhr ve bu bakımdan geri almak mümkün olduğu için malın aslı kaybolmaz Gücü yeten kimselerin borçlarını vermekten kaçınmalarının cezayı mû-cib oluşu da böyledir. Aklı korumak için çoğu sarhoşluk veren şeyin azı nın içilmesinin yasaklanışı da hâciyyât nevine giren maslahatlardandır.

3) Tahsîniyyât (Kemâliyyât). Bunlar, maslahatların aslını gerçek­leştirmediği gibi onlar için tedbir mahiyetinde de değildir; fakat hay­siyet ve şerefi koruma ve beş esası himaye etme gayesine matuf olan şeylerdir. Bu kısma giren maslahatlar, mertebe bakımından önceki­lerden sonra gelir. Canı koruma hususunda bâtıl iddialar ve sövme gibi hayatın esasıyla doğrudan doğruya ilgili olmayan ve ihtiyaç nevinden de bulunmayan, fakat hayatın kıymet ve şerefini zedeleyen şeylerin ya-' saklanması bu türlü maslahatlardandır.

Aldatma, hile ve gasb gibi doğrudan doğruya malın korunmasına dahil olmayan, fakat kemal bakımından onunla alâkalı olan şeylerin yasaklanması da böyledir; çünkü aldatma, hile ve dolandırma gibi şey­ler, malda bilerek tasarruf iradesiyle, kazanç ve zarar yönlerini doğru olarak bilmekle ilgilidir. Aldatma ve benzerlerinde malın aslına tecavüz yoktur; fakat tasarruf hakkına sâhib olan şahsın iradesine tecavüz vardır ki, buna karşı o tedbirli olabilir.

Neslin korunmasında kadının süslenip püslenip sokağa çıkmasını yasaklayan şu âyet-i kerimedeki hususlar da bu kabil maslahatlara girer;

"Mü'mîn kadınlara da söyle: gözlerim sakınsınlar, ırzlarını koru­sunlar, zînetlerini açmasınlar, bunların görünen kısmı müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne kadar indirsinler. Zînetlerini kendi kocalarından, yahut kendi babalarından, yahut kocalarının   babalarından yahut kendi oğullarından, yahut kocalarının oğullarından, yahut nendi biraderlerinden, yahut biraderlerinin oğullarından, yahut kızkar-deslerinin oğullarından, yahut kendi kadınlarından, yahut  ellerindeki cariyelerden, yahut erkeklerden cinsî ihtiyaçtan kesilmiş olan hizmetçi­lerden, yahut kadınların gizli yerlerine henüz vâkıf olmayan çocuklar­dın başkasına göstermesinler.  Gizleyecekleri     zînetleri bilinsin  diye yaklannı da vurmasınlar. Ey Mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe edin; tâ ki kurtuluşa ermiş olasınız."[24]

İste bu emir ve yasaklar, kemâliyâtın korunması kabilinden olup şeref Ve haysiyetin zedelenmemesi ve günümüzdeki bazı kadınların içi­ne düştüğü küçüklükten uzaklaşılması amacını gütmektedir.

Dînin korunması konusunda itikad esasına dokunmayan, fakat dinî esaslar üzerinde şüphe uyandıran sapık fikirleri, dinî hakîkatlar arasında ince bir karşılaştırma yapma gücüne sahip olmayanların baş­ka dinlere ait kitabları okumalarını yasaklamak da bu türlü maslahat­lar arasındadır. Keza, avret mahallini örtmek, necasetten sakınmak, camilere giderken temiz ve güzel elbiseler giyinmek de böyledir. Bu maslahatların bir kısmı vâcib, bir kısmı da nafiledir. Bir çok hallerde kemal ve tahsin kabilinden olan maslahatlar vâcib olabilir.

Akim korunmasında, Emmilerin, müslümanlara haram olan içkileri ulu orta kullanmalarının yasaklanması, bu içkileri satın alanlar kendile­ri bile olsa, müslümanların içinde satmalarına engel olunması da bu nevi maslahatlardandır.                                              

 

Dînî Tekliflerde Maslahatların Dereceleri ;

 

Biraz önce küllî kaideleri itibariyle maslahatların bazı mertebele­re ayrıldığını gördük. Zarurî olanlar birinci, hâciyâta dahil olanlar ikinci ve kemâliyât nevinden olanlar üçüncü mertebeyi teşkil ediyordu. Bunlar birbiriyle çatışırsa, mertebe sırasına göre, öncekiler sonrakilere tercih edilir.

Bazı usûl bilginleri, maslahat bakımından teklifi hükümlerde de derecelenmeler olduğunu beyan etmek istemişlerdir. Onlara göre Sâri' tarafından yapılması istenilen veya yapılıp yapılmaması mubah olan herşeyde bir maslahat bulunmakta ve bu maslahat talep nisbetin-de değişmektedir. Keza, Sâri' tarafından yasaklanan herşey, bir fesadı defetmek amacını gütmekte ve bu fesad da yasak (nehiy) derecesine göre değişmektedir.

Bu itibarla İzzüddin b. Abdisselâm (öl. 660 H.) malahat-ları üçe ayırmıştır.[25]

1) Allah'ın kulları için vâcib kıldığı maslahatlar. Bunlar en üstün üstün ve orta olmak üzere üç kısımdır. En üstün maslahatlar, bizzat yüksek bir kıymet taşıdığı gibi, en kötü mazarratları defeder ve en üs­tün menfaatleri celbeder. Bu kısma giren maslahatları yerine getirmek vâcib'tir.

Vâcibler de dayandıkları maslahatlar göre derecelere ayrılırlar. Bir vâcib'de maslahat kuvvetli olursa, vâciblik derecesi de yüksek ve kuvvetli olur. Meselâ; Sâri', oruç keffâretinde köle âzad etmeyi basa almıştır; çünkü bundaki menfaat daha büyüktür. İki ay ardarda oruç tutmayı ikinci dereceye koymuştur; çünkü bu, ceza olma bakımından daha ağır ve daha faydalıdır. Bunlara gücü yetmeyen kimse için altmış fakiri doyurma keffâretini üçüncü dereceye almıştır; çünkü bu, Rama­zanda tutulması gereken bir günlük oruç için yapılacak tevbenin en gü­zel şekli olup asıl olarak oruca itibar edilmiş demektir.

İzzüddin b. Abdisselâm, maslahat derecesi gozönüne alınarak, bir vacibin "başka bir vâcib üzerine takdim edilişine dair şu misalleri zik­retmiştir:

"Boğulmakta olan insanları kurtarmanın namazlara tercih edildiği sabittir; çünkü boğulmakta olan masum insanları kurtarmak, Allah ka­tında daha faziletlidir. Burada Önce boğulan kimseyi kurtarmak, sonra da namazı kaza etmek gibi iki maslahatı birlikte korumak da müm­kündür. Namazı vaktinde kılamamış olmanın, bir müslümanı ölümden kurtarmaya denk olmadığı malumdur. Keza, bir kimse, Ramazanda boğulmakta olan bir kimseyi görse ve onu kurtarmak için orucunu bozmaktan başka bir çare bulamasa, orucunu bozar ve o adamı kurta­rır. Burada da iki maslahat birlikte gözetilmiş olur; çünkü can'da, bir Allah'ın hakkı, bir de canın sahibinin hakkı vardır; dolayısıyla o, oru­cun aslına değil, vaktinde tutulmasına tercih edilmiştir."[26]

2) Şâriî tarafından kulların Islâhı için mendub kılman maslahat­lar. Bunların en üstünü, vâcib olan maslahatlardan daha aşağı bir de­recededir. Bunlar, mubah olan hususlara ait maslahatlar derecesine ula­şana kadar inerler.

3) Mubah olan hususlara ait maslahatlar. Mubah olan bir şey ya bir maslahatı celbetmekte, yahut da bir mefsedeti defetmektedir.Bu konuda İzzüddin b. Abdisselâm şöyle der: "Mubah olan şeylerin da-ndığı maslahatlar, dünyevî hususlardır ve bir kısmı diğer bir kısmın­dan daha büyük ve daha faydalı olabilir. Bunlar için bir ecir yoktur; fakat bir kimse, yarım hurma yiyerek nefsine dünyevî bir maslahat sağlamak suretiyle iyilik etmiş olabilir."[27]

Şüphesiz mubah olan bir şeyde cüz'î ve şahsî bir maslahat vardır. Yemek, içmek ve gezinmek gibi fiillerde elbette kişi için bir menfaat vardır; fakat bunlardan ötürü bir sevap yoktur.

Vâcib veya mendub olan hususlardaki maslahatlar şahsî değildir; Onlar hem sahibine ,hem de bütün insanlara râcidir. Sözgelimi bir kimse herhangi bir sadaka verdiği zaman, bu bütün insanların yararı­na olur. Yolda bulunan eziyet verici bir şeyi kaldıran kimsenin bu davranışı, herkes için yararlı olur. Dolayısıyla bu gibi fiillerin âhirette sevabı vardır. Vacibi terketmenin de cezası vardır. Bir kimse farz olan zekâtı vermezse ülü'1-emr, zekâtı vermesi için onu icbar eder. Böyle bir kinime kıyamet günü de Allah'ın azabından kurtulamaz.

Bu açıklamalardan yapılması istenilen tekliflerle muhayyer bırakı­lan tekliflerdeki maslahatların dereceleri anlaşılmıştır.Yapılmaması istenilen tekliflerdeki maslahat yönüne gelince; bunlardaki maslahat, fesadı defetmek ve zararı önlemektir. Bunlardaki nehiy derecesi, fe-sad derecesine göre değişir. Haramdaki fesad, mekruhdaki fesad'dan daha şiddetlidir. Ayrıca nehiy, bunların her ikisinde de, fesad miktarı­na göre büyük değişiklik arzeder. Sözgelimi; zinanın yasaklanması, ku­caklaşma veya öpüşmenin yasaklanmasına eşit değildir. Gerçi her ikisi de haramdır. Şarap satmanın haram oluşu ile onu içmenin haram olu­şu, hırsızlığın haram oluşu ile dolandırıcılığın haram oluşu, bir uzvu kesmenin haram oluşu ile bir şahsı öldürmenin haram oluşu, evli bir kadınla zina etmenin haram oluşu ile evli olmayan bir kadınla zina etmenin haram oluşu aynı derecede değildir. Halbuki bunların hepsi kesin delillerle yasaklanmış hususlardır.

Mefsedetlerin taksimi konusunda İzzüddin b. Abdisselâm şöyte der:

"Mefsedetler iki kısma ayrılır: 1) Allah'ın yaklaşılmasını yasakla­dığı şeyler. 2) Allah'ın yapılmasından hoşlanmadığı şeyler. Yaklaşılması yasaklanmış olan şeyler de ikiye ayrılır: a) Büyük günahlar. Bunlar da en büyük, büyük ve orta olmak üzere üçe ayrılırlar. Meselâ; ftıefsedet olma yönünden en büyük günah, nisbeten daha küçük günah vb. Bunlar, basamak basamak küçülerek, küçük günahlara kadar iner. b) Küçük günahlar. Bunlar da, derece derece küçülerek, mekruh olanlara kadar varır. Mehruhlar da, aynı şekilde zayıflayarak, mubahların sınırına kadar ulaşır."[28]

Bu ve önceki açıklamalarından anlıyoruz ki İmam İzzüddin, yapıl, nıası istenilen şeylerle maslahatları birbirine bağlamış ve emirlerin taşıdığı maslahat miktarına göre kuvvet ifade ettiğini en güzel şekilde belirmiştir. Yine O, şerîatte haram kılınmış olan şeylerle mefsedetleri gayet iyi bir şekilde birbirine bağlamış ve yasakları mefsedet dereceleri­ne göre bir tertibe tâbi tutmuştur. Buna göre mefsedet bakımından şid­detli olan şeylerdeki yasak, aynı nisbette kuvvelidir. Yani mefsedetîer haram kılınma bakımından derecelere ayrılmakta, mefsedeti en büyük olanlar, en büyük günahları teşkil etmektedir, Sonra bunlar, günahlık bakımından fesad miktarına göre azalmakta ve nihayet yapılıp yapıl­mamasında bir fesad bulunmayan mubah derecesine kadar gelmektedir.

 

Güçlüğün Kaldırılması ve Zararı Defetme:

 

Maslahatlar, aralarındaki sıkı irtibat sebebiyle teklifi ve vaz'î hü­kümlerin amaçlarını teşkil ettiğinden, bütün şer'î hükümlerde şahsın muteber, bir maslahatı bulunduğu gözönüne alınmaktadır. Ancak, bu maslahat, daha büyük bir maslahatla çatışırsa veya başkasına bir te­cavüz mahiyeti gösterirse terk edilir. Meselâ; kendi'ihtiyacını gidermek için başkasının malını yiyen kimsenin ileri sürdüğü maslahat muteber değildir; çünkü başkasına verdiği zarar, kendisine sağladığı menfaatten daha şiddetlidir. Böyle bir durumda ibahatin zararı, başkasının malını yiyen kimsenin maslahatından daha kuvvetlidir.

Bunun içindir ki İslâm'a göre ancak zaruret halinde, yani şahsın zarurî maslahatını tehdideden ve ancak başkasının hakkını zedeleme­yen bir yasağı işlemekle savuşturulmadı mümkün olan bir durumda, o şahıs için bu yasağı işlemek vâcib olur. Dolayısıyla İslâm hukukçu­ları, "zaruretler, yasak olan şeyleri mubah kılar" prensibini kabul et­mişlerdir. Bu prensip doğrudur; ancak bazı hallerde zaruretler yasak­ları mubah, bazı hallerde de vâcib kılar. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, burada başkasının hakkına.bir ecavüz bulunmamalı veya İslâm'ın sabredildiği tadirde sevap olacağını bildirdiği bir husus olmamalıdır. Bu itibarla Kur'an'da, "O, size murdar ölmüş hayvan etini, kam, do­muz etini ve Allah'tan başkası adına boğazlanmış hayvanları haram kılmıştır; ancak kim muztar kalıp bunlardan yerse, aşırı gitmemek ve haddi geçmemek şartiyle, ona bir günah yoktur."[29] buyurulmuştur.

Görülüyor ki murdar ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti zararlı olduğu için haram kılınmıştır; fakat ölmek, bunları yemekten daha za­rarlı olduğundan bunların yenilmesi zarurî görülmüştür. Bu ise, büyük zararın küçük bir zararla defedilmesi demektir. Bunların yenilmesinden boğacak zarar, ölüm tehlikesiyle karşılaşmış olan aç kimseyi kurtar­dığı için hafiflemekte, hattâ gitmektedir. Bunun içindir ki İslâm, bun­lardan ancak açlığı giderecek kadar yenlimesine müsaade etmiş ve asın gidildiği takdirde zarar olacağım bildirmiştir. Diğer taraftan açlık o-iderilecek kadar yenilince haram şeyleri yemeyi mubah kılan zaruret ortadan kalkmaktadır.

Hükmün değişmesinde müessir olan zaruret ve çeşitlerini, birinci bölümde, "ruhsaf'tan bahsederken anlatmıştık. Tekrar hatırlamak için oraya müracaat edilebilir.

İslâm, her zaman insanların maslahatlarını gözetmiş ve ancak on­ların devamlı olarak yapabilecekleri şeyleri teklif etmiştir. Genel ola­rak ser'î tekliflerin meşakkatleri tahammül edilebilir cinsten olup de­vama engel teşkil etmez; çünkü bu tekliflerle gerçekleşen maslahatlar, ancak onları devamlı olarak yapmakla mümkün olur. Gerçi İslâm'da "cihad" gibi normal meşakkatin üstünde olan bazı teklifler varsa da bunlar herkes için farz kılmmadığı gibi, insanlar bunları sürekli olarak yapmakla da mükellef değildirler.

Diğer tekliflerin fazileti, onların sürekli olarak yapılmalarmdandır.. Bunun içindir ki Yüce Tanrı, sürekli olarak yapılabilsin diye bir kısım ruhsatlarla güçlüğü kaldırmış ve "O, dinde sizin için bir güçlük kılma­dı."[30] "Allah, size kolaylık murad eder, zorluk murad etmez."[31] buyur­muştur.

Meşakkatine tahammül etmek mümkün olan tekliflerin sürekli olarak yerine getirilmesi şerîatin amaçlarmdandır; çünkü bunların sürekli bir şekilde yapılması taata devam etmektir. Allah'a taatta bu­lunmak ise, vicdanı geliştirerek ve nefsi arzuları serkeşlikten alıkoya­rak insanı güçlü kılan ruhî bir eğitimdir. Kolay işleri sürekli olarak yapmak, insanı büyük işleri yapmaya muktedir kılar. Meselâ; her gün, her ay veya her yıl birkaç kuruş sadaka vermeye alışan kimse,'gerek­tiği zaman büyük bir malî fedakârlıkta bulunabilir.

Bunun içindir ki pek çok dinî nass'lar, kolay ve basit olan işleri yapmaya, zor ve yorucu şeylerden kaçınmaya davet etmektedir. Hz. A işe, Peygamber (S.A.)'i anlatırken, "O, iki şey arasında muhayyer bırakıldığı zaman, günah olmadığı sürece, kolay olanını tercih ederdi.’[32] demiştir. Hz. Peygamber de, "Allah yanında işlerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır."[33] ve "Allah, işlerin sürekli olanım sever."[34] bu­yurmuştur.

İbadete fazla düşkünlük, bazı sahabîlerin, kendilerini en zor iba­detler altına sokmalarına sebeb olmuştur. Onlardan bazıları, gündüz­leri oruçlu ve geceleri namazla geçirmeye başlamışlardır. Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber, onlara hitaben, "Allah'tan en çok korkanınız be. nim; fakat ben, oruç tutarım, yerim, namaz kılarım, yatıp uyurum ve kadınlarla evlenirim."[35], buyurmuştur. Solman Fâris î'nin, kendisi­ni son derecede ibadete verip ailesini ihmal eden İslâm kardeşi E b u'd-Derd a'ya söylemiş olduğu şu sözleri, Hz. Peygamber aynen kabul etmiştir: "Rabbînİn senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerin­de hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır; o halde sen de her hak sahibine hakkını ver."[36]

Hz. Peygamber, ibadet masadıyla da olsa, nefsi yormanın İslâm'­ın istemediği bir şey olduğunu beyan etmiştir. Nefsi yormaya sebeb olan meşakkatli işlere devam etmek imkânsız olup bu yüzden insanın çabası tükenir. Bu itibarla Hz. Peygamber, "Gücünüzün yeteceği işleri yapınız; vallahi siz yorulmadıkça Allah yorulmaz."[37] buyurmuştur. Yi­ne Hz. Peygamber, "Bu din çok sağlamdır. Onun İcahlarmı kolayca yeri­ne getirin (nefsinizi Allah'ın ibadetlerinden usandırmayın); çünkü binit hayvanı dermandan kesilmiş olan kimse, ne bir yer kat' eder, ne de bi­necek bir sırt bırakır.'"[38] ve "Kim bu dini güçleştirirse, onu din mağlup eder; fakat siz kolaylaştıranız ve mutedil olunuz."[39] buyurmuştur.

Böylece İslâm'da şer'î hükümlerin hakîkî maslahatlara yöneldiği­ni, insanlara itaat yollarını kolaylaştırdığını görüyoruz. Buna binâen fakihler, İslâmî hükümlerin amaçlarından faydalanarak, "zarar gide­rilir", "büyük zarar küçük zararla defedilir", "genel zararı önlemek için özel zarara katlanılır", "zararı defetmek, menfaati celbetmekten önce gelir" gibi bir kısım kaideler elde etmişlerdir. Bu suretle fatihle­rin, Kur'an nass'larmdan faydalanarak, maslahatları celbetme ve ma­zarratları defetme esasına daveti nasıl elde ettikleri ve hiç bir çağda nass'ların maslahatı gerçekleştirmediğini iddia etmedikleri anlaşılmak­tadır. Esasen nas'lara aykırı düşen maslahatlar, nefsî arzular ve fikrî sapmtılar cinsinden olup bunlara uymak, dinî nass'lar için nefsî arzula­rı hakem kılmak ve bu nass'lar üzerinde onlara ütün bir yer vermektir.

 

İctihad

 

İctihad, bir şeye ve bir işe ulaşmak için son derecede çaba harca­maktır.

Fıkıh usûlü terimi olarak ictihad, fakihin, ayrı ayrı (tafsîlî) delil­lerinden amelî hükümleri istinbat etmek için bütün imkânını harca­ması demektir. Bazı fıkıh usûlcüleri ictihad'ı; "Bütün çabayı harcamak ve imkânı kullanmaktır; bu, isterse şer'î hükümleri çıkarmak, isterse onları tatbik etmek için olsun." diye tarif ederler.

Bu tarife göre ictihad ikiye ayrılmaktadır: 1) Hükümleri çıkarıp açıklamakla ilgili içtihada 2) Hükümleri tatbikle ilgili ictihad.

 Brinci kısma giren ictihad, fer'î-amelî hükümleri tafsîlî delillerin-deiı çıkarmaya uğraşan bilginlere mahsustur. Bir kısım bilginler, bu türlü içtihadın bazı çağlarda kesileceğini (inkıta' edeceğini) söylemiş­lerdir. Bu görüşü ileri sürenler, cümhur'u veya en azından bilginlerin büyük bir kısmını teşkil ederler. Hanbelîlere göre ise, her asırda bu türlü ictihad mertebesine ulaşan bir müetehid mutlaka bulunur.

İkinci kısma giren içtihadın her çağda mevcut olacağında bilginler ittifak emişlerdir. Bu türlü ietihad'da bulunanlar, tahric ehli bilginler olup daha önce istinbat edilmiş'olan illetleri cüz'î işlere tatbik ederler. Onların bu faaliyetleri, öncekilerin çıkrmış oldukları hükümleri tat­bikten ibarettir. Bu tatbik sayesinde, üzerinde ilk müctehidlerin görüş beyan etmedikleri bir kısım meselelerin hükümleri anlaşılmış olur. İkinci kısma giren ietihad'a, "tahkîku'l-menat" adı da verilir. Mücte­hidlerin tabakalarını anlatırken bu konuya tekrar döneceğiz.

Burada önce, birinci kısma giren ietihad'da bulunmaya ehil olan müetehidin ihraz edeceği şartları gözden geçireceğiz; sonra da içtiha­dın mertebeleriyle müctehidlerin tabakalarını anlatacağız.

 

Müctehid'de Bulunması Gerekli Şartlar:

 

Hüküm istinbat edecek olan bir müetehid'de şu şartların bulun­ması gerekir:

 

1) Arapçayı Bilmek:

 

Usûl-i Fıkıh bilginleri, bir müetehid için Arap dilini bilmenin za­rurî oluşu üzerinde ittifak etmişlerdir; çünkü Kur'an, bu dille nazil ol­duğu gibi O'nu açıklayan Sünnet de aynı dille ifade edilmiştir. İmam Gazzâlî bu konuda şöyle der:

"Müctehidin, Arakların konuşmalarını anlayacak ve kelimeleri kul­lanmadaki geleneklerini bilecek kadar Arapçaya vâkıf olması şarttır; tâ ki o, kelâmın sarihini, zahir ve mücmelini, hakikat ve mecazını, âmm ve hâssmı, muhkem ve müteşâbihihi, mutlak ve mukayyedirii,- nass ve fahvâsmı, anlış ve doğru mefhumunu bilsin. Bu da, ancak Arap dilin­de ictihad derecesine ulaşan kimselerde bulunur."

Bundan anlaşılıyor ki Gazaalî, müctehidin Arapçayı tam manâsıy­la bilip onda ictihad derecesine ve onu anlama bakımından asıl bir arap seviyesine ulaşmasını şart koşuyor. Esasen herhangi bir arap, Arap dilinin bütün özelliklerini bilemez ve onu bütün incelikleriyle kullanamaz. Arapçada müctehid olan da, fıkhî hükümlerde müctehid olan da işte böyledir. Bunların ilmi de dilin bütün müfredatını, üslub-larını ve çeşitli kabilelerin lehçelerini kapsayamaz; çünkü bunların hepsini bilmek, bir insan için mümkün değildir. Şu kadar ki müctehi­din ilmi, genel olarak, Arapçanm inceliklerini kapsamalıdır; çünkü müctehdin istinbat etmek istediği hükümlerin ilk kaynağı olan Kur'an, Arapçanm en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu itibarla hüküm çıka­racak olan kimse, Kur'an'm belagat ve esrarını bilmelidir ki, bu saye­de O'nun içine aldığı hükümleri idrak edecek duruma gelmiş olsun.

İslâm şerîatinde araştırma yapan kimsenin, fıkhî nass'lardan hü­küm çıkarma kudreti, Arapçanm sır ve inceliklerini bilmesi oranında­dır. Ş â 11 b î, İslâm şerîatinde araştırma yapanları, Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralar:

"Arapçayı anlamakta mübtedî olan kimse, şerati anlamakta da mübtedîdir. Arapçayı anlamakta mutavassıt (orta) olan kimse, şerîati anlamakta da mutavassıttır ki, bu, son dereceye ulaşmamışır. Arapça­da son dereceye ulaşan kimse, şerati anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur'-an'ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının hüccet oluşu gibi. Bunla­rın seviyesine ulaşamayan kimselerin şeriat konusundaki anlayışları, kendi"seviyeleri nisbetinde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir."[40]

Bu ifade, aslında doğrudur; çünkü müctehid bir hüccettir. Mücte­hid olmayanlar onun sözü ile amel ederler. Bu mertebeye ancak, anla­yış bakımından büyük sahabîler ve onların ilmini miras olarak alan müctehid imamlara yakın bir mertebeye ulaşanlar sahib olabilirler. Müctehid imamların hepsi elbette, fıkıhaki imamlıkları nisbetinde Arapçada da imam idiler. Onlardan bazılarının Arapça bilmediğini id­dia edenler, kuru bir iftiradan başka bir şey yapmamaktadırlar.

 

2) Kur’an İlmine Sahib Olmak:

 

Bu şfartı, İmam Şafiî, er-Risale'sinde Arapçayı bilmek şartıyla birlik te ileri Sürmüştür.[41] Zira Kur'an, İslâm şerîatinin direği, Allah'ın kıya­mete kadar bakî olan kitabı ve bu şerîatin kaynağıdır. Ne var ki Kur'an ilmi ǰk geniştir. Kur'an ilmini tümü ile bilen, Hz. Peygamber'dir. Ni­tekim bu hususa Abdullahb.Ömerde işaret etmiştir. Bu itibarla "pilginler, müctehid için Kur'an'da hüküm ifade eden ve beşyüz civa­rında bulunan âyetlerin inceliklerini bilmek gerekir, demişlerdir. Bu âyetlerin inceliklerini bilmek; bunların mânâlarını kavrayarak âmm ve hâssını, onlardan Sünnetle tahsis edilenleri, nâsih ve mensûh kabul ediliyorsa, hangi hükümlerin neshedildiğini bilmektir. Ahkâm âyetle­ri hakkında böyle bir ilme sâhib olmakla birlikte, Kur'an'm ihtiva et­tiği bütün âyetleri topluca (icmâlî olarak) bilmek gerekir; çünkü Kur'­an bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Nite'kim el-Esnevi (Öİ./772 H.), bu konuda şöyle der: "Kur'an'm hüküm bildiren âyetlerini diğerlerinden ayırdetmek, zarurî olarak bütün Kur'an'ı bilmeye da­yanır."[42]

Pekiyi, Kur'an'ı tamamen ezberden bilmek şart mıdır? Bazı bil­ginler bunu şart koşmamışlardır. Onlara göre müctehidin, hüküm ifa­de eden âyetlerin Kur'an'daki yerlerini gerektiği zaman başvuracak şekilde bilmesi yeter.

İmam Şafiî'nin müctehid için Kur'an'm hepsini hıfzedip muhtevi­yatını bilmesini şart koştuğu rivayet edilmiştir.

Şüphesiz  Kur'an   ilminin   en  yüksek  derecesi,  O'nu  tam   olarak ezberden bilip bütününün mânâsını kavramak, ahkâm âyetlerini ince­den inceye araştırmak, sahâbî'lerin bu âyetlerle, ilgili tefsirlerini ve bun-\lann nüzul sebebleriyle gayelerini bilmektir. "el-Cassas" diye tanı-Jn-an EbuBekr er-Râzı (öl. 370 H). ve Ebu Abdillah el-Kurtubî (öl. 671 H.) gibi bilginler "Ahkâımı'l-Kur'an" adlı eserlerinde hüküm bildiren âyetleri açıklamaya çalışmışlardır .[43]

 

3) Sünneti Bilmek:

 

Bu şart üzerinde de bilginler ittifak emişlerdir. İçtihadın bölüne-bileceğini kabul edenlere göre müctehidin araştırmak istediği konular-la ilgili kavlî, fiilî ve takriri sünnetleri bilmesi gerekir. İçtihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre ise, müctehidin, teklîfî hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, on­larla ilgili durum ve münasebetleri iyice bilmesi gerekir. Yine onun Sünnet'in nâsih ve mensûh'unu, âmm ve hâss'ını mutlak ve mukayi yedini, tahsis edilmiş olanların bilmesi gerektiği gibi, hadislerin riva­yet yollarını, senedlerini, hadis .râvîlerinin kuvvet dereceleriyle birlikte hal ve yaşayışlarını da bilmesi icabeder.

Bu konuda bilginlerin sarfetmiş oldukları gayretler takdire sa­yandır. Hadis rivayet edenlerin hal tercemeleri ile adalet ve zabt ba­kımından dereceleri hakkında bir çok eserler yazılmıştır.

Kütüb-i Sitte.gibi Peygamber (S.A.)'e nisbet bakımından sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine birçok bilgin­ler tarafından şerhler yazılarak, hadisler sened bakımından incelen­miş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki ihtilafları ortaya konulmuştur. Bu hadis mecmuaları, fıkıh kitablarındaki tertibe göre bölümlere ayrılmış, ibadetlere taallûk eden hadisler başlı başına bir yer işgal etmiştir. Her bölüm için müstakil bir kitap unvanı verilmiş­tir. Akidler, siyer, ilim ve iman kitabları gibi.

Bu hadis çalışmaları, müctehidin Sünnet'e baş vurup ondan hü­küm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır; fakat onun, Sünnet'i genel ola­rak incelemesi, hüküm ifade eden hadisleri de derinlemesine araştır­ması, onların nâsih ve mensûh'unu tanıması, ifade ettiği hükümlerin bilinmesi bakımından gerekli olan diğer çalışmaları yapması şartır. Hükümlerle ilgili olan bütün hadisleri ezberden bilmesi şart değildir.' Ancak onları ve yerlerini, gerektiği zaman onlara müracaat metodları-m ve hadis râvîlerini bilmesi gerekir.

 

4) Üzerinde İcmâ' ve İhtilaf Edilen Konuları Bilmek:

 

Müctehid için üzerinde icmâ' edilen konuları bilmenin şart olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Kesin olarak üzerinde icmâ' edilen konular, farzların esaslarıdır; çünkü bunlar üzerinde icmâ' edildiği tevatürle sabittir. Miras esasları, Kur'an ve Sünnet'le nikâhı haram kılman ka­dınların kimler olduğu üzerinde de icmâ' edilmiştir. Sahâbîler asrın­dan müctehid imamlar çağma ve onlardan sonra günümüze kadar itti­fakla kabul edüegelen İslâmî diğer esaslar da, üzerinde icmâ' yapılan hususlara dahildir.

Üzerinde icmâ' yapılmış olan konuları bilmeken maksat, onları her zaman anlatacak şekilde ezberlemek değildir.   Müctehidin, anca araştırma konusu yaptığı mesele hakkında icmâ' veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmesi kâfidir.

Müctehid, selef-i sâlihin üzerinde icmfâ' yaptığı meselelerle birlik­te fakihlerin ihtilafa düştükleri konuları da bilmelidir. Bu itibarla müc-telaidin, Medine ve Irak fıkhının metod ve farklarım bilmesi gerek­tiği gibi, doğru olanla doğru olmayan, nass'lara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, idrak ve takdir gücüne sâhib olması lazımdır. Bu konuda Şafiî şöyle der:

"Müctehid, kendisine muhalefet edeni dinlemekten kaçınmamalı­dır; çünkü onu dinlemekle kendisi gaflete düşmekten kurtulur ve doğ­ru olarak inandığı şeyi tesbit gücü artar. Yalnız onun bu hususta çok çaba harcaması gerekir; tâ ki kabul ettiği şeyi neye göre kabul ettiğini, terkettiği şeyi neye göre terkettiğini bilsin. Keza, o, kabul ettiği şeyle muhalefet ettiği şeyden müstağni kalmamalıdır; tâ ki kabul ettiği şe­yin, terkettiği şeyden neden üstün olduğunu, Allah'ın izniyle bilmiş olsun."[44]

Bu ifade gösteriyor ki İmam Şafiî'ye göre müctehid, kendi yönün­den gaflete düşmemesi ve doğru bulup inandığı gerçekte sağlam olma­sı için muarızının görüşünü bilmelidir.

İmam Ebu Hanîfe, insanların en bilgini, onların ihtilaflarını en iyi bilendir, derdi; çünkü birbiriyle çarpışan görüşleri araştırmak, bunlar arasında parıldayan hakikat nurunun ortaya çıkmasını sağlar. İmam Mâlik de, Ebu Hanîfe'nin talebeleriyle görüşünce, onlara, kendisinin inceleme yaparken karşılaştığı meseleler hakkında Ebu Ha­nîfe'nin ne düşündüğünü sorardı.

Gerçekte sahâbîler, tabiîler ve onlardan sonra yaşamış olan fakîh-lerin görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar ara­sında karşılaştırmalarda bulunmak, kişinin tenkid, takdir ve araştırma melekesini geliştirir.

îmanı Şafiî, fakihlerin ihtilaflarından başlayarak araştırmala­rını derinleştirmek suretiyle fıkhın ölçü ve esaslarını tesbit etmiş ve böylece Fıkıh Usûlü'nü ortaya koymuştur.

Allah'a hamd olsun ki sahâbîlerin ve büyük şehirlerde ün sal­mış fakihlerin ihtilaflarını anlatan bir çok kitablar vardır. Ş î r â z î'-nin "el-Mühezzeb" adlı eseri ve Nevevî'nin buna yazdığı şerh, İbni ftüşd'ün "Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'!-Muktasid"ı, Hanbelî bil­ginlerinden İbni Kudâme'nin "el-Muğnî" si, İbni Teymiyye'-nin "Fetâvâ"sı ve "Şerhu Süneni'l-Ahkâm" adlı eserini burada anabili­re. Bunlar arasında, Hanefîlerle Şâfülerin ihtilaflarını anlatan Hanefî fıkhmdaki hilaf kitaplarının çoğu gibi, iki mezheb arasındaki farkları açıklayan eserler de vardır.

 

5)  Kıyas'i Bilmek:

 

îmanı Şafiî'ye göre ictihad, bütün şekil ve metodlarıyla kryas'i bilmektir. Şafiî, daha ileri giderek "ictihad kıyas"tır der.[45] Bu itibarla müctehid, doğru kıyas'm metodunu bilmelidir. Bu sayede o, hüküm ifade eden nass'lardan istinbat edilen esasları öğrenmiş olur. Bu esas­lar ona, ictihad yaptığı konuya en yakın olan nass'ı seçme imkânını sağlar. Kıyas'ı bilmek, şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:

a) Kıyas için asi olan nas'larla bu nass'ların ifade ettiği hüküm­lere esas teşkil eden ve fer'in hükmünü asl'a bağlayan illetlerin bi­linmesi.

b) "Taaddî (sirayet) etmediği sabit olan bir şey üzerine kıyas ya­pılamaz" prensibi gibi  kıyas'la  ilgili  kaidelerle  kıyas'a  temel  teşkil eden ve fer'i asl'a bağlayan illetin vasıflarının bilinmesi.

c) Önceki müctehidlerin hükümlerin illetlerini ortaya koymada ve hükümler için esas olarak kabul edip bir takım fıkhı hükümler çıkarır­ken dayandıkları vasıfları tesbit etmede başvurdukları "metodlarm bi­linmesi,

el-Esnevî, müctehid açısından kıyas'm bilinmesi konusunda şöy­le söyler: "Müctehid'in kıyâs'ı ve kıyas için muteber olan şartları bil­mesi gerekir; çünkü bu, bir ictihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açık­lanmasına götüren bir yoldur."[46]

 

6)  Hükümlerin Amaçlarını Bilmek:

 

İslâm'da hükümlerin amaçlarının kullar için rahmetten ibaret ol­duğuna yukarıda işaret etmiştik. Hz. Muhamraed'in peygamber olarak gönderilişinin asıl amacı budur. Nitekim Kur'an'da, "Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"[47] buyurulmuştur. Bu umu mî rahmet, derece sırasına göre zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât olmak üzere üçe arılan maslahatlara İslâm'ın riayet etmesini gerek­tirmiştir. Keza, İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil, kolaylığın tercih edilmesi, bu rahmetin bir icabıdır. İsiâmiyetin teklif ettiği meşakkatler, devamlı bir şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapılması mümkün olmayan meşakkatler, bü­yük zararları defetmek amacını güder. Yer yüzünde fesadı defetmek için cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim Kur'an'da da şöyle buyurumuştur: "Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla def'etmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok çok anılan ca­miler yıkılıp giderdi. Andolsım ki Allah, kendisine yardım edenlere yar­dım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yücedir."[48]

Müctehid, bunları bilmelidir ki, bu sayede kıyas şekillerini, hüküm­lerin esasını teşkil eden vasıf ve münasebetleri anlasın; eğer kıyas'a dayanan re'y ile hüküm istinbat etmekle yetmiyorsa. Yok eğer kıyas'a dayanan re'y ile yetinmiyor ve maslahat-i mürsele veya bazı Mâlikîle-rin deyimi ile istidlaM mürsel'e göre hüküm çıkarmak istiyorsa, insan maslahatlarının değişmez esaslardan olduğunu bilmelidir.. Eğer o, maslahata göre fetva vermek istiyorsa, gerçek maslahatlarla nefsi ve şehevî arzulardan gelen ve vehimden ibaret olan maslahatları birbirin­den ayırdetmelidir. Yine o, bir işteki maslahat ve mazarratı kavrayıp bunlar arasında karşılaştırma yapabilmelidir; tâ ki mazarratı defet­meyi maslahatı celbetmeye, bütün insanlara faydalı olan şeyleri, bazı kişilere faydalı olan şeylere tercih etsin; maslahat şekilleriyle mazarrat yönlerini ve bunların ictihad için birer esas teşkil ettiğini bilsin.

Bunun içindir ki Şâtıbî, içtihadı şöylece iki esasa dayandırır:

a) Şâri'in amaçlarını  ve  bunların  maslahatlara  dayandığını,  İs­lâm'ın gözettiği maslahalarm gerçek maslahatlar olduğunu, şehevî ar­zulardan gelen maslahatlara itibar edilmeyeceğini, bir işin bizzat fay­dalı veya zararlı olması bakımından gözönüne alınması gerektiğini bil­mek. Bu konuda Şâtıbî şöyle der: "İnsan, Şâri'in amaçlarını bütün meselelerde anlayacak bir dereceye gelirse, o, ilim öğretme, fetva ver­me ve Allah'ın bildirdiği hükümleri açıklamada Peygamber  (S.A.)'in vârisi olma vasfını kazanmış olur."[49]

b) İstinbat yapabilmek için Arapçayı tam olarak kavrayıp Kur'an ve Sünnet hükümlerini, fakihlerin icmâ' ve ihtilaf ettikleri hususlarla kıyas şekillerini bilmek. Bunların istinbat için birer vâsıta oldukları malumdur.

Ş â 11 b î'ye göre bu ki esastan birincisi asıldır, ikincisi de ona yar­dımcıdır; çünkü Şâri'in amaçlarını bilmek, içtihadın temelim teşkil eder. Arap dilini ve Kur'an hükümlerini bilmek gibi diğer hususlar ise, oirer ilmî müktesebât olup Şâri'in maksat ve gayeleri tam olarak bilin­medikçe bunlarla yeni bir hüküm çıkarılamaz. Bu itibarla Şâtıbî, "bi-ni    asıl, ikincisi de ona yardımcıdır."[50] demiştir.

 

7) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sâhib olmak:

 

Bu şart, yukarıdaki bilgileri kullanmak ve gerçek görüşleri saçm» olanlardan ayırdetmek için bir vâsıtadır. Bu şartı, el-Esnevî, şöyle anlatır:

"Müctehidin tariflerle burhanların şartlarını, bunların mukaddime (öncül Herinin nasıl sıralandığını, kendi görüşünde hatâya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye nasıl ulaşaca&ım bilmesi şarttır."[51]

Burada el-Esnevî, âdeta müctehidin Mantık bilmesini şart koş­maktadır; çünkü tarifleri, burhanları ve mukaddimleri bilmek, Mantık ilminin konusuna girmektedir. Diğer taraftan Mantık ilmi bilginler arasında tartışmalara yol açmıştır. Bazı bilginler, Mantık ilminden hoş­lanmazlar. Hattâ İbni Teymiyye, Mantık'ı tenkid için bir eser yazmıştır. Samrım ki müctehid için Mantık ilmini şart koşmayanlar, sahâbî ve ta­biîlerin fakihleriyle müctehid imamlar fıkhı ictihadlarda bulunurlarken, henüz Mantık ilminin tercüme edilip Arap-îslâm dünyasına yayılmamış olduğunu gözönüne alarak böyle düşünmüşlerdir;

Biz de müctehid için Mantık ilmini şart koşmayanlara katılıyoruz; ancak Mantıkla uğraşmanın haram olduğuna'kani değiliz. Hattâ Mantık akil bir ilim olarak kültürü kuvvetlendirir. Tartışma esnasında kişi­ye büyük bir yardımcı olur. İnsana sağlam bir ölçü verir. Hakikatleri savunurken yardım eder. Gerçi, şer'î hükümler çıkarırken sırf Mantığa dayanmak asla doğru olmaz. Müctehid için Mantık ilmini şart koşma-makla beraber biz, İmam Ş â f i î'ye uyarak, müctehidin hakikatleri kavramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir görüşe sâhib olması ge­rektiğini söylemek isteriz.

 

8) İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak:

 

Hâlis bir niyet, kalbi Allah'ın nuru ile aydınlatır; onu, bu yüce dînin özüne ulaştırır, yalnız gerçeğe yöneltir ve gerçekten başkasına meylet­tirmez. Yüce Tanrı, ihlaslı kimsenin kalbine hikmet kapılarım açar ve doğru yolu göstererek onu hatâdan korur. İslâm, ancak kalbi ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir nurdur. Bid'at ve nefsî arzula­rının peşine düşerek veya temiz bir kalble nass'lara yönelmemek sure­tiyle itikadım bozan kimsenin düşüncesine, tefekkür kudreti ne olursa olsun, onu doğru hüküm çıkarmaktan alıkoyan bir şey musallat olur, çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir. Bundan dolayıdır ki, kendilerinden sonrakilere o derin fıkıh mirasını bırakan   büyük imamalar fıkıhta ün yapmadan önce ihlas ve takvâlanyla meşhur olmuşlardır,  ilgili haberler nur ve irfanla doludur.

îslâmî hakikati araştırmada ihlas, araştırıcıyı öyle bir hale getirir 0 bu hakikati nerede bulursa bulsun alır, taassuba kapılmaz, mutla­ka kendi görüşünün doğru olduğunu ve başkalarının yanıldığını farz etmez. Nitekim büyük imamların hepsi, "bizim görüşümüz doğrudur, Yanlış da olabilir: başkalarının görüşleri yanlıştır, doğru da olabilir" derlerdi. Onlar, başkalarının görüşlerinin doğru olduğunu anlayınca kendi görüşlerinden vaz geçerlerdi. İmam Şafiî, Sünnet'e olan bağ­lılığı sebebiyle, "Hz. Peygamber'in hadîsine muhalefet edersem hangi yer beni taşır ve hangi gök beni gölgelendirir?" derdi. Yine O, "Bir Ha­dis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü duvara çarpın!" derdi. EbuHanîfe de, "Bu, bizim ulaştığımız en iyi neticedir; kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun!" derdi.

Ş â 11 b î'nin deyişiyle ictihad, müctehidi Hz. Peygamber'in postu­na oturacak bir dereceye yükseltir ve bu sayede o, Allah'ın hükümleri­ni açıklar. Hal böyle olunca bid'at ve nefsî arzularına uyanlar, bu dere­ceye nasıl ulaşırlar!

 

İçtihadın Dereceleri

 

(Müctehidlerin Tabakaları)

 

Fıkıh Usûlü bilginleri, fakihleri yedi tabakaya ayırırlar. Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler raüctehiddirier; geriye kalan tabakaları teşkil edenler de mukallid olup ictihad derecesine ulaşmamış kimseler­dir. Burada bi, bu tabakaları sırasıyla anlatacağız, her tabakanın fet­va ve ictihad bakımından yerini açıklamaya çalışacağız.

 

1) Şerîat'te Müctehidler:

 

Bunlar, ilk tabakayı teşkil eden müstakil müctehidler'dir. Yukarı­da zikrettiğimiz bütün şartların bunlarda bulunması gerekir. Kitab ve Sünnet'ten hüküm çıkaranlar, kıyas yapanlar, maslahatlara göre fetva verenler, sedd-i zerâyi' ile ictihad'da bulunanlar işte onlardır. Kısaca onlar, uygun gördükleri bütün istidlal yollarına başvurmuşlar ve bu konuda hiç kimseye tâbi olmamışlardır. Onlar, kendileri için metodlar tesbit edip bu metodlara göre fer'î meseleleri çözümlemişlerdir. Sahâ-bîlerin fakihleri; Sâid b. el-Müseyyib ve İbrahim Naha'î gibi tabiîlerin fakihleri; Câ'fer es-Sâdık ve babası "Muh a mm e d el-Bâkir, Ebu Hânîfe, Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Han-bel, Evzâî, Leys b. S aJd, Süfyan es-Sevrî, Ebu Sevr ve diğerleri gibi pek çok müctehid bu tabakaya dahildir. Gerçi onların gö­rüşleri tamamen ve tedvin edilmiş bir şekilde bize kadar ulaşmamış­tır; fakat fakihlerin ihtilaflarını anlatan kitablarda onlara ait görüşle­rin rivayet edildiğini görebiliriz. Bunların asılsız olduğuna dair bir de lil bulunmadığına göre, doğr olması kuvvetle muhtemeldir.

Eb Han'îfe'nin öğrencilerinden Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer ve diğerlerinin bu tabakaya dahil olup olmadıklarında ihtilaf edilmiştir. îbn-i  b i d î n, bunları başka birisine tâbi olan, usûlde bağımlı ve furû'da bağımsız bulunan, yani mezhebde müctehid-lik derecesine ulaşan kimselerden saymıştır. O, bu konuda şöyle der: "Mezhebde müctehid olan tabaka için hocalarının koymuş olduğu kai­delere göre hükümler çıkarmaya muktedir olan E b ti Y u s u f ve M u-hammed gibi Ebu Hanîfe'nin talebelerini misal olarak zikredebiliriz. Onlar, bazı fer'î hükümlerde hocalarına muhalefet etmişlerse de, usûle ait kaidelerde onu taklid etmişlerdir."[52]

Bu sözler tenkid edilebilir: çünkü Ebu Yusuf, Muhanımed ve Züfer, fıkhı düşüncelerinde müstakil idiler. Onlar, hiç bir zaman hocalarını taklid etmiyorlardı.Onların Ebu Hanîfe'den ders almalari, O'nun görüşlerini incelemeleri ve ilk fıkıh öğrenimlerini ondan yapmaları, fikrî istiklallerine ve ictihad hürriyetlerine engel teşkil et­mez. Eğer iş böyle olsaydı, başkasından ders alan herkesin mukallid olrnası gerekirdi ki, bu da, Ebu Hanîfe'nin bile müstakil müctehidler derecesine ulaşmamış olduğu neticesini doğururdu; çünkü Ebu Hanife, hocası Hammad b. Ebî S ü 1 e y m a n vasıtasıyla İbrahim Na­lı a'î'nin fıkhını almakla öğrenimine başlamıştır. O, İbrahim NahaTden çok şey rivayet etmiştir. Eu Hanîfe'nin fıkıh ve ictihad'daki mevkiini Küçültmek isteyenler, işte böyle söylemişlerdir. Şah Ve1iyu1 ah Dehlevî, "Huccetulfah el-Bâliga"[53] ve fakihlerin ihtilafı hakkındaki "el-İnsaf" adlı eserinde bu görüşü ileri sürmüştür. Biz, bu görüşün yan­lışlığını "Ebu Hanîfe" adlı eserimizde ortaya koyduk ve şöyle dedik: Ebu Hanîfe müstakil bir müctehid'dir; çünkü o, İbrahim Nahâ'î'nin o-örüşlerini incelemiş, bazan o'na muvafakat, çoğu zaman da muhale­fet etmşitir. O'na muvafakat ettiği şeylerde delil ve istidlale dayanmış; mücerret taklid ve ittibâ' etme düşüncesine saptanmamıştır. Aynı şe­kilde Ebu Hanîfe'nin öğrencileri de kendisinden ictihad metodlarmı almışlardır; bazan O'na muvafakat, bazan da muhalefet etmişlerdir. Muvafakatları, taklid etme işi değil; ikna olma, istidlal ve delili tasdik işidir. Bu, furû' şöyle dursun,.usûlde mukallid olanların bile yapacağı iş değildir.

Ebu Yusuf, Muhammed ve Züfe r'in hüküm çıkarırken dayandıkları prensipler, çoğu zaman hocaları Ebu Hanîf e'nin görüş­lerine uyuyor ise de, her zaman aynı değildir. Onların hocalarına bazı esaslarda bile karşı çıkışları, müstakil müctehid olduklarım gösterir. Onların hüküm çıkarma yollarında birleşmesi, taklid etmek meselesi değil, ikna olmak meselesidir. İşte mukallide müctehid arasındaki fark budur. Doğru Ölçü de bu olmalıdır.

Bu imamların hayatlarını inceleyenler, prensipler (el-usûl)'de dahi onların taklidcilikten uzak olduklarını görürler. Bu imamlar, yalnız Ebu Hanîfe'nin dersleriyle yetinmemiş, Ebu Hanîfe'den sonra başkala­rından da ders almışlardır. Meselâ; Ebu Yusuf, Hadisçilerin ders­lerine katılmış ve onlardan birçok hadis öğrenmiştir. Ebu Hanîfe, bel­ki de bu hadislere vâkif olmamıştı. Daha sonra Ebu Yusuf, kadılık mevkiini işgal etmiş, bu sebeble insanların birçok hallerine vâkıf ol-ftıuş, hocasının görüşlerine uyarken onları hükümleriyle süslemiş, ona nıuhalefet ederken yeni bilgi, görgü ve insanlar arasındaki yargılarıyla daha doğru bulduğu yolu tutmuştur. Bütün bunların Ebu Hanîfe'ye aıd olup Ebu Yusuf tarafından benimsendiğini ileri sürmek, gerçekleri ^t        demektir.

İmam Muhammed, ilmî hayatının ilk yıllarında kısa bir süre Ebu Hanîfe'nin derslerine devam etmiş, sonra İmam Mâli k'te bulu­şup O'ndan "elMuvatta"ı rivayet etmiştir. Hattâ O'nun rivayeti, Muvat-ta'ın isnad bakımından en sağlam rivayetlerinden biri sayılır. Buna gö­re, İmam Muhammed mukallid ise bu imamlardan hangisini taklid et­miştir? Ebu Hanîfe'yi mi, Mâlik'i mi? Yoksa ikisini birden mi taklid etmiştir? Hem O'nun, hem hocası Ebu Yusuf'un, hem de Züfer'in mut­lak müctehid olduklarını, usûlde de, furû'da da mukallid olmadıkları­nı söylememiz insaf ve mantık icabıdır. Burada şunu da belirtmemiz gerekir; usûl, Ebu Hanîfe devrinde tam olarak yazılmamıştı ki, talebe­leri onu Ebu Hanîfe'den aldılar ve bunda O'na tâbi oldular, denilebil-sin. O devirde usûl, ancak hüküm istinbat edilirken gözönüne alınırdı; bir ders şeklinde okutulmazdı. Nitekim bu hususu eserin baş tarafında da açıklamıştık.[54]

Burada, günümüzde böyle bir ictihad kapısı açılabilir mi? sorusu ortaya atılmaktadır. Bu soruya Şâfiüerle Hanefilerin çoğu müsbet ce­vap vermektedirler; fakat Hanefîlerin büyük bir kısmı bu kapıyı bil­fiil kapamışlardır. Bununla birlikte kimi Hanef iler, K e m âl ü d din b. el-Hüman gibi bazı. fakihlerin mutlak müctehilik derecesine ulaşmış olduğunu kabul ederler. Bundan anlaşılıyor ki ,onlar, mutlak ictihad kapısını tamamen kapamamışlardır. Bu konuda Mâliküer de Hanefî ye Şâfiîlere yakındırlar. Onlara göre, herhangi bir çağda mut­lak müctehid. bulunmayabilir; fakat her asırda mezheb'de müctehidin bulunması icabeder. Bu hususu ileride tekrar ele alacağız.

Hanbelüere gelince; onlar, her asrın bir müctehid'den hâlî kalma­sının caiz olmayacağını söylerler. Bu konuda İbn-i Kayyim e I-Cevziyye şöyle der: '"Müstakil müctehidler hakkında Peygamber (S.A.), 'Allah, bu ümmete her yüz yılın başında dînini yemleyecek hir müctehid gönderir.' buyurmuştur. Onlar, Allah'ın dînini yeniden can­landırmak için gönderdiği kimselerdir. Ali b. Ebî Tâlib, bunlar hakkında; 'yeryüzü Allah'ın hüccetle emrini yerine getiren bir kâimden lıâlî olmaz.' demiştir."

Hanbelüere gör ener türlü ictihad kapısı açıktır. Madem ki insan­ların akıl ve idrakleri değişiktir, madem ki herkes müctehid olacak kudrete sahip değildir ve herkesin ilmî ve aklî seviyesi ayrı ayrıdır; o halde hiç kimse ictihad kapısını kapayamaz ve ehil olmadıkça mücte-hidlik iddiasında bulunamaz. Ehil olmadığı halde böyle bir iddiada bu­lunan kimse, ilim ve ictihad sâhib olmak şöyle dursun, dînî konuda itimada, bile lâyık değildir.

Hanbelîler, ictihad kapısını açmakla kalmazlar, her asırda bir mutlak müctehidin  bulunmasını  zarurî  görürler.  Hanbelî  fakihlerinden İbni Ukayl, "sonrakiler (müteahhirîn), mutlak müctehid bu­lunmayan bazı çağların olabileceğini kabul etmişlerse de, bu ko­nuda eskiler (mütekaddimîn) arasında her hangi bir ihtilafın mevcud olduğu bilinmiyor." demiştir. (Hicri yedinci asırda yaşamış olan) Han­belî bilgini İbni Hamdan da, "uzun zamandan beri mutlak mücte­hid yok olmuştur. Halbuki şimdi bunun yetişmesi ilk zamanlardan da­ha kolaydır."[55] demiştir.

Şiîlerden İmamiyye mezhebine göre ictihad kapısı her zaman açık­tır. İmamîlerin ictihadları incelendiği zaman görülür ki onlar fıkıh'ı önce Kitab'a, sonra kendi vasıtalarıyla rivayet edilen Sünnet'e ve imamlarının görüşlerine dayandırırlar. Boyun eğdikleri ve sözlerini Hz. Peygamber'in Sünnet'i gibi kabul ettikleri imamlardan başka hiç kimse imamlık mevkiine gelemez. İmam Ca'fer es-Sâdık'ın söz­leri, onlar için hem usûl'de hem de furû'da hüccettir. Ebu Ca'fer Muhammed el-Bakır ve kendisinden önce yaşamış, olan baba ve dedeleriyle, kendisinden sonra gelen ve onlara göre Hz. Peygamber'in tavsiyesi uyarınca imam olarak kabul edilen torunlarının sözleri de, aynı şekilde hüccet teşkil eder.

Onikinci İmam kaybolduktan sonra -ki onun onbir asırdan beri hâlâ gelmesi beklenmektedir- bu mezheb mensubları, ictihad yap­ma hakkına sâhib olmuşlardır. Onlar ictihadlarında iki hususa bağlı kalırlar:

a)  İmamlardan rivayet edilen hiç bir şeye muhalefet etmemek ve imkân dahilinde imamların görüş ve sözlerine uyarak ictihad yapmak. Onlar, imamlara ait bir rivayet bulamazlarsa, meseleleri akılla hükme bağlarlar; çünkü onlara göre akıl; Kitab, Sünnet ve İmamların sözle­rinden sonra gelen bir hüccettir.

b)  Kesin olarak imamların koyduğu metodlara bağlı kalmak.

Biz meseleyi onların mantığı ile ele alacak olursak görürüz ki, imamların sözleri, uyulması zarurî olan Sünnet'ten sayılmakta ve ken­di imamları, Ebu Hanîfe, Şafiî, Mâlik ve Ah m e d b. Han-b e i gibi diğer mezheb imamlarına benzememekle beraber, ictihadları mutlak olarak kabul edilmektedir.

Biz onların imamlarına, diğer mezheblerin kendi imamlarına bak­tığı bir gözle bakacak olursak, onların ictihadlarının mutlak olmadı­ğını görürüz. Hattâ onların ictihadları, İmam Cafer es-Sâdık ve O'nun derecesinde bulunan imamların görüşlerine uygun olarak yapılan "bir ictihad (tahric) mertebesinden öte gidemez; çünkü onlar usûl ve furû'da imamlarına muhalefet edemezler; sadece usûl ve furû'da tah­ric yapabilirler. Buna göre, onlar, imamlara usûlde değil, yalniz furû'­da muhalefet eden ikinci tabakadaki müctehidlere bile dahil sayıl­mazlar.

 

2) Müntesib Müctehidler:

 

Bunlar, ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada imamın koyduğu usûle uyarlar ve furû'da ona muhalefet ederler. Genel olarak bunlar, imamın ulaştığı neticelere benzer ictihadlara ulaşmışlarsa, bu, onların imamla sohbet ve devamlı ilgileri olduğunu gösterir. İbn-i Âb i d i n, "Ebu Hanîfe'nin arkadaşları bunlardandır." demiştir. Eğer Ebu Yusuf, daha çok hadîs'e dayanmasa ve nisbeten kıyas'ı daha az kullanmasaydı, belki bu sözün bir değeri olurdu. Bu durumda Ebu Yusuf'un tamamen Ebu Hanîfe'ye tâbi olduğunu düşünmek im­kânsızdır. Bunun içindir ki biz, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen ve Züfer'in müstakil müctehid olduklarını söyledik.

Müntesib müctehidlere misal olarak Şafiî mezhebinde e 1-M ü-zenî'yi; Mâliki mezhebinde Abdurrahman b. Kasim, İbn-i Vehb ve Ibn-iAbdilhakem'i zikredebiliriz. Nevevî, "el-Mec-mû'un mukaddimesinde şöyle der:

"Üstad Ebu İshak[56] , bizim arkadaşlarımızın bu sıfatta (müntesib müctehid) olduğunu iddia etmiştir. Mâlik'in talebelerinden, Ahmed (b. HanbeD'den ve Davud (ez-Zâhirî) ile Hanefilerin çoğundan kendi imamlarını taklid ettikleri hikâye edilmişir. Doğrusu, tahkik ehlinin görüşü, bizim arkadaşlarımızın görüşüne uygundur. Yani arkadaşları­mız, Şafiî mezhebini taklid suretiyle değil, onun ictihad ve kıyas me­todunu sağlam ve doğru buldukları ve ictihad içyı ona uymak zorun­da kaldıkları için hükümleri İmam Şafiî'nin metoduyla anlamak iste­mişlerdir. Ebu Ali e s-S i n c i[57] de buna benzer bir mütâlâa beyan eder ve 'biz, başkasına değil Şafiî'ye tâbi olduk; çünkü o'nun görüşü görüşlerin en üstünü ve en doğrusudur. Biz, Şafiî'yi taklid etmedik'-der. Bence o'nun bu ifadesi, Şafiî'nin emrine ve el-Müzeni (öl. 264 H.)'-nin Muhtasar'ınm başında, söylediklerine tamamen uygundur."[58]

N e v e v î, bu sözleri tenkide tâbi tutar ve Şafiî müctehidlerinin hep­sinin taklid'den uzak olduklarına dair ileri sürülen iddianın doğru olamayacağım belirterek, "bazı usûl bilginleri, İmam Şafiî'den sonra müs­takil müctehid bulunmadığını söylemşilerdir." der ki, bizce, bu görüş de çok aşırıdır.

Kısaca, bu tabakaya mensub olan müctehidler, Ebu Hanîfe'nin ta­lebeleri arasında vardır. Onlar, Züfsr, Ebu Yusuf ve Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî'nin derecesine ulaşamayan kimselerdir. Meselâ; Ebu Hanîfe'nin usûl ve metoduna bağlı olan Hasan b. Ziya d, Hilâl u'r-Re'y ve diğerleri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, bazı fer'î meseleler­de Ebu Hanîfe'ye muhalefet etmişlerdir. İmam Mâlik'in talebeleri de bu tabakaya dahildirler. İmam Şafi'nin talebelerinden el-Müzenî ve benzerleri de bu tabakaya dahil olup bunlar, bazı meselelerde Şafiî'­ye muhalefet etmişlerdir. Gerçi Şâfiiler, el-Müzenî'nin kendisine has görüşlerinin Şâfü mezhebinden sayılıp sayılmayacağında ihtilafa düş­müşlerdir,

Müctehid imamları takib eden ilk çağların hemen hepsinde, me-tod bakımından imam'a bağlı olan ve furû'da ona bağlı olmayan bu tabakaya mensup müctehidlere rastlanmaktadır. Meselâ; Ebu'l-Ha-sen el-Kerhî, evlenmede denklik (kefâet) şartım kabul etmeyerek Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına muhalefet etmiştir. Ebu Bekr e 1-A s a m m da, erginlik çağma gelmemiş çocuklar üzerinde evlendirme velayetini kabul etmemek suretiyle Hanefî mezhebine muhalefet et­miştir. Bununla birlikte o, yine de Hanefî mezhebine mensuptur.

Bunlardan anlaşılıyor ki müntesib müctehidler, metod bakımın­dan imama bağlı oldukları halde, fer'î meselelerde bazan ona muvafa­kat, bazan da muhalefet etmekte ve imamın ele almadığı meseleler hakkında ictihad yapmaktadırlar.

 

3) Mezheb'de Müctehidler:

 

Bunlar, üçüncü tabakayı teşkil eden, usûl ve furû'da imama tâbi olan kimselerdir. Bunların yaptıkları, ancak hakkında imamdan her­hangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklamaktan ibarettir. Mâliküere göre her çağda bulunması lâzım gelen müctehidler işte bunlardır. Bunların ictihadlarına "tahkîku'l-menat" denilir. Bu da, öncekilerin tesbit etmiş oldukları illetleri, onların ele almadıkları me­selelere uygulamaktır. Bu tabakaya dahil olan müctehidler, mezheb-ce bir hükme bağlanmış olan meselelerde pek az ictihad yapmışlardır. O da, Öncekilerin istinbat"ettiği hükümleri, sonrakilerin örfünde mev-çud. olmayan bazı şeylere dayandırılmış olması ihtimalini gözönüne alarak, açıklamak şeklindedir. Öyleki önceki müctehidler, sonrakilerin nokta-i nazarlarını görselerdi kendi görüşlerinden vazgeçerlerdi.

Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki husus­tan dışarı çıkmamıştır:

a) Önceki müctehid imamların benimsediği kaideleri özetlemek, imamların yapmış oldukları kıyasların illetlerinden meydana gelen fı­kıh kaidelerini bir araya toplamak.

b)  Hakkında mezhebce bir nass bulunmayan hüümleri çıkarmak.

Bu tabaka, mezheblerin fıkhını yazan ve onların gelişmesini sağ­layan prensipleri koyan; tercih, görüşler arasında karşılaştırma, bazı görüşleri destekleme, bazı görüşleri zayıf olarak gösterme gibi husus­larda belli ölçüleri yerleştiren ve her mezhebin fıkhı bünyesini keskin çizgilerle diğerinden ayıran mücthidleri teşkil eder:

 

4)  Tercih Yapan Müctehidler:

 

Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidler, hakkında mezheb imamlarının ictihadlan bulunmayan furû' meselelerinin hükümlerini çıkaran, hükmü hiç belirtilmemiş meselelere dokunmayan kimseler­dir. Fakat onlar; üçüncü tabakanın tesbit etmiş olduğu tercih esasları­na dayanarak rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunmuş­lardır. Bazı görüşleri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu veya mevcut as­rın icaplarına tatbik bakımından elverişli bulunuşu sebebiyle tercih etmişlerdir. Elbette bu, yeni bir görüş beyan etmek değildir.

Bu tabakayla bundan önceki tabaka arasındaki fark çok azdır. Hattâ usûlcülerin bazısı, .haklı olarak, bu iki tabakayı bir saymıştır. Çünkü, usûle göre fikirler arasında tercih yapmak, mezheb imamları­nın ele almadığı meselelerin hükümlerini ortaya koymaktan daha az bir iş değildir. N e v e v î, el-Mecmu'un mukaddimesinde bu iki tabaka­yı bir tabaka olarak zikretmiştir.

 

5)  İstidlal Yapan Müctehidler:

 

Bunlar, İbni Âbidin'in zikrettiği beşinci tabakayı teşkil ederler. Bu tabaka mensubları, görüş ve rivayetleri karşılaştırıp "bu görüş kı­yas Ja daha uygundur", "şu görüş rivayet bakımından daha sahih ve de­lil yönünden daha kuvvetlidir" şeklinde açıklamalar yapmışlardır.

Bu tabaka ile bundan önceki tabaka arasındaki fark da pek açık değildir; çünkü İbni Âbidin'in ayrı ayrı zikrettiği üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakaları şöyle iki tabakaya indirmek mümkündür:

 

a) Tahric Yapan Müctehidler:

 

Bunlar, hakkında mezheb imamları­nın fikir beyan etmedikleri meselelerin hükümlerini çıkaran ve tahric -lerinde mezhebin kesin olarak kabul ettiği kaidelere dayanan kimse­lerdir.

 

b) Tercih Yapan Müctehidler:

 

Bunlar da, değişik rivayetler ve bir­birine aykırı görüşler arasında en sağlam rivayeti, en doğru görüşü veya bunlardan Sünnet'e en yakın, kiyas'a en uygun ve insanlar için en kolay olanı beyan etmek amacıyla tercihlerde bulunan kimselerdir.

Sayısı ne olursa olsun, yukarıda geçen tabakalardan her birinin kendisine göre bir ictihad şekli vardır.

Birinci tabaka, pek çok kâmil (mutlak) îctihad'da bulunmuştur.

İkinci tabaka, daha çok furû'da mutlak ictihad yapmış olup genel olarak usûl'de ictihad yapmamıştır.

Üçüncü tabaka, illetleri çıkarma, hükümlerin dayandığı esasları tesbit etme ve bunları meselelere uygulama bakımından ictihadlarda bulunmuştur.

Dördüncü tabaka da, üçüncü tabaka gibidir.

Beşinci tabaka ise, görüş ve rivayetleri seçme bakımından pek az ictihad yapmıştır. Aslında bu tabaka mükallid'dir; ancak mezhebe göre tefsirde, mezhebin sınır ve çerçevesini açmaksızın, aklî bir faaliyet göstermede bu tabaka mensublarının da bir rolü vardır. Kısaca, diye­biliriz ki bu tabaka, tercih etme şeklinde de olsa, kendisine göre bir ictihad'a sahiptir.

Bundan sonra ele alacağımız iki tabakaya gelince; bunlar, tamamen mukallid olup fıkhı bir ictihad'a sahip değildirler. Onlar, sadece önce­kilerin görüş ve eserlerini, toplayıp tedvin etmekle uğraşmışlardır.

 

6) Hafızlar Tabakası:

 

Bu tabaka mukallid olup öncekilerin tercihlerini bilmede hüccet sayılır. Hanefîlerden İbnî Âbidin bu tabaka hakkında şöyle der:

"Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zahir görüşü ve nâdir rivayet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir, el-Kenz, ed-Durru'1-Mulıtar, el-Vikaye ve el-Mecma' gibi muteber metinle­rin müellifleri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, Kitablarında reddedil­miş fikirleri veya zayıf rivayetleri nakletmemişlerdir."

Buna göre onların bu tutumu tercih değildir; fakat, tercih edilen­leri bilmek ve tercih sahibi müctehidlere göre tercih derecelerini bir sıraya koymaktan ibarettir. Tercih sahibi müctehidlerin tercihlerini bilmek, onlar arasında bir hüküm vermek mânâsına gelebilir. Dolayı-sıyle örilar, kendilerine göre tercih bakımından daha sağlam olan, mez­hebin usûlüne daha çok dayanan, sayı bakımından daha fazla olan veya. mezhepçe daha çok hüccet sayılan tercih sahibi müctehidlerin görüşle­rinden bazılarım seçmişlerdir.

Öncekiler gibi bunların da fetva vermek hakları vardır. Fakat bu, dar bir çerçeve içerisindedir. Hayruddin er-Remlî, el-Fetâvâ'-sında bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir:

"Şüphesiz ki muhtelif görüş ve rivayetlerin tercihe lâyık olanlarını bilmek ve onların sağlamlık veya zayıflık bakımından derecelerini tanı­mak, ilim yolunda ciddî gayretler sarf etmiş olanların sonunu gösterir. Bu itibarla müftî ve kadı'nm üzerine düşen, cevabı iyi tesbit etmek, ha­ramı helâl veya helâli haram yapmak suretiyle Allah'a iftira etmek gi­bi bir ölçüsüzlüğe düşmemektir?"[59]

 

7) Mukallidler Tabakası:

 

Müctehidlerin en aşağı tabakası, bu tabakadır. Bu tabakaya men-sub olanlar, kitablari anlayabilirler; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercihlerde bulunan müctehidlerin tercihleriyle ter­cih derecelerini ayırd edecek bilgiye sâhib değildirler.

İ b n-i  b i d i n, bunları şöyle tarif etmektedir; "Onlar doğru ve yanlışı, sağ ve solu birbirinden ayıramamışlardır. Hattâ onlar, gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun!"[60]

İbn-i Âbidin'in anlattığı bu sınıf mensubları son asırlarda oldukça çoğalmıştır. Onlar, adetâ kitablarm ibarelerine tapınırlar; kitabların içindekilerden öte gidemezler; delil, görüş ve rivayetleri birbirinden asla ayırd edemezler.

Çağımızda bu gibi insanlar çoktur. Onlar, fakihlerin sözlerine sa­rılırlar; bu sözlerin dayandığı delillere bakmazlar; hattâ, bu konuda şöyle bir görüş vardır, demekle yetinirler. Yaptıkları işleri meşru' gös­termek isteyen çevre ve sınıflar üzerinde bu tip insanların büyük etkisi vardır. Bunlar, kim söylemiş olursa olsun, kıymeti ne olursa olsun, buldukları herhangi bir görüşe sarılırlar ve açık bir delil veya tercihe lâyık bir düşünceye dayanmamış olsa bile, ona göre fetva verirler; sonra da onu her tarafa yayarlar. İbn-i Âbidin'in dediği gibi bunlara da, bunları taklid edenlere de yazıklar olsun!

Bu konuyu bitirmeden öne ebelirtmek isteriz ki Hanbelîlerin şu görüşüne biz de aynen katılıyoruz: Her çağda mutlak ietihad şartlarını haiz bir müetehidin bulunmaması doğru olmaz; çünkü böyle bir ictı-had sayesinde din, iftiracıların iftiralarından korunmuş ve onun terte­miz cevheri gösterilmiş olur. Yine böyle bir ietihad sayesinde  dînin metodundan  sapmaksızm,     hükümlerine  saçma bir  şey  katmaksızın ve dinî bağı koparmaksızın İslâmî esasları tatbik etmek imkânı doğar.

Hiç bir kimse, Allah'ın akıllara açmış olduğu bu kapıyı kapamak hakkında sahip değildir. Bu kapının kapandığını söyleyen hangi delile dayanmakta ve kendisi için mubah olan şeyi neden başkaları için ha­ram saymaktadır? Bunu sormak hakkımız değil midir? Zira bu kapının kapanması, insanları, İslâmî ilk kaynaklardan, yani Kitab'tan, Sünnet ve selef-i sâlihin eserlerinden uzaklaştırmaktadır. Hattâ taklidcilikte ifrata giden bazı kimseler, Kur'an ve Hadîs'i incelemeye lüzum yoktur; çünkü ietihad kapısı kapalıdır, diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bülâh!

 

İçtihadın Bölünmesi

 

İctihad şartlarını haiz olan kimsenin içtihadı, kayıtsız şartsız ve umumî bir ietihad mıdır? Böyle bir müctehidin her türlü dinî mesele hakkında ietihad yapması gerekmez mi? Çünkü ietihad, fıkhî bir me­leke olup buna sâhib olan kimse hem usûlü, hem de şeratin amaçlarını tam olarak bilmektedir. Onun içtihadı her hangi bir konuya münhasır olamaz; zira şerîatin her bölümü birbirine bağlıdır. Şer'î bir meselede ietihad yapacak kimse, şerîatin bütününü bilmek mecburiyetindedir. İbadet meselelerini hakkı ile bilmeyen, muamelâta ait meseleleri anla­yamaz. İetihad şartlarını haiz olan müetehide göre ietihad yapmak, fıkhî bir melekedir. Bu meleke sayesinde müetehid, bütün dinî mese­lelere nüfuz edebilir.

Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Onlara gö­re ietihad bölünmez. Nikâh meselelerinde ietihad yapan kimse, ibadet meselelerinde başkasını taklid etmez. Keza, ibadet hususunda müete­hid olan kimse, alım-satım veya nikâh hususunda taklidçi olamaz; Çünkü bu, iki zıt şeyi birleştirmek demektir. İctihadla taklidçilik bir­birine zıt olan ve bir şahısta birleşmesi mümkün olmayan şeylerdir. Doğru kıyas, metodlarını bilen bir fakih, onu aile meselelerine tatbik etmekten âciz ve muamelât işlerine tatbik etmeye muktedir olabilir ttıı? Ancak onun, belli bir konuya ait deliller hakkındaki bilgisiyle di­ğer konuların delillerine ait bilgisi eşit olmayabilir; fakat bu, onun müctehdlikten mukallidlik mertebesine düşmesi demek değildir.

Bazı Mâlikîlerle bazı Hanbelüer, Zahirîlere uyarak, şöyle demişler-dir: îctihad bölünebilir. Her hangi bir konu hakkında derin bir bilgi­ye sahip olan kimse bu konuda ictihad yapabilir. Bu, ictihad konusun-dak esaslara aykırı değildir.

Burada onun, hem müctehid hem de mukallid olduğu söylenemez-çünkü Zahirîlere göre taklid, mutlak olarak yaasktır. Kişi, karşılaştığı bir meseleyi, kendi re'yi ile değil, bir delile dayanarak fetva veren her­hangi bir fakihe başvurmak ve onun dayandığı bu delili anlamak zo­rundadır. İşte o, bu delili anlamakta müctehid demektir ve onu, bunun dışında taklid etmez; belki kendisi de onun gittiği yoldan gider.

İçtihadın bölünebileceğini ve taklidi caiz sayanlara göre, belli bir konuda ictihad yapacak kimse, bütün ictihad metodlarmı bilmek ve ictihad için gereken ehliyete sâhib olmak mecburiyetindedir. Belki o, delillerini tam olarak bildiği konuda fetva verir, diğer konularda kesin bir bilgi sahibi oluncaya kadar susar. Meselâ; br çok imamlar, kendile­rine sorulan bir kısım meseleler hakkında "bilmiyorum" diye cevap vermişlerdir. İmam Mâlik, otuz altı kadar soruya "bilmiyorum" (lâ-edrî) sözüyle karşılık vermiştir; çünkü o, bu meselelerin dayandığı delilleri o zaman incelememişti. Bununla beraber O'nun imamlık ve müctehidlik sıfatı gitmemiştir. Yine de O, Hicret Yurdunun İmamıdır.

 

İftâ (fetva verme), ictihâd'a nisbetle daha özel bir anlam taşır; çünkü ictihad, fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmaktır. Bu hü­kümlerin açıklanması hakkında her hangi bir soru bulunsun veya bu­lunmasın netice değişmez. Nitekim Ebu Hanîfe, derslerinde birçok fer'î meselelerin hükümlerini açıklarken, illetlerini istinbat ettiği kıyasları ve bu illetlerin o kıyaslara ne derecede elverişli olup olmdığını tesbit etmek için böyle yapmıştır. İftâ ise, ortada bulunan bir vakıanın hük­münü açıklamak üzere fakih tarafından verilen bir cevaptır.

Gerçek fetva, ictihad şartları ile birlikte başka şartları da kendin­de bulunduran müctehid tarafından verilir. Bu şartlar, fetva isteme (Istiftâ) vakıasını bilmek, fetva isteyen (müstefti)'in durumunu ve için­de yaşadığı toplumu incelemektir. Böylece müftî, bunların, fetva iste­yen kimse üzerindeki tesirini bilsin; Allah'ın dînini oyuncak etmesin.

Bunun içindir ki İslâm bilginleri müftlik için ağır şartlar koymuş­lardır. Ahmed b. Hanbel'den bu hususta şöyle rivayet edilir: "Bir kim­senin kendisini fetva vermeye ehliyetli görmesi için şu beş şartı haiz olması gerekir:

"1- İyi niyet sahibi olmak; çünkü iyi niyet sahibi olmayanın ne yüzünde, ne de sözünde nur bulunur.

"2- İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak.

"3- Kendinden ve bilgisinden emin olmak. '

"4 - Halka kendi otoritesini kabul ettirmek.

"5- İnsanları iyice tanımak."

İmam Ahmed'in bir müftî için ileri sürdüğü bu şartlardan anlaşı­lıyor ki müftinin, fetva isteyenin psikolojik durumunu nazar-ı dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basiretli, verdiği fetvanın neticesini ve insanlar arasında uyandıracağı tesiri kavrayacak bir görüş sahibi olması gerekmektedir. Dolayısıyla o, vereceği fetvanın kötü bir netice doğuracağını anlarsa fetva vermekten kaçınır; iyi bir netice doğuraca­ğını anlarsa fetva vermekten çekinmez.

Müftî, kendisinin, doğru yolu gösteren bir kılavuz olduğunu ve vereceği fetvanın insanları islâh etmek için bir mihver teşkil ettiğini bilmelidir. Şâtıbî, bu konuda şöyle der: "Üstün bir dereceye ulaşmış olan müftî, insanları doğruluğa ve itidale sevkeden, halka mutedil yolu gösteren kimsedir. O, insanları güçlüğe düşürmez ve gevşekliğe de sü­rüklemez."[61]

Burada Şatıbî, ifrat veya tefrite düşmenin, adalet ve doğruluktan sapma olduğunu beyan etmek; şiddet göstermenin tehlikeye sürükleye­ceğini, büsbütün müsamahalı davranmanın da çöküntüye sebeb olaca­ğını açıklamak istiyor.

Müftînin Önünde ruhsat kapısı da açıktır. O, azimete göre fetva verdiği zaman güçlük ve sıkıntıya sebep olacağını anlarsa, insanların durumuna göre ruhsat cihetine gider. Allah, nasıl azimetlerinin yerine getirilmesini seviyorsa, ruhsatlarına uyulmasını da sever. Azimetin güç­lüğe yol açtığı hallerde ruhsata uyulması, Allah katında daha sevimli­dir; çünkü Allah, kullarına kolaylık murad eder; zorluk murad etmez.

Müftî, ictihad'da yüksek bir mevki sahibi değilse ve gereken şart­ları kendisinde bulundurmuyorsa, çeşitli mezheblerden insanlar için kolay olan görüşleri seçme hakkına sâhib olabilir mi? Sahâbîlerin ih­tilafı, insanların güçlüğe düşmelerini önlemeye sebeb olmamış mıdır? Nitekim Ömerb.Abdilaziz, "Sahâbîlerin ihtilafı beni son derecede sevindiriyor... Onlar bir görüş üzerinde birleşselerdi »insanlar sıkıntı­ya düşerlerdi."[62] demiştir.

Şüphesiz müftî, ictihad yapma ve deliller arasında kuvvetli olan­ları seçebilme kudretine sahip ise, mezheblerin görüşleri arasında delil bakımından kuvetli olanları tercih edip vaziyete daha uygun olan fetvayı verir; fakat bu durumda onun şu üç şarta bağlı kalması lâ­zımdır:

1- Müftî, fetva soran kimsenin, başkasının delillerini öğrenince kendisinden almış olduğu fetvadan vazgeçeceği zayıf bir delili tercih etmemelidir.                                  

2- Seçtiği görüş, insanların yararına olmalı ve onları ne şiddete, ne de gevşekliğe sürüklemelidir.

3- Tercih ettiği görüş, iyi niyete ayanmalı, Allah'ın gazap ve rızâ­sı unutularak hükümdarı memnun etmek veya insanların keyfî arzula­rını tatmin etmek için olmamalıdır. Müftî, fetva vermeden önce hü­kümdarların maksatlarını bilip onlara uygun, fakat hakka aykırı fetva verenlerden olmamalıdır. Böyle fetva verenler, elbette çürük kimseler­dir. İnsanlar bazı müftiler görmüştür ki, onlar, kendileri ve hükümdar­lar için müsamaha, halk için de şiddet yönünü tercih etmişlerdir. Bun­lar, kendileri için çeşitli mezheblerin kolay olan görüşlerini, başkaları için de, son derecedegüçbileolsa,onlarınbağlı oldukları mezhebin o görüşlerini tercih etmekten çekinmemişlerdir.

Şâtıbî, Endülü s'de fetva veren, sonra hükümdarı kızdırdığı için fetvadan menedilen ve bir olay münasebetiyle hükümdarı memnun etmek için uygun bir fetva vermiş olan bir fakih'den sözeder.[63] Kısaca, üu hâdise ve fetva şöyledir: Endülüs Emîri N â s ı r'm sarayı civarında bir vakıf vardı. Bu, sarayın manzarasını bozuyordu; çünkü tam Emîr'in gezinti yaptığı yerin karşısında bulunuyordu. Emir, bu vakfı istimlâk et­mek ve saray bahçesine katmak istiyordu. Büyük müftüerden B a k i y y b. M a h 1 e d'e durumu bildirdi. O da, bütün âlimleri toplayıp ortaklaşa bir görüşe varmak istedi. Bilginler, Mâliki mezhebine göre vakfın sa­tılamayacağı görüşünde birleştiler. Verdikleri fetvayı Emir hoş karşı­lamadı. Bu sırada yukarıda işaret ettiğimiz fetva vermekten menedilen Muhammed b. Yahya b. Lübâbe isimli fakih durumu öğrenip Emîr'e, arzusuna uygun bir fetva vereceğini bildirdi. O, bu fetvasında Hanefî mezhebi mensubl arından vakfın satılıp değiştirilebileceğini ka­bul edenlerin görüşüne uyuyordu. Bunun üzerine Emîr Nasır, bu faki-hi diğer âlimlerle bir araya getirdi ve kendi aralarında meseleyi çözme­lerini istedi. Âlimler, Önceki görüşlerinde İsrar edince Muhammed b. Yahya, onlara şöyle hitab etti: Allah'a yemin ediniz, içinizden birine bir felâket gelseydi, siz, İmam Mâlik'in görüşleri dışına çıkarak bir kolaylık arardınız, değil mi? Onlar, evet, dediler. O da, öyleyse Emru'l-Mü'minîn böyle bir ruhsata daha lâyıktır. Buna göre durumunuzu ta­yin ediniz ve İslâm bilginlerinden O'na uygun olan görüşü alınız; çün­kü müctehidlerin hepsi birer önderdir, dedi. Bu durumda öteki fakih-ler susmak mecburiyetinde kaldılar. Bunun üzerine Kadı, mecliste ce­reyan eden durumu Emîr'e bildirdi, O da, bu fakîhin fetvasına uyarak vakfı istimlâk edip yerine kat kat fazlasını verdi.[64]

Mezheblerin görüşleri arasında tercih yapmak isteyen, müftî, aşa­ğıdaki noktalan da göz önünde bulundurmalıdır:

1- Bir görüşü, delili kuvvetli olduğu için benimsemeli, delili za­yıf olan görüşü almamalıdır. Fetvaların şaz olanlarına bağlanmamak, tercih ettiği mezhebin metodlarını bilmelidir. Bu, müftînin herhangi bir ictihad mertebesine sâhib olmasını ve taklidciliğe düşmemesini ge­rektirir. İbni Teymiyye, mezheblerin görüşleri arasında bazı seçmeler­de bulunurken böyle yapmıştır. Böyle bir ictihad gücüne sâhib olmayan bir müftî, bildiği mezheb içerisinde kalmakla yetinir; eğer o, mezhebde  derecesine ulaşmış ise.

2- Hakkında icmâ' bulunan hususu bırakıp ihtilaflı olan görüşü almamalıdır. Meselâ; o, kadının kendisini evlendirmeye yetkili olduğu­nu (velayet altında olmadığını) söyleyen Ebu Hanîfe'nin bu görüşüyle fetva vermemeli; aksi tezi savunan cumhur-i fukâhâ'nm kavline göre fetva vermelidir; çünkü bu takdirde akid, fakihlerin icmâ'ı ile sahih olmuş olur. Ancak müftî, bu hususta hem kendisinin niçin cümhûr'un görüşünü benimsediğini, hem de Ebu Hanîfe'nin görüşünü açıklayıp fetva isteyene bunlardan birisini tercih edebileceğini söyleyebilir; çün­kü mesele, haram ve helâl ile ilgili olma bakımından nâziktir; dolayı­sıyla ihtiyatlı olmak gerekir.

İhtilaflı bir meselede ihtiyat cihetini tercih etmek yerinde olur. Meselâ; bir adam, annesinden bir yudum süt emen süt kardeşiyle ev­lenmek istese; müftî, böyle süt kardeşler arasında evlenmeyi caiz gör­meyen Ebu Hanîfe ve Mâlik'in mezhebine göre fetva verir. Eğer fetva isteyen, dört beş yudumluk süt emmekle aralarında süt kardeşliği bu­lunan bir kadınla evlenmiş ve durumu birkaç çocuk sahibi olduktan sonra öğrenmiş ise, çocukların korunması için diğer müctehidlerin görüşüne uyarak, bu evliliğin devamına fetva vermek gerekir. Önceki durumda din bakımından ihtiyat yönü tercih edildiği halde, son du­rumda çocuklar için ihtiyat yönü tercih edilmiştir. Yalnız burada, müctehidlerin görüşlerini isbat için ileri sürdükleri deliller, müftinin nazarında birbirine denk olmalı ve o, bunlardan hiç birisinin kesin ol­duğunu kabul etmemiş bulunmalıdır.

3- İnsanların keyfî arzularına uymamah, maslahat ye delile bağ­lanmalıdır. Muteber olan maslahat, hayatî bir önemi haiz ve umumî maslahat (kamu yararı) olup fetva için haram veya helâl olmanın se­bebini teşkil eder.

Hanefî mezhebinin bazı imamlarına uyarak, Emîr'i memnun et­mek için vakfın satılacağına cevaz veren yukarıda hikâyesini anlattığı­mız fakih, gerçekten bir maslahatı gözetmemiştir; çünkü Emîr için bir felâket saydığı şey, sarayın manzarasının bozulmasıdır. O, burada, Emîr'in arzusuna uyarak, sarayın manzarasının güzelleşmesini değil, vakfm onarılarak güzelleştirilmesini teklif etseydi, maslahata daha uy­gun olurdu.

İslâm bilginleri, müftînin fetva vereceği mesele şahsıyla ilgili olun­ca nasıl bir fetva vermesi gerekiyorsa, halka da aynı-şekilde fetva ver­mesi üzerinde ittifak etmişlerdir. Kendisi için ruhsatı, başkaları için de şiddeti tercih eden müftî, adalet ve insaftan yoksun kimsedir. An­cak kendisi de, başkası için ruhsatı gerektiren şahsî bir ihtiyaç içeri­sinde ise mesele yoktur.

Müftî, fetva hususunda aceleci olmamalıdır. O, meseleyi ve vere­ceği fetvanın neticelerini iyice düşünmelidir. Meseleyi, hakikate ulaş­mak için derhal cevaplandırmaması ayıp değildir. Araştırmak, âcil bir durum yoksa, meseleyi daha geniş bir zaman içinde halletmek çok tabiîdir.

Hicret yurdunun imamı olan Mâlik (R.A.), fetva hususunda hiç acele etmezdi. O'nun bir mesele için günlerce uğraştığı olmuştur. O, söyle demiştir: "Bazan bana öyle bir mesele sorulurdu ki, o, beni ye-mektenj içmekten ve uykudan alıkordu." O'na dediler ki: "Ey Abdul­lah'ın babası, vallahi senin sözün insanların yanında taş üzerindeki yazı gibidir. Sen ne söylesen halk ona sarılıyor." İmam Mâlik, buna söyle cevap verdi: "Böyle olmaya hak kazanan kimse sabırla meseleyi inceleyen ve kör deve gibi önünü görmeden yürümeyen kişidir."

Hakîkaten güvenilir bir müftî, Peygamber postunda oturan insan­dır. Peygamber, haram ve helâli bildirir. Müftî de, insanlara, Peygam­berin bildirdiğini nakleder. O, şeriatı halka açıklamak hususunda Pey-gamber'in vârisidir. Nefsî arzuların onda yeri yoktur. O, ileri atılmak gerekmeyen yerde susar. Hakkı söylemek gerektiği zaman, sonucu ne olursa olsun, konuşur. O, sadece Allah'tan korkar. Başkalarının kına­ması onun için önemli değildir.

Allahim, bizi hatâlardan sen koru, sözü dinleyip en iyisine uyan­lardan eyle. EyYüce Tanrı, sen, duaları işitmektesin!..

 



[1] Enbiyâ,  107.

[2] Yunus,   57.

[3] Ankebut, 45.

[4] Buharı, Zekât: 63; İbni Mâce, Zekât: 1.

[5] Mâide, 8.

[6] Bu hadisi elimizdeki kaynaklardan bulamadık. Çeviren

[7] Müsned, c. II. s. 361, 524.

[8] Müsned, c. V, s. 410.

[9] Hucurat,   13.

[10] Buharî, Mazâlim: 30, Mağâzî: 36.

[11] İsrâ, 70.

[12] Bak. I. Bölüm, Vacibin kısımları.

[13] Bakara, 228.

[14] Nisa, 25. Kur'an'da zinanın cezası yüz deynefk (celde) olarak tayin edildiği­ne göre (Nur, 2), yansı elli deynek eder. Çeviren

[15] Nahî, 90.

[16] Bakara, 256.

[17] Bakara, 191.

[18] el-Mustasfâ, c. I. s. 287.

[19] Enbiyâ, 23.

[20] Talâk,  1.

[21] Nisa,  176.

[22] el-Mustasfâ, c. I. s. 288.

[23] Müzâraa: toprak birinden, emek diğerinden olmak şaıtiyle yapılan ortak­laşa ziraat: Müsakaat: ağaç birinden, emek ve bakım ötekinden olmak üzere ya­pılan ortakçılık; Selem: para peşin ve mal veresiye satış; Murabaha: malı kârla satma; Tevliye: malı alış fiatms1 satmadır.

[24] Nur, 31.

[25] İzzüddin b. Abdisselâm, Kavâidü'I-Ahkâm, Ticariyye tabı, c. I, s. 46-48.

[26] Kavâidü'l-Ahkâm, el - Matbaatü'I-Hüseyniyye tabı, c. I. s. 63; Ticarîyye tabı, c. I, s. 57.

[27] Kavâidü'I-Ahikâm, Ticariyye tabı, c. I. s. 48. 

[28] Kavâidü'l-Ahkâm, Ticariyye tabı, c. I. s. 48.

[29] Bakara, 173.

[30] Hac,  78.

[31] Bakara,. 185 .

[32] Buharı, Edeb: 80; Müslim, Fadâil: 77

[33] Buharı, Rikak:  18.

[34] Elimizdeki kaynaklarda bu hadisi bulamadık. Çeviren

[35] Buharî, Nikâh: 1; Müslmi, Nikâh: 5.

[36] Buharî, Savm: 51.

[37] Buharî, İman: 32. Bu Hadis-ı Şerif, Allah'ın sevabını hiç kesmeyeceğini, fa­kat 'kulun takatsiz düşüp taatını kesebileceğini beyan etmektedir. Çeviren

[38] Müsned, c. III, s. 199; Suyûtî (Bezzar'dan), Fethu'l-Kebîr, c. I. s. 425; Seran-sî, el-Mebsut, c. X, s. 145.

[39] Buharî, İman: 29; Nesâî, İman; 18.

[40] el-Mucâfakât, c. IV. s. 114.

[41] er-Risale, s. 508. vd.

[42] el-Esnevî, Şerhu Minhâci'1-Usûl, c. III, s, 208; Tahrir Şerhi Takrir kenarın­da. Bulak 1316

[43] Burada müellif, bir zühul eseri olarak, "el-Cârai' Ii Ahfcâmi'l-Kur'an" adlı tefsirin yazarı Ebu Abdillah el-Kurtabî ile "Ahkâmu'l-Kur'an" adlı eserin yazarı fcbu Bekr îbnu'I-Arabî el-îşbilî  (öl.  542 H.)'yi birbirine karıştırmıştır.  Çeviren

[44] er-Risale, 510.

[45] er-Risale, 477.

[46] el-Esnevî, Şerhu Minhâci'1-Usûl, c. III, s. 310; Tahrir Şerhi Takrir ke­narında.

[47] Enbiyâ, 107.

[48] Hacc, 40.

[49] el-Muvâfafcât, c. IV, s. 106.

[50] el-Muvâfaltât, c. IV, s. 107.

[51] Şerhu Minhâcrl-Usül, c. III, s. 310. 332

[52] Şerhu Ukûdi Resmi'1-Müftî, İstanbul 1325, s. 11.

[53] c. I, s. 307, 308.

[54] Eserin giriş kısmına bakınız.

[55] îbni Hamdan, Sıfatü'l-Fetvâ ve'1-Müftî ve'1-Müsteftî, Dimaşk 1280, s. 17.

[56] Buzat, "eI-Mühez?eb"m yazarı Ebu İshak el-İsferâyînî (öl. 476 H.)'dir.

[57] Merv'in  Sine köyünde doğmuş   olup   Şafiî   fakihlerindendir   (öl.  403, H.)

[58] Nevevî, Kitabu'I-Mecmû', yazma, Şam., Um., No. 48, 291.

[59] el-Fetâvâ el-Hayriyye, c. II, s. 32.

[60] Bak. Şerhu Ukûdi Resmi'l-Müftî s. 12.

[61] el-Muvâfakât, c. IV. s. 258.

[62] Şâtıbî, el-İ'tisam, c. III, s.  11.

[63] Bu zat, Muhammed b. Yahya b. Lübâbe (öl. 330 H.) olup Endülüs'te kadılık ve şûra meclisi üyeliği yapmıştır. Çeviren

[64] el-Muvâfakât, c. IV. s. 139.