Vad’i Hükümler - Fıkıh - Fikihusuluzsaban - 18. Sayfa
§: 191- "Vad'î Hüküm"ün Nevileri:
§: 193- "Sebeb" İle ''İllet" Arasındaki Fark:
§: 197- Rükün İle Şart Arasındaki Fark:
§: 203- İbadetlerde "Butlan" Ve "Fesâd"ın Anlamı:
§: 204- Muamelâtta Butlan Ve Fesadın Anlamı:
VAD’İ HÜKÜMLER
§: 191- "Vad'î Hüküm"ün Nevileri:
Vad'i hüküm şu nevilere ayrılır: Sebeb, rükün, şart, mâni', sıhhat-fesâd-butlan. Şimdi bunları tek tek açıklayacağız.
1- SEBEB
a) Sebebin Tarifi,
b) Sebep İle İllet Arasındaki Fark,
c) Sebebin Nevileri.
§: 192- "Seben'in Tarifi:
Usûlcüler "sebeb” kavramının "illet"i kapsayıp kapsamadığı hususunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır.
1- "Sebeb'in "illet'"i kapsadığı görüşüne sahjp olanlar "sebeb"i şöyle tarif etmişlerdir:
Sebep: Hükmün teşrî"i ile açık bur uygunluk ("münâsebe zâhira") taşısın veya taşımasın, Sâri'in, varlığını hükmün varlığı, yokluğunu da hükmün yokluğu için alâmet kıldığı durumudur. Şu var ki, eğer hüküm ile uygunluk taşıyorsa hem illet hem sebep idini alır; hüküm ile kendisi arasında açık bir uygunluk görülmüyorsa buna sadece sebep denir, illet denmez.Hüküm ile uygunluk taşıyan sebebe örnek olarak "yolculuk" durumu gösterilebilir. Zira Sâri' bu durumu, ramazanda oruç tutmamanın caizliği hükmüne sebep kılmış, hükmün varlığını bu sebebe bağlamıştır. Âyette şöyle buyurulmuştur: "Kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza etsin.[1] Yolculuğun bu hüküm ile uygunluk taşıdığı açıkça bellidir. Çünkü yolculukta zorluk ve sıkıntı vardır. Bu durumda kolaylık ve rahatlık sağlanması uygundur. Şu halde bu hükümde yolculuk durumu için sebep denebileceği gibi, illet de denebilir.
Bir başka örnek: Sarhoş etme özelliği, şarap içmenin haram kılınmasının sebebidir. Bu durum yani şarabın sarhoş etme özelliği ile belirtilen yasak hükmü arasında uygunluk bulunduğu açıktır. Çünkü bu özellik aklî dengenin kaybına yol açmakta, bu yasak hükmü ile insanların zihnî sağlığı korunmuş olmaktadır. Şu halde bu özellik sebep olarak isİmlendirilebileceği gibi illet adı ile de anılabilir.Hüküm İle aralarında açık bir uygunluk bulunmayan sebebe örnek olarak ise,' 'güneşin gökyüzünün ortasından batıya doğru eğilmeye başlaması" olayını gösterebiliriz. Bu durum Öğle namazının vacip olmasının sebebidir. Çünkü Cenâb-ı Allah "Güneşin (batıya doğru) dönmesinden.(belli vakitlerde) namazı [2]buyurmuştur. Akıl, güneşin eğilmesi durumu ile namazın o sırada vacip oluşunun teşrî kılınması arasındaki uygunluk bağını kavrayamaz. O yüzden güneşin eğilmesi olayı hakkında "sebeb" terimi kullanılır, "illet" terimi kullanılamaz. Çünkü bu durum ile hüküm arasında açık bir uygunluk bağı görülememektedir.
Başka bir örnek: "Ramazan ayının girdiğini görmek", orucun vacip olmasının sebebidir. Çünkü Yüce Allah bu farizanın varlığını, ramazan ayının varlığına (bu ayın girmiş olmasına) bağlamıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "İçinizden kim (ramazan) ayma erişirse, (farz olan) o orucu tutsun [3] buyurulmuştur. Ne var ki orucun niçin bu ayın görülmesiyle vacip olduğunu akıl kavrayamaz. O halde bu duum sebep diye anılır, illet diye anılamaz.
2- "Sebeb"in "illet"i kapsamadığı görüşünde olanlar ise "sebeb"i şöyle tarif etmişlerdir:Sebeb, Şâri'in, varlığını hükmün varlığına, yokluğunu da hükmün yokluğuna alâmet kıldığı durum olup, bu durum ile hükmün teşrî kılınması arasında açık bir uygunluk yoktur. Meselâ güneşin batıya eğilmeye başlaması öğle namazının ve güneşin batması akşam namazının, ramazan ayının girmesi ramazan orucunun vacip olması hükümlerinin sebepleridir.Bu durum ile hüküm arasında açık bir uygunluk bulunduğunda ise buna sebep denemez, sadece illet diye isimlendirilir. Meselâ ramazanda oruç tutmamanın caiz olması hükmüne nisbetle yolculuk durumu ve şarabın yasak olması hükmüne nisbetle sarhoş etme özelliği birer illettir.
§: 193- "Sebeb" İle ''İllet" Arasındaki Fark:
Yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere, birinci görüşe göre sebep, illetten daha genel ve şümullüdür. Yani her illet sebeptir fakat her sebep illet değildir. Meselâ yolculuk hali için hem sebep hem illet denebilir. Ama güneşin batıya eğilmesi veramazan ayının görülmesi için sadece sebep denebilir, illet denemez.
ikinci görüşe göre ise, sebep ve illet tamamen birbirinden ayn şeylerdir. Biri diğerinin yerine kullanılamaz. Meselâ yolculuk hali, ramazanda oruç tutmamanın caiz oluşunun illetidir. Bu durum için "sebep" denemez; zira hüküm ile aralarında akılla kavranabİlen açık bir uygunluk vardır. Diğer taraftan güneşin batıya doğru eğilmesi öğle namazının vacip oluşunun sebebidir. Bunun hakkında "illet" terimi kullanılamaz; çünkü hüküm ile aralarında akılla kavranabİlen açık bir uygunluk bağı yoktur.
§: 194- "Sebeb"in Nevileri:
Sebebi iki açıdan nevilere ayırmak gerekir:
1- Mükellefin fiili olup olmaması açısından
a) Mükellefin fiili olan ve mükellefin gücü dahilinde bulunan sebep. Meselâ ramazanda oruç tutmamanın caiz olması hükmü için yolculuk hali, bir malın mülkiyetinin kazanılması için ahm-satım sözleşmesi, bir malın kullanma hakkının doğması için kira sözleşmesi bu neviye giren birer sebeptir.
b) Esase'n mükellefin fiili olmayan sebbep. Bu neviye örnek: Güneşin batıya eğilmesi, öğle namazının vacip olmasının; akrabalık, velayet ve mirasçılık hükümlerinin; küçüğün başkasının malını telef etmesi, tazmin sorumluluğunun sebebidir.
2 -Sebebe bağlanan sonuç (müsebbeb) açısından:
a) Teklifi bir
hükmün sebebi. Meselâ, n
b) Mükellefin fiilinin sonucu olan bir hükmün sebebi. Meselâ, ahm-satım sözleşmesi, mülkiyet hakkının kazanılması için; vakıf tasarrufu, mülkiyetin elden çıkması için; gayrı menkule ortak veya bitişik komşu olma, şuf'a hakkına sahip olmak için birer sebeptir.Burada dikkat edilmelidir ki, bir şey, ancak rükünleri ve şartlan yerine gelmişse ve . mani de bulunmuyorsa sebep olabilir. Böyle olmadığı takdirde hukukî bir sebepten
aözedilemez.
Su hususu da
hatırlatmak gerekir: Eğer sebep mükellefin gücü dahilinde ise ve mükellef bunu
rükünleri ve şartları ile birlikte yerine getirirse, mükellef bu sebebin
sonucunu kasdetmemiş bile olsa, müsebbeb
(sonuç) bu sebebe bağlanır. Hatta mükellef bu sonucun doğmamasını kasdetse bile, sonuç sebebe bağlanır. Çünkü müsebbebatın (sonuçların) sebeplere bağlanması Şâri'in hükmü ve iradesi iledir; mükellefin isteyip
istememesinin bu hususta bir dahli olamaz.Buna göre,
bir kimse bir şey satın aldığında, kendisi istememiş olsa bile mülkiyet hükmü
sabit olur. Bir kimse bir kadınla nikâhlandığmda
kendisi istememiş bile olsa aralarında kan koca ilişkisi kurmaları helâl olur.
Diğer akit ve hukukî muameleler de hep böyledir: Mükellef onu yerine
getirmişse, şer'ân ona bağlanan sonuçlar da
kendiliğinden doğar.Meselâ bir kadınla evlenen kimse, onunla, mehir ve nafaka hakkının bulunmayacağına dair anlaşmış bile
o
2- RÜKÜN
§: 195- "Rükn"Ün Tarifi:
"Rükn": Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsurdur. Meselâ namaz için "Kur'ân tilâveti!' (Kurân'dan bir miktar okumak) bir rükündür. Çünkü Şâri'in nazarında namazın meydana gelmiş sayılması tilâvetin varlığına bağlıdır; hem de tilâvet namazın yapısından bir parçadır.
Bir başka örnek: Evlenme akdi için "icap ve kabul" bir rükündür. Çünkü evlenme akdinin varlığı icap ve kabulün varlığına bağlıdır ve bu akdin bir cüzüdür.
3- ŞART
a) Şartın Tarifi,
b) Şart İle Rükün Arasındaki Fark,
c) Şartın Nevileri.
d) Ca'lîŞart.
§: 196- "Şartın Tarifi:
"Şart" : Birşeyin varlığı kendi - varlığına bağlı olmakla beraber, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş veya vasıftır. Meselâ namaz için "abdest" bir şarttır. Abdest bulunmayınca geçerli bir namazın varlığından da sözedilemez. Bununla beraber abdest, namazın mahiyetinden bir parça teşkil etmez.
§: 197- Rükün İle Şart Arasındaki Fark:
Geçen açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere, rükün ve şart şu özellikte birleşmektedir: Her ikisinin de yokluğu kendisi ile bağlantısı olan hükmün yokluğunu gerektirir. Ayrıldıkları nokta ise şudur: Rükün, ilgili olduğu hükmün mahiyetinden bir parçadır, şart ise böyle değildir, o hükmün mahiyetinin dışında kalmaktadır.
§: 198- Şartın Nevileri:
Şart iki neviye ayrılır:
Birinci nevi: Sebebin şartı Meselâ "ihsan” yani meşru bir evlilik içinde zifafa girmiş olmak, zinanın recim cezasını gerektiren bir sebep olmasının şartıdır. Bir başka anlatımla, zina suçu recim cezasının sebebidir; fakat bu sebebin sözkonusu hükmü doğurabilmesi için "ihsan" şartının varlığı gerekir. Buna göre, muhsan olmayan bir kimse zina ettiğinde, ona recim cezası uygulanamaz. Zira sebebi (zina fiilini) tamamlayan şart (ihsan durumu) yoktur.Aynı şekilde, kısas cezasının sebebi olan öldürme fiilinde "amd ve udvân"yani kasıt ve düşmanlık durumu, sözkonusu sebebin şartıdır. Bu şart yoksa sebep noksan kalacağından kısas cezası da uygulanamaz.
Bir başka Örnek: Mirasçihk hükümün sebebi akrabalık veya evlilik bağının bulunmasıdır. Fakat din birliği bu sebebi tamamlayan bir sattır. Bu şart gerçekleşmemişse sebep yok sayılacağından mirasçılık hükmü de yoktur.
ikinci nevi:
Hükmün şartı.Meselâ, evlenme akdinde şahitlik şartı böyledir. Çünkü bu şart,
evlenmenin geçerliliği hükmünün şartıdır. Şahitlik gerçekleşmeyince, evlenme
akdi de sahih olmaz.Zekâtta, n
lanmış oluyor.
§: 197- Ca'lî Şart:
Bazen "şart" kelimesi, insanlar tarafından kendi hukukî muameleleri ile ilgili oiarak ileri sürülen kayıtlar için kullanılır, ki buna terim olarak "ca'lî şart"denir.
Ca'lî şart iki türlü olur:
1- Kişinin kendi tasarruf ve iradesi ile meydana getirdiği, kendi muamele ve borçlanmalarının varlığını buna bağladığı şart. Bu tür şartta kişi kendisi ile ilgili bîr hukukî muameleyi bir ta'lik edatı kullanarak belirli bir durumun meydana gelmesine bağlamaktadır. Meselâ erkeğin karısına "falan kimse ile konuşursan boşsun" demesi veya bir kimsenin "İmtihanlarda başarılı olursam fakirlere şu kadar para tasadduk edeceğim" diye nezretmesi böyledir.
Fakihler bu tür şarta "ta'likî şart, böyle şarta bağlanan tasarrufa da "akd-i muallak" adını verirler.[6]
2- Borçlanma sağlayan sözleşme ve hukukî muameleler esnasında, insanların ileri sürdükleri şart. Meselâ bir kimsenin, kendisi bir yıl içinde oturmak şartı ile başkasına ev satması, bir erkeğin kayınpederinin evinde oturma şartını yahut karisini belirli bir şehrin dışına çıkarmamak kaydım kabul ederek yaptığı evlilik, bu tür şartlar ihtiva eden hukukî muamelelerdir.Fakihler bu tür şarta "takyidi şart" böyle şart ihtiva eden tasarrufa da "mukayyed tasarruf" adını verirler.Fakihler, bütün sözleşmelerin ve hukukî muamelelerin şarta talikine cevaz vermedikleri gibi, sözleşmelerin ve hukuki muamelelerin meydana getirilmesi sırasında her türlü şartın ileri sürülebilmesini de kabul etmezler. Bu iki nokta ile ilgili olarak fıkıh kitaplarında fukahanın görüşlerine dair geniş bilgi yer almıştır. Bu konudaki detayların incelenme yeri burası olmadığı için daha fazla açıklama yapmayacağız.
4- MÂNİ'
a) Tarifi,
b) Nevileri.
§: 200- "Mâni'in Tarifi:
"Mâni": Varlığı, sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durumdur.
§: 201- Mâni'in Nevileri:
Yukarıdaki tariften anlaşılacağı üzere, manî, iki nevidir:
1- Hükmün mâni'i,
2- Sebebin mâni'i.
* Hükmün mâni'i: Varlığı, sebebi gerçekleştiği ve şartlan bulunduğu halde sebebe hüküm bağlanmaması sonucunu doğuran durumdur. Buna bazı örnekler verelim:
- Vârisin murisini kasten öldürmesi miras hükmünün doğmasına engel teşkil eder. Hükmün sebebi olan akrabalık veya evlilik bağı mevcut olsa ve miras hükmü için gerekli şartlar gerçekleşmiş olsa bile, bu mani hükmün doğmasını engeller.
-Katilin maktulün babası olması, -fakihlerin çoğunluğuna göre- kısas cezasının uygulanmasına engeldir[7]Kısas hükmünün sebebi olan kasıt ve düşmanlık mevcut olsa ve bu cezanın uygulanması İçin gerekli şartlar yerine gelmiş olsa bile babalık ("Übüvvet") kısas hükmünün sûbutuna mânidir.
- Namazın vücubunun sebebi olan vakit bulunsa bile, hayız ve nifas halinin varlığı namazın vacip olmasına engeldir.
Sebebin mâni'i:
Varlığı sebebin gerçekleşmesini engelleyen durumdur. İyi incelenirse ^Örülür
ki, esasen bu, sebebin şartlarından birinin ortadan kalkmasından ibarettir."Meselâ,
zekâta tabi mallardan n
5- SIHHAT - FESÂD - BUTLAN
Bu kelimelerin terim anlamlarını açıklamadan Önce, bazı giriş bilgileri vermemiz uygun olacaktır. Sahîh, fâsid ve batıl, mükelleflerden sâdır olan meşru fiiller için, şer'ân gerekli rükün ve şartlan taşıyıp taşımamasına göre yapılan birer nitelendirmedir. Şöyle ki:Bir takım sonuçlar elde etmek üzere yapılan ve kendisine bir kısım hükümler bağlanan meşru fiiller iki kısımdır:
Birincisi: İbadetlerdir. Bunlar Allah'a yaklaşmak ve insanla Yüce Yaradan'i arasındaki bağı pekiştirmek maksadıyla yapılan işlerdir. Namaz, zekât, oruç ve hac gibi.
İkincisi: Muamelâttır. Bunlar da, insanların kendi aralarındaki hukukî ilişkileri düzenlemek üzere yaptıktan fiillerdir. Alım-satim, kira ve evlenme sözleşmeleri ve boşama tasarrufu gibi.
Sâri', bu fiiller için bir takım rükünler ve şartlar koymuştur ki, o rükünler olmadıkça fiil gerçekleşmez ve şartlar bulunmadıkça fiil muteber sayılmaz. İşte mükellef, bu fiillerden birini Şer'ân gerekli rükünleri ve şartlan ile birlikte yerine getirirse, bu Sâri' nazarında "sahîh" bir fiildir. Bu fiil İle ulaşılmak istenen sonuçlar kendisine bağlanır.Meselâ bu iş bir ibadetse, diyelim ki vacip olan bir namaz ise, bu ibadetin söylenen şekilde ifası ile mükellefin zimmeti borçtan kurtulur. Âhirette sevabı haketmiş olur. Eğer bu iş muamelâttan ise, diyelim ki bir alıtn-satım sözleşmesi ise, satılan şeyin mülkiyeti alıcıya satım bedelinin mülkiyeti de satıcıya intikal eder, herbirisi için mülkiyeti kendisine intikal eden şey üzerinde tasarruf etmek helâl olur.Şayet mükellef bu fiillerden birini herhangi bir rüknünü yerine getirmeksizin yaparsa, fiilin ibadetlerden veya muamelâttan olduğuna bakılmaksızın bütün fakihlere göre "batıl"dır, bu fiile hiçbir sonuç bağlanamaz. Meselâ vacip bir namaz ise, mükellefin zimmetinden bu borç düşmez, ahm-satım sözleşmesi ise, mülkiyetin İntikali sonucu doğmaz.
Eğer mükellef bu fiillerden birini rükünleriyle birlikte yerine getirmekle beraber, fiil muteberlik şartlarından birini taşımıyorsa bakılır: Fiil ibâdetlerden ise, fakihlerin ittifakı ile, aynı anlama gelmek üzere "batıl" veya "fâsid" diye nitelenir ve bu fiile hiçbir hüküm bağlanmaz. Fiil ibadetlerden değil muamelâttan ise, fakihlerin çoğunluğuna göre ibadetlerde olduğu gibi "batıl" veya "fâsid" diye nitelenir ve hiçbir hüküm bağlanmaz; Hanefîler ise böyle fiile "bâtıl" demeyip sadece "fâsid" derler ve bazı hükümler bağlarlar.
§: 202- Sıhhat"in Anlamı:
Yukarıda söylenenlerden anlaşılmış olmalıdır ki, "sıhhat1'in anlamı konusunda fakihler arasında görüş ayrılığı yoktur. Hepsine göre "sahih", ister ibadetlerden ister muamelâttan olsun, şer'ân belirlenmiş rükünleri ve şartlan ihtiva etmek suretiyle Şâri'in emrine uygun olan fiil demektir. Böyle bir fiile, kendisi ile elde edilmek istenen bütün şer'î sonuçlar bağlanır.
§: 203- İbadetlerde "Butlan" Ve "Fesâd"ın Anlamı:
Fakihler ibadetlerde "butlan” ve "fesâd"ın anlamı hususunda da fikirbirliği etmişlerdir. Bunların ikisi de ibadetler konulunda aynı anlama gelir: Eksiklik ister rükünlerde ister şartlarda olsun, Şâri'in emrine aykırı olan fiil "bâtıl" veya "fâsid" diye anılır. Meselâ secdesiz bir namazda rükün, abdestsiz kılınan bir namazda şart eksiktir. Bunlardan her biri, her iki terim ile anılabilir.
§: 204- Muamelâtta Butlan Ve Fesadın Anlamı:
Fakihlerin, butlan ile fesâd arasında ayırım yapılmasına dair ihtilâfı, muamelât konusundadır. Çoğunluğa göre, bunların her ikisi -tıpkı ibadetlerde olduğu gibi- aynı anlama gelir. Hukukî muamelenin Şâri'in emrine aykırılığı ister -akıl hastası veya gayrı mümeyyiz çocuğun satış sözleşmesi yapması yahut ölü etinin satış sözleşmesine konu edilmesi durumlarında olduğu gibi- rükünlerde bir eksiklik tarzında olsun, ister -belirsiz bir bedel karşılığında satış yapma veya fasid bir şartı taşıyan satış sözleşmesi yapma durumlarındaki gibi- şartlarda bir eksiklik olsun, bu fiil geçersizdir, kendisine hiçbir hukukî sonuç bağlanamaz. Bu fiile "bâtıl" denebileceği gibi "fâsid" de denebilir.Hanefîlere gelince: Onlar muamelât konusunda butlan ve fesadı farklı anlamlarda kullanırlar.
Hanefîlere göre butlan, hukukî muamelenin, rükünlerden veya bu rükünleri ayakta tutan temel hususlardan birindeki eksiklik yüzünden Şâri'in emrine aykırı bulunmasıdır. Meselâ akıl hastasının yaptığı satım sözleşmesi, konusu ölü eti olan bir satım sözleşmesi, evlenilmesi haram olan akrabalardan biri ile yapılan nikâh akdi birer bâtıl hukukî muameledir ve bunlar (sahih olarak meydana getirilmeleri halinde doğuracakları) hukukî sonuçlardan hiçbirini doğurmazlar.Hanefîlere göre fesâd ise, hukukî muamelenin, rükünler ve bu rükünleri ayakta tutan temel hususlar bakımından Şâri'in emrine uygun olmakla beraber, bu unsurların dışında kalan şartlardan birinde Şâri'in emrine aykırı bulunmasıdır. Meselâ taraflarca bilinmeyen bir bedel karşılığında yapılan satım sözleşmesi, fasit bir şart taşıyan satım sözleşmesi ve şahitsiz nikâh akdi birer fasit hukukî muameledir. Hanefîler bunlara "bâtıl" demezler ve bir takım hukukî sonuçlar bağlarlar. Meselâ fasit bir satım sözleşmesinde, alıcı, satıcının sarih veya zımnî muvafakati ile satım konusu malı teslim almış ise, bu rnaî üzerinde müşteri lehine mülkiyet sabit olur; fakat müşterinin bu maldan faydalanması (taraflar sakatlığı giderip sözleşmeyi sahih hale dönüştürmedikçe) helâl olmaz. Fasit bir nikâh akdinde, eğer zifaf meydana gelmiş ise, kadın mehiri hakeder, ayrıldığı zaman iddet beklemesi gerekir ve nesep sabit olur; fakat (nikâh sahih hale dönüştürülmedikçe) bu nikâhla tarafların karı-koca hayatı yaşamları helâl olmaz, nafaka gerekmez ve taraflar arasıda mirasçılık cereyan etmez.Çoğunluk ile Hanefîler arasındaki bu ihtilâf, "Nehyin, fiilin lüzumlu vasıflarından birine yönelik olması halinde sonuçlan nelerdir?" konusundaki görüş ayrılığına dayanmaktadır. Bu konu hakkındaki açıklamalara üçüncü bölümde "Nehiy" bahsinde yer verilecektir.
[1] el-Bakara 2/185:
[2] el-İsrâ' 17/78.
[3] el-Bakara 2/185.
[4] Şâtibî, el-muvâfakaat. I. 178 vd.
[5] Aynı anlamda bkz. Ebu Davûd, Zekâl, 4; Tirmizî, Zekât, 8, 10; Muvatta", Zekât, 4, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 148.
[6] Burada "akid" kelimesini "hukukî tasarruf" şeklinde anlamak gerekir. Çünkü İslâm hukuku terminolojisinde tek taraflı irade ile meydana getirilen hukukî muameleler için de "akid" terimi kullanılabilmektedir
(mütercim)
[7] bkz. dipnot 292.
İslami Okul Okulların En Önemlisi