Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Vaz'olunduğu Mana Bakımından Lâfız - Fikihusuluzsaban - 22. Sayfa

VAZ'OLUNDUĞU MANA BAKIMINDAN LÂFIZ. 2

§: 230- Vaz'olunduğu Mana Bakımından Lâfız: 2

1- HASS. 2

S: 231- Hâssın Tarifi: 2

5: 232- Hâss’ın Delâleti: 2

§: 233- Hâss'm Kat'îliğinden Maksat: 3

§: 234- Hâss'ın Delâletine Dayanan Bazı Fıkhı Meseleler: 3

§: 235- "Hâss"ın Nevileri: 5

A-MUTLAK VE MUKAYYED.. 5

§: 236- "Mutlak"m Manası: 5

§: 237- "Mukayyed"in Manası: 6

§: 238- Mutlakın Hükmü: 6

§: 239-Mukayyedin Hükmü: 7

§: 240- "Mutlak"ın ''Mukayyed"e Hamli: 8

§: 241- Sebepte Itlak ve Takyîd: 8

§: 242- Hükümde Itlak ve Takyîd: 9

§: 243- Hüküm ve Sebebin Bir Olması: 9

§: 244- Hükümlerin ve Sebeplerin Farklı Olması: 11

§: 245- Hükümlerin Farklı, Sebebin Bir Olması: 11

§: 246- Hükmün Bir, Sebeplerin Farklı Olması: 12

B-EMİR.. 13

§: 247- Emrin Manası: 13

§: 248- Emrin Delâleti: 14

§: 249- Şer'î Emirlerin Delâletinde Bilginlerin İhtilâfının İstinbata (Hüküm Çıkarmaya) Etkisi: 15

§: 250- İslâm Hukukçularının Borç İlişkisinin Yazıya Geçirilmesi, Borç Veya Alım-Satım İçin Şahit Tutulması Konusundaki İhtilâfı: 16

251- Yasak ve Haram Kılmadan Sonra Gelen Emir: 18

§: 252- Emrin, Me'mûrun Bihin Tekrarına Delâleti: 19

§: 253- Emrin "Fevr"e ve "Terâhî"ye Delâleti: 20

C-NEHİY.. 21

§: 254- Nehyin Manası: 21

§: 255- Nehyin Delâleti: 21

§: 256: Nehyin "Tekrar"ve "Fevr"e Delâleti: 22

§: 257- Nehyin İbâdetlere ve Muamelâta Etkisi: 23

2- ÂMM... 26

§: 258- "Âmm'ın Tarifi: 26

§: 259- Umûm Lâfızları: 27

§: 260- Ânımın Tahsisi: 28

§: 261- Cumhura Göre Tahsîs: 29

§: 262- Cumhura Göre "Muhassıs"ın Kısımları: 29

§: 263- Müstakil Muhassıs: 29

§: 264- Gayr-ı Müstakil Muhassis: 31

§: 265- Hanefîlere Göre Tahsis: 31

§: 266- Hanefîlere Göre Muhassısm Kısımları: 32

§: 267- Ânımın Delâleti: 32

§: 268- Âmmın Delâleti Konusundaki İhtilâfın Pratik Sonucu: 33

§: 269- Özel Bir Sebebe Binaen Vârid Olan Âmm: 35

3- MÜŞTEREK.. 37

§: 270- "Müştereksin  Tarifi: 37

§: 271- Müşterekin Ortaya Çıkış Sebebi: 37

§: 272- Müşterekin Hükmü: 38

 

VAZ'OLUNDUĞU MANA BAKIMINDAN LÂFIZ

 

§: 230- Vaz'olunduğu Mana Bakımından Lâfız:

 

Vaz'olunduğu mana bakımından lâfızın "hâss", "âmm" ve "müşterek" kısımlarına ayrıldığını söylemşitik. 4'Hâss"ın çatısı altında "mutlak" ve "mukayyed" ile "emir" ve "nehiy" terimleri de bulunmaktadır.Şimdi bunlardan herbirini açıklayıp, hükümlerini anlatacağız:

 

1- HASS

 

a)  Tarifi,

b)  Delâleti,

c)  Kendisine Dayandırılan Bazı Fıkhı Meseleler.

 

S: 231- Hâssın Tarifi:

 

Hâss, "Tek vaz' İle tek bir manayı ifade etmek üzere konmuş ve bir tek ferde delâlet eden lâfızdır". Meselâ: Mehmet, adam, kadın gibi lâfızlar, birer hâss lâfızdır. Aynı Şekilde, muhtevasında çokluk bulunmakla birlikte bu çokluk sınırlı ise. lâfız yine hâsstir. iki, üç, dört, beş, yüz, bin gibi sayı isimleri böyledir.

 

5: 232- Hâss’ın Delâleti:

 

Hâss'ın, vaz'olunduğu manaya kat'î (kesin) bir şekilde delâlet ettiğini ve aksine delil olmadıkça, vaz'olunduğu bu manadan başkasına çekilemeyeceğini bilginler ihtilafsız kabul etmişlerdir. Meselâ:''Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden ötürü sizi sorumlu tutmaz; fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, ya da bir köle âzad etmektir"[1]âyetinde geçen "rakabe" (boyun), "aşera" (on) ve "selâse" (üç) lâfızları hâsstır ve bunların delâleti katTdir. Buna göre yemin keffareti bir köle azadı veya on fakirin doyurulması veya üç gün oruç tutmaktır. Hâss lâfızlarla ifade edildiğinden, nassda zikredilen bu durumların dışında bir manaya ihtimal bu 1 un mamaktad ir.Yine"Onlara seksen değnek vurun[2]âyetindeki"semânîn" (seksen) lâfzı, Zina eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüz değnek vurun [3]âyetindeki "mi'e" (yüz) lâfzı, miras âyetlerindeki "sülüseyn" (üçte iki), "nısf" (yan), "sülüs" (üçte bir), "rubıf" (dörtte bir) ve ' 'sümün'' (sekizde bir) lâfızları da hâss lâfızlardır. Başka bir manaya çekilmeksizin kendilerininden anlaşılan manalara delâletin kesin olduğu kabul edilir.

 

§: 233- Hâss'm Kat'îliğinden Maksat:

 

Burada kat'îlik, asla başka ihtimalin bulunmadığı değil, delile dayanan bir ihtimalin bulunmadığı manasmdadır. Gerçekten, hâss bir lâfızdan, kendi vaz'olunduğu manadan başka bir mana kasdeditmiş olabilir; fakat bu ihtimali gösteren bir deliî bulunmadığından, hâss'ın kat'îliğine tesir etmez. Zira bir delile dayanmayan ihtimal ile, böyle bir ihtimalin hiç bulunmaması aynı şeydir.[4]Meselâ, "Ben bir aslan gördüm" dendiğinde, cümledeki "esed" (aslan) lâfzı, kesin bir şekilde, vaz'olunduğu manaya, yani bu isimle bilinen hayvana delâlet eder. Bununla beraber, "aslan" lâfzından, mecaz yoluyla başka bir mânânın yani "yiğit kişi" manasının kasdedİlmiş olması da muhtemeldir. Ne var ki, hakkında bir delil bulunmadığından, bu ihtimal dikkate alınmaz ve yok kabul edilir. Delil bulunduğunda ise, hâss, te'vili kabul eder ve kendi manasından çıkarılıp muhtemel başka bir manaya çekilebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v)'in"Her kırk koyunda bir koyun (zekât verilmesi) £erefc/r[5]hadisindeki "şâh" (koyun) lâfzını Hanefîler, koyunun karşılığı olan kıymet şeklinde yorumlamışlar ve şöyle demişlerdir: Maksat koyunun "ayn"ı değil, kıymetidir. Bu mananın kasdedildiğine delil ise, zekâtın farz kılmmasındaki ana gayedir. Zekât müessesesinin asıl hedefi fakirin ihtiyacını karşılamak olduğuna göre, fakirin ihtiyacı doğrudan doğruya koyunun kendisi ile karşılanabileceği gibi, kıymeti ile de karşılanabilir.Demek oluyor ki, hâssın, başka bir manaya çeken bîr delil bulunmadıkça vaz'olunduğu manaya delâleti kat'îdir. Delil bulunduğunda ise. vaz'olunduğu manadan başka bir manada yani bu delilin gerektirdiğimanada anlaşılabilir.

 

§: 234- Hâss'ın Delâletine Dayanan Bazı Fıkhı Meseleler:

 

Hanefî bilginler "hâs" bahsinde, mezhep imamlarından nakledilen bazı fıkhî meselelere yer vererek, bu meselelerin hükümlerini "hâss"ın delâletine dayandırmışlardır.Açıkça görüleceği üzere bu meseleler, esasen Hanefîler ile diğer İslâm hukukçuları arasında ihtilaflı olan meselelerdendir. Hanefî bilginler bu meselelerde, bütün İslâm hukukçularınca kabul edilen "hâss'ın delâletinin kat'îliği" kuralına dayanarak kendi imamlarının görüşünü güçlendirmeye ve bu kurala aykırı düştüklerini ifade ederek karşı görüş sahiplerinin görüşlerini çürütmeye çalışmaktadırlar. Biz burada, bu meselelerden iki tanesine yer vermekle yetineceğiz:

Birinci Mesele:Şayet hayız gören bir kadın İse ve hamile de değilse, boşanan kadının iddeti hayizlara (âdet devrelerine) göre mi yoksa tuhurlara (iki hayız arasındaki temizlik devrelerine) göre mi hesap edilecektir?İslâm hukukçuları bu konuda farklı görüşlere sahiptir. Hanefîlere ve Hanbelîlere göre bu, hayızlar esas alınarak hesap edilecektir; yani boşanmış kadının iddeti tam üç hayızın geçmesine bağlıdır. Bu görüşe göre iddet, ancak üçüncü hayızm sona ermesi İle bitecektir. Şâfiîlere ve Mâlikİlere göre ise bu, hayızlar değil tuhurlar esas alınarak hesap edilecektir: yani boşanmış kadının iddeti üç tuhur süresidir. Bu görüşe göre iddet. üçüncü hayızın başlaması ile bitmiş olacaktır.Bütün İslâm hukukçularına göre bu konudaki hükmün kaynağı"Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kur' süresi bek/er/er[6]âyetidir.Yine bütün İslâm hukukçuları şu hususta fikirbirliği içindedir: "Kur" lâfzı lügatte hem hayız hem de tuhur manasına gelir. Bu. müşterek bir lâfızdır ve âyet-i kerîmede bu manaların her ikisi değil sadece birisi kasdedilmektedir. İhtilâf edilen nokta da işte burası, yani hangi mananın kasdedildiği hususudur. Hanefîler ve onlarla aynı görüşü paylaşanların dediği gibi "hayız1 *mı, yoksa Şafiî'ler ve onlarla aynı görüşte olanların dediği gibi "tuhur"mu kasdedilmektedir?Hanefîler, kendi görüşlerini desteklemek üzere şöyle demektedirler: "Selâse" üç) lâfzı, "hâss" bir lâfızdır ve iddetin eksik veya fazla olmaksızın tam üç "kur"' olduğunu ifade etmektedir. Bu durum ise, ancak, âyetteki "kuru'1 (s-j^)'un hayız olarak anlaşıl­ması halinde gerçekleşebilir, tuhur olarak anlaşılması halinde gerçekleşemez. Şayet -karşı görüş sahiplerinin iddia ettiği gibi- kur' lâfzından maksat tuhur olsaydı, "hâss"ın, yani "selâse" (üç) lâfzının manası bozulmuş olurdu. Zira bu görüşün uygulanması şu iki durumdan birini ortaya çıkaracaktır:

. 1- İçinde talâkın vâki olduğu tuhuru, iddette gerekli olan tuhurlarm hesabında dikkate almak: Bu durumda iddet iki tuhurdan fazla fakat üç tuhurdan eksik olacaktır. Çünkü içinde talâkın vaki oîduğu tuhur tam bir tuhur süresi olmayacak, az da olsa talâktan önce bir süre geçmiş bulunacaktır.

2- İçinde talâkın vaki olduğu tuhuru, iddette gerekli olan tuhurların hesabında dikkate almamak ve kadını içinde talâkın vaki olduğu tuhurun dışında üç tam tuhur bekletmek: Bu durumda ise iddet üç tuhurdan fazla bir süre olacaktır.Görüldüğü üzere heriki durumda, ya eksiklik veya fazlalık sebebiyle "hâss"ın manası bozulmuş olmaktadır ("üç", üç olmaktan çıkmaktadır). Halbuki hâssın delâleti kat'îdir, buna aykırı bir sonuca varmak doğru olmaz.Hanefî hukukçuların hükmettiği üzere iddetin hayızlara göre hesap edilmesi halinde ise, zarurî bekleme süresi, ne eksik ne fazla tam üç hayız müddeti olarak belirlenmiş ve böylece hâssın manası gerçekleşmiş olmaktadır.

İkinci Mesele:İslâm hukukçuları, sahih evlilikte mehrin gerekli olduğunda ittifak etmişler, fakat sahih evlilikte mehrin gerekliliğini sağlayan unsurun ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.Hanefîlere göre: Mehir bizzat akdin mevcudiyetine binaen gerekli olur. Şu kadar var ki akdin sağladığı bu gereklilik sabit değildir; -fıkıh kitaplarında detayları verilen-tali unsurlardan biri ile teyit edilmediği takdirde mehir hakkının tamamı veya yarısı düşebilir.Malikîlerİn görüşü ise şudur: Mehir, bizzat akdin mevcudiyetinden ötürü değH, zifafın meydana gelmesine veya geçerli bir tesmiye (belirli miktar üzerinde anlaşmış olmaya) binaen gerekli olur,Mehrin vücubuna dair bu prensip İhtilâfı karşısında, "mufavvida"nın yani mehir tesmiye etmeksizin kendisini evlendirmesi hususunda velisine yetki vermiş kadının, zifafa girmeden ve mehir miktarında anlaşmadan kocasını kaybetmesi halinde, mehir hakedip etmeyeceği meselesinde de görüş ayrılığı doğmuştur.

Hanefîler: Bu kadına mehr-i misil verilmesi gerekir, demişlerdir. Şafiî'nin iki görüşünden biri böyledir. Mâlikîler ise, bu kadına mehir verilmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. Şafiî'nin ikinci görüşü de bu yöndedir.Hanefîler bu meseleye dair görüşlerini şu gerekçemle desteklemektedir: Evlenilmesi haram olan kadınlar belirtildikten sonra âyette:"Bunlardan başkasını., mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz sîze helâl kılındı'[7]Duyurulmuştur. Burada deki  lâfzı hâs kabilindendir. Sözlük manası "bitiş-tirmek"tir. Şu halde bu hâs lâfız kesin olarak, âyette geçen'nın yani geçerli evlilik akdinin 'dan (mehirden) ayrı ve hâlî düşünülemeyeceğini göstermektedir. Eğer "mufavvida"nm evliliği hakkında mehre hükmedilmez ise akid ile mal arası âyetteki  lâfzının delâletine ters düşecek şekilde birbirinden ayırılmış olur. Oysa "hâss"ın manası kesin şekilde sabittir, ona aykırı hüküm vermek doğru olmaz.

 

§: 235- "Hâss"ın Nevileri:

 

Bulunduğu durum veya sıyga (kalıp) itibariyle hâssın bir çok çeşidi vardır. Bazen hiçbir kayda bağlı olmayan "mutlak" lâfız, bazen bir kayıtla sınırlandırılmış yani "mukayyed" lâfız halinde bulunur. Kimi zaman "emir" sıygasında, kimi zaman "nehiy" sıygasında olur. Daha başka çeşitleri de olmakla beraber burada bizi ilgilendiren bu dört nevidir: A) Mutlak ve mukayyed, B) Emir, C) Nehiy. Şimdi bunlara dair bilgileri özetleyelim.

 

A-MUTLAK VE MUKAYYED

 

a)  Mutlak ve Mukayyedİn Manası,

b)  Mutlak ve Mukayyedİn Hükmü,

c)  Mutlakm Mukayyede Hamli.

 

§: 236- "Mutlak"m Manası:

 

"Mutlak", gayr-ı muayyen bir ferdi veya fertleri gösteren ve kendisinin herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair delil bulunmayan lâfızdır. Meselâ, adam veya adamlar, kitap veya kitaplar, öğrenci veya öğrenciler, kuş veya kuşlar dediğimizde hep birer mutlak lâfız söylemiş oluruz. Zira bunlar, gayr-ı muayyen fert veya fertleri ifade etmektedir ve bunların herhangi bir sıfatla takyid edildiğini gösteren başka bir lâfız bulunmamaktadır.

 

§: 237- "Mukayyed"in Manası:

 

"Mukayyed" de gayr-ı muayyen bir fert veya fertleri göstermekle birlikte, kendisinin herhangi bir sıfatla kay it Isındığına dair delil bulunan lâfızdır. Meselâ, imanlı adam veya doğru sözlü adamlar, kıymetli kitap veya kıymetli kitaplar, terbiyeli öğrenci veya çalışkan Öğrenciler dediğmiz zaman, yukarıda misal olarak zikrettiğimiz mutlak lâfızlar mukayyed lâfız haline gelmiş olur. Çünkü bu durumda da gayr-ı muayyen fert veya fertleri göstermekle birlikte, artık bunların herhangi bir sıfatla takyid edildiğine dair başka lâfızlar bulunmaktadır.

 

§: 238- Mutlakın Hükmü:

 

Bir nassda mutlak olarak yer alan bir lâfız, başka bir nassda mukayyed olarak gelmemişse, mutlak haline göre amel edilir ve takyidine dair bir delil bulunmadıkça herhangi bir şekilde takyid edilmesi doğru olmaz.Nassda mutlak olarak yer alan ve takyidine dair delil bulunmayan lâfıza misal olarak, 'Kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza eföın[8]âyetindeki (günler) kelimesini gösterebiliriz. Çünkü bu âyette bu lâfız hakkında "peşpeşe" kaydı bulunmadığı gibi, bu kelime başka bir nassda da mukayyed olarak zikredilmem iştir ve "peşpeşe" olacağına dair bir delil bulunmamaktadır. Şu halde, kelimenin mutlak haline göre amel etmek gerekir. Bunun sonucu ise, ramazan ayında hastalık veya yolculuk sebebiyle oruç tutmamış olan kimsenin, tutmadığı günlere karşılık kaza edeceği günleri peşpeşe tutma mecburiyetinin bulunmayışı, isterse ayrı ayrı isterse peşpeşe tutabileceğidir.Başka misal: Yüce Allah'ın"Ve karılarınızın anaları (ile evlenmek haram kılındı)[9] sözündeki  (karılarınız) kelimesi mutlaktır, yani "zifafa giril­miş olması" kaydını taşımamaktadır. Başka bir yerde böyle bir kayıtla gelmemiştir ve böyle takyidine dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Öyleyse, kelimenin mutlak haline göre amel edilecektir. Bunun sonucu da şudur: Bir adama, evlendiği kadının annesi -sırf akdin meydana gelmesiyle- haram olur. İster bu kadınla zifafa girmiş olsun, ister zifaftan önce ayrılmış olsun sonuç aynıdır: Onun annesi ile evlenmesi caiz değildir.Bir başka misal: İçinizden ölenlerin, geride bıraktıkları zevceleri kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler[10]âyetindeki (eşler) kelimesi de mutlaktır, "zifafa gi­rilmiş olması" kaydını taşımamaktadır. Başka nassda da bu kayıtla varid olmamıştır ve böyle bir takyid için herhangi bir delil bulunmamaktadır. O halde, bu kelimenin de mutlak haline göre amel edilecektir. Buna göre. evli bir erkek vefat ettiğinde, -kendisi ile ister zifafa girmiş ister girmemiş olsun- karısının iddet beklemesi gerekecektir."Bir nassda mutlak olarak gelmekle beraber, takyidine dair delil bulunan mutlak lâ­fıza."(Bütün bu paylar, ölenin) yapmış bulunacağı vasİyet ve borç(un ifasm)dan sonradır[11] âyetindek (vasiyet) kelimesini örnek göste-bilirîz Bu kelime belirli bir miktar kaydını taşımamaktadır, fakat "üçtebir" ile sinirli olduğuna dair başka bir delil bulunmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber (s.a.v), Sa'd b. Ebi Vakkâs'ı üçtebirden fazla vasiyetten menetmiş ve ona "Üçtebir mi? Üçtebir bile çok. Bil ki vârislerini zengin bırakman, onları İnsanlara avuç açacak şekilde ihtiyaç içinde h rakmadan iyidir. [12]buyurmuştur. Demek ki bu delile göre, âyet-i kerimedeki vasiyetten maksat, üçtebir ile sınırlı vasiyet olmaktadır.

 

§: 239-Mukayyedin Hükmü:

 

Bir nassda mukayyed olarak yer alan bir lâfız, başka bir nassda mutlak olarak gelmemişse, mukayyed haline göre amel edilir ve kaydın kaldırıldığına dair bir delil bulunmadıkça bu kaydın kaldırılması doğru olmaz.Mevcut kaydın kaldırıldığına dair delil bulunmayan mukayyede örnek: Yüce Allah'ın "zıhar[13]keffareti hakkındaki "Buna imkân bulamayan kimsenin, hanımıyla temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutması gerekir[14]âyetindeki jij$& fir* (iki ay oruç tutma) terkibi "peşpe­şe" kaydını taşımaktadır (ki bu mükellefiyet, zıhârın konusu olan zevce ile cinsî ilişkiden önce yerine getirilecektir) ve bu kaydı ortadan kaldıran bir delil bulunmamaktadır. Binaenaleyh takyide göre amel edilecektir. Sonuç itibariyle, zıhâr keffaretinde parça parça oruç tuttulması keffaret borcunu düşürmez. Yine, cinsî ilişkiden sonra tutulan oruç da -peşpeşe bile olsa- bu mükellefiyeti iskat bakımından geçerli değildir.Başka bir örnek:"Ve İtendi-leriyle birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız (ile evlenmek size haram kılıhdı)[15]âyetindeki  (kadınlarınızdan) kelimesi, "zifafa girmiş olma" kaydını taşımaktadır. Öyleyse bu kayda göre amel edilecektir. Bunun sonucu ise. nikahlanan kadın ile zifafa girilmemiş ise onun kızıyla evlenmenin haram olmamasıdır.Taşıdığı kaydın kaldırıldığına dair delil bulunan mukayyede ise, yukarıdaki âyette geçen  (üvey kızlarınız) kelimesini Örnek gösterebiliriz. Bu kelime "odalarınızda (evlerinizde) bulunan" kaydını taşımaktadır. Bu, annesinin kocasının (üvey babasının) evinde ve gözetiminde bulunan demektir. Fakat bu kaydın kaldırıldığına dair delil bulunmaktadır. Nitekim aynı âyette"Eğer onlarla (üvey kızlarınızın anaları ile) zifafa girmemişseniz (evlenmenizde) beis yoktur" buyurulmaktadır ki, bu, anne ile zifa girilmemiş olması halinde üvey kızı ile evlenmenin helal olduğunu göstermektedir. Eğer üvey kızın, kişinin kendi evinde ve gözetiminde bulunması da haramlık sebebi olsa idi, Yüce Mevlâ, helâlliği gösterirken sadece zifafa girmemeyi ifade ile yetinmez ve "Şayet onlarla (üvey kızların anneleri ile) zifafa girmemişseniz ve üvey kızlarınız da evlerinizde ve gözetiminizde değilse, (üvey kızlarla evlenmenizde) beis yoktur" derdi. Şu halde, helâlliğin sübutunda sadece zifafa girilmemiş olmasının şart koşulması, haramlıkta üvey kızın üvey baba gözetiminde olması şartının bulunmadığını gösterir. Zira haramlık için iki durum şart koşulmuş olsaydı, helâllik de ancak bu iki durumun ortadan kalkmasıyla sabit olurdu[16].Böylece, bir nassda mutlak olarak geçen ve başka bir nassda mukayyed olarak yer almayan mutlak lafzın hükmü ile, bir nassda mukayyed olarak zikredilen ve başka bir nassda mutlak olarak geçmeyen mukayyed lâfzın hükmünü ayrı ayrı açıklamış olduk.Ancak, mutlak ve mukayyed lâfızlar hep bu durumlarda bulunmaz. Bazen, lâfız bir nassda mutlak halde iken aynı lâfız bir başka nassda mukayyed haldedir. Şöyle ki: Lâfız, Kur'ân'da buîunan iki nassdan veya biri Kur'ân'da diğeri Sünnette bulunan iki nassdan birinde mutlak diğerinde mukayyed zikredilmektedir. Bu durumda, herbiri ile, kendi bulunduğu yere göre mi amel edilecektir, yoksa mutlak mukayyede hamledilecek ve mutlaktan maksat mukayyede göre mi belirlenecektir? Şimdi bu konuyu açıklamaya çalışacağız;

 

§: 240- "Mutlak"ın ''Mukayyed"e Hamli:     

 

Bir lafzım, bir nassda mutlak diğerinde mukayyed olarak yer alması iki şekilde olur. Itlak ve takyîd: 1- Ya hükmün sebebindedir, 2- Veya hükmün kendisindedtr.

 

§: 241- Sebepte Itlak ve Takyîd:

 

Şayet ıtlak ve takyîd hükmün sebebind ise ve hüküm her iki nassda aynı ise, Hanefîlere göre mutlak mukayyede hamledilmez, herbiri ile ayrı ayrı amel edilir. Diğer fakîhlere göre ise mutlak mukayyede hamledilir.Bu duruma örnek: Rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) ramazan bayramından bir veya iki gün önce bir hutbe irad ederek şöyle demiştir:"(Fıtır sadakası olarak) küçük veya büyük, hür veya köle (velayetiniz altındaki) her kişi için yarım sa' buğday ya da bir sa' hurma veya arpa veriniz. [17]Başka bir rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözü,  "Müslüman olan (velayetiniz altındaki) her bir köle ve hür kişi namına (fttra) veriniz[18] şeklindedir. Her iki nassda hüküm aynıdır, vani sadaka-i fıtırın vacip olduğudur. Itlak ve takyîd ise hükmün sebebindedir; bu da, mükellefin, nafakası ile yükümlü bulunduğu ve üzerinde tam bir velayet hakkına sahip olduğu kişidir. Nasslardan birinde, bu kişi için müslüman olma kaydı geçmemekte ve velayet altında bulunan kişi ister müslüman ister gayr-i müslim olsun, velayetin mükellefe sadaka-i fıtırın vücubu için sebep teşkil ettiğini göstermektedir. Diğer nassda işe müslüman olma kaydı bulunmakta, böylece velayet altında bulunan kişi müslüman olmadıkça velayetin sadaka-i fıtrin vücubuna sebep teşkil etmeyeceğine delâlet etmektedir. Bu yüzden Hanefîler şöyle demektedir: Mutlak mukayyede hamledilmez, herbiri ile amel olunur. Buna göre: Bir müslüman, ister müslüman ister gayr-ı müslim olsun nafakası ile mükellef olduğu ve üzerinde tam bir velayet hakkına sahip olduğu kişilerin sadaka-i fitmnı ödemelidir. Diğer fakihler ise şu görüştedir: Mutlak mukayyede hamlolunur; bir müslümanın, ancak, nafakası ile mükellef olduğu ve üzerinde velayet hakkına sahip olduğu "müslüman" kişilerin sadaka-i fıtrini vermesi gerekir, gayr-ı müslim olanlar için ödemesi gerekmez.[19]

 

§: 242- Hükümde Itlak ve Takyîd:

 

Şayet ıtlak ve takyid hükmün kendisinde ise, dört şekil sözkonusu olabilir. Şöyle ki; mutlak ve mukayyed lafızları ihtiva eden iki nassda:

a)  Hüküm ve hükmün dayandırıldığı sebep birdir,

b)  Hükümler ve hükümlerin dayandırıldığı sebepler farklıdır,

c)  Hükümler farklı, fakat her iki hükmün dayandırıldığı sebep birdir,

d)  Hüküm bir, fakat hükmün dayandırıldığı sebepler farklıdır.

 

§: 243- Hüküm ve Sebebin Bir Olması:

 

Her iki nassda hüküm ve hükmün dayandırıldığı sebebin bir olması halinde, mutlakın mukayyede hamledileceğim bilginler ihtilafsız kabul ederler. Çünkü hüküm ve sebep birliğine rağmen ıtlak ve takyid arasında farklılığın tasavvuru imkânsızdır. Şöyle ki: Itlakın gerektirdiği sonuç, mutlak lâfız ile anlaşılan fertlerinden herhangi birine uyulması ile gerçekleşir. Takyidin gerektirdiği sonuç ise mukayyede (getirilen sınırlandırmaya) uymadan gerçekleşmez. Öyleyse hüküm ve sebep birliği halinde böyle bir zıtlığın varlığını düşünmek mümkün olmayacaktır.* Bu duruma şu İki âyeti örnek gösterebiliriz: "Leş, kan, domuz eti... size haram kılındı.[20]"Deki: Bana vahyolunanda, leş ve akıtılmış kan..dan başka yemek yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. [21]Birinci âyetteki,  (kan) lâfzı mutlaktır,  (akıtılmış olma) kaydını taşıma­maktadır. İkinci âyetteki, fi lâfzı ise mukayyeddir,  (akıtılmış) şeklinde kayıt­lanmıştır.Her iki âyette hüküm aynıdır: "Kan"m yenip içilmesinin haram kılınışı.Her iki âyette yer alan hükmün sebebi aynıdır: Kan yeyip içmenin zararlı oluşu.[22]Bundan ötürü bilginler, birinci âyetteki mutlak lâfzı ikinci âyetteki mukayyed lâfza hamletmişler ve şu hükme varmışlardır: Haram kılınan kan, akıtılmış kandır. Ette, damarlarda, ciğerde ve kalpte kalan "akıtılmamış" kanın ise yenmesi haram değildir.Hatta et pişirilse ve yemekte kanın kirmızıiığı belirse, dinen necis değildir ve yenmesi haram olmaz.* Başka bir örnek:

- Kur'ân-ı Kerîm'de teyemmüm hakkında şöyle buyurulmuştur: "Ve (bu hallerde) su bulamamış olursanız temiz toprakla teyemmüm edin: Yüzünüze ve ellerinize ondan sürün. [23]

- Hz. Peygamber de teyemmümün nasıl yapılacağını şöyle açıklamıştır: "Teyemmüm iki darptan (toprak vb. yere vurmak­tan) ibarettir. Bir darp yüz için,  bir darp da dirseklere kadar olmak üzere eller içindir.[24]Âyetteki  (eller) lâfzı mutlaktır, (dirseklere kadar) kaydı ile mukay­yed değildir. Hadisteki lâfzı ise kaydı ile takyid edilmiştir.Gerek âyetteki gerekse hadisteki hüküm aynıdır: Meshin farz oluşu. Hükmün sebebi de birdir: Namaz kılma iradesi ve hazırlığı.Şu halde mutlak mukayyede hamledilecektir. Buna göre teyemmümde, ellerin dirseklere kadar meshedilmesi farzdır. Nitekim Hanefî ve Şâfıî mezhebinde hüküm böyledir.Mâlikîler ve Hanbelîlerde ise dirseklere kadar meshetmek farz değildir, bileklere kadar meshedilmesi yeterlidir. Onlar bu hükme varırken Hz. Peygamber'den rivayet edilen ve Ammâr b. Yâsir'e hitaben söylediği şu hadise dayanmaktadır: "Bir yüz için darp, bir de avuçlar için darp yeter-lidir.[25] Görüldüğü üzere Mâlikiler ve Hanbelîler âyeti kerimenin "mutlak"ını bu hadis ile takyid etmiş olmaktadır. Hanefîlerin ve Şâfiîlerin dayandığı ve yukarıda zikredilen hadis ise onların nazarında sahih değildir.* Bir başka örnek:

- Yemin keffâreti hakkındaki âyette şöyle buyurulmuştur: "Bunları bulamayan kimsenin, üç gün oruç tutması gerekir. [26]

- Aynı âyet, Abdullah b. Mes'ud kıraatinde şu şekildedir: Mutevâtir kıraatte  (günler) lâfzı mutlaktır; İbn Mes'ud kıraatinde ise (peşpeşe) kaydı ile mukayyeddir.Hüküm her iki nassda aynıdır: Köle azadına ve fakirleri doyurmaya güç yetirememe halinde oruç tutma mükellefiyetinin bulunuşu.Hükmün sebebi de birdir: Yemini bozma ve yeminin gereğine uymama.O halde mutlak mukayyede hamledilecektir. Buna göre, yemin keffaretinde tutulacak orucun peşpeşe olması şarttır, ayrı günlerde tutulursa yeterli olmaz. Mütevâtir olmayan Kur'ân kıraatlerini Sünnet kabilinden sayarak onları kaynak olarak değerlendiren Hanefîlere göre yemin keffaretindeki oruç hükmü böyledir. Diğer İslâm hukukçuları ise -daha önce açıkladığımız üzere[27] mütevâtir olmayan kırâatlerdeki ilâve kelimeleri hüccet olarak kabul etmediklerinden, bu görüşü paylaşmamaktadır.

 

§: 244- Hükümlerin ve Sebeplerin Farklı Olması:

 

İki nassda hem hükümler hem hükümlerin sebepleri farklı olduğu takdirde, mutlakın mukayyede hamledilemeyeceğini de bilginler ihtilafsız kabul etmişlerdir. Böyle bir durumda iki nass arasında bağ bulunmadığı için, herbiri ile, kendisinin ait olduğu meselede ayrı ayrı amel edilir.Meselâ:

-Bİr âyette şöyle buyurulmuştur: Hırsızlıkyapan erkek ve hırsızlık yapan kadının... ellerini kesin. [28]

- Diğer bir âyette de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. [29]Birinci âyetteki  (eller) lâfzı mutlak şekilde zikredilmiştir. İkinci âyetteki  d' (dirseklere kadar) kaydı ile mukayyeddir.Bu iki âyet birbirinden farklı hükümler taşımaktadır: Birincisinde kesme cezası, ikincisinde, ise yıkama farizası.Her iki hükmün sebepleri de farklıdır: Birincisinde hırsızlık suçu, İkincisinde namaz iradesi ve hazırlığı.İşte bu iki nass arasında bağ olmadığı İçin, bilginler mutlakın mukayyede hamledilmeyeceği ve herbiri ile ait olduğu konuda ayrı ayrı amel edileceği hususunda fikirbirliği etmişlerdir.

Buna göre hırsızlıkla ilgili âyetteki ıtlaka uygun olarak hırsızın kolunun[30] tamamenkesilmesi gerekecekti. Fakat Sünnette bu ıtiakı el bilekleri ile sınırlayan takyidi hüküm yer almıştır. Şöyle  rivayet olunmuştur.yer almıştır. Şöyle ki: Hz. Peygamber'in, hırsızın elinin bilekten kesilmesini emrettiği

 

§: 245- Hükümlerin Farklı, Sebebin Bir Olması:

 

İki nassda hükümlerin sebebi bir olmakla birlikte bu hükümler farklı ise, yine mutlakın mukayyede hamledilemeyeceği hususunda bilginler fikirbirliği içindedir.Meselâ, yukarıda geçen:

- Abdest hakkındaki âyette şöyle buyurulmuştur:

- Teyemmüm ile ilgili âyet de şöyledir:

Abdest ile ilgili âyette  (eller) lâfzı  (dirseklere kadar) kaydı ile mukayyeddir. Teyemmüm âyetinde ise aynı lâfız mutlak olarak zikredilmiştir.İki nassda yer alan hükümler farklıdır: Birincide yıkamanın, ikincisinde ise meshetmenin farz oluşu.İşte bu durumda -bilginlerin ihtilafsız kabul ettikleri üzere- mutlak mukayyede hamledilemez. Bu durumda teyemmüm âyetindeki  lâfzının mutlak oluşuna göre a-mel etmek yani teyemmümde kolların tamamını meshetmenin farz Gİduğuna ve bir kısmını meshetmekle yetinmenin geçerli olmadığına hükmetmek gerekecekti. Fakat fakihler başka delile dayanarak burada hükmün mutlak olmadığı kanaatine varmışlardır. Çünkü aynı lâfız teyemmümle ilgili hadislerde ya  (dirsekler) veya  (avuçlar, el bilekleri) ile mukayyed olarak yer almıştır. Hüküm ve sebep bir olduğu için mutlak Kur'ân nassı mukayyed Sünnet nassı üzerine hamledilmiştir. Şu halde, teyemmümde kolların tamamının meshedilmesi gerekmez, bir kısmının meshi yeterli olur. Bu da yukarıda açıkladığımız ihtilâfa göre ya el bilekleri veya kolların dirseklere kadar olan kısmıdır.

 

§: 246- Hükmün Bir, Sebeplerin Farklı Olması:

 

İki nassda hüküm bir, fakat herbir nassdaki hükmün dayandığı sebep farklı ise. Hanefîtere göre mutlak mukayyede hamledilmez, diğer İslâm hukukçularına göre hamledilir.Meselâ:

- Zıhâr keffareti ile ilgili âyette şöyle buyurulmuştur: "Kadınlarına zıhâr edip de sonra söylediklerinden dönenlerin, kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir.[31]

-  Hata ile adam öldürme fiilinin keffareti hakkındaki Kur'ân âyeti ise şöyledir; "Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle âzâd etmesi.gerekir.[32]Birinci âyette  (boyun, yani köle) lâfzı mutlak olarak zikredilmiştir. İkinci âyette ise aynı lâfız  (mü'min) kaydı ile mukayyeddir.Her iki âyette hüküm aynıdır: Köle âzâd etmenin gerekliliği.Âyetlerden herbirindeki hükmün sebebi diğerindekinin sebebinden farklıdır: Birinci hükümde sebep zıhâr, ikinci hükümde sebep ise hata ile adam Öldürmedir.O yüzden, Hanefî bilginler mutlakı mukayyede hamletmemiş, hangi olay hakkında gelmiş ise o olaya ait olmak üzere herbiriyle ayrı ayrı amel etmek gerekir demişlerdir. Şu halde Hanefîlere göre zıhâr keffâretinde mü'min olmayan kölenin âzad edilmesi geçerli olur, çünkü ilgili nass mutlaktır; hata ile adam öldürme keffâretinde ise mü'min olmayan kölenin azadı keffaret vecibesini düşürmez, zira bu konudaki nass "mü'min" kaydı ile mukayyeddir.Hanefîler dışındaki İslâm hukukçularına gelince, bu durumda mutlakı mukayyede hamlettikleri için, onlara göre zıhâr keffâretinde de hata ile adam öldürme keffâretinde olduğu gibi âzâd edilecek kölenin "mü'min" olması gerekir.Mutlakm mukayyede hamli konusunda yukarıda verdiğimiz bilgileri şöylece özetlemek mümkündür:

* Şu durumda İslâm hukukçulan mutlakın mukayyede hamledileceğinde müttefiktir:

- İki nassda hüküm ve sebep bir olup, ıtlak ve takyîd sebepte değil hükmün kendisinde ise.

-  Şu iki durumda İslâm hukukçulan mutlakm mukayyede hamledilmeyeceğinde müttefiktir:

-  İki nassda hükümler ve sebepler farklı ise.

- İki nassda hükümlerin dayandığı sebep aynı, fakat hükümler farklı ise.

- Şu iki durumda ise mutlakın mukayyede hamledilip edilmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir:

-  İki nassda hüküm ve sebep bir olup, ıtlak ve takyîd hükümde değil sebepte ise.

-  İki nassda hüküm bir. fakat herbirinde hükmün dayandığı sebepler farklı İse.Hanefîler yukarıdaki iki halde mutlakm mukayyede hamledilmeyip, herbir nass ile kendi konusunda ayrı ayrı amel olunacağ. görüşündedir.

islâm hukukçularının çoğunluğu ise bu iki halde mutlakın mukayyede hamledildi, vanibirTassdaki mutlaktan maksadın diğer nassdaki mukayyed şelal olduğu görüşündedir.

 

B-EMİR

 

a)  Emrin Manası,

b)  Enirin Delâleti,                                    .                        ;        .   .

c)  Şer'İ Emirlerin Delâletinde Bilginlerin ihtilâfı ve Bu ihtilafın Istmbata(Hüküm Çıkarmaya) Etkisi,

d)  Yasak ve Haram Kılmadan Sonra Gelen Emrin Delâleti,

e)  Emrin Tekrara ve "Fevr"e (Hemen İfa Edilme Gereğine) Delâleti.

 

§: 247- Emrin Manası:

 

"Emir" , fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden (söz veya sözcük) tür.Bu talep şu şekillerden biri ile olabilir:

a)  Bilinen emir sıygası ile. "Namazı kılın, zekân verin"[33]âyetinde olduğu gibi.

b) Basma emir "lâm"i gelmiş muzari sıygası ile. Şu âyetler buna örnek gösteri­lebilir-"İçinizden kim (ramazan) ayına erişirse, (farz olan) o orucu tutsun[34].Adaklarmı yerine getir­sinler ve o Eski Ev'i (Kâ'be'yi) tavaf etsinler.[35]

c) "İhbar" (haber verme) maksadıyla olmayıp "talep:' maksadıyla kullanılan haber cümlesi ile. Meselâ:Anne/er çocuklarını, emzirirler.[36] âyetinde durum böyledir. Zira âyette maksat annelerin çocuklarını emzirdiklerini haber vermek değil, annelerden çocuklarını emzirmeyi talep etmektir. Şu âyet de bu durum için örnek gösterilebilir:ve Allah mü'minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir[37]Çünkü görünüşte haber ifadesi olmakla beraber, burada maksad, mü'minlere, kâfirlerin kendi üzerlerinde hiçbir şekilde hakimiyet kurmalarına imkân vermemelerini emretmektir.

 

§: 248- Emrin Delâleti:

 

Şayet bir nassda emir yer almışsa ve bundan maksadın ne olduğunu gösteren karineler varsa, emri bu karinelerin delâlet ettiği manada anlamak gerekir. Fakat maksadın ne olduğunu gösteren dış karinelerden mücerret bir emir sözkonusu olursa, o zaman emrin ne yönde anlaşılması gerekeceği hususunda bilginler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:

* Bir guruba göre, böyle bir emir, me'mûrun bihin (emredilen fiilin) "nedb" veya "irşâd[38] yoluyla talep edildiğini gösterir. Özel karine bulunmadıkça, me'mûrun bihin "vacip" olduğuna delâlet etmez.

* Diğer bir gurup bilgine göre, böyle bir emir, me'mûrun bihin "mubah" olduğunu gösterir. Öze! karine bulunmadıkça me'mûrun bihin "nedb" veya "vücûb" yoluyla talep edildiğine hükmolunamaz.

* Bir başka guruba göre ise, emrin, "vücûb", "nedb" ve "ibâha" manalarına delâleti eşittir. Daha sonra hakkında bilgi verilecek olan "müşterek" lâfızda olduğu gibi, özel karine bulunmadıkça, hiçbirine delâleti belirli hale gelmez.

* Bilginlerin çoğunluğuna gelince, onlara göre emir, prensip olarak me'mûrun bihin "vücûb"una delâlet eder. Özel bir karine bulunmadıkça, emrin vücuptan başka bir manada anlaşılması doğru olmaz. Şayet karine varsa, emrin, karinenin gösterdiği manaya hamledilmesi gerekir. Buna göre:

- Şayet karine "ibâha"ya delâlet ediyorsa, emir emredilen işin "mubah" olduğunu ifade etmiş olur. Meselâ,  "Yiyin, [39]âyetinde durum böyledir. Zira yeme ve içmenin insan fıtratının gerektirdiği tabiî ve kaçınılmaz bir İş olması, bu emrin vücup ve bağlayıcılık anlamında olmayıp, ibaha ve müsaade anlamında olduğunu gösteren açık bir karinedir.

- Eğer karine me'mûrun bihin "nedb" yoluyla talep edildiğini gösteriyorsa, emrin "mendup"luk ve "müstehap"lık ifade ettiğine hükmolunur. Şu âyette olduğu gibi: "Ellerinizin altında bulunanlardan (kölelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yap]n. [40]Bu âyette geçen kölelerle mükâtebe sözleşmesi yapıl­masına dair emir, kesin tarzda ve bağlayıcı değildir. Bu, o fiilin mendup ve müstehap olduğunu göstermektedir. Zira bu emrin bağlayıcı olmadığını gösteren karine mevcuttur. O da, İslâm hukukunun şu yerleşik kuralıdır: Mâlik, mülkünde mutlak tasarruf hürriyetine sahiptir. Ortada bir zaruret veya ihtiyaç hali bulunmadıkça, mâlik, mülkü ile ilgili olarak belirli bir tasarrufa zorlanamaz.

-  Karine, emrin, birtakım dünyevî faydaların sağlanmasına yönelik bir hatırlatma olduğunu ve me'mûrun bihin "irşâd" yoluyla talep edildiğini gösteriyorsa, emrin "irşad" (yol gösterme) manasında anlaşılması gerekir. Meselâ, "Ey iman edenler! Belirli bir süre için birbirinize borçlandığınızda onu yazm[41]âyetindeki borcun yazıya geçirilmesi emri vücup için değil, hakkın korunmasını sağlamak üzere irşadda bulunmak içindir. Bir sonraki âyet, buradaki emrin vücup için olmadığını göteren bir karinedir. Âyet şöyledir: i"Şayet birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen taraf emanetini tastamam yerine getirsin. [42] Görüldüğü gibi bu âyet, alacaklının borçlusuna itamat' etmesi halinde borç senedi yazılmadan da borç ilişkisinin kurulabileceğini ifade etmektedir.

Şayet karine, emrin, "eğitim" ve "güzel davranışlara alıştırma11 maksadıyla fiilin yapılmasının talep edildiğini gösteriyorsa, emir "te'dib" ifade etmiş olur. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v)'in henüz küçük bir çocuk olan Abdullah b. Abbas'a hitaben söylediği  (Besmele çek, sağ elinle ve önünden ye [43] sözünde geçen emirler vücup için değildir. Çünkü muhatap henüz mükellefiyet çağında bulunmamaktadır. Su emir, eğitme, tehzib-İ ahlâk ve güzel alışkanlıklar kazandırma maksadı taşımaktadır.

- Eğer yukarıda belirtilen durumlar söz konusu değilse, yani emrin emredilen fiilin vücubuna delâlet etmesini engelleyen bir karine ortada yoksa, o zaman emir me'mûrun bihin kesin ve bağlayıcı tarzda talep edildiğini İfade etmiş olur.Bilginlerin çoğunluğu (cumhur) tarafından savunulan bu görüş, bizce de tercihe şayan olan görüştür. Kur'ân ve Sünnet'te yer alan emirlerin anlaşılmasında, bu emirlerden maksadın ne olduğunu gösteren karinelerin bulunmaması halinde, vücup manasının esas alınması gerekir. Çünkü delilleri inceleyen kimse, dil açısından "emir"in, emredilen fiilin yerine getirilmesinin kesin ve bağlayıcı tarzda talep edildiğini göstermek üzere konmuş olduğunu görür. Şayet talepte bulunanın, emrin yöneltildiği kişi üzerinde hakimiyeti varsa ve o kişi me'mûrun bihi yerine getirmiş ise, emredenin hoşnutluğunu ve mükâfaati, yerine getirmemiş ise kınanmayı ve cezayı hakeder. İşte usûl bilginlerinin terminolojisinde , "vücub"un ifade ettiği anlam da budur.[44]

 

§: 249- Şer'î Emirlerin Delâletinde Bilginlerin İhtilâfının İstinbata (Hüküm Çıkarmaya) Etkisi:

 

Yukarıda açıkladığımız üzere, emir, kendisi ile ilgili karinelerin bulunup bulunmamasına göre farklı delâletlere sahiptir: Bazen vücuba, bazen ibahaya. bazen ise nedbe, irşada veya te'dibe delâlet eder.Çoğır zaman karinelerin mevcut olup olmadığının kabulü ve bu karinelerin yorumlanması hususunda bilginlerin görüşleri farklılık taşıdığından, nasslarda yer alan emirlerin vücuba veya diğer manalara delâleti konusu bilginler arasında ihtilâfa yol açmış ve farklı ictihadlar ortaya çıkarmıştır. Böylece emrin delâleti, İslâm hukukunun önemli bir konusunu ve hüküm istinbatındaki ihtilâfların başlıca sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Sözgelimi bir gurup bilgin, bir emir ile karineye binaen kesin ve bağlayıcı tarzda me'mûrun bihin talep edildiği kanaatine varırken, diğer bir gurup kendi nazarında bu emri karineden mücerret saymış fakat prensip olarak emrin vücuba delâlet ettiğini kabul ettiğinden aynı sonuca ulaşmıştır. Öbür yandan başka bir gurup bu emrin vücup değil nedb veya irşad yoluyla me'mûrun bihin talebine delâlet ettiği görüşünü savunmuş, bu gurup da kendi içinde iki farklı gerekçeye dayanabilmiştir: Bazıları nedb veya irşada delâlet eden karine bulunduğunu söylerken diğer bazıları bu karineyi kabul etmemiş fakat prensip olarak (özel karine bulunmadıkça) emrin nedb veya irşad anlamı taşıdığı kanaatinde oldukları için aynı sonuca ulaşmışlardır.İslâm hukukçularının farklı görüşler ileri sürdükleri fıkhı meseleleri takip edip bu meselelerdeki ihtilâf sebeplerini dikkatli bir şekilde inceleyen kimse görür ki, pekçok meseledeki ihtilâfın sebebi, İslâm hukukçularının o mesele ile ilgili nassda yer alan emrin "mûceb"i (gerekli kıldığı sonuç) hususundaki görüş farklılığıdır.

 

§: 250- İslâm Hukukçularının Borç İlişkisinin Yazıya Geçirilmesi, Borç Veya Alım-Satım İçin Şahit Tutulması Konusundaki İhtilâfı:

 

Yukarıda işaret ettiğimiz ihtilaflı meselelerden biri, borç ilişkisinin yazıya geçirilmesi ve borçlanma veya insanların yapageldikleri ahm-satim için şahit tutulması konusudur. İslâm hukukçuları, yazıya geçirme ve şahit tutmanın mendup mu (ki bu halde mükellef onu terketmekle günahkâr olmaz) yoksa vacip mi (ki bu takdirde mükellef onu terketmekle günahkâr olur) olduğu hususunda İhtilâf etmişlerdir. Cumhur birinci görüşü, bir kısım islâm hukukçuları ikinci görüşü -ki bu Zâhiriyye mezhebinin görüşüdür- savunmuşlardır.Bu ihtilâfın sebebi, şu âyetlerde geçen emirlerin muktezasi hususundaki görüş farklılığına dayanmaktadır:"Ey iman edenleri Belirli bir süre için birbirinize borçlandığınızda, onu yazın.  Erkeklerinizden iki kişiyi, eğer iki erkek yoksa muvafakat edeceğiniz şahitlerden bir erkek iki kadını şahit tutun.  Ahm-satım yaptığınız zaman da şahit tutun. Ne yazan ne şahitlik eden zarara uğratılsın.Yolculuk halinde ofar da yazacak birini bulamazsınız, (borca karşılık) alınmış rehin de (yeterlidir). Şayet birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen taraf emanetini tastamam yerine getirsin.[45] Bu nass dört emir ihtiva etmektedir:

1- ifadesindekİ borcun yazılması emri,

2-   ifadesindekİ borç için şahit tutma emri

 3-ifadesindekİ satım için şahit tutma emri,

4-İfadesindekİ yolculuk halinde rehin alma emri(çünkü bu İfade "rehin alınız" anlamındadır.)Bilginler, rehin alma emrinin vücup değil nedb ve irşad için olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu emrin vücup manasında anlaşılmasını engelleyen ve nedb ve irşad anlamı taşıdığını gösteren karine bulunmaktadır. Bu karine âyetteki "Şayet birbirinize güvenirseniz. ifadesidir. Bu ifade, alacaklıya borçlusuna güvenmesi halinde borca karşılık ondan rehin almaması imkânını tanımaktadır. O yüzden, bütün İslâm hukukçularına göre, yolculuk halinde borca karşılık rehin alınması emri nedb ve irşad yönünde bir talep olarak kabul edilmiştir ve mükellef bu emri terketmekten ötürü günahkâr olmaz.Bilginler, borcun yazılması, borç İçin şahit tutulması ve satım için şahit tutulmasına dair emirlerin mûcebi hususunda ise ihtilâf etmişlerdir. Cumhura göre, bu emirlerden herbiri nedb ve irşad içindir, vücup için değildir. Çünkü vücup anlamının çıkarılmasını engelleyen karine bulunmaktadır. Bu, -yukarıda da işaret edilen- "Şayet birbirinize güvenirseniz." İfadesidir. Çünkü bu ifade kişiye, borç ilişkisi kurduğu kimseye itimat etme, dolayısıyla bu itimada binaen borç senedi yazmama ve bu ilişki için kimseyi şahit tutmama imkânını tanımaktadır.Zahiriler ise şöyle der: Borcun yazılması, borç ve satım için şahit tutulması emirleri, nedb ve irşada değil vücuba delâlet etmektedir. Çünkü .karinelerden mücerret emrin muktezâsı vücuptur. Bu emirleri vücup anlamından çıkarıp başka bir anlama meselâ nedb ve irşad anlamına getiren karine ise bulunmamaktadır. Âyetteki, Ûsaj  ifadesine gelince, buradaki  borcun yazılması, borç ve satım için şahit tutulması emirleri ile ilgili olmayıp sadece yolculuk halinde rehin alınması emri hakkındadır. Çünkü hemen bu emrin peşisira zikredilmiştir.işte bu gerekçeye binaen Zahirilere göre borcun yazılması, borç ve satım için şahit tutulması vaciptir. Mükellef bunu terkederse günahkâr olur; fakat bu terkten ötürü sözleşme fasit olmaz.Bize göre tercihe lâyık olan cumhurun görüşüdür. Çünkü ifadesi nassın ihtiva ettiği dört emirden sonra gelmiştir. Bunu sadece yolculuk halinde rehin alma emrine bağlamak ve diğer emirlerden ayırdetmek doğru olmaz. Zira nassın tamamı tek bir mevzu ile ilgilidir. O da, yazma, şahit tutma ve rehin yoluyla hakları teminat altına almaktır. Mademki Zahirilerin de kabul ettikleri üzere rehin ile ilgili emir mendupluğu göstermektedir, şu halde yazma ve şahit tutma ile ilgili emirlerin de mendupluk anlamını taşıdığına hükmetmek gerekir. Çünkü -belirttiğimiz gibi- bu emirlerin hepsinde maksat hakkın korunmasıdır. O halde bunlardan bir kisminin nedb bir kısmının vücup için olduğunu söylemek delilsiz bürhansız bir iddia oîur.[46]

 

251- Yasak ve Haram Kılmadan Sonra Gelen Emir:

 

Bir sıygası bazen emredilen fiilin yasak ve haram kılınmasından sonra gelir. Meselâ "Namaz kılınınca, yeryüzüne  Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayın[47]âyetindeki namazdan sonra df veriş vb yollarla rızık aramak üzere yüryüzüne dağılma emri böyledir. Çünkü (cuma namazı sırasında) alış-verişi yasaklayan şu âyetten sonra gelmiştir:

-Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve ahş-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. " Kurban etlerinin saklanmas.nı yasakladıktan sonra şu hadiste geçen "saklayınız" emri de bu şekle örnek teşkil eder: kurban etlerinin saklanmasını yasaklamıştım. Artık saklayınız.[48]İşte bu paragrafta yukarıda örneklerini verdiğimiz durumdan sözedeceğiz. Esasen usulcüler yasaklama ve haram kılmadan sonra gelen emir sıygası konusunda pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Biz bunları üç görüş halinde özetlemekle yetineceğiz.

Birinci görüş: Böyle emir sıygası ibahaya delâlet eder (emredilen fiilin mubah olduğunu gösterir). Bu görüş İmam Şafiî'den ve bir gurup bilginden nakledilmiştir. Herhalde bu görüşün sahipleri, yasaktan sonra gelen emirlerin büyük çoğunluğunun -bilginlerin ittifakı ile- mubahlığa delâlet ettiğine dayanarak, emrin yasaktan sonra gelmesini, onun vücuptan alınıp ibaha anlamına çekilmesi için bir karine olarak görmek­tedirler. Meselâ, "İhramh iken avlanmayı helâl saymamak üzere âyetinden sonra gelen İhramdan çıkınca avlanın (avlanabilirsiniz)[49]emri, bilginlerin ittifakı ile mubahlık anlamındadır. Yine yukarıda zikretti­ğimiz kurban etleri ile ilgili hadisteki  "saklayınız" emri bütün bilginlere göre mubahlık hükmünü göstermektedir.

İkinci görüş: Böyle emir sıygası vücuba delâlet eder. Hanefî bilginlerin çoğunluğu ve bir kısım Şâfıî bilginler bu görüştedir. Öyle görünüyorki bu görüşün sahipleri bu sonuca varırlarken şöyle düşünüyorlar: Karinelerden mücerret olarak gelen emir sıygası vücuba delâlet eder. Emrin yasaktan sonra gelmiş olması ise onu vücuptan başka bir anlama çekmeyi gerektiren bir karine değildir. Bu şekilde yasaktan sonra gelmiş olduğu halde vücuba delâlet eden bir kısım emirler de gerçekten mevcuttur. Meselâ:"Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün [50] âyetindeki müşriklerle savaşma emri haram aylarında bu fiilin yasaklanması hükmünden sonra gelmiştir ve fakat bu emrin vücup ifade ettiği hususunda bütün bilginler fikirbirliği etmişlerdir.Yine, Rasûlûllah'a gelip "Ya Rasûleilah! Ben hiç temizlenmeden sürekli âdet gören bir kadınım. Namazi terketmeli miyim?" diye soran Fatma binti Ebî Hubeyş'e Hz.Peygam­ber şöyle buyurmuştur: "Hayır. Bu, damardan gelen bir kandan ibarettir; âdet kanı değildir. Âdetin geldiğinde namazı terket. Âdetin bittiğinde üzerindeki kanı yıka ve namazını kil.[51] Buradaki âdet sonrası namaz emri, yasak ve haram kılmadan sonra gelmiştir ve vücup içindir.

Üçüncü görüş: Böyle emir sıygası yasak ve haramlık hükmünü ortadan kaldırır ve me'mûrun bihin yasaktan önceki -mubah, vacip vb. -hükmünün geri gelmesini sağlar. Hanefî bilginlerden Kemal b. Hümâm bu görüşü seçmiştir. Bizim de bu meselede tercih ettiğimiz görüş budur. Tümevarım metodu ile yapılan incelemeler bunun doğruluğunu ortaya koymaktadır. Nitekim yasak ve haram kılmadan sonra gelen emirleri inceleyen kimse, buralarda me'mûrun bihin hükmünün yasak hükmünden önce o fiil için sabit olan hüküm olduğunu görür. Bunun örnekleri çoktur. Birkaçını hatırlatacak olursak:

- Müşriklerle savaşmak vaciptir. Haram aylarda savaşmak ise haram kılınmıştır. Bu ayların bitmesinden sonra savaşma ile ilgili emrin muktezası da -bilginlerin ittifakı ile-vücuptur. Görüldüğü gibi bu hüküm, yasaktan önceki hükmün kendisidir.

-  Ölümü hatırlayıp Öğüt almak üzere kabirleri ziyaret etmek mendup nevindendir. Sâri1, bir maslahata binaen önce bunu yasaklamış sonra Rasûlünün diliyle kabir ziyaretini şöyle emretmiştir: Daha Önce size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Muhammed'e annesinin kabrini ziyaret için izin verilmiş bulunmaktadır. Artık siz de kabirleri ziyaret edin, zira bu âhireti hatırlatır.[52] Bilginler buradaki emrin mendupluk anlamında olduğunu İhtilafsız kabul ederler. İşıe bu hüküm yasaklamadan Önceki hükmün aynısıdır.

- Avlanma mubah iken, Sâri' ihram halinde bu fiili haram kılmıştır. Sonra ihramdan çikılnca avlanmayı emretmiştir:İhramdan çıkınca avlanın." Bu emrin mubah kılma anlamında olduğu hususunda bilginler ittifak etmiştir. Şu halde yasaktan sonraki hüküm ile yasaktan önceki hüküm aynıdır.

 

§: 252- Emrin, Me'mûrun Bihin Tekrarına Delâleti:

 

Emrin, me'mûrun bihin tekrarına ve hayat boyunca yerine getirilmesine delâleti hususunda usulcüler birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler içinde isabetli olanı şudur: Emir. ancak, me'mûrun bihin ileride yerine getirilmesinin talep edildiğini gösterir. Me'mûrun bihin tekrarına delâlet İse emir sıygasından çıkarılamaz. Bu delâlet, emri eleyen karinelerden çıkarılabilir: Emrin, Şâri'in me'mûrun bih için illet veya sebep v bul ettiği bir şarta bağlanmış yahut bir vasıfla kayıtlanmış olması gibi. Meselâ, şu âyette abdest alma emri namaz kılma iradesine bağlanmıştır: "Ey iman edenler! Namaza duracağınız zaman yüz-İrinizi dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın.[53] Bu emir, kişinin namaz kılma ihtiyaç e iradesi bulunduğu her zaman abdestin alınması talebini ihtiva etmektedir. Namaz iradesi abdest alınması talebinin illetini veya sebebini teşkil etmektedir. Bir şeyin illet veya sebebi tekerrür ettikçe o şey de tekerrür eder. Bir başka örnek: Zina eden erkek ve kadına değnek vurma cezasının uygulanması emri zina fiili ile kayıtlanmıştır:"Zina eden kadın ve erkeğin herbirine yüz değnek vurun.[54] Buradaki emir, zina fiilin bulunması halinde zina haddinin de uygulanması talebini ihtiva etmektedir. Zira Sâri", zina fiilini cezanın gerekliliği için illet veya sebep kılmıştır, o tekerrür ettikçe ceza da tekerrür eder.

 

§: 253- Emrin "Fevr"e ve "Terâhî"ye Delâleti:

 

Usulcüler emrin me'mûrun bihin tekrarına delâleti hususunda ihtilâf ettikleri gibi. me'mûrun bihin fevren (Ijj3 hemen) mi yoksa terâhiyen  geniş zaman içinde) mi yerine getirilmesi gereğine delâleti konusunda da birçok görüş ortaya koymuşlardır. Bu görüşler İçinde tercihe şâyân olanı şudur: Emrin kendisi, me'mûrun bihin fevren mi yoksa terâhiyen mi yerine getirileceği hususuna delâlet etmez. Bu husus emri çevreleyen şartlardan anlaşılabilir. Meselâ, bir kimse başkasına "Bana su ver" dese, bu emir me'mûrun bihin fevren yerine getirilmesinin istendiğini gösterir. Çünkü bu yönde karine bulunmaktadır. Şöyle ki: Âdete göre su, ancak su ihtiyacının duyulması ve fiilen susuzluğun bulunması halinde istenir.Bir kimse muhatabına, meselâ, "Bir hafta sonra şöyle yap'' dese, bu emir terâhî ifade eder ve me'mûrun bihin yerine getirilmesinin bir hafta tehirini gerektirir.Me'mûrun bihin ramazan orucunda olduğu gibi (kendi cinsinden) başka fiili kapsamayacak bir vakit ile kayıtlı olması halinde, emir fevr ifade eder. Belirlenen vaktin girmesiyle me'mûrun bihin de hemen edâ edilmesi gerekir. Çünkü me'mûrun bihin bir parçasının kaçırılması ile edâ imkânının ortadan kalkacağı tarzda edâ için dar bir vakit tayin edilmiş olması emrin fevri olduğuna açık bir karine teşkil eder.Fakat me'mûrun bih, beş vakit namazda olduğu gibi kendisiyle birlikte (kendi cinsinden) başka fiillerin ifasına da imkân verecek bir vakit ile kayıtlı İse, emir fevre delalet etmez ve me'mûrun bihin tayin edilen vaktin başında yerine getirilmesi gerekmez. Mükellef bu fiili belirlenen vaktin herhangi bir parçasında yerine getirebilir ve vaktin başında yerine getirmemekten ötürü günahkâr olmaz. Zekât, kazaya kalmış oruç ve gibi fiillerde olduğu gibi, me'mûrun bihin mutlak, yani vakit ile kayıtlanmamış,olması halinde de hüküm böyledir. Bu durumda emir fevr ifade etmez. Fiil hemen yerine getirilebileceği gibi, istenen şeyin ihlâline yol açmayacak şekilde tehir edilmesi de caizdir. Bununla beraber, hayırlı işe biran önce koşma arzusu ve edadan önce vaktin sona erebüeceği endişesi ile fiilin hemen yerine getirilmesi daha faziletlidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:"Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah 'a dır. O, size, ayrılığa düştüğünüz şeyleri (hakikatini) haber verecektir.[55]Şüphesiz, Allah'ın emrettiği fiiller, onun insanları yarışmaya teşvik ettiği "hayır"ın kapsamında sayılır.

C-NEHİY

 

Nehyin:

a) Mânası,

b)  Delâleti,

ç) Fevr ve Tekrara Delâleti,

d) İbadetlere ve Muamelâta Etkisi; Bu Hususuta Bilginlerin Görüşleri.

 

§: 254- Nehyin Manası:

 

"Nehiy"  fiilden el çekme ve fiili terketme talebine delâlet eden (söz veya sözcük)tür.

Bu talep şu şekillerden biri ile olabilir:

a) Bilinen nehiy sıygası ile. Şu âyetlerde olduğu gibi:Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.[56]Mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin. [57]

b) Fiilden "el çekme talebini gösteren emir sıygası ile."Ve alış-verişi bırakın[58]âyeti buna örnek gösterilebilir.

c) Nehiy mastarından türetilmiş fiil ile.Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. [59] âyetinde olduğu gibi.

d)Tahrim  mastarından türetilmiş fiil ile veya helâlliğin nefyedilmesi ile. Şu âyetler buna örnek gösterilebilir: "Size, analarınız, kızlarınız.(ile evlenmek) haram kılındı. [60] Onlara (kadınlara) verdiklerinizden bir şey almanız helâl değildir. [61]

 

§: 255- Nehyin Delâleti:

 

Usûlcüler, emrin delâletinde olduğu gibi,4 karineden mücerret nehyin delâleti konusunda da ihtilâf etmişlerdir.

*Cumhura göre nehiy, menhiyyün anhin (nehyedüen fiilin) haram kılındığını gösterir ve özel karine bulunmadıkça "tahrim" dışında bir anlama çekilemez. Karine varsa, nehiy o karinenin gösterdiği anlamda anlaşılır. "Meselâ:"Ey i/nan edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış-verişi birafc/n [62]âyetindeki nehiy, cuma namazı sırasında alış-verişin mekruh olduğuna delâİet etmektedir. Bu nehyİ "tahrim"den çıkarıp "kerahe" anlamına geçiren karine şudur: Nehiy bizatihi alışveriş hakkında olmayıp; alış-verişin, kişiye farz olan cuma namazından alıkoyma endişesine binaen varid olmuştur.

- "Açıklanması halinde hoşunuza gitmeyecek bir kısim şeyler vardır, ki onlardan sual etmeyin [63] âyetindeki nehiy, zarara ve eziyete yol açan fiilin terkedilmesi hususunda "irşad" (yol gösterme) anlamını taşımaktadır.

- "Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalple­rimizi eğriltme.[64] âyetindeki nehiy "duâ" anlamındadır.

* Bazı usûlcüiere göre nehiy, nehyedüen fiilin mekruh kılındığını gösterir. Özel karine bulunmadıkça haram kılındığını göstermez.

* Bir kısmı usulcüye göre ise nehiy, tahrim ve kerâhe arasında " müşterek "tir. Karine olmadıkça, bunlardan hiçbirine delâlet etmez.Bilginlerin çoğunluğu (cumhur) tarafından savunulan görüş, bizce de tercihe şayan olan görüştür. Kur'ân ve Sünnet'te yer alan nehiylerin anlaşılmasında, bu nehiylerden maksadın ne olduğunu gösteren karinelerin bulunmaması halinde, haramlık manasının esas alınması gerekir. Çünkü dil kuralları açısından nehiy, nehyedüen fiilin terketilmesinin kesin ve bağlayıcı tarzda talep edildiğini göstermek üzere konmuş sıyga demektir. İşte islâm hukukçularının terminolojisinde "tahrim"in ifade ettiği anlam da budur. Şu halde nehyin gerçek manasının ' 'haram kılma'' olarak kabul edilmesi, özel karine bulunmadıkça bundan başka bir manaya çekilmemesi gerekir.

 

§: 256: Nehyin "Tekrar"ve "Fevr"e Delâleti:

 

Nehyin, nehyedüen fiilden fevren (hemen) ve sürekli olarak el çekme talebine delâlet ettiğini usûlcüler ihtilafsız kabul etmişlerdir. Sâri' bir işten nehyetmiş ise, nehyin kendine

yöneltildiği kişinin bu işi derhal terketmesi ve hayatı boyunca hiçbir zaman yapmaması gerekir. Mükellef, hernezaman nehyedilen iş ile karşı karşıya gelse ve kendisinde onu yapma eğilimi belirse, o işi yapmaktan vazgeçmelidir ki, kendisine yöneltilen hitaba uymuş ve imtihanın gereğini yerine getirmiş olsun. Çünkü bir işten nehiy, o işin ihtiva ettiği zararı ve kötülüğü mükelleften defetmek içindir. Bu gaye İse, ancak, fiilin derhal ve sürekli olarak terkedilmesi ile gerçekleşir. Bir kimse bir işten nehyedilse, spnra o kimse herhangi bir vakitte bir defa bile o işi yapsa, onun nehye uyduğu söylenemez. O halde nehyedilen şeyden el çekmenin hem derhal gerekli olması ("fevrî"liği) hem de sürekliliği ("tekrar"ı), nehye uymanın gerçekleşmiş sayılabilmesi için zaruridir.Görüldüğü üzere, bu yönüyle nehiy, emirden farklıdır. Zira -yukarıda belirttiğimiz gibi- emir, kendi başına fevr ve tekrarı gerektirmez. Nehiy ise, bizatihi hem fevri hem tekrarı gerektirmektedir.

 

§: 257- Nehyin İbâdetlere ve Muamelâta Etkisi:

 

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, tercihe lâyık olan görüşe göre, karinelerden mücerret olan nehiy, menhiyyün anhin haram kılındığına delâlet eder. Nehyin kendisine yöneltildiği kişi. buna karşı gelir ve nehyedilen fiili yaparsa günahkâr olur ve âhirette cezaya çarptırılmayı hakeder. Bu, hernekadar uhrevî bir sonuç ise de, nehyin yegâne sonucu bu değildir. Bir de nehyediien fule -ister ibâdet ister muamelât nevinden olsun- bağlanan dünyevî sonuç vardır. Bilindiği gibi, ibâdetler ve muamelât, Şâri'in kendilerine bir takım hükümler ve hedeflenen sonuçlar bağladığı işlerdir. Sâri' bunlar için bazı rükünler ve şartlar belirlemiştir ki, onlar birarada bulunmadıkça o fiiller muteber olmaz. İşte şimdi nehyin bu konudaki etkisinden söz edeceğiz. Bu hususta söylenebilecek şeyleri şöylece Özetlemek mümkündür:İslâm'da meşru kılınmış namaz, oruç, ahm-satim, kira, evlenme akideleri ve benzeri ibadetler ve muameleler hakkında Şâri'in nehyi özel bazı durumlarda sözkonusu olabilir. Bu konudaki nehiyler tümevarım metodu ile incelenirse, bunların üç nevi halinde ele alınabileceği görülür:

Birinci nevi: Amelden o amelin mahiyeti ve özü(ndeki sakatlık) sebebiyle nehiy. Bu, amelin rüknünün veya mahallinin (konusunun) bulunmamasına binaen konmuş nehiydir. Ölü etinin, ana karnındaki ceninin, daha ortada olmayan muayyen bir ekinin satışına dair nehiy böyledir. Bütün bu olaylardaki nehiy satım konusunun (şer'an) mevcut olmamasından ötürüdür.

İkinci nevi: Amelden, o ameli çevreleyen fakat onun icaplarından olmayan bir durum sebebiyle nehiy. Çalınmış elbise ile namaz kılma ve cuma namazı esnasında alış-veriş yapma hakkındaki nehiy gibi.                                                             

Üçüncü nevî: Amelden, o amelin İcaplarından olan bir vasıf (taki sakatlık) sebebiyle nehiy. Bayram gününde oruç tutma ve ribâ yahut bir fasit şart ihtiva eden satım sözleşmesi hakkındaki nehiy bu neviye örnek gösterilebilir. Şöyle ki: Bayram gününde oruç tutmanın yasaklanması orucun mahiyetinden ötürü değildir. Zira oruç bir ibadettir, mahiyetine binaen yasaklanması düşünülemez. Buradaki nehiy, o günde Yüce Allah'ın misafiri sayılan kulun bu ikramı reddetmiş olacağından dolayıdır. Aynı şekilde ribâ ihtiva eden satışın, meselâ yüz kilo buğdaya karşılık yüzon kilo buğdayın satılmasının yasaklanması da böyledir. Çünkü bu yasak satım sözleşmesinin mahiyetinden dolayı değil,satım sözleşmesinin vâsıflarından birindeki sakatlıktan ötürüdür ki, bu olaydaki vasıf, karşılıksız bir fazlalığın yani haksız kazancın bulunmasıdır. Fasit şart ihtiva eden satım sözleşmesi de bu kabildendir. Zira şart bir menfaati tazammun etmektedir. Şartın tazammun ettiği bu menfaat karşılığı olmayan bir fazlalık sayılır ve ribâ ile benzerlik göstermiş olur. Ribâ ve benzerleri ise şer'an caiz değildir.

* Şayet nehiy amelin mahiyeti ve (özü ndeki sakatlık) sebebiyle ise, -bilginlerin İttifakıyla- bu, nehyedilen amelin butlanını gerektirir. O yüzden, ölü etinin, ana karnındaki ceninin ve hünüz ortada olmayan muayyen ekinin satışı batıldır. Kendisine hiçbir sonuç bağlanmaz. Zira akdin konusu (şer'an veya fiilen) mevcut değildir. Akit ise, ancak bir konu üzerine kurulabilir.

* Şayet nehiy, amelin icaplarından olmayan fakat onu çevreleyen bir durumdan ötürü ise, amelin butlanını da fesadını da gerektirmez. Amel, sahih olarak kalır ve kendisine normal olarak bağlanan sonuçlar bağlanır. Fakat hakkında nehiy olduğu için yapılması mekruhtur.Bu bilginlerin çoğunluğunun görüşüdür ki, tercihe şayan olanıdır.Zahiriler İse, şöyle derler: Bu durumda nehiy, mahiyet ve öz (deki sakatlık) halinde olduğu gibi nehyedilen fiilin butlanını gerektirir. Bu görüş İ. Ahmed b. HanbePden de nakledilmiştir. Bir rivayete göre İ. Mâlik b. Enes aynı görüştedir.

* Şayet nehiy, amelin icaplarından olan bir vasıf (taki sakatlık) sabebiyle ise, bunun etkisi. Hanefîler ile çoğunluğu teşkil eden Şâfiîler ve diğer bilginler arasında ihtilaflıdır.Hanefîler derler ki: Bu nehiy, sadece vasfın fesadını gerektirir. Amelin kendisine gelince, o meşru halde kalır. Onlar bu nevi fiile "fasit" adını verirler ve o fiile kendisi ile hedeflenen bazı sonuçlan bağlarlar, diğer bazılarını bağlamazlar.Şâfiîler ve diğerleri (cumhur) ise şöyle derler: Bu nehiy, hem aslın hem vasfın fesadım gerektirir. Onlar bu nevi fiile aynı anlamda olmak üzere "fasit" veya "bâtıl" adını verirler ve o fiile kendisi ile hedeflenen hiçbir sonucu bağlamazlar. Görüldüğü gibi, bu bilginlere göre bu nevi de amelin mahiyeti ve özü (ndeki sakatlık) sebebiyle nehiy gibidir, ki onun nehyedilen fiilin butlanını gerektirdiğini bütün bilginler kabul etmektedir.işte bu ihtilftan dolayıdır ki, bayram gününde tutulan oruç, ribâ veya fasit şart ihtiva eden satım sözleşmesi ve benzeri ameller Hanefîlere göre "fasit", cumhura göre ise "bâtıl" hükmündedir.Her iki taraf kendi görüşünü desteklemek üzere birçok delil getirmiştir. Biz bunlardan §u kadarını zikretmekle yetineceğiz:

Hanefilerin gerekçesi: Sâri' ibâdetleri ve muamelâtı, bunlara bağlanan bir takım hükümler için sebep kılmıştır. Eğer Sâri' bir ibâdet veya muameleyi bunun icaplarından olan bir vasıf (taki sakatlık) tan ötürü nehyetmiş ise, nehyin sadece bu vasfın butlanı sonucunu doğurması gerekir. Şayet bu vasfın varlığı o amelin özünü ihlâl etmiyorsa, bu özün varlığını koruduğunu kabul etmek gerekir. Bu durumda, gerek vasfa gerekse öze kendisine uygun olan sonucu bağlamak icap eder. Meselâ, nehyedilen fiil bir satım sözleşmesi ise ve sözleşmenin özü yani rüknü ve konusu mevcut ise, buna uygun olarak mülkiyetin sübutuna hükmetmek gerekir. Diğer taraftan nehyedilen vasfın mevcudiyetine binaen de sözleşmenin feshedilmesi icabeder. Böylelikle fiilin her iki yönü dikkate alınmış ve herbirine uygun olan hüküm bağlanmış olur.

Cumhurun gerekçesi: Sâri' bir işin yapılmasını talep etmiş ve bu işin belirli bir vasfı taşımasını yasaklamış ise, bu nehiy, Şâri'İn o işi o yasak vasıftan hâli olarak yerine getirilmesini talep etmiş demektir. Şayet o iş o vasıfla birlikte yerine getirilmiş ise, artık Şâri'İn talep ettiği fiil olmaktan çıkar. Binaenaleyh o fiil ile hedeflenen sonuç ona bağlanamaz.Kanaatimizce, bu konuda cumhurun görüşü üstündür. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Bizim emrimize (dinimizin tali­matına) uygun olmayan her iş merduttur.[65] Bu hadis, Şâri'İn emrine ve talebine uygun olmayan hertürlü işin onun nazarında geçersiz sayıldığına açık bir delildir. Şu halde, Şâri'İn emrine aykırılık ister amelin mahiyeti ve özü isterse lüzumlu vasıflarından biri ile ilgili olsun, bu amel ile hedeflenen hükümler o amele bağlanamaz.Bilginlerin, "fesâd" ve "butlan" konusundaki görüş ayrılığı, esasen, lüzumlu vasıflarından biri (ndeki sakatlık) sebebiyle bir amelden nehyin etkisi konusundaki ihtilâfa dayanmaktadır. Şöyle ki: Cumhura göre fesâd ve butlan aynı manaya gelir. Bu da, amelin, ister mahiyet ve öz isterse lüzumlu vasıflardan biri bakımından Şâri'İn emrine aykırılık taşımasıdır. Hanefîlere göre ise fesâd ve butlan farklı şeylerdir. Fesâd, amelin, "asl"ı değil "vasfı itibariyle Şâri'İn emrine aykırılık taşımasıdır. Butlan ise, amelin, aslen ve vasfen Şâri'İn emrine aykırı olmasıdır.Bunu biraz açıklayalım: Hanefîler ameün lüzumlu bir vasfı(ndaki sakatlık) sebebiyle nehyediimesinin etkisini sadece vasfın fesadından ibaret sayıp, aslın önceden olduğu gibi meşru olarak kalacağına hükmettikleri, amelin mahiyeti ve Özü(ndeki sakatlık) sebebiyle nehyediimesinin etkisini hem aslın hem vasfın fesadı olarak gördükleri için önlerinde iki çeşit amel bulmuş oluyorlardı: Biri aslı İtibariyle meşru fakat vasfı itibariyle gayrı meşru; diğeri ise hem aslı hem vasfı itibariyle gayrı meşru. İşte bunlardan birincisine "fasit", ikincisine "bâtıl" adını verdiler. Böylece iki çeşidi birbirinden ayırdetmiş oldular.Cumhur ise, amelin lüzumlu bir vasfı(ndaki sakatlık) sebebiyle nehyediimesinin etkisini tıpkı mahiyet ve öz(deki sakatlık) sebebiyle nehyin etkisinde olduğu gibi, hem vasfın hem de aslın fesadı şeklinde kabul ettiklerinden, aslen meşru vasfen gayrı meşru denebilecek bir amel çeşidi ile karşılaşmamış oldular. Dolayısıyla, Hanefilerin yaptığının aksine, böyle bir amel için özel bir terim kullanma ihtiyacı duymadılar.Burada hatırlatmak gerekir ki, Hanefî usûl bilginleri kendi aralarında, muamelat konusunda bu şekilde fesâd ve butlan ayırımı yapma hususunda müttefik olmakla beraber, ibâdetler ve ibâdetlere ilhak edilebilecek muamelat -ki bu evlenme akdidir- konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bir kısmı bunlarda da ayırım yapma taraftarıdır ve şöyle derler: Bayram gününde veya Şâri'İn oruç tutmayı yasakladığı günlerde tutulan oruç aslı itibariyle meşru vasfı İtibariyle gayrı meşrudur. Bu yüzden, aslen meşru oluşuna şöyle hüküm bağlarlar: Bir kimse bu günlerden birinde oruç tutmayı nezretse, nezri sahihtir ve bunu ifa etmek gerekir. Şu kadar var ki, o günde değil onun yerine bir başka günde oruç tutması istenir. Vasfı itibariyle fasit oluşuna da şu sonucu bağlarlar: Bayram gününde oruca başlayıp orucu tamamlamadan iftar eden kişinin, bu oruç yerine bir başka günde oruç tutması gerekir. Oysa orucun yasak olmadığı günlerde oruca başlayan ve vaktinden önce iftar eden kimsenin onu tamamlaması, tamamlamadığı takdirde bunun yerine bir başka günde oruç tutması gerekir.

Diğer bir gurup Hanefi usûlcü ise, ibâdetler ve ibâdetlere ilhak edilebilecek muamelat konusunda fesâd-butlan ayırımının yapılmasını uygun görmez. Onlar şöyle derler: Bu amellerde Şâri'İn emrine aykırılık ister amelin mahiyet ve özünde isterse lüzumlu vasıflarından birinde olsun, ameli -aynı anlama gelmek üzere- fasit ve bâtıl kılar. Hanefîlerden nakledilen meşhur görüş budur. Esas alınması gereken de bu görüştür. Çünkü ibâdetlerde temel gaye, kulun itaati ve emre uymasının denenmesidir. Bu ise, ancak herhangi bir aykırılığın bulunmaması ile gerçekleşebilir. Muamelâta gelince, bunlarda kulların fayda ve zarar durumuna bakılır. Şayet aykırılık amelin mahiyetinde ve özünde ise, bu amelde maslahatın gerçekleşeceği asla düşünülemez, böyle amele "bâtıl" denmesi tam olarak gerçeği yansıtmış olur: Ma'dumun (mevcut olmayan şeyin) satışı olayında olduğu gibi. Fakat amelin özü yani rüknü ve konusu sağlam olup da aykırılık vasıfta ise. bu amel ile bir yönden maslahatın gerçekleştirilmesi mümkün olabilir. Bu durumda ona sonuç bağlanması icap eder ve bîlâhere aykırılığa yol açan durumun giderilerek ameün tamamlanması istenir. Şu kadar var ki, Şâri'İn emrine muhalif bir vasıf taşıdığından ötürü onun rızasına uygun bir şekilde meydana gelmediği için amelin değeri eksik kalır. İşte bu yüzden bâtıl değil fasit adi ile anılması uygun düşer. Esasen fesâd. bir şeyin faydasındaki eksiklik demektir, yoksa tamamen faydasız anlamında değildir. Butlan ise. bir şeyin menfaatinin temelden yok olması demektir. Meselâ, et yenebilirlik vasfını tamamen kaybetmemiş ölçüde bozulunca ef fasit oldu" denir. Buna karşılık asla yenmeyecek hale gelince"Er bâtıl oldu" denir.

 

2- ÂMM

 

a)  Âmmın Tarifi,

b)  Umûm Lafızları,

c)  Âmmın Delâleti,

d)  Âmmtn Delâleti konusundaki İhtilâfın Pratik Sonucu,

e)  Özel Bir Sebebe Binaen Vârid Olan Âmm.

 

§: 258- "Âmm'ın Tarifi:

 

"Âmm" tek vaz' ile tek bir mana ifade etmek üzere konmuş bulunan ve muayyen bir miktarla sınırlı olmaksızın bu mananın kendisinde gerçekleştiği bütün fertlere şâmil olan (kapsayan) lâfızdır. Mesela:[66] âyetinde geçen  (hırsız) lâfzı böyledir. Çünkü tek vaz' ile tek bir mana için konmuştur, ki bu mana "hırsızlık"tır. Bu lâfız, kendisinde hırsızlık manasının gerçekleştiği bütün fertlere şâmildir ve bu fertlerin belirli bir sayıya hasderilmesine delâleti sözkonusu değildir.Âmm lâfza başka bir örnek: "Ülkenin bilginleri". Bu lâfız da tek vaz' ile tek mana için, yani ülke halkından "ilim" vasfını taşıyan kişileri ifade etmek için konmuştur. Ülkedeki bütün bilginlere şâmildir. Bu bilginler hernekadar gerçekte belirli sayı ile sınırlı iseler de, bu sınırlandırma lâfızdan anlaşılmamakta, dış unsurlardan (vakıadan) anlaşılmaktadır. O yüzden "ülkenin bilginleri" lâfzı mevcut olan ve ileride var olacak bütün bilginleri kapsar.

 

§: 259- Umûm Lâfızları:

 

Umûm ifade eden lâfızlar  çoktur. Başlıcalan şunlardır:

1-  ve (her, hepsi, bütün) lâfızları. Bu iki lâfız, muzâfun ileyhlerinin (tam­layanlarının) umûmuna delâlet eder. Şu örneklerde olduğu gibi: Herkes kendi kazandıklarına karşı rehindir. [67]"Deki: Her­kes kendine uygun iş yapar. [68] Bana gelen herkese ikram ederim.

2- İstiğrak ve şümul (kapsamlıhk) ifade eden  harf-i tarifi ile muarref (belirli) haİe getirilmiş çoğul lâfız. Meselâ: Mü'minler gerçekten kurtuluşa ermiştir [69]âyetindeki Allah güzel davrananları sever[70] âyetindeki, lafzı istiğrak ve şümul ifade eden  harf-i tarifi ile muarref hale getirilmiş birer cemi lâfızdır. Onun için bütün "mü'min" ve "muhsin" (güzel davranan) kişilere şâmildir.Muzâf (tamlanan) görevi yapan cemi (çoğuî) lâfız da lâm ile muarref cemi lâfız gibidir. Meselâ, [71] âyetindeki  lâfzı veOnların mallarından sadaka al ki bununla onları temizleyesin, yüceifesin[72]âyetindeki lâfzı, birer muzâf camidir. O halde bütün "çocuklar"a ve "mallar1'a şâmildir.

3- Lâm-ı tarif, veya izafet (tamlama ile muarref (belirli) hale getirilmiş tekil lâfız. Meselâ, Asra andolsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler mustesna[73]âyetinde geçen lâfzı, birinci duruma örnek gösterile­bilir. Çünkü bu lâfız istiğrak ifade eden harf-i tarif ile muarref yapılmış müfred (tekil) bir lâfızdır. O halde "insan" olan bütün fertlere şamildir.  "Oysa Allah ahş-verişi helâl, ribayı hakanı kılmıştır[74]âyetinde geçen lâfızları da böyledir. Onun için her türlü "alım-satım"a ve "fiba"ya şâmildir.İkinci duruma örnek: Hz. Peygamber (s.a.v)'in deniz hakkındaki "Onun suyu temiz, ölüsü helâîdir[75]hadisinde geçen *w lâfzı. Bu lâfız izafet İle muarref hale konduğundan, çeşidi ve cinsi ne olursa olsun denizin "ölü" hayvanlarının hepsinin helâl olduğunu göstermektedir.

.4- İsm-i mevsuİler (ilgi zamirleri, belirsiz zamirler). Meselâ:Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir[76]âyetinde geçen  ism-i mevsulû, haksız yere yetim malını yiyen herkesi kapsamaktadır. Yine[77]âyetinde geçen ism-i mevsulü, önceki âyette mu-harramât (evîenümesi yasak kadınlar) arasında zikredilmeyen bütün kadınlara şâmildir.

5- Şart isimleri.[78] âyetinde geçen şart ismi buna Örnek gösterilebilir. Bu, ramazan ayını idrak eden bütün mükelleflerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lâfızdır. Aym şekilde Siz ne iyilik ederseniz, Allah onu [79]âyetinde geçen şart ismi, insanın yaptığı her türlü iyiliği Allah'ın bildiğini belirten âmm bir lâfızdır.

6- İstifham (soru) isimleri. Meselâ,"Kim var ki, Allah'a güzel bir borç versin de.[80]âyetindeki ^ lâfzı ve & j-6> ^ "Allah'ın yardımı ne zaman[81] âyelindeki  lâfzı gibi.

7-  Nefıy (olumsuzluk) veya nehiyden (yasaklamadan) sonra gelen nekre (belirsiz) lâfız. Birinci şekle örnek: Hz. Peygamber (s.a.v)'in Varise vasiyet yoktur (yapılamaz)[82]hadisinde geçen  kelimesi, nekredir ve nefıyden sonra gelmiştir. O haide umum ifade eder. Dolayısıyla, vârise yapılacak hertürlü vasiyete bu hüküm (caiz olmama hükmü) şâmildir.İkinci şekle örnek:Ve onlardan ölen. hiç kimseye asla namaz kılma[83]âyetinde geçen *A^t kelimesi nekredir ve nehiyden sonra gelmiş­tir. O halde umum ifade eder ve (âyette sözkonusu olan) bütün münafıklara şâmildir.

 

§: 260- Ânımın Tahsisi:

 

Âmmın tahsisi konusundaki görüş ayrılığına geçmeden önce, âmm ile ilgili olarak bilginlerin büyük çoğunluğunun ittifak ettiği şu noktalan hatırlatmak faydalı olur:

a) Vaz' itibariyle âmm lâfız, kendi manası kapsamında kabul edilebilecek bütün fertleri ifade etmek üzere konmuştur.

b)  İsti'mâl (kullanım) itibariyle ise, âmm lâfzın kapsamı farklılık gösterir:

aa) Bazen âmm, kendi manası kapsamında kabul edilebilecek bütün fertleri ifade etmek üzere kullanılır. "Şüphesiz Allah herşeyi bilendir. [84]Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, nzkı Allah'a ait olmasın[85] ve[86] âyet­lerinde olduğu gibi. Bu âyetlerde geçen âmm kelimeler ile, bunların kapsamlarına giren bütün fertler kasdedilmiştir. Bu kelimelerin hiçbirinde tahsis vuku bulmamıştır.

bb) Bazen ise, âmm lâfız bütün fertleri değil bir kısım fertleri kasdedilmek üzere kullanılır. Bu durum, kendisine delâlet eden bir delilden anlaşılır. Kullanımda daha çok bu ikinci şık sözkonusu olur.Bilginlerin büyük çoğunluğu yukarıdaki noktalarda ve (bb) şıkkında belirtildiği üzere,

âmmın, bütün fertlerini değil bir kısım fertlerini ifade etmek üzere de kullanıldığı hususunda fikir birliği etmiş olmakla beraber, şu hususta ihtilâfa düşmüşlerdir:Âmmın, bir delile binaen umûm anlamından çıkarılıp sadece birkısım fertlerinin kasdedildiği sonucuna varılabildiği bütün haller, -sözkonusu delilin ne olduğuna bakılmaksızın- mutlak olarak "tahsîs" diye mi isimlendirilecektir. Yoksa "tahsîs"ten söz edebilmek için delilde bazı şartları mı aranacaktır?Şimdi, Hanefîler ile çoğunluğu teşkil eden Şâfiîler ve diğer bilginler (cumhur) arasında bu hususta görülen fikir ayrılığım inceleyeceğiz.

 

§: 261- Cumhura Göre Tahsîs:

 

Çoğunluğu teşkil eden Şâfiîler ve diğer bilginlere (cumhura) göre, âmmtn umûm anlamından çıkarılıp bazı fertlerine hasredilmesi mutlak olarak (kayıtsız şartsız) "tahsîs''sayılır: Umûm anlamını engelleyen delil ister müstakil ister gayr-ı müstakil olsun; yine bu delil, ister amma mevsûl, yani hemen onun akabinde zikredilmiş, isterse ânımdan munfasıl (ayrı) olsun. Şu kadar var ki, eğer bu delil âmmdan ayrı ise, âmm İle amelden daha sonra gelmiş olmamalıdır. Çünkü böyle olması halinde artık "tahsîs"ten değil "nesih"ten söz edilebilir.

Demek oluyor ki cumhura göre tahsîs, bir delile binaen ânımı umûm anlamından çıkarıp, kapsamında bulunan bir kısım fertlere hasretmektir. Bunu sağlayan delile "muhas-sis” adı verilir.

 

§: 262- Cumhura Göre "Muhassıs"ın Kısımları:

 

Cumhura göre muhassıs, başlıca iki kısma ayrılır:

1-  Müstakil muhassıs

2-  Gayr-ı müstakil muhassıs

 

§: 263- Müstakil Muhassıs:

 

Müstakil muhassıs, âmmı ihtiva eden nassın bir cüz'ü olmayan tahsis delili demektir. Bu, üç nevidir:

Birinci nevi: Akıl.

Meselâ, [87]ve Yoluna gücü yetenlerin o evi (Kâ'be'yi) haccetmesi, Allah'ın İnsanlar üze­rinde bir hakkıdır[88]âyetleri, umûm ifade eden şer'î mükellefiyetler getirmiştir. Çünkü oü nasslardaki hitap umûm içindir. Fakat akıl, çocuk ve akıl hastası gibi mükellefiyete ehil olmayan kişilerin bunun dışında tutulmasını gerektirir. Nitekim aklın bu hükmünü teyit eden şer'î delil de mevcuttur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: :Kalem (sorumluluk) üç gurup kişiden kaldırılmıştır: Uyamncaya kadar uyuyandan, buluğ çağma ulaşıncaya kadar çocuktan ve temyiz kudretine kavuşuncaya kadar akıl hastasından. [89]

İkinci nevi: Örf ve âdet.Şayet âmin bir lâfız ile, onun kapsamına giren sadece bir kısım fertlerin kasdedilmesi yönünde teamül var ise, bu âmm lâfzın örfün gösterdiği, kapsamda anlaşılması gerekir. Meselâ, herhangi bir sözleşmede geçen cüneyh (lira), kuruş gibi kelimeler, oradaki teamül hangi anlamı gerektiriyorsa ona uygun olarak yorumlanır. Bir başka örnek: Bir kimse "hayvanlar"im vasiyet etse ve o kimsenin bulunduğu beldede "hayvan" kelimesi sadece "at" anlamında kullanılıyor olsa, bu vasiyet kapsamına yalnız atların girdiğine ve diğer hayvanların vasiyet kapsamı dışında kaldığına hükmedilir.

Üçüncü nevi: Nass. İster amma mevsûl, yani hemen onun akabinde zikredilmiş, isterse ondan munfasıl (ayrı) olsun.Birinci şekle ("mevsûl müstakil"e) örnek: [90]âyetindeki "alım-satim" lâfzı hertürîü mal mübadelesini kapsamına alır. "Riba"bunun umûmuna dahildir, çünkü o da bir mal mubadelesidir. Fakat  lâfzım ihtiva eden cümleden müstakil ve hemen onun ardından gelen bir nass ile lâfzının kapsamı daraltılmış ve "riba" bu kapsamın dışında bırakılmıştır. Böylece, helâllik hükmü bakımından lâfzı bütün fertlerine şâmil olmaktan çıkarılmıştır.şu âyet de bu şekildeki tahsise örnek gösterilebilir:[91]Çünkü ifadesi, ramazan ayını idrak eden herkese orucun farz olduğunu göstermektedir. Fakat bu İfadeden müstakil ve hemen onun ardından gelen bir nass ile yolcu ve hasta Özellikle belirtilerek bu umûmun dışında bırakıl­mıştır.ikinci şekle ("munfasıl müstakil''e) bazı örnekler:[92] âyeti ister zifaftan önce ister zifaf­tan sonra boşanmış olsun, bütün boşanmış kadınların iddet beklemeler gerektiğini göstermektedir. Fakat bir başka sûredeki "Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikahlayıp da, henüz onlara dokunmadan boşarsamz, onlar üzerinde sayacağınız bir iddet(bekletme) hakkınız yoktur[93] âyeti zifaftan önce boşanmış kadının iddet beklemesi gerekmediğini belirtmiştir. Şu halde bu delil, birinci âyette geçen "boşanmış kadınlar" lfcdl   lâfzını umûm anlamından çıkarıp kapsamını daraltan bir muhassıstir.

-[94] âyetindeki'(ölü) lâfzı gerek deniz hayvanlarının gerekse diğer hayvanların "ölü"süne şâmildir. Fakat Hz. Peygamber'in deniz hakkındaki [95]haclisi' bu ıâfzı deniz ölüsü dışında kalanlarla tahsis etmiştir.

-[96]âyeti, önceki âyette zikredilen "muharramât" dışında kalan kadınlarla evlenmenin caiz olduğunu göstermektedir. Orada zikredilen yasaklar arasında ise teyze ile yeğenin ve hala ile yeğenin bir nikâh altında birleştirilmesi yoktur. Yani âyetin umûmundan bu tür evlili|in caiz olduğu anlamı çıkmaktadır. Fakat Hz. Peygamber'in Kadin, halası ve teyzesi ile birarada nikâhlananıaz[97]hadisi, bu umûmu tahsis etmiştir.

 

§: 264- Gayr-ı Müstakil Muhassis:

 

Gayr-ı müstakil muhassıs, âmmı ihtiva eden nassın bir cüz'ünü oluşturan tahsis delili demektir. Bu kısma giren muhassıslann en çok karşılaşılan nevileri şu üçüdür:

Birinci nevi: İstisna:Örnek: [98] âyetindeki ifâdesi Allah'ı inkâr eden herkesi kapsamaktadır. Fakat ardından gelen istis­na bu umûmu tahsis etmiş, hükmü kendi isteği ve rızasıyla inkâr edenlere hasretmiştir. Şayet bu İstisna olmasaydı, âyet, ister kendi isteğiyle ister zorlanarak olsun küfür kelimesini söyleyen herkese şâmil olarak kalacaktı.

İkinci nevi: Şart:Örnek:Eğer çocukları yoksa... zev­celerinizin geride bıraktıklarının yansı sizindir'[99] âyetinde geçen şart İfadesi, kocaların miras payını terekenin yarısı olarak gösteren ifadenin "bütün durumlarda" şeklinde anlaşılması imkânını ortadan kaldırmış ve bu hükmü "çocuğun bulunmaması" haline hasretmiştir. Eğer bu şart ifadesi olmasaydı, nass, kocanın bütün durumlarda terekenin yarısını alacağım ifade etmiş olurdu.

Üçüncü nevi: Sıfat.Bu nevi delil, ânımın yanhz bu sıfatı taşıdığı durumlara hasredümesini gerektirir. Meselâ, Hz. Peygamber'in Sâime olan koyunlardan zekât verilmesi gerekir [100]hadisindeki (koyun) lâfzı gerek senenin çoğu zamanını umuma ait ot­laklarda beslenerek geçiren koyunlara gerekse böyle olmayan koyunlara şâmildir. Fakat bu lâfız i (otlaklarda beslenen) sıfatı ile nitelendirildiğinden, hüküm artık sadece bu vasfı taşıyan koyunlarla sınırlandırılmış olmaktadır.Cumhurun âmmın tahsisi konusundaki görüşünü özetlemiş olduk.

Hanefîlere gelince, âmmın umûm anlamından çıkarılıp bazı fertlerine hasredilmesi, ancak şu durumda "tahsis" olarak isimlendirilebilir: Umûm anlamını engelleyen delilin, âmm lâfzı ihtiva eden nassdan müstakil ve amma zaman bakımından mukârin, yani herikisinin aynı vakitte teşri kılınmış olması halinde. Meselâ, yukarıda zikri geçen âyetlerinde olduğu gibi.Fakat delîl, şart, istisna ve sıfat gibi gayr-ı müstakil ise, bu yolla âmmın umûm anlamından çıkarılmasına "tahsis" denmez, "kasr" adı verilir.Şayet delil müstakil ise, fakat amma mukarin (zaman itibariyle bir) değilse, bu yolla âmmın bazı fertlerine hasredilmesine "tahsis" değil, "nesih" denir. Meselâ yukarıda zikri geçen  âyeti arasındaki, yine  âyeti ile  hadisi arasındaki ilişki, birer nesih ilişkisidir.

 

§: 265- Hanefîlere Göre Tahsis:

 

Yukarıdaki açıklamamızdan anlaşılmış olmaktadır ki, Hanefîlere göre tahsis, müstakil ve amma mukarin bir delil ile, âmmın kapsamına giren bazı fertlerin kasdedilmiş olması halinden ibarettir.

 

§: 266- Hanefîlere Göre Muhassısm Kısımları:

 

Hanefîlere göre âmmın muhassıslan şu üç şeyden ibarettir:

1- Akıl

2-  Örf ve âdet,

3-  Amma mukarin müstakil nass.Şüphesiz akıl ve örfün, nasslan tahsis edebilecek birer delil olarak kabul edilmesi, akla kudsî bir mevki vermenin yanısıra, İslâm hukukunu zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun hale getirir. Bu özelliği gördükten sonra, İslâm hukukunu donmuş, dinamizmim yitirmiş ve hayatın gelişmelerine ayak uyduramayacak bir hukuk olduğu ithamında bulunanlara şaşmamak elde değildir.

 

§: 267- Ânımın Delâleti:

 

Yukarıda geçtiği gibi, âmm iki nevidir:

1-  Tahsise uğramış âmm,

2-  Tahsise uğramayip, umûmu üzere kalmış âmm.Tahsise uğramış ânımın, tahsisten sonra kapsamı dahilinde kalan fertlerine delâletinin kat'î değil zannîolduğu hususunda bilginler ittifak etmişlerdir. Çünkü tahsis, ancak bunu gösteren bir delil İ!e olabilir. Tahsisi gösteren delil ise çoğu zaman bir illet ile ta'lil edilmiştir ve bu illet tahsisten sonra âmmın kapsamı dahilinde kalan bazı fertlerde de mevcut olabilir, Böyle bir durumda bu fertler âmmın. kapsamı dışma çıkmış olacaktır. O halde tahsise uğramış âmmın tahsisten sonra kalan fertleri hakkında âmmın kapsamı dahilinde sayılıp sayılmayacağı açısından ikili ihtimal sözkonusu olabilmektedir. Böyle bir ihtimal varken, âmmın tahsisten sonra kalan fertlerine delâleti kat'î olamaz; bu delâlet zannîdir.Tahsise uğramayıp umûmu üzere kalmış amma gelince, bilginler yine ittifak etmişlerdir ki, bu, kendisinde âmmın manasının gerçekleştiği bütün fertlere delâlet eder ve âmm hakkındaki hüküm bütün bu fertler hakkında sabit olur.Bilginler arasındaki ihtilâf ise şu husustadır: Bu şekildeki âmmın delâleti, hâssın delâleti gibi kat'î midir yoksa zannî midir?Cumhura göre, böyle âmmın her bir ferdine delâleti hâssın delâleti gibi kat'î olmayıp zannîdir.

Hanefîlere göre, bu şekildeki âmmın herbir ferdine delâleti, hâssın delâletinde olduğu gibi kat'îdir.

Cumhurun gerekçesi: Âmmın tahsisi ve kapsamı dahilindeki bazı fertlere hasredilmesi çok karşılaşılan bir durumdur, Hatta bilginler arasında şöyle bir söz yaygındır: Tahsîse uğramayan âmm yoktur," Bu söz neredeyse darb-ı mesel halinde gelmiştir. Bu, âmmın, kapsamı dahilindeki fertlerin herbirine delâleti hususunda tereddüt ve ihtimalin bulunduğunu gösterir. İhtimalin bulunduğu yerde ise, kat'îlikten sözedilemez.

Hanefilerin gerekçesi: Lâfız bir mana için vaz'edildiğinde, aksine delil bulunmadıkça, bu mana o lâfzın ayrılmaz bir parçasıdır ve o lâfız hakkında kat'î olarak sabittir. Âmm, bilginlerin büyük çoğunluğuna göre "umûm" (genellik) için konmuş bir lâfız olduğuna göre, aksine delil bulunmadıkça genellik vasfı lâfız için kaçınılmazdır ve o lâfız hakkında kat'î olarak sabittir. O halde bir nassda âmm lâfız yer almış ise, bu lâfız ile, tahsisine ve bazı fertlere kasredildiğine dair delil bulunmadıkça, kendi manasının gerçekleştiği bütün tenler kesin olarak kasdedilmiş demektir. Tahsîse dair delil bulunmadığında, âmm ile bazı fertlerinin kasdedilmiş olması, delile dayanmayan bir ihtimalden ibarettir. Delile dayanmayan ihtimal ise, âmmın kat'îliğini etkilemez. Nitekim mecaz ihtimalinin bulunması, hâssın kat'îliğini etkilememektedir.

 

§: 268- Âmmın Delâleti Konusundaki İhtilâfın Pratik Sonucu:

 

Tahsise uğramayan ânımın kat'î olup olmadığı konusundaki bu ihtilâf, bilginler arasında iki önemli hususta görüş ayrılığına yol açmıştır ki, buniar hüküm istinbatında büyük etkiye sahiptir.

Birincisi: Kitâb veya mütevâtir Sünnette yer alan âmmın, ilk olarak (yani daha Önce başka bir delil iie tahsis edilmemiş ise) haber-i vâhid ve kıyas gibi zannî bir delil tarafından tahsis edilip edilemeyeceği.Hanefîlere göre bu şekilde tahsis caiz değildir. Çünkü Kitâb ve mütevâtir Sünnette âmmın sübûtunun kat'î olduğu herkes tarafından kabul edilen bir husustur. Onlara göre bunun delâleti de kat'îdir. Şu halde kat'înin zannî ile tahsisi geçerli olamaz.Cumhura göre bu tahsîs caizdir. Çünkü onlara göre Kitâb ve mütevâtir Sünnetteki âmmın sübûtu kat'î olmakla beraber, delâleti zannîdir. Öyleyse haber-i vâhid ve kıyas gibi zannî delil ile tahsîsi geçerli olur.Bu yüzden, Hanefî fakihler, bilerek besmeleyi terketrnesi halinde müslümanın kestiği hayvanın yenmesini haram kabul etmişlerdir. Şöyle ki: Onlar bu konuda (Kesilirken) üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanlardan yeme­yin [101] âyetinin umûmuna göre hüküm vermişlerdir. Zira buradaki genel ifade, besmele ister bilerek ister unutarak terkedilmiş olsun, boğazlama esnasında besmele çekilmeden kesilen her hayvanın yenmesinin haram olduğunu göstermektedir. Hanefîler bu umûmu, Hz. Peygamber'in şu hadisi ile tahsîs etmemişlerdir: Keserken Allah'ın adını anmış olsun veya olmasın, müslümanın kestiği helâldir. [102] Çünkü âyetteki âmmın sübûtu -bilittifak- kat'îdir. Onlara göre bunun delâleti de kat'îdir. Hadis ise âhâd haber nevindendir, zannıdir. Zannî, kat'îyi tahsîs edemez.

Şâfiîler ise böyle etin yenmesini caiz görmüşlerdir. Çünkü onlar, âyetin umûmunu yukarıdaki hadis ile tahsis etmişlerdir. Bilindiği gibi onlara göre, Kitâb'ın âmmı sübût bakımından kat'î olmakla beraber delâlet bakımından zannîdîr, Zannînin ise zannî ile tahsîsi caizdir.

ikincisi: Âmm ve hâsstan biri, bir hususta hükmün sübûtuna, diğeri aynı hususta hükmün ortadan kalktığına delâlet ettiği zaman, bunun, o hususta âmm ve hâss arasında bir tearuz (çatışma) sayılıp sayılmayacağı.Cumhur bu durumda ikisi arasında tearuz bulunduğuna hükmetmez. Onlar, böyle durumlarda, delâlet ettiği ölçüde hâssa göre, bunun ötesinde amma göre amel ederler. Zira onların nazarında âmmm delâleti zannî, hâssın delâleti kat'îdir. Zannî ile kat'î arasında tearuz olamaz.Hanefîler, hâssın delâlet ettiği çerçeve ölçüsünde bu ikisi arasında tearuz bulunduğuna hükmederler. Çünkü kat'îlik açısından ikisi eşittir. Binaenaleyh, böyle bir durumda hâssın arada zaman farklılığı olmaksızın- âmmdan sonra geldiği tesbit edilebiliyorsa, âmmı tahsîs etmiş sayılır. Meselâ, daha önce zikredilen âyetlerdeki ifadesi  ifadesine nisbetle ve ifadesi ifadesine nisbetie böyledir, yani muhassıstır.Fakat hâssın, zaman itibariyle âmmdan sonra geldiği tesbit edilirse, -sübût bakımından eşit olmaları halinde- hâss tearuz ettikleri ölçüde âmmı neshetmişe sayılır Meselâ,"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin'[103] âyeti ile Karılarına zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların herbirinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi (şeklinde)dir'[104] âyeti arasında böyle bir ilişki vardır. Şöyle ki: Birinci âyet âmmdir, kocalar dahil herkese şâmildir. İkinci âyet hâsstır, sadece kocalar hakkındadır. Ve bu hâss hükmü ihtiva eden ikinci âyet -hernekadar mushafta birincinin hemen ardından zikredüiyorsa da- zaman bakı­mından birinci âyetten sonra nazil olmuştur. (İkinci âyetin nüzulü ile ilgili şu rivayet bunu açıkça göstermektedir: Hilâl b. Ümeyye Hz. Peygamber'in (s.a.v) huzurunda karısına Şerik b. Semhâ' ile zina ettiği isnadında bulunmuş, Hz. Peygamber ona: "Ya delil getirirsin veya sırtına had cezası uygulanır" buyurmuştu. Hilâl "Seni hak peygamber olarak gönde­ren Allah 'a andolsun, söylediğim doğrudur ve inanıyorum ki Allah benim sırtımı had ceza­sından kurtaran vahyini indirecektir" dedi. Bunun üzerine Cebrail gelip  âyetini Rasûlûllah'a tebliğ etti.) İşte bu ikinci âyet tearuz ettiği Ölçüde birinci âyeti neshetmiş olmaktadır. Tearuz noktası kocalar hakkındaki hâss hükümdür. Âmm olan ilk âyete göre hükmedilecek olsa, kocaya da karısına zina isnadında bulunduğunda had cezası uygulanacaktı; fakat bu ceza hükmü kocalar açıstndan neshedihniş olmakta, -fıkıh kitaplarında açıklandığı şekilde- karısıyla kendisi arasında "liân" usulünün icra edilmesi hükmü getirilmektedir.Eğer hâssın âmmdan sonra veya onunla birlikte geldiği tesbit edilemezse, farklılık taşıdıkları ölçüde, âmm ile tearuz etmiş sayılır. Hangisi üstün ise onunla amel edilir: Birisinin diğerine üstünlüğü belirlenemezse, hiçbirisi ile amel edilmez.Bu ihtilâfın etkisi birçok fıkhî meselede görülür. Bunlara bir örnek olmak üzere toprak mahsullerinde zekâtın farz olması için nisabın gerekli olup olmadığı meselesindeki ihtilâfı zikredebiliriz. Şâfiîlere göre nisap şarttır. Topraktan çıkan ürün beş vesk [105] miktarına ulaşmadıkça zekât gerekmez. İmam Ebû Hunîfc ise nisabın şart olmadığına hükmetmiştir. Ona göre. az veya çok olsun, topraktan çıkan ürünün tamamı zekâta tabidir.Bu ihtilâfın sebebi, sözkonusu meselede biri âmm diğeri hâss iki hadisin bulunmasıdır.

Birinci hadis (âmm): Göğün suladıklarında ondabir, kova veya dolaplarla sulananlarda yir-midebir (zekât) gerekir. [106] Bu hadis, az veya çok olsun, topraktan çıkan ürünün tamamına şamildir. Bu umûmun gereği, az veya çok arasında ayırım yapılmaksızın toprak mahusllerinden Öşür verilmesinin farziyetidir.

İkinci hadis (hâss): Beş veskten az olan üründen zekât yoktur. [107] Bu hadis beş vesk miktarından az olan toprak mahsullerine şamil değildir. Hadîsin gereği, beş veskten aşağı olan toprak mahsûllerinden öşür verilmesinin farz olmamasıdır.Bu durumda beş veskten az olan toprak mahsullerinin zekâtı bakımından iki hadis arasında ihtilâf belirmiş olmaktadır. Birinci hadise göre bu mahsûllerden zekât gerekmekte, ikinci hadise göre ise gerekmemektedir.Şâfİı, bu konuda kendi metodunu uygulayarak, hâssı amma takdim etmiş ve hâssın gereğine uygun olarak amel etmiştir. Böylece şu fıkhî sonuca ulaşmıştır: Beş vesekten az olan mahsulden zekât gerekmez.

Ebû Hanîfe de kendi metoduna uygun olarak şu muhakemeyi yapmıştır: Beş veskten az olan mahsul konusunda âmm ve hâss tearuz etmiştir. Bu hadislerin vürûd tarihi yani hangisinin sonra geldiği de bilinmemektedir. O halde üstün olana göre amel edilir. Burada, âmm olan tercihe şayandır. Çünkü o, belirtilen miktar için de zekâtın farziyetİni ifade etmekte; hâss olan, bu farziyeti ortadan kaldırmaktadır. İhtiyatlı olan tutum, farziyet hükmünü almaktır. Bu hükme delâlet eden ise, âmm hadisidir.

 

§: 269- Özel Bir Sebebe Binaen Vârid Olan Âmm:

 

Ammın gelişi bazen özel bir sebebe dayanmaz. Meselâ:[108] [109] [110]

âyetlerinde durum böyledir. Bazen de âmm, bir soru sorulması veya bir olayın vukû'u gibi gözel bir sebebe binaen gelir. İşte âmmm böyle özel bir sebepten ötürü gelmesi, Onu umûmundan çıkarıp bu sebeple tahsis eder mi?Bu konuda usûlcüler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler içinde isabetli olanı şudur: Âmmın Özel bir sebebe binaen gelmiş olması onu umûmundan çıkarmaz ve sırf bu sebebe hâss kılmaz. Gerek o sebebe gerekse kendi manası kapsamına katılabilen diğer durumlara şamil olarak kalır. Zira Kur'ân'daki ve Sünnetteki nassların çoğunluğu Özel sebeplere binaen gelmiştir. Böyle olmakla beraber, Sahabe bunların umûmuna göre amel etmiş, onları nüzul veya vürûd sebeplerine hasretmemiştir. Bu uygulamaya hiçkimse karşı çıkmamış ve sebebin özelliğine değil lâfzın umûmuna bakılması gerektiğine dair icmâ oluşmuştur. Hatta bu husus şöyle ifade edilerek yerleşik bur kural haline gelmiştir:Sebebin özel oluşu değil, lâfzın umûmu dikkate alınır."Nasslar incelenince bu hususta pek çok Örnekle karşılaşılır. Biz birkaç örnek göster­mekle yetineceğiz:

- Yukarıda sözünü ettiğimiz, İiân konusundaki [111]âyeti Hilâl b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur. Fakat hiçbir bilgin bunu o olaya hâss kabul etmemiştir. Bu, karısına zina isnadında bulunup da delil getiremeyen herkese şamü âmm bir hükümdür.İçinizden karılarına zıhar yapanlar (sen bana anamın sırtı gibisin diyenler) bilmeliditler ki, onlar kendilerinin anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır. Karılarına zıhâr yapıp (bu yoldan ayrılmak isteyip) sonra söylediklerinden dönenlerin, kanlarıyla temas etmeden-önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir..[112]Bu âyetler, Evs b. Sâmit hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Evs karısı Havle bint Sa'lebe'ye kızmış ve ona "zıhâr"da bulunmuştu. Havle kocasının davranışını şikâyet etmek üzere Hz. Peygamber (s.a.v)'e gitti. Dedi ki: "Evs, ben genç ve güzel iken benimle evlendi, kendisine çocuklar verip yaşlandıktan sonra, beni kendisine anası gibi kıldı (zıhâr yaptı)'1. Rasûlülİah: "Artık sen ona haram oldun." buyurdu. Havle: "Ondan çocuklarım var. Bu çocukları ona bıraksam onlara yazık olur, kendi yanıma alsam aç kalırlar." dedi.Hz. Peygamber: "Senin hakkında söyleyebileceğim şey, ona haram olduğundar" cevabını verdi. Kadın şöyle dedi: "Artık, neye muhtaç ve neye muktedir olduğumu bilen Allah'a yakınıyorum." Bunun üzerine:Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyet­te bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah ikinizin arasında geçen konuşmayı işitmekteydi. Çünkü Allah işitendir, bilendir.'' diye başlayan ve yukarıda devamını zikrettiğimiz âyetler nazil oldu. Bu âyetlerdeki hükmü hiç kimse Evs b. Sâmit ile tahsîs etmemiştir. Bu hüküm, karısına zıhâr yapan herkese şâmil âmm bir hükümdür.

- Hz. Peygamber (s.a.v) deniz hakkındaki,Onun suyu temiz, ölüsü helâldir[113]hadisi, esasen özel bir sebepten ötürü vârid olmuş âmm bir ifadedir. Bir adam Rasülûllah'a şöyle bir soru sormuştu: "Biz deniz yolculuğu yapıyoruz ve yanımıza az miktarda su alabiliyoruz. O suyla abdest alsak içecek suyumuz kalmıyor. Deniz suyu ile abdest alabilir miyiz?" Bu soru Üzerine Hz. Peygamber: "Onun suyu temiz, ölüsü helâldir." buyurmuştur. Böyle olmakla beraber, hadisin umûmuna göre amel edilmiştir. Buna göre, deniz suyu abdest ve gusüî gibi taharetler için elverişlidir, onunla akarsu ve diğer temiz sular arasında bu hüküm açısından hiçbir fark yoktur. Hiç kimse bu nassı, vürûd sebebi ile tahsis etmemiştir.

- Hz. Peygamber'in, Herhangi bir deri tabaklandığında temiz hale gelir [114]hadisi özel bir olay üzerine vârid olmuştur. Şöyle ki: Rasülûllah Hz. Meymûne'nin komşusuna ait bir koyun Ölüsüne rasgelmiş ve "Derisini alsaydınız ya. Onu satar, faydalanırdınız" demişti. Oradakiler şu cevabı verdiler: "O, ölüdür." Hz. Peygamber şöyle buyurdu.Ölünün sadece yenmesi haram kılın­mıştır. '' Başka bir rivayette de buyurmuştur. Böyle olmakla bera­ber, hadisin umûmuna göre amel edilmiş, koyun ve diğer hayvanlar arasında ayırım yapılmaksızın, tabaklanmakla her derinin temizlenmiş olacağı hükmüne varılmıştır.

 

3- MÜŞTEREK

 

Müşterekin:

 a)  Tarifi,

b)  Ortaya Çıkış Sebebi,.

d) Hükm

 

§: 270- "Müştereksin [115] Tarifi:

 

"Müşterek"  herbiri ayrı vaz' ile olmak üzere birden fazla manaya sahip olan lâfızdır. Meselâ "ayn" lâfzı böyledir. Casus, su pınarı, göz ve altın

 

§: 271- Müşterekin Ortaya Çıkış Sebebi:

 

Dilde müşterek lâfızların meydana gelmesine yol açan birçok âmil vardır. Bu âmillerin bazıları şunlardır:

1- Arap kabileleri arasındaki farklılıklar. Bir kabile bir lâfzı bir manada kullanırken başka bir kabile aynı lâfzı başka bir manada kullanır ve bazen bu iki mana arasında herhangi bir alâka bulunmaz. Böylece bir lâfız iki ayrı mana için konmuş olur. Bu manaları vaz' edenin farklılığı belirtilmeksizin, sözkonusu lâfız, sonraki nesillere her iki manada kullanılarak intikal eder.

2- Bir lâfız iki mana arasında ortak bir mana için konmuş olur. Böylece, aralarındaki ortak manadan ötürü kelime iki manadan her biri için elverişli hale gelir. Zamanla insanlar bu ortak manayı unuturlar ve kelimeyi "lâfzı müşterek" gibi kabul ederler. Meselâ, "kur"lâfzının esasen sözlük anlamı, belirli bir durumla ilgili her türlü periyod (mutad zaman devresi) demektir. Meselâ sıtma nöbeti için "kur'" denir. Kadının da âdet gördüğü ve âdetten temiz bulunduğu devreler, bunun için "kur"' diye anılmıştır.

3- Bir lâfız, önce bir mana için konmuş olur. Sonra aynı lâfız, bir çeşit "alâka"ya binaen mecaz yoluyla başka bir manada kullanılır. Daha sonra bu lâfzın o mecazî manada kullanımı öylesine yaygınlaşır ki, bu manada örfî "hakikat" haline gelir. Böylece, sözkonusu lâfız sonraki nesillere her iki manada, hakikat şeklinde intikal eder.

 

§: 272- Müşterekin Hükmü:

 

Bilginlerce kabul edilen esas şudur: Lâfızda aslolan müşterek olmamaktır. Şayet lâfzın hem müşterek olduğu hem müşterek olmadığı ihtimali varsa, müşterek olmama ihtimali tercih edilir. Müştereklik vasfı gerçekleştiği takdirde ise, lâfzın delâlet ettiği manalardan hiçbiri, bunun tercihini gerektiren karine ve emareler bulunmadıkça tercih edilmez.Meselâ, Boşanmış kadınlar (evlenmeden) ken­di başlarına üç kur' süresi befcierier[116]âyetindeki  lâfzı âdet devresi ve temizlik Meselâ "mevcud" kelimesi, genel bir mana için yani mutlak tarzda vücud (varlık) sıfatını taşıyan manasına konmuştur. Bu vücud ister Cenab-ı Allah gibi vâcibü'l-vücûd (varlığı zaruri) olsun, ister diğer varlıklar gibi mümkinü'l-vücûd (varlığı imkân dahilinde) olsun. Manasına pek çok ferd iştirak ettiğinden, buna "manevî müşterek" adı da verilir.devresi anlamları arasında müşterektir. Müctehid hukukçular bu lâfızdan maksadın, bu iki anlamdan birisi olduğu hususunda ittifak halindedir. Fakat âyette bunlardan hangisinin kasdedildiğinin belirlenmesi noktasında ihtilâf etmişlerdir.Şâfiîler ve diğer bazı fakihlere göre burada kasdedilen mana "tuhur" (iki âdet arasındaki temizlik devresî)dur. Çünkü bunu gösteren deliller ve karineler vardır. Bu karinelerden biri şudur: s-jjS lâfzının adet (sayı) ismi  şeklinde müennes kullanıl­mıştır. Bu, "ma'dûd''un (adedi belirtilen ismin) müzekker olduğunu gösterir. (te­mizlik süresi) ve  (âdet süresi) kelimeleri içinde müzekker olan dur.Hanefiler ve diğer bazı fakihler ise şöyle görüş belirtmişlerdir: Burada kasdedilen mana "âdet devresi"dir. Zira buna delâlet eden karineler vardır. Bunlardan biri  (üç) lâf­zının hâss oluşudur. Bu, iddet süresinin noksan veya fazla olmaksızın tam üç kur' müddeti olduğuna kesin bir şekilde delâlet etmektedir. Bu mana ise, ancak "kuru"' lâfzı ile "tuhur"un değil "hayiz"ın kasdedilmiş olması halinde gerçekleşebilir. (Bu hususun izahı "Hâss" bahsinde geçmişti.)Şayet müşterekin manalarından biri tercih edilemezse, bu lâfız ile onun delâlet ettiği manaların herbirinin kasdedildiği, dolayısıyla, bunun hükmünün o manalardan herbiri için sabit olduğu söylenebilir mi? Yoksa bu manalardan birini belirleyen delil bulununcaya kadar "tevakkuf (beklemek) mu gerekir?Usûlcüler  diye anılan) bu konuda ihtilâf etmişlerdir:Hanefîlerin çoğunluğu, ister olumlu ister olumsuz bir ifade içinde bulunsun, müşterek lâfız ile onun manalarından herbirinin kasdedilmiş olması kabul edilemez, demişlerdir.-Delilleri şudur: Müşterek, ifade ettiği manalar için bir tek vaz' ile konmamış, herbir mana ayrı birer vaz'm konusu olmuştur. Bir nassdaki müşterek lâfız ile onun bütün manalarının kasdedilmesi müşterekin "vaz"' özelliğine aykırı düşer. Vaz'a muhalefet ise caiz değildir.Şâfiîler ve bir kısım bilginler şu görüştedir: Bir nassda yer alan müşterek lâfız ile onun bütün manalarının kasdedümiş olması mümkündür; bu nass ister olumlu ister olumsuz birhüküm taşıyor olsun. Onlar bu görüşe şöyle delil getirirler:Görmez misin ki, göklerde ve yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu hep Allah'a secde ediyorlar.[117]âyetinde geçen (secde etme) fiili, insanlar hakkında alnın yere konması suretiyle, diğer varlıklar hakkında ise ilahi yaratılış kanunlarına cebrî boyun eğme yoluyla gerçekleşir. Bunlar iki farklı manadır ve zikredilen âyette her ikisi de kasdedilmiştir. Şu halde bu, bir nassdaki müşterekin iki manada birden kullanılabildiğine delil teşkil eder.Hanefîler bu istidlale karşı şöyle cevap verirler: Âyetteki "sücûd"dan maksat boyun eğme ve inkıyaddır; bu, ister cebrî ister ihtiyarî olsun. Bu mana ise, hem insanlar hem

diğer varlıklar hakkında gerçekleşebilir. O halde bu, lâfzî müşterek değil manevî müşterek kabilindendir. Oysa burada ihtilâfa konu olan husus manevî müşterek değil lâfzî müşterektir.Bazı bilginler bu konuda olumlu ve olumsuz ifade arasında ayırım yapmak suretiyle söyle bir görüş belirtmişlerdir: İfadenin olumsuz olması halinde, müşterek lâfız ile, onun bütün manalarının kasdedilmesi mümkündür. Çünkü müşterek, nefıyden (olumsuzluk ifadesinden) sonra gelirse, nefıyden sonra zikredilmiş nekre (belgisiz) gibi olur. Nefıyden sonra gelen nekre ise umûm ifade eder. Halbuki olumlu ifade içinde zikredilse umûm ifade etmez. Bu, bazı Hanefî fakihlerince benimsenmiş bir görüş olup, şu fıkhı hükümleri bu görüşe dayandırmışlardır:

- Vasiyet konusunda denir ki: "Kendisini azâd eden "mevlâ"ları ve kendisinin azâd ettiği "mevlâ" lan bulunan bir kimse malının üçtebirini "mevlâ"Iarına vasiyet etse, ve bu konuda açıklamada bulunmadan ölse, vasiyeti batıl olur." Onlar bu hükmü şöyle açıklarlar: "Mevlâ" lâfzı müşterektir. Bu hem "mevlâ a'lâ" (azâd eden mevlâ) hem "mevlâ esfel"(azâd edilmiş mevlâ) anlamına gelir. Fakat herikisinîn birden kasdedildiğini söylemek doğru olmaz. Çünkü olumlu bir ifade içinde yeralmıştır. Müşterek lâfız olumlu ifade içinde geçerse, taşıdığı manalardan sadece biri kasdedilmiş olur. Mûsî (vasiyet eden) bu "mevlâ"lardan hangisinin kasdettiğini açıklamadığına göre, mûsâ leh meçhul demektir. Meçhul lehine vasiyet ise geçersizdir.

- Yeminler bahsinde ise, "Falancanın mevlâları ile konuşmayacağım" diye yemin eden kimsenin bu yemininin hem a'lâ hem esfel mevlâlara şamil olduğuna, hangisi ile konuşursa konuşsun yemini bozmuş sayılacağına hükmetmişlerdir. Bunu da şöyle izah etmişlerdir: Bu meseledeki müşterek nefıyden sonra zikredilmiştir. Müşterek nefıyden sonra gelirse, bütün manalarına şamil olur.[118]



[1] el-Mâide 5/89.

[2]  en-Nür 24/4

[3] en-Nûr 24/2.

[4]   Bu şekildeki kal'îliğe "el-kaf bi'I-ma'nâ'l-âmnı" (genel manada kai"îlik) denir, ki bu durum, kendi manasından başka manaya ihtimali olan, fakat bu ihtimal hakkında delilin bulunmadığı lâfızlar için sözkonusudur. Bu tarz kesinliğin sağladığı bilgiye bilginler "ilm-i tumenîne'" demişlerdir. "Zahir lâfızdan, "ânını nass"dan ve "meşhur hadis"len elde edilen bilgi böyledir. Asla başka ihtimale açık olmayan kat'îliğe ise, "d-Kat" bi'1-ma'nâ'l-hâss" (özel manada katilik) denir. Bunun sağladığı bilgiye bilginler "ilm-i yakın" demişlerdir. Mütevâlir haberden, "mîifesser" ve "muhkem" lâfızlardan elde edilen bilgi böyledir. Nitekim bunİan aşağıda açıklayacağız. Ayrıca hkz. et-Tavdîh Şerhu't-Tenkîh, III, 129.

[5]  Tirmızİ, Zekât, 4.

[6] el-Bakara 2/228.

[7] en-Nisâ" 4/24.

[8] el-Bakara 2/8

[9]  el-Nisa 4/23.

[10] el-Bakar 2,'234.

[11] en-Nisa" 4/11.

[12]  Müslim. Vasıyye. 5. 7. 8.

[13]  Fıkıh terimi olarak '•zıhâr"bir erkeğin, karısına meselâ "sen bana annemin sini gibisin'" gibi bir itade ile onu evlenmesi yasak olan kadınlardan bîrine benzetmesidir. Araplardaki bu âdeti tasvip elmeyen Kur'ân, bu yola başvuran kişiyi keffaret ödemekle mükellef tutmuştur. Buna göre, böyle bir kimse keffaret borcunu yerine getirmeden karısına yaklaşamaz. Zıhâr keffareti şudur: Köle azadı, buna gücü yetmezse iki ay peşpeşe oruv. bumı da gücü yetmezse altmış takirî doyurmak.

[14] el-Müaıdele 58/4

[15]  en-Nisâ" 4/23.

[16] Burada dikkat edilmesi gerekli bir husus da şudur: Meftıum-t muhalife göre hüküm verilmesini kabul edenlere göre dahi, bir sözde geçen kaydın, zıt anlamı gösterme dışında bir sebebe dayalı olmaması gerekir. İşte burada,  kaydı çoğunlukla uygulamada karşılaşılan durumu gösterdiğinden, bu bu kayıttan zıt anlama göre hüküm çıkarılamaz, (mütercim).

[17] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. Ahmed b. Hanbel, V, 432. Sa' için bkz. dipnot İ06.

[18] Bazı lâfız farklılıkları İle, bkz. Muvatta', Zekât. 52.Hadisin rivayetleri için bkz. Zeylâ'î, Nasbu'r-Râye, II, 406 vd.

[19]  Hanefî usûl kitaplarını okuyanlar, hükümün sebebinde mutlak ve mukayyedlik için hep bu hadisin misal getirildiğini görürler. Şüphesiz, bu konudaki bir misaltendirmenin doğru sayılması için, lâfzın, birinde mutlak diğerinde mukayyed yer aldığı iki ayrı nassın bulunması gerekir. Sadaka-i fıtır hakkındaki hadis ise böyle değildir. Zira Hz. Peygamber, -hadisçilerin belirttiği üzere- bunu ramazan bayramından bir veya iki gün önceki hutbesinde söylemiştir. Şu halde bu, bir çok sahabînin şahit olduğu bir olaydır. Hz. Peygamber'den sadır olan sözün tek olacağı İse gayet açıktır. Bu konuda nakilde bulunan güvenilir ravilerden biri. bize Rasülüllah'ın söylediğini başkalarının naklettiğinden bir kelime fazlası ite rivayet etmişse, bunun kabulü ve gereğince amel edilmesi İcap eder ve bu rivayet, bu fazlalığı İhtiva etmeyen diğer rivayetlerin noksanlığını ortaya koymuş olur. Artık bu iki rivayet arasında tearuzdan sözedilemez. Şu halde burada, "bazı bilginlere göre mutlak mukayyede hamledilir, diğerlerine göre hamledilmez" denebilecek şekilde bîrinde lâfzın mutlak diğerinde mukayyed geldiği aynı meseleye dair iki ayrı nass bulunmamaktadır. Esasen burada, lâfzın mukayyed bulunduğu tek bir nass vardır ve bu kayda göre amel etmek gerekmektedir; bunun ortadan kalktığını gösteren bir delil bulunmadıkça bu kayıttan vazgeçmek caiz değildir. Kanaatimize göre, bu konuda şu örneğin verilmesi isabetli olur: Sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:"Şayet yolları bir İse, komşu, komşusunun (sattığı gayrımenkuldeki) şufa hakkına daha lâyıktır. Komşusu gaip büe olsa bu hakkı (onun için) bekletir.Yine sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber komşu lehine olmak üzere şufa hakkına hükmetmiştir. (Hadisin rivayetleri için bkz. Zeylâ'î, Nasbu'r-Râye, IV, 172-173). Görüldüğü gibi birinci hadisle komşunun şufa hakkına sahip olması' 'yollarının bir olması'' kaydına bağlanmıştır. Bu kaydın gerektirdiği hüküm, yollan ayrı ise komşulardan birinin gayrimenkulunu üçüncü şahsa satması halinde diğer komşunun şufa hakkından faydalanamamasıdir. İkinci hadiste İse şufa hakkı, bu kayda bağlanmaksızın mutlak şekilde zikredilmiştir. Bu mutlaklığın gerektirdiği sonuç, yollan ister bir ister ayrı olsun, komşunun üçüncü şahsa saltığı gayrımenkulde diğer komşunun şufa hakkına sahip olmasıdır. Bu iki hadis, hükmün sebebi yani "komşuluk" hakkındadır; zira komşuluk şufa hakkının sübutuna sebep teşkil etmektedir. İşte Hanelilerin görüşüne göre, mutlak mukayyede hamledilmeyip herbiri ile ayrı ayrı amel edildiği için. yol vb. şeylerde müşterek komşu için şufa hakkı sabit olduğu gibi, bu nevi şeylerde ortak olmayan komşuya da şufa hakkı tanınır. Diğer fakîhlere göre, mutlak mukayyede hamledilir ve ancak yol vb. şeylerde müşterek olan komşuya şufa hakkı tanınır.

[20] el-Mâİde 5/3.

[21]  el-En'âm 6/145.

[22]  Modern tıp, bu zararları keşfetmiş, ez cümle, kanın muhtelif mikropların gelişmesi, çoğalması ve yayıl­ması için en uygun vasat olduğunu, kaçınılması gerekli zehir ve İfrazat taşıdığım belirlemiştir, bkz. Dr. Abdiilâziz, e!-İslâm ve't-Tıbb'ul-Hadîs.

[23] el-Mâide 5/6.

[24]  Tirmizî, Taharet, 110 ( lâfzı olmaksızın).

[25] Aynı anlamda bkz. Buharı, Teyemmüm, 5,8; Nesâî, Taharet, 199; Dârimî, Vudû". 66

[26]  el-Mâide 5/89.

[27] bkz. g: 18.

[28]   el-Mâide 5/38.

[29]  el-Mâide 5/6.

[30]   Arap dilinde .Ül lâfzının esasen "kol" anlamına geldiği, fakat "el" ile sınırlı olarak kullanımların bulunduğu hakkında örnek ve açıklamalar için bkz. Cessâs, Ahkâmu'I-Kur'ân, nşr. Kilisli Rıfat, İstanbul, 1335-1338, II, 420 vd. (mütercim)

[31] el-Mücâdele 58/3.

[32] en-Nisâ'4/92.

[33] el-Bakara 2/43.

[34] el-Bakara 2/185

[35] el-Hacc 22/29.

[36]  el-Bakara 2/233.

[37] en-Nisâ 4/141.

[38] Gerek "nedb"  gerekse "irşâd"  kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda fiilin yapılmasını talep etmek anlamındadır. Ancka başka açıdan aralarında bir fark vardır: Nedbdeki gaye âhirette sevap elde ediimesİ, irşaddaki gaye ise dünyevî fayda sağlanmasıdır.

[39] el-Â'râf 7/31.

[40] en-Nûr 24/33. "Mükâtebe" için bkz. dipnot 301.

[41] el-Bakara 2/282.

[42] el-Bakara 2/283.

[43]   Buharı, At'ıme. 2; Müslim, Eşribe, 107; Tirmizî, At'ıme, 47.

[44] bkz. Âmidî, îhkâm, II, 9 vd.; Sadru'ş-Şerî'a, Tavdîh, I, 152; et-Teysîr Şerhu't-Tahrîr.II.49vd.: MÜKeltemüVSübût, I, 372 vd.

[45] el-Bakara 2/282. 283.

[46] Zahirilerin nassları ne ölçüde anlayabildikleri, nasslarda yer alan emirlerin zahirine ne kadar sıkı sarıldıkları ve bu emirlerin delâletini vücubdan nedb ve ibâhaya çevirebilecek karineleri anlamada ne kadar sathî kaldıkları hususunda açık bir örnek teşkil etmek Üzere, İbn Hazm ez-Zâhiri'nikasdediyor) bunu yazmaları ve âdil iki yahut daha fazla erkek veya bir erkek ile iki yahut daha fazla kadın şahit tutmaları Tarzdır. Eğer bu bir yolculuk sırasında ise ve yazacak bir kâtip bulamazlarsa, alacaklı dilerse alacağına karşılık rehin alır. dilerse rehin almaz. Şayet borç vadeli değil ise, bunlardan hiçbirisi gerek yolculuk gerekse mükimlik halinde gen bu İhtilaflı mesele ile ilgili sözlerine burada yer vermeyi faydaİı buluyorum. İşte İbn Hazm'ın el-Muhallâ isimli eserinin "Karz" (ödünç sözleşmesi) babiitdaki (VIII, 80 vd.) açıklamaları:"Şayet karz belirli bir vadeye bağlı ise, onların (alacaklı ve borçluyu rekli değildir. Bu hükmün delili  âyetleridir. Allah'ın emrinin gereği, itaaten başka bir şey değildir. Kim "bu mendupluktur" derse, batıl söz söylemiş olur. Yüce Allah "Onu yazın" buyurduğu halde hiç kimse "İstersem yazmam" diyemez. Yüce Allah "şahit tutun" buyurduğu halde, hiç kimse "şahit tutmuyorum" diyemez. Yüce Allah'ın emirlerini başka bir nass veya açık bir zaruret bulunmadıkça, vücubdan nedb anlamına çevirmek caiz değildir. Bütün bunlar, Ebu Süleyman'ın (Şeyhi Davud b. Ali'yi kasdediyor), arkadaşlarımızın tamamının ve seleften bir gurubun görüşüdür.İbn Hazm aynı kitabın 344. sayfa ve devamında şöyle demektedir, (bazı tasarruflarla): "Değeri az veya çok olsun, satım sözleşmesinin taraflarının, bu sözleşme için âdiî iki erkek veya bir erkek ile iki kadını şahit tutmaları farzdır. Bu imkâna sahip oldukları halde şahit [utmazlarsa Cenâb-ı Allah'a isyan etmiş olurlar; ama satım sözleşmesi tamdır. Şayet satım sözleşmesi belirli bir vadeye bağlanmış ise, şahit tutma vecibesinin yanısıra onu yazıya geçirmeleri de farzdır. Yazmazlarsa Cenâb-ı Allah'a İsyan etmiş olurlar; ama satım sözleşmesi tamdır." Daha sonra İbn Hazm, bu görüşü desteklemek için yukarıda geçen âyeti delil göstermekte, Sahabe ve Tabiûndan satımda şahit tutmanın farz olduğu görüşünü teyit eden nakillerde bulunmakta, Kur'ân'da yer alan bazı emirleri zikretmekte; Hanefi, Şâfıî ve Malikîlerin bu emirlerin bazısını vücuba bazısını ise nedbe hamletmek suretiyle kendi içlerinde çelişkiye düştüklerini ve delile dayanmayan keyfi hüküm verdiklerini iddia etmektedir, tbn Hazm bundan sonra şöyle demektedir: "Eğer.Cimâyetini zikrederlerse şu cevabı veririz: Bu delil rehin ile ilgili olduğu için kabule şayan değildir. Bunu, -delilsiz bürhansız- şahit tutma ve yazıya geçirme emrindeki vücub hükmünün düşürülmesine hamletmek caiz olmaz.İbn Hazm bu sözleriyle, cumhurun bu âyetin sözkonusu emirlerin vücub değil nedb ve irşad anlamına geldiğini gösterdiği yönündeki görüşüne cevap vermeye çalışmaktadır. Oysa bu ây kişinin, yazıya geçirme, şahit tutma veya rehin alma yönüne gitmeksizin, hukuki ilişki kurduğu kimselere güvenebileceğini açıkça göstermektedir. İbn Hazm İse, bu sözün, yazma veya şahit tutma emrine değil ' ~ sadece -yakınında bulunduğu iddiası ile- rehin alma emrine ait olduğu, bunun yukarısında geçen bütün emirlere bağlanmasının delilsiz bir iddia olduğu kanaatindedir. Fakat biz onun söylediğinin aksine,âyetinin sırf rehin alma emrine hasredilmesin in delilsiz iddia olduğu görüşündeyiz-Zira her iki âyet aynı konu ile, yani yazıya geçirme, şahit tutma veya rehin alma yoluyla hakların teminat altına alınması konusu ile İlgilidir. Rehin ile ilgili emir nedb için olduğuna göre, yazma ve şahit tutma ile ilgili emirler de nedb içindir. Zira hepsinde gaye birdir; o da hak sahibinin hakkını korumaktır. Şu halde. Zahirilerin yaptığı gibi bunların bir kısmını nedb anlamında diğer bir kısmını vücub anlamında yorumlamak, dayanaksız" ve delilsiz bir iddia olur.

[47] el-Cumu'a 62/10

[48] bkz. dipnot 227

[49] el-Maide 5/1-2.

[50] et-Tevbe 9/5.

[51] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. Buharı, Vııdû', 63, Hayd, 8, 19.

[52] Tirmizî, Cenâiz, 60.

[53] el-Mâidc 5/6.

[54] Nûr 24/2.

[55] el-Mâide 5/48.

[56] el-İsrâ" 17/33.

[57] el-Bakara 2/188.

[58] el-Cumu "a 62/9.

[59] en-Nahl İ6/90.

[60] en-Nisâ' 4/23.

[61]  el-Bakara 2/229.

[62] el-Cunıu'a 62/9. Bu konuda daha önce yapılan bir hatırlatma için bkz. dipnot 15. (mütercim)

[63] el-Mâide 5/12İ.

[64] Âl-ü ininin 3/8.

[65] Aynı anlamda, bk?.. Buftari, İ'tisâm, 20. Sulh, 5: Ebu Davud, Siinnei, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 3.

[66] eİ-Mâİde 5/38: "Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin."

[67] et-Tür 52/21.

[68] el-İsrâ' 17/84.

[69] el-Mü'minûn 23/1.

[70] el-Mâide 5/93

[71] en-Ntsâ' 4/11: "Allah çocuklarınızın miras payı) hakkında şöyle davranmanızı istiyor

[72] et-Tevbe 9/103.

[73] el-Asr 103/1-3.

[74] ef-Bakara 2/275.

[75] Ebu Davud, Taharet, 41; Tirmizî, Taharet, 52.

[76] en-Nisâ' 4/10.

[77] en-Nisâ' (124: "Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı."

[78] el-Bakara 2/185: "İçinizden kim (ramazan) ayma erişirse (farz olan) o orucu tutsun.'"

[79] el-Bakara 2/197.

[80] el-Bakara 2/245.

[81] el-Bakara 2/214.

[82] Buharî, Vasâyâ, 6; Ebıı Davud, Vasâyâ, 6.

[83] et-Tevbe 9/84.

[84] el-Ankebût 29/62.

[85] Hûd 11/6.

[86] en-Nisâ' 4/23:  "Size şıınlarfla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kizkardeşlerinız, halalarınız, teyzeleriniz..."

[87] el-Bakara 2/185: "İçinizden kim (ramazan) ayma erişirse, (farz olan) o orucu tutsun."

[88] Âl-ü İmran 3/97.

[89] bkz. dipnot 364.

[90] el-Bakara 2/275: "Oysa Allah, aliş-verişi helâl, ribayı haram kılmıştır."

[91] el-Bakara 2/185: "İçinizden kim (ramazan) ayına erişirse, (farz olan) o orucu tutsun. Kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza etsin,

[92]el-Bakara 2/228:"Boşanmış kadınlar kendi başlarına(evlenmeden) üç kur" süresi beklerler."

[93] el-Ahzab 33/49.

[94] el-Mâide 5/3: "Size leş (Ölü eti) haram kılındı."

[95] Hadisin tercümesi ve kaynak için bkz. dipnot 454 ve aynı notun metin kısmı.

[96] en-Nisâ 4/24: "Bunların dışında kalanlar  size helâl kılındı."

[97] bkz. dipnot 135.

[98] en-Nahl 16/106: "Kim îman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka-

[99] en-Nisâ' 4/12.

[100] Nesâi, Fer\ 2; Ahmed b. Hanbel, V, 76, (yerine  lafzıyla).

[101] el-En'âm 6/121.

[102] Yakın anlamda bkz. Muvatta', Zebâih, 3; İbn Mâce, Zebâih, 3.

[103] en-Nur 24/4.

[104] en-Nûr 24/6.

[105] Vesk, esasen bir hacim Ölçüsü olup, bunun günümüz birimleriyle hasaplanmasında İslâm fikhındaki hakim görüş esas alınınca, beş vesk (buğday ağırlığı İtibariyle) civarı 650 Kg. olmaktadır, (mütercim)

[106] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. buharı. Zekât, 55; Nesâî, Zekât, 25; İbn Mâce, Zekât, 17; Muvatta", Zekât, 33.

[107] Buharı, Zekât, 56. ij» Jî> lâfzı ile); Müslim, Zekât. 1, 3.     -

[108] el-Mü'minun 23/1-3: "Mü'minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir Onlar ki, namazlarında huşu içinde­ler. Onlar boş işlerden yüz çevirirler..."

[109] el-Bakara 2/185: "İçinizden kim (ramazan) ayına erişirse, (farz olan) o orucu tutsun."

[110] el-Mâide 5/1: "Ey İman edeler! Akidleri(n gereklerini) yerine getiriniz."

[111] Âyetin meali ve sebeb-i nüzulü için bkz. dipnot 483 ve aynı notun metin kısmı.

[112] el-Mücadele 58/2-4: Zıhâr hakkında bkz. dipnot 392.

[113] bk2. dipnot 454.

[114] Aynı anlamda bkz. Ebu Davud, Libâs, 4!; Muvatta', Sayd, 17.

[115] Terim olarak "'müşterek" iki tür lâfız için kullanılır:

1- Bir tek vaz1 ile küllî bir manaya konmuş lâfı? ki, bu manaya bedel yoluyla bir çok ferd iştirak etmektedir.

manalarına gelir. Bu manalardan herbiri için ayrı ayrı vaz' edilmiştir (konmuştur). "Kur"lâfzı da müşterektir. Kadının âdet dönemini ifade ettiği gibi iki âdet arasındaki te­mizlik dönemi anlamına da gelir. Bu manalardan herbiri için ayrı ayrı konmuştur. "Mevlâ''  'âfzı da müşterek lâfız için örnek teşkil eder. Çünkü hem efendi hem de köle an­lamına gelir ve bu anlamlardan herbirini ifade etmek üzere ayrı ayrı vaz' edilmiştir.1-Birden fazla vaz’ile birden fazla manaya gelen lafız.Buna”lafzı müşterek”de denir.Mutlak olarak”müşterek”dendiğinde hatıra lafzı müşterek gelir.Usulcülerin sözünü ettiği müşterek de budur.

[116] el-Bakara 2/228.

[117] el-Hacc 22/18.

[118] el-Hidâye Şerhu'İ-Bidâye, IV, 315; et-Takrîr ve't-Tahbîr Şerhu't-Tahrir, I, 212, 214.