Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ - Hadislerlenamaz - 2. Sayfa

 

YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Allah’a hamd olsun. Allah Rasûlü‎’ne, ailesine, asha­bı­na, âhirette hesabın görüleceği güne kadar onun rehber­liğine tâbi olup, namazı onun gibi kılanlara salât ve se­lâm olsun. “O (hesabın görüleceği) gün, ne mal fayda ve­rir ne de evlât.  Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile ge­lenler (o günde fayda bulur).”[1]

Bu, “Hadislerle Hz. Peygamber’in Namaz Kılma Şekli” isimli kitabımın yeni baskısıdır. Onuncu baskının üzerinden geçen yaklaşık on yıllık bir süreden sonra onu bir kez daha gözden geçirdim. Hicri 1401 yılında yapılan ilk baskısından sonra kitabı incelemek bugüne kadar mümkün olmamıştı. O ilk baskıdan sonra el-Mektebü’l-İslâmî isimli yayınevi, bazen ofset yoluyla, bazen de yeniden dizerek bu baskının aynısını basmaya devam etti. Fakat bu baskılar, pek çok bas­kı ha­tasını da bünyesinde barındırıyor. Bu ha­talara burada dikkat çekecek değilim. Hem önemli olması, hem de önce­ki baskılarda bulunmaması hasebiyle bunlar­dan sadece bir tanesine değinmekle yetineceğim. el-Mektebü’l-İs­lâmî yayınevinde, kitapları tashih eden perso­nelin yeterli sayıda olmaması veya bilgisiz insanlar olmala­rından ötürü ortaya çıkan bu hata nedeniyle kitap kendin­den beklenen faydayı da sunamamıştır. Doğrusu bu yayı­nevi, bizim on yıl önce tanıdığımız yayınevinden bugün çok farklı! Sözünü ettiğim fay­da da, kitapta “Vitir Namazında Kunut” başlığı altında koy­duğum dipnotun (dipnot: 607) sonunda şu şekilde gelmiştir: “Sonra bir dü­zeltme yap­tım ve şöyle dedim:…”

Bu açıklamam, önceki baskıların hepsinde dipnotta de­­ğil; ana metin içinde yer aldı. Ayrıca açıklamanın başın­daki “Sonra bir düzeltme yaptım ve şöyle dedim:” ifadem de cümleden çıkmış! Böylece anlam bozulmuş, beklenen fay­da da kaybolmuştur.

Şam’dan ayrılıp, Amman’a yerleştikten sonra, bu ve da­ha sonra aktaracağım başka benzer hatalar yüzünden,  kitaplarımın yayımlanması konusunda el-Mektebü’l-İslâmî yayınevi ile çalışmaktan genellikle kaçındım. Daha sonra iş çığırından çıkınca, onlarla bağımı bütünüyle kopardım.

Bu hatadan daha kötüsü şuydu: “İstiftah Duaları”ndan dokuzuncusunun sonundaki (s. 122)

و لا حَوْلَ و لا قُوَّةَ إلاَّ بِكَ

(ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike)” cümlesi de me­tinden çıkmış. Tuhaf olan şu ki, beşinci baskıdan onuncu baskıya kadar olan bütün baskılarda mevcut olan bu cümle, onuncu baskıdan sonra metinden çıkarılmış. Bu da ilgisiz­liğe, tashih ve karşılaştırmalardaki dikkatsizliğe işaret et­mektedir. Nitekim bu mesleğin erbabı bunu iyi bilirler. Bu­nun sebebi, yayıncının ticarî hırsı veya bu hususta yardım­cısının bulunmamasıdır. Ona insaflı davrandığım için bun­ları söylüyorum. Ancak böyle olması onu asla sorumluluk­tan kurtarmayacaktır. Çünkü benim yokluğumda bazı ki­taplarımın ve tah­kikatlarımın yeni baskılarında açıkça oyna­dığı görülüyor. Kitaplarda kendi telifiymiş gibi tasarrufta bulunuyor! Bunu yeni baskıları inceleyip, eski baskılarla karşılaştıran herkes biliyor.

Anlattıklarıma birçok örnek vererek okuyucuları sıkmak istemiyorum. Bu nedenle, şimdi yapacağım açıklamalar, bu kitabın on dördüncü baskısına yönelik olacaktır. Bel­ki ha­yırda acele etme anlayışıyla (!), bu baskıdan sonra bir veya birkaç baskı daha yayınlamış olabilir. Bu eski dostu­muz, Amman’a yerleşmemi ve bu sebeple kitaplarımın tas­hihini yürütme imkânımın olmayışını fırsat bilerek, kitaplarıma benim bilgim ve iznim dışında açıklamalar ve yorumlar girmiştir. Tabiî bunu da gönlünce, ticarî hırsla ve yalan ve kandırmanın da mübah olduğu bir anlayışla yapmıştır… İster inan, ister inanma; gerçek bundan ibaret. Aksini kim­se söyleyemez. O bunu yaparken, “Gaye aracı meşru kılar”(!) materyalist anlayışını kendisine hareket noktası yap­mıştır. Şimdi onun söz konusu baskıda gerçekleştirdiği tasarruf­lara ilişkin bazı örnekler vereceğim:

1) Züheyr eş-Şâvîş, bu kitapta bulunan bir hadis için dip­notta yaptığım (dipnot: 20) “Bunu Sahihu Ebî Davud’da (451, 1276) tahriç ettim.” şeklindeki açıklamama şu yorumu yapmış (Arapça 14 baskı, s.12):

“Bu kitap, hocamızın yürüttüğü, “Ümmeti Sünnet ile Buluşturma” projesininin bir parçasıdır. Bu, “Dört Sünen” dizisinin dördüncü kitabı olacak. Bu dizi kapsamında “Sa­hi­hu İbn Mâce”, iki cilt hâlinde yayınlandı. Bir kişi bana yanlış bilgi vererek, “Sahihu Ebî Davud”un birinci cildinin Amman’da yayınlandığını söyledi. Fakat sonradan bu bilgi­nin yanlışlığı ortaya çıktı.” (Ya­yıncının notu.)

Ben derim ki: “Bu, “Dört Sünen” dizisinin dördüncü kitabı olacak...” açıklamasıyla, “Bir kişi bana yanlış bilgi ve­rerek…” biçiminde yaptığı açıklama aynı karakteri taşı­yor.

Ona bu yanlış bilgiyi veren kim?! Çünkü bu haber, ger­çek dışı! Bu dizide kullandığım tarz ve usûle vâkıf olan her­kes gibi bu adam da bilmektedir ki, benim bu kitaplarda hiçbir tahricim bulunmamaktadır. Benim o dizide yaptığım, sadece sıhhat, zayıflık vb. yönlerden hadi­sin derecesini be­lirtmekten ibarettir. Onun söylediğiyle, bu yaptığımın ve “Bu­nu Sahihu Ebî Davud’da tahriç ettim…” sözümün ne il­gisi var?! Kaldı ki, bu çalışma da henüz tamamlanmadı. On yıl öncesinden başladığım bu çalışmayı, kitap üzerinde ara ara çalıştığım için henüz tamamlayamadım.

Peki, değerli okurlar!

Bu yorum, önce kendisine, sonra da diğer insanlara yanlış bilgi verenin ve ardından suçu başkasının üzerine yık­maya çalışanın yine yayıncının kendisi olduğunu göste­ren büyük bir kanıt değil midir? Bunun örnekleri saymakla bitmez. Bunun bir benzerini, Kardâvî’nin “Helâller ve Ha­ramlar” kitabının hicrî 1400 tarihli baskısında da yapmıştı. Kitaba “Muhaddis Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî Hoca-nın Tahriciyle” notunu koymuştu. Halbuki söz konusu kita­bın ne o baskısında, ne de diğer baskıla­rında bir tek harf dahî müdahalem söz konusu değildir. Beyrut-Hâzimiy­ye’deki bürosuna uğrayıp, bu durumu kendisine hatırl­at­tı­ğımda -ki bu görüşme on yıldan uzun bir süre önce gerçek­leşmişti- umursamaz bir tavırla:

“Personelden kaynaklanan bir hata.”(!) demişti.

“Yusuf bunu içinde sakladı.”[2]

Zeki okuyucuya onun bunları niçin yaptığını anlatma­mıza gerek yok. Anlayana sivrisinek saz...

2) Bu adam, “Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli” kitabının bu baskısına (14. baskı) “Yayın Hak­ları Mahfuzdur” açıklamasını koymuş. Bu gerçeğe daha ya­kın bir söz. Çünkü “Yayın Hakları Yazara Aittir” şeklinde yo­rum­lanabilir. Bu, o açıklamayı kitaba koyan şahsın çok iyi bildiği bir haktır. Fakat bir şeyi biliyor olmak, ona inanmak anla­mına gelmiyor. Şimdi düşünmek gerek: Bu eski dos­tu­muz, bu hakka inanıyor mu inanmıyor mu? Bunu, bu yeni baskısından sonraki günler gösterecektir. Çünkü söz konusu kitabın yayın haklarını bir başkasına ver­dim. Demek istediğim şudur: Yayıncı bu açıklamayı onuncu ve sonraki baskılarda bu şekilde girmiş olmasına rağmen beşinci bas­kıya kadar bu açıklamaya gerçek dışı bir ilavede bulunarak, “Ya­yın Hakları Yayıncıya Aittir” demiştir. Hâlbuki doğrusu, biraz önce geçtiği üzere, “Ya­yın Hakları Müellife Aittir” şek­linde olmasıdır. Onun kaşe ve imzasını taşıyan bendeki bazı belgelerle yayın haklarının bana ait olduğu aşikâr belli olan birçok kitabımda da aynı şeyi yaptı. Bunu ona söylediğim zaman bana, üzerinde “Yayıncıya Aittir” açıklaması bu­lunmayan kitapların kitap hırsızları ta­rafından korsan baskılarının yapıldığını, bunun önüne geç­mek için bu açıklamayı koyduğunu söyledi. Bunu daha önce Mektebetü’l-Meârif yayınevi tarafından basılan  “Sahihu’l-kelimi’t-tayyib” isimli risalemin sekizinci baskı­sında yer alan önsözde açıklamıştım. O zaman ona gü­ven­diğim için, “Yayıncıya Aittir” açıklamasını bir gün “Âdâbü’z-zifâf” isimli kitabımla ilgili olarak aleyhime bir ka­nıt olarak kullanacağı hiç aklıma gelmemişti. “Âdâbü'z-zi­fâf” adlı kita­bımın yayın hakkını el-Mekte­be­tü’l-İslâmiyye ya­yınevinin sa­hibi damadım Nizâm Sekçe­hâ’ya verdim; o da adı geçen kitabı güzel ve kaliteli bir baskıyla yayınladı. O baskı için ki­taba yetmiş iki sayfalık bir önsöz yazdı. Dostumuz ki­taplarımdan bazılarının benim onayımla basıl­dığını görünce kitabın bu yeni baskısının ofset yoluyla kop­yasını çıkararak ticarî bir hırsla korsan baskılarını yaptı. Bu arada kitabın ya­zarına da saldırmaktan geri kalmadı. Mev­cut baskıda sözü edilen önsözün tamamını çıkarttı!! Oysa o önsözde kitapta yer alan konularla ilgili, aynı zamanda bazı kindarların da eleştiri konusu yaptıkları çok önemli yeni bilgi ve açıklama­lar vardı. Böylece okuyucular, çok ihtiyaç duyduk­ları bazı bilgilerden de mahrum oldular. Ayrıca yaptığı bas­kıda ilerideki sayfa­lara göndermelerin yapıldığı sayfalarda da, önsözü çıkart­mış olmasından ötürü, karışıklıklar çık­mıştı. Okurlar öyle karmaşık bir duruma düştüler ki, gön­dermelerin yapıldığı sayfaları bulamaz oldular. Bu da ümit edilen ilmî faydanın kaybolmasına yol açmış ve onun bu baskıyı sadece bâtıl­daki ısrarı nedeniyle yaptığını ispat et­miştir. Şayet samimi­yetle hizmet etmek isteseydi, en azın­dan sayfalardaki gön­dermeleri birbirine uyumlu hâle geti­rirdi!. 

Aynısını Mektebetü’l-Meârif yayınevi tarafından basılan “Sahihu’l-kelimi’t-tayyib” baskısında da yaptı. O baskıyı da talan etti ve korsan baskısını yaptı. Kitabın asıl önsözünü çıkartıp, yerine kendisi bir önsöz yazdı ve içini yalan ve asıl­sız açıklamalarla doldurdu. Belki Allah’ın izniyle başka bir vesileyle bu konuyu ayrıntılı olarak ele alırım.

3) Kitabın baskı tarihleri ve yazarın yazdığı önsözlerle çokça oynamaktadır. Sonra bütün bunları yazara nisbet et­mektedir. Böyle bir şeyin Allah’tan korkan, işinde ihlâs sahi­bi birinden meydana gelmeyeceği açıktır. Bu söyledi­ğimin delili şudur:

Beşinci baskının (hicrî 1389) önsözünü, “falan baskının önsözü” diyerek daha sonraki tüm baskıların önsözü yaptı­ğını gördüm. Şimdi elimde, beşinci baskıdan ofset yoluyla çoğaltılan küçük boy iki adet, büyük boy da üç adet baskı var. Hepsinin başına beşinci baskının önsözü konmuş; fa­kat “Beşinci” kelime­si metinden çıka­rılmış. Bunun yerine küçük boydaki baskılardan birine “Se­kizinci Baskı”, diğe­rine de “Doku­zuncu Baskı” yazılmış! Bu önsözlere başlık koymayarak, çirkin davranışını gizlemeye çalıştı. Ancak bu yaptığı değişiklik “Sekizinci Baskı”da bir­kaç satır sonra ge­len “Bu beşinci baskıdan yaklaşık bir yıl önce…” sözüyle açığa çıkmaktadır.

Bu çelişkiyi dokuzuncu baskıda kendisi de fark etmiş olmalı ki, bu cümleden “Beşinci” sözcüğünü kaldırmış. Böy­­lece cümle, “Bu baskıdan yaklaşık bir yıl önce…” biçi­mine dönüşmüş. Ancak bunu yapmakla başka bir çıkmaza düştüğünün farkına varamamış. Çünkü kitabın önsözünde adı geçen Tüveycirî’nin risalesinin basım tarihiyle (hicrî 1387), sekizinci baskının basım tarihini (hicrî 1394) karşı­laştırdığımızda arada 7 sene gibi bir farkın olduğunu görü­rüz! Dokuzuncu baskının daha geç tarihlerde yapıldığını bildiğimiz zaman bu farkın daha da artacağı kuşkusuzdur! Yardım Allah’tandır.

4) Sanki kitabın yazarı kendisiymiş gibi kitabın baskıla­rında dilediği gibi eklemeler ve çıkartmalar yapmaktadır. Ze­ki okurların da fark ettiği üzere Şam’dan Amman’a göç­memden sonra kitaplarımın çoğunda bu türden tasarrufları fazlalaştı. Okurlar bana bunun sebebini sorduklarında on­lara “Meydanı boş buldu; ne takip eden var, ne de hesaba çeken!..” cevabını veriyordum. Bu davranışıyla bana, Al­lah’tan başka kimsenin bilemeyeceği derecede çok büyük kötülük yapmıştır. “Hadislerle Hz. Peygamber'in Namaz Kılma Şekli” kitabımdan da kitabın yazılma tarihini (ki, bu tarih hicrî 13.06.1370’dir) kaldırması bu kötülüklerden biridir. Bununla neyi amaçladığını Allah daha iyi bilir.

Ayrıca kitaba hiçbir anlayış ve ilim kazandırmayan; sa­dece maddî menfaatlerden ve kişisel arzu ve özlemlerden ibaret olan birçok dipnot koymuş. Birçoğu da yayınlarının reklâm ve propagandası olan bu dipnotların bir kısmı ise Allah’tan korkan bir insandan meydana gelmeyecek olan yalan ve yanlış açıklamalardır. Daha önce (1) numaralı açıklamada “Sahîhu Ebî Davud” ile ilgili sözleri geçmişti.

5) Bana karşı çevirdiği son entrikalardan, zorbalık­lar­dan, özel yaşamıma müdahalelerinden biri de hicrî 21.09.1409 (miladî 28.04.1989) tarihinde saygıdeğer Am­man noteri vasıtasıyla çekmiş olduğu ihtardır. Ardından miladî 13.05.1989 tarihinde ikinci bir ihtar daha gönderdi. Bu ihtarlarda “Hadislerle Hz. Peygambe­rin Namaz Kılma Şekli” ve “Münzirî’nin Sahihu Müslim Muhtasarı” adlı kitap­larımın yayın haklarını başka yayıncılara veremeyece­ğimi söylüyordu. Yine bu ihtarlarda, şimdi burada zikretmemin uygun düşmeyeceği bazı asılsız, gerçek dışı iddialar da dile getiriyordu. Ümit ederim ki, zorbalıklarına devam ederek, bizi bunları açıklamak zorunda bırakmaz. Ancak buna rağ­men burada onun iddialarıyla ilgili olarak şunu kesinlikle dile getirmek durumundayız: Yukarıda adları geçen kitaplardan birinci kitabın yayın ve dağıtım haklarının el-Mektebü’l-İslâ­mî’ye ait olduğunu iddia etmektedir. Bu, kendisinin de bildiği pek çok sebepten ötürü onun bile inkâr edemeyeceği asılsız bir iddiadır. Belki ileride bu sebepleri açıklamak durumunda kalırız. Yayın ve dağıtım haklarına dair iddiasını ikinci kitap için de yapmıştır. Oysa onun bu kitapta da, daha önce kendisine vermiş olduğum basım ve dağıtım hakları dışında hiçbir hakkı yoktur. Ancak daha sonra, biraz önce adı ge­çen ihtarlara verdiğim cevaplarla bu hakkı da ondan geri aldım. Artık kitaplarımın yaptığı baskılarının hiçbiri yasal değildir. Okuyucular, “Münzirî’nin Sahihu Müslim Muhta­sarı” kitabımla ilgili bazı detaylı açıklamaları, Allah’ın izniyle yakında yeni baskısı yapılacak olan söz konusu kitabın ön­sözünde okuyabileceklerdir.

Bu böyle… Son olarak, sözünü ettiği dizinin dördüncü kitabı, “Senedleri Kısaltılmış Olarak Sahihu Sü­neni Ebî Davud” adıyla yayımlandı. Tarz olarak, dizinin önceki ki­tap­larıyla aynı… Bunlarda yaptığım tek şey, hadisin derece­sini belirttikten sonra sözü edilen bazı kaynakların adını vermek ve bu kaynaklara göndermeler yapmak. Fakat bu dördüncü kitabın diğerlerinden farklı bir tarafı var. Bu kita­bın hadisle­rinin büyük bir kısmında –ki bunlar, yaklaşık ki­tabın üçte birini oluşturuyor- daha önce yayımlanmış olan “Sahihu Ebî Davud” kitabımla yetindiğim için bu kaynaklara gönderme yapmadım. Nitekim bu açıklamayı dördüncü kitabın önsözünde okuyabilirsin (s. 5).

Şimdi… Artık birilerinin, “Ey yayıncı! Acaba yanlış bilgi veren kim?” diye sorma hakkı yok mu?

Bu yüzden el-Mektebü’l-İslâmî’nin kitabıma sonradan eklediği dipnot ve açıklamaların tümünü kitaptan çıkardım. Bu iş, bizim epeyi gayret ve zamanımızı aldı. Allah’ın bunun karşılığını bize hayır olarak vermesini niyaz ediyorum.

Bu adamın çevirdiği dolaplardan biri de -ki konu ko­nuyu açıyor- (dizinin dördüncü kitabı) diye sözünü ettiğim kitabımın önsözüne çok iğrenç bir müdahalede bulun­muş olmasıdır. En küçük seviyede ilmî emanet ve ahlakî so­rumluluk bilincine sahip bir insan böyle bir şey yapmaz. Bu kişi, kitabın yaklaşık on sayfasını kitaptan çıkarıp, bas­ma­mıştır. Çünkü o sayfalarda, baskı olarak birinci kitaptan -ki bu, Sahîhu Süneni İbn Mâce isimli kitabımdır- sonra gelen sonraki üç kitabın basımının daha güzel nasıl basıla­bilece­ğine dair önerilerim ve tavsiyelerim vardı. Yine o say­falarda, senetlerin kısaltılması çalışmasında ne tür ilmî ha­talar, emeklerimi boşa çıkaran ne tür müdahaleler yaptığını ve sahih sünnete aykırı ne gibi açıklama ve dipnotlar girdi­ğini, örnekleriyle açıklamıştım. Bütün bunları okuyucular­dan gizledi, yayınlamadı. Önsözden yayınladığı bölümde de çı­kar­malar ve eklemeler yapmış. Okurlar bu adam ve ent­rikaları hakkında neler düşünüyor acaba?! Bazı okurlar, ona niçin böyle yaptığını sorunca şu ce­vabı vermiştir: “Ön­söz­den bana gelen metin bu şekilde.” Öyleyse, bunu yapan kim?! Ayrıca bu, onun bilgisi dışında mı yapılmış?!

Erbabı ve ustası olmadığı için, ilimde ve tahriç sanatın­daki aşırılıklarından biri de şudur: Biraz önce sözünü etti­ğim Önsözün sonunda iki hadise yer vermiştim. Bunlar:  “Hayra delâlet eden, onu yapan gibidir.” ve “İnsanlara te­şekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” hadisleridir. Mezkûr kişi, ikinci hadise şu dipnotu girmiş: “Hadis, “Müslim”de ve “Sahîhu Ebî Davud”da… rivayet edilmiştir.” Hakkı olmayan şeylere müdahale etmesini göz ardı edecek olsak bile, ha­disin Müslim’de bulunduğunu söylemesi tam bir yanlıştır. Bu hadis, dipnotta vermiş olduğu kaynakların hiçbirinde bu­lunmamaktadır. Birinci hadisin tahricini yapmamış ol­ma­sı da ilginçtir!

Ayrıca büyük bir cahillik göstererek, “Sahih’ul-Câmi” adlı kitabımda yer alan (yeni çarpıtılmış baskıda) 1004 nu­maralı “Arapların söylediği sözlerin en şiirseli, şair Lebîd’in şu sözüdür: “Dikkat edin! Allah’tan başka ne varsa, hepsi bâ­tıldır.” hadisinin sonuna parantez içinde şu sözü getirmiştir: (Her nimet de mutlaka yok olacaktır.)

Zavallı adam bu parantez arası söze -iyi bir şey yap­tığını da zannederek- şu dipnotu düşmüş:

“Parentez içindeki cümle “ondan” (=minhâ) bir ila­vedir. (Böyle diyor. Eğer okuyucuyu yanıltmak amacıyla kasten yapılmamışsa, bu “bizden” (=minnâ) kelimesinin bo­zulmuş şekli olsa gerektir!)[3] Bu beyit, Lebîd b. Rebîa el-Âmirî’nin diva­nında s. 132’de geçmektedir.”

Derim ki: Bu ilave bütünüyle asılsızdır. Söz konusu ha­disin “Sahihayn”, “Tirmizî”, “İbn Mâce”, “Ahmed”, “Bey­ha­kî” vdğ.de ge­çen hiçbir rivayetinde böyle bir söz bu­lun­ma­maktadır. Miskin adam, hadiste olmayan bir sözü hadise eklemek suretiyle Rasûlullah’a yalan isnad etmiş oluyor. Tabiî böylelikle, Suyûtî’nin hadisi kendilerine nisbet ettiği ravilere ve diğerlerine de yalan isnad etmiş oldu. Ve tabiî, “el-Câmiu’s-sağîr” kitabının gerçek yazarı olan Su­yûtî’­nin kendisine de, bu kitabı düzenleyip baskıya hazır­layan Şeyh Nebhânî’ye de yalan isnad etmiş oluyor. So­nuçta herkesin bildiği üzere bana da yalan isnad etmiş oldu. Onun kitaplarım üzerindeki bu türden çirkin taşkın­lıkları sayılamayacak kadar çoktur. Fakat bu konuda anlat­tıklarımız yeterlidir. Bu arasözden dolayı okurlardan da özür diliyorum. Bu, daralmış bir gönlün rahatlamasıdır. Bu adama, şeyhi olarak kabul ettiği kişiye yaptığı haksızlıklar­dan dolayı Allah’a tevbe etmesini ona şefkatle öğütleyecek bir Allah’ın kulu yok mu?! Burada açıklamamın yakışık al­mayacağı bu ve başka sebeplerden dolayı, daha önce ba­sım izni verdiğim kitaplarımdan elini çekmesi ve baskılarını tekrarlamaması hususunda onu defalarca uyardım. Ama o hiçbir uyarıma cevap vermediği gibi zulüm ve taşkınlığını sürdürdü! Ona bu yaptıklarına son vermesini tavsiye ede­cek biri yok mu?! Belki bu tavsiyeyi tutar da zulmüne son verir veya durum şairin dediği gibi demektir:

Nefisler taşkınlığını asla bırakmaz

Ona içinden bir engel olmazsa

* * *

Durum bundan ibaret…

Bu kitapta, “Namazda Elleri Göğüs Üzerine Koymak” baş­lığı altında şu satırlar gelecek:

“UYARI: Sünnette sabit olan biçim, elleri göğüs üzerine koymaktır. Bunun dışındaki uygulamalarla ilgili hadisler za­yıftır veya bunların aslı yoktur…”

Bu açıklamam, Hanefî mezhebine mensup olup, sün­nete mu­halif de olsa mezhebinin görüşüne körü körüne bağlanan bazılarının hoşuna gitme­miş. Bu kişi, İbnü’l-Ve­zîr el-Yemânî’nin “el-Avâsım ve’l-kavâsım” adlı kitabına koyduğu dipnotlarda bu açıklamamın birinci bölümünü alıp, ardından şöyle yorumda bulunmuş (3/8):

“İbn Kayyim, “Bedâiu’l-fevâid” (3/91) adlı kitabında “Ellerin nereye konulacağında ihtilaf edilmiştir…” demekte ve ardından İmam Ahmed’in, ellerini göbeğinin yukarısında, üzerinde veya altında bağladığını, bunların hepsinin onun yanında yapılabilir olduğunu nak­letmektedir.”

Bunlar, geniş sünnete mu­halif de olsa mezhebinin görüşüne körü körüne bağlanan bu zatın saçma sözleridir. İmam Ahmed’in, “ellerin konulacağı yer hususunda kişinin serbest olduğu görüşünü”, elleri göğüs üzerine koymanın sünnetle sabit olmadığına delil olarak getiriyor.

Şayet bu adam sünneti sevmiş olsaydı, -mezhebine yan­lış bir görüş nisbet edilmesin diye gösterdiği kadar- sünnet için de gayret gösterseydi ve eleştirilerinde insaflı ol­saydı, bu sün­netin varlığını ispat ederken dayandığım ha­disleri tenkid etmek sûretiyle düşünce ve görüşümü ke­sin­likle reddederdi. Orada bu sünneti kitaplarında nakleden hadis âlimlerine de değinmiştim. Fakat o da biliyor ki, böyle yapsaydı, çevirdiği entrika ortaya çıkacak ve sünnete rağmen tutunduğu taassup anlaşılacaktı. Nasıl anlaşılmasın ki?! Çünkü o da bu sünnetlerden birinin sağlam olduğunu belirtmiş­tir. Ancak bunu, okuyucuları yanıltıp saptırmak için, söz konusu sünnetin varlığını inkâr ettiği yerde değil de başka bir yerde dile getirmiştir. Nitekim orada Tirmizî ve İmam Ahmed’in, Kabisa b. Huleb’ten, onun da babasından rivayet ettikleri şu hadisi aktarmıştır:

“Rasûlullah (s.a.v.) sol elini sağ eliyle tutardı.”

Hadisin ardından şöyle demektedir:

“Tirmizî, hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Hadis onun dediği gibi­dir. Ayrıca Ahmed bu hadisi, “…ve onları göğ­sünün üzerine koyardı.” fazlalığıyla rivayet etmiştir.”

Bu konuda daha başka hadisler de vardır. Bu hadisler­den ikisini o da nakletmiştir ki, bunlardan biri Tavus’un mür­­sel rivayetidir. Bu hadis şöyledir: “Rasûlullah (s.a.v.) na­maz­dayken sağ elini sol elinin üzerine koyar, ardından onları göğsünün üzerinde bağlardı.”

O, bu hadisi, Süleyman b. Musa ed-Dımaşkî’den dolayı illetli kabul etmiş ve onun için şöyle demiştir (3/9):

“Gevşekliği var. Ölümünden kısa bir süre önce ha­dis-leri biribirine karıştırmaya başladı. Ayrıca bu hadis mürsel­dir.”

Derim ki: Mürsel hadis, Hanefîlere göre delildir. Başka âlimlere göre de delildir. Yeter ki, o mürsel hadis mevsul olarak veya burada olduğu gibi, başka bir yoldan gelmiş ol­sun. “Gevşekliği var…” sözü, İbn Hacer’in “Takrîb”te kul­landığı bir ifadedir. Fakat o, İbn Hacer’in, Süleyman’ın fa­ziletini ve onun anlattığından daha iyi bir durumda oldu­ğu­nu gösteren sözlerini almamıştır. “Takrîb”te geçen ifade şöyledir:

“Sadûk, fakih. Hadislerinde biraz gevşeklik var­dır. Ölü­mün­den az bir süre önce hadisleri birbirine karıştırmaya baş­­­ladı.”

Derim ki: Bu durumda olan adamın rivayeti en kötü ih­timalle hasen seviyededir. Şahitleri ve mütâbileri açısından ise sa­hihtir. İbn Adiy de hadis imamlarının onun hakkındaki yorumlarını aktardıktan ve onun ferd olarak rivayet ettiği hadislerden bir kısmını verdikten sonra şöyle der:

“O fakih bir ravidir. Sikât (güvenilir hadis imamları) ondan hadis rivayet etmiştir. Ayrıca o Şam âlimlerinden bi­ridir. Bazı hadisleri ferd olarak rivayet etmiştir. Bana göre; sebt ve sadûktur.”

İkinci hadisi ise, bu mezkûr kişi (3/8), Taberanî (30/ 325), Hâkim (2/537) ve Beyhakî (2/29–31)’nin Ham­mad b. Seleme’den, o da Asım el-Cahdarî’den, o da Ukbe b. Zab­yan’dan, o da Hz. Ali (r.a.)’den;

﴿ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ ﴾

âyetinin[4] tef­siri ile ilgili rivayet ettikleri şu hadistir:

“Hz. Ali dedi ki: “Nahr, namazda iken sağ elini sol elinin üzerine koymandır.”

Hadisin akabinde ravisi hakkında şu açıklamayı yapar:

“Asım el-Cahdarî,[5] İbnü’l-Haccâc Ebü’l-Micşer el-Mukrî’dir. İbn Hibbân dışında hiç kimse onu sika kabul et­memiştir. Ukbe b. Zabyan da böyledir. İbnü’t-Türkmânî de (2/30) onun rivayet ettiği hadis hakkında şu değerlendir­meyi yapmıştır: “Sened ve metninde ıztırab vardır.”

Ben de diyorum ki: Bu hadis, mezkûr şahıs onun se­nedini eleştirmiş olsa da -nitekim bu sened üzerine açıkla­malar birazdan gelecek- elleri göğüs üzerine koyma konu­sundaki diğer hadisler için şahit olmaya elverişlidir. Keşke bu şahıs, hadisin tam olan rivayetini kitaba almış olsaydı. Fakat onu böyle yapmaya iten sebebin, daha önce aktardı­ğımız iddiasını üstün yapma isteği olması, uzak bir ihtimal değildir! “Neler var neler!”

Her okuyucu, aşağıda ele alacağım hususlar üzerinde benimle birlikte düşünürse, bütün bunları açıkça görecek­tir:

1) Aktardığı hadis, Hâkim’in rivayetidir. Bu rivayet kısa olarak geldiği için onu tercih etmiştir. Taberanî ve Bey­ha­kî’nin rivayetlerinde hadis daha uzun geldiği için on­ların rivayetlerini görmezden gelmiştir. İşte “…göğsü üze­rine…” sö­zü bu rivayetlerde geçmektedir!

Taberanî ve Beyhakî, bu hadisi dört kanaldan Ham­mad b. Seleme’den aktarmışlardır. Bunlardan biri, Buhâ­rî’nin “et-Târîh’ül-kebîr”inde (3/2/437) yer almaktadır ki, bu rivayet zinciri şöyledir: “Musa b. İsmail’den, o da Hammad b. Seleme’den”. Sadece Musa kanalıyla Hâkim rivayet etmiş olup, onda da bu fazlalık yoktur! Bu yüzden bu rivayet gariptir. Peki, bunu, topluluk tarafından rivayet edilen ve içinde söz konusu garip rivayette geçmeyen bir fazlalık da bulunan hadise tercih etmek doğru mudur? Ah, nefsanî öz­lemler ve mezhebçi taassup olmasa!!..

2) Mezkûr şahıs, Asım el-Cahdarî için İbn Hibbân’dan baş­kasının sika demediğini iddia ediyor.

Cevabım şudur: Bu söz de gerçeği anlatmıyor.

Onun, İbn Ebû Hâtim’in Asım hakkındaki sözlerinden habersiz ol­duğunu sanmıyorum:

İbn Ebû Hâtim diyor ki (3/349):

“Hammad b. Seleme ve Yezid b. Ziyad b. Ebü’l-Ca’d ondan rivayette bulunmuşlardır. Babam, Ebû İshak b. Man­sur’dan, Yahya b. Main’in “Asım el-Cahdarî sika­dır.” dedi­ği­ni nakleder.”

Derim ki: Ondan iki kişi daha rivayette bulunmuştur. Biri, “Teysiru intifâi’l-hillân bi-sikâti İbn Hibbân” adlı kita­bımda tahkik ettiğim üzere sika bir kişidir. Allah bana kita­bın yazımını bitirmeyi nasip etsin.

3) Mezkûr şahıs, İbnü’t-Türkmânî’nin “…metninde ız­tı­rap vardır.” sözünü onaylamaktadır.

Derim ki: “Bu iddia kabul edilemez; çünkü muzdarip ha­disin şartı, ızdırap yönlerinin eşit olması ve birini diğe­rine herhangi bir şekilde tercih etme imkânının bulunmaması­dır. Ancak burada durum farklıdır; çünkü topluluk hadisi fazlalıkla rivayet etmiştir. Bu bakımdan içinde fazlalığın bu­lunmadığı Hâkim’in rivayeti diğer rivayet karşısında terk edileceği aşikârdır.

Senedinde ıztırap olduğu ise doğrudur. Onu açıkla­mak için sözü uzatmaya gerek yok. Ancak bu durum da ha­disin delil olması önünde engel oluşturmaz; nitekim biz onu delil aldık. Çünkü açıkça görüldüğü üzere bu, şiddetli bir zayıflık değildir.

Ayrıca Vâil b. Hucr’dan rivayet edilen, dördüncü bir ha­dis daha bulunuyor. Bu mezkur kişi, hadisin şâz olduğunu söylüyor (3/7). O, bu hadisin, bir öncesinde bulunan ve yine Vâil’den merfu olarak rivayet edilen şu hadisle aynı anlamda olduğunu görmezden gelmiştir:

“Sonra sağ elini sol elinin, bileğinin ve kolunun üzerine koydu.”

Bu hadisin senedinin sahih olduğunu kendisi de itiraf et­mektedir (3/7). Şayet kendisi bir gün bu nassı tatbik et­mek iste­seydi -yani sağ elini sol elinin üzerine, bileğine ve kolunun üzerine koysaydı- ellerini göğsünün üzerine koy­duğunu gö­recektir. O zaman o ve onun gibi Hanefîler elleri göbeğin altına ve avret mahalline yakın koymakla bu hadise muhalif olduklarını anlayacak­lardır.

Vâil’in bu hadisiyle aynı anlamda Sehl b. Sad’dan şu hadis rivayet edilmiştir:

“İnsanlara namazda sağ ellerini sol kollarının üzerine koymaları emredilirdi.” Bu hadisi, Buhârî ve başkaları riva­yet etmiştir. Kitapta ilgili bölümde bu konuya değindim. Ancak hadiste fıkıh sahibi olmak, mezkûr şahsı hiç ilgilendirmiyor. Çünkü adam, mezhebini savunmanın uğ­raşını veriyor. Bu yüzden insanlar onun, diğer sünnetler bir yana, namazın sünnetlerine de önem vermediğini gör­mektedirler. Tek derdi, tahriç yapmak. Allah bizi de onu da doğru yola iletsin.

* * *

Şeyh Abdullah el-Gımârî’nin, “el-Kavlü’l-mukniu fi’r-reddi ale’l-Elbânî el-mübtedi”  isimli küçük bir risalesi elime geçti. Küçük boy, 24 sayfadan daha az. Bu risalesinde, kendisine hakla ve en güzel biçimde yaptığım bazı reddiye­lerime cevap veriyor. Ben onun Allâme İz b. Abdüsselâm’ın “Bidayet’us sûl fî tafdîli’r-resûl” adlı kitabına koyduğu açık­lamalar ve dipnotlardaki hadis tekniği bakımından birtakım yanlışlarını, bu kitabı ondan sonra yayımlamak sûretiyle dile getirmiştim. Bazı faydalı bilgilerle de zenginleştirdiğim o kitapta el-Gımârî’nin hadis ilmini bilmediğini, hadislerin tahricini yaparken ve sıhhat ve zayıflık bakımından mertebelerini be­lirlerken yanlışlıklar yaptığını, tahkike güç yetirememesi nedeniyle hadislere hasen mertebesi vermede Tirmizî’yi tak­lid ettiğini ve bazı zayıf hadisleri sahih olarak nitelediğini söylemiştim. O da bu risalesini bana karşı olan kinini kus­mak ve benden intikam almak için kaleme aldı. Aslında ri­sa­lenin adı, “el-Kavlü’l- mukziu” olmalıydı. Çünkü risale ifti­raların yanı sıra küfürlerle, çirkin sözlerle ve iğrenç la­kap­larla doludur. Bunların bir kısmını “el-Ahâdîsü’d-daîfa” adlı ki­tabımın on üçüncü cildinin önsözünde (s. 44-48) daha ön­ce açıkladım. Orada dile getirdiğim hususlardan biri, Şia’ya dalkavukluk değilse de muvafakat ederek, hutbe­lerde ve kitap önsözlerinde Rasûlullah’a salâvat getirirken sahabîlerin de anılmasının caiz olmadığını söylemektedir! Bunun bir benzeri de Hz. Peygamber’in bu kitapta da (s. 281) yer alan genel öğretisine muhalefet ederek, salli bârik dualarında “seyyidinâ” kelimesini eklemenin müs­tehap ol­du­ğunu iddia etmesidir. O, Rasûlullah’ın kendisini bırakıp başkasını almanın caiz olmadığı bu mükemmel öğretisini, bu sözcüğü eklemenin yanlışlığı konusunda delil olarak ala­cağına, biraz önce değindiğimiz üzere, salâvatlara saha­bîlerin eklenemeyeceği konusunda delil yapmıştır. Bu konu­yu da adı geçen önsözde açıkladım. “Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”[6]

Bana “el-Kavlü’l-mukziu” kitabında cevap verdiği ve be­nim, anlayışı kıt, delillerden hüküm çıkaramayacak biri oldu­ğumu dile getirdiği konulardan biri de bu kitapta (dipnot: 557) yer alan İbn Mes’ûd’un teşehhüd hakkındaki “Rasû­lullah vefat ettiğinde “Esselâmü ale’n-nebiyyi” demeye başladık.” sözüne yaptığım şu yorumdur:

“Bu, Hz. Peygamberin öğretmesiyle oldu.”

el-Gimârî, kendince, bu görüşün, İbn Mes’ûd’un ve onunla aynı düşüncede olan sahâbenin içtihadı olduğunu çe­şitli yönleriyle ispat etmek için beş sayfa (s. 13-18) kara­la­mış!! Her ne kadar bu önsözde bu meseleyi tek tek ele alıp, tartışmak mümkün değilse de özetle iddiasının teme­linden sarsılması ve yerle bir edilmesi kaçınılmazdır.  Ayrıca bunda hakka tâbi olmaya titizlik gösterenler, hakkı ataları­nın di­nine tercih edenler ve halkın büyük çoğunluğu için doğru­ya ulaştırıcı bilgiler de vardır. Derim ki:

Şu açık bir gerçektir ki, ilim, Allah korkusu ve Pey­gam­ber hakkındaki “O hevasından konuşmaz, onun ko­nuş­tuğu ancak vahiydir.” âyetine iman hususunda sahâ­beden daha alt seviyede olan birinin kalkıp, Rasûlullah’ın öğrettiği “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyu” sözünü “Es­selâmü ale’n-nebiyyi” şekline ve kabir ziyaretinde öğ­ret­tiği “Esselâ­mü aleyküm ehle’d-diyâr” sözünü de “Esselâmü alâ ehli’l-kubûr” biçimine dönüştürmesi düşü­nülemez. Bu böyleyken, bunu sahâbîlerin özellikle her tü­rüyle bid’atlara karşı mücadelesiyle meşhur olmuş Abdullah b. Mes’ûd gibi bir sahâbînin yapması nasıl düşünülebilir?! O Abdullah b. Mes’ûd ki, camide halkalar şeklinde toplanıp, ortalarındaki bir adamın, “şu kadar miktar Subhânallah deyin”, “şu ka­dar miktar Allahu Ekber deyin” diyerek zikir çektirdiği top­lu­luğa sert çıkışıyla meşhurdur. Yine onun “Tâbi olun; bid’atçı olma­yın. Zira ihtiyacınız olan her şey size yete­rince verilmiş­tir. Eski hükümlere sarılıp, bağlı kalın.” sözü de meşhurdur. Ondan bu ve bunlara benzer rivayet edilen ve ilgili yerlerde nak­ledilen başka sözler de vardır. Özellikle İbn Ebû Şeybe (1/294) ve Tahâvî (1/157)’nin sahih senedle rivayet ettiğine göre; teşehhüdde salâvatın nasıl okunaca­ğını öğretirken, medleri uzatmayan öğrencilerine serzenişte bulunup, azar­ladığı sabittir.

Sonra Rasûlullah’ın teşehhüdde okunmak üzere öğret­tiği salâvatı bilen diğer sahâbîler de Rasûlullah vefat ettikten sonra “Esselâmü ale’n-nebiyyi” demişlerdir. Nitekim bu ki­tapta (s.260) de geleceği üzere, İbn Hacer, bunu Abdür­rezzak’ın sahih senedle Ata b. Ebî Rebâh’tan rivayet ettiğini söylemiştir. Bu deliller, el-Gimârî ve heva ehli aynı meşrepte insanların bellerini kırınca, o da her zaman yaptığı gibi bunu gururuna yediremedi ve hadisin illetli olduğunu ortaya attı (s. 14), şöyle dedi:

“Abdürrezzak’ın “Musannef”inde geldiği üzere İbn Cü­reyc bu hadisi “an’ane” ile rivayet etmiştir. İbn Cü­reyc mü­dellistir; bu nedenle “an’ane” ile rivayet ettiği hadisler ka­bul edilmez.”

Bu iddiaya iki yönden cevap vereceğiz:

a) Evet, İbn Cüreyc, müdellistir. Ancak ondan sahih bir şekilde şöyle dediği rivayet edilir. “Eğer “Atâ dedi” dersem, “ondan dinledim” diye açıkça söylememiş olsam da bunu ondan dinlemişim demektir.”

An Atâ” (Atâ’dan) sözü “Kâle Atâ” (Atâ dedi) sözü gibi kabul edildiği takdirde, “sema” (dinlemek) sözcüğünü açıkça kullanmamasının hadise bir zararı yoktur. Herhalde Bu­hârî ve Müslim’in, onun mu’an’an hadisini, kitaplarına alma gerekçelerinden birisi de bu olsa gerektir.

b) el-Gimârî -hakikatlerin üzerini örterken yapageldiği üzere- İbn Hacer’in Abdürrezzak’tan yaptığı rivayette İbn Cü­­reyc’in “Ahbaranî Atâ” (Atâ bana haber verdi) sözünü bil­mez­den gelmiştir. Hâlbuki bu sözle, tedlis şüphesi de kalk­mış olmaktadır. Bundan dolayı İbn Hacer, hadisin sa­hih ol­duğunu söylemiştir. Bu du­rumda el-Gimârî’nin yap­ması ge­reken, ya bütün bunları ka­bullenmesi veya İbn Hacer’in ha­disin sahih olduğuna dair görüşünü çürütecek bir cevap ver­­mesiydi. Fakat o bunlardan hiçbirini yapma­dığı gibi; aksine “Kaçmak cesaretin yarısıdır.” atasözüne sı­ğındı! Görünen o ki, “Musannef”teki “an’ane” rivayet kipi, kitabın orijinal nüshasında meydana gelen birçok yanlıştan biridir. Söz ko­nusu kitabın edisyon kritiğini yaparak baskıya hazırlayan Şeyh A’zamî’nin açıklamalarını ve dipnotlarını dikkatle inceleyen herkes bunu açıkça görür.

İlginç olan, A’zamî bu hadise şu dipnotu koymuştur:

“Kenzü’l-ummâl, 4/4678”

Evet, hadis hakkında tüm söylediği bundan ibarettir. Başka hiçbir açıklama yok.

“Kenzü’l-ummâl”da bu rakamı araştırdığımda hadisin, “Fet­hü’l-bârî”deki biçimiyle “İbn Cüreyc’den: “Atâ bana ha­ber verdi” sözüyle yer aldığını gördüm.

A’zamî’nin, el-Gimârî gibi bu “an’ana’yı şahsi çıkarları uğ­runda kullanmak isteyenlerin yolunu kapatmak için bu du­ruma dikkat çekmesi gerekirdi! Fakat ne bileyim! Belki A’za­mî de mezhebine ters düştüğü için bunu kasden açık­lamamıştır! Mezhebe ters düştüğünde delili bırakıp, heva­nın ardınca gitme hususunda el-Gimârî’ye katılmıştır.

Daha sonra bu hadisi, “Kenzü’l-ummâl”ın aslı duru­mun­da olan Suyutî’nin “el-Câmi’ul-kebîr” isimli kitabında araştırdım. Orada da böyle olduğunu gör­düm. Böylece ri­va­yet bu şekilde sabit olmuştur. Hadis, nefsinin arzularına esir olmuş el-Gimârî’nin aleyhine delil ve kanıt olmuştur. Bu duruma düşmekten Allah’a sığınırız.

Kibrinin ve hakkı kabullenmezliğinin -ki hadis âlimlerine göre bu tutumun hükmü bellidir!- bir örneği de şudur:

Ben, İbn Mes’ûd’un sözünü ve bu sözcük değişikliğinin Rasûlullah’ın bilgisi dâhilinde olduğuna dair görüşümü, Hz. Aişe’­nin namazda teşehhüdü öğre­tirken “Esselâmü ale’n-nebiy­yi” dediğine dair -hem de el-Gimârî’nin rüyasında bile görmediği iki yazma kaynağa nisbet ederek- hadisle des­tekleyince ağzından çıkan tek söz şu oldu (s.15):

“Bu söz büyük bir cahilliği göstermektedir(!) Hz. Aişe’nin ha­disini Serrac ve Muhallis’e nispet etmekle çok tu­haf bir şey yapmış. Allah Elbânî’yi bu cahilliğinden kurtarsın. Hâlbuki hadis, İbn Ebû Şeybe’nin ve Abdürrezzak’ın musan­neflerinde bulunmaktadır.”

Derim ki: İnsaflı okuyucu, bu adamın arsızlığına bir ba­ksın. Kendisinin bilmediği iki kaynağın adını verince beni nasıl da cahillikle itham etmektedir. Hâlbuki benim tara­fım­da bulunan hakkı kabul edip, teslim olacağı veya en azından verecek bir ilmî cevabı varsa onu dile getirmesi gereken yer­de dilsiz kesilmiştir. Yazık, çok yazık! Bu iki şe­kilde davransaydı, ayak takımının bile tenezzül etmeyeceği bu tür cahilliklere düşmezdi.

Çirkinliklerinin ve okurlara yanlış bilgi vermesinin bir ör­neği de şu sözüdür (s.15):

“Taberânî, sahih senedle Şa’bî’den şöyle dediğini riva­yet eder: “İbn Mes’ûd “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtüh” dedikten sonra “Esselâmü aley­nâ min rabbinâ” derdi.”

[Dedi ki:]

“Bu sözü, İbn Mes’ûd kendi içtihadıyla eklemiştir. Ay­rı­ca selâm kipini ikinci tekil şahıs zamirinden üçüncü tekil şahıs zamirine çevirmesi de onun içtihadıdır.”

Derim ki: Buna altı yönden cevap verilebilir:

1) Sana “Önce tezgâhı tuttur, sonra nakşa başla.” den­me­lidir. Zira bu hadisin İbn Mes’ûd’tan rivayet edilmesi sahih değildir. Bila­kis biraz sonra geleceği üzere bu hadis ondan hikâye edilmiştir. Yukarıda geçen “…sahih senedle Şa’bî’den…” ifadesinde de okurları yanıltma söz konusudur. Niçin, “Senedi İbn Mes’ûd’a kadar sahihdir” de­me­din?! Bunu demedin; çünkü sen de biliyorsun ki, İbn Ebû Hatim, Dârekutnî, Hâkim, Mizzi, Alâî ve İbn Hacer’in dediği gibi, Şa’bî (adı, Âmir b. Şurâhîl’dir) İbn Mes’ûd’tan ha­disi dinlememiştir. Heysemî’nin, “Mecmau’z-zevâid”de (2/143) hadisi Taberânî’ye (9/276/9184) nisbet ettikten son­ra sadece, “Ricali, “Sahih”in ricaliyle aynıdır.” demekle yetinmesinin sırrı da işte budur.

Evet, Heysemî, hadise sahih dememiştir. Zira onun ve başkalarının, “Ricali, “Sahih”in ricaliyle aynıdır.” sözü, hadi­sin sahih olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim buna kitapla­rımda birkaç yerde dikkat çektim. Sen bu yüzden okuyucudan bilgiyi gizleme ve onu yanıltma yolunu seçtin ve “Senedi İbn Mes’ûd’a kadar sahihdir” demedin. Deseydin, gerçek yüzün ortaya çıkacaktı.

2) Hadisin İbn Mes’ûd’tan sahih bir senedle geldiğini kabul edelim. Selâm kipini üçüncü tekil şahıs zamiriyle sa­dece kendisi okusaydı, bu onun içtihadı olurdu ve işte o zaman senin işine yarardı. Fakat bu okuyuşta ona uyan ve arala­rında Hz. Aişe’nin de bulunduğu diğer sahâbîler için ne diyeceksin?! Hepsi de mi içtihat ettiler ve hadisin met­nini kendi içtihatlarına göre değiştirdiler?! Bir tek sen hadi­sin orijinal metnini bildin ve ona bağlı kaldın, öyle mi?!  Hal­buki birçok hadise de ters düşüyorsun, ki bunlardan biri de daha önce geçtiği üzere, salâ­vatlara hadislerin asıl me­tinlerinde bulunmayan “seyyidinâ” lafzını eklemendir. Seni böyle çelişkiye düşüren, nefsanî arzularından başkası değil­dir! Yardım Allah’tandır.

3) Diyelim ki, hepsi içtihat etti. Peki, hepsi hata etti de sadece sen ve senin gibiler mi doğruya ulaştınız?!

4) “Bu cümleyi ekledi…” sözün yanlışın alâsıdır. Çünkü nahiv ve belâgat âlimlerine göre; cümle: İçinde yüklem ve öznenin bulunduğu sözdür. Hâlbuki burada “min rabbinâ” (Rabbimizden) sözü dı­şında cümlenin varlığını gösteren bir belirti yoktur. Kendisini bu yüzyılın müceddidi olmaya aday gösteren, hatta bazı risalelerinde kendini müceddid olarak tanıtan allâme el-Gimârî’ye göre, bu söz bir cümle midir?! Yoksa onun okuyucuları yanıltmasının ve İbn Mes’ûd’un teşehhüd hadisine eklemede bulunduğu düşüncesini yer­leştirmeye çalışmasının örneklerinden bir başkası mıdır?! İbn Mes’ûd bu konuda öğrencilerine serzenişte bulunurken, Rasûlullah’ın bizzat öğrettiği bir şeye kendisinin bir harf bile eklemesi mümkün değildir!!

5) Bu fazlalık,  daha önce açıklandığı üzere, senedinin kopuk olması, İbn Mes’ûd’un herkesin bildiği, sünnete bağ­lılıktaki titizliğine ve bid’at konusundaki katı tutumuna ters düşmesi sebebiyle münkerdir ve bu yüzden ona nisbet edil­mesi doğru değildir. Onun, teşehhüd duasına “vahdehu lâ şerîke lehu” cümlesini ekleyen kişiye söylediği şu söz de bid’at konusundaki sert tutumuna örnektir: “Sünnette tu­tumlu olmak, bid’at bir içtihadda bulunmaktan daha hayırlı­dır.”

6) el-Gimârî, Beyhakî’nin “Sünen”de Hz. Aişe’den: “Bu, Peygamberin teşehhüdüdür: “Ettehıyyâtü lillâhi…(sonuna kadar)” hadisini rivayet ettiğini söylemiştir. Nevevî’nin de bu hadis hakkında: “Senedi ceyyiddir. Bu, Hz. Peygamber’in teşehhüdünün bizim teşehhüdümüz gibi olduğunu gösterir ki, bu da güzel bir avantajdır.”

Derim ki: “Senedi ceyyiddir” sözüne gelince; ha­yır, bu hadisin senedi ceyyid değildir. Çünkü senedde Salih b. Mu­hammed b. Salih et-Temmam vardır ki bu kişinin adaleti bilinme­mektedir. Buhârî bu hadisi, “Târîh”inde (2/2/291) ri­vayet etmiş ve “Salih b. Mu­hammed’den, o da babasın­dan, o da Sa’d b. İbrahim’den, o da Âmir b. Sa’d’dan, o da ba­basından: Hz. Peygamber Sa’d b. Muâz hakkında şöyle bu­yurdu: …” biçiminde bir rivayet zinciri vermiştir. Buhârî baş­ka bir sened daha vererek:

“Şu’be ona muhalefet ederek, Sa’d’dan, o da Ebû Ümâ­­me b. Sehl’den, o da Ebû Saîd’den, o da Hz. Peygam­ber (s.a.v)’den…” Bu, daha sahih bir seneddir.” demiştir.

Fakat o, söz konusu ravi hakkında onun cerhine veya adaletine dair hiçbir değerlendirme yapmamıştır. Şu da var ki, başkası kendisine tercih edilmiş olan muhalefet, onunla babası Mu­hammed b. Salih arasında meydana gelmiştir. Mu­hammed b. Salih, sika olup, hıfzı biraz eleştirilmiştir. Mu­halefet ondan veya oğlu Salih’ten de kaynaklanmış ola­bilir. Fakat herhalükarda Muhammed b. Salih, meçhuldür ve onun gibisinin senedine ceyyid denmesi doğru olmaz. Ö­zel­likle Hafız İbn Hacer de Dârekutni’ye uyarak, Hz. Ai­şe’nin bu hadisinin mevkuf olması sebebiyle illetli oldu­ğunu söylemiştir. (Bkz. “Telhîs”, 3/514)

Nevevî’nin “Bizim teşehhüdümüz gibi” sözünden mak­sat, Şafiîlerin tercih ettikleri İbn Abbas’tan gelen teşeh­hüd­dür. Fakat bu, onun dediği gibi değildir; çünkü on­la­rın teşeh­hüdlerinde “el-Mübârekât” sözcüğü vardır ki, bu, Hz. Aişe’nin bu hadisinde yoktur. Hatta bu, tamamen İbn Mes­’ûd’­un hadisi gibidir.

Evet, Beyhakî’de bu rivayetten önce Hz. Aişe’den mev­kuf başka bir rivayet daha vardır ki, onda “el-Mübârekât’ın” yerine “ez-Zâkiyât” geçmektedir. Ayrıca bu rivayette teşeh­hüd kipi üçüncü tekil şahıs olarak “Esselâmü ale’n- nebiyyi” şeklinde gelmiştir. Yine o rivayette, eğer birazcık insaf ve hakka teslimiyet kaldıysa, el-Gimârî’nin saçmalıkla­rına reddiye vardır.

Bu anlattıklarımız sonunda okurlar, el-Gimârî’nin bir ya­nıltma girişimini daha görmüş olmalılar. Zira Nevevî’nin sözlerinin, bizim esas konumuzla bir ilgisi bulunmamakta­dır. Çünkü Nevevî (rah.a.), söyle­diklerinde bazı yanlışlar olsa da, el-Gimârî’nin yanıltarak yaptığı gibi, teşehhüdde “Es­selâmü ale’n-nebiyyi” yerine “Esselâmü aleyke” okun­ması maksadını gütmüyordu. Onun maksadı, İbn Abbas’ın teşeh­hüdünü İbn Mes’ûd’un teşehhü­düne tercih etmek ve bu düşüncesini ortaya koymaktan ibaretti. Bana göre, bu konuda alan geniştir. Namaz kılan kişi, Hz. Peygamber’den sabit olan hangi teşehhüdü okursa, sün­neti yerine getirmiş olur. Her ne kadar İbn Mes’ûd’un riva­yeti, raviler onda bir tek harf bile fazlalık veya eksiltme yapmaksızın tek metinle ri­vayet ettikleri için, âlimlerin ittifakıyla daha sahih olsa da bu böyledir. O, sahâbîlerin Rasûlullah’ın haya­tında teşeh­hü­dü ikinci tekil şahıs zamiriyle (Esselâmü aleyke) olarak, vefatından sonra ise, bunu üçüncü tekil şahıs kipinde (Es­se­lâmü ale’n-nebiyyi) olarak okuduklarını ve bunu da Hz. Pey­gamber’in kendilerine öğretmesiyle yaptıklarını söylemiştir. Bu yüzden, yukarıda da geçtiği üzere, Hz. Aişe teşehhüdü üçüncü tekil şahıs kipinde (Esselâmü ale’n-ne­biyyi) olarak öğretirdi.

Bu ve benzeri meselelerde doğru, ancak selef-i sali­hî­nin ve özellikle sahâbîlerin uygulamalarına bakmakla bilinebilir. Derslerimizde ve konferanslarımızda ısrarla şunu söylüyoruz: İnsanları Kitap ve Sünnet’e uymaya davet etti­ği­miz­de bununla yetinmemeli; aksine bu çağrımıza şu cümleyi veya benzerini mutlaka eklemeliyiz: “Selef-i salihînin yöntemi üzere…” Çünkü şer’î deliller bu yönde gel­miştir. Bu deliller başka yerlerde dile getirilmiştir. Bunun, özellikle bu çağda, mutlaka yapılması gerekmekte­dir. Çünkü Ki­tap ve Sünnet’e davet, yaşadığımız çağın mo­dası hâline geldi. Bu davet, İslâmî cemaatların ve müslüman davetçilerin -temel ve ayrıntılardaki farklılıklara rağmen- hepsinin faaliyet alanı oldu. Hatta pratikte Sünnet düşmanlığı yapanlar veya Sünnet’e davetin, İslâm birliğini parçalayacağını iddia edenler de bu kervanda yer almışlar­dır! Onlardan Allah­’a sı­ğı­nırız.

Allah’tan bizleri, “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî ka­lacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırla­mıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[7] âyetiyle övdüğü insan­lara tâbi yaparak, sünnet üzere yaşatmasını ve sünnet üzere öldürmesini temenni ediyorum.

Ayrıca bizleri, haklarında “Onlardan sonra gelenler derler ki: “Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rab­bimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşle­rimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!.”[8] buyurduğu kullarından eylesin.

Son olarak…

Allah’ın, “Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli” adlı kitabımın bu yeni baskısıyla[9], yeryüzünün doğusundaki ve batısındaki bütün müslüman kardeşlerimi, önceki bas­kılarından daha fazla faydalandırmasını niyaz ediyorum. O, duaları işiten ve onlara cevap verendir. Başta da sonda da hamd Allah’adır. Peygamberimize, ailesine ve ashabına da sa­lât ve selâm olsun.

 

Amman, 17 Şaban 1410 Hicrî

Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî



Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla…

 



[1]   Şuara, 88-89

[2] Yusuf, 77

[3]    Burada "ondan" sözüyle kastedilen Şair Lebid'in şiiridir. Züheyr eş-Şâvîş, bu (minhâ) ifadesiyle parantez arasındaki cümlenin şiirden/şiirin bir parçası ve dolaysısıyla hadis olduğunu söylemektedir. el-Elbânî ise, bu cümlenin kesinlikle şiirde yer almadığını söyleyerek buna itiraz etmektedir.-Mütercim.

[4] Kevser, 2. Âyetin tercih edilen meali şu şekildedir: “Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.”-Mütercim.

[5]    Biyografisi için bkz. Zehebî, "el-Mîzân", Tercüme no:4507; Ahmed, "el-İlel", Tercüme no:2453, c.2, s.328.

[6] Hac, 12                                                                      

[7] Tevbe, 100

[8] Haşr, 10

[9] Kitabın “İçindekiler” listesini hazırlarken, Ahmed b. Mes’ûd es-Seyy­â­bî’nin “Risâletün fi’r-ref’i ve’d-dammi fi’s-salâti” adıyla küçük bir risalesi elime geçti. Bu kişi, sünnetten sapmalarıyla tanınan İbâdiye mezhe­bin­dendir. Bu sözümüzün kanıtı da, Adalet, Evkaf ve İslâmî İşler Ba­kan­lığı İslâm İşleri Genel Müdürlüğü’nün, yani İbâdiye mezhebinin risaleye bir önsöz yazmış olmasıdır. Şayet böyle olmasaydı, bu risaleye görmezden gelebilirdim. Çünkü yazarı, insanlar tarafından bilinen, ilimle  ve müs­lü­manlara nasihatiyle tanınmış biri değildir. Onun hak­kın­daki delilim şudur: O, namazda ellerin kaldırılması ve bağlanması ile ilgili hadislerin hepsinin zayıf veya uydurma olduğunu iddia etmektedir (s.14). Halbuki o da Şevkânî’nin “Neylü’l-evtâr”ından biliyor ki, bu hadisler müte­va­tir­dir ve bunların bir kısmı Buhârî ve Müslim’de yer almaktadır. Nitekim bu kitapta, ilgili yerde bunu göreceksin. Ama o nakilde de tenkitlerinde de çirkin biridir; en küçük sebeplerle, sahih hadisleri ve onları rivâyet eden büyük imamları eleştirmektedir. Bunun birçok örneği var; ama açıklamak için yeterince yerimiz bulunmuyor. Diğerlerine de örnek olması için sadece bir tanesini açıklayacağım: “Sahihayn”da yer alan elleri kaldırma konusundaki İbn Ömer hadisi hakkında, “Senedinde Zührî vardır; Zehebî “Mizan”da onun tedlis yap­tığını söylemektedir.”(!) diyerek, hadisi illetli kabul eder (s.18).

Bu nakilde ilmî bir ihanet vardır; çünkü Zehebî’nin sözünün tama­mında onun “nadiren tedlis yaptığı” yazılıdır. Bu İbâdî kişi, “nadiren” söz­cüğünü, okuyucuları yanıltmak için metinden çıkarmıştır. Çünkü âlimler nezdinde aşikar olduğu üzere, nadirin hükmü yoktur. Sonra İmam Zührî’nin müslümanların yanındaki değerini bilmezden gel­miş­tir. Bu değeri, Hafız İbn Hacer “et-Tehzîb”ten özetleyerek, “et-Takrîb” isimli kitabına şu şekilde kaydetmiştir: “Fakih, hafız, rivâyetteki celâlet ve titizliğinde ittifak edilen biri.”

Ayrıca Zührî’nin, Buhârî’de (no: 736) ve diğerlerinde geçen hadiste “Haddesenâ” sözcüğünü açıkca kullandığını da görmezden gelmiştir.

“Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kaf, 37)