YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ - Hadislerlenamaz - 2. Sayfa
YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ
Allah’a hamd olsun. Allah Rasûlü’ne, ailesine, ashabına, âhirette hesabın görüleceği güne kadar onun rehberliğine tâbi olup, namazı onun gibi kılanlara salât ve selâm olsun. “O (hesabın görüleceği) gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).”[1]
Bu, “Hadislerle Hz. Peygamber’in Namaz Kılma Şekli” isimli kitabımın yeni baskısıdır. Onuncu baskının üzerinden geçen yaklaşık on yıllık bir süreden sonra onu bir kez daha gözden geçirdim. Hicri 1401 yılında yapılan ilk baskısından sonra kitabı incelemek bugüne kadar mümkün olmamıştı. O ilk baskıdan sonra el-Mektebü’l-İslâmî isimli yayınevi, bazen ofset yoluyla, bazen de yeniden dizerek bu baskının aynısını basmaya devam etti. Fakat bu baskılar, pek çok baskı hatasını da bünyesinde barındırıyor. Bu hatalara burada dikkat çekecek değilim. Hem önemli olması, hem de önceki baskılarda bulunmaması hasebiyle bunlardan sadece bir tanesine değinmekle yetineceğim. el-Mektebü’l-İslâmî yayınevinde, kitapları tashih eden personelin yeterli sayıda olmaması veya bilgisiz insanlar olmalarından ötürü ortaya çıkan bu hata nedeniyle kitap kendinden beklenen faydayı da sunamamıştır. Doğrusu bu yayınevi, bizim on yıl önce tanıdığımız yayınevinden bugün çok farklı! Sözünü ettiğim fayda da, kitapta “Vitir Namazında Kunut” başlığı altında koyduğum dipnotun (dipnot: 607) sonunda şu şekilde gelmiştir: “Sonra bir düzeltme yaptım ve şöyle dedim:…”
Bu açıklamam, önceki baskıların hepsinde dipnotta değil; ana metin içinde yer aldı. Ayrıca açıklamanın başındaki “Sonra bir düzeltme yaptım ve şöyle dedim:” ifadem de cümleden çıkmış! Böylece anlam bozulmuş, beklenen fayda da kaybolmuştur.
Şam’dan ayrılıp, Amman’a yerleştikten sonra, bu ve daha sonra aktaracağım başka benzer hatalar yüzünden, kitaplarımın yayımlanması konusunda el-Mektebü’l-İslâmî yayınevi ile çalışmaktan genellikle kaçındım. Daha sonra iş çığırından çıkınca, onlarla bağımı bütünüyle kopardım.
Bu hatadan daha kötüsü şuydu: “İstiftah Duaları”ndan dokuzuncusunun sonundaki (s. 122)
و لا حَوْلَ و لا قُوَّةَ إلاَّ بِكَ
(ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike)” cümlesi de metinden çıkmış. Tuhaf olan şu ki, beşinci baskıdan onuncu baskıya kadar olan bütün baskılarda mevcut olan bu cümle, onuncu baskıdan sonra metinden çıkarılmış. Bu da ilgisizliğe, tashih ve karşılaştırmalardaki dikkatsizliğe işaret etmektedir. Nitekim bu mesleğin erbabı bunu iyi bilirler. Bunun sebebi, yayıncının ticarî hırsı veya bu hususta yardımcısının bulunmamasıdır. Ona insaflı davrandığım için bunları söylüyorum. Ancak böyle olması onu asla sorumluluktan kurtarmayacaktır. Çünkü benim yokluğumda bazı kitaplarımın ve tahkikatlarımın yeni baskılarında açıkça oynadığı görülüyor. Kitaplarda kendi telifiymiş gibi tasarrufta bulunuyor! Bunu yeni baskıları inceleyip, eski baskılarla karşılaştıran herkes biliyor.
Anlattıklarıma birçok örnek vererek okuyucuları sıkmak istemiyorum. Bu nedenle, şimdi yapacağım açıklamalar, bu kitabın on dördüncü baskısına yönelik olacaktır. Belki hayırda acele etme anlayışıyla (!), bu baskıdan sonra bir veya birkaç baskı daha yayınlamış olabilir. Bu eski dostumuz, Amman’a yerleşmemi ve bu sebeple kitaplarımın tashihini yürütme imkânımın olmayışını fırsat bilerek, kitaplarıma benim bilgim ve iznim dışında açıklamalar ve yorumlar girmiştir. Tabiî bunu da gönlünce, ticarî hırsla ve yalan ve kandırmanın da mübah olduğu bir anlayışla yapmıştır… İster inan, ister inanma; gerçek bundan ibaret. Aksini kimse söyleyemez. O bunu yaparken, “Gaye aracı meşru kılar”(!) materyalist anlayışını kendisine hareket noktası yapmıştır. Şimdi onun söz konusu baskıda gerçekleştirdiği tasarruflara ilişkin bazı örnekler vereceğim:
1) Züheyr eş-Şâvîş, bu kitapta bulunan bir hadis için dipnotta yaptığım (dipnot: 20) “Bunu Sahihu Ebî Davud’da (451, 1276) tahriç ettim.” şeklindeki açıklamama şu yorumu yapmış (Arapça 14 baskı, s.12):
“Bu kitap, hocamızın yürüttüğü, “Ümmeti Sünnet ile Buluşturma” projesininin bir parçasıdır. Bu, “Dört Sünen” dizisinin dördüncü kitabı olacak. Bu dizi kapsamında “Sahihu İbn Mâce”, iki cilt hâlinde yayınlandı. Bir kişi bana yanlış bilgi vererek, “Sahihu Ebî Davud”un birinci cildinin Amman’da yayınlandığını söyledi. Fakat sonradan bu bilginin yanlışlığı ortaya çıktı.” (Yayıncının notu.)
Ben derim ki: “Bu, “Dört Sünen” dizisinin dördüncü kitabı olacak...” açıklamasıyla, “Bir kişi bana yanlış bilgi vererek…” biçiminde yaptığı açıklama aynı karakteri taşıyor.
Ona bu yanlış bilgiyi veren kim?! Çünkü bu haber, gerçek dışı! Bu dizide kullandığım tarz ve usûle vâkıf olan herkes gibi bu adam da bilmektedir ki, benim bu kitaplarda hiçbir tahricim bulunmamaktadır. Benim o dizide yaptığım, sadece sıhhat, zayıflık vb. yönlerden hadisin derecesini belirtmekten ibarettir. Onun söylediğiyle, bu yaptığımın ve “Bunu Sahihu Ebî Davud’da tahriç ettim…” sözümün ne ilgisi var?! Kaldı ki, bu çalışma da henüz tamamlanmadı. On yıl öncesinden başladığım bu çalışmayı, kitap üzerinde ara ara çalıştığım için henüz tamamlayamadım.
Peki, değerli okurlar!
Bu yorum, önce kendisine, sonra da diğer insanlara yanlış bilgi verenin ve ardından suçu başkasının üzerine yıkmaya çalışanın yine yayıncının kendisi olduğunu gösteren büyük bir kanıt değil midir? Bunun örnekleri saymakla bitmez. Bunun bir benzerini, Kardâvî’nin “Helâller ve Haramlar” kitabının hicrî 1400 tarihli baskısında da yapmıştı. Kitaba “Muhaddis Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî Hoca-nın Tahriciyle” notunu koymuştu. Halbuki söz konusu kitabın ne o baskısında, ne de diğer baskılarında bir tek harf dahî müdahalem söz konusu değildir. Beyrut-Hâzimiyye’deki bürosuna uğrayıp, bu durumu kendisine hatırlattığımda -ki bu görüşme on yıldan uzun bir süre önce gerçekleşmişti- umursamaz bir tavırla:
“Personelden kaynaklanan bir hata.”(!) demişti.
“Yusuf bunu içinde sakladı.”[2]
Zeki okuyucuya onun bunları niçin yaptığını anlatmamıza gerek yok. Anlayana sivrisinek saz...
2) Bu adam, “Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli” kitabının bu baskısına (14. baskı) “Yayın Hakları Mahfuzdur” açıklamasını koymuş. Bu gerçeğe daha yakın bir söz. Çünkü “Yayın Hakları Yazara Aittir” şeklinde yorumlanabilir. Bu, o açıklamayı kitaba koyan şahsın çok iyi bildiği bir haktır. Fakat bir şeyi biliyor olmak, ona inanmak anlamına gelmiyor. Şimdi düşünmek gerek: Bu eski dostumuz, bu hakka inanıyor mu inanmıyor mu? Bunu, bu yeni baskısından sonraki günler gösterecektir. Çünkü söz konusu kitabın yayın haklarını bir başkasına verdim. Demek istediğim şudur: Yayıncı bu açıklamayı onuncu ve sonraki baskılarda bu şekilde girmiş olmasına rağmen beşinci baskıya kadar bu açıklamaya gerçek dışı bir ilavede bulunarak, “Yayın Hakları Yayıncıya Aittir” demiştir. Hâlbuki doğrusu, biraz önce geçtiği üzere, “Yayın Hakları Müellife Aittir” şeklinde olmasıdır. Onun kaşe ve imzasını taşıyan bendeki bazı belgelerle yayın haklarının bana ait olduğu aşikâr belli olan birçok kitabımda da aynı şeyi yaptı. Bunu ona söylediğim zaman bana, üzerinde “Yayıncıya Aittir” açıklaması bulunmayan kitapların kitap hırsızları tarafından korsan baskılarının yapıldığını, bunun önüne geçmek için bu açıklamayı koyduğunu söyledi. Bunu daha önce Mektebetü’l-Meârif yayınevi tarafından basılan “Sahihu’l-kelimi’t-tayyib” isimli risalemin sekizinci baskısında yer alan önsözde açıklamıştım. O zaman ona güvendiğim için, “Yayıncıya Aittir” açıklamasını bir gün “Âdâbü’z-zifâf” isimli kitabımla ilgili olarak aleyhime bir kanıt olarak kullanacağı hiç aklıma gelmemişti. “Âdâbü'z-zifâf” adlı kitabımın yayın hakkını el-Mektebetü’l-İslâmiyye yayınevinin sahibi damadım Nizâm Sekçehâ’ya verdim; o da adı geçen kitabı güzel ve kaliteli bir baskıyla yayınladı. O baskı için kitaba yetmiş iki sayfalık bir önsöz yazdı. Dostumuz kitaplarımdan bazılarının benim onayımla basıldığını görünce kitabın bu yeni baskısının ofset yoluyla kopyasını çıkararak ticarî bir hırsla korsan baskılarını yaptı. Bu arada kitabın yazarına da saldırmaktan geri kalmadı. Mevcut baskıda sözü edilen önsözün tamamını çıkarttı!! Oysa o önsözde kitapta yer alan konularla ilgili, aynı zamanda bazı kindarların da eleştiri konusu yaptıkları çok önemli yeni bilgi ve açıklamalar vardı. Böylece okuyucular, çok ihtiyaç duydukları bazı bilgilerden de mahrum oldular. Ayrıca yaptığı baskıda ilerideki sayfalara göndermelerin yapıldığı sayfalarda da, önsözü çıkartmış olmasından ötürü, karışıklıklar çıkmıştı. Okurlar öyle karmaşık bir duruma düştüler ki, göndermelerin yapıldığı sayfaları bulamaz oldular. Bu da ümit edilen ilmî faydanın kaybolmasına yol açmış ve onun bu baskıyı sadece bâtıldaki ısrarı nedeniyle yaptığını ispat etmiştir. Şayet samimiyetle hizmet etmek isteseydi, en azından sayfalardaki göndermeleri birbirine uyumlu hâle getirirdi!.
Aynısını Mektebetü’l-Meârif yayınevi tarafından basılan “Sahihu’l-kelimi’t-tayyib” baskısında da yaptı. O baskıyı da talan etti ve korsan baskısını yaptı. Kitabın asıl önsözünü çıkartıp, yerine kendisi bir önsöz yazdı ve içini yalan ve asılsız açıklamalarla doldurdu. Belki Allah’ın izniyle başka bir vesileyle bu konuyu ayrıntılı olarak ele alırım.
3) Kitabın baskı tarihleri ve yazarın yazdığı önsözlerle çokça oynamaktadır. Sonra bütün bunları yazara nisbet etmektedir. Böyle bir şeyin Allah’tan korkan, işinde ihlâs sahibi birinden meydana gelmeyeceği açıktır. Bu söylediğimin delili şudur:
Beşinci baskının (hicrî 1389) önsözünü, “falan baskının önsözü” diyerek daha sonraki tüm baskıların önsözü yaptığını gördüm. Şimdi elimde, beşinci baskıdan ofset yoluyla çoğaltılan küçük boy iki adet, büyük boy da üç adet baskı var. Hepsinin başına beşinci baskının önsözü konmuş; fakat “Beşinci” kelimesi metinden çıkarılmış. Bunun yerine küçük boydaki baskılardan birine “Sekizinci Baskı”, diğerine de “Dokuzuncu Baskı” yazılmış! Bu önsözlere başlık koymayarak, çirkin davranışını gizlemeye çalıştı. Ancak bu yaptığı değişiklik “Sekizinci Baskı”da birkaç satır sonra gelen “Bu beşinci baskıdan yaklaşık bir yıl önce…” sözüyle açığa çıkmaktadır.
Bu çelişkiyi dokuzuncu baskıda kendisi de fark etmiş olmalı ki, bu cümleden “Beşinci” sözcüğünü kaldırmış. Böylece cümle, “Bu baskıdan yaklaşık bir yıl önce…” biçimine dönüşmüş. Ancak bunu yapmakla başka bir çıkmaza düştüğünün farkına varamamış. Çünkü kitabın önsözünde adı geçen Tüveycirî’nin risalesinin basım tarihiyle (hicrî 1387), sekizinci baskının basım tarihini (hicrî 1394) karşılaştırdığımızda arada 7 sene gibi bir farkın olduğunu görürüz! Dokuzuncu baskının daha geç tarihlerde yapıldığını bildiğimiz zaman bu farkın daha da artacağı kuşkusuzdur! Yardım Allah’tandır.
4) Sanki kitabın yazarı kendisiymiş gibi kitabın baskılarında dilediği gibi eklemeler ve çıkartmalar yapmaktadır. Zeki okurların da fark ettiği üzere Şam’dan Amman’a göçmemden sonra kitaplarımın çoğunda bu türden tasarrufları fazlalaştı. Okurlar bana bunun sebebini sorduklarında onlara “Meydanı boş buldu; ne takip eden var, ne de hesaba çeken!..” cevabını veriyordum. Bu davranışıyla bana, Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği derecede çok büyük kötülük yapmıştır. “Hadislerle Hz. Peygamber'in Namaz Kılma Şekli” kitabımdan da kitabın yazılma tarihini (ki, bu tarih hicrî 13.06.1370’dir) kaldırması bu kötülüklerden biridir. Bununla neyi amaçladığını Allah daha iyi bilir.
Ayrıca kitaba hiçbir anlayış ve ilim kazandırmayan; sadece maddî menfaatlerden ve kişisel arzu ve özlemlerden ibaret olan birçok dipnot koymuş. Birçoğu da yayınlarının reklâm ve propagandası olan bu dipnotların bir kısmı ise Allah’tan korkan bir insandan meydana gelmeyecek olan yalan ve yanlış açıklamalardır. Daha önce (1) numaralı açıklamada “Sahîhu Ebî Davud” ile ilgili sözleri geçmişti.
5) Bana karşı çevirdiği son entrikalardan, zorbalıklardan, özel yaşamıma müdahalelerinden biri de hicrî 21.09.1409 (miladî 28.04.1989) tarihinde saygıdeğer Amman noteri vasıtasıyla çekmiş olduğu ihtardır. Ardından miladî 13.05.1989 tarihinde ikinci bir ihtar daha gönderdi. Bu ihtarlarda “Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli” ve “Münzirî’nin Sahihu Müslim Muhtasarı” adlı kitaplarımın yayın haklarını başka yayıncılara veremeyeceğimi söylüyordu. Yine bu ihtarlarda, şimdi burada zikretmemin uygun düşmeyeceği bazı asılsız, gerçek dışı iddialar da dile getiriyordu. Ümit ederim ki, zorbalıklarına devam ederek, bizi bunları açıklamak zorunda bırakmaz. Ancak buna rağmen burada onun iddialarıyla ilgili olarak şunu kesinlikle dile getirmek durumundayız: Yukarıda adları geçen kitaplardan birinci kitabın yayın ve dağıtım haklarının el-Mektebü’l-İslâmî’ye ait olduğunu iddia etmektedir. Bu, kendisinin de bildiği pek çok sebepten ötürü onun bile inkâr edemeyeceği asılsız bir iddiadır. Belki ileride bu sebepleri açıklamak durumunda kalırız. Yayın ve dağıtım haklarına dair iddiasını ikinci kitap için de yapmıştır. Oysa onun bu kitapta da, daha önce kendisine vermiş olduğum basım ve dağıtım hakları dışında hiçbir hakkı yoktur. Ancak daha sonra, biraz önce adı geçen ihtarlara verdiğim cevaplarla bu hakkı da ondan geri aldım. Artık kitaplarımın yaptığı baskılarının hiçbiri yasal değildir. Okuyucular, “Münzirî’nin Sahihu Müslim Muhtasarı” kitabımla ilgili bazı detaylı açıklamaları, Allah’ın izniyle yakında yeni baskısı yapılacak olan söz konusu kitabın önsözünde okuyabileceklerdir.
Bu böyle… Son olarak, sözünü ettiği dizinin dördüncü kitabı, “Senedleri Kısaltılmış Olarak Sahihu Süneni Ebî Davud” adıyla yayımlandı. Tarz olarak, dizinin önceki kitaplarıyla aynı… Bunlarda yaptığım tek şey, hadisin derecesini belirttikten sonra sözü edilen bazı kaynakların adını vermek ve bu kaynaklara göndermeler yapmak. Fakat bu dördüncü kitabın diğerlerinden farklı bir tarafı var. Bu kitabın hadislerinin büyük bir kısmında –ki bunlar, yaklaşık kitabın üçte birini oluşturuyor- daha önce yayımlanmış olan “Sahihu Ebî Davud” kitabımla yetindiğim için bu kaynaklara gönderme yapmadım. Nitekim bu açıklamayı dördüncü kitabın önsözünde okuyabilirsin (s. 5).
Şimdi… Artık birilerinin, “Ey yayıncı! Acaba yanlış bilgi veren kim?” diye sorma hakkı yok mu?
Bu yüzden el-Mektebü’l-İslâmî’nin kitabıma sonradan eklediği dipnot ve açıklamaların tümünü kitaptan çıkardım. Bu iş, bizim epeyi gayret ve zamanımızı aldı. Allah’ın bunun karşılığını bize hayır olarak vermesini niyaz ediyorum.
Bu adamın çevirdiği dolaplardan biri de -ki konu konuyu açıyor- (dizinin dördüncü kitabı) diye sözünü ettiğim kitabımın önsözüne çok iğrenç bir müdahalede bulunmuş olmasıdır. En küçük seviyede ilmî emanet ve ahlakî sorumluluk bilincine sahip bir insan böyle bir şey yapmaz. Bu kişi, kitabın yaklaşık on sayfasını kitaptan çıkarıp, basmamıştır. Çünkü o sayfalarda, baskı olarak birinci kitaptan -ki bu, Sahîhu Süneni İbn Mâce isimli kitabımdır- sonra gelen sonraki üç kitabın basımının daha güzel nasıl basılabileceğine dair önerilerim ve tavsiyelerim vardı. Yine o sayfalarda, senetlerin kısaltılması çalışmasında ne tür ilmî hatalar, emeklerimi boşa çıkaran ne tür müdahaleler yaptığını ve sahih sünnete aykırı ne gibi açıklama ve dipnotlar girdiğini, örnekleriyle açıklamıştım. Bütün bunları okuyuculardan gizledi, yayınlamadı. Önsözden yayınladığı bölümde de çıkarmalar ve eklemeler yapmış. Okurlar bu adam ve entrikaları hakkında neler düşünüyor acaba?! Bazı okurlar, ona niçin böyle yaptığını sorunca şu cevabı vermiştir: “Önsözden bana gelen metin bu şekilde.” Öyleyse, bunu yapan kim?! Ayrıca bu, onun bilgisi dışında mı yapılmış?!
Erbabı ve ustası olmadığı için, ilimde ve tahriç sanatındaki aşırılıklarından biri de şudur: Biraz önce sözünü ettiğim Önsözün sonunda iki hadise yer vermiştim. Bunlar: “Hayra delâlet eden, onu yapan gibidir.” ve “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” hadisleridir. Mezkûr kişi, ikinci hadise şu dipnotu girmiş: “Hadis, “Müslim”de ve “Sahîhu Ebî Davud”da… rivayet edilmiştir.” Hakkı olmayan şeylere müdahale etmesini göz ardı edecek olsak bile, hadisin Müslim’de bulunduğunu söylemesi tam bir yanlıştır. Bu hadis, dipnotta vermiş olduğu kaynakların hiçbirinde bulunmamaktadır. Birinci hadisin tahricini yapmamış olması da ilginçtir!
Ayrıca büyük bir cahillik göstererek, “Sahih’ul-Câmi” adlı kitabımda yer alan (yeni çarpıtılmış baskıda) 1004 numaralı “Arapların söylediği sözlerin en şiirseli, şair Lebîd’in şu sözüdür: “Dikkat edin! Allah’tan başka ne varsa, hepsi bâtıldır.” hadisinin sonuna parantez içinde şu sözü getirmiştir: (Her nimet de mutlaka yok olacaktır.)
Zavallı adam bu parantez arası söze -iyi bir şey yaptığını da zannederek- şu dipnotu düşmüş:
“Parentez içindeki cümle “ondan” (=minhâ) bir ilavedir. (Böyle diyor. Eğer okuyucuyu yanıltmak amacıyla kasten yapılmamışsa, bu “bizden” (=minnâ) kelimesinin bozulmuş şekli olsa gerektir!)[3] Bu beyit, Lebîd b. Rebîa el-Âmirî’nin divanında s. 132’de geçmektedir.”
Derim ki: Bu ilave bütünüyle asılsızdır. Söz konusu hadisin “Sahihayn”, “Tirmizî”, “İbn Mâce”, “Ahmed”, “Beyhakî” vdğ.de geçen hiçbir rivayetinde böyle bir söz bulunmamaktadır. Miskin adam, hadiste olmayan bir sözü hadise eklemek suretiyle Rasûlullah’a yalan isnad etmiş oluyor. Tabiî böylelikle, Suyûtî’nin hadisi kendilerine nisbet ettiği ravilere ve diğerlerine de yalan isnad etmiş oldu. Ve tabiî, “el-Câmiu’s-sağîr” kitabının gerçek yazarı olan Suyûtî’nin kendisine de, bu kitabı düzenleyip baskıya hazırlayan Şeyh Nebhânî’ye de yalan isnad etmiş oluyor. Sonuçta herkesin bildiği üzere bana da yalan isnad etmiş oldu. Onun kitaplarım üzerindeki bu türden çirkin taşkınlıkları sayılamayacak kadar çoktur. Fakat bu konuda anlattıklarımız yeterlidir. Bu arasözden dolayı okurlardan da özür diliyorum. Bu, daralmış bir gönlün rahatlamasıdır. Bu adama, şeyhi olarak kabul ettiği kişiye yaptığı haksızlıklardan dolayı Allah’a tevbe etmesini ona şefkatle öğütleyecek bir Allah’ın kulu yok mu?! Burada açıklamamın yakışık almayacağı bu ve başka sebeplerden dolayı, daha önce basım izni verdiğim kitaplarımdan elini çekmesi ve baskılarını tekrarlamaması hususunda onu defalarca uyardım. Ama o hiçbir uyarıma cevap vermediği gibi zulüm ve taşkınlığını sürdürdü! Ona bu yaptıklarına son vermesini tavsiye edecek biri yok mu?! Belki bu tavsiyeyi tutar da zulmüne son verir veya durum şairin dediği gibi demektir:
Nefisler taşkınlığını asla bırakmaz
Ona içinden bir engel olmazsa
* * *
Durum bundan ibaret…
Bu kitapta, “Namazda Elleri Göğüs Üzerine Koymak” başlığı altında şu satırlar gelecek:
“UYARI: Sünnette sabit olan biçim, elleri göğüs üzerine koymaktır. Bunun dışındaki uygulamalarla ilgili hadisler zayıftır veya bunların aslı yoktur…”
Bu açıklamam, Hanefî mezhebine mensup olup, sünnete muhalif de olsa mezhebinin görüşüne körü körüne bağlanan bazılarının hoşuna gitmemiş. Bu kişi, İbnü’l-Vezîr el-Yemânî’nin “el-Avâsım ve’l-kavâsım” adlı kitabına koyduğu dipnotlarda bu açıklamamın birinci bölümünü alıp, ardından şöyle yorumda bulunmuş (3/8):
“İbn Kayyim, “Bedâiu’l-fevâid” (3/91) adlı kitabında “Ellerin nereye konulacağında ihtilaf edilmiştir…” demekte ve ardından İmam Ahmed’in, ellerini göbeğinin yukarısında, üzerinde veya altında bağladığını, bunların hepsinin onun yanında yapılabilir olduğunu nakletmektedir.”
Bunlar, geniş sünnete muhalif de olsa mezhebinin görüşüne körü körüne bağlanan bu zatın saçma sözleridir. İmam Ahmed’in, “ellerin konulacağı yer hususunda kişinin serbest olduğu görüşünü”, elleri göğüs üzerine koymanın sünnetle sabit olmadığına delil olarak getiriyor.
Şayet bu adam sünneti sevmiş olsaydı, -mezhebine yanlış bir görüş nisbet edilmesin diye gösterdiği kadar- sünnet için de gayret gösterseydi ve eleştirilerinde insaflı olsaydı, bu sünnetin varlığını ispat ederken dayandığım hadisleri tenkid etmek sûretiyle düşünce ve görüşümü kesinlikle reddederdi. Orada bu sünneti kitaplarında nakleden hadis âlimlerine de değinmiştim. Fakat o da biliyor ki, böyle yapsaydı, çevirdiği entrika ortaya çıkacak ve sünnete rağmen tutunduğu taassup anlaşılacaktı. Nasıl anlaşılmasın ki?! Çünkü o da bu sünnetlerden birinin sağlam olduğunu belirtmiştir. Ancak bunu, okuyucuları yanıltıp saptırmak için, söz konusu sünnetin varlığını inkâr ettiği yerde değil de başka bir yerde dile getirmiştir. Nitekim orada Tirmizî ve İmam Ahmed’in, Kabisa b. Huleb’ten, onun da babasından rivayet ettikleri şu hadisi aktarmıştır:
“Rasûlullah (s.a.v.) sol elini sağ eliyle tutardı.”
Hadisin ardından şöyle demektedir:
“Tirmizî, hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Hadis onun dediği gibidir. Ayrıca Ahmed bu hadisi, “…ve onları göğsünün üzerine koyardı.” fazlalığıyla rivayet etmiştir.”
Bu konuda daha başka hadisler de vardır. Bu hadislerden ikisini o da nakletmiştir ki, bunlardan biri Tavus’un mürsel rivayetidir. Bu hadis şöyledir: “Rasûlullah (s.a.v.) namazdayken sağ elini sol elinin üzerine koyar, ardından onları göğsünün üzerinde bağlardı.”
O, bu hadisi, Süleyman b. Musa ed-Dımaşkî’den dolayı illetli kabul etmiş ve onun için şöyle demiştir (3/9):
“Gevşekliği var. Ölümünden kısa bir süre önce hadis-leri biribirine karıştırmaya başladı. Ayrıca bu hadis mürseldir.”
Derim ki: Mürsel hadis, Hanefîlere göre delildir. Başka âlimlere göre de delildir. Yeter ki, o mürsel hadis mevsul olarak veya burada olduğu gibi, başka bir yoldan gelmiş olsun. “Gevşekliği var…” sözü, İbn Hacer’in “Takrîb”te kullandığı bir ifadedir. Fakat o, İbn Hacer’in, Süleyman’ın faziletini ve onun anlattığından daha iyi bir durumda olduğunu gösteren sözlerini almamıştır. “Takrîb”te geçen ifade şöyledir:
“Sadûk, fakih. Hadislerinde biraz gevşeklik vardır. Ölümünden az bir süre önce hadisleri birbirine karıştırmaya başladı.”
Derim ki: Bu durumda olan adamın rivayeti en kötü ihtimalle hasen seviyededir. Şahitleri ve mütâbileri açısından ise sahihtir. İbn Adiy de hadis imamlarının onun hakkındaki yorumlarını aktardıktan ve onun ferd olarak rivayet ettiği hadislerden bir kısmını verdikten sonra şöyle der:
“O fakih bir ravidir. Sikât (güvenilir hadis imamları) ondan hadis rivayet etmiştir. Ayrıca o Şam âlimlerinden biridir. Bazı hadisleri ferd olarak rivayet etmiştir. Bana göre; sebt ve sadûktur.”
İkinci hadisi ise, bu mezkûr kişi (3/8), Taberanî (30/ 325), Hâkim (2/537) ve Beyhakî (2/29–31)’nin Hammad b. Seleme’den, o da Asım el-Cahdarî’den, o da Ukbe b. Zabyan’dan, o da Hz. Ali (r.a.)’den;
﴿ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ ﴾
âyetinin[4] tefsiri ile ilgili rivayet ettikleri şu hadistir:
“Hz. Ali dedi ki: “Nahr, namazda iken sağ elini sol elinin üzerine koymandır.”
Hadisin akabinde ravisi hakkında şu açıklamayı yapar:
“Asım el-Cahdarî,[5] İbnü’l-Haccâc Ebü’l-Micşer el-Mukrî’dir. İbn Hibbân dışında hiç kimse onu sika kabul etmemiştir. Ukbe b. Zabyan da böyledir. İbnü’t-Türkmânî de (2/30) onun rivayet ettiği hadis hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Sened ve metninde ıztırab vardır.”
Ben de diyorum ki: Bu hadis, mezkûr şahıs onun senedini eleştirmiş olsa da -nitekim bu sened üzerine açıklamalar birazdan gelecek- elleri göğüs üzerine koyma konusundaki diğer hadisler için şahit olmaya elverişlidir. Keşke bu şahıs, hadisin tam olan rivayetini kitaba almış olsaydı. Fakat onu böyle yapmaya iten sebebin, daha önce aktardığımız iddiasını üstün yapma isteği olması, uzak bir ihtimal değildir! “Neler var neler!”
Her okuyucu, aşağıda ele alacağım hususlar üzerinde benimle birlikte düşünürse, bütün bunları açıkça görecektir:
1) Aktardığı hadis, Hâkim’in rivayetidir. Bu rivayet kısa olarak geldiği için onu tercih etmiştir. Taberanî ve Beyhakî’nin rivayetlerinde hadis daha uzun geldiği için onların rivayetlerini görmezden gelmiştir. İşte “…göğsü üzerine…” sözü bu rivayetlerde geçmektedir!
Taberanî ve Beyhakî, bu hadisi dört kanaldan Hammad b. Seleme’den aktarmışlardır. Bunlardan biri, Buhârî’nin “et-Târîh’ül-kebîr”inde (3/2/437) yer almaktadır ki, bu rivayet zinciri şöyledir: “Musa b. İsmail’den, o da Hammad b. Seleme’den”. Sadece Musa kanalıyla Hâkim rivayet etmiş olup, onda da bu fazlalık yoktur! Bu yüzden bu rivayet gariptir. Peki, bunu, topluluk tarafından rivayet edilen ve içinde söz konusu garip rivayette geçmeyen bir fazlalık da bulunan hadise tercih etmek doğru mudur? Ah, nefsanî özlemler ve mezhebçi taassup olmasa!!..
2) Mezkûr şahıs, Asım el-Cahdarî için İbn Hibbân’dan başkasının sika demediğini iddia ediyor.
Cevabım şudur: Bu söz de gerçeği anlatmıyor.
Onun, İbn Ebû Hâtim’in Asım hakkındaki sözlerinden habersiz olduğunu sanmıyorum:
İbn Ebû Hâtim diyor ki (3/349):
“Hammad b. Seleme ve Yezid b. Ziyad b. Ebü’l-Ca’d ondan rivayette bulunmuşlardır. Babam, Ebû İshak b. Mansur’dan, Yahya b. Main’in “Asım el-Cahdarî sikadır.” dediğini nakleder.”
Derim ki: Ondan iki kişi daha rivayette bulunmuştur. Biri, “Teysiru intifâi’l-hillân bi-sikâti İbn Hibbân” adlı kitabımda tahkik ettiğim üzere sika bir kişidir. Allah bana kitabın yazımını bitirmeyi nasip etsin.
3) Mezkûr şahıs, İbnü’t-Türkmânî’nin “…metninde ıztırap vardır.” sözünü onaylamaktadır.
Derim ki: “Bu iddia kabul edilemez; çünkü muzdarip hadisin şartı, ızdırap yönlerinin eşit olması ve birini diğerine herhangi bir şekilde tercih etme imkânının bulunmamasıdır. Ancak burada durum farklıdır; çünkü topluluk hadisi fazlalıkla rivayet etmiştir. Bu bakımdan içinde fazlalığın bulunmadığı Hâkim’in rivayeti diğer rivayet karşısında terk edileceği aşikârdır.
Senedinde ıztırap olduğu ise doğrudur. Onu açıklamak için sözü uzatmaya gerek yok. Ancak bu durum da hadisin delil olması önünde engel oluşturmaz; nitekim biz onu delil aldık. Çünkü açıkça görüldüğü üzere bu, şiddetli bir zayıflık değildir.
Ayrıca Vâil b. Hucr’dan rivayet edilen, dördüncü bir hadis daha bulunuyor. Bu mezkur kişi, hadisin şâz olduğunu söylüyor (3/7). O, bu hadisin, bir öncesinde bulunan ve yine Vâil’den merfu olarak rivayet edilen şu hadisle aynı anlamda olduğunu görmezden gelmiştir:
“Sonra sağ elini sol elinin, bileğinin ve kolunun üzerine koydu.”
Bu hadisin senedinin sahih olduğunu kendisi de itiraf etmektedir (3/7). Şayet kendisi bir gün bu nassı tatbik etmek isteseydi -yani sağ elini sol elinin üzerine, bileğine ve kolunun üzerine koysaydı- ellerini göğsünün üzerine koyduğunu görecektir. O zaman o ve onun gibi Hanefîler elleri göbeğin altına ve avret mahalline yakın koymakla bu hadise muhalif olduklarını anlayacaklardır.
Vâil’in bu hadisiyle aynı anlamda Sehl b. Sad’dan şu hadis rivayet edilmiştir:
“İnsanlara namazda sağ ellerini sol kollarının üzerine koymaları emredilirdi.” Bu hadisi, Buhârî ve başkaları rivayet etmiştir. Kitapta ilgili bölümde bu konuya değindim. Ancak hadiste fıkıh sahibi olmak, mezkûr şahsı hiç ilgilendirmiyor. Çünkü adam, mezhebini savunmanın uğraşını veriyor. Bu yüzden insanlar onun, diğer sünnetler bir yana, namazın sünnetlerine de önem vermediğini görmektedirler. Tek derdi, tahriç yapmak. Allah bizi de onu da doğru yola iletsin.
* * *
Şeyh Abdullah el-Gımârî’nin, “el-Kavlü’l-mukniu fi’r-reddi ale’l-Elbânî el-mübtedi” isimli küçük bir risalesi elime geçti. Küçük boy, 24 sayfadan daha az. Bu risalesinde, kendisine hakla ve en güzel biçimde yaptığım bazı reddiyelerime cevap veriyor. Ben onun Allâme İz b. Abdüsselâm’ın “Bidayet’us sûl fî tafdîli’r-resûl” adlı kitabına koyduğu açıklamalar ve dipnotlardaki hadis tekniği bakımından birtakım yanlışlarını, bu kitabı ondan sonra yayımlamak sûretiyle dile getirmiştim. Bazı faydalı bilgilerle de zenginleştirdiğim o kitapta el-Gımârî’nin hadis ilmini bilmediğini, hadislerin tahricini yaparken ve sıhhat ve zayıflık bakımından mertebelerini belirlerken yanlışlıklar yaptığını, tahkike güç yetirememesi nedeniyle hadislere hasen mertebesi vermede Tirmizî’yi taklid ettiğini ve bazı zayıf hadisleri sahih olarak nitelediğini söylemiştim. O da bu risalesini bana karşı olan kinini kusmak ve benden intikam almak için kaleme aldı. Aslında risalenin adı, “el-Kavlü’l- mukziu” olmalıydı. Çünkü risale iftiraların yanı sıra küfürlerle, çirkin sözlerle ve iğrenç lakaplarla doludur. Bunların bir kısmını “el-Ahâdîsü’d-daîfa” adlı kitabımın on üçüncü cildinin önsözünde (s. 44-48) daha önce açıkladım. Orada dile getirdiğim hususlardan biri, Şia’ya dalkavukluk değilse de muvafakat ederek, hutbelerde ve kitap önsözlerinde Rasûlullah’a salâvat getirirken sahabîlerin de anılmasının caiz olmadığını söylemektedir! Bunun bir benzeri de Hz. Peygamber’in bu kitapta da (s. 281) yer alan genel öğretisine muhalefet ederek, salli bârik dualarında “seyyidinâ” kelimesini eklemenin müstehap olduğunu iddia etmesidir. O, Rasûlullah’ın kendisini bırakıp başkasını almanın caiz olmadığı bu mükemmel öğretisini, bu sözcüğü eklemenin yanlışlığı konusunda delil olarak alacağına, biraz önce değindiğimiz üzere, salâvatlara sahabîlerin eklenemeyeceği konusunda delil yapmıştır. Bu konuyu da adı geçen önsözde açıkladım. “Bu, (haktan) büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”[6]
Bana “el-Kavlü’l-mukziu” kitabında cevap verdiği ve benim, anlayışı kıt, delillerden hüküm çıkaramayacak biri olduğumu dile getirdiği konulardan biri de bu kitapta (dipnot: 557) yer alan İbn Mes’ûd’un teşehhüd hakkındaki “Rasûlullah vefat ettiğinde “Esselâmü ale’n-nebiyyi” demeye başladık.” sözüne yaptığım şu yorumdur:
“Bu, Hz. Peygamberin öğretmesiyle oldu.”
el-Gimârî, kendince, bu görüşün, İbn Mes’ûd’un ve onunla aynı düşüncede olan sahâbenin içtihadı olduğunu çeşitli yönleriyle ispat etmek için beş sayfa (s. 13-18) karalamış!! Her ne kadar bu önsözde bu meseleyi tek tek ele alıp, tartışmak mümkün değilse de özetle iddiasının temelinden sarsılması ve yerle bir edilmesi kaçınılmazdır. Ayrıca bunda hakka tâbi olmaya titizlik gösterenler, hakkı atalarının dinine tercih edenler ve halkın büyük çoğunluğu için doğruya ulaştırıcı bilgiler de vardır. Derim ki:
Şu açık bir gerçektir ki, ilim, Allah korkusu ve Peygamber hakkındaki “O hevasından konuşmaz, onun konuştuğu ancak vahiydir.” âyetine iman hususunda sahâbeden daha alt seviyede olan birinin kalkıp, Rasûlullah’ın öğrettiği “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyu” sözünü “Esselâmü ale’n-nebiyyi” şekline ve kabir ziyaretinde öğrettiği “Esselâmü aleyküm ehle’d-diyâr” sözünü de “Esselâmü alâ ehli’l-kubûr” biçimine dönüştürmesi düşünülemez. Bu böyleyken, bunu sahâbîlerin özellikle her türüyle bid’atlara karşı mücadelesiyle meşhur olmuş Abdullah b. Mes’ûd gibi bir sahâbînin yapması nasıl düşünülebilir?! O Abdullah b. Mes’ûd ki, camide halkalar şeklinde toplanıp, ortalarındaki bir adamın, “şu kadar miktar Subhânallah deyin”, “şu kadar miktar Allahu Ekber deyin” diyerek zikir çektirdiği topluluğa sert çıkışıyla meşhurdur. Yine onun “Tâbi olun; bid’atçı olmayın. Zira ihtiyacınız olan her şey size yeterince verilmiştir. Eski hükümlere sarılıp, bağlı kalın.” sözü de meşhurdur. Ondan bu ve bunlara benzer rivayet edilen ve ilgili yerlerde nakledilen başka sözler de vardır. Özellikle İbn Ebû Şeybe (1/294) ve Tahâvî (1/157)’nin sahih senedle rivayet ettiğine göre; teşehhüdde salâvatın nasıl okunacağını öğretirken, medleri uzatmayan öğrencilerine serzenişte bulunup, azarladığı sabittir.
Sonra Rasûlullah’ın teşehhüdde okunmak üzere öğrettiği salâvatı bilen diğer sahâbîler de Rasûlullah vefat ettikten sonra “Esselâmü ale’n-nebiyyi” demişlerdir. Nitekim bu kitapta (s.260) de geleceği üzere, İbn Hacer, bunu Abdürrezzak’ın sahih senedle Ata b. Ebî Rebâh’tan rivayet ettiğini söylemiştir. Bu deliller, el-Gimârî ve heva ehli aynı meşrepte insanların bellerini kırınca, o da her zaman yaptığı gibi bunu gururuna yediremedi ve hadisin illetli olduğunu ortaya attı (s. 14), şöyle dedi:
“Abdürrezzak’ın “Musannef”inde geldiği üzere İbn Cüreyc bu hadisi “an’ane” ile rivayet etmiştir. İbn Cüreyc müdellistir; bu nedenle “an’ane” ile rivayet ettiği hadisler kabul edilmez.”
Bu iddiaya iki yönden cevap vereceğiz:
a) Evet, İbn Cüreyc, müdellistir. Ancak ondan sahih bir şekilde şöyle dediği rivayet edilir. “Eğer “Atâ dedi” dersem, “ondan dinledim” diye açıkça söylememiş olsam da bunu ondan dinlemişim demektir.”
An Atâ” (Atâ’dan) sözü “Kâle Atâ” (Atâ dedi) sözü gibi kabul edildiği takdirde, “sema” (dinlemek) sözcüğünü açıkça kullanmamasının hadise bir zararı yoktur. Herhalde Buhârî ve Müslim’in, onun mu’an’an hadisini, kitaplarına alma gerekçelerinden birisi de bu olsa gerektir.
b) el-Gimârî -hakikatlerin üzerini örterken yapageldiği üzere- İbn Hacer’in Abdürrezzak’tan yaptığı rivayette İbn Cüreyc’in “Ahbaranî Atâ” (Atâ bana haber verdi) sözünü bilmezden gelmiştir. Hâlbuki bu sözle, tedlis şüphesi de kalkmış olmaktadır. Bundan dolayı İbn Hacer, hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Bu durumda el-Gimârî’nin yapması gereken, ya bütün bunları kabullenmesi veya İbn Hacer’in hadisin sahih olduğuna dair görüşünü çürütecek bir cevap vermesiydi. Fakat o bunlardan hiçbirini yapmadığı gibi; aksine “Kaçmak cesaretin yarısıdır.” atasözüne sığındı! Görünen o ki, “Musannef”teki “an’ane” rivayet kipi, kitabın orijinal nüshasında meydana gelen birçok yanlıştan biridir. Söz konusu kitabın edisyon kritiğini yaparak baskıya hazırlayan Şeyh A’zamî’nin açıklamalarını ve dipnotlarını dikkatle inceleyen herkes bunu açıkça görür.
İlginç olan, A’zamî bu hadise şu dipnotu koymuştur:
“Kenzü’l-ummâl, 4/4678”
Evet, hadis hakkında tüm söylediği bundan ibarettir. Başka hiçbir açıklama yok.
“Kenzü’l-ummâl”da bu rakamı araştırdığımda hadisin, “Fethü’l-bârî”deki biçimiyle “İbn Cüreyc’den: “Atâ bana haber verdi” sözüyle yer aldığını gördüm.
A’zamî’nin, el-Gimârî gibi bu “an’ana’yı şahsi çıkarları uğrunda kullanmak isteyenlerin yolunu kapatmak için bu duruma dikkat çekmesi gerekirdi! Fakat ne bileyim! Belki A’zamî de mezhebine ters düştüğü için bunu kasden açıklamamıştır! Mezhebe ters düştüğünde delili bırakıp, hevanın ardınca gitme hususunda el-Gimârî’ye katılmıştır.
Daha sonra bu hadisi, “Kenzü’l-ummâl”ın aslı durumunda olan Suyutî’nin “el-Câmi’ul-kebîr” isimli kitabında araştırdım. Orada da böyle olduğunu gördüm. Böylece rivayet bu şekilde sabit olmuştur. Hadis, nefsinin arzularına esir olmuş el-Gimârî’nin aleyhine delil ve kanıt olmuştur. Bu duruma düşmekten Allah’a sığınırız.
Kibrinin ve hakkı kabullenmezliğinin -ki hadis âlimlerine göre bu tutumun hükmü bellidir!- bir örneği de şudur:
Ben, İbn Mes’ûd’un sözünü ve bu sözcük değişikliğinin Rasûlullah’ın bilgisi dâhilinde olduğuna dair görüşümü, Hz. Aişe’nin namazda teşehhüdü öğretirken “Esselâmü ale’n-nebiyyi” dediğine dair -hem de el-Gimârî’nin rüyasında bile görmediği iki yazma kaynağa nisbet ederek- hadisle destekleyince ağzından çıkan tek söz şu oldu (s.15):
“Bu söz büyük bir cahilliği göstermektedir(!) Hz. Aişe’nin hadisini Serrac ve Muhallis’e nispet etmekle çok tuhaf bir şey yapmış. Allah Elbânî’yi bu cahilliğinden kurtarsın. Hâlbuki hadis, İbn Ebû Şeybe’nin ve Abdürrezzak’ın musanneflerinde bulunmaktadır.”
Derim ki: İnsaflı okuyucu, bu adamın arsızlığına bir baksın. Kendisinin bilmediği iki kaynağın adını verince beni nasıl da cahillikle itham etmektedir. Hâlbuki benim tarafımda bulunan hakkı kabul edip, teslim olacağı veya en azından verecek bir ilmî cevabı varsa onu dile getirmesi gereken yerde dilsiz kesilmiştir. Yazık, çok yazık! Bu iki şekilde davransaydı, ayak takımının bile tenezzül etmeyeceği bu tür cahilliklere düşmezdi.
Çirkinliklerinin ve okurlara yanlış bilgi vermesinin bir örneği de şu sözüdür (s.15):
“Taberânî, sahih senedle Şa’bî’den şöyle dediğini rivayet eder: “İbn Mes’ûd “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtüh” dedikten sonra “Esselâmü aleynâ min rabbinâ” derdi.”
[Dedi ki:]
“Bu sözü, İbn Mes’ûd kendi içtihadıyla eklemiştir. Ayrıca selâm kipini ikinci tekil şahıs zamirinden üçüncü tekil şahıs zamirine çevirmesi de onun içtihadıdır.”
Derim ki: Buna altı yönden cevap verilebilir:
1) Sana “Önce tezgâhı tuttur, sonra nakşa başla.” denmelidir. Zira bu hadisin İbn Mes’ûd’tan rivayet edilmesi sahih değildir. Bilakis biraz sonra geleceği üzere bu hadis ondan hikâye edilmiştir. Yukarıda geçen “…sahih senedle Şa’bî’den…” ifadesinde de okurları yanıltma söz konusudur. Niçin, “Senedi İbn Mes’ûd’a kadar sahihdir” demedin?! Bunu demedin; çünkü sen de biliyorsun ki, İbn Ebû Hatim, Dârekutnî, Hâkim, Mizzi, Alâî ve İbn Hacer’in dediği gibi, Şa’bî (adı, Âmir b. Şurâhîl’dir) İbn Mes’ûd’tan hadisi dinlememiştir. Heysemî’nin, “Mecmau’z-zevâid”de (2/143) hadisi Taberânî’ye (9/276/9184) nisbet ettikten sonra sadece, “Ricali, “Sahih”in ricaliyle aynıdır.” demekle yetinmesinin sırrı da işte budur.
Evet, Heysemî, hadise sahih dememiştir. Zira onun ve başkalarının, “Ricali, “Sahih”in ricaliyle aynıdır.” sözü, hadisin sahih olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim buna kitaplarımda birkaç yerde dikkat çektim. Sen bu yüzden okuyucudan bilgiyi gizleme ve onu yanıltma yolunu seçtin ve “Senedi İbn Mes’ûd’a kadar sahihdir” demedin. Deseydin, gerçek yüzün ortaya çıkacaktı.
2) Hadisin İbn Mes’ûd’tan sahih bir senedle geldiğini kabul edelim. Selâm kipini üçüncü tekil şahıs zamiriyle sadece kendisi okusaydı, bu onun içtihadı olurdu ve işte o zaman senin işine yarardı. Fakat bu okuyuşta ona uyan ve aralarında Hz. Aişe’nin de bulunduğu diğer sahâbîler için ne diyeceksin?! Hepsi de mi içtihat ettiler ve hadisin metnini kendi içtihatlarına göre değiştirdiler?! Bir tek sen hadisin orijinal metnini bildin ve ona bağlı kaldın, öyle mi?! Halbuki birçok hadise de ters düşüyorsun, ki bunlardan biri de daha önce geçtiği üzere, salâvatlara hadislerin asıl metinlerinde bulunmayan “seyyidinâ” lafzını eklemendir. Seni böyle çelişkiye düşüren, nefsanî arzularından başkası değildir! Yardım Allah’tandır.
3) Diyelim ki, hepsi içtihat etti. Peki, hepsi hata etti de sadece sen ve senin gibiler mi doğruya ulaştınız?!
4) “Bu cümleyi ekledi…” sözün yanlışın alâsıdır. Çünkü nahiv ve belâgat âlimlerine göre; cümle: İçinde yüklem ve öznenin bulunduğu sözdür. Hâlbuki burada “min rabbinâ” (Rabbimizden) sözü dışında cümlenin varlığını gösteren bir belirti yoktur. Kendisini bu yüzyılın müceddidi olmaya aday gösteren, hatta bazı risalelerinde kendini müceddid olarak tanıtan allâme el-Gimârî’ye göre, bu söz bir cümle midir?! Yoksa onun okuyucuları yanıltmasının ve İbn Mes’ûd’un teşehhüd hadisine eklemede bulunduğu düşüncesini yerleştirmeye çalışmasının örneklerinden bir başkası mıdır?! İbn Mes’ûd bu konuda öğrencilerine serzenişte bulunurken, Rasûlullah’ın bizzat öğrettiği bir şeye kendisinin bir harf bile eklemesi mümkün değildir!!
5) Bu fazlalık, daha önce açıklandığı üzere, senedinin kopuk olması, İbn Mes’ûd’un herkesin bildiği, sünnete bağlılıktaki titizliğine ve bid’at konusundaki katı tutumuna ters düşmesi sebebiyle münkerdir ve bu yüzden ona nisbet edilmesi doğru değildir. Onun, teşehhüd duasına “vahdehu lâ şerîke lehu” cümlesini ekleyen kişiye söylediği şu söz de bid’at konusundaki sert tutumuna örnektir: “Sünnette tutumlu olmak, bid’at bir içtihadda bulunmaktan daha hayırlıdır.”
6) el-Gimârî, Beyhakî’nin “Sünen”de Hz. Aişe’den: “Bu, Peygamberin teşehhüdüdür: “Ettehıyyâtü lillâhi…(sonuna kadar)” hadisini rivayet ettiğini söylemiştir. Nevevî’nin de bu hadis hakkında: “Senedi ceyyiddir. Bu, Hz. Peygamber’in teşehhüdünün bizim teşehhüdümüz gibi olduğunu gösterir ki, bu da güzel bir avantajdır.”
Derim ki: “Senedi ceyyiddir” sözüne gelince; hayır, bu hadisin senedi ceyyid değildir. Çünkü senedde Salih b. Muhammed b. Salih et-Temmam vardır ki bu kişinin adaleti bilinmemektedir. Buhârî bu hadisi, “Târîh”inde (2/2/291) rivayet etmiş ve “Salih b. Muhammed’den, o da babasından, o da Sa’d b. İbrahim’den, o da Âmir b. Sa’d’dan, o da babasından: Hz. Peygamber Sa’d b. Muâz hakkında şöyle buyurdu: …” biçiminde bir rivayet zinciri vermiştir. Buhârî başka bir sened daha vererek:
“Şu’be ona muhalefet ederek, Sa’d’dan, o da Ebû Ümâme b. Sehl’den, o da Ebû Saîd’den, o da Hz. Peygamber (s.a.v)’den…” Bu, daha sahih bir seneddir.” demiştir.
Fakat o, söz konusu ravi hakkında onun cerhine veya adaletine dair hiçbir değerlendirme yapmamıştır. Şu da var ki, başkası kendisine tercih edilmiş olan muhalefet, onunla babası Muhammed b. Salih arasında meydana gelmiştir. Muhammed b. Salih, sika olup, hıfzı biraz eleştirilmiştir. Muhalefet ondan veya oğlu Salih’ten de kaynaklanmış olabilir. Fakat herhalükarda Muhammed b. Salih, meçhuldür ve onun gibisinin senedine ceyyid denmesi doğru olmaz. Özellikle Hafız İbn Hacer de Dârekutni’ye uyarak, Hz. Aişe’nin bu hadisinin mevkuf olması sebebiyle illetli olduğunu söylemiştir. (Bkz. “Telhîs”, 3/514)
Nevevî’nin “Bizim teşehhüdümüz gibi” sözünden maksat, Şafiîlerin tercih ettikleri İbn Abbas’tan gelen teşehhüddür. Fakat bu, onun dediği gibi değildir; çünkü onların teşehhüdlerinde “el-Mübârekât” sözcüğü vardır ki, bu, Hz. Aişe’nin bu hadisinde yoktur. Hatta bu, tamamen İbn Mes’ûd’un hadisi gibidir.
Evet, Beyhakî’de bu rivayetten önce Hz. Aişe’den mevkuf başka bir rivayet daha vardır ki, onda “el-Mübârekât’ın” yerine “ez-Zâkiyât” geçmektedir. Ayrıca bu rivayette teşehhüd kipi üçüncü tekil şahıs olarak “Esselâmü ale’n- nebiyyi” şeklinde gelmiştir. Yine o rivayette, eğer birazcık insaf ve hakka teslimiyet kaldıysa, el-Gimârî’nin saçmalıklarına reddiye vardır.
Bu anlattıklarımız sonunda okurlar, el-Gimârî’nin bir yanıltma girişimini daha görmüş olmalılar. Zira Nevevî’nin sözlerinin, bizim esas konumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Nevevî (rah.a.), söylediklerinde bazı yanlışlar olsa da, el-Gimârî’nin yanıltarak yaptığı gibi, teşehhüdde “Esselâmü ale’n-nebiyyi” yerine “Esselâmü aleyke” okunması maksadını gütmüyordu. Onun maksadı, İbn Abbas’ın teşehhüdünü İbn Mes’ûd’un teşehhüdüne tercih etmek ve bu düşüncesini ortaya koymaktan ibaretti. Bana göre, bu konuda alan geniştir. Namaz kılan kişi, Hz. Peygamber’den sabit olan hangi teşehhüdü okursa, sünneti yerine getirmiş olur. Her ne kadar İbn Mes’ûd’un rivayeti, raviler onda bir tek harf bile fazlalık veya eksiltme yapmaksızın tek metinle rivayet ettikleri için, âlimlerin ittifakıyla daha sahih olsa da bu böyledir. O, sahâbîlerin Rasûlullah’ın hayatında teşehhüdü ikinci tekil şahıs zamiriyle (Esselâmü aleyke) olarak, vefatından sonra ise, bunu üçüncü tekil şahıs kipinde (Esselâmü ale’n-nebiyyi) olarak okuduklarını ve bunu da Hz. Peygamber’in kendilerine öğretmesiyle yaptıklarını söylemiştir. Bu yüzden, yukarıda da geçtiği üzere, Hz. Aişe teşehhüdü üçüncü tekil şahıs kipinde (Esselâmü ale’n-nebiyyi) olarak öğretirdi.
Bu ve benzeri meselelerde doğru, ancak selef-i salihînin ve özellikle sahâbîlerin uygulamalarına bakmakla bilinebilir. Derslerimizde ve konferanslarımızda ısrarla şunu söylüyoruz: İnsanları Kitap ve Sünnet’e uymaya davet ettiğimizde bununla yetinmemeli; aksine bu çağrımıza şu cümleyi veya benzerini mutlaka eklemeliyiz: “Selef-i salihînin yöntemi üzere…” Çünkü şer’î deliller bu yönde gelmiştir. Bu deliller başka yerlerde dile getirilmiştir. Bunun, özellikle bu çağda, mutlaka yapılması gerekmektedir. Çünkü Kitap ve Sünnet’e davet, yaşadığımız çağın modası hâline geldi. Bu davet, İslâmî cemaatların ve müslüman davetçilerin -temel ve ayrıntılardaki farklılıklara rağmen- hepsinin faaliyet alanı oldu. Hatta pratikte Sünnet düşmanlığı yapanlar veya Sünnet’e davetin, İslâm birliğini parçalayacağını iddia edenler de bu kervanda yer almışlardır! Onlardan Allah’a sığınırız.
Allah’tan bizleri, “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[7] âyetiyle övdüğü insanlara tâbi yaparak, sünnet üzere yaşatmasını ve sünnet üzere öldürmesini temenni ediyorum.
Ayrıca bizleri, haklarında “Onlardan sonra gelenler derler ki: “Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!.”[8] buyurduğu kullarından eylesin.
Son olarak…
Allah’ın, “Hadislerle Hz. Peygamberin Namaz Kılma Şekli” adlı kitabımın bu yeni baskısıyla[9], yeryüzünün doğusundaki ve batısındaki bütün müslüman kardeşlerimi, önceki baskılarından daha fazla faydalandırmasını niyaz ediyorum. O, duaları işiten ve onlara cevap verendir. Başta da sonda da hamd Allah’adır. Peygamberimize, ailesine ve ashabına da salât ve selâm olsun.
Amman, 17 Şaban 1410 Hicrî
Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla…
[1] Şuara, 88-89
[2] Yusuf, 77
[3] Burada "ondan" sözüyle kastedilen Şair Lebid'in şiiridir. Züheyr eş-Şâvîş, bu (minhâ) ifadesiyle parantez arasındaki cümlenin şiirden/şiirin bir parçası ve dolaysısıyla hadis olduğunu söylemektedir. el-Elbânî ise, bu cümlenin kesinlikle şiirde yer almadığını söyleyerek buna itiraz etmektedir.-Mütercim.
[4] Kevser, 2. Âyetin tercih edilen meali şu şekildedir: “Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.”-Mütercim.
[5] Biyografisi için bkz. Zehebî, "el-Mîzân", Tercüme no:4507; Ahmed, "el-İlel", Tercüme no:2453, c.2, s.328.
[6] Hac, 12
[7] Tevbe, 100
[8] Haşr, 10
[9] Kitabın “İçindekiler” listesini hazırlarken, Ahmed b. Mes’ûd es-Seyyâbî’nin “Risâletün fi’r-ref’i ve’d-dammi fi’s-salâti” adıyla küçük bir risalesi elime geçti. Bu kişi, sünnetten sapmalarıyla tanınan İbâdiye mezhebindendir. Bu sözümüzün kanıtı da, Adalet, Evkaf ve İslâmî İşler Bakanlığı İslâm İşleri Genel Müdürlüğü’nün, yani İbâdiye mezhebinin risaleye bir önsöz yazmış olmasıdır. Şayet böyle olmasaydı, bu risaleye görmezden gelebilirdim. Çünkü yazarı, insanlar tarafından bilinen, ilimle ve müslümanlara nasihatiyle tanınmış biri değildir. Onun hakkındaki delilim şudur: O, namazda ellerin kaldırılması ve bağlanması ile ilgili hadislerin hepsinin zayıf veya uydurma olduğunu iddia etmektedir (s.14). Halbuki o da Şevkânî’nin “Neylü’l-evtâr”ından biliyor ki, bu hadisler mütevatirdir ve bunların bir kısmı Buhârî ve Müslim’de yer almaktadır. Nitekim bu kitapta, ilgili yerde bunu göreceksin. Ama o nakilde de tenkitlerinde de çirkin biridir; en küçük sebeplerle, sahih hadisleri ve onları rivâyet eden büyük imamları eleştirmektedir. Bunun birçok örneği var; ama açıklamak için yeterince yerimiz bulunmuyor. Diğerlerine de örnek olması için sadece bir tanesini açıklayacağım: “Sahihayn”da yer alan elleri kaldırma konusundaki İbn Ömer hadisi hakkında, “Senedinde Zührî vardır; Zehebî “Mizan”da onun tedlis yaptığını söylemektedir.”(!) diyerek, hadisi illetli kabul eder (s.18).
Bu nakilde ilmî bir ihanet vardır; çünkü Zehebî’nin sözünün tamamında onun “nadiren tedlis yaptığı” yazılıdır. Bu İbâdî kişi, “nadiren” sözcüğünü, okuyucuları yanıltmak için metinden çıkarmıştır. Çünkü âlimler nezdinde aşikar olduğu üzere, nadirin hükmü yoktur. Sonra İmam Zührî’nin müslümanların yanındaki değerini bilmezden gelmiştir. Bu değeri, Hafız İbn Hacer “et-Tehzîb”ten özetleyerek, “et-Takrîb” isimli kitabına şu şekilde kaydetmiştir: “Fakih, hafız, rivâyetteki celâlet ve titizliğinde ittifak edilen biri.”
Ayrıca Zührî’nin, Buhârî’de (no: 736) ve diğerlerinde geçen hadiste “Haddesenâ” sözcüğünü açıkca kullandığını da görmezden gelmiştir.
“Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kaf, 37)
İslami Okul Okulların En Önemlisi