Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

BAZI ŞÜPHELER VE CEVAPLARI - Hadislerlenamaz - 10. Sayfa

BAZI ŞÜPHELER VE CEVAPLARI

 

On sene önce bu kitabın önsözünde bunları yazmıştım. Bu zaman sürecinde bunun, müslüman gençlik üzerinde, on­lara din ve Allah’a kulluk alanında İslâm’ın sâf kay­nağına; Kitap ve Sünnet’e dönmenin gerekliliğini kavratma husu­sunda güzel bir etkisinin olduğunu anladık. Allah’a hamd ol­sun ki, müslüman gençlik içinde sünnetle amel eden ve iba­detlerinde onu temel alanların sayısı çoğaldı; hatta bun­lar bu şekilde tanınır hâle geldiler. Ancak ben bazılarının, sün­nete dönmenin gerekliliği konusunda müçtehit âlimle­rin görüşlerinden ve âyetlerden nakillerde bulunmamıza rağ­men sünnetle amel konusunda yine de çekingen dav­ran­­dıklarını gördüm. Onların bu çekingenlikleri, sünnetle ame­lin gerekliliği konusundaki tereddütlerinden değil; fakat bazı taklitçi hocalardan bu konuda dinledikleri şüphelerden kay­naklanmaktadır. Bu sebeple, burada bu şüpheleri ele almayı ve onlara cevap vermeyi uygun gördüm. Belki bu açıkla­malarımdan sonra o bazıları da diğerleriyle beraber sünnetle amel etmeye başlarlar ve böylece, Allah’ın izniyle, kurtulu­şa erenlerden olurlar.

1-Bazıları demişler ki: Dinî alanlarda, Hz. Pey­gamber’in Sünnet’ine dönmenin çok lüzumlu ve bırakılması mümkün olmayan bir görev olduğunda şüphe yok­tur. Özellikle de tev­kifî işler olan ve bu sebeple içtihat ve görüşün müm­kün olmadığı namaz gibi ibadet konularında bu böy­ledir. An­cak biz, taklitçi hocaların bunu oldukça az emret­tiklerini gö­rüyoruz. Aksine onlar, ihtilafı kabul ediyor ve bu­nun üm­met için bir genişlik olduğunu savunu­yorlar. Bu görüşlerine de delil olarak, çoğu kez bu tür mü­nasebetlerle, Sünnet savunucularına karşı söyleyip durdukları, şu hadisi getiriyorlar: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” Biz, bu hadisin, se­nin bizi davet ettiğin ve bu ve benzeri kitapla­rında izlediğin metoda ters düştüğünü görüyoruz. Bu hadis için ne diyeceksiniz?

Bu soruya iki açıdan şu şekilde cevap verilebilir:

a) Bu hadis, sahih olmayıp, bâtıl ve asılsızdır. Bu hadis için Allâme Sübkî şöyle demiştir:

“Bu hadisin, sahih, zayıf veya uydurma hiçbir senedini b­u­lamadım.”

Diyorum ki: Bu hadis,

“…Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir.”

“Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yo­la erişirsiniz.” sözleri ile de rivayet edilmiştir.

Fakat her iki hadis de sahih değildir. Birinci hadis, son de­rece zayıf­; ikincisi ise uydurmadır. Bu konudaki araştırma “Silsiletü’l-ehâdîsi’d-daîfe ve’l-mevzûa” (Hadis no:58,59, 61) ad­lı kitabımda bulunmaktadır.

b) Hadis, zayıf olmasının yanı sıra Kur’an-ı Kerim’e de ters düşmektedir. Dinde ihtilafa düşmeyi yasaklayan ve it­tifakı emreden âyetler, burada nakledilmeye gerek olma­ya­cak kadar meşhurdur. Ancak örnek olması için birkaçını ak­taralım. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“…birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.”[1]

“...müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayan ve bö­lük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, ken­dilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[2]

“...(Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. An­cak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır.”[3] (Âyetin hükmü gereği) Rabbinin merhamet ettikleri ihtilaf etmiyorsa, bu du­rumda sadece bâtılda olanların ihtilaf ettikleri ortaya çık­mak­tadır. Böyleyken, ihtilafın rahmet olduğu nasıl düşü­nü­le­bilir?!

O hâlde bu hadisin, hem sened ve hem de metin bakımın­dan sahih olmadığı kesindir.[4] Bundan açıkça anlaşılmakta­dır ki, bu hadis, müçtehit âlimlerin emri olan Kitap ve Sün­netle amel etme hususunda çekingenlik nedeni olacak bir şüphe olarak kabul edilemez.

2-Bazıları da şöyle demişler: “Mademki dinde ihtilafa düş­­mek yasaklanmış bir şeydir, o hâlde sahâbe ve onlar­ı izleyenlerin düştükleri ihtilaf için ne diyeceksiniz? Onların ihtilafıyla sonradan gelen âlimlerin ihtilafı arasında ne fark vardır?

Cevabımız şudur: Evet. Bu iki ihtilaf arasında büyük fark vardır. Bu fark iki şeyde ortaya çıkıyor:

a) İhtilafın sebebinde,

b) İhtilafın sonucunda.

Sahâbenin ihtilafı; zorunluydu ve anlayıştaki doğal fark­lılıktan ileri gelmekteydi. Onlar, ihtilafı tercih etmiş değillerdi. Buna kendi dönemle­rinde var olup, ihtilaflarını gerektiren; ama sonradan ortadan kalkan bazı durumları da eklemek gerekir.[5] Bu gibi ihtilaflardan tümüyle kurtulmak müm­kün değildir. Yukarıdaki âyette yer alan kınama, onun gerekli şar­tı olan kasıt ve sürekliliğin bulunmayışı sebebiyle bu in­san­ları kapsamaz.

Taklitçiler arasında ortaya çıkan ihtilafa gelince; onların genellikle bu konuda bir mazeret ve gerekçeleri yoktur. Çünkü bazıları, Kitap ve Sünnet’teki delili gördüğü; fakat onun kendisinin değil başka bir mezhebin delili olduğunu anladığı zaman sadece mezhebine ters düştüğü için o Sün­neti terk eder. Âdeta onun için temel ölçü, mezhebin görüş ve uygulamasıdır veya kendi mezhebi, Hz. Muham­med’in (s.a.v.) getirdiği din; diğer mezhepler de, hükmü kaldırılmış başka bir dindir!

Bazıları da var ki, bunun tam tersine bir inanış içinde­dir­ler. Onlar da aralarındaki geniş ihtilafa rağmen mezhep­leri, farklı şeriatler olarak kabul ediyorlar. Nitekim bu düşün­cenin sonradan gelen bazı âlimleri, bu inanışı şöyle dile ge­tir­mişlerdir:[6] “Bunlardan dilediğini alıp, dilediğini bı­rak­ma hu­susunda müslüman için sakınca yoktur. Çünkü hepsi de meş­rûdur.” Her iki grup da ihtilaflarına dayanak olarak, “Üm­metimin ihtilafı rah­mettir” biçimindeki asılsız hadisi de­lil getiriyor. Onların bunu delil getirmelerine biz de çokça ta­nık olduk!

Bazıları da hadisi şöyle yorumluyor: “İhtilafın rahmet olu­şu, ancak ümmete bir genişlik sağladığı içindir.” Bu yorumun, daha önce geçen anlamı apaçık âyetlere ve müçte­hit âlimlerin bu konudaki açıklamalarına ters düşmesinin ya­nı sıra bazı âlimler tarafından da reddedildiğine dair ha­ber­ler vardır.

İbnü’l-Kâsım şöyle diyor:

“İmam Malik ve İmam Leys’in, sahâbenin ihtilafı hak-kın­da şöyle dediklerini duydum: “Sahâbenin ihtilafı, bazı in­sanların “İhtilafta genişlik vardır” dediği gibi değildir. Hayır, böyle değildir. Aksine ihtilafın bir kısmı yanlış, bir kısmı ise doğrudur.”[7]

Eşheb de şöyle demiştir:

“İmam Malik’e, ashabtan sika ravinin rivayet ettiği hadisi alan kimse hakkında, bu alışında onun için genişlik görüyor musun?” diye so­ruldu.

İmam Malik şu cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki, doğ­ruyu bul­madıkça, hayır. Doğru ise ancak tektir. Farklı iki görü­şün her ikisi de nasıl doğru olacak?! Hayır! Doğru, ancak bir tanedir.”[8]

İmam Şafiî’nin izleyicilerinden Müzenî de şöyle diyor: “Allah Rasûlü‎’nün sahâbîleri, ihtilafa düşmüşler ve birbirleri­nin hatalarını dile getirerek, görüşlerini tenkid etmişlerdir. Onların hepsinin görüşleri doğru olsaydı, bu şekilde dav­ranmazlardı. Hz. Ömer (r.a.), Übey b. Ka’b ile İbn Mes’û­d’un tek elbiseyle namaz kılma hususunda ihti­lafa düşmeleri­ne öfkelenmiştir. Übey şöyle diyordu: “Tek elbi­seyle na­maz kılmak güzeldir.” Buna karşılık İbn Mes’ûd şöyle diyordu: “Bu, elbise az bulunurken böyledir.” Bunun üzerine Hz. Ömer kızarak dışarı çıkar ve şöyle der: “Allah Rasûlü‎’nün sa­h­â­besinden görüş­lerine itibar edilen iki kişi ih­tilafa düştü. Übey doğru söylemiş; İbn Mes’ûd ise, doğruya ulaşamamış­tır. Fakat ben bundan sonra bu konuda birinin daha ihtilaf ettiğini duyarsam, ona yapacağımı biliyorum.”[9]

İmam Müzenî şöyle diyor:

“İhtilafı caiz gören ve bir konuda içtihat eden iki âlim­den birinin helâl, diğerinin de haram dediği durumda her ikisinin de içtihadında doğruyu bulduğunu iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: “Bunu sen Kitap ve Sünnet’e dayanarak mı yoksa kıyas yaparak mı söylüyorsun?” Şayet “Kitap ve Sünnet’e dayanarak söylüyorum.” derse, ona şöyle denilir: “Ki­tap, ihtilafı yasakladığı hâlde sen bunu Kitap ve Sünnet’e dayanarak nasıl söyleyebilirsin? Şayet “Kıyasa dayanarak söy­ledim.” derse, bu kez ona şöyle denilir: “Kitap ve Sün­net, ihtilafı yasakladığı hâlde sen ihtilafın caiz olmasını Kitap ve Sünnet’e nasıl kıyas edersin? Âlim bir yana, akıllı hiçbir in­san bunu doğru bulmaz.”[10]

Biri çıkıp şu itirazı dile getirebilir: “İmam Malik’ten, doğ­runun tek olup, birden çok olamayacağına dair aktardığın görüş, Üstad ez-Zerkâ’nın “el-Medhalü’l-fıkhî” adlı kitabında (1/89) yer alan şu rivâyete ters düşmektedir:

“Ebû Cafer el-Mansur ve ondan sonra Harun Reşid, İmam Malik’in mezhebini ve onun “el-Muvatta” isimli kita­bını, Abbasi Devleti’nin anayasası yapmak istediler. Fakat İmam Malik buna izin vermeyerek, şöyle dedi:

“Allah Rasûlü‎’nün (s.a.v.) ashabı dinin ayrıntı ve furuât ko­nularında ihtilafa düştüler ve farklı bölgelere dağıldılar. Onl­arın hepsi görüşünde isabet etmiştir.”

Ben ona cevap olarak diyorum ki: İmam Malik’ten ak­tarılan bu olay meşhur ve bilinen bir şeydir. Ancak onun sö­zünün sonunda yer alan “Onların hepsi görüşünde isabet etmiştir” cümlesinin, incelediğim kaynaklarda ve rivayet­lerde aslını bulamadım.[11] Yalnız Ebû Nuaym’ın “el-Hilye” (6/ 332)’de tahriç ettiği rivayet var ki, bu rivayetin senedinde de Mikdam b. Davud bulunmaktadır. Zehebî bu kişiyi “ed-Duâ­fâ” adlı kitabında zikretmiştir. Bu rivayetin metni ise: “Her biri, kendine göre görüşünde isabet etmiştir.” şeklin­dedir. “Ken­dine göre” sözü, “el-Medhal”deki rivayetin tahrif edil­miş olduğunu göstermektedir. Nasıl olmasın ki! Bu ri­vayet, İmam Malik’ten, güvenilir ravilerin nakletmiş olduğu, “Doğru tektir, birden çok olamaz.” görüşüne ters düşmek­tedir. Sa­hâbe ve tâbiûn müçtehitlerinin tamamı, dört müç­tehit imam ve diğerleri de bu görüştedir.

İbn Abdülber de bu konuda şöyle diyor (2/88):

“Şayet birbirine ters iki görüş de doğru olsaydı, selef âlim­leri içtihatlarında, hüküm ve fetvalarında birbir­lerini hataya düşmekle itham etmezlerdi. Mantık, bir şeyin zıttıyla bir­likte doğru olmasını kabul etmez. Şair ne kadar güzel söy­lemiş:

 

Aynı anda iki zıddın birlikte varlığını ispat

En çirkin muhal yapmaktır

 

Burada şu itiraz öne sürülebilir: Bu sözün İmam Malik’e ait olmadığı kesinlikle biliniyorsa, o zaman İmam Malik el-Mansur’un, halkın “el-Muvatta” etrafında birleştirilmesi iste­ğine niçin karşı çıksın ve onun bu isteğini geri çevirsin?

Bu itiraza da cevap olarak diyorum ki:

Bu konuda gördüğüm en güzel rivayet, İbn Kesir’in, “Şer­hu İhtisâri Ulûmi’l-hadîs” adlı kitabında yer verdiği riva­yettir (s.31). Bu rivayette İmam Malik şöyle demektedir:

“İnsanlar hadisleri derleyip, toplamışlar ve bizim ulaşa­madığımız bilgilere sahip olmuşlardır.”

Bu söz, Allah rahmet etsin, İbn Kesir’in de dediği gibi, İmam Malik’in ilim ve insaftaki olgunluğunu göstermekte­dir.

Böylelikle ihtilafın her türünün kötü olup, rahmet ol­ma­dığı anlaşılmıştır. Fakat insan her türlü ihtilaf­tan dolayı sorguya çekilemez ve kınanmaz. Mezhebe bağlı­lıkta aşırılık gös­terenlerin ihtilafı gibi ihtilaflardan dolayı he­saba çekilir ve kınanırken, sahâbîlerin ve onlara tâbi olan müçtehit imamların ihtilafı gibi ihtilaflardan dolayı hesaba çekilmez ve sorgulanmaz. Allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve onlara tâbi olmakta başarılı kılsın.

Böylece sahâbenin ihtilafının taklitçilerin ihtilafı gibi ol­madığı ortaya çıkmıştır.

Onların ihtilafının özü şudur:

Sahâbîler zorunlu olarak ihtilafa düşmüşlerdir. Fakat bu­­nun yanı sıra onlar ihtilafı hoş karşılamamışlar ve mümkün oldukça ondan uzak durmuşlardır.

Taklitçilere gelince; onlar, büyük bir kısmında ihtilaftan kurtulma imkânları bulunmasına rağmen ittifak etmiyorlar, hatta bunun için en küçük bir çaba bile göstermiyorlar.  Ak­sine ihtilafı benimsiyorlar. Bundan dolayı iki ihti­laf birbi­rin­den farklıdır.

İşte bu, sebepleri itibariyle iki ihtilafın farkıdır.

Rivayetler itibariyle farklılığa gelince, bu daha da açıktır. Çünkü sahâbe, dinin ayrıntı/ikincil konularında bilinen ihti­laflarına rağmen toplumsal birlik ve bütünlüğü korumaya son derece titizlik gösteriyorlardı. Toplumsal birlik ve bü­tün­­lüğü bozacak her türlü şeyden mümkün olduğunca uzak duruyorlardı. Meselâ, onlardan bazıları besmelenin na­maz­da açıktan okunmasının meşru olduğunu savunur­ken, bazıları bunun meşru olmadığını savunuyordu. Yine bazıları namazda rükûya giderken ve rükûdan doğrulurken elleri kal­­dırmanın müstehab olduğunu, diğer bazıları ise bunun aksini benimsiyordu. Kimileri kadına do­kunmakla abdestin bozulacağı, kimileri ise bozulmayacağı görüşünde idi. Ama bütün bunlara rağmen onların hepsi aynı imamın ar­ka­sın­da birlikte namaz kılıyor ve mezhebinin (görüşünün) farklı oluşunu öne sürerek herhangi bir imamın arkasında namaz kılmaktan kaçınmıyordu.

Taklitçilerin ihtilafı ise, bunun tam zıttına bir karakter gösteriyor. Bu ih­tilafın bir sonucu olarak müslümanlar,  İs­lâm’ın kelime-i şehadetten sonra en büyük rükûnunda ihti­laf ettiler. Bu rükûn, namazdır. Onlar, toplu hâlde aynı ima­mın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlar. Öne sür­dük­leri delilleri de şu: “O imamın namazı, onunla ters dü­şen mez­hepteki kişiye göre bâtıl veya en küçük ihtimalle mekruhtur.” Başkaları gibi biz de bu tür olayları işitmiş ve görmüşüzdür.[12] Günümüzde bazı meş­hur mezheplere ait ki­tap­lar, farklı mezhepteki imamın arkasında namaz kılma­nın bâtıl veya mekruh oldu­ğunu yazarken, bu tür olaylar nasıl işi­tilip görülmesin ki?! Büyük camilerde dört mezhep için dört ayrı mihrabın bulunması bu ihtilafın bir sonucu­dur. Bu­ralarda birbirinin ardından dört imam namaz kıldır­mak­tadır. Bir grup namaz kılarken, diğer grubu kendi ima­mı­nı bek­lerken görürsün.

Hatta Hanefîlerlerle Şafiîler arasında evliliğin yasaklan­ması örneğinde görüldüğü üzere bazı taklitçiler arasında ih­tilaf, daha büyük boyutlara varmıştır. Daha sonra Hanefî­ler­den meşhur bir kişi (o da “Müfti’s-sakaleyn” diye tanınan şa­hıs) çıkıp, Hanefî kişilerin Şafiîlerle evlenebileceğine dair fet­va verdi. O, bu fetvasının dayanağını şu sözüyle açıkla­mıştır: “Onları Ehl-i kitap olarak kabul edebiliriz.”[13] Bu sözden anlaşılan -ki, onların yanında metinlerden anlaşılan mâna muteberdir-, bu­nun aksinin yani Şafiîlerden birinin Hanefî bir kızla ev­lenmesinin caiz olmadığıdır. Zira Ehl-i kitap bir erkeğin müslüman bir kadınla evlenmesi caiz de­ğildir.

Bunlar, akıllı insana, sonradan gelen âlimlerin ihtilafını ve ihtilafta diretmelerinin kötü sonucunu açıkça gösteren birçok örnekten sadece iki tanesidir. Selefin ihtilafı ise bu­nun tersinedir. Onların ihtilafının üm­met üzerinde hiçbir kötü etkisi olmamıştır. Bu sebeple onlar, sonradan gelen âlim­lerin aksine, dinde ihtilafa düşmeyi yasaklayan âyetlerin kapsamı dışında bulunmaktadırlar. Allah hepimizi doğru yoluna ulaştırsın.

Keşke onların ihtilaflarının zararı sadece kendi içlerinde kal­saydı da ümmet-i davetten[14] hiçkimseye taşmasaydı. O zaman tehlike biraz daha az olurdu. Fakat ne yazık ki, bu ihtilaf, kendilerini aşarak, değişik ülkelerdeki kâfirlere kadar gitmiş ve onların Allah’ın dinine grup grup girmelerine mani olmuş­tur. Üstad Muhammed Gazali’nin “Zalâmün mine’l-garb” adlı kitabında şöyle bir olay anlatılır (s. 200):

“Amerika’daki Brinstonn Üniversitesi’nde toplanan bir kongrede konuşmacılardan biri, -müsteşrikler ve İslâmî blokla ilgililenenler arasında çokça yaygın olan- şu soruyu yö­neltti:

“Müslümanlar davet ettikleri İslâm’ı tanımlamak için dün­yanın karşısına hangi öğretiyle çıkacaklar?

İslâm’ı, Sünnîlerin anladığı bir İslam öğretisiyle mi yoksa İmamiye ve Zeydiye’den oluşan Şia’nın anladığı bir İslam öğretisiyle mi tanımlayacaklar?

Kaldı ki, bunların da her biri kendi içlerinde ihtilafa düş­müşlerdir.

Bazen bunlardan bir grup, bir mesele hakkında re­form­cu ve yenilikçi bir yaklaşım ortaya koyarken, diğer bir grup, tu­tucu ve katı bir yaklaşım sergiler.

Kısaca; İslâm davetçileri, davet ettikleri insanları tered­dütte bırakmaktadırlar. Çünkü onların bizzat kendileri de te­reddüt içindedirler.”[15]

Allâme Muhammed Sultan el-Ma’sûmî’nin “Hediyyetü’s sultân ilâ müslimî bilâdi Câbân” adlı risalesi­nin önsözünde de şöyle bir olay anlatılmaktadır:

“Uzakdoğu’daki Japonya’nın Tokyo ve Osaka kentle­rinde yaşayan müslümanlardan bana şöyle bir soru geldi. Özetle diyor­lar ki:

“İslâm dininin aslı ve esası nedir? Sonra mezhebin mâ­nası nedir? İslâm’la şereflenen birinin dört mezhepten birine girmesi zorunluluk mudur? Yani Malikî, Hanefî veya Şafiî olması yahut başka bir mezhebe girmesi gerekli midir, değil midir?

Çünkü burada, bu konuda büyük bir ihtilaf ve derin bir anlaşmazlık ortaya çıktı. İhtilaf ve anlaşmazlığın meydana ge­lişi şu şekilde oldu:

Japonya’nın ileri gelen aydınlarından bir grup, İslâm di­nine girmek ve imanla şereflenmek istemiş ve Tokyo’da bu­lu­nan İslâm cemiyetine bunu iletmişlerdi. Hindistanlı grup şöy­le dedi: “Bunların Ebû Hanife’nin mezhebini seç­meleri ge­rekir; çünkü o ümmetin kandilidir.” Endonezyalı grup şöy­le dedi: “Hayır, onların Şafiî olmaları gerekir.”

Japonlar, bu tartışmayı duydukları zaman büyük bir şaşkınlık geçirmişler ve müslüman olmaktan vazgeçmişler­dir. Böy­lece mezhep problemi, onların müslüman olmala­rına engel olmuştur.”

3-Bazıları da şu iddiayı ortaya atmış: Sizin davet etmiş ol­duğunuz yol, Sünnet’e tâbi olmak ve müçtehit imamların Sün­net’e ters düşen sözlerini terk etmek; onların görüşlerini mut­lak sûrette terk etmek, içtihat ve görüşlerinden istifade et­memek mâna­sına geliyor.

Bunlara diyorum ki: Bu iddia, doğru olmaktan çok uzak; hatta açıkça asılsız ve gerçek dışıdır. Nitekim daha ön­ce geçen sözlerden bu net olarak anlaşılmaktadır. Çünkü bu sözlerin hepsi bu iddianın aksini göstermektedir. Biz sa­de­ce, mezhepleri din edinmemeye ve onları Kur’an ve Sün­net’in yerine koymamaya davet ediyoruz. Anlaşmazlıkları gi­derirken veya aniden meydana gelen, alışılmamış olayla­rın ve yeni gelişmelerin hükümlerini belirlerken sadece mez­hep­­lerin görüşlerine başvurmayalım, diyoruz. Nitekim gü­nü­­müzün sözde fıkıhçıları böyle yapıyorlar. Onlar, doğ­ruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırdetmek için Kitap ve Sünnet’e başvurmaksızın sadece mezheplerden yola çıka­rak aile hukuku, evlenme, boşanma ve bunlar dışındaki ko­nularda yeni birtakım hü­kümler koymaktadırlar. Bunu ya­parlarken de hareket noktaları; “Ümmetin ihtilafı rahmet­tir”(!) prensibi, ruhsatlara, kolaylıklara sarılma ve kendile­rince maslahatı gözetmek oluyor. Allah rahmet etsin, Sü­leyman et-Teymî’­nin sözü ne kadar güzel:

“Her âlimin ruhsatıyla amel edersen, bütün kötülükler sen­de toplanır.”

Bu sözü İbn Abdülber de rivâyet etmiş ve ardından şöyle demiştir (2/91–92):

 “Bu görüş üzerinde icma olup, bu konuda herhangi bir ihtilafın meydana geldiğini bilmiyorum.”

Bizim kabul etmeyip reddettiğimiz şey, gördüğün gibi ic­­maya uygundur.

Kitap ve Sünnet’te hakkında nass bulunmayan veya a­çık­lan­­maya muhtaç konulardaki ihtilaflarda müçtehit âlimle­rin görüşlerine başvurarak, onlardan istifade edip, yardım al­mayı biz de reddetmiyor; aksine bunu emrediyor ve buna özen­diriyoruz. Çünkü bunda, Kitap ve Sünnetle, doğru yolda ilerlemek isteyen kimse için fayda olduğunu umuyoruz.

Allâme İbn Abdülber şöyle diyor (2/172):

“Ey kardeşim! Temel kaynaklar olan Kitap ve Sünnet’i mu­­hafaza edip, onlara özen göstermelisin. Bilmelisin ki, kim Kur’an’ın hükümlerini ve Sünnet’i mu­hafazada titizlik gös­terirse, fakihlerin görüşlerini dikkate alıp, bunları içti­hat­larında yardımcı ve hüküm çıkarmada rehber edinirse, bir­çok anlama gelebilecek kapalı ifadelere açıklayıcı ya­parsa, fakihlerin hiçbirini, uyulması zorunlu sünnetleri taklit ederce­sine, düşünmeden araştırmadan taklit etmezse, sün­netleri ez­berleme ve anlama konusunda âlimlerin görüşle­riyle yetin­meyip, araştırma ve an­lamada onların yolunu ta­kip ederse, çalışmalarından dolayı onları şükranla, görüşle­rinin çoğun­da doğruyu yakaladıkları için de övgüyle anarsa, kendilerinde olduğu üzere onları da yanılma ve hatalardan uzak gör­mezse… İşte bu kişi, selef-i salihînin yolunu izle­miş, doğ­ruyu bulmuş ve Hz. Peygamber’in Sünnet’ine ve onun as­habının çizgisine tâbi olmuş kimsedir.”

Her kim de araştırıp düşünmekten kaçınırsa, açıkladı­ğımız gerçeklerden yüz çevirirse, kendi görüşünden dolayı Sünnet’e aykırı davranırsa, onları kendi bakış açısına uygun yoruma sokarsa, işte bu kişi de, hem kendisi sapmış, hem de başkalarını saptırmıştır. Aynı şekilde bütün bun­ları bil­meden, cahilce fetva vermeye kalkışan kişi de, daha kör ve yolca daha sapıktır:

 

İşte bu haktır, bunda hiçbir gizlilik yoktur

Bırak beni dar sokaklara sokma

 

4-Bazı taklitçiler arasında yaygın olan ve mezhebe açıkça ters düşen Sünnet’e uymaktan onları alıkoyan bir zan daha vardır. Bu, onların: "Sünnet’e uymak, tâbi olunan mez­hebin sahibini hatalı kabul etmeyi gerektirir. Mezhep ima­mını hatalı kabul etmek ise, onu kötülemektir. Müslü­manların sıradan bir ferdini bile kötülemek caiz değilken, bir müçtehit âlim nasıl kötülenebilir?!" biçimindeki zanlarıdır.

Buna şöyle cevap verilebilir: Bu düşünce bâtıl ve yan­lıştır. Bu düşüncenin sebebi; Sünnet’i anlamaya çalışmak­tan kaçınmaktır. Yoksa Hz. Peygamber “Hakim için, içtihat e­derek (meseleyi veya davayı inceleyerek) hüküm verip isabet ettiği zaman iki ecir, yanıldığı zaman bir ecir vardır.”[16] bu­yu­rurken, akıllı bir müslüman böyle bir sözü nasıl söyleyebilir. Bu hadis-i şerif, bu zannı reddetmekte ve açıkça ortaya koymaktadır ki, “Falan müçtehit yanıldı” sözü, dinî anlayışta, “Falan müç­tehit bir sevap aldı” anlamına gelmektedir. Müçtehidin içti­hadında yanıldığını söyleyenler, bu hatasından dolayı onun sevap aldığına inanırlarken, müçtehidin yanıldığını söyle­mek, onu kötülemek anlamına nasıl gelebilir?! Kuşkusuz bu zan, yanlış, gerçeğe ters bir düşüncedir ve benimseyen herkesin tevbe etmesi gereklidir. Yoksa bu düşüncenin sa­hibi olan kişi, müslümanları kötülemiş olur. Hem sadece sıradan bir müslümanı değil; sahâbenin, tabiûnun ve ondan sonra gelen neslin ileri gelen müçtehit âlimlerini de kötülemiş olur. Çünkü biz kesin olarak biliyoruz ki, bu bü­yük kişiler de zaman zaman birbirlerinin hatalarını dile getirmişler ve bir­birlerinin görüşlerini reddetmişlerdir.[17] Öyleyse aklı başında bir insan, onların bu tutumlarına bakarak, onların birbirle­rini kötülediklerini söyleyebilir mi? Aksine Allah Rasûlü‎ (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir’in bir rüyaya yaptığı yorumu hatalı bulmuş ve şöyle demiştir: “Yorumunun bir kısmında isabet ettin; ama bir kısmında da yanıldın.”[18] Şimdi Allah Rasûlü‎ (s.a.v.), bu sözüyle Hz. Ebû Bekir’i kötülemiş mi olmakta­dır?

Bu kuruntunun kötü etkilerinden biri de, bu düşünceyi benimsemiş olan insanları, mezheplerine ters düşen sün­netlere uymaktan alıkoymasıdır. Çünkü onlara göre; Sün­net’e uymak, mezhep imamını kötülemek; Sünnet’e aykırı düşse dahi mezhep imamına tâbi olmak ise, ona saygı göstermek ve onu yüceltmek anlamına gelmektedir. Bu yüzden onlar, mezhep imamını kötülemiş olmamak gibi bir kuruntudan hareketle onları taklit etmekte ısrar ediyorlar.

Onlar bu kuruntuları yüzünden, yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını unutuyorlar -unutmaz­lıktan geliyorlar de­miyorum-. Biri bir itirazda bulunsa ve şöyle dese: “Eğer bi­rine uymak, ona saygı göstermek ve ona muhalefet et­mek de onu kötülemek anlamına geli­yorsa, Allah Rasû­lü‎’nün (s.a.v.) Sünnet’ine aykırı davranmayı kendiniz için nasıl caiz görürsünüz ve Sünnet’e ters düştüğü bir konuda Sünnet’i bırakarak mezhep imamına uyarsınız?! Hâlbuki o imam, günahtan ve yanılmaktan korunmuş değildir. Ayrıca onu kötülemek, küfür de değildir. Eğer size göre; mezhep ima­mına muhalefet etmek, onun görüşünün aksine dav­ran­mak, onu kötülemek anlamına geliyorsa, Allah Rasû­lü‎’ne muhalefet etmenin, onun Sünnet’ine aykırı davranmanın onu kötülemek olduğu daha açıktır. Hatta Allah korusun, bu,  küf­rün ta kendisidir.” Evet, biri böyle bir itirazda bulunsa, hiç­bir cevap veremezler. Ancak eskiden beri onların bazıla­rın­dan duymakta olduğumuz şu bir tek söz hariç: “Biz Sün­net’i mezhep imamımıza duyduğumuz güvenden dolayı terk ettik. Elbette o, Sünnet’i bizden daha iyi biliyor.”

Bu düşünceye çeşitli yönlerden cevap verilebilir. Ancak o zaman da bu önsözde sözü çok uzatmış oluruz. Bu yüz­den ben burada bu yönlerin sadece birini ele alıp, cevabı o yön­den vereceğim. Bu Allah’ın izniyle çok net ve kesin bir ce­vap olacaktır:

Ben diyorum ki, Sünnet’i sizden daha iyi bilen kişi, sa­dece sizin mezhep imamınız değildir. Aksine Sünnet’i siz­den daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce başka imamlar da var­dır. Sahih Sünnet sizin mezhebinizin görüşüne ters ola­rak gelmişse ve bu yüzlerce imamdan biri o Sünnet’i esas alarak onunla amel etmişse, bu durumda Sünnet’e uymak size kesinlikle vacip olmaktadır. Çünkü biraz önce söyledi­ği­niz sözünüz burada geçerli değildir. Zira sizinle aykırı dü­şün­cede olanlar da bu durumda sizin düşüncenizin tersine di­ye­ceklerdir ki: “Biz, bu Sünnetle, onu esas alıp, onunla a­mel eden imama güvenerek amel ediyoruz.” Hâl böyle olun­ca, Sünnetle amel eden imama uymak, Sünnet’e aykırı gö­rüş öne süren imama uymaktan daha iyidir. Allah’ın iz­niy­le bu, hiçbir kapalılığı bulunmayan, çok net ve açık bir dü­şüncedir.

Buna dayanarak şunu söyleyebilirim:

Bizim bu kitabımız, Hz. Peygamber’in namazının nasıl ol­duğu konusunda ondan (s.a.v.) sabit olan Sünnet delilleri içerdiği için hiç kimsenin bunlarla amel etmemek için ma­ze­reti olamaz. Çünkü bu kitapta, âlimlerin ittifakla terk ettikleri bir konu yoktur. Onların bu kitapta yer alan Sün­netlerle amel etmeme hususunda ittifak etmeleri mümkün değildir. Ak­sine bu kitapta yer alan Sünnetlerle âlimlerden bir grup mutlaka amel etmiştir. Amel etmeyen de mazeret sahibidir ve bir sevap almıştır; çünkü bu Sünnet ya kendisine ulaşma­mıştır veya ulaşmışsa da delil kabul edilebilecek bir yolla gelmemiştir. Yahut âlimler nezdinde bilinen başka mazeretler sebebiyle o Sünnetle amel etme­miştir. Fakat o âlimden son­ra bir müslümana bu Sünnet ulaşmışsa, o müslümanın sa­hih Sünnet’i bırakarak, o âli­min görüşüyle amel etmede hiç­bir mazereti olamaz. Aksine yanlış olma ihtimali olmayan o delile tâbi olmak, ona farz­dır. İşte bu önsözün hedef ve amacı budur.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü‎’ne uyun. Ve bilin ki, Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda top­lanacaksınız.”[19]

Allah gerçeği söyler. O doğru yola ulaştırır. O ne gü­zel bir dost ve ne güzel bir yardımcıdır. Allah, Hz. Muham­me­d’e; onun ailesine ve ashabına salât ve selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

 

Dımaşk, 20.05.1381 Hicrî

Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî

 


 

 

 

 



[1]    Enfal, 46

[2]    Rum, 31-32.

[3]    Hud, 118-119.

[4]   Bu konuda ayrıntılı bilgi için daha önce geçen kaynağa bakınız.

[5]    Bkz. İbn Hazm, “el-İhkâm”; Dehlevî, “Hüccetullâh’il-bâliğa” ya da bu ko­nuya dair kaleme aldığı kitabı “Ikdü’l-cîd fî ahkâmi’l-içtihâd ve’t-taklîd”.

[6]   Bkz. el-Münâvî, “Feyzü’l-kadîr” (1/209); “Silsiletü’l-ehâdîsi’d-daîfe” (1/ 76-77).

[7]    İbn Abdülberr, “Câmiu beyâni’l-ilm” (2/81-82).

[8]   a.g.e. (2/82, 88-89).

[9]   a.g.e. (2/83-84).

[10] a.g.e. (2/89).

[11]   Bkz. İbn Abdülberr, “el-İntikâ” (41); Hâfız İbn Asâkir, “Keşfü’l-muğattâ fi fadli’l-Muvatta” (s.6,7); Zehebî, “Tezkiretü’l-huffâz” (1/195).

[12]   Bkz. “Mâ lâ yecûzu’l-hilâfu fîhî”, sekizinci bölüm (s. 65-72). Orada, de­ğin­diğimiz bu konulara dair birçok örnek vardır. Bu örneklerin bazıları kimi Ezher âlimlerinde meydana gelmiştir.

[13]   “el-Bahru’r-râik”.

[14]   Kendilerine İslâm davetinin sunulacağı, müslüman olmayan muhatap kitle. -Mütercim.

[15]   Şimdi ben diyorum ki: Gazali’nin, “Fıkıhçılar İle Hadisçiler Arasında Sün­net” kitabı gibi, son dönemlerinde kaleme aldığı pek çok yazısı, onun da “şaşkın, kafası karışık” davetçilerden olduğunu ortaya koy­muş­tur. Bundan önce de gerek bazı fıkhî meselerlerde yaptığımız kar­şılıklı tartışmalardaki konuşmalarında ve gerekse kaleme aldığı bazı kitaplarında bu kafa karışıklığını ve onun, Sünnet’ten ayrılıp hadisleri sahih veya zayıf kabul etmede aklını hakem ve belirleyici kabul ettiğini fark etmiştik. O, hadislerin sahih veya zayıf oluşuna ilişkin değer­len­dirmelerinde Hadis ilmine ve bu ilmin prensiplerine bağlı kalmadığı gibi bu alanın uzman âlimlerinin görüşlerine de başvurmazdı. Aksine ho­şuna giden hadisi gerçekte zayıf dahi olsa sahih kabul ediyor;  ho­şuna gitmeyen hadisi de gerçekte sahih ve müttefekun aleyh dahi ol­sa zayıf olarak niteliyordu! Onun bu tutumunu, “Fıkhu’s-sîre” adlı kita­bının (dördüncü baskı) hadislerinin tahricini yaptığım sırada kaleme aldığım önsöze yaptığı yorumda bir şekilde görebilirsin. Halbuki tah­rice, Ezherli bazı kardeşlerimizin vesilesiyle ondan gelen istek üzerine baş­lamıştım. Bu tahrici, Sünnet’e ve siyere önem verdiği ve Sünnet’e on­dan olmayan şeylerin karışmasını önlemek için istediğini sanmış­tım. “Bu kitaptaki Hadisler” başlığıyla yaptığı yorumda, hadisleri tah­ri­cimden memnun olduğunu söylüyor ve zayıf hadisleri kabul ve sahih hadisleri reddederken izlediği metodu hakkında bilgi veriyordu. Onun bu yöntemi hadisin sadece metnini esas alıyordu. O böylelikle oku­yucuya, bir insandan diğerine değişiklik gösteren göreceli tenkide açık olduğu sürece bu ilmî tahricin kendi nazarında mutlak bir kıy­metinin olmadığını hissettirmek istiyordu. Ona göre; tenkide açık ol­duğu için, birinin kabul ettiğini, bir başkası reddebileceği gibi bunun aksi de mümkündü. Halbuki bu düşüncenin sonunda din, sadece ki­şi­sel görüş ve düşüncelerle şekillenen keyfî arzu ve isteklerden ibaret bir şeye dönüşmektedir. Bu nedenle bu tutum, bütün İslam âlim­le­ri­nin ittifakla kabul ettikleri “İsnad  dindendir. İsnad olmasaydı dile­yen di­le­diğini söylerdi.” prensibine aykırıdır. Ne var ki, Gazalî’nin, “Fıkhu’s-sîre” adlı kitabında hadislerinin çoğunda yaptığı bundan ibarettir. Yap­­tı­ğım tahrici inceleyen herkesin açıkça göreceği üzere söz konusu kita­bında bulunan hadislerin çoğu mu’dal ve mürseldir. Müsned olan­ların da senedleri zayıf olduğu için o rivâyetler de sahih değildir. Du­rum bundan ibaretken, kendini beğenmiş bir edayla söz konusu yoru­munda şöyle diyor:

“Dosdoğru metoda bağlı kalmaya ve saygın kaynaklara dayanmaya özen gösterdim. Bu alanda güzel bir iş yaptığımı ve kitabıma titiz, ih­tiyat sahibi âlimlerin hoşnutlukla kabul edebilecekleri rivâyetleri al­dı­ğımı düşünüyorum.”!

Böyle diyor! Fakat ona: “İçtihadında takip ettiğin usûl ve prensip ne­dir? Bu usûl ve prensip, siyer çalışmalarında sahih rivâyetlerin tespit edi­lebileceği tek yol olan “Hadis Usulü İlmi” midir?” diye sorulsa, “ki­şisel değerlendirmeler”den başka cevabı olmayacaktır. Bu durumun yol açacağı bozukluk ve yozlaşmaya biraz önce işaret ettik. Bu düşün­cemizin doğruluğunun delili de; onun senedi sahih olmayan hadisleri sahih olarak kabul edip, senedi sahih olanları hatta Buhârî ve Müs­lim’in sahih dediklerini de zayıf olarak kabul etmesidir. Nitekim yuka­rıda bahsettiğim ve kitabın dördüncü baskısıyla basılan önsözde bun­ları dile getirdim. Ancak daha sonraki Daru’l-Kalem (Şam) baskısında ve başka baskılarda maalesef bu önsözü kitaptan çıkardı. Bu tavrı, ba­zı kimselerin zihinlerinde, onun bu tahrici yaptırmaktaki gerçek ama­cının, Sünnet’e hizmet eden, onu koruyan, kişisel bakış açılarıyla değil il­mî prensipler ışığında hadislerin sahihini zayıfından ayıran âlimlerin ça­ba­larını takdir eden okuyucular arasında kitabının rağbet görmesini sağ­lamak olduğu düşüncesine yol açmıştır. Nitekim Gazalî bu kita­bında ve en son kaleme aldığı  “Fıkıhçılar İle Hadisçiler Arasında Sün­net” adlı kitabında böyle yapmıştır. Artık insanlar açıkça anlamışlardır ki, o metod olarak Mutezile ekolünü izlemektedir. Hadis âlimlerinin Sün­net’e hizmet ve hadislerin sahih veya zayıf olduklarına ilişkin ola­rak uzun yıllar gösterdikleri çaba ve değerlendirmelerin, esas ve pren­siplerin onun nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü o, hiçbir esas ve prensibe bağlı kalmaksızın dilediği hadisi almakta, dilediğini de red­detmektedir! Birçok faziletli âlim (Allah hepsinden razı olsun) ona kar­şı cevaplar yazdılar, onun kafa karışıklığını ve sapmalarını ayrıntılı bir şekilde ele alıp açıkladılar. Dostumuz Dr. Rebî b. Hâdî el-Medha­lî’­nin, Af­ganistan’da yayımlanan “el-Mücahid” dergisinde (sayı: 9-11) ka­le­me aldığı yazı ile Salih b. Abdülaziz b. Muhammed Âl-i eş-Şeyh’in “el-Mi’yar li-ilmi’l-Gazalî” (Gazali’nin İlminin Ölçüsü) adlı küçük kitabı, gör­­düğüm en güzel cevap yazılarıdır.

[16]   Buhârî, Müslim.

[Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15, (1716); Ebu Dâvud, Akdiye 2, (3574); Tirmizî, Ahkâm 2 (1342), c.2, s.439-440; Nesâî, Kazâ 3, (5346), c.7-8,s.703. Mütercim]

[17]   Bkz. İmam Müzenî (s.62?) ve İbn Receb’in (s.54?) biraz önce geçen görüşleri.

[18] Buhârî, Müslim. Hadisin vürûd sebebi ve tahrici için bkz. “el-Ehâdîs-i’s-sahîha” (121).

     [Hadisin tam metni şöyledir: İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Re­sû­lullah (s.a.v.)'a gelerek şu rüyayı anlattı: "Bu gece rüyamda buluta benzer bir şey gördüm, ondan yağ ve bal yağıyordu. İnsanlar da elle­ri­ni açıp bu yağmurdan  almaya çalışıyorlardı. Azıcık alan da vardı, çok­­ça alabilen de. Derken, yerden göğe doğru uzanan bir ip gördüm. Siz o ipe yapışıp çıktınız. Sizden sonra birisi ona tutunup  o da çıktı. Son­ra bir diğeri yükseldi, sonra bir diğeri daha ipe tutundu, ama ip koptu. Ancak onun için ipi eklediler, o da yükseldi." Hz. Ebu Bekir (r.a.) atı­larak: “Ey Allah'ın Rasûlü‎, Annem babam size kurban olsun, izin ve­rir­se­niz, rüyanın yorumunu ben yapayım." dedi. Resûlullah da: “Peki, rü­ya­yı sen yorumla." dedi. Hz. Ebu Bekir şunları söyledi: "O buluta ben­zeyen gölgelik, İslâm'dır. Ondan yağan bal ve yağ, Kur'an'dır. Kur'­an'ın (bal gibi) tadı ve (yağ gibi) yumuşaklığı an­latılmaktadır. İn­san­la­rın bun­dan avuç avuç almaları, Kur'an'dan kiminin çok, kiminin az mik­tarda istifade etmesini gösterir. Yerden göğe doğru uzanan ip, se­nin getirdiğin hakikattir. Sen buna yapış­mış­sın, Allah o sebeple seni yü­cel­tecektir. Senden sonra bir adam daha ona yapışacak ve onunla yü­­celecek; derken biri daha  ona yapışacak, o da yücelecek. Ondan son­ra biri daha ipe tutunur; fakat ip kopar; ancak onun için ip kop­tuğu yerden tekrar bağlanır, o da tutunup yükselir. Ey Allah'ın Rasûlü‎, annem babam sana fedâ olsun, rüyayı doğru  yorumlayıp yorum­la­madığımı söyle." Resûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurdu: "Yorumun bir kıs­mında isabet ettin, bir kısmında yanıldın." Hz. Ebû Bekir şöyle dedi: "Öy­leyse, Allah'a yemin ederim ki, nerede ya­nıl­dığımı söyle." Resû­lullah (s.a.v.) ona: "Hayır, söylemeyeceğim; ye­min etme." buyurdu. Bu­ha­rî, Ta'bir 11, 47; Müslim, Rü'ya 17, (2269); Tirmizî, Rü'ya 10, (2395), c.4, s.143; Ebu Dâvud, Sünnet 9, (4632); İbnu Mâce, Rü'ya 10, (3918). Mütercim]

[19]   Enfal, 24.