BAZI ŞÜPHELER VE CEVAPLARI - Hadislerlenamaz - 10. Sayfa
BAZI ŞÜPHELER VE CEVAPLARI
On sene önce bu kitabın önsözünde bunları yazmıştım. Bu zaman sürecinde bunun, müslüman gençlik üzerinde, onlara din ve Allah’a kulluk alanında İslâm’ın sâf kaynağına; Kitap ve Sünnet’e dönmenin gerekliliğini kavratma hususunda güzel bir etkisinin olduğunu anladık. Allah’a hamd olsun ki, müslüman gençlik içinde sünnetle amel eden ve ibadetlerinde onu temel alanların sayısı çoğaldı; hatta bunlar bu şekilde tanınır hâle geldiler. Ancak ben bazılarının, sünnete dönmenin gerekliliği konusunda müçtehit âlimlerin görüşlerinden ve âyetlerden nakillerde bulunmamıza rağmen sünnetle amel konusunda yine de çekingen davrandıklarını gördüm. Onların bu çekingenlikleri, sünnetle amelin gerekliliği konusundaki tereddütlerinden değil; fakat bazı taklitçi hocalardan bu konuda dinledikleri şüphelerden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, burada bu şüpheleri ele almayı ve onlara cevap vermeyi uygun gördüm. Belki bu açıklamalarımdan sonra o bazıları da diğerleriyle beraber sünnetle amel etmeye başlarlar ve böylece, Allah’ın izniyle, kurtuluşa erenlerden olurlar.
1-Bazıları demişler ki: Dinî alanlarda, Hz. Peygamber’in Sünnet’ine dönmenin çok lüzumlu ve bırakılması mümkün olmayan bir görev olduğunda şüphe yoktur. Özellikle de tevkifî işler olan ve bu sebeple içtihat ve görüşün mümkün olmadığı namaz gibi ibadet konularında bu böyledir. Ancak biz, taklitçi hocaların bunu oldukça az emrettiklerini görüyoruz. Aksine onlar, ihtilafı kabul ediyor ve bunun ümmet için bir genişlik olduğunu savunuyorlar. Bu görüşlerine de delil olarak, çoğu kez bu tür münasebetlerle, Sünnet savunucularına karşı söyleyip durdukları, şu hadisi getiriyorlar: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” Biz, bu hadisin, senin bizi davet ettiğin ve bu ve benzeri kitaplarında izlediğin metoda ters düştüğünü görüyoruz. Bu hadis için ne diyeceksiniz?
Bu soruya iki açıdan şu şekilde cevap verilebilir:
a) Bu hadis, sahih olmayıp, bâtıl ve asılsızdır. Bu hadis için Allâme Sübkî şöyle demiştir:
“Bu hadisin, sahih, zayıf veya uydurma hiçbir senedini bulamadım.”
Diyorum ki: Bu hadis,
“…Ashabımın ihtilafı sizin için rahmettir.”
“Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yola erişirsiniz.” sözleri ile de rivayet edilmiştir.
Fakat her iki hadis de sahih değildir. Birinci hadis, son derece zayıf; ikincisi ise uydurmadır. Bu konudaki araştırma “Silsiletü’l-ehâdîsi’d-daîfe ve’l-mevzûa” (Hadis no:58,59, 61) adlı kitabımda bulunmaktadır.
b) Hadis, zayıf olmasının yanı sıra Kur’an-ı Kerim’e de ters düşmektedir. Dinde ihtilafa düşmeyi yasaklayan ve ittifakı emreden âyetler, burada nakledilmeye gerek olmayacak kadar meşhurdur. Ancak örnek olması için birkaçını aktaralım. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“…birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.”[1]
“...müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[2]
“...(Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır.”[3] (Âyetin hükmü gereği) Rabbinin merhamet ettikleri ihtilaf etmiyorsa, bu durumda sadece bâtılda olanların ihtilaf ettikleri ortaya çıkmaktadır. Böyleyken, ihtilafın rahmet olduğu nasıl düşünülebilir?!
O hâlde bu hadisin, hem sened ve hem de metin bakımından sahih olmadığı kesindir.[4] Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bu hadis, müçtehit âlimlerin emri olan Kitap ve Sünnetle amel etme hususunda çekingenlik nedeni olacak bir şüphe olarak kabul edilemez.
2-Bazıları da şöyle demişler: “Mademki dinde ihtilafa düşmek yasaklanmış bir şeydir, o hâlde sahâbe ve onları izleyenlerin düştükleri ihtilaf için ne diyeceksiniz? Onların ihtilafıyla sonradan gelen âlimlerin ihtilafı arasında ne fark vardır?
Cevabımız şudur: Evet. Bu iki ihtilaf arasında büyük fark vardır. Bu fark iki şeyde ortaya çıkıyor:
a) İhtilafın sebebinde,
b) İhtilafın sonucunda.
Sahâbenin ihtilafı; zorunluydu ve anlayıştaki doğal farklılıktan ileri gelmekteydi. Onlar, ihtilafı tercih etmiş değillerdi. Buna kendi dönemlerinde var olup, ihtilaflarını gerektiren; ama sonradan ortadan kalkan bazı durumları da eklemek gerekir.[5] Bu gibi ihtilaflardan tümüyle kurtulmak mümkün değildir. Yukarıdaki âyette yer alan kınama, onun gerekli şartı olan kasıt ve sürekliliğin bulunmayışı sebebiyle bu insanları kapsamaz.
Taklitçiler arasında ortaya çıkan ihtilafa gelince; onların genellikle bu konuda bir mazeret ve gerekçeleri yoktur. Çünkü bazıları, Kitap ve Sünnet’teki delili gördüğü; fakat onun kendisinin değil başka bir mezhebin delili olduğunu anladığı zaman sadece mezhebine ters düştüğü için o Sünneti terk eder. Âdeta onun için temel ölçü, mezhebin görüş ve uygulamasıdır veya kendi mezhebi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği din; diğer mezhepler de, hükmü kaldırılmış başka bir dindir!
Bazıları da var ki, bunun tam tersine bir inanış içindedirler. Onlar da aralarındaki geniş ihtilafa rağmen mezhepleri, farklı şeriatler olarak kabul ediyorlar. Nitekim bu düşüncenin sonradan gelen bazı âlimleri, bu inanışı şöyle dile getirmişlerdir:[6] “Bunlardan dilediğini alıp, dilediğini bırakma hususunda müslüman için sakınca yoktur. Çünkü hepsi de meşrûdur.” Her iki grup da ihtilaflarına dayanak olarak, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” biçimindeki asılsız hadisi delil getiriyor. Onların bunu delil getirmelerine biz de çokça tanık olduk!
Bazıları da hadisi şöyle yorumluyor: “İhtilafın rahmet oluşu, ancak ümmete bir genişlik sağladığı içindir.” Bu yorumun, daha önce geçen anlamı apaçık âyetlere ve müçtehit âlimlerin bu konudaki açıklamalarına ters düşmesinin yanı sıra bazı âlimler tarafından da reddedildiğine dair haberler vardır.
İbnü’l-Kâsım şöyle diyor:
“İmam Malik ve İmam Leys’in, sahâbenin ihtilafı hak-kında şöyle dediklerini duydum: “Sahâbenin ihtilafı, bazı insanların “İhtilafta genişlik vardır” dediği gibi değildir. Hayır, böyle değildir. Aksine ihtilafın bir kısmı yanlış, bir kısmı ise doğrudur.”[7]
Eşheb de şöyle demiştir:
“İmam Malik’e, ashabtan sika ravinin rivayet ettiği hadisi alan kimse hakkında, bu alışında onun için genişlik görüyor musun?” diye soruldu.
İmam Malik şu cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki, doğruyu bulmadıkça, hayır. Doğru ise ancak tektir. Farklı iki görüşün her ikisi de nasıl doğru olacak?! Hayır! Doğru, ancak bir tanedir.”[8]
İmam Şafiî’nin izleyicilerinden Müzenî de şöyle diyor: “Allah Rasûlü’nün sahâbîleri, ihtilafa düşmüşler ve birbirlerinin hatalarını dile getirerek, görüşlerini tenkid etmişlerdir. Onların hepsinin görüşleri doğru olsaydı, bu şekilde davranmazlardı. Hz. Ömer (r.a.), Übey b. Ka’b ile İbn Mes’ûd’un tek elbiseyle namaz kılma hususunda ihtilafa düşmelerine öfkelenmiştir. Übey şöyle diyordu: “Tek elbiseyle namaz kılmak güzeldir.” Buna karşılık İbn Mes’ûd şöyle diyordu: “Bu, elbise az bulunurken böyledir.” Bunun üzerine Hz. Ömer kızarak dışarı çıkar ve şöyle der: “Allah Rasûlü’nün sahâbesinden görüşlerine itibar edilen iki kişi ihtilafa düştü. Übey doğru söylemiş; İbn Mes’ûd ise, doğruya ulaşamamıştır. Fakat ben bundan sonra bu konuda birinin daha ihtilaf ettiğini duyarsam, ona yapacağımı biliyorum.”[9]
İmam Müzenî şöyle diyor:
“İhtilafı caiz gören ve bir konuda içtihat eden iki âlimden birinin helâl, diğerinin de haram dediği durumda her ikisinin de içtihadında doğruyu bulduğunu iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: “Bunu sen Kitap ve Sünnet’e dayanarak mı yoksa kıyas yaparak mı söylüyorsun?” Şayet “Kitap ve Sünnet’e dayanarak söylüyorum.” derse, ona şöyle denilir: “Kitap, ihtilafı yasakladığı hâlde sen bunu Kitap ve Sünnet’e dayanarak nasıl söyleyebilirsin? Şayet “Kıyasa dayanarak söyledim.” derse, bu kez ona şöyle denilir: “Kitap ve Sünnet, ihtilafı yasakladığı hâlde sen ihtilafın caiz olmasını Kitap ve Sünnet’e nasıl kıyas edersin? Âlim bir yana, akıllı hiçbir insan bunu doğru bulmaz.”[10]
Biri çıkıp şu itirazı dile getirebilir: “İmam Malik’ten, doğrunun tek olup, birden çok olamayacağına dair aktardığın görüş, Üstad ez-Zerkâ’nın “el-Medhalü’l-fıkhî” adlı kitabında (1/89) yer alan şu rivâyete ters düşmektedir:
“Ebû Cafer el-Mansur ve ondan sonra Harun Reşid, İmam Malik’in mezhebini ve onun “el-Muvatta” isimli kitabını, Abbasi Devleti’nin anayasası yapmak istediler. Fakat İmam Malik buna izin vermeyerek, şöyle dedi:
“Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) ashabı dinin ayrıntı ve furuât konularında ihtilafa düştüler ve farklı bölgelere dağıldılar. Onların hepsi görüşünde isabet etmiştir.”
Ben ona cevap olarak diyorum ki: İmam Malik’ten aktarılan bu olay meşhur ve bilinen bir şeydir. Ancak onun sözünün sonunda yer alan “Onların hepsi görüşünde isabet etmiştir” cümlesinin, incelediğim kaynaklarda ve rivayetlerde aslını bulamadım.[11] Yalnız Ebû Nuaym’ın “el-Hilye” (6/ 332)’de tahriç ettiği rivayet var ki, bu rivayetin senedinde de Mikdam b. Davud bulunmaktadır. Zehebî bu kişiyi “ed-Duâfâ” adlı kitabında zikretmiştir. Bu rivayetin metni ise: “Her biri, kendine göre görüşünde isabet etmiştir.” şeklindedir. “Kendine göre” sözü, “el-Medhal”deki rivayetin tahrif edilmiş olduğunu göstermektedir. Nasıl olmasın ki! Bu rivayet, İmam Malik’ten, güvenilir ravilerin nakletmiş olduğu, “Doğru tektir, birden çok olamaz.” görüşüne ters düşmektedir. Sahâbe ve tâbiûn müçtehitlerinin tamamı, dört müçtehit imam ve diğerleri de bu görüştedir.
İbn Abdülber de bu konuda şöyle diyor (2/88):
“Şayet birbirine ters iki görüş de doğru olsaydı, selef âlimleri içtihatlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerini hataya düşmekle itham etmezlerdi. Mantık, bir şeyin zıttıyla birlikte doğru olmasını kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiş:
Aynı anda iki zıddın birlikte varlığını ispat
En çirkin muhal yapmaktır
Burada şu itiraz öne sürülebilir: Bu sözün İmam Malik’e ait olmadığı kesinlikle biliniyorsa, o zaman İmam Malik el-Mansur’un, halkın “el-Muvatta” etrafında birleştirilmesi isteğine niçin karşı çıksın ve onun bu isteğini geri çevirsin?
Bu itiraza da cevap olarak diyorum ki:
Bu konuda gördüğüm en güzel rivayet, İbn Kesir’in, “Şerhu İhtisâri Ulûmi’l-hadîs” adlı kitabında yer verdiği rivayettir (s.31). Bu rivayette İmam Malik şöyle demektedir:
“İnsanlar hadisleri derleyip, toplamışlar ve bizim ulaşamadığımız bilgilere sahip olmuşlardır.”
Bu söz, Allah rahmet etsin, İbn Kesir’in de dediği gibi, İmam Malik’in ilim ve insaftaki olgunluğunu göstermektedir.
Böylelikle ihtilafın her türünün kötü olup, rahmet olmadığı anlaşılmıştır. Fakat insan her türlü ihtilaftan dolayı sorguya çekilemez ve kınanmaz. Mezhebe bağlılıkta aşırılık gösterenlerin ihtilafı gibi ihtilaflardan dolayı hesaba çekilir ve kınanırken, sahâbîlerin ve onlara tâbi olan müçtehit imamların ihtilafı gibi ihtilaflardan dolayı hesaba çekilmez ve sorgulanmaz. Allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve onlara tâbi olmakta başarılı kılsın.
Böylece sahâbenin ihtilafının taklitçilerin ihtilafı gibi olmadığı ortaya çıkmıştır.
Onların ihtilafının özü şudur:
Sahâbîler zorunlu olarak ihtilafa düşmüşlerdir. Fakat bunun yanı sıra onlar ihtilafı hoş karşılamamışlar ve mümkün oldukça ondan uzak durmuşlardır.
Taklitçilere gelince; onlar, büyük bir kısmında ihtilaftan kurtulma imkânları bulunmasına rağmen ittifak etmiyorlar, hatta bunun için en küçük bir çaba bile göstermiyorlar. Aksine ihtilafı benimsiyorlar. Bundan dolayı iki ihtilaf birbirinden farklıdır.
İşte bu, sebepleri itibariyle iki ihtilafın farkıdır.
Rivayetler itibariyle farklılığa gelince, bu daha da açıktır. Çünkü sahâbe, dinin ayrıntı/ikincil konularında bilinen ihtilaflarına rağmen toplumsal birlik ve bütünlüğü korumaya son derece titizlik gösteriyorlardı. Toplumsal birlik ve bütünlüğü bozacak her türlü şeyden mümkün olduğunca uzak duruyorlardı. Meselâ, onlardan bazıları besmelenin namazda açıktan okunmasının meşru olduğunu savunurken, bazıları bunun meşru olmadığını savunuyordu. Yine bazıları namazda rükûya giderken ve rükûdan doğrulurken elleri kaldırmanın müstehab olduğunu, diğer bazıları ise bunun aksini benimsiyordu. Kimileri kadına dokunmakla abdestin bozulacağı, kimileri ise bozulmayacağı görüşünde idi. Ama bütün bunlara rağmen onların hepsi aynı imamın arkasında birlikte namaz kılıyor ve mezhebinin (görüşünün) farklı oluşunu öne sürerek herhangi bir imamın arkasında namaz kılmaktan kaçınmıyordu.
Taklitçilerin ihtilafı ise, bunun tam zıttına bir karakter gösteriyor. Bu ihtilafın bir sonucu olarak müslümanlar, İslâm’ın kelime-i şehadetten sonra en büyük rükûnunda ihtilaf ettiler. Bu rükûn, namazdır. Onlar, toplu hâlde aynı imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlar. Öne sürdükleri delilleri de şu: “O imamın namazı, onunla ters düşen mezhepteki kişiye göre bâtıl veya en küçük ihtimalle mekruhtur.” Başkaları gibi biz de bu tür olayları işitmiş ve görmüşüzdür.[12] Günümüzde bazı meşhur mezheplere ait kitaplar, farklı mezhepteki imamın arkasında namaz kılmanın bâtıl veya mekruh olduğunu yazarken, bu tür olaylar nasıl işitilip görülmesin ki?! Büyük camilerde dört mezhep için dört ayrı mihrabın bulunması bu ihtilafın bir sonucudur. Buralarda birbirinin ardından dört imam namaz kıldırmaktadır. Bir grup namaz kılarken, diğer grubu kendi imamını beklerken görürsün.
Hatta Hanefîlerlerle Şafiîler arasında evliliğin yasaklanması örneğinde görüldüğü üzere bazı taklitçiler arasında ihtilaf, daha büyük boyutlara varmıştır. Daha sonra Hanefîlerden meşhur bir kişi (o da “Müfti’s-sakaleyn” diye tanınan şahıs) çıkıp, Hanefî kişilerin Şafiîlerle evlenebileceğine dair fetva verdi. O, bu fetvasının dayanağını şu sözüyle açıklamıştır: “Onları Ehl-i kitap olarak kabul edebiliriz.”[13] Bu sözden anlaşılan -ki, onların yanında metinlerden anlaşılan mâna muteberdir-, bunun aksinin yani Şafiîlerden birinin Hanefî bir kızla evlenmesinin caiz olmadığıdır. Zira Ehl-i kitap bir erkeğin müslüman bir kadınla evlenmesi caiz değildir.
Bunlar, akıllı insana, sonradan gelen âlimlerin ihtilafını ve ihtilafta diretmelerinin kötü sonucunu açıkça gösteren birçok örnekten sadece iki tanesidir. Selefin ihtilafı ise bunun tersinedir. Onların ihtilafının ümmet üzerinde hiçbir kötü etkisi olmamıştır. Bu sebeple onlar, sonradan gelen âlimlerin aksine, dinde ihtilafa düşmeyi yasaklayan âyetlerin kapsamı dışında bulunmaktadırlar. Allah hepimizi doğru yoluna ulaştırsın.
Keşke onların ihtilaflarının zararı sadece kendi içlerinde kalsaydı da ümmet-i davetten[14] hiçkimseye taşmasaydı. O zaman tehlike biraz daha az olurdu. Fakat ne yazık ki, bu ihtilaf, kendilerini aşarak, değişik ülkelerdeki kâfirlere kadar gitmiş ve onların Allah’ın dinine grup grup girmelerine mani olmuştur. Üstad Muhammed Gazali’nin “Zalâmün mine’l-garb” adlı kitabında şöyle bir olay anlatılır (s. 200):
“Amerika’daki Brinstonn Üniversitesi’nde toplanan bir kongrede konuşmacılardan biri, -müsteşrikler ve İslâmî blokla ilgililenenler arasında çokça yaygın olan- şu soruyu yöneltti:
“Müslümanlar davet ettikleri İslâm’ı tanımlamak için dünyanın karşısına hangi öğretiyle çıkacaklar?
İslâm’ı, Sünnîlerin anladığı bir İslam öğretisiyle mi yoksa İmamiye ve Zeydiye’den oluşan Şia’nın anladığı bir İslam öğretisiyle mi tanımlayacaklar?
Kaldı ki, bunların da her biri kendi içlerinde ihtilafa düşmüşlerdir.
Bazen bunlardan bir grup, bir mesele hakkında reformcu ve yenilikçi bir yaklaşım ortaya koyarken, diğer bir grup, tutucu ve katı bir yaklaşım sergiler.
Kısaca; İslâm davetçileri, davet ettikleri insanları tereddütte bırakmaktadırlar. Çünkü onların bizzat kendileri de tereddüt içindedirler.”[15]
Allâme Muhammed Sultan el-Ma’sûmî’nin “Hediyyetü’s sultân ilâ müslimî bilâdi Câbân” adlı risalesinin önsözünde de şöyle bir olay anlatılmaktadır:
“Uzakdoğu’daki Japonya’nın Tokyo ve Osaka kentlerinde yaşayan müslümanlardan bana şöyle bir soru geldi. Özetle diyorlar ki:
“İslâm dininin aslı ve esası nedir? Sonra mezhebin mânası nedir? İslâm’la şereflenen birinin dört mezhepten birine girmesi zorunluluk mudur? Yani Malikî, Hanefî veya Şafiî olması yahut başka bir mezhebe girmesi gerekli midir, değil midir?
Çünkü burada, bu konuda büyük bir ihtilaf ve derin bir anlaşmazlık ortaya çıktı. İhtilaf ve anlaşmazlığın meydana gelişi şu şekilde oldu:
Japonya’nın ileri gelen aydınlarından bir grup, İslâm dinine girmek ve imanla şereflenmek istemiş ve Tokyo’da bulunan İslâm cemiyetine bunu iletmişlerdi. Hindistanlı grup şöyle dedi: “Bunların Ebû Hanife’nin mezhebini seçmeleri gerekir; çünkü o ümmetin kandilidir.” Endonezyalı grup şöyle dedi: “Hayır, onların Şafiî olmaları gerekir.”
Japonlar, bu tartışmayı duydukları zaman büyük bir şaşkınlık geçirmişler ve müslüman olmaktan vazgeçmişlerdir. Böylece mezhep problemi, onların müslüman olmalarına engel olmuştur.”
3-Bazıları da şu iddiayı ortaya atmış: Sizin davet etmiş olduğunuz yol, Sünnet’e tâbi olmak ve müçtehit imamların Sünnet’e ters düşen sözlerini terk etmek; onların görüşlerini mutlak sûrette terk etmek, içtihat ve görüşlerinden istifade etmemek mânasına geliyor.
Bunlara diyorum ki: Bu iddia, doğru olmaktan çok uzak; hatta açıkça asılsız ve gerçek dışıdır. Nitekim daha önce geçen sözlerden bu net olarak anlaşılmaktadır. Çünkü bu sözlerin hepsi bu iddianın aksini göstermektedir. Biz sadece, mezhepleri din edinmemeye ve onları Kur’an ve Sünnet’in yerine koymamaya davet ediyoruz. Anlaşmazlıkları giderirken veya aniden meydana gelen, alışılmamış olayların ve yeni gelişmelerin hükümlerini belirlerken sadece mezheplerin görüşlerine başvurmayalım, diyoruz. Nitekim günümüzün sözde fıkıhçıları böyle yapıyorlar. Onlar, doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırdetmek için Kitap ve Sünnet’e başvurmaksızın sadece mezheplerden yola çıkarak aile hukuku, evlenme, boşanma ve bunlar dışındaki konularda yeni birtakım hükümler koymaktadırlar. Bunu yaparlarken de hareket noktaları; “Ümmetin ihtilafı rahmettir”(!) prensibi, ruhsatlara, kolaylıklara sarılma ve kendilerince maslahatı gözetmek oluyor. Allah rahmet etsin, Süleyman et-Teymî’nin sözü ne kadar güzel:
“Her âlimin ruhsatıyla amel edersen, bütün kötülükler sende toplanır.”
Bu sözü İbn Abdülber de rivâyet etmiş ve ardından şöyle demiştir (2/91–92):
“Bu görüş üzerinde icma olup, bu konuda herhangi bir ihtilafın meydana geldiğini bilmiyorum.”
Bizim kabul etmeyip reddettiğimiz şey, gördüğün gibi icmaya uygundur.
Kitap ve Sünnet’te hakkında nass bulunmayan veya açıklanmaya muhtaç konulardaki ihtilaflarda müçtehit âlimlerin görüşlerine başvurarak, onlardan istifade edip, yardım almayı biz de reddetmiyor; aksine bunu emrediyor ve buna özendiriyoruz. Çünkü bunda, Kitap ve Sünnetle, doğru yolda ilerlemek isteyen kimse için fayda olduğunu umuyoruz.
Allâme İbn Abdülber şöyle diyor (2/172):
“Ey kardeşim! Temel kaynaklar olan Kitap ve Sünnet’i muhafaza edip, onlara özen göstermelisin. Bilmelisin ki, kim Kur’an’ın hükümlerini ve Sünnet’i muhafazada titizlik gösterirse, fakihlerin görüşlerini dikkate alıp, bunları içtihatlarında yardımcı ve hüküm çıkarmada rehber edinirse, birçok anlama gelebilecek kapalı ifadelere açıklayıcı yaparsa, fakihlerin hiçbirini, uyulması zorunlu sünnetleri taklit edercesine, düşünmeden araştırmadan taklit etmezse, sünnetleri ezberleme ve anlama konusunda âlimlerin görüşleriyle yetinmeyip, araştırma ve anlamada onların yolunu takip ederse, çalışmalarından dolayı onları şükranla, görüşlerinin çoğunda doğruyu yakaladıkları için de övgüyle anarsa, kendilerinde olduğu üzere onları da yanılma ve hatalardan uzak görmezse… İşte bu kişi, selef-i salihînin yolunu izlemiş, doğruyu bulmuş ve Hz. Peygamber’in Sünnet’ine ve onun ashabının çizgisine tâbi olmuş kimsedir.”
Her kim de araştırıp düşünmekten kaçınırsa, açıkladığımız gerçeklerden yüz çevirirse, kendi görüşünden dolayı Sünnet’e aykırı davranırsa, onları kendi bakış açısına uygun yoruma sokarsa, işte bu kişi de, hem kendisi sapmış, hem de başkalarını saptırmıştır. Aynı şekilde bütün bunları bilmeden, cahilce fetva vermeye kalkışan kişi de, daha kör ve yolca daha sapıktır:
İşte bu haktır, bunda hiçbir gizlilik yoktur
Bırak beni dar sokaklara sokma
4-Bazı taklitçiler arasında yaygın olan ve mezhebe açıkça ters düşen Sünnet’e uymaktan onları alıkoyan bir zan daha vardır. Bu, onların: "Sünnet’e uymak, tâbi olunan mezhebin sahibini hatalı kabul etmeyi gerektirir. Mezhep imamını hatalı kabul etmek ise, onu kötülemektir. Müslümanların sıradan bir ferdini bile kötülemek caiz değilken, bir müçtehit âlim nasıl kötülenebilir?!" biçimindeki zanlarıdır.
Buna şöyle cevap verilebilir: Bu düşünce bâtıl ve yanlıştır. Bu düşüncenin sebebi; Sünnet’i anlamaya çalışmaktan kaçınmaktır. Yoksa Hz. Peygamber “Hakim için, içtihat ederek (meseleyi veya davayı inceleyerek) hüküm verip isabet ettiği zaman iki ecir, yanıldığı zaman bir ecir vardır.”[16] buyururken, akıllı bir müslüman böyle bir sözü nasıl söyleyebilir. Bu hadis-i şerif, bu zannı reddetmekte ve açıkça ortaya koymaktadır ki, “Falan müçtehit yanıldı” sözü, dinî anlayışta, “Falan müçtehit bir sevap aldı” anlamına gelmektedir. Müçtehidin içtihadında yanıldığını söyleyenler, bu hatasından dolayı onun sevap aldığına inanırlarken, müçtehidin yanıldığını söylemek, onu kötülemek anlamına nasıl gelebilir?! Kuşkusuz bu zan, yanlış, gerçeğe ters bir düşüncedir ve benimseyen herkesin tevbe etmesi gereklidir. Yoksa bu düşüncenin sahibi olan kişi, müslümanları kötülemiş olur. Hem sadece sıradan bir müslümanı değil; sahâbenin, tabiûnun ve ondan sonra gelen neslin ileri gelen müçtehit âlimlerini de kötülemiş olur. Çünkü biz kesin olarak biliyoruz ki, bu büyük kişiler de zaman zaman birbirlerinin hatalarını dile getirmişler ve birbirlerinin görüşlerini reddetmişlerdir.[17] Öyleyse aklı başında bir insan, onların bu tutumlarına bakarak, onların birbirlerini kötülediklerini söyleyebilir mi? Aksine Allah Rasûlü (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir’in bir rüyaya yaptığı yorumu hatalı bulmuş ve şöyle demiştir: “Yorumunun bir kısmında isabet ettin; ama bir kısmında da yanıldın.”[18] Şimdi Allah Rasûlü (s.a.v.), bu sözüyle Hz. Ebû Bekir’i kötülemiş mi olmaktadır?
Bu kuruntunun kötü etkilerinden biri de, bu düşünceyi benimsemiş olan insanları, mezheplerine ters düşen sünnetlere uymaktan alıkoymasıdır. Çünkü onlara göre; Sünnet’e uymak, mezhep imamını kötülemek; Sünnet’e aykırı düşse dahi mezhep imamına tâbi olmak ise, ona saygı göstermek ve onu yüceltmek anlamına gelmektedir. Bu yüzden onlar, mezhep imamını kötülemiş olmamak gibi bir kuruntudan hareketle onları taklit etmekte ısrar ediyorlar.
Onlar bu kuruntuları yüzünden, yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını unutuyorlar -unutmazlıktan geliyorlar demiyorum-. Biri bir itirazda bulunsa ve şöyle dese: “Eğer birine uymak, ona saygı göstermek ve ona muhalefet etmek de onu kötülemek anlamına geliyorsa, Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) Sünnet’ine aykırı davranmayı kendiniz için nasıl caiz görürsünüz ve Sünnet’e ters düştüğü bir konuda Sünnet’i bırakarak mezhep imamına uyarsınız?! Hâlbuki o imam, günahtan ve yanılmaktan korunmuş değildir. Ayrıca onu kötülemek, küfür de değildir. Eğer size göre; mezhep imamına muhalefet etmek, onun görüşünün aksine davranmak, onu kötülemek anlamına geliyorsa, Allah Rasûlü’ne muhalefet etmenin, onun Sünnet’ine aykırı davranmanın onu kötülemek olduğu daha açıktır. Hatta Allah korusun, bu, küfrün ta kendisidir.” Evet, biri böyle bir itirazda bulunsa, hiçbir cevap veremezler. Ancak eskiden beri onların bazılarından duymakta olduğumuz şu bir tek söz hariç: “Biz Sünnet’i mezhep imamımıza duyduğumuz güvenden dolayı terk ettik. Elbette o, Sünnet’i bizden daha iyi biliyor.”
Bu düşünceye çeşitli yönlerden cevap verilebilir. Ancak o zaman da bu önsözde sözü çok uzatmış oluruz. Bu yüzden ben burada bu yönlerin sadece birini ele alıp, cevabı o yönden vereceğim. Bu Allah’ın izniyle çok net ve kesin bir cevap olacaktır:
Ben diyorum ki, Sünnet’i sizden daha iyi bilen kişi, sadece sizin mezhep imamınız değildir. Aksine Sünnet’i sizden daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce başka imamlar da vardır. Sahih Sünnet sizin mezhebinizin görüşüne ters olarak gelmişse ve bu yüzlerce imamdan biri o Sünnet’i esas alarak onunla amel etmişse, bu durumda Sünnet’e uymak size kesinlikle vacip olmaktadır. Çünkü biraz önce söylediğiniz sözünüz burada geçerli değildir. Zira sizinle aykırı düşüncede olanlar da bu durumda sizin düşüncenizin tersine diyeceklerdir ki: “Biz, bu Sünnetle, onu esas alıp, onunla amel eden imama güvenerek amel ediyoruz.” Hâl böyle olunca, Sünnetle amel eden imama uymak, Sünnet’e aykırı görüş öne süren imama uymaktan daha iyidir. Allah’ın izniyle bu, hiçbir kapalılığı bulunmayan, çok net ve açık bir düşüncedir.
Buna dayanarak şunu söyleyebilirim:
Bizim bu kitabımız, Hz. Peygamber’in namazının nasıl olduğu konusunda ondan (s.a.v.) sabit olan Sünnet delilleri içerdiği için hiç kimsenin bunlarla amel etmemek için mazereti olamaz. Çünkü bu kitapta, âlimlerin ittifakla terk ettikleri bir konu yoktur. Onların bu kitapta yer alan Sünnetlerle amel etmeme hususunda ittifak etmeleri mümkün değildir. Aksine bu kitapta yer alan Sünnetlerle âlimlerden bir grup mutlaka amel etmiştir. Amel etmeyen de mazeret sahibidir ve bir sevap almıştır; çünkü bu Sünnet ya kendisine ulaşmamıştır veya ulaşmışsa da delil kabul edilebilecek bir yolla gelmemiştir. Yahut âlimler nezdinde bilinen başka mazeretler sebebiyle o Sünnetle amel etmemiştir. Fakat o âlimden sonra bir müslümana bu Sünnet ulaşmışsa, o müslümanın sahih Sünnet’i bırakarak, o âlimin görüşüyle amel etmede hiçbir mazereti olamaz. Aksine yanlış olma ihtimali olmayan o delile tâbi olmak, ona farzdır. İşte bu önsözün hedef ve amacı budur.
Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne uyun. Ve bilin ki, Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.”[19]
Allah gerçeği söyler. O doğru yola ulaştırır. O ne güzel bir dost ve ne güzel bir yardımcıdır. Allah, Hz. Muhammed’e; onun ailesine ve ashabına salât ve selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
Dımaşk, 20.05.1381 Hicrî
Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî
[1] Enfal, 46
[2] Rum, 31-32.
[3] Hud, 118-119.
[4] Bu konuda ayrıntılı bilgi için daha önce geçen kaynağa bakınız.
[5] Bkz. İbn Hazm, “el-İhkâm”; Dehlevî, “Hüccetullâh’il-bâliğa” ya da bu konuya dair kaleme aldığı kitabı “Ikdü’l-cîd fî ahkâmi’l-içtihâd ve’t-taklîd”.
[6] Bkz. el-Münâvî, “Feyzü’l-kadîr” (1/209); “Silsiletü’l-ehâdîsi’d-daîfe” (1/ 76-77).
[7] İbn Abdülberr, “Câmiu beyâni’l-ilm” (2/81-82).
[8] a.g.e. (2/82, 88-89).
[9] a.g.e. (2/83-84).
[10] a.g.e. (2/89).
[11] Bkz. İbn Abdülberr, “el-İntikâ” (41); Hâfız İbn Asâkir, “Keşfü’l-muğattâ fi fadli’l-Muvatta” (s.6,7); Zehebî, “Tezkiretü’l-huffâz” (1/195).
[12] Bkz. “Mâ lâ yecûzu’l-hilâfu fîhî”, sekizinci bölüm (s. 65-72). Orada, değindiğimiz bu konulara dair birçok örnek vardır. Bu örneklerin bazıları kimi Ezher âlimlerinde meydana gelmiştir.
[13] “el-Bahru’r-râik”.
[14] Kendilerine İslâm davetinin sunulacağı, müslüman olmayan muhatap kitle. -Mütercim.
[15] Şimdi ben diyorum ki: Gazali’nin, “Fıkıhçılar İle Hadisçiler Arasında Sünnet” kitabı gibi, son dönemlerinde kaleme aldığı pek çok yazısı, onun da “şaşkın, kafası karışık” davetçilerden olduğunu ortaya koymuştur. Bundan önce de gerek bazı fıkhî meselerlerde yaptığımız karşılıklı tartışmalardaki konuşmalarında ve gerekse kaleme aldığı bazı kitaplarında bu kafa karışıklığını ve onun, Sünnet’ten ayrılıp hadisleri sahih veya zayıf kabul etmede aklını hakem ve belirleyici kabul ettiğini fark etmiştik. O, hadislerin sahih veya zayıf oluşuna ilişkin değerlendirmelerinde Hadis ilmine ve bu ilmin prensiplerine bağlı kalmadığı gibi bu alanın uzman âlimlerinin görüşlerine de başvurmazdı. Aksine hoşuna giden hadisi gerçekte zayıf dahi olsa sahih kabul ediyor; hoşuna gitmeyen hadisi de gerçekte sahih ve müttefekun aleyh dahi olsa zayıf olarak niteliyordu! Onun bu tutumunu, “Fıkhu’s-sîre” adlı kitabının (dördüncü baskı) hadislerinin tahricini yaptığım sırada kaleme aldığım önsöze yaptığı yorumda bir şekilde görebilirsin. Halbuki tahrice, Ezherli bazı kardeşlerimizin vesilesiyle ondan gelen istek üzerine başlamıştım. Bu tahrici, Sünnet’e ve siyere önem verdiği ve Sünnet’e ondan olmayan şeylerin karışmasını önlemek için istediğini sanmıştım. “Bu kitaptaki Hadisler” başlığıyla yaptığı yorumda, hadisleri tahricimden memnun olduğunu söylüyor ve zayıf hadisleri kabul ve sahih hadisleri reddederken izlediği metodu hakkında bilgi veriyordu. Onun bu yöntemi hadisin sadece metnini esas alıyordu. O böylelikle okuyucuya, bir insandan diğerine değişiklik gösteren göreceli tenkide açık olduğu sürece bu ilmî tahricin kendi nazarında mutlak bir kıymetinin olmadığını hissettirmek istiyordu. Ona göre; tenkide açık olduğu için, birinin kabul ettiğini, bir başkası reddebileceği gibi bunun aksi de mümkündü. Halbuki bu düşüncenin sonunda din, sadece kişisel görüş ve düşüncelerle şekillenen keyfî arzu ve isteklerden ibaret bir şeye dönüşmektedir. Bu nedenle bu tutum, bütün İslam âlimlerinin ittifakla kabul ettikleri “İsnad dindendir. İsnad olmasaydı dileyen dilediğini söylerdi.” prensibine aykırıdır. Ne var ki, Gazalî’nin, “Fıkhu’s-sîre” adlı kitabında hadislerinin çoğunda yaptığı bundan ibarettir. Yaptığım tahrici inceleyen herkesin açıkça göreceği üzere söz konusu kitabında bulunan hadislerin çoğu mu’dal ve mürseldir. Müsned olanların da senedleri zayıf olduğu için o rivâyetler de sahih değildir. Durum bundan ibaretken, kendini beğenmiş bir edayla söz konusu yorumunda şöyle diyor:
“Dosdoğru metoda bağlı kalmaya ve saygın kaynaklara dayanmaya özen gösterdim. Bu alanda güzel bir iş yaptığımı ve kitabıma titiz, ihtiyat sahibi âlimlerin hoşnutlukla kabul edebilecekleri rivâyetleri aldığımı düşünüyorum.”!
Böyle diyor! Fakat ona: “İçtihadında takip ettiğin usûl ve prensip nedir? Bu usûl ve prensip, siyer çalışmalarında sahih rivâyetlerin tespit edilebileceği tek yol olan “Hadis Usulü İlmi” midir?” diye sorulsa, “kişisel değerlendirmeler”den başka cevabı olmayacaktır. Bu durumun yol açacağı bozukluk ve yozlaşmaya biraz önce işaret ettik. Bu düşüncemizin doğruluğunun delili de; onun senedi sahih olmayan hadisleri sahih olarak kabul edip, senedi sahih olanları hatta Buhârî ve Müslim’in sahih dediklerini de zayıf olarak kabul etmesidir. Nitekim yukarıda bahsettiğim ve kitabın dördüncü baskısıyla basılan önsözde bunları dile getirdim. Ancak daha sonraki Daru’l-Kalem (Şam) baskısında ve başka baskılarda maalesef bu önsözü kitaptan çıkardı. Bu tavrı, bazı kimselerin zihinlerinde, onun bu tahrici yaptırmaktaki gerçek amacının, Sünnet’e hizmet eden, onu koruyan, kişisel bakış açılarıyla değil ilmî prensipler ışığında hadislerin sahihini zayıfından ayıran âlimlerin çabalarını takdir eden okuyucular arasında kitabının rağbet görmesini sağlamak olduğu düşüncesine yol açmıştır. Nitekim Gazalî bu kitabında ve en son kaleme aldığı “Fıkıhçılar İle Hadisçiler Arasında Sünnet” adlı kitabında böyle yapmıştır. Artık insanlar açıkça anlamışlardır ki, o metod olarak Mutezile ekolünü izlemektedir. Hadis âlimlerinin Sünnet’e hizmet ve hadislerin sahih veya zayıf olduklarına ilişkin olarak uzun yıllar gösterdikleri çaba ve değerlendirmelerin, esas ve prensiplerin onun nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü o, hiçbir esas ve prensibe bağlı kalmaksızın dilediği hadisi almakta, dilediğini de reddetmektedir! Birçok faziletli âlim (Allah hepsinden razı olsun) ona karşı cevaplar yazdılar, onun kafa karışıklığını ve sapmalarını ayrıntılı bir şekilde ele alıp açıkladılar. Dostumuz Dr. Rebî b. Hâdî el-Medhalî’nin, Afganistan’da yayımlanan “el-Mücahid” dergisinde (sayı: 9-11) kaleme aldığı yazı ile Salih b. Abdülaziz b. Muhammed Âl-i eş-Şeyh’in “el-Mi’yar li-ilmi’l-Gazalî” (Gazali’nin İlminin Ölçüsü) adlı küçük kitabı, gördüğüm en güzel cevap yazılarıdır.
[16] Buhârî, Müslim.
[Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15, (1716); Ebu Dâvud, Akdiye 2, (3574); Tirmizî, Ahkâm 2 (1342), c.2, s.439-440; Nesâî, Kazâ 3, (5346), c.7-8,s.703. Mütercim]
[17] Bkz. İmam Müzenî (s.62?) ve İbn Receb’in (s.54?) biraz önce geçen görüşleri.
[18] Buhârî, Müslim. Hadisin vürûd sebebi ve tahrici için bkz. “el-Ehâdîs-i’s-sahîha” (121).
[Hadisin tam metni
şöyledir: İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Resûlullah (s.a.v.)'a
gelerek şu rüyayı anlattı: "Bu
[19] Enfal, 24.
İslami Okul Okulların En Önemlisi