Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İSLÂM DİNİNİN ÖZELLİKLERİ - Ilmihalhilmidonduren - 2. Sayfa

İSLÂM Dİ­Nİ­NİN ÖZEL­LİK­LE­Rİ

 

1) İslâm Di­ni, Pey­gam­ber­le­rin so­nun­cu­su Hz. Mu­ham­med (s.a.)’e, Al­la­hü Teâlâ ta­ra­fın­dan Ceb­ra­il (a.s.) va­sı­ta­sıy­la gön­de­ril­miş olan vah­yin ta­mamı “va­hiy kâtipleri” ta­ra­fın­dan ya­zıl­mış, mus­haf ha­li­ne ge­ti­ri­len bu ya­zı­lı bel­ge­ler ço­ğal­tı­la­rak, de­ğiş­mek­si­zin gü­nü­mü­ze ka­dar ulaş­mış­tır. Kur’an-ı Ke­rim, Hz. Ebû Bekr’in ha­li­fe­li­ği sı­ra­sın­da, hâfızların ha­fı­za­sın­dan, ya­zan­la­rın ya­zı­sın­dan âyet-âyet, sûre-sûre kont­ro­lü ya­pı­la­rak iki ka­pak ara­sın­da top­lan­mış­tır. “İmam” adı ve­ri­len bu nüs­ha, Hz. Ebu Be­kir’den son­ra, Hz. Ömer, o’nun da ve­fa­tın­dan son­ra kı­zı ve Ra­su­lul­lah (s.a.s)’in eşi Hz. Haf­sa nez­din­de mu­ha­fa­za edil­miş­tir. İş­te bu imam nüs­ha Hz. Os­man dev­rin­de Zeyd b. Sâbit baş­kan­lı­ğın­da­ki bir ko­mis­yon ta­ra­fın­dan beş ve­ya ye­di nüs­ha ola­rak ço­ğal­tıl­mış ve bu nüs­ha­lar; Mek­ke, Kûfe, Bas­ra, Şam, Ye­men ve Bah­reyn’e gön­de­ril­miş­tir. Bu ori­ji­nal nüs­ha­lar­dan ba­zı­sı gü­nü­mü­ze ka­dar ulaş­mış­tır. Eli­miz­de bu­lu­nan Kur’an-ı Ke­rim’ler­le ori­ji­nal­le­ri ara­sın­da her­han­gi bir fark yok­tur. Kur’an’ın sa­hi­bi olan Al­la­hü Teâlâ, onu kı­ya­me­te ka­dar ko­ru­ma­yı üze­ri­ne al­mış­tır.32

Di­ğer semâvî ki­tap­lar böy­le bir ti­tiz­lik­le ko­ru­na­ma­mış ve tah­ri­fa­ta uğ­ra­dı­ğı için ori­ji­nal­lik­le­ri kal­ma­mış­tır.

2) İslâm, Hz. Adem’den be­ri de­vam eden tev­hid zin­ci­ri­nin son hal­ka­sı­nı teş­kil eder. Yer­yü­zün­de­ki bü­tün in­san­la­rı tek Al­lah inan­cı­na ça­ğı­rır ve son Pey­gam­ber Hz. Mu­ham­med’in et­ra­fın­da top­lan­ma­ya da­vet eder.33

3) Fıtrî ve ev­ren­sel bir din­dir. Di­ğer semâvî din­ler bel­li böl­ge ve­ya bel­li asır­la­rın ih­ti­ya­cı­na gö­re in­di­ril­miş­ken, İslâm bü­tün yer­yü­zü hal­kı­nın kı­ya­me­te ka­dar olan ih­ti­yaç­la­rı­na gö­re in­di­ril­miş­tir. Son din ol­du­ğu için de en mü­kem­me­li­dir. Onun esas­la­rı in­san ya­ra­tı­lı­şı­na uy­gun­dur, po­zi­tif bi­lim­le­rin be­lir­le­di­ği pren­sip­ler­le de çe­liş­mez. Çün­kü bü­tün var­lık­la­rı, dün­ya­yı ya­ra­tan Al­la­hü Teâlâ’dır. Kur’an-ı Ke­rim’i in­di­ren de O’dur. Kay­nak bir olun­ca bun­la­rın ara­sın­da çe­liş­me söz ko­nu­su ola­maz.

4) Hz. Pey­gam­ber, ins ve cin­nin pey­gam­be­ri­dir. Di­ğer pey­gam­ber­le­re ve­ya üm­met­le­ri­ne ve­ril­me­yen ba­zı üs­tün­lük­ler ona ve üm­me­ti­ne ih­san edil­miş­tir. Alem­le­re rah­met olu­şu, şe­fa­at ma­ka­mı­nın ve­ri­li­şi, yer­yü­zü­nün onun üm­me­ti­ne mes­cid kı­lın­ma­sı, sa­vaş ga­ni­met­le­ri­nin helâl kı­lın­ma­sı ve bir ay­lık me­sa­fe­de­ki düş­ma­nın kal­bi­ne kor­ku sal­mak­la yar­dım olun­ma­sı bun­lar ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir. Ön­ce­ki pey­gam­ber­ler­den fark­lı ola­rak ve­ri­len bu de­ğer­le­ri Ra­su­lul­lah (s.a.s) Te­buk Gaz­ve­si sı­ra­sın­da as­hab-ı ki­ra­mı­na açık­la­mış­tır.

5) İslâm ırk, renk, dil ve ser­vet far­kı gö­zet­mek­si­zin in­sa­na in­san ola­rak de­ğer ver­miş, üs­tün­lü­ğün an­cak iman, takvâ ve ahlâk gü­zel­li­ğin­den do­la­yı ola­bi­le­ce­ği­ni be­lirt­miş­tir. Bu yüz­den, ara­bın arap ol­ma­ya­na, be­ya­zın si­ya­ha takvâ dı­şın­da üs­tün­lü­ğü yok­tur. Her­kes Hz. Adem’in so­yun­dan gel­miş ve Adem de top­rak­tan ya­ra­tıl­mış­tır. Al­la­hü Teâlâ Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ey in­san­lar, biz si­zi bir er­kek ve bir ka­dın­dan ya­rat­tık, bir­bi­ri­ni­zi ta­nıma­nız için de si­zi mil­let­le­re ve ka­bi­le­le­re ayır­dık. Al­lah (C.C.) ka­tın­da en şe­ref­li­niz tak­va­da en üs­tün ola­nı­nız­dır.”34

6) İslâm iç­ki­yi, ku­ma­rı, te­fe­ci­li­ği, zi­na­yı, ya­lan söy­le­me­yi, zu­lüm ve hak­sız­lık yap­ma­yı ya­sak­la­mış, iyi­li­ği, yar­dım­laş­ma­yı, ada­le­ti, yok­sul­la­rı ve düş­kün­le­ri gö­zet­me­yi em­ret­miş­tir. Rasûlullah (s.a.s); kom­şu­su aç­ken, tok ola­rak sa­bah­la­ya­nın; ken­di­si için se­vip ar­zu et­ti­ği şey­le­ri, di­ğer mü­min kar­deş­le­ri için de se­vip ar­zu et­me­ye­nin ger­çek mü­min ola­ma­ya­ca­ğı­nı ha­ber ver­miş­tir.

7) İslâm be­den ve ruh te­miz­li­ği­ni is­te­miş­tir. Gün­de beş va­kit na­maz için alı­nan ab­dest ve haf­ta­da en az bir de­fa alı­nan boy ab­des­ti ile el­bi­se ve iba­det ya­pı­la­cak yer­le­rin te­miz tu­tul­ma­sı, kü­çük ve bü­yük ab­dest boz­duk­tan son­ra­ki te­miz­lik­ler, ye­mek­ten ön­ce ve son­ra el­le­rin yı­kan­ma­sı, diş­le­rin mis­vak­lan­ma­sı maddî te­miz­lik ör­nek­le­rin­den­dir. Na­maz ab­des­ti i­le gu­sül ab­des­ti ay­nı za­man­da manevî te­miz­lik ni­te­li­ğin­de­dir.

İn­sa­nın be­den te­miz­li­ği­nin ima­nın ya­rı­sı ol­du­ğu, te­miz ola­nın rız­kı­nın ge­niş­le­ye­ce­ği ve sağ­lık ka­za­na­ca­ğı ha­dis-i şe­rif­le bil­di­ril­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber de te­miz­li­ği se­ver, te­miz gi­yi­nir, ko­ku sü­rü­nür, saç­la­rı­nı ta­rar, ye­mek­ten ön­ce ve son­ra el­le­ri­ni yı­kar­dı. Yü­ce Al­lah’ın ona ilk emir­le­rin­den bi­ri; “Ey bü­rün­müş sa­rı­nan, kalk ar­tık, inan­ma­yan­la­rı azap­la kor­kut, Rab­bi­ni bü­yük ta­nı; el­bi­se­le­ri­ni de te­miz­le”35 ol­muş­tur. Özel­lik­le ağız te­miz­li­ği­ne dik­kat eden Al­lah el­çi­si bu ko­nu­da şöy­le bu­yur­muş­tur: “Üm­me­ti­me güç­lük ol­ma­ya­ca­ğı­nı bil­sey­dim, her na­maz­da mis­vak kul­lan­ma­la­rı­nı em­re­der­dim.”36

İn­sa­nın ru­hu, özü­nü ve as­lı­nı teş­kil eder. Be­den yal­nız ru­ha kı­lıf ve onu mad­de ve fi­zik alem olan dün­ya­da ta­şı­yı­cı­lık gö­re­vi ifa eder. Dün­ya­da be­den­le ya­pı­lan iba­det, ta­at, ha­yır, ha­se­nat ve di­ğer sa­lih amel­ler ru­hun ter­bi­ye ve yü­cel­me­si için­dir. Al­la­hü Teâlâ’ya kul­luk, zi­kir, şü­kür, hamd ve tes­bih sa­ye­sin­de kal­bin tas­fi­ye ve tez­ki­ye­si müm­kün ha­le ge­lir. Kalb bu sa­ye­de gu­rur, ki­bir, ha­sed, ya­lan, kin, gaf­let ve dalâlet kir­le­rin­den arı­nır. İlâhî nur­la ay­dın­la­nır. Ken­di­ni ta­nı­yın­ca Rab­bi­ni ta­nır. Kal­bin hu­zu­ra ka­vuş­ma­sı an­cak Yü­ce Al­lah’ı zi­kir­le ger­çek­le­şir. Kur’an-ı Ke­rim’de;“Dik­kat et, kalb­le­rin hu­zu­ra ka­vuş­ma­sı ma­ne­vi ra­hat­lı­ğa er­me­si,an­cak Al­lah’ın zik­ri ile olur.”37 bu­yu­ru­lur.

8) İslâm, ilim öğ­ren­me­yi, rı­zık için ça­lı­şıp ka­zan­ma­yı iba­det say­mış, dün­ya ile ahı­ret ara­sın­da bir den­ge ku­ra­rak her iki­si için ça­lış­ma­yı em­ret­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de ilk inen ayet-i ce­li­le­de; “Ya­ra­tan Rab­bi­nin adıy­la oku”38 bu­yu­rul­muş­tur. Ra­su­lul­lah (s.a.s), ilim is­te­me­nin her müs­lü­ma­na, farz ol­duğu­nu bildirmiş39 dün­ya­sı için ahı­re­ti­ni, ahi­re­ti için dün­ya­sı­nı ter­ket­me­ye­nin en ha­yır­lı kim­se ol­du­ğu­nu ha­ber ver­miş­tir. Yü­ce Al­lah, dün­ya ve ahi­re­te yö­nel­me­nin öl­çü­sü­nü şöy­le be­lir­le­miş­tir: “Al­lah’ın sa­na ver­miş ol­du­ğu ni­met­ler­le ahi­ret yur­du­nu gö­zet. Dün­ya­da­ki na­si­bi­ni de unut­ma. Al­lah’ın sa­na yap­tı­ğı iyi­lik gi­bi, sen de baş­ka­la­rı­na iyi­lik­te bu­lun. Yer­yü­zün­de boz­gun­cu­luk çı­kar­ma. Çün­kü Al­lah boz­gun­cu­la­rı sev­mez.”40

9) İslâm’da amel­le­rin mak­bul ol­ma­sı için hür ira­dey­le ya­pıl­ma­sı ge­re­kir. Kor­ku ve teh­dit al­tın­da iş­le­nen fi­il­den do­la­yı so­rum­lu­luk bu­lun­maz. Bu zor­la­ma iman­la il­gi­li ol­sa bi­le iş­ken­ce gö­ren kim­se, ruh­sa­ta uy­ma hak­kı­na sa­hip­tir. Ni­te­kim, Mek­ke müş­rik­le­ri, iş­ken­ce ile öl­dü­rü­len ilk İslâm şe­hid­le­ri Ya­sir ve Sü­mey­ye’den son­ra, oğul­la­rı Am­mar b. Ya­sir’e zor­la din­den çık­ma­yı ge­rek­ti­ren söz­ler söy­let­mek is­te­di­ler. İş­ken­ce­ye da­ya­na­ma­yan Am­mar, on­la­rın is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­di. Son­ra ge­lip, du­ru­mu arz edin­ce, Pey­gam­ber (s.a.s) ken­di­si­ne; “Ar­kan­da ne var­dı, Ey Am­mar” di­ye sor­muş, o da; “kö­tü­lük var­dı; se­ni kö­tü­lük­le, on­la­rın tan­rı­la­rı­nı da iyi­lik­le an­ma­dık­ça be­ni bı­rak­ma­dı­lar.” di­ye ce­vap­lan­dır­mış­tır. Hz. Pey­gam­ber; “kal­bi­ni na­sıl bul­dun” de­miş; Am­mar ise; “İman­la do­lu bul­dum” ce­va­bı­nı ve­rin­ce, Hz. Pey­gam­ber (s.a.s); “On­lar sa­na ay­nı şe­yi ya­par­lar­sa, sen de ay­nı şe­yi tek­rar ede­bi­lir­sin” bu­yur­muş­tur.41 Si­lah­la zor­la­nan kim­se­nin,söy­le­di­ği söz­ler­den do­la­yı bir so­rum­lu­lu­ğu­nun bu­lun­ma­dı­ğı Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le açık­la­nır: “Kal­bi iman­la do­lu ol­du­ğu hal­de, inkâra zor­la­nan dı­şın­da kim iman et­tik­ten son­ra Al­lah’ı inkâr eder, kal­bi­ni inkâra açık tu­tar­sa, Al­lah’ın ga­za­bı on­la­rın üze­rin­de­dir. Bun­la­ra bü­yük bir azap da var­dır.”42

Yi­ne Mek­ke müş­rik­le­ri iki müs­lü­ma­nı ölüm­le teh­did et­miş­ler, bi­ri­si­ni di­nin­den dön­me­di­ği için öl­dür­müş­ler, di­ğe­ri dış­tan küf­rü ka­bul ede­rek ölüm­den kur­tul­muş­tu. Du­rum Ra­su­lul­lah (s.a.s)’a ar­ze­di­lin­ce, öl­dü­rü­len şa­hıs hak­kın­da; “O şe­hid­le­rin en üs­tü­nü ve cen­net­te be­nim ar­ka­da­şım­dır”43 bu­yur­muş­tur.

10) İslâm’a da­vet me­to­dun­da zor­la­ma, bas­kı, kor­kut­ma ve iş­ken­ce yok­tur. İn­san­la­rın sev­gi ve ik­na yo­luy­la İslâm’a gö­nül ver­me­si asıl­dır. Hz. Pey­gam­ber’in ir­şad sı­ra­sın­da ken­di­si­ne sert, ka­ba ve say­gı­sız­ca dav­ra­nan­la­ra kar­şı bi­le yu­mu­şak, mer­ha­met­li ve na­zik dav­ran­dı­ğı bi­lin­mek­te­dir. Ta­if­li­ler­ce taş­lan­dı­ğı ve ayak­la­rı kan için­de kal­dı­ğı hal­de, on­la­rın he­la­kı için bed­dua et­me­miş ve gö­rev­li me­le­ğe; “Ben in­san­la­rı he­lak et­mek için de­ğil, on­la­ra rah­met ola­rak gel­dim. Bun­lar ger­çe­ği bil­mi­yor­lar” di­ye ce­vap ver­miş­tir.

Kur’an-ı Ke­rim’de İslâm’a da­vet me­to­du şöy­le be­lir­le­nir: “İn­san­la­rın Rab­bi­nin yo­lu­na hik­met­le, gü­zel öğüt­le da­vet et. On­lar­la mü­ca­de­le­ni en gü­zel yol han­gi­si ise onun­la yap. Şüp­he­siz ki, Rab­bin, yo­lun­dan sa­pan kim­se­yi en iyi bi­len­dir. O, hi­da­ye­te eren­le­ri de en iyi bi­len­dir.”44 İslâm’a da­ve­tin, vic­dan­la­ra bas­kı sa­yı­la­bi­le­cek şe­kil­de ya­pıl­ma­sı ya­sak­lan­mış­tır. “Din­de zor­la­ma yok­tur, doğ­ru yol, sa­pık­lık­tan ay­rı­lıp bel­li ol­muş­tur. Ar­tık kim az­gın şey­ta­nı in­kar edip Al­lah’a ina­nır­sa o, kop­ma­yan bir kul­pa ya­pış­mış­tır. Şüp­he­siz Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir.”45

11) İslâm, top­lu­mun sağ­lık­lı bir ya­pı­ya ka­vu­şup, bu ha­li­nin sü­rek­li ola­rak de­va­mı­nı sağ­la­mak için “iyi­li­ği emir ve kö­tü­lük­ten ne­hiy” esa­sı­nı ge­tir­miş­tir. Bir İslâm top­lu­mun­da, müs­lü­man da­i­ma iyi, gü­zel ve ha­yır­lı olan iş­le­rin ya­nın­da­dır. Kö­tü, çir­kin ve za­rar­lı olan iş­le­rin de ta­bii ola­rak kar­şı­sın­da­dır. Böy­le­ce İslâm top­lu­mun­da iyi­lik­ler ken­di­li­ğin­den güç bu­lur ve ya­yı­lır. Kö­tü­lük­ler ise güç­len­me imkânını bu­la­maz. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “İna­nan er­kek­ler ve ka­dın­lar bir­bi­ri­nin dos­tu­dur­lar. On­lar iyi­li­ği em­re­der­ler, kö­tü­lük­ten me­ne­der­ler. Na­ma­zı kı­lar­lar, ze­ka­tı ve­rir­ler. İş­te Al­lah, on­la­ra rah­met ede­cek­tir.”46 Baş­ka bir ayet­te, ta­rih­te İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­nın, iş­le­mek­te ol­duk­la­rı kö­tü­lük­ler­den bir­bi­ri­ni vaz­ge­çir­me­ye ça­lış­ma­ma­sı is­yan et­me­si ve aşı­rı git­me­si yü­zün­den la­ne­te uğ­ra­dık­la­rı bil­di­ri­lir.47

Kö­tü­lü­ğe en­gel ol­ma­da iz­le­ne­cek yo­lu Rasûlullah (s.a.s) şöy­le be­lir­le­miş­tir: “Siz­den bi­ri­niz bir kö­tü­lük gör­dü­ğü za­man onu eliy­le de­ğiş­tir­sin. Bu­na gü­cü yet­mez­se di­liy­le, onun kö­tü ol­du­ğu­nu söy­le­sin. Bu­na da gü­cü yet­mez­se kal­biy­le o işi kö­tü gör­sün. Bu so­nun­cu­su ima­nın en za­yıf de­re­ce­si­dir.”48

12) Bir islâm ül­ke­sin­de müs­lim ve gay­ri müs­lim bü­tün te­bea ha­kim önün­de eşit hak­la­ra sa­hip olur­lar. Zim­met eh­li sa­yı­lan gayr-i müs­lim­ler ken­di din­le­ri­nin sağ­la­dı­ğı hak­la­ra da sa­hip olur­lar. Ev­len­me­le­ri, bo­şan­ma­la­rı, iba­dat ve ta­at­la­rı ken­di din­le­ri­ne gö­re de­vam eder.

13) İslâm ken­di aley­hi­mi­ze ol­sa bi­le doğ­ru­luk­tan ay­rıl­ma­ma­yı is­te­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s), Al­lah’ın hü­küm­le­ri­ni uy­gu­la­ma­da in­san­lar ara­sın­da hiç­bir za­man bir ay­rı­ca­lık gö­zet­me­miş­tir. Ni­te­kim soy­lu bir ai­le­ye men­sup olan el-Es­ved kı­zı Fa­tı­ma, hır­sız­lık yap­mış­tı. Bu­na ce­za ve­ril­me­si, Ku­reyş’e ağır gel­di ve af­fe­dil­me­si için Al­lah el­çi­si­ne çok sev­di­ği Zeyd oğ­lu Usa­me’yi ara­cı ola­rak gön­der­di­ler. Bu du­rum­dan hoş­nut ol­ma­yan Al­lah’ın Ra­su­lü şöy­le bu­yur­du: “Siz­den ön­ce­ki­ler şu yüz­den he­lak ol­muş­lar­dır: Soy­lu bi­ri suç iş­le­di­ği za­man onu af­fet­ti­ler, za­yıf bi­ri suç iş­le­di­ği za­man ise onu ce­za­lan­dır­dı­lar. Al­lah’a ye­min ol­sun ki, Mu­ham­med’in kı­zı Fa­tı­ma da çal­sa şüp­he­siz eli­ni ke­se­rim.”49

Hz. Ebû Be­kir, ilk ha­li­fe se­çil­di­ği gün, gö­re­ve baş­lar­ken mü­min­le­re şöy­le hi­tab et­miş­ti: “Si­zin en za­yı­fı­nız, baş­ka­sı üze­rin­de bu­lu­nan hak­kı­nı alıp ken­di­si­ne ve­rin­ce­ye ka­dar ya­nım­da en kuv­vet­li­niz­dir. En kuv­vet­li­niz de, onun üze­rin­de bu­lu­nan bir hak­kı alıp hak sa­hi­bi­ne ve­rin­ce­ye ka­dar ya­nım­da en za­yı­fı­nız­dır.”

14) İslâm bü­tün mü­min­le­ri kar­deş ilân et­miş­tir. Mek­ke’den Me­di­ne’ye hic­ret­le, mu­ha­cir­le­re ka­pı­la­rı­nı açan en­sar, on­lar­la ma­lı­nı pay­laş­mış, öz kar­deş­ten ile­ri yar­dım­laş­ma ör­nek­le­ri ya­şan­mış­tır. Ne­sep kar­deş­li­ği, iman kar­deş­li­ği ile bir­leş­me­di­ği tak­dir­de iki kan kar­de­şin yol­la­rı ay­rı­lır. Dün­ya­da dost ola­ma­dık­la­rı gi­bi ahi­ret­te de ken­di sı­kın­tı­la­rı ile baş­ba­şa ka­lır­lar. İman kar­deş­li­ği ise, gö­nül­den sev­gi­ye da­ya­nır, dost­luk do­ğu­rur. Al­lah için sev­me­yi ve se­vil­me­yi öğ­re­tir. Ki­şi de ahı­ret­te sev­di­ği ile be­ra­ber­dir. İş­te as­hab-ı ki­ram bir­bi­ri­ni sev­me­de ve Al­lah Ra­su­lü’nün et­ra­fın­da top­lan­ma­da bir bi­na­nın tuğ­la­la­rı gi­bi bir­bir­le­ri­ne ke­net­len­miş­ler­di. Bu bir­lik ve kar­deş­lik­ten kuv­vet do­ğu­yor, ken­di­le­rin­den kat kat üs­tün düş­ma­nı ye­ni­yor­lar­dı. Çün­kü on­lar Al­lah’ın ipi­ne top­lu­ca sa­rıl­mış ve Al­lah’ın yar­dı­mı­na maz­har ol­muş bah­ti­yar bir top­lu­luk­tu.

İş­te bir­ka­çı­na işa­ret et­ti­ği­miz bu ge­nel çiz­gi­ler İslâm’ın ev­ren­sel ni­te­lik­li bir din ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. İn­san Hak­la­rı Ev­ren­sel Be­yan­na­me­si’nde yer alan il­ke­ler ve ben­ze­ri pek çok pren­sip da­ha ye­din­ci mi­la­di asır­da İslâmiyet ta­ra­fın­dan or­ta­ya ko­nul­muş­tur. İn­san­lı­ğın bu­gün ula­şa­ma­dı­ğı; ırk, renk, dil gi­bi ay­rı­lık­lar­dan do­la­yı in­san­la­rın kı­nan­ma­ma­sı ve fark­lı mu­a­me­le­ye ta­bi tu­tul­ma­ma­sı esa­sı­nı İslâm ba­şa­rıy­la ger­çek­leş­tir­miş­tir. Si­ya­hın be­yaz­la, ara­bın acem­le, zen­gi­nin yok­sul­la, ami­rin me­mur­la yan­ya­na ve omuz omu­za beş va­kit ve cu­ma na­ma­zın­da ay­nı saf­ta bu­luş­ma­sı, dün­ya müs­lü­man­la­rı­nın bu kay­naş­ma­yı hac ve­ya um­re sı­ra­sın­da da­ha ev­ren­sel bi­çim­de ger­çek­leş­tir­me­si sı­nır­la­rı aşan kar­deş­lik gö­rün­tü­le­ri­dir.