Allah’a İman - Fıkıh - Ilmihalhilmidonduren - 9. Sayfa
I - ALLAH’A İMAN
1) Yüce Allah ve Güzel İsimleri:
Kâinatı ve kâinatta bulunan tüm varlıkları yaratan, koruyan, yöneten ve devam ettiren Allahü Teâlâ’dır. O, başlangıcı olmayan, sonu bulunmayan, açıkta olan, gizli bulunan, herşeye gücü yeten, herşeyi bilen, işiten, gören, dileyen ve dilediğini yapandır. Allah araz olmadığı gibi, cisim, cevher, sûret ve şekil de değildir. Bir şeyin parçası, cüz’ü ve bileşiği de değildir. Sınırı yoktur, cins ve keyfiyet ile nitelenemez. Mekândan münezzehtir, üzerinden zaman geçmez. Her yerde her an bulunur ve her şey O’nun gözü önündedir. O, gözleri görür, fakat gözler O’nu idrak edemez. Hiçbir şey O’na benzemez. Eşi, dengi ve benzeri yoktur. Bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymada tek yetkili, övülmeye, itaat ve ibadet edilmeye lâyık en yüce varlık Allahü Teâlâ’dır.
“Lafza-i Celâl” denilen Allah kelimesi, Cenab-ı Hakk’ın zat, sıfat ve fiillerini hep birlikte ifade eder. Bütün kemal sıfatları bu kelimede toplanmıştır. Dilcilerin kuvvetli görüşüne göre, bu kelime arapça olup, herhangi bir kelimeden türemiş değildir. Yalnız Cenâb-ı Hakk’a ait özel isimdir. İkil veya çoğulu yoktur. Bir dilde, cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Ancak çeşitli dillerde Allahü Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı; Farsça’da Hudâ; İngilizce’de God; Fransızca’da Dieu gibi. Bu isimler “Allah” gibi özel isim olmayıp; İlâh, Rab, Ma’bud gibi cins isimlerdir. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”; rabbın çoğuluna “erbâb”; Farsça’da Hudâ’nın çoğuluna “Hudâyân” denildiği gibi, Türkçe’de de “ilâhlar, rabler, ma’budlar ve tanrılar” şeklinde çoğul yapılır. Bu yüzden de tanrı kelimesi, tam olarak Allah kelimesinin yerini tutmaz.
Meselâ; İslâm’ın temel ilkesi olan, “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh yoktur)”, tevhid kelimesi, terceme edildiği zaman“(İlâhtan başka ilâh yoktur)” şeklini alır ki, Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle terceme edilmiş bulunur. Bu da yanlış bir terceme olur. Çünkü ilâh cins isim, Allah ise özel isimdir. “Tanrıdan başka Tanrı yoktur” tercemesinde de aynı yapıyı görmek mümkündür. Ancak bu durum, yüce yaratıcı kastedilerek başka isimlerin kullanılamayacağı anlamına gelmez. Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin bulunması ve Kur’an-ı Kerim’de en güzel isimlerin O’na ait olduğunun bildirilmesi1, bu isimlerden arzu edilenle veya istenilecek konuya uygun olarak seçilecek bir isimle dua etmenin caiz olduğunu gösterir. Bu isimlerin başka dile tercemesi mümkündür. Bunlardan herbiri Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıyla yakından ilgili ve genel olarak onlardan alınan isimlerdir.
Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen bir hadiste Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah’ın yüz’den bir eksik, yani doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları zikrederse cennete girer. Allah tektir, tek olanı sever”2 Cenâb-ı Hakk’a, bu isimlerle hitab ederek dua edilmesi, duanın kabulüne sebep olur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bu isimlerle duâ edin.”3
Âyet ve hadislerden tespit edilen Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz ismi şunlardır:
1) Allah, 2) Rabb, 3) Rahman, 4) Rahim, 5) el-Melik, 6) el-Kuddûs, 7) es-Selâm, 8) el-Mü’min, 9) el-Müheymin, 10) el-Aziz, 11) el-Cebbâr, 12) el-Mütekebbir, 13) el-Hâlık, 14) el-Bârî, 15) el- Musavvir, 16) el-Gaffâr, 17) el-Kahhar, 18) el,Vehhâb, 19) er-Razzâk, 20) el-Fettâh, 21) el-Alim, 22) el-Kâbıd, 23) el-Bâsıt, 24) el-Hâfıd, 25) er-Rafi’, 26) el-Muizz, 27) el-Müzill, 28) es-Semi’, 29) el-Basîr, 30) el-Hakem, 31) el-Adl, 32) el-Latîf, 33) el-Habîr, 34)el-Halîm, 35) el-Azîm, 36) el-Gafûr, 37) eş-Şekûr, 38) el-Aliyy, 39) el-Kebir, 40) el-Hâfız, 41) el-Mukît, 42) el-Hasîb, 43) el-Celîl, 44) el-Kerîm, 45) er-Rakîb, 46) el-Mucîb, 47) el-Vâsî, 48) el-Hakîm, 49) el-Vedûd, 50) el-Mecîd, 51) el-Bâis, 52) eş-Şehîd, 53) el-Hakk, 54) el-Vekîl 55) el-Kavî, 56) el-Metîn, 57) el-Velî, 58) el-Hamîd, 59) el-Muhsî, 60) el-Mübdî, 61) el-Mu'îd, 62) el-Muhyî, 63) el-Mümît, 64) el-Hayy, 65) el-Kayyûm,66) el-Vâciîb, 67) el-Vâhid, 68) es-Samed, 69) el-Kadir, 70) el-Muktedir, 71) el-Mukaddim, 72) el-Muahhir, 73) el-Evvel, 74) el-Ahir, 75) ez-Zâhir, 76) el-Batın, 77) el-Vâlî, 78) el-Müteâl, 79) el-Birr, 80) et-Tevvâb, 81) el-Müntekim, 82) el-Afüv, 83) er-Raûf, 84) Mâlikü’l-Mülk, 85) Zü’l-Celâli ve’l-İkram, 86) el-Muksit, 87) el-Câmi’, 88) el-Gani, 89) el-Mâcid, 90) el-Mâni’, 91) en-Nûr, 92) el-Hâdî, 93) el-Bedî’, 94) el-Bâkî, 95) el-Vâris, 96) er-Reşîd, 97) es-Sabûr, 98) ed-Dâr, 99) en-Nâfi’ 4
İnsanda Allah fikri ve kutsal bir varlığa bağlanma meyli fıtrî ve doğuştandır. Nitekim Adem (a.s)’in birtakım isim ve bilgilerle mücehhez kılınması ve yeryüzünde Allah'ın bir halifesi yani yeryüzünde O’nun adına hareket edecek bir temsilcisi olarak gönderilmesi bunu gösterir.5
Peşin hükümlerden arınmış ve objektif düşünme yeteneği kazanmış olan akıl, Allah’ın varlığını kavramakta güçlük çekmez. Özellikle yalnızlık ve felâket anlarında ruhun derinliklerindeki bu duygu kendini gösterir.
Kur’an-ı Kerim’de büyük bir sıkıntı, felâket ve darlıkla karşılaşan kimsenin Allah’a yönelişi şöyle tasvir edilir: “İnsana bir zarar dokunduğu zaman yan üstü yatarak veya oturarak yahut ayakta bize yalvarır. Fakat biz onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayı bize hiç yalvarmamış gibi, eski yoluna döner gider.”6
Deniz yolculuğunda karşılaşılan sıkıntılar da yolculara daima Allah’ın varlığını hatırlatır. Ayetlerde bu durum şöyle ifade buyurulur: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide olduğunuz zamanı düşünün: Gemiler, yolcuları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve yolcular bununla sevindikleri bir sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şüphesiz şükredenlerden olacağız.” (derler). Fakat Allah onları selâmete erdirince de, bakarsın ki, yeryüzünde yine haksız yere taşkınlıklarda bulunuyorlar.”7
Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünmek, bunların bir rastlantı sonucu var olamayacağını anlamak için yeterlidir. Gök cisimlerinin dengeli hareketi, galaksilerin akla durgunluk veren büyüklüğü ve ince hesaplarla uzaydaki seyirleri sonsuz kudret sahibi Allah’ın varlığını gösteren delillerdir. Dünyamızdan 1,3 milyon kat daha büyük olan güneşin uzayda her metre kareye 167.400 beygir gücü kadar enerji yayması, bu enerjilerin ancak, iki milyonda biri’nin dünyamıza ulaşması, bu dev enerji kaynağının büyük yıldızlar safına bile girmemesi, bize evrenin büyüklüğü ve onu yaratanın yüceliği hakkında bir fikir vermektedir. Saniyede üçyüz bin kilometre hızla giden ışık üzerinde düşündüğümüzde, dünyamıza 150 milyon km. kadar uzaklıkta bulunan güneşin ışığı 7,5-8 dakikada dünyamıza ulaşırken, en yakın sayılan kutup yıldızı ışığının 40 yılda ulaşması ve dünya yaratılalıdan beri halen ışığı dünyamıza ulaşamamış uzaklıktaki yıldızların belirlenmiş olması, pozitif bilimin Allah’a imanı güçlendiren verilerindendir.
İnsan, yer ve göklerin yaratılışı üzerinde düşünmeye teşvik edilir. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Onlara, gökleri ve yeri kimin yarattığını sorsan, şüphesiz; ‘Allah’ derler. Sen de; ‘el-hamdü lillâl (Hamd, Allah’a mahsustur)’ de”.8 “De ki göklerin ve yerin rabbi kimdir? De ki: “Allah’tır”9
“Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Onu, nasıl yapmış ve nasıl süslemişiz? Onda hiçbir çatlak yoktur. Ve yeri nasıl uzatmışız, tespit edici kazıklar atmışız ve orada gönül açan her türlü çifti bitirmişiz. Bütün bunlar, Allah’a yönelen her kul için bir ibret ve öğüttür.”10
Yüce Allah’a imanın her türlü şüpheden arınmış olması gerekir. Bu konuda her şüphenin karşısında, bu şüpheyi kaldıracak delil bulunur. Bu arada yetmiş iki delille Allah’ın varlığını ispat edecek olan bir âlimin meclisine koşan topluluğa yol kenarındaki yaşlı kadının verdiği şu cevabı dikkate almak gerekir: “Demek ki, bu âlimin Allah’ın varlığı üzerinde yetmiş iki şüphesi varmış, biz Allah’ımıza delilsiz teslim olmuşuzdur.”
Diğer yandan bütün delillerin ve yaratma zincirinin Cenâb-ı Hakk’a bağlanıp, daha ilerisinin düşünülmemesi gerekir. “Allah bütün varlıkları yarattı, fakat Allah’ı kim yarattı?” gibi bir soru yersizdir. Çünkü Allah Teâlâ ezelîdir, başlangıcı yoktur, doğmamış ve yaratılmamıştır. Akıl, sonradan var olmuş şeylerin, bir var edene muhtaç olduğunu ve bu zincirin Allah’ta sona ermesi gerektiğini kabul ve ispat etmiştir. Şeytanın kendisine bu şekilde bir vesvese verdiğini söyleyen bir sahabiye Rasulullah (s.a.s); “Ben Allah’a iman ettim” demekle yetinmesini tavsiye etmiştir.11
2) Allah’ın Sıfatları:
Alemlerin yaratıcısı ve Rabbi Olan Allah’ın güzel isimleri yanında, eşsiz ve benzersiz sıfatları vardır. Allah’a imanın bu sıfatlara imanı da kapsaması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmek sıfatlarıyla olur.
Allah’ın sıfatları ile yaratıklarının sahip olduğu sıfatlar birbirinden farklıdır. Herşeyden önce yaratıklara bazı nitelikleri veren yine Allah’tır. Ancak bu nitelik ve yetenekler varlıklarda sınırlı, vasıtalı ve sonuç olarak Allah’ın yaratması ve yardımıyla iş görebilir.
Allah’ın sıfatları zâtî, sübûtî ve fiilî olmak üzere üçe ayrılır:
a) Zâtî Sıfatlar:
Allah’ın zatıyla birlikte olan, ondan ayrı kabul edilmeyen sıfatlardır. Bunlara “selbî sıfatlar” da denir. Bunlar, Allah’ın yüceliğine, kemaline aykırı, ters gelen sıfatları O’ndan kaldırdığı ve bütün noksan sıfatlardan tenzih ettiği için bu adı almıştır.
Zâtî sıfatlar altı tane olup; vucûd, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetün li’l-havâdis ve kıyam binefsihidir.
aa) Vücûd:
Bu sıfat, Allah’ın var olduğunu ifade eder. Buna “sıfat-ı nefsiye” de denir. Allah olmasaydı hiçbir şey var olamazdı. Kâinâtın varlığı O’nun varlığına en büyük şahittir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir ve ne de yok olabilir. Allahü Teâlâ’ya; varlığının mutlak gerekli olması, var olmayışının mümkün bulunmaması sebebiyle “Vâcibu’l-vücûd” denir.
Varlığın zıddı olan yokluk, Allahü Teâlâ için düşünülemez. Allah’ın varlığı başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp, ilâhi vücûdu zâtının gereğidir. Yukarıda, Allahü Teâlâ’nın varlığı ile ilgili olarak zikrettiğimiz deliler “vücûd” sıfatının da delilleridir.
bb) Kıdem:
Kıdem, başlangıcı olmamak demektir. Allahü Teâlâ’nın öncesi ve başlangıcı yoktur. O kadîm ve ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin Allah’ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah ezelî olmasaydı, sonradan meydana gelmiş olması gerekirdi. Her sonradan olanın bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. Allah’ın varlığı, zatının icabıdır, yani varlığı kendindendir. Çünkü O, Vâcibü’l-vücûd’dur.
Allah’ın ezelî sıfatları: Hayat, ilim, sem’ basar, kudret, kelâm, irade ve meşiyyet, yaratma ve rızık verme’dir.12
Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk’ın ezelî oluşu şöyle beyan edilir: “O, herşeyden öncedir, kendisinden sonra hiçbir şeyin kalmayacağı sondur, varlığı açıktır, gerçek mahiyeti (yaratılanlar için) gizlidir. O herşeyi bilir.”13
Sonuç olarak dünyada ve evrende bütün varlıkların öncesi, bulunmadıkları bir zaman vardır. Allahü Teâlâ ise zaman ve mekândan münezzeh olarak vardır. Zaman kavramı, dünyanın , bazı gezegen, yıldız, yıldız kümesi veya galaksilere göre ortaya çıkan bir süreçtir. Allah için zaman düşünülemeyince geride, evvel ve ahir kalır ki, bu da ezel ve ebedi, başka bir deyimle kıdem ve bekayı ifade eder.
cc) Bekâ:
Sonu olmamak demektir. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Yeryüzündeki her şey yok olucudur, fanidir. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin varlığı ise ebedidir.”14 “O, evvel ve ahirdir.”15 Bu ayetler, Allah’ın ebedî olduğuna delâlet eder.
Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise eksikliktir. Allah bütün eksikliklerden münezzehtir. O, sonsuz kudret sahibidir. O’nu yok edecek bir güç mevcut değildir.
dd) Vahdaniyyet:
Allah’ın bir tek olması demektir. Allah, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tektir.
Allah’ın zatı cüz ve parçalardan oluşmamıştır, cisim değildir, eşi ve benzeri yoktur. Yarattıklarına benzemez. Allah’ın sıfatları da, yaratıklarının sıfatlarına benzemez. Fiillerinde tek oluşu, yaratmada tek olması demektir. Yoktan var etme anlamında yaratma Allah’a aittir.
Allah’ın bir tek oluşu İhlâs suresinde şöyle ifade buyurulur: “De ki: O Allah bir tektir. Allah hiç bir şeye muhtaç değil, herşey O’na muhtaçtır. O doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.”16
Kâinatı yaratan ve yöneten birden fazla ilâh olsaydı, farklı yönde istek ve iradeleri olunca, birisinin dediği gerçekleşir, diğeri aciz kalırdı. Aciz kalan ise ilâh olamaz. İlâhlar arasındaki bu tezatlar kâinatın düzenini bozardı. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök harap olurdu”17 “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır”18 “Bugün mülk kimindir? Bir olan, her şeye hâkim ve kahhâr olan Allah’ındır.”19
Alemde bir düzenin oluşu ve bozulmadan devam edişi, bir tek Allah’ın eseridir. İlâhta birlik, evrende birliği, uyum ve düzeni getirmiştir. Allah’ın ortağı bulunsa bu düzen bozulurdu. Ayette şöyle buyurulur: “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Eğer olsaydı, şüphesiz her tanrı kendi yarattığını kabullenir ve korur, kimisi de diğerine galebe ederdi.”20
İnsanlar tarih boyunca zaman zaman yollarını şaşırarak Allah’ın yanında başka tanrılara da yer vermişlerdir. Buna “şirk (ortak koşma)” denir. Bunu yapana da “müşrik” adı verilir. Şirk koşmak iki türlü olabilir:
1) Allah’ın yanında başka bir varlığı da tanrı kabul etmek. İnsan, put, ağaç, hayvan vb. şeyler gibi.
2) İbadetlerde ve amellerde Allah’a eş, ortak koşmak. Amellere riya, gösteriş karıştırmak gibi.
Allah, müşriklerin nitelendirmesinden münezzehtir. O, çocuk edinmemiştir. O’nun yanında başka bir ilâh yoktur. Olsaydı, yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde belirtiler ortaya çıkar, evrende düzensizlikler görülürdü.
Kur’an-ı Kerim’de hıristiyanların şirkinden şöyle söz edilir: “Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür, diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır.”21 Buna göre, ilâhı; Allah, Mesih İsa ve Rûhu’l-Kudüs olarak üç ilâhı birlikte kabul eden (teslise inanan) hıristiyanlar vahdaniyet inancından uzaklaşmışlardır. “Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih İsa’dır, diyenler kâfir olmuştur”22 ayeti de, onların Allah’a “oğul” isnad ederek düştükleri başka bir şirk halini belirtir.23
Hristiyanların benimsediği gibi üç tane ilâh bulunsaydı, aralarında evreni ve merkez gücü ele geçirmek için bir mücadele kaçınılmaz olurdu. Şu ayette böyle bir varsayımın sonucuna işaret edilir: “De ki; eğer dedikleri gibi Allah’la beraber tanrılar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibi olmaya yol ararlardı. O, onların bu söylediklerinden münezzehtir. Yücedir. Uludur.”24
ee) Muhâlefetün li’l-Havâdis:
Allah’ın, sonradan yaratılan varlıklara benzememesi demektir. Allah hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de Allah’a benzemez. Allah’ın zâtî sıfatlarla yaratıklara benzemesi mümkün değildir. Allah kadimdir, ezelidir. Varlıklar ise sonradan meydana gelmişlerdir. Allah ebedîdir, bâkîdir. Varlıklar ise sonludurlar, ölümlüdürler. Diğer yandan varlıklar bir takım cüz ve parçalardan oluşmuşlardır. Cenâb-ı Hakk’ın zatı için böyle bir şey söz konusu değildir.
Biz, yüce Allah’ı nasıl düşünürsek düşünelim. O, bizim düşündüğümüz, tasavvur ettiğimiz şekillerin hiç birisine benzemez. Çünkü insan, gördüğü, duyduğu ve bildiği varlıkları tasavvur edebilir. Bunlar sonradan yaratılan varlık ve şekiller olur. Allah ise sonradan yaratılanlara benzemez. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Göklerin ve yerin yaratıcısı size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”25
Allah’ın yaratılanlara benzememesi sıfatı; diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, cüz ve parçalardan oluşma, yemek, içmek, oturmak, uyumak, üzüntülü, kederli veya sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder. Bazı ayetlerde zikredilen “Allah’ın eli”, “Allah’ın yüzü”, “Allah’ın arşı istivâ-istilâ etmesi” gibi ifadeler Allah’ın başka varlıklara benzediğine delâlet etmez. Bunlar mecaz anlamında kullanılmıştır. Allah’ın eli: Allah’ın kudreti; Allah’ın yüzü: O’nun zâtı; Arşın üzerine oturma ise: Arşa hakim olma, hükmünü geçirme anlamlarındadır.26
ff) Kıyam Binefsihî:
Varlığı kendisinden olmak demektir. Allahu Teâlâ’nın varlığı kendisin-den olup başkasından değildir. Herşey kendisi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, kendisini yaratacak bir yaratıcıya, oturacağı bir yere, mekâna veya başka bir varlık, cisim veya güce muhtaç değildir. O, Vâcibü’l-Vücûddur. Varlıklar mümkün ve vâcib olmak üzere ikiye ayrılır. Allah’ın dışında bütün görülen veya görülmeyen varlıklar mümkün varlıklardır. Bunların varlıkları ile yoklukları eşittir. Allah dilediği için var olmuşlardır. Yok olmalarını dilerse, o anda yok olurlar. Kur’an-ı Kerim’de varlıkların bu özelliği şöyle ifade buyurulur: “Gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. Her şeyi yaratan ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur. O, bir şeyin olmasını dilediği zaman, O’nun emri sadece “Ol” demektir. O da hemen oluverir.”27
İşte bu varlıkların yaratıcısını akıl zorunlu olarak kabul eder. Bu yüzden de Allah’ın varlığı “vâcib”tir. Akıl başka türlüsünü kabul etmez.
Allah’ın varlığı kendi zâtının gereğidir. O, kendisini Kur’an-ı Kerim’de ne şekilde tanıtmışsa, O’nu o şekilde bilmek ve tanımak zorunluluğu vardır. Yüce Allah’ın kendisini en güzel tanıttığı ayetlerden birisi Ayete’l-Kürsî’dir. Onda şöyle buyurulur: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan, diri, kendi zatıyla mevcut ve yaratıklarını koruyup idare edendir. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise, O’nun ilminden, O’nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O’nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O’nun için zor değildir, o yücedir, büyüktür.”28
Kısaca açıkladığımız bu zâtî sıfatların zıddı Allahü Teâlâ için düşünülemez. Vücûdun zıddı, yokluk; kıdemin zıddı sonradan olmak; bekânın zıddı fena, son bulmak; hiç bir şeye benzememenin zıddı başka varlığa benzemek; vahdaniyetin zıddı, birden fazla olmak; kıyamın zıddı başkasına muhtaç olmak; Allahü Teâlâ için muhal, imkânsız sıfatlardır.29
b) Sübûtî Sıfatlar:
Subûtî sıfatlar zatî olmayıp, zatıyla birlikte bulunan sıfatlardır. Cenâb-ı Hakk, bunların zıdlarıyla da nitelendirilemez. Subûtî sıfatlar zat olmamakla birlikte zattan ayrı da düşünülemezler. Bu yüzden söz konusu sıfatlar için “Allah’ın aynı değildir, gayrı da değildir” denmiştir. Zatın aynı kabul edilse, sıfatları inkâra giden bir yol açılır, gayrı kabul edilse Allah’ın zatında kesret, çokluk söz konusu olur. Bu yüzden; “Sübûtî sıfatlar, Allah’ın zatının ne aynıdır, ne gayrıdır” denmiştir.30
Subûtî sıfatları Maturîdî kelâmcıları 8, Eş’arî kelamcılar ise 7 tane kabul ederler: 1) Hayat, 2) İlim, 3) Semi’, 4) Basar, 5) İrade, 6) Kudret, 7) Kelâm, 8) Tekvîn. Eş’ariler tekvini (yaratma), kudret sıfatıyla birlikte değerlendirirler. Bu sıfatlar üzerinde kısaca duracağız.
1. Hayat:
Allah’ın diri olması demektir. Günlük hayatta, bir fiil, hareket ve eylemi ancak diri olan varlığın yapabildiğini görürüz. Ölünün bir hareketi görülmez. Allah’ın diriliği, yaratıklarda görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir dirilik olmayıp, başlangıcı ve sonu bulunmayan bir dış etken ve desteğe de muhtaç olmayan diriliktir. Ölüm bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın diri olduğu belirtilmiştir: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan, daima diri olan ve yarattıklarını koruyup idare edendir.”31 “Ölmek şanından olmayan, daima diri olan Allah’a dayan.”32
2. İlim:
İlim, Allahü Teâlâ’nın herşeyi bilmesi demektir. Allah alîmdir. Olmuşu, olanı ve olacak şeyleri gerek bütün halinde ve gerekse parça ve ayrıntı olarak bilir. Bu bilgi bir araç ve alete bağlı değildir, Cenâb-ı Hakk’la birlikte vardır, ezelî ve ebedîdir. O’nun ilmi insanların ilmi gibi sınırlı, düşünce, tefekkür ve muhâkemeye dayalı bir ilim değildir. Ezelî ve ebedîdir.
Bazı filozofların, “Allah cüz’î şeyleri bilmez” iddialarını kelâmcılar reddetmiştir. Çünkü böyle bir düşünce tarzı, Allah’a noksanlık isnat etmek olur. Allah ise, bütün noksanlıklardan uzaktır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Siz, sözlerinizi gizleseniz de açıklasanız da birdir. O, kalblerde olanı bilir. Yaratan, yarattığını bilmez mi? O, latîftir, herşeyden haberdardır.”33 “Şüphesiz, Allah herşeyi çok iyi bilir”34 “O, gözlerin hain bakışlarını ve kalblerin gizleyeceği herşeyi bilir.”35
Allah’ın ilminin genişliği ayet-i kerimelerde şöyle ifade buyurulur:
“De ki: ‘Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden denizler biter, bir o kadar denizi yardım olarak katsak da...”36 “Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve yedi deniz daha katılsa da yazılsa, Allah’ın kelimeleri bitmezdi.”37
Varlıkların yaratılışında görülen ince hesap, denge, mantık, hikmet ve fizik kurallar, bunları yaratıp yönetenin herşeyi bilmesini gerektirir.
3. Semi’:
Allah’ın işitme sıfatıdır. Allah her şeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O’nun işitmesinin dışında kalmaz. Allah’ın işitmesi diğer canlıların işitip bilmesine benzemez. Diğer varlıklar işitebilmek için kulak, ses, sesi ileten hava titreşimi ve tel gibi aracılara ihtiyaç duydukları halde, Allah bir aracıya muhtaç olmaksızın duyar. İşitme sıfatı Kur’an-ı Kerim’de genellikle görme (basar) veya bilme sıfatıyla birlikte zikredilmektedir. “Allah işitici ve görücüdür.”38 “Allah işitici ve herşeyi bilicidir.”39
4. Basar:
Allah’ın görme sıfatıdır. Allah herşeyi görür. O’nun görmesinden hiçbir şey gizli kalamaz. Birşeyi görmesi, başka bir şeyi görmesine engel değildir. Bu sıfatın zıddı görmemektir. Görmemek acizliktir. Allah bu gibi eksikliklerden uzaktır. Diğer canlıların görmesi, göz organının ve ışığın bulunması, arada görmeyi önleyen bir engelin olmaması gibi şartlara bağlıdır. Allah'ın görmek için böyle bir şeye ihtiyacı yoktur.
5. İrade:
İrade, Allah’ın dilemesi demektir. Bir şey üzerinde karar kılarak, onu yapmaya azmetmeğe “irade” denir. Allah irade sahibidir ve yaptığı işlerde muhtardır. O’nu herhangi bir işi yapmaya zorlayacak bir güç yoktur. Allah tam ve kâmil bir iradeye sahip olduğu için, bu kâinatı ezelî olan iradesine uygun olarak yaratmıştır. Kâinatta olmuş, olacak ne varsa, hepsi Allah’ın dilemesi ve irade etmesiyle olmuştur ve olacaktır. O’nun her dilediği olur, dilemediği ise olmaz.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Senin Rabbin dilediğini mutlaka yapar”40. Hz. Meryem, bir erkekle ilişkisi olmadığı halde, nasıl çocuk doğuracağını sorunca, Cenâb-ı Hak; “Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O bir şeyin olmasına hükmedince, ona sadece ‘ol’ der ve o da hemen oluverir”41 buyurur. Bazan irade yerine eş anlamlısı olan “meşiyyet” terimi de kulanılır.42
6. Kudret:
Allah’ın herşeye gücünün yetmesi demektir. İrade sahibi olan Yüce Allah, her şeye yeten bir güce sahiptir. Böylece, iradesini yönelttiği şeyi dilediği anda ve nitelikte yaratır veya bu gücüyle var olan şeyi yok da edebilir. O’nun kudreti ilmine ve iradesine uygun olarak tecelli eder. Allah’ın kudreti ezelî ve ebedîdir, varlığı ve yokluğu mümkün olan varlıklara yönelir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Göklerin ve yerin gaybını sadece Allah bilir. Kıyametin kopuşu, ancak bir göz kırpması veya daha kısa bir zaman kadardır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.”43 “O, yaratıkları dilediği kadar arttırır. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.”44
7. Kelâm:
Allah’ın konuşması demektir. Allahü Teâlâ ses, harf, kelime veya cümleye muhtaç olmaksızın konuşma, söyleme sıfatına sahiptir. Allah’ın bir takım peygamberlere gönderdiği semavî kitaplarla, Kur’an-ı Kerim’deki; “Allah Musa ile de bizzat konuştu”45 ayeti “kelâm” sıfatının delilleridir.
Kur’an-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellisidir ve Allah kelâmıdır. Allah’ın kelâm sıfatı kadimdir, ezelidir. Ancak ellerde dolaşan, okunan, yazılan Kur’an, lafız, harf, nazım ve yazı olarak kadim değildir. Ehl-i sünnet, Kur’an-ı Kerim’in kelâm-ı zat-ı ilâhî olması bakımından mahluk olmadığı, ezelî olduğu esasını benimsemiştir.46
8. Tekvîn:
Allah’ın yaratma, yoktan var etme sıfatıdır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelîdir. Allah bu sıfatıyla herhangi bir şeyi yok iken var eder, var olanı da yok eder. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona ‘ol’ dememizdir ve hemen olur”47 Yaratmak gibi, rızık vermek, azap etmek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri tekvîn sıfatına bağlıdır.
c) Fiilî Sıfatlar:
Allahü Teâlâ’nın yukarıda açıkladığımız zatî ve sübûtî sıfatlarından başka rızık verme, ihsan ve ikramda bulunma, rıza, muhabbet, gazap, öldürme ve diriltme gibi zıdlarıyla vasıflanması mümkün olan fiilî sıfatları vardır. Bu sıfatlar da ezelî ve kadimdir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi