Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Allah’a İman - Fıkıh - Ilmihalhilmidonduren - 9. Sayfa

I - AL­LAH’A İMAN

 

1) Yü­ce Al­lah ve Gü­zel İsim­le­ri:

Kâinatı ve kâinatta bu­lu­nan tüm var­lık­la­rı ya­ra­tan, ko­ru­yan, yö­ne­ten ve de­vam et­ti­ren Al­la­hü Teâlâ’dır. O, baş­lan­gı­cı ol­ma­yan, so­nu bu­lun­ma­yan, açık­ta olan, giz­li bu­lu­nan, her­şe­ye gü­cü ye­ten, her­şe­yi bi­len, işi­ten, gö­ren, di­le­yen ve di­le­di­ği­ni ya­pan­dır. Al­lah araz ol­ma­dı­ğı gi­bi, ci­sim, cev­her, sûret ve şe­kil de de­ğil­dir. Bir şe­yin par­ça­sı, cüz’ü  ve bi­le­şi­ği de de­ğil­dir. Sı­nı­rı yok­tur, cins ve key­fi­yet ile ni­te­le­ne­mez. Mekândan mü­nez­zeh­tir, üze­rin­den za­man geç­mez. Her yer­de her an bu­lu­nur ve her şey O’nun gö­zü önün­de­dir. O, göz­le­ri gö­rür, fa­kat göz­ler O’nu id­rak ede­mez. Hiç­bir şey O’na ben­ze­mez. Eşi, den­gi ve ben­ze­ri yok­tur. Bü­tün mül­kün ger­çek sa­hi­bi, emir ve hü­küm koy­ma­da tek yet­ki­li, övül­me­ye, ita­at ve iba­det edil­me­ye lâyık en yü­ce var­lık Al­la­hü Teâlâ’dır.

“Laf­za-i Celâl” de­ni­len Al­lah ke­li­me­si, Ce­nab-ı Hakk’ın zat, sı­fat ve fi­il­le­ri­ni hep bir­lik­te ifa­de eder. Bü­tün ke­mal sı­fat­la­rı bu ke­li­me­de top­lan­mış­tır. Dil­ci­le­rin kuv­vet­li gö­rü­şü­ne gö­re, bu ke­li­me arap­ça olup, her­han­gi bir ke­li­me­den tü­re­miş de­ğil­dir. Yal­nız Cenâb-ı Hakk’a ait özel isim­dir. İkil ve­ya ço­ğu­lu yok­tur. Bir dil­de, cins­le­ri olan var­lık­la­rın isim­le­ri ço­ğul ya­pı­la­bi­lir. An­cak çe­şit­li dil­ler­de Al­la­hü Teâlâ’nın ay­rı ay­rı isim­le­ri ola­bi­lir. Türk­çe’de Tan­rı; Fars­ça’da Hudâ; İn­gi­liz­ce’de God; Fran­sız­ca’da Di­eu gi­bi. Bu isim­ler “Al­lah” gi­bi özel isim ol­ma­yıp; İlâh, Rab, Ma’bud gi­bi cins isim­ler­dir. Arap­ça’da ilâhın ço­ğu­lu­na “âlihe”; rab­bın ço­ğu­lu­na “erbâb”; Fars­ça’da Hudâ’nın ço­ğu­lu­na “Hudâyân” de­nil­di­ği gi­bi, Türk­çe’de de “ilâhlar, rab­ler, ma’bud­lar ve tan­rı­lar” şek­lin­de ço­ğul ya­pı­lır. Bu yüz­den de tan­rı ke­li­me­si, tam ola­rak Al­lah ke­li­me­si­nin ye­ri­ni tut­maz.

Meselâ; İslâm’ın te­mel il­ke­si olan, “Lâ ilâhe illâllah (Al­lah’tan baş­ka ilâh yok­tur)”, tev­hid ke­li­me­si, ter­ce­me edil­di­ği za­man“(İlâhtan baş­ka ilâh yok­tur)” şek­li­ni alır ki, Al­lah ke­li­me­si “ilâh” ke­li­me­siy­le ter­ce­me edil­miş bu­lu­nur. Bu da yan­lış bir ter­ce­me olur. Çün­kü ilâh cins isim, Al­lah ise özel isim­dir. “Tan­rı­dan baş­ka Tan­rı yok­tur” ter­ce­me­sin­de de ay­nı ya­pı­yı gör­mek müm­kün­dür. An­cak bu du­rum, yü­ce ya­ra­tı­cı kas­te­di­le­rek baş­ka isim­le­rin kul­la­nı­la­ma­ya­ca­ğı an­la­mı­na gel­mez. Cenâb-ı Hakk’ın dok­san do­kuz is­mi­nin bu­lun­ma­sı ve Kur’an-ı Ke­rim’de en gü­zel isim­le­rin O’na ait ol­du­ğu­nun bildirilmesi1, bu isim­ler­den ar­zu edi­len­le ve­ya is­te­ni­le­cek ko­nu­ya uy­gun ola­rak se­çi­le­cek bir isim­le dua et­me­nin ca­iz ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Bu isim­le­rin baş­ka di­le ter­ce­me­si müm­kün­dür. Bun­lar­dan her­bi­ri Cenâb-ı Hakk’ın sı­fat­la­rıy­la ya­kın­dan il­gi­li ve ge­nel ola­rak on­lar­dan alı­nan isim­ler­dir.

Ebu Hu­rey­re (r.a)’den nak­le­di­len bir ha­dis­te Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Yü­ce Al­lah’ın yüz’den bir ek­sik, ya­ni dok­san do­kuz  is­mi var­dır. Kim bun­la­rı zik­re­der­se cen­ne­te gi­rer. Al­lah tek­tir, tek ola­nı se­ver”2 Cenâb-ı Hakk’a, bu isim­ler­le hi­tab e­de­rek dua edil­me­si, du­a­nın ka­bu­lü­ne se­bep olur. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “En gü­zel isim­ler Al­lah’ın­dır. O hal­de O’na bu isim­ler­le duâ edin.”3

Âyet ve ha­dis­ler­den tes­pit edi­len Cenâb-ı Hakk’ın dok­san do­kuz is­mi şun­lar­dır:

1) Al­lah, 2) Rabb, 3) Rah­man, 4) Ra­him, 5) el-Me­lik, 6) el-Kuddûs, 7) es-Selâm, 8) el-Mü’min, 9) el-Mü­hey­min, 10) el-Aziz, 11) el-Cebbâr, 12) el-Mü­te­keb­bir, 13) el-Hâlık, 14) el-Bârî, 15) el- Mu­sav­vir, 16) el-Gaffâr, 17) el-Kah­har, 18) el,Vehhâb, 19) er-Razzâk, 20) el-Fettâh, 21) el-Alim, 22) el-Kâbıd, 23) el-Bâsıt, 24) el-Hâfıd, 25) er-Ra­fi’, 26) el-Mu­izz, 27) el-Mü­zill, 28) es-Se­mi’, 29) el-Basîr, 30) el-Ha­kem, 31) el-Adl, 32) el-Latîf, 33) el-Habîr, 34)el-Halîm, 35) el-Azîm, 36) el-Gafûr, 37) eş-Şekûr, 38) el-Aliyy, 39) el-Ke­bir, 40) el-Hâfız, 41) el-Mukît, 42) el-Hasîb, 43) el-Celîl, 44) el-Kerîm, 45) er-Rakîb, 46) el-Mucîb, 47) el-Vâsî, 48) el-Hakîm, 49) el-Vedûd, 50) el-Mecîd, 51) el-Bâis, 52) eş-Şehîd, 53) el-Hakk, 54) el-Vekîl 55) el-Kavî, 56) el-Metîn, 57) el-Velî, 58) el-Hamîd, 59) el-Muhsî, 60) el-Mübdî, 61) el-Mu'îd, 62) el-Muhyî, 63) el-Mümît, 64) el-Hayy, 65) el-Kayyûm,66) el-Vâciîb, 67) el-Vâhid, 68) es-Sa­med, 69) el-Ka­dir, 70) el-Muk­te­dir, 71) el-Mu­kad­dim, 72) el-Mu­ah­hir, 73) el-Ev­vel, 74) el-Ahir, 75) ez-Zâhir,  76) el-Ba­tın, 77) el-Vâlî, 78) el-Müteâl, 79) el-Birr, 80) et-Tevvâb, 81) el-Mün­te­kim, 82) el-Afüv, 83) er-Raûf, 84) Mâlikü’l-Mülk, 85) Zü’l-Celâli ve’l-İk­ram, 86) el-Muk­sit, 87) el-Câmi’, 88) el-Ga­ni, 89) el-Mâcid, 90) el-Mâni’, 91) en-Nûr, 92) el-Hâdî, 93) el-Bedî’, 94) el-Bâkî, 95) el-Vâris, 96) er-Reşîd, 97) es-Sabûr, 98) ed-Dâr, 99) en-Nâfi’ 4

İn­san­da Al­lah fik­ri ve kut­sal bir var­lı­ğa bağ­lan­ma mey­li fıtrî ve do­ğuş­tan­dır. Ni­te­kim Adem (a.s)’in bir­ta­kım isim ve bil­gi­ler­le mü­ceh­hez kı­lın­ma­sı ve yer­yü­zün­de Al­lah'ın bir ha­li­fe­si ya­ni yer­yü­zün­de O’nun adı­na ha­re­ket ede­cek bir tem­sil­ci­si ola­rak gön­de­ril­me­si bu­nu gös­te­rir.5

Pe­şin hü­küm­ler­den arın­mış ve ob­jek­tif dü­şün­me ye­te­ne­ği ka­zan­mış olan akıl, Al­lah’ın var­lı­ğı­nı kav­ra­mak­ta güç­lük çek­mez. Özel­lik­le yal­nız­lık ve felâket an­la­rın­da ru­hun de­rin­lik­le­rin­de­ki bu duy­gu ken­di­ni gös­te­rir.

Kur’an-ı Ke­rim’de bü­yük bir sı­kın­tı, felâket ve dar­lık­la kar­şı­la­şan kim­se­nin Al­lah’a yö­ne­li­şi şöy­le tas­vir edi­lir: “İn­sa­na bir za­rar do­kun­du­ğu za­man yan üs­tü ya­ta­rak ve­ya otu­ra­rak ya­hut ayak­ta bi­ze yal­va­rır. Fa­kat biz onun sı­kın­tı­sı­nı gi­der­di­ği­miz za­man, san­ki ken­di­ne do­ku­nan bir za­rar­dan do­la­yı bi­ze hiç yal­var­ma­mış gi­bi, es­ki yo­lu­na dö­ner gi­der.”6

De­niz yol­cu­lu­ğun­da kar­şı­la­şı­lan sı­kın­tı­lar da yol­cu­la­ra da­i­ma Al­lah’ın var­lı­ğı­nı ha­tır­la­tır. Ayet­ler­de bu du­rum şöy­le ifa­de bu­yu­ru­lur: “Si­zi ka­ra­da ve de­niz­de yü­rü­ten O’dur. Ge­mi­de ol­du­ğu­nuz za­ma­nı dü­şü­nün: Ge­mi­ler, yol­cu­la­rı hoş bir rüzgârla alıp gö­tür­dü­ğü ve yol­cu­lar bu­nun­la se­vin­dik­le­ri bir sı­ra­da, bir­den ge­mi­ye, şid­det­li bir ka­sır­ga ge­lip de, her yer­den ge­len dal­ga­lar on­la­rı sar­dı­ğı ve ar­tık ken­di­le­ri­nin ta­ma­men ku­şa­tıl­dık­la­rı­nı, (bir da­ha kur­tu­la­ma­ya­cak­la­rı­nı) san­dık­la­rı za­man, di­ni yal­nız Al­lah’a hâlis kı­la­rak O’na yal­var­ma­ya baş­lar­lar: “An­dol­sun, eğer bi­zi bun­dan kur­ta­rır­san, şüp­he­siz  şük­re­den­ler­den ola­ca­ğız.” (der­ler). Fa­kat Al­lah on­la­rı selâmete er­di­rin­ce de, ba­kar­sın ki, yer­yü­zün­de yi­ne hak­sız ye­re taş­kın­lık­lar­da bu­lu­nu­yor­lar.”7

Gök­le­rin ve ye­rin ya­ra­tı­lı­şı üze­rin­de dü­şün­mek, bun­la­rın bir rast­lan­tı so­nu­cu var ola­ma­ya­ca­ğı­nı an­la­mak için ye­ter­li­dir. Gök ci­sim­le­ri­nin den­ge­li ha­re­ke­ti, ga­lak­si­le­rin ak­la dur­gun­luk ve­ren bü­yük­lü­ğü ve in­ce he­sap­lar­la uzay­da­ki se­yir­le­ri son­suz kud­ret sa­hi­bi Al­lah’ın var­lı­ğı­nı gös­te­ren de­lil­ler­dir. Dün­ya­mız­dan 1,3 mil­yon kat da­ha bü­yük olan gü­ne­şin uzay­da her met­re kare­ye 167.400 bey­gir gü­cü ka­dar ener­ji yay­ma­sı, bu ener­ji­le­rin an­cak, iki mil­yon­da bi­ri’nin dün­ya­mı­za ulaş­ma­sı, bu dev ener­ji kay­na­ğı­nın bü­yük yıl­dız­lar sa­fı­na bi­le gir­me­me­si, bi­ze ev­re­nin bü­yük­lü­ğü ve onu ya­ra­ta­nın yü­ce­li­ği hak­kın­da bir fi­kir ver­mek­te­dir. Sa­ni­ye­de üç­yüz bin ki­lo­met­re hız­la gi­den ışık üze­rin­de dü­şün­dü­ğü­müz­de, dün­ya­mı­za 150 mil­yon km. ka­dar uzak­lık­ta bu­lu­nan gü­ne­şin ışı­ğı 7,5-8 da­ki­ka­da dün­ya­mı­za ula­şır­ken, en ya­kın sa­yı­lan ku­tup yıl­dı­zı ışı­ğı­nın 40 yıl­da ulaş­ma­sı ve dün­ya ya­ra­tı­la­lı­dan be­ri ha­len ışı­ğı dün­ya­mı­za ula­şa­ma­mış uzak­lık­ta­ki yıl­dız­la­rın be­lir­len­miş ol­ma­sı, po­zi­tif bi­li­min Al­lah’a ima­nı güç­len­di­ren ve­ri­le­rin­den­dir.

İn­san, yer ve gök­le­rin ya­ra­tı­lı­şı üze­rin­de dü­şün­me­ye teş­vik edi­lir. Ayet­ler­de şöy­le bu­yu­ru­lur: “On­la­ra, gök­le­ri ve ye­ri ki­min ya­rat­tı­ğı­nı sor­san, şüp­he­siz; ‘Al­lah’ der­ler. Sen de; ‘el-ham­dü lillâl (Hamd, Al­lah’a mah­sus­tur)’ de”.8 “De ki gök­le­rin ve ye­rin rab­bi kim­dir? De ki: “Al­lah’tır”9

“Üst­le­rin­de­ki gö­ğe bak­mı­yor­lar mı? Onu, na­sıl yap­mış ve na­sıl süs­le­mi­şiz? On­da hiç­bir çat­lak yok­tur. Ve ye­ri na­sıl uzat­mı­şız, tes­pit edi­ci ka­zık­lar at­mı­şız ve ora­da gö­nül açan her tür­lü çif­ti bi­tir­mi­şiz. Bü­tün bun­lar, Al­lah’a yö­ne­len her kul için bir ib­ret ve öğüt­tür.”10

Yü­ce Al­lah’a ima­nın her tür­lü şüp­he­den arın­mış ol­ma­sı ge­re­kir. Bu ko­nu­da her şüp­he­nin kar­şı­sın­da, bu şüp­he­yi kal­dı­ra­cak de­lil bu­lu­nur. Bu ara­da yet­miş iki de­lil­le Al­lah’ın var­lı­ğı­nı is­pat ede­cek olan bir âlimin mec­li­si­ne ko­şan top­lu­lu­ğa yol ke­na­rın­da­ki yaş­lı ka­dı­nın ver­di­ği şu ce­va­bı dik­ka­te al­mak ge­re­kir: “De­mek ki, bu âlimin Al­lah’ın var­lı­ğı üze­rin­de yet­miş iki şüp­he­si var­mış, biz Al­lah’ımı­za de­lil­siz tes­lim ol­mu­şuz­dur.”

Di­ğer yan­dan bü­tün de­lil­le­rin ve ya­rat­ma zin­ci­ri­nin Cenâb-ı Hakk’a bağ­la­nıp, da­ha ile­ri­si­nin dü­şü­nül­me­me­si ge­re­kir. “Al­lah bü­tün var­lık­la­rı ya­rat­tı, fa­kat Al­lah’ı kim ya­rat­tı?” gi­bi bir so­ru yer­siz­dir. Çün­kü Al­lah Teâlâ ezelîdir, baş­lan­gı­cı yok­tur, doğ­ma­mış ve ya­ra­tıl­ma­mış­tır. Akıl, son­ra­dan var ol­muş şey­le­rin, bir var ede­ne muh­taç ol­du­ğu­nu ve bu zin­ci­rin Al­lah’ta so­na er­me­si ge­rek­ti­ği­ni ka­bul ve is­pat et­miş­tir. Şey­ta­nın ken­di­si­ne bu şe­kil­de bir ves­ve­se ver­di­ği­ni söy­le­yen bir sa­ha­bi­ye Ra­su­lul­lah (s.a.s); “Ben Al­lah’a iman et­tim” de­mek­le ye­tin­me­si­ni tav­si­ye et­miş­tir.11

 

   2) Al­lah’ın Sı­fat­la­rı:

Alem­le­rin ya­ra­tı­cı­sı ve Rab­bi Olan Al­lah’ın gü­zel isim­le­ri ya­nın­da, eş­siz ve ben­zer­siz sı­fat­la­rı var­dır. Al­lah’a ima­nın bu sı­fat­la­ra ima­nı da kap­sa­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü Cenâb-ı Hakk’ı bil­mek sı­fat­la­rıy­la olur.

Al­lah’ın sı­fat­la­rı ile ya­ra­tık­la­rı­nın sa­hip ol­du­ğu sı­fat­lar bir­bi­rin­den fark­lı­dır. Her­şey­den ön­ce ya­ra­tık­la­ra ba­zı ni­te­lik­le­ri ve­ren yi­ne Al­lah’tır. An­cak bu ni­te­lik ve ye­te­nek­ler var­lık­lar­da sı­nır­lı, va­sı­ta­lı ve so­nuç ola­rak Al­lah’ın ya­rat­ma­sı ve yar­dı­mıy­la iş gö­re­bi­lir.

Al­lah’ın sı­fat­la­rı zâtî, sübûtî ve fiilî ol­mak üze­re üçe ay­rı­lır:

a) Zâtî Sı­fat­lar:

Al­lah’ın za­tıy­la bir­lik­te olan, on­dan ay­rı ka­bul edil­me­yen sı­fat­lar­dır. Bun­la­ra “selbî sı­fat­lar” da de­nir. Bun­lar, Al­lah’ın yü­ce­li­ği­ne, ke­ma­li­ne ay­kı­rı, ters ge­len sı­fat­la­rı O’ndan kal­dır­dı­ğı ve bü­tün nok­san sı­fat­lar­dan ten­zih et­ti­ği için bu adı al­mış­tır.

Zâtî sı­fat­lar al­tı ta­ne olup; vucûd, kı­dem, be­ka, vah­da­ni­yet, mu­ha­le­fe­tün li’l-havâdis ve kı­yam bi­nef­si­hi­dir.

aa) Vücûd:

Bu sı­fat, Al­lah’ın var ol­du­ğu­nu ifa­de eder. Bu­na “sı­fat-ı nef­si­ye” de de­nir. Al­lah ol­ma­say­dı hiç­bir şey var ola­maz­dı. Kâinâtın var­lı­ğı O’nun var­lı­ğı­na en bü­yük şa­hit­tir. Hiç­bir şey ne ken­di ken­di­ne var ola­bi­lir ve ne de yok ola­bi­lir. Al­la­hü Teâlâ’ya; var­lı­ğı­nın mut­lak ge­rek­li ol­ma­sı, var ol­ma­yı­şı­nın müm­kün bu­lun­ma­ma­sı se­be­biy­le “Vâcibu’l-vücûd” de­nir.

Var­lı­ğın zıd­dı olan yok­luk, Al­la­hü Teâlâ için dü­şü­nü­le­mez. Al­lah’ın var­lı­ğı baş­ka bir var­lık va­sı­ta­sıy­la ol­ma­yıp, ilâhi vücûdu zâtının ge­re­ği­dir. Yu­ka­rı­da, Al­la­hü Teâlâ’nın var­lı­ğı ile il­gi­li ola­rak zik­ret­ti­ği­miz de­li­ler “vücûd” sı­fa­tı­nın da de­lil­le­ri­dir.

bb) Kı­dem:

Kı­dem, baş­lan­gı­cı ol­ma­mak de­mek­tir. Al­la­hü Teâlâ’nın ön­ce­si ve baş­lan­gı­cı yok­tur. O kadîm ve ezelîdir. Geç­mi­şe doğ­ru ne ka­dar gi­di­lir­se gi­dil­sin Al­lah’ın var ol­ma­dı­ğı bir za­man dü­şü­nü­le­mez. Eğer Al­lah ezelî ol­ma­say­dı, son­ra­dan mey­da­na gel­miş ol­ma­sı ge­re­kir­di. Her son­ra­dan ola­nın bir ya­ra­tı­cı­ya ih­ti­ya­cı var­dır. Al­lah’ın var­lı­ğı, za­tı­nın ica­bı­dır, ya­ni var­lı­ğı ken­din­den­dir. Çün­kü O, Vâcibü’l-vücûd’dur.

Al­lah’ın ezelî sı­fat­la­rı: Ha­yat, ilim, sem’ ba­sar, kud­ret, kelâm, ira­de ve me­şiy­yet, ya­rat­ma ve rı­zık ver­me’dir.12

Kur’an-ı Ke­rim’de Cenâb-ı Hakk’ın ezelî olu­şu şöy­le be­yan edi­lir: “O, her­şey­den ön­ce­dir, ken­di­sin­den son­ra hiç­bir şe­yin kal­ma­ya­ca­ğı son­dur, var­lı­ğı açık­tır, ger­çek ma­hi­ye­ti (ya­ra­tı­lan­lar için) giz­li­dir. O her­şe­yi bi­lir.”13

So­nuç ola­rak dün­ya­da ve ev­ren­de bü­tün var­lık­la­rın ön­ce­si, bu­lun­ma­dık­la­rı bir za­man var­dır. Al­la­hü Teâlâ ise za­man ve mekândan mü­nez­zeh ola­rak var­dır. Za­man kav­ra­mı, dün­ya­nın , ba­zı ge­ze­gen, yıl­dız, yıl­dız kü­me­si ve­ya ga­lak­si­le­re gö­re or­ta­ya çı­kan bir sü­reç­tir. Al­lah için za­man dü­şü­nü­le­me­yin­ce ge­ri­de, ev­vel ve ahir ka­lır ki, bu da ezel ve ebe­di, baş­ka bir de­yim­le kı­dem ve be­ka­yı ifa­de eder.

cc) Bekâ:

So­nu ol­ma­mak de­mek­tir. Al­lah ebedîdir, var­lı­ğı­nın so­nu yok­tur. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Yer­yü­zün­de­ki her şey yok olu­cu­dur, fa­ni­dir. Celâl ve ik­ram sa­hi­bi olan Rab­bi­nin var­lı­ğı ise ebe­di­dir.”14 “O, ev­vel ve ahir­dir.”15 Bu ayet­ler, Al­lah’ın ebedî ol­du­ğu­na delâlet eder.

Var­lı­ğı­nı de­vam et­ti­re­me­me aciz­lik­tir. Aciz­lik ise ek­sik­lik­tir. Al­lah bü­tün ek­sik­lik­ler­den mü­nez­zeh­tir. O, son­suz kud­ret sa­hi­bi­dir. O’nu yok ede­cek bir güç mev­cut de­ğil­dir.

dd) Vah­da­niy­yet:

Al­lah’ın bir tek ol­ma­sı de­mek­tir. Al­lah, za­tın­da, sı­fat­la­rın­da ve fi­il­le­rin­de tek­tir.

Al­lah’ın za­tı cüz ve par­ça­lar­dan oluş­ma­mış­tır, ci­sim de­ğil­dir, eşi ve ben­ze­ri yok­tur. Ya­rat­tık­la­rı­na ben­ze­mez. Al­lah’ın sı­fat­la­rı da, ya­ra­tık­la­rı­nın sı­fat­la­rı­na ben­ze­mez. Fi­il­le­rin­de tek olu­şu, ya­rat­ma­da tek ol­ma­sı de­mek­tir. Yok­tan var et­me an­la­mın­da ya­rat­ma Al­lah’a ait­tir.

Al­lah’ın bir tek olu­şu İhlâs su­re­sin­de şöy­le ifa­de bu­yu­ru­lur: “De ki: O Al­lah bir tek­tir. Al­lah hiç bir şe­ye muh­taç de­ğil, her­şey O’na muh­taç­tır. O do­ğur­ma­mış­tır ve do­ğu­rul­ma­mış­tır. Hiç­bir şey O’na denk de­ğil­dir.”16

Kâinatı ya­ra­tan ve yö­ne­ten bir­den faz­la ilâh ol­say­dı, fark­lı yön­de is­tek ve ira­de­le­ri olun­ca, bi­ri­si­nin de­di­ği ger­çek­le­şir, di­ğe­ri aciz ka­lır­dı. Aciz ka­lan ise ilâh ola­maz. İlâhlar ara­sın­da­ki bu te­zat­lar kâinatın dü­ze­ni­ni bo­zar­dı. Bu du­rum Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le be­lir­ti­lir: “Yer­de ve gök­te, Al­lah’tan baş­ka ilâhlar bu­lun­say­dı, yer ve gök ha­rap olur­du”17 “Al­lah’tan baş­ka bir ya­ra­tı­cı var mı­dır”18 “Bu­gün mülk ki­min­dir? Bir olan, her şe­ye hâkim ve kahhâr olan Al­lah’ın­dır.”19

Alem­de bir dü­ze­nin olu­şu ve bo­zul­ma­dan de­vam edi­şi, bir tek Al­lah’ın ese­ri­dir. İlâhta bir­lik, ev­ren­de bir­li­ği, uyum ve dü­ze­ni ge­tir­miş­tir. Al­lah’ın or­ta­ğı bu­lun­sa bu dü­zen bo­zu­lur­du. Ayet­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “O’nun­la bir­lik­te hiç­bir ilâh yok­tur. Eğer ol­say­dı, şüp­he­siz her tan­rı ken­di ya­rat­tı­ğı­nı ka­bul­le­nir ve ko­rur, ki­mi­si de di­ğe­ri­ne ga­le­be eder­di.”20

İn­san­lar ta­rih bo­yun­ca za­man za­man yol­la­rı­nı şa­şı­ra­rak Al­lah’ın ya­nın­da baş­ka tan­rı­la­ra da yer ver­miş­ler­dir. Bu­na “şirk (or­tak koş­ma)” de­nir. Bu­nu ya­pa­na da “müş­rik” adı ve­ri­lir. Şirk koş­mak iki tür­lü ola­bi­lir:

1) Al­lah’ın ya­nın­da baş­ka bir var­lı­ğı da tan­rı ka­bul et­mek. İn­san, put, ağaç, hay­van vb. şey­ler gi­bi.

2) İba­det­ler­de ve amel­ler­de Al­lah’a eş, or­tak koş­mak. Amel­le­re ri­ya, gös­te­riş ka­rış­tır­mak gi­bi.

Al­lah, müş­rik­le­rin ni­te­len­dir­me­sin­den mü­nez­zeh­tir. O, ço­cuk edin­me­miş­tir. O’nun ya­nın­da baş­ka bir ilâh yok­tur. Ol­say­dı, yu­ka­rı­da sö­zü­nü et­ti­ği­miz şe­kil­de be­lir­ti­ler or­ta­ya çı­kar, ev­ren­de dü­zen­siz­lik­ler gö­rü­lür­dü.

Kur’an-ı Ke­rim’de hı­ris­ti­yan­la­rın şir­kin­den şöy­le söz edi­lir: “Al­lah üç ilâhtan üçün­cü­sü­dür, di­yen­ler şüp­he­siz kâfir ol­muş­lar­dır.”21 Bu­na gö­re, ilâhı; Al­lah, Me­sih İsa ve Rûhu’l-Ku­düs ola­rak üç ilâhı bir­lik­te ka­bul eden (tes­li­se ina­nan) hı­ris­ti­yan­lar vah­da­ni­yet inan­cın­dan uzak­laş­mış­lar­dır. “Şüp­he­siz, Al­lah Mer­yem oğ­lu Me­sih İsa’dır, di­yen­ler kâfir ol­muş­tur”22 aye­ti de, on­la­rın Al­lah’a “oğul” is­nad ede­rek düş­tük­le­ri baş­ka bir şirk ha­li­ni be­lir­tir.23

Hris­ti­yan­la­rın be­nim­se­di­ği gi­bi üç ta­ne ilâh bu­lun­say­dı, ara­la­rın­da ev­re­ni ve mer­kez gü­cü ele ge­çir­mek için bir mü­ca­de­le ka­çı­nıl­maz olur­du. Şu ayet­te böy­le bir var­sa­yı­mın so­nu­cu­na işa­ret edi­lir: “De ki; eğer de­dik­le­ri gi­bi Al­lah’la be­ra­ber tan­rı­lar bu­lun­say­dı, o tak­dir­de hep­si ar­şın sa­hi­bi ol­ma­ya yol arar­lar­dı. O, on­la­rın bu söy­le­dik­le­rin­den mü­nez­zeh­tir. Yü­ce­dir. Ulu­dur.”24

ee) Muhâlefetün li’l-Havâdis:

Al­lah’ın, son­ra­dan ya­ra­tı­lan var­lık­la­ra ben­ze­me­me­si de­mek­tir. Al­lah hiç­bir şe­ye ben­ze­mez, hiç­bir şey de Al­lah’a ben­ze­mez. Al­lah’ın zâtî sı­fat­lar­la ya­ra­tık­la­ra ben­ze­me­si müm­kün de­ğil­dir. Al­lah ka­dim­dir, eze­li­dir. Var­lık­lar ise son­ra­dan mey­da­na gel­miş­ler­dir. Al­lah ebedîdir, bâkîdir. Var­lık­lar ise son­lu­dur­lar, ölüm­lü­dür­ler. Di­ğer yan­dan var­lık­lar bir ta­kım cüz ve par­ça­lar­dan oluş­muş­lar­dır. Cenâb-ı Hakk’ın za­tı için böy­le bir şey söz ko­nu­su de­ğil­dir.

Biz, yü­ce Al­lah’ı na­sıl dü­şü­nür­sek dü­şü­ne­lim. O, bi­zim dü­şün­dü­ğü­müz, ta­sav­vur et­ti­ği­miz şe­kil­le­rin hiç bi­ri­si­ne ben­ze­mez. Çün­kü in­san, gör­dü­ğü, duy­du­ğu ve bil­di­ği var­lık­la­rı ta­sav­vur ede­bi­lir. Bun­lar son­ra­dan ya­ra­tı­lan var­lık ve şe­kil­ler olur. Al­lah ise son­ra­dan ya­ra­tı­lan­la­ra ben­ze­mez. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Gök­le­rin ve ye­rin ya­ra­tı­cı­sı si­ze içi­niz­den eş­ler, çift çift hay­van­lar var et­miş­tir. Bu su­ret­le ço­ğal­ma­nı­zı sağ­la­mış­tır. O’nun ben­ze­ri hiç­bir şey yok­tur. O işi­ten­dir, gö­ren­dir.”25

Al­lah’ın ya­ra­tı­lan­la­ra ben­ze­me­me­si sı­fa­tı; di­ğer var­lık­lar­da bu­lu­nan ci­sim­lik, cev­her­lik, araz­lık, cüz ve par­ça­lar­dan oluş­ma, ye­mek, iç­mek, otur­mak, uyu­mak, üzün­tü­lü, ke­der­li ve­ya se­vinç­li ol­mak gi­bi sı­fat­lar­dan da uzak ol­du­ğu­nu ifa­de eder. Ba­zı ayet­ler­de zik­re­di­len “Al­lah’ın eli”, “Al­lah’ın yü­zü”, “Al­lah’ın ar­şı istivâ-istilâ et­me­si” gi­bi ifa­de­ler Al­lah’ın baş­ka var­lık­la­ra ben­ze­di­ği­ne delâlet et­mez. Bun­lar me­caz an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Al­lah’ın eli: Al­lah’ın kud­re­ti; Al­lah’ın yü­zü: O’nun zâtı; Ar­şın üze­ri­ne otur­ma ise: Ar­şa ha­kim ol­ma, hük­mü­nü ge­çir­me an­lam­la­rın­da­dır.26

ff) Kı­yam Binefsihî:

Var­lı­ğı ken­di­sin­den ol­mak de­mek­tir. Al­la­hu Teâlâ’nın var­lı­ğı ken­di­sin-den olup baş­ka­sın­dan de­ğil­dir. Her­şey ken­di­si dı­şın­da bir var­lı­ğın ya­rat­ma­sı­na muh­taç ol­du­ğu hal­de, Al­lah, ken­di­si­ni ya­ra­ta­cak bir ya­ra­tı­cı­ya, otu­ra­ca­ğı bir ye­re, mekâna ve­ya baş­ka bir var­lık, ci­sim ve­ya gü­ce muh­taç de­ğil­dir. O, Vâcibü’l-Vücûddur. Var­lık­lar müm­kün ve vâcib ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır. Al­lah’ın dı­şın­da bü­tün gö­rü­len ve­ya gö­rül­me­yen var­lık­lar müm­kün var­lık­lar­dır. Bun­la­rın var­lık­la­rı ile yok­luk­la­rı eşit­tir. Al­lah di­le­di­ği için var ol­muş­lar­dır. Yok ol­ma­la­rı­nı di­ler­se, o an­da yok olur­lar. Kur’an-ı Ke­rim’de var­lık­la­rın bu özel­li­ği şöy­le ifa­de bu­yu­ru­lur: “Gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan Al­lah, on­la­rın ben­ze­ri­ni ya­rat­ma­ya ka­dir de­ğil mi­dir? El­bet­te ka­dir­dir. Her şe­yi ya­ra­tan ve her şe­yi hak­kıy­la bi­len O’dur. O, bir şe­yin ol­ma­sı­nı di­le­di­ği za­man, O’nun em­ri sa­de­ce “Ol” de­mek­tir. O da he­men olu­ve­rir.”27

İş­te bu var­lık­la­rın ya­ra­tı­cı­sı­nı akıl zo­run­lu ola­rak ka­bul eder. Bu yüz­den de Al­lah’ın var­lı­ğı “vâcib”tir. Akıl baş­ka tür­lü­sü­nü ka­bul et­mez.

Al­lah’ın var­lı­ğı ken­di zâtının ge­re­ği­dir. O, ken­di­si­ni Kur’an-ı Ke­rim’de ne şe­kil­de ta­nıt­mış­sa, O’nu o şe­kil­de bil­mek ve ta­nı­mak zo­run­lu­lu­ğu var­dır. Yü­ce Al­lah’ın ken­di­si­ni en gü­zel ta­nıt­tı­ğı ayet­ler­den bi­ri­si Aye­te’l-Kürsî’dir. On­da şöy­le bu­yu­ru­lur: “Al­lah, ken­di­sin­den baş­ka ilâh ol­ma­yan, di­ri, ken­di za­tıy­la mev­cut ve ya­ra­tık­la­rı­nı ko­ru­yup ida­re eden­dir. O’nu ne uyuk­la­ma ne de uy­ku tu­tar. Gök­ler­de ve yer­de olan­lar O’nun­dur. O’nun iz­ni ol­ma­dan, ka­tın­da kim şe­fa­at ede­bi­lir? O, in­san­la­rın geç­miş­le­ri­ni ve ge­le­cek­le­ri­ni bi­lir. İn­san­lar ise, O’nun il­min­den, O’nun di­le­di­ği­nin dı­şın­da bir şey kav­ra­ya­maz­lar. O’nun hük­mü gök­le­ri ve ye­ri ku­şat­mış­tır. Ye­ri ve gö­ğü ko­ru­yup gö­zet­mek, O’nun için zor de­ğil­dir, o yü­ce­dir, bü­yük­tür.”28

Kı­sa­ca açık­la­dı­ğı­mız bu zâtî sı­fat­la­rın zıd­dı Al­la­hü Teâlâ için dü­şü­nü­le­mez. Vücûdun zıd­dı, yok­luk; kı­de­min zıd­dı son­ra­dan ol­mak; bekânın zıd­dı fe­na, son bul­mak; hiç bir şe­ye ben­ze­me­me­nin zıd­dı baş­ka var­lı­ğa ben­ze­mek; vah­da­ni­ye­tin zıd­dı, bir­den faz­la ol­mak; kı­ya­mın zıd­dı baş­ka­sı­na muh­taç ol­mak; Al­la­hü Teâlâ için mu­hal, imkânsız sı­fat­lar­dır.29

b) Sübûtî Sı­fat­lar:

Subûtî sı­fat­lar zatî ol­ma­yıp, za­tıy­la bir­lik­te bu­lu­nan sı­fat­lar­dır. Cenâb-ı Hakk, bun­la­rın zıd­la­rıy­la da ni­te­len­di­ri­le­mez. Subûtî sı­fat­lar zat ol­ma­mak­la bir­lik­te zat­tan ay­rı da dü­şü­nü­le­mez­ler. Bu yüz­den söz ko­nu­su sı­fat­lar için “Al­lah’ın ay­nı de­ğil­dir, gay­rı da de­ğil­dir” den­miş­tir. Za­tın ay­nı ka­bul edil­se, sı­fat­la­rı inkâra gi­den bir yol açı­lır, gay­rı ka­bul edil­se Al­lah’ın za­tın­da kes­ret, çok­luk söz ko­nu­su olur. Bu yüz­den; “Sübûtî sı­fat­lar, Al­lah’ın za­tı­nın ne ay­nı­dır, ne gay­rı­dır” den­miş­tir.30

Subûtî sı­fat­la­rı Maturîdî kelâmcıları 8, Eş’arî ke­lam­cı­lar ise 7 ta­ne ka­bul eder­ler: 1) Ha­yat, 2) İlim, 3) Se­mi’, 4) Ba­sar, 5) İra­de, 6) Kud­ret, 7) Kelâm, 8) Tekvîn. Eş’ari­ler tek­vi­ni (ya­rat­ma), kud­ret sı­fa­tıy­la bir­lik­te de­ğer­len­di­rir­ler. Bu sı­fat­lar üze­rin­de kı­sa­ca du­ra­ca­ğız.

1. Ha­yat:

Al­lah’ın di­ri ol­ma­sı de­mek­tir. Gün­lük ha­yat­ta, bir fi­il, ha­re­ket ve ey­le­mi an­cak di­ri olan var­lı­ğın ya­pa­bil­di­ği­ni gö­rü­rüz. Ölü­nün bir ha­re­ke­ti gö­rül­mez. Al­lah’ın di­ri­li­ği, ya­ra­tık­lar­da gö­rü­len ve mad­de­nin ruh ile bir­leş­me­sin­den do­ğan ge­çi­ci ve maddî bir di­ri­lik ol­ma­yıp, baş­lan­gı­cı ve so­nu bu­lun­ma­yan bir dış et­ken ve des­te­ğe de muh­taç ol­ma­yan di­ri­lik­tir. Ölüm bir nok­san­lık sı­fa­tı­dır. Al­lah ise nok­san­lık­lar­dan uzak­tır.

Kur’an-ı Ke­rim’de Al­lah’ın di­ri ol­du­ğu be­lir­til­miş­tir: “Al­lah, ken­di­sin­den baş­ka ilâh ol­ma­yan, da­i­ma di­ri olan ve ya­rat­tık­la­rı­nı ko­ru­yup ida­re eden­dir.”31 “Öl­mek şa­nın­dan ol­ma­yan, da­i­ma di­ri olan Al­lah’a da­yan.”32

2. İlim:

İlim, Al­la­hü Teâlâ’nın her­şe­yi bil­me­si de­mek­tir. Al­lah alîmdir. Ol­mu­şu, ola­nı ve ola­cak şey­le­ri ge­rek bü­tün ha­lin­de ve ge­rek­se par­ça ve ay­rın­tı ola­rak bi­lir. Bu bil­gi bir araç ve ale­te bağ­lı de­ğil­dir, Cenâb-ı Hakk’la bir­lik­te var­dır, ezelî ve ebedîdir. O’nun il­mi in­san­la­rın il­mi gi­bi sı­nır­lı, dü­şün­ce, te­fek­kür ve muhâkemeye da­ya­lı bir ilim de­ğil­dir. Ezelî ve ebedîdir.

Ba­zı fi­lo­zof­la­rın, “Al­lah cüz’î şey­le­ri bil­mez” id­di­a­la­rı­nı kelâmcılar red­det­miş­tir. Çün­kü böy­le bir dü­şün­ce tar­zı, Al­lah’a nok­san­lık is­nat et­mek olur. Al­lah ise, bü­tün nok­san­lık­lar­dan uzak­tır.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur:

“Siz, söz­le­ri­ni­zi giz­le­se­niz de açık­la­sa­nız da bir­dir. O, kalb­ler­de ola­nı bi­lir. Ya­ra­tan, ya­rat­tı­ğı­nı bil­mez mi? O, latîftir, her­şey­den ha­ber­dar­dır.”33 “Şüp­he­siz, Al­lah her­şe­yi çok iyi bi­lir”34 “O, göz­le­rin ha­in ba­kış­la­rı­nı ve kalb­le­rin giz­le­ye­ce­ği her­şe­yi bi­lir.”35

Al­lah’ın il­mi­nin ge­niş­li­ği ayet-i ke­ri­me­ler­de şöy­le ifa­de bu­yu­ru­lur:

“De ki: ‘Eğer Rab­bi­min söz­le­ri­ni yaz­mak için de­niz­ler mü­rek­kep ol­sa Rab­bi­min söz­le­ri bit­me­den de­niz­ler bi­ter, bir o ka­dar de­ni­zi yar­dım ola­rak kat­sak da...”36 “Yer­yü­zün­de­ki ağaç­lar ka­lem, de­niz­ler de mü­rek­kep ol­sa ve ye­di de­niz da­ha ka­tıl­sa da ya­zıl­sa, Al­lah’ın ke­li­me­le­ri bit­mez­di.”37

Var­lık­la­rın ya­ra­tı­lı­şın­da gö­rü­len in­ce he­sap, den­ge, man­tık, hik­met ve fi­zik ku­ral­lar, bun­la­rı ya­ra­tıp yö­ne­te­nin her­şe­yi bil­me­si­ni ge­rek­ti­rir.

3. Se­mi’:

Al­lah’ın işit­me sı­fa­tı­dır. Al­lah her şe­yi işi­tir, en giz­li ses­ler, ha­re­ket­ler O’nun işit­me­si­nin dı­şın­da kal­maz. Al­lah’ın işit­me­si di­ğer can­lı­la­rın işi­tip bil­me­si­ne ben­ze­mez. Di­ğer var­lık­lar işi­te­bil­mek için ku­lak, ses, se­si ile­ten ha­va tit­re­şi­mi ve tel gi­bi ara­cı­la­ra ih­ti­yaç duy­duk­la­rı hal­de, Al­lah bir ara­cı­ya muh­taç ol­mak­sı­zın du­yar. İşit­me sı­fa­tı Kur’an-ı Ke­rim’de ge­nel­lik­le gör­me (ba­sar) ve­ya bil­me sı­fa­tıy­la bir­lik­te zik­re­dil­mek­te­dir. “Al­lah işi­ti­ci ve gö­rü­cü­dür.”38 “Al­lah işi­ti­ci ve her­şe­yi bi­li­ci­dir.”39

4. Ba­sar:

Al­lah’ın gör­me sı­fa­tı­dır. Al­lah her­şe­yi gö­rür. O’nun gör­me­sin­den hiç­bir şey giz­li ka­la­maz. Bir­şe­yi gör­me­si, baş­ka bir şe­yi gör­me­si­ne en­gel de­ğil­dir. Bu sı­fa­tın zıd­dı gör­me­mek­tir. Gör­me­mek aciz­lik­tir. Al­lah bu gi­bi ek­sik­lik­ler­den uzak­tır. Di­ğer can­lı­la­rın gör­me­si, göz or­ga­nı­nın ve ışı­ğın bu­lun­ma­sı, ara­da gör­me­yi ön­le­yen bir en­ge­lin ol­ma­ma­sı gi­bi şart­la­ra bağ­lı­dır. Al­lah'ın gör­mek için böy­le bir şe­ye ih­ti­ya­cı yok­tur.

5. İra­de:

İra­de, Al­lah’ın di­le­me­si de­mek­tir. Bir şey üze­rin­de ka­rar kı­la­rak, onu yap­ma­ya az­met­me­ğe “ira­de” de­nir. Al­lah ira­de sa­hi­bi­dir ve yap­tı­ğı iş­ler­de muh­tar­dır. O’nu her­han­gi bir işi yap­ma­ya zor­la­ya­cak bir güç yok­tur. Al­lah tam ve kâmil bir ira­de­ye sa­hip ol­du­ğu için, bu kâinatı ezelî olan ira­de­si­ne uy­gun ola­rak ya­rat­mış­tır. Kâinatta ol­muş, ola­cak ne var­sa, hep­si Al­lah’ın di­le­me­si ve ira­de et­me­siy­le ol­muş­tur ve ola­cak­tır. O’nun her di­le­di­ği olur, di­le­me­di­ği ise ol­maz.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Se­nin Rab­bin di­le­di­ği­ni mut­la­ka ya­par”40. Hz. Mer­yem, bir er­kek­le iliş­ki­si ol­ma­dı­ğı hal­de, na­sıl ço­cuk do­ğu­ra­ca­ğı­nı so­run­ca, Cenâb-ı Hak; “Bu böy­le­dir. Al­lah di­le­di­ği­ni ya­ra­tır. O bir şe­yin ol­ma­sı­na hük­me­din­ce, ona sa­de­ce ‘ol’ der ve o da he­men olu­ve­rir”41 bu­yu­rur. Ba­zan ira­de ye­ri­ne eş an­lam­lı­sı olan “me­şiy­yet” te­ri­mi de ku­la­nı­lır.42

6. Kud­ret:

Al­lah’ın her­şe­ye gü­cü­nün yet­me­si de­mek­tir. İra­de sa­hi­bi olan Yü­ce Al­lah, her şe­ye ye­ten bir gü­ce sa­hip­tir. Böy­le­ce, ira­de­si­ni yö­nelt­ti­ği şe­yi di­le­di­ği an­da ve ni­te­lik­te ya­ra­tır ve­ya bu gü­cüy­le var olan şe­yi yok da ede­bi­lir. O’nun kud­re­ti il­mi­ne ve ira­de­si­ne uy­gun ola­rak te­cel­li eder. Al­lah’ın kud­re­ti ezelî ve ebedîdir, var­lı­ğı ve yok­lu­ğu müm­kün olan var­lık­la­ra yö­ne­lir.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Gök­le­rin ve ye­rin gay­bı­nı sa­de­ce Al­lah bi­lir. Kı­ya­me­tin ko­pu­şu, an­cak bir göz kırp­ma­sı ve­ya da­ha kı­sa bir za­man ka­dar­dır. Şüp­he­siz ki Al­lah, her şe­ye ka­dir­dir.”43 “O, ya­ra­tık­la­rı di­le­di­ği ka­dar art­tı­rır. Şüp­he­siz Al­lah, her şe­ye ka­dir­dir.”44

7. Kelâm:

Al­lah’ın ko­nuş­ma­sı de­mek­tir. Al­la­hü Teâlâ ses, harf, ke­li­me ve­ya cüm­le­ye muh­taç ol­mak­sı­zın ko­nuş­ma, söy­le­me sı­fa­tı­na sa­hip­tir. Al­lah’ın bir ta­kım pey­gam­ber­le­re gön­der­di­ği semavî ki­tap­lar­la, Kur’an-ı Ke­rim’de­ki; “Al­lah Mu­sa ile de biz­zat ko­nuş­tu”45 aye­ti “kelâm” sı­fa­tı­nın de­lil­le­ri­dir.

Kur’an-ı Ke­rim, Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sı­fa­tı­nın te­cel­li­si­dir ve Al­lah kelâmıdır. Al­lah’ın kelâm sı­fa­tı ka­dim­dir, eze­li­dir. An­cak el­ler­de do­la­şan, oku­nan, ya­zı­lan Kur’an, la­fız, harf, na­zım ve ya­zı ola­rak ka­dim de­ğil­dir. Ehl-i sün­net, Kur’an-ı Ke­rim’in kelâm-ı zat-ı ilâhî ol­ma­sı ba­kı­mın­dan mah­luk ol­ma­dı­ğı, ezelî ol­du­ğu esa­sı­nı be­nim­se­miş­tir.46

8. Tekvîn:

Al­lah’ın ya­rat­ma, yok­tan var et­me sı­fa­tı­dır. Bu sı­fat da di­ğer­le­ri gi­bi ezelîdir. Al­lah bu sı­fa­tıy­la her­han­gi bir şe­yi yok iken var eder, var ola­nı da yok eder. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Bir şe­yin ol­ma­sı­nı is­te­di­ği­miz za­man, sö­zü­müz ona ‘ol’ de­me­miz­dir ve he­men olur”47 Ya­rat­mak gi­bi, rı­zık ver­mek, azap et­mek, di­rilt­mek, öl­dür­mek gi­bi bü­tün fi­il­le­ri tekvîn sı­fa­tı­na bağ­lı­dır.

c) Fiilî Sı­fat­lar:

Al­la­hü Teâlâ’nın yu­ka­rı­da açık­la­dı­ğı­mız zatî ve sübûtî sı­fat­la­rın­dan baş­ka rı­zık ver­me, ih­san ve ik­ram­da bu­lun­ma, rı­za, mu­hab­bet, ga­zap, öl­dür­me ve di­rilt­me gi­bi zıd­la­rıy­la va­sıf­lan­ma­sı müm­kün olan fiilî sı­fat­la­rı var­dır. Bu sı­fat­lar da ezelî ve ka­dim­dir.