Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Meleklere İman - Fıkıh - Ilmihalhilmidonduren - 10. Sayfa

II - ME­LEK­LE­RE İMAN

 

   1. Me­lek Kav­ra­mı:

Al­la­hü Teâlâ me­lek­le­ri nur­dan, cin­le­ri ateş­ten ve in­sa­nı top­rak­tan ya­rat­mış­tır. Me­lek­le­rin ya­ra­tıl­ma­sı in­san­dan ön­ce­dir. Kur’an-ı Ke­rim’de bu­na şöy­le işa­ret edi­lir:

“Rab­bin Me­lek­le­re: ‘Ben yer­yü­zün­de bir ha­li­fe (in­san) ya­ra­ta­ca­ğım’ de­miş­tir. Me­lek­ler: ‘Ora­da boz­gun­cu­luk ya­pa­cak, kan akı­ta­cak bi­ri­ni mi var ede­cek­sin? Oy­sa biz se­ni öve­rek yü­cel­ti­yor ve se­ni tak­dis­de bu­lu­nu­yo­ruz’ de­di­ler. Al­lah: ‘Ben şüp­he­siz si­zin bil­me­dik­le­ri­ni­zi bi­li­rim’”48  bu­yur­du.

Al­la­hü Teâlâ, vah­yi­ni, pey­gam­ber­le­ri­ne ve do­la­yı­sıy­la in­san­la­ra me­lek ara­cı­lı­ğı ile gön­der­di­ği için me­lek­le­re iman, pey­gam­ber­le­re iman­dan ön­de ge­lir. Bu, iman esas­la­rı­nın be­lir­len­di­ği Cib­ril ha­di­sin­de böy­le ol­du­ğu gibi49, Kur’an-ı Ke­rim’de de ay­nı sı­ra gö­ze­ti­lir: “Pey­gam­ber, Rab­bi ta­ra­fın­dan in­di­ri­le­ne inan­dı. Mü­min­ler de inan­dı­lar. Her­bi­ri Al­lah’a, Me­lek­le­ri­ne, ki­tap­la­rı­na ve pey­gam­ber­le­ri­ne inan­dı­lar.”50

Me­lek­ler se­ma­da bu­lu­nur­lar ve Al­lah’ın bir em­ri ile, çe­şit­li gö­rev­ler için iner­ler. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Biz an­cak Rab­bi­nin buy­ru­ğu ile ine­riz, geç­mi­şi­mi­zi, ge­le­ce­ği­mi­zi ve iki­si­nin ara­sın­da­ki­le­ri bil­mek O’na mah­sus­tur. Rab­bin unut­kan de­ğil­dir.”51

Me­lek­ler nûranî, latîf var­lık­lar ol­duk­la­rı için gö­rün­mez­ler, vü­cut­la­rı cismanî ol­ma­dı­ğın­dan id­rak edil­mez­ler ve his­se­dil­mez­ler. On­lar ta­bi­at öte­si var­lık­lar olup, ger­çek ni­te­lik­le­ri­ni an­cak Al­lah bi­lir. Nass­lar­da on­la­rın özel­lik­le­ri ve gö­rev­le­riy­le il­gi­li sı­nır­lı bil­gi­ler ve­ril­miş­tir. Bu­na gö­re; me­lek­ler gü­nah iş­le­mez­ler, nef­sa­ni ve şehvanî duy­gu­la­ra sa­hip de­ğil­dir­ler, er­kek­lik ve di­şi­lik­le­ri yok­tur. On­lar in­san­lar gi­bi ol­ma­yıp, ye­mez, iç­mez ve uyu­maz­lar. İn­san sûretine gi­re­bi­lir­ler. Kur’an-ı Ke­rim’de Hz. Mer­yem’e Ceb­ra­il aley­his­se­la­mın Hz. İb­ra­him’e de bir me­lek­ler top­lu­lu­ğu­nun in­san su­re­tin­de gel­di­ği bil­di­ri­lir.52 Di­ğer yan­dan Hz. Pey­gam­ber’e (s.a.s) Ceb­ra­il (a.s) in in­san su­re­tin­de gel­di­ği ve bir ta­kım sa­ha­bi­le­rin onu gör­dük­le­ri sa­hih ha­dis­ler­le sa­bit­tir.53 Me­lek­le­ri, aslî şe­kil­le­riy­le an­cak pey­gam­ber­ler gö­re­bi­lir­ler.

 

2. Me­lek­le­rin Gö­rev­le­ri:

Me­lek­ler, Al­la­hü Teâlâ’ya iba­det ve ita­at eder­ler. On­lar için is­yan söz ko­nu­su de­ğil­dir, em­ro­lu­na­nı ye­ri­ne ge­ti­rir­ler. Ken­di­le­ri­ne ha­kim olan Al­lah’tan kor­kar­lar. Da­i­ma iyi­nin ve iyi­li­ğin ya­nın­da ve ar­ka­sın­da­dır­lar. Bun­lar­dan dört bü­yük me­lek ve gö­rev­le­ri şun­lar­dır:

a) Cebrâil:

Bu me­le­ğe, Sey­yi­dü’l- Melâike (me­lek­le­rin efen­di­si) de de­nir. Kur’an-ı Ke­rim’de “Ru­hu’l-Emin”, “Ru­hu’l-Ku­dus”54 ve “Ruh”55 gi­bi ad­lar­la da anı­lır. Al­lah ile pey­gam­ber­le­ri ara­sın­da el­çi­lik gö­re­vi ya­par. Bü­tün pey­gam­ber­le­re Al­lah’ın vah­yi­ni bu Me­lek ge­tir­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de O’nun bu önem­li gö­re­vi­ne şöy­le işa­ret edi­lir.: “... Ceb­ra­il, Kur’an’ı, iman eden­le­re se­bat ver­mek, müs­lü­man­la­ra bir hi­da­yet ve bir müj­de ol­mak için Rab­bi­nin ka­tın­dan hak ola­rak in­dir­di”56 Hz. İsa için de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Biz O’nu (İsa’yı) Ru­hu’l-Ku­düs’le des­tek­le­dik”57

b) Azrâil:

Kur’an-ı Ke­rim’de “me­le­kü’l-mevt (ölüm me­le­ği)” di­ye ni­te­len­di­ri­len Azrâil (a.s.), ece­li ge­len­le­rin, Al­lah’ın iz­niy­le ruh­la­rı­nı al­mak­la gö­rev­li­dir. O’nun bu gö­re­vi­ni Yü­ce Al­lah şöy­le bil­di­rir: “De ki; si­ze me­mur olan ölüm me­le­ği ca­nı­nı­zı ala­cak on­dan son­ra da Rab­bi­ni­ze dön­dü­rü­le­cek­si­niz.”58

c) İsrâfil:

Kı­ya­me­tin kop­ma­sı ve ye­ni­den di­ri­liş için ol­mak üze­re iki de­fa sûr üfür­mek­le gö­rev­li­dir. Kur’an-ı Ke­rim’de, can­lı var­lık­la­rın so­nu olan bu olay şöy­le ifa­de­si­ni bu­lur: “(Bi­rin­ci) sûr’a üfü­rül­müş, ar­tık Al­lah’ın di­le­dik­le­ri dı­şın­da, gök­ler­de kim var, yer­de kim var­sa hep­si dü­şüp öl­müş­tür. Son­ra sûr’a bir ke­re da­ha üfü­rü­lür. On­lar da he­men aya­ğa kal­ka­rak bek­le­şir­ler.”59

d) Mikâil:

Dün­ya ve dün­ya dı­şı bir ta­kım fi­zik olay­la­rı­nın, yağ­mur, rüzgâr ve ekin­le­rin bit­me­si gi­bi olu­şum­la­rın mey­da­na gel­me­sin­de gö­rev­li bir me­lek­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de Mikâil (a.s)’dan şöy­le söz edil­miş­tir: “Kim, Al­lah’a, me­lek­le­ri­ne, pey­gam­ber­le­ri­ne, Cib­ril’e ve Mikâil’e düş­man olur­sa bil­sin ki, Al­lah kâfirlerin düş­ma­nı­dır.”60

Bu dört bü­yük me­lek­ten baş­ka, çe­şit­li iba­det, ta­at ve iş­ler­le gö­rev­li bir ta­kım me­lek­ler da­ha var­dır. Sa­vaş­lar­da mü­min­le­re yar­dım etmeleri61, in­san­la­rın amel­le­ri­ni yazmaları62, Al­lah’ı zi­kir ve tes­bih etmeleri63, Al­lah’a itaatları64, pey­gam­ber­le­re salavât getirmeleri65, in­san­la­rı gözetlemeleri66, mü­min­ler için dua etmeleri67 bu iş ve gö­rev­ler ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir.

Bun­la­ra, gö­rev­le­ri­nin ni­te­li­ği­ne uy­gun çe­şit­li isim­ler ve­ril­miş­tir. “İlliyyûn-Mukarrabûn”, “Ha­fa­za”, “Mün­ker ve Ne­kir”, “Ha­ze­ne-i Cen­net ve Ha­ze­ne-i Ce­hen­nem”, “Ki­ra­men Katibîn” bun­lar ara­sın­da­dır. Bu son me­lek­ler in­sa­nın yer­yü­zün­de­ki tüm ha­re­ket, dav­ra­nış, söz ve iş­le­ri­ni ya­za­rak amel def­te­ri­ne tes­cil eder­ler. Cenâb-ı Hak şöy­le bu­yur­muş­tur: “Üze­ri­niz­de zap­te­di­ci me­lek­ler var­dır. On­lar ke­rim ya­zı­cı­lar­dır. İş­le­dik­le­ri­ni­zi bi­lir­ler.”68

Bü­tün pey­gam­ber­ler ve semavî ki­tap­lar me­lek­le­rin var­lı­ğı­nı ha­ber ver­miş­tir. Me­lek­le­rin gö­rül­me­me­si, göz­le­ri­mi­zin, on­la­rı gö­re­bi­le­cek güç ve ye­te­ne­ğe sa­hip ol­ma­yı­şın­dan ile­ri ge­lir. Ni­te­kim biz ruh, akıl ve ne­fis gi­bi fi­zik ke­sa­fe­ti bu­lun­ma­yan manevî var­lık­la­rı da gö­re­me­yiz, fa­kat var­lık­la­rın­dan da bir şüp­he­miz bu­lun­maz. Mik­rop da gö­rül­mü­yor ama, mik­ros­kop­la gö­rün­tü or­ta­ya çı­kı­yor. Mik­rop keş­fe­dil­mez­den ön­ce, var­lı­ğı­nı inkâr eden­ler mev­cut­tu. Fa­kat bu­gün gö­rü­lü­yor ve inkâr edi­le­mez. Bu yüz­den ka­fa gö­zü­nün gö­re­me­di­ği ba­zı ma­ne­vi var­lık­la­rı ba­si­ret, ma­ne­vi göz ve­ya kalb gö­zü açık olan kim­se­nin gör­me­si müm­kün­dür.

 

3. Cin­ler:

Me­lek­ler­den ay­rı ola­rak, yi­ne latîf var­lık­lar­dan olan cin­le­rin var­lı­ğı Ki­tap ve Sün­net­le sa­bit­tir. Te­ki­li cinnî olup, cânn ke­li­me­si cin ile eş an­lam­lı­dır. Gûl ve İfrît cin­le­rin de­ği­şik tür­le­rin­den­dir.

Cin­ler, çe­şit­li şe­kil­le­re gir­me­ye el­ve­riş­li bi­çim­de güç iş­le­ri ba­şar­ma ye­te­ne­ği­ne sa­hip, ha­va ve­ya ateş­ten ya­ra­tıl­mış akıl­lı var­lık­lar­dır. İn­san­lar gi­bi yer­yü­zün­de bu­lu­nur­lar, mü­min­le­ri ve kâfirleri var­dır. İn­san­lar gi­bi, Al­lah’ın emir ve ya­sak­la­rıy­la yü­küm­lü­dür­ler, ken­di­le­ri­ne pey­gam­ber­ler gön­de­ril­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ey cin ve in­san top­lu­lu­ğu; si­ze, içi­niz­den, ayet­le­ri­mi an­la­tan ve şu (kı­ya­met) gü­nü­nü­zün ge­le­ce­ği­ni ha­ber ve­rip si­zi kor­ku­tan pey­gam­ber­ler gel­me­di mi?”69

Hz. Pey­gam­ber Ukaz pa­na­yı­rı­na gi­der­ken Nah­le’de sa­bah na­ma­zı­nı kıl­dır­mış, bir grup cin ge­lip Kur’an din­le­miş ve müs­lü­man ol­muş­tur. Bu du­rum Ra­su­lul­lah’a (s.a.s), Cin sûresinin ilk ayet­le­rin­de ha­ber ve­ril­miş­tir.70 Ab­dul­lah b. Mes’ud (r.a.)’un nak­let­ti­ği­ne gö­re, bir ge­ce Ra­su­lul­lah (s.a.s), ara­la­rın­dan kay­bol­muş, şe­hir dı­şın­da va­di­ler­de aran­ma­sı­na rağ­men bu­lu­na­ma­mış­tı. Sa­bah olun­ca Hi­ra yö­nün­den gel­di­ği­ni gör­dü­ler. Al­lah el­çi­si du­ru­mu şöy­le açık­la­dı: “Ba­na cin­ler­den bir da­vet­çi gel­di. Onun­la be­ra­ber git­tim. On­la­ra Kur’an oku­dum.” (Kurtubî, el-Ca­mi’ Li Ahkâmi’l-Kur’an, Bey­rut, 1967, XIX, 2 vd.)

Cin­ler, ya­ra­tı­lış özel­lik­le­ri ba­kı­mın­dan, ge­liş­miş imkânlara sa­hip ol­ma­la­rı­na rağ­men dü­şün­ce se­vi­ye­le­ri, şu­ur ola­rak ge­nel an­lam­da in­san­lar­dan ge­ri­dir­ler. Ka­rak­ter­le­ri in­san­dan za­yıf­tır. Olum­suz ve za­rar­lı dav­ra­nış­la­ra da­ha faz­la me­yil­li­dir­ler. Fa­kat iyi­le­ri, din­dar ve fa­zi­let­li olan­la­rı da var­dır. En bü­yük özel­lik­le­ri, in­san­la­rın za­yıf ta­ra­fın­dan ve­ya za­yıf za­ma­nın­dan ya­rar­la­na­rak, on­la­rı ken­di­le­ri­ne ta­bi kıl­mak su­re­tiy­le is­te­dik­le­ri­ni yap­tır­mak­tır.71

Gay­bı sa­de­ce Al­lah bi­lir. Cin­ler gay­bı bil­mez.72 Bu­na rağ­men in­san­la­rın bil­me­dik­le­ri ba­zı şey­le­ri cin­ler bi­le­bi­lir. Bun­lar gayb’la il­gi­li de­ğil, mev­cut olan şey­ler­le il­gi­li­dir. Yal­nız in­san­lar o an­da onu bil­me­mek­te­dir. Di­ğer yan­dan cin­le­rin, me­lek­le­re gö­rev da­ğı­tı­mı sı­ra­sın­da ku­lak mi­sa­fi­ri ola­rak dün­ya ile il­gi­li ba­zı sır­la­rı çal­ma­ya ça­lış­tık­la­rı da olur. On­lar ba­zı­sı doğ­ru da ola­bi­len, an­cak ya­lan­lar­la ka­rı­şık bil­gi­le­ri ir­ti­bat­lı ol­duk­la­rı ki­şi­ye ak­ta­ra­bi­lir­ler. Bu şa­hıs­la­ra cin­ci ve bü­yü­cü de­nir. İslâm’da bu gi­bi cin iş­le­riy­le uğ­raş­mak ya­sak­lan­mış­tır.

Cin­le­rin er­kek ve di­şi olan­la­rı var­dır. Ev­le­nir­ler, ço­ğa­lır­lar, yer­ler ve içer­ler. Yaş­la­nır ve ölür­ler. On­la­rın öm­rü ken­di za­man bi­rim­le­ri iti­ba­riy­le 60-70 yıl ol­mak­la bir­lik­te, dün­ya za­man bi­ri­mi­ne gö­re bu sü­re bin yı­la ka­dar çı­ka­bil­mek­te­dir. Cin­le­rin ya­ra­tıl­ma se­be­bi de im­ti­han ama­cı­dır. “Ben cin­le­ri ve in­san­la­rı, an­cak ba­na iba­det et­sin­ler di­ye ya­rat­tım”73 aye­ti bu­na delâlet eder.

Cin­le­rin ya­ra­tı­lı­şı tür­lü şe­kil­le­re gir­me­ye ve ağır iş­ler gör­me­ye el­ve­riş­li­dir. Ni­te­kim, Hz. Sü­ley­man, Bel­kıs’ın tah­tı­nı Ye­men’den ge­tirt­mek is­te­yin­ce İfrît ad­lı bir cin şöy­le de­miş­tir: “Da­ha sen ye­rin­den kalk­ma­dan ben sa­na onu ge­ti­ri­rim, be­nim her­hal­de bu­na ye­te­cek gü­cüm var”74 Sü­ley­man (a.s) Ku­düs’te, ge­tir­ti­le­cek taht ise Ye­men’de idi. An­cak da­ha son­ra, bu tah­tı, Al­lah’ın ve­li kul­la­rın­dan bir kul olan Asaf b. Berhiyâ, göz açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar ge­tir­miş­tir. Bu du­ru­mu Cenâb-ı Hak şöy­le be­yan eder: “Nez­din­de ki­tap­tan bir ilim bu­lu­nan kim­se: ‘Ben, onu sa­na göz açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar ge­ti­ri­rim’ de­di.”75 Di­ğer yan­dan Sü­ley­man Pey­gam­ber cin­le­ri ağır ve güç iş­ler­de ça­lış­tır­mış­tır.76

4. Şey­tan:

Şey­tan cin­ler­den olup, şer­rin, kö­tü­lü­ğün, dalâletin tem­sil­ci­si­dir. Al­la­hü Teâlâ, Hz. Adem’e sec­de et­me­si­ni em­ret­ti­ği za­man şey­tan­la­rın ba­ba­sı olan İb­lis, ken­di­si­nin ateş­ten, Adem’in ise top­rak­tan ya­ra­tıl­dı­ğı­nı ile­ri sü­re­rek Al­lah’a is­yan et­ti. Ken­di­si­ni Adem’den üs­tün gör­me­si ne­de­niy­le gu­ru­ra ka­pıl­dı ve kâfirlerden ol­du.77

İb­lis ve onun zür­ri­ye­tin­den ge­len şey­tan­lar Al­lah’ın rah­me­tin­den ko­vul­muş, in­san­la­rı doğ­ru yol­dan ayır­mak ve on­la­rı kö­tü­lü­ğe sev­ket­mek için kı­ya­me­te ka­dar müh­let ve­ril­miş­tir.

Her in­sa­nın bir şey­ta­nı var­dır. Hz. Pey­gam­ber’in de ken­di­si­ne mu­sal­lat olan bir şey­ta­nı var­ken, Cenâb-ı Hak ona yar­dım et­miş ve şey­ta­nı müs­lü­man ol­muş­tur.78 Şey­ta­nın gö­rev­le­ri al­tı mad­de­de top­la­na­bi­lir: a) Kü­für, şirk, Al­lah ve Ra­sü­lü­ne is­yan et­tir­me, b) Bid’ata sev­ket­mek, c) Bü­yük gü­nah iş­let­mek, d) Kü­çük gü­nah­lar­la meş­gul et­mek, e) Mü­bah­lar­la faz­la uğ­raş­tır­mak, f) Fa­zi­le­ti az olan amel­ler­le oya­la­mak.

Al­la­hü Teâlâ şey­ta­na kar­şı mü’min­le­ri uyar­mış, ona uy­ma­ma­la­rı­nı is­te­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de şey­ta­nın apa­çık bir düş­man ol­du­ğu be­lir­ti­lir: “Şey­tan şüp­he­siz si­zin düş­ma­nı­nız­dır, siz de onu düş­man tu­tun. O, ken­di yan­daş­la­rı­nı çıl­gın ateş­lik kim­se­ler ol­ma­ya ça­ğı­rır”79

Şey­tan ilk in­san Hz. Adem’le Hav­va’yı ya­nılt­mış ve cen­net­ten çık­ma­la­rı­na ne­den ol­muş­tur. Bu ger­çe­ği göz önün­de tu­ta­rak, onun hi­le ve tu­zak­la­rı­na kar­şı uya­nık bu­lun­mak ge­rek­ti­ği Kur’an’da şöy­le ifa­de bu­yu­ru­lur: “Ey Adem oğul­la­rı! Şey­tan, ayıp yer­le­ri­ni ken­di­le­ri­ne gös­ter­mek için el­bi­se­le­ri­ni so­ya­rak ana­nı­zı ba­ba­nı­zı cen­net­ten çı­kar­dı­ğı gi­bi si­zi de şa­şırt­ma­sın. Si­zin on­la­rı gör­me­di­ği­niz yer­ler­den o ve ta­raf­tar­la­rı si­zi gö­rür­ler. Biz şey­tan­la­rı inan­ma­yan­la­ra dost kı­la­rız.”80

Şey­ta­nın ih­las­lı mü­min­ler üze­rin­de bir et­ki ve nü­fu­zu­nun bu­lun­ma­dı­ğı be­lir­ti­lir: “Şey­ta­nın gö­re­vi ve vas­fı in­sa­nı doğ­ru yol­dan çı­kar­mak ol­mak­la bir­lik­te onun mü­min üze­rin­de bir yet­ki­si ve gü­cü yok­tur. Mü­min­de­ki iman şey­ta­nın ves­ve­se­si­nin et­ki­si­ni yok eder. Çün­kü, doğ­ru­su şey­ta­nın, in­san­lar­dan yal­nız Rab­le­ri­ne gü­ve­nen­ler üze­rin­de bir nü­fu­zu yok­tur. Onun nü­fu­zu, sa­de­ce onu dost edi­nen­ler ve Al­lah’a or­tak ko­şan­lar üze­rin­de­dir.”81

Yer­yü­zün­de iyi ile kö­tü, ha­yır­la şer, iman­la kü­für ara­sın­da­ki mü­ca­de­le kı­ya­me­te ka­dar sü­re­cek­tir. Da­i­ma iyi­li­ğin ya­nın­da me­lek, kö­tü­lü­ğün ar­ka­sın­da da şey­tan var ol­ma­ya de­vam ede­cek­tir. İn­sa­noğ­lu, Cenâb-ı Hakk’ın ver­di­ği ira­de gü­cü­nü iyi yol­da kul­lan­ma­ya ka­rar ve­rir ve az­me­der­se bu ko­nu­da Al­lah’ın yar­dı­mı te­cel­li eder. Bu ame­li iş­le­mek için ken­di­sin­de güç ve kuv­vet bu­lur. Şer ve kö­tü­lük yö­nün­de ka­rar ve­rir­se, şey­ta­nın des­te­ği­ni ar­ka­sın­da bu­lur.