Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Peygamberlere İman - Fıkıh - Ilmihalhilmidonduren - 12. Sayfa

 

IV- PEY­GAM­BER­LE­RE İMAN:

 

   A - Pey­gam­ber­le­rin Ma­hi­ye­ti:

İn­san; akıl, id­rak ve sı­nır­lı ira­de gü­cü­ne sa­hip bir var­lık­tır. Ya­ra­tı­lan­lar için­de şe­ref­li bir mev­ki­ye sa­hip­tir. Dün­ya­ya Rab­bi­ne kul­luk et­mek ve bir im­ti­han dev­re­si ge­çir­mek üze­re gel­di­ği için ba­şı­boş bı­ra­kıl­ma­mış­tır. Yü­ce Al­lah emir ve ya­sak­la­rı­nı ona du­yur­mak için ba­zı ara­cı­lar gö­rev­len­dir­miş­tir. Çün­kü her in­san bun­la­rı doğ­ru­dan, Al­lah’tan al­ma ve­ya me­lek­le te­mas kur­ma gü­cü­ne ve ka­bi­li­ye­ti­ne sa­hip de­ğil­dir. Du­rum böy­le olun­ca, yi­ne in­san­lar­dan bi­ri­nin, Al­la­hü Teâlâ ile in­san­lar ara­sın­da el­çi, ara­cı ol­ma­sı­na ih­ti­yaç var­dır. İş­te bu el­çi ve ara­cı­la­ra “pey­gam­ber” de­nir.

Cenâb-ı Hak, in­san­lık ale­mi­ne pek­çok pey­gam­ber gön­der­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “An­dol­sun biz, her mil­let için­de; Al­lah’a kul­luk edin, şey­tan­dan ka­çın, di­ye bir el­çi gön­der­dik.”112 “Pey­gam­ber­ler­den ki­mi­ni da­ha ön­ce sa­na an­lat­tık, ki­mi­ni de an­lat­ma­dık.”113

Ye­ni bir ki­tap ve şe­ri­at ge­tir­miş olan pey­gam­ber­le­re hem “Ne­bi”, hem de “Ra­sul” de­nir. Ken­di­si­ne ye­ni bir ki­tap ve­ril­me­yip da­ha ön­ce­ki pey­gam­ber­le­rin şe­ri­a­ti­ni de­vam et­ti­ren ve onun­la amel eden pey­gam­be­re de sa­de­ce “Ne­bi” de­nir. Ra­sul’ün ço­ğu­lu “ru­sul”, ne­bi­nin ço­ğu­lu ise “en­bi­ya”dır. Ne­bi ge­nel­dir. Ra­sul ise özel­dir. Kı­sa­ca her Ra­sul, Ne­bi’dir, fa­kat her Ne­bi, Ra­sul de­ğil­dir. Hz. Mu­sa, Da­vud, İsa ve Hz. Mu­ham­med hem Ra­sul ve hem de Ne­bi­dir­ler. Bu gö­re­ve de “nü­büv­vet” ve­ya "pey­gam­ber­lik” de­nir.

 

   B - Pey­gam­ber­le­rin Sa­yı­sı:

Hz. Adem’le baş­la­yan pey­gam­ber­lik, ara­da pek çok pey­gam­be­rin ge­li­şiy­le Hz. Mu­ham­med’e ka­dar de­vam et­miş­tir. Kur’an-ı Ke­rim’de; “Her üm­me­tin bir pey­gam­be­ri var­dır”114, “Biz bir pey­gam­ber (ra­sul) gön­de­rin­ce­ye ka­dar (hiç­bir kim­se­ye ve top­lu­ma) azap edi­ci de­ği­liz.”115 bu­yu­ru­lur.

Bu ayet­le­re gö­re, in­san­la­rın ila­hi emir ve ya­sak­lar­dan so­rum­lu ola­bil­me­si için, ken­di dev­rin­de­ki pey­gam­ber­den ve onun ge­tir­di­ği ilâhî me­saj­dan ha­ber­dar ol­ma­sı ge­re­kir. Ak­si hal­de “fet­ret dev­ri” de­ni­len pey­gam­ber­den ha­ber­siz olan­la­rın ya­rar­lan­dı­ğı ko­lay­lık­lar­dan ya­rar­la­nır­lar. Bu da, kâinatı ya­ra­tan Yü­ce Al­lah’ın var­lı­ğı­na inan­mak­tan iba­ret­tir. Çün­kü, ta­bi­at olay­la­rın­dan ib­ret ala­rak, in­san ak­lı Al­lah’ı bu­la­bi­le­cek gü­ce sa­hip­tir.

Pey­gam­ber­le­rin sa­yı­sı­nı an­cak Al­la­hü Teâlâ bi­lir. Kur’an-ı Ke­rim’de yal­nız yir­mi beş pey­gam­be­rin ad­la­rı ge­çer: Adem, İd­ris, Nuh, Hud, Sa­lih, İb­ra­him, Lut, İs­ma­il, İs­hak, Ya­kub, Yûsuf, Eyyûb, Şu­ayb, Mûsa, Harûn, Dâvud, Sü­ley­man, İl­yas, El­ye­sa, Zül­kifl, Yûnus, Ze­ke­riy­ya, Yah­ya, İsa ve Mu­ham­med (s.a.s). Bir de Uzeyr, Lok­man ve Zül­kar­neyn’in ad­la­rı ge­çer ki, bun­la­rın pey­gam­ber mi yok­sa ve­li mi ol­duk­la­rı ih­ti­laf­lı­dır.

Bun­la­rın dı­şın­da da bir ta­kım pey­gam­ber­le­rin gön­de­ril­di­ği Kur’an’ın “... pey­gam­ber­ler­den ki­mi­ni de sa­na an­lat­ma­dık”116 aye­tiy­le sa­bit­tir. Di­ğer yan­dan pey­gam­ber­le­rin sa­yı­sı­nın 124.000 ve bun­la­rın 313’ünün Ra­sul ol­du­ğu­nu Hz. Mu­ham­med (s.a.s) açık­la­mış­tır.117 An­cak bu sa­yı­nın sı­nır­la­yı­cı ke­sin bir ra­kam ol­ma­yıp, çok­luk bil­dir­mek için bu­yu­rul­du­ğu da söy­len­miş­tir.

İsim­le­ri Kur’an’da geç­sin ve­ya geç­me­sin, ger­çek olan şu ki, en son ve ev­ren­sel bir pey­gam­ber olan Hz. Mu­ham­med s.a.s.'den ön­ce pey­gam­be­re sa­hip bu­lun­ma­yan hiç­bir top­lu­luk ol­ma­mış­tır. Bu­nun­la, in­san­la­rın kı­ya­met gü­nün­de bil­me­me­yi bir özür ola­rak kul­lan­ma imkânları or­ta­dan kal­dı­rıl­mış­tır. Her üm­me­tin bir pey­gam­be­ri ol­du­ğu çe­şit­li ayet­ler­de tek­rar­lan­mış­tır.118

Kur’an-ı Ke­rim’de, mü­min­le­rin; “Al­lah’ın pey­gam­ber­le­ri ara­sın­da ayı­rım yap­ma­dık­la­rı” belirtilir119 ve pey­gam­ber­ler­den bir bö­lü­mü­ne ina­nıp, bir bö­lü­mü­ne inan­ma­ya­nın din­den çı­ka­ca­ğı şöy­le açık­la­nır:

“Al­lah’ı ve pey­gam­ber­le­ri­ni inkâr eden, Al­lah’la pey­gam­ber­le­ri ara­sı­nı ayır­mak is­te­yen; ‘Bir kıs­mı­nı inkâr ede­riz, bir kıs­mı­na ina­nı­rız‘ di­ye­rek iki­si ara­sın­da bir yol tut­mak is­te­yen­ler, iş­te on­lar ger­çek­ten kâfir olan­lar­dır. Kâfirlere ağır bir azap ha­zır­la­mı­şız­dır”120

 

   c - Pey­gam­ber­le­rin Sı­fat­la­rı:

Pey­gam­ber­ler, in­san ol­mak­la bir­lik­te, di­ğer in­san­lar­dan fark­lı bir ta­kım sı­fat­lar­la do­na­tıl­mış­tır. Bu, on­la­rın el­çi, reh­ber ve ön­der oluş­la­rı­nın ta­bii bir so­nu­cu­dur. Pey­gam­be­rin sı­fat­la­rı ema­net, sıdk, fe­ta­net, is­met ve teb­liğ ol­mak üze­re beş ta­ne­dir.

1. Emânet:

Gü­ve­ni­lir ol­mak de­mek­tir. Pey­gam­ber her ba­kım­dan gü­ve­ni­len kim­se­dir. On­lar, in­san­la­rın en emi­ni, en dü­rüs­tü ve en doğ­ru olan­la­rı­dır. Pey­gam­ber as­la ema­ne­te hı­ya­net et­mez. Al­lah’ın emir­le­ri­ne doğ­ru­luk ve sa­mi­mi­yet­le uyar, ha­ram­la­rı ke­sin­lik­le iş­le­mez. Hz. Mu­ham­med (s.a.s)'e da­ha pey­gam­ber­lik gel­mez­den ön­ce, Mek­ke müş­rik­le­ri ta­ra­fın­dan “Mu­ham­me­dü’l-Emin (ken­di­si­ne gü­ve­ni­len Mu­ham­med)” la­ka­bı­nın ve­ril­me­si ta­ri­hi bir olay­dır.

2. Sıdk:

Doğ­ru ol­mak de­mek­tir. Pey­gam­ber doğ­ru ve dü­rüst kim­se­dir. Ke­sin­lik­le ya­lan söy­le­mez. Sö­zü ger­çe­ği yan­sı­tır. Söz­le­ri­nin doğ­ru­lu­ğu, ge­rek­ti­ğin­de mu­ci­ze­ler­le des­tek­le­nir. Sıdk’ın zıd­dı olan kizb (ya­lan söy­le­mek) pey­gam­ber hak­kın­da dü­şü­nü­le­mez. Çün­kü pey­gam­ber, her şe­ye gü­cü ye­ten Al­lah’ın yer­yü­zün­de­ki el­çi­si­dir. Bu el­çi­li­ğin ya­lan ve hi­ya­net­le et­ki­siz ve so­nuç­suz kal­ma­sı­na Cenâb-ı Hak izin ver­mez.

3. Fetânet:

Ze­ki, akıl­lı ve hik­met sa­hi­bi ol­mak de­mek­tir. Pey­gam­ber ger­çek­ten in­san­la­rın en ze­ki­si ve hik­met sa­hi­bi ola­nı­dır. Ap­tal, ah­mak ve ge­ri zekâlı bi­ri­si­nin pey­gam­ber ol­du­ğu gö­rül­me­miş­tir. Top­lu­mu­nu ik­na edip, on­la­ra ön­der­lik ya­pa­bil­mek için pey­gam­be­rin akıl­lı ol­ma­sı ge­re­kir. Fe­ta­ne­tin zıd­dı olan “akıl­sız­lık” ve “gaf­let” pey­gam­ber için dü­şü­nü­le­mez.

4. İs­met:

Gü­nah­sız oluş, Al­la­hü Teâlâ ta­ra­fın­dan bü­yük ve­ya kü­çük gü­nah­lar­dan ko­ru­ma al­tın­da bu­lun­mak de­mek­tir.

Kur’an-ı Ke­rim’de, Hz. Adem’in, Hz. Mu­sa’nın ve di­ğer ba­zı pey­gam­ber­le­rin ha­ta iş­le­dik­le­rin­den ve Cenâb-ı Hakk’ın on­la­rın bu ha­ta­la­rı­nı ba­ğış­la­dı­ğın­dan söz edi­lir. Hat­ta Hz. Mu­ham­med’in de ba­zı ko­nu­lar­da va­hiy yo­luy­la doğ­ru yo­la ile­til­di­ği be­lir­ti­lir.121 An­cak bun­lar çok kü­çük “zel­le” de­ni­len ayak sürç­me­le­ri olup, is­te­me­ye­rek pey­gam­ber­den sa­dır ola­bil­miş­tir. Me­se­la, Hz. Adem’in ya­sak ağaç­tan ye­me­si; şey­ta­na gü­ven­me­si ve he­nüz kö­tü­lü­ğün ne ol­du­ğu­nu tec­rü­bey­le gör­me­me­si yü­zün­den ol­muş­tur. Da­ha son­ra Yü­ce Al­lah O’nu af­fet­miş ve ken­di nes­li­ne pey­gam­ber ol­muş­tur.

Hz. Mu­ham­med’in, (s.a.s), Abe­se sûresi ile uya­rıl­dı­ğı şu ola­yı da “zel­le”ye ör­nek ve­re­bi­li­riz. Ra­su­lul­lah (s.a.s) Ku­reyş ile­ri ge­len­le­ri­ne di­ni tel­kin­de bu­lu­nur­ken, bir âmâ olan Ab­dul­lah İb­ni Üm­mi Mektûm (r.a.), O’nun bu ir­şa­dın­dan ha­ber­siz ola­rak içe­ri gir­miş ve yük­sek ses­le; “Al­lah’ın sa­na öğ­ret­tik­le­rin­den ba­na da öğ­ret” di­ye ses­len­miş ve bu sö­zü­nü bir kaç de­fa tek­rar et­miş­ti. Bu du­rum­dan mem­nun kal­ma­yan Al­lah’ın el­çi­si yü­zü­nü ek­şi­tip öbür ya­na çe­vir­miş­tir. Bu­nun üze­ri­ne Abe­se sûresi in­miş ve Ra­su­lul­lah’a (s.a.s) bu dav­ra­nı­şı­nın uy­gun ol­ma­dı­ğı bil­di­ril­miş­tir.122

Kur’an-ı Ke­rim’de, açık­ça is­met sı­fa­tı zik­re­dil­mez. An­cak pey­gam­ber­le­rin, Al­lah’ın tam mu­ra­ka­be­si al­tın­da ol­duk­la­rı be­lir­ti­lir.123 Bu­na Hz. Yûsuf’un du­ru­mu­nu ör­nek ve­re­bi­li­riz.

Zü­ley­ha, nü­fu­zu­nu ve ka­dın­lık ca­zi­be­si­ni kul­la­na­rak Hz. Yu­suf’u al­dat­mak is­te­di­ği sı­ra­da Yü­ce Al­lah’ın ko­ru­ma­sı açık­ca gö­rü­lür. Cenâb-ı Hak şöy­le bu­yu­rur: “O ka­dın, an­dol­sun, ona niy­ye­ti kur­muş­tu. Eğer Rab­bi­nin bür­ha­nı­nı gör­me­miş ol­say­dı, bel­ki Yûsuf da onu kasd et­miş git­miş­ti.”124

Ah­med b. el-Mü­ba­rek bu aye­tin tef­si­ri ile il­gi­li ola­rak şöy­le der: Ümmî mür­şi­dim Ab­dü­la­ziz ed-Deb­bağ’a; “Yûsuf (a.s)’un o ka­dı­na kasd ve niy­yet et­ti­ği şey ne idi?” di­ye sor­dum. Şu ce­va­bı ver­di: “Onu döv­mek­ti”. Bu­nun üze­ri­ne, ken­di­si­ne ba­zı mü­fes­sir­le­rin bu ko­nu­da söy­le­dik­le­ri açık­la­ma­lar­dan söz et­tim. Bun­la­rı şid­det­le red ede­rek de­di ki; “Pey­gam­ber­le­rin ma’sum­lu­ğu ne­rede kal­dı? Al­lah’ın bir ve­li ku­lu­na feth (kal­bin ma­nen açıl­ma­sı ha­li) va­ki oldu­ğu za­man, Al­lah onun yet­miş iki zul­met da­ma­rı­nı sö­küp atar ki, on­la­rın bir kıs­mın­dan ya­lan, bir kıs­mın­dan ki­bir, ki­mi­sin­den ri­ya, ki­mi­sin­den dün­ya sev­gi­si, ki­mi­sin­den de şeh­vet ve zi­na sev­gi­si ve ben­ze­ri kö­tü­lük­ler neş’et edi­yor­du. Al­lah’ın ve­li kul­la­rı hak­kın­da du­rum böy­le olun­ca, is­met sı­fa­tıy­la ya­ra­tı­lan ve ko­ru­ma al­tın­da bu­lu­nan bir pey­gam­be­rin na­sıl ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şün.”125

So­nuç ola­rak, pey­gam­ber bü­yük kü­çük bü­tün gü­nah­lar­dan her tür­lü kü­für­den ko­run­muş­tur. Pey­gam­ber­lik­ten ön­ce bi­le on­dan kü­für tü­rün­den bir gü­nah sa­dır ol­maz.126

5. Teb­liğ:

Teb­liğ Al­lah’tan al­dı­ğı vah­yi, ol­du­ğu gi­bi bil­dir­me­si­dir. Pey­gam­ber, Al­lah’tan al­dı­ğı vah­yi ol­du­ğu gi­bi in­san­la­ra ulaş­tı­rır. Bu teb­liğ­de ne bir faz­la­lık ve ne de bir ek­silt­me ya­pa­maz. On­lar va­hiy­den hiç­bir şe­yi giz­le­me­miş­ler­dir. Ak­si hal­de gö­rev­le­rin­de hi­ya­net­te bu­lun­muş olur­lar­dı.

Teb­liğ sı­fa­tı­nın zıd­dı olan “giz­le­me”, pey­gam­ber­ler için dü­şü­nü­le­mez.

 

   D - Mu­ci­ze:

Mu­ci­ze söz­lük­te, âciz ve güç­süz bı­rak­mak de­mek­tir. Te­rim ola­rak şöy­le ta­rif edi­lir: Al­la­hü Teâlâ’nın pey­gam­ber­le­ri­ni, da­va­la­rın­da des­tek­le­mek ve söz­le­ri­ni doğ­ru­la­mak için on­la­rın el­le­rin­de mey­da­na ge­tir­di­ği ola­ğan üs­tü hal­le­re “mu­ci­ze” de­nir. Pey­gam­ber bu­nu, ken­di­si­ni inkâr eden­le­re kar­şı bir de­lil ola­rak gös­te­rir. As­lın­da mu­ci­ze­yi pey­gam­be­rin elin­de ya­ra­tan Al­la­hü Teâlâ’dır.

Pey­gam­ber­le­rin en bü­yük mu­ci­ze­le­ri; ken­di de­vir­le­rin­de ge­çer­li olan, kuv­vet­li ve aza­met­li olay­lar cin­sin­den vu­ku bul­muş ve bu olay­la­rın aza­me­ti­ni kır­mış­tır. Meselâ;

Hz. Mu­sa dev­rin­de si­hir çok meş­hur­du. Sih­rin top­lum üze­rin­de bü­yük bir et­ki­si var­dı. Ve bu­nun­la övü­nü­yor­lar­dı. Hz. Mu­sa’nın en bü­yük mu­ci­ze­si olan âsâ (bas­ton) yı­lan ol­du ve si­hir­baz­la­rın yı­lan şek­lin­de gös­ter­dik­le­ri bü­tün ip­le­ri yu­ta­rak, or­ta­da fi­zik ola­rak bir şey bı­rak­ma­dı. Son­ra Mu­sa’nın elin­de ye­ni­den âsâ ha­li­ne dö­nün­ce, si­hir­baz­lar bu­nun bir si­hir ol­ma­dı­ğı­nı an­la­dı­lar. Hep­si bir­den sec­de­ye ka­pan­dı­lar. Fi­ra­vun’un ölüm teh­dit­le­ri­ne al­dır­ma­dan: “Biz alem­le­rin Rab­bı­na, Mu­sa ve Ha­run’un Rab­bı­na iman et­tik” de­di­ler.127

Hz. İsa dev­rin­de tıp il­mi meş­hur­du. Yü­ce Al­lah da Hz. İsa’ya ölü­le­ri dirilt­mek ve kör­le­ri iyi et­mek gi­bi mu­ci­ze­ler ver­miş­ti. Du­rum böy­le olun­ca bü­tün dok­tor­lar bu­nun bir mu­ci­ze ol­du­ğu­nu ve in­san gü­cü­nün dı­şın­da bir ha­ri­ka bu­lun­du­ğu­nu ka­bul et­miş olu­yor­du. Cenâb-ı Hak Hz. İsa’ya ve­ri­len mu­ci­ze­le­ri bir ayet­te şöy­le bil­di­rir: “Onu (İsa’yı) İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­na pey­gam­ber gön­de­re­cek”, on­la­ra di­ye­cek ki: “Ger­çek­ten, ben si­ze Rab­bi­niz­den bir ayet ge­tir­dim. Ben si­ze ça­mur­dan kuş şek­lin­de bir şey ya­par, ona üfü­rü­rüm de Al­lah’ın iz­niy­le der­hal can­lı bir kuş olur. Yi­ne Al­lah’ın iz­niy­le ana­dan doğ­ma kö­rü ve ab­ra­sı iyi eder, ölü­le­ri di­ril­ti­rim, Ev­le­ri­niz­de ne yi­yor, ne bi­rik­ti­ri­yor­sa­nız si­ze ha­ber ve­ri­rim. El­bet­te bun­lar­da si­zin için, eğer iman edi­ci­ler­se­niz, ke­sin bi­rer ib­ret var­dır.”128

Hz. Da­vud dev­rin­de mu­si­ki ve Hz. Mu­ham­med za­ma­nın­da fesâhât ve belâğat çok ile­ri git­miş­ti. Arap şa­ir­le­ri, şi­ir­le­riy­le övü­nür ve bir­bir­le­ri­ne kar­şı üs­tün­lük tas­lar­lar­dı. Üs­tün ge­len­le­rin şi­ir­le­ri Kâ’be du­va­rı­na ası­lır, bu, ken­di­le­ri ve ka­bi­le­le­ri için övünç ve­si­le­si olur­du.

Al­la­hü Teâlâ Hz. Mu­ham­med’e Kur’an-ı Ke­rim’i öy­le bir belâğat ve fesâhat üs­tün­lü­ğü ile gön­der­di ki, onun kar­şı­sın­da bü­tün Arap edip ve şa­ir­le­ri aciz kal­dı.129 Kâbe’ye ası­lan şi­ir ve ka­si­de­le­ri utanç­la­rın­dan alıp gö­tür­me­ye baş­la­dı­lar. İç­le­rin­den in­saf­lı olan­lar Kur’an’ın Al­lah kelâmı ol­du­ğu­na ka­na­at ge­tir­di ve İslâm’la mü­şer­ref ol­du.

Hz. Mu­ham­med (s.a.s)’in Kur’an-ı Ke­rim’den baş­ka, Mirac130, Sid­re­tü’l-Müntehâ131, Şak­ku’l-Ka­mer (ayın ya­rıl­ma­sı)132 gi­bi Kur’an’da zik­re­di­len mu­ci­ze­le­ri ya­nın­da ba­zı su­suz­luk za­man­la­rın­da par­mak­la­rı­nın ara­sın­dan su fış­kır­ma­sı, kay­bo­lan de­ve­nin ye­ri­ni bil­dir­me­si, eli­ne al­dı­ğı taş par­ça­la­rı­nın Al­lah’ı tes­bih ediş se­si­sin işi­til­me­si gi­bi as­hab-ı ki­ram ta­ra­fın­dan nak­le­di­len pek­çok mu­ci­ze­le­ri da­ha var­dır.

 

   E - Velâyet ve Kerâmet:

Al­la­hü Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Ha­be­ri­niz ol­sun ki, Al­lah’ın ve­li kul­la­rı için hiç­bir kor­ku yok­tur. On­lar mah­zun da ola­cak de­ğil­ler­dir. On­lar iman edip tak­va­ya er­miş olan­lar­dır. Dün­ya ha­ya­tın­da da, ahi­ret­te de on­lar için müj­de­ler var­dır. Al­lah’ın söz­le­rin­de as­la de­ğiş­me yok­tur. Bu en bü­yük mut­lu­lu­ğun ta ken­di­si­dir.”133

Velî, söz­lük­te; ya­kın, yâr, dost, ar­ka­daş, yar­dım­cı, sev­gi bes­le­yen an­lam­la­rı­na ge­lir. Feîl vez­nin­de olan velî, ism-i fa­il an­la­mın­da kul­la­nı­lır­sa ku­la iza­fe edi­lir. Bu du­rum­da; gü­nah iş­le­me­den Al­lah’a ta­a­ta de­vam eden O’na mu­hab­bet­te çok ile­ri gi­den ve Hz. Pey­gam­ber’in sün­net­le­ri­ni ti­tiz­lik­le ye­ri­ne ge­ti­ren kim­se de­mek­tir. Taftâzânî’ye gö­re velî; Al­lah’ı ve sı­fat­la­rı­nı ta­nı­yan gü­nah­lar­dan ka­çı­nıp ta­at üze­re olan, lez­zet­le­re ve şeh­vet­le­re dal­ma­yan kim­se­dir.134 Velî’nin ço­ğu­lu "evliyâ”dır.

Velî söz­cü­ğü ism-i mef’ul an­la­mın­da kul­la­nı­lır­sa, Al­lah’a nis­bet edi­lir. Bu tak­dir­de; ku­lun velîsi ya­ni dos­tu, yar­dım­cı­sı, sa­hi­bi ve ko­ru­yu­cu­su  Al­lah’tır, an­la­mı­na ge­lir. Şu ayet-i ke­ri­me­ler­de ve­li, Al­lah’a iza­fe edil­miş­tir:

“Al­lah, iman eden­le­rin ve­li­si ya­ni yar­dım­cı­sı­dır. On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan kur­ta­rıp nu­ra çı­ka­rır...”135Çünkü be­nim ve­lim (sa­hi­bim), o ki­ta­bı in­di­ren Al­lah’tır, ve o, bü­tün sa­lih­le­re de ve­li­lik edi­yor.”136

Kur’an-ı Ke­rim’de Al­lah dos­tu olan ve­li­nin iki özel­li­ği­ne dik­kat çe­ki­lir. İman ve tak­va sa­hi­bi ol­ma­sı. “On­lar, iman edip, tak­va­ya er­miş olan­lar­dır.”137

Tak­va sa­hip­le­ri­nin özel­lik­le­ri şu ayet-i ke­ri­me­de ay­rı­ca açık­la­nır: “(Na­maz­da) yüz­le­ri­ni­zi do­ğu ve ba­tı yö­nü­ne çe­vir­me­niz birr (ta­at) de­ğil­dir. Fa­kat birr; Al­lah’a, ahi­ret gü­nü­ne, me­lek­le­re, ki­ta­ba ve pey­gam­ber­le­re iman eden; ma­lı­nı Al­lah sev­gi­siy­le (ve­ya ma­la olan sev­gi­si­ne rağ­men) ak­ra­ba­ya, ye­tim­le­re, yok­sul­la­ra, yol­da kal­mış­la­ra, di­le­nen­le­re, kö­le ve esi­ri kur­tar­ma­ya ve­ren; na­ma­zı­nı dos­doğ­ru kı­lan, ze­ka­tı­nı ve­ren kim­se­le­rin; sı­kın­tı­da, has­ta­lık­ta ve sa­va­şın kı­zış­tı­ğı za­man­lar­da sa­bır ve me­ta­net gös­te­ren­le­rin birr (ta­at) ha­li­dir. İş­te on­lar sa­dık olan­la­rın ve tak­va­ya eren­le­rin ta ken­di­le­ri­dir.”138

Saîd b. Cü­beyr (r.a)’den ri­va­ye­te gö­re, Hz. Pey­gam­ber’e; “Al­lah’ın ve­li kul­la­rı kim­ler­dir?” di­ye so­rul­du­ğun­da, şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “On­lar, öy­le kim­se­ler­dir ki, gö­rül­dük­le­ri za­man Al­lah ha­tı­ra ge­lir.”139 Bu hadîse gö­re, Al­lah dost­la­rı­nın si­ret­le­ri ve hal­le­ri Al­lah’ı ak­la ge­ti­rir, çün­kü on­lar­da edeb, ha­ya, hu­şu ve te­va­zu ala­met­le­ri dik­ka­ti çe­ker. “... Sec­de izin­den mey­da­na ge­len ni­şan­la­rı, yüz­le­rin­de­dir...”140 aye­tin­de bu­na işa­ret edi­lir.

Hz. Ömer’in ri­va­yet et­ti­ği­ne gö­re, Ra­su­lul­lah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Al­lah’ın kul­la­rın­dan bir ta­kım in­san­lar var­dır ki, on­lar ne şe­hid ne de pey­gam­ber­dir­ler. Fa­kat kı­ya­met gü­nün­de, on­la­rın Al­lah in­din­de­ki ma­kam­la­rı­na pey­gam­ber­ler ve şe­hid­ler gıp­ta ede­cek­ler­dir.” As­hab-ı Ki­ram: “Ey Al­lah’ın Ra­su­lü, bun­lar kim­ler­dir ve amel­le­ri ne­ler­dir? Bi­ze ha­ber ver de, on­la­rı biz de se­ve­lim ve sa­ya­lım” de­dik­le­rin­de Hz. Pey­gam­ber, de­vam­la şöy­le bu­yur­du:

   “Bun­lar bir züm­re­dir ki; ara­la­rın­da ne hı­sım­lık, ne de bir­bir­le­ri­ne ve­re­cek­le­ri mal ve dün­ya­lık men­fa­at­le­ri ol­mak­sı­zın sırf Al­lah rı­za­sı için ve Al­lah yo­lun­da bir­bir­le­ri­ni se­ver­ler. Al­lah’a ye­min ede­rim ki, on­la­rın yüz­le­ri bir nur gi­bi­dir ve on­lar nur­dan bir min­ber üze­rin­de­dir­ler. İn­san­lar kork­tuk­la­rı za­man on­lar kork­maz­lar. İn­san­lar mah­zun ol­duk­la­rı za­man, bun­lar mah­zun ol­mazlar.”141 Ra­su­lul­lah (s.a.s) de­vam­la şu aye­ti oku­du: “Ha­be­ri­niz ol­sun ki, Al­lah’ın ve­li kul­la­rı için hiç­bir kor­ku yok­tur. On­lar mah­zun da ola­cak de­ğil­ler­dir. On­lar iman edip tak­va­ya er­miş olan­lar­dır...” 142

Velîlerin ke­ra­me­ti hak­tır. Ke­ra­met, söz­lük­te; iz­zet, şe­ref, iyi­lik ve gü­zel­lik an­lam­la­rı­na ge­lir. Te­rim ola­rak; Al­lah’ın velî kul­la­rın­da zu­hur eden ola­ğa­nüs­tü hal­le­re “kerâmet” de­nir.

Her in­sa­nın elin­de mey­da­na ge­len ola­ğa­nüs­tü ha­le ke­ra­met de­mek doğ­ru ol­maz. Bu ha­li gös­te­re­nin aki­de­si İslâm aki­de­si de­ğil­se, amel­le­ri Al­lah’ın emir­le­ri­ne uy­gun de­ğil­se, ha­ram­lar­dan ka­çın­mı­yor­sa o ha­ri­ku­la­de hal is­tid­rac adı­nı alır. Bu, sa­hi­bi­nin küf­rü­nü art­tır­mak­tan, baş­ka­la­rı­nı ya­nılt­mak­tan baş­ka bir işe ya­ra­maz. Onun için bü­yük mu­ta­sav­vıf­lar, “şe­ri­a­ta gö­re amel et­me­yen kim­se­yi, ha­va­da uçar­ken, ve­ya de­ni­zin üze­rin­de yü­rür­ken gör­sen de, onun ar­ka­sın­dan git­me” di­ye­rek uya­rı­da bu­lun­muş­lar­dır.

Ve­li­nin ke­ra­me­ti Ki­tap, Sün­net ve İcmâ’ ile sa­bit­tir.

Kur’an-ı Ke­rim’de çe­şit­li kerâmet ör­nek­le­ri var­dır.

Ze­ke­riy­ya aleyhisselâm her mes­ci­de gi­ri­şin­de, mes­ci­din bi­ti­şi­ğin­de­ki bir oda­da ba­rı­nan Hz. Mer­yem’in ya­nın­da bir yi­ye­cek bu­lu­yor­du. Bun­la­rın ne­re­den gel­di­ği­ni so­run­ca da; “Al­lah ta­ra­fın­dan, şüp­he­siz Al­lah, di­le­di­ği­ne sa­yı­sız rı­zık ve­rir” ce­va­bı­nı alı­yor­du.143 Hz. İsa’nın an­ne­si pey­gam­ber ol­ma­dı­ğı­na gö­re onun ya­nın­da bu­lu­nan bu yi­ye­cek­ler onun için bir ke­ra­met­tir. Çün­kü Hz. Mer­yem, iba­de­te düş­kün, if­fet­li, tak­va sa­hi­bi, Al­lah’ın, ya­kı­nı olan, sa­li­ha ve ve­li bir ka­dın­dı.

As­hab-ı Kehf de ma­ğa­ra­da yıl­lar­ca kal­mış da­ha son­ra, ye­ni­den uya­na­rak ha­ya­ta dön­müş­ler­dir.144 İş­te ma­ğa­ra dost­la­rı (As­hab-ı Kehf) hak­kın­da  Kur’an’da an­la­tı­lan, bu sa­lih genç­ler için bir ke­ra­met­tir.

Hz. Sü­ley­man, Ye­men’den Bel­kıs’ın tah­tı­nı ge­tirt­mek is­te­yin­ce, İf­rit isim­li cin, bu­nu ye­rin­den kal­kın­ca­ya ka­dar ge­ti­re­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş, Al­lah’ın kul­la­rın­dan bir kul ise, tah­tı göz açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar ge­ti­re­bi­le­ce­ği­ni ifa­de edin­ce, Sü­ley­man (a.s) tah­tı ya­nın­da ha­zır bul­muş­tur.145 Bu ayet­te, ki­ta­bın bil­gi­si­ne sa­hip olan ki­şi ola­rak anı­lan zat, Hz. Sü­ley­man’ın ve­zi­ri Asaf’tır. Asaf; sa­lih ve tak­va sa­hi­bi bir ki­şi ol­du­ğun­dan tah­tı bin­ler­ce ki­lo­met­re uzak­tan bir an­da ge­tir­me­si onun ke­ra­me­ti­dir.146

Buhârî kay­nak­lı bir ha­dis­te Hz. Pey­gam­ber, geç­miş üm­met­ler­den üç ki­şi­nin bir ma­ğa­ra­ya gir­dik­le­rin­de, yu­var­la­nan bü­yük bir ta­şın ma­ğa­ra­nın ağ­zı­nı ka­pat­tı­ğı­nı; bu üç ki­şi­nin du­a­la­rı be­re­ke­tiy­le açı­lı­şı­nı an­la­tır. Üç ki­şi­den biri­si, ana-ba­ba­sı­na yap­tı­ğı iyi­li­ği Al­lah rı­za­sı için yap­tı­ğı­nı, ikin­ci­si zi­na­dan Al­lah rı­za­sı için ka­çın­dı­ğı­nı, üçün­cü­sü ise iş­çi­nin tes­lim al­ma­dan ay­rı­lıp git­ti­ği için, ona bor­cu olan bir pa­ra­yı bir kaç yıl ça­lış­tı­rıp iş­çi­si­ni zen­gin et­ti­ği­ni Al­lah’a ar­ze­der. Bu sa­lih ve tak­va sa­hi­bi kul­la­rın du­a­sı­nı Cenâb-ı Hak ka­bul eder ve ma­ğa­ra­nın ağ­zı açı­lır.147

Hz. Ömer’in hi­la­fe­ti sı­ra­sın­da, bir cu­ma hut­be­sin­de Ni­ha­vend’de sa­vaş ha­lin­de­ki Hz. Sâriye’ye “Ya Sâriye da­ğa çık da­ğa” di­ye ba­ğır­mış, bu­nu ge­rek Me­di­ne’de cu­ma na­ma­zın­da bu­lu­nan­lar ve ge­rek­se yüz­ler­ce ki­lo­met­re uzak­ta­ki ko­mu­ta­nı Sâriye işit­miş ve bu uya­rı onun sa­va­şı ka­zan­ma­sı­na se­bep ol­muş­tur. Bu olay da Hz. Ömer ve Sâriye için bi­rer ke­ra­met­tir.148

Al­la­hü Teâlâ için her­şey müm­kün ol­du­ğu­na gö­re, Al­lah izin ve­rin­ce kera­met de müm­kün olur. Al­lah’ı se­ven ku­lu­nu Al­lah da se­ver. Al­lah’ı anan ku­lu­nu Al­lah da anar, do­la­yı­sıy­la onun gö­ren gö­zü, işi­ten ku­la­ğı, an­la­yan kal­bi olur. Ke­ra­me­ti inkâr eden­ler, onun mu­ci­ze ile ka­rış­tı­rıl­ma­sın­dan kork­tuk­la­rı için bu yo­la baş­vur­muş­lar­dır. Oy­sa pey­gam­ber ile ve­li ara­sın­da­ki fark açık ol­du­ğu gi­bi, mu­ci­ze ile ke­ra­met ara­sın­da­ki fark da açık­tır.

 

F - Mu­ci­ze ve Ke­ra­met Dı­şın­da­ki Ola­ğa­nüs­tü Hal­ler:

Pey­gam­ber mu­ci­ze­si ve ve­li­nin ke­ra­me­ti dı­şın­da ba­zı ola­ğa­nüs­tü hal­ler da­ha var­dır. Bun­lar ir­has, meûnet, is­tid­rac ve iha­net ol­mak üze­re dört mad­de­de top­la­na­bi­lir:

1) İr­has:

Pey­gam­ber­lik gö­re­vi ve­ril­mez­den ön­ce pey­gam­ber­ler­de gö­rü­len ola­ğa­nüs­tü hal­ler olup, da­ha son­ra bu kim­se­nin pey­gam­ber ola­ca­ğı­na de­lil sa­yı­lır. Hz. İsa’nın be­şik­te iken ko­nuş­ma­sı ve Hz. Mu­ham­med’i (s.a.s) da­i­ma bir bu­lu­tun iz­le­me­si, ba­zı ağaç ve taş­la­rın ona selâm ver­me­si ir­has ka­bi­lin­den­dir.

2) Meûnet:

Yar­dım ve ko­lay­lık an­la­mı­na ge­lir. Amel­le­ri, dav­ra­nış­la­rı ve ahlâkı gü­zel olan ba­zı mü­min­ler­de or­ta­ya çı­kan ola­ğa­nüs­tü hal­dir. Ba­zı mü­min­le­rin bü­yük sı­kın­tı ve mu­si­bet­ler­den ko­lay­ca kur­tul­ma­la­rı, ge­çim­le­ri­ni ko­lay­lık­la sağ­la­ma­la­rı, Cenâb-ı Hakk’ın on­la­ra meûnet tü­rün­den bir yar­dı­mı­dır.

3) İstidrâc:

Sü­re ta­nı­mak, müh­let ver­mek de­mek­tir. Küf­rü ve gü­na­hı açık olan kim­se­ler­de ken­di is­tek­le­ri­ne uy­gun ola­rak or­ta­ya çı­kan ola­ğa­nüs­tü hal­ler­dir. Cenâb-ı Hak, istidrâc gös­te­re­cek kim­se­ye da­ha faz­la kü­für ve gü­na­ha dal­ma­sı için bu ye­te­ne­ği ve­rir. Şey­ta­nın du­a­sı­nın ka­bul olu­na­rak, kı­ya­me­te ka­dar kö­tü­lük yap­ma­sı­na fır­sat ve­ril­me­si, Fi­ra­vun, Nem­rut ve ben­zer­le­ri­nin yer­yü­zün­de­ki sal­ta­nat­la­rı­nın bir sü­re ken­di is­te­dik­le­ri tarz­da yü­rü­me­si is­tid­rac tü­rün­den olay­lar­dır. Yi­ne za­lim­le­rin ve kâfirlerin bir bö­lü­mü­nün dün­ya iş­le­ri­nin iyi git­me­si de is­tid­rac­la il­gi­li­dir.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ayet­le­ri­mi­zi ya­lan sa­yan­la­rı, biz bil­me­ye­cek­le­ri nok­ta­lar­dan de­re­ce de­re­ce (is­tid­rac ile) he­la­ke yak­laş­tı­rı­rız. Ben on­la­ra müh­let ve­ri­rim (on­la­rın ip­le­ri­ni uza­tı­ve­ri­rim.) Be­nim lü­tuf yü­zün­den kah­rım (da­ya­nı­la­ma­ya­cak ka­dar) çe­tin­dir.”149 “Ar­tık bu sö­zü ya­lan sa­yan­la­rı ba­na bı­rak. Biz on­la­rı ken­di­le­ri­nin bi­le­me­ye­cek­le­ri bir yön­den, de­re­ce de­re­ce aza­ba yak­laş­tı­rı­yo­ruz. Ben on­la­ra müh­let ve­ri­yo­rum. Şüp­he yok ki, be­nim fen­dim sağ­lam­dır”150

Bu ayet­ler­de­ki is­tid­rac ke­li­me­si; bir kul gü­na­hı­na de­vam et­tik­çe, Cenâb-ı Hakk’ın onun sağ­lı­ğı­nı, ik­ba­li­ni, dev­let ve ni­me­ti­ni ar­tır­ma­sı, onun şük­rü­nü, tev­be­si­ni, is­tiğ­fa­rı­nı unut­tur­ma­sı, böy­le­ce onu azap ve ga­za­bı­na de­re­ce de­re­ce yak­laş­tır­ma­sı ve so­nun­da an­sı­zın onu ya­ka­la­yı­ver­me­si an­lam­la­rı­nı ta­şır.151 Hz. Ömer’in, İran fet­he­dil­dik­ten son­ra ga­ni­met mal­la­rı Me­di­ne’ye ge­ti­ri­lin­ce şöy­le dua et­ti­ği nak­le­di­lir: “Al­la­hım... Bu ha­zi­ne­le­rin is­tid­rac ol­ma­sın­dan sa­na sı­ğı­nı­rım.”152

4) İha­net:

İs­tid­rac küf­rü ve is­ya­nı açık olan kim­se­le­rin elin­den is­tek­le­ri­ne uy­gun ola­ğa­nüs­tü olay olur­ken, iha­net bu kim­se­nin ar­zu­su­nun ak­si­ne ola­ğa­nüs­tü ha­lin mey­da­na gel­me­si­dir. Bu da küf­rü ve is­ya­nı açık olan kim­se­le­rin elin­de or­ta­ya çı­kar. Meselâ; pey­gam­ber­lik id­di­a­sın­da bu­lu­nan Mü­sey­le­me, bir gö­zü kör olan ço­cu­ğun, gö­zü­nün açıl­ma­sı için tük­rü­ğü­nü sür­müş an­cak ço­cu­ğun di­ğer gö­zü de  kör ol­muş­tur. Yi­ne bir ku­yu­nun su­yu­nu ar­tır­mak için ku­yu­ya tü­kü­rün­ce ku­yu ta­ma­men ku­ru­muş­tur. Bu­na “Hızlân” da de­nir.

Si­hir ve san’at tü­rü­ne gi­ren ba­zı ga­rip olay­lar var­dır ki, bun­lar alet, se­bep ve araç­la­ra bağ­lı ola­rak ya­pı­lır ve ger­çek­te ta­bi­at ku­ral­la­rı­na uy­gun ola­rak mey­da­na ge­le­bi­lir. Se­bep ve şart­la­rı bi­len kim­se­ler, her za­man bu tip ga­rip hü­ner­le­ri gös­te­re­bi­lir. Bun­la­rın fi­zik açık­la­ma­la­rı bu­lun­du­ğu için ger­çek­te ola­ğa­nüs­tü özel­lik­le­ri yok­tur.

v