Peygamberlere İman - Fıkıh - Ilmihalhilmidonduren - 12. Sayfa
IV- PEYGAMBERLERE İMAN:
A - Peygamberlerin Mahiyeti:
İnsan; akıl, idrak ve sınırlı irade gücüne sahip bir varlıktır. Yaratılanlar içinde şerefli bir mevkiye sahiptir. Dünyaya Rabbine kulluk etmek ve bir imtihan devresi geçirmek üzere geldiği için başıboş bırakılmamıştır. Yüce Allah emir ve yasaklarını ona duyurmak için bazı aracılar görevlendirmiştir. Çünkü her insan bunları doğrudan, Allah’tan alma veya melekle temas kurma gücüne ve kabiliyetine sahip değildir. Durum böyle olunca, yine insanlardan birinin, Allahü Teâlâ ile insanlar arasında elçi, aracı olmasına ihtiyaç vardır. İşte bu elçi ve aracılara “peygamber” denir.
Cenâb-ı Hak, insanlık alemine pekçok peygamber göndermiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Andolsun biz, her millet içinde; Allah’a kulluk edin, şeytandan kaçın, diye bir elçi gönderdik.”112 “Peygamberlerden kimini daha önce sana anlattık, kimini de anlatmadık.”113
Yeni bir kitap ve şeriat getirmiş olan peygamberlere hem “Nebi”, hem de “Rasul” denir. Kendisine yeni bir kitap verilmeyip daha önceki peygamberlerin şeriatini devam ettiren ve onunla amel eden peygambere de sadece “Nebi” denir. Rasul’ün çoğulu “rusul”, nebinin çoğulu ise “enbiya”dır. Nebi geneldir. Rasul ise özeldir. Kısaca her Rasul, Nebi’dir, fakat her Nebi, Rasul değildir. Hz. Musa, Davud, İsa ve Hz. Muhammed hem Rasul ve hem de Nebidirler. Bu göreve de “nübüvvet” veya "peygamberlik” denir.
B - Peygamberlerin Sayısı:
Hz. Adem’le başlayan peygamberlik, arada pek çok peygamberin gelişiyle Hz. Muhammed’e kadar devam etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; “Her ümmetin bir peygamberi vardır”114, “Biz bir peygamber (rasul) gönderinceye kadar (hiçbir kimseye ve topluma) azap edici değiliz.”115 buyurulur.
Bu ayetlere göre, insanların ilahi emir ve yasaklardan sorumlu olabilmesi için, kendi devrindeki peygamberden ve onun getirdiği ilâhî mesajdan haberdar olması gerekir. Aksi halde “fetret devri” denilen peygamberden habersiz olanların yararlandığı kolaylıklardan yararlanırlar. Bu da, kâinatı yaratan Yüce Allah’ın varlığına inanmaktan ibarettir. Çünkü, tabiat olaylarından ibret alarak, insan aklı Allah’ı bulabilecek güce sahiptir.
Peygamberlerin sayısını ancak Allahü Teâlâ bilir. Kur’an-ı Kerim’de yalnız yirmi beş peygamberin adları geçer: Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakub, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsa, Harûn, Dâvud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Yûnus, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed (s.a.s). Bir de Uzeyr, Lokman ve Zülkarneyn’in adları geçer ki, bunların peygamber mi yoksa veli mi oldukları ihtilaflıdır.
Bunların dışında da bir takım peygamberlerin gönderildiği Kur’an’ın “... peygamberlerden kimini de sana anlatmadık”116 ayetiyle sabittir. Diğer yandan peygamberlerin sayısının 124.000 ve bunların 313’ünün Rasul olduğunu Hz. Muhammed (s.a.s) açıklamıştır.117 Ancak bu sayının sınırlayıcı kesin bir rakam olmayıp, çokluk bildirmek için buyurulduğu da söylenmiştir.
İsimleri Kur’an’da geçsin veya geçmesin, gerçek olan şu ki, en son ve evrensel bir peygamber olan Hz. Muhammed s.a.s.'den önce peygambere sahip bulunmayan hiçbir topluluk olmamıştır. Bununla, insanların kıyamet gününde bilmemeyi bir özür olarak kullanma imkânları ortadan kaldırılmıştır. Her ümmetin bir peygamberi olduğu çeşitli ayetlerde tekrarlanmıştır.118
Kur’an-ı Kerim’de, müminlerin; “Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmadıkları” belirtilir119 ve peygamberlerden bir bölümüne inanıp, bir bölümüne inanmayanın dinden çıkacağı şöyle açıklanır:
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden, Allah’la peygamberleri arasını ayırmak isteyen; ‘Bir kısmını inkâr ederiz, bir kısmına inanırız‘ diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır”120
c - Peygamberlerin Sıfatları:
Peygamberler, insan olmakla birlikte, diğer insanlardan farklı bir takım sıfatlarla donatılmıştır. Bu, onların elçi, rehber ve önder oluşlarının tabii bir sonucudur. Peygamberin sıfatları emanet, sıdk, fetanet, ismet ve tebliğ olmak üzere beş tanedir.
1. Emânet:
Güvenilir olmak demektir. Peygamber her bakımdan güvenilen kimsedir. Onlar, insanların en emini, en dürüstü ve en doğru olanlarıdır. Peygamber asla emanete hıyanet etmez. Allah’ın emirlerine doğruluk ve samimiyetle uyar, haramları kesinlikle işlemez. Hz. Muhammed (s.a.s)'e daha peygamberlik gelmezden önce, Mekke müşrikleri tarafından “Muhammedü’l-Emin (kendisine güvenilen Muhammed)” lakabının verilmesi tarihi bir olaydır.
2. Sıdk:
Doğru olmak demektir. Peygamber doğru ve dürüst kimsedir. Kesinlikle yalan söylemez. Sözü gerçeği yansıtır. Sözlerinin doğruluğu, gerektiğinde mucizelerle desteklenir. Sıdk’ın zıddı olan kizb (yalan söylemek) peygamber hakkında düşünülemez. Çünkü peygamber, her şeye gücü yeten Allah’ın yeryüzündeki elçisidir. Bu elçiliğin yalan ve hiyanetle etkisiz ve sonuçsuz kalmasına Cenâb-ı Hak izin vermez.
3. Fetânet:
Zeki, akıllı ve hikmet sahibi olmak demektir. Peygamber gerçekten insanların en zekisi ve hikmet sahibi olanıdır. Aptal, ahmak ve geri zekâlı birisinin peygamber olduğu görülmemiştir. Toplumunu ikna edip, onlara önderlik yapabilmek için peygamberin akıllı olması gerekir. Fetanetin zıddı olan “akılsızlık” ve “gaflet” peygamber için düşünülemez.
4. İsmet:
Günahsız oluş, Allahü Teâlâ tarafından büyük veya küçük günahlardan koruma altında bulunmak demektir.
Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Adem’in, Hz. Musa’nın ve diğer bazı peygamberlerin hata işlediklerinden ve Cenâb-ı Hakk’ın onların bu hatalarını bağışladığından söz edilir. Hatta Hz. Muhammed’in de bazı konularda vahiy yoluyla doğru yola iletildiği belirtilir.121 Ancak bunlar çok küçük “zelle” denilen ayak sürçmeleri olup, istemeyerek peygamberden sadır olabilmiştir. Mesela, Hz. Adem’in yasak ağaçtan yemesi; şeytana güvenmesi ve henüz kötülüğün ne olduğunu tecrübeyle görmemesi yüzünden olmuştur. Daha sonra Yüce Allah O’nu affetmiş ve kendi nesline peygamber olmuştur.
Hz. Muhammed’in, (s.a.s), Abese sûresi ile uyarıldığı şu olayı da “zelle”ye örnek verebiliriz. Rasulullah (s.a.s) Kureyş ileri gelenlerine dini telkinde bulunurken, bir âmâ olan Abdullah İbni Ümmi Mektûm (r.a.), O’nun bu irşadından habersiz olarak içeri girmiş ve yüksek sesle; “Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret” diye seslenmiş ve bu sözünü bir kaç defa tekrar etmişti. Bu durumdan memnun kalmayan Allah’ın elçisi yüzünü ekşitip öbür yana çevirmiştir. Bunun üzerine Abese sûresi inmiş ve Rasulullah’a (s.a.s) bu davranışının uygun olmadığı bildirilmiştir.122
Kur’an-ı Kerim’de, açıkça ismet sıfatı zikredilmez. Ancak peygamberlerin, Allah’ın tam murakabesi altında oldukları belirtilir.123 Buna Hz. Yûsuf’un durumunu örnek verebiliriz.
Züleyha, nüfuzunu ve kadınlık cazibesini kullanarak Hz. Yusuf’u aldatmak istediği sırada Yüce Allah’ın koruması açıkca görülür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “O kadın, andolsun, ona niyyeti kurmuştu. Eğer Rabbinin bürhanını görmemiş olsaydı, belki Yûsuf da onu kasd etmiş gitmişti.”124
Ahmed b. el-Mübarek bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak şöyle der: Ümmî mürşidim Abdülaziz ed-Debbağ’a; “Yûsuf (a.s)’un o kadına kasd ve niyyet ettiği şey ne idi?” diye sordum. Şu cevabı verdi: “Onu dövmekti”. Bunun üzerine, kendisine bazı müfessirlerin bu konuda söyledikleri açıklamalardan söz ettim. Bunları şiddetle red ederek dedi ki; “Peygamberlerin ma’sumluğu nerede kaldı? Allah’ın bir veli kuluna feth (kalbin manen açılması hali) vaki olduğu zaman, Allah onun yetmiş iki zulmet damarını söküp atar ki, onların bir kısmından yalan, bir kısmından kibir, kimisinden riya, kimisinden dünya sevgisi, kimisinden de şehvet ve zina sevgisi ve benzeri kötülükler neş’et ediyordu. Allah’ın veli kulları hakkında durum böyle olunca, ismet sıfatıyla yaratılan ve koruma altında bulunan bir peygamberin nasıl olması gerektiğini düşün.”125
Sonuç olarak, peygamber büyük küçük bütün günahlardan her türlü küfürden korunmuştur. Peygamberlikten önce bile ondan küfür türünden bir günah sadır olmaz.126
5. Tebliğ:
Tebliğ Allah’tan aldığı vahyi, olduğu gibi bildirmesidir. Peygamber, Allah’tan aldığı vahyi olduğu gibi insanlara ulaştırır. Bu tebliğde ne bir fazlalık ve ne de bir eksiltme yapamaz. Onlar vahiyden hiçbir şeyi gizlememişlerdir. Aksi halde görevlerinde hiyanette bulunmuş olurlardı.
Tebliğ sıfatının zıddı olan “gizleme”, peygamberler için düşünülemez.
D - Mucize:
Mucize sözlükte, âciz ve güçsüz bırakmak demektir. Terim olarak şöyle tarif edilir: Allahü Teâlâ’nın peygamberlerini, davalarında desteklemek ve sözlerini doğrulamak için onların ellerinde meydana getirdiği olağan üstü hallere “mucize” denir. Peygamber bunu, kendisini inkâr edenlere karşı bir delil olarak gösterir. Aslında mucizeyi peygamberin elinde yaratan Allahü Teâlâ’dır.
Peygamberlerin en büyük mucizeleri; kendi devirlerinde geçerli olan, kuvvetli ve azametli olaylar cinsinden vuku bulmuş ve bu olayların azametini kırmıştır. Meselâ;
Hz. Musa devrinde sihir çok meşhurdu. Sihrin toplum üzerinde büyük bir etkisi vardı. Ve bununla övünüyorlardı. Hz. Musa’nın en büyük mucizesi olan âsâ (baston) yılan oldu ve sihirbazların yılan şeklinde gösterdikleri bütün ipleri yutarak, ortada fizik olarak bir şey bırakmadı. Sonra Musa’nın elinde yeniden âsâ haline dönünce, sihirbazlar bunun bir sihir olmadığını anladılar. Hepsi birden secdeye kapandılar. Firavun’un ölüm tehditlerine aldırmadan: “Biz alemlerin Rabbına, Musa ve Harun’un Rabbına iman ettik” dediler.127
Hz. İsa devrinde tıp ilmi meşhurdu. Yüce Allah da Hz. İsa’ya ölüleri diriltmek ve körleri iyi etmek gibi mucizeler vermişti. Durum böyle olunca bütün doktorlar bunun bir mucize olduğunu ve insan gücünün dışında bir harika bulunduğunu kabul etmiş oluyordu. Cenâb-ı Hak Hz. İsa’ya verilen mucizeleri bir ayette şöyle bildirir: “Onu (İsa’yı) İsrailoğullarına peygamber gönderecek”, onlara diyecek ki: “Gerçekten, ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfürürüm de Allah’ın izniyle derhal canlı bir kuş olur. Yine Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve abrası iyi eder, ölüleri diriltirim, Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm. Elbette bunlarda sizin için, eğer iman edicilerseniz, kesin birer ibret vardır.”128
Hz. Davud devrinde musiki ve Hz. Muhammed zamanında fesâhât ve belâğat çok ileri gitmişti. Arap şairleri, şiirleriyle övünür ve birbirlerine karşı üstünlük taslarlardı. Üstün gelenlerin şiirleri Kâ’be duvarına asılır, bu, kendileri ve kabileleri için övünç vesilesi olurdu.
Allahü Teâlâ Hz. Muhammed’e Kur’an-ı Kerim’i öyle bir belâğat ve fesâhat üstünlüğü ile gönderdi ki, onun karşısında bütün Arap edip ve şairleri aciz kaldı.129 Kâbe’ye asılan şiir ve kasideleri utançlarından alıp götürmeye başladılar. İçlerinden insaflı olanlar Kur’an’ın Allah kelâmı olduğuna kanaat getirdi ve İslâm’la müşerref oldu.
Hz. Muhammed (s.a.s)’in Kur’an-ı Kerim’den başka, Mirac130, Sidretü’l-Müntehâ131, Şakku’l-Kamer (ayın yarılması)132 gibi Kur’an’da zikredilen mucizeleri yanında bazı susuzluk zamanlarında parmaklarının arasından su fışkırması, kaybolan devenin yerini bildirmesi, eline aldığı taş parçalarının Allah’ı tesbih ediş sesisin işitilmesi gibi ashab-ı kiram tarafından nakledilen pekçok mucizeleri daha vardır.
E - Velâyet ve Kerâmet:
Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Haberiniz olsun ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. Bu en büyük mutluluğun ta kendisidir.”133
Velî, sözlükte; yakın, yâr, dost, arkadaş, yardımcı, sevgi besleyen anlamlarına gelir. Feîl vezninde olan velî, ism-i fail anlamında kullanılırsa kula izafe edilir. Bu durumda; günah işlemeden Allah’a taata devam eden O’na muhabbette çok ileri giden ve Hz. Peygamber’in sünnetlerini titizlikle yerine getiren kimse demektir. Taftâzânî’ye göre velî; Allah’ı ve sıfatlarını tanıyan günahlardan kaçınıp taat üzere olan, lezzetlere ve şehvetlere dalmayan kimsedir.134 Velî’nin çoğulu "evliyâ”dır.
Velî sözcüğü ism-i mef’ul anlamında kullanılırsa, Allah’a nisbet edilir. Bu takdirde; kulun velîsi yani dostu, yardımcısı, sahibi ve koruyucusu Allah’tır, anlamına gelir. Şu ayet-i kerimelerde veli, Allah’a izafe edilmiştir:
“Allah, iman edenlerin velisi yani yardımcısıdır. Onları karanlıklardan kurtarıp nura çıkarır...”135Çünkü benim velim (sahibim), o kitabı indiren Allah’tır, ve o, bütün salihlere de velilik ediyor.”136
Kur’an-ı Kerim’de Allah dostu olan velinin iki özelliğine dikkat çekilir. İman ve takva sahibi olması. “Onlar, iman edip, takvaya ermiş olanlardır.”137
Takva sahiplerinin özellikleri şu ayet-i kerimede ayrıca açıklanır: “(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr (taat) değildir. Fakat birr; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; malını Allah sevgisiyle (veya mala olan sevgisine rağmen) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esiri kurtarmaya veren; namazını dosdoğru kılan, zekatını veren kimselerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabır ve metanet gösterenlerin birr (taat) halidir. İşte onlar sadık olanların ve takvaya erenlerin ta kendileridir.”138
Saîd b. Cübeyr (r.a)’den rivayete göre, Hz. Peygamber’e; “Allah’ın veli kulları kimlerdir?” diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: “Onlar, öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatıra gelir.”139 Bu hadîse göre, Allah dostlarının siretleri ve halleri Allah’ı akla getirir, çünkü onlarda edeb, haya, huşu ve tevazu alametleri dikkati çeker. “... Secde izinden meydana gelen nişanları, yüzlerindedir...”140 ayetinde buna işaret edilir.
Hz. Ömer’in rivayet ettiğine göre, Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kullarından bir takım insanlar vardır ki, onlar ne şehid ne de peygamberdirler. Fakat kıyamet gününde, onların Allah indindeki makamlarına peygamberler ve şehidler gıpta edeceklerdir.” Ashab-ı Kiram: “Ey Allah’ın Rasulü, bunlar kimlerdir ve amelleri nelerdir? Bize haber ver de, onları biz de sevelim ve sayalım” dediklerinde Hz. Peygamber, devamla şöyle buyurdu:
“Bunlar bir zümredir ki; aralarında ne hısımlık, ne de birbirlerine verecekleri mal ve dünyalık menfaatleri olmaksızın sırf Allah rızası için ve Allah yolunda birbirlerini severler. Allah’a yemin ederim ki, onların yüzleri bir nur gibidir ve onlar nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar. İnsanlar mahzun oldukları zaman, bunlar mahzun olmazlar.”141 Rasulullah (s.a.s) devamla şu ayeti okudu: “Haberiniz olsun ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır...” 142
Velîlerin kerameti haktır. Keramet, sözlükte; izzet, şeref, iyilik ve güzellik anlamlarına gelir. Terim olarak; Allah’ın velî kullarında zuhur eden olağanüstü hallere “kerâmet” denir.
Her insanın elinde meydana gelen olağanüstü hale keramet demek doğru olmaz. Bu hali gösterenin akidesi İslâm akidesi değilse, amelleri Allah’ın emirlerine uygun değilse, haramlardan kaçınmıyorsa o harikulade hal istidrac adını alır. Bu, sahibinin küfrünü arttırmaktan, başkalarını yanıltmaktan başka bir işe yaramaz. Onun için büyük mutasavvıflar, “şeriata göre amel etmeyen kimseyi, havada uçarken, veya denizin üzerinde yürürken görsen de, onun arkasından gitme” diyerek uyarıda bulunmuşlardır.
Velinin kerameti Kitap, Sünnet ve İcmâ’ ile sabittir.
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli kerâmet örnekleri vardır.
Zekeriyya aleyhisselâm her mescide girişinde, mescidin bitişiğindeki bir odada barınan Hz. Meryem’in yanında bir yiyecek buluyordu. Bunların nereden geldiğini sorunca da; “Allah tarafından, şüphesiz Allah, dilediğine sayısız rızık verir” cevabını alıyordu.143 Hz. İsa’nın annesi peygamber olmadığına göre onun yanında bulunan bu yiyecekler onun için bir keramettir. Çünkü Hz. Meryem, ibadete düşkün, iffetli, takva sahibi, Allah’ın, yakını olan, saliha ve veli bir kadındı.
Ashab-ı Kehf de mağarada yıllarca kalmış daha sonra, yeniden uyanarak hayata dönmüşlerdir.144 İşte mağara dostları (Ashab-ı Kehf) hakkında Kur’an’da anlatılan, bu salih gençler için bir keramettir.
Hz. Süleyman, Yemen’den Belkıs’ın tahtını getirtmek isteyince, İfrit isimli cin, bunu yerinden kalkıncaya kadar getirebileceğini söylemiş, Allah’ın kullarından bir kul ise, tahtı göz açıp kapayıncaya kadar getirebileceğini ifade edince, Süleyman (a.s) tahtı yanında hazır bulmuştur.145 Bu ayette, kitabın bilgisine sahip olan kişi olarak anılan zat, Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’tır. Asaf; salih ve takva sahibi bir kişi olduğundan tahtı binlerce kilometre uzaktan bir anda getirmesi onun kerametidir.146
Buhârî kaynaklı bir hadiste Hz. Peygamber, geçmiş ümmetlerden üç kişinin bir mağaraya girdiklerinde, yuvarlanan büyük bir taşın mağaranın ağzını kapattığını; bu üç kişinin duaları bereketiyle açılışını anlatır. Üç kişiden birisi, ana-babasına yaptığı iyiliği Allah rızası için yaptığını, ikincisi zinadan Allah rızası için kaçındığını, üçüncüsü ise işçinin teslim almadan ayrılıp gittiği için, ona borcu olan bir parayı bir kaç yıl çalıştırıp işçisini zengin ettiğini Allah’a arzeder. Bu salih ve takva sahibi kulların duasını Cenâb-ı Hak kabul eder ve mağaranın ağzı açılır.147
Hz. Ömer’in hilafeti sırasında, bir cuma hutbesinde Nihavend’de savaş halindeki Hz. Sâriye’ye “Ya Sâriye dağa çık dağa” diye bağırmış, bunu gerek Medine’de cuma namazında bulunanlar ve gerekse yüzlerce kilometre uzaktaki komutanı Sâriye işitmiş ve bu uyarı onun savaşı kazanmasına sebep olmuştur. Bu olay da Hz. Ömer ve Sâriye için birer keramettir.148
Allahü Teâlâ için herşey mümkün olduğuna göre, Allah izin verince keramet de mümkün olur. Allah’ı seven kulunu Allah da sever. Allah’ı anan kulunu Allah da anar, dolayısıyla onun gören gözü, işiten kulağı, anlayan kalbi olur. Kerameti inkâr edenler, onun mucize ile karıştırılmasından korktukları için bu yola başvurmuşlardır. Oysa peygamber ile veli arasındaki fark açık olduğu gibi, mucize ile keramet arasındaki fark da açıktır.
F - Mucize ve Keramet Dışındaki Olağanüstü Haller:
Peygamber mucizesi ve velinin kerameti dışında bazı olağanüstü haller daha vardır. Bunlar irhas, meûnet, istidrac ve ihanet olmak üzere dört maddede toplanabilir:
1) İrhas:
Peygamberlik görevi verilmezden önce peygamberlerde görülen olağanüstü haller olup, daha sonra bu kimsenin peygamber olacağına delil sayılır. Hz. İsa’nın beşikte iken konuşması ve Hz. Muhammed’i (s.a.s) daima bir bulutun izlemesi, bazı ağaç ve taşların ona selâm vermesi irhas kabilindendir.
2) Meûnet:
Yardım ve kolaylık anlamına gelir. Amelleri, davranışları ve ahlâkı güzel olan bazı müminlerde ortaya çıkan olağanüstü haldir. Bazı müminlerin büyük sıkıntı ve musibetlerden kolayca kurtulmaları, geçimlerini kolaylıkla sağlamaları, Cenâb-ı Hakk’ın onlara meûnet türünden bir yardımıdır.
3) İstidrâc:
Süre tanımak, mühlet vermek demektir. Küfrü ve günahı açık olan kimselerde kendi isteklerine uygun olarak ortaya çıkan olağanüstü hallerdir. Cenâb-ı Hak, istidrâc gösterecek kimseye daha fazla küfür ve günaha dalması için bu yeteneği verir. Şeytanın duasının kabul olunarak, kıyamete kadar kötülük yapmasına fırsat verilmesi, Firavun, Nemrut ve benzerlerinin yeryüzündeki saltanatlarının bir süre kendi istedikleri tarzda yürümesi istidrac türünden olaylardır. Yine zalimlerin ve kâfirlerin bir bölümünün dünya işlerinin iyi gitmesi de istidracla ilgilidir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ayetlerimizi yalan sayanları, biz bilmeyecekleri noktalardan derece derece (istidrac ile) helake yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veririm (onların iplerini uzatıveririm.) Benim lütuf yüzünden kahrım (dayanılamayacak kadar) çetindir.”149 “Artık bu sözü yalan sayanları bana bırak. Biz onları kendilerinin bilemeyecekleri bir yönden, derece derece azaba yaklaştırıyoruz. Ben onlara mühlet veriyorum. Şüphe yok ki, benim fendim sağlamdır”150
Bu ayetlerdeki istidrac kelimesi; bir kul günahına devam ettikçe, Cenâb-ı Hakk’ın onun sağlığını, ikbalini, devlet ve nimetini artırması, onun şükrünü, tevbesini, istiğfarını unutturması, böylece onu azap ve gazabına derece derece yaklaştırması ve sonunda ansızın onu yakalayıvermesi anlamlarını taşır.151 Hz. Ömer’in, İran fethedildikten sonra ganimet malları Medine’ye getirilince şöyle dua ettiği nakledilir: “Allahım... Bu hazinelerin istidrac olmasından sana sığınırım.”152
4) İhanet:
İstidrac küfrü ve isyanı açık olan kimselerin elinden isteklerine uygun olağanüstü olay olurken, ihanet bu kimsenin arzusunun aksine olağanüstü halin meydana gelmesidir. Bu da küfrü ve isyanı açık olan kimselerin elinde ortaya çıkar. Meselâ; peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme, bir gözü kör olan çocuğun, gözünün açılması için tükrüğünü sürmüş ancak çocuğun diğer gözü de kör olmuştur. Yine bir kuyunun suyunu artırmak için kuyuya tükürünce kuyu tamamen kurumuştur. Buna “Hızlân” da denir.
Sihir ve san’at türüne giren bazı garip olaylar vardır ki, bunlar alet, sebep ve araçlara bağlı olarak yapılır ve gerçekte tabiat kurallarına uygun olarak meydana gelebilir. Sebep ve şartları bilen kimseler, her zaman bu tip garip hünerleri gösterebilir. Bunların fizik açıklamaları bulunduğu için gerçekte olağanüstü özellikleri yoktur.
v
İslami Okul Okulların En Önemlisi