Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 14. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren

VI- KA­ZA VE KA­DE­RE İMAN

 

A - Ka­der ve Ka­za­nın Ta­nı­mı:

Ka­der; Al­la­hü Teâlâ’nın, ezel­den ebe­de ka­dar ol­muş ve ola­cak şey­le­rin hep­si­nin ye­ri­ni, za­ma­nı­nı, ni­te­lik­le­ri­ni, şe­kil­le­ri­ni ve her tür­lü özel­lik­le­ri­ni ezel­de bi­lip, bu bil­gi­si üze­ri­ne tak­dir ve tes­bit et­me­si­dir. Ka­der, Al­lah’ın ilim ve ira­de sı­fat­la­rı­nın ge­re­ği­dir. Yü­ce Al­lah ilim sı­fa­tı ile, ol­muş ve ola­cak her şe­yi bü­tün ay­rın­tı­la­rı ile bi­lir, ira­de sı­fa­tı ile de ne şe­kil­de ve han­gi özel­lik­ler­le ola­ca­ğı­nı ter­cih, ta­yin ve tak­dir eder. İş­te, bir şe­yin ezel­de Al­lah ta­ra­fın­dan bi­lin­me­si­ne ve bu bil­gi­ye uy­gun ola­rak ter­cih ve tak­dir edil­me­si­ne “ka­der” de­nir. Baş­ka bir de­yim­le, ka­der; Al­lah’ın, ola­cak şey­ler­le il­gi­li ezelî hük­mü ve ka­ra­rı­dır. Bu, Al­lah’ın ira­de­si­ne gö­re, bü­tün var­lık­lar için ge­çer­li­dir. Levh-i Mah­fuz’a ya­zı­lan bu ezelî hü­küm, uy­gu­la­ma za­ma­nı ge­lin­ce ger­çek­le­şir.

Ka­za; Al­la­hü Teâlâ’nın ezel­de, il­mi üze­ri­ne tak­dir ve tes­bit et­miş ol­du­ğu şey­le­ri, ger­çek­leş­me za­ma­nı ge­lin­ce, ezel­de­ki ilim ve ira­de­si­ne uy­gun ola­rak ya­rat­ma­sı­dır. Ka­za, Al­lah’ın “kud­ret” ve “tek­vin” sı­fat­la­rı­nın te­cel­li­si­dir. Al­la­hü Teâlâ, ola­cak şey­le­ri, ger­çek­leş­me za­ma­nı ge­lin­ce, ka­der pla­nı­na uy­gun ola­rak kud­ret ve tek­vin sı­fat­la­rı ile ya­ra­tır.

Kâinatta her­şey, ka­za ve ka­de­re bağ­lan­mış­tır. Al­lah’ın tak­dir ve ira­de­si­nin dı­şın­da hiç­bir şey mey­da­na ge­le­mez. Kı­sa­ca; ka­der, bü­tün var­lık­la­rın, he­nüz var ol­maz­dan ön­ce, Levh-i Mah­fuz’da, Al­lah’ın bir ezelî il­mi ola­rak top­tan bu­lun­ma­sı­dır. Ka­za ise, ger­çek­leş­me za­ma­nı ge­lin­ce, bun­la­rın bi­rer bi­rer mey­da­na gel­me­si­dir.

Bu ta­rif­ler aki­de mez­he­bi ima­mı olan el-Maturidî’ye gö­re­dir. Di­ğer aki­de mez­he­bi ima­mı el-Eş’ârî, Maturidîlerin ka­der di­ye ta­rif et­ti­ği­ni ka­za, ka­za de­dik­le­ri­ni ise ka­der ola­rak ka­bul eder.

 

   B - Ka­za ve Ka­de­rin Kap­sa­mı:

Ol­muş ve ola­cak şey­le­rin hep­si Al­lah’ın ka­za ve ka­de­ri ile­dir. Hiç­bir ya­ra­tıl­mış var­lık için, Levh-i Mahfûz’da ya­zıl­mış olan ilâhî tak­dir ve ka­der­den kaç­ma imkânı yok­tur. Bu du­ru­ma gö­re, in­san­lar Al­lah’ın tak­di­ri ol­ma­dık­ça, top­lu­ca bi­ri­ne yar­dım et­me­ye ça­lış­sa­lar bu­nu yap­ma­ya mu­vaf­fak ola­maz­lar. Yi­ne top­lu­ca bi­ri­si­ne za­rar ver­me­ye kal­kış­sa­lar, Al­lah di­le­me­dik­çe bu­na güç­le­ri yet­mez. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Eğer Al­lah sa­na bir has­ta­lık ve üzün­tü do­kun­du­rur­sa, onu yi­ne Al­lah’tan baş­ka gi­de­rip kal­dı­ran bu­lun­maz. Eğer sa­na bir ha­yır do­ku­nur­sa, şüp­he­siz O, her­şe­ye gü­cü ye­ten­dir.”179

Ra­su­lul­lah (s.a.s), in­sa­nın ya­ra­tı­lı­şı­nı ve ka­de­ri­ni in­san ha­ya­tı­na olan et­ki­si­ni şöy­le açık­la­mış­tır: “Siz­den bi­ri­ni­zin ya­ra­tıl­ma­sı şöy­le­dir: Kırk gün me­ni ola­rak an­ne rah­min­de bek­ler. Son­ra, uyuş­muş kan ola­rak kırk gün du­rur. Son­ra bir et par­ça­sı ola­rak kırk gün da­ha du­rur. Son­ra Al­la­hü Teâlâ dört ke­li­me ile bir me­lek gön­de­rir. O me­lek onun; a) öm­rü­nü, b) rız­kı­nı, c) ame­li­nin şakî (kö­tü) ve­ya,d) Saîd (iyi) ol­du­ğu­nu Levh-i Mahfûz’a ya­zar. Saîd yaz­dı­ğı kim­se, ön­ce ce­hen­ne­me gi­den­le­rin ame­li­ni iş­le­miş ola­bi­lir. Hat­ta ken­di­si ile ce­hen­nem ara­sı çok ya­kın olur. Bu du­rum­da iken ki­ta­bın hük­mü o kim­se üze­ri­ne üs­tün ge­lir. Cen­ne­te gi­ren­le­rin ame­li­ni iş­le­me­ye baş­lar ve böy­le­ce cen­ne­te gi­rer. Baş­ka bir kim­se de cen­ne­te gi­ren­le­rin ame­li­ni iş­ler, o ka­dar ki, onun­la cen­ne­tin ara­sı çok ya­kın olur. Bu du­rum­da iken ki­ta­bın hük­mü onun üze­ri­ne üs­tün olur. Ce­hen­ne­me gi­den­le­rin ame­li­ni iş­ler. Böy­le­ce de ce­hen­ne­me gi­der.” 180

İn­sa­noğ­lu bu dün­ya­da, ka­der­de be­lir­le­nen öl­çü­ler için­de iş­ler yap­ma­ğa mu­vaf­fak olur. Bu, ger­çek­te bir ira­de zor­la­ma­sı de­ğil­dir. Ya­ni, in­sa­nın ira­de­si­ne bas­kı ya­pı­la­rak, cebrî amel­ler söz ko­nu­su ol­maz. Amel­ler yi­ne in­sa­nın ira­de sı­nır­la­rı için­de ger­çek­leş­miş olur. An­cak yü­ce Al­lah’ın di­le­me­si, ya­rat­ma­sı ve ka­der ya­zı­sı da bu ame­le uy­gun ce­re­yan et­miş­tir. Al­lah’ın Ra­su­lü şöy­le bu­yu­rur:

“Siz­den hiç bir in­san yok­tur ki, Al­lah onun cen­net­te­ki ve­ya ce­hen­nem­de­ki ye­ri­ni yaz­mış ol­ma­sın. Onun şakî mi, saîd mi ol­du­ğu ya­zıl­mış­tır.” Bir adam sor­du: “Ey Al­lah’ın Ra­su­lü, du­rum böy­le olun­ca, ezelî ya­zı­mı­za da­ya­na­rak ame­li bı­rak­sak olur mu?” Bu­yur­du ki: “Sa­a­det eh­li olan, sa­a­det eh­li­nin ame­li­ni ya­par. Şa­ki olan da şekâvet eh­li­nin ame­li­ni ya­par. Siz amel iş­le­yi­niz. Her­kes ne için ya­ra­tıl­mış ise ona mu­vaf­fak edi­lir. Saîd ola­na, sa­a­det eh­li­nin ame­li ko­lay­laş­tı­rı­lır” Son­ra Al­lah’ın Ra­su­lü, “Kim (Al­lah için mal) ve­rir, ko­ru­nur ve en gü­zel sö­zü doğ­ru­lar­sa, onu ko­lay ola­na mu­vaf­fak ede­riz. Kim cim­ri­lik eder, ken­di­ni zen­gin gö­rüp bö­bür­le­nir ve en gü­zel sö­zü ya­lan­lar­sa onu da zor ola­na mu­vaf­fak ede­riz” aye­ti­ni oku­du.” 181

İn­sa­nın fi­il­le­ri so­rum­lu­luk ba­kı­mın­dan ihtiyarî olan ve ihtiyarî ol­ma­yan fi­il­ler ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır. İhtiyarî ol­ma­yan fi­il ve ha­re­ket­ler, in­sa­nın ken­di ih­ti­yar ve ira­de­si ol­mak­sı­zın, sa­de­ce Al­lah’ın ya­rat­ma­sı ile ol­du­ğu için, in­san bun­lar­dan so­rum­lu tu­tul­maz. Vü­cut­ta ka­nın do­laş­ma­sı, çe­şit­li iç or­gan­la­rın ça­lış­ma­sı, aç­lık duy­gu­su gi­bi iş­ler bu ni­te­lik­te­dir. Bun­la­rın ça­lış­ma­sın­dan se­vap ve­ya gü­nah mey­da­na gel­mez.

İhtiyarî fi­il­ler ise, in­sa­nın ih­ti­yar ve ira­de­si üze­ri­ne ya­ra­tı­lır­lar. İn­san­lar bu ko­nu­da bir kes­be, bir ira­de-i cüz’iy­ye’ye ve kud­re­te sa­hip­tir­ler. İn­san bel­li bir amel için ken­di ira­de ve gü­cü­nü kul­la­nır ve Cenâb-ı Hak da onun is­te­ği yö­nün­de bu fi­i­li ya­ra­tır. İn­san ken­di fi­i­li­ni ken­di­si ya­rat­mış ol­maz. Bu­ra­da is­tek ve gü­cü kul­lan­mak in­san­dan gel­di­ği için ce­bir ve zor­lan­ma­dan söz edi­le­mez.

Di­ğer yan­dan Al­la­hü Teâlâ, her ko­nu­da, olan ve­ya ola­cak bu­lu­nan her şe­yi se­bep­le­re bağ­la­mış­tır. İn­san se­bep­le­re sa­rı­lır, Al­lah da o şe­yi ya­ra­tır. İlâhî sün­net bu şe­kil­de de­vam eder gi­der. Meselâ, ab­dest alıp, na­maz kıl­ma­ya yö­ne­len kim­se ira­de­si­ni o yön­de kul­lan­mış ve gü­cü­nü de or­ta­ya koy­muş­tur. İra­de + güç kul­lan­ma so­nu­cun­da Al­la­hü Teâlâ ab­dest al­ma ve ar­ka­sın­dan na­maz kıl­ma fi­i­li­ni ya­rat­mış olur. İş­te ezelî il­min­de bu ab­dest ve na­ma­zın Al­lah ta­ra­fın­dan bi­lin­miş ol­ma­sı da “ka­der”i teş­kil eder.

Kı­sa­ca, in­san ha­yır ve şer­ri ezel­de ya­zıl­dı­ğı ve tak­dir edil­di­ği için iş­le­miş ol­maz. İn­sa­nın ken­di ira­de­siy­le ha­yır ve­ya şer iş­le­ye­ce­ği­ni Al­la­hü Teâlâ bil­di­ği için, Levh-i Mah­fuz’a o şek­liy­le ya­zıl­mış­tır. Bu­nun için de in­san, iş­le­di­ği ha­yır ve şer­den so­rum­lu tu­tu­lur.

 

   C - Ebû Ha­ni­fe’nin Ka­za ve Ka­der Gö­rü­şü:

Ebû Ha­ni­fe, ka­de­rin Levh-i Mahfûz’a “va­sıf su­re­tiy­le” ya­zıl­dı­ğı­nı söy­le­miş­tir. O’na gö­re, dün­ya ve ahi­ret­te­ki her şey, Al­lah’ın di­le­me­si, il­mi, ka­za, ka­der ve Levh-i Mah­fuz’a yaz­ma­sıy­la mey­da­na ge­lir. Ha­yır, şerr, ma­sı­yet, ita­at, fi­il, ira­de ve ben­ze­ri her şey Levh-i Mah­fuz’a va­sıf­la­rıy­la ya­zıl­mış­tır. Ya­zım, mü­cer­red, se­bep ve so­nuç iliş­ki­sin­den ko­puk bir şe­kil­de ol­ma­mış­tır. Meselâ; “Meh­med dün­ya­da mü­min ola­rak ya­şa­ya­cak, ha­yır ve gü­zel amel­ler iş­le­ye­cek ve bu­nun so­nu­cun­da cen­ne­te gi­de­cek” Yi­ne; “Ha­san, dün­ya­da mün­kir ola­rak ya­şa­ya­cak ken­di ira­de­siy­le kö­tü­lük­ler ya­pa­cak ve so­nun­da ce­hen­ne­me gi­re­cek” şek­lin­de­ki tes­bit­ler, va­sıf su­re­tiy­le olan ya­zım­dır. Yok­sa, “Meh­med mü­min ol­sun” “Ha­san mün­kir ol­sun” şek­lin­de hü­küm ola­rak ya­zıl­ma­mış­tır. Ak­si hal­de ira­de zor­la­ma­sı or­ta­ya çı­ka­bi­lir­di. İn­san, fi­il­le­ri ken­di ira­de­siy­le iş­le­di­ği için, so­rum­lu­lu­ğu söz ko­nu­su ol­mak­ta­dır.182

 

   D - Ka­der De­ği­şir mi?:

Al­la­hü Teâlâ ka­der proğ­ra­mı­nı ay­rın­tı­la­rıy­la be­lir­le­miş ve Levh-i Mah­fuz’a yaz­mış­tır. Bun­da de­ği­şik­lik yap­mak da onun elin­de­dir. Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Al­lah ne di­ler­se onu ya­par, di­le­di­ği­ni si­ler, di­le­di­ği­ni de sa­bit bı­ra­kır, ya­ni mey­da­na ge­ti­rir. Ana ki­tap O’nun ya­nın­da­dır.” 183

Bu ayet-i ke­ri­me’ye gö­re, Al­la­hü Teâlâ, nes­het­mek is­te­di­ği hük­mü nes­he­der, di­le­di­ği­ni onun ye­ri­ne ko­yar ve­ya nes­het­me­ye­rek, de­vam et­ti­rir. Yi­ne ece­li yak­la­şa­nı, di­ler­se öl­dü­rür ve­ya öl­dür­mez. Ah­med b. el-Mü­ba­rek şöy­le der: Bu aye­tin tef­si­ri­ni ümmî mür­şi­dim Ab­du­la­ziz ed-Deb­bağ’a sor­dum. Ba­na şu ce­va­bı ver­di: “Ge­le­ce­ğe ait iş­ler­den yağ­mur yağ­ma­sı, bi­ri­si­nin gel­me­si, bir ola­yın mey­da­na gel­me­si gi­bi şey­ler­den ba­zı­sı vu­kua gel­mez ki, “Al­lah onu mah­ve­der”den mak­sat bu­dur. Bir kıs­mı da vu­kua ge­lir ki, “mey­da­na ge­ti­rir”den mak­sat da bu­dur.” 184

Yu­ka­rı­da­ki ayet­te “de­ğiş­mez” de­ni­len şey, levh-i mahfûz, ka­der ve eze­li olan ila­hi ilim­dir. De­ği­şen ise ka­za’dır.

Hz. Pey­gam­ber bir gün yı­kı­la­cak du­rum­da­ki bir bi­na­nın ya­nın­dan ge­çer­ken hız­lı yü­rü­yün­ce, ken­di­si­ne; “Ey Al­lah’ın el­çi­si, Al­lah’ın ka­za­sın­dan mı ka­çı­yor­sun?” di­ye so­ru­lun­ca; “Al­lah’ın ka­za­sın­dan, Al­lah’ın ka­de­ri­ne sı­ğı­nı­yo­rum” ce­va­bı­nı ver­miş­tir. Hz. Ömer Şam’a git­ti­ğin­de ora­da ve­ba has­ta­lı­ğı­nın bu­lun­du­ğu­nu işi­tin­ce ge­ri dön­müş­tü. Ona da ben­zer so­ru so­rul­ma­sı üze­ri­ne şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “Al­lah’ın ka­za­sın­dan, yi­ne Al­lah’ın ka­de­ri­ne sı­ğı­nı­yo­rum.”

Hz. Ömer’in ka­der de­ği­şik­li­ği için şu şe­kil­de dua et­ti­ği nak­le­di­lir: “Al­la­hım... Eğer adı­mı şakîler ara­sı­na yaz­mış­san, adı­mı ora­dan sil. Eğer saîdler ara­sı­na yaz­mış­san, onu ora­da sa­bit kıl. Zi­ra sen; “Al­lah di­le­di­ği­ni si­ler, di­le­di­ği­ni de sa­bit kı­lar. Ana ki­tap onun ya­nın­da­dır” bu­yur­dun. Se­nin bu sö­zün hak­tır.”185

So­nuç ola­rak, bü­tün var­lık­la­rı yok­tan var eden ve en has­sas den­ge­ler için­de kâinatı ida­re eden Yü­ce Al­lah’ın her şe­yi, ce­re­yan tar­zı­nı ve ile­ri­de ala­bi­le­ce­ği du­rum ve şe­kil­le­ri bil­me­si ve bun­la­rı eze­li il­min­de be­lir­le­miş ol­ma­sı ta­bi­i­dir.