Fikih - 14. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
VI- KAZA VE KADERE İMAN
A - Kader ve Kazanın Tanımı:
Kader; Allahü Teâlâ’nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak şeylerin hepsinin yerini, zamanını, niteliklerini, şekillerini ve her türlü özelliklerini ezelde bilip, bu bilgisi üzerine takdir ve tesbit etmesidir. Kader, Allah’ın ilim ve irade sıfatlarının gereğidir. Yüce Allah ilim sıfatı ile, olmuş ve olacak her şeyi bütün ayrıntıları ile bilir, irade sıfatı ile de ne şekilde ve hangi özelliklerle olacağını tercih, tayin ve takdir eder. İşte, bir şeyin ezelde Allah tarafından bilinmesine ve bu bilgiye uygun olarak tercih ve takdir edilmesine “kader” denir. Başka bir deyimle, kader; Allah’ın, olacak şeylerle ilgili ezelî hükmü ve kararıdır. Bu, Allah’ın iradesine göre, bütün varlıklar için geçerlidir. Levh-i Mahfuz’a yazılan bu ezelî hüküm, uygulama zamanı gelince gerçekleşir.
Kaza; Allahü Teâlâ’nın ezelde, ilmi üzerine takdir ve tesbit etmiş olduğu şeyleri, gerçekleşme zamanı gelince, ezeldeki ilim ve iradesine uygun olarak yaratmasıdır. Kaza, Allah’ın “kudret” ve “tekvin” sıfatlarının tecellisidir. Allahü Teâlâ, olacak şeyleri, gerçekleşme zamanı gelince, kader planına uygun olarak kudret ve tekvin sıfatları ile yaratır.
Kâinatta herşey, kaza ve kadere bağlanmıştır. Allah’ın takdir ve iradesinin dışında hiçbir şey meydana gelemez. Kısaca; kader, bütün varlıkların, henüz var olmazdan önce, Levh-i Mahfuz’da, Allah’ın bir ezelî ilmi olarak toptan bulunmasıdır. Kaza ise, gerçekleşme zamanı gelince, bunların birer birer meydana gelmesidir.
Bu tarifler akide mezhebi imamı olan el-Maturidî’ye göredir. Diğer akide mezhebi imamı el-Eş’ârî, Maturidîlerin kader diye tarif ettiğini kaza, kaza dediklerini ise kader olarak kabul eder.
B - Kaza ve Kaderin Kapsamı:
Olmuş ve olacak şeylerin hepsi Allah’ın kaza ve kaderi iledir. Hiçbir yaratılmış varlık için, Levh-i Mahfûz’da yazılmış olan ilâhî takdir ve kaderden kaçma imkânı yoktur. Bu duruma göre, insanlar Allah’ın takdiri olmadıkça, topluca birine yardım etmeye çalışsalar bunu yapmaya muvaffak olamazlar. Yine topluca birisine zarar vermeye kalkışsalar, Allah dilemedikçe buna güçleri yetmez. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Eğer Allah sana bir hastalık ve üzüntü dokundurursa, onu yine Allah’tan başka giderip kaldıran bulunmaz. Eğer sana bir hayır dokunursa, şüphesiz O, herşeye gücü yetendir.”179
Rasulullah (s.a.s), insanın yaratılışını ve kaderini insan hayatına olan etkisini şöyle açıklamıştır: “Sizden birinizin yaratılması şöyledir: Kırk gün meni olarak anne rahminde bekler. Sonra, uyuşmuş kan olarak kırk gün durur. Sonra bir et parçası olarak kırk gün daha durur. Sonra Allahü Teâlâ dört kelime ile bir melek gönderir. O melek onun; a) ömrünü, b) rızkını, c) amelinin şakî (kötü) veya,d) Saîd (iyi) olduğunu Levh-i Mahfûz’a yazar. Saîd yazdığı kimse, önce cehenneme gidenlerin amelini işlemiş olabilir. Hatta kendisi ile cehennem arası çok yakın olur. Bu durumda iken kitabın hükmü o kimse üzerine üstün gelir. Cennete girenlerin amelini işlemeye başlar ve böylece cennete girer. Başka bir kimse de cennete girenlerin amelini işler, o kadar ki, onunla cennetin arası çok yakın olur. Bu durumda iken kitabın hükmü onun üzerine üstün olur. Cehenneme gidenlerin amelini işler. Böylece de cehenneme gider.” 180
İnsanoğlu bu dünyada, kaderde belirlenen ölçüler içinde işler yapmağa muvaffak olur. Bu, gerçekte bir irade zorlaması değildir. Yani, insanın iradesine baskı yapılarak, cebrî ameller söz konusu olmaz. Ameller yine insanın irade sınırları içinde gerçekleşmiş olur. Ancak yüce Allah’ın dilemesi, yaratması ve kader yazısı da bu amele uygun cereyan etmiştir. Allah’ın Rasulü şöyle buyurur:
“Sizden hiç bir insan yoktur ki, Allah onun cennetteki veya cehennemdeki yerini yazmış olmasın. Onun şakî mi, saîd mi olduğu yazılmıştır.” Bir adam sordu: “Ey Allah’ın Rasulü, durum böyle olunca, ezelî yazımıza dayanarak ameli bıraksak olur mu?” Buyurdu ki: “Saadet ehli olan, saadet ehlinin amelini yapar. Şaki olan da şekâvet ehlinin amelini yapar. Siz amel işleyiniz. Herkes ne için yaratılmış ise ona muvaffak edilir. Saîd olana, saadet ehlinin ameli kolaylaştırılır” Sonra Allah’ın Rasulü, “Kim (Allah için mal) verir, korunur ve en güzel sözü doğrularsa, onu kolay olana muvaffak ederiz. Kim cimrilik eder, kendini zengin görüp böbürlenir ve en güzel sözü yalanlarsa onu da zor olana muvaffak ederiz” ayetini okudu.” 181
İnsanın fiilleri sorumluluk bakımından ihtiyarî olan ve ihtiyarî olmayan fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. İhtiyarî olmayan fiil ve hareketler, insanın kendi ihtiyar ve iradesi olmaksızın, sadece Allah’ın yaratması ile olduğu için, insan bunlardan sorumlu tutulmaz. Vücutta kanın dolaşması, çeşitli iç organların çalışması, açlık duygusu gibi işler bu niteliktedir. Bunların çalışmasından sevap veya günah meydana gelmez.
İhtiyarî fiiller ise, insanın ihtiyar ve iradesi üzerine yaratılırlar. İnsanlar bu konuda bir kesbe, bir irade-i cüz’iyye’ye ve kudrete sahiptirler. İnsan belli bir amel için kendi irade ve gücünü kullanır ve Cenâb-ı Hak da onun isteği yönünde bu fiili yaratır. İnsan kendi fiilini kendisi yaratmış olmaz. Burada istek ve gücü kullanmak insandan geldiği için cebir ve zorlanmadan söz edilemez.
Diğer yandan Allahü Teâlâ, her konuda, olan veya olacak bulunan her şeyi sebeplere bağlamıştır. İnsan sebeplere sarılır, Allah da o şeyi yaratır. İlâhî sünnet bu şekilde devam eder gider. Meselâ, abdest alıp, namaz kılmaya yönelen kimse iradesini o yönde kullanmış ve gücünü de ortaya koymuştur. İrade + güç kullanma sonucunda Allahü Teâlâ abdest alma ve arkasından namaz kılma fiilini yaratmış olur. İşte ezelî ilminde bu abdest ve namazın Allah tarafından bilinmiş olması da “kader”i teşkil eder.
Kısaca, insan hayır ve şerri ezelde yazıldığı ve takdir edildiği için işlemiş olmaz. İnsanın kendi iradesiyle hayır veya şer işleyeceğini Allahü Teâlâ bildiği için, Levh-i Mahfuz’a o şekliyle yazılmıştır. Bunun için de insan, işlediği hayır ve şerden sorumlu tutulur.
C - Ebû Hanife’nin Kaza ve Kader Görüşü:
Ebû Hanife, kaderin Levh-i Mahfûz’a “vasıf suretiyle” yazıldığını söylemiştir. O’na göre, dünya ve ahiretteki her şey, Allah’ın dilemesi, ilmi, kaza, kader ve Levh-i Mahfuz’a yazmasıyla meydana gelir. Hayır, şerr, masıyet, itaat, fiil, irade ve benzeri her şey Levh-i Mahfuz’a vasıflarıyla yazılmıştır. Yazım, mücerred, sebep ve sonuç ilişkisinden kopuk bir şekilde olmamıştır. Meselâ; “Mehmed dünyada mümin olarak yaşayacak, hayır ve güzel ameller işleyecek ve bunun sonucunda cennete gidecek” Yine; “Hasan, dünyada münkir olarak yaşayacak kendi iradesiyle kötülükler yapacak ve sonunda cehenneme girecek” şeklindeki tesbitler, vasıf suretiyle olan yazımdır. Yoksa, “Mehmed mümin olsun” “Hasan münkir olsun” şeklinde hüküm olarak yazılmamıştır. Aksi halde irade zorlaması ortaya çıkabilirdi. İnsan, fiilleri kendi iradesiyle işlediği için, sorumluluğu söz konusu olmaktadır.182
D - Kader Değişir mi?:
Allahü Teâlâ kader proğramını ayrıntılarıyla belirlemiş ve Levh-i Mahfuz’a yazmıştır. Bunda değişiklik yapmak da onun elindedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah ne dilerse onu yapar, dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır, yani meydana getirir. Ana kitap O’nun yanındadır.” 183
Bu ayet-i kerime’ye göre, Allahü Teâlâ, neshetmek istediği hükmü nesheder, dilediğini onun yerine koyar veya neshetmeyerek, devam ettirir. Yine eceli yaklaşanı, dilerse öldürür veya öldürmez. Ahmed b. el-Mübarek şöyle der: Bu ayetin tefsirini ümmî mürşidim Abdulaziz ed-Debbağ’a sordum. Bana şu cevabı verdi: “Geleceğe ait işlerden yağmur yağması, birisinin gelmesi, bir olayın meydana gelmesi gibi şeylerden bazısı vukua gelmez ki, “Allah onu mahveder”den maksat budur. Bir kısmı da vukua gelir ki, “meydana getirir”den maksat da budur.” 184
Yukarıdaki ayette “değişmez” denilen şey, levh-i mahfûz, kader ve ezeli olan ilahi ilimdir. Değişen ise kaza’dır.
Hz. Peygamber bir gün yıkılacak durumdaki bir binanın yanından geçerken hızlı yürüyünce, kendisine; “Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın kazasından mı kaçıyorsun?” diye sorulunca; “Allah’ın kazasından, Allah’ın kaderine sığınıyorum” cevabını vermiştir. Hz. Ömer Şam’a gittiğinde orada veba hastalığının bulunduğunu işitince geri dönmüştü. Ona da benzer soru sorulması üzerine şöyle cevap vermiştir: “Allah’ın kazasından, yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.”
Hz. Ömer’in kader değişikliği için şu şekilde dua ettiği nakledilir: “Allahım... Eğer adımı şakîler arasına yazmışsan, adımı oradan sil. Eğer saîdler arasına yazmışsan, onu orada sabit kıl. Zira sen; “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar. Ana kitap onun yanındadır” buyurdun. Senin bu sözün haktır.”185
Sonuç olarak, bütün varlıkları yoktan var eden ve en hassas dengeler içinde kâinatı idare eden Yüce Allah’ın her şeyi, cereyan tarzını ve ileride alabileceği durum ve şekilleri bilmesi ve bunları ezeli ilminde belirlemiş olması tabiidir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi