Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 17. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren

 

AB­DEST VE AB­DEST­LE İL­Gİ­Lİ KO­NU­LAR

 

A - Ab­des­tin Ta­ri­fi ve Ma­hi­ye­ti:

Ab­dest İslâm’da ba­zı iba­det­le­rin ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si için ya­pı­lan ve biz­zat ken­di­si de iba­det olan te­miz­len­me şek­li­dir. Be­lir­li uzuv­la­rı usu­lü­ne gö­re yı­ka­mak­tan, ya da mes­het­mek­ten iba­ret­tir. Ab­des­te, gü­zel­li­ğin­den ve te­miz­li­ğe olan hiz­me­tin­den do­la­yı arap­ça­da “vüdû” adı ve­ril­miş­tir. Ab­dest ke­li­me­si Fars­ça âb (su) ve dest (el) ke­li­me­le­rin­den olu­şan ve “el su­yu” an­la­mı­na ge­len bi­le­şik bir söz­cük­tür.

Ab­dest her şey­den ön­ce be­de­nin en çok kir­le­ne­bi­len ve mik­rop­la­ra açık bu­lu­nan uzuv­la­rı­nın bel­li ara­lık­lar­la yı­kan­ma­sı­nı he­def alan, İslâm’ın em­ret­ti­ği önem­li bir iba­det­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in ab­dest al­ma­dan hiç bir iş yap­ma­dı­ğı nak­le­di­lir.38 An­cak ab­dest her amel ve iba­det için de­ğil, baş­ta na­maz ol­mak üze­re ba­zı iba­det­ler için farz kı­lın­mış­tır. Ab­dest­siz bir kim­se na­maz kı­la­maz, Ka’be-i Mu­az­za­ma’yı ta­vaf ede­mez, Kur’ân-ı Ke­rim’i ay­rı bir kı­lıf bu­lun­ma­dık­ça eli­ne ala­maz. Kur’an’ın tam ve­ya ek­sik bir âyetine bi­le el sü­re­mez. Bun­lar ha­ram­dır. Fa­kat Kur’an’ı ez­ber ola­rak ve­ya kar­şı­dan Mus­haf’a ba­ka­rak oku­ya­bi­lir. Âkil ve bâliğ olan ve su­yu kul­lan­ma­ya gü­cü ye­ten her müs­lü­man ge­rek­ti­ğin­de ab­dest­le yü­küm­lü olur.

Ab­dest al­mak­la dünyevî ve uhrevî bir­çok fazîlet ve gü­zel­lik­ler el­de edi­lir. Al­lah’ın Rasûlü (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kim em­ro­lun­du­ğu gi­bi ab­dest alır ve em­ro­lun­du­ğu şe­kil­de na­maz kı­lar­sa, geç­miş gü­nah­la­rı mağ­fi­ret olu­nur.”39 “Bir kim­se ab­dest alıp, yü­zü­nü yı­ka­yın­ca, yü­zün­de­ki âzâlarının iş­le­di­ği bü­tün gü­nah­la­rı, el ve ayak­la­rı­nı yı­ka­dı­ğın­da, bun­lar­la iş­le­di­ği gü­nah­la­rı su dam­la­la­rıy­la bir­lik­te akıp gi­der ve ken­di­si de ter­te­miz olur.”40

 

   B - Ab­des­tin Farz­la­rı:

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ey iman eden­ler, na­ma­za kal­ka­ca­ğı­nız za­man yüz­le­ri­ni­zi ve dir­sek­le­ri­niz­le bir­lik­te el­le­ri­ni­zi yı­ka­yın. Ba­şı­nı­zı mes­he­din. Her iki to­pu­ğu­nuz­la bir­lik­te ayak­la­rı­nı­zı da (yı­ka­yın)...”41 Âyette şu dört farz be­lir­len­mek­te­dir:

 

   1) Yü­zü Yı­ka­mak:

Yü­zün bir de­fa yı­kan­ma­sı farz­dır. Yü­zün sı­nır­la­rı sa­çın bit­ti­ği yer­den sa­kal ve­ya çe­ne al­tı­na ve ku­lak­la­rın kök­le­ri­ne ka­dar olan bö­lüm­dür. Sa­kal, bı­yık ve kaş­la­rın al­tı­na su­yun ulaş­ma­sı ge­re­kir.

 

   2) Kol­la­rı Yı­ka­mak:

İki el­le­ri dir­sek­ler ile bir­lik­te bir de­fa yı­ka­mak farz­dır. Par­mak­lar­da dar ve al­tı­na su­yu ge­çir­me­yen yü­zük var­sa, bu­nun mut­la­ka oy­na­tıl­ma­sı ve al­tı­na su­yun geç­me­si sağ­lan­ma­lı­dır

 

   3) Ba­şa Mes­het­mek:

Ba­şın dört­te bir mik­da­rı­na ıs­lak bir el ile ve­ya baş­ka bir yer­de kul­la­nıl­ma­mış te­miz bir yaş­lık­la bir de­fa mes­het­mek farz­dır. Ba­şın “nâsiye” de­ni­len ön ta­ra­fı­na mes­he­dil­me­si da­ha fa­zi­let­li­dir. Mes­he­di­len yer iki ku­la­ğın üs­tü­dür. Bu kı­sım­da­ki saç­la­rın üze­ri­ne mes­he­dil­me­si ye­ter­li­dir.

Mu­gi­re b. Şu’be şöy­le de­miş­tir: “Pey­gem­ber (s.a.s) ab­dest al­dı, ba­şı­nın önü­nü, sa­rı­ğı­nın üze­ri­ni ve mest­le­ri­ni mes­het­ti.”42

İmam Şâfiî baş­tan me­sih mik­ta­rı­nın bir saç te­li ola­bi­le­ce­ği­ni söy­ler­ken, Mâlikîler ve ter­cih edi­len gö­rüş­te Hanbelîler bü­tün ba­şın mes­hi­ni va­cip gö­rür­ler.43 Di­ğer yan­dan Hanbelîlere gö­re, ka­dı­nın ba­şı­nın ön kıs­mı­nı mes­het­me­si ye­ter­li­dir.

 

4) Ayak­la­rı Yı­ka­mak:

Ayak­la­rı iki to­puk­lar­la bir­lik­te bir de­fa yı­ka­mak farz­dır. Hz. Pey­gam­ber; “Vay ateş­ten o to­puk­la­rın ha­li­ne..”44 bu­yu­ra­rak, ayak­la­rın to­puk­lar­la bir­lik­te yı­kan­ma­sı ge­re­ği­ne dik­kat çek­miş­tir.

Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­luk fakîhler, ab­des­te, sün­net­ten de­lil­ler­le baş­ka farz­lar da ilâve et­ti­ler. Şâfiî ve Hanbelîler ab­dest âyetindeki sı­ra­yı (ter­tib) gö­zet­me­yi, Mâlikî ve Hanbelîler (muvâlâtı) ar­dar­da yap­ma­yı, Mâlikîler ov­ma­yı ve Hanefîler dı­şın­da­ki bü­tün mez­hep­ler “ni­ye­ti” ab­des­tin far­zı ola­rak ka­bul eder­ler.45

 

   C - Ab­des­tin Sün­net­le­ri:

Hanefîlere gö­re sün­net­le men­dub ara­sın­da fark var­dır. Sün­net, mü­ek­ked ola­nı ifa­de eder ve farz ol­mak­sı­zın de­vam­lı tu­tu­lan yol­dur. Ya­ni, Hz. Pey­gam­ber’in de­vam et­ti­ği, ba­zan da özür­süz ola­rak ter­ket­ti­ği şey­dir. Hük­mü: Ya­pıl­dı­ğın­da se­vap, ter­ke­dil­di­ğin­de ce­za ol­ma­sı­dır.

Men­dub ve­ya mus­te­hap ise Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in de­vam­lı yap­ma­dı­ğı şey­dir. Men­dup amel­le­re bu­ra­da “âdâb” te­ri­mi kul­la­nı­la­cak­tır. Te­ki­li “edep”dir. Men­du­ba uyu­lun­ca se­vap var­dır. Ter­ke­di­lin­ce kı­na­ma söz ko­nu­su ol­maz.

Ab­des­tin sün­net­le­ri şun­lar­dır:

1) Ni­yet et­mek: Ab­des­ti na­maz kıl­mak, ab­dest­siz­li­ği gi­der­mek ve­ya Cenâb-ı Hakk’ın em­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek ni­ye­tiy­le al­mak­tır. Dil ile: “Ni­yet et­tim, Al­lah rı­za­sı için ab­dest al­ma­ya” de­nil­me­si müs­te­hap­tır. Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­luk fa­kih­le­re gö­re ise ni­yet farz­dır.

Hanefîler ab­dest âyetinde ve­ya ha­dis­ler­de ab­dest­te ni­yet­ten söz edil­me­me­si­ni de­lil ge­tir­miş­ler, ay­rı­ca na­ma­zın di­ğer ne­ca­set­ten ta­ha­ret ve setr-i av­ret gi­bi şart­la­rın­da da ni­ye­tin bir şart ol­ma­yı­şı­na kı­yas yap­mış­lar­dır. Di­ğer mez­hep­ler ise, Hz. Pey­gam­ber’in; “Amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir.”46 ha­di­si ya­nın­da, na­maz ve te­yem­müm­de ni­ye­tin farz olu­şu­na kı­yas et­miş­ler­dir. Ay­rı­ca, iba­det­te ihlâsın ger­çek­leş­me­si ve ab­des­tin na­maz için em­re­dil­miş ol­ma­sı on­la­rın di­ğer da­yan­dı­ğı de­lil­ler­den­dir.47

Ni­ye­tin vak­ti el­le­ri ve­ya yü­zü yı­ka­ma­ya baş­la­ma za­ma­nı­dır.

2) Ab­des­te baş­lar­ken ön­ce te­miz olan el­le­ri bi­lek­le­re ka­dar yı­ka­mak. Te­miz ol­ma­yan el­le­ri ön­ce yı­ka­mak ise, di­ğer uzuv­la­rı kir­let­me­me­si için farz­dır. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Siz­den bi­ri­niz uy­ku­sun­dan kal­kın­ca, su ka­bı­na sok­ma­dan ön­ce eli­ni yı­ka­sın. Çün­kü eli­nin ne­re­de kal­dı­ğı­nı bi­le­mez.”48

3) Ab­des­te “Eûzü” ve “bes­me­le” ile baş­la­mak. Al­lah’ın el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kim ab­dest alır, bes­me­le çe­ker­se bü­tün be­de­ni için te­miz­le­yi­ci olur. Kim de ab­dest alır da Al­lah’ın adı­nı an­maz­sa, sa­de­ce ab­dest aza­la­rı için te­miz­le­yi­ci olur.”49

4) Maz­ma­za ve İs­tin­şak: El­le­ri yı­ka­dık­tan son­ra ön­ce üç de­fa ağı­za su alı­nıp çal­ka­lan­ma­sı ve dı­şa­rı atıl­ma­sı­na “maz­ma­za”, üç de­fa da bu­ru­nun yu­mu­şa­ğı­na ka­dar su alın­ma­sı­na ise “is­tin­şak” de­ni­lir. Ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Siz­den her kim, ab­dest al­ma­ya ha­zır­la­nır, son­ra da,  maz­maza, is­tin­şak ve is­tin­sar (bu­ru­na alı­nan su­yu dı­şa­rı çı­kar­mak) ya­par­sa şüp­he­siz, su ile be­ra­ber ağ­zı­nın ve bur­nu­nun gü­nah­la­rı dö­kü­lür, gi­der.”50

Ağız ve bu­ru­na her su al­ma­da, alı­nan su ye­ni­le­nir. Böy­le­ce ağız ve bu­ru­nun içe­ri­si yı­ka­nıl­mış ve kul­la­nı­la­cak su­yun ta­dı, ko­ku­su an­la­şıl­mış olur.

5) Maz­ma­za ve is­tin­şak­ta mü­ba­la­ğa et­mek. Su, maz­ma­za­da bo­ğa­za iner, is­tin­şak­ta bur­nun ka­tı ye­ri­ne ka­dar var­dı­rı­lır. Fa­kat oruç­lu kim­se­ler mü­ba­la­ğa yap­maz­lar.

Ağız ve bu­ru­na su ver­me­de ter­tip, üç­le­me, su­yu ye­ni­le­me, sağ eli kul­lan­ma, gar­ga­ra ve oruç­lu ol­ma­ya­nın bu­run yu­mu­şa­ğı­nı aşa­rak mü­ba­la­ğa yap­ma­sı mü­ek­ked sün­net­ler­den­dir.51

6) Mis­vak Kul­lan­mak: Sivâk (misvâk) söz­lük­te oğ­mak, oğuş­tur­mak ve bu­nu yap­mak için kul­la­nı­lan alet an­la­mı­na ge­lir. Te­rim ola­rak; diş­ler­de ve diş­le­rin çev­re­sin­de bu­lu­nan sa­rı­lık ve kir­li­lik­le­rin gi­de­ril­me­si ama­cıy­la mis­vak (arâk) ağa­cın­dan ya­pıl­mış çu­bu­ğun ve­ya bu işi gö­re­cek sa­bun ve fır­ça gi­bi şey­le­rin kul­la­nıl­ma­sı de­mek­tir.

Her ab­dest alış­ta ağız ve diş­le­rin te­miz­len­me­si hem ağız ve mi­de ile il­gi­li pek çok has­ta­lık­lar için ön­le­yi­ci ted­bir, hem de Al­lah’ın rı­za­sı­na se­bep­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Mis­vak ağ­zın te­miz­li­ği, Rab­bin de ra­zı­lı­ğı­dır.”52 “Eğer üm­me­ti­me ağır gel­me­sin­den kork­ma­say­dım, her na­maz ön­ce­sin­de mis­vak kul­lan­ma­la­rı­nı em­re­der­dim.” Ah­med b. Han­bel’in bir ri­va­ye­tin­de; “Her bir ab­dest­le bir­lik­te mis­vak kul­lan­ma­la­rı­nı em­re­der­dim.” şek­lin­de­dir.53

Mis­vak bu­lun­maz ve­ya kul­la­nıl­ma­sı diş­le­ri ka­na­tır­sa, sa­bun, diş fır­ça­sı ve­ya par­mak yar­dı­mıy­la ya­pı­la­cak te­miz­lik de ye­ter­li olur. An­cak mis­vak­la ağız ve diş te­miz­li­ği­nin, baş­ka tür­lü te­miz­lik­ler­den üs­tün ol­du­ğu tıb ba­kı­mın­dan da be­lir­len­miş­tir. Di­ğer yan­dan mis­vak yal­nız ab­dest ve­ya na­maz­la­ra mah­sus de­ğil­dir, kul­la­nıl­ma­sı her za­man müs­tah­sen gö­rül­müş­tür.54

7) Ter­ti­bi gö­zet­mek: Ab­dest aza­la­rı­nın âyetteki sı­ra­ya gö­re ar­dar­da, ya­ni ön­ce yü­zün, son­ra kol­la­rın yı­kan­ma­sı, son­ra ba­şın mes­he­dil­me­si, son­ra da ayak­la­rın yı­kan­ma­sı­dır. Ayak­lar­da mest var­sa, mes­he­di­lir. Bu sı­ra­nın gö­ze­til­me­me­si ha­lin­de yi­ne ab­dest sa­hih olur, fa­kat sün­ne­te ay­kı­rı dü­şer.

Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re ab­dest­te sı­ra­nın gö­ze­til­me­si farz­dır.55

8) Ab­des­te sağ ta­raf­lar­dan baş­la­mak: Sağ kol sol kol­dan ön­ce, sağ ayak da sol ayak­dan ön­ce yı­ka­nır. Hz. Âişe (r. anhâ)’den şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s) ayak­ka­bı giy­me­de, saç ta­ra­ma­da, te­miz­lik­te ve her işin­de sağ­dan baş­la­ma­yı se­ver­di.”56 Ha­dis-i şe­rif­te sa­yı­lan­lar ör­nek ka­bi­lin­den­dir. Be­de­nin di­ğer yer­le­rin­de de yı­ka­ma­ya sağ ta­raf­tan baş­la­nır. Sağ­dan baş­la­mak her şey­de sün­net­tir.

9) Ab­dest uzuv­la­rı­nı üçer de­fa yı­ka­mak: Bu üç de­fa yı­ka­ma­nın bi­rer de­fa­sı farz, di­ğer iki­şer de­fa­sı da sün­net­tir. Üç­ten faz­la ve­ya ek­sik yı­ka­mak sün­ne­te ay­kı­rı­dır. An­cak şüp­he­den kur­tul­mak ve­ya su­yun az­lı­ğı gi­bi bir se­bep bu­lu­nur­sa bu du­rum müs­tes­na­dır.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s), bir de­fa ab­dest al­mış; “Bu, Al­lah’ın, ken­di­si ile ame­li ka­bul et­ti­ği ab­dest­tir.” bu­yur­muş, iki­şer de­fa yı­ka­ya­rak ab­dest al­mış; “Bu, Al­lah’ın, ken­di­si ile, ec­ri iki­ye kat­la­dı­ğı­dır.” bu­yur­muş, bun­dan son­ra üçer de­fa yı­ka­ya­rak al­dı­ğı ab­dest­ten son­ra da; “Bu, be­nim ve ben­den ön­ce­ki pey­gam­ber­le­rin ab­des­ti­dir.” bu­yur­muş­tur.57

Ço­ğu fa­kih­le­re gö­re ba­şı bir de­fa mes­het­mek ye­ter­li­dir. Çün­kü pek çok ha­dis­te, Al­lah Rasûlünün di­ğer uzuv­la­rı­nı iki ve­ya üç de­fa yı­ka­dı­ğı be­lir­ti­lir­ken, ba­şa bir de­fa me­sih yap­tı­ğı be­lir­til­miş­tir.58 Yal­nız Şâfiîler ba­şa üç de­fa mes­hin sün­net ol­du­ğu gö­rü­şün­de­dir. On­lar, Hz. Enes (r.a)’den nak­le­di­len “Üç da­ha fa­zi­let­li­dir” sö­zü ile, ba­zı sa­ha­be uy­gu­la­ma­sı­na da­ya­nır­lar.59

10) Ab­dest­te el­le­ri ve­ya ayak­la­rı yı­ka­ma­ya par­mak uç­la­rın­dan baş­la­mak.

11) Par­mak­la­rı hilâllemek. Ab­dest­te, el­le­rin par­mak­la­rı bir­bi­ri­ne so­ku­la­rak, ayak par­mak­la­rı ise el par­mak­la­rın­dan bi­ri­si ara­la­rın­dan gez­di­ri­le­rek, ara­lar­da ku­ru ye­rin kal­ma­ma­sı sağ­la­nır. Par­mak­la­rı akar­su­ya sok­mak da hilâlelleme ye­ri­ne ge­çer. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Par­mak­la­rı­nı­zın ara­sı­nı hilâlleyiniz ki, on­la­rın ara­sı­na ce­hen­nem ate­şi gir­me­sin ve on­la­rı hilâllemesin.”60

12) Sa­ka­lı hilâllemek: Ab­dest alır­ken sık sa­ka­lı bu­lu­nan­la­rın sa­kal­la­rı­nı, par­mak­la­rı­nı sa­ka­lın içi­ne so­ka­rak alt ta­raf­tan üst ta­ra­fa doğ­ru ha­re­ket et­tir­me­si­ne hilâlleme de­nir. Kı­sa ve sey­rek sa­ka­lın al­tı­na su ko­lay gi­re­ce­ği için yı­ka­ma ye­ter­li olur. Ha­dis­te: “Müş­rik­le­re mu­ha­le­fet edin, bı­yık­la­rı kı­sal­tın, sa­ka­lı uza­tın.”61 bu­yu­rul­muş­tur. Hz. Pey­gam­ber’in ab­dest­te bir avuç suy­la sa­ka­lı­nı hilâllediği ve “Rab­bim ba­na bu şe­kil­de em­ret­ti” de­di­ği nak­le­di­lir.62

13) Ba­şın ta­ma­mı­nı bir su ile mes­het­mek: Bu­na “kap­la­ma mesh” de­nir. Ab­dest alan kim­se ıs­lak olan iki avu­cu­nu ve par­mak­la­rı­nı ba­şı­nın ön kıs­mın­dan baş­la­ya­rak ar­ka kıs­mı­na ka­dar, ba­şın ta­ma­mı­nı kap­la­ya­cak bir şe­kil­de ar­ka­ya doğ­ru çe­ke­rek mes­he­der. Bu sün­net­tir.63

14) Ku­lak­la­rı mes­het­mek: Ço­ğu fa­kih­le­re gö­re, ye­ni bir su ile ku­lak­la­rın iç­ten ve dış­tan mes­hi sün­net­tir. De­lil; Ab­dul­lah b. Zeyd’den nak­le­di­len şu ha­dis­tir: “O, Rasûlullah (s.a.s)’i ab­dest alır­ken gör­dü, ba­şı­nı mes­he­der­ken kul­lan­dı­ğı su­dan baş­ka ku­lak­la­rı için de su al­dı.”64 Hanbelîler; “Ku­lak­lar baş­tan­dır”65 ha­di­si­ne da­ya­na­rak bu mes­hi va­cip ka­bul et­ti­ler. An­cak bu ha­dis ehl-i ilim ta­ra­fın­dan za­yıf sa­yıl­mış­tır.66

15) Ab­dest uzuv­la­rı­nı, üze­ri­ne dö­kü­len su ile ov­mak: Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ov­ma sün­net­tir. Çün­kü ab­dest âyetinde em­re­dil­me­miş, sün­net­te de açık­lık­la sa­bit ol­ma­mış­tır. Malikîler ise ov­ma­yı farz sa­yar­lar.67

16) Ab­dest uzuv­la­rı­nı ara ver­mek­si­zin yı­ka­mak: Ya­ni he­nüz bi­ri ku­ru­ma­dan, di­ğe­ri­ni yı­ka­ma­ya baş­la­mak. Bu­na “muvâlât” ve­ya “vilâ” de­nir. Aşı­rı sı­cak yü­zün­den, yı­ka­nan uz­vun he­men ku­ru­ma­sı muvâlâtı et­ki­le­mez. Ba­zı fa­kih­le­re gö­re, muvâlâttan mak­sat, ab­dest ara­sın­da baş­ka bir iş­le uğ­raş­ma­mak­tır. Hanefî ve Şâfiîler muvâlâtı sün­net sa­yar­ken, Malikî ve Hanbelîler farz ka­bul eder­ler.68

17) Boy­nu mes­het­mek: Ba­şı ve ku­lak­la­rı mes­het­tik­ten son­ra iki elin ar­ka­la­rı ile ve üçer par­mak­la ye­ni bir su al­ma­ya ge­rek ol­mak­sı­zın bo­yun mes­he­di­lir. Bo­ğa­zı mes­het­mek bid’at­tir. Ba­zı kay­nak­lar­da, boy­nu mes­het­mek, müs­te­hap ve­ya men­dup­lar ara­sın­da zik­re­dil­miş­tir.69

 

   D - Ab­des­tin Âdâbı:

Hanefîler men­dup an­la­mın­da “edeb” ve ço­ğu­lu “âdâb” te­ri­mi­ni kul­lan­dı­lar. Edeb ve­ya mendûp, Rasûlullah (s.a.s)’ın bir ve­ya iki de­fa yap­tı­ğı ve de­vam­lı ola­rak iş­le­me­di­ği fi­il­ler­dir. Hük­mü; iş­len­di­ği za­man se­va­bın ol­ma­sı, ter­ke­dil­di­ğin­de ise kı­na­ma­nın bu­lun­ma­ma­sı­dır. Mâlikîler ise, bu fi­il­ler için men­dup ve­ya âdâb ye­ri­ne “fa­zi­let”, “has­let” ve “müs­te­hab” te­rim­le­ri­ni kul­la­nır­lar.

Sün­net­le men­dup ve­ya müs­te­hap ara­sın­da­ki fark şu­dur: Sün­net, şârî’-i hakîmin ya­pıl­ma­sı­nı te’kid et­ti­ği ve de­ğe­ri­ni yük­selt­ti­ği şey­dir. Men­dup ve­ya müs­te­hap ise, Şârî'in ke­sin ol­mak­sı­zın, ya­pıl­ma­sı­nı is­te­di­ği ve ya­pıl­ma­sı­nı ha­fif tut­tu­ğu şey­dir. Bun­lar­dan her­bi­ri­ni ya­pan se­vap alır ve   ter­ke­de­ne ce­za ve­ril­mez.

Ab­des­tin baş­lı­ca edep­le­ri şun­lar­dır:

1) Ab­dest alır­ken kıb­le­ye yö­nel­miş ola­rak bu­lun­mak. Çün­kü kıb­le yön­le­rin en şe­ref­li­si­dir ve ona dö­ne­rek ya­pı­lan du­a­nın ka­bul olu­na­ca­ğı umu­lur. Şâfiî ve Hanbelîler sün­net­le edep ara­sın­da bir fark gö­zet­me­dik­le­ri için kıb­le­ye dön­me­yi sün­net ka­bul eder­ler.

2) Da­ha va­kit gir­me­den ab­dest alıp na­ma­za ha­zır bu­lun­mak. Özür sa­hip­le­ri bun­dan müs­tes­na­dır.

3) Ab­dest alır­ken yük­sek­çe bir yer­de bu­lun­mak. Böy­le­ce, ab­dest su­la­rı­nın el­bi­se­ye sıç­ra­ma­sı ön­len­miş olur.

4) Bir özür bu­lun­ma­dık­ça ab­dest­te baş­ka­sın­dan yar­dım is­te­me­mek. An­cak baş­ka­sı ken­di ar­zu­su ile yar­dım­cı olur­sa âbâba ay­kı­rı bu­lun­maz. Mu­gi­re b. Şu’be’nin yol­cu­luk­ta Rasûlullah (s.a.s) ab­dest alır­ken, ona su dök­tü­ğü nak­le­di­lir.70

5) Ab­dest sı­ra­sın­da bir za­ru­ret bu­lun­ma­dık­ça baş­ka­sıy­la ko­nuş­ma­mak. Çün­kü ko­nuş­mak ab­dest ala­nı, du­a­dan alı­ko­yar.

6) Ab­dest alır­ken sı­kı ol­ma­yan par­mak yü­zük­le­ri­ni oy­nat­mak. Yü­zük dar­sa, oy­na­ta­rak al­tı­na su­yun gir­me­si­ni sağ­la­mak ge­re­kir. Ebu Ra­fi’ (r.a)’den, Rasûlulah (s.a.s)’in ab­dest alır­ken yü­zü­ğü­nü ha­re­ket et­tir­di­ği nak­le­dil­miş­tir.71

7) Ab­dest­te ağı­za ve bu­ru­na sağ el ile su ver­mek, sol el ile süm­kür­mek.

   8) Ku­lak­la­rın iç kıs­mı­nı ıs­la­tıl­mış ser­çe par­ma­ğı ile mes­het­mek.

9) Boy­nu mes­het­mek. Hanefîlerde ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, boy­nu mes­het­mek müs­te­hap ve­ya men­dup­tur. Çün­kü Tal­ha b. Mu­tar­rif’in ba­ba­sın­dan, onun da de­de­sin­den nak­let­ti­ği, Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in boy­nu­nu mes­het­ti­ği­ne da­ir ha­dis za­yıf ka­bul edil­miş­tir.72 Bu yüz­den, fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu  boy­nu mes­het­me­yi mek­ruh gör­müş­ler­dir.

10) Yü­zü yı­kar­ken, yüz ke­nar­la­rı­nı ve göz pı­nar­la­rı­nı yok­la­mak, su­yu dir­sek ve to­puk­la­rın yu­ka­rı­la­rı­na ka­dar ulaş­tır­mak. Ha­dis­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Siz­ler ab­dest aza­la­rı­nı­zı yı­kar­ken ge­niş tut­tu­ğu­nuz için kı­ya­met gü­nün­de “el-Gur­ru’l-Muhaccelûn”su­nuz. Ar­tık siz­den hem yü­zü­nü, hem de el ve ayak­la­rı­nı yı­kar­ken ge­niş tu­ta­bi­len tut­ma­ya ça­lış­sın.”73 Mâlikîler ha­dis­te­ki “gur­re” laf­zı­nı “ab­dest” an­la­mın­da ala­rak, gur­re­nin uza­tıl­ma­sı­na iki an­lam ver­miş­ler­dir: Bi­rin­ci­si yı­ka­nan aza­sı­nın farz olan­dan faz­la­sı­nın yı­kan­ma­sı, di­ğe­ri ab­des­tin de­vam­lı tu­tul­ma­sı ve­ya de­vam­lı ab­dest­li bu­lu­nul­ma­ya ça­lı­şıl­ma­sı. On­la­ra gö­re, bi­rin­ci­si aşı­rı­ya kaç­ma se­be­biy­le mek­ruh, ikin­ci­si ise müs­te­hap­tır.74

11) Aza­la­rı yı­ka­ma­ya ye­te­cek ka­dar su al­mak, ne­hir ve­ya de­niz ke­na­rın­da bi­le su is­ra­fın­dan ka­çın­mak. Çün­kü su­yun is­ra­fı mek­ruh­tur.

12) Ab­dest al­dık­tan son­ra ke­li­me-i şe­ha­det ge­tir­mek ve dua oku­mak. Hanbelîler gu­sül­den son­ra da bu­nun men­dup ol­du­ğu­nu söy­le­miş­ler­dir.

Ke­li­me-i şe­ha­det ve dua şu şe­kil­de­dir:

 

   An­la­mı: “Al­lah’tan baş­ka hiç bir ilâh ol­ma­dı­ğı­na, onun  or­ta­ğı­nın bu­lun­ma­dı­ğı­na, tek ilâh ol­du­ğu­na şe­ha­det ede­rim. Ve yi­ne şe­ha­det ede­rim ki Mu­ham­med O’nun ku­lu ve Rasûlüdür. Al­lah’ım be­ni çok tev­be eden­ler­den, çok­ca te­miz­le­nen­ler­den kıl. Sen her tür­lü ek­sik­lik­ten uzak­sın. Al­lah’ım sa­na hamd ede­rim. Sen­den baş­ka hiç­bir ilâh ol­ma­dı­ğı­na şe­ha­det ede­rim. Sen­den mağ­fi­ret di­ler, sa­na tev­be ede­rim.”

Ab­dest al­dık­tan son­ra Hz. Pey­gam­ber’e salâtü selâm ge­tir­mek sün­net­tir. Ke­li­me-i şe­ha­det ve dua ise men­dup olup şu ha­di­se da­ya­nır: “Siz­den bi­ri, ab­dest alır ve ab­des­ti­ni ek­sik­siz ola­rak ta­mam­lar, son­ra da: “Al­lah’tan baş­ka bir ilâh ol­ma­dı­ğı­na, O’nun or­ta­ğı­nın bu­lun­ma­dı­ğı­na, tek ilâh ol­du­ğu­na şehâdet ede­rim ve yi­ne şe­ha­det ede­rim ki, Mu­ham­med O’nun ku­lu ve Rasûlüdür” di­ye­cek olur­sa, şüp­he­siz ona cen­ne­tin se­kiz ka­pı­sı da açı­lır, han­gi­sin­den di­ler­se ora­dan gi­rer.” Müs­lim’in nak­let­ti­ği bu ha­di­se Tir­mi­zi şu ila­ve­de bu­lu­nur: “Sen her tür­lü ek­sik­lik­ten mü­nez­zeh­sin. Al­lah’ım, sa­na hamd eder, sen­den baş­ka hiç bir ilâh ol­ma­dı­ğı­na şa­hit­lik ede­rim. Sen­den mağ­fi­ret di­ler ve sa­na tev­be ede­rim. Al­lah’ım! Sen be­ni çok tev­be eden­ler­den ve çok te­miz­le­nen­ler­den kıl.”75

13) Ab­dest­ten ar­tan su­dan kıb­le­ye kar­şı ayak­ta bir mik­tar iç­mek ve bu sı­ra­da; “Al­lah’ım be­ni her gü­nah iş­le­dik­çe tev­be eden ve gü­nah­tan ka­çı­nıp ter­te­miz bu­lu­nan sa­lih kul­la­rın­dan kıl” di­ye dua et­mek.

14) Ab­des­tin so­nun­da bir, iki ve­ya üç de­fa Ka­dir Sûresi’ni oku­mak.

15) Ab­dest­ten son­ra, kerâhet vak­ti de­ğil­se iki re­kat na­fi­le na­maz kıl­mak.

Ab­des­tin sün­net­le­ri­ne ve­ya edep­le­ri­ne ay­kı­rı olan şey­ler, ya tahrîmen, ya da tenzîhen mek­ruh­tur.

 

   E - Ab­dest Du­a­la­rı:

Ab­dest alı­nır­ken, aza­la­rın yı­kan­ma­sı sı­ra­sın­da oku­na­cak du­a­lar, İmam Nevevî’nin de be­lirt­ti­ği gi­bi ha­dis-i şe­rif­le­re da­yan­maz. Her aza yı­ka­nır­ken oku­na­cak uy­gun du­a­lar se­lef­ten nak­le­dil­miş ve okun­ma­la­rı gü­zel gö­rül­müş­tür. Bu du­a­la­rın okun­ma­sı Hanefî ve Mâlikîlere gö­re müs­te­hap, ba­zı Şâfiîlere gö­re ise mü­bah­tır.76 Bu du­a­lar okun­ma­sa da ab­dest ta­mam olur. Se­lef­ten ge­len du­a­lar şöy­le­dir:

1) Ab­des­te baş­lar­ken “Eûzü” ve “Bes­me­le”den son­ra:

 

(Su­yu te­miz­le­yi­ci ve islâm'ı nûr kı­lan Al­lah'a ham­dol­sun)

 

2) Ağ­zı­na su alır­ken:

 

 (Al­lah’ım! Ba­na pey­gam­be­ri­nin kev­ser ha­vu­zun­dan, bir da­ha son­su­za ka­dar su­sa­ma­ya­ca­ğım bir kâse su ih­san bu­yur.)”

3) Bur­nu­na su alır­ken:

 

(Al­lah’ım! Be­ni ni­met­le­ri­nin ve cen­net­le­ri­nin gü­zel ko­ku­la­rın­dan mah­rum bı­rak­ma.)”

4) Yü­zü­nü yı­kar­ken:

 

 (Al­lah’ım! Ba­zı yüz­le­rin be­yaz­la­na­ca­ğı, ba­zı yüz­le­rin de ka­ra­ra­ca­ğı gün­de, be­nim yü­zü­mü ak kıl.)”

5) Sağ ko­lu­nu yı­kar­ken:

 

 (Al­lah’ım! Ba­na amel def­te­ri­mi sağ ya­nım­dan ver ve be­nim he­sa­bı­mı ko­lay kıl!)”

6) Sol ko­lu­nu yı­kar­ken:

 

(Ya Rab­bi! Ba­na ki­ta­bı­mı sol ya­nım­dan ve ar­ka yön­den ver­me ve şid­det­li bir he­sap ile sor­gu­ya çek­me)

7) Ba­şı­na mesh eder­ken:

 

(İlâhi, be­ni rah­me­tin­le yar­lı­ğa, be­nim üze­ri­me be­re­ke­tin­den in­dir.)

8) Ku­lak­la­rı­nı mes­he­der­ken:

 

(Ya Rab­bi, be­ni Hak sö­zü işi­tip de en gü­ze­li­ne uyan kul­la­rın­dan ey­le)

9) Boy­nu­na mes­he­der­ken:

 

(Ya Rab­bi, be­nim vücûdumu ce­hen­nem ate­şin­den azâd et!)

10) Ayak­la­rı­nı yı­kar­ken:

 

 (Ya Rab­bi! Bir­ta­kım ayak­la­rın ka­ya­ca­ğı gün­de, be­nim ayak­la­rı­mı sı­rat üze­rin­de sâbit kıl)” di­ye dua edi­lir.

 

F - Ab­dest Çe­şit­le­ri:

Ab­dest­ler ge­rek­li ol­ma de­re­ce­le­ri­ne gö­re üçe ay­rı­lır:

 

   1) Farz olan ab­dest­ler:

İki du­rum­da ab­dest farz olur:

a) Na­maz kı­la­cak olan ab­dest­siz kim­se­nin ab­dest al­ma­sı farz­dır. Bu na­maz farz, va­cip ve­ya na­fi­le na­maz ol­sun, ce­na­ze na­ma­zı ve­ya tilâvet sec­de­sin­de ol­du­ğu gi­bi ek­sik na­maz ni­te­li­ğin­de bu­lun­sun hü­küm de­ğiş­mez. Ab­dest âyeti77 ile Hz. Pey­gam­ber’in “Al­la­hü Teâlâ siz­den hiç­bi­ri­ni­zin na­ma­zı­nı ab­dest­siz ol­du­ğu za­man, ab­dest alın­ca­ya ka­dar ka­bul et­mez.”78 ha­di­si bu­na delâlet eder.

b) Kur’an-ı Ke­rim’e el sür­mek için ab­dest­li bu­lun­mak farz­dır. Bir aye­tin ka­ğıt, de­ri, du­var ve­ya bir na­kit pa­ra üze­rin­de ya­zı­lı ol­ma­sı da, el­le tut­ma ba­kı­mın­dan ay­nı hük­me bağ­lı­dır. De­lil: “Ona an­cak iyi­ce te­miz­le­nen­ler do­ku­na­bi­lir”79 aye­ti ile, Hz, Pey­gam­ber’in; “Kur’an’a an­cak te­miz olan do­ku­na­bi­lir.”80 ha­di­si­dir.

 

   2) Vâcip olan ab­dest­ler:

Ka’be-i Mu­az­za­ma’yı ta­vaf et­mek için, ab­dest­siz müs­lü­ma­nın ala­ca­ğı ab­dest Hanefîlere gö­re va­cip­tir. Fakîhlerin ço­ğun­lu­ğu ise bu­nu, farz ka­bul eder­ler. De­lil şu ha­dis­tir: “Bey­tul­lah’ı ta­vaf bir na­maz­dır. Şu fark­la ki, Al­lah ta­vaf­ta ko­nuş­ma­yı he­lal kıl­mış­tır. Kim ta­vaf­ta ko­nu­şur­sa yal­nız ha­yır söy­le­sin.”81 Hanefîler ise ta­va­fı ger­çek na­maz gi­bi ka­bul et­mez. Bu yüz­den de onun sıh­ha­ti ab­des­te bağ­lı bu­lun­maz. Va­ci­bin ter­kin­den do­la­yı kur­ban ce­za­sı ge­re­kir.

 

   3) Men­dup olan ab­dest­ler:

Bun­lar sü­rek­li ola­rak ab­dest­li bu­lun­mak, ez­be­re Kur’an oku­mak, ezan oku­yup ka­met ge­tir­mek, dinî ki­tap­la­rı tut­mak, dinî ilim­le­ri oku­yup okut­mak, ce­na­ze yı­ka­mak ve­ya ce­na­ze­yi ta­kip et­mek ve­ya öf­ke­nin geç­me­si için alı­na­cak ab­dest­ler­dir. Böy­le bir ab­dest alı­nın­ca, bu­nun­la na­maz kı­lı­na­bi­lir ve­ya Kur’an-ı Ke­rim ele alı­na­bi­lir.82

Di­ğer yan­dan ab­dest­li kim­se­nin bir na­maz kıl­mak­sı­zın ye­ni­den ab­dest al­ma­sı su is­ra­fı sa­yı­la­ca­ğı için mek­ruh­tur.83 Gas­be­di­len ve­ya ye­ti­me ait bir suy­la ab­dest al­mak ise ha­ram sa­yıl­mış­tır.

 

   G - Ab­des­tin Mek­ruh­la­rı:

1) Ab­dest alır­ken ge­re­ğin­den faz­la su­yu boş ye­re tü­ket­mek. Çün­kü Rasûlullah (s.a.s) ab­dest alır­ken su­yu is­raf eden Sa’d (r.a)’ı uyar­mış ve ona ne­hir kı­yı­sın­da bi­le is­raf­tan ka­çın­ma­sı­nı bil­dir­miş­tir.

2) Su­yu yü­ze ve­ya di­ğer aza­la­ra çar­pa­rak yı­ka­mak. Böy­le bir ha­re­ket, kul­la­nıl­mış su­la­rın el­bi­se­ye sıç­ra­ma­sı­na yol açar ve bu âdâba ay­kı­rı olur.

3) Ab­dest alır­ken ge­rek­siz ye­re ko­nuş­mak.

4) İh­ti­ya­cı ol­ma­dı­ğı hal­de baş­ka­sın­dan yar­dım ve su dök­me­si­ni is­te­mek.

   5) Te­miz ol­ma­yan pis ve kir­li bir yer­de ab­dest al­mak.

6) Oruç­lu kim­se­nin maz­ma­za ve is­tin­şak­ta aşı­rı­ya git­me­si. Çün­kü bun­da oru­cun bo­zul­ma kor­ku­su var­dır.84       

H - Ab­des­ti Bo­zan Du­rum­lar:

Aşa­ğı­da­ki Şey­ler­den her­bi­ri ab­des­ti bo­zar:

1) Ön­den ve­ya ar­ka­dan si­dik, dış­kı, kan, menî, mezî, vedî gi­bi bir necâsetin ve­ya her­han­gi bir sı­vı­nın çık­ma­sı. Al­lah Teâlâ: “İçi­niz­den bi­ri ayak yo­lun­dan gel­miş ise...”85 bu­yur­muş­tur. Bu­ra­da ki­na­ye yo­luy­la bü­yük ve kü­çük ab­dest boz­ma kas­te­dil­miş­tir. Di­ğer yan­dan Al­lah el­çi­si özür (is­ti­ha­za) ka­nı gör­mek­te olan Fâtıma bin­ti Ebî Hu­beyş’e şöy­le bu­yur­muş­tur: “Eğer bu ay ba­şı ka­nı ise, bi­li­nen si­yah bir kan­dır. Şa­yet böy­le ise na­maz kıl­ma. Baş­ka tür­lü ise o va­kit ab­dest al ve na­maz kıl. Bu çat­lak da­mar­dan ge­len bir kan­dır.”86

2) Ar­ka ta­raf­tan yel çık­ma­sı. Hz. Pey­gam­ber, yel­le­nip yel­le­me­di­ğin­de şüp­he­ye dü­şen kim­se­nin ses ve­ya bir ko­ku duy­ma­dık­ça ab­des­ti­nin bo­zul­ma­ya­ca­ğı­nı bil­dir­miş­tir.87

3) Ön ile ar­ka­dan baş­ka, ağız, bu­run ve­ya be­de­nin di­ğer her­han­gi bir uz­vun­dan kan, irin ve­ya ce­ra­hat gi­bi şey­le­rin çık­ma­sı. Ağız­dan ge­len ka­na ba­kı­lır, eğer bu kan tük­rük ka­dar ve­ya tük­rük­ten faz­la ise ab­des­ti bo­zar. Ak­si hal­de boz­maz. Bu, ren­gin­den an­la­şı­lır. Di­ğer uzuv­lar­dan çı­kan bir kan ise, çık­ma ye­rin­den yan­la­ra ya­yı­lır­sa ab­des­ti bo­zar, yok­sa iğ­ne ucu gi­bi çı­kıp da ye­rin­de ka­lan bir kan kat­re­si ab­des­te en­gel ol­maz. Bu­nun el ve­ya par­mak­la si­lin­me­si de za­rar ver­mez.

Ya­ra­dan çı­kan irin ve sa­rı su hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir.

Vü­cut­ta­ki ka­bar­cık­lar­dan çı­kan sâfî su da, sağ­lam gö­rü­len gö­rü­şe gö­re kan hük­mün­de­dir. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re ise, bu ab­des­ti boz­maz. Bu son gö­rüş­le amel edi­le­bi­le­ce­ği, ba­zı mü­te­ah­hir fa­kih­ler­ce be­lir­til­miş­tir.

Çı­kan ka­nın ab­des­ti boz­du­ğu ko­nu­sun­da Hanefîler şu de­lil­le­re da­ya­nır­lar: Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Her akan kan­dan do­la­yı ab­dest al­mak ge­re­kir”88 “Her kim na­maz­da iken ku­sar ve­ya bur­nun­dan kan akar­sa, na­maz­dan çık­sın ve gi­dip ab­dest al­sın. On­dan son­ra da ko­nuş­ma­dı­ğı sü­re­ce gel­sin, na­ma­zı­nı bı­rak­tı­ğı yer­den ta­mam­la­sın.”89 “Bir iki dam­la kan çık­ma­sın­dan do­la­yı -akan bir kan ol­ma­sı ha­li müs­tes­na- ab­dest al­mak yok­tur”90

Hanbelîler az mik­tar­da ka­nın ak­sa bi­le ab­des­ti boz­ma­ya­ca­ğı­nı söy­ler­ken, Mâlikî ve Şâfiîler az ol­sun çok ol­sun vü­cut­tan çı­ka­cak ka­nın ab­des­ti boz­ma­ya­ca­ğı gö­rü­şü­nü be­nim­se­miş­ler­dir. Da­yan­dık­la­rı de­lil Hz. Enes’in nak­let­ti­ği şu ha­dis­tir: “Rasûlullah (s.a.s) kan al­dır­dı ve ab­dest al­mak­sı­zın na­maz kıl­dı. Kan al­dır­dı­ğı yer­le­ri yı­ka­ma­nın dı­şın­da bir şey yap­ma­dı.”91 Di­ğer yan­dan, Rasûlullah (s.a.s) Zâtu’r-Rıkâ Gaz­ve­sin­de iken, bir ada­ma ok isa­bet et­miş, kan akar­ken ru­ku ve sec­de­ye va­ra­rak na­ma­zı­nı ta­mam­la­mış­tır. Rasûlullah (s.a.s) bu sahabîye ses çı­kar­ma­mış­tır.92

4) Ağız do­lu­su kus­mak: Hz. Pey­gam­ber; “Kus­mak ab­des­ti bo­zar”93 bu­yur­muş­tur. Ağız do­lu­su yi­ye­cek, su, pıh­tı­laş­mış kan ve­ya saf­ra gi­bi şey­le­ri çı­kar­mak ab­des­ti bo­zar. Bal­gam ise ne­re­den ge­lir­se gel­sin tük­rük hük­mün­de olup ab­des­ti boz­maz.

Mâlikî ve Şâfiîlere gö­re ise kus­mak­la ab­dest bo­zul­maz.94

5) Ak­lın id­rak gü­cü­nü gi­de­ren du­rum­lar ab­des­ti bo­zar. Uyu­mak, ba­yıl­mak, akıl has­ta­sı ol­mak, sar­hoş­luk ve­ya sar’a nö­be­ti bun­lar ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir.

   Yan ya­ta­rak ve­ya bağ­daş ku­ra­rak ve­ya dir­sek­le­re da­ya­na­rak ya­hut ayak­la­rı­nı otu­rak ye­ri­nin al­tın­dan bir ta­ra­fa uza­ta­rak ya­hut na­maz dı­şın­da sec­de eder gi­bi bir hal­de uyu­mak ab­des­ti bo­zar. Yi­ne her­han­gi bir şe­ye yas­la­nıp, yas­lan­dı­ğı bu şey çe­kil­di­ği tak­tir­de dü­şe­cek olur­sa ve kal­ça­la­rı da yer­de de­ğil­se ab­dest bo­zu­lur. Çün­kü gev­şe­me ha­li bu şe­kil­de­ki bir yas­lan­ma ile son nok­ta­sı­na ulaş­mış bu­lu­nur. Şâfiîlere gö­re ise bu son du­rum­da, kal­ça­lar ye­re iyi­ce otur­muş ise, ab­dest bo­zul­maz. Çün­kü böy­le bir du­rum­da her­han­gi bir şe­yin çık­ma­ya­ca­ğın­dan emin olu­nur.

Uy­ku ile bir­lik­te his kay­bo­lur. Bu du­rum­da, kal­ça­lar boş­luk­ta ka­lır­sa, gev­şe­me ha­li se­be­biy­le yel­len­me mey­da­na ge­le­bi­lir. Bu­ra­da ab­des­tin asıl bo­zul­ma se­be­bi iş­te bu yel­len­me ha­li­dir. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Göz ma­ka­tın ba­ğı­dır. Bu ba­kım­dan uyu­yan kim­se ab­dest al­sın.”95 “Göz ma­ka­tın ba­ğı­dır. Göz­ler uyu­du­ğu za­man bağ çö­zül­müş olur.” 96

Bu du­ru­ma gö­re, na­maz­da kı­yam­da, ru­ku ve­ya sec­de­de iken ya­hut na­maz dı­şın­da bu du­rum­lar­da olup uyu­mak­la ab­dest bo­zul­maz.

6) Fa­hiş mü­ba­şe­ret. Hanefîlere gö­re er­kek­le ka­dı­nın en­gel­siz ve­ya çok in­ce bir en­gel ile ka­rın­la­rı­nı ve­ya cin­sel or­gan­la­rı­nı bir­bi­ri­ne do­kun­dur­ma­la­rı ab­dest­le­ri­ni bo­zar. Bu­ra­da mezînin çık­ma­sı da şart de­ğil­dir. İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, bu du­rum­da bir ıs­lak­lık, bir mezî gö­rül­me­dik­çe ab­dest bo­zul­muş ol­maz. Ka­dı­na mü­cer­red ola­rak do­kun­ma­nın ab­des­ti boz­ma­dı­ğı şu de­lil­le­re da­ya­nır:

Kur’an-ı Ke­rim’de; “Ya­hut da ka­dın­la­ra do­kun­muş­sa­nız...”97 bu­yu­ru­lur. Âyetteki, do­kun­mak (lems) İbn Ab­bas’a gö­re cin­sel te­mas­ta bu­lun­mak de­mek­tir. Bu me­caz an­la­mı­dır. Şâfiîler ise bu­nun ger­çek an­la­mı­nı esas ala­rak, lems’in; “el ile yok­la­mak ve­ya ten­le­rin bir­bi­ri­ne değ­me­si ve­ya el­le do­kun­mak” an­lam­la­rı­na gel­di­ği­ni söy­le­miş­ler­dir. Bu yüz­den Şâfiîlere gö­re, er­ke­ğin ne­sep, süt ve­ya sihrî hı­sı­mı gi­bi mah­rem­le­ri dı­şın­da ka­lan ya­ban­cı bir ka­dı­na ara­la­rın­da her­han­gi bir en­gel bu­lun­mak­sı­zın do­kun­ma­sı her iki­si­nin de ab­des­ti­ni bo­zar. An­cak ka­dı­nın saç­la­rı, diş­le­ri ve­ya tır­nak­la­rı bun­dan müs­tes­na­dır. Mâlikîler ve Hanbelîler ise ka­dı­nın te­ni­ne do­kun­ma­yı “lez­zet ve şeh­vet duy­ma” ile sı­nır­lan­dır­mış­lar­dır.

Hanefîler bu ko­nu­da şu ha­dis­le­re da­ya­nır­lar: Hz. Âişe şöy­le de­miş­tir: “Pey­gam­ber (s.a.s) ha­nım­la­rın­dan bi­ri­si­ni öper, son­ra da ab­dest al­mak­sı­zın na­maz kı­lar­dı.”98 “Ra­su­lul­lah (s.a.s) ben onun önün­de boy­lu bo­yun­ca yat­mış ol­du­ğum hal­de na­maz kı­lar­dı. Vi­tir kıl­mak is­te­yin­ce, aya­ğıy­la ba­na do­ku­nur­du.”99 Hz. Âişe’nin nak­let­ti­ği bu ha­dis­ler­de ka­dı­na do­kun­ma­nın ab­des­ti boz­ma­dı­ğı­na de­lil var­dır.

7) Na­maz­da kah­ka­ha ile gül­mek. Kah­ka­ha; ki­şi­nin, ya­kı­nın­da bu­lu­nan­lar ta­ra­fın­dan du­yu­la­cak şe­kil­de gül­me­si­dir. De­lil şu ha­dis­tir: “Siz­den bi­ri­niz na­maz­da iken kah­ka­ha ile gü­ler­se ab­des­ti ve na­ma­zı bir­lik­te ia­de et­sin.”100 Bu­nun na­ma­zı boz­ma­sı, na­maz kı­la­na bir ce­za ol­ma­sı ve tek­ra­rı­nı ön­le­mek için­dir. Na­ma­zın dı­şın­da kah­ka­ha ile gül­mek ab­des­ti boz­maz.

8) Er­kek ve­ya ka­dı­nın cin­sel or­gan­la­rı içi­ne ko­nu­la­cak bez ve­ya pa­muğun dış kıs­mı­na si­dik ıs­lak­lı­ğı­nın ulaş­ma­sı ya­hut bun­lar çı­ka­rıl­dı­ğın­da iç kıs­mı­nın ıs­lak ol­ma­sı ab­des­ti bo­zar.

9) Cin­sel te­mas­ta bu­lun­mak.

10) Mest­ler üze­ri­ne me­sih­ten iti­ba­ren mukîm için bir gü­nün, yol­cu için üç gü­nün geç­miş ol­ma­sı ve­ya bun­la­rın be­lir­ti­len sü­re­le­rin için­de ayak­tan çı­ka­rıl­ma­sı.

11) Özür­lü olan kim­se­nin al­dı­ğı ab­dest­te, na­maz vak­ti­nin çık­ma­sı.

12) Te­yem­müm yap­mış olan kim­se­nin su­ya ulaş­ma­sı. Bu son üç mad­de ay­rı­ca ken­di ko­nu­la­rı için­de in­ce­le­ne­cek­tir.101

Ab­des­tin bo­zul­ma­sıy­la il­gi­li gö­rüş ay­rı­lı­ğı bu­lu­nan ko­nu­lar­da ih­ti­yat­lı dav­ran­mak da­ha uy­gun­dur. Meselâ; Hanefî mez­he­bin­de bu­lu­nan bir kim­se, ken­di mez­he­bi­ne gö­re ab­des­ti boz­ma­yıp, baş­ka mez­hep­le­re gö­re, bo­zan bir hal­de bu­lu­nur­sa, ih­ti­laf­tan ka­çın­mak için ab­dest al­ma­sı men­dup­tur. Özel­lik­le imam olan­la­rın bu­na dik­kat et­me­si ih­ti­yat ge­re­ği­dir.

 

   İ - Ab­des­ti Boz­ma­yan Du­rum­lar:

Aşa­ğı­da­ki şey­ler ab­des­ti boz­maz:

1) Ki­şi­nin ön ve ar­ka yol­la­rın­dan baş­ka vü­cu­du­nun her­han­gi bir ye­rin­den çı­kan kan, irin ve­ya sa­rı su, çı­kış ye­ri­nin çev­re­si­ne ya­yıl­ma­yıp, bir dam­la ha­lin­de ka­lır­sa ab­des­ti boz­maz.

2) Ka­buk bağ­la­mış bir ya­ra­nın kan çık­mak­sı­zın ka­bu­ğu­nun düş­me­si.

3) Ma­ya­sıl ru­tu­be­ti ve par­mak ara­la­rın­da­ki pi­şik­lik.

4) Tük­rük ve­ya sü­mü­ğe ya­rı­dan az kan ka­rış­ma­sı.

5) Ağız do­lu­su ol­ma­yan ku­sun­tu.

6) Ağız do­lu­su bal­gam kus­mak Ebû Hanîfe ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ab­des­ti boz­maz. Ebû Yu­suf’a gö­re ise, içe­ri­den (cevf) ge­len ağız do­lu­su bal­gam ab­des­ti bo­zar.

7) Bu­run, ku­lak ve­ya bir ya­ra­dan vü­cut kur­du­nun düş­me­si. Bu kurt te­miz olup, üze­rin­de­ki yaş­lık az­dır ve ken­di­sin­de akı­cı­lık özel­li­ği bu­lun­maz.

8) Cin­sel or­ga­na el­le do­kun­mak ab­des­ti boz­maz. Hz. Pey­gam­ber’e, er­kek­lik or­ga­nı­na do­ku­nan bir kim­se­nin ab­dest al­ma­sı ge­re­kir mi?, di­ye so­rul­du­ğun­da, şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “O, sen­den bir par­ça­dır. Ve­ya sen­den bir et par­ça­sı­dır.” 102 Hz. Ali’nin bu ko­nu­da; “Ben ona mı yok­sa bur­nu­mun yu­mu­şak ta­ra­fı­na mı do­kun­dum hiç umu­rum­da de­ğil.” de­di­ği nak­le­dil­miş­tir.103 Şâfiîlere gö­re bir er­kek ve­ya ka­dın ken­di­si­nin ve­ya baş­ka­sı­nın cin­sel uz­vu­nu ve­ya dü­bü­rü­nü, çıp­lak ola­rak eli­nin içi ile tut­sa ab­des­ti bo­zu­lur. Mâlikî ve Hanbelîlere gö­re de böy­le­dir. An­cak bun­la­ra gö­re bir ka­dı­nın ken­di cin­sel or­ga­nı­nı tut­ma­sı ab­des­ti­ni boz­maz. De­lil­le­ri şu ha­dis­ler­dir: “Er­kek­lik or­ga­nı­na do­ku­nan kim­se ab­dest alın­ca­ya ka­dar na­maz kıl­ma­sın.”104 “Her kim eliy­le er­kek­lik or­ga­nı­na ara­da bir ör­tü ol­mak­sı­zın do­ku­na­cak olur­sa, onun ab­dest al­ma­sı ge­re­kir.”105 Bu ko­nu­da ço­ğun­lu­ğun da­yan­dı­ğı de­lil­ler da­ha sağ­lam gö­rün­mek­te­dir. Çün­kü Hanefîlerin da­yan­dı­ğı, Talk b. Alî’nin nak­let­ti­ği ha­di­sin za­yıf, hat­ta men­suh ol­du­ğu öne sü­rül­müş­tür.106 Di­ğer yan­dan cin­si­yet uz­vu­na el­le do­ku­nul­ma­sı so­nu­cun­da me­zi de­ni­len sı­vı­nın çı­kıp, ab­des­ti boz­ma­sı da da­i­ma ih­ti­mal da­hi­lin­de­dir.

9) Ar­ka ta­raf­tan ru­tu­bet­siz, ko­ku­suz bir hal­de çı­ka­rı­lan kul­la­nıl­mış ilaç (huk­ne). An­cak bu du­rum­da ab­des­ti ye­ni­le­mek ih­ti­ya­ta da­ha ugun­dur.

10) Er­ke­ğin cin­sel or­ga­nı­na dam­la­tı­lıp, da­ha son­ra ge­ri ge­len yağ Ebû Hanîfe’ye gö­re ab­des­ti boz­maz.

11) Pıh­tı ha­lin­de ku­su­lan kan par­ça­sı.

12) Baş­tan bu­ru­na ve­ya ku­la­ğa ka­dar akıp ge­len, fa­kat gu­sül ab­des­tin­de yı­kan­ma­sı ge­re­ken ye­re ka­dar uluş­ma­yan kan.

13) Isı­rı­lan el­ma ve­ya ay­va gi­bi sert bir mey­ve üze­rin­de ya­hut kul­la­nı­lan mis­vak­ta gö­rü­lüp akı­cı­lı­ğı bi­lin­me­yen kan ese­ri.

14) Pi­re, ke­ne, siv­ri­si­nek ve ka­ra si­nek gi­bi ha­şe­rat­tan bi­ri­si­nin do­lun­ca­ya ka­dar em­di­ği kan. Sü­lü­ğün do­lun­ca­ya ka­dar emip de düş­tü­ğü za­man ken­di­sin­den aka­cak ka­dar olan kan ab­des­ti bo­zar.

15) Otu­ra­ğı ta­ma­men ye­re yer­leş­tir­mek su­re­tiy­le otu­ra­rak, yi­ne na­maz­da iken ayak­ta ve­ya otu­ra­rak ya­hut rukû ve­ya sec­de ha­lin­de uyu­mak.

16) Na­maz dı­şın­da ve­ya ce­na­ze na­ma­zın­da, ya­hud da tilâvet sec­de­sin­de kah­ka­ha ile gül­mek.

Şâfiîlere gö­re, na­maz için­de de kah­ka­ha ile gül­mek ab­des­ti boz­maz.

17) Ken­di­si­nin de, ya­nın­da­ki­le­rin de işi­te­me­ye­ce­ği de­re­ce­de­ki gü­lüm­se­me, ab­des­ti de na­ma­zı da boz­maz. An­cak yal­nız ken­di­si­nin işi­te­bi­le­ce­ği de­re­ce­de­ki gül­me ab­des­ti de­ğil­se de na­ma­zı bo­zar.

18) Ağ­la­mak da ab­des­ti boz­maz.

 

   J - Abdes­tin Sıh­ha­ti­ne En­gel Ol­ma­yan Şey­ler:

1) Tır­nak­lar­da bu­lu­nan ve­ya be­de­nin ter­le­me­sin­den do­ğan kir­ler, pi­re ve si­nek ters­le­ri ab­des­tin sıh­ha­ti­ne en­gel ol­maz.

2) Bo­ya­cı­la­rın el­le­rin­de ve­ya tır­nak­la­rın­da zarûrî ola­rak ka­la­bi­len bo­ya­lar ab­dest­le­ri­ne za­rar ver­mez. An­cak bir za­ru­re­te bağ­lı ol­mak­sı­zın tır­nak­la­rın üze­rin­de in­ce bir ta­ba­ka teş­kil eden ve alt­la­rı­na su­yun git­me­si­ne en­gel olan bo­ya­lar ab­des­tin sıh­ha­ti­ne mânidir. Ni­te­kim ab­dest or­gan­la­rı­na ya­pış­mış bu­lu­nan mum, ha­mur, ça­pak gi­bi şey­ler de böy­le­dir.

3) Bir ya­ra­nın üze­ri­ne ko­nu­lan ilâç ya­ra­nın dı­şı­na ya­yıl­mış olur­sa, bu aşı­lan kı­sım yı­ka­nır. An­cak yı­ka­nıl­ma­sı za­rar ve­re­cek­se mes­het­mek­le ye­ti­ni­lir.

   4) Bir kim­se ab­dest al­dı­ğı­nı ke­sin ola­rak bil­di­ği hal­de, ab­des­ti­nin bo­zu­lup bo­zul­ma­dı­ğın­da şüp­he et­se ab­dest­li sa­yı­lır. Bu­nun ak­si­ne, ab­des­ti­nin bo­zul­du­ğu­nu ke­sin ola­rak bil­di­ği hal­de, da­ha son­ra ab­dest alıp al­ma­dı­ğın­da şüp­he et­se ab­dest­siz sa­yı­lır. Ço­ğun­lu­ğun gö­rü­şü bu­dur. Çün­kü ke­sin ola­rak bi­li­nen şey, şüp­he ile or­ta­dan kalk­maz. De­lil; Ab­dul­lah b. Zeyd’in nak­let­ti­ği şu ha­dis­tir: “Pey­gam­ber (s.a.s)’e, na­maz sı­ra­sın­da bir­şey­ler his­set­ti­ği duy­gu­su ge­len ki­şi­nin du­ru­mun­dan şikâyette bu­lu­nu­lun­ca şöy­le bu­yur­muş­tur: Bir ses işit­me­dik­çe ve­ya bir ko­ku duy­ma­dık­ça na­ma­zı bı­rak­ma­sın.”107

5) Ab­dest sı­ra­sın­da ve­ya ab­dest­ten son­ra, bir ab­dest or­ga­nı­nı yı­ka­yıp yı­ka­ma­dı­ğın­da şüp­he eden kim­se, eğer çok ke­re bu çe­şit ves­ve­se olu­yor­sa, o or­ga­nı­nı yı­ka­ma­sı ge­rek­mez. Her za­man böy­le ves­ve­se ol­mu­yor­sa yı­kar.

6) Ab­dest or­gan­la­rın­dan bi­ri ve­ya bir ka­çı bu­lun­ma­yan kim­se, mev­cut or­gan­la­rı yı­ka­mak­la ye­ti­nir. Bir or­gan ye­ri­ne ame­li­yat­la ta­kı­la­cak baş­ka­sı­na ait or­gan onun ye­ri­ne ge­çer.

 

   K - Mest­ler Üze­ri­ne Mes­het­mek:

Ab­dest­le, mest­ler üze­ri­ne mes­het­mek ayak­la­rı yı­ka­mak ye­ri­ne ge­çer. Aya­ğa gi­yi­len ve “mest” de­ni­len ve­ya mest hük­mün­de bu­lu­nan şey­le­rin üze­ri­ne ab­dest alı­nır­ken mes­he­dil­me­si ca­iz­dir. Bu, müs­lü­man­la­ra ko­lay­lık ol­ma­sı için meşrû kı­lın­mış­tır. Bu mesh­ten mak­sat, mest­le­rin üze­ri­ne, ayak­la­rın par­mak­la­rı ucun­dan aşık ke­mik­le­ri­ni aş­mak üze­re in­cik­le­re doğ­ru el par­mak­la­rı­nı ıs­lak ola­rak sür­mek­tir. De­ri ve ben­ze­ri şey­ler­den ya­pı­lan, to­puk­la­rı ve da­ha faz­la­sı­nı ör­ten şe­ye “mest” de­nir.

Mest­ler üze­ri­ne mesh ile il­gi­li te­va­tür de­re­ce­si­ne ula­şan ha­dis­ler vardır. Ba­zı­la­rı şun­lar­dır: Hz. Ali şöy­le de­miş­tir: “Eğer din mü­cer­red ic­ti­had­la ol­say­dı, mest­le­rin al­tı­nın mes­he­dil­me­si üs­tü­nü mesh­ten da­ha uy­gun olur­du. Ben Rasûlullah (s.a.s)’ı mest­le­rin üs­tü­nü mes­he­der­ken gör­düm.”108 Mu­gi­re b. Şu’be (r.a)’den şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) ile bir­lik­te idim, ab­dest al­dı. Ben mest­le­ri çı­kar­mak için dav­ran­dım. O; “On­la­rı bı­rak, çün­kü ben on­la­rı ab­dest­li iken giy­dim”109 bu­yur­du. Safvân b. Assâl (r.a)’in şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s) bi­ze, ab­dest­li ola­rak giy­di­ği­miz tak­dir­de, eğer yol­cu­luk­ta isek üç gün; mukîm isek bir gün bir ge­ce sü­rey­le mest­ler üze­ri­ne mes­het­me­mi­zi, is­ter bü­yük, is­ter kü­çük ab­dest do­la­yı­sıy­la on­la­rı çı­kar­ma­ma­yı, an­cak cü­nüp­lük se­be­biy­le on­la­rı çı­kar­ma­yı em­ret­ti.”110 Cerîr (r.a)’ın şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Ben, Rasûlullah (s.a.s)’ın kü­çük ab­dest boz­du­ğu­nu, son­ra da ab­dest alıp mest­le­ri üze­ri­ne mes­het­ti­ği­ni gör­düm.”111

Ayak­la­ra mes­tin farz mik­ta­rı, her aya­ğın ön ta­ra­fı­na rast­la­yan mes­tin üze­ri­ne, elin en kü­çük üç par­ma­ğı mik­ta­rı ka­dar­dır. Bu ka­dar kı­sım mesh edi­lin­ce, farz ye­ri­ne gel­miş olur. Bu, Hanefîlerin gö­rü­şü­dür.

Mâlikîlere gö­re, mes­tin üst kıs­mı­nın ta­ma­mı­nın, Hanbelîlere gö­re, üst kıs­mı­nın ço­ğu­nun, Şâfiîlere gö­re ise, üst­ten bir par­mak ka­dar bir ye­rin mes­he­dil­me­si ge­rek­li­dir.112

Mesh­de par­mak­la­rın açık­ça bu­lun­ma­sı ve ayak par­mak­la­rı ta­ra­fın­dan baş­la­yıp, ba­ca­ğı­na doğ­ru ya­pıl­ma­sı sün­ne­te uy­gun bir mesh­tir. Mu­ği­re b. Şu’be (r.a)’den şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Pey­gam­ber (s.a.s) mest­le­ri üze­ri­ne mes­het­ti. Sağ eli­ni sağ mes­ti üze­ri­ne koy­du. Sol eli­ni de sol mes­ti üze­ri­ne koy­du, son­ra da yu­ka­rı­ya doğ­ru sa­de­ce bir de­fa mes­het­ti.”113

Bu­nun­la bir­lik­te mes­tin üze­ri­ne su dök­mek, mes­ti ıs­lak bez ve­ya sün­ger gi­bi bir şey­le sil­mek, mes­ti eni­ne ola­rak mes­het­mek ve­ya mes­he mes­tin kon­cun­dan baş­la­mak da ye­ter­li olur. An­cak bu du­rum sün­ne­te uy­gun düş­mez. Mest­le­rin al­tı­na mesh edil­mez.

 

   Mest Üze­ri­ne Mes­hin Şart­la­rı:

1) Mest­ler, aya­ğa ab­dest için ayak­lar yı­kan­dık­tan son­ra gi­yil­miş ol­ma­lı­dır. Çün­kü Mu­ği­re (r.a)’ın nak­let­ti­ği ha­dis­te Ne­bi (s.a.s); “Mest­le­ri bı­rak, çün­kü on­la­rın iki­si­ni de ab­dest­li ola­rak giy­dim”114 bu­yur­muş­tur. Di­ğer yan­dan bir özür se­be­biy­le aya­ğa ve­ya sar­gı­sı­na mes­he­dil­miş ol­ma­sı da yı­ka­ma hük­mün­de­dir. Bu yüz­den, böy­le bir mesh­den son­ra gi­yil­miş mest­ler üze­ri­ne mes­he­di­le­bi­lir.

2) Mest­ler, ab­dest­te yı­kan­ma­sı farz olan ye­ri ört­müş bu­lun­ma­lı­dır. Bu yer­den mak­sat; yan­lar­dan to­puk­la­rıy­la bir­lik­te ayak­tır. Ayak ile bir­lik­te to­puk­la­rı ört­me­yen mes­tin üze­ri­ne mes­het­mek ca­iz de­ğil­dir.

3) Aya­ğa gi­yil­miş mes­tin, en az bir fer­sah ya­ni üç mil=5544m. ka­dar yol yü­rü­ne­bi­le­cek sağ­lam­lık­ta ol­ma­sı ge­re­kir.

4) Mest­le­rin de­lik­siz ve sağ­lam ol­ma­sı ge­re­kir. Hanefî ve Mâlikîlere gö­re, is­tih­san ve güç­lü­ğü kal­dır­ma pren­si­bin­den ha­re­ket edi­le­rek, az mik­tar­da de­lik­le mest­ler üze­ri­ne mes­het­mek ca­iz­dir. Hanefîlere gö­re, aya­ğın kü­çük par­ma­ğı­nın üç mis­li mik­ta­rı­nı aşan de­lik mes­hin sıh­ha­ti­ne en­gel olur. Mâlikîlere gö­re ise bu mik­tar, “ken­di­siy­le yü­rü­me­ye de­vam edil­me­si imkânsız ola­cak ka­dar ola­nı­dır” ki, bu da aya­ğın üç­te bi­ri bü­yük­lü­ğün­de­ki de­lik­tir. Şâfiî ile Hanbelîlere gö­re, de­lik kü­çük de ol­sa de­lik­li mest üze­ri­ne mesh ca­iz de­ğil­dir.

   Di­ğer yan­dan, mest­ler­de üç par­mak mik­ta­rı sö­kük bu­lun­du­ğu hal­de, mest­le­rin sağ­lam­lı­ğı se­be­biy­le, yü­rür­ken bu sö­kük açı­lıp gö­rün­mez­se mes­he za­rar ver­mez. Bir mest­te­ki yır­tık­lar top­la­nır, iki mest­te­ki yır­tık­lar ise top­lan­maz. Bu yüz­den, bir mest­te iki, di­ğe­rin­de de bir ve­ya iki par­mak mik­ta­rı yır­tık bu­lun­sa mes­he ma­ni ol­maz.

5) Mest­ler, bağ­sız ola­rak ayak­ta du­ra­bi­le­cek de­re­ce­de ka­lın ol­ma­lı­dır. Mâlikîler dı­şın­da­ki ço­ğun­luk fa­kih­ler de­ri, ka­lın ke­çe, bez ve ben­ze­ri şey­ler­den ya­pı­lan mest­le­rin üze­ri­ne mes­hi ca­iz gör­müş­ler­dir. An­cak Hanefî ve Şâfiîler, mest­le­rin dı­şa­rı­dan al­dı­ğı su­yu, he­men içi­ne çe­ke­rek aya­ğa ulaş­tır­ma­ya­cak bir ya­pı­da ol­ma­sı­nı şart ko­şar­lar. On­la­ra gö­re, mes­tin meşrûluğuna delâlet eden nass­lar­da bu şar­tın var­lı­ğı da ön­gö­rül­müş ka­bul edi­lir. Mâlikîler ise mes­tin de­ri­den ve di­kiş­li ol­ma­sı­nı ge­rek­li gö­rür­ler.

6) Aya­ğın ön ta­ra­fın­dan, elin kü­çük üç par­ma­ğı ka­dar bir mik­ta­rın kal­mış ol­ma­sı ge­re­kir. Bu yüz­den bir ve­ya iki aya­ğı­nın ön ta­ra­fı bu­lun­ma­yan kim­se, mest­le­ri­ne mesh ede­mez. Çün­kü bir aya­ğı yı­ka­mak­la, di­ğe­ri­ni mes­het­mek bir ara­da bu­lun­maz. An­cak bir aya­ğı ta­ma­men bu­lun­ma­yan kim­se, di­ğer aya­ğı­na giy­di­ği mest üze­ri­ne mesh ede­bi­lir. Bu du­rum­da yı­ka­ma ile mesh bir ara­da bu­lun­ma­mış olur.

So­nuç ola­rak nor­mal mest­ler ya­nın­da, ayak­la­rı to­puk­la­rıy­la bir­lik­te ör­ten çiz­me­ler, po­tin­ler ve ken­di­le­riy­le 5,5 km.’den faz­la yü­rü­ne­bi­le­cek de­re­ce­de kuv­vet­li ka­lın ço­rap­lar ve konç­lu aba ter­lik­ler mest hük­mün­de­dir. Bun­lar üze­ri­ne de mesh ya­pı­la­bi­lir.

 

   Ço­rap Üze­ri­ne Mes­het­mek:

İslâm bil­gin­le­ri, ab­dest alı­nır­ken, üze­ri­ne de­ri kap­lan­mış ve­ya alt­la­rı­na pen­çe vu­rul­muş olan ço­rap­la­ra mes­het­me­nin ce­va­zın­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir. An­cak bu ni­te­lik­te ol­ma­yan adi ço­rap­lar üze­ri­ne mes­het­me­nin hük­mü ko­nu­sun­da gö­rüş ay­rı­lı­ğı var­dır.

Mu­ği­re b. Şu’be (r.a)’den şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s) ab­dest al­dı, iki ço­ra­bı ve iki pa­bu­cu üze­ri­ne mes­het­ti.”115

Ebû Hanîfe de­ri ile kap­lan­ma­mış ve­ya al­tı­na pen­çe vu­rul­ma­mış olan ço­ra­ba mes­hi ca­iz gör­mez. Çün­kü ço­rap, mest an­la­mı­na gel­mez. Onun­la al­tı­na pen­çe vu­rul­ma­dık­ça uzun yol yü­rü­mek müm­kün ol­maz. Ço­rap üze­ri­ne mes­he ce­vaz ve­ren ha­dis bu­na ham­le­di­lir. An­cak Ebû Hanîfe’nin öm­rü­nün so­nu­na doğ­ru ak­si gö­rüş­te olan Ebû Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’in ic­ti­ha­dı­na dön­dü­ğü nak­le­di­lir. O, has­ta­lık gün­le­rin­de ço­rap­la­rı üze­ri­ne mes­het­miş ve öğ­ren­ci­le­ri­ne şöy­le de­miş­tir: “İn­san­la­rı me­net­mek­te ol­du­ğum şe­yi yap­tım” Bu, onun ön­ce­ki gö­rü­şün­den dön­dü­ğü­ne de­lil sa­yıl­mış­tır.

Ebû Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re, ço­rap­lar ka­lın olur ve al­tı­nı gös­ter­mez­se, üzer­le­ri­ne mes­het­mek ca­iz olur. Çün­kü Ne­bi (s.a.s) ço­rap­la­rı üze­ri­ne mes­het­miş­tir. Ço­rap ka­lın olun­ca, onun­la yol yü­rü­mek de müm­kün olur. Gü­nü­müz­de­ki ka­lın, ke­çe­leş­miş yün ço­rap­lar gi­bi. Bu­na gö­re, Hanefîlerde, ka­lın ço­rap­la bir fer­sah­tan (5,5 km.) faz­la yol yü­rü­mek müm­kün ol­du­ğu, ken­di kon­cu üze­rin­de du­ra­bil­di­ği, al­tı­nı gös­ter­me­di­ği, ya da al­tı­na su­yu he­men ge­çir­me­di­ği için mes­hin ce­va­zı­na fetvâ ve­ril­miş­tir. Hanbelîlerin gö­rü­şü de böy­le­dir.116

 

   Mestler Üze­ri­ne Mes­het­me­nin Sü­re­si:

Fakîhlerin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re, ika­met ha­lin­de olan kim­se için mes­hin sü­re­si bir gün bir ge­ce, ya­ni yir­mi dört sa­at, yol­cu için, ya­ni on se­kiz sa­at­lık bir uzak­lı­ğa gi­den mü­sa­fir için üç gün üç ge­ce= yet­miş iki sa­at­tir.117 Bu sü­re, mest­le­ri ab­dest­li ola­rak giy­dik­ten son­ra, ilk ab­dest bo­zul­du­ğu an­dan iti­ba­ren baş­lar. Meselâ; bir kim­se, sa­at bir’de ayak­la­rı­nı yı­ka­mak su­re­tiy­le ab­dest alıp, mest­le­ri­ni giy­se ve ken­di­sin­den sa­at beş’te ab­des­ti­ni bo­zan bir hal mey­da­na gel­se, mes­hin sü­re­si bu sa­at beş’ten iti­ba­ren baş­la­mış olur. Yok­sa, mest­le­ri giy­di­ği an­dan iti­ba­ren baş­la­mış ol­maz.

Hz. Ali’nin nak­let­ti­ği şu ha­dis mes­het­me sü­re­si­nin de­li­li­dir: “Rasûlullah (s.a.s) mes­te mesh sü­re­si­ni yol­cu için ge­ce­li gün­düz­lü üç gün, mukîm için bir gün bir ge­ce ola­rak bil­dir­di.”118

Mukîm iken, seferî olan kim­se, seferîlik sü­re­si­ne ta­bi olur ve bu sü­re­yi dol­du­rur. Bu­nun ak­si­ne seferî olan bir kim­se bir gün ve bir ge­ce mes­het­tik­ten son­ra mukîm ol­sa sü­re­si bit­miş olur. Ar­tık ayak­la­rı­nı yı­ka­ma­sı ge­re­kir.

Mest­le­ri­ne mes­het­mek su­re­tiy­le ab­dest­li bu­lu­nan kim­se, mest­le­ri­ni aya­ğın­dan çı­kar­sa, yal­nız ayak­la­rı­nı yı­ka­ma­sı ye­ter­li­dir, ab­des­ti­ni ta­ma­men ye­ni­le­me­si ge­rek­mez. An­cak ayak­la­rı­nı yı­ka­mak su­re­tiy­le ab­dest alıp mest­le­ri­ni gi­yen kim­se, da­ha bu ab­des­ti bo­zul­ma­dan, her­han­gi bir se­bep­le mest­le­ri­ni aya­ğın­dan çı­kar­sa, ab­des­ti bo­zul­ma­ya­ca­ğı için, ayak­la­rı­nı ye­ni­den yı­ka­ma­sı ge­rek­mez.

Mâlikîlere gö­re, mest­le­ri mes­het­mek için bir sü­re yok­tur. Mest­le­ri aya­ğın­dan çı­kar­ma­dı­ğı ve­ya cü­nüp ol­ma­dı­ğı sü­re­ce, mest­ler üze­ri­ne mes­het­me­ye de­vam ede­bi­lir. An­cak cum’a na­ma­zı­nı kı­la­cak kim­se­ler için, her cu­ma gü­nü, mest­le­ri­ni çı­ka­rıp ayak­la­rı­nı yı­ka­ma­sı men­dup­tur. Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re mü­bah bir yol­cu­luk­ta bu­lu­nan kim­se için mesh sü­re­si üç gün, üç ge­ce­dir. Ma’si­yet sa­yı­lan bir yol­cu­luk­ta ise, bu sü­re bir gün ve bir ge­ce­den iba­ret­tir.119

 

Mest Üze­ri­ne Mes­hi Bo­zan Şey­ler:

Mest­ler üze­ri­ne ya­pıl­mış mesh, aşa­ğı­da­ki du­rum­lar­dan bi­ri­si ile bâtıl olur:

   1) Ab­des­ti bo­zan her şey mes­hi de bo­zar. Bu yüz­den, he­nüz sü­re bit­me­miş­se, ye­ni­den alı­na­cak ab­dest­te mest­le­re ve­ya sar­gı­la­ra ye­ni­den mesh ya­pı­lır.

2) Cü­nüp­lük ve bu­na kı­yas edi­len ay­ba­şı, lo­hu­sa­lık ve do­ğum gi­bi gus­lü ge­rek­ti­ren hal­ler mes­hi bâtıl kı­lar ve ayak­la­rın yı­kan­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü, Rasûlullah (s.a.s)‘in yol­cu­luk­ta, cü­nüp­lük dı­şın­da, üç gün üç ge­ce mest­le­rin çı­ka­rıl­ma­ma­sı­nı em­ret­ti­ği nak­le­di­lir.

3) Üze­ri­ne mesh edil­miş olan mes­tin ayak­tan çık­ma­sı ve­ya çı­ka­rıl­ma­sı. Bu du­rum­da ab­dest mev­cut ise yal­nız ayak­la­rı yı­ka­mak ye­ter­li­dir. Bir mes­tin kon­cu­na ka­dar, aya­ğın ço­ğu­nun çık­ma­sı, ta­ma­men çık­ma­sı hük­mün­de­dir. Di­ğer yan­dan, Hanefîlere gö­re ayak par­mak­la­rın­dan üç ta­ne­si ka­da­rı­nın, Mâlikîlere gö­re ise, aya­ğın üç­te bir ka­da­rı­nın mes­tin de­lik ve­ya sö­kü­ğün­den dı­şa­rı çık­ma­sı hâlinde de ab­dest bo­zu­lur. Hanbelîler dı­şın­da ço­ğun­lu­ğa gö­re, bir mest çı­kın­ca iki ayak bir­den yı­ka­nır. Çün­kü hem mesh ve hem de yı­ka­ma bir ara­da top­lan­maz.

4) Mesh sü­re­si­nin so­na er­me­si. Bu du­rum­da, eğer ab­dest de­vam edi­yor­sa yal­nız ayak­la­rı yı­ka­mak ye­ter­li­dir. Ye­ni­den tam ab­dest al­mak ge­rek­mez. Sü­re, dol­du­ğu hal­de, mest­ler çı­ka­rıl­dı­ğı tak­dir­de ayak­la­rın so­ğuk­tan don­ma teh­li­ke­si var­sa, mes­he de­vam edi­lir.120

 

   L - Sar­gı (Cebîra) Üze­ri­ne Mes­het­mek:

Kı­rı­lan ve­ya ya­ra­sı bu­lu­nan bir or­ga­nı yı­ka­mak za­rar ver­di­ği tak­dir­de üze­ri­ne bağ­lı olan tah­ta, al­çı ve­ya bez sar­gı­ya, ya­hut ip ya da baş­ka bir­şey­le bağ­la­nan pa­mu­ğa ab­dest­te ve­ya gu­sül­de bir de­fa mes­he­di­lir. Eğer bu mesh de za­rar ve­re­cek­se, ter­ko­lu­nur.

Sar­gı üze­ri­ne mes­hin meşrûluğu sün­net­le sa­bit­tir. Hz. Ali (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Bi­le­ğim kı­rıl­mış­tı. Pey­gam­ber (s.a.s)’e sor­dum, O da ba­na sar­gı­la­rın üze­ri­ne mes­het­me­mi em­ret­ti.”121 Câbir (r.a)’ın ka­fa­sın­dan ya­ra­lan­dık­tan son­ra gus­le­den ve ölen ki­şi hak­kın­da nak­let­ti­ği şu ha­dis de bir de­lil­dir.: Hz. Pey­gam­ber bu ko­nu­da şöy­le bu­yur­muş­tur: “Te­yem­müm et­me­si, ya­ra­sı­na bir bez bağ­la­dık­tan son­ra ora­ya mes­het­me­si ve be­de­ni­nin ge­ri ka­lan kıs­mı­nı yıka­ma­sı onun için ye­ter­liy­di.”122

İslâm akıl ve ilim di­ni­dir. Za­ru­ret­ler, sa­kın­ca­lı olan şey­le­ri mü­bah kı­lar. Al­tı­nı yı­ka­ma dü­şün­ce­siy­le ya­ra bant ve­ya sar­gı­la­rı­nın açıl­ma­sın­da ya­ra­lı için teh­li­ke ve za­rar var­dır. Ki­mi za­man, ya­ra­nın üs­tü­nü ve­ya sar­gı­yı ıs­lak el­le mes­het­mek de mik­rop kap­ma­sı­na yol aça­bi­lir. Bu yüz­den, mes­het­me­de za­rar ve teh­li­ke söz ko­nu­su ise mesh de terk edi­lir.

Sar­gı­nın ço­ğun­lu­ğu­nu sa­de­ce bir de­fa mes­het­mek ye­ter­li­dir. Bü­tü­nüy­le mes­he­dil­me­si, tek­ra­rı ve ni­yet edil­me­si şart de­ğil­dir. Ni­te­kim, mest­le­re ve­ya ba­şa mesh­te de ni­yet aran­maz. Di­ğer yan­dan, ih­ti­yaç ye­ri­ni aşan al­çı ve­ya sar­gı­nın faz­la kıs­mı­nın çö­zül­me­si ve sar­gı al­tın­da ya­ra­nın çev­re­si­nin yı­kan­ma­sı, ya­ra­ya za­rar ve­re­cek­se, bu tak­dir­de ih­ti­yaç faz­la­sı kıs­mın üze­ri­ne mes­het­mek ca­iz olur.123

Sar­gı­nın, ab­dest­li ola­rak sa­rıl­mış ol­ma­sı şart de­ğil­dir. Sar­gı is­ter ab­dest­li iken, is­ter­se ab­dest­siz ve­ya cü­nüp iken ko­nul­muş ol­sun, sar­gı üze­ri­ne mes­he­dil­me­si ca­iz olur. Sağ­lı­ğı­na ka­vu­şun­ca da na­ma­zı­nı ia­de et­me­si ge­rek­mez. Zor­lu­ğu kal­dır­mak için fet­va bu şe­kil­de ve­ril­miş­tir. Akıl da bu­nu ge­rek­ti­rir. Çün­kü in­sa­nın ne za­man ya­ra­la­na­ca­ğı, kı­rık ve­ya çı­kık se­be­biy­le alçı­ya alı­na­ca­ğı be­lir­siz­dir. Onun böy­le bir za­man­da ab­dest­li bu­lun­ma­sı­nı şart koş­mak sı­kın­tı ve zor­luk mey­da­na ge­ti­rir.

Sar­gı üze­ri­ne mesh, bir sü­re­ye bağ­lı de­ğil­dir. Özür de­vam et­ti­ği sü­re­ce mesh ca­iz olur.

Bir sar­gı üze­ri­ne mesh ya­pıl­dık­tan son­ra de­ğiş­ti­ril­se, ye­ni­den mesh ge­rek­mez. Yi­ne bir sar­gı­ya mesh ya­pıl­dık­tan son­ra, üze­ri­ne baş­ka bir sar­gı da­ha bağ­lan­sa, ye­ni­den mes­he ge­rek ol­maz. He­nüz özür or­ta­dan kalk­ma­dan sar­gı açıl­sa, mesh bo­zul­muş ol­maz. An­cak sar­gı, ya­ra iyi­leş­ti­ği için dü­şe­cek olur­sa ar­tık sar­gı üze­ri­ne mesh bâtıl olur. Çün­kü özür son bul­muş du­rum­da­dır. Hat­ta ya­ra­sı iyi­le­şen sar­gı na­maz­da iken düş­se, tam bir ab­dest al­dık­tan son­ra na­ma­zı ye­ni­den kı­lar.

İki ayak­tan bi­ri­si­ne bir özür se­be­biy­le mesh ya­pıl­sa, di­ğe­ri­ni yı­ka­mak ge­re­kir. Çün­kü bu mesh de, yı­ka­mak hük­mün­de­dir.

Sar­gı üze­ri­ne mes­he­de­rek ab­dest alan kim­se­nin ab­des­ti bo­zu­lun­ca, mes­hi­nin de bo­zu­la­ca­ğı ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.124

 

M - Özür­lü­nün Ab­des­ti:

Ab­des­ti bo­zan de­vam­lı, be­den ra­hat­sız­lı­ğı­na “özür” de­nir. Ço­ğu­lu “a’zar”dır. Özür sa­hi­bi­ne er­kek­se “ma’zûr”, ka­dın­sa “ma’zûre” de­nir.

Sık sık bu­run ka­na­ma­sı, si­di­ğin tu­tu­la­ma­yıp ak­ma­sı, aşı­rı is­hal, ye­li­ni ka­çır­ma, ya­ra­dan de­vam­lı kan, irin ve­ya ce­ra­hat ak­ma­sı ve ka­dın­dan ay­ba­şı ka­nı dı­şın­da arı­za­lı ra­him da­ma­rın­dan ka­nın gel­me­si (istihâza) bir özür­dür. Yi­ne bir ağ­rı­dan do­la­yı göz su­lan­ma­sı, me­me, ku­lak ve­ya gö­bek gi­bi bir uzuv­dan irin gi­bi bir sı­vı­nın çık­ma­sı da bi­rer özür­dür. Bun­la­rın sa­hip­le­ri de “özür­lü” sa­yı­lır.

Her­han­gi bir öz­rün ge­çer­li ol­ma­sı için bir sü­re var­dır. Bir özür, baş­lan­gıç­ta ab­dest alı­nıp na­maz kı­lı­na­cak ka­dar bir sü­re ke­sil­me­mek üze­re, tam bir na­maz vak­ti de­vam eder, da­ha son­ra da her na­maz vak­tin­de en az bir de­fa tek­rar eder­se, sa­hi­bi özür­lü sa­yı­lır.

Meselâ; bir kim­se­nin bur­nu, bir gün öğ­le vak­ti­nin ba­şın­dan so­nu­na ka­dar ya­ni ikin­di vak­ti gi­rin­ce­ye ka­dar, ab­dest alıp na­maz kı­la­cak ka­dar bir sü­re ke­sil­mek­si­zin ka­na­ma­ya de­vam eder ve bun­dan son­ra da her na­maz vak­tin­de bir de­fa ol­sun, ka­nar­sa, o kim­se özür­lü sa­yı­lır.

Özür­lü her farz na­maz vak­ti için ab­dest alır. De­lil şu ha­dis­tir: “Özür kanı gö­ren ka­dın (müs­te­ha­za) her bir na­maz vak­ti için ab­dest alır.”125 Diğer özür sa­hip­le­ri de bu­na kı­yas edi­lir.

Özür­lü, bu şe­kil­de farz va­kit için ab­dest­le di­le­di­ği ka­dar farz ve­ya nâfile na­maz kı­la­bi­lir. Ka­za, vi­tir, bay­ram ve­ya ce­na­ze na­maz­la­rı da bu­na da­hil­dir. Ye­ter ki, bu öz­rün dı­şın­da ab­des­ti bo­zan baş­ka bir du­rum mey­da­na gel­me­sin.

Bir özür­lü, sa­bah na­ma­zı için tam vak­tin­de ab­dest al­sa, bu ab­dest sa­bah na­ma­zı­nın vak­ti­nin çık­ma­sı­na ka­dar de­vam eder. Bu, vak­tin çık­ma­sıy­la, baş­ka bir de­yim­le gü­ne­şin doğ­ma­sı ile so­na er­miş olur. Ar­tık bu ab­dest­le baş­ka bir na­maz kı­la­maz. An­cak öz­rü­nün ge­çi­ci ola­rak ke­sil­miş ol­du­ğu bir an­da ab­dest al­mış ve he­nüz özür zu­hur et­me­den ve ab­des­ti bo­zan baş­ka bir hâl va­ki ol­ma­dan va­kit çık­mış olur­sa, bu du­rum­da, na­maz vak­ti­nin çık­ma­sıy­la bu ab­des­ti bo­zul­muş ol­maz.

Fa­kat bu özür­lü, gü­ne­şin doğ­ma­sın­dan son­ra ala­ca­ğı bir ab­dest­le, öğ­le na­ma­zı­nın vak­ti­nin so­nu­na ka­dar, ab­des­ti bo­zan baş­ka bir hal vu­ku bul­ma­dık­ça, di­le­di­ği na­maz­la­rı kı­la­bi­lir. Çün­kü öğ­le vak­ti­nin gir­me­si ab­dest bo­zu­cu de­ğil­dir. Ay­nı şe­kil­de bay­ram na­ma­zı­nın vak­ti­nin çık­ma­sı da özür­lü­nün ab­des­ti­ni boz­maz. Çün­kü bu, farz na­maz vak­ti de­ğil­dir.

Özür­lü­nün ab­des­ti, Ebû Hanîfe’ye gö­re, vak­tin çık­ma­sıy­la, Ebû Yûsuf’a gö­re, hem na­maz vak­ti­nin gir­me­siy­le, hem de çık­ma­sıy­la, İmam Zü­fer’e gö­re ise yal­nız na­maz vak­ti­nin gir­me­siy­le bo­zu­lur. Vak­tin gir­me­siy­la ab­des­tin bo­zul­ma­sı, yal­nız öğ­le vak­ti­nin gir­me­sin­de so­nuç mey­da­na ge­ti­rir.

İmam Şâfiî’ye gö­re, özür­lü­nün, her na­maz için ay­rı­ca ab­dest al­ma­sı ge­re­kir. Onun ab­des­ti, kıl­dı­ğı na­maz bi­tin­ce, son bul­muş olur.

Bir özür sa­hi­bi, öz­rü ke­sil­miş ol­du­ğu hal­de, ab­des­ti bo­zan baş­ka bir hâl’den do­la­yı ab­dest alıp da da­ha son­ra müptelâ ol­du­ğu öz­rü yi­ne or­ta­ya çık­sa, ab­des­ti bo­zul­muş olur, ye­ni­den ab­dest al­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü ön­ce­ki ab­des­ti bu özür­den do­la­yı de­ğil­di. An­cak öz­rü ke­sil­di­ği hal­de, va­kit için­de öz­rün­den ve­ya ab­des­ti bo­zan, baş­ka bir hal­den do­la­yı ab­dest alıp da, o va­kit için­de öz­rü zu­hur et­se, bu ab­des­ti bo­zul­maz. Çün­kü bu ab­dest hem öz­rü, hem de o ab­des­ti bo­zan baş­ka hal için alın­mış sa­yı­lır.

Özür­lü bir kim­se; otur­mak, sec­de ye­ri­ne ima et­mek ve­ya öz­rün be­den­de­ki çı­kış ye­ri­ni me­şak­kat­siz bir hal­de tı­ka­mak gi­bi yol­lar­la öz­rün or­ta­ya çık­ma­sı­na en­gel ola­bi­le­cek­se, ar­tık özür­lü hük­mü­ne ta­bi ol­maz. Ar­tık bu kim­se, ab­dest alıp, son­ra öz­rü zu­hur et­miş ol­du­ğu ab­des­tiy­le na­maz kı­la­maz.

Özür­lü kim­se­nin ça­ma­şı­rı­na özür ye­rin­den çı­kıp bu­la­şan kan, irin, ce­ra­hat gi­bi pis sı­vı­lar, öz­rü de­vam et­ti­ği sü­re­ce, na­ma­zı­nın sıh­ha­ti­ne en­gel ol­maz. Ka­tı pis­li­ğin bir dir­he­me ulaş­ma­sı sı­vı­nın ise avuç için­den faz­la bir ye­re ya­yıl­ma­sı da so­nu­cu de­ğiş­tir­mez. An­cak bu pis mad­de­ler, ça­ma­şı­rı­na ye­ni­den do­kun­ma­ya­cak ise, bun­la­rın yı­kan­ma­sı ge­re­kir.126

So­nuç ola­rak İslâm di­ni bir ko­lay­lık di­ni­dir. Özür sa­hip­le­ri hak­kın­da her tür­lü ko­lay­lı­ğı gös­ter­miş­tir. Na­maz ve di­ğer iba­det­ler­de de ben­zer ko­lay­lık­lar ge­tir­miş­tir.