Fikih - 26. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
V- NAMAZIN ŞARTLARI VE RÜKÜNLERİ
Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidir. Şart sözlükte; alâmet demektir. Terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer’î hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya “namazın farzları” başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir.118
A - Namazın Farz Olmasının Şartları:
1) Müslüman olmak: Namaz müslüman olan erkek ve kadın herkese farzdır. Küfür ehline namaz kılmak farz değildir. Çünkü onlar dünya ve ahirette İslâmî hükümlerin tefferruatından sorumlu değildir. Onun ahiretteki cezası küfrünün karşılığıdır. Çoğunluğa göre ise, kâfir, şeriatin fürûu ile de muhataptır. Âhırette bundan ötürü azap görecektir.
Sonradan İslâm'a girenin, geçmiş namazları kaza etmesi gerekmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kâfirlere de ki; eğer küfürlerine son verirlerse geçmişteki günâhları örtülür.” 119 Hz. Peygamber de; “İslâm daha öncesini siler”120 buyurmuştur. Hanefîlere göre, mürteddin geçmiş namazları kaza etmesi gerekmez. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise, mürteddin geçmiş namazlarını, bir ceza olmak üzere kaza etmesi gerekir.
Ehl-i küfrün yaptığı taat ve hayırlara gelince, eğer küfür üzere ölürse bunların âhirette kendilerine bir faydası olmaz. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur: “Biz imansızların yaptığı her işi ele alır, onu toz duman ederiz.” 121
Eğer daha önceden taat ve hayır işleyen imansız bir kimse sonradan İslâm'a girse, bunlardan ötürü sevap alır. Delil şu hadistir: “Hakîm b. Hızâm (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e şöyle sorar: “Bana, cahiliye zamanımda ibadet niyetiyle yaptığım işlerden haber ver. Benim için bunlardan ötürü sevap var mıdır?” Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: “Daha önceden işlemiş olduğun hayırlar üzerine müslüman oldun.” 122 Bu konuda sağlam görüş şudur: Münkir kimse sadaka vermek veya akrabaya iyilikte bulunmak gibi iyilikler yapsa, sonra da müslüman olsa ve müslüman olarak ölse, bunların hepsinin sevabı kendisi için yazılır.123
2) Bülûğ çağına girmiş olmak: Henüz erginlik çağına ulaşmamış bulunan çocuklara namaz farz değildir. Çünkü Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: İyileşinceye kadar akıl hastasından, uyanıncaya kadar uykuda bulunandan, erginlik çağına girinceye kadar çocuktan.”124 Ancak namaza alıştırmak için yedi yaşından itibaren erkek veya kız çocuklarına namaz kılmaları emredilir.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Yedi yaşında çocuklarınıza namaz kılmayı emredin. On yaşında namaz kılmazlarsa, onları hafifçe te'dîb edin ve yataklarını ayırın.” 125
Bu hadisteki emir, çocuğun kendisine değil velisinedir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
“Ailene namazı emret ve bunun üzerine sabret,devam et.” 126 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyun” 127
3) Akıllı olmak: Akıl İslâmî yükümlülüklerin dayanağıdır. Bu yüzden Hanbelîler dışında çoğunluk fakihlere göre, akıl hastasına namaz farz değildir. Yukarıda geçen hadis-i şerifte; “İyileşinceye kadar akıl hastasından... kalem kaldırılmıştır” buyurulmuştur.
Uyku halinde namaz kılmayan kimselere bu namazları kaza etmek farzdır. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir namazı uyku veya unutma sebebiyle vaktinde kılamayan kimse, onu hatırladığı zaman kılsın.”128 Sarhoş olan kimselere, kılmadıkları namazı kaza etmek farzdır.
Ayhali gören veya lohusa olan kadınların bu süre içindeki namazları düşer. Bunları daha sonra kaza etmeleri gerekmez. Hatta lohusalık hâli; darp, ilâç ve benzeri sebeplerle meydana gelse de hüküm değişmez.
Namazın farz olmasına engel teşkil eden yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, aybaşı hâli ve lohusalık gibi özürler bir namaz vaktinin içinde ortadan kalksa, temizlendikten sonra bu namazın kılınması gerekir. Ancak akıl hastalığı, aybaşı hâli veya lohusalık gibi özürler, bir namaz vaktinde, namaz kılacak kadar bir süre geçtikten sonra ortaya çıksa, bu namaz o kimseye farz olmaz. Çünkü namazın farz olma sebebi, namazın edasının bitişik olduğu vakittir. Kişi namazını ilk cüzde eda etmezse, bir farz namaz sığacak kadar olan son cüzde edası artık kesinleşmiş olur. Çünkü bu vakit farzlığın sebebidir. Son cüzde özür ortaya çıkınca da farz düşmüş olur. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre ise, bu özürler namaz vakti içinde meydana gelirse, eğer vaktin başında temizlikle birlikte namaz kılacak kadar bir süre geçmişse, bu namazın kazası gerekir.129
B - Namazın Şartları:
Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Hadesten temizlenme, 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, “namazın şartları” denir.
Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1)İftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rukû, 5) Sücûd, 6) Son oturuş “et-Tehiyyâtü”yü okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da “namazın rükünleri” denir. Bunlardan başka ta’dil-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.
Burada önce namazın şartları üzerinde duracağız:
1) Hadesten Temizlenme:
Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya “hades hâli” denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadesden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin.” 130
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:“Sizden biri abdest bozduğu zaman,abdest almadığı sürece Allahu teala onun namazını kabul etmez.”131 “Allah Teâlâ temizlenmeksizin hiç bir namazı kabul etmez.” 132
Farz, vacip, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.
Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin.” 133
Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır.134
2) Necasetten Temizlenme:
Namazdan önce bedende sonra, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı yahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölüğünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlası ise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.
Allah Teâlâ; “Elbiseni temizle” 135 buyurmuştur. İbn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliği su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r. anhâ)’nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: “Bu, kanama yapan bir damardır. Aybaşı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl.” 136 Mescid’in içinde küçük abdest bozan bedevî için Rasûlullah (s.a.s); “Bu bedevînin işediği yere kova ile su dökün.” 137 buyurmuştur. Yukarıdaki âyet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.
3) Avret Yerini Örtmek:
Avret, sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer’î bir terim olarak; bakılması haram, örtülmesi farz olan uzuvlara “avret yeri” denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz.138
Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi hâcetler dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:“Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin.”139 İbn Abbâs (r.a)’a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allah Teâlâ bülûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” 140 “Ey Esmâ! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onu şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz. Hz. Peygamber bu sözleri söylerken elleri ile yüzüne işaret etmişti.” 141
Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır.”, “göbeğin aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır.” 142 Başka bir delil de Dârekutnî’de rivayet edilen “Diz kapağı avret yerlerindendir” 143 anlamındaki zayıf hadistir.
Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise namazda da bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında da avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, hür kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, zinetlerini göstermesinler.” 144 Bundan kastedilen zinetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise eller ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.” 145 Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r. anhâ)’ya bülûğ çağından sonra; el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındakı kısımların örtülmesini bildirmiştir.146 Hz. Âişe’den nakledilen; “Allah Teâlâ bülûğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” 147 hadisi de, saçları örtme kapsamına almaktadır.
Câriyelerin avret yerleri, göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısım ile, arkaları ve karınlarıdır. Cariyeler, hürriyetten yoksun ve efendilerinin hizmetleriyle meşgul olacakları için haklarında daha çok genişlik ve ruhsat gösterilmiştir.
Avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile bu iki yer dışındaki “hafif avret” sayılan, uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kayıtsız olarak bir rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir. Bundan daha azının görülmesi ile namaz bozulmaz. Meselâ; bir kimsenin karnının veya uyluğunun, makat yahut erkeklik organının yahut hayalarının, bir kadının saçlarından sarkan kısmın, yahut hayalarının yahut cinsel organının dörtte biri, bir rükün eda edecek kadar açık kalırsa namaz bozulur. Eğer açık kalma süresi bir rükün eda edecek süreden az olursa namaz bozulmaz. Düşen başörtüsünün hemen başa konulması gibi.148 Bazı fakihlere göre, but ile diz kapağı bir uzuv sayılır. Bu durumda, yalnız diz kapağının açılmasıyla namaz bozulmaz. Çünkü diz kapağı, bir uzvun dörtte birinden azdır.
Bir uzvun avret olması, tercih edilen görüşe göre, başkalarına göredir. Sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir şekilde bulunması yeterlidir. Bu yüzden, bir kimse namaz kılarken geniş bulunan yakasından kendi avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.
Namazda bir uzvun dötte birden fazlası, namaz kılanın kendi fiili ile açılsa, bir rükün eda edecek kadar bir süre beklemeğe gerek olmaksızın derhal namaz bozulur. Kadının başörtüsünü namazda iken kendisinin çıkarması gibi. Bu durumda başörtüsünü yeniden örtse de namazı geçerlilik kazanmaz.
Avret sayılan uzuvların birer parçası açılsa, açılan yerlerin toplamı, en küçük bir avret uzvunun en az dörtte birine eşit olsa ve açıklık süresi bir rüknü eda edecek kadar devam etse namazın sıhhatine engel olur.
Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa -bu, zemmedilmiş olmakla birlikte- namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir.
Şâfiîlere göre, vücut hatlarını belli eden böyle bir dar elbiseyle namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de böyle bir giysiyi terketmesi daha uygundur.
Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse oturarak ve ayaklarını kıble tarafına uzatarak îmâ ile namazını kılar, faziletli olan budur. Çünkü bu durumda fazlaca kapalı bulunur. Avret yerinin bir bölümünü örtecek bir şey bulunursa, önce galîz avret sayılan ön ve arka taraflar örtülür, sonra erkeklerde butlar, daha sonra dizler örtülür. Kadınlarda ise, butlardan sonra karınlar, arkalar ve daha sonra dizler ve sırasıyla diğer uzuvlar örtülür.149
4) Kıbleye Yönelmek:
Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksâ idi. Medine döneminde inen şu âyet-i kerime ile kıble, Mekke’deki Ka’be-i Muazzama’ya çevrildi.: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz.” 150 Ka’be, Mekke’deki bilinen binadan ibâret değildir. Belki bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Ka’be-i Muazzama’nın yanında veya içinde bulunanlar, bunun her hangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe’nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke fethedildiği gün Kâbe’ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)’e, Allah elçisinin Kâ’be’ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: “Evet Kâbe’ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe’nin yönüne doğru iki rek’at namaz kıldı.” 151
Kıbleden başka tarafa yönelerek kılınacak farz, nâfile veya cenaze namazı ile tilâvet secdesinden hiçbirisi caiz olmaz. Namazda özürsüz olarak kasten kıbleden başka tarafa yönelmek küfrü gerektirir.
İslâm bilginleri Kâbe’yi gören herkesin, Kâbe’nin bizzat kendisine yönelmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Hatta Hanbelîlere göre, Mekkelilerin arada bir duvar engeli bulunsa bile, Kâbe’nin kendisine yönelmesi şarttır.
Kâbe-i Muazzama’dan uzakta bulunanların tam Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, belki Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir.152 Hz. Peygamber, “Doğu ile batı arası kıbledir” 153 buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescitte uzun bir safın sadece Kâbe’nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.
İmam Şâfiî’ye göre ise, Mekke’de bulunmayan kimseye, kıbleyi Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farzdır. Çünkü âyette; “Nerede bulunursanız, yüzünüzü Kâbe’nin yönüne doğru yöneltin.” 154 buyurulur. Bu âyet, Kâbe’nin kendisine yönelmeyi gerekli kılmaktadır.155
Kıble’nin hangi tarafta bulunduğunda şüphe eden kimse, soracak birisini de bulumazsa, çevre şartlarına göre kıbleyi belirlemeye çalışır ve kanaat ettiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi onun verdiği habere uyar. Çünkü başkasının verdiği haber, ictihat etmekten daha kuvvetlidir.
Kıbleyi araştırmanın farz oluşu şu delile dayanır. Âmir b. Rabîa (r.a) şöyle der: “Karanlık bir gecede Rasûlullah (s.a.s) ile beraberdik. Kıblenin hangi yönde olduğunu tespit edemedik. Her birimiz kendi çevresinde bir yöne doğru namazımızı kıldık. Sabah olunca durumu Hz. Peygambere haber verdik. Bunun üzerine; “Doğu da batı da Allah’ındır. Onun için nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (kıblesi) oradadır” âyeti indi.156
Mescidlerin, camilerin mihrapları Kâbe yönünü göstermektedir. Eskiden kalma bir mihrap olunca Kâbe yönünü araştırmaya gerek kalmaz.
Namaz içinde kıble tarafına dönülünce, Kâbe’ye niyet edilmesi meselâ; “Döndüm kıbleye veya Kâbe’ye” denilmesi sağlam görüşe göre gerekli değildir. Başka bir görüşe göre, Kâbe’ye niyet gerekir.
Bir kimse hastalık sebebiyle kıbleye dönemediği ve kendisini döndürecek kimse bulunmadığı veya hasta olmadığı halde düşman veya yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıbleye dönemediği takdirde, gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Yolcunun, binek üzerinde nâfile ve müekked sünnetleri kılması mümkün ve caizdir. Ancak sabah namazının sünneti bundan müstesnadır. Âmir b. Rebîa (r.a)’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s)’ın bineği üzerinde nafile kılıp başı ile ima ettiğini, hangi yöne yönelirse o tarafa doğru namaz kıldığını gördüm. Fakat Hz. Peygamber farz olan namazlarda bunu yapmazdı.”157 Hastalık veya binek üzerinde olma sebebiyle kıbleye dönemeyen kimselerin kıblesi bineğin gitmekte olduğu yöndür. Böyle bir kimse ima ile namazını kılar.
Farz namazlar ile vitir ve adak namazları ve cenaze namazının binek üzerinde özürsüz olarak kılınması caiz değildir. Çünkü bunda bir güçlük bulunmamaktadır.
Yerin çamurundan dolayı bineği üzerinde namaz kılan kimse, yol arkadaşlarından ayrılmak korkusu bulunmayınca, bineği durdurup, kıbleye yüz tutarak namazını kılar. Ancak yer çamurlu olmayıp da yalnız ıslak olsa, hayvan üzerinde farz namaz kılınamaz, yol arkadaşlarından ayrılmak gibi bir tehlike olmadıkça yere inilmesi gerekir. Namaz, hayvanın üzerinde bir özür sebebiyle kılındığı takdirde, gücü yeten tarafa yönelerek kılınabilir. Fakat kıble yönüne doğru yürüyen bir hayvanın üzerindeki kimsenin namazı, o hayvanın kıble yönünden bir rükün edâ edecek kadar dönmesiyle bozulur.
Kıble yönünde şüphe edip de, yanında soracak biri bulunmayan kimse araştırmada (taharri) bulunur. Delil, emâre, yıldız ve rüzgâra bakarak kıbleyi tayine çalışır. Kanaat getirdiği bir yöne doğru namazını kılar. Namazı bitirdikten sonra, kıble yönünde yanıldığını anlasa da, artık o namazı iade etmesi gerekmez. Fakat daha namaz içinde iken, kıble yönünü anlasa, o yöne döner, namazını tamamlar. Yeniden kılması gerekmez. Bu şüphe; şehir içinde kırsal kesimde, gündüz veya karanlık gecede olsun hüküm değişmez. Böyle bir kimsenin kapı kapı dolaşarak kıble yönünü sorması gerekmez.
Bir kimse kıble yönünde şüphe etse, yanında kıble yönünü bilen birisi olduğu halde, ona sormaksızın kendi araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namazını kılsa, kıble yönüne isabet etmişse namazı sahih olur. Kıble yönüne isabet etmemişse sahih olmaz. Gözleri görmeyen kimse hakkında da hüküm böyledir.
Kıble yönünde şüphe eden kimse araştırma yapmaksızın namaza başlayıp, namaz sırasında kıbleye isabet etmiş olduğunu anlasa bile namazını iade eder. Çünkü tam kanaat üzere kılacağı geri kalan rek’atleri, şüpheli olarak kıldığı rek’atler üzerine bina edilemez. Ancak namazını bitirdikten sonra anlarsa iade gerekmez. Çünkü hepsi bir halde kılınmış olur. İmam Ebû Yusuf’a göre her iki durumda da iade gerekmez.
Kıble yönünde şüphe edip, araştıran kimse, kanaatinin aksi bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Bu durumda kıbleye isabet etmiş olsa bile namazı iade etmesi gerekir. İmam Ebû Yusuf’a göre, isabet etmiş ise artık iade gerekmez.
Kıblenin yönü konusunda farklı görüşte olan kimseler, namazlarını tek başına kılarlar. Çünkü cemaatle kıldıkları takdirde, imama aksi kanaatte bulunanın namazı sahih olmaz.
Gemi içinde namaz kılan kimse, gücü yeterse kıbleye doğru yönelir, geminin yönü değişirse namaz kılan da yönünü kıbleye çevirir. Ancak başlangıçta araştırma ile kıble belirlendikten sonra, namazda geminin hareketlerini izleme imkânı olmasa, namazını ilk durduğu kıble yönüne doğru tamamlar.
Mescitte namaz kılarken, abdestinin bozulduğu zannı ile kıbleden ayrılsa, daha sonra abdestinin bozulmadığını anlasa, Ebû Hanîfe’ye göre namazı bozulmuş olmaz. Ancak mescitten çıkmış olursa, özürsüz olarak mekân değişikliği nedeniyle namazı bozulmuş olur.
Nâfile namazlar ise şehir dışında, bir özür bulunmasa da hayvan üzerinde istenilen yöne doğru kılınabilir. Ebû Yusuf’a göre nâfile namaz şehir içinde de kerahetsiz olarak hayvan üzerinde bu şekilde kılınabilir. İmam Muhammed’e göre ise, şehir içinde bu şekilde istenilen yöne doğru kılınmasında kerâhet vardır. Şehir dışından maksat, yolcunun namazını iki rek’at kılmaya başlayacağı yerden ibarettir.
Günümüzde hayvanların yerini nakil araçları almıştır. Bu hükümler nakil araçlarında yolculuk yapmakta olanlar için de geçerlidir.158
Sonuç olarak müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet neşvesinin ifadesidir.
5) Vakit:
Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Bu namazların muayyen olan vakitlerini bilmek ve bu vakit içinde bu namazları kılmak gerekir. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakit ile belirlenmiş olarak farz kılınmıştır.” 159
Cebrail (a.s), Rasûlullah (s.a.s)’a beş vakit farz namazların vakitlerinin başlangıç ve sonunu şöyle belirlemiştir: “Câbir b. Abdillah (r.a)’den rivâyete göre Cebrâil (a.s), Allah’ın Rasûlüne gelerek: “Kalk namaz kıl” demiştir. Hz. Peygamber güneş batıya meylettiği zaman öğle namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil yine ikindi vaktinde gelerek: “Kalk namaz kıl” dedi. Hz. Peygamber de kalkıp ikindi namazını kıldı. Sonra akşam vaktinde gelip: “Kalk namaz kıl” demiş, o da güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip: “Kalk namaz kıl” demiş ve Hz. Peygamber aydınlık kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrail a.s. sabah vaktinde gelerek: “Kalk namaz kıl demiş. Hz. Peygamber de ortalık aydınlandığında sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek: “Kalk namaz kıl” dedi. Hz. Peygamber de kalkıp öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli uzadığı zaman kıldı. Sonra ikindi vaktinde gelip; “kalk namaz kıl” dedi. O da ikindi namazını her şeyin gölgesi iki misli uzadığı zaman kıldı. Sonra akşamleyin aynı vakitte geldi ve bir önceki günün vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra yahut gecenin üçte biri geçtikten sonra geldi ve Hz. Peygamber yatsı namazını kıldı. Sonra ortalık iyice aydınlandığı zaman geldi ve: “Kalk namaz kıl” dedi, o da sabah namazını kıldı. Sonra Cebrail a.s. şöyle dedi: “Bu iki vaktin arası sabah vaktidir.” 160
Buhârî, bu hadisin vakitler konusunda en sağlam hadis olduğunu söylemiştir. Hadis-i şerif, akşam namazları dışındaki namazların iki vakti olduğuna delâlet etmektedir.
Öğle namazının vaktinin başlangıcı güneşin batıya meyletmesiyle başladığına göre, zeval süresinin belirlenmesi gerekir. İslâm’da gün; şer’î ve örfî diye ikiye ayrılır. “Şer’î gün”; ikinci fecirden güneşin batmasına kadar olan süredir. “Örfî gün” ise; güneşin d4oğuşu ile batışı arasındaki süredir.
Zeval vaktinin ne kadar süreyi kapsadığı konusunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, bu konuda örfî gün geçerli olup, tam zeval vaktine “istivâ vakti” denir. Bu, güneşin, herkesin tam başı üstünde olduğu veya o hizaya geldiği andır. İşte kerâhet zamanı da yalnız bu andan ibaret bulunmuş olur.
İkinci görüşe göre, bu konuda “şer'î gün” geçerlidir. Şer’î günde, “istivâ” vakti zeval vaktinden biraz önce belirli hale gelir. Bu durumda, kerahet vakti de, bu istivâ vaktinden önce, zeval vaktine kadar olan süreden ibarettir. Meselâ; Ocak ayının ilk günü, ikinci fecirle, güneşin batması arasındaki şer’î günün süresi 11 saat 10 dakika olmuş olur. Buradaki örfî gün de 9 saat 25 dakikadır. Bu durumda şer’î günün yarısı, yani istiva zamanı fecirden 5 saat 35 dakika sonra olup, güneşin doğmasından 3 saat 50 dakika sonraya rastlamış olur. Bu yüzden şer’î günün yarısı, zeval vaktinden 52 dakika önce olmuş olur. İşte bu 52 dakikalık süre bir kerâhet zamanıdır. Harzem fakihlerinin görüşü bu şekildedir. (Mekruh vakitler konusuna bk.)
6) Namazlara Ait Niyetler:
Niyet etmek namazın şartlarındandır. Niyet bir azim ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir. Terim olarak niyet; Allah’a yakın olmak maksadı ile bir ibadeti yapmaya kalben azmetmektir. Namaz konusunda niyet ise; Allah Teâlâ için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.
Bir amelde gösteriş öğülme veya takdir toplama ve benzeri şeyler kastedilmeksizin yalnız Allah’ın rızasının gözetilmesi ihlâs olup, ibadetin yalnız Allah’a tahsis edilmesidir.
Namazda niyetin farz olduğu konusunda İslâm âlimlerinin görüş birliği vardır. Bunun sebebi, ibadetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesidir. Bu da ibadeti yalnız Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Oysa onlar, yalnız dini kendisine tahsis ederek Allah’a ibadet etmekle emrolundular.” 161 Şu hadis-i şerif bütün amellerin değerini niyete bağlamıştır: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır.” 162 Hadisin vürûd sebebi şudur: Mekke’de malını mülkünü bırakarak Medine’ye hicret eden muhacirlerin büyük ecirlere nail olacakları bildirilirken, içlerinden birisi, evlenmek istediği kadının da hicret etmesi üzerine, sırf onunla evlenebilmek için göç etmişti. Onun hicretten elde ettiği, bu kadınla evlenmekten ibaret olmuştu. Çünkü hicret niyeti bu idi.
Niyet hâlis olmalı, yapılacak bir ibadet şuurlu bir halde yapılmalıdır. Amelde yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızası gözetilmeli, gaflet içinde bulunmamalıdır.
Niyet kalbe aittir. Bununla birlikte, niyetin kalb ile yapılıp, dil ile söylenmesi daha uygundur. Meselâ; bir kimse, başlayacağı bir namaza kalb ile niyet edip, dil ile birşey söylemese, o namazı yine caiz olur. Ancak, kalb ile niyet etmekle birlikte; “Şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim” demesi daha iyidir. Bu şekilde niyet, tercih edilen görüşe göre müstehaptır. Çünkü burada, dil kalbe yardımcı olur.
Farz namazlarda veya vitir, tilâvet secdesi, adak namazı ve bayram namazları gibi vacip bir namazda, bunların belirlenmesi gerekir. Nitekim namazları kaza ederken de hem vaktin hem de, ilk veya son kazaya kalan şeklinde günün belirlenmesi gereklidir. Meselâ; “Bugünkü sabah namazının farzına veya cum’a namazına veya vitir yahut bayram namazına” diye niyet edilir. Genel anlamda “Farz namaza” diye niyet etmek yeterli değildir. Çünkü bununla namaz belirlenmiş olmaz. Fakat vakit içinde “bu vaktin farzını kılmaya” diye niyet edilmesi yeterli olur. Rek’atlerin miktarını zikretmek gerekmez. Ancak cum’a bundan müstesnadır. Onu vaktin farzı niyetiyle kılmak yeterli olmaz. Çünkü asıl, vakit cum’anın değil, öğle namazınındır.
Nâfile namazlarda; “Niyet ettim, şu vaktin ilk sünnetini veya son sünnetini kılmaya” denilir. Bununla birlikte, nâfilelerde mutlak niyet etmek de yeterlidir. O namazın müekked veya gayri müekked sünnet olduğunu yahut rek’atlerini tayin etmek gerekmez. Yalnız teravih namazı için; “Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim” demelidir. İhtiyata uygun olan budur.
Bir kimse, cemaatle namaz kılmakta olan bir topluluğa yetişse, bu namazın farz namaz mı yoksa teravih namazı mı olduğunu bilmese, farza niyet eder. Eğer bu cemaat, farz kılmakta iseler namaz sahih olur. Eğer teravih kılmakta iseler, onun kılacağı namaz nafile olur. Yatsı namazından önce kılınmış olacağı için teravihten sayılmaz.163
Niyet ile tekbir arasına, namaza aykırı bir fasıla girmeksizin, niyetin namaza bitişik olması gerekir. Bu fasıla, namazda yapılması uygun olmayan yemek,içmek ve konuşmak gibi şeylerdir. Fakat arada abdest almak, mescide yürümek gibi namaz ile ilgili bir fasıla olursa bunun zararı bulunmaz. Bir kimse namaza niyet edip sonra abdest alsa yahut mescide yürüse ve mescitte tekbir alıp imama uysa, fakat yeniden niyetlenmese, araya namaza aykırı bir fasıla girmediği için önceki niyet yeterli olur. Namaz sırasında abdesti bozulan kimsenin, abdest alarak yetiştiği yerden namaza devam etmesi de böyledir.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke’den veya Eûzü’den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.
Şâfiîlere göre, niyetin namazla ilgili işlere yakın olması ve iftitah tekbirinden önce yapılması şarttır.
Edâ niyetiyle kaza ve kaza niyetiyle eda caizdir. Meselâ; bir kimse daha öğle namazının vaktinin çıkmadığını sanarak, öğle namazını edaya niyet edip de daha sonra vaktin çıktığını anlasa, o namaz kaza mahiyetinde olarak caiz olur.
Bir kimse, bir vakit içinde iki farz namaza niyet etse, içinde bulunulan vaktin namazı sahih olur.
Bir kimse bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlasa, sonra nafile kılıyormuş gibi zan ile namazı tamamlasa, bu namaz farz yerine geçer. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.
Bir kimse nâfileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra, farza niyet edip, yeniden tekbir alsa farza başlamış olur. Aksi de böyledir. Meselâ; farza niyet ederek başlayan kimse, bir rek’at kıldıktan sonra, başka bir farz veya nâfileye niyet ederek yeniden tekbir alsa, önceki namazını bozmuş, sonraki niyetine göre namaza başlamış olur.
Namaz kılan kişi yalnız başına kılıyorsa, farz veya vacip türünü tayin eder. Eğer nâfile ise, namaza niyet etmesi yeterli olur. Bu kimse namaz içinde iken imama uymaya niyet ederek diliyle yeniden tekbir alsa önceki namazını bozmuş, imama uymuş olur.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı belirlemeksizin, mutlak olarak; “İmama uydum” diye niyet etmesi, tercih edilen görüşe göre yeterli değildir. “İmam ile birlikte namaz kılmaya niyet ettim” sözleri de böyledir. Çünkü bunda namazı belirleme yoktur.
Bir kimse, imamın tekbirinden önce, hatta imam, Allah veya tekbir sözlerini bitirmeden namaza başlarsa, imama uymuş olmaz. Fakat ikinci defa tekbir alırsa, bununla imama uymuş olur.
Cemaatin imama uyma niyeti, imamın “Allahu Ekber” diye namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş ve ondan önce tekbir alma ihtimali kalmasın. Bu, Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in görüşüdür.
Ebû Hanifeye göre, cemaatin tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır. Çünkü bunda, ibadete hemen başlama fazileti vardır. Bu duruma göre, niyetin önce olması gerekir. Bununla birlikte imam daha Fatiha Suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
Cemaatin, kendisine uyduğu imamı tanıması şart değildir. Ancak isim zikrederek belirlediği imama uyduktan sonra, imamın başka birisi olduğu anlaşılsa, bu uyma geçerli olmaz. Çünkü bu, kayıtlanmış niyettir.
Bir imamın erkek cemaate imam olmak için niyet etmesi şart değildir. Fakat imam olan kimsenin kadınlara imamlık etmeye niyet etmesi şarttır. Aksi halde, kadınların böyle bir imama uymaları geçerli olmaz. Bu yüzden bir imam; “Ene imâmün limen tebianî (Ben, bana uyanlara imamım)” diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler.164
C - Namazın Rükünleri
Yukarıda şart ve rükün terimlerini kısaca açıklamıştık. Rükün mutlaka bulunması bakımından şart gibidir. Ancak şart namazdan önce yapılması gereken şeylerdir. Bunların namaz sırasında da devam etmesi gerekir. Meselâ, abdestli olmak, avret yerlerini örtmek gibi. Rükün, kendileri yapılmaksızın namazın tamam olmayacağı hareketlerdir. Kıyam, rukû ve secde gibi. Bunlara “namazın farzları” da denir.
Namazın rükünleri altıdır. İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rukû, secde ve son oturuşta teşehhüt miktarı oturmak. Bunlardan başka, Ebû Yusuf ile İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre namazda ta’dil-i erkâna riayet etmek bir farz olduğu gibi, Ebû Hanîfe’ye göre namazdan kendi isteği ile çıkmak da bir farzdır.165
Aşağıda bu rükünler sırasıyla açıklanacaktır:
1) İftitah Tekbiri:
Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu Ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için arapçadır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allahu’l-Kebir”, “Allah kebîr” veya yalnız “Allah” denilmesi de farz için yeterlidir. Ancak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “Estağfirullah (Allah’tan bağışlanmamı istiyorum)”, “Eûzubillah (Allah'a sığınıyorum)” veya “Bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta’zimi ifade etmez. Hanefilere göre, namaza “Allahu Ekber (Allah her şeyden yücedir)” sözü ile başlamak vacip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.
Namaza iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dayanır:
Allah Teâlâ; “Rabbini yücelt”166 buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: “Namazın anahtarı temizliktir, tahrimesi ise tekbirdir.”167 “Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde almadıkça, sonra kıbleye dönüp “Allahu Ekber” demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez.”168 Hz. Peygamber namazını hatalı kılan bir sahabiye namazı tarif ederken; “Namaza kalktığın zaman tekbir getir”169 buyurmuştur.
Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak mânâyı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder.
Ebû Hanîfe’ye göre, arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ; “Rabbinin ismini anıp, namaz kılan mutlaka kurtuluşa ermiştir”170 buyurur. Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ancak Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.anhüm)’ye göre, bir kimse arapça telaffuzu güzel yapamaması halinde başka dilde tekbir getirebilir. Eğer arapçayı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli değildir.171 Çünkü Rasûlullah (s.a.s) “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öyle namaz kılın” 172 buyurmuştur.
Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.
2) Namazda Kıyam:
Gücü yetenin farz namazda ve vitir veya adak gibi vacip namazlarda ayakta durması bir rükündür. Bu yüzden ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğu için onlara uymak gerekir.173 Çünkü Allah Teâlâ; “Allah’a itaat ederek ayakta durun” 174 buyuruyor. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde; “Ayakta namaz kıl” buyurmuştur. Bu hadisi bir toplulukla Hakim, İmran (r.a)’den şu sözlerle rivayet etmiştir: “Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber’e namazı nasıl kılacağımı sordum? “Ayakta kıl, eğer gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl” buyurdu. Nesâî şunu ilave etmiştir: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” 175
Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rukû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturduğu halde kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar başka türlü yapamaz.
Rahatsızlığı sebebiyle secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rukû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar.
Câbir (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hastayı ziyaret ettiği zaman, onun yastık üzerine koyduğu bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah elçisi bunları alıp attı ve şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse yer üzerinde namaz kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl. Secdeni ise rukûundan daha alçak yap.” 176
Eğer namaz kılan kişi, oturmaya gücü yetmezse, sırt üstü yatarak namaz kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rukû ve secdesini imâ ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.
Yan üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırt üstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha iyidir. Çünkü sırt üstü yatmada yüzün kıbleye daha fazla yönelme imkânı vardır.
Bir kimsenin, eğer başı ile ima yapmaya gücü yetmezse, namazı tehir edip, gözleri, kalbi veya kaşları ile ima yapması gerekmez. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunur.
Başka bir rivayete göre böyle bir hastanın aczi bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.
Bir gün ve bir geceden daha az süre baygın kalan kimse bu süreye ait namazları kaza eder. Baygınlık bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu azlık çokluk, Ebû Hanîfe’ye göre saat itibariyle, İmam Muhammed’e göre ise, geçen namazların vakitleri itibariyledir. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, geçen namazlar beşten fazla ise düşer. Az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.
Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılan kimse rukû ve secde ettikten sonra iyileşirse namazına ayakta devam eder.
Hasta olan kimse ima ile namaz kılarken namaz sırasında rukû ve secdeye gücü yeterse, namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rukû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.
Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı da ayni hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivayete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça üzerinde farz veya vacip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.
Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.
Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.
Uçmakta olan bir uçak da, yürümekte olan bir gemi niteliğindedir. Bunun da hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.
Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rukû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rukûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eyerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.
Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nâfileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, insanlara zorluk verir ve insanlar nâfilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, bundan yalnız sabah namazının sünneti müstesnadır. Teravih namazını da bir özür bulunmadıkça, oturarak kılmak caiz ise de, kerâhet vardır.
Ayakta nafile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.
Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîlere göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.177
3) Kıraat:
İmamın veya tek başına namaz kılanın, nâfile namazlar ile vitir namazının bütün rek’atlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rek’atlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rek’atte bulunması vacip hükmündedir.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rek’atta kısa da olsa bir ayettir. Böyle bir ayet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre bu miktar kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir ayetin, meselâ; “Nûn” ve “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kur’an’dan kolayınıza gelen âyetleri okuyun.” 178 Burada mutlak emir vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıraatsız namaz yoktur.”179
Yukarıdaki ayet namazda mutlak olarak Kur’an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur’an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur’an okumak farz değildir. Çünkü âyetin gelişinden bu anlaşılmaktadır.
Namazda Fatiha’yı okumak vaciptir. Fatiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber’in; “Fatiha’yı okumayanın namazı kabul değildir” 180 hadisi Hanefî müctehidlerince “Fatihasız namazın fazileti yoktur” anlamına hamledilmiştir. Çünkü bu hadis; “Mescide komşu olan kimsenin, mescidde kılmadıkça namazı caiz olmaz” 181 hadisine benzemektedir. Gerçekte İslâm âlimleri, bu hadise dayanarak, mescide komşu olanların yalnız başına kılacakları namazın sahih olmadığını söylememişlerdir. Belki cemaat sevabından mahrum kalır ve namazın fazileti azalmış bulunur.
İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” 182 Ahmed b. Hanbel bu âyet hakkında şöyle demiştir: “Bu âyetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Âyet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden, namaz kılanların açık okunan namazlarda da, gizli okunan namazlarda da susmaları vaciptir.” 183
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir kimse imamın arkasında namaz kılarsa, imamın okuyuşu onun da okuyuşudur.” 184 Bu hadis, gizli okunan namazları da açık okunanları da kapsamına alır. Yine Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İmam kendisine uyulması için nasbedilmiştir. İmam tekbir getirdiği zaman siz de getirin, Kur’an okuduğu zaman sizler susun.” 185 Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: “Hz. Peygamber öğle namazını kıldırdı. Bu sırada bir kimse, arkasında namaz kılarken; “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” suresini okuyordu. Namaz bitince Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: “Sizin hanginiz kıraatta bulundu, yahut okuyan hanginizdir? Bir adam, ben cevabını verdi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Sizden birinizin benim okuyuşuma karıştığını sandım” 186 Bu hadis, gizli okunan namazlarda cemaatin kıraatta bulunmasının caiz olmadığını gösterir. Durum böyle olunca, açıktan okunan namazlarda cemaatın kıraati öncelikle caiz olmaz.
Hanefîler dışındaki çoğunluk, namazda kıraattan maksadın Fatiha Suresi olduğunu söylemiştir. Dayandıkları delil:“Fatiha’yı okumayanın namazı yoktur”, “Fatihatü’l-Kitab’ın okunmadığı bir namaz yeterli değildir.”187 anlamındaki hadislerdir.
Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rek’atta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.
“Âyetü’l-kürsî” gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rek’atta, diğer bölümünü öbür rek’atta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.188
4) Rukû:
Namazlarda rukû’ da bir rükün olup farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rukûa varılır. Rukûda baş ve sırt düz tutularak eller dizlere kadar varır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin rukû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rukûdur. Bununla birlikte namaz kılan rukûda tam bu durumda bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rukûu sahih olmaz, fakat rukû durumuna daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, eğer gücü yeterse, normal rukûya göre biraz fazla eğilir.189
Rukû’un farz oluşu âyet ve hadislerde sâbittir. Allah Teâlâ; “Ey iman edenler! Rukû edin”190 buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s), namazını kötü kılan kişiye; “... sonra mutmain olacak şekilde rukûya var” 191 buyurmuştur.
Rasûlullah (s.a.s)’in yaptığı rukû’ şeklini Ebû Humeyd şöyle açıklar: “Hz. Peygamber’in rukû yaparken ellerini dizleri üzerine koyduğunu gördüm. Sonra sırtını düzgün tutardı.” 192 Hz. Âişe (r. anhâ) rukûda başın eğilmesi şeklini şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.) rukûya gittiği zaman başını yukarıya doğru kaldırmaz, aşağı doğru da eğmezdi. İkisi arasında bir vaziyette tutardı.” 193 Başka bir hadis-i şerifte; “Hz. Peygamber rukûya gidince, sırtı üzerinde bir bardak su bulunacak olsa, hareket etmezdi.”194 buyurulur.
Oturarak namaz kılan kimse, rukûda alnını dizlerine paralel olacak derecede eğmelidir.
İmama rukû halinde yetişen kimse, ayakta tekbir alıp, bundan sonra rukûya varır. Bu tekbiri rukûya yakın bir durumda alacak olsa, namazı bozulur ve imama uymuş sayılmaz. İmama rukûda iken yetişip uyan kimse, o rek’atı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rukûda iken tekbir alıp da, imam rukûdan kalktıktan sonra rukûya giden kimse, o rek’ata yetişmiş sayılmaz, mesbûk (namaza sonradan yetişen kimse) hükmünde olur, o rek’atı namazın sonunda tek başına kılar.
İmama uyan kimse, imamdan önce rukûya gitse ve yine imamdan önce rukûdan başını kaldırırsa bu rukû yeterli olmaz. Eğer bu rukûu, imamın rukûu sırasında yeniden yapmazsa namazı bozulur.
İmama uyan kimse, ondan önce rukû ve secdeden başını kaldırsa, imama muhâlefetinin kalkması için hemen rukû ve secdeye varması gerekir.
İmama rukûda iken yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. Ayakta “Allahu Ekber” deyip namaza başlar ve hemen rukûya varır. Bu bir tekbirle hem iftitah, hem de rukû tekbirini almış olur.
5) Secde:
Secde namazda bir rükün olup, farzdır. Namaz kılan kimse rukûdan sonra secdeye varır. Secdede alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konulur. Böylece Allah Teâlâ’ya ta’zimde bulunulur. Secde her rek’atta birbiri ardınca iki kere yapılır.
Secdelerin farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Rukû ve secde yapın.” 195 Rasûlullah (s.a.s) de namazını kötü bir şekilde kılan kimseye şöyle emretmiştir: “Sonra mutmain olacak şekilde secde et. Sonra mutmain olacak şekilde secdeden kalkıp otur, sonra yine mutmain olacak şekilde secde yap.” 196
Tam ve mükemmel secde yedi aza üzerine yapılan secdedir. Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak. Bunun dayandığı delil İbn Abbas (r. anhümâ)’dan rivayet edilen şu hadistir: “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar da; alın, (eliyle burnuna işaret etti.), iki el, iki diz ve iki ayaktır.” 197 Başka bir rivayette burundan söz edilmemiş, yalnız alın zikredilmiştir.
Secde, yüzün bir bölümünün yere konulmasıyla yapılabildiği için, yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz 0olur. Ancak bir özür bulunmayınca böyle bir secde mekruhtur. Diğer yandan yere burun konulduğu halde alın konulmasa, bu durum bir özre dayanıyorsa secde caiz olur. Aksi halde Ebu Hanife’ye göre, kerahetle birlikte caiz olurken, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir secde geçersizdir.
Bir özür bulunsa bile çene, yanak veya kulak ile secde yapılamaz. Çünkü bu uzuvlar secde mahalli değildir. Alın veya burunda secdeye engel bir özür bulunursa, ima ile secde yapılır.
Alın ve burnun ikisiyle birlikte secde etmek vâciptir. Secdede elleri, dizleri yere koymak farz değil, sünnettir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir. Ancak bu, Züfer ve İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel’e göre farzdır.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden iki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz. Eğer bir kimse iki ayağını da yere koymazsa secdesi geçerli olmaz.
Secde edilecek yer,ayakların konulduğu yerden, on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olursa, bu secde caiz olmaz, ancak yükseklik farkı bundan az olursa, secdeye zarar vermez.
Cemaatin çok sıkışık olması gibi sebeplerle yere secde edemeyen kimse; insan hayvan, eşya ve benzeri şeyler üzerine secde edebilir. Nitekim Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İzdiham çok olunca, sizden biri kardeşinin sırtı üstüne secde etsin.” 198
Bir kimse elbisesinin temiz yer üzerine konulan fazlası üstüne secde edebilir. Ancak secdede yerin sertliğinin hissedilmesi gerekir. Bu yüzden yerin sertliğinin hissedilmesine engel olacak pamuk ve benzeri şeyler üzerine secde edilemez.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı gibi hububat üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde edilebilirse de, darı ve burçak gibi kaygan hububat üzerine secde yapılamaz.
Küçük bir taş üzerine secde edilemez. Ancak alnın çoğu, bu taş ile birlikte yere temas edecek olursa secde caiz olur.
Bir özür bulunmasa bile yere serilen temiz bir şey üzerine secde edilebilir. Hatta bu şeyin serildiği yer temiz olmasa bile üzerinde namaz kılınabilir. Yeter ki, o yerin pis kokusu veya rengi gibi bir eseri ortaya çıkmasın. Ancak böyle bir şeyin yere serilmesi sıcaktan veya soğuktan korunmak yahut elbiseyi tozdan topraktan korumak amacıyla olmalıdır. Yoksa oturma veya secde halinde yere temas edecek olan azaları mücerret olarak topraktan korumak için yere bir şey sermek kerahetten hâli değildir.
Mâlikîlere göre, yer ve yerin bitirdikleri dışında kalan şeyler üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Yünden yapılmış halı, kilim veya keçe ile posteki yer cinsinden olmayan, hasır cinsi ise yer cinsinden olan sergilerdir.
Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebiyle, temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir. Böyle bir durumda sarığın kıvrımı veya elbisenin fazlası üzerine de secde edilebilir. Enes (r.a) şöyle der: “Şiddetli sıcak günde Rasûlullah (s.a.s) ile birlikte namaz kılıyorduk. Bizden yakıcı sıcak sebebiyle alnını yere koymak imkânını bulamayanlar, elbisesini yere serer ve onun üzerine secde ederdi.”199
Rukû ve secdede, rukû ve secde denilebilecek kadar bir süre durmak yeterlidir. Bunlarda üç kere tesbih okunacak kadar durmak farz değildir. Fakat rukû ve secdede sünnet miktarının en azı üçer kere tesbih okumaktır. Ortası beş, en mükemmel olanı da yedi kere tesbih okumaktır. Namazı tek başına kılan kimse, daha çok tesbihte bulunabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla tesbih okumamalıdır. Çünkü cemaatı usandırmak ve namazdan kaçırmak uygun değildir.
Rukûda okunacak tesbih; “Sübhâne rabbiye’l-azîm (Pek büyük olan Rabbim, her türlü eksikliklerden münezzehtir.)” ve secdelerdeki tesbih de;
“Sübhâne rabbiye’l-a’lâ (En yüce olan Rabbim, bütün eksikliklerden münezzehtir.)”
Her rek’atta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terkedilse namaz bozulur, sehven terkedilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, daha sonra son oturuş iade edilerek sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farz olan secde, normal yerinden geri bırakılmıştır. (Sehiv secdesi konusuna bak.)
Secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah Teâlâ’ya gösterilen saygı, tevazu ve yüceltmenin en mükemmel ifadesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kulun, Rabbine en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık secdede duayı çokca yapınız.” 200
6) Son Oturuş:
Namazların sonunda teşehhüt miktarı oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Buna “Ka’de-i ahîre (son oturuş)” denir. İki rek’atlı namazlarda ikinci rek’attan, dört rek’atlı namazlarda ise dördüncü rek’attan sonraki oturuşlar “son oturuş”tur.
Teşehhüt miktarından maksat ise “Tahiyyat”ı okuyacak kadar bir süredir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, son oturuşta teşehhüt ile birlikte Hz. Peygamber’e salavât getirmek, yani; “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadar oturarak teşehhütte bulunmak bir rükündür.
Hz. Peygamber’den nakledilen “Tahıyyât” duâsı şudur:
Anlamı: “Bütün duâlar, senâlar, bedenî ve mâlî ibadetler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz)! Selâm bize ve Allah’ın salih kullarına olsun. Şunu bilir ve herkese açıklarım ki, Allah’tan başka hiç bir gerçek mabud yoktur ve yine bilir ve açıklarım ki, Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve peygamberidir.” 201
Son oturuşta teşehhüt miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır: “Hz. Peygamber, İbn Mes’ud (r.a)’a teşehhüdü öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur: Bunu söylediğin veya yaptığın zaman namazın tamam olmuştur.”202 Yani teşehhüdü okuduğun veya oturma işini yaptığın zaman namazın tamamdır. Burada, Rasûlullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tahıyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın gerçekten tamam olması oturmaya bağlıdır.
Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, iki, üç veya dört rek’atlı bir namazın sonunda oturmaksızın ayağa kalkılarak bir rek’at daha kılınıp secde yapılınca bu namazlar nâfileye dönüşmüş olur. Bu durumda, birer rek’at daha ilâve ederek fazlalığı çift rek’at haline getirip, sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez.
İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş terk edilerek, bir rek’at daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz, namaz olmaktan çıkar, nâfileye de dönüşmez.
Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt miktarı oturduktan sonra, namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı bozulur. Çünkü bu durumda, son oturuş bulunmamış sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturursa, namazı sıhhat kazanır.
Son oturuşu tam olarak uyku halinde geçiren kimse, uyandıktan sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü namazda uyku içinde geçen bir fiil, irade dışı meydana geldiği için geçerli değildir. Nitekim namazda uyku içinde geçen kıyam, kıraat ve rukû gibi fiiller de geçerli olmaz.203
7) Ta’dîl-i Erkân’a Riayet Etmek:
İmam Ebû Yusuf ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ta’dîli erkân namazda bir rükün veya rüknün şartıdır. Ta’dili erkân; itmi’nan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükûnet bulmaktır. Namazda ta’dili erkân rukûda, rukûdan doğrulmada, secdede, iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Meselâ; rukûdan kıyama doğrulurken vücut dimdik bir hale gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir kere; “Sübhânallahilazîm (Yüce olan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim)” diyecek kadar ayakta durup daha sonra secdeye varmalıdır. İki secde arasında da bu şekilde bir tesbih miktarı durmalıdır.
Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedevîye şöyle buyurmuştur: “Namaza kalktığın zaman tekbir getir, sonra kolayına gelen Kur’an ayetlerinden bir kısmını oku. Sonra mutmain olacak şekilde rukû yap, sonra mutmain olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince böyle yap.” 204
Ta’dil-i erkân Ebû Hanife ile İmam Muhammed’e göre vaciptir. Birinci görüş olan çoğunluğun görüşüne göre, ta’dili erkâna riayet edilmeksizin kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise, bu durumda yalnız sehiv secdesi yapmak yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece ihtilaftan kurtulunmuş olur.
Namazdan manevî feyiz ve zevk alan kimseler acele etmez ve namazı sükûnet içinde kılarlar. Acele etmeyi ta’zime ve edebe aykırı görürler.
Günlük hayatta en yararlı, en değerli saatlar ibadet ile geçen vakitlerdir. Boş yere ve süflî zevkler uğruna saatlerini, günlerini geçiren kimselerin namaz gibi ulvî ve müminin miracı olan bir ibadetten bir an önce çıkıp kurtulmaya çalışması yersiz bir aceleciliktir.
8) Namazdan Kendi Fiili İle Çıkmak:
Namaz kılan kimsenin, namazdan kendi isteğine bağlı bir fiil ile çıkması Ebû Hanîfe’ye göre bir rükün ve dolayısıyla bir farzdır. Namazın sonunda selâm vermek farz değil vaciptir. Bu yüzden, bir kimse teşehhüt miktarı oturduktan sonra bir tarafa selâm vermek, konuşmak bir iş yapmak veya abdesti bozulmak gibi fillerle namazdan çıksa bu yeterlidir. Namaz, birinci selâmda “aleyküm” kelimesinden önce “selâm” sözünü söylemekle son bulur.
Hz. Peygamber (s.as), namazlarını selâm vererek bitirmekle birlikte, selâmın farz olmadığını göstermek için arada başka türlü amelleri de olmuştur. Abdullah b. Amr b. Âs’ın naklettiği bir hadiste Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “İmam namazını bitirip oturunca, konuşmadan önce abdesti bozulursa namazı tamam olur. Bunun gibi imamın arkasında bulunup da namazını bitirmiş olanların da namazı tamam olur.” 205 İbn Abbas (r. anhümâ)’nın naklettiği şu hadis de bu anlamı desteklemektedir: “Rasûlullah (s.as) teşehhüt miktarı oturduğu zaman, yüzünü bize doğru döndürür ve şöyle buyururdu: Bir kimsenin teşehhüt miktarı oturduktan sonra abdesti bozulsa, onun namazı tamam olmuştur.” 206
Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, teşehhüt miktarı oturduktan sonra namazı sona erdirecek fiilin kendi isteği ile olması da şart değildir. Bu yüzden, teşehhütten sonra abdestin irade dışı bozulması halinde bu iki müctehide göre yine namaz tamam olmuş sayılırken Ebû Hanîfe’ye göre tamam olmuş olmaz. Hemen abdest alıp, kendi ihtiyarı ile namazdan çıkması gerekir. Aksi halde namazı bâtıl olur.
Yine son oturuşta, teşehhüt miktarı oturduktan sonra, henüz kendi ihtiyarı ile namazdan çıkmadan, namaz vakti çıksa veya başka bir namaz vakti girse, namazı iki imama göre tamamdır, Ebû Hanîfe’ye göre ise fâsit olmuş bulunur. Çünkü bu namaza kendi ihtiyarı ile son vermiş değildir.
Şâfiî ve Mâlikîler’e göre oturma halinde iken namazdan çıkmak için birinci selâmı vermek farzdır. Bu, birinci selâmla namaz son bulmuş olur. Hanbelîler ise, iki tarafa birden selâm vermeyi farz kabul ederler. Onlar bu konuda bazı hadislere dayanırlar: Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Namazın anahtarı temizlenmek, başlaması tekbir, sona ermesi selâm vermektir.” 207 Hz. Peygamber; Namazlarında selâm verir ve bunu sürekli olarak yapardı.208 Diğer yandan Allah’ın Rasûlü; “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, siz de o şekilde namaz kılınız” 209 buyurmuştur.
Hanefiler ise, Rasûlullah (s.a.s)’in namazını bazan teşehhüt miktarı oturduktan sonra selâm vermeksizin cemaate doğru dönüp konuşmak gibi başka bir fiil ile sona erdirdiğini bildiren rivayetleri dikkate alarak, namazda selâmı farz derecesinde görmemişlerdir.210
D - Namazın Vacipleri:
Sübûtu ayet, mütevatir veya meşhur hadis gibi kesin delile dayanan, fakat delâleti zannî olan hükme “vacip” denir. Vacibin hükmü, terkedilmesinden ötürü azaba müstehak olmaktır. Vacibin terki sebebiyle namaz bozulmaz. Bu eksikliğin giderilmesi için namazın sonunda sehiv secdesi yapmak gerekir. Ancak bir vacibi kasden terketmek ise, namazın yeniden kılınmasını gerektirir. Nitekim tahrimen mekruh bir işi işlemek suretiyle kılınan namazın da yeniden kılınması vacip görülmüştür.
Namazın vacipleri şunlardır:
1) Namaza başlarken yalnız “Allah” ismi gibi sırf ta’zim ifade eden bir lafızla yetinmeyip, tekbir anlamı taşıyan bir ifadenin ilâve edilmesi vaciptir. Meselâ; “Allahü Ekber” denilmesi vaciptir.
2) Namazlarda “Fâtiha” Sûresini okumak vaciptir. Hz. Peygamber (s.a.s); “Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı yoktur” 211 buyurmuştur. Hanefiler bu hadisi “Namazı tam olmaz, sevabı, fazileti eksik olur” şeklinde anlamışlardır. Çünkü bu hadis haber-i vahid (tek ravi yoluyla nakledilen) bir hadis olup, Allah Teâlâ’nın; “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” 212 ayetini neshedecek güçte değildir.
Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre, namazın her rek’atında Fâtiha’yı okumak farzdır.
3) Namazlarda farz olan kıraatin ilk iki rekâta tahsis edilmesi vaciptir.
4) İlk iki rekâttan herbirinde Fâtiha’yı bir kere okuyup, tekrar etmemek vaciptir.
5) Fâtiha’yı, okunacak diğer sure veya ayetlerden önce okumak. Çünkü Hz. Peygamber bu şekilde okumuştur. Bir kimse yanılarak Fatiha’dan önce, başka sure veya ayetleri okur ve sonra bunu hatırlarsa, kıraatı keserek önce Fatiha’yı ondan sonra da diğer sure veya ayetleri okur. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar. Çünkü Fatiha kendi yerinden geri bırakılmış olur.
Bir kimse rukûya varmadan önce Fatiha’yı okumadığını hatırlarsa, Fatiha’yı okuyup, sonra sure okur ve bu geciktirmeden ötürü de, namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
6) Farz namazların ilk iki rek’atında Fatiha’dan sonra, başka bir sure veya bir sure yerine geçecek miktarda ayet-i kerime ilave etmek vaciptir. Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Biz namazda Fatiha ile birlikte kolayımıza gelen ayetleri okumakla emrolunduk.”213
Fatiha ile sureyi veya bir sureye denk ayeti vitir namazı ile nafile namazların bütün rekatlarında okumak vaciptir. Çünkü nafile namazların her iki rekatı tek başına bir namaz sayılır. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Fatiha’sız ve suresiz kılınacak hiç bir farz veya nafile namaz yeterli değildir.” 214
Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise Fatiha’ya başka bir sure veya ayetin ilavesi sünnettir. Dayandıkları delil Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen şu hadistir: “Fatiha’dan fazla bir şey okumayanın namazı yeterlidir. Eğer fazla bir şey okursa bu daha hayırlıdır.” 215
7) Tek başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yatsı namazlarında açıktan okumakla gizli okumak arasında serbesttir. Dilerse açıktan, dilerse gizli okuyabilir. Fakat öğle, ikindi ve gündüzün kılacağı nafile namazlarda gizli okuması vaciptir.
Geceleyin nafile namaz kılan kimse de açıktan okumakla gizli okumak arasında muhayyerdir. Ancak uyku uyuyanları uyandırmamak için, sesini en az perdede tutmakla yetinir. Hz.Peygamber (s.a.s) gece kıldığı teheccüd namazlarında açıktan okur, uykudaki insanları uyandırmaz, uyanık olanlara da O’nun kıraatı sükûnet verirdi. Hz.Âişe (r. anhâ)’ye Rasûlullah (s.a.s)’ın gece kıldığı namazlardaki kıraatının nasıl olduğu sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Bazen gizli, bazen de açıktan okuyarak bunların hepsini yapardı.” 216
8) Cemaatla kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih ve vitir namazlarının her rekatında; akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekatlarında açık olarak; öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlariyle akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının da son iki rekatlarında gizli olarak kıraatta bulunmak vaciptir.
9) Vitir namazında kunut duası okumak ve kunut tekbiri almak Ebu Hanife’ye göre vaciptir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre bunlar sünnettir. (Kunut duası için bk. “Vitir Namazı”)
10) Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatle kılınacak olsa, eğer sabah namazı gibi açıktan okunması gereken bir namaz ise yine açıktan okunur. Öğle namazı gibi gizli okunacak bir namaz ise gizli okunur. Namazı tek başına kaza eden ise, muhayyerdir. Açık okunacak bir namazda açık olarak kıraatta bulunabilir. Bir rivayete göre ise, muhayyer olmayıp, gündüz kaza edeceği herhangi bir namazda gizli okuması vaciptir.
11) İki bayram namazının üçer tane ilâve tekbirleri vaciptir. Bu namazlarda, birinci rekatların rukû ve secde tekbirleri sünnettir. İkinci rekatların rukû tekbirleri ise, vacip olan ilave tekbirlere bitişik olduğu için vacip sayılır.
12) Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak vaciptir.
13) Üç veya dört rekatlı namazlarda birinci oturuş vaciptir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) buna devam etmiş, yanlışlıkla ayağa kalktığında da sehiv secdesi yapmıştır.217
14) Namazların her oturuşunda teşehhütte bulunmak, yani tahiyyatı okumak vaciptir. Hz. Peygamber; “Her iki rekatta oturduğunuz zaman; “Ettehıyyatü lillahi... deyin” 218 buyurmuştur.
15) İlk oturuşta tahıyyatı okuduktan sonra hiç ara vermeden üçüncü rekata kalkmak vacip olup, bir rükün eda edecek kadar ara vermek, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü teşehhüdü uzatmakla farz tehir edilmiş olur. Bir rükün miktarı ise sadece; “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadar zamandır.
16) Namazın farzlarında tertibe riayet etmek vaciptir. Sırayı gözetmek kıraat ile rukû arasında ve her rekatta tekrarlanan hareketlerde söz konusu olur. Meselâ; bir kimse, birinci rekatın bir secdesini terketse, son oturuştan veya selam verdikten sonra konuşmaksızın bu secdeyi kaza eder. Sonra teşehhüt ile oturuşu iade eder ve birinci selâmdan sonra sehiv secdesi yapar, sonra da teşehhüde oturur.
17) Vaciplerden herbirini yerinde yapıp geri bırakmamak vaciptir. Kıraattan sonra bir süre, dalgınlıkla düşünceye dalıp, daha sonra rukûya varılması gibi.
18) Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilâvet secdesinde bulunmak vaciptir.
19) Namazda, yanılarak terkedilen vaciplerden dolayı sehiv secdesi yapmak vaciptir.
20) Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre, rükünlerde itmi’nan halinde bulunmak vaciptir. Rukû, secde, rukûdan doğrulma veya iki secde arasında azalar sükûnet bulmalı, kaslar gevşeyip vücut rahatlamalıdır. Bunun dayanağı, namazını kötü bir şekilde kılan kimse ile ilgili hadistir. Hz. Peygamber bu hadiste; “... Sonra mutmain olacak şekilde rukûya var, sonra normal bir şekilde ayağa kalk, sonra mutmain olacak şekilde secdeye var, sonra bütün namazın süresince bunların hepsini yap” 219 buyurmuştur.
21) Namazların sonunda selâm vermek. Önce sağ tarafa, sonra sol tarafa yüz çevirerek “es-Selâm (size selâm olsun)” demek vaciptir. “Aleyküm ve rahmetullah (selâm ve Allah’ın rahmeti sizin üzerinize olsun)” sözünü söylemek ise sünnettir.
İbn Mes’ud (r.a)’un naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Hz. Peygamber sağına ve soluna selâm vererek; “es–Selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah” der ve sağa sola dönerken yanağının beyazlığı görünürdü.”220
Fakihlerin çoğunluğuna göre, sağ tarafa “es-Selâmu” demekle namaz sona ermiş olur. Bir görüşe göre, sol tarafa selâm verilmesi sünnettir. Bu yüzden ilk selâmı vermiş olan imama, artık bundan sonra başkasının uyması da sahih olmaz.
E - Namazın Sünnetleri:
Namazın sünnetleri; yapana sevap kazandıran, terkedene ceza gerekmeyen, ancak azarlama ve kınama bulunan bir takım sözler ve fiillerdir. Bunlar terkedildiği zaman sehiv secdesi gerekmediği gibi, kasden terkedilmeleri halinde bile namaz bozulmaz. Ancak kasden terkle kötü bir amel işlenmiş olur. Bu sünnetlerin küçümsenmesi, anlamsız ve abes sayılması ise kişiyi küfre düşürür. Çünkü sünnet, şer’î delil ve hükümlerden ikincisini teşkil eder.
Sünnet, Rasûlullah (s.a.s)’in bir özür bulunmadıkça devamlı olarak yaptığı söz ve fiillerdir. Sübhanekeyi okumak, eûzü-besmele çekmek, rukû ve secde tekbirlerini almak gibi. Namazın bir takım sünnet ve âdâbı vardır. Namazda edeb müstehap anlamında olup, Rasûlullah (s.a.s)’ın, devamlı yapmayarak, bir veya iki kere işlediği söz ve fiillerdir. Rukû ve secdede üçten fazla tesbih getirmek, normal kıraatın üzerine ilave yapmak gibi. Temelde sünnetler namazların vaciplerini, müstehaplar ise sünnetleri tamamlayan söz ve fillerdir.
Namazın sünnetleri şunlardır:
1) Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve kamet okumak sünnettir.
Cemaatle kılınacak farz namazlar için ezan ve kamet sünnet olduğu gibi, yine cemaatle kılınacak olan kaza namazları için de sünnettir.
Birden çok namazlar cemaatle kaza edileceği vakit, bunlardan yalnız ilk kılınacak namaz için ezan okunur, sonra gerek bu namaz için ve gerek bunun arkasından kılınacak diğer kaza namazları için birer kamet ile yetinilir.
Kendi evinde tek başına namaz kılacak erkekler için ezan ile kamet müstehaptır. Gerek yolcu için ve gerekse cemaatle namaz kılacak olanlar için ezan ve kameti terketmek ise mekruhtur.
Cuma günü şehirde bulundukları halde bir özür nedeniyle cuma namazını kılamayanlara, öğle namazını kılarken ezan ve kamet gerekmez. Kadınlar için de ezan ve kamet sünnet değildir.221
2) İftitah tekbiri için elleri yukarıya kaldırmak sünnettir. Erkekler ellerini baş parmakları kulaklarının yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar ise, parmaklarının uçları omuzlarının hizasına kavuşacak şekilde memelerinin önüne kaldırıp, o durumda iken “Allahu Ekber” derler. Kadınların ellerini omuz hizasına kadar kaldırması, tessettüre daha uygun düşmesi yüzündendir. Ellerin içleri kıbleye veya birbirine dönük bulunabilir. Parmakları kendi haline bırakıp ne bitiştirmek ve ne de ayırmak gerekir.
Hanefiler bu konuda aşağıdaki hadislere dayanırlar: Vâil b. Hucr (r.a.) Rasûlullah (s.a.s)’ın namaza başlarken iki elini kaldırıp tekbir alırken ve ellerini kulaklarının yumuşağına temas edecek şekilde tutarken gördüğünü nakletmiştir.222 Berâ’ b. Âzib (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.as) namaz kıldığı zaman ellerini baş parmakları kulakları hizasında olacak şekilde kaldırıyordu.”223 Enes (r.a) de şöyle demiştir.: “Rasulullah (s.a.s)’ı şu şekilde gördüm: Tekbir aldı ve baş parmaklarını kulaklarının hizasına kaldırdı.”224
Şâfiî ve Mâlikîlere göre ise erkekler ellerini yalnız omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar. Dayandıkları delil İbn Ömer (r. anhümâ)’nın naklettiği şu hadistir: “Rasûlullah (s.a.s) namaza başlarken, iki elini omuz hizasına kadar kaldırırdı.”225 Hanbelîler bu farklı hadisleri dikkate alarak, isteyenin ellerini omuz hizasına, isteyenin de kulak hizasına kaldırabileceğini söylemişlerdir.226
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, elleri rukûya eğilirken ve rukûdan doğrulurken de kaldırmak sünnettir. Delil, İbn Ömer (r.a)’den nakledilen şu hadistir: “Nebi (s.a) namaza kalktığı zaman, iki elini omuz hizasına kadar kaldırır, sonra tekbir alırdı. Rukû yapmak isteyince yine ellerini bunun gibi kaldırırdı. Rukûdan başını kaldırınca da ellerini yine bu şekilde kaldırır ve şöyle derdi:
“Semiallahu limen hamideh. Rabbena ve leke’l-hamd (Allah kendisine hamd edenin (övenin) hamdini işitir. Ey Rabbimiz, hamd yalnız sana aittir.)”227
3) İmama uyan kişinin iftitah tekbirinin imamın iftitah tekbirine yakın olması sünnettir. Ancak imama uyanın tekbirinin, imamınkinden sonra olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber; “İmam tekbir alınca sen de tekbir al”228 buyurmuştur.
4) Sağ eli sol el üzerine koymak. Namaz kılan kişinin tekbirden sonra sağ elini göbeğinin altında olmak üzere sol eli ve bileği üzerine koyması sünnettir. Hz. Ali’den rivayete göre şöyle demiştir: “Sağ elin sol el üzerine göbeğin altına konması sünnettendir.” 229
Kabisa b. Hulb (r.a)’ın babasından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) bize imam olur ve namazda sol elini sağ eliyle tutardı.”230 Sehl b. Sa’d (r.a) şöyle rivayet etmiştir: “İnsanlar sağ ellerini namaz kılarken sol elleri üzerine koymakla emrolunurlardı.”231
Elin konulma şekli şöyledir: Sağ elin iç kısmı, sol elin üst kısmı üzerine konur. Böylece baş parmak ile küçük parmak bilek üzerinde halka yapılır. Kadınlar ise iki elini göğsü üzerine halka yapmaksızın koyarlar. Çünkü bu durum kadınların tesettürleri ile uyum sağlar.
Şâfiîlere göre, iki elin kadınlarda göğüs üzerine, erkeklerde ise göbeğin üstüne konulması müstehaptır. Çünkü insanın kalbi soldadır, böylece eller en şerefli bir organ üzerine konulmuş olur.
Mâlikîlere göre, namazda iki elin vakarlı bir şekilde yanlara salıverilmesi menduptur. Ancak nafile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanıp tutulması caizdir. Fakat farz namazlarda el bağlamak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. Ancak el bağlama sünnet olduğu için yapılırsa mekruh olmaz.232
5) Sübhâneke okumak sünnettir. İftitah tekbirinden sonra gizlice “senâ” duasını okumak sünnettir. Bu dua şöyledir:
Ey Allah’ım, seni tesbih ve tenzih eder, sana hamdü senâda bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve senin azamet ve celâlin pek yüksektir. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.”
Hz. Âişe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s) namaza başladığı zaman; “Sübhânekellahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve teâlâ ceddüke velâ ilâhe gayruke” derdi.233
Fatiha’dan önce yine gizli olarak “eûzü-besmele” okunması ve diğer rekatlarda Fatiha’dan önce besmele okunması sünnettir. Eûzü-besmele şudur: (İlahi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım)- (çok esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile başlarım)”. Eûzü çekmenin delili şu ayettir: “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” 234
Bu konuda imam ile, namazı tek başına kılan kişi arasında fark yoktur. Ancak imama uyan kimse Fatiha’yı okuyamayacağı için eûzü-besmele de okumaz.
Her rekatta Fatiha’dan önce besmele okumak sağlam görülen başka bir görüşe göre ise vaciptir. Fatiha’dan sonra okunacak surelerin baş taraflarında besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed’e göre, gizli kılınacak namazlarda bu surelerin başında da besmele okunur.
6) Fatiha’dan sonra gizlice “âmîn (dualarımızı kabul buyur)” denilmesi sünnettir. Ebu Hureyre’den rivayete göre, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “İmam âmin dediği zaman, siz de âmin deyin. Çünkü kimin âmin demesi, meleklerin âmin demesine denk gelirse onun geçmiş günahları bağışlanır.”235
İbn Mes’ud (r. anhümâ)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Dört şey vardır ki, imam onları gizli yapar: Eûzü çekmek, besmele çekmek, âmin demek, tahmîd’de bulunmak.” Yani demek.”236
7) İmam olan kimsenin tekbirleri ve rukûdan kalkarken, “Semiallahü limen hamideh (Allah, kendisini öven kimsenin övgüsünü işitir)” cümlesini ve namazın sonunda iki tarafa vereceği selâmı ihtiyaç miktarı açıktan yapması sünnet olduğu gibi, imama uyanların da, rukûdan kalkarken gizlice; “Allahümme Rabbenâ ve leke’l-hamd (Ey Rabbimiz olan Allahım! Hamd, övgü yalnız sanadır)” demesi, tekbirler ile selâmı gizlice yapması sünnettir.
Tek başına namaz kılan kimse, rukûdan kalkarken hem “Semiallahü limen hamideh”, hem de “Allahümme Rabbenâ ve leke’l-hamd” der.
Açıktan okumanın en azı; yakınında olmayanlara, meselâ; ilk saftakilere işittirecek kadar sesli okumaktır. Bir iki kişinin işitmesi yeterli olmaz. Gizli okumakta ise en az sınır; kendisinin veya yakınında bulunan bir veya iki kişinin işitmesidir.
8) Rukû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirler sünnettir. Kıyamdan rukûya ve secdelere gidilirken veya secdeden kalkıp yine secdeye giderken “Allahü ekber” denilmesi sünnettir. Abdullah b. Mes’ud (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s)’ın her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini gördüm.”237 Ancak rukûdan kalkarken tekbir yerine “Semiallahü limen hamideh” denilir.
9) Rukûdan doğrulurken; “Semiallahü limen hamideh”, arkasından da; “Rabbenâ leke’l-hamd” denilmesi sünnettir. Bunlardan birincisine “tesmi’”, ikincisine “tahmid” denir. İmam tesmi’i sesli, tahmîdi ise gizli olarak söyler. İmama uyan kimse sadece gizli olarak “Rabbenâ leke’l-hamd” demekle yetinir. Tek başına namaz kılan her ikisini de gizli söyler.
Enes (r.a)’den Rasûlullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İmam, ‘Semiallahü limen hamideh’ deyince sizler de; ‘Rabbenâ ve leke’l-hamd’ deyiniz.”238
10) Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir. Çünkü bu durum huşûa daha yakındır. Şâfiîlere göre, iki ayak arası bir karış kadar açılır.
11) Rukû halinde erkeklerin elleriyle, parmak araları açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu durumda, ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler. Yine rukûda erkeklerin bacaklarını dik tutmaları, başın sırt hizasından yukarı kaldırılmaması, aşağı doğru da alçaltılmaması ve erkeklerin pazularını böğürlerine bitiştirmemeleri sünnettir. Kadınların dizleri biraz bükük bulunur. Bununla onların arkaları, biraz yukarıya meyilli bulunmuş olur.
12) Rukû ve secde tesbihleri sünnettir. Yani rukû halinde en az üç kere; “Sübhâne rabbiye’l-azîm (Yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)” denilmesi, secde halinde de üç kere; “Sübhâne rabbiye’la’lâ (En yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)” denilmesi sünnettir.
Huzeyfe (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber ile namaz kıldım. Rukûda “Sübhâne rabbiye’l-azim”, secdede “Sübhâne rabbiye’l-a’lâ” derdi. Okuyuşu sırasında rahmet ayeti geçince, orada durur ve Allah’tan rahmet isterdi. Azap ayeti gelince de, Allah’a sığınırdı.”239 İbn Mes’ud (r.a)’in naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri rukûya vardığı zaman, üç kere “Sübhâne rabbiye’l-azim” desin. Bu sayı tesbihin en az ölçüsüdür.” 240
Mâlikîlere göre rukû ve secdede tesbih sayısının bir sınırı yoktur.
13) Secde oturuşları ile teşehhüt oturuşlarında sol ayağı yere yatırıp sağ ayağı dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek sünnettir. Kadınlar sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere otururlar. Bu oturmaya “teverrük” denir. Çünkü bu durum kadının daha çok örtünmesine yardımcı olur.
14) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak, secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra da dizlerin üzerine koyarak elleri yerden kaldırmak sünnettir. Bu şekilde secdeye varıp kalkmaya gücü yetmeyenlerin elleriyle yere dayanarak kalkmaları caiz olur.
Vâil b. Hucr (r.a) şöyle demiştir: “Ben, Rasûlullah (s.a.s)’in, secdeye gittiği zaman dizlerini ellerinden önce yere koyduğunu, kalkınca da ellerini dizlerinden önce kaldırdığını gördüm.”241
Mâlikîlere göre ise secdeye giderken önce eller sonra dizler yere konur. Secdeden kalkarken de önce dizler, sonra eller kaldırılır. Delilleri, Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen şu hadistir: “Sizden biri secde ettiği zaman develerin çöküşü gibi çökmesin, önce iki elini sonra iki dizini yere koysun.” 242
Namazdaki bazı hareketlerin farklı şekilde Allah elçisinden rivâyet edilmesi ümmet için bir kolaylıktır. Sağlığı elverişli olmayıp elleriyle yere dayanmak ihtiyacını duyan mü'minler temelde bu ikinci hadis-i Şerife uymuş olurlar.
15) Oturuşlarda veya secde arası celsede iki eli iki uyluk üzerine koymak sünnettir. Namaz kılan kişi teşehhütte ve secde arası oturmalarda sağ elini sağ uyluğu üzerine, sol elini sol uyluğu üzerine koyar. Parmaklar az açılarak uçları dizlerin üzerine gelecek şekilde konulur. Fakat sağlam görüşe göre, ellerle diz kapakları tutulmaz. Çünkü bunda zorluk vardır.
Vâil b. Hucr (r.a) Rasûlullah (s.a.s)’ın namaz kılışını anlatırken şöyle demiştir: “Sonra oturup sol ayağını yere yatırdı ve sol elinin avuç kısmını uyluğu üzerine ve sol dizi üzerine koydu. Sağ dirseğini sağ uyluğunun hizasına getirdi. Sonra parmaklarından ikisini yumarak halka şeklinde yaptı, sonra parmağını kaldırdı ve bu parmağını hareket ettirdiğini gördüm, dua ediyordu.”243
16) Oturuşlarda tahıyyatı okurken “Lâ ilâhe” denilince, sağ elin şahadet parmağı kaldırılıp, “İllâllah” denirken indirilmesi sünnettir. Bu halde parmak ile orta parmak halka yapılıp, diğer iki parmak bükülmelidir. bu işaretle, Allah’tan başka hiç bir ilâh bulunmadığı teyit edilmiş olur. Delil, Vâil b. Hucr (r.a)’den rivayet edilen yukarıda zikrettiğimiz hadistir.
17) Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekatlarında Fatiha okumak sağlam görüşe göre sünnettir. Buna bir sure ilavesinde de bir sakınca bulunmaz. Çünkü bu iki rekatta kıraat bir sınır belirlenmeksizin meşrû kılınmıştır. Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre, Fatiha’nın son iki rekatta da okunması farzdır.
Hanefilerin dayandığı delil, Fatiha’nın namazda tayin edilmemiş olması ve hangi yerinde olursa olsun namazda Kur’an’dan bir ayet okumanın yeterli oluşudur. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” 244 ayeti ile, namazını kötü bir şekilde kılan kişi hakkındaki; “Sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku” 245 hadisi, bunun delilleridir.
18) Farzların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son oturuşlarında, gayri müekked sünnetler ile diğer nafile namazların da her oturuşunda tahıyyattan sonra Hz. Peygamber’e ve âline salâvât getirmek sünnettir.
“Salli-bârik” duaları diye kısaltılan, namazlardaki salâvatın başlangıcını Kâ’b b. Ucre (r.a) şöyle anlatır: “Hz. Peygamber bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah bize, sana nasıl selâm vereceğimizi bildirdi. Sen de bize, sana nasıl salât getireceğimizi öğret” Hz. Peygamber (s.a.s), salât dualarını şöyle telkin buyurdu:
“Ey Allahım! Peygamberimiz Muhammed’e ve O’nun ailesine salât et, onların şeref ve kadrini yücelt, Hz. İbrahim ve ailesine salât ettiğin gibi. Ve yine Hz. Muhammed’i ve âilesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır, Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki sen hamîdsin, mecîdsin, bütün övgü, azamet ve celâl sana mahsustur.”246
Hz. İbrahim ile ilgili bu salli-bârik dualarının okunduğu namazlarda, Muhammed ve İbrahim isimlerinden önce, “efendimiz, büyüğümüz” anlamındaki “seyyidinâ” lâfzını ilave etmek mendup sayılmıştır.
Burada, İbrahim (a.s)’in özel olarak zikredilmesi, rahmet ve bereketin onun üzerinde birleşmesi yüzündendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, meleklerin Hz. İbrahim’in ailesine hitaben; “Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir” dedikleri belirtilir.247
Hz. Muhammed’in âli; Hâşim ve Abdulmuttalib oğulları kabileleridir. İbrahim (s.a)’in âli ise; İsmail, İshak ve onların evlatlarıdır.248 Namaz dışında Hz. Peygamber’e salavat getirmek vacip değil, menduptur. Ömründe bir defa salavat getirmek farz, Hz. Peygamber’in adı anıldıkça salavatın tekrarlanması ise müstehaptır.249
19) Bütün namazların son oturuşlarında tahıyyat ve salli-bârik dualarından sonra, iki tarafa selâm vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu duanın Kur’an-ı Kerim ayetlerinden seçilmesi veya bunlara benzemesi daha uygundur. İnsanlardan istenecek şeyler konusunda namazda dua edilmez. Meselâ; “Ya Rabbi! Bana dünya malı ver, şu kadar para ver” denilmesi caiz görülmez. Namazların sonunda mutat olarak dua niyetiyle;
(Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru)” 250 ayeti okunur.
20) Namazın sonunda selâm verirken yüzün önce sağa, sonra sola döndürülmesi sünnettir. Namaz kılan kimse, sağına ve soluna selâm verirken sağında ve solunda bulunan insan, cin ve meleklere selâm vermeye niyet eder. İmam da kendisine uyanlara selâm vermeye niyet eder. Cemaat imamın sağında ise, birinci selâmda imamın selâmını almaya, eğer solda ise ikinci selâmda selâm almaya niyet eder.
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.as) sağına ve soluna selam verirken yanağının beyazlığını görürdüm”251
Mâlikîler, selâma “ve berekâtüh” lafzını da ilave ederler.
21) Sütre edinmek sünnettir. Başkaları tarafından önünden geçilmesine engel olmak için, namaz kılan kimsenin önüne koyduğu şeye “sütre” denir.
Sütrenin dayandığı delil şu hadistir: “Sizden biri namaz kıldığı zaman, bir sütreye doğru namaz kılsın ve bu sütreye yakın dursun, önünden hiç kimsenin geçmesine izin vermesin. Eğer biri önünden geçmek isterse ona karşı koysun” 252
Farz veya nafile namazlarda sütre edinmek, sadece secde yerinden başkalarının geçmesinden korkulması halinde imam veya tek başına namaz kılanlar için menduptur. İmamın sütresi cemaat için de yeterlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke’de, Batha’da uzunca bir sopaya doğru namaz kılmıştı. Cemaatin herhangi bir sütresi yoktu.253 Namaz kılan kişinin, önünden kimsenin geçmeyeceğinden emin olması halinde, sütreyi terk etmesinde bir sakınca yoktur.
Namaz kılanın önünden geçmek tahrîmen mekruhtur. Namaz kılanın kendi önünden geçene müdahale etmesi İslâm’ın ilk dönemlerinde mübah iken bu hüküm sonradan neshedilmiştir.254
Namaz kılanın önünden geçecek kimseyi men etmek için sadece “sübhanellah” demesi veya el, göz yahut baş işaretiyle uyarması mümkün ve caizdir. Sütre, namaz kılanın gözlerini sütrenin gerisinden men eder ve dikkatinin namaz üzerinde toplanmasına yardımcı olur.
F - Namazın Âdâbı:
Hz. Peygamber’in bir veya iki kere yaptığı ve devam etmediği şeye edep, mendup veya müstehap denir. Rukû ve secdede tesbihlerin üçten fazla yapılması, sünnet olan okuyuştan fazla kıraatta bulunulması gibi. Edepler, sünnetleri tamamlamak için meşrû kılınmıştır. Hanefilere göre, namazın edepleri şunlardır:255
1) Erkeklerin iki avuçlarını iftitah tekbiri alırken yenlerinin içinden çıkarması menduptur. Bu durum tevazua daha yakındır. Ancak soğuk gibi zaruret hali müstesnadır. Kadınlar ise kollarının açılmaması için ellerini elbiselerinin altından kaldırırlar.
2) Namaz kılan kişinin ayakta iken secde edeceği yere, rukûda iken ayaklarının üst kısmına, secdede burnun iki kanadına, otururken kucağına, selâm verirken omuzlarına bakması menduptur. Bunu yaparken huşû içinde ve ihsan derecesinde namaz kılma gayreti olmalıdır. Rasûlullah (s.a.s) ihsanı şöyle tarif etmiştir: “Allah’a, sanki O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” 256
3) Esnerken ağzı açmamaya çalışmak menduptur. Buna güç yetmezse, elinin arkası veya yeni ile ağzını kapamak gerekir.
4) Gücü yettiği ölçüde öksürüğü gidermek menduptur.
5) Kamet alınırken, müezzin “Hayye ale’l-felah” deyince, İmam ve cemaatın ayağa kalkması menduptur.
İmam mihraba yakın bulunmazsa, her saf, imam aralarından geçeceği sırada ayağa kalkar.
6) “Kad kâmeti’s-salâh (Namaz başladı)” denildiği zaman İmam, namaza başlar. İmam, bu hareketi ile müezzini doğrulamış olur. Bununla birlikte kamet bittikten sonra namaza başlanmasında da bir sakınca bulunmaz. Hatta, Ebu Yusuf ile, Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre uygun olan da budur.
G - Namazın Mekruhları:
Namazın içinde yapılması veya yapılmaması mekruh olan şeyler tahrimen ve tenzihen olmak üzere ikiye ayrılır. Namazdaki bir vacibi terketmek tahrimen mekruhtur. Namazın bir sünnetini terketmek ise tenzihen mekruh olur. Bununla birlikte tenzihen mekruh olanlar da önemleri ve tahrimen mekruh olanlara yakınlıkları bakımından farklıdırlar. Meselâ; bir müekked sünneti terketmek, bir vacibi terketmek derecesine yakın bir keraheti ifade eder. Müstehap veya mendubu terketmek ise daha iyi olanı (evlâyı) terketmektir.
Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır: 257
1) Namazın vaciplerinden birini kasden terketmek. Meselâ; Fatiha’yı terketmek veya gizli okunan namazda açıktan okumak, açıktan okunan namazlarda gizli okumak gibi. Tahrimen mekruh olan böyle bir namaz sahih ise de, iadesi vacip olur. Çünkü eksiklik bir sehve (yanılmaya) dayanmamaktadır. Ancak tercih edilen görüşe göre, kerahetle kılınan önceki namaz ile farz ve benzeri eda edilmiş, iade yoluyla kılınan sonraki namaz da onun tamamlayıcısı olmuş bulunur.
2) Namazın sünnetlerinden birini bilerek terketmek mekruhtur. Meselâ; Sübhaneke’yi, rukû veya secdelerdeki tesbihleri terketmek, veya rukûda başı kaldırmak veya fazla eğmek gibi.
3) İkinci rekatta birinci rekata göre daha uzun okumak mekruhtur. Hanefilere göre fazlalığın üç ayet miktarını aşması gerekir. Aksi halde mekruh olmaz.
4) Namaz kılarken bir özür olmaksızın bir yere, direğe, duvar veya bastona dayanmak mekruhtur.
5) Namazda özürsüz, birbiri peşine olmamak üzere bir kaç adım yürümek mekruhtur. Ancak bir yılan veya akrebi öldürmek gibi bir özür sebebiyle bir kaç adım atmak mekruh olmaz. Bunları öldürmek biraz yürümeyi ve çokça hareketleri gerektirirse namaz bozulur. Böyle bir durumda zararı def etmek için namazı bozmak caizdir. Meselâ; bir kimseyi ölümden veya bir malı -değeri bir dirhem miktarında bile olsa- zayi olmaktan kurtarmak için namaz bozulabilir. Bu malın namaz kılana ait olup olmaması sonucu değiştirmez.
6) Bir rekâtta bir sûrenin iki kere okunması veya farzlarda iki rekatta da Fatiha’dan sonra aynı surenin tekrarlanması mekruhtur. Ancak bu, nafile namazlarda mekruh olmaz. Namazda Fatiha’dan sonra sürekli olarak belli bir surenin okunması, bu surelerden başkasının okunmaması da mekruhtur.
7) Kıraatta, Kur’an-ı Kerim’deki sıraya uyulmaması mekruhtur. Meselâ; birinci rekatta “İhlâs” suresini okumak, sonra “Leheb” veya “Kâfirûn” suresini okumak gibi. Çünkü Rasûlullah (s.a.s)’in okuyuşlarında bu sırayı gözettiği rivayet edilmiştir.
8) Namaz kılan kişinin eli aracılığı ile elbise, beden veya sakalları ile oynaması, elini ağzına koyması veya gerek olmaksızın burun deliklerini kapaması mekruhtur. Namaz kılarken, namaza ait olmayan işlerle uğraşmak namaz ile bağdaşmaz ve faydasız bir işle (abes) meşgul olmak anlamına gelir.
Kudâî’nin Yahya b. Ebî Kesîr’den rivayet ettiği “mürsel” bir hadiste şöyle buyurulur: “Allah sizin için üç şeyi kerih görmüştür: Namazda, boş şeylerle meşgul olmak, oruçta çirkin ve müstehcen sözler söylemek, kabristanda gülmek.” 258
Eğer yüzündeki teri silmek veya esnemek gibi şeyleri yapmak gerekiyorsa, bunları yapmak mekruh olmaz. Parmakları çıtlatmak, namaz kılınan yerdeki çakıl taşları ile oynamak da abes sayılır. Ancak secde edilecek yerdeki çakıl taşlarını bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmek caiz görülmüştür.259
Namaz sırasında çocuğu omuzlara almak mekruhtur. Hz. Peygamber (s.a.s)’in her rekatta Umâme (r.a)’yi omuzlarına alıp, yere indirdiğini bildiren uygulamanın şu hadisle neshedildiği nakledilmiştir: “Şüphesiz namazda, namazın kendine mahsus bir meşguliyeti vardır.”260
9) Namazda kıyam, kıraat, rukû ve secde hallerinde elleri bir özür bulunmaksızın, sünnetle belirlenen uzuvlar üzerine koymamak mekruhtur. Kıyamda elleri yanlara salıvermek gibi.
10) Namazda bit veya pire tutmak, öldürmek ve kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından acı duyan kimsenin bunları namazda yalnız tutup atmasında bir sakınca yoktur.
11) Erkeklerin secde ederken kollarını tamamiyle yere döşemeleri mekruhtur.
12) Namaz içinde bir özür bulunmaksızın bağdaş kurup veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.
13) Namazda gerinmek veya esnemek mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tembellik eseridir. Esnemek de karnın aşırı tok olmasından ve rehavetten kaynaklanır. Peygamberler esnemekten korunmuşlardır. Eğer namazda esneme hali ağır basarsa,imkân ölçüsünde bunu yenmeye çalışmalıdır. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Esnemek şeytandandır. Sizden birine esneme hali ârız olunca, gücünün yettiği ölçüde onu yenmeye çalışsın.”261
Eğer esneme halinde ağzı kapatmaya güç yetmezse, namaz içinde sağ elin arkasiyle, namaz dışında ise sol elin arkasiyle ağız kapatılmalıdır.
14) Namazda, bir zaruret bulunmaksızın kendi isteği ile öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek edebe daha uygundur.
15) Namaz içinde, verilen selâmı el veya baş işaretiyle almak mekruhtur.
16) Namazda, dişlerin arasında nohut tanesinden küçük bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa namaz bozulur.
17) Yemek sofrası hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkmasından korkulması durumu müstesnadır. Bu yiyeceğe karşı iştihanın bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.
18) Namazda gözleri yummak veya gözleri göğe doğru çevirmek, sağa sola bakınmak veya başını bir tarafa çevirip bakıvermek mekruhtur.
Namaz kılan kimsenin gözü, kendisini meşgul edecek şekilde bir şeye takılırsa o takdirde huşûu sağlamak için kapatılabilir. Gözlerin kapatılmasında secde yerine bakma sünneti terkedilmiş olur. Gözlerin gökyüzüne çevrilmesiyle ilgili olarak Enes (r.a) şu hadisi rivayet etmiştir: “Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Gözlerini namazda göğe doğru diken topluluklara ne oluyor? Bu konudaki sözleri o derece şiddetli oldu ki, sonunda şöyle buyurdu: “Ya buna son verirler veya Allah onların gözlerini kör eder.”262 Gözlerin gökyüzüne çevrilmesi Cenâb-ı Hakk’a mekân izafe etmeye yol açabilir.
Namazda sağa-sola bakınmak da huşûa engeldir ve boş işle uğraşmaktır. Diğer yandan gözler namazda görülmemesi gereken birşeyi görmemek için veya huşû sebebiyle gözleri yummakta bir sakınca bulunmaz. Bir ihtiyaç sırasında göz ucuyla bakmakta da kerahet yoktur.
19) Parmakları birbirine geçirmek, parmak çıtlatmak veya elleri böğürleri üzerine koymak mekruhtur. Bu hareketler namaz kılanı huşûdan ayırır. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri mescitte bulunduğu zaman parmaklarını birbirine geçirmesin. Çünkü böyle bir hareket şeytandandır. Sizden biri mescitte olduğu sürece, dışarı çıkıncaya kadar namazdadır.”263 Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Hz. Peygamber namazda parmak çıtlatmayı yasaklamıştır.”264
20) Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak göze girip zahmet verecek olan teri silmekte bir sakınca yoktur.
21) İmamdan önce rukû veya secdeye gitmek ve ondan önce rukûdan veya secdeden başını kaldırmak mekruhtur. Ancak, imama uyan kimse imamdan önce rukûa veya secdeye gidip, yine ondan önce başını kaldırırsa namazı bozulur. Eğer bu kimse daha imam selâm vermeden bu rukûu veya secdeyi iade ederse, namazı tamam olur.
22) Kıyam, rukû ve secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerinden sonraya bırakmak mekruhtur. Kıyamdan rukûa vardıktan sonra “Allahü ekber” demek ve rukûdan kıyama tam olarak döndükten sonra “Semiallahü limen hamideh” demek gibi. Bu durumda tekbir ve zikirler kendi yerinden sonraya kalmış olur.
23) Yanmakta olan bir ateşe doğru namaz kılmak mekruhtur. Çünkü bu şekilde namaz kılmak mecûsîlere benzemektir. Yanmakta olan ocak, soba ve ateş dolu mangal da “yanan ateş” hükmündedir. Muma, kandile, lambaya karşı namaz kılmak ise mekruh olmaz. Kalorifer peteği ve elektrikli ısınma araçları da bu niteliktedir. Ancak doğrudan tüpgaz, petrol gazı veya tabii gaz yakan ısınma araçları ise ateş ocağı hükmünde olmalıdır.
Diğer yandan asılı duran mushaf-ı şerife veya bir kılıca karşı namaz kılmakta ise bir sakınca yoktur. Çünkü hiç bir kimse tarafından bunlara tapıldığı nakledilmemiştir.
24) Arada bir perde olmaksızın, bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmakta bir sakınca yoktur. Ancak bu kimsenin konuşmasından dolayı, şaşırma ihtimalinin bulunması durumu müstesnadır.
25) Geniş vakitte küçük veya büyük abdestin sıkışık olması veya yelini sıkışık halde tutarak namaza başlamak mekruhtur.
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Yemek hazır iken, bir de küçük ve büyük abdestin sıkıştırdığı kimselerin namazı tam değildir.”265
Namaz sırasında, küçük veya büyük abdestte daralma olur ve kalbi meşgul etmeye başlarsa, vakit müsait ise, namaz bırakılarak, sıkıntı giderildikten sonra abdest alınıp, yeniden namaza başlamalıdır ki,namaz gönül huzuru ile kılınmış olabilsin. Aksi halde namaz sahih olsa da, sahibi isaette bulunmuş ve günaha girmiş olur.
26) Namazın sıhhatine engel olmayacak miktardan az olan necasetin elbise, beden veya namaz kılınacak yerde bulunması mekruhtur.
27) Tek ayak üzerinde durmak veya bir ayağı yerden kesmek ve diğerine dayanmak mekruhtur. Ancak bu bir özür sebebiyle yapılırsa mekruh olmaz.
28) Namazda bir özür bulunmaksızın elbiseyi giymeden, omuzlar üzerine alarak etrafını salıvermek mekruhtur.
29) Başka elbise varken, namazda kirli ev ve iş elbisesi giymek mekruhtur. Çünkü Allah Teâlâ; “Her mescide çıkışta süslerinizi takının”266 buyurmuştur. Ayet-i kerimede namaz kılmaya giderken iyi ve güzel elbiselerin giyilmesi ve Yüce Allah’ın huzuruna bu şekilde çıkılması kastedilmiştir.
30) Bir özürden dolayı olmadıkça yalnız bir parça elbise ile, meselâ; yalnız bir gömlek ile namaz kılmak mekruhtur. Yine erkeklerin sıcak iklimde bedenin göbekten üst kısmına hiç bir şey giymeksizin namaz kılmaları mekruhtur.
31) Erkeklerin bir özür bulunmadıkça ipekli elbise giyerek namaz kılmaları mekruhtur.
32) Elbiseyi, topraktan veya dizlerinin yıpranmasından yahut ütünün bozulmasından korumak için, rukûya veya secdeye varırken yavaşça yukarıya çekmek mekruhtur.
33) Erkeklerin, saçlarını arkada toplayıp bağlamaları veya örmeleri mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasden yapılması, amel-i kesir niteliğinde olur ve namazı bozar.
34) Namazda başının kenarlarına mendil, kaşkol vb. bir bez sararak tepesini açık bırakmak mekruhtur.
35) Namazda tembellik veya önem vermeme sebebiyle başı açık bulundurmak mekruhtur. Bir özürden dolayı baş açık kalabilir.
Diğer yandan alçak gönüllülük ve huşû maksadıyla başın açık bulundurulması caiz görülmüştür. Çünkü namaz tevazu ve münacat halidir. Namaz kılanın gurur, kibir, gösteriş ve ucüpden uzak bir gönül huzûru içinde bulunması gerekir. Bu yüzden namazda kalbi meşgul edecek, huşû ve hudûdan ayıracak giysilerden sakınmak daha uygundur.
Hz. Peygamber (s.as)’in namazlarını başı örtülü olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Hadis-i şerifte: “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız” buyurulmuştur. Bu bir adet ve alışkanlıktan çok Hz. Peygamber’in fiili sünnetine uyma ve başkalarına benzemekten korunma meselesidir. İhramda başların açık olması başka bir esasa dayanır. O, mahşer halinden bir örnektir. Namaz, ihram haline kıyas edilemez. Çünkü ibadetlerde kıyas cereyan etmez.
Bu duruma göre, namazda başı secdeye engel teşkil etmeyecek uygun bir serpuşla örtmek daha faziletlidir. Hatta secdede baştan düşen serpuşu fazla hareket yapmadan giymek mümkün olursa, bunun namaz içinde başa iadesi daha faziletli sayılmıştır.
Bu konudaki kerahat ve fazilet erkeklerle ilgilidir. Kadınların namazda başlarını örtmeleri tesettürün bir gereğidir. Başın açık olması kadınlarda namazı bozar.
36) Üzerinde insan veya hayvan resimleri bulunan elbise ile namaz kılmak veya böyle bir kumaş üzerine secde etmek mekruhtur. Ancak böyle bir elbisenin üzerine ceket, pardesü veya cübbe gibi bir şey giyilirse, onunla namaz kılınmasında bir sakınca bulunmaz.
Bilindiği gibi eski devirlerde bir çok kavimler tevhîd akidesinden uzaklaşıp şirke düşmüş tasavvur ettikleri veya canlı mabudlarının resim ve heykellerini yaparak onlara tapınmış, ta’zim etmiş ve mabedlerini onlarla doldurmuşlardır.
Günümüzde bilim ve teknikte ileri gitmiş pek çok toplumlar hâlâ kendilerini bu şekilde puta tapmaktan kurtaramamışlardır. Aslında bu durum inanca olan ihtiyacın bir sonucudur. Bu milletlerin gerçek tevhid dinini tanıdıkları takdirde kendi inançlarının anlamsız olduğunu anlayacaklarında şüphe yoktur.
Ebu Talha (r.a) Rasûlullah (s.a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Melekler, içinde köpek veya resim ve heykel bulunan bir eve girmezler.”267 Enes (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Âişe’nin ince bir örtüsü vardı ki, bu örtüyü evinin bir tarafına asmıştı. Hz. Peygamber ona: Bu perdeni yok et, çünkü bunun üzerindeki resimler namazda gözüme takılıyor”268 diye buyurdu.
37) Namaz kılanın başı üstünde, ön, sağ veya sol yanlarındaki duvar veya tavan üzerine yapılmış kabartmalı yahut resim halinde canlı tasvirinin bulunması mekruhtur. Bunların arka tarafta bulunmasının keraheti daha azdır.
Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan bakılınca uzuvları farkedilemeyecek kadar küçük olan bir suretin bulunması namaz bakımından kerahet doğurmaz.
Kimlik kartı, nüfus cüzdanı, pasaport, sürücü ehliyeti gibi belgeler üzerindeki resimlerle, kağıt paraların üstünde resmedilmiş bulunan suretler bu belge ve paralar cüzdan veya çanta yahut ceplerde kapalı bulundukları için ne namaz içinde ve ne de namaz dışında bir sakınca doğurmaz. Diğer yandan resmi belgelere yapıştırılan bu gibi resimlerin amacı, insanları birbirinden ayırmak, yanlışlık ve haksızlıkları gidermek, bir takım hakları korumak ve en önemlisi de güvenliği sağlamaktır.
Canlı olmayan eşya ve varlıklara ait resim veya kabartmalı tasvirlerde her hangi bir sakınca söz konusu değildir.
Canlılara ait resim ve heykellerin putperestliğe yol açması Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanır. Nûh (a.s)’un kavmi ile ilgili olarak şöyle buyurulur: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın “Ved” “Suvâ”, “Yegus”, “Yeûk” ve “Nesr” gibi putlarınızdan vaz geçmeyin, dediler. Böylece bir çok insanları sapıttılar. Sen bu zalimlerin sapıklıklarını daha da arttır.”269
Abdullah b. Abbas ve Muhammed b. Kays (r. anhüm)’dan şöyle dedikleri nakledilmiştir: Âyette adı geçen put isimleri Nuh kavminin bazı salih kimselerinin adlarıydı. Bu kimseler öldükten sonra, şeytan onların birer heykelinin dikilmesini öğütleyerek; “Siz onların yaptıklarını bu heykeller aracılığı ile hatırlar ve yaparsınız” der. Şeytanın bu yanıltmasına kanan insanlar o salih kimselerin heykellerini yaparak dikerler. Önceleri güzel amelleri hatırlamada birer araç olan heykeller, bir kaç nesil geçtikten sonra nitelik değiştirir ve kendilerine tapınılan birer put halini alırlar. İşte İslâm’dan önceki Arap toplumu bu putları yeni ilavelerle devir almış ve onlara tapınırken İslâm güneşi doğmuştur.270
38) Yedi yerde namaz kılmak mekruh sayılmıştır. İbn Ömer (r. anhümâ)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.s) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır: Çöplüklerde, hayvan kesilen yerlerde, kabristanda, yol kenarlarında, hamamda, deve ağıllarında ve Beytullah’ın üstünde.” 271
Çöplükler ile mezbaha pisliklere yakındır ve buralarda sürekli olarak pislik bulunma ihtimali vardır. Bir kimse bu gibi yerlerde temiz bir yaygı yayarak üzerinde namaz kılabilir. Aksi halde namaz kılamaz. Hatta Şâfiîlere göre, altında pislik bulununca, temiz yaygı da yayılsa namaz kılmak mekruh olur. Tuvalet bölmesinde namaz kılmak daha kuvvetli olarak yasaktır. Çünkü burada pislikler daha fazla toplanmaktadır.
Kabristanda namaz kılma yasağı, alttaki ölülerin irin ve kokmuş cesetlerinin bulunması yüzündendir. Diğer yandan bu durum yahudilere benzemek olur. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Allah Yahudilere lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Benden sonra kabrimi sakın mescit edinmeyin.” 272
Hanefilere göre, kabir namaz kılanın önünde olduğu zaman, kabristanda namaz kılmak mekruhtur. Çünkü bu takdirde kabir gözü ve kalbi meşgul edebilir. Eğer kabir arka veya üst tarafta olursa bunda kerahet söz konusu olmaz. Mutlak olarak peygamberlerin kabirlerinin bulunduğu yerlerde namaz kılmak da mekruh değildir.
Hamam içinde namaz kılmak mekruhtur. Çünkü hamam şeytanların sığındığı, avret yerlerinin açılma ihtimali bulunan ve genelde pisliklerin ve kullanılmış suların döküldüğü yerlerdir.
Deve ağıllarında namaz kılmanın mekruh oluşu, bu hayvanların sidik ve dışkılarının necis sayılması esasına dayanır. Ayrıca, namazda hayvanların namaz kılanı rahatsız etme ihtimali de vardır. Bu da huşûya engel olur. Koyun ağıllarında temizliğe dikkat ederek namaz kılmanın caiz olduğu konusunda görüş birliği vardır.
Yol üzerinde veya kenarında namaz kılma ise, insanların önünden geçmesi veya bu yerlerin temiz olmaması yüzünden yasaklanmıştır.273
H - Namazı Bozan Şeyler:
Namaz, yukarıda açıkladığımız gibi özel bir takım lafız ve fiillerle yerine getirilen bir ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in tarif ettiği şekilde sahih olması için namazın rükün ve şartlarına uyularak kılınması gerekir. Çünkü Allah’ın Rasûlü; “Namazı benden gördüğünüz şekilde kılınız” buyurmuştur.
Namaz şart veya rükünlerden biri bulunmadığı takdirde fâsid veya bâtıl olur. Namaz sırasında ortaya çıkan ve namazın mahiyeti ile bağdaşmayan bir takım söz, fiil ve haller sebebiyle de namaz bozulabilir. İbadetler konusunda fâsid olma ile bâtıl olma kavramları eş anlamda kullanılır. Bu konuda mezheplerin görüş birliği vardır. Biz burada fesat ve butlan yerine “bozulma” sözcüğünü kullanacağız. Ancak Hanefilere göre alış-veriş, nikah, şirket gibi muamelat konularında fâsid ve bâtıl terimleri farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Bir ibadet fâsid veya bâtıl olduğu zaman iadesi yani yeniden yapılması gerekir. Çünkü bu durumda ortaya çıkan bazı önemli eksiklikler sebebiyle ibadet ibadet olmaktan çıkmış bulunur.
Şart ve rükünlerine uyularak başlanan bir namazı bozan şeylerin başlıcaları şunlardır:274
1 - Namazda Konuşmak:
Namazda bilerek veya bilmeyerek, yanılarak, unutarak veya tehdit altında olsun “kı-koru” harflerinde olduğu gibi anlaşılır bir ifade ile bir veya iki harf söylemekle namaz bozulur.
Ashab-ı Kiramdan Zeyd b. Erkam (r.a) şöyle der: “Biz namazda konuşurduk, bizden biri yanıbaşındaki arkadaşı ile konuşurdu. “Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun” 275 ayeti inince, susmakla emrolunduk ve namazda konuşmaktan menedildik.” 276 Muaviye b. Hakem es-Sülemî şöyle haber veriyor: “Hz. Peygamber ile beraber namaz kılarken cemaatten biri aksırdı. Ben de; “yerhamükellah (Allah sana merhamet etsin)” dedim. Bunun üzerine cemaat gözlerini bana dikti. Ben ise; “size ne oluyor ki bana böyle bakıyorsunuz?” dedim. Bu defa ellerini uylukları üzerine vurmaya başladılar. Beni susturmak istediklerini anlayınca sustum. Hz. Peygamber namazı tamamlayınca “anam-babam ona feda olsun, ben ne bundan önce ve ne de bundan sonra ondan daha güzel eğitici bir muallim görmedim. Allah’a yemin ederim ki, ne yüzünü ekşitti, ne dövdü ve ne de beni azarladı” şöyle buyurdu: “Bu namazda insan sözlerinden birşey konuşmak uygun olmaz. Namaz ancak tesbih, tekbir ve Kur’an okumaktan ibaret bir ibadettir.” 277 Bu hadis-i şeriflerin ışığında namaz kılarken konuşma sayılıp sayılmayan sözler ve sesler şu şekilde belirlenmiştir:
a) Aksıran kimseye namazda “yerhamükellah” denilmesi veya başkasının “Rahimekellah” demesi üzerine “Âmin (ey Rabbim kabul buyur)” denilmesi namazı bozar. Ancak aksıran kimsenin kendi nefsine karşı “yerhamükellah” demesi namazı bozmaz. Çünkü bu sonuncuda, başkasına cevap niteliği yoktur.
b) Bir hastalıktan veya bir malın ya da arkadaşın kaybolması gibi musibetten dolayı harfler belli olacak şekilde sesle ağlamak veya “ah, uf, of” gibi sesler çıkarmak yahut bir toza üflemek veya bir şeye bezginlik göstermek için “uf, tuh” demek namazı bozar.
Ancak kendine hakim olamayacak durumdaki hastanın inlemesi, ah, of demesi namazı bozmaz. Çünkü bu durumdaki hastanın inlemesi, elde olmayan sebeplerle aksırmak, öksürmek ve esnemek gibidir. Bu gibi durumlarda zaruret bulunduğu için bazı harfler telaffuz edilmiş olsa bile namaz bozulmaz.
Allah Teâlâ’nın korkusundan veya cennet ya da cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak, inlemek ve ah demek namazı bozmaz.
c) Özürsüz olarak iki harf belli edecek şekilde öksürmekle namaz bozulur. Ancak bu öksürük kendiliğinden ve tabii bir şekilde meydana gelmişse namaza zarar vermez. Nitekim sesini güzelleştirmek, imamın yanlışını düzeltmek veya kendisinin namazda bulunduğunu bildirmek gibi bir amaçla yapılırsa sağlam olan görüşe göre namaz bozulmaz. Yine bir özür sebebiyle öksürmek de namazı bozmaz.
d) İmamın okuduğu Kur’an-ı Kerim hoşuna gittiği için ağlayan kimsenin durumuna bakılır. Eğer bu bir huşu eseri ise namazı bozulmaz. Fakat mücerret olarak ses güzelliğinden aldığı zevk sebebiyle ağlamışsa namazı bozulur. Yine imamın Kur’an okuyuşu sırasında cennet veya cehennemi hatırlayarak huşudan ötürü “belâ (öyle)”, “neam (evet)” diyerek ağlayan cemaatin de namazı bozulmaz.
e) Namaz kılarken işitilen kötü bir habere;
(Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na dönücüleriz)” (el-Bakara, 2/156) diye cevap verilmesi namazı bozar. Çünkü bu ifade, namaz dışındaki bir habere cevap verme niteliğindedir.
f) Namazda meydana gelen şeytanî bir vesveseden dolayı; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” denilse, eğer bu vesvese ahiretle ilgili bir şey hakkında ise namaz bozulmaz, dünyaya ait bir vesvese ise bozulur. Çünkü vesvese bir elem ve acıdır. Bu takdirde dünyevi bir elemden ötürü “Lâ havle” sözü söylenilmiş olur.
g) Namaz kılan kişi, Allah’ın adını duyunca cevap vermeyi kasderek “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur)” veya “Celle celâlühü (O’nun şanı yüce oldu)” derse, yahut Hz. Peygamber’in adı anılınca “salavat” getirse yahud da imam okurken; “Sadaka’llahü’l-azîm (Yüce Allah doğru söyledi)” gibi sözleri söylese namazı bozulur. Ancak bu sözleri ile dışarıdaki bir kimseye cevap vermeyi kastetmeyip, belki Allah ve Rasûlünü övmeyi ve onlara saygıda bulunmayı kastederse namazı bozulmaz. Çünkü Allah Teâlâ’ya tazim göstermek, Rasûlüne salât ve selâmda bulunmak namaza ters düşmez.
h) Namaz kılan kimse, kendini çağıran veya içeri girmek için izin isteyen bir kimseye, namazda bulunduğunu anlatmak için; “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber” veya “Sübhanellah” dese veya okuyuşunu sesli hale getirse namazı bozulmaz.
i) Kur’an-ı Kerim veya hadis-i şeriflerde bulunan bir duayı namaz içinde okumak, namazı bozmaz. Namazda; “Allahümme ekrimnî (Ey Allahım! Bana ikram et)”, “Allahümme en’ım aleyye (Ey Allahım! Bana nimetlerini ver)”, “Allahümme’ğfirlî ve li valideyye ve li’l-müminine yevme yekûmu’l-hısâb (Allahım! Beni, ana-babamı ve bütün müminleri hesabın görüleceği kıyamet gününde mağfiret et)” duaları gibi. Ancak; “Allahümme’ğfir liammi (Allahım! Amcamı bağışla)” veya “Allahümme’ğfir lihâlî (Allahım! Dayımı bağışla)” gibi bir dua namazı bozar. Çünkü böyle bir dua Kur’an ve hadiste bulunmamaktadır. Namaz dışında ise, Kur’an ve sünnette örneği bulunsun veya bulunmasın meşrû olan istekler için her çeşit duanın yapılması mümkün ve caizdir.
İnsanların sözlerine benzeyen, yani Kur’an ve sünnette örneği bulunmayıp da, insanlardan istenmesi mümkün olan bir şeyin Allah’tan istenilmesi namazı bozar. “Allahümme et’ımnî lahmen (Allahım! Bana et ver)”, “Allahümme akdı deynî (Allahım! Borcumu öde)”, “Allahümme’rzuknî zevceten (Allahım! Bana bir eş ver)” diye dua edilmesi gibi.
j) Bir kimseye diliyle selâm vermek veya başkasının selâmını diliyle almak yahut musafaha suretiyle selâmlaşmak namazı bozar. Bu selâmlaşmanın bilerek veya unutarak yahut yanılarak yapılması sonucu değiştirmez.
Namazda el veya baş ile selâm alınsa veya istenilen bir şey için baş, göz veya kaş ile işarette bulunulsa namaz bozulmaz.
k) Namaz kılana “ileri git” veya “başkasına safta yer ver” denilip de, bu kimse emre uyarak harekette bulunsa namazı bozulur. Çünkü namazda Allah Teâlâ’dan başkasının emrine uymuş olur. Ancak kendi kendisine biraz yana çekilerek, başkasına yer vermesi namazı bozmaz.
l) Namazda yazılmış bir şeye bakıp onu anlamakla namaz bozulmazsa da bunu yapmak mekruhtur. Ebu Hanife’ye göre, namaz kılarken Mushaftan bakarak okumak namazı bozar. Çünkü mushafı taşımak, ona bakmak ve yapraklarını çevirmek “amel-i kesir”dir. Bu durum aynı zamanda başkasının dışarıdan telkinde bulunmasına da benzer. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise namaz bozulmaz, sadece mekruh olur. Çünkü Mushaftan okumak bir ibadet olup, namaz kılarken yapılırsa, başka bir ibadete ilave olmuş sayılır. Bunun mekruh oluşu ise ehl-i kitaba benzeme yüzündendir.278
m) İmam kıraat sırasında yanılır veya okuyuşunda tereddüt gösterirse, başka bir âyete intikal etmeden önce, cemaatin onun kıraatini düzeltmesi ve önünü açması caizdir. Ancak imamın hatasını düzeltmede cemaatin acele etmemesi gerekir. İmam takılır takılmaz onun önünü açmak mekruh olur. Bunun gibi imamın cemaate sığınıp yardım beklemesi de mekruhtur. İmam, zorlanınca eğer namaz sahih olacak kadar okumuş durumda ise ya rukû etmeli veya başka bir âyete geçmelidir.
İmam başka âyete geçtikten sonra, önceki takıldığı yeri düzelten cemaatın namazı bozulur. İmam başka âyetlere geçtikten sonra, yeniden okuyuşunu düzelten kişinin sözünü alır ve ona göre okumaya devam ederse imamın da namazı bozulur. Çünkü bu durumda, zaruret olmaksızın telkinde bulunmak ve telkini kabul etmek söz konusudur.
Misver b. Yezîd el-Mekkî (r.a) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber namaz kıldırdı ve okurken bir âyeti atladı. Cemaatten biri kendisine; “Ya Rasûlallah! Falan falan âyetleri okumadınız” uyarısında bulununca, Hz. Peygamber; “Keşke bana hatırlatsaydın” buyurdu.”279
Namazda kıraat hatasını düzeltmenin caiz olduğunu gösteren ikinci bir delil İbn Ömer (r.a)’in naklettiği şu hadistir: “Hz. Peygamber (s.a.s) namazı kıldırdı ve namazda Kur’an okurken bir yerde takıldı. Namazdan ayrılınca babama: “Sen namazda bizimle beraber miydin?” diye sordu. Babam da: “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine Allah elçisi (s.a.s): “O halde takıldığım yeri, bana hatırlatmaktan seni alıkoyan şey ne idi?” buyurdu.280
Bir kimse namazda kendi imamından başka bir zatın okuduğu Kur’an’daki yanlışlığı düzeltse ve önünü açsa namazı bozulur. Cünkü bu bir talim ve teallüm sayılır. Talim ve teallüm ise amel-i kesirdir. Fakat imama yol göstermek değil de, kıraat kasdıyla okuyup da, bunun sonucunda imam okuyuşunu düzeltse namazı bozulmaz.
2 - Yemek - İçmek:
Namazda iken bilerek veya unutarak yemek-içmekle namaz bozulur. Yenilen şey az olsun çok olsun hüküm değişmez. Çünkü yemek-içmek namazla ilgili şeylerden değildir. Dişlerin arasında kalmış bulunan nohut tanesinden büyük yiyecek maddesi namazda iken yutulsa namaz bozulur. Nohut tanesinden küçük olursa namazı bozmaz. Çünkü bu gibi durumlardan kaçınma zorluğu vardır.
Dişler arasında kalan yemek artığını çokca çiğnemek de namazı bozar. Çok çiğnemenin sınırı peşpeşe üç defa çiğnemektir. Ağızda erimiş bulunan şeker, çikolata ve helvayı yutmak da namazı bozar.
3 - Peşpeşe çok iş görmek (amel-i kesir):
Namaza ve namazı ıslaha ait olmayan ve amel-i kesir sayılan her hareket namazı bozar. Az amel (amel-i kalil) bozmaz. Dışardan bakanın, bu işi yapan kimsenin namazda olmadığı hususunda hiç şüpheye düşmediği işe çok amel (amel-i kesir) denir. Eğer bu işi yapana bakan kimse, namazda olup olmadığı hususunda şüpheye düşerse bu iş de amel-i kalil sayılır. Amel-i kesir sayılan bazı hareketler şunlardır:
a) Bir kimse namazda iken, yerden bir taş alarak bir kuşa veya bir hayvana atacak olsa namazı bozulur. Çünkü bu hareket amel-i kesirdir. Fakat yanında bulunan bir taşı bir eliyle atacak olsa bozulmaz. Çünkü bu bir amel-i kalil olur. Ancak bu namaz içinde başka bir şeyle uğraşmış olmaktan ötürü kötü bir iş işlemiş (isâette bulunmuş) olur.
b) Bir kimse namazda vücudunu bir kere veya peşpeşe iki kere yahut başka başka rekatlarda birer, ikişer kere kaşısa namazı bozulmaz. Fakat bir rekatta peşpeşe üç kere kaşısa bozulur. Bir uzvu, elini kaldırmadan bir kaç defa kaşıma, bir defa kaşıma sayılır.
c) Namazda özürsüz yere birbiri ardınca hiç durmadan en az üç adım atmak namazı bozar. Ancak kıbleye doğru, her adımdan sonra bir rükün eda edecek kadar (üç defa sübhanellah diyecek kadar) ara vererek yürürse, mekân değişmediği sürece çok da yürüse, bundan dolayı namaz bozulmaz.
Diğer yandan, bir şahsın çarpması veya namaz kılınan yerden çıkarılma gibi sebeplerle namaz kılınan yerden kendi iradesi dışında üç adım kadar yürümek de namazı bozar.
d) Namazda, tekrarlanmaksızın bir eli ile baştan sarığı veya takkeyi kaldırıp yere koymak veya bunları yerden kaldırıp başa koymak namazı bozmaz. Ancak bunları yerden alıp başa koymak çokca hareketi gerektirirse namaz bozulur
e) Namaz kılanın bir kimseye bir el veya kırbaç ile vurması namazı bozar. Çünkü bu, bir amel-i kesirdir. Fakat hayvan üzerinde namaz kılanın bu hayvana bir veya iki defa vurması bozmaz.
Yine, hayvanın yürümesi için bir ayağı iki kere hareket ettirmek namazı bozmaz. İki ayağı hareket ettirmek ise bozar. Çünkü iki ayak, iki el mesabesindedir.
f) Namazda iken hayvana binmek namazı bozar, fakat hayvandan inmek bozmaz. Hayvanlarla ilgili olan bu hükümleri motorlu nakil araçlarına da uygulamak mümkündür.
g) Namaz kılarken bir ayakkabıyı iki el ile giyinmek namazı bozar. Fakat ayakkabıları ayaktan kolaylıkla çıkarıvermek namazı bozmaz.
h) Bir kimse, namazda bilerek veya bilmeyerek az-çok birşey yese, biraz su içse, bir uzvuna veya saçlarına yağ, kırem vb.’ni sürse, saçını tarasa veya örse namazı bozulur. Çünkü bunlar birer amel-i kesirdir. Fakat bir elinde bulunan bir koku veya yağı, diğer eline almaksızın başına veya başka bir uzvuna sürse, bununla namaz bozulmaz. Çünkü bu bir amel-i kalildir.
i) Namazda çocuğu alıp süt emzirmek namazı bozar. Çocuk kendiliğinden gelip emerse bakılır, eğer süt çıkmaksızın bir iki kere emmiş olursa namaz bozulmaz. Fakat süt çıkarsa, veya süt çıkmaksızın iki kereden fazla emerse namaz fâsid olur.
j) Namaz içinde olan bir erkeğin namazı, hanımının öpmesi veya okşamasıyla bozulmaz. Yeter ki, erkekte şehvet meydana gelmiş olmasın. Fakat bir kadının namazı, kendisini kocasının şehvetle okşaması veya şehvetle olsun, olmasın öpmesiyle bozulur. Çünkü cinsel temas hususunda kocanın fail oluşu asıldır.
k) Namaz kılmakta olan bir kimse kaç rekat namaz kıldığına dair bir soruya cevap olarak, bir elinin iki veya üç parmağı ile işaret edecek olsa namazı bozulmaz. Yine üç kelimeden az olmak üzere bir yazı yazsa namazı bozulmaz. Ancak bu hareketler amel-i kesir derecesinde olursa namazı bozulur.
4) Kıbleye sırtını çevirmek:
Hanefi ve Şâfiîlere göre, özürsüz olarak kıbleye sırt çevirmek namazı bozar. Özür sebebiyle sırtını kıble tarafına çevirirse, namazı bozulmaz. Çünkü bu gibi hareketler bağışlanmıştır.
5) Avret yerinin açılması:
Namaz kılarken bilerek avret yerini açmak veya baş örtüsünün rüzgâr ve benzeri sebeplerle kayması sonucu başın açılması ve bir rükün eda edecek süreyle açık kalması namazı bozar. Hanefilere göre, avret yeri olan bir uzvun en az dörtte birinin açılması namazın bozulması için yeterlidir.
6) Namaz kılmakta olan kimsenin abdestinin bozulması:
Namaz kılmakta olan kimseden burun kanaması veya kusma gibi irade dışı abdesti bozacak bir şey ortaya çıksa muhayyer olur. İsterse abdest alıp namazı yeniden kılar. Faziletli olan budur. Veya dilerse, namazla bağdaşmayan birşeyle uğraşmaksızın en yakın yerdeki su ile abdest alır, tek başına namaz kılan birisi ise bu abdest aldığı yerde veya daha önce namaza başlamış bulunduğu yerde namazının kalan kısmını tamamlar. Eğer cemaatle namaz kılıyorsa, önceki yerine dönüp orada namazını tamamlar. Cemaatle namaz kılınıp bitmiş olursa, bu takdirde tek başına namaz kılan kimse gibi hareket eder. Böyle bir kimse, abdest almak için yakın suyu bırakıp uzağa gitse veya gidip gelirken Kur’an okusa yahut da bu sırada avret yeri açılsa artık namazı, önceden kılınan kısım üzerine bina edemez, yeniden kılması gerekir. (bk. “Lâhik” bahsi).
Namazı bozulan bir imamın yerine, başkasını geçirmesi caizdir. Bu konuda icma vardır. Şöyle ki; bir imam, burun kanaması gibi semâvî bir hadesle abdesti bozulsa, cemaatten imamlığa elverişli birisini işaretle veya elbisesinden tutarak mihraba geçirir. İmam ile beraber yalnız bir kişi bulunmuş olsa, bu kişi imamlığa elverişli ise, mihraba geçmek için taayyün etmiş olur. İmam bu şekilde kendi yerine birini geçirmeden mescitten çıksa veya sahrada ise saflardan uzaklaşsa cemaatin namazı bozulur. Bu durumda imam, tek başına namaz kılan kimse gibi olur. İsterse abdest alıp, namazın kalan kısmını tamamlar, isterse namazını yeniden kılar. Cemaatın çoğunlukla durumu kavrayamaması halinde, imamın kendi yerine başkasını geçirmesi yoluna gidilmeyip, namazın yeniden kılınması daha faziletlidir. Aksi halde cemaat arasında bazı karışıklıklara yol açılmış olabilir.
Hanefilere göre, son oturuşta teşehhüt miktarı oturduktan sonra,abdestin irade dışında bozulması halinde namaz sahih olur. Diğer üç mezhebe göre, selâm namazın farzlarından olduğu için, son oturuşta teşehhüt miktarı oturmak namazı sona erdirmek için yeterli olmaz.
7) Kahkaha ile gülmek:
Kahkaha; hem namaz kılanın kendisinin, hem de yakınındakilerin işiteceği şekilde yüksek sesle gülmektir. Bu hem namazı hem de abdesti bozar. Tebessüm ise sessiz olarak görülen gülme şekli olup, bundan dolayı namaz bozulmaz.
Kahkaha ile gülmenin namaza etkisi ile ilgili delil Allah Rasûlünün şu hadisleridir: Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s) insanlara namaz kıldırırken, bir adam mescide girerek, mescit içindeki bir çukura düşmüştü. Bu adamın gözleri kör idi. Namazdaki cemaatin çoğu buna güldüler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) gülen cemaatin namazları ile birlikte abdestlerini de yenilemelerini emretti.” Yine Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Sizden her kim kahkaha ile gülerse hem namazı hem de abdesti birlikte iade etsin.”281
8) Bayılmak, çıldırmak ve ölmek:
Bu durumlarda, artık irade yok olacağı için namaz bozulur.
9) Namaz içinde niyet değiştirmek:
Kılmakta olduğu bir namazdan başka bir namaza geçmeye niyet edip tekbir almakla, önceki kılınan namaz bâtıl olur. Meselâ; öğle namazının bir rekatı kılındıktan sonra, tekbir alarak ikindi namazına veya nafile bir namaza geçilse, ilk başlanan öğle namazı bozulmuş olur. Bir kimse bir namazın farzını tek başına kılmaya başlasa, daha sonra imamın başladığı namaza uymaya niyet ederek yeniden tekbir alsa veya başladığı namazda kadınlara imam olmaya niyet etse, başladığı birinci namaz fâsid olup, devam ettiği ikinci namaz başlamış olur.282
10) Namazın bir rüknünü veya özürsüz olarak bir şartını
terketmek:
Namazın bir rüknünü kaza etmeksizin terketmekle namaz bozulur. Namazın bir rekatının secdesini terketmek ve bunu kaza etmeksizin selâm vermek gibi. Yine namazın şartlarından birisini özürsüz olarak terketmekle de namaz bozulur. Avret yerini örtecek bir elbise bulamama, beden üzerindeki pisliği temizleyecek su temin edememe veya kıble tarafına dönemeyecek kadar hasta bulunma gibi özürler bulunmadığı takdirde bu şartları terketmekle namaz bozulur.
11) Bir rüknü imamdan önce yapmak:
Bir kimse yanılarak bile olsa, bir rüknü imamdan önce yapsa, bu rüknü imamla birlikte veya imamdan sonra iade etmez ve imamla birlikte selâm verirse namazı bâtıl olur. Eğer bu rüknü imamla birlikte veya imamdan sonra iade eder ve imamla birlikte selâm verirse bu takdirde namazı bâtıl olmaz.
Şâfiîlere göre, unutma gibi bir özür bulunmaksızın fiilî olarak iki rüknü imamdan önce yapmadıkça, cemaatin namazı bozulmaz.283
12) Arada boşluk olmaksızın erkeğin kadınla
aynı hizada namaz kılması:
Arada namaz kılan bir kişinin sığabileceği kadar aralık bulunmaksızın veya perde, duvar, korkuluk vb. bir engel olmaksızın erkeklerin kadınlarla aynı hizada namaz kılmaları, namazı bozan hallerdendir. (bk. aşağıda “Erkeğin kadınla aynı hizada namaz kılması” konusu).
13) Teyemmümle namaz kılan kişinin suyu görmesi:
Teyemmümle namaz kılmakta olan bir kimse, kullanmaya gücü yetecek şekilde suyu görürse namazı bozulur. Meselâ, namaz sırasında musluklara suyun geldiğinin su sesinden anlaşılması gibi. Ancak Hanefîlere göre, son oturuşta, teşehhüt miktarı oturduktan sonra, suyun bulunması namazı bozmaz. Çünkü artık namaz tamamlanmış sayılır.
14) Namaz tamamlanmadan bilerek selâm vermek:
Dört rekatlı bir namazı bilmeksizin iki rekat sanarak, birinci oturuşun sonunda selâm veren kimsenin namazı bozulur. Yatsının farzını teravih, öğlenin farzını cuma veya sabah namazı sanarak birinci oturuşta selâm vermek gibi. Ancak namazın dört rekatlı olduğunu ve hangi namazı kıldığını bilerek yanlışlıkla birinci oturuştan sonra selâm verildiği takdirde namaz bozulmaz. Selâmdan sonra amel-i kesir veya konuşma olmadıkça, namazın geri kalan kısmı tamamlanır. Geciktirmeden dolayı sonunda da sehiv secdesi yapılır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi