Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 26. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren

V- NA­MA­ZIN ŞART­LA­RI VE RÜ­KÜN­LE­Rİ

 

Na­ma­zın ge­çer­li ol­ma­sı için ba­zı şart­la­rın ve rü­kün­le­rin bu­lun­ma­sı ge­rek­li­dir. Şart söz­lük­te; alâmet de­mek­tir. Te­rim ola­rak şart; var­lı­ğı ken­di­si­nin var­lı­ğı­na bağ­lı bu­lu­nan, fa­kat onun ger­çek var­lı­ğın­dan ve mâhiyetinden ay­rı olan şey­dir. Rü­kün ise, söz­lük­te; en kuv­vet­li ta­raf de­mek­tir. Te­rim ola­rak rü­kün; bir şe­yin var­lı­ğı ken­di­si­ne bağ­lı bu­lu­nan  ve o şe­yin esas un­sur ve par­ça­la­rı­nı teş­kil eden esas­lar­dır. Şer’î hü­küm ola­rak şart ve rük­ne farz vas­fı ve­ri­lir. Bun­la­rın her iki­si de farz­dır. Bu yüz­den ba­zı fa­kih­ler bu ko­nu­ya “na­ma­zın farz­la­rı” baş­lı­ğı­nı koy­muş­lar­dır. Bir de na­ma­zın farz ol­ma­sı­nın şart­la­rı var­dır. Bun­lar müs­lü­man ol­mak, bü­luğ ça­ğı­na ulaş­mak ve akıl­lı ol­mak üze­re üç ta­ne­dir.118

 

   A - Na­ma­zın Farz Ol­ma­sı­nın Şart­la­rı:

1) Müs­lü­man ol­mak: Na­maz müs­lü­man olan er­kek ve ka­dın her­ke­se farz­dır. Kü­für eh­li­ne na­maz kıl­mak farz de­ğil­dir. Çün­kü  on­lar dün­ya ve ahi­ret­te İslâmî hü­küm­le­rin tef­fer­ru­a­tın­dan so­rum­lu de­ğil­dir. Onun ahi­ret­te­ki ce­za­sı küf­rü­nün kar­şı­lı­ğı­dır. Ço­ğun­lu­ğa gö­re ise, kâfir, şe­ri­a­tin fürûu ile de mu­ha­tap­tır. Âhırette bun­dan ötü­rü azap gö­re­cek­tir.

Son­ra­dan İslâm'a gi­re­nin, geç­miş na­maz­la­rı ka­za et­me­si ge­rek­mez. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Kâfirlere de ki; eğer kü­für­le­ri­ne son ve­rir­ler­se geç­miş­te­ki günâhları ör­tü­lür.” 119 Hz. Pey­gam­ber de; “İslâm da­ha ön­ce­si­ni si­ler”120 bu­yur­muş­tur. Hanefîlere gö­re, mür­ted­din geç­miş na­maz­la­rı ka­za et­me­si ge­rek­mez. Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, mür­ted­din geç­miş na­maz­la­rı­nı, bir ce­za ol­mak üze­re ka­za et­me­si ge­re­kir.

Ehl-i küf­rün yap­tı­ğı ta­at ve ha­yır­la­ra ge­lin­ce, eğer kü­für üze­re ölür­se bun­la­rın âhirette ken­di­le­ri­ne bir fay­da­sı ol­maz. Al­lah Teâlâ bu ko­nu­da şöy­le bu­yu­rur: “Biz iman­sız­la­rın yap­tı­ğı her işi ele alır, onu toz du­man ede­riz.” 121

Eğer da­ha ön­ce­den ta­at ve ha­yır iş­le­yen iman­sız bir kim­se son­ra­dan İslâm'a gir­se, bun­lar­dan ötü­rü se­vap alır. De­lil şu ha­dis­tir: “Hakîm b. Hızâm (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e şöy­le so­rar: “Ba­na, ca­hi­li­ye za­ma­nım­da iba­det ni­ye­tiy­le yap­tı­ğım iş­ler­den ha­ber ver. Be­nim için bun­lar­dan ötü­rü se­vap var mı­dır?” Hz. Pey­gam­ber ona şöy­le bu­yur­du: “Da­ha ön­ce­den iş­le­miş ol­du­ğun ha­yır­lar üze­ri­ne müs­lü­man ol­dun.” 122 Bu ko­nu­da sağ­lam gö­rüş şu­dur: Mün­kir kim­se sa­da­ka ver­mek ve­ya ak­ra­ba­ya iyi­lik­te bu­lun­mak gi­bi iyi­lik­ler yap­sa, son­ra da müs­lü­man ol­sa ve müs­lü­man ola­rak öl­se, bun­la­rın hep­si­nin se­va­bı ken­di­si için ya­zı­lır.123

2) Bülûğ ça­ğı­na gir­miş ol­mak: He­nüz er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­ma­mış bu­lu­nan ço­cuk­la­ra na­maz farz de­ğil­dir. Çün­kü Al­lah'ın el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Üç ki­şi­den ka­lem kal­dı­rıl­mış­tır: İyi­le­şin­ce­ye ka­dar akıl has­ta­sın­dan, uya­nın­ca­ya ka­dar uy­ku­da bu­lu­nan­dan, er­gin­lik ça­ğı­na gi­rin­ce­ye ka­dar ço­cuk­tan.”124 Ancak na­ma­za alış­tır­mak için ye­di ya­şın­dan iti­ba­ren er­kek ve­ya kız ço­cuk­la­rı­na na­maz kıl­ma­la­rı em­re­di­lir.

Ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­ru­lur:

“Ye­di ya­şın­da ço­cuk­la­rı­nı­za na­maz kıl­ma­yı em­re­din. On ya­şın­da na­maz kıl­maz­lar­sa, on­la­rı ha­fif­çe te'dîb edin ve ya­tak­la­rı­nı ayı­rın.” 125

Bu ha­dis­te­ki emir, ço­cu­ğun ken­di­si­ne de­ğil ve­li­si­ne­dir. Ni­te­kim Kur'an-ı Kerîm'de şöy­le bu­yu­ru­lur:

“Ai­le­ne na­ma­zı em­ret ve bu­nun üze­ri­ne sab­ret,de­vam et.” 126 “Ey iman eden­ler! Ken­di­ni­zi ve ai­le­ni­zi ce­hen­nem ate­şin­den ko­ru­yun” 127

3) Akıl­lı ol­mak: Akıl İslâmî yü­küm­lü­lük­le­rin da­ya­na­ğı­dır. Bu yüz­den Hanbelîler dı­şın­da ço­ğun­luk fa­kih­le­re gö­re, akıl has­ta­sı­na na­maz farz de­ğildir. Yu­ka­rı­da ge­çen ha­dis-i şe­rif­te; “İyi­le­şin­ce­ye ka­dar akıl has­ta­sın­dan... ka­lem kal­dı­rıl­mış­tır” bu­yu­rul­muş­tur.

Uy­ku ha­lin­de na­maz kıl­ma­yan kim­se­le­re bu na­maz­la­rı ka­za et­mek farz­dır. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir na­ma­zı uy­ku ve­ya unut­ma se­be­biy­le vak­tin­de kı­la­ma­yan kim­se, onu ha­tır­la­dı­ğı za­man kıl­sın.”128 Sarhoş olan kim­se­le­re, kıl­ma­dık­la­rı na­ma­zı ka­za et­mek farz­dır.

Ay­ha­li gö­ren ve­ya lo­hu­sa olan ka­dın­la­rın bu sü­re için­de­ki na­maz­la­rı dü­şer. Bun­la­rı da­ha son­ra ka­za et­me­le­ri ge­rek­mez. Hat­ta lo­hu­sa­lık hâli; darp, ilâç ve ben­ze­ri se­bep­ler­le mey­da­na gel­se de hü­küm de­ğiş­mez.

Na­ma­zın farz ol­ma­sı­na en­gel teş­kil eden yaş kü­çük­lü­ğü, akıl has­ta­lı­ğı, ay­ba­şı hâli ve lo­hu­sa­lık gi­bi özür­ler bir na­maz vak­ti­nin için­de or­ta­dan kalk­sa, te­miz­len­dik­ten son­ra bu na­ma­zın kı­lın­ma­sı ge­re­kir. An­cak akıl has­ta­lı­ğı, ayba­şı hâli ve­ya lo­hu­sa­lık gi­bi özür­ler, bir na­maz vak­tin­de, na­maz kı­la­cak ka­dar bir sü­re geç­tik­ten son­ra or­ta­ya çık­sa, bu na­maz o kim­se­ye farz ol­maz. Çün­kü na­ma­zın farz ol­ma se­be­bi, na­ma­zın eda­sı­nın bi­ti­şik ol­du­ğu va­kit­tir. Ki­şi na­ma­zı­nı ilk cüz­de eda et­mez­se, bir farz na­maz sı­ğa­cak ka­dar olan son cüz­de eda­sı ar­tık ke­sin­leş­miş olur. Çün­kü bu va­kit farz­lı­ğın se­be­bi­dir. Son cüz­de özür or­ta­ya çı­kın­ca da farz düş­müş olur. Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re ise, bu özür­ler na­maz vak­ti için­de mey­da­na ge­lir­se, eğer vak­tin ba­şın­da te­miz­lik­le bir­lik­te na­maz kı­la­cak ka­dar bir sü­re geç­miş­se, bu na­ma­zın ka­za­sı ge­re­kir.129

 

   B - Na­ma­zın Şart­la­rı:

Na­ma­zın farz­la­rı on iki­dir. Bun­lar­dan al­tı­sı da­ha na­ma­za baş­la­ma­dan bu­lun­ma­sı ge­re­ken farz­lar olup şun­lar­dır: 1) Ha­des­ten te­miz­len­me, 2) Ne­ca­set­ten te­miz­len­me, 3) Av­ret ye­ri­ni ört­mek, 4) Kıb­le­ye yö­nel­mek, 5) Va­kit, 6) Ni­yet. Bun­la­ra, “na­ma­zın şart­la­rı” de­nir.

Di­ğer al­tı­sı da na­ma­za baş­la­dık­tan son­ra bu­lun­ma­sı ge­re­ken farz­lar olup şun­lar­dır: 1)İf­ti­tah tek­bi­ri, 2) Kı­yam, 3) Kı­ra­at, 4) Rukû, 5) Sücûd, 6) Son otu­ruş “et-Tehiyyâtü”yü oku­ya­cak ka­dar bir sü­re otur­mak. Bun­la­ra da “na­ma­zın rü­kün­le­ri” de­nir. Bun­lar­dan baş­ka ta’dil-i erkân ve na­maz­dan ken­di is­te­ği ile çık­mak gi­bi baş­ka rü­kün­ler de var­dır. İle­ri­de bun­la­rı açık­la­ya­ca­ğız.

Bu­ra­da ön­ce na­ma­zın şart­la­rı üze­rin­de du­ra­ca­ğız:

 

   1) Ha­des­ten Te­miz­len­me:

Ab­dest­siz­lik, cü­nüp­lük, ha­yız ve­ya lo­hu­sa hal­le­rin­de bu­lun­ma­ya “ha­des hâli” de­nir. Ab­dest­siz­lik kü­çük ha­des, di­ğer­le­ri bü­yük ha­des­tir. Kü­çük ve­ya bü­yük ha­des­den te­miz­len­mek ab­dest al­mak, yı­kan­mak ve­ya te­yem­müm et­mek­le olur. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­ru­yor: “Ey iman eden­ler! Na­ma­za kalk­tı­ğı­nız za­man yüz­le­ri­ni­zi, dir­sek­ler­le bir­lik­te el­le­ri­ni­zi yı­ka­yın. Ba­şı­nı­zın bir bö­lü­mü­nü mes­he­din. To­puk­lar­la bir­lik­te ayak­la­rı­nı­zı da (yı­ka­yın). Eğer cü­nüp ise­niz iyi­ce te­miz­le­nin.” 130

Hz. Pey­gam­ber de şöy­le bu­yur­muş­tur:“Siz­den bi­ri ab­dest boz­du­ğu za­man,ab­dest al­ma­dı­ğı sü­re­ce Al­la­hu te­a­la onun na­ma­zı­nı ka­bul et­mez.”131 “Allah Teâlâ te­miz­len­mek­si­zin hiç bir na­ma­zı ka­bul et­mez.” 132

Farz, va­cip, sün­net ve­ya nâfile tam na­maz ve­ya tilâvet ya­hut şü­kür sec­de­si gi­bi ek­sik na­maz için ha­des­ten te­miz­len­miş ol­mak şart­tır. Ab­dest­siz kı­lı­na­cak bir na­maz sa­hih ol­maz.

Na­maz kı­lar­ken her­han­gi bir se­bep­le ab­dest bo­zul­sa, na­maz da bo­zul­muş olur. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Siz­den bi­ri, na­maz­da yel­len­di­ği za­man, na­maz­dan ay­rı­lıp ab­dest al­sın ve na­ma­zı­nı ia­de et­sin.” 133

Ha­des­ten te­miz­len­me, na­ma­zın di­ğer şart­la­rı gi­bi sıh­hat şart­la­rın­dan­dır.134

2) Ne­ca­set­ten Te­miz­len­me:

Na­maz­dan ön­ce be­den­de son­ra, el­bi­se­de ve­ya na­maz kı­lı­na­cak yer­de bu­lu­nan pis­li­ği te­miz­le­mek ge­re­kir. Bu te­miz­lik na­ma­zın ge­çer­li ol­ma­sı için ön şart­tır. El­bi­se­de ve na­maz kı­lı­nan yer­de, ayak, el ve diz­ler ile sağ­lam gö­rü­şe gö­re al­nın ko­nu­la­ca­ğı yer­de dört gram­dan (1 mis­kal) faz­la in­san dış­kı­sı gi­bi ka­tı ya­hut avuç için­den da­ha ge­niş ala­na ya­yı­lan in­san si­di­ği ve­ya şa­rap gi­bi sı­vı pis­li­ğin bu­lun­ma­sı na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel teş­kil eder. Eti ye­nen hay­van­la­rın ve­ya at­la­rın si­di­ği ve dış­kı­sı ise bu­laş­tı­ğı be­de­nin ve­ya el­bi­se­nin dört­te bir bö­lü­ğün­den az mik­ta­rı na­ma­za en­gel ol­maz, af­fe­dil­miş sa­yı­lır. Bun­dan faz­la­sı i­se, te­miz­le­me­ye güç ye­tin­ce na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel olur.

Al­lah Teâlâ; “El­bi­se­ni te­miz­le” 135 buyurmuştur. İbn Sîrin, bu te­miz­le­me­nin el­bi­se­de­ki pis­li­ği su ile te­miz­le­mek ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber Fâtıma bin­ti Ebî Hu­beyş (r. anhâ)’nın özür ka­nı­nın (istihâza) hük­mü­nü sor­ma­sı üze­ri­ne şu ce­va­bı ver­miş­tir: “Bu, ka­na­ma ya­pan bir da­mar­dır. Ay­ba­şı de­ğil­dir. Âdet za­ma­nın gel­di­ğin­de, na­ma­zı bı­rak. Âdetin ka­dar bir sü­re geç­tik­ten son­ra ka­nı­nı yı­ka, gus­let ve na­maz kıl.” 136 Mes­cid’in için­de kü­çük ab­dest bo­zan bedevî için Rasûlullah (s.a.s); “Bu bedevînin işe­di­ği ye­re ko­va ile su dö­kün.” 137 bu­yur­muş­tur. Yu­ka­rı­da­ki âyet el­bi­se­yi te­miz­le­me­nin, ilk ha­dis be­de­ni, ikin­ci ha­dis ise na­maz kı­lı­na­cak ye­ri te­miz­le­me­nin farz ol­du­ğu­na delâlet eder.

 

   3) Av­ret Ye­ri­ni Ört­mek:

Av­ret, söz­lük­te; ek­sik­lik, ku­sur, düş­ma­nın sız­ma­sın­dan kor­ku­lan za­yıf mev­zi, ör­tül­me­si ge­re­ken yer ve ka­dın gi­bi an­lam­la­ra ge­lir. Şer’î bir te­rim ola­rak; ba­kıl­ma­sı ha­ram, ör­tül­me­si farz olan uzuv­la­ra “av­ret ye­ri” de­nir. Hanefîlere gö­re, in­san­la­rın hu­zu­run­da av­ret ye­ri­nin ör­tül­me­si ic­ma ile farz­dır. Sağ­lam olan gö­rü­şe gö­re, ten­ha­da ört­mek de farz­dır. Bir kim­se ka­ran­lık bir ev­de bi­le ol­sa, te­miz el­bi­se­si bu­lun­du­ğu hal­de çıp­lak ola­rak na­maz kıl­sa, bu na­maz sa­hih ol­maz.138

Yı­kan­ma, tabiî ih­ti­yaç, ta­ha­ret­len­me gi­bi hâcetler dı­şın­da, ten­ha bir yer­de de bu­lu­nul­sa, na­maz­da ve­ya na­maz dı­şın­da av­ret yer­le­ri­nin ör­tül­me­si farz­dır. Bu­nun de­li­li Ki­tap ve Sün­net­tir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur:“Ey Âdemoğulları! Her mes­ci­de ge­li­şi­niz­de gü­zel el­bi­se­le­ri­ni­zi gi­ye­rek ge­lin.”139 İbn Abbâs (r.a)’a gö­re; bun­dan kas­te­di­len na­maz­da gi­yi­len te­miz el­bi­se­ler­dir.

Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yu­rur: “Al­lah Teâlâ bülûğa er­miş ka­dı­nın na­ma­zı­nı ba­şör­tü­süz ka­bul et­mez.” 140 “Ey Esmâ! Ka­dın bü­luğ ça­ğı­na ula­şın­ca, onu şu ve şu uzuv­la­rın­dan baş­ka­sı­nın gö­rün­me­si helâl ve ca­iz ol­maz. Hz. Pey­gam­ber bu söz­le­ri söy­ler­ken el­le­ri ile yü­zü­ne işa­ret et­miş­ti.” 141

Er­kek­le­rin av­ret ye­ri sa­yı­lan uzuv­la­rı; gö­bek­le­ri al­tın­dan diz­le­ri al­tı­na ka­dar olan kı­sım­dır. Sağ­lam gö­rü­şe gö­re diz ka­pa­ğı da uy­luk­tan olup av­ret ye­ri sa­yı­lır. De­lil, Hz. Pey­gam­ber’in şu ha­di­si­dir: “Er­ke­ğin av­ret ye­ri, gö­be­ği ile diz ka­pa­ğı ara­sı­dır.”, “gö­be­ğin aşa­ğı­sı diz ka­pak­la­rı­nı ge­çin­ce­ye ka­dar olan kı­sım­dır.” 142 Baş­ka bir de­lil de Dârekutnî’de ri­va­yet edi­len “Diz ka­pa­ğı av­ret yer­le­rin­den­dir” 143  an­la­mın­da­ki za­yıf ha­dis­tir.

Hür ka­dın­la­rın yüz­le­riy­le el­le­rin­den baş­ka sar­kan saç­la­rı da­hil bü­tün be­den­le­ri av­ret­tir. Yüz­le­riy­le el­le­ri ise na­maz­da da bir fit­ne kor­ku­su bu­lun­ma­dık­ça na­maz dı­şın­da da av­ret de­ğil­dir. Ayak­la­rı ko­nu­sun­da ise gö­rüş ay­rı­lı­ğı var­dır. Da­ha sağ­lam gö­rü­len gö­rü­şe gö­re, ayak­la­rı da av­ret de­ğil­dir. Çün­kü ayak­lar­la yol­da yü­rü­me zarûreti var­dır. Özel­lik­le bun­la­rı ört­mek yok­sul­lar için güç­tür. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re, hür ka­dı­nın na­ma­zı, aya­ğı­nın dört­te bi­ri nis­be­tin­de açık bu­lun­ma­sıy­la bo­zu­lur, di­ğer bir gö­rü­şe gö­re ise, ayak­la­rı na­ma­za gö­re av­ret ye­ri sa­yıl­maz­sa da na­maz dı­şın­da av­ret ye­ri sa­yı­lır. Bu gö­rüş ay­rı­lı­ğın­dan kur­tul­mak için ayak­la­rın ör­tül­me­si da­ha uy­gun gö­rül­müş­tür. Sağ­lam gö­rü­şe gö­re, hür ka­dın­la­rın kol­la­rı ile ku­lak­la­rı ve sa­lı­ve­ril­miş saç­la­rı da av­ret­tir.

Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ka­dın­lar, ken­di­li­ğin­den gö­rü­nen dı­şın­da, zi­net­le­ri­ni gös­ter­me­sin­ler.” 144 Bundan kas­te­di­len zi­net­le­rin ta­kıl­dı­ğı yer­ler­dir. Ka­dı­nın ken­di­li­ğin­den gö­rü­nen yer­le­ri ise el­ler ile yüz­dür. Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ka­dın av­ret­tir. Dı­şa­rı çık­tı­ğı za­man şey­tan ona gö­zü­nü di­ker.” 145 Di­ğer yan­dan Al­lah el­çi­si, Esmâ (r. anhâ)’ya bülûğ ça­ğın­dan son­ra; el ile yüz ve avuç­la­rı­na işa­ret ede­rek, bu yer­le­rin dı­şın­da­kı kı­sım­la­rın ör­tül­me­si­ni bil­dir­miş­tir.146 Hz. Âişe’den nak­le­di­len; “Al­lah Teâlâ bülûğ ça­ğı­na ula­şan ka­dı­nın na­ma­zı­nı ba­şör­tü­süz ka­bul et­mez.” 147 ha­di­si de, saç­la­rı ört­me kap­sa­mı­na al­mak­ta­dır.

Câriyelerin av­ret yer­le­ri, gö­bek­le­ri al­tın­dan diz­le­ri al­tı­na ka­dar olan kı­sım ile, ar­ka­la­rı ve ka­rın­la­rı­dır. Ca­ri­ye­ler, hür­ri­yet­ten yok­sun ve efen­di­le­ri­nin hiz­met­le­riy­le meş­gul ola­cak­la­rı için hak­la­rın­da da­ha çok ge­niş­lik ve ruh­sat gös­te­ril­miş­tir.

Av­ret yer­le­ri olan ön ve ar­ka uzuv­lar ile bu iki yer dı­şın­da­ki “ha­fif av­ret” sa­yı­lan, uzuv­lar­dan bi­ri­nin ta­ma­mı ve­ya en az dört­te bi­ri açık bu­lu­nur ve bu du­rum ka­yıt­sız ola­rak bir rü­kün eda ede­cek ka­dar de­vam eder­se na­maz bo­zu­lur. Çün­kü bir şe­yin dört­te bi­ri ta­ma­mı hük­mün­de­dir. Bun­dan da­ha azı­nın gö­rül­me­si ile na­maz bo­zul­maz. Meselâ; bir kim­se­nin kar­nı­nın ve­ya uy­lu­ğu­nun,  ma­kat ya­hut er­kek­lik or­ga­nı­nın ya­hut ha­ya­la­rı­nın, bir ka­dı­nın saç­la­rın­dan sar­kan kıs­mın, ya­hut ha­ya­la­rı­nın ya­hut cin­sel or­ga­nı­nın dört­te bi­ri, bir rü­kün eda ede­cek ka­dar açık ka­lır­sa na­maz bo­zu­lur. Eğer açık kal­ma sü­re­si bir rü­kün eda ede­cek sü­re­den az olur­sa na­maz bo­zul­maz. Dü­şen ba­şör­tü­sü­nün he­men ba­şa ko­nul­ma­sı gi­bi.148 Ba­zı fa­kih­le­re gö­re, but ile diz ka­pa­ğı bir uzuv sa­yı­lır. Bu du­rum­da, yal­nız diz ka­pa­ğı­nın açıl­ma­sıy­la na­maz bo­zul­maz. Çün­kü diz ka­pa­ğı, bir uz­vun dört­te bi­rin­den az­dır.

Bir uz­vun av­ret ol­ma­sı, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, baş­ka­la­rı­na gö­re­dir. Sa­hi­bi­ne gö­re de­ğil­dir. Baş­ka­la­rı ta­ra­fın­dan gö­rü­le­me­ye­cek bir şe­kil­de bu­lun­ma­sı ye­ter­li­dir. Bu yüz­den, bir kim­se na­maz kı­lar­ken ge­niş bu­lu­nan ya­ka­sın­dan ken­di av­ret ye­ri­ni gö­re­cek ol­sa, bu­nun­la na­ma­zı bo­zul­maz. Fa­kat baş­ka­sı gö­re­cek olur­sa bo­zu­lur.

Na­maz­da bir uz­vun döt­te bir­den faz­la­sı, na­maz kı­la­nın ken­di fi­i­li ile açıl­sa, bir rü­kün eda ede­cek ka­dar bir sü­re bek­le­me­ğe ge­rek ol­mak­sı­zın der­hal na­maz bo­zu­lur. Ka­dı­nın ba­şör­tü­sü­nü na­maz­da iken ken­di­si­nin çı­kar­ma­sı gi­bi. Bu du­rum­da ba­şör­tü­sü­nü ye­ni­den ört­se de na­ma­zı ge­çer­li­lik ka­zan­maz.

Av­ret sa­yı­lan uzuv­la­rın bi­rer par­ça­sı açıl­sa, açı­lan yer­le­rin top­la­mı, en kü­çük bir av­ret uz­vu­nun en az dört­te bi­ri­ne eşit ol­sa ve açık­lık sü­re­si bir rük­nü eda ede­cek ka­dar de­vam et­se na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel olur.

Cil­din ren­gi­ni gös­te­re­cek de­re­ce­de in­ce olan el­bi­se ile av­ret ye­ri ör­tül­müş sa­yıl­maz. Bu yüz­den de­ri­nin ren­gi­ni bel­li ede­cek şe­kil­de bu­lu­nan, do­la­yı­sıy­la de­ri­nin be­yaz­lı­ğı ve­ya kır­mı­zı­lı­ğı bel­li olan el­bi­se ile na­maz sa­hih ol­maz. Çün­kü bu­nun­la ör­tün­me ger­çek­leş­me­mek­te­dir. Eğer el­bi­se ka­lın ol­mak­la bir­lik­te uz­vu bel­li eder­se ve hac­mi or­ta­ya ko­yar­sa -bu, zem­me­dil­miş ol­mak­la bir­lik­te- na­maz sa­hih olur. Çün­kü bun­dan ka­çın­mak müm­kün de­ğil­dir.

Şâfiîlere gö­re, vü­cut hat­la­rı­nı bel­li eden böy­le bir dar el­bi­sey­le na­maz kıl­mak ka­dın­lar için mek­ruh­tur, er­kek­le­rin de böy­le bir giy­si­yi ter­ket­me­si da­ha uy­gun­dur.

Av­ret ye­ri­ni ör­te­cek bir şey bu­la­ma­yan kim­se otu­ra­rak ve ayak­la­rı­nı kıb­le ta­ra­fı­na uza­ta­rak îmâ ile na­ma­zı­nı kı­lar, fa­zi­let­li olan bu­dur. Çün­kü bu du­rum­da faz­la­ca ka­pa­lı bu­lu­nur. Av­ret ye­ri­nin bir bö­lü­mü­nü ör­te­cek bir şey  bu­lu­nur­sa, ön­ce galîz av­ret sa­yı­lan ön ve ar­ka ta­raf­lar ör­tü­lür, son­ra er­kek­ler­de but­lar, da­ha son­ra diz­ler ör­tü­lür. Ka­dın­lar­da ise, but­lar­dan son­ra ka­rınlar, ar­ka­lar ve da­ha son­ra diz­ler ve sı­ra­sıy­la di­ğer uzuv­lar ör­tü­lür.149

 

   4) Kıb­le­ye Yö­nel­mek:

Na­ma­zı kıb­le­ye doğ­ru yö­ne­le­rek kıl­mak şart­tır. Mek­ke dö­ne­min­de ve Me­di­ne dö­ne­mi­nin ilk gün­le­rin­de müs­lü­man­la­rın kıb­le­si Ku­düs’te­ki Mes­cid-i Aksâ idi. Me­di­ne dö­ne­min­de inen şu âyet-i ke­ri­me ile kıb­le, Mek­ke’de­ki Ka’be-i Mu­az­za­ma’ya çev­ril­di.: “Yü­zü­nü Mes­cid-i Ha­ram ta­ra­fı­na çe­vir. Siz de ol­du­ğu­nuz yer­de, yü­zü­nü­zü onun ta­ra­fı­na dön­dü­rü­nüz.” 150 Ka’be, Mek­ke’de­ki bi­li­nen bi­na­dan ibâret de­ğil­dir. Bel­ki bu bi­na­nın ye­ri­ni ifa­de eder. Ni­te­kim bu kut­sal ye­rin gök­le­re ka­dar üst ta­ra­fı ve top­ra­ğın de­rin­lik­le­ri­ne ka­dar alt ta­ra­fı kıb­le yö­nü­dür. Bu yüz­den Ka’be-i Mu­az­za­ma’nın ya­nın­da ve­ya için­de bu­lu­nan­lar, bu­nun her han­gi bir ta­ra­fı­na yö­ne­le­rek na­maz­la­rı­nı kı­la­bi­lir­ler. Ce­ma­at­le na­maz­da ima­mın önü­ne geç­me­mek şar­tıy­la, ce­ma­at Kâbe’nin çev­re­sin­de hal­ka olur ve hep­si imam­la bir­lik­te na­maz kı­lar­lar.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in Mek­ke fet­he­dil­di­ği gün Kâbe’ye bir ke­re gi­rip için­de na­maz kıl­dı­ğı nak­le­di­lir. Ab­dul­lah b. Ömer, Bilâl (r.a)’e, Al­lah el­çi­si­nin Kâ’be’ye gir­di­ği za­man na­maz kı­lıp kıl­ma­dı­ğı­nı sor­muş, Bilâl şu ce­va­bı ver­miş­tir: “Evet Kâbe’ye gi­rin­ce sol ta­raf­ta­ki iki di­rek ara­sın­da na­maz kıl­dık­tan son­ra çık­tı ve Kâbe’nin yö­nü­ne doğ­ru iki rek’at na­maz kıl­dı.” 151

Kıb­le­den baş­ka ta­ra­fa yö­ne­le­rek kı­lı­na­cak farz, nâfile ve­ya ce­na­ze na­ma­zı ile tilâvet sec­de­sin­den hiç­bi­ri­si ca­iz ol­maz. Na­maz­da özür­süz ola­rak kas­ten kıb­le­den baş­ka ta­ra­fa yö­nel­mek küf­rü ge­rek­ti­rir.

İslâm bil­gin­le­ri Kâbe’yi gö­ren her­ke­sin, Kâbe’nin biz­zat ken­di­si­ne yö­nel­me­si­nin farz ol­du­ğun­da it­ti­fak et­miş­ler­dir. Hat­ta Hanbelîlere gö­re, Mek­ke­li­le­rin ara­da bir du­var en­ge­li bu­lun­sa bi­le, Kâbe’nin ken­di­si­ne yö­nel­me­si şart­tır.

   Kâbe-i Mu­az­za­ma’dan uzak­ta bu­lu­nan­la­rın tam Kâbe’ye yö­ne­le­rek na­maz kıl­ma­la­rı farz de­ğil­dir, bel­ki Kâbe ta­ra­fı­na yö­nel­me­le­ri farz olup, bu yeter­li­dir.152 Hz. Pey­gam­ber, “Do­ğu ile ba­tı ara­sı kıb­le­dir” 153 bu­yur­muş­tur. Eğer kıb­le­de Kâbe’nin ken­di­si­ne isa­bet et­tir­mek farz ol­say­dı, bir mes­cit­te uzun bir sa­fın sa­de­ce Kâbe’nin hi­za­sı­na rast­la­yan kı­sım­da­ki ce­ma­a­tin na­maz­la­rı­nın sa­hih ol­ma­sı, di­ğer­le­ri­nin ise sa­hih ol­ma­ma­sı ge­re­kir­di.

İmam Şâfiî’ye gö­re ise, Mek­ke’de bu­lun­ma­yan kim­se­ye, kıb­le­yi Kâbe’nin ken­di­si­ne isa­bet et­tir­mek farz­dır. Çün­kü âyette; “Ne­re­de bu­lu­nur­sa­nız, yü­zü­nü­zü Kâbe’nin yö­nü­ne doğ­ru yö­nel­tin.” 154 bu­yu­ru­lur. Bu âyet, Kâbe’nin ken­di­si­ne yö­nel­me­yi ge­rek­li kıl­mak­ta­dır.155

Kıb­le’nin han­gi ta­raf­ta bu­lun­du­ğun­da şüp­he eden kim­se, so­ra­cak bi­ri­si­ni de bu­lu­maz­sa, çev­re şart­la­rı­na gö­re kıb­le­yi be­lir­le­me­ye ça­lı­şır ve ka­na­at et­ti­ği ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kı­lar. Kıb­le hak­kın­da bil­gi­si olan kim­se­yi bu­lan ki­şi onun ver­di­ği ha­be­re uyar. Çün­kü baş­ka­sı­nın ver­di­ği ha­ber, ic­ti­hat et­mek­ten da­ha kuv­vet­li­dir.

Kıb­le­yi araş­tır­ma­nın farz olu­şu şu de­li­le da­ya­nır. Âmir b. Rabîa (r.a) şöy­le der: “Ka­ran­lık bir ge­ce­de Rasûlullah (s.a.s) ile be­ra­ber­dik. Kıb­le­nin han­gi yön­de ol­du­ğu­nu tes­pit ede­me­dik. Her bi­ri­miz ken­di çev­re­sin­de bir yö­ne doğ­ru na­ma­zı­mı­zı kıl­dık. Sa­bah olun­ca du­ru­mu Hz. Pey­gam­be­re ha­ber ver­dik. Bu­nun üze­ri­ne; “Do­ğu da ba­tı da Al­lah’ın­dır. Onun için ne­re­ye dö­ner­se­niz, Al­lah’ın yü­zü (kıb­le­si) ora­da­dır” âyeti in­di.156

Mes­cid­le­rin, ca­mi­le­rin mih­rap­la­rı Kâbe yö­nü­nü gös­ter­mek­te­dir. Es­ki­den kal­ma bir mih­rap olun­ca Kâbe yö­nü­nü araş­tır­ma­ya ge­rek kal­maz.

Na­maz için­de kıb­le ta­ra­fı­na dö­nü­lün­ce, Kâbe’ye ni­yet edil­me­si meselâ; “Dön­düm kıb­le­ye ve­ya Kâbe’ye” de­nil­me­si sağ­lam gö­rü­şe gö­re ge­rek­li de­ğil­dir. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re, Kâbe’ye ni­yet ge­re­kir.

Bir kim­se has­ta­lık se­be­biy­le kıb­le­ye dö­ne­me­di­ği ve ken­di­si­ni dön­dü­re­cek kim­se bu­lun­ma­dı­ğı ve­ya has­ta ol­ma­dı­ğı hal­de düş­man ve­ya yır­tı­cı hay­van kor­ku­su se­be­biy­le kıb­le­ye dö­ne­me­di­ği tak­dir­de, gü­cü yet­ti­ği ta­ra­fa doğ­ru na­ma­zı­nı kı­lar. Çün­kü yü­küm­lü­lük­ler gü­cün yet­me­siy­le sı­nır­lı­dır.

Yol­cu­nun, bi­nek üze­rin­de nâfile ve mü­ek­ked sün­net­le­ri kıl­ma­sı müm­kün ve ca­iz­dir. An­cak sa­bah na­ma­zı­nın sün­ne­ti bun­dan müs­tes­na­dır. Âmir b. Rebîa (r.a)’ın şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s)’ın bi­ne­ği üze­rin­de na­fi­le kı­lıp ba­şı ile ima et­ti­ği­ni, han­gi yö­ne yö­ne­lir­se o ta­ra­fa doğ­ru na­maz kıl­dı­ğı­nı gör­düm. Fa­kat Hz. Pey­gam­ber farz olan na­maz­lar­da bu­nu yap­maz­dı.”157 Has­ta­lık ve­ya bi­nek üze­rin­de ol­ma se­be­biy­le kıb­le­ye dö­ne­me­yen kimse­le­rin kıb­le­si bi­ne­ğin git­mek­te ol­du­ğu yön­dür. Böy­le bir kim­se ima ile na­ma­zı­nı kı­lar.

Farz na­maz­lar ile vi­tir ve adak na­maz­la­rı ve ce­na­ze na­ma­zı­nın bi­nek üze­rin­de özür­süz ola­rak kı­lın­ma­sı ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü bun­da bir güç­lük bu­lun­ma­mak­ta­dır.

Ye­rin ça­mu­run­dan do­la­yı bi­ne­ği üze­rin­de na­maz kı­lan kim­se, yol ar­ka­daş­la­rın­dan ay­rıl­mak kor­ku­su bu­lun­ma­yın­ca, bi­ne­ği dur­du­rup, kıb­le­ye yüz tu­ta­rak na­ma­zı­nı kı­lar. An­cak yer ça­mur­lu ol­ma­yıp da yal­nız ıs­lak ol­sa, hay­van üze­rin­de farz na­maz kı­lı­na­maz, yol ar­ka­daş­la­rın­dan ay­rıl­mak gi­bi bir teh­li­ke ol­ma­dık­ça ye­re inil­me­si ge­re­kir. Na­maz, hay­va­nın üze­rin­de bir özür se­be­biy­le kı­lın­dı­ğı tak­dir­de, gü­cü ye­ten ta­ra­fa yö­ne­le­rek kı­lı­na­bi­lir. Fa­kat kıb­le yö­nü­ne doğ­ru yü­rü­yen bir hay­va­nın üze­rin­de­ki kim­se­nin na­ma­zı, o hay­va­nın kıb­le yö­nün­den bir rü­kün edâ ede­cek ka­dar dön­me­siy­le bo­zu­lur.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he edip de, ya­nın­da so­ra­cak bi­ri bu­lun­ma­yan kim­se araş­tır­ma­da (ta­har­ri) bu­lu­nur. De­lil, emâre, yıl­dız ve rüzgâra ba­ka­rak kıb­le­yi ta­yi­ne ça­lı­şır. Ka­na­at ge­tir­di­ği bir yö­ne doğ­ru na­ma­zı­nı kı­lar. Na­ma­zı bi­tir­dik­ten son­ra, kıb­le yö­nün­de ya­nıl­dı­ğı­nı an­la­sa da, ar­tık o na­ma­zı ia­de et­me­si ge­rek­mez. Fa­kat da­ha na­maz için­de iken, kıb­le yö­nü­nü an­la­sa, o yö­ne dö­ner, na­ma­zı­nı ta­mam­lar. Ye­ni­den kıl­ma­sı ge­rek­mez. Bu şüp­he; şe­hir için­de kır­sal ke­sim­de, gün­düz ve­ya ka­ran­lık ge­ce­de ol­sun hü­küm de­ğiş­mez. Böy­le bir kim­se­nin ka­pı ka­pı do­la­şa­rak kıb­le yö­nü­nü sor­ma­sı ge­rek­mez.

Bir kim­se kıb­le yö­nün­de şüp­he et­se, ya­nın­da kıb­le yö­nü­nü bi­len bi­ri­si ol­du­ğu hal­de, ona sor­mak­sı­zın ken­di araş­tır­ma­sı­na gö­re bir ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kıl­sa, kıb­le yö­nü­ne isa­bet et­miş­se na­ma­zı sa­hih olur. Kıb­le yö­nü­ne isa­bet et­me­miş­se sa­hih ol­maz. Göz­le­ri gör­me­yen kim­se hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he eden kim­se araş­tır­ma yap­mak­sı­zın na­ma­za baş­la­yıp, na­maz sı­ra­sın­da kıb­le­ye isa­bet et­miş ol­du­ğu­nu an­la­sa bi­le na­ma­zı­nı ia­de eder. Çün­kü tam ka­na­at üze­re kı­la­ca­ğı ge­ri ka­lan rek’at­le­ri, şüp­he­li ola­rak kıl­dı­ğı rek’at­ler üze­ri­ne bi­na edi­le­mez. An­cak na­ma­zı­nı bi­tir­dik­ten son­ra an­lar­sa ia­de ge­rek­mez. Çün­kü hep­si bir hal­de kı­lın­mış olur. İmam Ebû Yu­suf’a gö­re her iki du­rum­da da ia­de ge­rek­mez.

Kıb­le yö­nün­de şüp­he edip, araş­tı­ran kim­se, ka­na­a­ti­nin ak­si bir ta­ra­fa yö­ne­le­rek na­ma­zı­nı kıl­sa sa­hih ol­maz. Bu du­rum­da kıb­le­ye isa­bet et­miş ol­sa bi­le na­ma­zı ia­de et­me­si ge­re­kir. İmam Ebû Yu­suf’a gö­re, isa­bet et­miş ise ar­tık ia­de ge­rek­mez.

Kıb­le­nin yö­nü ko­nu­sun­da fark­lı gö­rüş­te olan kim­se­ler, na­maz­la­rı­nı tek ba­şı­na kı­lar­lar. Çün­kü ce­ma­at­le kıl­dık­la­rı tak­dir­de, ima­ma ak­si ka­na­at­te bu­lu­na­nın na­ma­zı sa­hih ol­maz.

Ge­mi için­de na­maz kı­lan kim­se, gü­cü ye­ter­se kıb­le­ye doğ­ru yö­ne­lir, ge­mi­nin yö­nü de­ği­şir­se na­maz kı­lan da yö­nü­nü kıb­le­ye çe­vi­rir. An­cak baş­lan­gıç­ta araş­tır­ma ile kıb­le be­lir­len­dik­ten son­ra, na­maz­da ge­mi­nin ha­re­ket­le­ri­ni iz­le­me imkânı ol­ma­sa, na­ma­zı­nı ilk dur­du­ğu kıb­le yö­nü­ne doğ­ru ta­mam­lar.

Mes­cit­te na­maz kı­lar­ken, ab­des­ti­nin bo­zul­du­ğu zan­nı ile kıb­le­den ay­rıl­sa, da­ha son­ra ab­des­ti­nin bo­zul­ma­dı­ğı­nı an­la­sa, Ebû Hanîfe’ye gö­re na­ma­zı bo­zul­muş ol­maz. An­cak mes­cit­ten çık­mış olur­sa, özür­süz ola­rak mekân de­ği­şik­li­ği ne­de­niy­le na­ma­zı bo­zul­muş olur.

Nâfile na­maz­lar ise şe­hir dı­şın­da, bir özür bu­lun­ma­sa da hay­van üze­rin­de is­te­ni­len yö­ne doğ­ru kı­lı­na­bi­lir. Ebû Yu­suf’a gö­re nâfile na­maz şe­hir için­de de ke­ra­het­siz ola­rak hay­van üze­rin­de bu şe­kil­de kı­lı­na­bi­lir. İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, şe­hir için­de bu şe­kil­de is­te­ni­len yö­ne doğ­ru kı­lın­ma­sın­da kerâhet var­dır. Şe­hir dı­şın­dan mak­sat, yol­cu­nun na­ma­zı­nı iki rek’at kıl­ma­ya baş­la­ya­ca­ğı yer­den iba­ret­tir.

Gü­nü­müz­de hay­van­la­rın ye­ri­ni na­kil araç­la­rı al­mış­tır. Bu hü­küm­ler na­kil araç­la­rın­da yol­cu­luk yap­mak­ta olan­lar için de ge­çer­li­dir.158

So­nuç ola­rak müs­lü­man­la­rın bü­tün na­maz­lar­da, yer­yü­zü­nün en es­ki ve en kut­sal ma­be­di olan Kâbe-i Mu­az­za­ma’ya yö­nel­me­le­ri, ara­la­rın­da­ki bir­li­ğin, ni­zam ve in­ti­za­mın, or­tak iba­det neş­ve­si­nin ifa­de­si­dir.

 

   5) Va­kit:

Farz na­maz­lar ile bun­la­rın sün­net­le­ri, vi­tir na­ma­zı, te­ra­vih ve bay­ram na­maz­la­rı için va­kit de şart­tır. Farz na­maz­lar; sa­bah, öğ­le, ikin­di, ak­şam, yat­sı na­maz­la­rı­dır. Cu­ma na­ma­zı da öğ­le na­ma­zı ye­ri­ne ge­çer. Bu na­maz­la­rın mu­ay­yen olan va­kit­le­ri­ni bil­mek ve bu va­kit için­de bu na­maz­la­rı kıl­mak ge­re­kir. Vak­tin­den ön­ce kı­lı­na­cak farz na­maz sa­hih ol­ma­dı­ğı gi­bi, vak­tin­den son­ra­ya bı­ra­kı­lan na­maz da ka­za­ya kal­mış olur. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yur­muş­tur: “Şüp­he­siz na­maz, mü­min­ler üze­ri­ne va­kit ile be­lir­len­miş ola­rak farz kı­lın­mış­tır.” 159

Cebrail (a.s), Rasûlullah (s.a.s)’a beş va­kit farz na­maz­la­rın va­kit­le­ri­nin baş­lan­gıç ve so­nu­nu şöy­le be­lir­le­miş­tir: “Câbir b. Ab­dil­lah (r.a)’den rivâyete gö­re Cebrâil (a.s), Al­lah’ın Rasûlüne ge­le­rek: “Kalk na­maz kıl” de­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber gü­neş ba­tı­ya mey­let­ti­ği za­man öğ­le na­ma­zı­nı kıl­mış­tır. Son­ra Cebrâil yi­ne ikin­di vak­tin­de ge­le­rek: “Kalk na­maz kıl” de­di. Hz. Pey­gam­ber de kal­kıp ikin­di na­ma­zı­nı kıl­dı. Son­ra ak­şam vak­tin­de ge­lip: “Kalk na­maz kıl” de­miş, o da gü­neş ba­tın­ca ak­şam na­ma­zı­nı kıl­mış­tır. Son­ra yat­sı vak­tin­de ge­lip: “Kalk na­maz kıl” de­miş ve Hz. Pey­gam­ber ay­dın­lık kay­bo­lun­ca yat­sı na­ma­zı­nı kıl­mış­tır. Son­ra Ceb­ra­il a.s. sa­bah vak­tin­de ge­le­rek: “Kalk na­maz kıl de­miş. Hz. Pey­gam­ber de or­ta­lık ay­dın­lan­dı­ğın­da sa­bah na­ma­zı­nı kıl­mış­tır. Son­ra er­te­si gün öğ­le vak­tin­de ge­le­rek: “Kalk na­maz kıl” de­di. Hz. Pey­gam­ber de kal­kıp öğ­le na­ma­zı­nı her şe­yin göl­ge­si bir mis­li uza­dı­ğı za­man kıl­dı. Son­ra ikin­di vak­tin­de ge­lip; “kalk na­maz kıl” de­di. O da ikin­di na­ma­zı­nı her şe­yin göl­ge­si iki mis­li uza­dı­ğı za­man kıl­dı. Son­ra ak­şam­le­yin ay­nı va­kit­te gel­di ve bir ön­ce­ki gü­nün vak­tin­de kıl­dır­dı. Son­ra yat­sı vak­tin­de ge­ce­nin ya­rı­sı geç­tik­ten son­ra ya­hut ge­ce­nin üç­te bi­ri geç­tik­ten son­ra gel­di ve Hz. Pey­gam­ber yat­sı na­ma­zı­nı kıl­dı. Son­ra or­ta­lık iyi­ce ay­dın­lan­dı­ğı za­man gel­di ve: “Kalk na­maz kıl” de­di, o da sa­bah na­ma­zı­nı kıl­dı. Son­ra Ceb­ra­il a.s. şöy­le de­di: “Bu iki vak­tin ara­sı sa­bah vak­ti­dir.” 160

Buhârî, bu ha­di­sin va­kit­ler ko­nu­sun­da en sağ­lam ha­dis ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Ha­dis-i şe­rif, ak­şam na­maz­la­rı dı­şın­da­ki na­maz­la­rın iki vak­ti ol­du­ğu­na delâlet et­mek­te­dir.

Öğ­le na­ma­zı­nın vak­ti­nin baş­lan­gı­cı gü­ne­şin ba­tı­ya mey­let­me­siy­le baş­la­dı­ğı­na gö­re, ze­val sü­re­si­nin be­lir­len­me­si ge­re­kir. İslâm’da gün; şer’î ve örfî di­ye iki­ye ay­rı­lır. “Şer’î gün”; ikin­ci fe­cir­den gü­ne­şin bat­ma­sı­na ka­dar olan sü­re­dir. “Örfî gün” ise; gü­ne­şin d4oğuşu ile ba­tı­şı ara­sın­da­ki sü­re­dir.

Ze­val vak­ti­nin ne ka­dar sü­re­yi kap­sa­dı­ğı ko­nu­sun­da iki gö­rüş var­dır. Bi­rin­ci gö­rü­şe gö­re, bu ko­nu­da örfî gün ge­çer­li olup, tam ze­val vak­ti­ne “istivâ vak­ti” de­nir. Bu, gü­ne­şin, her­ke­sin tam ba­şı üs­tün­de ol­du­ğu ve­ya o hi­za­ya gel­di­ği an­dır. İş­te kerâhet za­ma­nı da yal­nız bu an­dan iba­ret bu­lun­muş olur.

İkin­ci gö­rü­şe gö­re, bu ko­nu­da “şer'î gün” ge­çer­li­dir. Şer’î gün­de, “istivâ” vak­ti ze­val vak­tin­den bi­raz ön­ce be­lir­li ha­le ge­lir. Bu du­rum­da, ke­ra­het vak­ti de, bu istivâ vak­tin­den ön­ce, ze­val vak­ti­ne ka­dar olan sü­re­den iba­ret­tir. Meselâ; Ocak ayı­nın ilk gü­nü, ikin­ci fe­cir­le, gü­ne­şin bat­ma­sı ara­sın­da­ki şer’î gü­nün sü­re­si 11 sa­at 10 da­ki­ka ol­muş olur. Bu­ra­da­ki örfî gün de 9 sa­at 25 da­ki­ka­dır. Bu du­rum­da şer’î gü­nün ya­rı­sı, ya­ni is­ti­va za­ma­nı fe­cir­den 5 sa­at 35 da­ki­ka son­ra olup, gü­ne­şin doğ­ma­sın­dan 3 sa­at 50 da­ki­ka son­ra­ya rast­la­mış olur. Bu yüz­den şer’î gü­nün ya­rı­sı, ze­val vak­tin­den 52 da­ki­ka ön­ce ol­muş olur. İş­te bu 52 da­ki­ka­lık sü­re bir kerâhet za­ma­nı­dır. Har­zem fa­kih­le­ri­nin gö­rü­şü bu şe­kil­de­dir. (Mek­ruh va­kit­ler ko­nu­su­na bk.)

 

   6) Na­maz­la­ra Ait Ni­yet­ler:

Ni­yet et­mek na­ma­zın şart­la­rın­dan­dır. Ni­yet bir azim ve ke­sin bir ira­de­den iba­ret­tir. Kal­bin bir şe­ye ka­rar ver­me­si, bir işin ne için ya­pıl­dı­ğı­nı dü­şün­mek­si­zin bil­me­si de­mek­tir. Te­rim ola­rak ni­yet; Al­lah’a ya­kın ol­mak mak­sa­dı ile bir iba­de­ti yap­ma­ya kal­ben az­met­mek­tir. Na­maz ko­nu­sun­da ni­yet ise; Al­lah Teâlâ için ihlâsla na­maz kıl­ma­yı di­le­mek ve han­gi na­ma­zın kı­lı­na­ca­ğı­nı bil­mek­tir.

Bir amel­de gös­te­riş öğül­me ve­ya tak­dir top­la­ma ve ben­ze­ri şey­ler kas­te­dil­mek­si­zin yal­nız Al­lah’ın rı­za­sı­nın gö­ze­til­me­si ihlâs olup, iba­de­tin yal­nız Al­lah’a tah­sis edil­me­si­dir.

Na­maz­da ni­ye­tin farz ol­du­ğu ko­nu­sun­da İslâm âlimlerinin gö­rüş bir­li­ği var­dır. Bu­nun se­be­bi, iba­de­tin âdetten ay­rıl­ma­sı ve ihlâsın ger­çek­leş­me­si­dir. Bu da iba­de­ti yal­nız Al­lah’a tah­sis et­me­yi ge­rek­ti­rir. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Oy­sa on­lar, yal­nız di­ni ken­di­si­ne tah­sis ede­rek Al­lah’a iba­det et­mek­le em­ro­lun­du­lar.” 161 Şu ha­dis-i şe­rif bü­tün amel­le­rin de­ğe­ri­ni ni­ye­te bağ­la­mış­tır: “Amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir. Her­kes için ni­yet et­ti­ği şey var­dır.” 162 Hadisin vürûd se­be­bi şu­dur: Mek­ke’de ma­lı­nı mül­kü­nü bı­ra­ka­rak Me­di­ne’ye hic­ret eden mu­ha­cir­le­rin bü­yük ecir­le­re na­il ola­cak­la­rı bil­di­ri­lir­ken, iç­le­rin­den bi­ri­si, ev­len­mek is­te­di­ği ka­dı­nın da hic­ret et­me­si üze­ri­ne, sırf onun­la ev­le­ne­bil­mek için göç et­miş­ti. Onun hic­ret­ten el­de et­ti­ği, bu ka­dın­la ev­len­mek­ten iba­ret ol­muş­tu. Çün­kü hic­ret ni­ye­ti bu idi.

Ni­yet hâlis ol­ma­lı, ya­pı­la­cak bir iba­det şu­ur­lu bir hal­de ya­pıl­ma­lı­dır. Amel­de yal­nız Cenâb-ı Hakk’ın rı­za­sı gö­ze­til­me­li, gaf­let için­de bu­lun­ma­ma­lı­dır.

Ni­yet kal­be ait­tir. Bu­nun­la bir­lik­te, ni­ye­tin kalb ile ya­pı­lıp, dil ile söy­len­me­si da­ha uy­gun­dur. Meselâ; bir kim­se, baş­la­ya­ca­ğı bir na­ma­za kalb ile ni­yet edip, dil ile bir­şey söy­le­me­se, o na­ma­zı yi­ne ca­iz olur. An­cak, kalb ile ni­yet et­mek­le bir­lik­te; “Şu vak­tin farz ve­ya sün­net na­ma­zı­nı kıl­ma­ya ni­yet et­tim” de­me­si da­ha iyi­dir. Bu şe­kil­de ni­yet, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re müs­te­hap­tır. Çün­kü bu­ra­da, dil kal­be yar­dım­cı olur.

Farz na­maz­lar­da ve­ya vi­tir, tilâvet sec­de­si, adak na­ma­zı ve bay­ram na­maz­la­rı gi­bi va­cip bir na­maz­da, bun­la­rın be­lir­len­me­si ge­re­kir. Ni­te­kim na­maz­la­rı ka­za eder­ken de hem vak­tin hem de, ilk ve­ya son ka­za­ya ka­lan şek­lin­de gü­nün be­lir­len­me­si ge­rek­li­dir. Meselâ; “Bu­gün­kü sa­bah na­ma­zı­nın far­zı­na ve­ya cum’a na­ma­zı­na ve­ya vi­tir ya­hut bay­ram na­ma­zı­na” di­ye ni­yet edi­lir. Ge­nel an­lam­da “Farz na­ma­za” di­ye ni­yet et­mek ye­ter­li de­ğil­dir. Çün­kü bu­nun­la na­maz be­lir­len­miş ol­maz. Fa­kat va­kit için­de “bu vak­tin far­zı­nı kıl­ma­ya” di­ye ni­yet edil­me­si ye­ter­li olur. Rek’at­le­rin mik­ta­rı­nı zik­ret­mek ge­rek­mez. An­cak cum’a bun­dan müs­tes­na­dır. Onu vak­tin far­zı ni­ye­tiy­le kıl­mak ye­ter­li ol­maz. Çün­kü asıl, va­kit cum’anın de­ğil, öğ­le na­ma­zı­nın­dır.

Nâfile na­maz­lar­da; “Ni­yet et­tim, şu vak­tin ilk sün­ne­ti­ni ve­ya son sün­ne­ti­ni kıl­ma­ya” de­ni­lir. Bu­nun­la bir­lik­te, nâfilelerde mut­lak ni­yet et­mek de ye­ter­li­dir. O na­ma­zın mü­ek­ked ve­ya gay­ri mü­ek­ked sün­net ol­du­ğu­nu ya­hut rek’at­le­ri­ni ta­yin et­mek ge­rek­mez. Yal­nız te­ra­vih na­ma­zı için; “Te­ra­vih na­ma­zı­nı ve­ya vak­tin sün­ne­ti­ni kıl­ma­ya ni­yet et­tim” de­me­li­dir. İh­ti­ya­ta uy­gun olan bu­dur.

Bir kim­se, ce­ma­at­le na­maz kıl­mak­ta olan bir top­lu­lu­ğa ye­tiş­se, bu na­ma­zın farz na­maz mı yok­sa te­ra­vih na­ma­zı mı ol­du­ğu­nu bil­me­se, far­za ni­yet eder. Eğer bu ce­ma­at, farz kıl­mak­ta ise­ler na­maz sa­hih olur. Eğer te­ra­vih kıl­mak­ta ise­ler, onun kı­la­ca­ğı na­maz na­fi­le olur. Yat­sı na­ma­zın­dan ön­ce kı­lın­mış ola­ca­ğı için te­ra­vih­ten sa­yıl­maz.163

Ni­yet ile tek­bir ara­sı­na, na­ma­za ay­kı­rı bir fa­sı­la gir­mek­si­zin, ni­ye­tin na­ma­za bi­ti­şik ol­ma­sı ge­re­kir. Bu fa­sı­la, na­maz­da ya­pıl­ma­sı uy­gun ol­ma­yan ye­mek,iç­mek ve ko­nuş­mak gi­bi şey­ler­dir. Fa­kat ara­da ab­dest al­mak, mes­ci­de yü­rü­mek gi­bi na­maz ile il­gi­li bir fa­sı­la olur­sa bu­nun za­ra­rı bu­lun­maz. Bir kim­se na­ma­za ni­yet edip son­ra ab­dest al­sa ya­hut mes­ci­de yü­rü­se ve mes­cit­te tek­bir alıp ima­ma uy­sa, fa­kat ye­ni­den ni­yet­len­me­se, ara­ya na­ma­za ay­kı­rı bir fa­sı­la gir­me­di­ği için ön­ce­ki ni­yet ye­ter­li olur. Na­maz sı­ra­sın­da ab­des­ti bo­zu­lan kim­se­nin, ab­dest ala­rak ye­tiş­ti­ği yer­den na­ma­za de­vam et­me­si de böy­le­dir.

Ni­ye­tin if­ti­tah tek­bi­ri­ne ya­kın ol­ma­sı men­dup­tur. Fa­kat tek­bir­den son­ra ya­pı­la­cak bir ni­yet ile na­maz sa­hih ol­maz. Ter­cih edi­len gö­rüş bu­dur. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re ise, tek­bir­den son­ra Süb­ha­ne­ke’den ve­ya Eûzü’den ön­ce ya­pı­la­cak bir ni­yet ile de na­maz ca­iz olur.

Şâfiîlere gö­re, ni­ye­tin na­maz­la il­gi­li iş­le­re ya­kın ol­ma­sı ve if­ti­tah tek­bi­rin­den ön­ce ya­pıl­ma­sı şart­tır.

Edâ ni­ye­tiy­le ka­za ve ka­za ni­ye­tiy­le eda ca­iz­dir. Meselâ; bir kim­se da­ha öğ­le na­ma­zı­nın vak­ti­nin çık­ma­dı­ğı­nı sa­na­rak, öğ­le na­ma­zı­nı eda­ya ni­yet edip de da­ha son­ra vak­tin çık­tı­ğı­nı an­la­sa, o na­maz ka­za ma­hi­ye­tin­de ola­rak ca­iz olur.

Bir kim­se, bir va­kit için­de iki farz na­ma­za ni­yet et­se, için­de bu­lu­nu­lan vak­tin na­ma­zı sa­hih olur.

Bir kim­se bir vak­tin far­zı­na ni­yet ede­rek na­ma­za baş­la­sa, son­ra na­fi­le kı­lı­yor­muş gi­bi zan ile na­ma­zı ta­mam­la­sa, bu na­maz farz ye­ri­ne ge­çer. Çün­kü na­ma­zın so­nu­na ka­dar ni­ye­tin ha­tır­lan­ma­sı şart de­ğil­dir.

Bir kim­se nâfileye ni­yet ede­rek tek­bir al­dık­tan son­ra, far­za ni­yet edip, ye­ni­den tek­bir al­sa far­za baş­la­mış olur. Ak­si de böy­le­dir. Meselâ; far­za ni­yet ede­rek baş­la­yan kim­se, bir rek’at kıl­dık­tan son­ra, baş­ka bir farz ve­ya nâfileye ni­yet ede­rek ye­ni­den tek­bir al­sa, ön­ce­ki na­ma­zı­nı boz­muş, son­ra­ki ni­ye­ti­ne gö­re na­ma­za baş­la­mış olur.

Na­maz kı­lan ki­şi yal­nız ba­şı­na kı­lı­yor­sa, farz ve­ya va­cip tü­rü­nü ta­yin eder. Eğer nâfile ise, na­ma­za ni­yet et­me­si ye­ter­li olur. Bu kim­se na­maz için­de iken ima­ma uy­ma­ya ni­yet ede­rek di­liy­le ye­ni­den tek­bir al­sa ön­ce­ki na­ma­zı­nı boz­muş, ima­ma uy­muş olur.

İma­ma uyan kim­se­nin, kı­la­ca­ğı na­ma­zı be­lir­le­mek­si­zin, mut­lak ola­rak; “İma­ma uy­dum” di­ye ni­yet et­me­si, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ye­ter­li de­ğil­dir. “İmam ile bir­lik­te na­maz kıl­ma­ya ni­yet et­tim” söz­le­ri de böy­le­dir. Çün­kü bun­da na­ma­zı be­lir­le­me yok­tur.

Bir kim­se, ima­mın tek­bi­rin­den ön­ce, hat­ta imam, Al­lah ve­ya tek­bir söz­le­ri­ni bi­tir­me­den na­ma­za baş­lar­sa, ima­ma uy­muş ol­maz. Fa­kat ikin­ci de­fa tek­bir alır­sa, bu­nun­la ima­ma uy­muş olur.

Ce­ma­a­tin ima­ma uy­ma ni­ye­ti, ima­mın “Al­la­hu Ek­ber” di­ye na­ma­za baş­la­ma­sın­dan son­ra ol­ma­lı­dır ki, bir na­maz kı­la­na uyul­muş ve on­dan ön­ce tek­bir al­ma ih­ti­ma­li kal­ma­sın. Bu, Ebû Yu­suf ile İmam Mu­ham­med’in gö­rü­şü­dür.

Ebû Ha­ni­fe­ye gö­re, ce­ma­a­tin tek­bir­le­ri ima­mın tek­bi­ri­ne ya­kın ol­ma­lı­dır. Çün­kü bun­da, iba­de­te he­men baş­la­ma fa­zi­le­ti var­dır. Bu du­ru­ma gö­re, ni­ye­tin ön­ce ol­ma­sı ge­re­kir. Bu­nun­la bir­lik­te imam da­ha Fa­ti­ha Su­re­si­ni bi­tir­me­den tek­bir alıp ima­ma uyan kim­se, if­ti­tah tek­bi­ri­nin se­va­bı­na ka­vuş­muş olur.

Ce­ma­a­tin, ken­di­si­ne uy­du­ğu ima­mı ta­nı­ma­sı şart de­ğil­dir. An­cak isim zik­re­de­rek be­lir­le­di­ği ima­ma uy­duk­tan son­ra, ima­mın baş­ka bi­ri­si ol­du­ğu an­la­şıl­sa, bu uy­ma ge­çer­li ol­maz. Çün­kü bu, ka­yıt­lan­mış ni­yet­tir.

Bir ima­mın er­kek ce­ma­a­te imam ol­mak için ni­yet et­me­si şart de­ğil­dir. Fa­kat imam olan kim­se­nin ka­dın­la­ra imam­lık et­me­ye ni­yet et­me­si şart­tır. Ak­si hal­de, ka­dın­la­rın böy­le bir ima­ma uy­ma­la­rı ge­çer­li ol­maz. Bu yüz­den bir imam; “Ene imâmün li­men tebianî (Ben, ba­na uyan­la­ra ima­mım)” di­ye ni­yet et­se, ken­di­si­ne ka­dın­lar da uya­bi­lir­ler.164

 

   C - Namazın Rükünleri

Yukarıda şart ve rükün terimlerini kısaca açıklamıştık. Rükün mutlaka bulunması bakımından şart gibidir. Ancak şart namazdan önce yapılması gereken şeylerdir. Bunların namaz sırasında da devam etmesi gerekir. Meselâ, abdestli olmak, avret yerlerini örtmek gibi. Rükün, kendileri yapılmaksızın namazın tamam olmayacağı hareketlerdir. Kıyam, rukû ve secde gibi. Bunlara “namazın farzları” da denir.

Namazın rükünleri altıdır. İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rukû, secde ve son oturuşta teşehhüt miktarı oturmak. Bunlardan başka, Ebû Yusuf ile İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre namazda ta’dil-i erkâna riayet etmek bir farz olduğu gibi, Ebû Hanîfe’ye göre namazdan kendi isteği ile çıkmak da bir farzdır.165

Aşağıda bu rükünler sırasıyla açıklanacaktır:

 

   1) İftitah Tekbiri:

Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu Ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.

Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için arapçadır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.

Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allahu’l-Kebir”, “Allah kebîr” veya yalnız “Allah” denilmesi de farz için ye­ter­li­dir. Ancak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “Es­tağ­fi­rul­lah (Allah’tan bağışlanmamı istiyorum)”, “Eûzubillah (Al­lah'a sığınıyorum)” veya “Bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta’zimi ifade etmez. Hanefilere göre, namaza “Allahu Ekber (Allah her şeyden yücedir)” sözü ile başlamak vacip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.

Namaza iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dayanır:

Allah Teâlâ; “Rabbini yücelt”166 buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: “Namazın anahtarı temizliktir, tahrimesi ise tekbirdir.”167 “Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde almadıkça, sonra kıbleye dönüp “Allahu Ekber” demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez.”168 Hz. Peygamber namazını hatalı kılan bir sahabiye namazı tarif ederken; “Namaza kalktığın zaman tekbir getir”169  buyurmuştur.

Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak mânâyı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.

İma­ma uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder.

Ebû Hanîfe’ye göre, arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ; “Rabbinin ismini anıp, namaz kılan mutlaka kurtuluşa ermiştir”170 buyurur. Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ancak Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.anhüm)’ye göre, bir kimse arapça telaffuzu güzel yapamaması halinde başka dilde tekbir getirebilir. Eğer arapçayı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli değildir.171 Çünkü Rasûlullah (s.a.s) “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öyle namaz kılın” 172  buyurmuştur.

Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.

 

   2) Namazda Kıyam:

Gücü yetenin farz namazda ve vitir veya adak gibi vacip namazlarda ayakta durması bir rükündür. Bu yüzden ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğu için onlara uymak gerekir.173 Çünkü Allah Teâlâ; “Allah’a itaat ederek ayakta durun” 174 buyuruyor. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde; “Ayakta namaz kıl” buyurmuştur. Bu hadisi bir toplulukla Hakim, İmran (r.a)’den şu sözlerle rivayet etmiştir: “Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber’e namazı nasıl kılacağımı sordum? “Ayakta kıl, eğer gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl” buyurdu. Nesâî şunu ilave etmiştir: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” 175

Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rukû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.

Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturduğu halde kılamaz.

Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar başka türlü yapamaz.

Rahatsızlığı sebebiyle secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rukû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar.

Câbir (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hastayı ziyaret ettiği zaman, onun yastık üzerine koyduğu bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah elçisi bunları alıp attı ve şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse yer üzerinde namaz kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl. Secdeni ise rukûundan daha alçak yap.” 176

Eğer namaz kılan kişi, oturmaya gücü yetmezse, sırt üstü yatarak namaz kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rukû ve secdesini imâ ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.

Yan üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırt üstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha iyidir. Çünkü sırt üstü yatmada yüzün kıbleye daha fazla yönelme imkânı vardır.

Bir kimsenin, eğer başı ile ima yapmaya gücü yetmezse, namazı tehir edip, gözleri, kalbi veya kaşları ile ima yapması gerekmez. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunur.

Başka bir rivayete göre böyle bir hastanın aczi bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.

Bir gün ve bir geceden daha az süre baygın kalan kimse bu süreye ait namazları kaza eder. Baygınlık bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu azlık çokluk, Ebû Hanîfe’ye göre saat itibariyle, İmam Muhammed’e göre ise, geçen namazların va­kit­le­ri itibariyledir. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, geçen namazlar beşten fazla ise düşer. Az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.

Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılan kimse rukû ve secde ettikten sonra iyileşirse namazına ayakta devam eder.

   Hasta olan kimse ima ile namaz kılarken namaz sırasında rukû ve secdeye gücü yeterse, namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rukû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.

Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı da ayni hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivayete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.

Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça üzerinde farz veya vacip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.

Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.

Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.

Uç­mak­ta olan bir uçak da, yürümekte olan bir gemi niteliğindedir. Bunun da hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.

Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rukû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rukûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eyerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.

Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nâfileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, insanlara zorluk verir ve insanlar nâfilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, bundan yalnız sabah namazının sünneti müstesnadır. Teravih namazını da bir özür bulunmadıkça, oturarak kılmak caiz ise de, kerâhet vardır.

Ayakta nafile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.

Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîlere göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.177

 

3) Kıraat:

İmamın veya tek başına namaz kılanın, nâfile namazlar ile vitir namazının bütün rek’atlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rek’atlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rek’atte bulunması vacip hükmündedir.

Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rek’atta kısa da olsa bir ayettir. Böyle bir ayet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre bu miktar kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.

Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir ayetin, meselâ; “Nûn” ve “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.

Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kur’an’dan kolayınıza gelen âyetleri okuyun.” 178 Burada mutlak emir vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıraatsız namaz yoktur.”179

Yukarıdaki ayet namazda mutlak olarak Kur’an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur’an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur’an okumak farz değildir. Çünkü âyetin gelişinden bu anlaşılmaktadır.

Na­maz­da Fatiha’yı okumak vaciptir. Fatiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber’in; “Fatiha’yı okumayanın namazı kabul değildir” 180 hadisi Hanefî müctehidlerince “Fatihasız namazın fazileti yoktur” anlamına hamledilmiştir. Çünkü bu hadis; “Mescide komşu olan kimsenin, mescidde kılmadıkça namazı caiz olmaz” 181 hadisine benzemektedir. Gerçekte İslâm âlimleri, bu hadise dayanarak, mescide komşu olanların yalnız başına kılacakları namazın sahih olmadığını söylememişlerdir. Belki cemaat sevabından mahrum kalır ve namazın fazileti azalmış bulunur.

İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” 182 Ahmed b. Hanbel bu âyet hakkında şöyle demiştir: “Bu âyetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Âyet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden, namaz kılanların açık okunan namazlarda da, gizli okunan namazlarda da susmaları vaciptir.” 183

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir kimse imamın arkasında namaz kılarsa, imamın okuyuşu onun da okuyuşudur.” 184 Bu hadis, gizli okunan namazları da açık okunanları da kapsamına alır. Yine Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İmam kendisine uyulması için nasbedilmiştir. İmam tekbir getirdiği zaman siz de getirin, Kur’an okuduğu zaman sizler susun.” 185 Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: “Hz. Peygamber öğle namazını kıldırdı. Bu sırada bir kimse, arkasında namaz kılarken; “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” suresini okuyordu. Namaz bitince Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: “Sizin hanginiz kıraatta bulundu, yahut okuyan hanginizdir? Bir adam, ben cevabını verdi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Sizden birinizin benim okuyuşuma karıştığını sandım” 186 Bu hadis, gizli okunan namazlarda cemaatin kıraatta bulunmasının caiz olmadığını gösterir. Durum böyle olunca, açıktan okunan namazlarda cemaatın kıraati öncelikle caiz olmaz.

Hanefîler dışındaki çoğunluk, namazda kıraattan maksadın Fatiha Suresi olduğunu söylemiştir. Dayandıkları delil:“Fatiha’yı okumayanın namazı yoktur”, “Fatihatü’l-Kitab’ın okunmadığı bir namaz yeterli değildir.”187 anlamındaki hadislerdir.

Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rek’atta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.

“Âyetü’l-kürsî” gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rek’atta, diğer bölümünü öbür rek’atta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.188

 

   4) Rukû:

Na­maz­lar­da rukû’ da bir rükün olup farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rukûa varılır. Rukûda baş ve sırt düz tutularak eller dizlere kadar varır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin rukû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rukûdur. Bununla birlikte namaz kılan rukûda tam bu durumda bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rukûu sahih olmaz, fakat rukû durumuna daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, eğer gücü yeterse, normal rukûya göre biraz fazla eğilir.189

Rukû’un farz oluşu âyet ve hadislerde sâbittir. Allah Teâlâ; “Ey iman edenler! Rukû edin”190 buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s), namazını kötü kılan kişiye; “... sonra mutmain olacak şekilde rukûya var” 191 buyurmuştur.

Rasûlullah (s.a.s)’in yaptığı rukû’ şeklini Ebû Humeyd şöyle açıklar: “Hz. Peygamber’in rukû yaparken ellerini dizleri üzerine koyduğunu gördüm. Sonra sırtını düzgün tutardı.” 192 Hz. Âişe (r. anhâ) rukûda başın eğilmesi şeklini şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.) rukûya gittiği zaman başını yukarıya doğru kaldırmaz, aşağı doğru da eğmezdi. İkisi arasında bir vaziyette tu­tar­dı.” 193 Baş­ka bir ha­dis-i şe­rif­te; “Hz. Pey­gam­ber rukûya gi­din­ce, sır­tı üze­rin­de bir bar­dak su bu­lu­na­cak ol­sa, ha­re­ket et­mez­di.”194  bu­yu­ru­lur.

Otu­ra­rak na­maz kı­lan kim­se, rukûda al­nı­nı diz­le­ri­ne pa­ra­lel ola­cak de­re­ce­de eğ­me­li­dir.

İma­ma rukû ha­lin­de ye­ti­şen kim­se, ayak­ta tek­bir alıp, bun­dan son­ra rukûya va­rır. Bu tek­bi­ri rukûya ya­kın bir du­rum­da ala­cak ol­sa, na­ma­zı bo­zu­lur ve ima­ma uy­muş sa­yıl­maz. İma­ma rukûda iken ye­ti­şip uyan kim­se, o rek’atı imam ile kıl­mış sa­yı­lır. Fa­kat imam rukûda iken tek­bir alıp da, imam rukûdan kalk­tık­tan son­ra rukûya gi­den kim­se, o rek’ata ye­tiş­miş sa­yıl­maz, mesbûk (na­ma­za son­ra­dan ye­ti­şen kim­se) hük­mün­de olur, o rek’atı na­ma­zın so­nun­da tek ba­şı­na kı­lar.

İma­ma uyan kim­se, imam­dan ön­ce rukûya git­se ve yi­ne imam­dan ön­ce rukûdan ba­şı­nı kal­dı­rır­sa bu rukû ye­ter­li ol­maz. Eğer bu rukûu, ima­mın rukûu sı­ra­sın­da ye­ni­den yap­maz­sa na­ma­zı bo­zu­lur.

İma­ma uyan kim­se, on­dan ön­ce rukû ve sec­de­den ba­şı­nı kal­dır­sa, ima­ma muhâlefetinin kalk­ma­sı için he­men rukû ve sec­de­ye var­ma­sı ge­re­kir.

İma­ma rukûda iken ye­ti­şen kim­se, iki tek­bi­re muh­taç de­ğil­dir. Ayak­ta “Al­la­hu Ek­ber” de­yip na­ma­za baş­lar ve he­men rukûya va­rır. Bu bir tek­bir­le hem if­ti­tah, hem de rukû tek­bi­ri­ni al­mış olur.

 

   5) Sec­de:

Sec­de na­maz­da bir rü­kün olup, farz­dır. Na­maz kı­lan kim­se rukûdan son­ra sec­de­ye va­rır. Sec­de­de alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz ye­re ve­ya ye­re bi­ti­şik bir şey üze­ri­ne ko­nu­lur. Böy­le­ce  Al­lah Teâlâ’ya ta’zim­de bu­lu­nu­lur. Sec­de her rek’at­ta bir­bi­ri ar­dın­ca iki ke­re ya­pı­lır.

Sec­de­le­rin farz ol­du­ğu ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: “Ey iman eden­ler! Rukû ve sec­de ya­pın.” 195 Rasûlullah (s.a.s) de na­ma­zı­nı kö­tü bir şe­kil­de kı­lan kim­se­ye şöy­le em­ret­miş­tir: “Son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de sec­de et. Son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de sec­de­den kal­kıp otur, son­ra yi­ne mut­ma­in ola­cak şe­kil­de sec­de yap.” 196

 

Tam ve mü­kem­mel sec­de ye­di aza üze­ri­ne ya­pı­lan sec­de­dir. Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak. Bu­nun da­yan­dı­ğı de­lil İbn Ab­bas (r. anhümâ)’dan ri­va­yet edi­len şu ha­dis­tir: “Ben ye­di ke­mik üze­ri­ne sec­de et­mek­le em­ro­lun­dum. Bun­lar da; alın, (eliy­le bur­nu­na işa­ret et­ti.), iki el, iki diz ve iki ayak­tır.” 197 Baş­ka bir ri­va­yet­te bu­run­dan söz edil­me­miş, yal­nız alın zik­re­dil­miş­tir.

Sec­de, yü­zün bir bö­lü­mü­nün ye­re ko­nul­ma­sıy­la ya­pı­la­bil­di­ği için, ye­re alın ko­nul­du­ğu hal­de, bu­run ko­nul­ma­sa sec­de yi­ne ca­iz 0olur. An­cak bir özür bu­lun­ma­yın­ca böy­le bir sec­de mek­ruh­tur. Di­ğer yan­dan ye­re bu­run ko­nul­du­ğu hal­de alın ko­nul­ma­sa, bu du­rum bir öz­re da­ya­nı­yor­sa sec­de ca­iz olur. Ak­si hal­de Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re, ke­ra­het­le bir­lik­te ca­iz olur­ken, Ebu Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re böy­le bir sec­de ge­çer­siz­dir.

Bir özür bu­lun­sa bi­le çe­ne, ya­nak ve­ya ku­lak ile sec­de ya­pı­la­maz. Çün­kü bu uzuv­lar sec­de ma­hal­li de­ğil­dir. Alın ve­ya bu­run­da sec­de­ye en­gel bir özür bu­lu­nur­sa, ima ile sec­de ya­pı­lır.

Alın ve bur­nun iki­siy­le bir­lik­te sec­de et­mek vâciptir. Sec­de­de el­le­ri, diz­le­ri ye­re koy­mak farz de­ğil, sün­net­tir. Çün­kü bu­nu yap­mak­sı­zın da sec­de ger­çek­le­şe­bi­lir. An­cak bu, Zü­fer ve İmam Şâfiî ile Ah­med b. Han­bel’e gö­re farz­dır.

Sec­de­de iki aya­ğı ye­re koy­mak farz­dır. Bu yüz­den iki aya­ğın ve­ya bir aya­ğın par­mak­la­rı ye­re ko­nul­ma­dık­ça sec­de ca­iz ol­maz. Ter­cih edi­len gö­rüş bu­dur. Bir aya­ğın yal­nız bir par­ma­ğı­nı ve­ya aya­ğın yal­nız üs­tü­nü ye­re koy­mak ye­ter­li ol­maz. Eğer bir kim­se iki aya­ğı­nı da ye­re koy­maz­sa sec­de­si ge­çer­li ol­maz.

Sec­de edi­le­cek yer,ayak­la­rın ko­nul­du­ğu yer­den, on iki par­mak­tan (yak­la­şık 23 cm.) da­ha yük­sek olur­sa, bu sec­de ca­iz ol­maz, an­cak yük­sek­lik far­kı bun­dan az olur­sa,  sec­de­ye za­rar ver­mez.

Ce­ma­a­tin çok sı­kı­şık ol­ma­sı gi­bi se­bep­ler­le ye­re sec­de ede­me­yen kim­se; in­san hay­van, eş­ya ve ben­ze­ri şey­ler üze­ri­ne sec­de ede­bi­lir. Ni­te­kim Hz. Ömer’in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “İz­di­ham çok olun­ca, siz­den bi­ri kar­de­şi­nin sır­tı üs­tü­ne sec­de et­sin.” 198

Bir kim­se el­bi­se­si­nin te­miz yer üze­ri­ne ko­nu­lan faz­la­sı üs­tü­ne sec­de ede­bi­lir. An­cak sec­de­de ye­rin sert­li­ği­nin his­se­dil­me­si ge­re­kir. Bu yüz­den ye­rin sert­li­ği­nin his­se­dil­me­si­ne en­gel ola­cak pa­muk ve ben­ze­ri şey­ler üze­ri­ne sec­de edi­le­mez.

 

Atıl­mış yün, pa­muk, sa­man, sün­ger ve kar gi­bi bir şey üze­ri­ne sec­de edil­di­ği za­man, eğer bun­lar yo­ğun­luk mey­da­na ge­ti­rip, ha­cim­le­ri an­la­şı­lır­sa sec­de ca­iz olur. Fa­kat bun­la­rın için­de yüz kay­bo­lup ha­cim­le­ri an­la­şıl­maz ve yüz aşa­ğı­ya tam yer­le­şip sert­lik his­se­dil­mez­se sec­de ca­iz ol­maz.

Çu­val için­de bu­lu­nan buğ­day, ar­pa, pi­rinç ve da­rı gi­bi hu­bu­bat üze­ri­ne sec­de ya­pı­la­bi­lir. Fa­kat çu­val için­de bu­lun­ma­yan buğ­day ve ar­pa üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir­se de, da­rı ve bur­çak gi­bi kay­gan hu­bu­bat üze­ri­ne sec­de ya­pı­la­maz.

Kü­çük bir taş üze­ri­ne sec­de edi­le­mez. An­cak al­nın ço­ğu, bu taş ile bir­lik­te ye­re te­mas ede­cek olur­sa sec­de ca­iz olur.

Bir özür bu­lun­ma­sa bi­le ye­re se­ri­len te­miz bir şey üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir. Hat­ta bu şe­yin se­ril­di­ği yer te­miz ol­ma­sa bi­le üze­rin­de na­maz kı­lı­na­bi­lir. Ye­ter ki, o ye­rin pis ko­ku­su ve­ya ren­gi gi­bi bir ese­ri or­ta­ya çık­ma­sın. An­cak böy­le bir şe­yin ye­re se­ril­me­si sı­cak­tan ve­ya so­ğuk­tan ko­run­mak ya­hut el­bi­se­yi toz­dan top­rak­tan ko­ru­mak ama­cıy­la ol­ma­lı­dır. Yok­sa otur­ma ve­ya sec­de ha­lin­de ye­re te­mas ede­cek olan aza­la­rı mü­cer­ret ola­rak top­rak­tan ko­ru­mak için ye­re bir şey ser­mek ke­ra­het­ten hâli de­ğil­dir.

Mâlikîlere gö­re, yer ve ye­rin bi­tir­dik­le­ri dı­şın­da ka­lan şey­ler üze­rin­de na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Yün­den ya­pıl­mış ha­lı, ki­lim ve­ya ke­çe ile pos­te­ki yer cin­sin­den ol­ma­yan, ha­sır cin­si ise yer cin­sin­den olan ser­gi­ler­dir.

Sı­cak ve­ya so­ğuk­tan ko­run­mak gi­bi bir özür se­be­biy­le, te­miz ye­re ko­nu­la­cak iki el üze­ri­ne sec­de edi­le­bi­lir. Böy­le bir du­rum­da sa­rı­ğın kıv­rı­mı ve­ya el­bi­se­nin faz­la­sı üze­ri­ne de sec­de edi­le­bi­lir. Enes (r.a) şöy­le der: “Şid­det­li sı­cak gün­de Rasûlullah (s.a.s) ile bir­lik­te na­maz kı­lı­yor­duk. Biz­den ya­kı­cı sı­cak se­be­biy­le al­nı­nı ye­re koy­mak imkânını bu­la­ma­yan­lar, el­bi­se­si­ni ye­re se­rer ve onun üze­ri­ne sec­de eder­di.”199

Rukû ve sec­de­de, rukû ve sec­de de­ni­le­bi­le­cek ka­dar bir sü­re dur­mak ye­ter­li­dir. Bun­lar­da üç ke­re tes­bih oku­na­cak ka­dar dur­mak farz de­ğil­dir. Fa­kat rukû ve sec­de­de sün­net mik­ta­rı­nın en azı üçer ke­re tes­bih oku­mak­tır. Orta­sı beş, en mü­kem­mel ola­nı da ye­di ke­re tes­bih oku­mak­tır. Na­ma­zı tek ba­şı­na kı­lan kim­se, da­ha çok tes­bih­te bu­lu­na­bi­lir. Fa­kat imam olan kim­se, ce­ma­a­tin rı­za­sı bu­lun­ma­dık­ça, üç­ten faz­la tes­bih oku­ma­ma­lı­dır. Çün­kü ce­ma­a­tı usan­dır­mak ve na­maz­dan ka­çır­mak uy­gun de­ğil­dir.

Rukûda oku­na­cak tes­bih;                                  “Sübhâne rab­bi­ye’l-azîm (Pek bü­yük olan Rab­bim, her tür­lü ek­sik­lik­ler­den mü­nez­zeh­tir.)” ve sec­de­ler­de­ki tes­bih de;

“Sübhâne rab­bi­ye’l-a’lâ                                  (En yü­ce olan Rab­bim, bü­tün ek­sik­lik­ler­den mü­nez­zeh­tir.)”

Her rek’at­ta iki sec­de ya­pı­lır. Bun­lar­dan bi­ri­si bi­le­rek ter­ke­dil­se na­maz bo­zu­lur, seh­ven ter­ke­dil­se, selâmdan son­ra bi­le ha­tır­lan­sa, na­ma­za ay­kı­rı bir şey ya­pıl­ma­mış­sa sec­de­ye va­rı­lır, da­ha son­ra son otu­ruş ia­de edi­le­rek se­hiv sec­de­le­ri ya­pı­lır. Çün­kü farz olan sec­de, nor­mal ye­rin­den ge­ri bı­ra­kıl­mış­tır. (Se­hiv sec­de­si ko­nu­su­na bak.)

Sec­de, na­ma­zın en önem­li bir rük­nü­dür. Al­lah Teâlâ’ya gös­te­ri­len say­gı, te­va­zu ve yü­celt­me­nin en mü­kem­mel ifa­de­si­dir. Bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Ku­lun, Rab­bi­ne en ya­kın ol­du­ğu hal, sec­de­ye var­mış ol­du­ğu hal­dir. Ar­tık sec­de­de du­a­yı çok­ca ya­pı­nız.” 200

 

   6) Son Otu­ruş:

Na­maz­la­rın so­nun­da te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­mak da na­ma­zın bir far­zı, bir rük­nü­dür. Bu­na “Ka’de-i ahîre (son otu­ruş)” de­nir. İki rek’at­lı na­maz­lar­da ikin­ci rek’at­tan, dört rek’at­lı na­maz­lar­da ise dör­dün­cü rek’at­tan son­ra­ki otu­ruş­lar “son otu­ruş”tur.

Te­şeh­hüt mik­ta­rın­dan mak­sat ise “Ta­hiy­yat”ı oku­ya­cak ka­dar bir sü­re­dir. Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re ise, son otu­ruş­ta te­şeh­hüt ile bir­lik­te Hz. Pey­gam­ber’e salavât ge­tir­mek, ya­ni; “Al­la­hüm­me sal­li alâ Mu­ham­med” di­ye­cek ka­dar otu­ra­rak te­şeh­hüt­te bu­lun­mak bir rü­kün­dür.

Hz. Pey­gam­ber’den nak­le­di­len “Tahıyyât” duâsı şu­dur:

 

   An­la­mı: “Bü­tün duâlar, senâlar, bedenî ve mâlî iba­det­ler Al­lah Teâlâ’ya mah­sus­tur. Ey Pey­gam­ber! Sa­na selâm ol­sun, Al­lah’ın rah­me­ti ve be­re­ke­ti üze­ri­ne ol­sun. (Ey Rab­bi­miz)! Selâm bi­ze ve Al­lah’ın sa­lih kul­la­rı­na ol­sun. Şu­nu bi­lir ve her­ke­se açık­la­rım ki, Al­lah’tan baş­ka hiç bir ger­çek ma­bud yok­tur ve yi­ne bi­lir ve açık­la­rım ki, Hz. Mu­ham­med, Al­lah’ın ku­lu ve pey­gam­be­ri­dir.” 201

Son otu­ruş­ta te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­ma­nın farz olu­şu şu ha­di­se da­ya­nır: “Hz. Pey­gam­ber, İbn Mes’ud (r.a)’a te­şeh­hü­dü öğ­ret­ti­ği za­man şöy­le bu­yur­muş­tur: Bu­nu söy­le­di­ğin ve­ya yap­tı­ğın za­man na­ma­zın ta­mam ol­muş­tur.”202 Ya­ni te­şeh­hü­dü oku­du­ğun ve­ya otur­ma işi­ni yap­tı­ğın za­man na­ma­zın ta­mam­dır. Bu­ra­da, Rasûlullah (s.a.s), na­ma­zın ta­mam­lan­ma­sı­nı bir fi­i­le bağ­la­mış­tır. Bu fi­il de otur­ma işi­dir. Hz. Pey­gam­ber, tahıyyâtı an­cak otur­du­ğu za­man oku­muş­tur. Bu yüz­den na­ma­zın ger­çek­ten ta­mam ol­ma­sı otur­ma­ya bağ­lı­dır.

Ebû Ha­ni­fe ve Ebû Yu­suf’a gö­re, iki, üç ve­ya dört rek’at­lı bir na­ma­zın so­nun­da otur­mak­sı­zın aya­ğa kal­kı­la­rak bir rek’at da­ha kı­lı­nıp sec­de ya­pı­lın­ca bu na­maz­lar nâfileye dö­nüş­müş olur. Bu du­rum­da, bi­rer rek’at da­ha ilâve ede­rek faz­la­lı­ğı çift rek’at ha­li­ne ge­ti­rip, so­nun­da selâm ve­ri­lir. Sağ­lam gö­rü­şe gö­re, bu du­rum­da se­hiv sec­de­si ge­rek­mez.

İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, na­maz­da son otu­ruş terk edi­le­rek, bir rek’at da­ha sec­de­le­riy­le ilâve edi­lin­ce, bu na­maz, na­maz ol­mak­tan çı­kar, nâfileye de dö­nüş­mez.

Bir kim­se, na­ma­zın so­nun­da te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra, na­maz­da­ki tilâvet sec­de­si­ni ha­tır­la­ya­rak sec­de­ye var­sa, na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü bu du­rum­da, son otu­ruş bu­lun­ma­mış sa­yı­lır. An­cak bu tilâvet sec­de­sin­den son­ra, ye­ni­den te­şeh­hüt mik­ta­rı otu­rur­sa, na­ma­zı sıh­hat ka­za­nır.

Son otu­ru­şu tam ola­rak uy­ku ha­lin­de ge­çi­ren kim­se, uyan­dık­tan son­ra, ye­ni­den te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­maz­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü na­maz­da uy­ku için­de ge­çen bir fi­il, ira­de dı­şı mey­da­na gel­di­ği için ge­çer­li de­ğil­dir. Ni­te­kim na­maz­da uy­ku için­de ge­çen kı­yam, kı­ra­at ve rukû gi­bi fi­il­ler de ge­çer­li ol­maz.203

 

   7) Ta’dîl-i Erkân’a Ri­a­yet Et­mek:

İmam Ebû Yu­suf ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mez­hep­le­ri­ne gö­re ta’dîli erkân na­maz­da bir rü­kün ve­ya rük­nün şar­tı­dır. Ta’di­li erkân; it­mi’nan ha­lin­de bu­lun­mak, ha­re­ket­ten son­ra dur­mak ya­hut kalk­ma­sı eğil­me­sin­den ay­rı­la­cak şe­kil­de iki ha­re­ket ara­sın­da sükûnet bul­mak­tır. Na­maz­da ta’di­li erkân rukûda, rukûdan doğ­rul­ma­da, sec­de­de, iki sec­de ara­sın­da­ki otu­ruş­ta söz ko­nu­su olur. Meselâ; rukûdan kı­ya­ma doğ­ru­lur­ken vü­cut dim­dik bir ha­le gel­me­li, sükûnet bul­ma­lı, en az bir ke­re; “Sübhânallahilazîm (Yü­ce olan Al­lah’ı her tür­lü ek­sik­lik­ten ten­zih ede­rim)” di­ye­cek ka­dar ayak­ta du­rup da­ha son­ra sec­de­ye var­ma­lı­dır. İki sec­de ara­sın­da da bu şe­kil­de bir tes­bih mik­ta­rı dur­ma­lı­dır.

Hz. Pey­gam­ber, na­ma­zı­nı kö­tü bir şe­kil­de kıl­mak­ta olan bedevîye şöy­le bu­yur­muş­tur: “Na­ma­za kalk­tı­ğın za­man tek­bir ge­tir, son­ra ko­la­yı­na ge­len Kur’an ayet­le­rin­den bir kıs­mı­nı oku. Son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de rukû yap, son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de sec­de yap. Son­ra bu­nu bü­tün na­ma­zın sü­re­sin­ce böy­le yap.” 204

Ta’dil-i erkân Ebû Ha­ni­fe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re va­cip­tir. Bi­rin­ci gö­rüş olan ço­ğun­lu­ğun gö­rü­şü­ne gö­re, ta’di­li erkâna ri­a­yet edil­mek­si­zin kı­lı­nan bir na­ma­zı ye­ni­den kıl­mak (ia­de et­mek) ge­re­kir. İkin­ci gö­rü­şe gö­re ise, bu du­rum­da yal­nız se­hiv sec­de­si yap­mak ye­ter­li­dir. Fa­kat böy­le bir na­ma­zı ye­ni­den kıl­mak da­ha uy­gun­dur. Böy­le­ce ih­ti­laf­tan kur­tu­lun­muş olur.

Na­maz­dan manevî fe­yiz ve zevk alan kim­se­ler ace­le et­mez ve na­ma­zı sükûnet için­de kı­lar­lar. Ace­le et­me­yi ta’zi­me ve ede­be ay­kı­rı gö­rür­ler.

Gün­lük ha­yat­ta en ya­rar­lı, en de­ğer­li sa­at­lar iba­det ile ge­çen va­kit­ler­dir. Boş ye­re ve süflî zevk­ler uğ­ru­na sa­at­le­ri­ni, gün­le­ri­ni ge­çi­ren kim­se­le­rin na­maz gi­bi ulvî ve mü­mi­nin mi­ra­cı olan bir iba­det­ten bir an ön­ce çı­kıp kur­tul­ma­ya ça­lış­ma­sı yer­siz bir ace­le­ci­lik­tir.

 

   8) Na­maz­dan Ken­di Fi­i­li İle Çık­mak:

Na­maz kı­lan kim­se­nin, na­maz­dan ken­di is­te­ği­ne bağ­lı bir fi­il ile çık­ma­sı Ebû Hanîfe’ye gö­re bir rü­kün ve do­la­yı­sıy­la bir farz­dır. Na­ma­zın so­nun­da selâm ver­mek farz de­ğil va­cip­tir. Bu yüz­den, bir kim­se te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra bir ta­ra­fa selâm ver­mek, ko­nuş­mak bir iş yap­mak ve­ya ab­des­ti bo­zul­mak gi­bi fil­ler­le na­maz­dan çık­sa bu ye­ter­li­dir. Na­maz, bi­rin­ci selâmda “aley­küm” ke­li­me­sin­den ön­ce “selâm” sö­zü­nü söy­le­mek­le son bu­lur.

Hz. Pey­gam­ber (s.as), na­maz­la­rı­nı selâm ve­re­rek bi­tir­mek­le bir­lik­te, selâmın farz ol­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek için ara­da baş­ka tür­lü amel­le­ri de ol­muş­tur. Ab­dul­lah b. Amr b. Âs’ın nak­let­ti­ği bir ha­dis­te Al­lah Resûlü şöy­le bu­yur­muş­tur: “İmam na­ma­zı­nı bi­ti­rip otu­run­ca, ko­nuş­ma­dan ön­ce ab­des­ti bo­zu­lur­sa na­ma­zı ta­mam olur. Bu­nun gi­bi ima­mın ar­ka­sın­da bu­lu­nup da na­ma­zı­nı bi­tir­miş olan­la­rın da na­ma­zı ta­mam olur.” 205 İbn Ab­bas (r. anhümâ)’nın nak­let­ti­ği şu ha­dis de bu an­la­mı des­tek­le­mek­te­dir: “Rasûlullah (s.as) te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­du­ğu za­man, yü­zü­nü bi­ze doğ­ru dön­dü­rür ve şöy­le bu­yu­rur­du: Bir kim­se­nin te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra ab­des­ti bo­zul­sa, onun na­ma­zı ta­mam ol­muş­tur.” 206

Ebû Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra na­ma­zı so­na er­di­re­cek fi­i­lin ken­di is­te­ği ile ol­ma­sı da şart de­ğil­dir. Bu yüz­den, te­şeh­hüt­ten son­ra ab­des­tin ira­de dı­şı bo­zul­ma­sı ha­lin­de bu iki müc­te­hi­de gö­re yi­ne na­maz ta­mam ol­muş sa­yı­lır­ken Ebû Hanîfe’ye gö­re ta­mam ol­muş ol­maz. He­men ab­dest alıp, ken­di ih­ti­ya­rı ile na­maz­dan çık­ma­sı ge­re­kir. Ak­si hal­de na­ma­zı bâtıl olur.

Yi­ne son otu­ruş­ta, te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra, he­nüz ken­di ih­ti­ya­rı ile na­maz­dan çık­ma­dan, na­maz vak­ti çık­sa ve­ya baş­ka bir na­maz vak­ti gir­se, na­ma­zı iki ima­ma gö­re ta­mam­dır, Ebû Hanîfe’ye gö­re ise fâsit ol­muş bu­lu­nur. Çün­kü bu na­ma­za ken­di ih­ti­ya­rı ile son ver­miş de­ğil­dir.

Şâfiî ve Mâlikîler’e gö­re otur­ma ha­lin­de iken na­maz­dan çık­mak için bi­rin­ci selâmı ver­mek farz­dır. Bu, bi­rin­ci selâmla na­maz son bul­muş olur. Hanbelîler ise, iki ta­ra­fa bir­den selâm ver­me­yi farz ka­bul eder­ler. On­lar bu ko­nu­da ba­zı ha­dis­le­re da­ya­nır­lar: Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Na­ma­zın anah­ta­rı te­miz­len­mek, baş­la­ma­sı tek­bir, so­na er­me­si selâm ver­mek­tir.” 207 Hz. Pey­gam­ber; Na­maz­la­rın­da selâm ve­rir ve bu­nu sü­rek­li ola­rak ya­par­dı.208 Di­ğer yan­dan Al­lah’ın Rasûlü; “Be­nim na­sıl na­maz kıl­dı­ğı­mı gö­rü­yor­sa­nız, siz de o şe­kil­de na­maz kı­lı­nız” 209 bu­yur­muş­tur.

Ha­ne­fi­ler ise, Rasûlullah (s.a.s)’in  na­ma­zı­nı ba­zan te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra selâm ver­mek­si­zin ce­ma­a­te doğ­ru dö­nüp ko­nuş­mak gi­bi baş­ka bir fi­il ile so­na er­dir­di­ği­ni bil­di­ren ri­va­yet­le­ri dik­ka­te ala­rak, na­maz­da selâmı farz de­re­ce­sin­de gör­me­miş­ler­dir.210

 

D - Na­ma­zın Va­cip­le­ri:

Sübûtu ayet, mü­te­va­tir ve­ya meş­hur ha­dis gi­bi ke­sin de­li­le da­ya­nan, fa­kat delâleti zannî olan hük­me “va­cip” de­nir. Va­ci­bin hük­mü, ter­ke­dil­me­sin­den ötü­rü aza­ba müs­te­hak ol­mak­tır. Va­ci­bin ter­ki se­be­biy­le na­maz bo­zul­maz. Bu ek­sik­li­ğin gi­de­ril­me­si için na­ma­zın so­nun­da se­hiv sec­de­si yap­mak ge­re­kir. An­cak bir va­ci­bi kas­den ter­ket­mek ise, na­ma­zın ye­ni­den kı­lın­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Ni­te­kim tah­ri­men mek­ruh bir işi iş­le­mek su­re­tiy­le kı­lı­nan na­ma­zın da ye­ni­den kı­lın­ma­sı va­cip gö­rül­müş­tür.

Na­ma­zın va­cip­le­ri şun­lar­dır:

1) Na­ma­za baş­lar­ken yal­nız “Al­lah” is­mi gi­bi sırf ta’zim ifa­de eden bir la­fız­la ye­tin­me­yip, tek­bir an­la­mı ta­şı­yan bir ifa­de­nin ilâve edil­me­si va­cip­tir. Meselâ; “Al­la­hü Ek­ber” de­nil­me­si va­cip­tir.

2) Na­maz­lar­da “Fâtiha” Sûresini oku­mak va­cip­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s); “Fâtiha’yı oku­ma­yan kim­se­nin na­ma­zı yok­tur” 211 bu­yur­muş­tur. Ha­ne­fi­ler bu ha­di­si “Na­ma­zı tam ol­maz, se­va­bı, fa­zi­le­ti ek­sik olur” şek­lin­de an­la­mış­lar­dır. Çün­kü bu ha­dis ha­ber-i va­hid (tek ra­vi yo­luy­la nak­le­di­len) bir ha­dis olup, Al­lah Teâlâ’nın; “Kur’an’dan ko­la­yı­nı­za ge­le­ni oku­yun” 212 aye­ti­ni nes­he­de­cek güç­te de­ğil­dir.

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re, na­ma­zın her rek’atın­da Fâtiha’yı oku­mak farz­dır.

3) Na­maz­lar­da farz olan kı­ra­a­tin ilk iki rekâta tah­sis edil­me­si va­cip­tir.

4) İlk iki rekâttan her­bi­rin­de Fâtiha’yı bir ke­re oku­yup, tek­rar et­me­mek va­cip­tir.

5) Fâtiha’yı, oku­na­cak di­ğer su­re ve­ya ayet­ler­den ön­ce oku­mak. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber bu şe­kil­de oku­muş­tur. Bir kim­se ya­nı­la­rak Fa­ti­ha’dan ön­ce, baş­ka su­re ve­ya ayet­le­ri okur ve son­ra bu­nu ha­tır­lar­sa, kı­ra­a­tı ke­se­rek ön­ce Fa­ti­ha’yı on­dan son­ra da di­ğer su­re ve­ya ayet­le­ri okur. Na­ma­zın so­nun­da da se­hiv sec­de­si ya­par. Çün­kü Fa­ti­ha ken­di ye­rin­den ge­ri bı­ra­kıl­mış olur.

Bir kim­se rukûya var­ma­dan ön­ce Fa­ti­ha’yı oku­ma­dı­ğı­nı ha­tır­lar­sa, Fa­ti­ha’yı oku­yup, son­ra su­re okur ve bu ge­cik­tir­me­den ötü­rü de, na­ma­zın so­nun­da se­hiv sec­de­si ya­par.

6) Farz na­maz­la­rın ilk iki rek’atın­da Fa­ti­ha’dan son­ra, baş­ka bir su­re ve­ya bir su­re ye­ri­ne ge­çe­cek mik­tar­da ayet-i ke­ri­me ila­ve et­mek va­cip­tir. Ebu Sa­id el-Hud­ri (r.a.)’den nak­le­di­len bir ha­dis­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Biz na­maz­da Fa­ti­ha ile bir­lik­te ko­la­yı­mı­za ge­len ayet­le­ri oku­mak­la em­ro­lun­duk.”213

Fa­ti­ha ile su­re­yi ve­ya bir su­re­ye denk aye­ti vi­tir na­ma­zı ile na­fi­le na­maz­la­rın bü­tün re­kat­la­rın­da oku­mak va­cip­tir. Çün­kü na­fi­le na­maz­la­rın her iki re­ka­tı tek ba­şı­na bir na­maz sa­yı­lır. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Fa­ti­ha’sız ve su­re­siz kı­lı­na­cak hiç bir farz ve­ya na­fi­le na­maz ye­ter­li de­ğil­dir.” 214

Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re ise Fa­ti­ha’ya baş­ka bir su­re ve­ya aye­tin ila­ve­si sün­net­tir. Da­yan­dık­la­rı de­lil Ebu Hu­rey­re (r.a)’den nak­le­di­len şu ha­dis­tir: “Fa­ti­ha’dan faz­la bir şey oku­ma­ya­nın na­ma­zı ye­ter­li­dir. Eğer faz­la bir şey okur­sa bu da­ha ha­yır­lı­dır.” 215

7) Tek ba­şı­na na­maz kı­lan kim­se, sa­bah, ak­şam ve yat­sı na­maz­la­rın­da açık­tan oku­mak­la giz­li oku­mak ara­sın­da ser­best­tir. Di­ler­se açık­tan, di­ler­se giz­li oku­ya­bi­lir. Fa­kat öğ­le, ikin­di ve gün­dü­zün kı­la­ca­ğı na­fi­le na­maz­lar­da giz­li oku­ma­sı va­cip­tir.

Ge­ce­le­yin na­fi­le na­maz kı­lan kim­se de açık­tan oku­mak­la giz­li oku­mak ara­sın­da mu­hay­yer­dir. An­cak uy­ku uyu­yan­la­rı uyan­dır­ma­mak için, se­si­ni en az per­de­de tut­mak­la ye­ti­nir. Hz.Pey­gam­ber (s.a.s) ge­ce kıl­dı­ğı te­hec­cüd na­maz­la­rın­da açık­tan okur, uy­ku­da­ki in­san­la­rı uyan­dır­maz, uya­nık olan­la­ra da O’nun kı­ra­a­tı sükûnet ve­rir­di. Hz.Âişe (r. anhâ)’ye Rasûlullah (s.a.s)’ın ge­ce kıl­dı­ğı na­maz­lar­da­ki kı­ra­a­tı­nın na­sıl ol­du­ğu so­ru­lun­ca şöy­le ce­vap ver­miş­tir: “Ba­zen giz­li, ba­zen de açık­tan oku­ya­rak bun­la­rın hep­si­ni ya­par­dı.” 216

8) Ce­ma­at­la kı­lı­nan na­maz­lar­dan sa­bah, cu­ma, bay­ram, te­ra­vih ve vi­tir na­maz­la­rı­nın her re­ka­tın­da; ak­şam ve yat­sı na­maz­la­rı­nın ilk iki re­kat­la­rın­da açık ola­rak; öğ­le ve ikin­di na­maz­la­rı­nın bü­tün re­kat­la­riy­le ak­şam na­ma­zı­nın üçün­cü ve yat­sı na­ma­zı­nın da son iki re­kat­la­rın­da giz­li ola­rak kı­ra­at­ta bu­lun­mak va­cip­tir.

9) Vi­tir na­ma­zın­da ku­nut du­a­sı oku­mak ve ku­nut tek­bi­ri al­mak Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re va­cip­tir. Ebu Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re bun­lar sün­net­tir. (Ku­nut du­a­sı için bk. “Vi­tir Na­ma­zı”)

10) Ka­za­ya ka­lan bir na­maz, gün­dü­zün ce­ma­at­le kı­lı­na­cak ol­sa, eğer sa­bah na­ma­zı gi­bi açık­tan okun­ma­sı ge­re­ken bir na­maz ise yi­ne açık­tan oku­nur. Öğ­le na­ma­zı gi­bi giz­li oku­na­cak bir na­maz ise giz­li oku­nur. Na­ma­zı tek ba­şı­na ka­za eden ise, mu­hay­yer­dir. Açık oku­na­cak bir na­maz­da açık ola­rak kı­ra­at­ta bu­lu­na­bi­lir. Bir ri­va­ye­te gö­re ise, mu­hay­yer ol­ma­yıp, gün­düz ka­za ede­ce­ği her­han­gi bir na­maz­da giz­li oku­ma­sı va­cip­tir.

11) İki bay­ram na­ma­zı­nın üçer ta­ne ilâve tek­bir­le­ri va­cip­tir. Bu na­maz­lar­da, bi­rin­ci re­kat­la­rın rukû ve sec­de tek­bir­le­ri sün­net­tir. İkin­ci re­kat­la­rın rukû tek­bir­le­ri ise, va­cip olan ila­ve tek­bir­le­re bi­ti­şik ol­du­ğu için va­cip sa­yı­lır.

12) Sec­de­de alın ile bir­lik­te bur­nu da ye­re koy­mak va­cip­tir.

13) Üç ve­ya dört re­kat­lı na­maz­lar­da bi­rin­ci otu­ruş va­cip­tir. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) bu­na de­vam et­miş, yan­lış­lık­la aya­ğa kalk­tı­ğın­da da se­hiv sec­de­si yap­mış­tır.217

14) Na­maz­la­rın her otu­ru­şun­da te­şeh­hüt­te bu­lun­mak, ya­ni ta­hiy­ya­tı oku­mak va­cip­tir. Hz. Pey­gam­ber; “Her iki re­kat­ta otur­du­ğu­nuz za­man; “Et­te­hıy­ya­tü lil­la­hi... de­yin” 218 bu­yur­muş­tur.

15) İlk otu­ruş­ta ta­hıy­ya­tı oku­duk­tan son­ra hiç ara ver­me­den üçün­cü re­ka­ta kalk­mak va­cip olup, bir rü­kün eda ede­cek ka­dar ara ver­mek, se­hiv sec­de­si­ni ge­rek­ti­rir. Çün­kü te­şeh­hü­dü uzat­mak­la farz te­hir edil­miş olur. Bir rü­kün mik­ta­rı ise sa­de­ce; “Al­la­hüm­me sal­li alâ Mu­ham­med” di­ye­cek ka­dar za­man­dır.

16) Na­ma­zın farz­la­rın­da ter­ti­be ri­a­yet et­mek va­cip­tir. Sı­ra­yı gö­zet­mek kı­ra­at ile rukû ara­sın­da ve her re­kat­ta tek­rar­la­nan ha­re­ket­ler­de söz ko­nu­su olur. Meselâ; bir kim­se, bi­rin­ci re­ka­tın bir sec­de­si­ni ter­ket­se, son otu­ruş­tan ve­ya se­lam ver­dik­ten son­ra ko­nuş­mak­sı­zın bu sec­de­yi ka­za eder. Son­ra te­şeh­hüt ile otu­ru­şu ia­de eder ve bi­rin­ci selâmdan son­ra se­hiv sec­de­si ya­par, son­ra da te­şeh­hü­de otu­rur.

17) Va­cip­ler­den her­bi­ri­ni ye­rin­de ya­pıp ge­ri bı­rak­ma­mak va­cip­tir. Kı­ra­at­tan son­ra bir sü­re, dal­gın­lık­la dü­şün­ce­ye da­lıp, da­ha son­ra rukûya va­rıl­ması gi­bi.

   18) Na­maz için­de oku­nan sec­de aye­tin­den do­la­yı tilâvet sec­de­sin­de bu­lun­mak va­cip­tir.

19) Na­maz­da, ya­nı­la­rak ter­ke­di­len va­cip­ler­den do­la­yı se­hiv sec­de­si yap­mak va­cip­tir.

20) Ebu Ha­ni­fe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re, rü­kün­ler­de it­mi’nan ha­lin­de bu­lun­mak va­cip­tir. Rukû, sec­de, rukûdan doğ­rul­ma ve­ya iki sec­de ara­sın­da aza­lar sükûnet bul­ma­lı, kas­lar gev­şe­yip vü­cut ra­hat­la­ma­lı­dır. Bu­nun da­ya­na­ğı, na­ma­zı­nı kö­tü bir şe­kil­de kı­lan kim­se ile il­gi­li ha­dis­tir. Hz. Pey­gam­ber bu ha­dis­te; “... Son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de rukûya var, son­ra nor­mal bir şe­kil­de aya­ğa kalk, son­ra mut­ma­in ola­cak şe­kil­de sec­de­ye var, son­ra bü­tün na­ma­zın sü­re­sin­ce bun­la­rın hep­si­ni yap” 219  bu­yur­muş­tur.

21) Na­maz­la­rın so­nun­da selâm ver­mek. Ön­ce sağ ta­ra­fa, son­ra sol ta­ra­fa yüz çe­vi­re­rek “es-Selâm (si­ze selâm ol­sun)” de­mek va­cip­tir. “Aley­küm ve rah­me­tul­lah (selâm ve Al­lah’ın rah­me­ti si­zin üze­ri­ni­ze ol­sun)” sö­zü­nü söy­le­mek ise sün­net­tir.

İbn Mes’ud (r.a)’un nak­let­ti­ği bir ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Hz. Pey­gam­ber sa­ğı­na ve so­lu­na selâm ve­re­rek; “es–Selâmu aley­küm ve rah­me­tul­lah, es-Selâmu aley­küm ve rah­me­tul­lah” der ve sa­ğa so­la dö­ner­ken ya­na­ğı­nın be­yaz­lı­ğı gö­rü­nür­dü.”220

Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re, sağ ta­ra­fa “es-Selâmu” de­mek­le na­maz so­na er­miş olur. Bir gö­rü­şe gö­re, sol ta­ra­fa selâm ve­ril­me­si sün­net­tir. Bu yüz­den ilk selâmı ver­miş olan ima­ma, ar­tık bun­dan son­ra baş­ka­sı­nın uy­ma­sı da sa­hih ol­maz.

 

   E - Na­ma­zın Sün­net­le­ri:

Na­ma­zın sün­net­le­ri; ya­pa­na se­vap ka­zan­dı­ran, ter­ke­de­ne ce­za ge­rek­me­yen, an­cak azar­la­ma ve kı­na­ma bu­lu­nan bir ta­kım söz­ler ve fi­il­ler­dir. Bun­lar ter­ke­dil­di­ği za­man se­hiv sec­de­si ge­rek­me­di­ği gi­bi, kas­den ter­ke­dil­me­le­ri ha­lin­de bi­le na­maz bo­zul­maz. An­cak kas­den terk­le kö­tü bir amel iş­len­miş olur. Bu sün­net­le­rin kü­çüm­sen­me­si, an­lam­sız ve abes sa­yıl­ma­sı ise ki­şi­yi küf­re dü­şü­rür. Çün­kü sün­net, şer’î de­lil ve hü­küm­ler­den ikin­ci­si­ni teş­kil eder.

Sün­net, Rasûlullah (s.a.s)’in bir özür bu­lun­ma­dık­ça de­vam­lı ola­rak yap­tı­ğı söz ve fi­il­ler­dir. Süb­ha­ne­ke­yi oku­mak, eûzü-bes­me­le çek­mek, rukû ve sec­de tek­bir­le­ri­ni al­mak gi­bi. Na­ma­zın bir ta­kım sün­net ve âdâbı var­dır. Na­maz­da edeb müs­te­hap an­la­mın­da olup, Rasûlullah (s.a.s)’ın, de­vam­lı yap­ma­ya­rak, bir ve­ya iki ke­re iş­le­di­ği söz ve fi­il­ler­dir. Rukû ve sec­de­de üç­ten faz­la tes­bih ge­tir­mek, nor­mal kı­ra­a­tın üze­ri­ne ila­ve yap­mak gi­bi. Te­mel­de sün­net­ler na­maz­la­rın va­cip­le­ri­ni, müs­te­hap­lar ise sün­net­le­ri ta­mam­la­yan söz ve fil­ler­dir.

Na­ma­zın sün­net­le­ri şun­lar­dır:

1) Beş va­kit na­maz ile cu­ma na­ma­zı için ezan ve ka­met oku­mak sün­net­tir.

Ce­ma­at­le kı­lı­na­cak farz na­maz­lar için ezan ve ka­met sün­net ol­du­ğu gi­bi, yi­ne ce­ma­at­le kı­lı­na­cak olan ka­za na­maz­la­rı için de sün­net­tir.

Bir­den çok na­maz­lar ce­ma­at­le ka­za edi­le­ce­ği va­kit, bun­lar­dan yal­nız ilk kı­lı­na­cak na­maz için ezan oku­nur, son­ra ge­rek bu na­maz için ve ge­rek bu­nun ar­ka­sın­dan kı­lı­na­cak di­ğer ka­za na­maz­la­rı için bi­rer ka­met ile ye­ti­ni­lir.

Ken­di evin­de tek ba­şı­na na­maz kı­la­cak er­kek­ler için ezan ile ka­met müs­te­hap­tır. Ge­rek yol­cu için ve ge­rek­se ce­ma­at­le na­maz kı­la­cak olan­lar için ezan ve ka­me­ti ter­ket­mek ise mek­ruh­tur.

Cu­ma gü­nü şe­hir­de bu­lun­duk­la­rı hal­de bir özür ne­de­niy­le cu­ma na­ma­zı­nı kı­la­ma­yan­la­ra, öğ­le na­ma­zı­nı kı­lar­ken ezan ve ka­met ge­rek­mez. Ka­dın­lar için de ezan ve ka­met sün­net de­ğil­dir.221

2) İf­ti­tah tek­bi­ri için el­le­ri yu­ka­rı­ya kal­dır­mak sün­net­tir. Er­kek­ler el­le­ri­ni baş par­mak­la­rı ku­lak­la­rı­nın yu­mu­şak­la­rı­na de­ğe­cek ka­dar, ka­dın­lar ise, par­mak­la­rı­nın uç­la­rı omuz­la­rı­nın hi­za­sı­na ka­vu­şa­cak şe­kil­de me­me­le­ri­nin önü­ne kal­dı­rıp, o du­rum­da iken “Al­la­hu Ek­ber” der­ler. Ka­dın­la­rın el­le­ri­ni omuz hi­za­sı­na ka­dar kal­dır­ma­sı, tes­set­tü­re da­ha uy­gun düş­me­si yü­zün­den­dir. El­le­rin iç­le­ri kıb­le­ye ve­ya bir­bi­ri­ne dö­nük bu­lu­na­bi­lir. Par­mak­la­rı ken­di ha­li­ne bı­ra­kıp ne bi­tiş­tir­mek ve ne de ayır­mak ge­re­kir.

Ha­ne­fi­ler bu ko­nu­da aşa­ğı­da­ki ha­dis­le­re da­ya­nır­lar: Vâil b. Hucr (r.a.) Rasûlullah (s.a.s)’ın na­ma­za baş­lar­ken iki eli­ni kal­dı­rıp tek­bir alır­ken ve el­le­ri­ni ku­lak­la­rı­nın yu­mu­şa­ğı­na te­mas ede­cek şe­kil­de tu­tar­ken gör­dü­ğü­nü nak­let­miş­tir.222 Berâ’ b. Âzib (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Rasûlullah (s.as) na­maz kıl­dı­ğı za­man el­le­ri­ni baş par­mak­la­rı ku­lak­la­rı hi­za­sın­da ola­cak şe­kil­de kal­dı­rı­yor­du.”223 Enes (r.a) de şöy­le de­miş­tir.: “Ra­su­lul­lah (s.a.s)’ı şu şe­kil­de gör­düm: Tek­bir al­dı ve baş par­mak­la­rı­nı ku­lak­la­rı­nın hi­za­sı­na kal­dır­dı.”224

Şâfiî ve Mâlikîlere gö­re ise er­kek­ler el­le­ri­ni yal­nız omuz­la­rı­nın hi­za­sı­na ka­dar kal­dı­rır­lar. Da­yan­dık­la­rı de­lil İbn Ömer (r. anhümâ)’nın nak­let­ti­ği şu ha­dis­tir: “Rasûlullah (s.a.s) na­ma­za baş­lar­ken, iki eli­ni omuz hi­za­sı­na ka­dar kal­dı­rır­dı.”225 Hanbelîler bu fark­lı ha­dis­le­ri dik­ka­te ala­rak, is­te­ye­nin el­le­ri­ni omuz hi­za­sı­na, is­te­ye­nin de ku­lak hi­za­sı­na kal­dı­ra­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­ler­dir.226

Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re, el­le­ri rukûya eği­lir­ken ve rukûdan doğ­ru­lur­ken de kal­dır­mak sün­net­tir. De­lil, İbn Ömer (r.a)’den nak­le­di­len şu ha­dis­tir: “Ne­bi (s.a) na­ma­za kalk­tı­ğı za­man, iki eli­ni omuz hi­za­sı­na ka­dar kal­dı­rır, son­ra tek­bir alır­dı. Rukû yap­mak is­te­yin­ce yi­ne el­le­ri­ni bu­nun gi­bi kal­dı­rır­dı. Rukûdan ba­şı­nı kal­dı­rın­ca da el­le­ri­ni yi­ne bu şe­kil­de kal­dı­rır ve şöy­le der­di:

 

“Se­mi­al­la­hu li­men ha­mi­deh. Rab­be­na ve le­ke’l-hamd (Al­lah ken­di­si­ne hamd ede­nin (öve­nin) ham­di­ni işi­tir. Ey Rab­bi­miz, hamd yal­nız sa­na ait­tir.)”227

   3) İma­ma uyan ki­şi­nin if­ti­tah tek­bi­ri­nin ima­mın if­ti­tah tek­bi­ri­ne ya­kın ol­ma­sı sün­net­tir. An­cak ima­ma uya­nın tek­bi­ri­nin, ima­mın­kin­den son­ra ol­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber; “İmam tek­bir alın­ca sen de tek­bir al”228 bu­yur­muş­tur.

4) Sağ eli sol el üze­ri­ne koy­mak. Na­maz kı­lan ki­şi­nin tek­bir­den son­ra sağ eli­ni gö­be­ği­nin al­tın­da ol­mak üze­re sol eli ve bi­le­ği üze­ri­ne koy­ma­sı sün­net­tir. Hz. Ali’den ri­va­ye­te gö­re şöy­le de­miş­tir: “Sağ elin sol el ü­ze­ri­ne gö­be­ğin al­tı­na kon­ma­sı sün­net­ten­dir.” 229

Ka­bi­sa b. Hulb (r.a)’ın ba­ba­sın­dan ri­va­yet et­ti­ği­ne gö­re şöy­le de­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s) bi­ze imam olur ve na­maz­da sol eli­ni sağ eliy­le tu­tar­dı.”230 Sehl b. Sa’d (r.a) şöy­le ri­va­yet et­miş­tir: “İn­san­lar sağ el­le­ri­ni na­maz kı­lar­ken sol el­le­ri üze­ri­ne koy­mak­la em­ro­lu­nur­lar­dı.”231

Elin ko­nul­ma şek­li şöy­le­dir: Sağ elin iç kıs­mı, sol elin üst kıs­mı üze­ri­ne ko­nur. Böy­le­ce baş par­mak ile kü­çük par­mak bi­lek üze­rin­de hal­ka ya­pı­lır. Ka­dın­lar ise iki eli­ni göğ­sü üze­ri­ne hal­ka yap­mak­sı­zın ko­yar­lar. Çün­kü bu du­rum ka­dın­la­rın te­set­tür­le­ri ile uyum sağ­lar.

Şâfiîlere gö­re, iki elin ka­dın­lar­da gö­ğüs üze­ri­ne, er­kek­ler­de ise gö­be­ğin üs­tü­ne ko­nul­ma­sı müs­te­hap­tır. Çün­kü in­sa­nın kal­bi sol­da­dır, böy­le­ce el­ler en şe­ref­li bir or­gan üze­ri­ne ko­nul­muş olur.

Mâlikîlere gö­re, na­maz­da iki elin va­kar­lı bir şe­kil­de yan­la­ra sa­lı­ve­ril­me­si men­dup­tur. An­cak na­fi­le na­maz­lar­da el­le­rin gö­ğüs üze­rin­de bağ­la­nıp tu­tul­ma­sı ca­iz­dir. Fa­kat farz na­maz­lar­da el bağ­la­mak mek­ruh­tur. Çün­kü bu du­rum bir ye­re da­yan­mak gi­bi­dir. An­cak el bağ­la­ma sün­net ol­du­ğu için ya­pı­lır­sa mek­ruh ol­maz.232

5) Sübhâneke oku­mak sün­net­tir. İf­ti­tah tek­bi­rin­den son­ra giz­li­ce “senâ” du­a­sı­nı oku­mak sün­net­tir. Bu dua şöy­le­dir:

 

Ey Al­lah’ım, se­ni tes­bih ve ten­zih eder, sa­na ham­dü senâda bu­lunu­rum. Se­nin mu­kad­des is­min mü­ba­rek­tir ve se­nin aza­met ve celâlin pek yük­sek­tir. Sen­den baş­ka hiç­bir ilâh yok­tur.”

Hz. Âişe’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) na­ma­za baş­la­dı­ğı za­man; “Sübhânekellahümme ve bi­ham­di­ke ve te­ba­re­kes­mü­ke ve teâlâ ced­dü­ke velâ ilâhe gay­ru­ke” der­di.233

Fa­ti­ha’dan ön­ce yi­ne giz­li ola­rak “eûzü-bes­me­le” okun­ma­sı ve di­ğer re­kat­lar­da Fa­ti­ha’dan ön­ce bes­me­le okun­ma­sı sün­net­tir. Eûzü-bes­me­le şu­dur:                                                                      (İla­hi rah­met­ten ko­vul­muş olan şey­tan­dan Al­lah’a sı­ğı­nı­rım)-                                    (çok esir­ge­yen ve ba­ğış­la­yan Al­lah’ın adı ile baş­la­rım)”. Eûzü çek­me­nin de­li­li şu ayet­tir: “Kur’an oku­du­ğun za­man ko­vul­muş şey­tan­dan Al­lah’a sı­ğın” 234

Bu ko­nu­da imam ile, na­ma­zı tek ba­şı­na kı­lan ki­şi ara­sın­da fark yok­tur. An­cak ima­ma uyan kim­se Fa­ti­ha’yı oku­ya­ma­ya­ca­ğı için eûzü-bes­me­le de oku­maz.

Her re­kat­ta Fa­ti­ha’dan ön­ce bes­me­le oku­mak sağ­lam gö­rü­len baş­ka bir gö­rü­şe gö­re ise va­cip­tir. Fa­ti­ha’dan son­ra oku­na­cak su­re­le­rin baş ta­raf­la­rın­da bes­me­le okun­maz. Yal­nız İmam Mu­ham­med’e gö­re, giz­li kı­lı­na­cak na­maz­lar­da bu su­re­le­rin ba­şın­da da bes­me­le oku­nur.

6) Fa­ti­ha’dan son­ra giz­li­ce “âmîn (du­a­la­rı­mı­zı ka­bul bu­yur)” de­nil­me­si sün­net­tir. Ebu Hu­rey­re’den ri­va­ye­te gö­re, Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “İmam âmin de­di­ği za­man, siz de âmin de­yin. Çün­kü ki­min âmin de­me­si, me­lek­le­rin âmin de­me­si­ne denk ge­lir­se onun geç­miş gü­nah­la­rı ba­ğış­la­nır.”235

   İbn Mes’ud (r. anhümâ)’dan şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Dört şey var­dır ki, imam on­la­rı giz­li ya­par: Eûzü çek­mek, bes­me­le çek­mek, âmin de­mek, tahmîd’de bu­lun­mak.” Ya­ni                                                              de­mek.”236

7) İmam olan kim­se­nin tek­bir­le­ri ve rukûdan kal­kar­ken, “Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh (Al­lah, ken­di­si­ni öven kim­se­nin öv­gü­sü­nü işi­tir)” cüm­le­si­ni ve na­ma­zın so­nun­da iki ta­ra­fa ve­re­ce­ği selâmı ih­ti­yaç mik­ta­rı açık­tan yap­ma­sı sün­net ol­du­ğu gi­bi, ima­ma uyan­la­rın da, rukûdan kal­kar­ken giz­li­ce; “Al­la­hüm­me Rabbenâ ve le­ke’l-hamd (Ey Rab­bi­miz olan Al­la­hım! Hamd, öv­gü yal­nız sa­na­dır)” de­me­si, tek­bir­ler ile selâmı giz­li­ce yap­ma­sı sün­net­tir.

Tek ba­şı­na na­maz kı­lan kim­se, rukûdan kal­kar­ken hem “Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh”, hem de “Al­la­hüm­me Rabbenâ ve le­ke’l-hamd” der.

Açık­tan oku­ma­nın en azı; ya­kı­nın­da ol­ma­yan­la­ra, meselâ; ilk saf­ta­ki­le­re işit­ti­re­cek ka­dar ses­li oku­mak­tır. Bir iki ki­şi­nin işit­me­si ye­ter­li ol­maz. Giz­li oku­mak­ta ise en az sı­nır; ken­di­si­nin ve­ya ya­kı­nın­da bu­lu­nan bir ve­ya iki ki­şi­nin işit­me­si­dir.

8) Rukû ve sec­de­ye eği­lip kal­kar­ken alı­nan tek­bir­ler sün­net­tir. Kı­yam­dan rukûya ve sec­de­le­re gi­di­lir­ken ve­ya sec­de­den kal­kıp yi­ne sec­de­ye gi­der­ken “Al­la­hü ek­ber” de­nil­me­si sün­net­tir. Ab­dul­lah b. Mes’ud (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s)’ın her kal­kış ve eği­liş­le­rin­de, kı­yam ve otu­ruş­la­rın­da tek­bir ge­tir­di­ği­ni gör­düm.”237 An­cak rukûdan kal­kar­ken tek­bir ye­ri­ne “Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh” de­ni­lir.

9) Rukûdan doğ­ru­lur­ken; “Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh”, ar­ka­sın­dan da; “Rabbenâ le­ke’l-hamd” de­nil­me­si sün­net­tir. Bun­lar­dan bi­rin­ci­si­ne “tes­mi’”, ikin­ci­si­ne “tah­mid” de­nir. İmam tes­mi’i ses­li, tahmîdi ise giz­li ola­rak söyler. İma­ma uyan kim­se sa­de­ce giz­li ola­rak “Rabbenâ le­ke’l-hamd” de­mek­le ye­ti­nir. Tek ba­şı­na na­maz kı­lan her iki­si­ni de giz­li söy­ler.

Enes (r.a)’den Rasûlullah (s.a.s)’in şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edil­miş­tir: “İmam, ‘Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh’ de­yin­ce siz­ler de; ‘Rabbenâ ve le­ke’l-hamd’ de­yi­niz.”238

10) Kı­yam­da bir özür bu­lun­ma­dı­ğı tak­dir­de iki aya­ğın ara­sı­nı dört par­mak ka­dar açık bu­lun­dur­mak sün­net­tir. Çün­kü bu du­rum huşûa da­ha ya­kın­dır. Şâfiîlere gö­re, iki ayak ara­sı bir ka­rış ka­dar açı­lır.

11) Rukû ha­lin­de er­kek­le­rin el­le­riy­le, par­mak ara­la­rı açık ola­rak diz­le­ri­ni tut­ma­la­rı sün­net­tir. Ka­dın­lar bu du­rum­da, el­le­ri­ni diz­le­ri üze­ri­ne koy­mak­la ye­ti­nir­ler. Yi­ne rukûda er­kek­le­rin ba­cak­la­rı­nı dik tut­ma­la­rı, ba­şın sırt hi­za­sın­dan yu­ka­rı kal­dı­rıl­ma­ma­sı, aşa­ğı doğ­ru da al­çal­tıl­ma­ma­sı ve er­kek­le­rin pa­zu­la­rı­nı bö­ğür­le­ri­ne bi­tiş­tir­me­me­le­ri sün­net­tir. Ka­dın­la­rın diz­le­ri bi­raz bü­kük bu­lu­nur. Bu­nun­la on­la­rın ar­ka­la­rı, bi­raz yu­ka­rı­ya me­yil­li bu­lun­muş olur.

12) Rukû ve sec­de tes­bih­le­ri sün­net­tir. Ya­ni rukû ha­lin­de en az üç ke­re; “Sübhâne rab­bi­ye’l-azîm (Yü­ce olan Rab­bi­mi her tür­lü nok­san sı­fat­lar­dan ten­zih ede­rim)” de­nil­me­si, sec­de ha­lin­de de üç ke­re; “Sübhâne rab­bi­ye’la’lâ (En yü­ce olan Rab­bi­mi her tür­lü nok­san sı­fat­lar­dan ten­zih ede­rim)” de­nil­me­si sün­net­tir.

Hu­zey­fe (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber ile na­maz kıl­dım. Rukûda “Sübhâne rab­bi­ye’l-azim”, sec­de­de “Sübhâne rab­bi­ye’l-a’lâ” der­di. Oku­yu­şu sı­ra­sın­da rah­met aye­ti ge­çin­ce, ora­da du­rur ve Al­lah’tan rah­met is­ter­di. Azap aye­ti ge­lin­ce de, Al­lah’a sı­ğı­nır­dı.”239 İbn Mes’ud (r.a)’in nak­let­ti­ği­ne gö­re Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Siz­den bi­ri rukûya var­dı­ğı za­man, üç ke­re “Sübhâne rab­bi­ye’l-azim” de­sin. Bu sa­yı tes­bi­hin en az öl­çü­sü­dür.” 240

Mâlikîlere gö­re rukû ve sec­de­de tes­bih sa­yı­sı­nın bir sı­nı­rı yok­tur.

13) Sec­de otu­ruş­la­rı ile te­şeh­hüt otu­ruş­la­rın­da sol aya­ğı ye­re ya­tı­rıp sağ aya­ğı dik­mek ve ayak par­mak­la­rı­nı kıb­le­ye yö­nelt­mek sün­net­tir. Ka­dın­lar sol ayak­la­rı­nı sağ ta­raf­la­rı­na ya­tık bu­lun­du­ra­rak ye­re otu­rur­lar. Bu otur­ma­ya “te­ver­rük” de­nir. Çün­kü bu du­rum ka­dı­nın da­ha çok ör­tün­me­si­ne yar­dım­cı olur.

14) Sec­de­ye va­rı­lır­ken ön­ce diz­le­ri, son­ra el­le­ri, son­ra yü­zü ye­re koy­mak, sec­de­den kal­kar­ken de ön­ce yü­zü, son­ra da diz­le­rin üze­ri­ne ko­ya­rak el­le­ri yer­den kal­dır­mak sün­net­tir. Bu şe­kil­de sec­de­ye va­rıp kalk­ma­ya gü­cü yet­me­yen­le­rin el­le­riy­le ye­re da­ya­na­rak kalk­ma­la­rı ca­iz olur.

Vâil b. Hucr (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Ben, Rasûlullah (s.a.s)’in, sec­de­ye git­ti­ği za­man diz­le­ri­ni el­le­rin­den ön­ce ye­re koy­du­ğu­nu, kal­kın­ca da el­le­ri­ni diz­le­rin­den ön­ce kal­dır­dı­ğı­nı gör­düm.”241

Mâlikîlere gö­re ise sec­de­ye gi­der­ken ön­ce el­ler son­ra diz­ler ye­re ko­nur. Sec­de­den kal­kar­ken de ön­ce diz­ler, son­ra el­ler kal­dı­rı­lır. De­lil­le­ri, Ebu Hu­rey­re (r.a)’den nak­le­di­len şu ha­dis­tir: “Siz­den bi­ri sec­de et­ti­ği za­man de­ve­le­rin çö­kü­şü gi­bi çök­me­sin, ön­ce iki eli­ni son­ra iki di­zi­ni ye­re koy­sun.” 242

Na­maz­da­ki ba­zı ha­re­ket­le­rin fark­lı şe­kil­de Al­lah el­çi­sin­den rivâyet edil­me­si üm­met için bir ko­lay­lık­tır. Sağ­lı­ğı el­ve­riş­li ol­ma­yıp el­le­riy­le ye­re da­yan­mak ih­ti­ya­cı­nı du­yan mü'min­ler te­mel­de bu ikin­ci ha­dis-i Şe­ri­fe uy­muş olur­lar.

   15) Otu­ruş­lar­da ve­ya sec­de ara­sı cel­se­de iki eli iki uy­luk üze­ri­ne koy­mak sün­net­tir. Na­maz kı­lan ki­şi te­şeh­hüt­te ve sec­de ara­sı otur­ma­lar­da sağ eli­ni sağ uy­lu­ğu üze­ri­ne, sol eli­ni sol uy­lu­ğu üze­ri­ne ko­yar. Par­mak­lar az açı­la­rak uç­la­rı diz­le­rin üze­ri­ne ge­le­cek şe­kil­de ko­nu­lur. Fa­kat sağ­lam gö­rü­şe gö­re, el­ler­le diz ka­pak­la­rı tu­tul­maz. Çün­kü bun­da zor­luk var­dır.

Vâil b. Hucr (r.a) Rasûlullah (s.a.s)’ın na­maz kı­lı­şı­nı an­la­tır­ken şöy­le de­miş­tir: “Son­ra otu­rup sol aya­ğı­nı ye­re ya­tır­dı ve sol eli­nin avuç kıs­mı­nı uy­lu­ğu üze­ri­ne ve sol di­zi üze­ri­ne koy­du. Sağ dir­se­ği­ni sağ uy­lu­ğu­nun hi­za­sı­na ge­tir­di. Son­ra par­mak­la­rın­dan iki­si­ni yu­ma­rak hal­ka şek­lin­de yap­tı, son­ra par­ma­ğı­nı kal­dır­dı ve bu par­ma­ğı­nı ha­re­ket et­tir­di­ği­ni gör­düm, dua edi­yor­du.”243

16) Otu­ruş­lar­da ta­hıy­ya­tı okur­ken “Lâ ilâhe” de­ni­lin­ce, sağ elin şa­ha­det par­ma­ğı kal­dı­rı­lıp, “İllâllah” de­nir­ken in­di­ril­me­si sün­net­tir. Bu hal­de par­mak ile or­ta par­mak hal­ka ya­pı­lıp, di­ğer iki par­mak bü­kül­me­li­dir. bu işa­ret­le, Al­lah’tan baş­ka hiç bir ilâh bu­lun­ma­dı­ğı te­yit edil­miş olur. De­lil, Vâil b. Hucr (r.a)’den ri­va­yet edi­len yu­ka­rı­da zik­ret­ti­ği­miz ha­dis­tir.

17) Farz na­maz­la­rın üçün­cü ve dör­dün­cü re­kat­la­rın­da Fa­ti­ha oku­mak sağ­lam gö­rü­şe gö­re sün­net­tir. Bu­na bir su­re ila­ve­sin­de de bir sa­kın­ca bu­lun­maz. Çün­kü bu iki re­kat­ta kı­ra­at bir sı­nır be­lir­len­mek­si­zin meşrû kı­lın­mış­tır. Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re, Fa­ti­ha’nın son iki re­kat­ta da okun­ma­sı farz­dır.

Ha­ne­fi­le­rin da­yan­dı­ğı de­lil, Fa­ti­ha’nın na­maz­da ta­yin edil­me­miş ol­ma­sı ve han­gi ye­rin­de olur­sa ol­sun na­maz­da Kur’an’dan bir ayet oku­ma­nın ye­ter­li olu­şu­dur. “Kur’an’dan ko­la­yı­nı­za ge­le­ni oku­yun” 244 aye­ti ile, na­ma­zı­nı kö­tü bir şe­kil­de kı­lan ki­şi hak­kın­da­ki; “Son­ra Kur’an’dan ko­la­yı­na ge­le­ni oku” 245 ha­di­si, bu­nun de­lil­le­ri­dir.

18) Farz­la­rın, vi­tir na­ma­zı­nın ve mü­ek­ked sün­net­le­rin son otu­ruş­la­rın­da, gay­ri mü­ek­ked sün­net­ler ile di­ğer na­fi­le na­maz­la­rın da her otu­ru­şun­da ta­hıy­yat­tan son­ra Hz. Pey­gam­ber’e ve âline  salâvât ge­tir­mek sün­net­tir.

“Sal­li-bârik” du­a­la­rı di­ye kı­sal­tı­lan, na­maz­lar­da­ki salâvatın baş­lan­gı­cı­nı Kâ’b b. Uc­re (r.a) şöy­le an­la­tır: “Hz. Pey­gam­ber bi­zim ya­nı­mı­za gel­di. Biz de­dik ki: “Ey Al­lah’ın Rasûlü! Al­lah bi­ze, sa­na na­sıl selâm ve­re­ce­ği­mi­zi bil­dir­di. Sen de bi­ze, sa­na na­sıl salât ge­ti­re­ce­ği­mi­zi öğ­ret” Hz. Pey­gam­ber (s.a.s), salât du­a­la­rı­nı şöy­le tel­kin bu­yur­du:

 

“Ey Al­la­hım! Pey­gam­be­ri­miz Mu­ham­med’e ve O’nun ai­le­si­ne salât et, on­la­rın şe­ref ve kad­ri­ni yü­celt, Hz. İb­ra­him ve ai­le­si­ne salât et­ti­ğin gi­bi. Ve yi­ne Hz. Mu­ham­med’i ve âilesini mü­ba­rek kıl, on­la­rın fe­yiz ve be­re­ket­le­ri­ni da­i­ma art­tır, Hz. İb­ra­him ve ai­le­si­ni mü­ba­rek kıl­dı­ğın gi­bi. Şüp­he yok ki sen hamîdsin, mecîdsin, bü­tün öv­gü, aza­met ve celâl sa­na mah­sus­tur.”246

Hz. İb­ra­him ile il­gi­li bu sal­li-bârik du­a­la­rı­nın okun­du­ğu na­maz­lar­da, Mu­ham­med ve İb­ra­him isim­le­rin­den ön­ce, “efen­di­miz, bü­yü­ğü­müz” an­la­mın­da­ki “seyyidinâ” lâfzını ila­ve et­mek men­dup sa­yıl­mış­tır.

Bu­ra­da, İb­ra­him (a.s)’in özel ola­rak zik­re­dil­me­si, rah­met ve be­re­ke­tin onun üze­rin­de bir­leş­me­si yü­zün­den­dir. Ni­te­kim Kur’an-ı Ke­rim’de, me­lek­le­rin Hz. İb­ra­him’in ai­le­si­ne hi­ta­ben; “Ey ev hal­kı! Al­lah’ın rah­me­ti ve be­re­ke­ti üze­ri­niz­de­dir” de­dik­le­ri be­lir­ti­lir.247

Hz. Mu­ham­med’in âli; Hâşim ve Ab­dul­mut­ta­lib oğul­la­rı ka­bi­le­le­ri­dir. İb­ra­him (s.a)’in âli ise; İs­ma­il, İs­hak ve on­la­rın ev­lat­la­rı­dır.248 Na­maz dı­şın­da Hz. Pey­gam­ber’e sa­la­vat ge­tir­mek va­cip de­ğil, men­dup­tur. Öm­rün­de bir de­fa sa­la­vat ge­tir­mek farz, Hz. Pey­gam­ber’in adı anıl­dık­ça sa­la­va­tın tek­rar­lan­ma­sı ise müs­te­hap­tır.249

19) Bü­tün na­maz­la­rın son otu­ruş­la­rın­da ta­hıy­yat ve sal­li-bârik du­a­la­rın­dan son­ra, iki ta­ra­fa selâm ver­me­den ön­ce dua edil­me­si sün­net­tir. Bu du­a­nın Kur’an-ı Ke­rim ayet­le­rin­den se­çil­me­si ve­ya bun­la­ra ben­ze­me­si da­ha uy­gun­dur. İn­san­lar­dan is­te­ne­cek şey­ler ko­nu­sun­da na­maz­da dua edil­mez. Meselâ; “Ya Rab­bi! Ba­na dün­ya ma­lı ver, şu ka­dar pa­ra ver” de­nil­me­si ca­iz gö­rül­mez. Na­maz­la­rın so­nun­da mu­tat ola­rak dua ni­ye­tiy­le;

 

 (Ey Rab­bi­miz! Bi­ze dün­ya­da bir gü­zel­lik, ahi­ret­te de bir gü­zel­lik ver ve bi­zi ateş aza­bın­dan ko­ru)” 250 aye­ti oku­nur.

20) Na­ma­zın so­nun­da selâm ve­rir­ken yü­zün ön­ce sa­ğa, son­ra so­la dön­dü­rül­me­si sün­net­tir. Na­maz kı­lan kim­se, sa­ğı­na ve so­lu­na selâm ve­rir­ken sa­ğın­da ve so­lun­da bu­lu­nan in­san, cin ve me­lek­le­re selâm ver­me­ye ni­yet eder. İmam da ken­di­si­ne uyan­la­ra selâm ver­me­ye ni­yet eder. Ce­ma­at ima­mın sa­ğın­da ise, bi­rin­ci selâmda ima­mın selâmını al­ma­ya, eğer sol­da ise ikin­ci selâmda selâm al­ma­ya ni­yet eder.

Sa’d b. Ebî Vak­kas (r.a)’ın şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Rasûlullah (s.as) sa­ğı­na ve so­lu­na se­lam ve­rir­ken ya­na­ğı­nın be­yaz­lı­ğı­nı gö­rür­düm”251

Mâlikîler, selâma “ve berekâtüh” laf­zı­nı da ila­ve eder­ler.

21) Süt­re edin­mek sün­net­tir. Baş­ka­la­rı ta­ra­fın­dan önün­den ge­çil­me­si­ne en­gel ol­mak için, na­maz kı­lan kim­se­nin önü­ne koy­du­ğu şe­ye “süt­re” de­nir.

Süt­re­nin da­yan­dı­ğı de­lil şu ha­dis­tir: “Siz­den bi­ri na­maz kıl­dı­ğı za­man, bir süt­re­ye doğ­ru na­maz kıl­sın ve bu süt­re­ye ya­kın dur­sun, önün­den hiç kim­se­nin geç­me­si­ne izin ver­me­sin. Eğer bi­ri önün­den geç­mek is­ter­se ona kar­şı koy­sun” 252

Farz ve­ya na­fi­le na­maz­lar­da süt­re edin­mek, sa­de­ce sec­de ye­rin­den baş­ka­la­rı­nın geç­me­sin­den kor­kul­ma­sı ha­lin­de imam ve­ya tek ba­şı­na na­maz kı­lan­lar için men­dup­tur. İma­mın süt­re­si ce­ma­at için de ye­ter­li­dir. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Mek­ke’de, Bat­ha’da uzun­ca bir so­pa­ya doğ­ru na­maz kıl­mış­tı. Ce­ma­a­tin her­han­gi bir süt­re­si yok­tu.253 Na­maz kı­lan ki­şi­nin, önün­den kim­se­nin geç­me­ye­ce­ğin­den emin ol­ma­sı ha­lin­de, süt­re­yi terk et­me­sin­de bir sa­kın­ca yok­tur.

Na­maz kı­la­nın önün­den geç­mek tahrîmen mek­ruh­tur. Na­maz kı­la­nın ken­di önün­den ge­çe­ne mü­da­ha­le et­me­si İslâm’ın ilk dö­nem­le­rin­de mü­bah iken bu hü­küm son­ra­dan nes­he­dil­miş­tir.254

Na­maz kı­la­nın önün­den ge­çe­cek kim­se­yi men et­mek için sa­de­ce “süb­ha­nel­lah” de­me­si ve­ya el, göz ya­hut baş işa­re­tiy­le uyar­ma­sı müm­kün ve ca­iz­dir. Süt­re, na­maz kı­la­nın göz­le­ri­ni süt­re­nin ge­ri­sin­den men eder ve dik­ka­ti­nin na­maz üze­rin­de top­lan­ma­sı­na yar­dım­cı olur.

 

   F - Na­ma­zın Âdâbı:

Hz. Pey­gam­ber’in bir ve­ya iki ke­re yap­tı­ğı ve de­vam et­me­di­ği şe­ye edep, men­dup ve­ya müs­te­hap de­nir. Rukû ve sec­de­de tes­bih­le­rin üç­ten faz­la ya­pıl­ma­sı, sün­net olan oku­yuş­tan faz­la kı­ra­at­ta bu­lu­nul­ma­sı gi­bi. Edep­ler, sün­net­le­ri ta­mam­la­mak için meşrû kı­lın­mış­tır. Ha­ne­fi­le­re gö­re, na­ma­zın edep­le­ri şun­lar­dır:255

1) Er­kek­le­rin iki avuç­la­rı­nı if­ti­tah tek­bi­ri alır­ken yen­le­ri­nin için­den çı­kar­ma­sı men­dup­tur. Bu du­rum te­va­zua da­ha ya­kın­dır. An­cak so­ğuk gi­bi za­ru­ret ha­li müs­tes­na­dır. Ka­dın­lar ise kol­la­rı­nın açıl­ma­ma­sı için el­le­ri­ni el­bi­se­le­ri­nin al­tın­dan kal­dı­rır­lar.

2) Na­maz kı­lan ki­şi­nin ayak­ta iken sec­de ede­ce­ği ye­re, rukûda iken ayak­la­rı­nın üst kıs­mı­na, sec­de­de bur­nun iki ka­na­dı­na, otu­rur­ken ku­ca­ğı­na, selâm ve­rir­ken omuz­la­rı­na bak­ma­sı men­dup­tur. Bu­nu ya­par­ken huşû için­de ve ih­san de­re­ce­sin­de na­maz kıl­ma gay­re­ti ol­ma­lı­dır. Rasûlullah (s.a.s) ih­sa­nı şöy­le ta­rif et­miş­tir: “Al­lah’a, san­ki O’nu gö­rü­yor­muş­sun gi­bi iba­det et­men­dir. Her ne ka­dar sen O’nu gör­mü­yor­san da O se­ni gör­mek­te­dir.” 256

3) Es­ner­ken ağ­zı aç­ma­ma­ya ça­lış­mak men­dup­tur. Bu­na güç yet­mez­se, eli­nin ar­ka­sı ve­ya ye­ni ile ağ­zı­nı ka­pa­mak ge­re­kir.

4) Gü­cü yet­ti­ği öl­çü­de ök­sü­rü­ğü gi­der­mek men­dup­tur.

5) Ka­met alı­nır­ken, mü­ez­zin “Hay­ye ale’l-fe­lah” de­yin­ce, İmam ve ce­ma­a­tın aya­ğa kalk­ma­sı men­dup­tur.

İmam mih­ra­ba ya­kın bu­lun­maz­sa, her saf, imam ara­la­rın­dan ge­çe­ce­ği sı­ra­da aya­ğa kal­kar.

6) “Kad kâmeti’s-salâh (Na­maz baş­la­dı)” de­nil­di­ği za­man İmam, na­ma­za baş­lar. İmam, bu ha­re­ke­ti ile mü­ez­zi­ni doğ­ru­la­mış olur. Bu­nun­la bir­lik­te ka­met bit­tik­ten son­ra na­ma­za baş­lan­ma­sın­da da bir sa­kın­ca bu­lun­maz. Hat­ta, Ebu Yu­suf ile, Ha­ne­fi­ler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re uy­gun olan da bu­dur.

 

G - Na­ma­zın Mek­ruh­la­rı:

Na­ma­zın için­de ya­pıl­ma­sı ve­ya ya­pıl­ma­ma­sı mek­ruh olan şey­ler tah­ri­men ve ten­zi­hen ol­mak üze­re iki­ye ay­rı­lır. Na­maz­da­ki bir va­ci­bi ter­ket­mek tah­ri­men mek­ruh­tur. Na­ma­zın bir sün­ne­ti­ni ter­ket­mek ise ten­zi­hen mek­ruh olur. Bu­nun­la bir­lik­te ten­zi­hen mek­ruh olan­lar da önem­le­ri ve tah­ri­men mek­ruh olan­la­ra ya­kın­lık­la­rı ba­kı­mın­dan fark­lı­dır­lar. Meselâ; bir mü­ek­ked sün­ne­ti ter­ket­mek, bir va­ci­bi ter­ket­mek de­re­ce­si­ne ya­kın bir ke­ra­he­ti ifa­de eder. Müs­te­hap ve­ya men­du­bu ter­ket­mek ise da­ha iyi ola­nı (evlâyı) ter­ket­mek­tir.

Na­maz­da mek­ruh olan şey­le­rin baş­lı­ca­la­rı şun­lar­dır: 257

1) Na­ma­zın va­cip­le­rin­den bi­ri­ni kas­den ter­ket­mek. Meselâ; Fa­ti­ha’yı ter­ket­mek ve­ya giz­li oku­nan na­maz­da açık­tan oku­mak, açık­tan oku­nan na­maz­lar­da giz­li oku­mak gi­bi. Tah­ri­men mek­ruh olan böy­le bir na­maz sa­hih ise de, ia­de­si va­cip olur. Çün­kü ek­sik­lik bir seh­ve (ya­nıl­ma­ya) da­yan­ma­mak­ta­dır. An­cak ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, ke­ra­het­le kı­lı­nan ön­ce­ki na­maz ile farz ve ben­ze­ri eda edil­miş, ia­de yo­luy­la kı­lı­nan son­ra­ki na­maz da onun ta­mam­la­yı­cı­sı ol­muş bu­lu­nur.

2) Na­ma­zın sün­net­le­rin­den bi­ri­ni bi­le­rek ter­ket­mek mek­ruh­tur. Meselâ; Süb­ha­ne­ke’yi, rukû ve­ya sec­de­ler­de­ki tes­bih­le­ri ter­ket­mek, ve­ya rukûda ba­şı kal­dır­mak ve­ya faz­la eğ­mek gi­bi.

3) İkin­ci re­kat­ta bi­rin­ci re­ka­ta gö­re da­ha uzun oku­mak mek­ruh­tur. Ha­ne­fi­le­re gö­re faz­la­lı­ğın üç ayet mik­ta­rı­nı aş­ma­sı ge­re­kir. Ak­si hal­de mek­ruh ol­maz.

4) Na­maz kı­lar­ken bir özür ol­mak­sı­zın bir ye­re, di­re­ğe, du­var ve­ya bas­to­na da­yan­mak mek­ruh­tur.

5) Na­maz­da özür­süz, bir­bi­ri pe­şi­ne ol­ma­mak üze­re bir kaç adım yü­rü­mek mek­ruh­tur. An­cak bir yı­lan ve­ya ak­re­bi öl­dür­mek gi­bi bir özür se­be­biy­le bir kaç adım at­mak mek­ruh ol­maz. Bun­la­rı öl­dür­mek bi­raz yü­rü­me­yi ve çok­ça ha­re­ket­le­ri ge­rek­ti­rir­se na­maz bo­zu­lur. Böy­le bir du­rum­da za­ra­rı def et­mek için na­ma­zı boz­mak ca­iz­dir. Meselâ; bir kim­se­yi ölüm­den ve­ya bir ma­lı -de­ğe­ri bir dir­hem mik­ta­rın­da bi­le ol­sa- za­yi ol­mak­tan kur­tar­mak için na­maz bo­zu­la­bi­lir. Bu ma­lın na­maz kı­la­na ait olup ol­ma­ma­sı so­nu­cu de­ğiş­tir­mez.

6) Bir rekâtta bir sûrenin iki ke­re okun­ma­sı ve­ya farz­lar­da iki re­kat­ta da Fa­ti­ha’dan son­ra ay­nı su­re­nin tek­rar­lan­ma­sı mek­ruh­tur. An­cak bu, na­fi­le na­maz­lar­da mek­ruh ol­maz. Na­maz­da Fa­ti­ha’dan son­ra sü­rek­li ola­rak bel­li bir su­re­nin okun­ma­sı, bu su­re­ler­den baş­ka­sı­nın okun­ma­ma­sı da mek­ruh­tur.

7) Kı­ra­at­ta, Kur’an-ı Ke­rim’de­ki sı­ra­ya uyul­ma­ma­sı mek­ruh­tur. Meselâ; bi­rin­ci re­kat­ta “İhlâs” su­re­si­ni oku­mak, son­ra “Le­heb” ve­ya “Kâfirûn” su­re­si­ni oku­mak gi­bi. Çün­kü Rasûlullah (s.a.s)’in oku­yuş­la­rın­da bu sı­ra­yı gö­zet­ti­ği ri­va­yet edil­miş­tir.

8) Na­maz kı­lan ki­şi­nin eli ara­cı­lı­ğı ile el­bi­se, be­den ve­ya sa­kal­la­rı ile oy­na­ma­sı, eli­ni ağ­zı­na koy­ma­sı ve­ya ge­rek ol­mak­sı­zın bu­run de­lik­le­ri­ni ka­pa­ma­sı mek­ruh­tur. Na­maz kı­lar­ken, na­ma­za ait ol­ma­yan iş­ler­le uğ­raş­mak na­maz ile bağ­daş­maz ve fay­da­sız bir iş­le (abes) meş­gul ol­mak an­la­mı­na ge­lir.

Kudâî’nin Yah­ya b. Ebî Kesîr’den ri­va­yet et­ti­ği “mür­sel” bir ha­dis­te şöy­le bu­yu­ru­lur: “Al­lah si­zin için üç şe­yi ke­rih gör­müş­tür: Na­maz­da, boş şey­ler­le meş­gul ol­mak, oruç­ta çir­kin ve müs­teh­cen söz­ler söy­le­mek, kab­ris­tan­da gül­mek.” 258

Eğer yü­zün­de­ki te­ri sil­mek ve­ya es­ne­mek gi­bi şey­le­ri yap­mak ge­re­ki­yor­sa, bun­la­rı yap­mak mek­ruh ol­maz. Par­mak­la­rı çıt­lat­mak, na­maz kı­lı­nan yer­de­ki ça­kıl taş­la­rı ile oy­na­mak da abes sa­yı­lır. An­cak sec­de edi­le­cek yer­de­ki ça­kıl taş­la­rı­nı bir de­fa­ya mah­sus ol­mak üze­re dü­zelt­mek ca­iz gö­rül­müş­tür.259

Na­maz sı­ra­sın­da ço­cu­ğu omuz­la­ra al­mak mek­ruh­tur. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in her re­kat­ta Umâme (r.a)’yi omuz­la­rı­na alıp, ye­re in­dir­di­ği­ni bil­di­ren uy­gu­la­ma­nın şu ha­dis­le nes­he­dil­di­ği nak­le­dil­miş­tir: “Şüp­he­siz na­maz­da, na­ma­zın ken­di­ne mah­sus bir meş­gu­li­ye­ti var­dır.”260

9) Na­maz­da kı­yam, kı­ra­at, rukû ve sec­de hal­le­rin­de el­le­ri bir özür bu­lun­mak­sı­zın, sün­net­le be­lir­le­nen uzuv­lar üze­ri­ne koy­ma­mak mek­ruh­tur. Kı­yam­da el­le­ri yan­la­ra sa­lı­ver­mek gi­bi.

10) Na­maz­da bit ve­ya pi­re tut­mak, öl­dür­mek ve ko­va­la­mak mek­ruh­tur. Ka­rın­ca ve pi­re gi­bi bir şe­yin ısır­ma­sın­dan acı du­yan kim­se­nin bun­la­rı na­maz­da yal­nız tu­tup at­ma­sın­da bir sa­kın­ca yok­tur.

11) Er­kek­le­rin sec­de eder­ken kol­la­rı­nı ta­ma­miy­le ye­re dö­şe­me­le­ri mek­ruh­tur.

12) Na­maz için­de bir özür bu­lun­mak­sı­zın bağ­daş ku­rup ve­ya diz­le­ri di­kip otur­mak mek­ruh­tur.

13) Na­maz­da ge­rin­mek ve­ya es­ne­mek mek­ruh­tur. Çün­kü ge­rin­mek bir gaf­let ve tem­bel­lik ese­ri­dir. Es­ne­mek de kar­nın aşı­rı tok ol­ma­sın­dan ve re­ha­vet­ten kay­nak­la­nır. Pey­gam­ber­ler es­ne­mek­ten ko­run­muş­lar­dır. Eğer na­maz­da es­ne­me ha­li ağır ba­sar­sa,imkân öl­çü­sün­de bu­nu yen­me­ye ça­lış­ma­lı­dır. Çün­kü Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Es­ne­mek şey­tan­dan­dır. Siz­den bi­ri­ne es­ne­me ha­li ârız olun­ca, gü­cü­nün yet­ti­ği öl­çü­de onu yen­me­ye ça­lış­sın.”261

Eğer es­ne­me ha­lin­de ağ­zı ka­pat­ma­ya güç yet­mez­se, na­maz için­de sağ elin ar­ka­siy­le, na­maz dı­şın­da ise sol elin ar­ka­siy­le ağız ka­pa­tıl­ma­lı­dır.

14) Na­maz­da, bir za­ru­ret bu­lun­mak­sı­zın ken­di is­te­ği ile ök­sür­mek mek­ruh­tur. Ök­sü­rü­ğü müm­kün ol­du­ğu ka­dar gi­der­mek ede­be da­ha uy­gun­dur.

   15) Na­maz için­de, ve­ri­len selâmı el ve­ya baş işa­re­tiy­le al­mak mek­ruhtur.

 

16) Na­maz­da, diş­le­rin ara­sın­da no­hut ta­ne­sin­den kü­çük bir ye­mek par­ça­sı­nı yut­mak mek­ruh­tur. No­hut ta­ne­sin­den bü­yük olur­sa na­maz bo­zu­lur.

17) Ye­mek sof­ra­sı ha­zır ol­du­ğu hal­de na­ma­za baş­la­mak mek­ruh­tur. An­cak vak­tin çık­ma­sın­dan kor­kul­ma­sı du­ru­mu müs­tes­na­dır. Bu yi­ye­ce­ğe kar­şı iş­ti­ha­nın bu­lu­nup bu­lun­ma­ma­sı hük­mü de­ğiş­tir­mez.

18) Na­maz­da göz­le­ri yum­mak ve­ya göz­le­ri gö­ğe doğ­ru çe­vir­mek, sa­ğa so­la ba­kın­mak ve­ya ba­şı­nı bir ta­ra­fa çe­vi­rip ba­kı­ver­mek mek­ruh­tur.

Na­maz kı­lan kim­se­nin gö­zü, ken­di­si­ni meş­gul ede­cek şe­kil­de bir şe­ye ta­kı­lır­sa o tak­dir­de huşûu sağ­la­mak için ka­pa­tı­la­bi­lir. Göz­le­rin ka­pa­tıl­ma­sın­da sec­de ye­ri­ne bak­ma sün­ne­ti ter­ke­dil­miş olur. Göz­le­rin gök­yü­zü­ne çev­ril­me­siy­le il­gi­li ola­rak Enes (r.a) şu ha­di­si ri­va­yet et­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­du: “Göz­le­ri­ni na­maz­da gö­ğe doğ­ru di­ken top­lu­luk­la­ra ne olu­yor? Bu ko­nu­da­ki söz­le­ri o de­re­ce şid­det­li ol­du ki, so­nun­da şöy­le bu­yur­du: “Ya bu­na son ve­rir­ler ve­ya Al­lah on­la­rın göz­le­ri­ni kör eder.”262 Göz­le­rin gök­yü­zü­ne çev­ril­me­si Cenâb-ı Hakk’a mekân iza­fe et­me­ye yol aça­bi­lir.

Na­maz­da sa­ğa-so­la ba­kın­mak da huşûa en­gel­dir ve boş iş­le uğ­raş­mak­tır. Di­ğer yan­dan göz­ler na­maz­da gö­rül­me­me­si ge­re­ken bir­şe­yi gör­me­mek için ve­ya huşû se­be­biy­le göz­le­ri yum­mak­ta bir sa­kın­ca bu­lun­maz. Bir ih­ti­yaç sı­ra­sın­da göz ucuy­la bak­mak­ta da ke­ra­het yok­tur.

19) Par­mak­la­rı bir­bi­ri­ne ge­çir­mek, par­mak çıt­lat­mak ve­ya el­le­ri bö­ğür­le­ri üze­ri­ne koy­mak mek­ruh­tur. Bu ha­re­ket­ler na­maz kı­la­nı huşûdan ayı­rır. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Siz­den bi­ri mes­cit­te bu­lun­du­ğu za­man par­mak­la­rı­nı bir­bi­ri­ne ge­çir­me­sin. Çün­kü böy­le bir ha­re­ket şey­tan­dan­dır. Siz­den bi­ri mes­cit­te ol­du­ğu sü­re­ce, dı­şa­rı çı­kın­ca­ya ka­dar na­maz­da­dır.”263 Ebû Hu­rey­re’den ri­va­yet edi­len bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Hz. Pey­gam­ber na­maz­da par­mak çıt­lat­ma­yı ya­sak­la­mış­tır.”264

20) Na­maz­da da­ha selâm ver­me­den ter­le­ri ve­ya yü­ze do­kun­muş olan top­rak­la­rı sil­mek mek­ruh­tur. An­cak gö­ze gi­rip zah­met ve­re­cek olan te­ri sil­mek­te bir sa­kın­ca yok­tur.

21) İmam­dan ön­ce rukû ve­ya sec­de­ye git­mek ve on­dan ön­ce rukûdan ve­ya sec­de­den ba­şı­nı kal­dır­mak mek­ruh­tur. An­cak, ima­ma uyan kim­se imam­dan ön­ce rukûa ve­ya sec­de­ye gi­dip, yi­ne on­dan ön­ce ba­şı­nı kal­dı­rır­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Eğer bu kim­se da­ha imam selâm ver­me­den bu rukûu ve­ya sec­de­yi ia­de eder­se, na­ma­zı ta­mam olur.

22) Kı­yam, rukû ve sec­de ara­la­rın­da­ki tek­bir ve zi­kir­le­ri ken­di ye­rin­den son­ra­ya bı­rak­mak mek­ruh­tur. Kı­yam­dan rukûa var­dık­tan son­ra “Al­la­hü ek­ber” de­mek ve rukûdan kı­ya­ma tam ola­rak dön­dük­ten son­ra “Se­mi­al­la­hü li­men ha­mi­deh” de­mek gi­bi. Bu du­rum­da tek­bir ve zi­kir­ler ken­di ye­rin­den son­ra­ya kal­mış olur.

23) Yan­mak­ta olan bir ate­şe doğ­ru na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Çün­kü bu şe­kil­de na­maz kıl­mak mecûsîlere ben­ze­mek­tir. Yan­mak­ta olan ocak, so­ba ve ateş do­lu man­gal da “ya­nan ateş” hük­mün­de­dir. Mu­ma, kan­di­le, lam­ba­ya kar­şı na­maz kıl­mak ise mek­ruh ol­maz. Ka­lo­ri­fer pe­te­ği ve elekt­rik­li ısın­ma araç­la­rı da bu ni­te­lik­te­dir. An­cak doğ­ru­dan tüp­gaz, pet­rol ga­zı ve­ya ta­bii gaz ya­kan ısın­ma araç­la­rı ise ateş oca­ğı hük­mün­de ol­ma­lı­dır.

Di­ğer yan­dan ası­lı du­ran mus­haf-ı şe­ri­fe ve­ya bir kı­lı­ca kar­şı na­maz kıl­mak­ta ise bir sa­kın­ca yok­tur. Çün­kü hiç bir kim­se ta­ra­fın­dan bun­la­ra ta­pıl­dı­ğı nak­le­dil­me­miş­tir.

24) Ara­da bir per­de ol­mak­sı­zın, bir in­sa­nın yü­zü­ne kar­şı na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Fa­kat bir in­sa­nın ar­ka­sı­na kar­şı na­maz kıl­mak­ta bir sa­kın­ca yok­tur. An­cak bu kim­se­nin ko­nuş­ma­sın­dan do­la­yı, şa­şır­ma ih­ti­ma­li­nin bu­lun­ma­sı du­ru­mu müs­tes­na­dır.

25) Ge­niş va­kit­te kü­çük ve­ya bü­yük ab­des­tin sı­kı­şık ol­ma­sı ve­ya ye­li­ni sı­kı­şık hal­de tu­ta­rak na­ma­za baş­la­mak mek­ruh­tur.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ye­mek ha­zır iken, bir de kü­çük ve bü­yük ab­des­tin sı­kış­tır­dı­ğı kim­se­le­rin na­ma­zı tam de­ğil­dir.”265

Na­maz sı­ra­sın­da, kü­çük ve­ya bü­yük ab­dest­te da­ral­ma olur ve kal­bi meş­gul et­me­ye baş­lar­sa, va­kit mü­sa­it ise, na­maz bı­ra­kı­la­rak, sı­kın­tı gi­de­ril­dik­ten son­ra ab­dest alı­nıp, ye­ni­den na­ma­za baş­la­ma­lı­dır ki,na­maz gö­nül hu­zu­ru ile kı­lın­mış ola­bil­sin. Ak­si hal­de na­maz sa­hih ol­sa da, sa­hi­bi isa­et­te bu­lun­muş ve gü­na­ha gir­miş olur.

26) Na­ma­zın sıh­ha­ti­ne en­gel ol­ma­ya­cak mik­tar­dan az olan ne­ca­se­tin el­bi­se, be­den ve­ya na­maz kı­lı­na­cak yer­de bu­lun­ma­sı mek­ruh­tur.

27) Tek ayak üze­rin­de dur­mak ve­ya bir aya­ğı yer­den kes­mek ve di­ğe­ri­ne da­yan­mak mek­ruh­tur. An­cak bu bir özür se­be­biy­le ya­pı­lır­sa mek­ruh ol­maz.

28) Na­maz­da bir özür bu­lun­mak­sı­zın el­bi­se­yi giy­me­den, omuz­lar üze­ri­ne ala­rak et­ra­fı­nı sa­lı­ver­mek mek­ruh­tur.

29) Baş­ka el­bi­se var­ken, na­maz­da kir­li ev ve iş el­bi­se­si giy­mek mek­ruh­tur. Çün­kü Al­lah Teâlâ; “Her mes­ci­de çı­kış­ta süs­le­ri­ni­zi ta­kı­nın”266 bu­yur­muş­tur. Ayet-i ke­ri­me­de na­maz kıl­ma­ya gi­der­ken iyi ve gü­zel el­bi­se­le­rin gi­yil­me­si ve Yü­ce Al­lah’ın hu­zu­ru­na bu şe­kil­de çı­kıl­ma­sı kas­te­dil­miş­tir.

30) Bir özür­den do­la­yı ol­ma­dık­ça yal­nız bir par­ça el­bi­se ile, meselâ; yal­nız bir göm­lek ile na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Yi­ne er­kek­le­rin sı­cak ik­lim­de be­de­nin gö­bek­ten üst kıs­mı­na hiç bir şey giy­mek­si­zin na­maz kıl­ma­la­rı mek­ruh­tur.

31) Er­kek­le­rin bir özür bu­lun­ma­dık­ça ipek­li el­bi­se gi­ye­rek na­maz kıl­ma­la­rı mek­ruh­tur.

32) El­bi­se­yi, top­rak­tan ve­ya diz­le­ri­nin yıp­ran­ma­sın­dan ya­hut ütü­nün bo­zul­ma­sın­dan ko­ru­mak için, rukûya ve­ya sec­de­ye va­rır­ken ya­vaş­ça yu­ka­rı­ya çek­mek mek­ruh­tur.

33) Er­kek­le­rin, saç­la­rı­nı ar­ka­da top­la­yıp bağ­la­ma­la­rı ve­ya ör­me­le­ri mek­ruh­tur. Böy­le bir şe­yin na­maz için­de kas­den ya­pıl­ma­sı, amel-i ke­sir ni­te­li­ğin­de olur ve na­ma­zı bo­zar.

34) Na­maz­da ba­şı­nın ke­nar­la­rı­na men­dil, kaş­kol vb. bir bez sa­ra­rak te­pe­si­ni açık bı­rak­mak mek­ruh­tur.

35) Na­maz­da tem­bel­lik ve­ya önem ver­me­me se­be­biy­le ba­şı açık bu­lun­dur­mak mek­ruh­tur. Bir özür­den do­la­yı baş açık ka­la­bi­lir.

Di­ğer yan­dan al­çak gö­nül­lü­lük ve huşû mak­sa­dıy­la ba­şın açık bu­lun­du­rul­ma­sı ca­iz gö­rül­müş­tür. Çün­kü na­maz te­va­zu ve mü­na­cat ha­li­dir. Na­maz kı­la­nın gu­rur, ki­bir, gös­te­riş ve ucüp­den uzak bir gö­nül huzûru için­de bu­lun­ma­sı ge­re­kir. Bu yüz­den na­maz­da kal­bi meş­gul ede­cek, huşû ve hudûdan ayı­ra­cak giy­si­ler­den sa­kın­mak da­ha uy­gun­dur.

Hz. Pey­gam­ber (s.as)’in na­maz­la­rı­nı ba­şı ör­tü­lü ola­rak kıl­dı­ğı ri­va­yet edil­miş­tir. Ha­dis-i şe­rif­te: “Be­ni na­maz kı­lar­ken gör­dü­ğü­nüz gi­bi na­maz kı­lı­nız” bu­yu­rul­muş­tur. Bu bir adet ve alış­kan­lık­tan çok Hz. Pey­gam­ber’in fi­i­li sün­ne­ti­ne uy­ma ve baş­ka­la­rı­na ben­ze­mek­ten ko­run­ma me­se­le­si­dir. İh­ram­da baş­la­rın açık ol­ma­sı baş­ka bir esa­sa da­ya­nır. O, mah­şer ha­lin­den bir ör­nek­tir. Na­maz, ih­ram ha­li­ne kı­yas edi­le­mez. Çün­kü iba­det­ler­de kı­yas ce­re­yan et­mez.

Bu du­ru­ma gö­re, na­maz­da ba­şı sec­de­ye en­gel teş­kil et­me­ye­cek uy­gun bir ser­puş­la ört­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Hat­ta sec­de­de baş­tan dü­şen ser­pu­şu faz­la ha­re­ket yap­ma­dan giy­mek müm­kün olur­sa, bu­nun na­maz için­de ba­şa ia­de­si da­ha fa­zi­let­li sa­yıl­mış­tır.

Bu ko­nu­da­ki ke­ra­hat ve fa­zi­let er­kek­ler­le il­gi­li­dir. Ka­dın­la­rın na­maz­da baş­la­rı­nı ört­me­le­ri te­set­tü­rün bir ge­re­ği­dir. Ba­şın açık ol­ma­sı ka­dın­lar­da na­ma­zı bo­zar.

36) Üze­rin­de in­san ve­ya hay­van re­sim­le­ri bu­lu­nan el­bi­se ile na­maz kıl­mak ve­ya böy­le bir ku­maş üze­ri­ne sec­de et­mek mek­ruh­tur. An­cak böy­le bir el­bi­se­nin üze­ri­ne ce­ket, par­de­sü ve­ya cüb­be gi­bi bir şey gi­yi­lir­se, onun­la na­maz kı­lın­ma­sın­da bir sa­kın­ca bu­lun­maz.

Bi­lin­di­ği gi­bi es­ki de­vir­ler­de bir çok ka­vim­ler tevhîd aki­de­sin­den uzak­la­şıp şir­ke düş­müş ta­sav­vur et­tik­le­ri ve­ya can­lı ma­bud­la­rı­nın re­sim ve hey­kel­le­ri­ni ya­pa­rak on­la­ra ta­pın­mış, ta’zim et­miş ve ma­bed­le­ri­ni on­lar­la dol­dur­muş­lar­dır.

Gü­nü­müz­de bi­lim ve tek­nik­te ile­ri git­miş pek çok top­lum­lar hâlâ ken­di­le­ri­ni bu şe­kil­de pu­ta tap­mak­tan kur­ta­ra­ma­mış­lar­dır. As­lın­da bu du­rum inan­ca olan ih­ti­ya­cın bir so­nu­cu­dur. Bu mil­let­le­rin ger­çek tev­hid di­ni­ni ta­nı­dık­la­rı tak­dir­de ken­di inanç­la­rı­nın an­lam­sız ol­du­ğu­nu an­la­ya­cak­la­rın­da şüp­he yok­tur.

   Ebu Tal­ha (r.a) Rasûlullah (s.a.s)’ın şöy­le bu­yur­du­ğu­nu nak­let­miş­tir: “Me­lek­ler, için­de kö­pek ve­ya re­sim ve hey­kel bu­lu­nan bir eve gir­mez­ler.”267 Enes (r.a)’in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Hz. Âişe’nin in­ce bir ör­tü­sü var­dı ki, bu ör­tü­yü evi­nin bir ta­ra­fı­na as­mış­tı. Hz. Pey­gam­ber ona: Bu per­de­ni yok et, çün­kü bu­nun üze­rin­de­ki re­sim­ler na­maz­da gö­zü­me ta­kı­lı­yor”268 diye bu­yur­du.

37) Na­maz kı­la­nın ba­şı üs­tün­de, ön, sağ ve­ya sol yan­la­rın­da­ki du­var ve­ya ta­van üze­ri­ne ya­pıl­mış ka­bart­ma­lı ya­hut re­sim ha­lin­de can­lı tas­vi­ri­nin bu­lun­ma­sı mek­ruh­tur. Bun­la­rın ar­ka ta­raf­ta bu­lun­ma­sı­nın ke­ra­he­ti da­ha az­dır.

   Na­maz kı­la­nın ayak­la­rı al­tın­da ve­ya otur­du­ğu yer­de bu­lu­nan ve­ya kar­şı­dan ba­kı­lın­ca uzuv­la­rı far­ke­di­le­me­ye­cek ka­dar kü­çük olan bir su­re­tin bu­lun­ma­sı na­maz ba­kı­mın­dan ke­ra­het do­ğur­maz.

Kim­lik kar­tı, nü­fus cüz­da­nı, pa­sa­port, sü­rü­cü eh­li­ye­ti gi­bi bel­ge­ler üze­rin­de­ki re­sim­ler­le, ka­ğıt pa­ra­la­rın üs­tün­de res­me­dil­miş bu­lu­nan su­ret­ler bu bel­ge ve pa­ra­lar cüz­dan ve­ya çan­ta ya­hut cep­ler­de ka­pa­lı bu­lun­duk­la­rı için ne na­maz için­de ve ne de na­maz dı­şın­da bir sa­kın­ca do­ğur­maz. Di­ğer yan­dan res­mi bel­ge­le­re ya­pış­tı­rı­lan bu gi­bi re­sim­le­rin ama­cı, in­san­la­rı bir­bi­rin­den ayır­mak, yan­lış­lık ve hak­sız­lık­la­rı gi­der­mek, bir ta­kım hak­la­rı ko­ru­mak ve en önem­li­si de gü­ven­li­ği sağ­la­mak­tır.

Can­lı ol­ma­yan eş­ya ve var­lık­la­ra ait re­sim ve­ya ka­bart­ma­lı tas­vir­ler­de her han­gi bir sa­kın­ca söz ko­nu­su de­ğil­dir.

Can­lı­la­ra ait re­sim ve hey­kel­le­rin put­pe­rest­li­ğe yol aç­ma­sı Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le açık­la­nır. Nûh (a.s)’un kav­mi ile il­gi­li ola­rak şöy­le bu­yu­ru­lur: “Sa­kın ilah­la­rı­nı­zı bı­rak­ma­yın “Ved” “Suvâ”, “Ye­gus”, “Yeûk” ve “Nesr” gi­bi put­la­rı­nız­dan vaz geç­me­yin, de­di­ler. Böy­le­ce bir çok in­san­la­rı sa­pıt­tı­lar. Sen bu za­lim­le­rin sa­pık­lık­la­rı­nı da­ha da art­tır.”269

Ab­dul­lah b. Ab­bas ve Mu­ham­med b. Kays (r. an­hüm)’dan şöy­le de­dik­le­ri nak­le­dil­miş­tir: Âyette adı ge­çen put isim­le­ri Nuh kav­mi­nin ba­zı sa­lih kim­se­le­ri­nin ad­la­rıy­dı. Bu kim­se­ler öl­dük­ten son­ra, şey­tan on­la­rın bi­rer hey­ke­li­nin di­kil­me­si­ni öğüt­le­ye­rek; “Siz on­la­rın yap­tık­la­rı­nı bu hey­kel­ler ara­cı­lı­ğı ile ha­tır­lar ve ya­par­sı­nız” der. Şey­ta­nın bu ya­nılt­ma­sı­na ka­nan in­san­lar o sa­lih kim­se­le­rin hey­kel­le­ri­ni ya­pa­rak di­ker­ler. Ön­ce­le­ri gü­zel amel­le­ri ha­tır­la­ma­da bi­rer araç olan hey­kel­ler, bir kaç ne­sil geç­tik­ten son­ra ni­te­lik de­ğiş­ti­rir ve ken­di­le­ri­ne ta­pı­nı­lan bi­rer put ha­li­ni alır­lar. İş­te İslâm’dan ön­ce­ki Arap top­lu­mu bu put­la­rı ye­ni ila­ve­ler­le de­vir al­mış ve on­la­ra ta­pı­nır­ken İslâm gü­ne­şi doğ­muş­tur.270

38) Ye­di yer­de na­maz kıl­mak mek­ruh sa­yıl­mış­tır. İbn Ömer (r. anhümâ)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: Ra­su­lul­lah (s.a.s) ye­di yer­de na­maz kı­lın­ma­sı­nı ya­sak­la­mış­tır: Çöp­lük­ler­de, hay­van ke­si­len yer­ler­de, kab­ris­tan­da, yol ke­nar­la­rın­da, ha­mam­da, de­ve ağıl­la­rın­da ve Bey­tul­lah’ın üs­tün­de.” 271

Çöp­lük­ler ile mez­ba­ha pis­lik­le­re ya­kın­dır ve bu­ra­lar­da sü­rek­li ola­rak pis­lik bu­lun­ma ih­ti­ma­li var­dır. Bir kim­se bu gi­bi yer­ler­de te­miz bir yay­gı ya­ya­rak üze­rin­de na­maz kı­la­bi­lir. Ak­si hal­de na­maz kı­la­maz. Hat­ta Şâfiîlere gö­re, al­tın­da pis­lik bu­lu­nun­ca, te­miz yay­gı da ya­yıl­sa na­maz kıl­mak mek­ruh olur.  Tu­va­let böl­me­sin­de na­maz kıl­mak da­ha kuv­vet­li ola­rak ya­sak­tır. Çün­kü bu­ra­da pis­lik­ler da­ha faz­la top­lan­mak­ta­dır.

Kab­ris­tan­da na­maz kıl­ma ya­sa­ğı, alt­ta­ki ölü­le­rin irin ve kok­muş ce­set­le­ri­nin bu­lun­ma­sı yü­zün­den­dir. Di­ğer yan­dan bu du­rum ya­hu­di­le­re ben­ze­mek olur. Ha­dis­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Al­lah Ya­hu­di­le­re la­net et­sin. On­lar pey­gam­ber­le­ri­nin ka­bir­le­ri­ni mes­cit edin­miş­ler­dir. Ben­den son­ra kab­ri­mi sa­kın mes­cit edin­me­yin.” 272

Ha­ne­fi­le­re gö­re, ka­bir na­maz kı­la­nın önün­de ol­du­ğu za­man, kab­ris­tan­da na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Çün­kü bu tak­dir­de ka­bir gö­zü ve kal­bi meş­gul ede­bi­lir. Eğer ka­bir ar­ka ve­ya üst ta­raf­ta olur­sa bun­da ke­ra­het söz ko­nu­su ol­maz. Mut­lak ola­rak pey­gam­ber­le­rin ka­bir­le­ri­nin bu­lun­du­ğu yer­ler­de na­maz kıl­mak da mek­ruh de­ğil­dir.

Ha­mam için­de na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Çün­kü ha­mam şey­tan­la­rın sı­ğın­dı­ğı, av­ret yer­le­ri­nin açıl­ma ih­ti­ma­li bu­lu­nan ve ge­nel­de pis­lik­le­rin ve kul­la­nıl­mış su­la­rın dö­kül­dü­ğü yer­ler­dir.

De­ve ağıl­la­rın­da na­maz kıl­ma­nın mek­ruh olu­şu, bu hay­van­la­rın si­dik ve dış­kı­la­rı­nın ne­cis sa­yıl­ma­sı esa­sı­na da­ya­nır. Ay­rı­ca, na­maz­da hay­van­la­rın na­maz kı­la­nı ra­hat­sız et­me ih­ti­ma­li de var­dır. Bu da huşûya en­gel olur. Ko­yun ağıl­la­rın­da te­miz­li­ğe dik­kat ede­rek na­maz kıl­ma­nın ca­iz ol­du­ğu ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.

Yol üze­rin­de ve­ya ke­na­rın­da na­maz kıl­ma ise, in­san­la­rın önün­den geç­me­si ve­ya bu yer­le­rin te­miz ol­ma­ma­sı yü­zün­den ya­sak­lan­mış­tır.273

 

   H - Na­ma­zı Bo­zan Şey­ler:

Na­maz, yu­ka­rı­da açık­la­dı­ğı­mız gi­bi özel bir ta­kım la­fız ve fi­il­ler­le ye­ri­ne ge­ti­ri­len bir iba­det­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in ta­rif et­ti­ği şe­kil­de sa­hih ol­ma­sı için na­ma­zın rü­kün ve şart­la­rı­na uyu­la­rak kı­lın­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü Al­lah’ın Rasûlü; “Na­ma­zı ben­den gör­dü­ğü­nüz şe­kil­de kı­lı­nız” bu­yur­muş­tur.

Na­maz şart ve­ya rü­kün­ler­den bi­ri bu­lun­ma­dı­ğı tak­dir­de fâsid ve­ya bâtıl olur. Na­maz sı­ra­sın­da or­ta­ya çı­kan ve na­ma­zın ma­hi­ye­ti ile bağ­daş­ma­yan bir ta­kım söz, fi­il ve hal­ler se­be­biy­le de na­maz bo­zu­la­bi­lir. İba­det­ler ko­nu­sun­da fâsid ol­ma ile bâtıl ol­ma kav­ram­la­rı eş an­lam­da kul­la­nı­lır. Bu ko­nu­da mez­hep­le­rin gö­rüş bir­li­ği var­dır. Biz bu­ra­da fe­sat ve but­lan ye­ri­ne “bo­zul­ma” söz­cü­ğü­nü kul­la­na­ca­ğız. An­cak Ha­ne­fi­le­re gö­re alış-ve­riş, ni­kah, şir­ket gi­bi mu­a­me­lat ko­nu­la­rın­da fâsid ve bâtıl te­rim­le­ri fark­lı an­lam­lar­da kul­la­nıl­mış­tır.

Bir iba­det fâsid ve­ya bâtıl ol­du­ğu za­man ia­de­si ya­ni ye­ni­den ya­pıl­ma­sı ge­re­kir. Çün­kü bu du­rum­da or­ta­ya çı­kan ba­zı önem­li ek­sik­lik­ler se­be­biy­le iba­det iba­det ol­mak­tan çık­mış bu­lu­nur.

Şart ve rü­kün­le­ri­ne uyu­la­rak baş­la­nan bir na­ma­zı bo­zan şey­le­rin baş­lı­ca­la­rı şun­lar­dır:274

 

   1 - Na­maz­da Ko­nuş­mak:

Na­maz­da bi­le­rek ve­ya bil­me­ye­rek, ya­nı­la­rak, unu­ta­rak ve­ya teh­dit al­tın­da ol­sun “kı-ko­ru” harf­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi an­la­şı­lır bir ifa­de ile bir ve­ya iki harf söy­le­mek­le na­maz bo­zu­lur.

As­hab-ı Ki­ram­dan Zeyd b. Er­kam (r.a) şöy­le der: “Biz na­maz­da ko­nu­şur­duk, biz­den bi­ri ya­nı­ba­şın­da­ki ar­ka­da­şı ile ko­nu­şur­du. “Gö­nül­den bo­yun eğe­rek Al­lah için na­ma­za du­run” 275 aye­ti inin­ce, sus­mak­la em­ro­lun­duk ve na­maz­da ko­nuş­mak­tan me­ne­dil­dik.” 276 Mu­a­vi­ye b. Ha­kem es-Sülemî şöy­le ha­ber ve­ri­yor: “Hz. Pey­gam­ber ile be­ra­ber na­maz kı­lar­ken ce­ma­at­ten bi­ri ak­sır­dı. Ben de; “yer­ha­mü­kel­lah (Al­lah sa­na mer­ha­met et­sin)” de­dim. Bu­nun üze­ri­ne ce­ma­at göz­le­ri­ni ba­na dik­ti. Ben ise; “si­ze ne olu­yor ki ba­na böy­le ba­kı­yor­su­nuz?” de­dim. Bu de­fa el­le­ri­ni uy­luk­la­rı üze­ri­ne vur­ma­ya baş­la­dı­lar. Be­ni sus­tur­mak is­te­dik­le­ri­ni an­la­yın­ca sus­tum. Hz. Pey­gam­ber na­ma­zı ta­mam­la­yın­ca “anam-ba­bam ona fe­da ol­sun, ben ne bun­dan ön­ce ve ne de bun­dan son­ra on­dan da­ha gü­zel eği­ti­ci bir mu­al­lim gör­me­dim. Al­lah’a ye­min ede­rim ki, ne yü­zü­nü ek­şit­ti, ne döv­dü ve ne de be­ni azar­la­dı” şöy­le bu­yur­du: “Bu na­maz­da in­san söz­le­rin­den bir­şey ko­nuş­mak uy­gun ol­maz. Na­maz an­cak tes­bih, tek­bir ve Kur’an oku­mak­tan iba­ret bir iba­det­tir.” 277 Bu ha­dis-i şe­rif­le­rin ışı­ğın­da na­maz kı­lar­ken ko­nuş­ma sa­yı­lıp sa­yıl­ma­yan söz­ler ve ses­ler şu şe­kil­de be­lir­len­miş­tir:

a) Ak­sı­ran kim­se­ye na­maz­da “yer­ha­mü­kel­lah” de­nil­me­si ve­ya baş­ka­sı­nın “Ra­hi­me­kel­lah” de­me­si üze­ri­ne “Âmin (ey Rab­bim ka­bul bu­yur)” de­nilme­si na­ma­zı bo­zar. An­cak ak­sı­ran kim­se­nin ken­di nef­si­ne kar­şı “yer­ha­mü­kel­lah” de­me­si na­ma­zı boz­maz. Çün­kü bu so­nun­cu­da, baş­ka­sı­na ce­vap ni­te­li­ği yok­tur.

b) Bir has­ta­lık­tan ve­ya bir ma­lın ya da ar­ka­da­şın kay­bol­ma­sı gi­bi mu­si­bet­ten do­la­yı harf­ler bel­li ola­cak şe­kil­de ses­le ağ­la­mak ve­ya “ah, uf, of” gi­bi ses­ler çı­kar­mak ya­hut bir to­za üf­le­mek ve­ya bir şe­ye bez­gin­lik gös­ter­mek için “uf, tuh” de­mek na­ma­zı bo­zar.

An­cak ken­di­ne ha­kim ola­ma­ya­cak du­rum­da­ki has­ta­nın in­le­me­si, ah, of de­me­si na­ma­zı boz­maz. Çün­kü bu du­rum­da­ki has­ta­nın in­le­me­si, el­de ol­ma­yan se­bep­ler­le ak­sır­mak, ök­sür­mek ve es­ne­mek gi­bi­dir. Bu gi­bi du­rum­lar­da za­ru­ret bu­lun­du­ğu için ba­zı harf­ler te­laf­fuz edil­miş ol­sa bi­le na­maz bo­zul­maz.

   Al­lah Teâlâ’nın kor­ku­sun­dan ve­ya cen­net ya da ce­hen­ne­mi ha­tır­la­mak­tan do­la­yı ağ­la­mak, in­le­mek ve ah de­mek na­ma­zı boz­maz.

c) Özür­süz ola­rak iki harf bel­li ede­cek şe­kil­de ök­sür­mek­le na­maz bo­zu­lur. An­cak bu ök­sü­rük ken­di­li­ğin­den ve ta­bii bir şe­kil­de mey­da­na gel­miş­se na­ma­za za­rar ver­mez. Ni­te­kim se­si­ni gü­zel­leş­tir­mek, ima­mın yan­lı­şı­nı dü­zelt­mek ve­ya ken­di­si­nin na­maz­da bu­lun­du­ğu­nu bil­dir­mek gi­bi bir amaç­la ya­pı­lır­sa sağ­lam olan gö­rü­şe gö­re na­maz bo­zul­maz. Yi­ne bir özür se­be­biy­le ök­sür­mek de na­ma­zı boz­maz.

d) İma­mın oku­du­ğu Kur’an-ı Ke­rim ho­şu­na git­ti­ği için ağ­la­yan kim­se­nin du­ru­mu­na ba­kı­lır. Eğer bu bir hu­şu ese­ri ise na­ma­zı bo­zul­maz. Fa­kat mü­cer­ret ola­rak ses gü­zel­li­ğin­den al­dı­ğı zevk se­be­biy­le ağ­la­mış­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Yi­ne ima­mın Kur’an oku­yu­şu sı­ra­sın­da cen­net ve­ya ce­hen­ne­mi ha­tır­la­ya­rak hu­şu­dan ötü­rü “belâ (öy­le)”, “ne­am (evet)” di­ye­rek ağ­la­yan ce­ma­a­tin de na­ma­zı bo­zul­maz.

e) Na­maz kı­lar­ken işi­ti­len kö­tü bir ha­be­re;

(Biz Al­lah’a ai­diz ve so­nun­da O’na dö­nü­cü­le­riz)” (el-Ba­ka­ra, 2/156) di­ye ce­vap ve­ril­me­si na­ma­zı bo­zar. Çün­kü bu ifa­de, na­maz dı­şın­da­ki bir ha­be­re ce­vap ver­me ni­te­li­ğin­de­dir.

f) Na­maz­da mey­da­na ge­len şeytanî bir ves­ve­se­den do­la­yı; “Lâ hav­le ve lâ kuv­ve­te illâ billâh” de­nil­se, eğer bu ves­ve­se ahi­ret­le il­gi­li bir şey hak­kın­da ise na­maz bo­zul­maz, dün­ya­ya ait bir ves­ve­se ise bo­zu­lur. Çün­kü ves­ve­se bir elem ve acı­dır. Bu tak­dir­de dün­ye­vi bir elem­den ötü­rü “Lâ hav­le” sö­zü söy­le­nil­miş olur.

g) Na­maz kı­lan ki­şi, Al­lah’ın adı­nı du­yun­ca ce­vap ver­me­yi kas­de­rek “Lâ ilâhe illâllah (Al­lah’tan baş­ka hiç bir ilâh yok­tur)” ve­ya “Cel­le celâlühü (O’nun şa­nı yü­ce ol­du)” der­se, ya­hut Hz. Pey­gam­ber’in adı anı­lın­ca “sa­la­vat” ge­tir­se ya­hud da imam okur­ken; “Sa­da­ka’lla­hü’l-azîm (Yü­ce Al­lah doğ­ru söy­le­di)” gi­bi söz­le­ri söy­le­se na­ma­zı bo­zu­lur. An­cak bu söz­le­ri ile dı­şa­rı­da­ki bir kim­se­ye ce­vap ver­me­yi kas­tet­me­yip, bel­ki Al­lah ve Rasûlünü öv­me­yi ve on­la­ra say­gı­da bu­lun­ma­yı kas­te­der­se na­ma­zı bo­zul­maz. Çün­kü Al­lah Teâlâ’ya ta­zim gös­ter­mek, Rasûlüne salât ve selâmda bu­lun­mak na­ma­za ters düş­mez.

   h) Na­maz kı­lan kim­se, ken­di­ni ça­ğı­ran ve­ya içe­ri gir­mek için izin is­te­yen bir kim­se­ye, na­maz­da bu­lun­du­ğu­nu an­lat­mak için; “El­ham­dü­lil­lah”, “Al­la­hu Ek­ber” ve­ya “Süb­ha­nel­lah” de­se ve­ya oku­yu­şu­nu ses­li ha­le ge­tir­se na­ma­zı bo­zul­maz.

i) Kur’an-ı Ke­rim ve­ya ha­dis-i şe­rif­ler­de bu­lu­nan bir du­a­yı na­maz için­de oku­mak, na­ma­zı boz­maz. Na­maz­da; “Al­la­hüm­me ekrimnî (Ey Al­la­hım! Ba­na ik­ram et)”, “Al­la­hüm­me en’ım aley­ye (Ey Al­la­hım! Ba­na ni­met­le­ri­ni ver)”, “Al­la­hüm­me’ğfirlî ve li va­li­dey­ye ve li’l-mü­mi­ni­ne yev­me yekûmu’l-hısâb (Al­la­hım! Be­ni, ana-ba­ba­mı ve bü­tün mü­min­le­ri he­sa­bın gö­rü­le­ce­ği kı­ya­met gü­nün­de mağ­fi­ret et)” du­a­la­rı gi­bi. An­cak; “Al­la­hüm­me’ğfir li­am­mi (Al­la­hım! Am­ca­mı ba­ğış­la)” ve­ya “Al­la­hüm­me’ğfir lihâlî (Al­la­hım! Da­yı­mı ba­ğış­la)” gi­bi bir dua na­ma­zı bo­zar. Çün­kü böy­le bir dua Kur’an ve ha­dis­te bu­lun­ma­mak­ta­dır. Na­maz dı­şın­da ise, Kur’an ve sün­net­te ör­ne­ği bu­lun­sun ve­ya bu­lun­ma­sın meşrû olan is­tek­ler için her çe­şit du­a­nın ya­pıl­ma­sı müm­kün ve ca­iz­dir.

İn­san­la­rın söz­le­ri­ne ben­ze­yen, ya­ni Kur’an ve sün­net­te ör­ne­ği bu­lun­ma­yıp da, in­san­lar­dan is­ten­me­si müm­kün olan bir şe­yin Al­lah’tan is­te­nil­me­si na­ma­zı bo­zar. “Al­la­hüm­me et’ımnî lah­men (Al­la­hım! Ba­na et ver)”, “Al­la­hüm­me ak­dı deynî (Al­la­hım! Bor­cu­mu öde)”, “Al­la­hüm­me’rzuknî zev­ce­ten (Al­la­hım! Ba­na bir eş ver)” di­ye dua edil­me­si gi­bi.

j) Bir kim­se­ye di­liy­le selâm ver­mek ve­ya baş­ka­sı­nın selâmını di­liy­le al­mak ya­hut mu­sa­fa­ha su­re­tiy­le selâmlaşmak na­ma­zı bo­zar. Bu selâmlaşmanın bi­le­rek ve­ya unu­ta­rak ya­hut ya­nı­la­rak ya­pıl­ma­sı so­nu­cu de­ğiş­tir­mez.

Na­maz­da el ve­ya baş ile selâm alın­sa ve­ya is­te­ni­len bir şey için baş, göz ve­ya kaş ile işa­ret­te bu­lu­nul­sa na­maz bo­zul­maz.

k) Na­maz kı­la­na “ile­ri git” ve­ya “baş­ka­sı­na saf­ta yer ver” de­ni­lip de, bu kim­se em­re uya­rak ha­re­ket­te bu­lun­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü na­maz­da Al­lah Teâlâ’dan baş­ka­sı­nın em­ri­ne uy­muş olur. An­cak ken­di ken­di­si­ne bi­raz ya­na çe­ki­le­rek, baş­ka­sı­na yer ver­me­si na­ma­zı boz­maz.

l) Na­maz­da ya­zıl­mış bir şe­ye ba­kıp onu an­la­mak­la na­maz bo­zul­maz­sa da bu­nu yap­mak mek­ruh­tur. Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re, na­maz kı­lar­ken Mus­haf­tan ba­ka­rak oku­mak na­ma­zı bo­zar. Çün­kü mus­ha­fı ta­şı­mak, ona bak­mak ve yap­rak­la­rı­nı çe­vir­mek “amel-i ke­sir”dir. Bu du­rum ay­nı za­man­da baş­ka­sı­nın dı­şa­rı­dan tel­kin­de bu­lun­ma­sı­na da ben­zer. Ebu Yu­suf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise na­maz bo­zul­maz, sa­de­ce mek­ruh olur. Çün­kü Mus­haf­tan oku­mak bir iba­det olup, na­maz kı­lar­ken ya­pı­lır­sa, baş­ka bir iba­de­te ila­ve ol­muş sa­yı­lır. Bu­nun mek­ruh olu­şu ise ehl-i ki­ta­ba ben­ze­me yü­zün­den­dir.278

m) İmam kı­ra­at sı­ra­sın­da ya­nı­lır ve­ya oku­yu­şun­da te­red­düt gös­te­rir­se, baş­ka bir âyete in­ti­kal et­me­den ön­ce, ce­ma­a­tin onun kı­ra­a­ti­ni dü­zelt­me­si ve önü­nü aç­ma­sı ca­iz­dir. An­cak ima­mın ha­ta­sı­nı dü­zelt­me­de ce­ma­a­tin ace­le et­me­me­si ge­re­kir. İmam ta­kı­lır ta­kıl­maz onun önü­nü aç­mak mek­ruh olur. Bu­nun gi­bi ima­mın ce­ma­a­te sı­ğı­nıp yar­dım bek­le­me­si de mek­ruh­tur. İmam, zor­la­nın­ca eğer na­maz sa­hih ola­cak ka­dar oku­muş du­rum­da ise ya rukû et­me­li ve­ya baş­ka bir âyete geç­me­li­dir.

İmam baş­ka âyete geç­tik­ten son­ra, ön­ce­ki ta­kıl­dı­ğı ye­ri dü­zel­ten ce­ma­a­tın na­ma­zı bo­zu­lur. İmam baş­ka âyetlere geç­tik­ten son­ra, ye­ni­den oku­yu­şu­nu dü­zel­ten ki­şi­nin sö­zü­nü alır ve ona gö­re oku­ma­ya de­vam eder­se ima­mın da na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü bu du­rum­da, za­ru­ret ol­mak­sı­zın tel­kin­de bu­lun­mak ve tel­ki­ni ka­bul et­mek söz ko­nu­su­dur.

Mis­ver b. Yezîd el-Mekkî (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber na­maz kıl­dır­dı ve okur­ken bir âyeti at­la­dı. Ce­ma­at­ten bi­ri ken­di­si­ne; “Ya Rasûlallah! Fa­lan fa­lan âyetleri oku­ma­dı­nız” uya­rı­sın­da bu­lu­nun­ca, Hz. Pey­gam­ber; “Keş­ke ba­na ha­tır­lat­say­dın” bu­yur­du.”279

Na­maz­da kı­ra­at ha­ta­sı­nı dü­zelt­me­nin ca­iz ol­du­ğu­nu gös­te­ren ikin­ci bir de­lil İbn Ömer (r.a)’in nak­let­ti­ği şu ha­dis­tir: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) na­ma­zı kıl­dır­dı ve na­maz­da Kur’an okur­ken bir yer­de ta­kıl­dı. Na­maz­dan ay­rı­lın­ca ba­ba­ma: “Sen na­maz­da bi­zim­le be­ra­ber miy­din?” di­ye sor­du. Ba­bam da: “Evet” ce­va­bı­nı ver­di. Bu­nun üze­ri­ne Al­lah el­çi­si (s.a.s): “O hal­de ta­kıl­dı­ğım ye­ri, ba­na ha­tır­lat­mak­tan se­ni alı­ko­yan şey ne idi?” bu­yur­du.280

Bir kim­se na­maz­da ken­di ima­mın­dan baş­ka bir za­tın oku­du­ğu Kur’an’da­ki yan­lış­lı­ğı dü­zelt­se ve önü­nü aç­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Cün­kü bu bir ta­lim ve te­al­lüm sa­yı­lır. Ta­lim ve te­al­lüm ise amel-i ke­sir­dir. Fa­kat ima­ma yol gös­ter­mek de­ğil de, kı­ra­at kas­dıy­la oku­yup da, bu­nun so­nu­cun­da imam oku­yu­şu­nu dü­zelt­se na­ma­zı bo­zul­maz.

 

2 - Ye­mek - İç­mek:

Na­maz­da iken bi­le­rek ve­ya unu­ta­rak ye­mek-iç­mek­le na­maz bo­zu­lur. Ye­ni­len şey az ol­sun çok ol­sun hü­küm de­ğiş­mez. Çün­kü ye­mek-iç­mek na­maz­la il­gi­li şey­ler­den de­ğil­dir. Diş­le­rin ara­sın­da kal­mış bu­lu­nan no­hut ta­ne­sin­den bü­yük yi­ye­cek mad­de­si na­maz­da iken yu­tul­sa na­maz bo­zu­lur. No­hut ta­ne­sin­den kü­çük olur­sa na­ma­zı boz­maz. Çün­kü bu gi­bi du­rum­lar­dan ka­çın­ma zor­lu­ğu var­dır.

Diş­ler ara­sın­da ka­lan ye­mek ar­tı­ğı­nı çok­ca çiğ­ne­mek de na­ma­zı bo­zar. Çok çiğ­ne­me­nin sı­nı­rı peş­pe­şe üç de­fa çiğ­ne­mek­tir. Ağız­da eri­miş bu­lu­nan şe­ker, çi­ko­la­ta ve hel­va­yı yut­mak da na­ma­zı bo­zar.

 

3 - Peşpeşe çok iş gör­mek (amel-i ke­sir):

Na­ma­za ve na­ma­zı ıs­la­ha ait ol­ma­yan ve amel-i ke­sir sa­yı­lan her ha­re­ket na­ma­zı bo­zar. Az amel (amel-i ka­lil) boz­maz. Dı­şar­dan ba­ka­nın, bu işi ya­pan kim­se­nin na­maz­da ol­ma­dı­ğı hu­su­sun­da hiç şüp­he­ye düş­me­di­ği işe çok amel (amel-i ke­sir) de­nir. Eğer bu işi ya­pa­na ba­kan kim­se, na­maz­da olup ol­ma­dı­ğı hu­su­sun­da şüp­he­ye dü­şer­se bu iş de amel-i ka­lil sa­yı­lır. Amel-i ke­sir sa­yı­lan ba­zı ha­re­ket­ler şun­lar­dır:

a) Bir kim­se na­maz­da iken, yer­den bir taş ala­rak bir ku­şa ve­ya bir hay­va­na ata­cak ol­sa na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü bu ha­re­ket amel-i ke­sir­dir. Fa­kat ya­nın­da bu­lu­nan bir ta­şı bir eliy­le ata­cak ol­sa bo­zul­maz. Çün­kü bu bir amel-i ka­lil olur. An­cak bu na­maz için­de baş­ka bir şey­le uğ­raş­mış ol­mak­tan ötü­rü kö­tü bir iş iş­le­miş (isâette bu­lun­muş) olur.

b) Bir kim­se na­maz­da vü­cu­du­nu bir ke­re ve­ya peş­pe­şe iki ke­re ya­hut baş­ka baş­ka re­kat­lar­da bi­rer, iki­şer ke­re ka­şı­sa na­ma­zı bo­zul­maz. Fa­kat bir re­kat­ta peş­pe­şe üç ke­re ka­şı­sa bo­zu­lur. Bir uz­vu, eli­ni kal­dır­ma­dan bir kaç de­fa ka­şı­ma, bir de­fa ka­şı­ma sa­yı­lır.

c) Na­maz­da özür­süz ye­re bir­bi­ri ar­dın­ca hiç dur­ma­dan en az üç adım at­mak na­ma­zı bo­zar. An­cak kıb­le­ye doğ­ru, her adım­dan son­ra bir rü­kün eda ede­cek ka­dar (üç de­fa süb­ha­nel­lah di­ye­cek ka­dar) ara ve­re­rek yü­rür­se, mekân de­ğiş­me­di­ği sü­re­ce çok da yü­rü­se, bun­dan do­la­yı na­maz bo­zul­maz.

Di­ğer yan­dan, bir şah­sın çarp­ma­sı ve­ya na­maz kı­lı­nan yer­den çı­ka­rıl­ma gi­bi se­bep­ler­le na­maz kı­lı­nan yer­den ken­di ira­de­si dı­şın­da üç adım ka­dar yü­rü­mek de na­ma­zı bo­zar.

d) Na­maz­da, tek­rar­lan­mak­sı­zın bir eli ile baş­tan sa­rı­ğı ve­ya tak­ke­yi kal­dı­rıp ye­re koy­mak ve­ya bun­la­rı yer­den kal­dı­rıp ba­şa koy­mak na­ma­zı boz­maz. An­cak bun­la­rı yer­den alıp ba­şa koy­mak çok­ca ha­re­ke­ti ge­rek­ti­rir­se na­maz bo­zu­lur

e) Na­maz kı­la­nın bir kim­se­ye bir el ve­ya kır­baç ile vur­ma­sı na­ma­zı bo­zar. Çün­kü bu, bir amel-i ke­sir­dir. Fa­kat hay­van üze­rin­de na­maz kı­la­nın bu hay­va­na bir ve­ya iki de­fa vur­ma­sı boz­maz.

Yi­ne, hay­va­nın yü­rü­me­si için bir aya­ğı iki ke­re ha­re­ket et­tir­mek na­ma­zı boz­maz. İki aya­ğı ha­re­ket et­tir­mek ise bo­zar. Çün­kü iki ayak, iki el me­sa­be­sin­de­dir.

f) Na­maz­da iken hay­va­na bin­mek na­ma­zı bo­zar, fa­kat hay­van­dan in­mek boz­maz. Hay­van­lar­la il­gi­li olan bu hü­küm­le­ri mo­tor­lu na­kil araç­la­rı­na da uy­gu­la­mak müm­kün­dür.

g) Na­maz kı­lar­ken bir ayak­ka­bı­yı iki el ile gi­yin­mek na­ma­zı bo­zar. Fa­kat ayak­ka­bı­la­rı ayak­tan ko­lay­lık­la çı­ka­rı­ver­mek na­ma­zı boz­maz.

h) Bir kim­se, na­maz­da bi­le­rek ve­ya bil­me­ye­rek az-çok bir­şey ye­se, bi­raz su iç­se, bir uz­vu­na ve­ya saç­la­rı­na yağ, kı­rem vb.’ni sür­se, sa­çı­nı ta­ra­sa ve­ya ör­se na­ma­zı bo­zu­lur. Çün­kü bun­lar bi­rer amel-i ke­sir­dir. Fa­kat bir elin­de bu­lu­nan bir ko­ku ve­ya ya­ğı, di­ğer eli­ne al­mak­sı­zın ba­şı­na ve­ya baş­ka bir uz­vu­na sür­se, bu­nun­la na­maz bo­zul­maz. Çün­kü bu bir amel-i ka­lil­dir.

i) Na­maz­da ço­cu­ğu alıp süt em­zir­mek na­ma­zı bo­zar. Ço­cuk ken­di­li­ğin­den ge­lip emer­se ba­kı­lır, eğer süt çık­mak­sı­zın bir iki ke­re em­miş olur­sa na­maz bo­zul­maz. Fa­kat süt çı­kar­sa, ve­ya süt çık­mak­sı­zın iki ke­re­den faz­la emer­se na­maz fâsid olur.

j) Na­maz için­de olan bir er­ke­ğin na­ma­zı, ha­nı­mı­nın öp­me­si ve­ya ok­şa­ma­sıy­la bo­zul­maz. Ye­ter ki, er­kek­te şeh­vet mey­da­na gel­miş ol­ma­sın. Fa­kat bir ka­dı­nın na­ma­zı, ken­di­si­ni ko­ca­sı­nın şeh­vet­le ok­şa­ma­sı ve­ya şeh­vet­le ol­sun, ol­ma­sın öp­me­siy­le bo­zu­lur. Çün­kü cin­sel te­mas hu­su­sun­da ko­ca­nın fa­il olu­şu asıl­dır.

k) Na­maz kıl­mak­ta olan bir kim­se kaç re­kat na­maz kıl­dı­ğı­na da­ir bir so­ru­ya ce­vap ola­rak, bir eli­nin iki ve­ya üç par­ma­ğı ile işa­ret ede­cek ol­sa na­ma­zı bo­zul­maz. Yi­ne üç ke­li­me­den az ol­mak üze­re bir ya­zı yaz­sa na­ma­zı bo­zul­maz. An­cak bu ha­re­ket­ler amel-i ke­sir de­re­ce­sin­de olur­sa na­ma­zı bo­zu­lur.

4) Kıb­le­ye sır­tı­nı çe­vir­mek:

Ha­ne­fi ve Şâfiîlere gö­re, özür­süz ola­rak kıb­le­ye sırt çe­vir­mek na­ma­zı bo­zar. Özür se­be­biy­le sır­tı­nı kıb­le ta­ra­fı­na çe­vi­rir­se, na­ma­zı bo­zul­maz. Çün­kü bu gi­bi ha­re­ket­ler ba­ğış­lan­mış­tır.

 

   5) Av­ret ye­ri­nin açıl­ma­sı:

Na­maz kı­lar­ken bi­le­rek av­ret ye­ri­ni aç­mak ve­ya baş ör­tü­sü­nün rüzgâr ve ben­ze­ri se­bep­ler­le kay­ma­sı so­nu­cu ba­şın açıl­ma­sı ve bir rü­kün eda ede­cek sü­rey­le açık kal­ma­sı na­ma­zı bo­zar. Ha­ne­fi­le­re gö­re, av­ret ye­ri olan bir uz­vun en az dört­te bi­ri­nin açıl­ma­sı na­ma­zın bo­zul­ma­sı için ye­ter­li­dir.

6) Na­maz kıl­mak­ta olan kim­se­nin ab­des­ti­nin bo­zul­ma­sı:

Na­maz kıl­mak­ta olan kim­se­den bu­run ka­na­ma­sı ve­ya kus­ma gi­bi ira­de dı­şı ab­des­ti bo­za­cak bir şey or­ta­ya çık­sa mu­hay­yer olur. İs­ter­se ab­dest alıp na­ma­zı ye­ni­den kı­lar. Fa­zi­let­li olan bu­dur. Ve­ya di­ler­se, na­maz­la bağ­daş­ma­yan bir­şey­le uğ­raş­mak­sı­zın en ya­kın yer­de­ki su ile ab­dest alır, tek ba­şı­na na­maz kı­lan bi­ri­si ise bu ab­dest al­dı­ğı yer­de ve­ya da­ha ön­ce na­ma­za baş­la­mış bu­lun­du­ğu yer­de na­ma­zı­nın ka­lan kıs­mı­nı ta­mam­lar. Eğer ce­ma­at­le na­maz kı­lı­yor­sa, ön­ce­ki ye­ri­ne dö­nüp ora­da na­ma­zı­nı ta­mam­lar. Ce­ma­at­le na­maz kı­lı­nıp bit­miş olur­sa, bu tak­dir­de tek ba­şı­na na­maz kı­lan kim­se gi­bi ha­re­ket eder. Böy­le bir kim­se, ab­dest al­mak için ya­kın su­yu bı­ra­kıp uza­ğa git­se ve­ya gi­dip ge­lir­ken Kur’an oku­sa ya­hut da bu sı­ra­da av­ret ye­ri açıl­sa ar­tık na­ma­zı, ön­ce­den kı­lı­nan kı­sım üze­ri­ne bi­na ede­mez, ye­ni­den kıl­ma­sı ge­re­kir. (bk. “Lâhik” bah­si).

Na­ma­zı bo­zu­lan bir ima­mın ye­ri­ne, baş­ka­sı­nı ge­çir­me­si ca­iz­dir. Bu ko­nu­da ic­ma var­dır. Şöy­le ki; bir imam, bu­run ka­na­ma­sı gi­bi semâvî bir ha­des­le ab­des­ti bo­zul­sa, ce­ma­at­ten imam­lı­ğa el­ve­riş­li bi­ri­si­ni işa­ret­le ve­ya el­bi­se­sin­den tu­ta­rak mih­ra­ba ge­çi­rir. İmam ile be­ra­ber yal­nız bir ki­şi bu­lun­muş ol­sa, bu ki­şi imam­lı­ğa el­ve­riş­li ise, mih­ra­ba geç­mek için ta­ay­yün et­miş olur. İmam bu şe­kil­de ken­di ye­ri­ne bi­ri­ni ge­çir­me­den mes­cit­ten çık­sa ve­ya sah­ra­da ise saf­lar­dan uzak­laş­sa ce­ma­a­tin na­ma­zı bo­zu­lur. Bu du­rum­da imam, tek ba­şı­na na­maz kı­lan kim­se gi­bi olur. İs­ter­se ab­dest alıp, na­ma­zın ka­lan kıs­mı­nı ta­mam­lar, is­ter­se na­ma­zı­nı ye­ni­den kı­lar. Ce­ma­a­tın ço­ğun­luk­la du­ru­mu kav­ra­ya­ma­ma­sı ha­lin­de, ima­mın ken­di ye­ri­ne baş­ka­sı­nı ge­çir­me­si yo­lu­na gi­dil­me­yip, na­ma­zın ye­ni­den kı­lın­ma­sı da­ha fa­zi­let­li­dir. Ak­si hal­de ce­ma­at ara­sın­da ba­zı ka­rı­şık­lık­la­ra yol açıl­mış ola­bi­lir.

Ha­ne­fi­le­re gö­re, son otu­ruş­ta te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra,ab­des­tin ira­de dı­şın­da bo­zul­ma­sı ha­lin­de na­maz sa­hih olur. Di­ğer üç mez­he­be gö­re, selâm na­ma­zın farz­la­rın­dan ol­du­ğu için, son otu­ruş­ta te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­mak na­ma­zı so­na er­dir­mek için ye­ter­li ol­maz.

 

   7) Kah­ka­ha ile gül­mek:

Kah­ka­ha; hem na­maz kı­la­nın ken­di­si­nin, hem de ya­kı­nın­da­ki­le­rin işi­te­ce­ği şe­kil­de yük­sek ses­le gül­mek­tir. Bu hem na­ma­zı hem de ab­des­ti bo­zar. Te­bes­süm ise ses­siz ola­rak gö­rü­len gül­me şek­li olup, bun­dan do­la­yı na­maz bo­zul­maz.

Kah­ka­ha ile gül­me­nin na­ma­za et­ki­si ile il­gi­li de­lil Al­lah Rasûlünün şu ha­dis­le­ri­dir: Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (r.a)’den şöy­le de­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s) in­san­la­ra na­maz kıl­dı­rır­ken, bir adam mes­ci­de gi­re­rek, mes­cit için­de­ki bir çu­ku­ra düş­müş­tü. Bu ada­mın göz­le­ri kör idi. Na­maz­da­ki ce­ma­a­tin ço­ğu bu­na gül­dü­ler. Bu­nun üze­ri­ne Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) gü­len ce­ma­a­tin na­maz­la­rı ile bir­lik­te ab­dest­le­ri­ni de ye­ni­le­me­le­ri­ni em­ret­ti.” Yi­ne Al­lah Rasûlü şöy­le bu­yur­muş­tur: “Siz­den her kim kah­ka­ha ile gü­ler­se hem na­ma­zı hem de ab­des­ti bir­lik­te ia­de et­sin.”281

 

   8) Ba­yıl­mak, çıl­dır­mak ve öl­mek:

Bu du­rum­lar­da, ar­tık ira­de yok ola­ca­ğı için na­maz bo­zu­lur.

 

   9) Na­maz için­de ni­yet de­ğiş­tir­mek:

Kıl­mak­ta ol­du­ğu bir na­maz­dan baş­ka bir na­ma­za geç­me­ye ni­yet edip tek­bir al­mak­la, ön­ce­ki kı­lı­nan na­maz bâtıl olur. Meselâ; öğ­le na­ma­zı­nın bir re­ka­tı kı­lın­dık­tan son­ra, tek­bir ala­rak ikin­di na­ma­zı­na ve­ya na­fi­le bir na­ma­za ge­çil­se, ilk baş­la­nan öğ­le na­ma­zı bo­zul­muş olur. Bir kim­se bir na­ma­zın far­zı­nı tek ba­şı­na kıl­ma­ya baş­la­sa, da­ha son­ra ima­mın baş­la­dı­ğı na­ma­za uy­ma­ya ni­yet ede­rek ye­ni­den tek­bir al­sa ve­ya baş­la­dı­ğı na­maz­da ka­dın­la­ra imam ol­ma­ya ni­yet et­se, baş­la­dı­ğı bi­rin­ci na­maz fâsid olup, de­vam et­ti­ği ikin­ci na­maz baş­la­mış olur.282

 

   10) Na­ma­zın bir rük­nü­nü ve­ya özür­süz ola­rak bir şar­tı­nı

          ter­ket­mek:

Na­ma­zın bir rük­nü­nü ka­za et­mek­si­zin ter­ket­mek­le na­maz bo­zu­lur. Na­ma­zın bir re­ka­tı­nın sec­de­si­ni ter­ket­mek ve bu­nu ka­za et­mek­si­zin selâm ver­mek gi­bi. Yi­ne na­ma­zın şart­la­rın­dan bi­ri­si­ni özür­süz ola­rak ter­ket­mek­le de na­maz bo­zu­lur. Av­ret ye­ri­ni ör­te­cek bir el­bi­se bu­la­ma­ma, be­den üze­rin­de­ki pis­li­ği te­miz­le­ye­cek su te­min ede­me­me ve­ya kıb­le ta­ra­fı­na dö­ne­me­ye­cek ka­dar has­ta bu­lun­ma gi­bi özür­ler bu­lun­ma­dı­ğı tak­dir­de bu şart­la­rı ter­ket­mek­le na­maz bo­zu­lur.

 

   11) Bir rük­nü imam­dan ön­ce yap­mak:

Bir kim­se ya­nı­la­rak bi­le ol­sa, bir rük­nü imam­dan ön­ce yap­sa, bu rük­nü imam­la bir­lik­te ve­ya imam­dan son­ra ia­de et­mez ve imam­la bir­lik­te selâm ve­rir­se na­ma­zı bâtıl olur. Eğer bu rük­nü imam­la bir­lik­te ve­ya imam­dan son­ra ia­de eder ve imam­la bir­lik­te selâm ve­rir­se bu tak­dir­de na­ma­zı bâtıl ol­maz.

Şâfiîlere gö­re, unut­ma gi­bi bir özür bu­lun­mak­sı­zın fiilî ola­rak iki rük­nü imam­dan ön­ce yap­ma­dık­ça, ce­ma­a­tin na­ma­zı bo­zul­maz.283

 

   12) Ara­da boş­luk ol­mak­sı­zın er­ke­ğin ka­dın­la

         ay­nı hi­za­da na­maz kıl­ma­sı:

Ara­da na­maz kı­lan bir ki­şi­nin sı­ğa­bi­le­ce­ği ka­dar ara­lık bu­lun­mak­sı­zın ve­ya per­de, du­var, kor­ku­luk vb. bir en­gel ol­mak­sı­zın er­kek­le­rin ka­dın­lar­la ay­nı hi­za­da na­maz kıl­ma­la­rı, na­ma­zı bo­zan hal­ler­den­dir. (bk. aşa­ğı­da “Er­ke­ğin ka­dın­la ay­nı hi­za­da na­maz kıl­ma­sı” ko­nu­su).

 

   13) Te­yem­müm­le na­maz kı­lan ki­şi­nin su­yu gör­me­si:

Te­yem­müm­le na­maz kıl­mak­ta olan bir kim­se, kul­lan­ma­ya gü­cü ye­te­cek şe­kil­de su­yu gö­rür­se na­ma­zı bo­zu­lur. Meselâ, na­maz sı­ra­sın­da mus­luk­la­ra su­yun gel­di­ği­nin su se­sin­den an­la­şıl­ma­sı gi­bi. An­cak Hanefîlere gö­re, son otu­ruş­ta, te­şeh­hüt mik­ta­rı otur­duk­tan son­ra, su­yun bu­lun­ma­sı na­ma­zı boz­maz. Çün­kü ar­tık na­maz ta­mam­lan­mış sa­yı­lır.

 

   14) Na­maz ta­mam­lan­ma­dan bi­le­rek selâm ver­mek:

Dört re­kat­lı bir na­ma­zı bil­mek­si­zin iki re­kat sa­na­rak, bi­rin­ci otu­ru­şun so­nun­da selâm ve­ren kim­se­nin na­ma­zı bo­zu­lur. Yat­sı­nın far­zı­nı te­ra­vih, öğ­le­nin far­zı­nı cu­ma ve­ya sa­bah na­ma­zı sa­na­rak bi­rin­ci otu­ruş­ta selâm ver­mek gi­bi. An­cak na­ma­zın dört re­kat­lı ol­du­ğu­nu ve han­gi na­ma­zı kıl­dı­ğı­nı bi­le­rek yan­lış­lık­la bi­rin­ci otu­ruş­tan son­ra selâm ve­ril­di­ği tak­dir­de na­maz bo­zul­maz. Selâmdan son­ra amel-i ke­sir ve­ya ko­nuş­ma ol­ma­dık­ça, na­ma­zın ge­ri ka­lan kıs­mı ta­mam­la­nır. Ge­cik­tir­me­den do­la­yı so­nun­da da se­hiv sec­de­si ya­pı­lır.