Fikih - 32. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
XI- CUMA NAMAZI
Cuma namazına bu adın verilmesinin sebebi, müslümanların bu namazı kılmak için toplanmalarıdır. Bir görüşe göre bu günde toplanmış olan hayırlar yüzünden bu adı almıştır.
İslâm’ın çıkışından önce Araplar cuma gününe “Arûbe” derlerdi. Mekke’de Kureyşliler cuma günü toplantı yapmaya başlayınca Ka’b b. Lüeyy’in ilk olarak bu güne cuma ismini verdiği nakledilir.363 Mekke’de hicretten önce cuma namazı kılınmamıştır. Dârekutnî’nin naklettiğine göre Allah elçisi, Akabe beyatlarından sonra Mus’ab b. Umeyr (ö.3/625)’i Medine’ye muallim olarak göndermiş, kendisine cuma günü toplanarak öğle vaktinde iki rekat namaz kılmalarını yazıyla bildirmiştir.364 Bunun üzerine müslümanlar Es’ad b. Zürâre (ö.1/622)’nin Medine dışındaki yurdunda toplanmış ve cuma namazı kılmaya başlamışlardır. İbn Sirin’den rivayete göre, Medine halkı Allah elçisi henüz oraya hicret etmezden ve cuma ayeti inmezden önce bu namazı kılmışlardır. O güne “cuma günü” adını verenler de onlardır. Medine’nin yerli müslümanları (Ensar) birgün kendi aralarında konuşarak; “Yahudilerin toplanıp ibadet yaptıkları bir günleri var. Hristiyanların da var. Bizde Allah’ı anmak ve toplu namaz kılmak için bir gün belirleyelim, bu da Arûbe günü olsun” dediler.365
Cuma namazının farz kılındığını bildiren ayetin366 Medine’de indiği ve Nebi (s.a.s)’in ilk cuma namazını hicret sırasında Salim b. Avf Oğullarına ait Ranunâ vadisinde kıldırdığı düşünülürse, Mus’ab veya Es’ad’ın kıldırdığı namazın cumanın farz kılınmasından önce olması gerekir.367
İslâm’da cuma gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve ahırete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semavî dinlerde de cuma gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir.
Ebu Hureyre’den Allah elçisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyamette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu cuma gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün Yahudilerin, daha ertesi gün ise Hristiyanlarındır.” 368
Yine Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Nebî (s.a.s)’e cuma gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Şüphesiz babanız Adem’in yaratılışı o günde toplandı. Kıyamet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cuma gününün üç saatının sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur” 369
A - Cuma Namazının Dayandığı Deliller:
Cuma namazı kitap, sünnet ve icma delillerine dayanır.
1) Kur’an-ı Kerim’den delili: “Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığı vakit Allah’ın zikrine koşunuz, alış-verişi bırakınız. Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” 370 Âyetteki “Allah’ın zikri” ifadesi cuma namazı ve hutbesi olarak tefsir edilmiştir.371
2) Sünnet delili: Cuma namazının kılınma şartları372, fazileti373 ve özürsüz olarak bu namazı kılmayanları uyarı ile ilgili pek çok hadis nakledilmiştir.374 Bunlardan ilgili olanlar ileride konusu içinde ele alınacaktır. Biz yalnız Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bir hadisi zikretmekle yetineceğiz: Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Cuma ezanını duyan kimselere cuma namazı farzdır.” 375
3) İcma Delili: İslâm bilginleri cuma namazının farz oluşunda görüş birliği içindedirler. Ancak kılınma şartları üzerinde görüş ayrılıkları olmuştur.376 Biz cumanın farz olmasının ve edasının geçerli bulunmasının şartlarını inceleyerek, özellikle görüş ayrılıklarına yol açan yer, izin ve cemaat sayısı üzerinde duracağız.
B - Cuma Namazının Farz Olmasının Şartları:
Cuma namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından “kapalı anlatım (mücmel)” özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları ayet, hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi “Namazı benim kıldığım gibi kılınız”377 buyurmuştur.
Câbir b. Abdillah’ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmiştir: “Allah’a ve ahıret gününe inananlara cuma namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır.”378 Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir:
1) Erkek Olmak: Cuma namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez.379
2) Hür olmak: Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelere, ceza evindeki hükümlülere, cuma günü öğle namazını kılmaları yeterlidir.
3) Mukim olmak: Yolcuya cuma namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.
4) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere cuma farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm, ve emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle cuma namazına katılırlarsa yeterli olur.380
C - Cuma Namazının Sahih Olması İçin Gerekli Şartlar:
Kılınan bir cuma namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:
Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.381
Bu konuda rivayet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:
Ebu Hanife (ö.150/767)’ye göre valisi, hakimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebu Yusuf (ö.182/798), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken, İmam Muhammed (ö.189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.
İmam Şâfiî (ö.204/819) ve Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, 40 tane akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine cuma namazı farz olur.382
İmam Mâlik (ö.179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfus az olsun çok olsun hüküm değişmez.
Cuma namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:
a) Ebu Hureyre (ö.58/677), Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e cuma namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız, cuma namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.
b) Ömer b. Abdilaziz (ö.101/720), komutanı Adiy b. Adiy’e yazdığı mektupta, “Çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince, orasının halkına cuma namazı kıldıracak bir görevli nasbet” demiştir.
c) İmam Mâlik, ashab-ı kiramın Mekke ile Medine arasında su başlarında cuma namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir.383
d) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber Mescidinden sonra ilk cuma namazının Bahreyn’de“Cuvâsâ” denilen bir köy (karye)de kılındığını söylemiştir.384
Cuma namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:
aa) Hz. Ömer’in sözü, ashab-ı kiram arasında çöllerde ve sahralarda cuma namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, cuma namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.
bb) Ömer b. Abdilaziz’in sözü, kişisel bir görüş olduğu gibi delil sayılmamıştır.
cc) Kendilerinde cuma kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzûm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvâsa” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy (karye)” olsalar bile, Devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar.385 İbn Abbas’ın sözünde, Cüvâsâ için “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’an-ı Kerim’de de bu anlamda kullanılmıştır. “Bu Kur’an, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” 386 Ayetteki “iki köy (karye)”den maksat Mekke ile Taif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-kurâ (köylerin anası)” adı verilmiştir.387 Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsâ da bir kale olduğuna göre hakimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsi [ö.490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “Şehir (mısr)” kelimesini kullanır.388 Abdurrazzak Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir.389
Ebu Bekir el-Cassâs (ö. 370/980), “Eğer cuma, köylerde caiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi” der ve Hasen’den, Haccac’ın şehirlerde cumayı terkedip köylerde ikame ettiğini nakleder.390
İbn Ömer (ö.74/693), “Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir.” derken Enes b. Mâlik (ö.91/717), Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikamet eden ve cuma namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların cumayı yalnız şehir merkezlerinde caiz gördüklerine delâlet eder.391
Uygulama örnekleri:
a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, cuma namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.
Hz. Âişe (ö.57/676)’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye cuma namazı için yakın menzil ve avâlîlerden nöbetleşe gelirlerdi.” Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi demektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashab-ı Kiram bu yerlerden nöbetleşe cuma namazına geldiklerine göre kendilerine cuma namazı farz değildir. Aksi halde kendi yörelerinde cuma namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılara, Medine’de cuma namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine’ye iki mil uzaklıktadır.
b) Hulefa-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, cumalar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir (büyük yerleşim merkezi)” olmayı cumanın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun cuma namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (ayet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, cumanın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cuma İslâmî şeâir (semboller)in en büyüklerindendir. Bu da en iyi şehirlerde gerçekleşir.392
Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür:
aa) Şehir ve kasabalar:
Valisi, müftisi, hükümleri icra edecek ve hadleri ikame eyleyecek güce sahip hakimi ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde “yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “musallâ (namazgâh)” denen yerlerinde cuma namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır.393 Bu tarife göre, vilayet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.
bb) Şehir hükmünde olan yerler:
En büyük mescidi, cuma namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar, kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebu Yusuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bununla fetva vermişlerdir. Bu yerler, resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tarifine de uygun düşer.394 Bu ölçüye göre, nahiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.
2) Devletin izninin bulunması:
Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
a) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.” 395 Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır.396 Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve caiz olduğunu belirtir.397
Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”398 Ancak bu uygulama giderek terkedilmiş, bunun yerini görevli imam ve hatipler almıştır. el-Fetâvâ’l-Hindiyye’de şöyle denir: “Doğru olan şudur ki, devrimizde zabıta âmiri, vali veya kadı cuma namazı kıldırmazlar. Çünkü onlar bu iş için görevlendirilmedliler. Ancak cumayı bizzat kıldırma görevi, onların kararnamelerinde olur ve fermanlarında yazılı bulunursa, bu durum müstesnadır.”399
Hz. Osman halife olunca kıldırdığı ilk cuma namazı hutbesinde heyecandan dili tutulmuş; bunun üzerine, halkı yönetmek istediğini minbere ise ileride düzgün konuşan hatiplerin geçebileceğini belirtmiştir.400 Yöneticinin kadın veya köle olması halinde bizzat cuma kıldırma prensibinin uygulanamayacağı açıktır. Bu durumda onların emri ile kıldırılacak namaz geçerlidir.401
b) Çoğunluğun görüşü:
İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre, cumanın geçerli olması için yönetici izninin bulunması bir şart değil, müstehap yani güzel bir davranıştır. Dayandıkları delil “kıyas”dır. Onlar cuma namazını beş vakit namaza kıyas etmişlerdir. Nasıl ki, farz olan vakit namazlarını cemaatle kılmak için izin gerekmezse, cuma için de gerekmez. Diğer bir delil Hz. Osman kuşatma altında iken, Hz. Ali’nin O’ndan izinsiz cuma namazını kıldırmasıdır.402
Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.403
Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.
3) Cemaat sayısı:
Cuma namazının sahih olması için gerekli olan en az cemaat sayısında da görüş ayrılığı vardır.
a) Ebu Hanife’ye göre, imam dışında en az üç, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise iki erkeğin bulunması şarttır. Delilleri, “Allah’ın zikrine (cuma namazına) koşunuz”404 ayetinde çoğul sîgasının kullanılmasıdır. Ebu Hanife üç, diğerleri iki kişiyi çoğul kabul etmişlerdir.
b) Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in meşhur görüşüne göre; akıllı,hür, ergin ve mukîm (yerleşik) kırk erkeğin bulunması gerekir. Bu kadar yerleşik nüfusu olmayan yerlerde cuma namazı kılınamaz. Delilleri, Es’ad b. Zürâre’nin Medine’de Beni Beyada Harresi’nde kıldırdığı ilk cuma namazında 40 kişinin bulunmasıdır.405
c) İmam Mâlik belli bir sayı vermez. Kırktan az cemaatle, meselâ 12 kişi ile de cuma namazı kılınabilir. Delil şudur: Hz. Peygamber Medine’de bir cuma hutbesinde iken, kıtlık hüküm sürdüğü bir sırada kervan gelmiş, bunu duyan cemaat dağılmış ve mescidde 12 kişi kalmıştır.406 Cuma ayeti bu sırada inmiştir.
Hz. Peygamber ve sahabe uygulamalarında çeşitli sayıda cemaatle cuma namazı kılındığına göre, bunu bir sayı ile sınırlandırmak yerine, hanefilerin dediği gibi “topluluk (cemaat)” ifade eden en az sayı ile yetinmek daha uygun görünmektedir. Çünkü uygulamada karşılaşılan sayılar bir rastlantı olabilir.
4) Bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılmak:
Hz. Peygamber ve sahabe devrinde cuma namazı yalnız şehir merkezlerinde ve bir mescidde kılındığı için bu konuda da görüş ayrılığı olmuştur.
a) Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre, bir beldede birden çok yerde cuma namazı kılınabilir. “el-Hindiyye”, hanefilerde sağlam görüşün bu olduğunu belirtir. Ebu Hanife’den aksi görüş nakledilmiştir. Ebu Yusuf, zorunlu hallerde bir beldede yalnız iki mescidde cuma kılınabileceği görüşündedir.407
b) İmam Şâfiî, önceleri bir beldede, tek mescidde cuma kılınabilir görüşünde iken, Bağdat’ta çeşitli mescidlerde cuma kılındığını gördüğü halde susmuştur.
Bir şehirde birden çok yerde cuma kılınabilir diyenlerin delilleri şunlardır:
Hz. Ali Medine’de, Hz. Osman kuşatma altında iken dışarıda cuma kıldırdığı gibi, bayram namazlarını Medine dışında sahrada kıldırmış, oraya gelemeyen yaşlı ve güçsüz kimseler de namazı şehir merkezinde kılmışlardır. Bayram namazı cemaatle kılınma bakımından cuma namazı gibidir. Diğer yandan “Cuma namazı ancak kalabalık şehirde kılınır”408 hadisinde mutlak ifade kullanılmış, böyle bir şehirde tek mescidde kılınacağı belirtilmemiştir. Şehir büyük olunca cemaatin tek mescidde toplanması güçlük arzeder.409 Ayetlerde şöyle buyurulur: “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” 410, “O size dinde bir güçlük kılmadı.” 411
4) Vakit:
Cumanın vakti öğle namazının vaktidir. Enes b. Mâlik’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın elçisi, cuma namazını güneş batıya meylettiği zaman kılardı.” 412Hz. Peygamber, Mus’ab b. Umeyr’i hicretten önce muallim olarak Medine’ye gönderirken, kendisine güneş batıya meyledince cuma namazı kıldırmasını bildirmiştir. Cuma namazı vaktinde kılınamazsa, o günkü öğle namazı kaza edilir. Ahmed b. Hanbel cumanın öğle vaktinden önce de kılınabileceğini söylerken,İmam Mâlik, vakit çıktıktan sonra da kılınabileceğini belirtir.413
5) Hutbe:
Cuma ayetindeki “Allah’ın zikrine koşunuz” ifadesindeki “Allah’ın zikri”nden maksat, cuma namazı ve hutbedir. Hz. Peygamber hutbesiz hiçbir cuma namazı kıldırmamıştır. Hutbe şart olmasaydı kimi zaman onu terkederek farz olmadığını gösterirdi. İbn Ömer ve Hz. Âişe’den cuma namazının hutbe sebebiyle iki rekat kılındığı nakledilmiştir.414 Bu yüzden vakit girdikten sonra bir cemaatin huzurunda bir hutbe okunması gerekir. Hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da daha sonra namazda bulunacak olsa namazları caiz olmaz.
Cemaatin hutbeyi işitmeleri şart değildir. Mutlak hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe sırasında yolcu bile olsa, bir mükellef erkeğin bulunması yeterli görülmektedir.
Ebu Hanife’ye göre hutbenin rüknü Allah Teâlâ’yı zikretmekten ibarettir. Bu yüzden hutbe niyetiyle yalnız “el-Hamdülillâh” veya “Sübhanellah” yahut “Lâ ilâhe illallah” denilecek olsa yeterli olur. Çünkü “Allah’ı zikretmeye koşun” ayet-i kerimesinde zikrin azı ile çoğu arasında bir ayırım yapılmamıştır. Hz. Osman’ın halife olunca ilk cuma hutbesinde “el-Hamdü lillah” dedikten sonra dili tutulmuş ve inip cuma namazını kıldırmıştır.
Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’e göre, hutbe denecek kadar uzun bir zikrin yapılması gerekir. Bu da“Tahıyyat” miktarı hamd ve salavat ile müslümanlara duadır.
Hutbenin vacipleri şunlardır: a) Hutbeyi ayakta ve insanlara karşı yönelerek okumak, b) Küçük ve büyük abdestsizlikten temizlenmiş olmak, c) Avret yeri kapalı bulunmak.
Hutbenin sünnetleri: Hutbeyi ikiye ayırmak, bunların arasında bir tesbih veya üç ayet okunacak kadar oturmaktır. Bu yüzden buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamd’i, şehadet kelimesini, salatü selamı ihtiva etmeli ve birinci hutbe, bir ayeti kerime tilavetiyle bir nasihatı, ikinci hutbe de müminler hakkında duayı içine almalıdır. Bu ikinci hutbede hatibin sesi birinci hutbedekinden daha alçak bulunmalıdır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.
Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Tıvâl-i mufassala’dan, yani “Hucurat” suresiyle “Buruc” suresine kadar olan surelerin herhangi birinden uzunca okumak özellikle kış mevsiminde mekruhtur. Cemaati nefret ettirmemek gerekir.415
Hatip minbere çıkıp oturduğu zaman, onun önünde bir müezzinin ezan okuması gerekir. Hz.Peygamber döneminde okunan ezan budur. Sâib b. Yezîd (r.a) şöyle demiştir: “Hz Peygamber, Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde cuma günü okunan ezan ilk ezandı. Hz. Osman, halife seçilip nüfus da çoğalınca, Medine çarşısında Zervâ denilen yer üzerinde dışarıda üçüncü bir ezan daha ilave etti. Hz. Peygamberin huzurunda bir kişi müezzinlik ediyordu.” 416
Hatip ilk ezandan sonra ayağa kalkar, gizlice eûzü okuyarak, açıktan Allah’a hamd ve senâda bulunur, hutbesini cemaate karşı sunar. Güç kullanarak alınan bir beldede hatip sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur. Bu durum İslâm’ın kuvvet ve hakimiyetinin sembolü olup, İslâm mücahidlerinin dayandıkları gücü gösterir. Hutbe bitince kamet getirilir. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.
Cuma namazı ile ilgili bazı meseleler:
Bir çok köylerde cuma namazı kılınmasına öteden beri izin verilmiştir. Bir köylü cuma günü bir şehre gidip, cuma vaktine kadar orada kalmak niyetinde bulunsa kendisine cuma namazı farz olur. Fakat cuma vaktinden önce oradan çıkmaya niyet ederse farz olmaz. Cuma vaktinin girmesinden sonra şehirden çıkmaya niyet etse tercih edilen görüşe göre yine cuma farz olmaz. Köye vasıtanın erken hareket etmesi, ikinci bir vasıtanın olmaması gibi sebeplerle cumayı beklemek gerekmez. Öğle namazını kılmakla yetinilir.
Cuma günü sabahtan yola çıkmak caizdir. Ancak zeval vaktinden sonra cuma namazını kılmadan yola çıkmak mekruhtur.
Özürlü veya hapiste olanların cuma günü şehirde öğle namazını cuma namazından önce veya sonra cemaatle kılmaları mekruhtur. Bunların cuma namazı kılındıktan sonra öğleyi kılmaları müstehaptır.
Bir kimse cuma günü özürsüz olarak, cuma namazını kılmadan önce evde öğle namazını kılsa, bu namazı sahih olursa da cuma namazını terkettiği için günahkâr olur. Fakat bu kimse daha sonra cuma namazını kılmak için mescide yönelse, Ebu Hanife’ye göre, cuma namazına yetişmese bile önceki namazı nafileye dönüşür. O günün cuma namazına yetişemezse öğleyi yeniden kılması gerekir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, gidip cuma namazına başlamadıkça kılmış olduğu öğle namazı batıl olmaz. Ancak Ebu Hanife ve bu iki imam, imam cuma namazını tamamladıktan sonra cumaya koşmanın öğle namazını batıl kılmayacağı hususunda aynı görüştedirler.
Cuma günü tekbir almak, yıkanmak, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve güzel elbiseler giyinmek müstehaptır. Minarede ezan okununca da özrü bulunmayan ve cuma namazı ile yükümlü bulunanların, başka bir şeyle uğraşmayı bırakarak hemen camiye gitmeleri vaciptir.
Cuma günü camiye erken gitmek, iki rekat tahıyyetü’l-mescid namazı kılmak, Kehf suresini okumak veya dinlemek menduptur.
Cuma günü camiye giden kimse başkasına sıkıntı ve eza vermekten kaçınmak üzere, hutbeye başlanmamışsa hatibe yakın bir yere kadar gidebilir. Aksi halde boş bulduğu bir yere oturur. Fakat yer bulamaz ve ön saflarda boş yer olursa zaruri olarak oraya kadar geçebilir.
Hatip minbere çıkınca cemaatin susması, selâm alıp-vermemesi ve nafile namaz kılmaması gerekir. Cumanın ilk sünnetine başlanmışsa, uzatılmaksızın vaciplerine riayet edilerek acele tamamlanır. Hatta hutbede Rasûlullah (s.a.s)’in mübarek isimleri geçince salat ve selam getirilmeyip yalnız dinlemekle yetinilmesi daha faziletlidir. Ancak Ebu Yusuf’tan bir görüşe göre, bu durumda gizlice salatü selam okunur.
Cuma namazını, hutbeyi okuyan kimsenin kıldırması daha uygundur. Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu namazı tamamlar. İmama teşehhütte veya sehiv secdesinde yetişse, namaza yetişmiş olur. İmam Muhammed’e göre ise, ikinci rekatın rükûundan sonra imama yetişen kimse, cuma namazını değil öğle namazını tamamlar.
Zuhr-ı âhır namazı:
Cuma namazından sonra kılınan öğle namazıdır. “Son öğle namazı” anlamındaki bu sözün kullanılması, o günkü cuma namazı sahih olmuşsa, en son öğle namazının kazası yerine geçmesi içindir.
Cuma namazının birden fazla yerlerde kılınmasını caiz görmeyenlere göre, bir beldede kılınan birden çok cuma namazlarından hangisine daha önce tekbir alınarak başlanmış ise o sahih olmuş, diğerleri sahih olmamış olur. İşte böyle bir görüş ayrılığından kurtulmak için, cumanın dört rekat son sünnetinden sonra “zuhr-ı âhır” adıyla dört rekat namaz daha kılınmaktadır. Bu namaza; “Vaktine yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazına” diye niyet edilip,tam öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi dört rekat namaz kılınır. Sünnet gibi kılınınca, son iki rekatında Fatiha’ya ilave edilen sure veya bir miktar ayet bunun sıhhatine zarar vermez.
Hanefilerde fetvaya esas olan mezhep görüşüne göre, güçlüğü ortadan kaldırmak için bir şehirde birden fazla yerde cuma namazı kılınabilir. Çünkü büyük şehirlerde tüm cemaatı tek camide toplama imkânı kalmamıştır. Aksi halde büyük güçlükler doğar ve cumaya geleceklerin yolu çok uzatılmış olur. Ancak ihtiyaç olmayan küçük küçük mescitlerde cuma namazına izin verilmemesi, şehirlerde ihtiyaç kadar bir kaç yerde cuma kılınması daha uygundur.
Yukarıdaki sebeplerden ötürü zuhr–ı âhırın kılınması bir çok alim tarafından müstahsen görülmüş, hatta Şâfiî fakihlerinden pek çokları da bunu uygun bulmuşlardır. Çünkü İmam Şâfiî’ye göre bir beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı muteberdir, diğerleri muteber olmaz. Durum böyle olunca, cuma namazına sonra başlamış olanların öğle namazını kılmaları gerekir. İmam Mâlik ise bu konuda cuma kılınan en eski tarihli mescidi esas almış, diğerlerinin namazını sahih görmemiştir.
Bununla birlikte konu ictihada dayalı olduğu için İmam Şâfiî daha hayatta iken Bağdat’ta çeşitli camilerde cuma namazının kılındığını gördüğü halde buna karşı çıkmamıştır.
İbn Rüşd, birden çok yerde cuma namazı kılmaya engel olma konusunda sağlam bir delil bulunmadığını belirttikten sonra, aksi halde böyle önemli bir konuda Rasûlullah (s.a.s)’ın susmaması, açıklama yapması gerekirdi, der ve şu ayetleri ilave eder: “Biz sana Kur’an’ı,insanlara kendilerine indirilen hükümleri açıklaman için indirdik.” 417, “Biz sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri konuları kendilerine açıklaman için indirdik.” 418
Cuma namazında sünnet namazlar:
Öğle namazında olduğu gibi, cuma namazından önce ve sonra dörder rekat nafile namaz kılınır. İlk dört rekat, tam öğle namazının sünneti gibi kılınır ve “Cumanın ilk sünnetine” diye niyet edilir. Cami içinde okunan iç ezandan ve hutbeden sonra kamet getirilerek iki rekatlı cumanın farzı cemaatle kılınır. Bu farzdan sonra da ilk dört rekat sünneti gibi, cumanın son dört rekat sünneti kılınır. Bundan sonra da yukarıda açıkladığımız, dört rekatlı “zuhr-ı âhır” namazı kılınır. Bunun arkasından da, “vaktin sünneti” niyetiyle, tam sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.
Bu nafile namazların dayandığı deliller şunlardır:
Hz. Peygamber (s.a.s) cumadan önce dört rekat nafile namaz kılmış, ashab-ı kiram da buna devam etmiştir.419 Buhârî dışında cemaatin, Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Nebi (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, cuma namazını kıldığı zaman, bundan sonra dört rekat daha kılsın” 420
Cuma namazından sonra kılınan namazın en azı iki rekattır. Çünkü; “Hz. Peygamber cuma namazından sonra iki rekat nafile namaz kılardı.”421 En çok rekat miktarı ise altıdır. Çünkü İbn Ömer şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) cuma namazından sonra altı rekat namaz kılardı.”422
İslami Okul Okulların En Önemlisi