Fikih - 41. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
XX- İSKAT-I SALAT
Kazaya kalmış beş vakit farz namazlarıyla, vitir namazlarının affedilmesi umuduyla yapılan bir tasadduk işlemine “ıskat-ı salât (namazı düşürmek)” denir.
Hasta ölmüş ve başı ile de olsa ima ederek namaz kılamamışsa, bu namazların kazası için her hangi bir vasiyette bulunması gerekmez. Ancak işaret yoluyla da olsa kılmaya gücü yettiği halde bir çok namaz borcuyla ölen kimsenin bu namazların sorumluluğundan kurtulabilmesi ümidiyle adına tasadduk yapılabilmesi için malının üçte birinden vasiyette bulunması gerekir. Bu takdirde terekesinin üçte birinden, hesaplanacak her farz namaz ve vitir namazı sayısınca namaz fidyesi verilerek, affedilmesi için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunulur. Bu fidyenin miktarı oruç fidyesi kadar olup, bu da yarım sâ’ buğdaydan ibarettir. (1 sâ’, şer’î dirheme göre, 2, 917 kg.; örfî dirheme göre ise 3,333 kg. eder.) Ancak temelde bir fidye bir yoksulun günlük yeme içme masrafına denk olmalıdır.
Ölen kimse iskat-ı salat için birşey vasiyet etmemişse, mükellef mirasçılardan birisinin teberrû olarak vereceği mal ile de iskatı salât muamelesi yapılabilir. Yabancı bir kimse tarafından ölü adına yapılacak tasaddukun sevabı da ölüye ulaşır.
Bir kimse hayatta iken namaz için fidye veremez. Çünkü bu namazları kaza etmesi muhtemeldir. Fakat bunları kaza edemeyeceğini dikkate alarak vasiyette bulunursa, bu vasiyet ölümünde mirasçıları varsa terekenin üçte birinden, mirasçısı yoksa tamamından infaz edilir.
Namaz fidyesi için ayrılan para yeterli olmazsa, bu, devir yoluyla on fakire veya yine bu yolla bir veya birkaç fakire verilebilir.
Meselâ; bir yıllık namaz borcu olan kimse ölse, bir aylık namaz vitirle birlikte 180 vakit, bır yıllık namaz ise 2160 vakit olur. O yılın fidyesini on bin lira kabul edersek 21 milyon 600 bin lira olur. Iskât- ı salât için yalnız 2 milyon 160 bin lira ayrılmışsa, bu meblağ on fakire 216’şar bin lira olarak hibe edilir. Fakirler de aynı parayı tekrar, ölünün mirasçısına hibe ederler. Bu hibeleşme 10 defa devir edilince, bir yıllık namazın toplam fidye tutarına ulaşılır.
Ancak şekil olarak baş vurulan bu çare anlamsızdır ve samimi niyetten uzaktır. Çünkü namaz bedenî bir ibadettir. Bu gibi anlamsız şekilcilikle düşeceğine dair de kesin delil yoktur.
Diğer yandan ölünün velisi onun adına kazaya kalmış namazlarını kılamaz, oruçlarını tutamaz. Fakat bu gibi ibadetlerin sevabından ölmüş bir müslümana hediye edebilir. Bundan ölünün istifade edeceği umulur.
Bazı Hanefî fakihleri istihsan deliline dayanarak namazı oruca benzetmiştir. Hatta namaz oruçtan daha önemlidir. Bu yüzden kazasına imkân kalmayan namazlar için fidye vererek, Cenâb-ı Hakk’tan af dilemek bir ihtiyattır.
İmam Muhammed “Ziyâdât” adlı eserinde namaz fidyesi ile namaz için “İnşaallah yeterli olur” demiştir. Fidye ile namaz borcunun düşeceği nassa veya kıyasa dayansaydı, daha kesin bir uslup kullanılması gerekirdi. Konunun Allah’ın dilemesine bırakılması, bunun bir ümitten ibaret olduğunu gösterir. Diğer yandan İbnü’l-Hümâm da “Fethu’l-Kadir” adlı eserinde; Hanefi imamlarının istihsanına göre, namazın oruca benzediği, oruçla fidye arasındaki ilginin, namazla fidye arasında da sabit olduğu ifade edilmiştir. Eğer bu benzerlik sabit olursa maksat hasıl olmuş bulunur. Aksi halde namaz fidyesi bir birr ve ihsan kabilinden olur. Birr ve ihsan ise kötülükleri yok eder. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Şüphesiz iyilikler kötülükleri yok eder” 533
Namaz fidyesinden sonra; oruç, kurban ve yemin keffareti için tekrar devir yapılır. Bozulup kaza edilmemiş nafile namazlar, adak namazı ve kurban borçları için de bir miktar “devir” yapılır.
Sonuç olarak, namaz, oruç, yemin ve adak gibi boçlar için, kişinin ölümünden sonra fidye verilecekse bunun gerçekçi olması gerekir. Mümin, ölümünden önce bu gibi yerine getiremediği farz ve vacip ibadetleri tespit ederek mümkünse sağlığında iken kaza ve telâfi etmelidir. Bu mümkün olmadığı takdirde servetinin üçte birine kadar olan kısmını vasıyetnâme düzenleyerek bu iş için tahsis etmelidir. Eğer ayrılan servet bu borçları karşılamazsa, bundan sonra Cenâb-ı Hakk’ın kişinin gücünü aşan bu fazlalığı mağfiret etmesi umulur.
Oruç keffaretinde Allah Rasûlünün yoksul sahabeye gösterdiği kolaylığı burada zikretmekle bu konuyu bitireceğiz: Ebu Hureyre (r.a)’den rivayete göre şöyle demiştir: “Bir adam Rasûlullah (s.a)’a gelerek; “Mahv oldum” dedi. Hz. Peygamber; “seni mahveden şey nedir?” buyurdu. Adam: “Ramazanda eşimle cinsel ilişkide bulundum” dedi. Hz. Peygamber; “Bir köle azad et” buyurdu. Adam; “Köle bulamam” dedi. Hz. Peygamber (s.a); “Peşpeşe iki ay oruç tut” buyurdu. Adam; “Buna da gücü yetmez” deyince, Hz. Peygamber; “Altmış yoksulu doyur” buyurdu. Buna da gücün yetmeyince bir sepet içinde hurma getirildi. Allah elçisi, bunları yoksullara tasadduk etmesini bildirdi. Adam Medine’de kendilerinden fakir kimse olmadığını söyleyince Rasûlullah (s.a) gülümsedi ve şöyle buyurdu: “Git bunları ailene yedir.” 534
İslami Okul Okulların En Önemlisi