Fikih - 56. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
ZEKÂTIN KAPSAMI VE FARZ OLUŞU
A - Zekâtın Tarifi:
Zekât sözlükte; bereket, temizlik, üreme, çoğalma, artma ve övme anlamlarına gelir. Şer'î bir terim olarak zekât şöyle tarif edilir: Belli mal türlerinin belirli bir bölümünü, Allah Teâlâ'nın belirlediği bir kısım müslümanlara mülk olarak vermektir.
Zekâta, mü'minlerin Allah'ın emirlerine uymadaki sadakatlerini gösterdiği için “sadaka” da denilmiştir. Bununla birlikte sadaka kelimesi zekâttan daha kapsamlı olup, vâcip ve nâfile kabilinden olan bağışları da içine alır.
Allah rızası için ayrılıp verilen mala zekât denilmesi, geride kalanı arıtması ve âfetlerden koruması yüzündendir. Şu âyet-i kerimede bu anlamı görmek mümkündür: “Müminlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizleyip mallarını bereketlendiresin.”1 Diğer yandan zekât, ödeyicisini günahtan, malın kirinden temizler ve mânevî derecesini yükseltir.
B - Zekâtın Hikmetleri:
Zekâtın meşrû kılınmasının çeşitli hikmetleri vardır. Bunlar herkesçe anlaşılabilecek açıklıktadır. Cenâb-ı Hak insanları farklı yeteneklerle donatmış, buna bağlı olarak servet dağılımında toplum malî yapıları farklı kişilerden oluşmuştur.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: “Allah, rızık konusunda sizin bazınızı bazınızdan üstün kılmıştır.”2 Servet üstünlüğü bulunan zenginlerin bir kısım mallarını yoksullara vermeleri farz kılınmıştır. Çünkü böyle bir zorlama olmaksızın zenginden yoksul kesime bu mal akışı sağlanamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onların mallarında, dilenen ve mahrûm olanlar için belirli bir hak vardır.”3
İşte zekât farizası gelir dağılımındaki bu farklı yapı karşısında en önemli bir tedbirdir. Zekât, islâm'daki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleşmesini sağlar, servetlerin yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç olmasını engeller.
Zekâtın hikmetlerini bir kaç maddede özetleyebiliriz:
1) Zekât zenginle yoksulu birbirine yaklaştırır, zengin yardım etmenin sevincini yaşarken, yoksul da zengine karşı sevgi ve saygı duyar. Kıskançlıklar ortadan kalkar. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı zekât vermek suretiyle koruma altına alın, hastalıklarınızı sadaka vererek tedavi edin, gelecek olan belâlara karşı dua ile hazırlıklı olun.”4
2) Zekât, çalışmaktan âciz olanlara normal bir hayat sürme imkânı sağlar. Toplumu yoksulluktan, devleti zayıflıktan korur. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü yoksullar sebebiyle vay zenginlerin haline!... Yoksullar şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Senin bize ayırdığın hakları vermemek suretiyle bize zenginler haksızlık ettiler.” Allah Teâlâ şöyle buyuracaktır: “İzzetim ve celâlim hakkı için, sizi kendime yaklaştıracağım, onları ise uzaklaştıracağım.” Bundan sonra Hz. Peygamber: “Zenginlerin mallarında dilenen ve dilenmeyenlerin belirli bir hakları vardır” âyetini okumuştur.5
3) Zekât, kişiyi cimrilikten korur, cömert ve eli açık yapar, diğergâmlık duygularını güçlendirir.
Servetinin bir bölümünü sırf Allah rızası için ayırıp yoksul dindaşlarına veren ve buna karşılık onlardan bir şey beklemeyen kimse, sürekli olarak toplum yararını kişisel yararı üzerinde tutma alışkanlığını kazanmış olur.
4) Zekât Cenab-ı Hakk'ın verdiği servet nimetinin şükrüdür. Gerçekte malı azaltmaz, bereketlendirir ve arttırır. Kur'an-ı Kerîm'de; “Eğer siz şükrederseniz, mutlaka verdiğim nimetleri artırırım”6 buyurulur. Malın zekâtını vermek, baharda üzüm çotuklarından fazla filizleri temizlemeye benzer. Bunlar temizlenmezse bütün çubuklarda gelişen üzüm salkımlarını kök besleyemez. Salkımlar zayıf ve verimsiz kalır. Zekâtı verilmeyen servetin durumu da bunun gibidir.
5. Diğer yandan toplum bir bütündür. Herkes gelir ve kazanç elde etmede birbirinden yararlanır. Bu yüzden de meydana gelen servetlerde, başkalarının hakkı bulunur. Zenginin servetinin meydana gelmesinde, içinde yaşadığı toplumun katkısını kim inkâr edebilir? Böyle bir çevrede değil de dağın başında tek başına yaşasaydı bu servet meydana gelir miydi? İşte bütün bu nimetleri veren Allah'a şükür ve içinde yaşadığı topluma teşekkür borcu zekât emrine uymakla ödenmiş olur.
6) İnsanın mayası toprak olduğundan, toprağın suyu emip tutması gibi insanda da malı tutma özelliği vardır. Toprağın aldığı rutubetle bitki bitirmesi gibi, insanın başkalarına vermek suretiyle, cimrilik duyguları azalır. Binaenaleyh zekât, en az alan kadar verene de faydalıdır.
C - Zekâtın Dayandığı Deliller:
Zekât, İslâm'ın beş temel esasından biri olup, Hicretin ikinci yılında Şevval ayında Ramazan orucu ve fitreden sonra farz kılınmıştır. Kur'ân-ı Kerîm’de yirmi sekizi namazla birlikte olmak üzere otuz iki yerde zekât emri bulunmaktadır. Bu durum namaz ile zekât arasındaki sıkı bir ilişkinin varlığını gösterir.
Zekâtın farz oluşu Kitap, Sünnet, ve İcmâ ile sabittir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Namazı kılın, zekâtı verin.”7 “Mü'minlerin mallarından zekât al ki onları temizleyip mallarını çoğaltasın.”8 “Hasat günü ürünün hakkını ödeyin.”9
Sünnetten delil; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in; “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur. Bunlardan biri de zekât vermektir.”10 hadisi ile Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken kendisine söylediği şu sözlerdir: “Onlara bildir ki, Allah Teâlâ kendilerine zekâtı farz kılmıştır. Zekâtı oranın zenginlerinden al, fakirlerine ver.”11 Zekâtın farz olduğunu bildiren başka hadisler de vardır.
Diğer yandan yüzyıllar boyunca bütün müctehidler zekâtın farz oluşu üzerinde görüşbirliği içinde olmuşlardır. Ashab-ı Kiram zekât vermeyenlerle savaşılması gerektiği konusunda ittifak etmiştir. Zekâtın farz olduğunu inkâr eden kimse dinden çıkar.
D - Zekâtı Vermeyenin Cezası:
Zekâtı vermeyen için iki yönlü müeyyide vardır. Dünyada ceza, âhirette azap. Allah Teâlâ âhiretteki azabı şöyle haber verir: “Altın ile gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları yakıcı bir azapla müjdele. Bu mallar kıyamet gününde cehennem ateşinin içinde kızdırılacak, sahiplerinin alınları, ve sırtları bu ateş ile dağlanacak ve: “Bu sizin sadece kendiniz için biriktirdiklerinizdir. Biriktirdiklerinizin acısını tadın” denilecek.”12
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ bir kimseye mal verir o da, bunun zekâtını ödemezse, zekâtını ödemediği bu mal kıyamet günü, gözleri üzerinde iki siyah benek bulunan başı kel yılan şekline girip o kişinin boynuna sarılacak ve iki çenesinden tutup şöyle diyecek: “Ben senin malınım, ben senin biriktirdiğinim.” Hz. Peygamber daha sonra şu âyeti okumuştur: “Allah'ın fazl u kereminden ihsan ettiği malları vermekte cimrilik edenlerin bu cimriliğinin kendileri için hayırlı olduğunu sanma. Aksine bu onlar için kötülüktür. Kıyamet gününde, cimrilik yaparak vermedikleri bu mallar boyunlarına halka yapılacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”13
Zekât farîzasını yerine getirmeyenlerin dünyaya ait cezası, zekâtın İslâm Devleti tarafından zorla alınması ve kendilerine de devletin koyacağı bir cezanın (ta'zîr) uygulanmasıdır.
Behz b. Hakîm (r.a.)'ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Karşılığını Yüce Allah'tan bekleyerek malının zekâtını ödeyene ecri verilir. Zekâtını vermeyenin zekâtını ve devesinin yarısını, Rabbimizin bir alacağı olarak alırız. Zekâttan hiç bir şey Muhammed'in aile fertlerine helâl değildir.”14 Bu hadisin başka bir rivayetinde, “ceza olarak malın yarısı alınır” ifadesi vardır.15
Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve İmam Mâlik'e göre bu durumda İslâm devleti yalnız verilmeyen zekâtı alır, gerek görürse ta'zîr cezası uygular. Malî ceza uygulanmaz. Çünkü Hz. Peygamber döneminde böyle bir ceza uygulanmamış, Hz. Ebû Bekir devrinde zekât vermeyenlere karşı savaş yapılması öngörülmüş, fakat mallarının müsaderesi yoluna gidilmemiştir.
eş-Şîrâzî gibi bazı bilginler ise malî cezanın önceleri var olduğunu, daha sonra neshedildiğini ileri sürmüşlerdir.16 Hanefîlerden yalnız İmam Züfer bu durumda malın yarısına kadar müsadere edilebileceği görüşündedir.
İnkâr sebebiyle zekâtı ödemeyen topluluklara karşı savaş açılır. Nitekim ilk halîfe Ebû Bekir (r.a.)'ın zekât vermek istemeyenlere karşı tutumu bu şekilde olmuştur. Bu konuda önceleri tereddüt eden Hz. Ömer, halife Hz. Ebû Bekir'e şöyle demiştir:
Rasûlûllah (s.a.s.) : ”Allah'tan başka ilâh yoktur; deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söylerlerse hak etmeleri dışında canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları da Allah'a kalmıştır” dediği halde bunlarla nasıl savaşırsın?”17
Hz. Ebû Bekir şu cevabı verdi: “Allah'a yemin ederim ki, namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla elbette savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'e ödemekte oldukları dişi bir keçi yavrusunu bana vermezlerse bundan ötürü onlarla savaşacağım”18.
Bu hadis başka bir rivayette: “Rasûlûllah (s.a.s.)’e ödemekte oldukları devenin bağını ödemeyecek olurlarsa...” ifadesiyle nakledilmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: “Yemin ederim, ki, Yüce Allah, savaşmak için Ebû Bekir'in gönlüne bir genişlik vermiştir. Bu konuda onun hak üzere olduğunu anladım.”19
İslâm bilginleri bu delillere dayanarak şöyle demişlerdir: Bir kimse veya topluluk zekâtı vermezler veya bu konuda İslâm devletine karşı çıkarlarsa kendileriyle savaşılır. Ancak cimrilik veya hükmü bilmeme yüzünden ödemezlerse dinden çıkmazlar, fakat günahkâr olurlar.20
İslami Okul Okulların En Önemlisi