Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 58. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren

 

III- ZEKÂTA TÂBÎ OLAN MAL TÜR­LE­Rİ

 

Beş çe­şit mal­dan zekât ver­mek farz­dır. Al­tın, gü­müş ve pa­ra­lar, ma­den ve de­fi­ne­ler, ti­ca­ret mal­la­rı, zi­rai ürün­ler, hay­van­lar. Aşa­ğı­da bun­la­rı sı­ra­sıy­la in­ce­le­ye­ce­ğiz.

 

   A- Al­tın, Gü­müş ve Pa­ra­la­rın Zekâtı:

 

   1) Al­tın ve Gü­müş­te Ni­sap:

Al­tı­nın ni­sa­bı yir­mi mis­kal, gü­mü­şün ni­sa­bı ise iki yüz dir­hem­dir. Bor­cun­dan ve as­li ih­ti­yaç­la­rın­dan faz­la ola­rak yir­mi mis­kal al­tı­na ve­ya iki yüz dir­hem gü­mü­şe ya­hut bun­la­rın kar­şı­lı­ğı ka­dar pa­ra ya da ti­ca­ret ma­lı­na sa­hip olan kim­se, üze­rin­den bir yıl da geç­miş­se zekâtla yü­küm­lü olur. Al­tın, gü­müş ve pa­ra­da zekât nis­be­ti kırk­ta bir, ya­ni yüz­de iki bu­çuk­tur. Bu­na gö­re, yir­mi mis­kal al­tın­da ya­rım mis­kal, iki yüz dir­hem gü­müş­te ise beş dir­hem zekât ge­re­kir. Mis­ka­lin sik­ke­li al­tın pa­ra şek­li­ne di­nar de­nir.

Bir mis­kal, yir­mi kı­rat olup yüz ar­pa ağır­lı­ğın­da, bir dir­hem ise dört kı­rat olup yir­mi ar­pa ağır­lı­ğın­da­dır. Bir kı­rat= beş ar­pa= 0,2 gr. dır.

Zekâtta esas olan öl­çü şer’i dir­hem­dir. Gü­nü­müz öl­çü bi­ri­mi­ne gö­re, 1 şer’i dir­hem= 2,8 gram­dır. 200 dir­hem x 2,8= 560 gram olur.

1 mis­kal= 20 kı­rat olup, 20 kı­rat x 0,2= 4 gra­ma denk olur. Bu­na gö­re, 20 mis­kal x 4=80 gram, al­tı­nın ni­sa­bı olur. Bu öl­çü­ye gö­re, ağır­lık ba­kı­mın­dan ye­di mis­kal al­tın, on dir­hem gü­mü­şe denk olur. Al­tın ve gü­müş ara­sın­da­ki bu denk­lik, pi­ya­sa­da te­da­vül­de bu­lu­nan ve stan­dard ol­ma­yan, di­nar ve dir­hem­le­ri bir esa­sa bağ­la­mak ama­cıy­la Hz. Ömer’in ha­li­fe­li­ği sı­ra­sın­da be­lir­len­miş­tir.53

Şer’i öl­çü­ye gö­re al­tı­nın ni­sa­bı 80 gram, gü­mü­şün ni­sa­bı ise 560 gram­dır. An­cak dir­hem ağır­lı­ğı ül­ke­le­rin ör­fü­ne gö­re ba­zı de­ği­şik­lik­ler gös­ter­di­ği için, İslâm âlimleri zekâtın, ül­ke­le­rin örfî dir­hem­le­ri üze­rin­den ve­ri­le­bi­le­ce­ği­ne hük­met­miş­ler­dir. Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­sın­da 20 mis­kal al­tın 96 gra­ma; 200 dir­hem gü­müş de 640 gra­ma denk ka­bul edil­miş­tir. Bu örfî öl­çü­ye gö­re, al­tın­da zekâtın ni­sa­bı 96 gram, gü­müş­te ise 640 gram olur.

Al­tın ve gü­mü­şün ni­sap mik­tar­la­rı ha­dis-i şe­rif­ler­le sa­bit­tir.

Hz. Ali (r.a)’nin nak­let­ti­ği bir ha­dis­te Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Al­tın­da yir­mi di­na­ra ka­dar bir şey yok­tur. Se­nin yir­mi di­na­rın bu­lun­du­ğu ve üze­rin­den bir yıl geç­ti­ği va­kit, on­dan ya­rım di­nar zekât ver­men ge­re­kir”54 Hz. Ömer’in ri­va­yet et­ti­ği baş­ka bir ha­dis­te, Al­lah el­çi­si: “Yir­mi mis­kal­den az al­tın­da zekât yok­tur”55 bu­yur­muş­tur. Ab­dul­lah b. Ömer ve Hz. Ai­şe, Rasûlullah (s.a.s)’in al­tın­la il­gi­li zekât uy­gu­la­ma­sı hak­kın­da şöy­le de­miş­ler­dir: “Hz. Pey­gam­ber her yir­mi di­nar­da ya­rım di­nar ve kırk di­nar­da da bir di­nar alı­yor­du.”56

Gü­mü­şün ni­sap mik­ta­rıy­la il­gi­li ola­rak Ebu Saîd el-Hudrî (r.a)’den ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re Al­lah Ra­su­lü şöy­le bu­yur­muş­tur: “Beş ukiy­ye’den az gü­müş­te, beş zevd’den az de­ve­de ve beş vesk’ten az hu­bu­bat­ta zekât yok­tur”.57 Beş ukiy­ye’nin iki yüz dir­he­me denk ol­du­ğu Hz. Ali’nin ri­va­yet et­ti­ği şu ha­dis­le sa­bit­tir. Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “At ile kö­le­nin zekâtını af­fet­tim. Siz her kırk dir­hem­de bir dir­hem zekât ve­rin. 199 dir­hem­de zekât yok­tur. Fa­kat gü­müş 200 dir­he­me ulaş­tı­ğın­da, bun­dan beş dir­hem zekât ver­mek ge­re­kir.”58

İbn Ömer ve Hz. Ali şöy­le de­miş­ler­dir: “Sa­ha­be­den gü­mü­şün ni­sa­bı­nın 200 dir­hem ol­du­ğu­na kar­şı çı­kan ol­ma­mış­tır.”59

Ebu Hanîfe’ye gö­re, al­tın ve gü­müş ni­sap mik­ta­rı­nı aşar­sa, yir­mi mis­kal­den faz­la al­tın, dört mis­ka­le ve iki yüz dir­hem gü­müş­ten faz­la olan mik­tar kırk dir­he­me ulaş­ma­dık­ça bu faz­la için ay­rı­ca zekât la­zım gel­mez. An­cak bu faz­la ile bir­lik­te baş­ka bir ti­ca­ret ma­lı bu­lu­nur­sa, bun­lar bir­bi­ri­ne ek­le­ne­rek he­sap­la­nır. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “Gü­mü­şün zekâtını kırk dir­hem­de bir dir­hem ola­rak öde­yin.”60 Fa­kat al­tın ile gü­müş­ten ni­sa­bın üs­tün­de­ki mik­tar kıy­met ola­rak dört mis­ka­le ve­ya kırk dir­he­me eşit olur­sa, bu faz­la­lık­tan da zekât ge­re­kir.

Ebu Yûsuf, İmam Mu­ham­med ve Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­luk fa­kih­le­re gö­re ise, iki yüz dir­hem­den faz­la gü­mü­şün ve­ya yir­mi mis­ka­li aşan al­tı­nın zekâtı yüz­de he­sa­bı ile ve­ri­lir. Bu faz­la­lık az da ol­sa yüz­de iki bu­çuk zekât ge­re­kir. De­lil şu ha­dis-i şe­rif­tir: “Her kırk dir­hem­de bir dir­hem zekât ve­rin. İki yü­ze ta­mam­la­nın­ca­ya ka­dar si­ze bir­şey ver­mek ge­rek­mez. Mik­tar iki yüz dir­hem olun­ca beş dir­hem zekât ver­mek ge­re­kir. Faz­la­sı ar­tık bu he­sa­ba gö­re zekâta ta­bi­dir.”61

Me­se­la; bir kim­se­nin iki yüz otuz do­kuz dir­hem gü­mü­şü bu­lun­sa, Ebu Hanîfe’ye gö­re, yal­nız iki yüz dir­hem için beş dir­hem zekât ve­ri­lir. Ge­ri ka­lan otuz do­kuz dir­hem için zekât ge­rek­mez. Bu kü­sur­lar kır­ka ulaş­ma­dık­ça zekâttan mu­af­tır. Di­ğer imam­la­ra gö­re ise, ni­sap mik­ta­rı­nı aşın­ca bü­tü­nü üze­rin­den kırk­ta bir zekât uy­gu­la­nır. Yi­ne bir kim­se­nin yal­nız iki yüz yet­miş dir­hem gü­mü­şü bu­lun­sa, Ebu Hanîfe’ye gö­re iki yüz kırk dir­hem için al­tı dir­hem zekât ver­me­si ge­re­kir. Ge­ri ka­lan otuz dir­hem zekâttan mu­af­tır. Di­ğer imam­la­ra gö­re bu­nun için de zekât ge­re­kir.

Al­tın cin­sin­de de ni­sap­tan son­ra­ki dör­der di­nar­lık faz­la­lık­lar için bu pren­sip uy­gu­la­nır.62

Al­tın ile gü­mü­şün ni­sap mik­ta­rı­na ula­şıp ulaş­ma­dı­ğı­nı be­lir­le­mek için kıy­met­le­ri­ne de­ğil, ağır­lık­la­rı­na ba­kı­lır. Bun­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.

Bu­na gö­re, al­tın­dan ya­pıl­mış bir va­zo­nun ağır­lı­ğı ni­sap­tan az, me­se­la, on se­kiz mis­kal ol­du­ğu hal­de kıy­me­ti, ken­di­sin­de bu­lu­nan sa­nat de­ğe­ri do­la­yı­sıy­la yir­mi beş mis­kal al­tı­na denk bu­lun­sa it­ti­fak­la zekâta ta­bi ol­maz. An­cak bu­nun­la bir­lik­te zekâta ta­bi baş­ka bir mal bu­lu­nup da top­la­mı­nın ni­sa­ba ulaş­ma­sı du­ru­mu müs­tes­na­dır.

Ken­di­le­ri­ne ri­ba ce­re­yan et­me­yen, ya­ni öl­çü ve­ya tar­tı ile alı­nıp sa­tıl­ma­yan kıyemî mal­lar­dan zekât ve­ril­me­sin­de kıy­met­le­ri­ne ba­kı­lır, ve­zin ve­ya sa­yı­la­rı­na ba­kıl­maz. Bu­na gö­re, or­ta bü­yük­lük­te iki ko­yun zekât yü­küm­lü­lü­ğü bu­lu­nan kim­se, bun­la­rın kıy­met­le­ri­ni pa­ra ola­rak ve­re­bi­le­ce­ği gi­bi, bu iki­si­nin kıy­me­ti­ne denk iyi bir ko­yun da ve­re­rek zekâtını öde­ye­bi­lir. Çün­kü ko­yun­lar kıyemî olup, bun­lar­dan bi­ri­nin ye­ri­ne baş­ka­sı­nı ver­mek­te ri­ba söz ko­nu­su ol­maz.

Fa­kat ri­ba ce­re­yan eden mislî (stan­dard) mal­la­rın ken­di cin­sin­den ve­ri­le­cek zekâtında mik­tar­la­ra uyul­ma­sı ge­re­kir. Me­se­la; zekât ola­rak ve­ril­me­si ge­re­ken beş ki­le adi buğ­day ye­ri­ne dört ki­le ka­li­te­li buğ­day ve­ri­le­mez. Yi­ne iki mis­kal al­tın ye­ri­ne, san’at de­ğe­rin­den do­la­yı bu­na denk olan bir mis­kal al­tın ve­ri­le­mez. Çün­kü bu du­rum­lar­da fa­iz söz ko­nu­su olur. Bu gö­rüş Ebu Hanîfe, Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e ait­tir. İmam Zü­fer’e gö­re ise ve­ri­le­bi­lir. Çün­kü kıy­met­le­ri eşit­tir. Fa­iz ise Al­lah ile ku­lu ara­sın­da bu­lu­na­maz.

 

   2) Zi­net Eş­ya­sı­nın Zekâtı:

Al­tın ve­ya gü­müş­ten ya­pıl­mış zînet ta­kım­la­rı, tab­lo, kap, ka­şık, ça­tal ve ben­zer­le­ri için ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca zekât ge­re­kir. Çün­kü al­tın ile gü­müş bü­yü­yen mal­lar olup, bun­lar ya­ra­tı­lış ola­rak ti­ca­ret için ha­zır­lan­mış­tır. Ay­rı­ca bun­la­rın özün­de sa­tış be­de­li ol­ma (se­men) ni­te­li­ği var­dır. Bu yüz­den is­ter kül­çe, is­ter dö­küm, is­ter­se in­san­lar için süs eş­ya­sı ola­rak el­de bu­lun­sun, sa­hi­bi bun­la­rın zekâtını ver­mek­le yü­küm­lü bu­lu­nur.

Zînet al­tın­la­ra zekâtın farz olu­şu şu ha­di­se da­ya­nır: Amr b. Şu­ayb ba­ba­sı yo­lu ile de­de­sin­den şöy­le bir rivâyet nakletmiştir: “Ye­men’li bir ka­dın kı­zı ile bir­lik­te Hz. Pey­gam­ber’in ya­nı­na gel­di; kı­zı­nın elin­de iki ta­ne al­tın bi­le­zik var­dı. Hz. Pey­gam­ber ka­dı­na: “Bun­la­rın zekâtını ve­ri­yor mu­sun?” di­ye sor­du. Ka­dın: “Ha­yır” de­di. Hz. Pey­gam­ber: “Kı­ya­met gü­nün­de Yü­ce Al­lah’ın bu iki bi­le­zi­ği se­nin ko­lu­na ateş­ten bi­le­zik ola­rak tak­ma­sı­nı is­ter mi­sin?” bu­yur­du. Bu­nun üze­ri­ne ka­dın, bi­le­zik­le­ri kı­zı­nın ko­lun­dan çı­ka­rıp Al­lah el­çi­si­nin önü­ne bı­rak­tı ve şöy­le de­di: “Bi­le­zik­ler Al­lah ve Ra­su­lü’ne ait­tir.”63

An­cak al­tın ve gü­müş­ten ol­ma­yan zînet ta­kım­la­rın­dan ya­kut, in­ci, züm­rüt, el­mas gi­bi hu­liy­yat­tan do­la­yı zekât la­zım gel­mez. Çün­kü bun­lar “nâmî (üre­yi­ci)” de­ğil­dir. Şu ka­dar var ki, bun­lar aslî ih­ti­yaç­la­rın dı­şın­da olup, en az ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca sa­hip­le­ri zen­gin sa­yı­lır. zekât ile yü­küm­lü ol­maz­lar­sa da fı­tır sa­da­ka­sı ve kur­ban ile yü­küm­lü olur­lar. Ken­di­le­ri­nin zekât al­ma­la­rı ca­iz ol­maz.

 

Hanefîler dı­şın­da­ki mez­hep imam­la­rı­na gö­re de ge­nel ola­rak al­tın ve gü­müş dı­şın­da­ki ma­den­ler­den ya­pıl­mış zînet eş­ya­sı­na zekât ge­rek­mez.64

Al­tın ve gü­müş zînetlere ge­lin­ce; Hanefîler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re bun­la­rın hük­mü şöy­le­dir:

Mâlikîlere gö­re kul­la­nıl­mak­ta olan mü­bah zînetlere zekât ge­rek­mez. Çün­kü Ab­dul­lah b. Ömer’in kız­la­rı­na ve ca­ri­ye­le­ri­ne tak­tı­ğı zînet eş­ya­sın­dan zekât ver­me­di­ği ri­va­yet edil­miş­tir.65 Diğer yan­dan ti­ca­ret ve­ya ih­ti­yaç za­ma­nı için el­de tu­tu­lan zînet eş­ya­sı­na ise zekât ge­re­kir. Bu­ra­da kıy­met de­ğil ağır­lık esas alı­nır.

Şâfiîlere gö­re, sa­hi­bi­nin ya­nın­da bir yıl kal­mış mü­bah olan hal­hal, bi­le­zik, zin­cir, kü­pe ve ben­ze­ri zînetler için zekât ver­mek ge­rek­mez. An­cak er­ke­ğe zînet ya­sak ol­du­ğu için, er­ke­ğe ait bu tür zînetlerle, ka­dı­nın aşı­rı zînet eş­ya­sı­na zekât ge­re­kir.66

Hanbelîlere gö­re kul­la­nı­lan al­tın ve gü­müş zînet eş­ya­sı­nın zekâtı yok­tur. Eğer kul­la­nıl­mı­yor­sa, tar­tı­sı ni­sa­ba ula­şın­ca zekât ge­re­kir. Di­ğer yan­dan ha­ram zînet eş­ya­sı­na zekât ge­rek­ti­ği gi­bi, tar­tı­sı ni­sa­ba ula­şan al­tın ve gü­müş kap­la­ra da zekât ge­re­kir.67

Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf’a gö­re, al­tın ve gü­müş­ten ya­pı­lan zînet eş­ya­sı­na ve­ya ib­rik, tab­lo, ka­şık, ça­tal gi­bi ev eş­ya­sı­na ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca ken­di cins­le­rin­den zekât ve­ri­le­cek­se sa­nat de­ğer­le­ri­ne ba­kıl­mak­sı­zın tar­tı­la­rı esas alı­nır. İmam Zü­fer’e gö­re kıy­met­le­ri­ne, İmam Mu­ham­med’e gö­re ise fa­ki­rin le­hi­ne ola­na iti­bar edi­lir.

Fa­kat bu zekât ken­di cins­le­rin­den ol­ma­yan bir mal ile öde­ne­cek­se bu tak­dir­de tar­tı­la­rı­na de­ğil, kıy­met­le­ri­ne gö­re iş­lem ya­pı­lır.

Me­se­la; yir­mi mis­kal ağır­lı­ğın­da olan bir al­tın bi­le­zik, ken­di­sin­de­ki sa­nat de­ğe­ri ba­kı­mın­dan yir­mi beş mis­kal kıy­me­tin­de bu­lun­sa, eğer zekâtı baş­ka cins­ten ve­ri­le­cek­se, me­se­la gü­müş, pa­ra ve­ya buğ­day­dan ve­ri­le­cek­se, ağırl­ğı olan yir­mi mis­ka­le gö­re de­ğil, kıy­me­ti olan yir­mi beş mis­ka­le gö­re ver­mek ge­re­kir. Fa­kat ken­di cin­si olan al­tın­dan ve­ri­le­cek­se Ebu Ha­ni­fe ve Ebu Yûsuf’a gö­re yir­mi mis­kal al­tı­na gö­re ve­ril­me­si ye­ter­li­dir. İmam Mu­ham­med ve İmam Zü­fer’e gö­re ise kıy­me­ti dik­ka­te alı­na­rak beş mis­ka­lin zekâtını da ay­rı­ca ver­mek ge­re­kir.

 

3) Ni­sap Ta­mam­la­ma:

Al­tın, gü­müş, pa­ra ve ti­ca­ret mal­la­rı ni­sap ta­mam­la­ma­da bi­ri di­ğe­ri­ne ek­le­nir. Bu­na gö­re, bir kim­se­nin bir mik­tar al­tın ile gü­mü­şü, bir mik­tar da ti­ca­ret ma­lı bu­lu­nup da, bun­la­rın top­la­mı­nın kıy­me­ti bir ni­sap mik­ta­rı­na, me­se­la 80 gram al­tı­na denk bu­lun­sa, kırk­ta bir nis­be­tin­de zekât ge­re­kir.

Ebu Hanîfe’ye gö­re, ni­sap­la­rın bir­bi­ri­ni ta­mam­la­ma­sı kıy­met, Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise cüz ba­kı­mın­dan olur.

Bu­na gö­re, bir kim­se­nin me­se­la; yüz dir­hem gü­müş ile yüz dir­hem gü­müş kıy­me­tin­de on mis­kal al­tı­nı bu­lun­sa, bu­nun için it­ti­fak­la beş dir­hem mik­ta­rı zekât ge­re­kir. Fa­kat yüz dir­hem gü­müş­le, yüz dir­hem gü­müş kıy­me­tin­de beş mis­kal al­tı­nı ve­ya el­li dir­hem gü­müş ile yüz el­li dir­hem gü­müş kıy­me­tin­de on mis­kal al­tı­nı bu­lun­sa Ebu Hanîfe’ye gö­re beş dir­hem mik­ta­rı zekât ge­re­kir­se de, Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re, cüz ba­kı­mın­dan ni­sap­lar ta­mam­lan­ma­dı­ğı için zekât ge­rek­mez. Di­ğer yan­dan yüz el­li dir­hem gü­müş ile el­li dir­hem kıy­me­tin­de beş mis­kal al­tın bu­lun­sa yi­ne it­ti­fak­la beş dir­hem zekât ge­re­kir. Çün­kü kıy­met­le­ri tam gü­müş ni­sa­bı­na denk­tir. Ay­rı­ca bi­ri­nin ni­sa­bı dört­te üç, di­ğe­ri­nin ni­sa­bı da dört­te bir nis­be­tin­de bu­lun­mak­la, ta­ma­mı bir ni­sa­ba denk ol­muş olur.

İmam Şâfiî’ye gö­re al­tın ile gü­müş ni­sap ta­mam­la­mak için bir­bi­ri­ne ek­le­ne­mez. Çün­kü cins­le­ri fark­lı­dır. Bel­ki her bi­rin­de ay­rı­ca ni­sa­bın tam ol­ma­sı ara­nır.

 

   4) Aya­rı Dü­şük Al­tın ve Gü­mü­şün zekâtı:

De­ğe­ri da­ha dü­şük ma­den­le ka­rı­şık bu­lu­nan al­tın ve­ya gü­mü­şe “mağşûş” de­nir. Al­tı­nın gü­müş­le ve­ya gü­mü­şün ba­kır­la ka­rış­tı­rıl­ma­sı gi­bi.

Al­tın ve gü­müş baş­ka bir ma­den­le ka­rı­şık bu­lu­nun­ca, al­tı­nı çok­sa al­tın, gü­mü­şü çok­sa gü­müş hük­mün­de olur. Eğer ka­rı­şık ma­den ya­rı­dan faz­la ise al­tın ve­ya gü­müş kıs­mı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır­sa ve­ya ulaş­ma­dı­ğı tak­dir­de baş­ka pa­ra­sı ya­hut ti­ca­ret ma­lı bu­lu­nur­sa, ona gö­re zekâtı he­sap edi­le­rek ve­ri­lir. Bun­lar ti­ca­ret mal­la­rın­dan ise di­ğer ma­den kıs­mı da ay­rı­ca dik­ka­te alı­nır. Bun­la­rın al­tın ve­ya gü­müş kıs­mı ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­maz­sa ta­ma­mı ti­ca­ret ma­lı hük­mün­de olur.

Al­tın ile gü­müş ra­yiç pa­ra ni­te­li­ğin­de ol­ma­mak üze­re ka­rı­şık bir hal­de bu­lu­nur­sa ba­kı­lır. Eğer al­tın ken­di ba­şı­na ni­sap mik­ta­rın­da ise ve­ya iki­si bir ni­sap mik­ta­rın­da olup al­tın gü­mü­şe tar­tı ve­ya kıy­met­çe ga­lip ve­ya eşit ise hep­si al­tın sa­yı­lır, ona gö­re zekât ge­re­kir. Fa­kat al­tın ni­sap mik­ta­rın­da ol­ma­yıp ken­di­si­ne gü­müş ga­lip ise hep­si de gü­müş sa­yı­lır.

Me­se­la; al­tın ve gü­müş ka­rı­şı­mı bir tab­lo­da al­tın yir­mi mis­kal, gü­müş iki ve­ya üç yüz dir­hem ol­sa hep­si al­tın sa­yı­lır. Yi­ne al­tın on mis­kal ol­du­ğu hal­de, iki üç yüz dir­hem olan gü­müş kıs­mın­dan kıy­met­li bu­lun­sa yi­ne hep­si al­tın sa­yı­lır. Fa­kat al­tın yi­ne on mis­kal ol­du­ğu hal­de gü­müş kıs­mı yüz, iki ve­ya üç yüz dir­dem ka­dar olup kıy­met­çe on mis­kal al­tın­dan yük­sek bu­lun­sa hep­si gü­müş sa­yı­lır.

Ra­yiç olan mağşûş pa­ra­la­rın al­tın­la­rı ve­ya gü­müş­le­ri, ka­rı­şık mad­de­le­re ga­lip ve­ya eşit olur­sa al­tın ve­ya gü­müş gi­bi zekâta ta­bi olur­lar. Mağ­lub o­lur­sa ti­ca­ret mal­la­rı hük­mün­de olup yıl so­nun­da­ki kıy­met­le­ri­ne gö­re zekâtları ve­ri­lir. Bun­lar­da ti­ca­ret ni­ye­ti aran­maz. Çün­kü na­kit pa­ra ye­rin­de­dir.

Al­tın ile gü­müş ka­rı­şı­mı ra­yiç pa­ra, ak­ça ve­ya ti­ca­ret ma­lı ka­bi­lin­den ol­ma­yın­ca tar­tı­la­rı esas alı­nır, bun­lar ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır­sa ve­ya ulaş­ma­dı­ğı hal­de zekâta ta­bi baş­ka bir mal ile bir­lik­te bu­lu­nur­sa ona gö­re zekâtları he­sap­la­nır.

 

   5) Kâğıt Pa­ra­la­rın Zekâtı:

Kâğıt pa­ra­lar­la madenî pa­ra­lar, al­tın ve gü­müş pa­ra­lar ye­ri­ne mal mü­ba­de­le­le­rin­de kul­la­nı­lan pa­ra­lar­dır. Bu pa­ra­lar, te­da­vül­de­ki pa­ra­la­ra kar­şı­lık mer­kez ban­ka­sın­da stok edi­len ve­ya stok edil­me­si ge­re­ken kül­çe al­tın­lar kar­şı­lı­ğın­da çı­ka­rı­lan ban­ka ha­va­le­si ni­te­li­ğin­de­dir. Kâğıt pa­ra­nın çı­kı­şı ve ya­yıl­ma­sı 17. yüz­yıl­da Av­ru­pa’da al­tın kar­şı­lı­ğı temsilî pa­ra şek­lin­de ol­muş­tur. Al­tın pa­ra­nın ba­sıl­ma­sı, ta­şın­ma­sı ve ko­run­ma­sın­da­ki güç­lük­le­re kar­şı­lık kâğıt pa­ra çok dü­şük ma­li­yet­le bü­yük mik­tar­da sa­tın al­ma gü­cü ka­zan­dı­ran ko­lay ta­şı­nıp, ko­ru­na­bi­len bir pa­ra tü­rü­dür.

Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­sın­da da bir al­tın li­ra (7,2 gram) yüz ku­ruş iti­bar edi­le­rek 19. yüz­yıl or­ta­la­rın­da “kâime-i mu’te­be­re-i Os­ma­niy­ye” adıy­la ilk ka­ğıt pa­ra ba­sıl­mış­tır.68

Kı­sa­ca bu ka­ğıt pa­ra­la­rın, al­tın ve gü­müş gi­bi bun­la­rın ye­ri­ne ve bun­la­rı tem­sil et­mek üze­re mal mü­ba­de­le­sin'de sa­tış be­de­li ola­rak kul­la­nıl­ma­sı örf ha­li­ne gel­miş­tir. An­cak 20. yüz­yıl or­ta­la­rın­dan son­ra ka­ğıt pa­ra­nın al­tı­na olan bağ­lı­lı­ğı gi­de­rek azal­mış, ba­zı ül­ke­ler mer­kez ban­ka­la­rın­da­ki kar­şı­lık olan al­tın­la­rı ge­rek­siz stok sa­ya­rak ser­best bı­rak­mış, böy­le­ce ka­ğıt pa­ra­nın sa­tın al­ma gü­cü­nü dev­le­tin eko­no­mik gü­cün­den al­dı­ğı esa­sı ka­bul edil­miş­tir.

An­cak ka­ğıt pa­ra­la­rın is­te­nil­di­ği an al­tın ve gü­mü­şe çev­ril­me­si müm­kün­dür. Bu yüz­den de bun­lar iti­ba­ri ola­rak kar­şı­lı­ğı bu­lu­nan pa­ra sa­yı­lır­lar. Bun­lar eş­ya­nın gü­nü­müz­de­ki kar­şı­lı­ğı olan sa­tış be­de­li (se­men) ol­muş­lar­dır. Bu­nun için ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca ka­ğıt pa­ra­la­ra da al­tın ve gü­müş­te ol­du­ğu gi­bi kırk­ta bir ora­nın­da zekât farz olur. Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­nun gö­rü­şü bu­dur.

Ka­ğıt pa­ra­nın ni­sa­bı­nı be­lir­le­me­de, ti­ca­ret eş­ya­sın­da ol­du­ğu gi­bi fa­ki­rin mas­la­ha­tı­na uy­gun olan gü­müş ni­sa­bı­nın esas alın­ma­sı bir çok fa­kih ta­ra­fın­dan öne sü­rül­müş­se de, bu ko­nu­da al­tın ni­sa­bı­nın, esas alın­ma­sı da­ha uy­gun­dur. Çün­kü al­tın bu­gün­kü pa­ra iş­lem­le­ri­ne esas­tır. Hz. Pey­gam­ber za­ma­nın­da mis­kal Mek­ke­li­le­rin pa­ra­la­rı­nın esa­sı idi. Her ül­ke­de­ki ku­yum­cu­lar al­tı­nın fi­ya­tı­nı ken­di böl­ge­sel pa­ra­la­rı ile be­lir­le­mek­te­dir­ler. Bu du­ru­ma gö­re, as­li ih­ti­yaç­la­rı ve bor­cu dı­şın­da 80 gram al­tın kar­şı­lı­ğın­dan faz­la ka­ğıt pa­ra­ya sa­hip olan kim­se üze­rin­den bir yıl da geç­miş olun­ca kırk­ta bir zekâtla yü­küm­lü olur.69

Di­ğer yan­dan kâğıt pa­ra sis­te­mi­nin al­tın ye­ri­ne tem­si­li pa­ra dö­ne­min­de ol­du­ğu gi­bi da­ha açık stan­dart bir kar­şı­lı­ğa bağ­lan­ma­sı ve bu kar­şı­lık­la il­gi­li hü­küm­le­rin tem­si­li pa­ra­yı da kap­sa­mı­na al­ma­sı esas ol­ma­lı­dır. Çün­kü ken­di ma­li­ye­ti çok dü­şük ve önem­siz olan ka­ğıt pa­ra­nın sa­tın al­ma gü­cü tem­sil et­ti­ği kar­şı­lık­la­ra gö­re or­ta­ya çık­mak­ta­dır. Al­tın ve gü­müş pa­ra ger­çek de­ğe­ri ile te­da­vül­de bu­lu­nur. Fa­iz ya­sa­ğı se­be­biy­le bu tür pa­ra­lar­la ken­di cins­le­rin­den olan kül­çe, zînet ve ben­ze­ri al­tın ve gü­müş stok­la­rı ara­sın­da bir sa­tın al­ma gü­cü far­kı mey­da­na ge­le­mez. Bu­na gö­re, fa­iz ya­sa­ğı al­tın ve­ya al­tı­na en­deks­li pa­ra­yı enf­las­yo­na kar­şı ko­rur.70

Ka­ğıt pa­ra, ger­çek kar­şı­lı­ğı olan al­tın­la bağ­lan­tı­sı ke­si­lin­ce iti­ba­ri de­ğer­le do­la­şan bir pa­ra tü­rü ol­muş­tur. Ni­te­kim Eme­vi­ler dev­rin­den iti­ba­ren yay­gın­la­şan fels adı ve­ri­len ma­de­ni pa­ra­lar iti­ba­ri pa­ra­lar­dır. Bun­lar ba­kır, ni­kel, de­mir ka­rı­şı­mı pa­ra­lar olup, al­tın ve­ya gü­mü­şü ka­rı­şım­dan az olan pa­ra­lar da bu ni­te­lik­te­dir. Bu çe­şit pa­ra­la­rın zekâtı da ken­di cins­le­rin­den ve­ya yıl so­nun­da­ki kıy­met­le­ri üze­rin­den kırk­ta bir ola­rak ve­ri­lir.

Sa­tış be­de­li ola­rak kul­la­nı­la­bi­len eko­no­mik de­ğer­le­rin zekât dı­şı tu­tul­ma­sı yok­sul­la­rı zekât ni­me­tin­den mah­rum eder ve ser­vet sa­hip­le­ri­nin mal var­lı­ğı­nı bu tür ka­ğıt ve ma­de­ni pa­ra­ya çe­vi­re­rek zekât gi­bi önem­li bir iba­de­tin se­va­bın­dan na­sip­siz kal­ma­sı­na yol aça­bi­lir. Bu­nun so­nun­da, zekâttan bek­le­nen amaç ger­çek­le­şe­mez.

 

   6) Ala­cak­la­rın Zekâtı:

Baş­ka­la­rı­nın zim­me­tin­de olup, ni­sap mik­ta­rı­na ula­şan na­kit pa­ra tü­rün­den ala­cak­lar, zekâta ta­bi olup ol­ma­ma ba­kı­mın­dan üçe ay­rı­lır.

a) Kuv­vet­li ala­cak: Borç ola­rak ve­ri­len pa­ra­lar, ve­re­si­ye sa­tı­lan ti­ca­ret mal­la­rı­nın be­de­li olan ala­cak­lar, borç­lu bor­cu­nu ka­bul edi­yor­sa ve­ya borç sağ­lam bel­ge­ler­le is­pat edi­le­bi­le­cek du­rum­da ise kuv­vet­li ala­cak­lar­dır. Bun­lar tah­sil edil­di­ği za­man geç­miş yıl­la­ra ait zekâtları ve­ri­lir.

Kuv­vet­li olan ve üze­rin­den bir yıl geç­miş bu­lu­nan bir ala­cak­tan ni­sa­bın en az beş­te bir mik­ta­rı tah­sil edi­lir­se, bu mik­ta­rın zekâtı he­men ve­ri­lir. Bun­dan az tah­sil edi­lir­se, sa­hi­bi­nin zekâta ta­bi baş­ka bir ma­lı bu­lun­ma­dı­ğı tak­dir­de zekâtını he­men ver­me­si ge­rek­mez.

Di­ğer yan­dan İmam Mu­ham­med’e gö­re böy­le bir ala­cak, borç­lu ta­ra­fın­dan inkâr edil­mek­te ise, ala­cak­lı­nın is­pat edi­ci bel­ge­le­ri bu­lun­sa bi­le, tah­sil edil­di­ği za­man geç­miş yıl­la­ra ait zekâtı la­zım gel­mez. Sağ­lam gö­rü­len gö­rüş de bu­dur. Çün­kü her bel­ge ha­kim ta­ra­fın­dan ge­çer­li sa­yıl­maz ve her­kes da­va aç­ma imkânını bu­la­ma­ya­bi­lir.

b) Or­ta de­re­ce­de ala­cak­lar: Ti­ca­ret mal­la­rı­nın ve­ya yı­lın ya­rı­dan faz­la­sın­da me­ra­da ot­la­yan hay­van­la­rın sa­tı­şın­dan do­ğan ala­cak­lar ni­te­li­ğin­de ol­ma­yıp, ki­ra ala­ca­ğı ve­ya adi bir el­bi­se­nin sa­tı­şın­dan do­ğan ala­cak­lar or­ta ala­cak­lar­dır. Bu gi­bi borç­lar­da yıl­lan­ma sü­re­si ki­ra­cı­nın ve­ya müş­te­ri­nin zim­me­tin­de borç mey­da­na gel­di­ği ta­rih­ten iti­ba­ren baş­lar ve ge­çe­cek yıl­lar için zekât ver­mek ge­re­kir. An­cak tam ni­sap mik­ta­rı ka­dar tah­sil edil­me­dik­çe, sa­hi­bi­nin zekâta ta­bi baş­ka ma­lı bu­lun­ma­dı­ğı tak­tir­de, zekâtını he­men ver­me­si ge­rek­mez.

Ebu Hanîfe’den da­ha sağ­lam gö­rü­len bir ri­va­ye­te gö­re, bu tür ala­cak­la­rın geç­miş yıl­la­ra ait zekâtları la­zım gel­mez. Bel­ki ni­sap mik­ta­rı kab­ze­di­lip bir yıl ge­çin­ce ve­ya zekâta ta­bi baş­ka mal var­sa, yıl geç­me­si bek­len­mek­si­zin bu­na ek­le­ne­rek zekâtı ve­ri­lir.

c) Za­yıf ala­cak­lar: Bir şe­yin kar­şı­lı­ğı ol­mak­sı­zın baş­ka­sı­nın üze­rin­de olan ala­cak­tır. Me­hir, mi­ras, va­siy­yet, an­laş­ma­lı bo­şan­ma­da ka­dın­dan alı­na­cak muhâlea be­de­li ve di­yet ala­ca­ğı gi­bi ala­cak­lar bu ni­te­lik­te­dir. Çün­kü me­hir, bir mal mü­ba­de­le­sin­den doğ­muş bir borç de­ğil­dir. Bo­şan­ma be­de­li­nin de bir mal ola­rak kar­şı­lı­ğı yok­tur. Va­si­yet bor­cu di­yet ve sulh be­del­le­ri ile mi­ras mal­la­rı da, bir ma­lın kar­şı­lı­ğı olan ala­cak­lar de­ğil­dir. Bu gi­bi ala­cak­lar­dan ni­sap mik­ta­rı el­de edi­lip üze­rin­den bir yıl geç­me­dik­çe zekât ver­mek ge­rek­mez.

Ala­cak­la­rın bu şe­kil­de sı­nıf­lan­dı­rıl­ma­sı Ebu Hanîfe’ye gö­re­dir.

So­nuç ola­rak; bu ala­cak­la­rın her bi­rin­den zekât ver­mek farz­dır. An­cak öde­me tes­lim al­ma sı­ra­sın­da farz olur. Kuv­vet­li ala­cak­lar­da ni­sa­bın beş­te bi­ri alı­nın­ca, or­ta ve za­yıf ala­cak­lar­da ise ni­sa­bın ta­ma­mı ka­dar alı­nın­ca zekât ver­mek ge­re­kir. Di­ğer yan­dan bir be­del kar­şı­lı­ğı ol­ma­yan za­yıf ala­cak­lar ye­ni bir ka­zanç el­de et­me ni­te­li­ği ta­şı­dı­ğı için bun­la­rın üze­rin­den bir yıl sü­re geç­me­si ge­re­kir. Zekâta ta­bi baş­ka bir mal bu­lun­ma­sı ha­lin­de ise bun­lar bir­bi­ri­ne ek­le­ne­rek zekâtı ve­ri­lir.

Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re, di­yet dı­şın­da­ki tüm ala­cak­lar eşit olup kuv­vet­li ala­cak ni­te­li­ğin­de­dir. Üze­rin­den bir yıl geç­sin ve­ya geç­me­sin tah­sil edi­len ala­ca­ğın zekâtı ve­ri­lir. Çün­kü borç­lu­nun ya­nın­da iken ge­çen sü­re ala­cak­lı­nın ya­nın­da geç­miş gi­bi­dir.71

Şâfiîlere gö­re, al­tın, gü­müş ve­ya ti­ca­ret ma­lı­nın kar­şı­lı­ğı olan ala­cak­lar için, el­de et­me­ye güç ye­tin­ce geç­miş yıl­la­rın zekâtını ver­mek de ge­re­kir. An­cak ala­cak hay­van cin­sin­den ve­ya hur­ma, üzüm gi­bi yi­ye­cek mad­de­le­ri ka­bi­lin­den olur­sa zekât ge­rek­mez.72

 

   B - Ma­den ve De­fi­ne­le­rin Zekâtı:

Al­lah Teâlâ’nın yer­yü­zü­nü ya­ra­tır­ken ye­rin al­tın­da ya­rat­tı­ğı ba­zı eko­no­mik de­ğer­le­re “ma­den”, in­san eliy­le gö­mül­müş şey­le­re ise “de­fi­ne” de­nir. Hanefîlere gö­re, “rikâz” ma­den ve de­fi­ne­le­ri kap­sa­mı­na alan bir te­rim­dir. Ma­den­ler ge­nel­lik­le ateş­te eri­yip ka­lı­ba gi­ren mad­de­ler­dir. Hanbelîlere gö­re ise, ka­tı ve sı­vı bü­tün ma­den tür­le­ri bu çe­şi­de gi­rer.73

Ma­den­ler üç tür­lü­dür:

1) Ka­tı ma­den­ler: Al­tın, gü­müş, ba­kır, de­mir, kur­şun, ka­lay, tunç gi­bi a­teş­te eri­yen ve ka­lı­ba dö­kü­le­bi­len ma­den­ler bu gru­ba gi­rer. Ci­va da bu­na ila­ve edil­miş­tir. Bun­la­rın zekâtı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca beş­te bir­dir.

2) Ka­tı mad­de­ler: Bun­lar ateş­te eri­me­yen ve şe­kil al­ma­yan, ki­reç, al­çı ta­şı, el­mas, ya­kut, fru­ze, tuz gi­bi ma­den­ler­dir. Bu gi­bi ma­den­ler­den üre­ti­ci zekâtı alın­maz. Bun­la­rın ta­ma­mı sa­hi­bi­ne, sa­hi­bi yok­sa bu­la­na ait­tir.

3) Sı­vı mad­de­ler: Su, zift, kat­ran, pet­rol gi­bi ka­tı ol­ma­yan mad­de­ler­dir. Bun­lar­dan da üre­ti­ci zekâtı ge­rek­mez. Bun­lar tam ola­rak ara­zi sa­hi­bi­ne ait­tir. Üre­tim­den son­ra ti­ca­ret ma­lı ola­rak zekâta ta­bi olur­lar.

Bu du­ru­ma gö­re, beş­te bir zekât ve­ril­me­si yal­nız ateş­te eri­yip ka­lı­ba dö­kü­le­bi­len ma­den tü­rü olan bi­rin­ci çe­şit için ge­rek­li­dir.

Bu çe­şit ma­den­ler is­ter öşür, is­ter ha­raç top­rak­la­rın­da bu­lun­sun beş­te bir zekât alı­nır ve ga­ni­met­le­rin har­ca­na­ca­ğı ye­re sar­fe­di­lir. Bu­nun de­li­li Ki­tap, Sün­net ve Kı­yas’tır.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Bi­li­niz ki, ga­ni­met ola­rak el­de et­ti­ği­niz mal­la­rın beş­te bi­ri, şüp­he­siz Al­lah’ın, Pey­gam­ber’in ve ya­kın­la­rı­nın, ye­tim­le­rin, düş­kün­le­rin ve yol­cu­la­rın­dır. Al­lah her şe­ye ka­dir­dir.”74 Hanefîlere gö­re ma­den­ler ga­ni­met hük­mün­de­dir. Çün­kü bun­lar da­ha ön­ce ehl-i küf­rün elin­de bu­lu­nan top­rak­lar­dan çı­ka­rıl­mak­ta­dır. An­cak müs­lü­man­lar bu top­rak­la­rı da­ha son­ra sa­va­şa­rak el­de et­miş­ler­dir.

Sün­net­ten de­lil, Hz. Pey­gam­ber’in şu ha­di­si­dir: “Rikâzda beş­te bir zekât ver­mek ge­re­kir.”75 Rikâz, is­ter Al­lah ta­ra­fın­dan, is­ter kul­lar ta­ra­fın­dan ol­sun, top­rak al­tı­na yer­leş­ti­ri­len ma­den­ler ve kıy­met­li şey­ler de­mek­tir.

Di­ğer yan­dan ma­den­ler, İslâm’dan ön­ce­ki dö­ne­me ait olan de­fi­ne­le­re kı­yas edil­miş­tir. Bir top­rak­tan çı­ka­rı­lan, bu top­rak müs­lü­man­la­rın eli­ne geç­mez­den ön­ce­ki dö­ne­me ait olan de­fi­ne, ga­ni­met hük­mün­de olup, bun­dan beş­te bir zekât alı­nır. Bu­na kı­yas­la ay­nı hü­küm­de sa­yı­lan ma­den­ler­den de beş­te bir alın­ma­sı ge­re­kir.76

Mâlikîlere gö­re, ma­den­le­rin mül­ki­ye­ti İslâm dev­le­ti­ne ait­tir. Ma­den­ler­de, el­de edi­len mik­tar ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca kırk­ta bir zekât ge­re­kir. An­cak al­tın ve gü­müş dı­şın­da­ki ma­den­ler ti­ca­ret ama­cıy­la çı­ka­rı­lır­sa zekâta ta­bi olur. Hanefîlerle Mâlikîler ara­sın­da ma­den­le­rin zekât mik­ta­rı üze­rin­de­ki bu gö­rüş ay­rı­lı­ğı “rikâz” te­ri­mi­nin fark­lı an­la­şıl­ma­sın­dan doğ­muş­tur. Mâlikîlere gö­re, rikâz ma­den­le­ri içi­ne al­maz. Bu yüz­den ma­den­ler­de sa­de­ce al­tın ve gü­mü­şün zekâtı olan 1/40 zekât ver­mek ge­re­kir ve bu zekâtın ve­ri­le­ce­ği yer­le­re har­ca­nır.77

Beş­te bir­den ar­ta­nın hük­mü: Hanefîlere gö­re, bu­lu­nan ma­den­ler­le de­fi­ne­ler­den beş­te bir zekât ve­ril­dik­ten son­ra ar­tan kı­sım eğer ma­den ve de­fine­ler bi­ri­nin mül­kün­de bu­lun­muş­sa, mülk sa­hi­bi­ne ait­tir. Eğer hiç bir kim­se­nin mül­ki­ye­ti al­tın­da de­ğil­se, ar­tan kı­sım bu­la­na ait­tir.

Bu du­ru­ma gö­re, dev­le­tin mül­ki­ye­ti al­tın­da bu­lu­nan mîrî ara­zi­ler­de bu­lu­na­cak ma­den­le­rin tam ola­rak dev­le­te ait ol­ma­sı ge­re­kir.

Ebu Hanîfe’den baş­ka bir ri­va­ye­te gö­re, öşür ve ha­rac ara­zi­si gi­bi sa­hip­li mülk­ler­de bu­lu­nan ma­den­ler mâliklerine ait­tir, bun­lar­dan beş­te bir alın­maz.

   De­fi­ne­ler de üçe ay­rı­lır:

1) İslâmî dev­re ait de­fi­ne­ler: Üze­rin­de İslâmî dö­ne­me ait ol­du­ğu­nu gös­te­ren bes­me­le, ke­li­me-i tev­hid, ha­li­fe müh­rü ve ben­ze­ri işa­ret­ler ta­şı­yan gö­mül­müş al­tın, gü­müş pa­ra­lar, zînet eş­ya­sı gi­bi şey­ler bu gru­ba gi­rer. Bun­lar lu­ka­ta (ka­yıp eş­ya) hük­mün­de­dir. Bun­la­rı bu­lan­lar yok­sul­sa ken­di­si­ne, zen­gin­se baş­ka yok­sul­la­ra sar­fe­der­ler ve­ya İslâm dev­le­ti­ne tes­lim eder­ler.

2) İslâm ön­ce­si dev­re ait de­fi­ne­ler: Bu, üze­rin­de haç ve put res­mi gi­bi İslâm ön­ce­si­ne ait bir alâmet bu­lu­nan gö­mül­müş sik­ke ve ben­zer­le­ri­dir. Bun­la­rın beş­te bi­ri dev­le­te ve­ri­lir, ge­ri ka­la­nı ara­zi sa­hi­bi­ne, sa­hi­bi yok ise bu­la­na ait olur. Dağ ve sah­ra gi­bi sa­hip­siz yer­ler­de bu­lu­nan bu gi­bi de­fi­ne­le­rin de beş­te bi­ri dev­le­te, ge­ri ka­la­nı bu­lan kim­se­ye ait olur. Bu­lan zimmî ol­sa da hü­küm de­ğiş­mez.

3) Han­gi dev­re ait ol­du­ğu şüp­he­li bu­lu­nan de­fi­ne­ler: Üze­rin­de ne İslâmî dev­re, ne de İslâm’dan ön­ce­ki dev­re ait ol­du­ğu­nu gös­te­ren bir ala­met bu­lun­ma­yan gö­mül­müş de­fi­ne bir gö­rü­şe gö­re İslâm ön­ce­si dev­re, baş­ka bir gö­rü­şe gö­re İslâmî dev­re ait ka­bul edi­le­rek iş­lem ya­pı­lır.

Bir ev­de bu­lu­nan de­fi­ne ev sa­hi­bi­ne ait bu­lu­nur. Ebu Hanîfe’ye gö­re bun­dan beş­te bir zekât ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bu, top­rak al­tın­da bir ara­ya ge­ti­ril­miş top­rak par­ça­la­rı gi­bi­dir. Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise böy­le bir de­fi­ne­den beş­te bir zekât ver­mek ge­re­kir. Çün­kü, “Rikâzdan beş­te bir zekât ver­mek ge­re­kir” ha­di­si mut­lak­tır. Ev­de ve­ya ev dı­şın­da bu­lu­nan de­fi­ne­ler ara­sın­da bir ayı­rım ya­pıl­ma­mış­tır.

De­niz­ler­den çı­ka­rı­lan in­ci, am­ber, sik­ke­li pa­ra­lar ve ba­lık­lar­dan Ebu Hanîfe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re zekât ola­rak bir şey ge­rek­mez. Ebu Yûsuf’a gö­re ise de­niz­den çı­ka­rı­lan na­kit al­tın ve gü­müş­ten, in­ci ile am­ber­den beş­te bir nis­be­tin­de pay alı­nır.78

Di­ğer yan­dan ma­den­ler ko­nu­sun­da şu nok­ta­ya da açık­lık ge­tir­mek uy­gun olur. Gü­nü­müz­de, eko­no­mik ha­yat­ta bü­yük bir önem ka­za­nan, pet­ro­lün, ve­ya ateş­te eri­me­yen el­mas, fi­ru­ze, mer­mer gi­bi ma­den­le­rin zekât dı­şı kal­mış ol­ma­sı dik­ka­ti çe­ke­bi­lir Te­mel­de ti­ca­ri ve eko­no­mik de­ğe­ri olan şey­le­rin kul­la­na­nın ve­ya tü­ke­ti­ci­nin eli­ne ula­şın­ca­ya ka­dar zekât dı­şı kal­ma­sı söz­ko­nu­su ol­maz. Pet­rol üre­ti­ci­si, el­mas ve­ya ya­kut ma­den­ci­si sa­de­ce beş­te bir olan iş­let­me ve üre­tim ver­gi­sin­den mu­af tu­tul­muş­tur. Üret­ti­ği pet­ro­lü ve­ya çı­kar­dı­ğı ma­den­le­ri ham ve­ya iş­len­miş ola­rak pi­ya­sa­ya sü­rün­ce bun­lar ti­ca­ret ma­lı sa­yı­lır ve ni­sap mik­ta­rı­nı aş­tı­ğı za­man, di­ğer şart­lar da bu­lu­nun­ca kırk­ta bir zekâta ta­bi olur. De­po­la­nıp sa­tı­şı ge­ci­kir­se her yıl için kırk­ta bir zekât bor­cu ye­ni­le­nir. Bu­na gö­re, bu­nun iş­let­me­ci­ye ve­ya üre­ti­ci­ye bir de­fa­ya mah­sus ola­rak ta­nı­nan bir mu­a­fi­yet ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir.

İmam Şâfiî’ye gö­re al­tın ve gü­müş­ten baş­ka ma­den­ler­den zekât ver­mek ge­rek­mez. Al­tın ve gü­müş­te kırk­ta bir zekât ve­ri­lir. Çün­kü al­tın ve gü­mü­şün zekâtı ile il­gi­li ha­dis­ler umum ifa­de eder. Ay­rı­ca ma­de­nin zekâtında bir yıl geç­me şar­tı yok­tur. Çün­kü bir yıl geç­me şar­tı mal­lar­da bü­yü­me­nin ger­çek­leş­me­si için ko­nul­muş­tur.79

 

   C - Ti­ca­ret Mal­la­rı­nın Zekâtı:

Ti­ca­ret eş­ya­sı arap­ça “urûz” te­ri­mi ile ifa­de edi­lir. Bu­nun te­ki­li olan “araz” dün­ya ma­lı de­mek­tir. “Arz” şek­lin­de­ki oku­nu­şuy­la ise, al­tın ve gü­müş pa­ra dı­şın­da­ki mal­lar, ev eş­ya­sı, akar­lar, hay­van tür­le­ri, ta­rım ürün­le­ri, el­bi­se­ler ve ben­ze­ri men­kul ve gay­ri men­kul­ler­den ti­ca­ret için ha­zır­la­nan mal­lar kas­te­di­lir. Sa­hi­bi­nin sa­tıp kâr et­mek ama­cıy­la edin­di­ği ev, dükkân, ar­sa, tar­la, bah­çe, ve ben­ze­ri akar­la­rın hük­mü de ti­ca­ri eş­ya­nın hük­mü gi­bi­dir. Bu gi­bi akar­lar da ti­ca­ri eş­ya gi­bi zekâta ta­bi­dir.

An­cak sa­hi­bi­nin otur­du­ğu ev, ti­ca­ret için kul­lan­mak­ta ol­du­ğu iş ye­ri, de­po, bü­ro ile sa­na­yi için kul­lan­dı­ğı te­sis­ler­den zekât ge­rek­mez.

1) Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekât Alın­ma­sı­nın Şart­la­rı:80

a) Ti­ca­ret ma­lı­nın ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­sı: Yıl ba­şın­da kıy­met­le­ri en az iki yüz dir­hem gü­müş ve­ya yir­mi mis­kal al­tın mik­ta­rın­da bu­lu­nan ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtı için yıl so­nun­da­ki kıy­met­le­ri esas alı­nır. Bu kıy­met­le­re gö­re zekâtı ve­ri­lir. Ma­lın kıy­me­ti bu­lun­du­ğu bel­de­nin pi­ya­sa ra­yi­ci­ne gö­re be­lir­le­nir. Eğer bu mal­lar şe­hir dı­şın­da bir yer­de ise bu­ra­ya en ya­kın şe­hir­de­ki kıy­met­le­ri­ne iti­bar edi­lir.

Zekât ni­sa­bı­nı ta­mam­la­mak için ti­ca­ret mal­la­rı­nın kıy­me­ti al­tın, gü­müş ve­ya pa­ra­ya ila­ve edi­lir. Kı­sa­ca bun­la­rı bir­leş­ti­re­rek top­lam üze­rin­den he­sap ya­pı­lır.

b) Ti­ca­ri ma­lın üze­rin­den bir yıl geç­me­si: Ti­ca­ret ma­lı­na sa­hip olun­du­ğu ta­rih­ten iti­ba­ren mal­la­rın kıy­met­le­ri üze­rin­den bir yıl geç­miş ol­ma­sı şart­tır. Ma­lın ken­di­si üze­rin­den yıl geç­me­si şart de­ğil­dir. Hanefî ve Mâlikîlere gö­re bu ko­nu­da ge­çer­li olan yı­lın ba­şı ile so­nu olup, or­ta­sı de­ğil­dir. Bir kim­se yı­lın ba­şın­da ni­sap mik­ta­rı ma­la sa­hip olup yıl için­de bu mal aza­lır, son­ra yıl so­nun­da ye­ni­den ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır­sa bu mal­dan zekât ver­mek ge­re­kir. Yıl­ba­şın­da ve­ya yıl so­nun­da ni­sap­tan ek­sik olan mal­dan ise zekât ver­mek ge­rek­mez.

Şâfiîlere gö­re, ti­ca­ret ma­lı­nın yıl so­nun­da ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­sı esas­tır. Çün­kü yıl so­nu zekâtın farz ol­ma vak­ti­dir. Bu­na gö­re, bir kim­se­nin yıl­ba­şın­da on mis­kal al­tı­nı bu­lun­sa, bu­nun beş mis­ka­li ile bir ti­ca­ret ma­lı sa­tın al­sa, yıl so­nun­da bu ma­lın kıy­me­ti on beş mis­ka­le ulaş­sa, elin­de­ki beş mis­kal­le bir­lik­te top­lam yir­mi mis­kal al­tın kar­şı­lı­ğı­na sa­hip ol­du­ğu için zekâtla yü­küm­lü olur. Hanbelîlere gö­re ise ti­ca­ret ma­lı­nın yıl bo­yun­ca ni­sap mik­ta­rı­nın al­tı­na düş­me­me­si ge­re­kir. An­cak ya­rım gün gi­bi kı­sa sü­re­li ek­sil­me­ler za­rar ver­mez.

c) Sa­tın al­ma sı­ra­sın­da ti­ca­re­te ni­yet et­mek: Ti­ca­ret mal­la­rı sa­tın alı­nır­ken bun­lar­la ti­ca­ret yap­ma­ya ni­yet et­mek ge­re­kir. Eğer bu mal­la­ra sa­hip ol­duk­tan son­ra ni­yet edi­lir­se, ni­ye­tin ti­ca­ret işi­ne ya­kın ol­ma­sı ge­rek­li­dir. Sa­tı­şa ar­zet­mek, sa­tış için ilan ver­mek ve­ya sa­tış için baş­ka­sı­na yet­ki ver­mek gi­bi bir fi­il ol­ma­dık­ça mü­cer­ret bir ni­yet­le bir mal, ti­ca­ret ma­lı­na dö­nüş­müş ol­maz.

Di­ğer yan­dan ken­di­siy­le ti­ca­ret ya­pı­lan ma­lın ti­ca­re­te ni­yet et­me­ye el­ve­riş­li bir mal ol­ma­sı ge­re­kir. Me­se­la, bir kim­se ha­raç ve­ya öşür ara­zi­si­ni ti­ca­ret ama­cıy­la sa­tın al­sa, bu­nu sa­tın­ca­ya ka­dar ekip biç­se, zekât de­ğil, ha­raç ve­ya öşür ver­me­si ge­re­kir.

İmam Mu­ham­med’e gö­re mi­ras, ba­ğış ve­ya va­si­yet gi­bi bir yol­la in­ti­kal eden bir mal için ti­ca­re­te ni­yet edil­se, mü­cer­ret bu ni­yet­le mal ti­ca­ret için ol­muş ol­maz. Ebu Yûsuf’a gö­re ise, ki­şi ka­bu­lü­ne bağ­lı olan bu gi­bi mal­la­rı ti­ca­ret yap­mak ni­ye­tiy­le ka­bul et­se, o mal ti­ca­ret ma­lı sa­yı­lır.

Baş­lan­gıç­ta ti­ca­ret ni­ye­tiy­le sa­tın alın­ma­mış olan bir mal, me­se­la, bir ar­sa, bir ta­kım eş­ya, ha­lı ve­ya bir mik­tar za­hi­re ile­ri­de sa­tıl­mak üze­re sak­lan­sa, bu bir ti­ca­ret ma­lı sa­yıl­maz. Bu yüz­den bu­nun bir yıl geç­mek­le zekâtı la­zım gel­mez. Bir kim­se şe­hir ke­na­rın­da­ki bir gay­ri men­ku­lü­nü zi­rai ürün­ler ye­tiş­tir­mek ve­ya de­po vb. için kul­la­nıl­mak üze­re ki­ra­ya ver­mek­te ise, bu yer ge­li­ri üze­rin­den zekâta ta­bi olur. Fa­kat bu­ra­sı be­le­di­ye imar ala­nı­na gi­rip, par­sel­len­dik­ten son­ra sa­tı­şa ar­ze­dil­di­ği ta­rih­den iti­ba­ren ti­ca­ret ma­lı­na dö­nü­şür ve de­ğe­ri üze­rin­den kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.

Özet ola­rak, bir şe­yin ti­ca­ret ma­lı sa­yı­lıp, bun­dan zekâtın ge­rek­me­si için; ma­lın ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­sı, üze­rin­den bir yıl geç­me­si, ni­yet­le bir­lik­te fiilî ola­rak da ti­ca­re­te baş­la­nıl­mış ol­ma­sı, ay­rı­ca mal­la­rın ti­ca­ret ni­ye­ti­ne el­ve­riş­li bu­lun­ma­sı şart­tır.

 

   2) Ti­ca­ret Mal­la­rı­nın Zekâtı İle İl­gi­li De­lil­ler:

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ey İman eden­ler, ka­zan­dık­la­rı­nı­zın ve si­zin için yer­den çı­kar­dık­la­rı­mı­zın he­lal ve te­miz olan­la­rın­dan Al­lah için har­ca­yın”81. Bu ayet ti­ca­ret mal­la­rı ve top­rak ürün­le­ri­nin zekâtı ile il­gi­li ola­rak in­miş­tir.82

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “De­ve­den zekât var­dır, sı­ğır­dan zekât var­dır, bezden83zekât var­dır.”84 Se­mu­re b. Cün­deb (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Rasûlullah (s.a.s) ti­ca­ret için ha­zır­la­dı­ğı­mız mal­lar­dan zekât ver­me­mi­zi bi­ze em­re­der­di.”85 Ebu Amr b. Ham­mas’ın ba­ba­sın­dan ri­va­yet et­ti­ği­ne gö­re şöy­le de­miş­tir: “Hz. Ömer ba­na; ‘Ma­lı­nın zekâtını öde’ di­ye emir ver­di. Ben de­dim ki: ‘Be­nim sa­de­ce ok tor­bam ve de­ri­le­rim var­dır.” Ba­na: ‘On­la­rın de­ğe­ri­ni he­sap­la ve zekâtlarını öde’ de­di.”86 İbn Ku­da­me (ö.620/1223) ti­ca­ret mal­la­rı­na zekât uy­gu­la­ma­sı ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­miş­tir: “Bu yay­gın olan bir olay­dır. As­hab-ı ki­ram’dan da kim­se bu­na kar­şı çık­ma­dı­ğı için icmâ mey­da­na gel­miş­tir. Bu, Hz. Ömer, İbn Ömer ve İbn Ab­bas’tan ri­va­yet edil­miş­tir. Ha­san, Ca­bir b. Zeyd, Ta­vus, Ne­hai, Sev­ri, Ev­zai, Ebu Hanîfe, Şâfiî, Mâlik ve İb­nu Han­bel’in gö­rü­şü de bu­dur.87

İmam Mâlik ve Da­vud ez-Za­hi­ri’den ri­va­yet edi­len, ti­ca­ret mal­la­rın­dan zekât ol­ma­dı­ğı gö­rü­şü “At­lar­la kö­le­le­rin zekâtından si­zi af­fet­tim”88 ha­di­si­ne da­yan­mak­ta­dır. An­cak bu ha­dis­ten kas­te­di­len bu mal­la­rın ken­di­le­rin­den zekât ve­ril­me­ye­ce­ği­dir. Ti­ca­ret ama­ciy­le el­de bu­lun­du­rul­duk­la­rı tak­dir­de kıy­met­le­ri üze­rin­den zekât ve­ril­me­si­ne bu ha­dis en­gel de­ğil­dir. Di­ğer yan­dan Mâlikîlerin mez­hep gö­rü­şü­ne gö­re, şart­lar ger­çek­le­şir­se ti­ca­ret mal­la­rı­na zekât ge­re­kir.89

Ti­ca­ret mal­la­rı ge­liş­me­si ve ço­ğal­ma­sı ga­ye edi­ni­len mal­lar­dır. Ni­te­kim zekâta ta­bi olan al­tın, gü­müş, pa­ra, hay­van­lar ve ta­rım ürün­le­rin­de de bu özel­lik var­dır. Ti­ca­ret mal­la­rı­nın te­mel­de pa­ra ol­du­ğun­da şüp­he yok­tur. Bun­la­rın be­de­li olan na­kit pa­ra­ya zekât ge­re­kir­ken, ti­ca­ret mal­la­rı­na ge­rek­me­me­si eko­no­mik bir çe­liş­ki do­ğu­rur­du. Di­ğer yan­dan bu du­rum na­kit pa­ra­nın ti­ca­ret ma­lı­na çev­ri­le­rek sü­rek­li zekât dı­şı tu­tul­ma­sı­na ve yok­sul­la­rın bun­dan za­rar gör­me­si­ne yol açar­dı.

 

   3) Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekâtın He­sap­lan­ma­sı:

Ti­ca­ret eş­ya­sı üze­rin­den bir yıl ge­çin­ce al­tın ve­ya gü­müş üze­rin­den fa­kir­ler için da­ha ya­rar­lı olan ter­cih edi­le­rek ni­sap be­lir­le­nir. Zen­gin­lik sı­nı­rı­nın tes­pi­tin­de, te­mel ih­ti­yaç mad­de­le­ri is­tis­na edi­le­rek, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ki­şi ken­di­si­nin ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­le­rin bir yıl­lık mas­raf­la­rı­nı ve borç­la­rı­nı dü­şer. Ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra ve­ya ti­ca­ret eş­ya­sı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır ve üze­rin­den de bir yıl geç­miş olur­sa, bun­lar bir­bi­ri­ne ek­le­ne­rek kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.90

Ti­ca­ret ma­lı­nın ze­ka­tı kırk­ta­bir ola­rak ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bi­le­ce­ği gi­bi, ma­lın kıy­me­ti­nin kırk­ta bi­ri de ve­ri­le­bi­lir. Zekât yü­küm­lü­sü bu ko­nu­da ter­cih hak­kı­na sa­hip­tir. Çün­kü ti­ca­ret ma­lı, zekâtın farz ol­du­ğu bir mal­dır. Al­tın, gü­müş, hay­van ve­ya ta­rım ürün­le­rin­de zekât ken­di cins­le­rin­den ve­ri­le­bil­di­ği­ne gö­re bun­la­rın zekâtını da ken­di cin­sin­den ver­mek ca­iz­dir. Bu gö­rüş Hanefîlere ait­tir.

Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtını kıy­met ola­rak ver­mek ge­re­kir. Çün­kü ni­sap kıy­met üze­rin­den be­lir­len­mek­te­dir. Bu yüz­den zekât mal­da de­ğil, an­cak kıy­me­tin­de farz ol­muş­tur.91

Hanefîlere gö­re ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtının ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bil­me­si uy­gu­la­ma­da bü­yük ko­lay­lık­lar ge­tir­mek­te­dir. Özel­lik­le fa­kir­le­rin ih­ti­ya­cı olan gı­da mad­de­le­ri, gi­ye­cek, ya­ka­cak, in­şa­at mal­ze­me­si ve ben­zer­le­ri­nin ken­di cin­sin­den zekâtını ver­mek yok­sul­la­rın doğ­ru­dan ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­lar. Di­ğer yan­dan es­naf ve tüc­ca­rın bü­yük meb­lağ­la­ra ula­şan zekâtını yıl so­nun­da na­kit ola­rak ayı­rıp öde­me­si güç­lük do­ğu­rur, bu du­rum zekâtın ya geç öden­me­si­ne ve­ya az ve­ril­me­si­ne ya da hiç ve­ril­me­me­si­ne yol aça­bi­lir. Hal­bu­ki, bir gı­da top­tan­cı­sı­nın, bir ku­maş tüc­ca­rı­nın ve­ya bir kon­fek­si­yon­cu­nun sa­yım ya­pa­rak ti­ca­ret ma­lı­nın kırk­ta bi­ri­ni ayı­ra­rak yok­sul­la­ra da­ğıt­ma­sı ya da bu­nun Asr-ı sa­a­det­te ol­du­ğu gi­bi tek el­den ya­pıl­ma­sı bir İslâm ül­ke­sin­de fa­kir­lik prob­le­mi­ni kök­ten çöz­me­ye ye­ter­li­dir. Ni­te­kim ül­ke­mi­zin zekât po­tan­si­ye­li ile il­gi­li ola­rak ya­pı­lan ba­zı is­ta­tis­ti­ki bi­lim­sel araş­tır­ma­lar uy­gu­lan­dı­ğı tak­dir­de bu sos­yal yar­dım­laş­ma ku­ru­mu­nun, bü­yük bir eko­no­mik güç oluş­tu­ra­ca­ğı ve bu yol­la yok­sul­la­rın, ça­re­siz­le­rin ız­dı­ra­bı­nın din­di­ri­le­bi­le­ce­ği or­ta­ya ko­nul­muş­tur.92

Ti­ca­ret­ten yıl bo­yun­ca el­de edi­len kârlar ile hay­van­lar­dan do­ğan yav­ru­lar, mi­ras, ba­ğış gi­bi ti­ca­ri ol­ma­yan yol­lar­dan el­de edi­len mal­lar ser­ma­ye­ye ek­le­nir. Yıl so­nun­da bun­lar bir bü­tün ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır. An­cak yıl dol­duk­tan son­ra mey­da­na ge­le­cek ila­ve­le­rin asıl ma­la ek­le­ne­me­ye­ce­ği ko­nu­sun­da bir gö­rüş ay­rı­lı­ğı yok­tur.

 

   D - Şir­ket­le­rin Zekâtı:

İslâmî esas­la­ra gö­re ku­ru­lan or­tak­lık­lar­da her or­tak ken­di his­se­si­ne dü­şen zekâtla yü­küm­lü olur. Or­tak­lar sa­de­ce ti­ca­re­tin ge­rek­tir­di­ği iş­lem­ler­de bir­bir­le­ri­nin ve­ki­li sa­yı­lır. Zekât bir iba­det olup, ge­çer­li olu­şu ni­ye­te bağ­lı­dır. Bu ne­den­le şir­ket adı­na zekât ve­ri­le­bil­me­si için or­tak­la­rın bir­bir­le­ri­ne özel yet­ki ver­me­le­ri ge­re­kir. Şir­ket­le­rin zekâtını ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ve kâr or­tak­lı­ğı üze­rin­den şu şe­kil­de açık­la­ya­bi­li­riz:

 

   1) Ser­ma­ye Or­tak­lı­ğı:

 İki ve da­ha çok kim­se­nin ser­ma­ye­le­ri­ni bir­leş­tir­mek su­re­tiy­le oluş­tur­duk­la­rı or­tak­lık tü­rü­dür. Ser­ma­ye­ler eşit ve­ya fark­lı mik­tar­lar­da ola­bi­lir. Kârın pay­la­şıl­ma şek­li ser­best söz­leş­me ile be­lir­le­nir­ken, za­ra­ra kat­lan­ma ku­ral ola­rak ser­ma­ye oran­la­rı­na gö­re olur. Bu çe­şit or­tak­lık­lar ya ti­ca­ret şir­ke­ti ve­ya üre­tim ya­pan sa­na­yi şir­ke­ti tü­rün­de ola­bi­lir.

Ti­ca­ret şir­ke­tin­de zekât dı­şı tu­tu­la­cak bü­ro, dük­kan, de­po, ser­vis ara­cı gi­bi sa­bit ser­ma­ye da­ha az olur. Gı­da mad­de­le­ri ti­ca­re­ti ya­pan bir şir­ke­tin yıl so­nu mu­ha­se­be so­nuç­la­rı­na gö­re, borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra kırk mil­yon li­ra na­kit pa­ra­sı, yir­mi ton pi­rin­ci, yir­mi ton toz şe­ke­ri ve yir­mi ton da ku­ru fa­sul­ye­si bu­lun­sa, eşit his­se­li dört or­tak var­sa, her­bi­ri­nin zekât yü­küm­lü­lü­ğü dört­te bir üze­rin­den olur. Her bir or­ta­ğın şir­ket dı­şı özel bir bor­cu ve­ya zekâta ta­bi baş­ka bir ma­lı yok­sa bu şir­ket­ten zekât bor­cu; iki yüz bin li­ra ile, 125 kg. pi­rinç, 125 kg. toz şe­ker ve 125 kg. da ku­ru fa­sul­ye olur. Or­tak bu gı­da mad­de­le­ri­nin ken­di­si­ni ve­ya be­del­le­ri­ni ve­re­bi­lir.

Sa­na­yi şir­ke­tin­de ise ar­tı­cı ol­ma­yan sa­bit ser­ma­ye da­ha bü­yük olur. Bir fab­ri­ka­nın bi­na­sı, ma­ki­ne­le­ri, de­po­la­rı, ser­vis araç­la­rı, loj­man­la­rı ve ti­ca­ret ma­lı ni­te­li­ğin­de bu­lun­ma­yan di­ğer gayr-i men­kul­le­ri zekât dı­şı ka­lır. Borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra, ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra, dö­viz, ham­mad­de, ma­mul ve­ya ya­rı ma­mul tüm eko­no­mik de­ğer­ler yıl so­nu de­ğer­le­ri üze­rin­den kırk­ta bir zekâta ta­bi olur. Şir­ke­tin tüm mal var­lı­ğı için­de zekâta ta­bi olan de­ğiş­ken de­ğer­ler yüz­de otuz ol­sa, yal­nız bu kı­sım­dan zekât ge­re­kir. Her or­tak, şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğın­dan ken­di his­se­si­ne dü­şen kıs­mı­nı he­sap­la­yıp kırk­ta bir zekât ver­mek­le yü­küm­lü olur. An­cak bu or­ta­ğın şir­ket dı­şı borç­la­rı var­sa, bu pa­yı­nı adı ge­çen borç­la­ra kar­şı­lık tu­ta­bi­lir. Zekâta ta­bi baş­ka ma­lı var­sa bun­lar da şir­ket his­se­si­ne ek­le­ne­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır.

 

   2) His­se Se­net­le­ri­nin Zekâtı:

Bir şir­ket­te­ki or­tak­lık pa­yı­nı be­lir­le­yen bel­ge­ye “his­se se­ne­di” de­nir. Bu se­net baş­lan­gıç­ta şir­ke­tin ger­çek mal var­lı­ğı­nı yan­sı­tır­ken, yıl­lar son­ra, şir­ke­tin mal var­lı­ğı yüz­ler­ce kat bü­yü­dü­ğü hal­de his­se se­net­le­rin­de­ki mik­ta­rın sa­bit kal­dı­ğı gö­rül­mek­te­dir. Me­se­la, his­se se­net­le­rin­de­ki top­lam meb­lağ üç yüz mil­yon tu­tar­ken şir­ke­tin mal var­lı­ğı on ve­ya on beş mil­yar li­ra­ya yük­se­le­bil­mek­te­dir. His­se se­ne­di­nin üze­ri ra­kam­la­ra gö­re bir kaç ka­tı no­mi­nal de­ğer üze­rin­den alı­cı bul­ma­sı da, bu se­net­ler­le mal var­lı­ğı ara­sın­da­ki bü­yük far­kı ka­pat­ma­ya yet­me­mek­te­dir. Di­ğer yan­dan on beş-yir­mi yıl ön­ce­ye ait ra­kam­la­ra gö­re kâr pay­la­rı­nın ve­ril­me­si ya­nıl­tı­cı ol­mak­ta­dır.

Da­ğı­tıl­ma­yan kârların şir­ke­tin mal var­lı­ğı­na ek­len­me­si ve sü­rek­li bü­yü­me­nin sağ­lan­ma­sı or­tak­la­rın rı­za­sı bu­lu­nun­ca müm­kün ve ca­iz­dir. An­cak or­tak­lık­tan amaç kâr el­de et­mek ol­du­ğu için or­tak­lar­dan her­han­gi bi­ri­si ih­ti­ya­cı ol­du­ğu için kâr da­ğı­tı­mı­nı is­te­se onun kârını he­sap­la­ya­rak ver­mek ge­re­kir. Bu tak­dir­de kâr al­ma­yan or­tak­la­rın his­se­le­ri bü­yü­müş olur. Kı­sa­ca da­ğı­tıl­ma­yan ve­ya kıs­men da­ğı­tı­lan kârların, ya da şir­ke­tin enf­las­yon­lar yü­zün­den sü­rek­li de­ğe­ri de­ği­şen mal var­lı­ğı­nın ye­ni­den de­ğer­le­me yo­luy­la kıy­met bi­çi­le­rek his­se se­net­le­ri­ne yan­sı­tıl­ma­sı ge­re­kir. Me­se­la; bir kim­se­nin on beş yıl ön­ce yüz mil­yon li­ra­lık bir şir­ket­te bir mil­yon li­ra his­se­si var­sa, bu­gün böy­le bir şir­ke­tin on beş mil­yar li­ra­lık mal var­lı­ğı ol­muş­sa, bu or­ta­ğın pa­yı 150 mil­yon li­ra ka­dar­dır. İş­te böy­le bir şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı, zekât dı­şı sa­bit ser­ma­ye un­sur­la­rı dü­şül­dük­ten son­ra üç­te bir ol­sa, bu or­tak el­li mil­yon lira­nın kırk­ta bir zekâtı ile yü­küm­lü olur. Bir İslâm bel­de­sin­de her müs­lü­man or­ta­ğın yıl son­la­rın­da, or­ta­ğı bu­lun­du­ğu şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı için­de­ki his­se­si­nin yüz­de ora­nı­nı bil­me hak­kı var­dır.

 

   3) Tah­vil­le­rin Zekâtı:

Mak­tu ge­lir­li tah­vil kıy­me­ti üze­rin­den, kâr-za­rar tah­vil­le­ri ise yıl so­nun­da­ki ana pa­ra ve kâr top­la­mı üze­rin­den, zekâta ta­bi olur.

 

   4) Kâr Or­tak­lı­ğı:

Bir ta­raf ser­ma­ye­yi, di­ğer ta­raf da eme­ği­ni or­ta­ya ko­ya­rak emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ku­ru­la­bi­lir. Bu­na İslâm’da “Mu­da­ra­be” de­nir. Kârın pay­la­şıl­ma­sı ser­ma­ye sa­hi­bi ile iş­let­me­ci ara­sın­da ser­best söz­leş­me­ye gö­re olur. Za­ra­ra iş­let­me­ci­nin ka­sıt, ku­sur ve­ya ih­ma­li bu­lun­ma­dık­ça yal­nız ser­ma­ye sa­hi­bi kat­la­nır. İş­let­me­ci­nin za­rar­dan pa­yı, eme­ği­nin bo­şa git­me­si şek­lin­de or­ta­ya çı­kar. Mu­da­ra­be, İslâm ban­ka­cı­lı­ğı­nın da esa­sı­nı teş­kil eder.

İş­te emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğın­da, or­tak­lı­ğın tas­fi­ye­si bek­len­mek­si­zin yıl so­nun­da ser­ma­ye sa­hi­bi, ser­ma­ye ve kârdan pa­yı­na dü­şe­nin, iş­let­me­ci ise yal­nız kârdan pa­yı­na dü­şe­nin zekâtı ile yü­küm­lü olur.93

 

   E - Ta­rım Ürün­le­ri­nin ve Mey­ve­le­rin Zekâtı:

Ta­rım ürün­le­rin­den zekâtın farz ol­ma­sı Ki­tap, Sün­net ve İcmâ de­lil­le­ri­ne da­ya­nır.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ha­sat gü­nü ürü­nün hak­kı­nı, zekâtını ve­rin”94 İbn Ab­bas (r.a) bu ayet­te­ki “hakkahû” ke­li­me­sin­den kas­te­di­len an­la­mın farz olan zekât ol­du­ğu­nu, baş­ka bir ri­va­yet­te ise öşür ve­ya ya­rı öşür (yir­mi­de bir) ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Baş­ka bir de­lil şu ayet­tir: “Ey iman eden­ler! Ka­zan­dık­la­rı­nı­zın he­lal ola­nın­dan ve si­zin için yer­den çı­kar­dık­la­rı­mız­dan ve­rin.”95 Zekâta na­fa­ka da de­nil­mek­te­dir. Şu ayet bu­nun de­li­li­dir: “Al­tın ile gü­mü­şü bi­rik­ti­rip Al­lah yo­lun­da in­fak et­me­yen, har­ca­ma­yan kim­se­le­re elem ve­ri­ci bir aza­bı müj­de­le”96

Ra­su­lul­lah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Yağ­mur su­yu ve­ya kay­nak su­yu ile su­la­nan ve­ya ken­di­li­ğin­den su­lu olan top­rak­la­rın ürün­le­rin­den on­da bir, hay­van­lar ve­ya ta­şı­ma su ile su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”97 “Ne­hir­ler ve yağ­mur su­la­rı­nın su­la­dı­ğı top­rak­lar­dan öşür (on­da bir), de­ve­ler yar­dı­mıy­la su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”98

Di­ğer yan­dan İslâm âlimleri ta­rım ürün­le­rin­den öşür zekâtı ver­mek ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir.

 

   1) Ta­rım Ürün­le­rin­den Zekât Alın­ma­sı­nın Şart­la­rı:

Ta­rım ürün­le­ri­nin zekâtında, yü­küm­lü­nün akıl­lı ol­ma­sı ve­ya er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­ma­sı şart de­ğil­dir. Akıl has­ta­sı ve­ya kü­çük­le­rin mah­su­lün­den de zekât ge­re­kir. An­cak yü­küm­lü­nün müs­lü­man ol­ma­sı şart­tır.

Hanefîlere gö­re bu ge­nel şat­la­ra ek ola­rak zi­rai ürün­le­re zekâtın farz ol­ma­sı için şu şart­lar ön­gö­rül­müş­tür:

a) Top­ra­ğın öşür top­ra­ğı ol­ma­sı. Ha­rac ara­zi­sin­den öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­tan hem ha­rac ver­gi­si, hem öşür ve­ya ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez.

b) Top­rak­tan ürün çık­ma­sı. Eğer öşür top­ra­ğın­dan bir şey çık­maz­sa öşür ver­mek de ge­rek­mez. Çün­kü öşür, çı­kan ürün­den farz olur. Ha­rac top­ra­ğı­nı ise sa­hi­bi ekip biç­me imkânına sa­hip ol­du­ğu hal­de boş bı­ra­kır­sa yi­ne ha­rac ver­gi­si ile yü­küm­lü olur. Çün­kü bu du­rum­da top­rak­ta hük­men üre­tim ya­pa­bil­me (ne­ma) ni­te­li­ği var sa­yı­lır.

c) Top­ra­ğı ekip biç­mek; ge­lir ve ürün el­de et­mek, bü­yü­me gi­bi amaç­lar için ya­pıl­ma­lı­dır. Bu yüz­den baş­lan­gıç­ta ürü­nü bu­lun­ma­yan me­şe, çam, ka­vak, ot ve ben­ze­ri şey­ler­den öşür ge­rek­mez. Bel­ki bun­lar ke­si­lip üre­tim­de kul­la­nıl­dı­ğı ve­ya sa­tıl­dı­ğı za­man ti­ca­ret ma­lı ola­rak di­ğer zekât mal­la­rı­na ila­ve edi­lir.99

Top­rak ürün­le­ri, hay­van­lar gi­bi za­hi­ri mal tü­rü­ne gi­rer. Bu yüz­den bun­la­rın öş­rü, ge­nel ola­rak sa­ha­be dev­rin­den Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­sı­nın son­la­rı­na ka­dar dev­let eliy­le alın­mış­tır. Zi­rai ürün­ler­den dev­let­çe alına­cak mik­tar ara­zi­nin tü­rü­ne gö­re de­ği­şik­lik gös­te­rir. Bu mik­tar zekât, sa­da­ka, ha­raç ve­ya ki­ra be­de­li çe­şit­le­rin­den bi­ri­si­ne gi­rer. Bu­na gö­re, gü­nü­müz­de müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­le­ri şu şek­li­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz.

 

   2) İslâm’da Ara­zi Sta­tü­le­ri­nin Or­ta­ya Çı­kı­şı:

İslâm’ın çı­kı­şın­dan bu ya­na, de­ği­şik dö­nem­ler­de ara­zi­ler için çe­şit­li uy­gu­la­ma­lar gö­rül­müş ve bun­lar hu­ku­ki sta­tü­le­ri­ne gö­re isim­ler al­mış­tır. Mülk, mîri, ha­raç, öşür, va­kıf, metrûk, me­vat (ölü) ara­zi bun­lar ara­sın­da­dır. Yi­ne mirî ara­zi­nin kul­la­nım şe­kil­le­rin­den olan tı­mar, has, ze­a­met Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­la­rın­dan­dır.

Bir bel­de top­rak­la­rı­nın sta­tü­sü baş­lan­gıç­ta fet­he­dil­me şek­li­ne gö­re be­lir­len­miş­tir.

a) Ken­di­le­riy­le sa­vaş ya­pı­lan düş­man İslâm’ı ka­bul eder­se mal­la­rı­nı ve can­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar. Sa­vaş­sız, ken­di­li­ğin­den müs­lü­man olan top­lum­lar hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir. Hz. Pey­gam­ber (s,a,s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir top­lu­luk İslâm’a gir­dik­le­ri za­man can­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar”. “Bir ma­la sa­hip olan kim­se müs­lü­man ol­duk­tan son­ra da onun mâlikidir.”100 Bu ha­dis men­kul ve gayr-i men­kul tüm mal­la­rı kap­sa­mı­na alır.

Ebu Yûsuf bu tür top­rak­la­rın, İslâm’a gi­ren Me­di­ne­li müs­lü­man­la­rın top­rak­la­rı gi­bi öşür ara­zi­si ola­ca­ğı gö­rü­şün­de­dir.101

b) Düş­man İslâm’a gir­me­mek­le bir­lik­te top­rak­la­rı sulh yo­luy­la fet­he­dil­miş­se, an­laş­ma şart­la­rı­na gö­re top­rak sta­tü­sü be­lir­le­nir.

Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “İle­ri­de siz ba­zı top­lu­luk­lar­la sa­va­şa­cak­sı­nız, sa­vaş­tı­ğı­nız bu kim­se­ler ba­zı du­rum­lar­da mal­la­rı­nı kal­kan yap­mak su­re­tiy­le can­la­rı­nı ve ai­le­le­ri­ni ko­ru­ya­cak­lar ve si­zin­le sulh an­laş­ma­sı ya­pa­cak­lar­dır. Bu tak­dir­de on­lar­dan, yap­tı­ğı­nız an­laş­ma hü­küm­le­ri dı­şın­da bir şey is­te­me­yi­niz, al­ma­yı­nız. Çün­kü bu si­zin için helâl ol­maz.”102

Bu şe­kil­de gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin elin­de ka­la­cak olan ara­zi­ler “Ha­rac ara­zi­si” olur. Hz. Pey­gam­ber Nec­ran, Ey­le, Ez­ri­at, He­cer ve di­ğer yer­le­rin hal­kın­dan an­laş­ma yap­tı­ğı ka­bi­le­le­ri mülk­le­rin­de ser­best bı­rak­mış, sa­de­ce bun­lar­la ya­pı­lan an­laş­ma­da ka­rar­laş­tı­rı­lan ciz­ye ve ha­rac ver­gi­si­ni al­mak­la ye­tin­miş­tir. Hz. Ömer dev­rin­de, Nec­ran hal­kı, Irak ve Su­ri­ye’ye nak­le­di­lir­ken, bun­la­rın her bi­ri­ne Nec­ran’da sa­hip ol­duk­la­rı ara­zi ve mes­ken­le­rin ye­ri­ne, bu­ra­dan boş ara­zi­ler ve­ril­me­si ve ken­di­le­ri­ne ko­lay­lık gös­te­ril­me­si va­li­ler­den is­ten­miş­tir.103

c) Düş­man top­rak­la­rı zor­la fet­he­dil­miş­se, İslâm dev­le­ti bu top­rak­lar­la il­gi­li ola­rak üç çe­şit yet­ki­ye sa­hip­tir:

aa) Top­rak­lar es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kı­lır ve halk İslâm’a gi­rin­ce bun­lar öşür ara­zi­si olur. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in Mek­ke ara­zi­le­ri için uy­gu­la­ma­sı bu şe­kil­de ol­muş­tur.

bb) Bu ara­zi­ler ga­ni­met sa­yı­la­rak beş­te bi­ri Bey­tü­mal’e ay­rıl­dık­tan son­ra ge­ri ka­lan beş­te dör­dü sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­re da­ğı­tı­lır.104 Böy­le­ce bu top­rak­lar on­la­rın mül­kü ve öşür ara­zi­si olur. Ni­te­kim Rasûlullah (s.a.s) zor­la fet­he­di­len Hay­ber top­rak­la­rı­na böy­le bir sta­tü ver­miş­tir. An­cak bu top­rak­lar bir sü­re “zi­ra­at or­tak­çı­lı­ğı” çer­çe­ve­sin­de es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kıl­mış­tır.105

   cc) Fey’ ara­zi­si uy­gu­la­ma­sı. İslâm dev­le­ti zor­la fet­he­di­len ül­ke top­rak­la­rı­nı ga­zi­le­re da­ğıt­ma­yıp, es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de fey’ sta­tü­sü ile bı­ra­ka­bi­lir. Fey’; düş­man­dan sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız ele ge­çi­ri­len top­rak­la­rın mül­ki­ye­ti­nin dev­let­te, ya­rar­lan­ma hak­kı­nın ise ha­rac ver­gi­si kar­şı­lı­ğın­da es­ki sa­hip­le­rin­de bı­ra­kıl­ma­sı de­mek­tir. Bu, bir ba­kı­ma ge­li­ri top­lum ih­ti­yaç­la­rı için har­can­mak üze­re ara­zi­le­rin top­lu­ca vak­fe­dil­me­si­dir.

Hz. Ömer hi­la­fe­ti za­ma­nın­da fet­he­di­len Su­ri­ye ve Irak top­rak­la­rı­na fey’ hü­küm­le­ri uy­gu­lan­mış­tır. Irak top­rak­la­rı fet­he­di­lin­ce ga­zi­ler bu­ra­nın ken­di­le­ri­ne tak­sim edi­le­ce­ği­ni bek­li­yor­lar­dı. Hz. Ömer da­ğıt­mak is­te­me­yin­ce uzun is­ti­şa­re ve mü­za­ke­re­ler ya­pıl­dı. Hz. Zü­beyr, Ab­dur­rah­man b. Avf ve Bi­lal-i Habeşî ile ay­nı dü­şün­ce­de olan­lar, bu top­rak­la­rın ga­ni­met ola­rak ka­bu­lü ile Rasûlullah (s.a.s)’ın Hay­ber top­rak­la­rı­nı da­ğıt­tı­ğı gi­bi ga­zi­le­re da­ğı­tıl­ma­sı­nı is­te­di­ler. Mu­az b. Ce­bel ve Hz. Ali gi­bi ba­zı sahabîler ise bu ko­nu­da Hz. Ömer’i des­tek­le­di­ler.

Hz. Ömer şöy­le di­yor­du: “Bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­sam siz­den son­ra ge­le­cek müs­lü­man­la­ra ne ka­lır? On­lar top­rak­la­rın aha­li­siy­le bir­lik­te tak­sim edil­miş ol­du­ğu­nu, ba­ba­lar­dan oğul­la­ra mi­ras ola­rak in­ti­kal et­ti­ği­ni, böy­le­ce ken­di­le­ri­nin her şey­den mah­rum edil­miş ol­duk­la­rı­nı gö­re­cek­ler­dir.”

Mu­az b. Ce­bel (r.a) ay­nı gö­rüş yö­nün­de şöy­le der: “Ya Ömer! Val­la­hi bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­san ho­şa git­me­yen şey­ler or­ta­ya çı­kar. Top­ra­ğın bü­yük bir kıs­mı müs­lü­man­la­rın eli­ne ge­çer. Son­ra bu sa­hip­ler za­man­la or­ta­dan kal­kar ve bü­yük top­rak­lar bir ki­şi­nin elin­de top­la­nır. Onun için bu top­rak­la­ra şim­di­ki müs­lü­man­la­rın da, son­ra ge­le­cek olan­la­rın da ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak bir sta­tü ver.”

Hz. Ömer bu mü­za­ke­re­ler­de Kur’an-ı Ke­rim’den fey’ ile il­gi­li şu ayet­le­ri de­lil ge­tir­miş­tir: “Al­lah’ın fet­he­di­len di­ğer düş­man ül­ke­le­ri aha­li­sin­den pey­gam­be­ri­ne ver­di­ği fey’; Al­lah’a, pey­gam­be­ri­ne, hı­sım­la­ra, ye­tim­le­re, yok­sul­la­ra, yol­da ka­lan­la­ra ait­tir. Ta ki bu mal­lar, içi­niz­den yal­nız zen­gin­ler ara­sın­da do­la­şan bir ser­vet ol­ma­sın. Pey­gam­ber si­ze ne ver­di ise onu alın, si­ze ne ya­sak et­ti ise on­dan da sa­kı­nın.”

“Özel­lik­le o fey’, hic­ret eden yok­sul­la­ra ait olup, on­lar Al­lah’tan fazl u ina­yet ve hoş­nut­luk arar­lar.”106

Yu­ka­rı­da­ki ayet­ler, ga­ni­met tak­si­mi­ni ge­nel ola­rak dü­zen­le­yen el-En­fal su­re­si­nin kırk bi­rin­ci aye­ti­ni tah­sis et­miş­tir. Bu du­ru­ma gö­re Haşr su­re­sin­de­ki fey’ ayet­le­ri sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız alı­nan top­rak­lar üze­rin­de İslâm dev­le­ti­nin baş­ka­nı­na mas­la­ha­ta uy­gun ola­rak ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma yet­ki­si ver­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Hay­ber top­rak­la­rı için En­fal sûresindeki âyetle, Hz. Ömer ise Su­ri­ye, Irak ve Mı­sır top­rak­la­rı için fey’ ayet­le­riy­le amel et­miş­tir. Bu­na gö­re, fey’ aye­ti yal­nız sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­ri de­ğil, bü­tün mü­min­le­ri içi­ne alır. Bu, gay­ri men­kul­ler üze­rin­de hak sa­hi­bi ol­ma­da, son­ra ge­len­ler ön­ce ge­len­le­re or­tak olur­lar. Bu ise, an­cak ara­zi­le­ri tak­sim et­me­mek­le ger­çek­le­şir. Böy­le bir sta­tü top­lu bir va­kıf ve top­lu bir ka­mu­laş­tır­ma ni­te­li­ğin­de­dir. An­cak bu top­rak­lar mi­ras­la ge­çe­bi­lir, ger­çek va­kıf ise mi­ras­la geç­mez.107

Müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­ler, İslâm’ın ilk yıl­la­rın­da­ki bu top­rak uy­gu­la­ma­la­rı­nın ışı­ğın­da baş­lı­ca dört kıs­ma ay­rıl­mış­tır:

a) Öşür ara­zi­si: Bun­lar; fet­he­di­lip ken­di is­tek­le­riy­le müs­lü­man olan aha­li­si­ne ve­ya zor­la fet­he­di­lip İslâm mü­ca­hid­le­ri­ne mül­ki­yet üze­re ve­ril­miş olan top­rak­lar­dır. Arap ya­rı­ma­da­sın­da­ki ara­zi­ler  bu ni­te­lik­te­dir. Bu top­rak­la­rın mah­su­lün­den on­da bir ve­ya yir­mi­de bir nis­be­tin­de “öşür” ve­ri­lir.

b) Ha­rac ara­zi­si: Bun­lar; sulh yo­luy­la ve­ya zor­la fet­he­di­lip es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­ne ve­ya baş­ka gay­ri müs­lim­le­re mülk ola­rak ve­ri­len top­rak­lar­dır. Irak köy­le­ri ve çev­re­si bu ni­te­lik­te­dir. Bu çe­şit ara­zi­den ya çı­kan ürü­ne gö­re ve­ya ön­ce­den be­lir­le­nen mik­dar­da “ha­rac” adı ile ver­gi alı­nır. Bu ver­gi, zekât ni­te­li­ğin­de de­ğil­dir.

c) Sırf mülk ara­zi: Bu, ön­ce­le­ri mirî ara­zi­den olup Bey­tül­mal’e ait iken, da­ha son­ra bir be­del kar­şı­lı­ğın­da ba­zı kim­se­le­re sa­tıl­mış olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ürü­nü de, sa­hip­le­ri müs­lü­man bu­lu­nun­ca zekât ko­nu­sun­da öşür ara­zi­si gi­bi­dir.

An­cak mülk ev­le­rin çev­re­sin­de­ki mülk bah­çe­ler, bu ev­le­re bağ­lı bu­lun­du­ğu için, bu­ra­dan el­de edi­le­cek ürün­ler­den ve mey­ve­ler­den öşür ge­rek­mez.

d) Mirî ara­zi: Bun­lar, da­ha ön­ce müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan fet­he­di­lip de, kim­se­ye mülk ola­rak tak­sim edil­mek­si­zin İslâm top­lu­mu için alı­ko­nul­muş olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ku­ru mül­ki­ye­ti dev­le­te ait olup, ya­rar­lan­ma hak­kı köy­lü­le­re ta­pu ile tef­viz edi­le­gel­miş­tir. Bun­la­rı ta­sar­ruf eden­ler ki­ra­cı sta­tü­sün­de­dir. Dev­le­te ve­re­cek­le­ri be­lir­li his­se­ler ve­ya ver­gi­ler de “ki­ra be­de­li” ni­te­li­ğin­de­dir.

Bu çe­şit ara­zi­le­rin ürü­nün­den öşür ve­ya baş­ka ad­la zekât la­zım gel­mez. Çün­kü öşür ile ha­rac ve­ya öşür ile bu hü­küm­de bu­lu­nan ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez. Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu dö­ne­min­de Tür­ki­ye’de top­rak­lar baş­lı­ca bu sta­tü­de idi.

Hanefîlere gö­re ha­rac ver­gi­si­ne ta­bi olan bir top­rak müs­lü­ma­nın eli­ne geç­se yi­ne ha­rac ver­gi­si de­vam eder, çı­kan ürün­den ay­rı­ca öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­ta hem ha­rac hem öşür bir­leş­mez.108 De­lil şu ha­dis­tir: İbn Mes’ud (r.a)’dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da öşür ile ha­rac top­lan­maz.”109 Di­ğer yan­dan ne ada­let­li ve ne de za­lim yö­ne­ti­ci­ler­den hiç bi­ri ha­rac ara­zi­si sa­yı­lan Irak top­rak­la­rın­dan öşür al­ma­mış­lar­dır. Bu yüz­den ha­rac ile bir­lik­te öşür ver­me­nin farz ol­du­ğu­nu söy­le­mek ic­maa ay­kı­rı dü­şer. Ha­rac ve öş­rün da­yan­dı­ğı se­bep, top­ra­ğın ge­lir ge­ti­ri­ci ol­ma­sı­dır. Bu iki­si­ni ay­ni top­rak­tan al­mak, bir mal­dan iki de­fa zekât al­ma­ya ben­zer.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere gö­re ise, müs­lü­ma­nın elin­de bu­lu­nan ha­rac top­rak­la­rın­dan çı­kan ürün­ler­den öşür; top­ra­ğın­dan ise ha­rac ol­mak üze­re iki­si bir ara­da uy­gu­la­na­bi­lir.

 

Ço­ğun­lu­ğun da­yan­dı­ğı de­lil­ler şun­lar­dır:

a) Top­ra­ğın ürü­nün­den zekâtın farz ol­du­ğu­nu bil­di­ren ayet ve ha­dis­le­rin an­la­mı ge­nel olup, öşür ve­ya ha­rac top­ra­ğı­na gö­re ayı­rım ya­pıl­ma­mış­tır.

b) Öşür ile ha­rac fark­lı ni­te­lik­te iki hak­tır. Me­se­la, öşür­de iba­det, ha­rac­ta ce­za an­la­mı var­dır. Öşür çı­kan ürün­den alı­nır, ha­rac ise zim­met bor­cu­dur. Ürün çık­sa da çık­ma­sa da top­rak­tan ha­rac alı­nır. Öş­rün se­be­bi ürü­nün çık­ma­sı, ha­ra­cın se­be­bi ise top­ra­ğın ta­rı­ma el­ve­riş­li ol­ma­sı­dır. Öşür yok­sul­la­ra, ha­rac ver­gi­si ise ge­nel hiz­met­le­re ve mü­ca­hit­le­re sar­fe­di­lir. Öşür ayet ve ha­dis de­lil­le­ri­ne da­ya­nır. Ha­ra­cın de­li­li ise ka­mu ya­ra­rı gö­ze­ti­le­rek ya­pı­lan ic­ti­had­dır.

Öşür ile ha­rac bu şe­kil­de bir­bi­rin­den fark­lı olun­ca bun­la­rın bir ki­şi­de top­lan­ma­sın­da da bir sa­kın­ca bu­lun­maz. Ni­te­kim ha­rem sı­nır­la­rı için­de av­la­nan ha­cı, hem av­la­dı­ğı hay­va­nın de­ğe­ri­ni ve­rir, hem de ce­zai mü­ey­yi­de uy­gu­la­nır.110

 

   Tür­ki­ye Top­rak­la­rın­da Öşür:

Ge­rek fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­nun gö­rü­şü­nü ge­rek­se de­vir­ler için­de ara­zi sta­tü­le­rin­de mey­da­na ge­len de­ği­şik­lik­le­ri dik­ka­te ala­rak Tür­ki­ye top­rak­la­rı­nın bu­gün­kü du­ru­mu­nu şu şe­kil­de de­ğer­len­dir­mek müm­kün­dür:

Ana­do­lu ve Ru­me­li’de ön­ce­le­ri ge­niş yer tu­tan mirî ara­zi­le­rin bir bö­lü­mü da­ha son­ra be­del kar­şı­lı­ğın­da sa­tı­lıp ta­pu ile dev­re­dil­miş ve sa­hip­siz top­rak­la­rın ih­ya­sı so­nu­cu da ge­niş alan­lar zil­yed­lik­le şa­hıs­la­rın mül­kü ha­li­ne gel­miş­tir. Böy­le­ce al­ma, sat­ma, ekip biç­me, ki­ra­ya ver­me ve­ya mi­ras­la in­ti­kal ko­nu­la­rın­da zil­ye­di­ne tam ta­sar­ruf yet­ki­si ve­ren mülk ara­zi tü­rü or­ta­ya çık­mış­tır. Bu çe­şit ara­zi­ler “sırf mülk ara­zi” çe­şi­di­ne gi­rer ve öşür ara­zi­sin­de ol­du­ğu gi­bi çı­ka­cak ürü­nün öş­re ta­bi ol­ma­sı ge­re­kir. Eğer öşür dev­let eliy­le alın­mı­yor­sa, hay­van­lar­da ol­du­ğu gi­bi sa­hip­le­ri­nin bu­nu uy­gun yer­le­re ken­di­le­ri­nin ver­me­si ge­rek­li­dir.111

 

   3) Zekât Ve­ri­le­cek Zi­rai Ürün­ler:

Ebu Hanîfe’ye gö­re ta­rım ürün­le­ri­nin zekâtında ni­sap söz ko­nu­su değil­dir. Buğ­day, ar­pa, pi­rinç, da­rı, bak­la­gil­ler, kar­puz, hı­yar, pat­lı­can, do­ma­tes, şe­ker­ka­mı­şı, şe­ker­pan­ca­rı, hur­ma, üzüm ve ben­ze­ri öşür ara­zi­si ürün­le­rinden az ol­sun çok ol­sun öşür zekâtı alı­nır. Da­yan­dı­ğı de­lil: “Top­ra­ğın çı­kar­dı­ğı ürün­ler­den öşür ver­mek ge­re­kir.”112 Bun­lar için bir yıl geç­me şar­tı yok­tur. Yıl­da bir­den faz­la ürün alı­nan yer­ler­de öşür de ürü­ne bağ­lı ola­rak tek­rar ve­ri­lir.

Kı­sa­ca Ebu Hanîfe’ye gö­re in­san eliy­le ye­tiş­ti­ri­len ve top­rak­tan çı­kan her ürün­den öşür ge­re­kir. Öşür­de bir çe­şit ver­gi an­la­mı bu­lun­du­ğu için bu­nu İs­lam dev­le­ti­nin zor­la al­ma hak­kı var­dır. Bu yüz­den ölü­nün te­re­ke­si olan zi­rai ürün­ler­den ço­cuk ve­ya akıl has­ta­sı­na ait ara­zi­le­rin ürü­nün­den de öşür alı­nır.

Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re, ta­rım ürün­le­ri­nin ni­sa­bı beş vesk (bir ton)’tir. Bu ürün­ler an­cak bir to­nu aş­tık­tan son­ra öş­re ta­bi olur. Ay­rı­ca ta­rım ürün­le­ri­nin bir yıl ka­dar da­ya­na­bi­le­cek ni­te­lik­te ol­ma­sı ge­re­kir. Bu yüz­den yaş mey­ve ve seb­ze tür­le­ri için öşür ge­rek­mez. Ar­mut, el­ma, şef­ta­li, ka­yı­sı, do­ma­tes, bi­ber, pı­ra­sa ve ke­re­viz gi­bi. Çün­kü bun­lar da­ya­nık­sız ürün­ler­dir.

   Bir öşür ara­zi­si yağ­mur, çay ve­ya ır­mak su­la­rıy­la su­la­nır­sa on­da bir; do­lap, su mo­to­ru, sa­tın alı­na­cak su ile bü­tün yıl ve­ya yı­lın ya­rı­sın­dan çok su­la­nır­sa yir­mi­de bir nis­be­tin­de “öşür” adı ile zekâta ta­bi olur.

To­hum­lar, iş­çi­lik, su­la­ma, ilaç­la­ma vb. mas­raf­lar ürün­den dü­şül­mez. Çün­kü özel­lik­le su­la­ma­ya da­ya­lı ta­rım ürün­le­rin­de öş­rün ya­rı­sı (yir­mi­de bir) alı­na­ca­ğı için mik­tar­da­ki bu in­di­rim, mas­raf­la­rın bir bö­lü­mü­nü ve­ya ta­ma­mı­nı kar­şı­la­ya­bi­lir. Me­se­la; su­la­ma ya­pıl­ma­yan yer­den el­de edi­len on ton buğ­da­yın öş­rü bir ton iken, su­la­ma ya­pı­lan yer­de bu mik­tar ya­rım to­na ine­cek­tir. Su­la­ma­nın ürü­nü art­tır­dı­ğı ve üs­te­lik ya­rım ton da ek­sik öşür ve­ril­di­ği dü­şü­nü­lür­se çift­çi­le­rin su­la­ma , güb­re­le­me gi­bi ve­rim art­tı­rı­cı ta­rı­ma teş­vik edil­dik­le­ri gö­rü­lür.

Öşür top­ra­ğın­dan bes­le­nen arı­la­rın ba­lın­dan on­da bir zekât ge­re­kir. Ha­rac ara­zi­sin­den, mü­bah mer’a ve­ya or­man­lar­dan bes­le­nen arı­la­rın bal­la­rı ise öş­re ta­bi ol­maz. De­lil şu ha­dis­tir: “Ebu Seyyâre (r.a) şöy­le de­miş­tir: De­dim ki: ‘Ey Al­lah’ın Ra­su­lü be­nim arı­la­rım var­dır.’ Bu­nun üze­ri­ne Hz. Pey­gam­ber: “Onun öş­rü­nü öde.” bu­yur­du.”113 Di­ğer yan­dan Al­lah Ra­su­lü, Ye­men hal­kı­na şöy­le yaz­mış­tır: “Bal üre­ti­ci­le­rin­den öşür alın­ma­lı­dır.”114

Şâfiî ve Mâlikîlere gö­re ise, bal­dan zekât ge­rek­mez. Da­yan­dık­la­rı de­lil, Tir­mi­zi’nin; ba­lın zekâtı ko­nu­sun­da önem­li bir ri­va­ye­tin bu­lun­ma­dı­ğı­nı söy­leme­si ile ba­lın sü­te kı­yas edil­me­si­dir.115

Zey­tin, su­sam, ay çi­çe­ği ta­ne­le­rin­den öşür alın­dı­ğı tak­dir­de, da­ha son­ra yağ­la­rın­dan ye­ni­den öşür alın­maz. An­cak bun­la­rı üre­ti­ci­den ti­ca­ret ama­cı ile sa­tın alan kim­se ye­ni­den “ti­ca­ret ma­lı” zekâtına ta­bi olur.

Öşür ara­zi­si ürün­le­rin­den alı­na­cak be­lir­li his­se­ler ta­ma­men ye­ti­şip el­de edil­di­ği za­man alı­nır, bun­dan ön­ce alın­maz. Hat­ta da­ha bit­me­miş olan ürün­le­rin ve be­lir­me­miş olan mey­ve­le­rin öşür­le­ri­ni ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Fa­kat bun­lar bit­ti­ği ve be­lir­di­ği za­man sa­hip­le­ri di­ler­se öşür­le­ri­ni ve­re­bi­lir. Çün­kü; “Siz­ler için yer­den çı­kar­dık­la­rı­mız­dan ve­rin” aye­ti bu an­la­mı da kap­sa­mı­na al­mak­ta­dır.116

Da­ha öş­rü ve­ril­me­miş olan hu­bu­bat­tan ve­ya ağaç üze­rin­de­ki mey­ve­ler­den ye­ni­lir­se, öş­rü­nü öde­mek ni­ye­tiy­le ye­me­li ve bu­nu taz­min et­me­li­dir. Me­se­la, Ebu Hanîfe’ye gö­re on kg. üzüm top­lan­mış­sa bir kg.’nı zekât ola­rak taz­min et­mek ge­re­kir.

Öşür ara­zi­si ürü­nü­nün öş­rü ve­ya mirî ara­zi­nin ki­ra be­de­li vak­tin­de ve­ril­me­yip de da­ha son­ra za­yi ol­sa ve­ya sa­hi­bi ve­fat et­se bu­nu öde­mek ge­re­kir.

   Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re bir ton olan ni­sa­bı ta­mam­la­ma­da ta­rım ürün­le­ri­nin fark­lı tür­le­ri bir­bi­ri­ne ek­le­ne­mez. Her tü­rün ay­rı ay­rı ni­sa­bı dol­dur­ma­sı ge­re­kir.

Sa­hi­bi ol­ma­yan, vak­fe­dil­miş öşür ara­zi­si ürün­le­rin­den de öşür ve­ri­lir. Çün­kü öşür, çı­kan ürün­den ge­re­kir, top­ra­ğın ken­din­den de­ğil.

Ki­ra­ya ve­ri­len top­ra­ğın zekâtı Ebu Hanîfe’ye gö­re ki­ra­ya ve­re­ne ait­tir. Çün­kü zekât top­ra­ğın bir ver­gi­si­dir. Çı­kan ürün an­lam ba­kı­mın­dan ki­ra­ya ve­ren kim­se­nin­dir. Çün­kü bu­nun be­de­li olan üc­ret ken­di­si­ne ve­ril­mek­te­dir.

Ebu Yûsuf, İmam Mu­ham­med ve Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­lu­ğa gö­re, ki­ra­ya ve­ri­len top­rak­lar­da zekât ki­ra­la­ya­na ait­tir. Çün­kü öşür, çı­kan ürün­den ve­ri­lir, çı­kan ürün ise ki­ra­la­ya­nın­dır. Ema­net top­rak­ta ol­du­ğu gi­bi öş­rü­nü ver­mek ona ait olur. Hanefîlerde ön­ce­le­ri Ebu Hanîfe’nin gö­rü­şü ile fet­va ve­ril­miş­ken, son­ra­ki Hanefî fa­kih­le­ri Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’in gö­rü­şü ile fet­va ver­miş­ler­dir.117

 

   4) Zekât Me­mu­ru ve Zekâtı Dev­le­tin Top­la­ma­sı:

İslâm’da zekât me­mu­ru için “âmil” te­ri­mi kul­la­nı­lır. Kur’an-ı Ke­rim’de be­lir­ti­len, zekâtın ve­ri­le­ce­ği se­kiz sı­nıf­tan bi­ri­si zekât me­mur­la­rı­dır.118 İslâm dev­le­ti­nin ge­lir­le­ri­ni oluş­tu­ran, müs­lü­man­la­rın öde­di­ği zekât ile gayr-i müs­lim­ler­den alı­nan ga­ni­met, fey’, ciz­ye ve ha­rac gi­bi ver­gi­le­rin tar­hı, ta­hak­ku­ku, tah­si­li ve hak sa­hip­le­ri­ne da­ğı­tıl­ma­sı bir me­mur kit­le­si­nin gö­rev­len­di­ril­me­si­ni ge­rek­tir­mek­te­dir. Ni­te­kim Hz. Pey­gam­ber ve dört ha­li­fe dö­ne­min­de zekât, bu iş­le gö­rev­li özel me­mur­lar­ca top­lan­mış­tır.

Bey­tül­mal’de top­la­nan zekâtların se­kiz­de bi­ri üze­rin­den zekât me­mur­la­rı­nın ma­aş­la­rı öde­nir. An­cak her me­mu­run, top­la­dı­ğı, zekâtın se­kiz­de bi­ri­ni al­ma­sı­nı ön­gö­ren İslâmî bir pren­sip de yok­tur. Dev­let âmile eme­ği kar­şı­lı­ğın­da bel­li mik­tar­da bir ge­lir tah­sis eder­di. Hz. Pey­gam­ber (s.as.)’in ma­aş kar­şı­lı­ğı ça­lı­şan­la­rın ala­ca­ğı üc­ret­le il­gi­li ola­rak bu­yur­du­ğu şu ha­dis zekât me­mur­la­rı­nı da kap­sa­mı­na alır. “Her kim bi­zim bir işi­mi­ze ta­yin olu­nur­sa, evi yok­sa ev edin­sin, eşi yok­sa ev­len­sin, hiz­met­çi­si yok­sa hiz­met­çi ve bi­ni­ti yok­sa bi­nit edin­sin. Kim bun­lar­dan faz­la­sı­nı is­ter­se o, ya hilekârdır ve­ya hır­sız”.119 Burada, üc­re­tin iş­çi ve me­mu­ra sağ­la­ma­sı ge­re­ken ha­yat stan­dar­dı­na işa­ret edi­lir. Bu­na gö­re, ma­a­şın­dan ya­pa­ca­ğı ta­sar­ruf­lar­la iş­çi ve me­mur ma­kul sü­re için­de mes­ken edi­ne­bil­me­li, be­kar­sa ev­le­ne­bil­me­li ve bi­ni­ti yok­sa bir araç sa­tın ala­bil­me­li­dir.

Zekât me­mur­la­rı Hz. Pey­gam­ber (s.a.s), Hz. Ebu Be­kir, Hz. Ömer de­vir­le­rin­de her çe­şit zekâta ta­bi mal­la­rın zekâtını top­lar­ken, Hz. Os­man dev­rin­den iti­ba­ren özel­lik­le za­hi­ri mal­lar de­ni­len zı­rai ürün­ler­le hay­van­la­rın zekâtlarını top­la­mak­la gö­rev­len­di­ril­di­ler. An­cak mal sa­hi­bi­nin ba­tı­ni mal de­ni­len al­tın, gü­müş, na­kit pa­ra ve ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtını ver­me­di­ği be­lir­le­nir­se, yi­ne dev­let eliy­le alı­nır. Mü­kel­lef, zekâtını baş­ka bir öşür me­mu­ru­na ver­di­ği­ni ve­ya yok­sul­la­ra da­ğıt­tı­ğı­nı ile­ri sü­rer­se ye­min et­ti­ri­le­rek bu id­di­a­sı ka­bul edi­lir. Müs­lü­ma­nın sö­zü­nün ka­bul edil­di­ği ko­nu­lar­da zim­mi­ye ko­lay­lık ol­sun di­ye onun da sö­zü doğ­ru ka­bul edi­lir.

Öşür me­mu­ru­nun müs­lü­ma­nın ba­tı­ni ma­lın­dan ala­ca­ğı mik­tar kırk­ta bir, zim­mi­ler­den yir­mi­de bir. İslâm ül­ke­sin­de bu­lu­nan pa­sa­port­lu harbîden ise on­da bir­dir.  Bu so­nun­cu­su bir İslâm ül­ke­sin­de­ki ya­ban­cı ser­ma­ye­yi teş­kil eder. Bu­nun de­li­li, Mu­ham­med b. Ha­san’ın Zi­yad b. Ha­dir’den ri­va­yet et­ti­ği şu uy­gu­la­ma­dır: “Ömer b el-Hat­tab be­ni Ay­nu’t-Temr’e zekât me­mu­ru ola­rak gön­der­di ve ba­na müs­lü­man­la­rın ti­ca­ret mal­la­rın­dan kırk­ta bir, zim­mi­le­rin mal­la­rın­dan yir­mi­de bir, harbîlerin mal­la­rın­dan ise on­da bir al­ma­mı em­ret­ti.”120

 

   Hanefîlere gö­re pa­sa­port­lu harbîlerden ver­gi al­mak mü­te­ka­bi­li­yet esa­sı­na da­ya­nır. Eğer ya­ban­cı ül­ke­ler müs­lü­man­dan ver­gi al­maz­sa, müs­lü­man­lar da on­lar­dan her­han­gi bir ver­gi al­maz. Bu­ra­da amaç, ya­ban­cı ül­ke­de müs­lü­man tüc­car­la­rın hak­la­rı­nı ko­ru­mak­tır. Eğer ya­ban­cı ül­ke­nin uy­gu­la­dı­ğı ver­gi mik­ta­rı bi­lin­mi­yor­sa, Pren­sip o­la­rak on­da bir esa­sı uy­gu­la­nır. Çün­kü  Hz. Ömer güm­rük me­mur­la­rı­na; “Eğer he­sap­ta bir güç­lük­le kar­şı­la­şır­sa­nız “öşür alın” ta­li­ma­tı­nı ver­miş­tir.121 Harbî bir de­fa ver­dik­ten son­ra yıl geç­me­dik­çe on­dan tek­rar öşür alın­maz. Harbîden ver­gi al­mak onun ma­lı­nı ko­ru­ma kar­şı­lı­ğı­dır. Yıl ta­mam­lan­dık­tan son­ra ise gü­ven ye­ni­le­nir. Çün­kü har­bi­nin bir İslâm ül­ke­sin­de kal­ma sü­re­si bir yıl­dır. Kal­ma sü­re­si uza­dık­ça on­da bir nis­be­tin­de­ki ve­ya mü­te­ka­bi­li­yet esa­sı­na da­ya­nan mik­tar­da­ki ver­gi yıl­lık ola­rak alın­ma­ya de­vam edi­lir.

 

   F) Hay­van­la­rın Zekâtı:

Hay­van­la­rın zekâtının farz olu­şu sa­hih ha­dis-i şe­rif­ler­le sa­bit­tir. Zekâta ta­bi hay­van­la­rın ev­cil ol­ma­sı ya­nın­da şu al­tı tür­den ol­ma­sı da ge­re­kir. Ko­yun, ke­çi, sı­ğır, man­da, de­ve ve at. Ebu Hanîfe’ye gö­re, at­la­ra da zekât farz­dır. Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise at­la­ra zekât ge­rek­mez. Fet­va­ya esas olan bu ikin­ci gö­rüş­tür. Ka­tır, eşek ve ge­yik­ler için de zekât ge­rek­mez.

Hay­van­lar­dan zekât ver­me­nin farz ol­ma­sı için şu şart­la­rın bu­lun­ma­sı ge­re­kir:122

a) Zekâta ta­bi ola­cak hay­van­la­rın ev­cil ol­ma­sı, ya­ba­ni bu­lun­ma­ma­sı ge­re­kir. Yal­nız ana ev­cil olur­sa do­ğa­cak yav­ru da ev­cil sa­yı­lır.

b) Hay­va­nın sa­yı­sı­nın ile­ri­de açık­la­ya­ca­ğı­mız ni­sap mik­tar­la­rı­na ulaş­ma­sı ge­re­kir.

c) Hay­van­la­rın üze­rin­den sa­hi­bi­nin mül­ki­ye­tin­de ola­rak bir yıl geç­me­li­dir. Eğer hay­van bir kim­se­nin mül­ki­ye­tin­de bir yıl kal­maz­sa on­dan zekât ver­mek ge­rek­mez. Rasûlullah (s.a.s), “üze­rin­den bir yıl geç­me­dik­çe, bir mal­dan zekât ver­mek ge­rek­mez”123 bu­yur­muş­tur. Çün­kü yıl ta­mam­lan­ma­dan ge­nel ola­rak ma­lın bü­yü­me­si ve yav­ru­la­ma­sı ta­mam ol­maz.

Bu­na gö­re, yıl için­de hay­va­nın sa­tış, ba­ğış vb. yol­lar­la el­den çık­ma­sı ha­lin­de, ye­ni­den baş­ka hay­van sa­tın alı­nır ve­ya hay­van mü­ba­de­le­si ya­pı­lır­sa ni­sa­bı ta­mam­la­ma­da son­ra­dan alı­nan hay­van­la­rın üze­rin­den bir yıl geç­me­si ko­nu­sun­da alın­dık­la­rı ta­ri­he iti­bar edi­lir.

d) Yı­lın bü­yük bir kıs­mın­da hay­van sa­i­me, ya­ni kır­lar­da mer’a ve ot­lak­lar­da bes­len­miş ol­ma­lı, ev­de yu­laf, yem vb. ile bes­le­nen hay­van­lar­dan ol­ma­ma­lı­dır. Bu hay­van­lar mü­cer­ret süt­le­ri alın­mış ve­ya üre­me­le­ri ya­hut se­miz­len­me­le­ri için kır­da ot­la­mış ol­ma­lı­dır. Bu yüz­den al­tı ay­dan az sü­rey­le kır­lar­da bes­le­nen ve­ya mü­cer­ret bi­nil­mek ve­ya yük ta­şı­tıl­mak ya­hut ke­si­lip et­le­ri alın­mak üze­re me­ra­lar­da az çok ot­la­tı­lan hay­van­lar da zekâta ta­bi de­ğil­dir. Ti­ca­ret için olan hay­van­la­rın hük­mü di­ğer ti­ca­ret mal­la­rı gi­bi olur. Ti­ca­ret ma­lı ol­ma­yan hay­van­lar­dan zekâtın farz ol­ma­sı için yı­lın ya­rı­dan faz­la­sın­da mü­bah ot­lak­lar­da bes­len­me­si ge­rek­ti­ği çe­şit­li ha­dis-i şe­rif­ler­le sa­bit­tir.124

 

   Zekâtının Ve­ril­me­si Farz Olan Hay­van­lar ve Ni­sap­la­rı:

 

   1) Ko­yun­lar ile Ke­çi­le­rin Zekâtı:

Sâime olan ko­yun ve ke­çi sü­rü­sü­nün kırk­tan azı­na zekât düş­mez. Ko­yun ve ke­çi sa­yı­sı kırk olur ve bun­la­rın üze­rin­den bir yıl ge­çer­se zekât farz olur. 40’tan 120’ye ka­dar bir ko­yun, 121’den 200’e ka­dar iki ko­yun, 201’den 399’a ka­dar üç ko­yun zekât ve­ri­lir. 400 ko­yun için de dört ko­yun zekât ge­re­kir. Bun­dan son­ra her yüz için bir ko­yun da­ha ve­ri­lir. Zekât mik­ta­rı­nın art­tı­ğı di­lim­le­rin alt ve üst sı­nı­rı ara­sın­da­ki sa­yı ba­ğış­lan­mış olup, zekâta ta­bi de­ğil­dir. Me­se­la; ze­ka­ta ta­bi ve üze­rin­den bir yıl geç­miş yal­nız kırk ko­yu­nu olan­la, yüz yir­mi ko­yu­nu olan iki mü­kel­lef de bi­rer ko­yun zekât ve­rir.

Ke­çi de ko­yun gi­bi­dir. Çün­kü ha­dis-i şe­rif­ler­de­ki “ga­nem” ifa­de­si er­kek ve di­şi ko­yun ile ke­çi­yi içi­ne al­mak­ta­dır. Bu yüz­den ko­yun­la ke­çi bir cins sa­yı­lır ve ni­sa­bı ta­mam­la­ma­da bir­bi­ri­ne ila­ve edi­lir. Me­se­la; otuz ko­yun ile on ke­çi­den bir ko­yun zekât ver­mek ge­re­kir. Bun­la­rın er­kek­le­ri ile di­şi­le­ri eşit­tir. Zekât için ve­ri­le­cek hay­van er­kek de di­şi de ola­bi­lir.

Ko­yun­lar ile ke­çi­ler­den han­gi­si da­ha faz­la ise zekâtın on­dan ve­ril­me­si sün­ne­te da­ha uy­gun­dur. Sa­yı­la­rı eşit olur­sa di­le­di­ğin­den ve­re­bi­lir. An­cak ta­ma­mı ko­yun ve­ya ta­ma­mı ke­çi olur­sa, zekâtını ken­di cin­sin­den ver­mek ge­re­kir.125

Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Sâime olan ko­yun­la­rın sa­yı­sı kır­ka ulaş­tı­ğı za­man yüz yir­mi­ye ka­dar bir ko­yun ve­ri­lir. Yüz yir­mi­yi aşın­ca, iki yü­ze ka­dar iki ko­yun, iki yü­zü aşın­ca  üç yü­ze ka­dar üç ko­yun, üç yü­zü aşın­ca her yüz ta­ne için bir ko­yun ve­ri­lir.”126

Sa­lim ba­ba­sın­dan ri­va­yet­le Hz. Pey­gam­ber’in zekât mek­tu­bun­da şöy­le yaz­dı­ğı­nı nak­let­miş­tir: “Kırk ko­yun­dan yüz yir­mi­ye ka­dar bir ko­yun, bun­dan faz­la­sı­na iki yü­ze ka­dar iki ko­yun, bun­dan faz­la­sı­na üç yü­ze ka­dar üç ko­yun, üç yüz­den faz­la­sı­na her yüz sa­yı­sı için bir ko­yun zekât ve­ri­lir. Son­ra sa­yı dört yü­ze ula­şın­ca­ya ka­dar bir şey ver­mek ge­rek­mez. Zekâttan ka­çı­rıl­mak için ay­rı ay­rı ko­yun­lar bir­leş­ti­ril­mez, top­lu hal­de bu­lu­nan ko­yun­lar da ay­rıl­maz­lar. Ko­yun­la­rı ka­rı­şık hal­de bu­lu­nan or­tak­lar eşit şe­kil­de öde­şir­ler. Çok yaş­lı ve­ya ku­sur­lu hay­van zekât ola­rak alın­maz.”127

Bu ha­dis­te ya­sak­la­nan bir­leş­tir­me ve ayır­ma şöy­le olur. Or­tak olan üç ki­şi­nin ni­sap mik­ta­rı­na ula­şan kırk ko­yu­nu ol­sa, bun­lar ay­rı ka­bul edi­lir­se üç ko­yun, bir­leş­ti­ri­lir­se yüz yir­mi ko­yu­na bir ko­yun zekât ge­re­kir. Bu­ra­da her or­ta­ğın his­se­si ay­rı ka­bul edi­le­rek zekâta ta­bi olur. Yi­ne iki or­tak­tan her bi­ri­nin yüz bir ko­yu­nu ol­sa ay­rı ka­bul edi­lir­se iki ko­yun, bir­leş­ti­ri­lir­se sa­yı iki yüz iki­ye ula­şa­ca­ğı için üç ko­yun zekât ge­re­kir. Bu­ra­da fa­ki­rin le­hi­ne olan ter­cih edi­le­rek, his­se­ler top­lu ola­rak zekâta ta­bi tu­tu­lur.

 

   2) Sı­ğır­lar İle Man­da­la­rın Zekâtı:

Sâime olan sı­ğır cin­si hay­van­la­rın ni­sa­bı otuz­dur. Bun­dan azı­na zekât ge­rek­mez. Otuz sı­ğır­dan kırk sı­ğı­ra ka­dar zekât ola­rak iki ya­şı­na gir­miş er­kek ve­ya di­şi bir bu­za­ğı ve­ri­lir. Kırk sı­ğır­dan alt­mış sı­ğı­ra ka­dar üç ya­şı­na gir­miş er­kek ve­ya di­şi bir da­na ve­ri­lir. Alt­mış sı­ğır­dan ise bi­rer ya­şı­nı bi­tir­miş iki bu­za­ğı ve­ri­lir. Son­ra her otuz­da bir bu­za­ğı ve her kırk­ta bir da­na he­sa­bı üze­re zekât ve­ri­lir.

Me­se­la; yet­miş sı­ğır için bir bu­za­ğı ile bir da­na zekât ve­ri­le­ce­ği gi­bi; sek­sen sı­ğır için iki da­na; dok­san sı­ğır için üç bu­za­ğı; yüz sı­ğır için bir da­na ile iki bu­za­ğı ve yüz on sı­ğır için de dört bu­za­ğı ve­ya üç da­na ver­mek ko­nu­sun­da sa­hi­bi mu­hay­yer­dir. Çün­kü bun­da dört otuz, üç adet de kırk var­dır. Bun­dan son­ra­ki sa­yı­lar için de bu şe­kil­de zekât he­sa­bı ya­pı­lır.

Zekât ko­nu­sun­da sı­ğır ile man­da ay­nı tür ka­bul edi­lir. Bun­lar ka­rı­şık ol­du­ğu tak­dir­de bir­bi­ri­ne ila­ve edi­lir. Me­se­la; yir­mi sı­ğır ile on man­da bu­lun­sa, bun­lar için iki ya­şı­na gir­miş bir bu­za­ğı ve­ri­lir. İki tür­den han­gi­si faz­la ise zekât on­dan ve­ri­lir. Sa­yı­la­rı eşit ol­du­ğu tak­dir­de, pa­ha­lı olan­la­rın ucu­zun­dan, ucuz olan­la­rın pa­ha­lı­sın­dan ve­ri­lir. Me­se­la; sı­ğır ve man­da eşit mik­tar­da ka­rı­şık ve man­da kıy­met­li ise man­da­nın ucu­zun­dan, sı­ğı­rın iyi­sin­den ve­ri­lir.

Sı­ğır­la­rın zekâtının farz olu­şu sün­net ve ic­ma de­lil­le­ri­ne da­ya­nır. Mu­az b. Ce­bel (r.a) şöy­le de­miş­tir: “Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) be­ni Ye­men’e gön­der­di ve her otuz sı­ğır­dan iki ya­şın­da di­şi ve­ya er­kek bir sı­ğır, kırk sı­ğır­dan üç ya­şın­da di­şi bir sı­ğır (mü­sin­ne) ve­ya bu­na denk maâfir ku­ma­şı zekât al­ma­mı em­ret­ti.”128

Ebu Zer (r.a)’den ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “De­ve, sı­ğır ve­ya ko­yun sa­hi­bi bir kim­se eğer bun­la­rın zekâtını öde­mez­se, kı­ya­met gü­nün­de bun­lar ol­duk­la­rın­dan da­ha bü­yük ve iri ola­rak ge­le­cek­ler, o mal sa­hi­bi­ne boy­nuz­la­rı ile tos­la­ya­cak­lar ve çiğ­ne­ye­cek­ler­dir. So­nun­cu­su işi­ni bi­ti­rin­ce bi­rin­ci­si ye­ni­den tos­la­ma­ya ve çiğ­ne­me­ye baş­la­ya­cak, in­san­lar ara­sın­da hü­küm ve­ri­lin­ce­ye ka­dar bu du­rum sü­re­cek­tir.”129

Hay­van­lar er­kek di­şi ka­rı­şık ol­du­ğu za­man, er­kek olan­dan zekât ve­ril­mez. Çün­kü hay­va­nın di­şi­si da­ha üs­tün­dür. Süt ve­rir ve nes­lin ço­ğal­ma­sı onun­la olur. An­cak sı­ğır bu hük­mün dı­şın­da­dır. Çün­kü da­ha ön­ce ge­çen Mu­az (r.a) ha­di­sin­de bu­nun­la il­gi­li nass bu­lun­mak­ta­dır. Eğer ni­sa­bı teş­kil eden hay­van­la­rın hep­si er­kek olur­sa de­ve, sı­ğır ve­ya ko­yun gi­bi bü­tün tür­le­rin zekâtı için er­kek hay­van ver­mek ye­ter­li­dir. Çün­kü ma­lın­da bu­lun­ma­yan­dan zekât ver­mek ki­şi­ye tek­lif edi­le­mez.

 

   3) De­ve­le­rin Zekâtı:

Sa­i­me de­ve­le­rin beş­ten azı­na zekât düş­mez.130 Bi­rer yaş­la­rı­nı bi­tir­miş beş de­ve için bir ko­yun ve­ri­lir. Faz­la­sı do­kuz de­ve­ye ka­dar mu­af­tır. On de­ve­den yir­mi de­ve­ye ka­dar her beş de­ve­de bir ko­yun ve­ri­lir. Yir­mi­den yir­mi dör­de ka­dar zekâttan mu­af­tır. Yir­mi beş­ten otuz beş de­ve­ye ka­dar iki ya­şı­na gir­miş bir di­şi de­ve yav­ru­su ve­ri­lir. Otu­zal­tı de­ve­den kırk­be­şe ka­dar­da üç ya­şı­na gir­miş bir di­şi de­ve ve­ri­lir. Kırk al­tı de­ve­den alt­mı­şa ka­dar­da dört ya­şı­na gir­miş bir di­şi de­ve ve­ri­lir. Tam alt­mış bir de­ve­den yet­miş beş de­ve­ye ka­dar­da beş ya­şı­na ayak bas­mış bir di­şi de­ve ve­ri­lir. Yet­miş al­tı de­ve­den dok­sa­na ka­dar üçer ya­şı­na gir­miş iki di­şi de­ve ver­mek ge­re­kir. Dok­san­bir­den yüz yir­mi­ye ka­dar­da dört ya­şı­na gir­miş iki di­şi de­ve ve­ri­lir. Yüz yir­mi de­ve­den yüz kırk be­şe ka­dar da böy­le dört ya­şın­da iki de­ve ile bir­lik­te her beş de­ve­de bir ko­yun ve­ri­lir. Yüz kırk beş de­ve­den iti­ba­ren 224’e ka­dar beş’er, on­dan son­ra on’ar ba­sa­mak ola­rak de­vam eder.131

De­ve­le­rin zekât ni­sa­bı ve sa­yı­ya gö­re yu­ka­rı­da be­lirt­ti­ği­miz zekât mik­tar­la­rı ha­dis-i şe­rif­ler­le sa­bit­tir.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) beş de­ve­den azın­da zekât ol­ma­dı­ğı­nı bil­dir­miş­tir.132 Sa­lim (r.a)’in ba­ba­sın­dan ri­va­yet et­ti­ği­ne gö­re, Hz. Pey­gam­ber’in zekât mek­tu­bun­da de­ve­le­rin zekâtı açık­lan­mış­tır. Yu­ka­rı­da­ki zekât mik­ta­rı bu ha­dis­te yer al­mak­ta­dır.133

Zekât ko­nu­sun­da de­ve­le­rin er­kek­le­riy­le di­şi­le­ri­nin, ka­rı­şık olup ol­ma­ma­la­rı so­nu­cu de­ğiş­tir­mez. An­cak zekât ve­ri­le­cek de­ve­le­rin or­ta hal­de di­şi ol­ma­sı ge­re­kir. Er­kek de­ve ve­ril­di­ği tak­dir­de kıy­met ola­rak ve­ri­lir.

Yıl ba­şın­da ni­sap mik­ta­rın­da olan sa­i­me hay­van­la­ra, yıl için­de mi­ras, ba­ğış ve­ya sa­tın al­ma gi­bi yol­lar­la ay­nı tür­den sa­i­me hay­van­lar ila­ve ol­sa, yıl so­nun­da hep­si­nin zekâtı bir­den la­zım ge­lir.

İmam Şâfiî’ye gö­re ise bu son­ra­dan ka­tı­lan­la­rın üze­rin­den bir yıl geç­me sü­re­si, mülk edin­me ta­ri­hin­den iti­ba­ren he­sap edi­lir.

Sa­i­me hay­van­lar ara­sın­da bu­lu­nan kör, za­yıf hay­van­lar da ni­sa­ba da­hil olur. Fa­kat bun­lar zekât ola­rak ve­ril­mez. Ebu Hanîfe ve İmam Mu­ham­med’e gö­re, sa­i­me olup he­nüz ya­şı­nı dol­dur­ma­mış olan ku­zu­lar­dan, sı­ğır, man­da ve de­ve yav­ru­la­rın­dan do­la­yı, sa­yı­la­rı ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­sa bi­le zekât ge­rek­mez. Fa­kat ara­la­rın­da ken­di tür­le­rin­den bü­yük hay­van­lar bu­lu­nur­sa on­lar­la bir­lik­te zekâta ta­bi olur­lar.

Me­se­la; yıl bo­yun­ca el­li ko­yun ile se­kiz ay­lık yet­miş beş ta­ne ku­zu bu­lun­sa, yıl so­nun­da iki ko­yun zekât ve­ri­lir. Yi­ne yir­mi do­kuz sı­ğır yav­ru­su ile bir ta­ne de sı­ğır bu­lun­sa bir ya­şı­nı bi­tir­miş bir bu­za­ğı ver­mek ge­re­kir. Dört de­ve yav­ru­su ile bir ta­ne de iki ve­ya üç ya­şı­na gir­miş de­ve bu­lun­sa bir ko­yun zekât ve­ri­lir.

Ebu Yûsuf’a gö­re, he­nüz ya­şı­nı dol­dur­ma­mış olan hay­van­la­rın sa­yı­sı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca zekât la­zım ge­lir. Me­se­la; kırk ku­zu için bir ku­zu zekât ve­ri­lir. İmam Şâfiî de ay­nı gö­rüş­te­dir.

Zekâta ta­bi hay­van­la­rın bir bö­lü­mü he­lak ol­sa, Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf’a gö­re, zekâttan mu­af tu­tu­lan ba­sa­mak­lar­da bu se­bep­le mey­da­na ge­le­cek azal­ma zekâtı et­ki­le­mez. İmam Mu­ham­med ve İmam Zü­fer’e gö­re ise zekât he­lak ora­nın­da azal­tı­lır.

Me­se­la; alt­mış ko­yu­nu olan kim­se­nin on ve­ya yir­mi ko­yu­nu yıl için­de bir afet so­nu­cu he­lak ol­sa, ilk gö­rüş sa­hip­le­ri­ne gö­re ge­ri­de yi­ne kırk ko­yun kal­dı­ğı için bir ko­yun zekât ve­ri­lir. İmam Mu­ha­med ve Zü­fer’e gö­re ise on ko­yun he­lak ol­muş­sa al­tı­da bir, yir­mi ta­ne he­lak ol­muş­sa al­tı­da iki ora­nın­da zekât mik­ta­rı azal­mış olur. Zekât hay­van ye­ri­ne kıy­met ola­rak ve­ri­le­bil­di­ği için, bu dü­şüş de­ğe­ri üze­rin­den ya­pı­lır.

Hanefî ve Hanbelîlere gö­re zekâta ta­bi bir ma­lın yıl so­nu geç­tik­ten son­ra zekâtı ve­ril­me­den sa­tıl­ma­sı, an­cak zekât mik­ta­rı ka­da­rı­nı taz­min et­mek şar­tıy­la ca­iz­dir.

Şâfiîlere gö­re, zekât farz ol­duk­tan son­ra bir ma­lın sa­tıl­ma­sı ha­lin­de sa­tım ak­di zekât farz olan mik­ta­rın­da ba­tıl olur. Çün­kü farz olan mik­tar yok­sul­la­ra ait olup, on­la­rın iz­ni ol­mak­sı­zın sa­tı­la­maz. Zi­ra o kı­sım­da on­lar da or­tak­tır­lar.

G - Hay­van­la­rın Zekâtı İle İl­gi­li Bir De­ğer­len­dir­me:

Zekâta ta­bi olan hay­van tür­le­ri­nin el­de bu­lun­ma­sı aşa­ğı­da­ki şe­kil­de ola­bi­lir:

a) Ti­ca­ret ma­lı ola­rak el­de bu­lu­nan hay­van­lar ti­ca­ret ma­lı­nın zekâtına ta­bi olur. Me­sa­la; bir ce­le­bin sa­tın alıp, kârla sat­mak için el­de tut­tu­ğu hay­van­lar­la, ti­ca­ret ama­cıy­la bes­le­nip bü­yü­tü­len ku­zu ve bu­za­ğı­lar da ti­ca­ret ma­lı sa­yı­lır. Bun­lar ni­sa­ba ula­şın­ca, yıl so­nun­da di­ğer ti­ca­ret mal­la­rı gi­bi kıy­met­le­ri üze­rin­den kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.

Me­se­la; ti­ca­ret ama­cıy­la on ko­yu­nu, üç atı, beş sı­ğır cin­si hay­va­nı olan kim­se, yıl so­nun­da bun­la­rın kıy­me­ti üze­rin­den kırk­ta bir zekât ve­rir.

b) Sı­ğır, man­da ve de­ve cin­si gü­cün­den ya­rar­lan­mak için el­de bu­lu­nur­sa, te­mel ih­ti­yaç­lar­dan sa­yı­lır ve zekâttan mu­af olur. Hz. Pey­gam­ber (s.as); “Ça­lış­tı­rı­lan hay­van­dan zekât ver­mek yok­tur.”134 buyurmuştur.

c) Yı­lın ço­ğu­nu ahır­da yem­le bes­le­ne­rek ge­çi­ren hay­va­na “alûfe” de­nir. Bu çe­şit hay­van­lar­da, mü­bah ot­lak­lar­da bes­len­me­me­si ve mas­raf­lı bir ba­kı­ma ta­bi ol­ma­la­rı se­be­biy­le kâr ba­kı­mın­dan bü­yü­me ve ge­liş­me yok sa­yı­lır. Baş­ka bir de­yim­le or­tak mer’alar­da bes­len­me­me­le­ri yü­zün­den bun­la­ra top­lu­mun hak­kı geç­mez. Bu yüz­den gü­nü­müz­de ken­di­si­ni ye­tiş­ti­rip sat­ma gi­bi bir ti­ca­ret ama­cı ol­mak­sı­zın sırf eti, sü­tü ve­ya yav­ru­su için yı­lın ya­rı­dan faz­la bö­lü­mün­de ahır­da yem­le bes­le­nen hay­van tür­le­ri­nin ken­di­le­ri­ne zekât ge­rek­mez. An­cak, bun­la­rın süt­le­ri ve bun­dan el­de edi­len yağ ve pey­nir­ler, hay­van­la­rın ke­si­mi so­nu­cu sa­tı­lan et­le­ri, yi­ne sa­tış için el­de tu­tu­lan yav­ru­la­rı di­ğer zekât mal­la­rı­na ek­le­ne­rek pa­ra ve­ya ti­ca­ret ma­lı ola­rak zekâta ta­bi olur. Bu­na gö­re bu çe­şit cins inek­le­rin ve hay­van çift­lik­le­ri­nin zekât dı­şı kal­dı­ğı söy­le­ne­mez. An­cak İslâm’ın “alûfe” çe­şi­di­ni zekâttan mu­af tut­ma­sı hay­van­cı­lı­ğı teş­vik­tir. Çün­kü ağıl­da ba­kım hem güç, hem de mas­raf­lı­dır.

d) Yı­lın ya­rı­dan faz­la­sı­nı mü­bah me­ra­lar­da ot­la­ya­rak bes­le­nen hay­van­la­ra “sâime” de­nir. Bun­la­rın da ni­sap mik­ta­rı­nın al­tın­da ka­lan mik­tar­la­rı zekâttan mu­af tu­tul­muş­tur. Me­se­la; bir kim­se­nin otuz se­kiz ta­ne ko­yu­nu, yir­mi se­kiz sı­ğı­rı ve dört de­ve­si bu­lun­sa tür­le­ri ay­rı olan bu sâime hay­van­lar yıl so­nun­da bir­bi­ri­ne ek­le­ne­mez, baş­ka ti­ca­ret mal­la­rıy­la da bir­leş­ti­ri­le­mez. Bu yüz­den de bun­lar­dan do­la­yı zekât ge­rek­mez. Bu da hay­van­cı­lı­ğı teş­vik ted­bi­ri ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir.

Bun­la­rın dı­şın­da ka­lan at, ka­tır, eşek, ta­vuk, hin­di, tav­şan gi­bi ev­cil ve­ya ev­cil­leş­miş hay­van­lar sa­de­ce ti­ca­ret ama­ciy­le ba­kı­lır­sa, ti­ca­ret ma­lı gi­bi zekâta gi­rer. Fa­kat gü­cü, yu­mur­ta­sı için bes­le­nir­se ge­li­ri üze­rin­den zekâta ta­bi olur. Ken­di­si sa­tı­lın­ca da, sa­tıl­dı­ğı za­man be­de­li yıl so­nu iti­ba­riy­le di­ğer mal­lar­la bir­lik­te zekâta gi­rer.

 

H - Bi­na ve Sa­na­yi Te­sis­le­ri­nin Zekâtı:

Gü­nü­müz­de ser­ma­ye top­rak ve ti­ca­ret dı­şın­da da­ha dü­zen­li ge­lir sağ­la­mak ama­ciy­le baş­ka yön­le­re yö­nel­miş­tir. Ki­ra ge­li­ri sağ­la­mak için iş­ye­ri, dükkân, han, apart­man, de­po ile üre­tim için te­sis edi­len fab­ri­ka­lar, nak­li­ye işi için oto­büs, tren, uçak, ge­mi, tır ve ben­ze­ri va­sı­ta­lar, sı­ğır ve ta­vuk çift­lik­le­ri bun­lar ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir. Bun­la­rın hep­si ken­di­sin­de bü­yü­me ve ge­liş­me ol­mak­sı­zın ge­li­ri için ya­pı­lan ya­tı­rım­lar­dır. Bu yüz­den de ge­lir­le­rin­den ve kârlarından ze­kat ver­mek ge­re­kir.

Di­ğer yan­dan ba­zı du­rum­lar­da ti­ca­ret ma­lı ve ki­ra ge­li­ri bir mal­da top­la­na­bi­lir. Bir mü­te­ah­hit, sa­ta­ca­ğı ba­zı da­i­re­le­ri ge­çi­ci ola­rak ki­ra­ya ver­se, bu da­i­re­le­rin ti­ca­ret ma­lı ol­ma ni­te­li­ği de­ğiş­mez.

Yi­ne me­se­la; on ta­ne yol­cu oto­bü­sü olan kim­se, bun­la­rın ge­li­rin­den zekât ve­rir. An­cak yıl için­de bun­lar­dan üç ta­ne­si­ni sat­ma­ğa ka­rar ver­se, alı­cı çı­kın­ca­ya ka­dar, bun­la­rın se­fe­re de­vam et­me­si ti­ca­ret ma­lı sa­yıl­ma­la­rı­na en­gel ol­maz.

Şir­ket­le­rin zekâtını açık­lar­ken de te­mas et­ti­ği­miz gi­bi sa­na­yi te­sis­le­ri­nin üre­me ve ço­ğal­ma ni­te­li­ği bu­lun­ma­yan fab­ri­ka bi­na­sı, ma­ki­ne­ler, loj­man­lar, ser­vis araç­la­rı, de­po­lar ve bu te­sis­le­rin üze­rin­de ku­rul­du­ğu gay­ri men­kul­ler kıy­me­ti üze­rin­den zekâta ta­bi ol­maz. Bel­ki bu ku­ru­lu­şun dö­ner ser­ma­ye­sin­den, yıl so­nun­da borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra, sağ­lam ala­cak­lar, ham mad­de ve ma­mül mad­de­ler vb. ge­liş­me ve art­ma ni­te­li­ği bu­lu­nan eko­no­mik de­ğer­ler zekâta ta­bi olur.

Şir­ket ti­ca­ret ama­cıy­le ve­ya ge­rek­ti­ğin­de nak­de çe­vir­mek için bir ta­kım gay­ri men­kul­le­re ya­tı­rım yap­mış­sa, bun­lar kıy­me­ti üze­rin­den zekâta gi­rer.

 

   İ - Zekâtı Öde­me Yol­la­rı:

Zekâta ta­bi olan al­tın, gü­müş, zi­rai ürün­ler ve ev­cil hay­van­lar ile ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtlarını ken­di cins­le­rin­den ver­mek ca­iz ol­du­ğu gi­bi kıy­met­le­ri­ni ver­mek de ca­iz­dir. Bu ko­nu­da mal si­hip­le­ri ter­cih hak­kı­na sa­hip­tir. Ni­te­kim, öşür, ha­rac, fit­re, adak ve azat et­me dı­şın­da­ki kef­fa­ret­ler­de de hü­küm böy­le­dir.

   Ebu Hanîfe’ye gö­re, zekât kıy­me­ti­nin be­lir­len­me­sin­de esas olan zekâtın farz ol­du­ğu gün, Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise öde­me gü­nü­dür. Sâime hay­van­lar­da ise it­ti­fak­la öde­me gü­nü­dür.135

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) zekât de­ve­le­ri ara­sın­da bü­yük hör­güç­lü bir de­ve gör­müş, zekât me­mu­ru­na; “Ben si­ze in­san­la­rın en iyi mal­la­rı­nı al­ma­yı ya­sak­la­ma­dım mı?” bu­yur­muş, me­mur da: “Bu­nu, zekât de­ve­le­rin­den iki de­ve be­de­li ola­rak al­mış­tım” de­yin­ce, Al­lah el­çi­si sus­muş­tur.136 İki de­ve ye­ri­ne bir ta­ne­si­nin alın­ma­sı­nın kıy­met ba­kı­mın­dan olu­şu açık­tır.

Zekâtta ga­ye yok­su­lun ih­ti­ya­cı­nın kar­şı­lan­ma­sı­dır. Bu ma­lın ken­di­siy­le ola­bi­le­ce­ği gi­bi ço­ğu za­man kıy­me­ti­ni ver­mek­le de yok­sul ken­di ih­ti­ya­cı­nı bu be­del­le kar­şı­la­ya­bi­lir.

Bu du­ru­ma gö­re bir kim­se al­tı­nın zekâtı için, kıy­me­ti ka­dar gı­da mad­de­si ve­ya ku­maş ve­re­bi­lir. Yi­ne sa­i­me hay­van­lar ve­ya ti­ca­ret mal­la­rı için de na­kit pa­ra ve­re­bi­lir. An­cak bu ko­nu­da yok­sul­lar için ya­rar­lı ola­nı ter­cih et­mek da­ha uy­gun­dur.

Şâfiîlere gö­re ise her ma­lın zekâtının ken­di cin­sin­den ve­ril­me­si asıl­dır, kıy­met­le­ri ve­ri­le­mez.

Bir ala­ca­ğı, bir ma­lın ve­ya kab­ze­di­le­cek baş­ka bir ala­ca­ğın zekâtı ola­rak ba­ğış­la­mak ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü ala­cak ma­li­yet ba­kı­mın­dan mal­dan ek­sik­tir. Bu yüz­den tam olan bir şey kar­şıl­ğın­da ek­sik olan bir şey ve­ri­le­mez.

Bir kim­se bir fa­kir­de­ki ala­ca­ğı­nı ta­ma­men ba­ğış­la­sa zekâta ni­yet et­sin ve­ya et­me­sin yal­nız bu ala­ca­ğa ait zekâtı ver­miş sa­yı­lır. Yi­ne ala­ca­ğın bir bö­lü­mü­nü ba­ğış­la­sa, yal­nız bu bö­lü­mün zekâtını ver­miş olur. Me­se­la, yok­sul­da­ki on mil­yon li­ra ala­ca­ğı­nın ya­rı­sı­nı ba­ğış­la­sa, di­ğer ya­rı­sı için zekât yü­küm­lü­lü­ğü de­vam eder.

Di­ğer yan­dan bir kim­se bir yok­sul­da­ki ala­ca­ğı­nı ken­di elin­de­ki bir ma­lın zekâtı için ba­ğış­la­sa bu­nun­la o ma­lın zekâtını ver­miş ol­maz. Yi­ne yok­sul­da­ki bu ala­ca­ğı­nı baş­ka bir kim­se­de­ki ala­ca­ğı­nın zekâtı için o yok­su­la ba­ğış­la­sa bu­nun­la o kim­se­de­ki ala­ca­ğı­nın zekâtını ver­miş ola­maz.

Borç­la­rı­nı öde­mek­te güç­lük çe­ken kim­se­ler­de­ki ala­cak­la­rın zekâta mah­sup edi­le­me­me­si ye­rin­de bir pren­sip­tir. Bu mah­sup ca­iz gö­rül­sey­di, es­naf ve tüc­car ala­ma­dı­ğı ba­tık ala­cak­la­rı­nı zekâta sa­ya­rak bu hak­kı kö­tü­ye kul­la­na­bi­lir­di. Sı­kın­tı­da olan ve­ya ken­di­ni bu şe­kil­de sı­kın­tı­da gös­te­ren borç­lu­lar da, borç­la­rı­nı zekâta say­dır­mak için yıl son­la­rı­nı bek­ler­ler­di. Bu du­rum ger­çek yok­sul­la­rın hak­la­rı­nın kay­bol­ma­sı­na se­bep olur­du.

Di­ğer yan­dan ala­cak­lı, yok­sul olan borç­lu­su­nu zekât yo­luy­la bor­cun­dan kur­tar­mak is­ter­se, ona di­ğer zekâta ta­bi mal­la­rı­nın zekâtından ve­rir ve yok­sul da bu­nun­la bor­cu­nu öde­ye­bi­lir.

An­cak zen­gin kim­se­de olan ala­cak, üze­rin­den bir yıl geç­tik­ten son­ra o zen­gi­ne ba­ğış­lan­sa, sağ­lam gö­rü­şe gö­re, bu ala­ca­ğın zekâtı düş­müş ol­maz.

Bir kim­se, baş­ka­sın­da­ki ala­ca­ğı­nı elin­de­ki bir ma­lı­nın zekâtına mah­sup et­mek üze­re bir yok­su­lun gi­dip al­ma­sı­na yet­ki ver­se, bu­nun­la o zekât kabz sı­ra­sın­da öden­miş olur.

Bu du­ru­ma gö­re sağ­lam, müş­te­ri çek ve se­net­le­ri zekâta sa­yıl­mak üze­re fa­ki­re ci­ro edi­le­bi­lir. An­cak zekât bu çek ve­ya se­ne­din be­de­li tah­sil edil­di­ği za­man öden­miş sa­yı­lır.

Ni­sap mik­ta­rın­da olan bir ma­lın zekâtı da­ha yıl dol­ma­dan yok­sul­la­ra ve­ri­le­bi­lir. An­cak ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­yan ma­lın zekâtı ön­ce­den ve­ri­le­mez. Böy­le bir mal da­ha son­ra ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­sa bu an­dan ita­ba­ren bir yıl so­nun­da ay­rı­ca zekâta ta­bi olur. Da­ha ön­ce ve­ri­len mik­tar na­fi­le sa­da­ka ye­ri­ne ge­çer.

İmam Mâlik’e gö­re zekât yıl so­nun­dan ön­ce ve­ri­le­mez. Ni­te­kim iba­det­ler de vak­tin­den ön­ce eda edi­le­mez.

İmam Şâfiî’ye gö­re de yal­nız bir yıl­lık zekât ön­ce­den ve­ri­le­bi­lir.

Hanefîlere gö­re ise ni­sap mik­ta­rın­da­ki bir ma­lın bir kaç yıl­lık zekâtı bir­den ve­ri­le­bi­lir. Yıl so­nun­da bu mik­tar mev­cut bu­lun­duk­ça zekâtları ve­ril­miş bu­lu­nur. Bu mik­tar aza­lır­sa, da­ha ön­ce ve­ril­miş olan zekât, bir na­fi­le sa­da­ka ye­ri­ne ge­çer. Me­se­la; zekâta ta­bi iki yüz gram al­tı­nı olan bir ka­dın, sı­kın­tı­da olan bir yok­su­la otuz gram ağır­lı­ğın­da­ki bir bi­le­zi­ği zekât ola­rak ver­se, al­tı yıl­lık zekâtı pe­şin öde­miş olur.

Bir kim­se usûl ve fürûundan ol­ma­yıp yal­nız hı­sım­lık ba­kı­mın­dan na­fa­ka­sıy­la yü­küm­lü bu­lun­du­ğu bir ye­ti­me zekât ni­ye­tiy­le el­bi­se yap­tır­sa ve­ya ona ye­ni­le­cek bir şey­ler ver­se zekâtı ye­ri­ne ge­çer. Fa­kat böy­le bir ye­ti­mi sof­ra­sı­na ala­rak be­ra­ber ye­dik­le­ri ye­mek­le­ri zekâtına say­mak is­te­se Ebu Yûsuf’a gö­re ca­iz olur ise de Ebu Hanîfe ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ca­iz ol­maz. Çün­kü bu du­rum­da tem­lik bu­lun­muş ol­maz.

Zekâtın ehil olan kim­se­ye tem­lik edil­me­si şart ol­du­ğu için, tem­lik ni­te­li­ği ta­şı­ma­yan iba­ha su­re­tiy­le fa­kir­le­re ye­mek ye­dir­me, bir ha­yır için pa­ra har­ca­ma zekâta mah­sup edi­le­mez. Me­se­la; bir zekât pa­ra­sıy­la kö­le azat edi­le­mez, bi­ri­si­ne hac yap­tı­rı­la­maz, mes­cit, yol, köp­rü, çeş­me ve okul in­şa et­ti­ri­le­mez, ölü­le­rin ke­fen­le­ri alı­na­maz ve borç­la­rı öde­ne­mez.

Fa­kat bir yok­sul al­dı­ğı zekât pa­ra­sı­nı ken­di is­te­ği ile bu gi­bi yer­le­re har­car­sa, bun­dan hem o yok­sul, hem de ona bu zekâtı ver­miş olan kim­se se­vap ka­zan­mış olur.

Yi­ne ve­re­ce­ği zekâttan düş­mek üze­re bir yok­su­lu evin­de oturt­mak­la zekât ve­ril­miş ol­maz. Çün­kü bu bir tem­lik sa­yıl­maz.137 An­cak ki­şi ay son­la­rın­da yok­sul ki­ra­cı­sı­na  zekât ni­ye­tiy­le yar­dım ya­pa­rak ki­ra­yı öde­me­si­ni sağ­la­ya­bi­lir.