Fikih - 58. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
III- ZEKÂTA TÂBÎ OLAN MAL TÜRLERİ
Beş çeşit maldan zekât vermek farzdır. Altın, gümüş ve paralar, maden ve defineler, ticaret malları, zirai ürünler, hayvanlar. Aşağıda bunları sırasıyla inceleyeceğiz.
A- Altın, Gümüş ve Paraların Zekâtı:
1) Altın ve Gümüşte Nisap:
Altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı ise iki yüz dirhemdir. Borcundan ve asli ihtiyaçlarından fazla olarak yirmi miskal altına veya iki yüz dirhem gümüşe yahut bunların karşılığı kadar para ya da ticaret malına sahip olan kimse, üzerinden bir yıl da geçmişse zekâtla yükümlü olur. Altın, gümüş ve parada zekât nisbeti kırkta bir, yani yüzde iki buçuktur. Buna göre, yirmi miskal altında yarım miskal, iki yüz dirhem gümüşte ise beş dirhem zekât gerekir. Miskalin sikkeli altın para şekline dinar denir.
Bir miskal, yirmi kırat olup yüz arpa ağırlığında, bir dirhem ise dört kırat olup yirmi arpa ağırlığındadır. Bir kırat= beş arpa= 0,2 gr. dır.
Zekâtta esas olan ölçü şer’i dirhemdir. Günümüz ölçü birimine göre, 1 şer’i dirhem= 2,8 gramdır. 200 dirhem x 2,8= 560 gram olur.
1 miskal= 20 kırat olup, 20 kırat x 0,2= 4 grama denk olur. Buna göre, 20 miskal x 4=80 gram, altının nisabı olur. Bu ölçüye göre, ağırlık bakımından yedi miskal altın, on dirhem gümüşe denk olur. Altın ve gümüş arasındaki bu denklik, piyasada tedavülde bulunan ve standard olmayan, dinar ve dirhemleri bir esasa bağlamak amacıyla Hz. Ömer’in halifeliği sırasında belirlenmiştir.53
Şer’i ölçüye göre altının nisabı 80 gram, gümüşün nisabı ise 560 gramdır. Ancak dirhem ağırlığı ülkelerin örfüne göre bazı değişiklikler gösterdiği için, İslâm âlimleri zekâtın, ülkelerin örfî dirhemleri üzerinden verilebileceğine hükmetmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında 20 miskal altın 96 grama; 200 dirhem gümüş de 640 grama denk kabul edilmiştir. Bu örfî ölçüye göre, altında zekâtın nisabı 96 gram, gümüşte ise 640 gram olur.
Altın ve gümüşün nisap miktarları hadis-i şeriflerle sabittir.
Hz. Ali (r.a)’nin naklettiği bir hadiste Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Altında yirmi dinara kadar bir şey yoktur. Senin yirmi dinarın bulunduğu ve üzerinden bir yıl geçtiği vakit, ondan yarım dinar zekât vermen gerekir”54 Hz. Ömer’in rivayet ettiği başka bir hadiste, Allah elçisi: “Yirmi miskalden az altında zekât yoktur”55 buyurmuştur. Abdullah b. Ömer ve Hz. Aişe, Rasûlullah (s.a.s)’in altınla ilgili zekât uygulaması hakkında şöyle demişlerdir: “Hz. Peygamber her yirmi dinarda yarım dinar ve kırk dinarda da bir dinar alıyordu.”56
Gümüşün nisap miktarıyla ilgili olarak Ebu Saîd el-Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: “Beş ukiyye’den az gümüşte, beş zevd’den az devede ve beş vesk’ten az hububatta zekât yoktur”.57 Beş ukiyye’nin iki yüz dirheme denk olduğu Hz. Ali’nin rivayet ettiği şu hadisle sabittir. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “At ile kölenin zekâtını affettim. Siz her kırk dirhemde bir dirhem zekât verin. 199 dirhemde zekât yoktur. Fakat gümüş 200 dirheme ulaştığında, bundan beş dirhem zekât vermek gerekir.”58
İbn Ömer ve Hz. Ali şöyle demişlerdir: “Sahabeden gümüşün nisabının 200 dirhem olduğuna karşı çıkan olmamıştır.”59
Ebu Hanîfe’ye göre, altın ve gümüş nisap miktarını aşarsa, yirmi miskalden fazla altın, dört miskale ve iki yüz dirhem gümüşten fazla olan miktar kırk dirheme ulaşmadıkça bu fazla için ayrıca zekât lazım gelmez. Ancak bu fazla ile birlikte başka bir ticaret malı bulunursa, bunlar birbirine eklenerek hesaplanır. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gümüşün zekâtını kırk dirhemde bir dirhem olarak ödeyin.”60 Fakat altın ile gümüşten nisabın üstündeki miktar kıymet olarak dört miskale veya kırk dirheme eşit olursa, bu fazlalıktan da zekât gerekir.
Ebu Yûsuf, İmam Muhammed ve Hanefîler dışındaki çoğunluk fakihlere göre ise, iki yüz dirhemden fazla gümüşün veya yirmi miskali aşan altının zekâtı yüzde hesabı ile verilir. Bu fazlalık az da olsa yüzde iki buçuk zekât gerekir. Delil şu hadis-i şeriftir: “Her kırk dirhemde bir dirhem zekât verin. İki yüze tamamlanıncaya kadar size birşey vermek gerekmez. Miktar iki yüz dirhem olunca beş dirhem zekât vermek gerekir. Fazlası artık bu hesaba göre zekâta tabidir.”61
Mesela; bir kimsenin iki yüz otuz dokuz dirhem gümüşü bulunsa, Ebu Hanîfe’ye göre, yalnız iki yüz dirhem için beş dirhem zekât verilir. Geri kalan otuz dokuz dirhem için zekât gerekmez. Bu küsurlar kırka ulaşmadıkça zekâttan muaftır. Diğer imamlara göre ise, nisap miktarını aşınca bütünü üzerinden kırkta bir zekât uygulanır. Yine bir kimsenin yalnız iki yüz yetmiş dirhem gümüşü bulunsa, Ebu Hanîfe’ye göre iki yüz kırk dirhem için altı dirhem zekât vermesi gerekir. Geri kalan otuz dirhem zekâttan muaftır. Diğer imamlara göre bunun için de zekât gerekir.
Altın cinsinde de nisaptan sonraki dörder dinarlık fazlalıklar için bu prensip uygulanır.62
Altın ile gümüşün nisap miktarına ulaşıp ulaşmadığını belirlemek için kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda görüş birliği vardır.
Buna göre, altından yapılmış bir vazonun ağırlığı nisaptan az, mesela, on sekiz miskal olduğu halde kıymeti, kendisinde bulunan sanat değeri dolayısıyla yirmi beş miskal altına denk bulunsa ittifakla zekâta tabi olmaz. Ancak bununla birlikte zekâta tabi başka bir mal bulunup da toplamının nisaba ulaşması durumu müstesnadır.
Kendilerine riba cereyan etmeyen, yani ölçü veya tartı ile alınıp satılmayan kıyemî mallardan zekât verilmesinde kıymetlerine bakılır, vezin veya sayılarına bakılmaz. Buna göre, orta büyüklükte iki koyun zekât yükümlülüğü bulunan kimse, bunların kıymetlerini para olarak verebileceği gibi, bu ikisinin kıymetine denk iyi bir koyun da vererek zekâtını ödeyebilir. Çünkü koyunlar kıyemî olup, bunlardan birinin yerine başkasını vermekte riba söz konusu olmaz.
Fakat riba cereyan eden mislî (standard) malların kendi cinsinden verilecek zekâtında miktarlara uyulması gerekir. Mesela; zekât olarak verilmesi gereken beş kile adi buğday yerine dört kile kaliteli buğday verilemez. Yine iki miskal altın yerine, san’at değerinden dolayı buna denk olan bir miskal altın verilemez. Çünkü bu durumlarda faiz söz konusu olur. Bu görüş Ebu Hanîfe, Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e aittir. İmam Züfer’e göre ise verilebilir. Çünkü kıymetleri eşittir. Faiz ise Allah ile kulu arasında bulunamaz.
2) Zinet Eşyasının Zekâtı:
Altın veya gümüşten yapılmış zînet takımları, tablo, kap, kaşık, çatal ve benzerleri için nisap miktarına ulaşınca zekât gerekir. Çünkü altın ile gümüş büyüyen mallar olup, bunlar yaratılış olarak ticaret için hazırlanmıştır. Ayrıca bunların özünde satış bedeli olma (semen) niteliği vardır. Bu yüzden ister külçe, ister döküm, isterse insanlar için süs eşyası olarak elde bulunsun, sahibi bunların zekâtını vermekle yükümlü bulunur.
Zînet altınlara zekâtın farz oluşu şu hadise dayanır: Amr b. Şuayb babası yolu ile dedesinden şöyle bir rivâyet nakletmiştir: “Yemen’li bir kadın kızı ile birlikte Hz. Peygamber’in yanına geldi; kızının elinde iki tane altın bilezik vardı. Hz. Peygamber kadına: “Bunların zekâtını veriyor musun?” diye sordu. Kadın: “Hayır” dedi. Hz. Peygamber: “Kıyamet gününde Yüce Allah’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?” buyurdu. Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının kolundan çıkarıp Allah elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi: “Bilezikler Allah ve Rasulü’ne aittir.”63
Ancak altın ve gümüşten olmayan zînet takımlarından yakut, inci, zümrüt, elmas gibi huliyyattan dolayı zekât lazım gelmez. Çünkü bunlar “nâmî (üreyici)” değildir. Şu kadar var ki, bunlar aslî ihtiyaçların dışında olup, en az nisap miktarına ulaşınca sahipleri zengin sayılır. zekât ile yükümlü olmazlarsa da fıtır sadakası ve kurban ile yükümlü olurlar. Kendilerinin zekât almaları caiz olmaz.
Hanefîler dışındaki mezhep imamlarına göre de genel olarak altın ve gümüş dışındaki madenlerden yapılmış zînet eşyasına zekât gerekmez.64
Altın ve gümüş zînetlere gelince; Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre bunların hükmü şöyledir:
Mâlikîlere göre kullanılmakta olan mübah zînetlere zekât gerekmez. Çünkü Abdullah b. Ömer’in kızlarına ve cariyelerine taktığı zînet eşyasından zekât vermediği rivayet edilmiştir.65 Diğer yandan ticaret veya ihtiyaç zamanı için elde tutulan zînet eşyasına ise zekât gerekir. Burada kıymet değil ağırlık esas alınır.
Şâfiîlere göre, sahibinin yanında bir yıl kalmış mübah olan halhal, bilezik, zincir, küpe ve benzeri zînetler için zekât vermek gerekmez. Ancak erkeğe zînet yasak olduğu için, erkeğe ait bu tür zînetlerle, kadının aşırı zînet eşyasına zekât gerekir.66
Hanbelîlere göre kullanılan altın ve gümüş zînet eşyasının zekâtı yoktur. Eğer kullanılmıyorsa, tartısı nisaba ulaşınca zekât gerekir. Diğer yandan haram zînet eşyasına zekât gerektiği gibi, tartısı nisaba ulaşan altın ve gümüş kaplara da zekât gerekir.67
Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf’a göre, altın ve gümüşten yapılan zînet eşyasına veya ibrik, tablo, kaşık, çatal gibi ev eşyasına nisap miktarına ulaşınca kendi cinslerinden zekât verilecekse sanat değerlerine bakılmaksızın tartıları esas alınır. İmam Züfer’e göre kıymetlerine, İmam Muhammed’e göre ise fakirin lehine olana itibar edilir.
Fakat bu zekât kendi cinslerinden olmayan bir mal ile ödenecekse bu takdirde tartılarına değil, kıymetlerine göre işlem yapılır.
Mesela; yirmi miskal ağırlığında olan bir altın bilezik, kendisindeki sanat değeri bakımından yirmi beş miskal kıymetinde bulunsa, eğer zekâtı başka cinsten verilecekse, mesela gümüş, para veya buğdaydan verilecekse, ağırlğı olan yirmi miskale göre değil, kıymeti olan yirmi beş miskale göre vermek gerekir. Fakat kendi cinsi olan altından verilecekse Ebu Hanife ve Ebu Yûsuf’a göre yirmi miskal altına göre verilmesi yeterlidir. İmam Muhammed ve İmam Züfer’e göre ise kıymeti dikkate alınarak beş miskalin zekâtını da ayrıca vermek gerekir.
3) Nisap Tamamlama:
Altın, gümüş, para ve ticaret malları nisap tamamlamada biri diğerine eklenir. Buna göre, bir kimsenin bir miktar altın ile gümüşü, bir miktar da ticaret malı bulunup da, bunların toplamının kıymeti bir nisap miktarına, mesela 80 gram altına denk bulunsa, kırkta bir nisbetinde zekât gerekir.
Ebu Hanîfe’ye göre, nisapların birbirini tamamlaması kıymet, Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise cüz bakımından olur.
Buna göre, bir kimsenin mesela; yüz dirhem gümüş ile yüz dirhem gümüş kıymetinde on miskal altını bulunsa, bunun için ittifakla beş dirhem miktarı zekât gerekir. Fakat yüz dirhem gümüşle, yüz dirhem gümüş kıymetinde beş miskal altını veya elli dirhem gümüş ile yüz elli dirhem gümüş kıymetinde on miskal altını bulunsa Ebu Hanîfe’ye göre beş dirhem miktarı zekât gerekirse de, Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, cüz bakımından nisaplar tamamlanmadığı için zekât gerekmez. Diğer yandan yüz elli dirhem gümüş ile elli dirhem kıymetinde beş miskal altın bulunsa yine ittifakla beş dirhem zekât gerekir. Çünkü kıymetleri tam gümüş nisabına denktir. Ayrıca birinin nisabı dörtte üç, diğerinin nisabı da dörtte bir nisbetinde bulunmakla, tamamı bir nisaba denk olmuş olur.
İmam Şâfiî’ye göre altın ile gümüş nisap tamamlamak için birbirine eklenemez. Çünkü cinsleri farklıdır. Belki her birinde ayrıca nisabın tam olması aranır.
4) Ayarı Düşük Altın ve Gümüşün zekâtı:
Değeri daha düşük madenle karışık bulunan altın veya gümüşe “mağşûş” denir. Altının gümüşle veya gümüşün bakırla karıştırılması gibi.
Altın ve gümüş başka bir madenle karışık bulununca, altını çoksa altın, gümüşü çoksa gümüş hükmünde olur. Eğer karışık maden yarıdan fazla ise altın veya gümüş kısmı nisap miktarına ulaşırsa veya ulaşmadığı takdirde başka parası yahut ticaret malı bulunursa, ona göre zekâtı hesap edilerek verilir. Bunlar ticaret mallarından ise diğer maden kısmı da ayrıca dikkate alınır. Bunların altın veya gümüş kısmı nisap miktarına ulaşmazsa tamamı ticaret malı hükmünde olur.
Altın ile gümüş rayiç para niteliğinde olmamak üzere karışık bir halde bulunursa bakılır. Eğer altın kendi başına nisap miktarında ise veya ikisi bir nisap miktarında olup altın gümüşe tartı veya kıymetçe galip veya eşit ise hepsi altın sayılır, ona göre zekât gerekir. Fakat altın nisap miktarında olmayıp kendisine gümüş galip ise hepsi de gümüş sayılır.
Mesela; altın ve gümüş karışımı bir tabloda altın yirmi miskal, gümüş iki veya üç yüz dirhem olsa hepsi altın sayılır. Yine altın on miskal olduğu halde, iki üç yüz dirhem olan gümüş kısmından kıymetli bulunsa yine hepsi altın sayılır. Fakat altın yine on miskal olduğu halde gümüş kısmı yüz, iki veya üç yüz dirdem kadar olup kıymetçe on miskal altından yüksek bulunsa hepsi gümüş sayılır.
Rayiç olan mağşûş paraların altınları veya gümüşleri, karışık maddelere galip veya eşit olursa altın veya gümüş gibi zekâta tabi olurlar. Mağlub olursa ticaret malları hükmünde olup yıl sonundaki kıymetlerine göre zekâtları verilir. Bunlarda ticaret niyeti aranmaz. Çünkü nakit para yerindedir.
Altın ile gümüş karışımı rayiç para, akça veya ticaret malı kabilinden olmayınca tartıları esas alınır, bunlar nisap miktarına ulaşırsa veya ulaşmadığı halde zekâta tabi başka bir mal ile birlikte bulunursa ona göre zekâtları hesaplanır.
5) Kâğıt Paraların Zekâtı:
Kâğıt paralarla madenî paralar, altın ve gümüş paralar yerine mal mübadelelerinde kullanılan paralardır. Bu paralar, tedavüldeki paralara karşılık merkez bankasında stok edilen veya stok edilmesi gereken külçe altınlar karşılığında çıkarılan banka havalesi niteliğindedir. Kâğıt paranın çıkışı ve yayılması 17. yüzyılda Avrupa’da altın karşılığı temsilî para şeklinde olmuştur. Altın paranın basılması, taşınması ve korunmasındaki güçlüklere karşılık kâğıt para çok düşük maliyetle büyük miktarda satın alma gücü kazandıran kolay taşınıp, korunabilen bir para türüdür.
Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında da bir altın lira (7,2 gram) yüz kuruş itibar edilerek 19. yüzyıl ortalarında “kâime-i mu’tebere-i Osmaniyye” adıyla ilk kağıt para basılmıştır.68
Kısaca bu kağıt paraların, altın ve gümüş gibi bunların yerine ve bunları temsil etmek üzere mal mübadelesin'de satış bedeli olarak kullanılması örf haline gelmiştir. Ancak 20. yüzyıl ortalarından sonra kağıt paranın altına olan bağlılığı giderek azalmış, bazı ülkeler merkez bankalarındaki karşılık olan altınları gereksiz stok sayarak serbest bırakmış, böylece kağıt paranın satın alma gücünü devletin ekonomik gücünden aldığı esası kabul edilmiştir.
Ancak kağıt paraların istenildiği an altın ve gümüşe çevrilmesi mümkündür. Bu yüzden de bunlar itibari olarak karşılığı bulunan para sayılırlar. Bunlar eşyanın günümüzdeki karşılığı olan satış bedeli (semen) olmuşlardır. Bunun için nisap miktarına ulaşınca kağıt paralara da altın ve gümüşte olduğu gibi kırkta bir oranında zekât farz olur. Fakihlerin çoğunluğunun görüşü budur.
Kağıt paranın nisabını belirlemede, ticaret eşyasında olduğu gibi fakirin maslahatına uygun olan gümüş nisabının esas alınması bir çok fakih tarafından öne sürülmüşse de, bu konuda altın nisabının, esas alınması daha uygundur. Çünkü altın bugünkü para işlemlerine esastır. Hz. Peygamber zamanında miskal Mekkelilerin paralarının esası idi. Her ülkedeki kuyumcular altının fiyatını kendi bölgesel paraları ile belirlemektedirler. Bu duruma göre, asli ihtiyaçları ve borcu dışında 80 gram altın karşılığından fazla kağıt paraya sahip olan kimse üzerinden bir yıl da geçmiş olunca kırkta bir zekâtla yükümlü olur.69
Diğer yandan kâğıt para sisteminin altın yerine temsili para döneminde olduğu gibi daha açık standart bir karşılığa bağlanması ve bu karşılıkla ilgili hükümlerin temsili parayı da kapsamına alması esas olmalıdır. Çünkü kendi maliyeti çok düşük ve önemsiz olan kağıt paranın satın alma gücü temsil ettiği karşılıklara göre ortaya çıkmaktadır. Altın ve gümüş para gerçek değeri ile tedavülde bulunur. Faiz yasağı sebebiyle bu tür paralarla kendi cinslerinden olan külçe, zînet ve benzeri altın ve gümüş stokları arasında bir satın alma gücü farkı meydana gelemez. Buna göre, faiz yasağı altın veya altına endeksli parayı enflasyona karşı korur.70
Kağıt para, gerçek karşılığı olan altınla bağlantısı kesilince itibari değerle dolaşan bir para türü olmuştur. Nitekim Emeviler devrinden itibaren yaygınlaşan fels adı verilen madeni paralar itibari paralardır. Bunlar bakır, nikel, demir karışımı paralar olup, altın veya gümüşü karışımdan az olan paralar da bu niteliktedir. Bu çeşit paraların zekâtı da kendi cinslerinden veya yıl sonundaki kıymetleri üzerinden kırkta bir olarak verilir.
Satış bedeli olarak kullanılabilen ekonomik değerlerin zekât dışı tutulması yoksulları zekât nimetinden mahrum eder ve servet sahiplerinin mal varlığını bu tür kağıt ve madeni paraya çevirerek zekât gibi önemli bir ibadetin sevabından nasipsiz kalmasına yol açabilir. Bunun sonunda, zekâttan beklenen amaç gerçekleşemez.
6) Alacakların Zekâtı:
Başkalarının zimmetinde olup, nisap miktarına ulaşan nakit para türünden alacaklar, zekâta tabi olup olmama bakımından üçe ayrılır.
a) Kuvvetli alacak: Borç olarak verilen paralar, veresiye satılan ticaret mallarının bedeli olan alacaklar, borçlu borcunu kabul ediyorsa veya borç sağlam belgelerle ispat edilebilecek durumda ise kuvvetli alacaklardır. Bunlar tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtları verilir.
Kuvvetli olan ve üzerinden bir yıl geçmiş bulunan bir alacaktan nisabın en az beşte bir miktarı tahsil edilirse, bu miktarın zekâtı hemen verilir. Bundan az tahsil edilirse, sahibinin zekâta tabi başka bir malı bulunmadığı takdirde zekâtını hemen vermesi gerekmez.
Diğer yandan İmam Muhammed’e göre böyle bir alacak, borçlu tarafından inkâr edilmekte ise, alacaklının ispat edici belgeleri bulunsa bile, tahsil edildiği zaman geçmiş yıllara ait zekâtı lazım gelmez. Sağlam görülen görüş de budur. Çünkü her belge hakim tarafından geçerli sayılmaz ve herkes dava açma imkânını bulamayabilir.
b) Orta derecede alacaklar: Ticaret mallarının veya yılın yarıdan fazlasında merada otlayan hayvanların satışından doğan alacaklar niteliğinde olmayıp, kira alacağı veya adi bir elbisenin satışından doğan alacaklar orta alacaklardır. Bu gibi borçlarda yıllanma süresi kiracının veya müşterinin zimmetinde borç meydana geldiği tarihten itibaren başlar ve geçecek yıllar için zekât vermek gerekir. Ancak tam nisap miktarı kadar tahsil edilmedikçe, sahibinin zekâta tabi başka malı bulunmadığı taktirde, zekâtını hemen vermesi gerekmez.
Ebu Hanîfe’den daha sağlam görülen bir rivayete göre, bu tür alacakların geçmiş yıllara ait zekâtları lazım gelmez. Belki nisap miktarı kabzedilip bir yıl geçince veya zekâta tabi başka mal varsa, yıl geçmesi beklenmeksizin buna eklenerek zekâtı verilir.
c) Zayıf alacaklar: Bir şeyin karşılığı olmaksızın başkasının üzerinde olan alacaktır. Mehir, miras, vasiyyet, anlaşmalı boşanmada kadından alınacak muhâlea bedeli ve diyet alacağı gibi alacaklar bu niteliktedir. Çünkü mehir, bir mal mübadelesinden doğmuş bir borç değildir. Boşanma bedelinin de bir mal olarak karşılığı yoktur. Vasiyet borcu diyet ve sulh bedelleri ile miras malları da, bir malın karşılığı olan alacaklar değildir. Bu gibi alacaklardan nisap miktarı elde edilip üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât vermek gerekmez.
Alacakların bu şekilde sınıflandırılması Ebu Hanîfe’ye göredir.
Sonuç olarak; bu alacakların her birinden zekât vermek farzdır. Ancak ödeme teslim alma sırasında farz olur. Kuvvetli alacaklarda nisabın beşte biri alınınca, orta ve zayıf alacaklarda ise nisabın tamamı kadar alınınca zekât vermek gerekir. Diğer yandan bir bedel karşılığı olmayan zayıf alacaklar yeni bir kazanç elde etme niteliği taşıdığı için bunların üzerinden bir yıl süre geçmesi gerekir. Zekâta tabi başka bir mal bulunması halinde ise bunlar birbirine eklenerek zekâtı verilir.
Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, diyet dışındaki tüm alacaklar eşit olup kuvvetli alacak niteliğindedir. Üzerinden bir yıl geçsin veya geçmesin tahsil edilen alacağın zekâtı verilir. Çünkü borçlunun yanında iken geçen süre alacaklının yanında geçmiş gibidir.71
Şâfiîlere göre, altın, gümüş veya ticaret malının karşılığı olan alacaklar için, elde etmeye güç yetince geçmiş yılların zekâtını vermek de gerekir. Ancak alacak hayvan cinsinden veya hurma, üzüm gibi yiyecek maddeleri kabilinden olursa zekât gerekmez.72
B - Maden ve Definelerin Zekâtı:
Allah Teâlâ’nın yeryüzünü yaratırken yerin altında yarattığı bazı ekonomik değerlere “maden”, insan eliyle gömülmüş şeylere ise “define” denir. Hanefîlere göre, “rikâz” maden ve defineleri kapsamına alan bir terimdir. Madenler genellikle ateşte eriyip kalıba giren maddelerdir. Hanbelîlere göre ise, katı ve sıvı bütün maden türleri bu çeşide girer.73
Madenler üç türlüdür:
1) Katı madenler: Altın, gümüş, bakır, demir, kurşun, kalay, tunç gibi ateşte eriyen ve kalıba dökülebilen madenler bu gruba girer. Civa da buna ilave edilmiştir. Bunların zekâtı nisap miktarına ulaşınca beşte birdir.
2) Katı maddeler: Bunlar ateşte erimeyen ve şekil almayan, kireç, alçı taşı, elmas, yakut, fruze, tuz gibi madenlerdir. Bu gibi madenlerden üretici zekâtı alınmaz. Bunların tamamı sahibine, sahibi yoksa bulana aittir.
3) Sıvı maddeler: Su, zift, katran, petrol gibi katı olmayan maddelerdir. Bunlardan da üretici zekâtı gerekmez. Bunlar tam olarak arazi sahibine aittir. Üretimden sonra ticaret malı olarak zekâta tabi olurlar.
Bu duruma göre, beşte bir zekât verilmesi yalnız ateşte eriyip kalıba dökülebilen maden türü olan birinci çeşit için gereklidir.
Bu çeşit madenler ister öşür, ister haraç topraklarında bulunsun beşte bir zekât alınır ve ganimetlerin harcanacağı yere sarfedilir. Bunun delili Kitap, Sünnet ve Kıyas’tır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz malların beşte biri, şüphesiz Allah’ın, Peygamber’in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye kadirdir.”74 Hanefîlere göre madenler ganimet hükmündedir. Çünkü bunlar daha önce ehl-i küfrün elinde bulunan topraklardan çıkarılmaktadır. Ancak müslümanlar bu toprakları daha sonra savaşarak elde etmişlerdir.
Sünnetten delil, Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “Rikâzda beşte bir zekât vermek gerekir.”75 Rikâz, ister Allah tarafından, ister kullar tarafından olsun, toprak altına yerleştirilen madenler ve kıymetli şeyler demektir.
Diğer yandan madenler, İslâm’dan önceki döneme ait olan definelere kıyas edilmiştir. Bir topraktan çıkarılan, bu toprak müslümanların eline geçmezden önceki döneme ait olan define, ganimet hükmünde olup, bundan beşte bir zekât alınır. Buna kıyasla aynı hükümde sayılan madenlerden de beşte bir alınması gerekir.76
Mâlikîlere göre, madenlerin mülkiyeti İslâm devletine aittir. Madenlerde, elde edilen miktar nisap miktarına ulaşınca kırkta bir zekât gerekir. Ancak altın ve gümüş dışındaki madenler ticaret amacıyla çıkarılırsa zekâta tabi olur. Hanefîlerle Mâlikîler arasında madenlerin zekât miktarı üzerindeki bu görüş ayrılığı “rikâz” teriminin farklı anlaşılmasından doğmuştur. Mâlikîlere göre, rikâz madenleri içine almaz. Bu yüzden madenlerde sadece altın ve gümüşün zekâtı olan 1/40 zekât vermek gerekir ve bu zekâtın verileceği yerlere harcanır.77
Beşte birden artanın hükmü: Hanefîlere göre, bulunan madenlerle definelerden beşte bir zekât verildikten sonra artan kısım eğer maden ve defineler birinin mülkünde bulunmuşsa, mülk sahibine aittir. Eğer hiç bir kimsenin mülkiyeti altında değilse, artan kısım bulana aittir.
Bu duruma göre, devletin mülkiyeti altında bulunan mîrî arazilerde bulunacak madenlerin tam olarak devlete ait olması gerekir.
Ebu Hanîfe’den başka bir rivayete göre, öşür ve harac arazisi gibi sahipli mülklerde bulunan madenler mâliklerine aittir, bunlardan beşte bir alınmaz.
Defineler de üçe ayrılır:
1) İslâmî devre ait defineler: Üzerinde İslâmî döneme ait olduğunu gösteren besmele, kelime-i tevhid, halife mührü ve benzeri işaretler taşıyan gömülmüş altın, gümüş paralar, zînet eşyası gibi şeyler bu gruba girer. Bunlar lukata (kayıp eşya) hükmündedir. Bunları bulanlar yoksulsa kendisine, zenginse başka yoksullara sarfederler veya İslâm devletine teslim ederler.
2) İslâm öncesi devre ait defineler: Bu, üzerinde haç ve put resmi gibi İslâm öncesine ait bir alâmet bulunan gömülmüş sikke ve benzerleridir. Bunların beşte biri devlete verilir, geri kalanı arazi sahibine, sahibi yok ise bulana ait olur. Dağ ve sahra gibi sahipsiz yerlerde bulunan bu gibi definelerin de beşte biri devlete, geri kalanı bulan kimseye ait olur. Bulan zimmî olsa da hüküm değişmez.
3) Hangi devre ait olduğu şüpheli bulunan defineler: Üzerinde ne İslâmî devre, ne de İslâm’dan önceki devre ait olduğunu gösteren bir alamet bulunmayan gömülmüş define bir görüşe göre İslâm öncesi devre, başka bir görüşe göre İslâmî devre ait kabul edilerek işlem yapılır.
Bir evde bulunan define ev sahibine ait bulunur. Ebu Hanîfe’ye göre bundan beşte bir zekât vermek gerekmez. Çünkü bu, toprak altında bir araya getirilmiş toprak parçaları gibidir. Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise böyle bir defineden beşte bir zekât vermek gerekir. Çünkü, “Rikâzdan beşte bir zekât vermek gerekir” hadisi mutlaktır. Evde veya ev dışında bulunan defineler arasında bir ayırım yapılmamıştır.
Denizlerden çıkarılan inci, amber, sikkeli paralar ve balıklardan Ebu Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre zekât olarak bir şey gerekmez. Ebu Yûsuf’a göre ise denizden çıkarılan nakit altın ve gümüşten, inci ile amberden beşte bir nisbetinde pay alınır.78
Diğer yandan madenler konusunda şu noktaya da açıklık getirmek uygun olur. Günümüzde, ekonomik hayatta büyük bir önem kazanan, petrolün, veya ateşte erimeyen elmas, firuze, mermer gibi madenlerin zekât dışı kalmış olması dikkati çekebilir Temelde ticari ve ekonomik değeri olan şeylerin kullananın veya tüketicinin eline ulaşıncaya kadar zekât dışı kalması sözkonusu olmaz. Petrol üreticisi, elmas veya yakut madencisi sadece beşte bir olan işletme ve üretim vergisinden muaf tutulmuştur. Ürettiği petrolü veya çıkardığı madenleri ham veya işlenmiş olarak piyasaya sürünce bunlar ticaret malı sayılır ve nisap miktarını aştığı zaman, diğer şartlar da bulununca kırkta bir zekâta tabi olur. Depolanıp satışı gecikirse her yıl için kırkta bir zekât borcu yenilenir. Buna göre, bunun işletmeciye veya üreticiye bir defaya mahsus olarak tanınan bir muafiyet olduğu söylenebilir.
İmam Şâfiî’ye göre altın ve gümüşten başka madenlerden zekât vermek gerekmez. Altın ve gümüşte kırkta bir zekât verilir. Çünkü altın ve gümüşün zekâtı ile ilgili hadisler umum ifade eder. Ayrıca madenin zekâtında bir yıl geçme şartı yoktur. Çünkü bir yıl geçme şartı mallarda büyümenin gerçekleşmesi için konulmuştur.79
C - Ticaret Mallarının Zekâtı:
Ticaret eşyası arapça “urûz” terimi ile ifade edilir. Bunun tekili olan “araz” dünya malı demektir. “Arz” şeklindeki okunuşuyla ise, altın ve gümüş para dışındaki mallar, ev eşyası, akarlar, hayvan türleri, tarım ürünleri, elbiseler ve benzeri menkul ve gayri menkullerden ticaret için hazırlanan mallar kastedilir. Sahibinin satıp kâr etmek amacıyla edindiği ev, dükkân, arsa, tarla, bahçe, ve benzeri akarların hükmü de ticari eşyanın hükmü gibidir. Bu gibi akarlar da ticari eşya gibi zekâta tabidir.
Ancak sahibinin oturduğu ev, ticaret için kullanmakta olduğu iş yeri, depo, büro ile sanayi için kullandığı tesislerden zekât gerekmez.
1) Ticaret Malından Zekât Alınmasının Şartları:80
a) Ticaret malının nisap miktarına ulaşması: Yıl başında kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın miktarında bulunan ticaret mallarının zekâtı için yıl sonundaki kıymetleri esas alınır. Bu kıymetlere göre zekâtı verilir. Malın kıymeti bulunduğu beldenin piyasa rayicine göre belirlenir. Eğer bu mallar şehir dışında bir yerde ise buraya en yakın şehirdeki kıymetlerine itibar edilir.
Zekât nisabını tamamlamak için ticaret mallarının kıymeti altın, gümüş veya paraya ilave edilir. Kısaca bunları birleştirerek toplam üzerinden hesap yapılır.
b) Ticari malın üzerinden bir yıl geçmesi: Ticaret malına sahip olunduğu tarihten itibaren malların kıymetleri üzerinden bir yıl geçmiş olması şarttır. Malın kendisi üzerinden yıl geçmesi şart değildir. Hanefî ve Mâlikîlere göre bu konuda geçerli olan yılın başı ile sonu olup, ortası değildir. Bir kimse yılın başında nisap miktarı mala sahip olup yıl içinde bu mal azalır, sonra yıl sonunda yeniden nisap miktarına ulaşırsa bu maldan zekât vermek gerekir. Yılbaşında veya yıl sonunda nisaptan eksik olan maldan ise zekât vermek gerekmez.
Şâfiîlere göre, ticaret malının yıl sonunda nisap miktarına ulaşması esastır. Çünkü yıl sonu zekâtın farz olma vaktidir. Buna göre, bir kimsenin yılbaşında on miskal altını bulunsa, bunun beş miskali ile bir ticaret malı satın alsa, yıl sonunda bu malın kıymeti on beş miskale ulaşsa, elindeki beş miskalle birlikte toplam yirmi miskal altın karşılığına sahip olduğu için zekâtla yükümlü olur. Hanbelîlere göre ise ticaret malının yıl boyunca nisap miktarının altına düşmemesi gerekir. Ancak yarım gün gibi kısa süreli eksilmeler zarar vermez.
c) Satın alma sırasında ticarete niyet etmek: Ticaret malları satın alınırken bunlarla ticaret yapmaya niyet etmek gerekir. Eğer bu mallara sahip olduktan sonra niyet edilirse, niyetin ticaret işine yakın olması gereklidir. Satışa arzetmek, satış için ilan vermek veya satış için başkasına yetki vermek gibi bir fiil olmadıkça mücerret bir niyetle bir mal, ticaret malına dönüşmüş olmaz.
Diğer yandan kendisiyle ticaret yapılan malın ticarete niyet etmeye elverişli bir mal olması gerekir. Mesela, bir kimse haraç veya öşür arazisini ticaret amacıyla satın alsa, bunu satıncaya kadar ekip biçse, zekât değil, haraç veya öşür vermesi gerekir.
İmam Muhammed’e göre miras, bağış veya vasiyet gibi bir yolla intikal eden bir mal için ticarete niyet edilse, mücerret bu niyetle mal ticaret için olmuş olmaz. Ebu Yûsuf’a göre ise, kişi kabulüne bağlı olan bu gibi malları ticaret yapmak niyetiyle kabul etse, o mal ticaret malı sayılır.
Başlangıçta ticaret niyetiyle satın alınmamış olan bir mal, mesela, bir arsa, bir takım eşya, halı veya bir miktar zahire ileride satılmak üzere saklansa, bu bir ticaret malı sayılmaz. Bu yüzden bunun bir yıl geçmekle zekâtı lazım gelmez. Bir kimse şehir kenarındaki bir gayri menkulünü zirai ürünler yetiştirmek veya depo vb. için kullanılmak üzere kiraya vermekte ise, bu yer geliri üzerinden zekâta tabi olur. Fakat burası belediye imar alanına girip, parsellendikten sonra satışa arzedildiği tarihden itibaren ticaret malına dönüşür ve değeri üzerinden kırkta bir zekâta tabi olur.
Özet olarak, bir şeyin ticaret malı sayılıp, bundan zekâtın gerekmesi için; malın nisap miktarına ulaşması, üzerinden bir yıl geçmesi, niyetle birlikte fiilî olarak da ticarete başlanılmış olması, ayrıca malların ticaret niyetine elverişli bulunması şarttır.
2) Ticaret Mallarının Zekâtı İle İlgili Deliller:
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey İman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın helal ve temiz olanlarından Allah için harcayın”81. Bu ayet ticaret malları ve toprak ürünlerinin zekâtı ile ilgili olarak inmiştir.82
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Deveden zekât vardır, sığırdan zekât vardır, bezden83zekât vardır.”84 Semure b. Cündeb (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) ticaret için hazırladığımız mallardan zekât vermemizi bize emrederdi.”85 Ebu Amr b. Hammas’ın babasından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: “Hz. Ömer bana; ‘Malının zekâtını öde’ diye emir verdi. Ben dedim ki: ‘Benim sadece ok torbam ve derilerim vardır.” Bana: ‘Onların değerini hesapla ve zekâtlarını öde’ dedi.”86 İbn Kudame (ö.620/1223) ticaret mallarına zekât uygulaması ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu yaygın olan bir olaydır. Ashab-ı kiram’dan da kimse buna karşı çıkmadığı için icmâ meydana gelmiştir. Bu, Hz. Ömer, İbn Ömer ve İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir. Hasan, Cabir b. Zeyd, Tavus, Nehai, Sevri, Evzai, Ebu Hanîfe, Şâfiî, Mâlik ve İbnu Hanbel’in görüşü de budur.87
İmam Mâlik ve Davud ez-Zahiri’den rivayet edilen, ticaret mallarından zekât olmadığı görüşü “Atlarla kölelerin zekâtından sizi affettim”88 hadisine dayanmaktadır. Ancak bu hadisten kastedilen bu malların kendilerinden zekât verilmeyeceğidir. Ticaret amaciyle elde bulunduruldukları takdirde kıymetleri üzerinden zekât verilmesine bu hadis engel değildir. Diğer yandan Mâlikîlerin mezhep görüşüne göre, şartlar gerçekleşirse ticaret mallarına zekât gerekir.89
Ticaret malları gelişmesi ve çoğalması gaye edinilen mallardır. Nitekim zekâta tabi olan altın, gümüş, para, hayvanlar ve tarım ürünlerinde de bu özellik vardır. Ticaret mallarının temelde para olduğunda şüphe yoktur. Bunların bedeli olan nakit paraya zekât gerekirken, ticaret mallarına gerekmemesi ekonomik bir çelişki doğururdu. Diğer yandan bu durum nakit paranın ticaret malına çevrilerek sürekli zekât dışı tutulmasına ve yoksulların bundan zarar görmesine yol açardı.
3) Ticaret Malından Zekâtın Hesaplanması:
Ticaret eşyası üzerinden bir yıl geçince altın veya gümüş üzerinden fakirler için daha yararlı olan tercih edilerek nisap belirlenir. Zenginlik sınırının tespitinde, temel ihtiyaç maddeleri istisna edilerek, tercih edilen görüşe göre kişi kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin bir yıllık masraflarını ve borçlarını düşer. Geride kalan nakit para veya ticaret eşyası nisap miktarına ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçmiş olursa, bunlar birbirine eklenerek kırkta bir zekâta tabi olur.90
Ticaret malının zekatı kırktabir olarak kendi cinsinden verilebileceği gibi, malın kıymetinin kırkta biri de verilebilir. Zekât yükümlüsü bu konuda tercih hakkına sahiptir. Çünkü ticaret malı, zekâtın farz olduğu bir maldır. Altın, gümüş, hayvan veya tarım ürünlerinde zekât kendi cinslerinden verilebildiğine göre bunların zekâtını da kendi cinsinden vermek caizdir. Bu görüş Hanefîlere aittir.
Fakihlerin çoğunluğuna göre ise, ticaret mallarının zekâtını kıymet olarak vermek gerekir. Çünkü nisap kıymet üzerinden belirlenmektedir. Bu yüzden zekât malda değil, ancak kıymetinde farz olmuştur.91
Hanefîlere göre ticaret mallarının zekâtının kendi cinsinden verilebilmesi uygulamada büyük kolaylıklar getirmektedir. Özellikle fakirlerin ihtiyacı olan gıda maddeleri, giyecek, yakacak, inşaat malzemesi ve benzerlerinin kendi cinsinden zekâtını vermek yoksulların doğrudan yararlanmasını sağlar. Diğer yandan esnaf ve tüccarın büyük meblağlara ulaşan zekâtını yıl sonunda nakit olarak ayırıp ödemesi güçlük doğurur, bu durum zekâtın ya geç ödenmesine veya az verilmesine ya da hiç verilmemesine yol açabilir. Halbuki, bir gıda toptancısının, bir kumaş tüccarının veya bir konfeksiyoncunun sayım yaparak ticaret malının kırkta birini ayırarak yoksullara dağıtması ya da bunun Asr-ı saadette olduğu gibi tek elden yapılması bir İslâm ülkesinde fakirlik problemini kökten çözmeye yeterlidir. Nitekim ülkemizin zekât potansiyeli ile ilgili olarak yapılan bazı istatistiki bilimsel araştırmalar uygulandığı takdirde bu sosyal yardımlaşma kurumunun, büyük bir ekonomik güç oluşturacağı ve bu yolla yoksulların, çaresizlerin ızdırabının dindirilebileceği ortaya konulmuştur.92
Ticaretten yıl boyunca elde edilen kârlar ile hayvanlardan doğan yavrular, miras, bağış gibi ticari olmayan yollardan elde edilen mallar sermayeye eklenir. Yıl sonunda bunlar bir bütün olarak değerlendirilerek zekât hesabı yapılır. Ancak yıl dolduktan sonra meydana gelecek ilavelerin asıl mala eklenemeyeceği konusunda bir görüş ayrılığı yoktur.
D - Şirketlerin Zekâtı:
İslâmî esaslara göre kurulan ortaklıklarda her ortak kendi hissesine düşen zekâtla yükümlü olur. Ortaklar sadece ticaretin gerektirdiği işlemlerde birbirlerinin vekili sayılır. Zekât bir ibadet olup, geçerli oluşu niyete bağlıdır. Bu nedenle şirket adına zekât verilebilmesi için ortakların birbirlerine özel yetki vermeleri gerekir. Şirketlerin zekâtını sermaye ortaklığı ve kâr ortaklığı üzerinden şu şekilde açıklayabiliriz:
1) Sermaye Ortaklığı:
İki ve daha çok kimsenin sermayelerini birleştirmek suretiyle oluşturdukları ortaklık türüdür. Sermayeler eşit veya farklı miktarlarda olabilir. Kârın paylaşılma şekli serbest sözleşme ile belirlenirken, zarara katlanma kural olarak sermaye oranlarına göre olur. Bu çeşit ortaklıklar ya ticaret şirketi veya üretim yapan sanayi şirketi türünde olabilir.
Ticaret şirketinde zekât dışı tutulacak büro, dükkan, depo, servis aracı gibi sabit sermaye daha az olur. Gıda maddeleri ticareti yapan bir şirketin yıl sonu muhasebe sonuçlarına göre, borçlar düşüldükten sonra kırk milyon lira nakit parası, yirmi ton pirinci, yirmi ton toz şekeri ve yirmi ton da kuru fasulyesi bulunsa, eşit hisseli dört ortak varsa, herbirinin zekât yükümlülüğü dörtte bir üzerinden olur. Her bir ortağın şirket dışı özel bir borcu veya zekâta tabi başka bir malı yoksa bu şirketten zekât borcu; iki yüz bin lira ile, 125 kg. pirinç, 125 kg. toz şeker ve 125 kg. da kuru fasulye olur. Ortak bu gıda maddelerinin kendisini veya bedellerini verebilir.
Sanayi şirketinde ise artıcı olmayan sabit sermaye daha büyük olur. Bir fabrikanın binası, makineleri, depoları, servis araçları, lojmanları ve ticaret malı niteliğinde bulunmayan diğer gayr-i menkulleri zekât dışı kalır. Borçlar düşüldükten sonra, geride kalan nakit para, döviz, hammadde, mamul veya yarı mamul tüm ekonomik değerler yıl sonu değerleri üzerinden kırkta bir zekâta tabi olur. Şirketin tüm mal varlığı içinde zekâta tabi olan değişken değerler yüzde otuz olsa, yalnız bu kısımdan zekât gerekir. Her ortak, şirketin zekâta tabi mal varlığından kendi hissesine düşen kısmını hesaplayıp kırkta bir zekât vermekle yükümlü olur. Ancak bu ortağın şirket dışı borçları varsa, bu payını adı geçen borçlara karşılık tutabilir. Zekâta tabi başka malı varsa bunlar da şirket hissesine eklenerek zekât hesabı yapılır.
2) Hisse Senetlerinin Zekâtı:
Bir şirketteki ortaklık payını belirleyen belgeye “hisse senedi” denir. Bu senet başlangıçta şirketin gerçek mal varlığını yansıtırken, yıllar sonra, şirketin mal varlığı yüzlerce kat büyüdüğü halde hisse senetlerindeki miktarın sabit kaldığı görülmektedir. Mesela, hisse senetlerindeki toplam meblağ üç yüz milyon tutarken şirketin mal varlığı on veya on beş milyar liraya yükselebilmektedir. Hisse senedinin üzeri rakamlara göre bir kaç katı nominal değer üzerinden alıcı bulması da, bu senetlerle mal varlığı arasındaki büyük farkı kapatmaya yetmemektedir. Diğer yandan on beş-yirmi yıl önceye ait rakamlara göre kâr paylarının verilmesi yanıltıcı olmaktadır.
Dağıtılmayan kârların şirketin mal varlığına eklenmesi ve sürekli büyümenin sağlanması ortakların rızası bulununca mümkün ve caizdir. Ancak ortaklıktan amaç kâr elde etmek olduğu için ortaklardan herhangi birisi ihtiyacı olduğu için kâr dağıtımını istese onun kârını hesaplayarak vermek gerekir. Bu takdirde kâr almayan ortakların hisseleri büyümüş olur. Kısaca dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârların, ya da şirketin enflasyonlar yüzünden sürekli değeri değişen mal varlığının yeniden değerleme yoluyla kıymet biçilerek hisse senetlerine yansıtılması gerekir. Mesela; bir kimsenin on beş yıl önce yüz milyon liralık bir şirkette bir milyon lira hissesi varsa, bugün böyle bir şirketin on beş milyar liralık mal varlığı olmuşsa, bu ortağın payı 150 milyon lira kadardır. İşte böyle bir şirketin zekâta tabi mal varlığı, zekât dışı sabit sermaye unsurları düşüldükten sonra üçte bir olsa, bu ortak elli milyon liranın kırkta bir zekâtı ile yükümlü olur. Bir İslâm beldesinde her müslüman ortağın yıl sonlarında, ortağı bulunduğu şirketin zekâta tabi mal varlığı içindeki hissesinin yüzde oranını bilme hakkı vardır.
3) Tahvillerin Zekâtı:
Maktu gelirli tahvil kıymeti üzerinden, kâr-zarar tahvilleri ise yıl sonundaki ana para ve kâr toplamı üzerinden, zekâta tabi olur.
4) Kâr Ortaklığı:
Bir taraf sermayeyi, diğer taraf da emeğini ortaya koyarak emek-sermaye ortaklığı kurulabilir. Buna İslâm’da “Mudarabe” denir. Kârın paylaşılması sermaye sahibi ile işletmeci arasında serbest sözleşmeye göre olur. Zarara işletmecinin kasıt, kusur veya ihmali bulunmadıkça yalnız sermaye sahibi katlanır. İşletmecinin zarardan payı, emeğinin boşa gitmesi şeklinde ortaya çıkar. Mudarabe, İslâm bankacılığının da esasını teşkil eder.
İşte emek-sermaye ortaklığında, ortaklığın tasfiyesi beklenmeksizin yıl sonunda sermaye sahibi, sermaye ve kârdan payına düşenin, işletmeci ise yalnız kârdan payına düşenin zekâtı ile yükümlü olur.93
E - Tarım Ürünlerinin ve Meyvelerin Zekâtı:
Tarım ürünlerinden zekâtın farz olması Kitap, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Hasat günü ürünün hakkını, zekâtını verin”94 İbn Abbas (r.a) bu ayetteki “hakkahû” kelimesinden kastedilen anlamın farz olan zekât olduğunu, başka bir rivayette ise öşür veya yarı öşür (yirmide bir) olduğunu söylemiştir. Başka bir delil şu ayettir: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın helal olanından ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan verin.”95 Zekâta nafaka da denilmektedir. Şu ayet bunun delilidir: “Altın ile gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyen, harcamayan kimselere elem verici bir azabı müjdele”96
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Yağmur suyu veya kaynak suyu ile sulanan veya kendiliğinden sulu olan toprakların ürünlerinden onda bir, hayvanlar veya taşıma su ile sulanan topraklardan yirmide bir zekât vermek gerekir.”97 “Nehirler ve yağmur sularının suladığı topraklardan öşür (onda bir), develer yardımıyla sulanan topraklardan yirmide bir zekât vermek gerekir.”98
Diğer yandan İslâm âlimleri tarım ürünlerinden öşür zekâtı vermek gerektiği konusunda görüş birliği içindedir.
1) Tarım Ürünlerinden Zekât Alınmasının Şartları:
Tarım ürünlerinin zekâtında, yükümlünün akıllı olması veya erginlik çağına ulaşması şart değildir. Akıl hastası veya küçüklerin mahsulünden de zekât gerekir. Ancak yükümlünün müslüman olması şarttır.
Hanefîlere göre bu genel şatlara ek olarak zirai ürünlere zekâtın farz olması için şu şartlar öngörülmüştür:
a) Toprağın öşür toprağı olması. Harac arazisinden öşür vermek gerekmez. Çünkü bir topraktan hem harac vergisi, hem öşür veya kira bedeli bir müslümanın toprağında birleşmez.
b) Topraktan ürün çıkması. Eğer öşür toprağından bir şey çıkmazsa öşür vermek de gerekmez. Çünkü öşür, çıkan üründen farz olur. Harac toprağını ise sahibi ekip biçme imkânına sahip olduğu halde boş bırakırsa yine harac vergisi ile yükümlü olur. Çünkü bu durumda toprakta hükmen üretim yapabilme (nema) niteliği var sayılır.
c) Toprağı ekip biçmek; gelir ve ürün elde etmek, büyüme gibi amaçlar için yapılmalıdır. Bu yüzden başlangıçta ürünü bulunmayan meşe, çam, kavak, ot ve benzeri şeylerden öşür gerekmez. Belki bunlar kesilip üretimde kullanıldığı veya satıldığı zaman ticaret malı olarak diğer zekât mallarına ilave edilir.99
Toprak ürünleri, hayvanlar gibi zahiri mal türüne girer. Bu yüzden bunların öşrü, genel olarak sahabe devrinden Osmanlı İmparatorluğu uygulamasının sonlarına kadar devlet eliyle alınmıştır. Zirai ürünlerden devletçe alınacak miktar arazinin türüne göre değişiklik gösterir. Bu miktar zekât, sadaka, haraç veya kira bedeli çeşitlerinden birisine girer. Buna göre, günümüzde müslümanların ellerinde bulunan arazileri şu şeklide değerlendirebiliriz.
2) İslâm’da Arazi Statülerinin Ortaya Çıkışı:
İslâm’ın çıkışından bu yana, değişik dönemlerde araziler için çeşitli uygulamalar görülmüş ve bunlar hukuki statülerine göre isimler almıştır. Mülk, mîri, haraç, öşür, vakıf, metrûk, mevat (ölü) arazi bunlar arasındadır. Yine mirî arazinin kullanım şekillerinden olan tımar, has, zeamet Osmanlı İmparatorluğu uygulamalarındandır.
Bir belde topraklarının statüsü başlangıçta fethedilme şekline göre belirlenmiştir.
a) Kendileriyle savaş yapılan düşman İslâm’ı kabul ederse mallarını ve canlarını korumuş olurlar. Savaşsız, kendiliğinden müslüman olan toplumlar hakkında da hüküm böyledir. Hz. Peygamber (s,a,s) şöyle buyurmuştur: “Bir topluluk İslâm’a girdikleri zaman canlarını ve mallarını korumuş olurlar”. “Bir mala sahip olan kimse müslüman olduktan sonra da onun mâlikidir.”100 Bu hadis menkul ve gayr-i menkul tüm malları kapsamına alır.
Ebu Yûsuf bu tür toprakların, İslâm’a giren Medineli müslümanların toprakları gibi öşür arazisi olacağı görüşündedir.101
b) Düşman İslâm’a girmemekle birlikte toprakları sulh yoluyla fethedilmişse, anlaşma şartlarına göre toprak statüsü belirlenir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İleride siz bazı topluluklarla savaşacaksınız, savaştığınız bu kimseler bazı durumlarda mallarını kalkan yapmak suretiyle canlarını ve ailelerini koruyacaklar ve sizinle sulh anlaşması yapacaklardır. Bu takdirde onlardan, yaptığınız anlaşma hükümleri dışında bir şey istemeyiniz, almayınız. Çünkü bu sizin için helâl olmaz.”102
Bu şekilde gayri müslim sahiplerinin elinde kalacak olan araziler “Harac arazisi” olur. Hz. Peygamber Necran, Eyle, Ezriat, Hecer ve diğer yerlerin halkından anlaşma yaptığı kabileleri mülklerinde serbest bırakmış, sadece bunlarla yapılan anlaşmada kararlaştırılan cizye ve harac vergisini almakla yetinmiştir. Hz. Ömer devrinde, Necran halkı, Irak ve Suriye’ye nakledilirken, bunların her birine Necran’da sahip oldukları arazi ve meskenlerin yerine, buradan boş araziler verilmesi ve kendilerine kolaylık gösterilmesi valilerden istenmiştir.103
c) Düşman toprakları zorla fethedilmişse, İslâm devleti bu topraklarla ilgili olarak üç çeşit yetkiye sahiptir:
aa) Topraklar eski sahiplerinin ellerinde bırakılır ve halk İslâm’a girince bunlar öşür arazisi olur. Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke arazileri için uygulaması bu şekilde olmuştur.
bb) Bu araziler ganimet sayılarak beşte biri Beytümal’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü savaşa katılan gazilere dağıtılır.104 Böylece bu topraklar onların mülkü ve öşür arazisi olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.s) zorla fethedilen Hayber topraklarına böyle bir statü vermiştir. Ancak bu topraklar bir süre “ziraat ortakçılığı” çerçevesinde eski sahiplerinin ellerinde bırakılmıştır.105
cc) Fey’ arazisi uygulaması. İslâm devleti zorla fethedilen ülke topraklarını gazilere dağıtmayıp, eski gayri müslim sahiplerinin ellerinde fey’ statüsü ile bırakabilir. Fey’; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette, yararlanma hakkının ise harac vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arazilerin topluca vakfedilmesidir.
Hz. Ömer hilafeti zamanında fethedilen Suriye ve Irak topraklarına fey’ hükümleri uygulanmıştır. Irak toprakları fethedilince gaziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer dağıtmak istemeyince uzun istişare ve müzakereler yapıldı. Hz. Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Bilal-i Habeşî ile aynı düşüncede olanlar, bu toprakların ganimet olarak kabulü ile Rasûlullah (s.a.s)’ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi gazilere dağıtılmasını istediler. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi bazı sahabîler ise bu konuda Hz. Ömer’i desteklediler.
Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek müslümanlara ne kalır? Onlar toprakların ahalisiyle birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını göreceklerdir.”
Muaz b. Cebel (r.a) aynı görüş yönünde şöyle der: “Ya Ömer! Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir kısmı müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki müslümanların da, sonra gelecek olanların da yararlanmasını sağlayacak bir statü ver.”
Hz. Ömer bu müzakerelerde Kur’an-ı Kerim’den fey’ ile ilgili şu ayetleri delil getirmiştir: “Allah’ın fethedilen diğer düşman ülkeleri ahalisinden peygamberine verdiği fey’; Allah’a, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın. Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasak etti ise ondan da sakının.”
“Özellikle o fey’, hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah’tan fazl u inayet ve hoşnutluk ararlar.”106
Yukarıdaki ayetler, ganimet taksimini genel olarak düzenleyen el-Enfal suresinin kırk birinci ayetini tahsis etmiştir. Bu duruma göre Haşr suresindeki fey’ ayetleri savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde İslâm devletinin başkanına maslahata uygun olarak tasarrufta bulunma yetkisi vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) Hayber toprakları için Enfal sûresindeki âyetle, Hz. Ömer ise Suriye, Irak ve Mısır toprakları için fey’ ayetleriyle amel etmiştir. Buna göre, fey’ ayeti yalnız savaşa katılan gazileri değil, bütün müminleri içine alır. Bu, gayri menkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonra gelenler önce gelenlere ortak olurlar. Bu ise, ancak arazileri taksim etmemekle gerçekleşir. Böyle bir statü toplu bir vakıf ve toplu bir kamulaştırma niteliğindedir. Ancak bu topraklar mirasla geçebilir, gerçek vakıf ise mirasla geçmez.107
Müslümanların ellerinde bulunan araziler, İslâm’ın ilk yıllarındaki bu toprak uygulamalarının ışığında başlıca dört kısma ayrılmıştır:
a) Öşür arazisi: Bunlar; fethedilip kendi istekleriyle müslüman olan ahalisine veya zorla fethedilip İslâm mücahidlerine mülkiyet üzere verilmiş olan topraklardır. Arap yarımadasındaki araziler bu niteliktedir. Bu toprakların mahsulünden onda bir veya yirmide bir nisbetinde “öşür” verilir.
b) Harac arazisi: Bunlar; sulh yoluyla veya zorla fethedilip eski gayri müslim sahiplerine veya başka gayri müslimlere mülk olarak verilen topraklardır. Irak köyleri ve çevresi bu niteliktedir. Bu çeşit araziden ya çıkan ürüne göre veya önceden belirlenen mikdarda “harac” adı ile vergi alınır. Bu vergi, zekât niteliğinde değildir.
c) Sırf mülk arazi: Bu, önceleri mirî araziden olup Beytülmal’e ait iken, daha sonra bir bedel karşılığında bazı kimselere satılmış olan topraklardır. Bunların ürünü de, sahipleri müslüman bulununca zekât konusunda öşür arazisi gibidir.
Ancak mülk evlerin çevresindeki mülk bahçeler, bu evlere bağlı bulunduğu için, buradan elde edilecek ürünlerden ve meyvelerden öşür gerekmez.
d) Mirî arazi: Bunlar, daha önce müslümanlar tarafından fethedilip de, kimseye mülk olarak taksim edilmeksizin İslâm toplumu için alıkonulmuş olan topraklardır. Bunların kuru mülkiyeti devlete ait olup, yararlanma hakkı köylülere tapu ile tefviz edilegelmiştir. Bunları tasarruf edenler kiracı statüsündedir. Devlete verecekleri belirli hisseler veya vergiler de “kira bedeli” niteliğindedir.
Bu çeşit arazilerin ürününden öşür veya başka adla zekât lazım gelmez. Çünkü öşür ile harac veya öşür ile bu hükümde bulunan kira bedeli bir müslümanın toprağında birleşmez. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye’de topraklar başlıca bu statüde idi.
Hanefîlere göre harac vergisine tabi olan bir toprak müslümanın eline geçse yine harac vergisi devam eder, çıkan üründen ayrıca öşür vermek gerekmez. Çünkü bir toprakta hem harac hem öşür birleşmez.108 Delil şu hadistir: İbn Mes’ud (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir müslümanın toprağında öşür ile harac toplanmaz.”109 Diğer yandan ne adaletli ve ne de zalim yöneticilerden hiç biri harac arazisi sayılan Irak topraklarından öşür almamışlardır. Bu yüzden harac ile birlikte öşür vermenin farz olduğunu söylemek icmaa aykırı düşer. Harac ve öşrün dayandığı sebep, toprağın gelir getirici olmasıdır. Bu ikisini ayni topraktan almak, bir maldan iki defa zekât almaya benzer.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, müslümanın elinde bulunan harac topraklarından çıkan ürünlerden öşür; toprağından ise harac olmak üzere ikisi bir arada uygulanabilir.
Çoğunluğun dayandığı deliller şunlardır:
a) Toprağın ürününden zekâtın farz olduğunu bildiren ayet ve hadislerin anlamı genel olup, öşür veya harac toprağına göre ayırım yapılmamıştır.
b) Öşür ile harac farklı nitelikte iki haktır. Mesela, öşürde ibadet, haracta ceza anlamı vardır. Öşür çıkan üründen alınır, harac ise zimmet borcudur. Ürün çıksa da çıkmasa da topraktan harac alınır. Öşrün sebebi ürünün çıkması, haracın sebebi ise toprağın tarıma elverişli olmasıdır. Öşür yoksullara, harac vergisi ise genel hizmetlere ve mücahitlere sarfedilir. Öşür ayet ve hadis delillerine dayanır. Haracın delili ise kamu yararı gözetilerek yapılan ictihaddır.
Öşür ile harac bu şekilde birbirinden farklı olunca bunların bir kişide toplanmasında da bir sakınca bulunmaz. Nitekim harem sınırları içinde avlanan hacı, hem avladığı hayvanın değerini verir, hem de cezai müeyyide uygulanır.110
Türkiye Topraklarında Öşür:
Gerek fakihlerin çoğunluğunun görüşünü gerekse devirler içinde arazi statülerinde meydana gelen değişiklikleri dikkate alarak Türkiye topraklarının bugünkü durumunu şu şekilde değerlendirmek mümkündür:
Anadolu ve Rumeli’de önceleri geniş yer tutan mirî arazilerin bir bölümü daha sonra bedel karşılığında satılıp tapu ile devredilmiş ve sahipsiz toprakların ihyası sonucu da geniş alanlar zilyedlikle şahısların mülkü haline gelmiştir. Böylece alma, satma, ekip biçme, kiraya verme veya mirasla intikal konularında zilyedine tam tasarruf yetkisi veren mülk arazi türü ortaya çıkmıştır. Bu çeşit araziler “sırf mülk arazi” çeşidine girer ve öşür arazisinde olduğu gibi çıkacak ürünün öşre tabi olması gerekir. Eğer öşür devlet eliyle alınmıyorsa, hayvanlarda olduğu gibi sahiplerinin bunu uygun yerlere kendilerinin vermesi gereklidir.111
3) Zekât Verilecek Zirai Ürünler:
Ebu Hanîfe’ye göre tarım ürünlerinin zekâtında nisap söz konusu değildir. Buğday, arpa, pirinç, darı, baklagiller, karpuz, hıyar, patlıcan, domates, şekerkamışı, şekerpancarı, hurma, üzüm ve benzeri öşür arazisi ürünlerinden az olsun çok olsun öşür zekâtı alınır. Dayandığı delil: “Toprağın çıkardığı ürünlerden öşür vermek gerekir.”112 Bunlar için bir yıl geçme şartı yoktur. Yılda birden fazla ürün alınan yerlerde öşür de ürüne bağlı olarak tekrar verilir.
Kısaca Ebu Hanîfe’ye göre insan eliyle yetiştirilen ve topraktan çıkan her üründen öşür gerekir. Öşürde bir çeşit vergi anlamı bulunduğu için bunu İslam devletinin zorla alma hakkı vardır. Bu yüzden ölünün terekesi olan zirai ürünlerden çocuk veya akıl hastasına ait arazilerin ürününden de öşür alınır.
Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, tarım ürünlerinin nisabı beş vesk (bir ton)’tir. Bu ürünler ancak bir tonu aştıktan sonra öşre tabi olur. Ayrıca tarım ürünlerinin bir yıl kadar dayanabilecek nitelikte olması gerekir. Bu yüzden yaş meyve ve sebze türleri için öşür gerekmez. Armut, elma, şeftali, kayısı, domates, biber, pırasa ve kereviz gibi. Çünkü bunlar dayanıksız ürünlerdir.
Bir öşür arazisi yağmur, çay veya ırmak sularıyla sulanırsa onda bir; dolap, su motoru, satın alınacak su ile bütün yıl veya yılın yarısından çok sulanırsa yirmide bir nisbetinde “öşür” adı ile zekâta tabi olur.
Tohumlar, işçilik, sulama, ilaçlama vb. masraflar üründen düşülmez. Çünkü özellikle sulamaya dayalı tarım ürünlerinde öşrün yarısı (yirmide bir) alınacağı için miktardaki bu indirim, masrafların bir bölümünü veya tamamını karşılayabilir. Mesela; sulama yapılmayan yerden elde edilen on ton buğdayın öşrü bir ton iken, sulama yapılan yerde bu miktar yarım tona inecektir. Sulamanın ürünü arttırdığı ve üstelik yarım ton da eksik öşür verildiği düşünülürse çiftçilerin sulama , gübreleme gibi verim arttırıcı tarıma teşvik edildikleri görülür.
Öşür toprağından beslenen arıların balından onda bir zekât gerekir. Harac arazisinden, mübah mer’a veya ormanlardan beslenen arıların balları ise öşre tabi olmaz. Delil şu hadistir: “Ebu Seyyâre (r.a) şöyle demiştir: Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasulü benim arılarım vardır.’ Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Onun öşrünü öde.” buyurdu.”113 Diğer yandan Allah Rasulü, Yemen halkına şöyle yazmıştır: “Bal üreticilerinden öşür alınmalıdır.”114
Şâfiî ve Mâlikîlere göre ise, baldan zekât gerekmez. Dayandıkları delil, Tirmizi’nin; balın zekâtı konusunda önemli bir rivayetin bulunmadığını söylemesi ile balın süte kıyas edilmesidir.115
Zeytin, susam, ay çiçeği tanelerinden öşür alındığı takdirde, daha sonra yağlarından yeniden öşür alınmaz. Ancak bunları üreticiden ticaret amacı ile satın alan kimse yeniden “ticaret malı” zekâtına tabi olur.
Öşür arazisi ürünlerinden alınacak belirli hisseler tamamen yetişip elde edildiği zaman alınır, bundan önce alınmaz. Hatta daha bitmemiş olan ürünlerin ve belirmemiş olan meyvelerin öşürlerini vermek caiz değildir. Fakat bunlar bittiği ve belirdiği zaman sahipleri dilerse öşürlerini verebilir. Çünkü; “Sizler için yerden çıkardıklarımızdan verin” ayeti bu anlamı da kapsamına almaktadır.116
Daha öşrü verilmemiş olan hububattan veya ağaç üzerindeki meyvelerden yenilirse, öşrünü ödemek niyetiyle yemeli ve bunu tazmin etmelidir. Mesela, Ebu Hanîfe’ye göre on kg. üzüm toplanmışsa bir kg.’nı zekât olarak tazmin etmek gerekir.
Öşür arazisi ürününün öşrü veya mirî arazinin kira bedeli vaktinde verilmeyip de daha sonra zayi olsa veya sahibi vefat etse bunu ödemek gerekir.
Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre bir ton olan nisabı tamamlamada tarım ürünlerinin farklı türleri birbirine eklenemez. Her türün ayrı ayrı nisabı doldurması gerekir.
Sahibi olmayan, vakfedilmiş öşür arazisi ürünlerinden de öşür verilir. Çünkü öşür, çıkan üründen gerekir, toprağın kendinden değil.
Kiraya verilen toprağın zekâtı Ebu Hanîfe’ye göre kiraya verene aittir. Çünkü zekât toprağın bir vergisidir. Çıkan ürün anlam bakımından kiraya veren kimsenindir. Çünkü bunun bedeli olan ücret kendisine verilmektedir.
Ebu Yûsuf, İmam Muhammed ve Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, kiraya verilen topraklarda zekât kiralayana aittir. Çünkü öşür, çıkan üründen verilir, çıkan ürün ise kiralayanındır. Emanet toprakta olduğu gibi öşrünü vermek ona ait olur. Hanefîlerde önceleri Ebu Hanîfe’nin görüşü ile fetva verilmişken, sonraki Hanefî fakihleri Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’in görüşü ile fetva vermişlerdir.117
4) Zekât Memuru ve Zekâtı Devletin Toplaması:
İslâm’da zekât memuru için “âmil” terimi kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de belirtilen, zekâtın verileceği sekiz sınıftan birisi zekât memurlarıdır.118 İslâm devletinin gelirlerini oluşturan, müslümanların ödediği zekât ile gayr-i müslimlerden alınan ganimet, fey’, cizye ve harac gibi vergilerin tarhı, tahakkuku, tahsili ve hak sahiplerine dağıtılması bir memur kitlesinin görevlendirilmesini gerektirmektedir. Nitekim Hz. Peygamber ve dört halife döneminde zekât, bu işle görevli özel memurlarca toplanmıştır.
Beytülmal’de toplanan zekâtların sekizde biri üzerinden zekât memurlarının maaşları ödenir. Ancak her memurun, topladığı, zekâtın sekizde birini almasını öngören İslâmî bir prensip de yoktur. Devlet âmile emeği karşılığında belli miktarda bir gelir tahsis ederdi. Hz. Peygamber (s.as.)’in maaş karşılığı çalışanların alacağı ücretle ilgili olarak buyurduğu şu hadis zekât memurlarını da kapsamına alır. “Her kim bizim bir işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, eşi yoksa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o, ya hilekârdır veya hırsız”.119 Burada, ücretin işçi ve memura sağlaması gereken hayat standardına işaret edilir. Buna göre, maaşından yapacağı tasarruflarla işçi ve memur makul süre içinde mesken edinebilmeli, bekarsa evlenebilmeli ve biniti yoksa bir araç satın alabilmelidir.
Zekât memurları Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer devirlerinde her çeşit zekâta tabi malların zekâtını toplarken, Hz. Osman devrinden itibaren özellikle zahiri mallar denilen zırai ürünlerle hayvanların zekâtlarını toplamakla görevlendirildiler. Ancak mal sahibinin batıni mal denilen altın, gümüş, nakit para ve ticaret mallarının zekâtını vermediği belirlenirse, yine devlet eliyle alınır. Mükellef, zekâtını başka bir öşür memuruna verdiğini veya yoksullara dağıttığını ileri sürerse yemin ettirilerek bu iddiası kabul edilir. Müslümanın sözünün kabul edildiği konularda zimmiye kolaylık olsun diye onun da sözü doğru kabul edilir.
Öşür memurunun müslümanın batıni malından alacağı miktar kırkta bir, zimmilerden yirmide bir. İslâm ülkesinde bulunan pasaportlu harbîden ise onda birdir. Bu sonuncusu bir İslâm ülkesindeki yabancı sermayeyi teşkil eder. Bunun delili, Muhammed b. Hasan’ın Ziyad b. Hadir’den rivayet ettiği şu uygulamadır: “Ömer b el-Hattab beni Aynu’t-Temr’e zekât memuru olarak gönderdi ve bana müslümanların ticaret mallarından kırkta bir, zimmilerin mallarından yirmide bir, harbîlerin mallarından ise onda bir almamı emretti.”120
Hanefîlere göre pasaportlu harbîlerden vergi almak mütekabiliyet esasına dayanır. Eğer yabancı ülkeler müslümandan vergi almazsa, müslümanlar da onlardan herhangi bir vergi almaz. Burada amaç, yabancı ülkede müslüman tüccarların haklarını korumaktır. Eğer yabancı ülkenin uyguladığı vergi miktarı bilinmiyorsa, Prensip olarak onda bir esası uygulanır. Çünkü Hz. Ömer gümrük memurlarına; “Eğer hesapta bir güçlükle karşılaşırsanız “öşür alın” talimatını vermiştir.121 Harbî bir defa verdikten sonra yıl geçmedikçe ondan tekrar öşür alınmaz. Harbîden vergi almak onun malını koruma karşılığıdır. Yıl tamamlandıktan sonra ise güven yenilenir. Çünkü harbinin bir İslâm ülkesinde kalma süresi bir yıldır. Kalma süresi uzadıkça onda bir nisbetindeki veya mütekabiliyet esasına dayanan miktardaki vergi yıllık olarak alınmaya devam edilir.
F) Hayvanların Zekâtı:
Hayvanların zekâtının farz oluşu sahih hadis-i şeriflerle sabittir. Zekâta tabi hayvanların evcil olması yanında şu altı türden olması da gerekir. Koyun, keçi, sığır, manda, deve ve at. Ebu Hanîfe’ye göre, atlara da zekât farzdır. Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise atlara zekât gerekmez. Fetvaya esas olan bu ikinci görüştür. Katır, eşek ve geyikler için de zekât gerekmez.
Hayvanlardan zekât vermenin farz olması için şu şartların bulunması gerekir:122
a) Zekâta tabi olacak hayvanların evcil olması, yabani bulunmaması gerekir. Yalnız ana evcil olursa doğacak yavru da evcil sayılır.
b) Hayvanın sayısının ileride açıklayacağımız nisap miktarlarına ulaşması gerekir.
c) Hayvanların üzerinden sahibinin mülkiyetinde olarak bir yıl geçmelidir. Eğer hayvan bir kimsenin mülkiyetinde bir yıl kalmazsa ondan zekât vermek gerekmez. Rasûlullah (s.a.s), “üzerinden bir yıl geçmedikçe, bir maldan zekât vermek gerekmez”123 buyurmuştur. Çünkü yıl tamamlanmadan genel olarak malın büyümesi ve yavrulaması tamam olmaz.
Buna göre, yıl içinde hayvanın satış, bağış vb. yollarla elden çıkması halinde, yeniden başka hayvan satın alınır veya hayvan mübadelesi yapılırsa nisabı tamamlamada sonradan alınan hayvanların üzerinden bir yıl geçmesi konusunda alındıkları tarihe itibar edilir.
d) Yılın büyük bir kısmında hayvan saime, yani kırlarda mer’a ve otlaklarda beslenmiş olmalı, evde yulaf, yem vb. ile beslenen hayvanlardan olmamalıdır. Bu hayvanlar mücerret sütleri alınmış veya üremeleri yahut semizlenmeleri için kırda otlamış olmalıdır. Bu yüzden altı aydan az süreyle kırlarda beslenen veya mücerret binilmek veya yük taşıtılmak yahut kesilip etleri alınmak üzere meralarda az çok otlatılan hayvanlar da zekâta tabi değildir. Ticaret için olan hayvanların hükmü diğer ticaret malları gibi olur. Ticaret malı olmayan hayvanlardan zekâtın farz olması için yılın yarıdan fazlasında mübah otlaklarda beslenmesi gerektiği çeşitli hadis-i şeriflerle sabittir.124
Zekâtının Verilmesi Farz Olan Hayvanlar ve Nisapları:
1) Koyunlar ile Keçilerin Zekâtı:
Sâime olan koyun ve keçi sürüsünün kırktan azına zekât düşmez. Koyun ve keçi sayısı kırk olur ve bunların üzerinden bir yıl geçerse zekât farz olur. 40’tan 120’ye kadar bir koyun, 121’den 200’e kadar iki koyun, 201’den 399’a kadar üç koyun zekât verilir. 400 koyun için de dört koyun zekât gerekir. Bundan sonra her yüz için bir koyun daha verilir. Zekât miktarının arttığı dilimlerin alt ve üst sınırı arasındaki sayı bağışlanmış olup, zekâta tabi değildir. Mesela; zekata tabi ve üzerinden bir yıl geçmiş yalnız kırk koyunu olanla, yüz yirmi koyunu olan iki mükellef de birer koyun zekât verir.
Keçi de koyun gibidir. Çünkü hadis-i şeriflerdeki “ganem” ifadesi erkek ve dişi koyun ile keçiyi içine almaktadır. Bu yüzden koyunla keçi bir cins sayılır ve nisabı tamamlamada birbirine ilave edilir. Mesela; otuz koyun ile on keçiden bir koyun zekât vermek gerekir. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Zekât için verilecek hayvan erkek de dişi de olabilir.
Koyunlar ile keçilerden hangisi daha fazla ise zekâtın ondan verilmesi sünnete daha uygundur. Sayıları eşit olursa dilediğinden verebilir. Ancak tamamı koyun veya tamamı keçi olursa, zekâtını kendi cinsinden vermek gerekir.125
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sâime olan koyunların sayısı kırka ulaştığı zaman yüz yirmiye kadar bir koyun verilir. Yüz yirmiyi aşınca, iki yüze kadar iki koyun, iki yüzü aşınca üç yüze kadar üç koyun, üç yüzü aşınca her yüz tane için bir koyun verilir.”126
Salim babasından rivayetle Hz. Peygamber’in zekât mektubunda şöyle yazdığını nakletmiştir: “Kırk koyundan yüz yirmiye kadar bir koyun, bundan fazlasına iki yüze kadar iki koyun, bundan fazlasına üç yüze kadar üç koyun, üç yüzden fazlasına her yüz sayısı için bir koyun zekât verilir. Sonra sayı dört yüze ulaşıncaya kadar bir şey vermek gerekmez. Zekâttan kaçırılmak için ayrı ayrı koyunlar birleştirilmez, toplu halde bulunan koyunlar da ayrılmazlar. Koyunları karışık halde bulunan ortaklar eşit şekilde ödeşirler. Çok yaşlı veya kusurlu hayvan zekât olarak alınmaz.”127
Bu hadiste yasaklanan birleştirme ve ayırma şöyle olur. Ortak olan üç kişinin nisap miktarına ulaşan kırk koyunu olsa, bunlar ayrı kabul edilirse üç koyun, birleştirilirse yüz yirmi koyuna bir koyun zekât gerekir. Burada her ortağın hissesi ayrı kabul edilerek zekâta tabi olur. Yine iki ortaktan her birinin yüz bir koyunu olsa ayrı kabul edilirse iki koyun, birleştirilirse sayı iki yüz ikiye ulaşacağı için üç koyun zekât gerekir. Burada fakirin lehine olan tercih edilerek, hisseler toplu olarak zekâta tabi tutulur.
2) Sığırlar İle Mandaların Zekâtı:
Sâime olan sığır cinsi hayvanların nisabı otuzdur. Bundan azına zekât gerekmez. Otuz sığırdan kırk sığıra kadar zekât olarak iki yaşına girmiş erkek veya dişi bir buzağı verilir. Kırk sığırdan altmış sığıra kadar üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Altmış sığırdan ise birer yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuzda bir buzağı ve her kırkta bir dana hesabı üzere zekât verilir.
Mesela; yetmiş sığır için bir buzağı ile bir dana zekât verileceği gibi; seksen sığır için iki dana; doksan sığır için üç buzağı; yüz sığır için bir dana ile iki buzağı ve yüz on sığır için de dört buzağı veya üç dana vermek konusunda sahibi muhayyerdir. Çünkü bunda dört otuz, üç adet de kırk vardır. Bundan sonraki sayılar için de bu şekilde zekât hesabı yapılır.
Zekât konusunda sığır ile manda aynı tür kabul edilir. Bunlar karışık olduğu takdirde birbirine ilave edilir. Mesela; yirmi sığır ile on manda bulunsa, bunlar için iki yaşına girmiş bir buzağı verilir. İki türden hangisi fazla ise zekât ondan verilir. Sayıları eşit olduğu takdirde, pahalı olanların ucuzundan, ucuz olanların pahalısından verilir. Mesela; sığır ve manda eşit miktarda karışık ve manda kıymetli ise mandanın ucuzundan, sığırın iyisinden verilir.
Sığırların zekâtının farz oluşu sünnet ve icma delillerine dayanır. Muaz b. Cebel (r.a) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s) beni Yemen’e gönderdi ve her otuz sığırdan iki yaşında dişi veya erkek bir sığır, kırk sığırdan üç yaşında dişi bir sığır (müsinne) veya buna denk maâfir kumaşı zekât almamı emretti.”128
Ebu Zer (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Deve, sığır veya koyun sahibi bir kimse eğer bunların zekâtını ödemezse, kıyamet gününde bunlar olduklarından daha büyük ve iri olarak gelecekler, o mal sahibine boynuzları ile toslayacaklar ve çiğneyeceklerdir. Sonuncusu işini bitirince birincisi yeniden toslamaya ve çiğnemeye başlayacak, insanlar arasında hüküm verilinceye kadar bu durum sürecektir.”129
Hayvanlar erkek dişi karışık olduğu zaman, erkek olandan zekât verilmez. Çünkü hayvanın dişisi daha üstündür. Süt verir ve neslin çoğalması onunla olur. Ancak sığır bu hükmün dışındadır. Çünkü daha önce geçen Muaz (r.a) hadisinde bununla ilgili nass bulunmaktadır. Eğer nisabı teşkil eden hayvanların hepsi erkek olursa deve, sığır veya koyun gibi bütün türlerin zekâtı için erkek hayvan vermek yeterlidir. Çünkü malında bulunmayandan zekât vermek kişiye teklif edilemez.
3) Develerin Zekâtı:
Saime develerin beşten azına zekât düşmez.130 Birer yaşlarını bitirmiş beş deve için bir koyun verilir. Fazlası dokuz deveye kadar muaftır. On deveden yirmi deveye kadar her beş devede bir koyun verilir. Yirmiden yirmi dörde kadar zekâttan muaftır. Yirmi beşten otuz beş deveye kadar iki yaşına girmiş bir dişi deve yavrusu verilir. Otuzaltı deveden kırkbeşe kadarda üç yaşına girmiş bir dişi deve verilir. Kırk altı deveden altmışa kadarda dört yaşına girmiş bir dişi deve verilir. Tam altmış bir deveden yetmiş beş deveye kadarda beş yaşına ayak basmış bir dişi deve verilir. Yetmiş altı deveden doksana kadar üçer yaşına girmiş iki dişi deve vermek gerekir. Doksanbirden yüz yirmiye kadarda dört yaşına girmiş iki dişi deve verilir. Yüz yirmi deveden yüz kırk beşe kadar da böyle dört yaşında iki deve ile birlikte her beş devede bir koyun verilir. Yüz kırk beş deveden itibaren 224’e kadar beş’er, ondan sonra on’ar basamak olarak devam eder.131
Develerin zekât nisabı ve sayıya göre yukarıda belirttiğimiz zekât miktarları hadis-i şeriflerle sabittir.
Hz. Peygamber (s.a.s) beş deveden azında zekât olmadığını bildirmiştir.132 Salim (r.a)’in babasından rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber’in zekât mektubunda develerin zekâtı açıklanmıştır. Yukarıdaki zekât miktarı bu hadiste yer almaktadır.133
Zekât konusunda develerin erkekleriyle dişilerinin, karışık olup olmamaları sonucu değiştirmez. Ancak zekât verilecek develerin orta halde dişi olması gerekir. Erkek deve verildiği takdirde kıymet olarak verilir.
Yıl başında nisap miktarında olan saime hayvanlara, yıl içinde miras, bağış veya satın alma gibi yollarla aynı türden saime hayvanlar ilave olsa, yıl sonunda hepsinin zekâtı birden lazım gelir.
İmam Şâfiî’ye göre ise bu sonradan katılanların üzerinden bir yıl geçme süresi, mülk edinme tarihinden itibaren hesap edilir.
Saime hayvanlar arasında bulunan kör, zayıf hayvanlar da nisaba dahil olur. Fakat bunlar zekât olarak verilmez. Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, saime olup henüz yaşını doldurmamış olan kuzulardan, sığır, manda ve deve yavrularından dolayı, sayıları nisap miktarına ulaşsa bile zekât gerekmez. Fakat aralarında kendi türlerinden büyük hayvanlar bulunursa onlarla birlikte zekâta tabi olurlar.
Mesela; yıl boyunca elli koyun ile sekiz aylık yetmiş beş tane kuzu bulunsa, yıl sonunda iki koyun zekât verilir. Yine yirmi dokuz sığır yavrusu ile bir tane de sığır bulunsa bir yaşını bitirmiş bir buzağı vermek gerekir. Dört deve yavrusu ile bir tane de iki veya üç yaşına girmiş deve bulunsa bir koyun zekât verilir.
Ebu Yûsuf’a göre, henüz yaşını doldurmamış olan hayvanların sayısı nisap miktarına ulaşınca zekât lazım gelir. Mesela; kırk kuzu için bir kuzu zekât verilir. İmam Şâfiî de aynı görüştedir.
Zekâta tabi hayvanların bir bölümü helak olsa, Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf’a göre, zekâttan muaf tutulan basamaklarda bu sebeple meydana gelecek azalma zekâtı etkilemez. İmam Muhammed ve İmam Züfer’e göre ise zekât helak oranında azaltılır.
Mesela; altmış koyunu olan kimsenin on veya yirmi koyunu yıl içinde bir afet sonucu helak olsa, ilk görüş sahiplerine göre geride yine kırk koyun kaldığı için bir koyun zekât verilir. İmam Muhamed ve Züfer’e göre ise on koyun helak olmuşsa altıda bir, yirmi tane helak olmuşsa altıda iki oranında zekât miktarı azalmış olur. Zekât hayvan yerine kıymet olarak verilebildiği için, bu düşüş değeri üzerinden yapılır.
Hanefî ve Hanbelîlere göre zekâta tabi bir malın yıl sonu geçtikten sonra zekâtı verilmeden satılması, ancak zekât miktarı kadarını tazmin etmek şartıyla caizdir.
Şâfiîlere göre, zekât farz olduktan sonra bir malın satılması halinde satım akdi zekât farz olan miktarında batıl olur. Çünkü farz olan miktar yoksullara ait olup, onların izni olmaksızın satılamaz. Zira o kısımda onlar da ortaktırlar.
G - Hayvanların Zekâtı İle İlgili Bir Değerlendirme:
Zekâta tabi olan hayvan türlerinin elde bulunması aşağıdaki şekilde olabilir:
a) Ticaret malı olarak elde bulunan hayvanlar ticaret malının zekâtına tabi olur. Mesala; bir celebin satın alıp, kârla satmak için elde tuttuğu hayvanlarla, ticaret amacıyla beslenip büyütülen kuzu ve buzağılar da ticaret malı sayılır. Bunlar nisaba ulaşınca, yıl sonunda diğer ticaret malları gibi kıymetleri üzerinden kırkta bir zekâta tabi olur.
Mesela; ticaret amacıyla on koyunu, üç atı, beş sığır cinsi hayvanı olan kimse, yıl sonunda bunların kıymeti üzerinden kırkta bir zekât verir.
b) Sığır, manda ve deve cinsi gücünden yararlanmak için elde bulunursa, temel ihtiyaçlardan sayılır ve zekâttan muaf olur. Hz. Peygamber (s.as); “Çalıştırılan hayvandan zekât vermek yoktur.”134 buyurmuştur.
c) Yılın çoğunu ahırda yemle beslenerek geçiren hayvana “alûfe” denir. Bu çeşit hayvanlarda, mübah otlaklarda beslenmemesi ve masraflı bir bakıma tabi olmaları sebebiyle kâr bakımından büyüme ve gelişme yok sayılır. Başka bir deyimle ortak mer’alarda beslenmemeleri yüzünden bunlara toplumun hakkı geçmez. Bu yüzden günümüzde kendisini yetiştirip satma gibi bir ticaret amacı olmaksızın sırf eti, sütü veya yavrusu için yılın yarıdan fazla bölümünde ahırda yemle beslenen hayvan türlerinin kendilerine zekât gerekmez. Ancak, bunların sütleri ve bundan elde edilen yağ ve peynirler, hayvanların kesimi sonucu satılan etleri, yine satış için elde tutulan yavruları diğer zekât mallarına eklenerek para veya ticaret malı olarak zekâta tabi olur. Buna göre bu çeşit cins ineklerin ve hayvan çiftliklerinin zekât dışı kaldığı söylenemez. Ancak İslâm’ın “alûfe” çeşidini zekâttan muaf tutması hayvancılığı teşviktir. Çünkü ağılda bakım hem güç, hem de masraflıdır.
d) Yılın yarıdan fazlasını mübah meralarda otlayarak beslenen hayvanlara “sâime” denir. Bunların da nisap miktarının altında kalan miktarları zekâttan muaf tutulmuştur. Mesela; bir kimsenin otuz sekiz tane koyunu, yirmi sekiz sığırı ve dört devesi bulunsa türleri ayrı olan bu sâime hayvanlar yıl sonunda birbirine eklenemez, başka ticaret mallarıyla da birleştirilemez. Bu yüzden de bunlardan dolayı zekât gerekmez. Bu da hayvancılığı teşvik tedbiri olarak değerlendirilebilir.
Bunların dışında kalan at, katır, eşek, tavuk, hindi, tavşan gibi evcil veya evcilleşmiş hayvanlar sadece ticaret amaciyle bakılırsa, ticaret malı gibi zekâta girer. Fakat gücü, yumurtası için beslenirse geliri üzerinden zekâta tabi olur. Kendisi satılınca da, satıldığı zaman bedeli yıl sonu itibariyle diğer mallarla birlikte zekâta girer.
H - Bina ve Sanayi Tesislerinin Zekâtı:
Günümüzde sermaye toprak ve ticaret dışında daha düzenli gelir sağlamak amaciyle başka yönlere yönelmiştir. Kira geliri sağlamak için işyeri, dükkân, han, apartman, depo ile üretim için tesis edilen fabrikalar, nakliye işi için otobüs, tren, uçak, gemi, tır ve benzeri vasıtalar, sığır ve tavuk çiftlikleri bunlar arasında sayılabilir. Bunların hepsi kendisinde büyüme ve gelişme olmaksızın geliri için yapılan yatırımlardır. Bu yüzden de gelirlerinden ve kârlarından zekat vermek gerekir.
Diğer yandan bazı durumlarda ticaret malı ve kira geliri bir malda toplanabilir. Bir müteahhit, satacağı bazı daireleri geçici olarak kiraya verse, bu dairelerin ticaret malı olma niteliği değişmez.
Yine mesela; on tane yolcu otobüsü olan kimse, bunların gelirinden zekât verir. Ancak yıl içinde bunlardan üç tanesini satmağa karar verse, alıcı çıkıncaya kadar, bunların sefere devam etmesi ticaret malı sayılmalarına engel olmaz.
Şirketlerin zekâtını açıklarken de temas ettiğimiz gibi sanayi tesislerinin üreme ve çoğalma niteliği bulunmayan fabrika binası, makineler, lojmanlar, servis araçları, depolar ve bu tesislerin üzerinde kurulduğu gayri menkuller kıymeti üzerinden zekâta tabi olmaz. Belki bu kuruluşun döner sermayesinden, yıl sonunda borçlar düşüldükten sonra geride kalan nakit para, sağlam alacaklar, ham madde ve mamül maddeler vb. gelişme ve artma niteliği bulunan ekonomik değerler zekâta tabi olur.
Şirket ticaret amacıyle veya gerektiğinde nakde çevirmek için bir takım gayri menkullere yatırım yapmışsa, bunlar kıymeti üzerinden zekâta girer.
İ - Zekâtı Ödeme Yolları:
Zekâta tabi olan altın, gümüş, zirai ürünler ve evcil hayvanlar ile ticaret mallarının zekâtlarını kendi cinslerinden vermek caiz olduğu gibi kıymetlerini vermek de caizdir. Bu konuda mal sihipleri tercih hakkına sahiptir. Nitekim, öşür, harac, fitre, adak ve azat etme dışındaki keffaretlerde de hüküm böyledir.
Ebu Hanîfe’ye göre, zekât kıymetinin belirlenmesinde esas olan zekâtın farz olduğu gün, Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise ödeme günüdür. Sâime hayvanlarda ise ittifakla ödeme günüdür.135
Hz. Peygamber (s.a.s) zekât develeri arasında büyük hörgüçlü bir deve görmüş, zekât memuruna; “Ben size insanların en iyi mallarını almayı yasaklamadım mı?” buyurmuş, memur da: “Bunu, zekât develerinden iki deve bedeli olarak almıştım” deyince, Allah elçisi susmuştur.136 İki deve yerine bir tanesinin alınmasının kıymet bakımından oluşu açıktır.
Zekâtta gaye yoksulun ihtiyacının karşılanmasıdır. Bu malın kendisiyle olabileceği gibi çoğu zaman kıymetini vermekle de yoksul kendi ihtiyacını bu bedelle karşılayabilir.
Bu duruma göre bir kimse altının zekâtı için, kıymeti kadar gıda maddesi veya kumaş verebilir. Yine saime hayvanlar veya ticaret malları için de nakit para verebilir. Ancak bu konuda yoksullar için yararlı olanı tercih etmek daha uygundur.
Şâfiîlere göre ise her malın zekâtının kendi cinsinden verilmesi asıldır, kıymetleri verilemez.
Bir alacağı, bir malın veya kabzedilecek başka bir alacağın zekâtı olarak bağışlamak caiz değildir. Çünkü alacak maliyet bakımından maldan eksiktir. Bu yüzden tam olan bir şey karşılğında eksik olan bir şey verilemez.
Bir kimse bir fakirdeki alacağını tamamen bağışlasa zekâta niyet etsin veya etmesin yalnız bu alacağa ait zekâtı vermiş sayılır. Yine alacağın bir bölümünü bağışlasa, yalnız bu bölümün zekâtını vermiş olur. Mesela, yoksuldaki on milyon lira alacağının yarısını bağışlasa, diğer yarısı için zekât yükümlülüğü devam eder.
Diğer yandan bir kimse bir yoksuldaki alacağını kendi elindeki bir malın zekâtı için bağışlasa bununla o malın zekâtını vermiş olmaz. Yine yoksuldaki bu alacağını başka bir kimsedeki alacağının zekâtı için o yoksula bağışlasa bununla o kimsedeki alacağının zekâtını vermiş olamaz.
Borçlarını ödemekte güçlük çeken kimselerdeki alacakların zekâta mahsup edilememesi yerinde bir prensiptir. Bu mahsup caiz görülseydi, esnaf ve tüccar alamadığı batık alacaklarını zekâta sayarak bu hakkı kötüye kullanabilirdi. Sıkıntıda olan veya kendini bu şekilde sıkıntıda gösteren borçlular da, borçlarını zekâta saydırmak için yıl sonlarını beklerlerdi. Bu durum gerçek yoksulların haklarının kaybolmasına sebep olurdu.
Diğer yandan alacaklı, yoksul olan borçlusunu zekât yoluyla borcundan kurtarmak isterse, ona diğer zekâta tabi mallarının zekâtından verir ve yoksul da bununla borcunu ödeyebilir.
Ancak zengin kimsede olan alacak, üzerinden bir yıl geçtikten sonra o zengine bağışlansa, sağlam görüşe göre, bu alacağın zekâtı düşmüş olmaz.
Bir kimse, başkasındaki alacağını elindeki bir malının zekâtına mahsup etmek üzere bir yoksulun gidip almasına yetki verse, bununla o zekât kabz sırasında ödenmiş olur.
Bu duruma göre sağlam, müşteri çek ve senetleri zekâta sayılmak üzere fakire ciro edilebilir. Ancak zekât bu çek veya senedin bedeli tahsil edildiği zaman ödenmiş sayılır.
Nisap miktarında olan bir malın zekâtı daha yıl dolmadan yoksullara verilebilir. Ancak nisap miktarına ulaşmayan malın zekâtı önceden verilemez. Böyle bir mal daha sonra nisap miktarına ulaşsa bu andan itabaren bir yıl sonunda ayrıca zekâta tabi olur. Daha önce verilen miktar nafile sadaka yerine geçer.
İmam Mâlik’e göre zekât yıl sonundan önce verilemez. Nitekim ibadetler de vaktinden önce eda edilemez.
İmam Şâfiî’ye göre de yalnız bir yıllık zekât önceden verilebilir.
Hanefîlere göre ise nisap miktarındaki bir malın bir kaç yıllık zekâtı birden verilebilir. Yıl sonunda bu miktar mevcut bulundukça zekâtları verilmiş bulunur. Bu miktar azalırsa, daha önce verilmiş olan zekât, bir nafile sadaka yerine geçer. Mesela; zekâta tabi iki yüz gram altını olan bir kadın, sıkıntıda olan bir yoksula otuz gram ağırlığındaki bir bileziği zekât olarak verse, altı yıllık zekâtı peşin ödemiş olur.
Bir kimse usûl ve fürûundan olmayıp yalnız hısımlık bakımından nafakasıyla yükümlü bulunduğu bir yetime zekât niyetiyle elbise yaptırsa veya ona yenilecek bir şeyler verse zekâtı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi sofrasına alarak beraber yedikleri yemekleri zekâtına saymak istese Ebu Yûsuf’a göre caiz olur ise de Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre caiz olmaz. Çünkü bu durumda temlik bulunmuş olmaz.
Zekâtın ehil olan kimseye temlik edilmesi şart olduğu için, temlik niteliği taşımayan ibaha suretiyle fakirlere yemek yedirme, bir hayır için para harcama zekâta mahsup edilemez. Mesela; bir zekât parasıyla köle azat edilemez, birisine hac yaptırılamaz, mescit, yol, köprü, çeşme ve okul inşa ettirilemez, ölülerin kefenleri alınamaz ve borçları ödenemez.
Fakat bir yoksul aldığı zekât parasını kendi isteği ile bu gibi yerlere harcarsa, bundan hem o yoksul, hem de ona bu zekâtı vermiş olan kimse sevap kazanmış olur.
Yine vereceği zekâttan düşmek üzere bir yoksulu evinde oturtmakla zekât verilmiş olmaz. Çünkü bu bir temlik sayılmaz.137 Ancak kişi ay sonlarında yoksul kiracısına zekât niyetiyle yardım yaparak kirayı ödemesini sağlayabilir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi