Fikih - 59. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
>IV - ZEKÂTIN VERİLECEĞİ YERLER
Kur’an-ı Kerim’de zekâtın verileceği yerler sekiz sınıf olarak şöyle belirlenmiştir: “Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin, zekât tahsili işinde çalışanların, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlerin, kölelerin, borçluların, Allah yolunda cihat edenlerin ve yolcuların hakkıdır. Bu Allah tarafından farz kılınmıştır.”138
Abdullah b. Abbas (r. anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) Muaz b. Cebel (r.a)’i Yemen’e gönderirken ona şu emri vermiştir: “... Eğer onlar zekâtın farz olduğunu kabul ederek sana itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine zekâtı farz kıldığını ve zenginlerden alınıp fakirlerine verileceğini onlara bildir.”139 Bu hadis zekâtın İslâm devleti tarafından müslümanların zenginlerinden alınıp fakirlerine harcanacağına delildir. Diğer yandan Hz. Peygamber Muaz b. Cebel’e Kitap, Sünnet ve bu iki kaynakta bulunmayan konularda kendi ictihadına göre yönetme yetkisi vermiştir. Buna ek olarak malî ve ekonomik muhtariyetin de verildiği dikkate alınırsa, Yemen bölgesinin Rasûlullah (s.a.s) tarafından federatif bir statüye kavuşturulduğu söylenebilir.140
A- Zekâtın Verileceği Sekiz Sınıf:
Zekâta hak kazananlar sekiz sınıftır. Müslüman fakirler, miskinler, zekât işlerinde çalışanlar, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolculardır.141
1) Fakirler: Nisap miktarı malı olmayan muhtaç kimselerdir. Bunların temel ihtiyaç olarak evinin, ev eşyasının veya borcuna denk nakit parasının bulunması kendilerini fakirlikten çıkarmaz. Bir işte çalıştığı halde gelir düzeyi temel ihtiyaçlarını karışlamayan kimse de bu sınıfa girer.
2) Miskinler: Hiç bir şeye sahip olmayıp yiyeceği ve giyeceği şeyler için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimselerdir. Kur’an-ı Kerim’de miskin için; “Yahut toprağa yapışmış miskin...”142 ifadesinin kullanılması, miskinin son derece yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunduğuna delalet etmektedir. Miskinin kimi zaman kalacak yeri de bulunmaz.
3) Zekât işlerinde çalışanlar: Bunlar zekâtları toplamak için görevlendirilen memurlardır. Zekât işlerinde çalışanlara verilecek olan miktar, çalışma karşılığında bir ücret yerindedir. Bu çalışan kimse zengin de olsa ona bu fondan ücret verilir. Ancak bu sınıfa yapılacak ödeme, topladığı zekâtın yarısını aşamaz.
Zekât memurlarının emeğinin karşılığını topladıkları zekâttan alabilmesi, zekât toplama işinin belli bir yüzde karşılığında uzmanlaşmış kişi veya kuruluşlara yaptırılabileceği anlamına gelir. Buna göre zekât gibi büyük bir sosyal yardımlaşma kurumu İslâm devletine her hangi bir malî yük getirmeden çalışabilecek, üstelik devletin bütçeden yapması gereken harcamaların önemli bir bölümü bu fondan karşılanabilecektir.
Zekât memurunun adalet sahibi olması ve zekâtla ilgili hükümleri bilmesi şart koşulmuştur. Buna öşür toplayan memurlar, eksperler, katipler, zekâtı dağıtanlar, toplanan malları koruyanlar ve benzerleri de dahildir.
4) Müellefe-i kulûb: Bunlar kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselerdir. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinde yeni İslâm’a girmiş bazı kimselere zekâttan pay vermiştir. Bunların içinde henüz İslâm’a girmeyenler de vardı. Bu sınıfa zekât vermenin amacı imanı zayıf olanların imanlarını ve müslümanlıklarını kuvvetlendirmek, diğerlerinden bir kısmını hayra sevketmek, bir kısmının da kötülüğüne engel olmaktır.
Hz. Peygamber’in; Ebu Süfyan b Harb, Safvan b. Ümeyye, Uyeyne b. Hısn, el-Akra’ b. Habis ve Abbas b. Mirdas’tan her birine yüz’er deve verdiği rivayet edilir. Alkame b. Ulase’ye ise Huneyn ganimetlerinden mal vermiştir.143
Hz. Ömer devrinde bu sınıfın zekât payı kaldırılmıştır. Kaldırma gerekçesi İslâm’ın artık bunların desteğine ihtiyacının kalmamasıdır. Ancak bazı fakihlere göre ihtiyaç bulunduğu zamanlarda bu sınıfa da zekât verilebilir.144
Diğer yandan Hanefî ve Şâfiîlere göre hangi amaçla olursa olsun gayri müslime zekât verilemez. Hz. Muhammed (s.a.s) İslâm’ın ilk dönemlerinde müslümanların sayısı az olduğu, düşmanın sayısı ve gücü çok olduğu için müellefe-i kulûba zekât vermiştir. Fakat Allah Teâlâ daha sonra İslâm’ı ve müslümanları üstün kılarak gayri müslimlere zekât vermekten onları müstağni kılmıştır.
5) Köleler: Kölelikten kurtulmak, hürriyetini para ile satın almak isteyen kimselere de zekât verilir. Günümüzde devletler tarafından kölelik yasaklanıp kaldırıldığı için, bu sınıf da fiilen bulunmamaktadır.
6) Borçlular: Borcu düşüldükten sonra, nisap miktarı malı kalmayan kimseler bu sınıfa girer. Başkasından malı veya alacağı olup da, bunu alması mümkün olmayan kimse de borçlu sayılır. Bu şekilde borcu yüzünden darda bulunan kimseye zekât vermek borçsuz fakire vermekten daha faziletlidir. Çünkü borçlunun hürriyeti bir bakıma kısıtlanmış olur, onu bu sıkıntıdan kurtarmak gerekir.
Başkasının malını veya canını kurtarmak, ara bulmak gibi sebeplerle borçlanan kimse zengin olsa da borçlular sınıfından yararlanabilir.
Ebu Said el-Hudri (r.a)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Beş kişi dışında zengine zekât helal değildir: zekât işinde çalışan, Allah yolunda savaşan, zekât malını parası ile satın alan zengin, fakir komşusuna zekât verilen şeyin kendisine hediye edildiği zengin ve borçlu kimseler.”145
Sanayi devriminin yaşandığı günümüzde en büyük borçlar en büyük sermaye sahiplerine ait bulunmaktadır. Vadesi yirmi yıla kadar uzayabilen borçların sahiplerinin, bu borçların karşılığı olan ticaret malları, menkul ve gayri menkul kıymetler, sanayi tesisleri var olduğu sürece yoksul saymak mümkün olmaz. Çünkü gerektiğinde asli ihtiyaçların dışında kalan bu mal varlığı satılarak borçlar tasfiye edilir. Bunun için borca karşılık olabilen veya karşılık olarak gösterilen ekonomik değerler zekâta tabi olmaz. Mesela; bir kimsenin yirmi milyar lira kıymetinde ticaret malı ve borca karşılık ipotekli gayri menkulü bulunsa, buna karşılık sekiz milyar lira borcu olsa, geri kalan on iki milyar liralık malı kırkta bir zekâta tabi olur.
Kötülük yolunda veya kötü bir amaçla borçlanmış olan kimse, sonradan pişman olup tevbe ederse, buna da zekâttan pay verilir.
7) Allah yolunda cihad edenler: Allah için savaşa hazırlanmak veya savaşta olanlara silah almak, bunları donatmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için de zekât verilir.
Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf’a göre zekât ancak mücahitlerin yoksul olanlarına verilir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e göre ise bu konuda mücahitler arasında zengin-yoksul ayırımı gözetilmez.
Hanbelîlerle bazı Hanefîlere göre hac da Allah yolunda olmak demektir. Bu yüzden haccetmek isteyen kimselere zekât verilebilir. Çünkü, İbn Abbas (r. anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre; “Bir kimse devesini Allah yoluna vakfetmiş, karısı ise haccetmek istemişti. Hz. Peygamber, kadına; “O deveye binerek haccet, çünkü hac da ‘fi sebilillah (Allah yolunda)’ sayılır,” buyurmuştur.”146 Ancak nafilelerde genişlik bulunduğu için nafile hac için zekât verilemez.
Diğer yandan büyük Hanefî hukukçusu el-Kâsânî (ö.587/1191), el-Bedâyi adlı eserinde “fî sebîlillâh (Allah yolunda)” terimini “Allah’a yaklaştıran bütün işler” olarak tefsir etmiştir. Bu yüzden, Allah’a itaat ve hayır yolunda bulunan herkes ihtiyaç sahibi ise bu sınıfa girer. Bununla, hak yolda mücahede eden ve hayır işlerine koşturan kimseler desteklenmiş olur. Hanefîlerden bir kısmı “Allah yolunda” ifadesini “ilim öğrenmek” anlamına almışlardır. İlim öğrenen kimse zengin de olsa bu sınıfa girer.147
İmam Mâlik; Allah yolları çoktur. Fakat burada “Allah yolu”ndan cihad anlamının kastedilmiş bulunduğunda ihtilaf edildiğini bilmiyorum, demiştir.148
8) Yolcu: Sefere çıkan yahut iyilik ve yararlı bir iş için yolculuk yapan ve gittiği yere yardımsız olarak ulaşamayan kimsedir. Hac, cihad, mendup ziyaretler veya ticaret için yapılan yolculuklar buna örnek gösterilebilir.
Yolculara, kendi beldesinde zengin de olsalar yolculuk sırasında muhtaç düşmüşse, gideceği yere ulaştıracak kadar zekât verilir. Ancak böyle bir yolcunun mümkün olursa zekât yerine borç alması daha hayırlıdır.
Kendi beldesinde malını kaybetmek veya alacaklarını alamamak suretiyle muhtaç duruma düşen kimse de böyle yolcu hükmündedir. Bunlar ihtiyaçları kadar zekât alabilirler daha sonra mallarını elde edince, almış oldukları zekâttan geri kalan miktarı başkalarına tasadduk etmeleri gerekmez.
Bir kimse zekâtını yukarıda belirtilen sınıflardan herhangi birine verebileceği gibi, ikisine, üçüne veya hepsine de dağıtabilir. Çünkü ayet-i kerime zekâtı yalnız bu sekiz sınıfa ait kılmış, ancak bu sınıflar arasında bir tercih belirtmemiştir.
Diğer yandan nisap miktarına ulaşmayan zekâtın bu zikredilen sınıflar içinde bir tek şahsa verilmesi de caizdir. Çünkü ayet-i kerimede “el-fukara (fakirler)” kelimesinin elif lâm ile marife kılınması, mecaz anlamında cins bildirir. Böylece bu cinslerin içinden bir kimseye vermekle cinse vermek gerçekleşmiş olur. Burada elif lâm takısı gerçek anlamı olan kapsam (istiğrak) anlamında alınırsa, bütün cinsi kapsar. Bu takdirde bir beldedeki zekât üzerinde o beldedeki her yoksulun hakkı olur. Bu ise uygulamada büyük güçlükler doğurur, akla uygun değildir.149
Şâfiîlere göre, zekâtın bir beldedeki sekiz sınıfa harcanması gerekir. Dayandıkları delil: “Zekâtlar yalnız fakirlerin ve miskinlerin ... hakkıdır.” anlamındaki ayetin temlik lâm’ı ile zekâtı bu sınıflara tahsis etmesi ve atıf vâv’ı ile hükmün hepsini kapsamasıdır. Eğer zekât İslâm devleti eliyle dağıtılıyorsa, bu sekiz sınıfa ayrılmalıdır. Bunlardan biri de zekât memuru sınıfıdır. Zekâtı devlet değil de malın sahibi veya vekili dağıtırsa, bu takdirde zekât memurlarının payı düşer. İmkânlar ölçüsünde zekâtın bütün sınıflara dağıtılması müstehaptır. Zekâtın her sınıftan en az üç kişiden azına verilmesi tarzındaki taksim caiz değildir. Şâfiîlerden bir kısmı fitre zekâtının üç fakir veya miskine verilmesini caiz görmüşlerdir.150
Günümüzde bu sekiz sınıftan dördünün genel olarak bulunması mümkündür. Bunlar da; fakirler, miskinler, borçlular ve yolculardır.
Dört mezhep müctehidlerinin büyük çoğunluğuna göre151 zekâtın, Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de zikrettiği yerlerden başkasına verilmesi caiz değildir. Bu yüzden; mescit yapımı, yol, köprü, çeşme yaptırma nehir kanalları açma, ölü kefenlenmesi, ölen kişinin borcunun ödenmesi, sur ve kale yapımı, savaş malzemesi hazırlamak, savaş gemileri inşa ettirmek, silah satın almak ve benzeri “temlik” söz konusu olmayan ibadetlere ve Allah’a yaklaştırıcı yollara harcanması caiz değildir. Çünkü, “Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin... hakkıdır” ayetinde “innemâ” kelimesi hasr ve isbat anlamı taşır. Yani zikredileni sabit kılmak, bunun dışında kalanları hükmün dışında bırakmak içindir. Dolayısıyla zekâtların bu sayılan yerlerden başkasına verilmesi caiz değildir. Çünkü bunlarda temlik yani birini bizzat sahip kılma, zekât malını onun mülkiyetine geçirme söz konusu olmamaktadır.
B - Zekât Verilmesi Caiz Olup Olmayan Kimseler:
Zekâta hak kazananlarda şu şartların bulunması gerekir:
1) Fakir olmak:
Zengin kimseye zekât vermek caiz değildir. Yalnız zekât memuru emeğinin karşılığı olarak zekâttan pay alacağı için o zengin de olsa kendisine ayrılan payı alır. Yine yolculuk sırasında muhtaç duruma düşen zengin kimse de zekât alabilir. Çünkü yolcu gerçekte zengin olsa bile o anda yoksul sayılır.
Hangi mal olursa olsun, temel ihtiyaçların dışında nisap miktarı mala sahip olan kimse “zengin” sayılır. Şer’i nisaptan az miktarda mala sahip olan kimse sıhhatli, kuvvetli ve çalışabilecek durumda olsa bile zekât alabilir. Çünkü bir kimse güçlü kuvvetli olduğu halde işleri bozulabilir, yeni iş bulamaz veya çalıştığı işten elde ettiği gelir geçimini sağlamayabilir. Yine, meskeni, ev eşyası, hizmetçisi, biniti, silahı, elbisesi ve ilim ehli ise ilim kitapları bulunan kimselere zekât verilebilir. Çünkü bu sayılanlar temel ihtiyaçlardır.
Zengin bir kimseye nafile kabilinden olan bir sadakanın verilmesi caizdir. Bu yüzden vakıfların gelirini vakfiye gereğince zengin kimselerin alması da helal bulunmuştur. Bu bir hibe, bir atıyye sayılır.
Bir kimse zekâtını, araştırıp zekât almaya ehil olduğunu sandığı bir şahsa verse o kimsenin zekâta gerçekten ehil olduğu anlaşılırsa zekâtı ittifakla geçerli olur. Bunun aksine durumu anlaşılamaz veya zengin olduğu daha sonra ortaya çıkarsa Ebu Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre yine geçerli olur. Fakat araştırmaksızın, zekâta ehil olup olmadığını hiç düşünmeksizin verecek olsa zekâtı yine geçerli olursa da, zekâta ehil olmadığı daha sonra anlaşılırsa zekâtı yeniden vermesi gerekir. Çünkü araştırmak konusunda kusuru vardır.
Zekâta ehil olup olmadığında şüphe edilen bir kimseye araştırmaksızın verilen zekât geçerli olmamak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer sonradan zekâta ehil olduğu ortaya çıkarsa bu tehlike kalkar.152
Şâfiîlere göre çalışıp kazanma imkânına sahip olan fakir ve miskinlere, zekât verilemez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Zekâtta zenginler ile çalışıp kazanma gücüne sahip olanların nasibi yoktur.”153
Ancak başka bir hadis-i şerifte zengin olduğu halde zekât alabilen kişiler şöyle belirlenir: “Sadaka beş kişinin dışında zenginlere verilmez: zekât işinde çalışan, malı ile zekât malını satın alan, Allah yolunda savaşan, fakir komşusuna zekât verildiği halde bu maldan komşusunun kendisine hediye ettiği zengin kişi.”154
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, müellefe-i kulûb ile mücahitlere zengin olsalar da zekâttan yardım yapılabilir.
2) Müslüman olmak:
İslâm fakihlerinin çoğunluğuna göre gayri müslimlere zekât verilemez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) Muaz b. Cebel (r.a)’i Yemen’e gönderirken: “Zekâtı oranın zenginlerinden al, fakirlerine ver” buyurmuştur.155
Ebu Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre nafile sadakaların zimmîlerin (hristiyan veya yahudi tebea) fakirlerine verilmesi caizdir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel Eğer gizleyip de yoksullara verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Biz sizin kötülüklerinizi örteriz.”156 Bu ayette müslüman veya zimmî yahut münkir fakirler arasında bir ayırım yapılmamıştır. Bu yüzden ayet umum bildirir. Ancak Muaz (r.a) hadisi zekât konusunda ayeti tahsis etmiştir. Bu hadis sebebiyle zekât ancak müslüman olanlara verilebilir.
İmam Züfer’e göre, zimmîlere de zekât verilebilir. Çünkü zekâtın amacı Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için sıkıntıda olanların ihtiyacını karşılamaktır. Bu amaç zekâtı yoksul zimmîlere vermekle de gerçekleşir.
Ebu Yûsuf, İmam Şâfiî ve çoğunluğa göre zimmîlere zekât verilemediği gibi, diğer sadakalar da verilemez. Onlar bu konuda zekâta ve harbî olan gayri müslimlere verilen sadakalara kıyas yapmışlardır.157
3) Hâşimî soyundan olmamak:
Hz. Peygamber’in ailesine zekât ve sadaka almak yasaklanmıştır. Çünkü zekâtlar insanların mallarının kirleridir. Hz. Peygamber’in ailesine beytülmaldeki ganimetlerin beşte birinden yetecek kadar harcama yapılır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Bu sadakalar ancak insanların kirleridir, Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine helâl değildir.”158
Hanefî ve Hanbelîlere göre kendilerine zekât ve sadaka vermek caiz olmayan Hâşimoğulları şunlardır: Abbasoğulları, Alioğulları, Caferoğulları, Akîloğulları, Haris b. Abdilmuttaliboğulları.159
Ebu Hanîfe ve Mâlikîlerden ve Şâfiîlerin bazılarından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’in yakınları beytülmaldeki hisselerinden mahrum edildikleri zaman Haşimoğullarına zekât verilmesi caizdir. Bunun sebebi Haşimoğullarının perişan olmasına engel olmak ve onların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Diğer yandan bir çok alime göre Haşimoğullarına nafile sadakalar helaldir.
4) Zekât veren kişinin, zekât alanın nafakası ile yükümlü
bulunmaması.
Bir kimse kendi zekâtını fakir bulunan karısına, usul ve furuûna, yani; babasına, dedesine, anasına, ninesine, oğullarına, kızlarına, bunların çocuklarına ve torunlarına veremez. Boşanma iddeti bekleyen karısı da bu hüküm kapsamına girer. Çünkü bir kimse, fakir düştükleri zaman zaten bunlara bakmakla ve normal olarak nafakalarını sağlamakla yükümlüdür. Bunlara zekât verirse, yararlanma, dolaylı yoldan kendisine dönmüş olur. Halbuki zekât verildikten sonra artık, zekât verenle zekât arasında menfaat bağının kesilmiş olması gerekir.
Şâfiîlere göre kendisine bakmakla yükümlü hısımı bulunan kimselere de zekât verilmesi caiz değildir. Çünkü hısımları tarafından nafakası sağlanan kimse muhtaç sayılmaz. Böyle bir kimse her gün kendisine yetecek kadar kazancı bulunan kimseye benzer.
Ebu Hanîfe ile Hanbelîlerde tercih edilen görüşe göre, bir kadın zekâtını fakir bulunan kocasına veremez. Çünkü bu takdirde zekât nafaka yolu ile kadına geri döner.160
Ebu Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve Mâlik’e göre, karının fakir bulunan kocasına zekât vermesi caizdir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s) bu konuda soru soran İbn Mes’ud’un karısı Zeynep (r. anhâ)’ya şöyle buyurmuştur: “Kocan ve çocuğun tasadduk etmeye en layık olan kimselerdir.”161
Zekâtı, buna ehil olan hısımlara vermek daha faziletlidir. Şöyle ki: Önce muhtaç olan erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların çocuklarına,sonra dayılara, teyzelere ve bunların çocuklarına, daha sonra diğer zevi’l-erhâm denilen yakınlara vermek daha faziletlidir.
Hz. Peygamber (s.a.s) hısımlara tasadduku teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Yoksullara verilen sadaka bir sadakadır, hısımlara verilen sadaka iki sadakadır. Biri sadaka diğeri akrabaya iyilik.”162
Nafile sadakalara gelince, bunların usul ve fürua, karı ve kocaya verilmeleri caizdir. Çünkü bunu yapmakla da sadaka ve akrabaya iyilik olmak üzere iki sevap kazanılmış olur. Nitekim nafile sadakaların zenginlere ve gayri müslimlere verilmesi de caizdir. Çünkü Allah Teâlâ; “Onlar Allah sevgisiyle miskin, yetim ve esirlere yemek yedirirler.”163 buyurur. Hz. Peygamber döneminde esirler müşriklerden ibarettir. Hz. Peygamber (s.a.s) Ebu Bekir (r.a)’in kızı Esma’nın müşrik olan annesi ile ilgili sorusuna; “Anana iyilik et” diye cevap vermiştir.164
5) Akıllı, ergin ve hür olmak.
Yedi yaşından küçüklere ve akıl hastalarına doğrudan zekât vermek caiz değildir. Zekât bunların velilerine teslim edilir. Bayram ve benzeri sevinçli günlerde muhtaç olan hizmetçilere, işçilere veya temyiz çağındaki çocuklara yahut sevinç haberi getiren yoksul kimselere verilecek hediyelerin zekât niyetiyle verilmesi caizdir.
Zenginin küçük olan çocuğuna zekât vermek caiz değildir. Çünkü küçük çocuk babasının zenginliği sebibiyle zengin sayılır. Diğer yandan zengin bir kadının yetim ve babası müslüman olan çocuğuna zekât verilebilir. Çünkü bu çocuğun nesebi babası yönünden sabit olup, anasının serveti ile zengin sayılmaz.
Yine bir kimse zekâtını, zengin bir şahsın yoksul ve müslüman olan babasına veya yoksul ve müslüman olan büyük oğluna veya kızına yahut o şahsın yoksul ve müslüman olan karısına verebilir. Çünkü bunlar müstakil velayet sahibi olup birbirinin serveti ile zengin sayılmazlar.165
Zekâtın, malın bulunduğu yerdeki yoksullara verilmesi asıldır. Çünkü Rasûlullah (s.a.s) Muaz (r.a)’a; “Zekâtı Yemen halkının zenginlerinden al, yine Yemen halkının yoksullarına ver” buyurmuştur.
Zekâtın yıl sonunda başka beldedeki fakirlere gönderilmesi tenzihen mekruhtur. Ancak zekâtın gönderileceği yerdeki ihtiyaç sahipleri akraba olur veya malın bulunduğu beldedeki fakirlerden daha muhtaç durumda olurlarsa bu takdirde başka beldeye göndermek caiz olur.166
Zekâtın toplandığı yörede dağıtılması bir çok kolaylıklar sağlar. Fakirlerin daha iyi tanınması ve gerçek ihtiyaçların bilinmesi, toplama ve dağıtma masraflarının azalması ve çeşitli beldelere bu yolla mâli ve ekonomik muhtariyet imkanlarının tanınması bunlar arasında sayılabilir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi