Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 59. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren

 

>IV - ZEKÂTIN VE­Rİ­LE­CE­Ğİ YER­LER

 

Kur’an-ı Ke­rim’de zekâtın ve­ri­le­ce­ği yer­ler se­kiz sı­nıf ola­rak şöy­le be­lir­len­miş­tir: “Zekâtlar an­cak fa­kir­le­rin, mis­kin­le­rin, zekât tah­si­li işin­de ça­lı­şan­la­rın, kalp­le­ri İslâm’a ısın­dı­rıl­mak is­te­nen­le­rin, kö­le­le­rin, borç­lu­la­rın, Al­lah yo­lun­da ci­hat eden­le­rin ve yol­cu­la­rın hak­kı­dır. Bu Al­lah ta­ra­fın­dan farz kı­lın­mış­tır.”138

Ab­dul­lah b. Ab­bas (r. anhümâ)’dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Mu­az b. Ce­bel (r.a)’i Ye­men’e gön­de­rir­ken ona şu em­ri ver­miş­tir: “... Eğer on­lar zekâtın farz ol­du­ğu­nu ka­bul ede­rek sa­na ita­at eder­ler­se, Al­lah’ın ken­di­le­ri­ne zekâtı farz kıl­dı­ğı­nı ve zen­gin­ler­den alı­nıp fa­kir­le­ri­ne ve­ri­le­ce­ği­ni on­la­ra bil­dir.”139 Bu ha­dis zekâtın İslâm dev­le­ti ta­ra­fın­dan müs­lü­man­la­rın zen­gin­le­rin­den alı­nıp fa­kir­le­ri­ne har­ca­na­ca­ğı­na de­lil­dir. Di­ğer yan­dan Hz. Pey­gam­ber Mu­az b. Ce­bel’e Ki­tap, Sün­net ve bu iki kay­nak­ta bu­lun­ma­yan ko­nu­lar­da ken­di ic­ti­ha­dı­na gö­re yö­net­me yet­ki­si ver­miş­tir. Bu­na ek ola­rak malî ve eko­no­mik muh­ta­ri­ye­tin de ve­ril­di­ği dik­ka­te alı­nır­sa, Ye­men böl­ge­si­nin Rasûlullah (s.a.s) ta­ra­fın­dan fe­de­ra­tif bir sta­tü­ye ka­vuş­tu­rul­du­ğu söy­le­ne­bi­lir.140

 

   A- Zekâtın Ve­ri­le­ce­ği Se­kiz Sı­nıf:

Zekâta hak ka­za­nan­lar se­kiz sı­nıf­tır. Müs­lü­man fa­kir­ler, mis­kin­ler, zekât iş­le­rin­de ça­lı­şan­lar, kalp­le­ri İslâm’a ısın­dı­rıl­mak is­te­nen­ler, kö­le­ler, borç­lu­lar, Al­lah yo­lun­da ci­had eden­ler ve yol­cu­lar­dır.141

1) Fa­kir­ler: Ni­sap mik­ta­rı ma­lı ol­ma­yan muh­taç kim­se­ler­dir. Bun­la­rın te­mel ih­ti­yaç ola­rak evi­nin, ev eş­ya­sı­nın ve­ya bor­cu­na denk na­kit pa­ra­sı­nın bu­lun­ma­sı ken­di­le­ri­ni fa­kir­lik­ten çı­kar­maz. Bir iş­te ça­lış­tı­ğı hal­de ge­lir dü­ze­yi te­mel ih­ti­yaç­la­rı­nı ka­rış­la­ma­yan kim­se de bu sı­nı­fa gi­rer.

2) Mis­kin­ler: Hiç bir şe­ye sa­hip ol­ma­yıp yi­ye­ce­ği ve gi­ye­ce­ği şey­ler için di­len­me­ye muh­taç olan yok­sul kim­se­ler­dir. Kur’an-ı Ke­rim’de mis­kin için; “Ya­hut top­ra­ğa ya­pış­mış mis­kin...”142 ifa­de­si­nin kul­la­nıl­ma­sı, mis­ki­nin son de­re­ce yok­sul­luk ve sı­kın­tı için­de bu­lun­du­ğu­na de­la­let et­mek­te­dir. Mis­ki­nin ki­mi za­man ka­la­cak ye­ri de bu­lun­maz.

3) Zekât iş­le­rin­de ça­lı­şan­lar: Bun­lar zekâtları top­la­mak için gö­rev­len­di­ri­len me­mur­lar­dır. Zekât iş­le­rin­de ça­lı­şan­la­ra ve­ri­le­cek olan mik­tar, ça­lış­ma kar­şı­lı­ğın­da bir üc­ret ye­rin­de­dir. Bu ça­lı­şan kim­se zen­gin de ol­sa ona bu fon­dan üc­ret ve­ri­lir. An­cak bu sı­nı­fa ya­pı­la­cak öde­me, top­la­dı­ğı zekâtın ya­rı­sı­nı aşa­maz.

Zekât me­mur­la­rı­nın eme­ği­nin kar­şı­lı­ğı­nı top­la­dık­la­rı zekâttan ala­bil­me­si, zekât top­la­ma işi­nin bel­li bir yüz­de kar­şı­lı­ğın­da uz­man­laş­mış ki­şi ve­ya ku­ru­luş­la­ra yap­tı­rı­la­bi­le­ce­ği an­la­mı­na ge­lir. Bu­na gö­re zekât gi­bi bü­yük bir sos­yal yar­dım­laş­ma ku­ru­mu İslâm dev­le­ti­ne her han­gi bir malî yük ge­tir­me­den ça­lı­şa­bi­le­cek, üs­te­lik dev­le­tin büt­çe­den yap­ma­sı ge­re­ken har­ca­ma­la­rın önem­li bir bö­lü­mü bu fon­dan kar­şı­la­na­bi­le­cek­tir.

Zekât me­mu­ru­nun ada­let sa­hi­bi ol­ma­sı ve zekâtla il­gi­li hü­küm­le­ri bil­me­si şart ko­şul­muş­tur. Bu­na öşür top­la­yan me­mur­lar, eks­per­ler, ka­tip­ler, zekâtı da­ğı­tan­lar, top­la­nan mal­la­rı ko­ru­yan­lar ve ben­zer­le­ri de da­hil­dir.

4) Mü­el­le­fe-i kulûb: Bun­lar kalp­le­ri İslâm’a ısın­dı­rıl­mak is­te­nen kim­se­ler­dir. Hz. Pey­gam­ber, Mek­ke’nin fet­hin­de ye­ni İslâm’a gir­miş ba­zı kim­se­le­re zekâttan pay ver­miş­tir. Bun­la­rın için­de he­nüz İslâm’a gir­me­yen­ler de var­dı. Bu sı­nı­fa zekât ver­me­nin ama­cı ima­nı za­yıf olan­la­rın iman­la­rı­nı ve müs­lü­man­lık­la­rı­nı kuv­vet­len­dir­mek, di­ğer­le­rin­den bir kıs­mı­nı hay­ra sev­ket­mek, bir kıs­mı­nın da kö­tü­lü­ğü­ne en­gel ol­mak­tır.

Hz. Pey­gam­ber’in; Ebu Süf­yan b Harb, Saf­van b. Ümey­ye, Uyey­ne b. Hısn, el-Ak­ra’ b. Ha­bis ve Ab­bas b. Mir­das’tan her bi­ri­ne yüz’er de­ve ver­di­ği ri­va­yet edi­lir. Al­ka­me b. Ula­se’ye ise Hu­neyn ga­ni­met­le­rin­den mal ver­miş­tir.143

Hz. Ömer dev­rin­de bu sı­nı­fın zekât pa­yı kal­dı­rıl­mış­tır. Kal­dır­ma ge­rek­çe­si İslâm’ın ar­tık bun­la­rın des­te­ği­ne ih­ti­ya­cı­nın kal­ma­ma­sı­dır. An­cak ba­zı fa­kih­le­re gö­re ih­ti­yaç bu­lun­du­ğu za­man­lar­da bu sı­nı­fa da zekât ve­ri­le­bi­lir.144

Di­ğer yan­dan Hanefî ve Şâfiîlere gö­re han­gi amaç­la olur­sa ol­sun gay­ri müs­li­me zekât ve­ri­le­mez. Hz. Mu­ham­med (s.a.s) İslâm’ın ilk dö­nem­le­rin­de müs­lü­man­la­rın sa­yı­sı az ol­du­ğu, düş­ma­nın sa­yı­sı ve gü­cü çok ol­du­ğu için mü­el­le­fe-i kulûba zekât ver­miş­tir. Fa­kat Al­lah Teâlâ da­ha son­ra İslâm’ı ve müs­lü­man­la­rı üs­tün kı­la­rak gay­ri müs­lim­le­re zekât ver­mek­ten on­la­rı müs­tağ­ni kıl­mış­tır.

5) Kö­le­ler: Kö­le­lik­ten kur­tul­mak, hür­ri­ye­ti­ni pa­ra ile sa­tın al­mak is­te­yen kim­se­le­re de zekât ve­ri­lir. Gü­nü­müz­de dev­let­ler ta­ra­fın­dan kö­le­lik ya­sak­la­nıp kal­dı­rıl­dı­ğı için, bu sı­nıf da fi­i­len bu­lun­ma­mak­ta­dır.

6) Borç­lu­lar: Bor­cu dü­şül­dük­ten son­ra, ni­sap mik­ta­rı ma­lı kal­ma­yan kim­se­ler bu sı­nı­fa gi­rer. Baş­ka­sın­dan ma­lı ve­ya ala­ca­ğı olup da, bu­nu al­ma­sı müm­kün ol­ma­yan kim­se de borç­lu sa­yı­lır. Bu şe­kil­de bor­cu yü­zün­den dar­da bu­lu­nan kim­se­ye zekât ver­mek borç­suz fa­ki­re ver­mek­ten da­ha fa­zi­let­li­dir. Çün­kü borç­lu­nun hür­ri­ye­ti bir ba­kı­ma kı­sıt­lan­mış olur, onu bu sı­kın­tı­dan kur­tar­mak ge­re­kir.

Baş­ka­sı­nın ma­lı­nı ve­ya ca­nı­nı kur­tar­mak, ara bul­mak gi­bi se­bep­ler­le borç­la­nan kim­se zen­gin ol­sa da borç­lu­lar sı­nı­fın­dan ya­rar­la­na­bi­lir.

Ebu Sa­id el-Hud­ri (r.a)’den ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Beş ki­şi dı­şın­da zen­gi­ne zekât he­lal de­ğil­dir: zekât işin­de ça­lı­şan, Al­lah yo­lun­da sa­va­şan, zekât ma­lı­nı pa­ra­sı ile sa­tın alan zen­gin, fa­kir kom­şu­su­na zekât ve­ri­len şe­yin ken­di­si­ne he­di­ye edil­di­ği zen­gin ve borç­lu kim­se­ler.”145

Sa­na­yi dev­ri­mi­nin ya­şan­dı­ğı gü­nü­müz­de en bü­yük borç­lar en bü­yük ser­ma­ye sa­hip­le­ri­ne ait bu­lun­mak­ta­dır. Va­de­si yir­mi yı­la ka­dar uza­ya­bi­len borç­la­rın sa­hip­le­ri­nin, bu borç­la­rın kar­şı­lı­ğı olan ti­ca­ret mal­la­rı, men­kul ve gay­ri men­kul kıy­met­ler, sa­na­yi te­sis­le­ri var ol­du­ğu sü­re­ce yok­sul say­mak müm­kün ol­maz. Çün­kü ge­rek­ti­ğin­de as­li ih­ti­yaç­la­rın dı­şın­da ka­lan bu mal var­lı­ğı sa­tı­la­rak borç­lar tas­fi­ye edi­lir. Bu­nun için bor­ca kar­şı­lık ola­bi­len ve­ya kar­şı­lık ola­rak gös­te­ri­len eko­no­mik de­ğer­ler zekâta ta­bi ol­maz. Me­se­la; bir kim­se­nin yir­mi mil­yar li­ra kıy­me­tin­de ti­ca­ret ma­lı ve bor­ca kar­şı­lık ipo­tek­li gay­ri men­ku­lü bu­lun­sa, bu­na kar­şı­lık se­kiz mil­yar li­ra bor­cu ol­sa, ge­ri ka­lan on iki mil­yar li­ra­lık ma­lı kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.

Kö­tü­lük yo­lun­da ve­ya kö­tü bir amaç­la borç­lan­mış olan kim­se, son­ra­dan piş­man olup tev­be eder­se, bu­na da zekâttan pay ve­ri­lir.

7) Al­lah yo­lun­da ci­had eden­ler: Al­lah için sa­va­şa ha­zır­lan­mak ve­ya sa­vaş­ta olan­la­ra si­lah al­mak, bun­la­rı do­nat­mak ve ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mak için de zekât ve­ri­lir.

Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf’a gö­re zekât an­cak mü­ca­hit­le­rin yok­sul olan­la­rı­na ve­ri­lir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e gö­re ise bu ko­nu­da mü­ca­hit­ler ara­sın­da zen­gin-yok­sul ayı­rı­mı gö­ze­til­mez.

Hanbelîlerle ba­zı Hanefîlere gö­re hac da Al­lah yo­lun­da ol­mak de­mek­tir. Bu yüz­den hac­cet­mek is­te­yen kim­se­le­re zekât ve­ri­le­bi­lir. Çün­kü, İbn Ab­bas (r. anhümâ)’dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re; “Bir kim­se de­ve­si­ni Al­lah yo­lu­na vak­fet­miş, ka­rı­sı ise hac­cet­mek is­te­miş­ti. Hz. Pey­gam­ber, ka­dı­na; “O de­ve­ye bi­ne­rek hac­cet, çün­kü hac da ‘fi se­bi­lil­lah (Al­lah yo­lun­da)’ sa­yı­lır,” bu­yur­muş­tur.”146 An­cak na­fi­le­ler­de ge­niş­lik bu­lun­du­ğu için na­fi­le hac için zekât ve­ri­le­mez.

Di­ğer yan­dan bü­yük Hanefî hu­kuk­çu­su el-Kâsânî (ö.587/1191), el-Bedâyi ad­lı ese­rin­de “fî sebîlillâh (Al­lah yo­lun­da)” te­ri­mi­ni “Al­lah’a yak­laş­tı­ran bü­tün iş­ler” ola­rak tef­sir et­miş­tir. Bu yüz­den, Al­lah’a ita­at ve ha­yır yo­lun­da bu­lu­nan her­kes ih­ti­yaç sa­hi­bi ise bu sı­nı­fa gi­rer. Bu­nun­la, hak yol­da mü­ca­he­de eden ve ha­yır iş­le­ri­ne koş­tu­ran kim­se­ler des­tek­len­miş olur. Hanefîlerden bir kıs­mı “Al­lah yo­lun­da” ifa­de­si­ni “ilim öğ­ren­mek” an­la­mı­na al­mış­lar­dır. İlim öğ­re­nen kim­se zen­gin de ol­sa bu sı­nı­fa gi­rer.147

İmam Mâlik; Al­lah yol­la­rı çok­tur. Fa­kat bu­ra­da “Al­lah yo­lu”ndan ci­had an­la­mı­nın kas­te­dil­miş bu­lun­du­ğun­da ih­ti­laf edil­di­ği­ni bil­mi­yo­rum, de­miş­tir.148

8) Yol­cu: Se­fe­re çı­kan ya­hut iyi­lik ve ya­rar­lı bir iş için yol­cu­luk ya­pan ve git­ti­ği ye­re yar­dım­sız ola­rak ula­şa­ma­yan kim­se­dir. Hac, ci­had, men­dup zi­ya­ret­ler ve­ya ti­ca­ret için ya­pı­lan yol­cu­luk­lar bu­na ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.

Yol­cu­la­ra, ken­di bel­de­sin­de zen­gin de ol­sa­lar yol­cu­luk sı­ra­sın­da muh­taç düş­müş­se, gi­de­ce­ği ye­re ulaş­tı­ra­cak ka­dar zekât ve­ri­lir. An­cak böy­le bir yol­cu­nun müm­kün olur­sa zekât ye­ri­ne borç al­ma­sı da­ha ha­yır­lı­dır.

Ken­di bel­de­sin­de ma­lı­nı kay­bet­mek ve­ya ala­cak­la­rı­nı ala­ma­mak su­re­tiy­le muh­taç du­ru­ma dü­şen kim­se de böy­le yol­cu hük­mün­de­dir. Bun­lar ih­ti­yaç­la­rı ka­dar zekât ala­bi­lir­ler da­ha son­ra mal­la­rı­nı el­de edin­ce, al­mış ol­duk­la­rı zekâttan ge­ri ka­lan mik­ta­rı baş­ka­la­rı­na ta­sad­duk et­me­le­ri ge­rek­mez.

Bir kim­se zekâtını yu­ka­rı­da be­lir­ti­len sı­nıf­lar­dan her­han­gi bi­ri­ne ve­re­bi­le­ce­ği gi­bi, iki­si­ne, üçü­ne ve­ya hep­si­ne de da­ğı­ta­bi­lir. Çün­kü ayet-i ke­ri­me zekâtı yal­nız bu se­kiz sı­nı­fa ait kıl­mış, an­cak bu sı­nıf­lar ara­sın­da bir ter­cih be­lirt­me­miş­tir.

Di­ğer yan­dan ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­yan zekâtın bu zik­re­di­len sı­nıf­lar için­de bir tek şah­sa ve­ril­me­si de ca­iz­dir. Çün­kü ayet-i ke­ri­me­de “el-fu­ka­ra (fa­kir­ler)” ke­li­me­si­nin elif lâm ile ma­ri­fe kı­lın­ma­sı, me­caz an­la­mın­da cins bil­di­rir. Böy­le­ce bu cins­le­rin için­den bir kim­se­ye ver­mek­le cin­se ver­mek ger­çek­leş­miş olur. Bu­ra­da elif lâm ta­kı­sı ger­çek an­la­mı olan kap­sam (is­tiğ­rak) an­la­mın­da alı­nır­sa, bü­tün cin­si kap­sar. Bu tak­dir­de bir bel­de­de­ki zekât üze­rin­de o bel­de­de­ki her yok­su­lun hak­kı olur. Bu ise uy­gu­la­ma­da bü­yük güç­lük­ler do­ğu­rur, ak­la uy­gun de­ğil­dir.149

Şâfiîlere gö­re, zekâtın bir bel­de­de­ki se­kiz sı­nı­fa har­can­ma­sı ge­re­kir. Da­yan­dık­la­rı de­lil: “Zekâtlar yal­nız fa­kir­le­rin ve mis­kin­le­rin ... hak­kı­dır.” an­la­mın­da­ki aye­tin tem­lik lâm’ı ile zekâtı bu sı­nıf­la­ra tah­sis et­me­si ve atıf vâv’ı ile hük­mün hep­si­ni kap­sa­ma­sı­dır. Eğer zekât İslâm dev­le­ti eliy­le da­ğı­tı­lı­yor­sa, bu se­kiz sı­nı­fa ay­rıl­ma­lı­dır. Bun­lar­dan bi­ri de zekât me­mu­ru sı­nı­fı­dır. Zekâtı dev­let de­ğil de ma­lın sa­hi­bi ve­ya ve­ki­li da­ğı­tır­sa, bu tak­dir­de zekât me­mur­la­rı­nın pa­yı dü­şer. İmkânlar öl­çü­sün­de zekâtın bü­tün sı­nıf­la­ra da­ğı­tıl­ma­sı müs­te­hap­tır. Zekâtın her sı­nıf­tan en az üç ki­şi­den azı­na ve­ril­me­si tar­zın­da­ki tak­sim ca­iz de­ğil­dir. Şâfiîlerden bir kıs­mı fit­re zekâtının üç fa­kir ve­ya mis­ki­ne ve­ril­me­si­ni ca­iz gör­müş­ler­dir.150

Gü­nü­müz­de bu se­kiz sı­nıf­tan dör­dü­nün ge­nel ola­rak bu­lun­ma­sı mümkün­dür. Bun­lar da; fa­kir­ler, mis­kin­ler, borç­lu­lar ve yol­cu­lar­dır.

Dört mez­hep müc­te­hid­le­ri­nin bü­yük ço­ğun­lu­ğu­na göre151 zekâtın, Al­lah Teâlâ’nın Kur’an-ı Ke­rim’de zik­ret­ti­ği yer­ler­den baş­ka­sı­na ve­ril­me­si ca­iz de­ğil­dir. Bu yüz­den; mes­cit ya­pı­mı, yol, köp­rü, çeş­me yap­tır­ma ne­hir ka­nal­la­rı aç­ma, ölü ke­fen­len­me­si, ölen ki­şi­nin bor­cu­nun öden­me­si, sur ve ka­le ya­pı­mı, sa­vaş mal­ze­me­si ha­zır­la­mak, sa­vaş ge­mi­le­ri in­şa et­tir­mek, si­lah sa­tın al­mak ve ben­ze­ri “tem­lik” söz ko­nu­su ol­ma­yan iba­det­le­re ve Al­lah’a yak­laş­tı­rı­cı yol­la­ra har­can­ma­sı ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü, “Zekâtlar an­cak fa­kir­le­rin, mis­kin­le­rin... hak­kı­dır” aye­tin­de “innemâ” ke­li­me­si hasr ve is­bat an­la­mı ta­şır. Ya­ni zik­re­di­le­ni sa­bit kıl­mak, bu­nun dı­şın­da ka­lan­la­rı hük­mün dı­şın­da bı­rak­mak için­dir. Do­la­yı­sıy­la zekâtların bu sa­yı­lan yer­ler­den baş­ka­sı­na ve­ril­me­si ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü bun­lar­da tem­lik ya­ni bi­ri­ni biz­zat sa­hip kıl­ma, zekât ma­lı­nı onun mül­ki­ye­ti­ne ge­çir­me söz ko­nu­su ol­ma­mak­ta­dır.

 

B - Zekât Ve­ril­me­si Ca­iz Olup Ol­ma­yan Kim­se­ler:

Zekâta hak ka­za­nan­lar­da şu şart­la­rın bu­lun­ma­sı ge­re­kir:

 

   1) Fa­kir ol­mak:

Zen­gin kim­se­ye zekât ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Yal­nız zekât me­mu­ru eme­ği­nin kar­şı­lı­ğı ola­rak zekâttan pay ala­ca­ğı için o zen­gin de ol­sa ken­di­si­ne ay­rı­lan pa­yı alır. Yi­ne yol­cu­luk sı­ra­sın­da muh­taç du­ru­ma dü­şen zen­gin kim­se de zekât ala­bi­lir. Çün­kü yol­cu ger­çek­te zen­gin ol­sa bi­le o an­da yok­sul sa­yı­lır.

Han­gi mal olur­sa ol­sun, te­mel ih­ti­yaç­la­rın dı­şın­da ni­sap mik­ta­rı ma­la sa­hip olan kim­se “zen­gin” sa­yı­lır. Şer’i ni­sap­tan az mik­tar­da ma­la sa­hip olan kim­se sıh­hat­li, kuv­vet­li ve ça­lı­şa­bi­le­cek du­rum­da ol­sa bi­le zekât ala­bi­lir. Çün­kü bir kim­se güç­lü kuv­vet­li ol­du­ğu hal­de iş­le­ri bo­zu­la­bi­lir, ye­ni iş bu­la­maz ve­ya ça­lış­tı­ğı iş­ten el­de et­ti­ği ge­lir ge­çi­mi­ni sağ­la­ma­ya­bi­lir. Yi­ne, mes­ke­ni, ev eş­ya­sı, hiz­met­çi­si, bi­ni­ti, si­la­hı, el­bi­se­si ve ilim eh­li ise ilim ki­tap­la­rı bu­lu­nan kim­se­le­re zekât ve­ri­le­bi­lir. Çün­kü bu sa­yı­lan­lar te­mel ih­ti­yaç­lar­dır.

Zen­gin bir kim­se­ye na­fi­le ka­bi­lin­den olan bir sa­da­ka­nın ve­ril­me­si ca­iz­dir. Bu yüz­den va­kıf­la­rın ge­li­ri­ni vak­fi­ye ge­re­ğin­ce zen­gin kim­se­le­rin al­ma­sı da he­lal bu­lun­muş­tur. Bu bir hi­be, bir atıy­ye sa­yı­lır.

Bir kim­se zekâtını, araş­tı­rıp zekât al­ma­ya ehil ol­du­ğu­nu san­dı­ğı bir şah­sa ver­se o kim­se­nin zekâta ger­çek­ten ehil ol­du­ğu an­la­şı­lır­sa zekâtı it­ti­fak­la ge­çer­li olur. Bu­nun ak­si­ne du­ru­mu an­la­şı­la­maz ve­ya zen­gin ol­du­ğu da­ha son­ra or­ta­ya çı­kar­sa Ebu Hanîfe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re yi­ne ge­çer­li olur. Fa­kat araş­tır­mak­sı­zın, zekâta ehil olup ol­ma­dı­ğı­nı hiç dü­şün­mek­si­zin ve­re­cek ol­sa zekâtı yi­ne ge­çer­li olur­sa da, zekâta ehil ol­ma­dı­ğı da­ha son­ra an­la­şı­lır­sa zekâtı ye­ni­den ver­me­si ge­re­kir. Çün­kü araş­tır­mak ko­nu­sun­da ku­su­ru var­dır.

Zekâta ehil olup ol­ma­dı­ğın­da şüp­he edi­len bir kim­se­ye araş­tır­mak­sı­zın ve­ri­len zekât ge­çer­li ol­ma­mak teh­li­ke­siy­le kar­şı kar­şı­ya­dır. Eğer son­ra­dan zekâta ehil ol­du­ğu or­ta­ya çı­kar­sa bu teh­li­ke kal­kar.152

Şâfiîlere gö­re ça­lı­şıp ka­zan­ma imkânına sa­hip olan fa­kir ve mis­kin­le­re, zekât ve­ri­le­mez. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Zekâtta zen­gin­ler ile ça­lı­şıp ka­zan­ma gü­cü­ne sa­hip olan­la­rın na­si­bi yok­tur.”153

An­cak baş­ka bir ha­dis-i şe­rif­te zen­gin ol­du­ğu hal­de zekât ala­bi­len ki­şi­ler şöy­le be­lir­le­nir: “Sa­da­ka beş ki­şi­nin dı­şın­da zen­gin­le­re ve­ril­mez: zekât işin­de ça­lı­şan, ma­lı ile zekât ma­lı­nı sa­tın alan, Al­lah yo­lun­da sa­va­şan, fa­kir kom­şu­su­na zekât ve­ril­di­ği hal­de bu mal­dan kom­şu­su­nun ken­di­si­ne he­di­ye et­ti­ği zen­gin ki­şi.”154

Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re, mü­el­le­fe-i kulûb ile mü­ca­hit­le­re zen­gin ol­sa­lar da zekâttan yar­dım ya­pı­la­bi­lir.

 

   2) Müs­lü­man ol­mak:

İslâm fa­kih­le­ri­nin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re gay­ri müs­lim­le­re zekât ve­ri­le­mez. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Mu­az b. Ce­bel (r.a)’i Ye­men’e gön­de­rir­ken: “Zekâtı ora­nın zen­gin­le­rin­den al, fa­kir­le­ri­ne ver” bu­yur­muş­tur.155

Ebu Hanîfe ile İmam Mu­ham­med’e gö­re na­fi­le sa­da­ka­la­rın zimmîlerin (hris­ti­yan ve­ya ya­hu­di te­bea) fa­kir­le­ri­ne ve­ril­me­si ca­iz­dir. Çün­kü Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Eğer sa­da­ka­la­rı açık­tan ve­rir­se­niz ne gü­zel Eğer giz­le­yip de yok­sul­la­ra ve­rir­se­niz bu si­zin için da­ha ha­yır­lı­dır. Biz si­zin kö­tü­lük­le­ri­ni­zi ör­te­riz.”156 Bu ayet­te müs­lü­man ve­ya zimmî ya­hut mün­kir fa­kir­ler ara­sın­da bir ayı­rım ya­pıl­ma­mış­tır. Bu yüz­den ayet umum bil­di­rir. An­cak Mu­az (r.a) ha­di­si zekât ko­nu­sun­da aye­ti tah­sis et­miş­tir. Bu ha­dis se­be­biy­le zekât an­cak müs­lü­man olan­la­ra ve­ri­le­bi­lir.

İmam Zü­fer’e gö­re, zimmîlere de zekât ve­ri­le­bi­lir. Çün­kü zekâtın ama­cı Al­lah Teâlâ’nın rı­za­sı­nı ka­zan­mak için sı­kın­tı­da olan­la­rın ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­la­mak­tır. Bu amaç zekâtı yok­sul zimmîlere ver­mek­le de ger­çek­le­şir.

Ebu Yûsuf, İmam Şâfiî ve ço­ğun­lu­ğa gö­re zimmîlere zekât ve­ri­le­me­di­ği gi­bi, di­ğer sa­da­ka­lar da ve­ri­le­mez. On­lar bu ko­nu­da zekâta ve harbî olan gay­ri müs­lim­le­re ve­ri­len sa­da­ka­la­ra kı­yas yap­mış­lar­dır.157

 

   3) Hâşimî so­yun­dan ol­ma­mak:

Hz. Pey­gam­ber’in ai­le­si­ne zekât ve sa­da­ka al­mak ya­sak­lan­mış­tır. Çün­kü zekâtlar in­san­la­rın mal­la­rı­nın kir­le­ri­dir. Hz. Pey­gam­ber’in ai­le­si­ne bey­tül­mal­de­ki ga­ni­met­le­rin beş­te bi­rin­den ye­te­cek ka­dar har­ca­ma ya­pı­lır. Bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­rul­muş­tur: “Bu sa­da­ka­lar an­cak in­san­la­rın kir­le­ri­dir, Mu­ham­med’e ve Mu­ham­med’in ai­le­si­ne helâl de­ğil­dir.”158

Hanefî ve Hanbelîlere gö­re ken­di­le­ri­ne zekât ve sa­da­ka ver­mek ca­iz ol­ma­yan Hâşimoğulları şun­lar­dır: Ab­ba­so­ğul­la­rı, Ali­o­ğul­la­rı, Ca­fe­ro­ğul­la­rı, Akîloğulları, Ha­ris b. Ab­dil­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı.159

Ebu Hanîfe ve Mâlikîlerden ve Şâfiîlerin ba­zı­la­rın­dan nak­le­dil­di­ği­ne gö­re, Hz. Pey­gam­ber’in ya­kın­la­rı bey­tül­mal­de­ki his­se­le­rin­den mah­rum edil­dik­le­ri za­man Ha­şi­mo­ğul­la­rı­na zekât ve­ril­me­si ca­iz­dir. Bu­nun se­be­bi Ha­şi­mo­ğul­la­rı­nın pe­ri­şan ol­ma­sı­na en­gel ol­mak ve on­la­rın ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mak­tır. Di­ğer yan­dan bir çok ali­me gö­re Ha­şi­mo­ğul­la­rı­na na­fi­le sa­da­ka­lar he­lal­dir.

4) Zekât ve­ren ki­şi­nin, zekât ala­nın na­fa­ka­sı ile yü­küm­lü

       bu­lun­ma­ma­sı.

Bir kim­se ken­di zekâtını fa­kir bu­lu­nan ka­rı­sı­na, usul ve furuûna, ya­ni; ba­ba­sı­na, de­de­si­ne, ana­sı­na, ni­ne­si­ne, oğul­la­rı­na, kız­la­rı­na, bun­la­rın ço­cuk­la­rı­na ve to­run­la­rı­na ve­re­mez. Bo­şan­ma id­de­ti bek­le­yen ka­rı­sı da bu hü­küm kap­sa­mı­na gi­rer. Çün­kü bir kim­se, fa­kir düş­tük­le­ri za­man za­ten bun­la­ra bak­mak­la ve nor­mal ola­rak na­fa­ka­la­rı­nı sağ­la­mak­la yü­küm­lü­dür. Bun­la­ra zekât ve­rir­se, ya­rar­lan­ma, do­lay­lı yol­dan ken­di­si­ne dön­müş olur. Hal­bu­ki zekât ve­ril­dik­ten son­ra ar­tık, zekât ve­ren­le zekât ara­sın­da men­fa­at ba­ğı­nın ke­sil­miş ol­ma­sı ge­re­kir.

Şâfiîlere gö­re ken­di­si­ne bak­mak­la yü­küm­lü hı­sı­mı bu­lu­nan kim­se­le­re de zekât ve­ril­me­si ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü hı­sım­la­rı ta­ra­fın­dan na­fa­ka­sı sağ­la­nan kim­se muh­taç sa­yıl­maz. Böy­le bir kim­se her gün ken­di­si­ne ye­te­cek ka­dar ka­zan­cı bu­lu­nan kim­se­ye ben­zer.

Ebu Hanîfe ile Hanbelîlerde ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, bir ka­dın zekâtını fa­kir bu­lu­nan ko­ca­sı­na ve­re­mez. Çün­kü bu tak­dir­de zekât na­fa­ka yo­lu ile ka­dı­na ge­ri dö­ner.160

Ebu Yûsuf, İmam Mu­ham­med, İmam Şâfiî ve Mâlik’e gö­re, ka­rı­nın fa­kir bu­lu­nan ko­ca­sı­na zekât ver­me­si ca­iz­dir. Çün­kü Rasûlullah (s.a.s) bu ko­nu­da so­ru so­ran İbn Mes’ud’un ka­rı­sı Zey­nep (r. anhâ)’ya şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ko­can ve ço­cu­ğun ta­sad­duk et­me­ye en la­yık olan kim­se­ler­dir.”161

Zekâtı, bu­na ehil olan hı­sım­la­ra ver­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Şöy­le ki: Ön­ce muh­taç olan er­kek ve­ya kız kar­deş­le­re, son­ra bun­la­rın ço­cuk­la­rı­na, son­ra am­ca­la­ra, ha­la­la­ra, son­ra bun­la­rın ço­cuk­la­rı­na,son­ra da­yı­la­ra, tey­ze­le­re ve bun­la­rın ço­cuk­la­rı­na, da­ha son­ra di­ğer ze­vi’l-erhâm de­ni­len ya­kın­la­ra ver­mek da­ha fa­zi­let­li­dir.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) hı­sım­la­ra ta­sad­du­ku teş­vik ede­rek şöy­le bu­yur­muş­tur: “Yok­sul­la­ra ve­ri­len sa­da­ka bir sa­da­ka­dır, hı­sım­la­ra ve­ri­len sa­da­ka iki sa­da­ka­dır. Bi­ri sa­da­ka di­ğe­ri ak­ra­ba­ya iyi­lik.”162

Na­fi­le sa­da­ka­la­ra ge­lin­ce, bun­la­rın usul ve fü­rua, ka­rı ve ko­ca­ya ve­ril­me­le­ri ca­iz­dir. Çün­kü bu­nu yap­mak­la da sa­da­ka ve ak­ra­ba­ya iyi­lik ol­mak üze­re iki se­vap ka­za­nıl­mış olur. Ni­te­kim na­fi­le sa­da­ka­la­rın zen­gin­le­re ve gay­ri müs­lim­le­re ve­ril­me­si de ca­iz­dir. Çün­kü Al­lah Teâlâ; “On­lar Al­lah sev­gi­siy­le mis­kin, ye­tim ve esir­le­re ye­mek ye­di­rir­ler.”163 bu­yu­rur. Hz. Pey­gam­ber dö­ne­min­de esir­ler müş­rik­ler­den iba­ret­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Ebu Be­kir (r.a)’in kı­zı Es­ma’nın müş­rik olan an­ne­si ile il­gi­li so­ru­su­na; “Ana­na iyi­lik et” di­ye ce­vap ver­miş­tir.164

 

   5) Akıl­lı, er­gin ve hür ol­mak.

Ye­di ya­şın­dan kü­çük­le­re ve akıl has­ta­la­rı­na doğ­ru­dan zekât ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Zekât bun­la­rın ve­li­le­ri­ne tes­lim edi­lir. Bay­ram ve ben­ze­ri se­vinç­li gün­ler­de muh­taç olan hiz­met­çi­le­re, iş­çi­le­re ve­ya tem­yiz ça­ğın­da­ki ço­cuk­la­ra ya­hut se­vinç ha­be­ri ge­ti­ren yok­sul kim­se­le­re ve­ri­le­cek he­di­ye­le­rin zekât ni­ye­tiy­le ve­ril­me­si ca­iz­dir.

Zen­gi­nin kü­çük olan ço­cu­ğu­na zekât ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü kü­çük ço­cuk ba­ba­sı­nın zen­gin­li­ği se­bi­biy­le zen­gin sa­yı­lır. Di­ğer yan­dan zen­gin bir ka­dı­nın ye­tim ve ba­ba­sı müs­lü­man olan ço­cu­ğu­na zekât ve­ri­le­bi­lir. Çün­kü bu ço­cu­ğun ne­se­bi ba­ba­sı yö­nün­den sa­bit olup, ana­sı­nın ser­ve­ti ile zen­gin sa­yıl­maz.

Yi­ne bir kim­se zekâtını, zen­gin bir şah­sın yok­sul ve müs­lü­man olan ba­ba­sı­na ve­ya yok­sul ve müs­lü­man olan bü­yük oğ­lu­na ve­ya kı­zı­na ya­hut o şah­sın yok­sul ve müs­lü­man olan ka­rı­sı­na ve­re­bi­lir. Çün­kü bun­lar müs­ta­kil ve­la­yet sa­hi­bi olup bir­bi­ri­nin ser­ve­ti ile zen­gin sa­yıl­maz­lar.165

Zekâtın, ma­lın bu­lun­du­ğu yer­de­ki yok­sul­la­ra ve­ril­me­si asıl­dır. Çün­kü Rasûlullah (s.a.s) Mu­az (r.a)’a; “Zekâtı Ye­men hal­kı­nın zen­gin­le­rin­den al, yi­ne Ye­men hal­kı­nın yok­sul­la­rı­na ver” bu­yur­muş­tur.

Zekâtın yıl so­nun­da baş­ka bel­de­de­ki fa­kir­le­re gön­de­ril­me­si ten­zi­hen mek­ruh­tur. An­cak zekâtın gön­de­ri­le­ce­ği yer­de­ki ih­ti­yaç sa­hip­le­ri ak­ra­ba olur ve­ya ma­lın bu­lun­du­ğu bel­de­de­ki fa­kir­ler­den da­ha muh­taç du­rum­da olur­lar­sa bu tak­dir­de baş­ka bel­de­ye gön­der­mek ca­iz olur.166

Zekâtın top­lan­dı­ğı yö­re­de da­ğı­tıl­ma­sı bir çok ko­lay­lık­lar sağ­lar. Fa­kir­le­rin da­ha iyi ta­nın­ma­sı ve ger­çek ih­ti­yaç­la­rın bi­lin­me­si, top­la­ma ve da­ğıt­ma mas­raf­la­rı­nın azal­ma­sı ve çe­şit­li bel­de­le­re bu yol­la mâli ve eko­no­mik muh­ta­ri­yet im­kan­la­rı­nın ta­nın­ma­sı bun­lar ara­sın­da sa­yı­la­bi­lir.