Fikih - 83. Sayfa - Ilmihalhilmidonduren
III- EKONOMİK VE TİCÂRÎ HAYATLA İLGİLİ
ÖNEMLİ MESELELER
1 - İslam’da ticaretin yeri nedir?
İslâm’da ticaret meşru kılınmıştır. Ticaretin de esası alış-verişe ve sermaye riskine dayanır. Allah Teala şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Mallarınızı batıl yollarla yemeyiniz. Ancak, karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesnadır.”39 “Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır.”40 “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı anmaya (namaza) koşunuz ve alış-verişi bırakınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından rızkınızı arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.”41
Hz. Peygamber (s.a.s)’e en üstün kazancın hangisi olduğu sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Kişinin elinin emeği ve mebrur alış-veriştir.”42 Yalan yere yemin ve aldatma olmayan alış-verişe “mebrûr alış-veriş” denir. Allah elçisi doğru iş yapan tüccarı şöyle övmüştür: “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır.”43 “Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa, sanki onu tasadduk etmiş gibi ecir alır.”44
Buna göre müslümanın namaz, oruç, hac ibadetleri gibi günlük hayatta İslâm’ın belirlediği ölçüler içinde yapacağı ticaret de bir ibadet çeşidi olmaktadır. Namaz ve oruç gibi ibadetlerin rükun, şart, sünnet ve bunları bozan hükümleri olduğu gibi alış-veriş ve ticaretin de esasları, rükun, şart ve yasakları vardır. Bir müslüman namaz, oruç veya hacc ibadetini yapacağı zaman bunlarla ilgili bilgileri öğrenmesi gerektiği gibi ticaretle uğraşmak isteyenlerin de kendi ticaret alanı ile ilgili bilgileri öğrenmesi gerekir. Hz. Ömer (r.a)’in halife olunca tebeaya şu genelgeyi yayınladığı nakledilir: “İslâm’a göre alışveriş usulünü bilmeyen kimse bizim çarşı ve pazarlarımızda alış-veriş yapmasın. Çünkü farkında olmadan faize düşebilir.”45
2 - Riba nedir, kaç çeşidi vardır?
Cevap: Cins ve miktarı bir olan iki şey yekdiğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen fazlalığa “riba” denir. Ancak bu tarif vadeli alış-verişten doğan nesie ribasını kapsamına almamaktadır. Riba ve faiz terimleri eş anlamda kullanılır.46 Riba; kitap, sünnet ve icma delilleri ile yasaklanmıştır.
Riba genel olarak ikiye ayrılır:
a) Borçtan doğan riba:
Bu, İslâm’dan önce yaygın olan bir riba olup, İslâm bunu kesin olarak yasaklamıştır. Uygulaması şöyledir: Bir kimse belli bir süre için borç alır, süre sonunda borcunu ödemezse, alacaklı kendisine şu teklifte bulunur: “Ya borcunu öde veya şu kadar faiz vermek şartıyla borcunu şu tarihe kadar erteleyeyim.” Bu teklif bazan borçludan da gelirdi. Kur’an-ı Kerim’de böyle bir muamele yapanın Allah ve Rasulüne karşı savaş ilan etmiş olacağı şöyle dile getirilir: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçek müminler iseniz faiz hesabından arta kalanı bırakın. Bu faizi terketmezseniz biliniz ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir savaşa girmiş olursunuz. Eğer ribadan tevbe ederseniz ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”47 Hz. Peygamber Veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Cahiliye devrinden kalma riba kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım riba Abdulmuttalip oğlu Abbas’ın ribasıdır.”48 Buna cahiliye ribası veya gerçek riba da denir.
b) Alış-verişten doğan riba:
Hanefilere göre bu riba çeşidi üç kısma ayrılır:
1) Fazlalık ribası: Ölçerek veya tartarak mübadele edilen mislî mallardan aynı cinsin biri diğerinden fazla olarak değiştirilmesidir.
2) Nesîe ribası: Cinsleri bir olsun veya olmasın mislî malların birisinin diğeri karşılığında vadeli olarak satılmasıdır.
3) Fasit muamelede bulunmaktan doğan riba: İslâma aykırı olarak uygulanan bir muamele de ribadır.
Ubade b. es-Samit (r.a)’in rivayet ettiği altı madde hadisinde bu riba çeşitlerini görmek mümkündür; “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline ve peşin olarak satılırlar. Bunların cinsi ayrı olunca peşin olmak şartıyle, istediğiniz gibi satış yapınız”49
Buna göre, altın, gümüş, buğday ve arpa gibi standart bir maddeyi kendi cinsiyle fazlalıkla satmak “fazlalık ribası”nı doğurur. Yüz gram altını yüz yirmi gram altınla veya kalitesi iyi olan bir ölçek buğdayı kalitesi düşük olan üç ölçek buğdayla satmak gibi. Burada İslâm’ın amacı aldanmaya engel olmaktır. Çünkü başka cinsle, mesela para ile hesabı yapıldığı takdirde 100 gram altın 120 gr. altına, bir ölçek buğday da üç ölçek buğdaya denk düşmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber iki ölçek adi hurmayı bir ölçek iyi cins hurma ile değişen Bilal (r.a)’e şöyle buyurmuştur: “Eyvah eyvah! Ribanın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Hurma satın almak istersen, kendi hurmanı para ile sat. Onun satış bedeli ile de istediğin hurmayı satın al.”50
Diğer yandan altın ve gümüş mübadelesindeki fazlalığın riba kapsamına sokulması İslâm’da parayı enflasyona karşı korumuştur. Şöyle ki; bilindiği gibi Hz. Peygamber devrinde iki çeşit para vardı. Altın para dinar adını alır, yaklaşık dört gram altını ifade eder. Gümüş para dirhem adını alır ve 2,8 gr. dır.
Altın veya gümüş paranın kendi cinsiyle mübadele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi paranın maden değerinin üstünde veya altında nominal bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş zinet eşyası arasında bir fiyat farkının oluşmasına başka bir deyimle enflasyonun meydana gelmesine İslâm’ın faiz yasağının engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Para ile bütün altın ve gümüş stokları ayar ve ölçü bakımından birbirine sıkı bir şekilde bağlanınca bütün cins birlikte değer kazanır veya değer kaybeder. Bu da düzenli ve istikrarlı bir satın alma gücü olan İslâm parasını doğurur.
Kağıt para da ilk çıkışında altını temsil etmek üzere basıldığı için altına ait gücü ve özellikleri onda görmek mümkün idi. Fakat bu paranın çeşitli ülkelerde altınla bağı koparılıp, gücünü devletin ekonomik gücünden aldığı esası getirilince, ekonomisi güçlü ülkeler bakımından karşılıksız büyük bir satın alma gücü elde etme aracı haline geldi. Kanaatımızca yukarıdaki altı madde hadisinin ışığı altında belli karşılığı olan, belli ve sağlam ölçüye endeksli bir İslâm parasını İslâm alemi ortaya koyabilir. Ancak konuyu iyi anlayan ve İslâmın faiz anlayışını kavrayan ilim adamları ve iktisatçıların işbirliği yaparak bu meseleyi çözümlemeleri gerekir.51
3 - Satılan bir malda hangi nitelikler bulunmalıdır?
Cevap: Üzerinde akit yapılacak bir malda şu beş şartın bulunması gerekir:
a) Temiz olması, yani necis olmaması gerekir. İslâm’ın necis saydığı şey satılamaz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah içki, leş, domuz ve putların satışını yasaklamıştır.”52 Ancak Hanefi alimleri tezek ve bazı faydaları bulunan necis yağların satışına cevaz vermişlerdir.
b) Kendisinden istifade edilebilir bir şey olması gerekir. Bu yüzden faydası olmayan haşerat ve yırtıcı hayvanların satışı caiz değildir.
c) Malın miktarının ve niteliklerinin bilinmesi gerekir. Ancak ölçüp tartmadan kabala satımlarda miktarının bilinmesi gerekmez.
d) Malın, satıcının mülkiyetinde olması veya veli, vekil gibi satışa hukuken yetkili kimsenin satışı yapması gerekir. Bu yüzden vakıf malı veya başkasına ait malı izinsiz olarak satmak caiz değildir.
e) Teslimin mümkün olması gerekir. Bu yüzden denizdeki balığı veya havadaki kuşu satmak caiz değildir.
4 - Karaborsacılık nedir?
Cevap: Bir şeyi pahalanmasını bekleyerek alıkoymaktır. İslâm’da ticaret hayatının serbest bırakılarak fiyatların serbest rekabet sonucu oluşması asıldır. Bazı mallar karaborsa için saklanınca piyasada mal darlığı olur ve talep fazlalığı nedeniyle fiyatlar suni olarak yükselmeye başlar. Karaborsacının amacı da budur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Karaborsacı ne kötü kuldur. Fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyarsa sevinir.”53 “Bir gıda maddesini 40 gece depolayıp (ihtiyaç varken) saklayan Allah’tan uzaklaşmıştır. Allah da onu kendisinden uzaklaştırmıştır.”54
Karaborsacılığın oluşması için şu şartlar gereklidir: 1)Depolanan malın satın alınmış bir mal olması, 2) Gıda maddesi olması, 3) İnsanların depolanan malı almada sıkıntı ve ihtiyaç içinde olması. Ebu Yusuf’a göre, gıda maddeleri dışında piyasaya sürülmemesi topluma zarar veren her çeşit malda ihtikar söz konusu olur.55 Malı saklama süresi normalde kırk gündür, ancak toplumun sıkıntıya düşme durumuna göre bu süre kısalabilir. Nitekim günümüzde akaryakıt ve tüpgaz gibi ihtiyaç maddeleri iki üç gün gibi kısa bir süre piyasadan çekilse toplum büyük sıkıntıya düşer.
5 - Devletin ticaret mallarına narh uygulaması caiz
midir?
Cevap: Narhı şu şekilde tarif edebiliriz: İslâm devlet başkanının veya yetki verdiği memurların yahut da halkın işlerini üzerlerine alan kimselerin esnaf ve tüccara mallarını belli bir fiyata satmalarını emretmesi, bu fiyattan aşağı veya yukarı bir fiyata satış yapmayı yasaklamasıdır.56
Hz. Peygamber ve dört halife döneminde genel olarak narh uygulaması olmamış ve serbest rekabet sonucu oluşan piyasa fiyatları üzerinden satış esası korunmuştur. Medine’de fiyatlar yükselince ashab-ı kiram Hz. Peygamber’den narh koymasını istemişler, Allah elçisi bu isteklere şu cevabı vermiştir: “Şüphe yok ki, fiat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde Rabbime kavuşmak istemem.”57 Yine başka zamanlarda narh konulmasını isteyenlere Hz. Peygamber; “Belki Allah’a dua ederim.”, “Belki fiyatları ucuzlatan ve pahalandıran Allah’tır.”58 cevabını vermiştir.
Diğer yandan Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde, Hâtib b. Ebi Beltea’nın üzüm fiyatlarını çok düşürmesi üzerine Hz. Ömer'in fiyatlara müdahale ettiği ancak daha sonra şu sözleriyle fiyatları serbest bıraktığı görülür: “Sana söylediklerim ne emirdir, ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin.”59
Tabiilerden bir kısmı narh hadislerinin açık anlamına uyarak, satıcıya zulüm olur korkusuyla piyasa fiyatlarına müdahaleyi uygun bulmadılar. Ancak ahlakın bozulması, fiyatların suni olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi üzerine bazı tabiiler narh koymayı caiz gördüler. Said b. el-Müseyyeb (ö.94/712), Rabia b. Abdirrahman (ö.136/753), Yahya b. Said el-Ensari, (ö.143/760) bunlar arasındadır.
Sonuç olarak, satıcıyı fiyat belirlemesinde tamamen serbest bırakıp, onu devlet kontrolünün dışında tutmak, toplumun zulüm ve haksızlığa uğramasına sebep olur. Çünkü gerek Rasûlullah ve gerekse dört halife döneminde İslâm’ın üstün ticaret ahlakı yaşanmış devlet müdahalesine gerek duyulmamış ve herkes meşru haklarına razı olmuştur. Fakat giderek, insanlar fiyat tesbitindeki esnekliği kötüye kullanmaya başlamıştır. Kıtlıklar ve savaşların getirdiği sıkıntılar fiyatların suni olarak yükselmesine neden olmuştur. Kimi zaman da hiç bir ekonomik neden yokken, ayni çeşit malı üreten veya satanların gizlice anlaşması sonucu fiyatlar normalin üstünde yükselmiştir.
İşte, serbest rekabete açık bir piyasa anlayışı esas olmakla birlikte toplumun bu serbestliği kötüye kullanması halinde narh uygulamasına da islâmi bir engel yoktur.
6 - Kabzdan önce satış yasağı nedir? Ticaret hayatında ne gibi etkileri olur?
Cevap: Satım akdi ile satın alınan malın fiilen teslim alınmasına “kabz” denir. Malın teslim alınmazdan önce satışı, satıcı ve alıcı arasında anlaşmazlıkların çıkmasına yol açabilir. Malın teslim alınamama rizikosu, bu arada helak olması veya ayıplı çıkması hallerinde ikinci satıcı, satım akdini ifa imkanı bulamaz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim bir gıda maddesini satın alırsa, onu kabzetmedikçe başkasına satmasın.”60 Bu hadisi şerifte zikredilen yiyecek maddesi örnek kabilinden olup, hadis bütün menkul alım satımını kapsamına alır.
Kabzdan önceki satış geçerli olursa bu malın fiyatının hiç yer değiştirmeden, hatta henüz mal üretilmeden yükselmesine neden olur. Bir takım aracılar, malı hiç görmeden kağıt üzerinde kazanç elde etmiş olurlar.61
Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre, gayri menkul üzerinde kabzdan önce tasarrufta bulunmak caizdir. Dayandıkları delil; “istihsan” prensibidir. Çünkü gayri menkulün kabzdan önce telef olması veya değişikliğe uğraması nadir olarak düşünülebilir. Nadir olan şeye ise itibar edilmez.
İmam Muhammed, İmam Züfer ve Şâfiî’ye göre gayri menkulün de, menkuller gibi, kabzdan önce satışı caiz değildir.62
7 - Telakkı’r-rukban nedir? İslâm üretici ile tüketici
arasına giren “aracılıkları” yasaklamış mıdır?
Cevap: Telakkı’r-rukban; köyden mahsul getirenleri henüz pazar yerine ulaşmadan yolda karşılayıp, ellerindeki ürünü almak demektir. Hz. Peygamber döneminde, ürettiği malı hayvanına yükleyerek şehre pazara getiren köylüyü yolda karşılayıp malını satın almak suretiyle onunla tüketici arasına girmeyi ifade ederdi. Burada üreticinin şehirdeki günlük rayiç fiyatları öğrenmesi engellenmekte, şehirli toptancının onun elinden ucuza aldığı malı piyasaya kontrollü ve pahalı bir şekilde sürmesi, hatta malı karaborsaya düşürerek pahalandırması söz konusu olmaktadır. Tavus, İbn Abbas’tan o da Rasûlullah (s.a.s)’dan şunu rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü binitlileri yolda karşılamayı (pazara gelmeden yüklerini satın almalarını) ve şehirlinin köylü adına satış yapmasını yasaklamıştır. Tavus, İbn Abbas’tan şehirlinin köylü adına satışının anlamı denir? diye sormuş o, da: Şehirli köylüye komisyoncu (simsar) olup da onun malını satamaz, şeklinde cevap vermiştir.”63 Başka bir hadiste, bunlar birbirinin babası veya kardeşi olsa bile birbirine komisyonculuk yapamayacakları belirtilmiştir.64
Burada amaç akıcı ve şeffaf bir piyasa oluşturmaktır. “İnsanları kendi haline bırakınız, umulur ki, Allah onlardan bir kısmını diğerleri sebebiyle rızıklandırır.”65 hadisinde de bu anlamı görmek mümkündür.
Bu son hadisi şerif, arz ve talep dengesindeki akıcılığın olması, aradaki engellerin kalkması gerektiğine işaret etmektedir. Böylece serbest rekabet ortamı doğmuş, tabii piyasa fiyatı oluşmuş olur. Piyasaya kontrollü mal sürerek fiyatları suni olarak yükseltme temayülü de ortadan kalkmış bulunur.
Ebu Hanife’ye göre malın üretici yolda karşılanarak alınması, belde halkına zarar veriyorsa mekruhtur. Satıcı piyasa fiyatlarını öğrenince aldandığını anlarsa akdi bozabilir. İslâm, toplumun temel ihtiyacı olan malların satın alınıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasına büyük önem vermiş, hatta buna ibadet gözüyle bakmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa sanki onu tasadduk etmiş (yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış) gibi olur.”66
Günümüzde bir takım temel ihtiyaç maddelerinin toptan veya perakende satışını yapanlar, sebze, meyve ve benzeri gıda maddesi halleri suni fiyat artışlarına fırsat vermeksizin hem üreticinin hem de tüketicinin maslahatını gözeterek ticaret veya komisyonculuk yaparlarsa yukarıdaki hadisi şerifte bildirilen müjdeye kavuşacakları umulur.
8 - İslâm dini kâr için bir sınır getirmiş midir?
Cevap: İslâm’da alış-verişlerde kâr için yüzde hesabıyla bir sınır getirilmemiş, genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır. Ancak serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için gerekli tedbirler alınmıştır. Faizin, karaborsacılığın, yalan ve hilenin yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bu tedbirler arasında sayılabilir.
Diğer yandan satım akdinde, yüzde üzerinden belirli bir kâr sınırının konulmaması, satıcının dilediği fiyata satış yapabileceği anlamına gelmez. Yalan yere yemin, malın ayıbını gizleme, malda bulunmayan niteliklerle malı övme, maliyeti yüksek gösterme, mal darlığından yararlanma gibi yollarla müşteriyi etkileyerek piyasa fiyatının üzerine çıkmalarda “fahiş fiyat” sözkonusu olur. Burada hakkı olmayan fazlalık satıcıya meşru olmaz.
9 - Fahiş fiyat nedir? Miktarı yüzde kaçtır?
Cevap: İslâm’da aldatma “gabn” terimi ile ifade edilir. Fahiş ve yesir gabn olmak üzere ikiye ayrılır. Çok aldatma ve az aldatma demektir. Az aldatma satım akdine zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür. Diğer yandan insanlar küçük fiyat farklarına rıza gösterirler. Fakat piyasa fiyatının üstüne çok çıkılırsa müşteri aldatıldığını düşünür ve fazlalığı satıcıya helâl etmez. Bu yüzden de fahiş fiyat meselesi ortaya çıkar.
Fahiş fiyat mikdarları ictihatla belirlenmiştir. Hanefilere göre bilirkişilerin değerlendirme alanı dışında kalan çok yüksek veya çok düşük fiyatlarda “gabn” söz konusu olur. Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahya (ö.268/881), satım akdine konu olan malların az veya çok tasarrufa uğramalarını göz önüne alarak fahiş gabni: Gayri menkullerde %20, hayvanlarda %10 ve diğer menkul mallarda ise %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu oranlar aşılarak yapılacak satışların fahiş gabn derecesinde olacağını belirtmiştir.67 Bu orana ulaşmayan fazlalıklar da yesir gabn kapsamına girer. Mecelle, 165. maddesinde bu ölçüleri kanun maddesi haline getirmiştir.
Ancak fahiş gabnin satım akdinin fesih sebebi olabilmesi için hile ve aldatma ile birlikte bulunması gerekir. Aksi halde yalan ve hile olmayınca bir kimsenin müşteriye vereceği doğru bilgilerle malını dilediği fiyata satmasına da islâmî bir engel yoktur.
Malikilere göre, malın kıymetinin üçte birinden daha fazlasıyla piyasa fiyatının üstüne çıkmak veya aşağı düşürmek fahiş fiyattır. Hz. Ebubekir’in uygulaması da bu şekilde olmuştur.
Paranın sık sık değer kaybettiği ve eşya fiyatlarının sürekli yükseldiği bir ekonomide Hanefi mezhebinin fahiş gabn oranları çok düşük görünür. Mesela, metresi 90 ile 100 bin lira arasında satılan bir kumaşı, öyle olmadığı halde, saf ipek olduğunu söyleyerek 106 bin liraya satmak fahiş fiyat olacaktır. Malikilere göre ise bu oran 130 bin lirayı aştığı takdirde fahiş gabn sınırına girecektir.
10 - Eskiden kalan malı yeni zamlanmış fiyatla satış
caiz midir?
Cevap: Bir malın günün rayiç bedeli üzerinden satışı caizdir. İslâm’ın belirli bir kâr sınırı koymaması bu konuda da kolaylık getirmiştir. Bu yüzden bir tüccarın eskiden kalmış çeşitli tarihlerde farklı fiyatlardan satın alınmış mallarını en son piyasa fiyatı üzerinden satması caizdir. Çünkü sattığı malı yeniden alıp yerine koyarken yeni fiyatla satın alacak ve böylece sermaye dengesini koruyabilecektir. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu ülkelerde aynı cins mallarda standartlık olmazsa sermayeyi korumak mümkün olmaz. Mesela; üç yıl önce alış fiyatı 100 bin lira olan bir malın bugün alış fiyatı 800 bin, satışı bir milyon lira olsa, eskiden kalan bu malı bir milyona satan kimsenin 900 bin lira kâr ettiğini söylemek güçtür. Çünkü bu paranın 800 bin lirası ile yine aynı cins malı yerine koyabilecektir.
11 - Vade farkı caiz midir?
Cevap: İslâm ister peşin, ister vadeli olsun alış-verişi mübah kılmıştır. Allah Teala şöyle buyurur: “Allah alış verişi helâl, faizi haram kılmıştır.”68 Peşin satışlarda kâr eklemek meşru olduğu gibi vadeli satışta da meşrudur. Hatta vadeli satışta para bir süre ticaret işinde kullanılamayacağı ve eşyanın alış fiyatlarının yükseleceği dikkate alınarak kâr oranı yüksek tutulabilir. Kısaca bir kimse peşin alan müşterisine %15 uygularken altı ay vadeli almak isteyene %45 kâr oranı uygulasa bu mümkün ve caizdir. Pazarlık safhasında peşin veya aylara göre vadeli fiyat müzakereleri sonunda belirli bir mal ve miktarı belli bir fiyat üzerinde bağlanınca akit tamamlanmış olur. Ancak satıcının peşin fiyatını esas alıp, bunun üzerine banka kredi faizleri eklemek suretiyle müşterilerine faizli finansman kullandırdığını düşünmesi ve vade farkı için böyle bir imaj uyandırılması müslümanı meşgul etmemelidir. Ameller niyetlere göredir. Anlaşma sağlanınca satılan mal, onun tek fiyat halinde bedeli ve bu bedelin içinde kâr unsuru sözkonusudur.
Hanefi fakihlerinden es-Serahsi (ö.490/1097) vadeli satışta tarafların çeşitli fiyatlar üzerinde pazarlık yapabileceğini belirttikten sonra konuyu şöyle sonuca bağlar: “Taraflar kendi aralarında, anlaşır, belirli bir satış bedeli tesbit etmeden ayrılmaz ve bu tek fiyat üzerinde akdi bitirirlerse bu caizdir. Çünkü bu takdirde, akdin sahih olmasının şartını yerine getirmiş olurlar.”69
12 - Senet veya çek kırdırmak caiz midir?
Cevap: Senet veya çek başkasında olan bir alacağı sağlama bağlamak için birer teminattır. Vadeli borçlanmaların yazıyla tesbit edilmesi Cenabı Hakkın emridir: “Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman bunu yazınız.”70
Senet ve çek kırdırma vadesinden önce üzerindeki miktardan daha az peşin bir bedelle bu senet ve çeki başkasına ciro etmektir. Bir borcun ödenmesi veya vadeli mal alımında kendimize veya başkasına ait olan fakat bize havale edilmiş bulunan senet veya çeki kullanmak mümkün ve caizdir. Çünkü senet veya çekin arkasında imzası bulunanlar birbirinin kefili sayılmaktadır. Ancak senet veya çekin parasını önceden eksiği ile alıp onu devretmek cirodan farklı bir muameledir. Bu yüzden de faizdir.
Mesela, on milyonluk 6 ay vadeli bir çeki bankaya kırdıran kimse, banka aylık %9 faiz uyguluyorsa peşin olarak sadece dört milyon altı yüz bin lira teslim alacaktır. Burada banka 5 milyon 4 yüz bin lira faizi peşin olarak kesecektir. Banka vade sonunda çek borçlusundan 10 milyon lirayı tahsil edecektir.
Ancak borçlu, senet veya çek alacaklısına erken ödeme yapmak suretiyle indirim yaptırabilir. Asıl borçlu ve alacaklı arasında bu ,senet kırdırma hükmünde olmaz.
İmam Malik şöyle rivayet eder: Mervan b. Hakem devrinde bir çeşit çek çıkmıştı. Halk bunu karşılığını almadan birbirine üzerinden yazılı olandan daha ucuza satmaya başladılar. Zeyd b. Sabit bazı sahabilerle birlikte Mervan’a giderek: “Faiz ile alış veriş yapmayı mübah mı kılıyorsun?” dediler. Mervan “Allah’a sığınırım, bu ne demektir?” dedi. Sahabiler: “Halk karşılığını almadan bu çekleri satıyor” dediler. Bunun üzerine Mervan bu çekleri halkın elinden toplattı.71
Osmanlı imparatorluğu uygulamasında memurların beytülmalden veya vakıflardan aldıkları maaşa “Camekiye” denilirdi. Bazı memurlar ihtiyacından dolayı daha vakti gelmeden maaşını daha düşük bir para ile satmaya başlamıştı. İbn Abidin bu konuda şu fetvayı nakleder: “Alacaklı alacağını verecekliden başka bir kimseye satamaz.”72
13 - Borcunu kasıtlı olarak ödemeyenin dini cezası
nedir?
Cevap: Durumu müsait olmadığı için borcunu ödemeyen kimsenin Allah nezdinde sorumluluğu yoktur. Ona kolaylık gösterilmesi gerekir. Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: “Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa ona, geniş bir zamana kadar mühlet verin. Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.”73 Ancak durumu müsait olduğu halde zimmetindeki borcunu ödemeyen kimse zalimdir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Zenginin, borcunu erteleyip geciktirmesi zulümdür.”74 Alacaklı bu varlıklı kimseden alacağını mahkeme yoluyla zorla alır. Servetini gizleyip borcunu erteliyorsa cezası Allah’a aittir. Peygamberlikten sonra en şerefli makam olan şehitlikte, şehidin bütün günahları bağışlandığı halde borçlarının bundan müstesna tutulması İslâm’ın kul hakkına ne kadar önem verdiğini gösterir.
14 - Selem akdi nedir?
Cevap: Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan satım akdine “selem” denir. Satılan mal henüz mevcut olmadığı için akdin caiz olmaması gerekirken, ihtiyaç sebebiyle sünnetle meşru kılınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden kim selem yaparsa miktarı belli bir ölçekte, miktarı belli bir tartıda ve belli bir vadeye kadar yapsın”75 Buna göre selemin şartları şunlardır: a) Paranın peşin verilmesi, b) Malın ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan misli mal olması, c)Malın altın gümüş veya nakit para kabilinden olmaması, çünkü bu takdirde faiz olur. d) Malın cins ve nevinin belirlenmesi, e) Teslim tarihinin belirlenmesi.
Ancak günümüzde bazı selem muameleleri malın önceden çok ucuza satılmasına ve özellikle tarımla uğraşanların zarara düşmelerine sebep olmaktadır. Aylar önce ürününü peşin para ile çok ucuza satan köylü bu parayı verimli bir yere sarf edememekte, kimi zaman istenildiği kadar ürün alamadığı veya ürün helak olduğu için tarlasını satarak peşin aldığı paraları geri ödemeye çalışmaktadır. Burada aslı meşru olmakla birlikte selem kötü sonuçların doğmasına yol açmaktadır.
15 - Teminat mektubu almak ve buna dayanarak bir işi üstlenmek caiz midir?
Cevap: Gerek yurt içinde ve gerekse yabancı ülkelerde pek çok taahhüt işlerinin alınması banka tenimat mektubuna bağlanmıştır. Banka belli miktardaki meblağı taahhüt yerine getirilmezse iş sahibine ödemeyi tekeffül etmekte, buna karşılık belli bir komisyon ve masraf almaktadır. Teminat mektubu yerine bunun bedeli olan parayı bloke ettirmek de mümkündür. Fakat bu hiç bir yatırımcının tercih edeceği yol değildir. Karşı tarafın kabul edeceği kefil de gösterilebilir. Ancak büyük yatırımlarda böyle bir riski şahıs üzerine almak istemez.
Kısaca banka burada, miktarı belli bir meblağa kadar müteahhit adına kefil olmaktadır. İslâm’da kefalet caizdir. Ancak bunun bir bedel karşılığı olmaksızın yapılması gerekir. Çünkü kefalet bir teberrudur, bir taattır.76
İmamlık, müezzinlik, Kur’an-I Kerim talimi gibi hizmetler de taat kabilinden olduğu için ilk Hanefi müctehidleri bunların meccanen yapılması gerektiğini söylediler. Fakat devir değişip, bunları meccanen yapan kalmayınca dinin ve toplumun zarara uğramaması için sonraki Hanefi fakihleri bu hizmetlerin devletten, vakıflardan veya kişilerden alınacak maaş veya ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler.77 Kefalet de bir taat olduğuna göre teminat mektubu için alınan komisyon ve masrafları da diğer taatlar için alınan ücrete kıyas etmek mumkündür. Müslümanların teminat mektubu gerektiren bütün işlerden el çekmesi problemi çözmek için yeterli değildir. Kısaca, bir müslüman teminat mektubu almak zorunda kalırsa para karşılığı kefil tutmuş olur.
16 - İslâmda yatırım için büyük krediler nasıl temin
edilir?
Cevap: İslâmda kısa vadeli ve küçük kredileri karz-ı hasen yoluyla temin etmek mümkündür. Daha çok ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit gelirlilerin kısa süreli sıkıntıları ve yine ticaretle uğraşanların geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir.
İslâm’da uzun vadeli ve büyük krediler için “kâr ortaklığı” esası getirilmiştir. Çünkü karşılıklı menfaat olmaksızın varlıklı kimselerin birbirine sürekli yardımcı olması beklenemez. Mufavaza, inan, mudarabe, vücuh ve sanayi şirketi gibi ortaklıklar İslâmda her türlü ticari krediyi sağlamağa elverişlidir. Özellikle “mudarabe” İslâm bankacılığıın da esasını teşkil eder. Mudarabe, emek-sermaye ortaklığı demektir. Bir taraf emeğini, teşebbüs yeteneğini ortaya koyar, sermaye sahipleri de finansman sağlar. Belli dönem sonlarında elde edilen kârı anlaşma oranlarına göre paylaşırlar. İşletmeci ortaklığa yalnız emeği ile katıldığı için kasıt, kusur veya ihmali olmaksızın meydana gelecek zarara yalnız emeğinin karşılığını alamama şeklinde katlanır. Zarar önce kârdan, bu yetmezse anaparadan karşılanır. Bir müteşebbis kişi veya kuruluş bir çok kimsenin tasarruflarını toplayıp ticaret işinde çalıştırdığı ve onlara kârdan pay dağıttığı zaman bir İslâm bankası modeli ortaya çıkmış olur.78
17 - Hisse senedi satışı caiz midir?
Cevap: Bir şirkete ortak olan kimseye bu ortaklığını belirlemek üzere verilen belgeye “hisse senedi” denir. Yüz milyonluk şirkette on milyon lira ile onda bir hisseye sahip olan kişiye bunu tespit eden bir belge vermek gibi. Bu ortak şirketten ayrılmak istediğinde, şirketin malı bölünebilir nitelikte ise onda birini alıp ayrılabilir. Bölünmezse, kıymet biçilerek pazarlıkla bu hissesini başkasına satabilir. Burada satılan senedin kağıdı değil, onun temsil ettiği arkasında bulunan onda bir maldır. Bu esastan hareket edilmek şartıyla hisse senedi satışı caizdir.
Ancak günümüzde 15-20 yıl önceden elde bulunan hisse senetleri ile temsil ettiği mal varlığının değeri arasında uçurumlar meydana gelmiştir. Dağıtılmayan kârlarla şirket yeni fabrikalar kurmuş, yatırımlar yapmış, malını yüzlerce binlerce katladığı halde bu serveti hisse senedine yansıtmamıştır. Serbest piyasada nominal değerle bir kaç katına müşteri bulan senetler devredilmektedir. İslâm’a göre, ortaklığın amacı kâr sağlamaktır. Yıl sonunda kâr hakkını isteyen tek ortak bile olsa ona kârın verilmesi gerekir. Diğer ortaklar almazsa, bu onların anaparalarına eklenir ve hisseleri büyümüş olur. Şirketlerin büyüyen malvarlığına yeniden değerleme ile kıymet biçilip belli dönemlerde hisse senetlerine yansıtmak gerekir. Üzerinde 50 bin lira yazan fakat 20 yıl önceden kalma bir hisse senedinin bu gün gerçek mal karşılığı şirkette belki yarım milyar lira tutarken bunu nominal değerle yüz katına yani beş milyon liraya satmak da çözüm için yeterli değildir. İslâm bu konuda mala dayalı daha gerçekçi çözümler getirmiştir.
Diğer yandan şirketin İslâm’ın yasakladığı bir ticaret ve üretim alanı ile de meşgul olmaması gerekir.
18 - Hava parası caiz midir?
Cevap: Bu konuyu mülk sahibi ve kiracı bakımından ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Bir dükkan veya işyerini kira ile tutacak kimseden, kira bedeli dışında karşılıksız olarak alınan bedele “hava parası” denir. Mal sahibi kendi mülkünü peşin kira ile yahut bir yıllık peşin, ya da bir miktar toplu para, her ay da aylık kira yoluyla verebilir. Beş yıllık kira sözleşmesinde peşin yirmi milyon, her ay da birer milyon kira ile anlaşma yapılsa, peşin 20 milyon beş yıllık kiranın bir bölümünü oluşturur. Hava parası ile ilgisi bulunmaz.
Kiracının çıkması karşılığında hava parasına gelince, eğer kira süresi dolmadan kiracı çıkarsa, süre sonuna kadar bu yerde kendisi oturma veya başkasını oturtma hakkı bulunduğu için erken çıkmaktan dolayı veya oturma hakkından vazgeçme karşılığında bir meblağ alabilir.
Kira sözleşmesi sona ermiş olan kiracının, yalnız dükkanda bulunan demirbaş eşyaya veya devren verme halinde içindeki mala kıymet biçilerek bunu alma hakkı vardır.
19 - Döviz satışı caiz midir?
Cevap: Altın,gümüş, yerli veya yabancı kağıt paraların birbiriyle mübadelesi caizdir. Ancak bunun peşin yapılması şarttır. Aksi halde nesie faizi meydana gelir. Ashab-ı kiram’dan Malik b. Evs şöyle anlatır: Yüz dinar altın parayı, gümüş para olan dirhemle değiştirmek istemiştim. Talha b. Ubeydillah beni çağırdı. Pazarlık edip anlaştık. Benden dinarları aldı, sonra “hazinedarım ormandan gelince gümüş paraları veririm” dedi. Hz. Ömer de yaptığımız muameleyi izliyordu. Bana hitaben: “Vallahi dirhemleri alıncaya kadar Talha’nın yanından ayrılma. Çünkü Rasûlullah (s.a.s): “Altını altınla, gümüşü gümüşle... peşin misli misline mübadele edin. Cinsler farklı olursa peşin olmak şartıyla dilediğiniz gibi satınız” buyurdu, dedi. 79
Türk parası ile mark dolar peşin mübadele edilir. Bir borç hangi cins paradan doğmuşsa, borçlu vade tarihinde o cins para ile ödeme hakkına sahiptir. Ancak karşılıklı rıza ile ödeme tarihindeki kur üzerinden başka çeşit para ile de ödeme yapılabilir.
Sarraf, eski ve yeni altın mübadele etmek isteyenden önce eski altını para karşılığını hesaplayarak satın alır, daha sonra bu para ile yeni altından tutarı kadar verir. Aksi halde aynı cins altını fazlalıklı mübadele faiz olur.
20 - Bugün tedavülde bulunan kağıt para dinen para sayılır mı?
Cevap: İslâm iktisadına göre ekonomik değeri olan şeyler dört çeşittir.
a) Altın ve gümüşten basılan paralar. Bunlar yalnız satış bedeli olur.
b) Hem satış bedeli, hem de satılan mal olabilenler. Misli mallar bu gruba girer. Buğday, arpa gibi.
c) Elbise, hayvan gibi kıyemi olan şeyler. Bunlar yalnız satılan mal sayılır.
d) Temelde satış bedeli olmadığı halde devlet veya halk tarafından kendisine verilen değer sebebiyle semen olarak kabul edilen şeyler. Bunların değeri itibaridr. Felsler ve kağıt para gibi.
Felsler Emeviler devrinden itibaren yaygınlaşan bakır, nikel, kalay karışımı madeni paralardır. Altın ve gümüş para gerçek maden değeri ile tedavülde dolaşırken, madeni paralar itibari değerle işlem görür. Bu yüzden İmam Ebu Yusuf bu paraları o bölgedeki altın veya gümüş paraya endeksli olarak kabul etmiştir. Buna göre borcun doğuşu sırasında bin fels yüz altın liraya denkse, altı ay sonra borç ödeneceği zaman yüz altın 1300 felse denk hale gelse borç 1300 fels olarak ödenir ve 300 fels faiz olmaz.
Kağıt paranın tarihi çok eskilere dayanır. Avusturyalı iktisatçı Dobretsberger Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedavül edildiğinin belirlendiğini söyler. Bu ülkede halk elindeki altın, mücevherat ve zahireyi saklanmak üzere devlet hazine ve depolarına teslim eder, buna karşılık kendisine emanet bıraktığı şeylerin değerini belirleyen bir makbuz verilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyordu. Hatta belgeler Fenike ve Mezopotamya’da da tedavül ediliyordu.80 Bu uygulama Kur’an-ı Kerim’de Yusuf suresinde açıklanan Hz. Yusuf’un devletin hazine ve ekonomik işlerini üstlendiği devreye rastlar. Yusuf (as.) yedi bolluk yıllarında halkın elindeki fazla ürünleri depolamış kıtlık yıllarının sıkıntısı bu şekilde atlatılmıştır.81 Arkasında misli standart mallar bulunan makbuzlar da temsilî para olmalıdır. Kağıt paranın yaygınlaşması XVII. yy.’da İngiltere ve İsveç’teki uygulamalarla olmuştur. Halk elindeki altın ve kıymetli eşyayı devlet depolarına ve daha sonra sarraflara vermeye başlamış, sarrafların emanet bırakanlara verdiği (Golds- mith’s notes) denilen makbuzlar para yerine kullanılmıştır.82
Osmanlı İmparatorluğunda 19. yy.lın ikinci yarısında bir altın lira (yaklaşık 7,2 gr.) yüz kuruş itibar edilerek kağıt para “kaime” basıldı. Ancak kısa sürede kaime altın karşısında değer kaybetmeye başlayınca borçlular gerek devlete ve gerekse şahıslara olan borçlarını altın yerine bu kaime ile ödemeyi tercih etmeye başladılar. Bunun üzerine fetva ve kararnamalerde, borç altın lirayla ödenecekse tam miktarınca, kaime ile ödenirse, ödeme gününde bir altın kaç kaimeye denk ise o kadar kaime hesabıyla ödenmesi istenmiştir.83
Başlangıçta üzerinde temsil ettiği altın miktarı yazılı bulunan kağıt paraya altın hükümlerini uygulamakta açıklık vardı. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kağıt paranın altınla bağı koparılınca ve merkez bankalarında tonlarca altının bloke edilmesine gerek olmadığı, zira kağıt paranın değerini devletin ekonomik gücünden aldığı esası kabul edilince kağıt para için belli bir karşılık söz konusu olmaktan çıktı. Enflasyon endekslerinin de sağlıklı olmaması, bölgeden bölgeye hatta şehirden şehire değişiklik göstermesi sebebiyle kağıt para için belirsizlik dönemi başladı. İmam Ebu Yusuf’a göre itibari para sayılabilen kağıt para belli bir karşılığa endekslendiği takdirde borçların ödenmesinde bu karşılıkla kağıt para arasında meydana gelen değer farkı faiz olmaktan çıkar. Bu karşılık temeldeki gibi yalnız altın olabileceği gibi altınla birlikte toplum için zaruri olan bazı standart eşyanın ortalamasına endekslenme tarzında da olabilir. Bu konuyu iyi kavrayan İslam hukukçu ve iktisatçılarını ortak bir görüşe ulaştırmasını Cenab-ı Hakk’tan dileriz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi