Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Cihad ve Yapılması Caiz ve Yasak Olanlar - Fıkıh - 2. Sayfa

Cihad Ve Yapılması Caiz Ve Yasak Olanlar 2

Artçı 10

Şükur Secdesi 11

Korku Namazı 12

Şehitlik Ve Şehide Yapılacak İşlemler 14

Duşmanla Savaşmak Üzere Orduya Katılanların Namazları 17

Hür Müslümanın, Çocuğun, Kadının, Köle Ve Zimmînin Eman Vermeleri 20

Emandan Sonra Müşriklerin Saldırıya Uğraması 22

Eman Sayılmayan Şeyler 24

Şartlı Eman. 27

Eman Lafızları 29

Düşmandan Eman Verilen Kişinin Tasdik Edildiği Ve Edilmediği Yerlerr 36

Müslümanın Darulharpten Getirdiği Durumu Şüpheli Kadının Hükmü. 44

Eman Sayılan Ve Sayılmayan Şeyler 51

Düşman Kişinin Eman Almadan Hareme Girmesi 53

Şüpheli Olan Eman. 55

Eman Konusunda Muhayyerlik. 58

Başkası İçin Eman İstemek. 62


Cihad Ve Yapılması Caiz Ve Yasak Olanlar

 

210- Ebû Hanife -Allah rahmet etsin- dedi ki: "Cihad etmek müslümanlara farzdır. Ancak ihtiyaç anına kadar beklerler. İmam Sevrî ise şöyle der: "Kendileri savaşı başlatmadıkça, müşriklere savaş açmak farz değildir. Onlar savaş açarlarsa, o zaman savunmak için savaşmak farz olur. Buna delil olarak da şu ayetleri getirir:

‘’... Onlar sizinle savaşırlarsa onları öldürün..[1]

‘’... Topyekün sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekün savaşın..."[2]

Ancak biz, müşriklerle savaşı bizim başlatmamız gerekti­ğine inanıyor ve delil olarak da aşağıdaki ayetleri getiriyoruz: "Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın..."[3]

"Allah yolunda savaşın..."[4] "...Allah'a iman etmeyenlerle savaşın..."[5] "Allah uğrunda gereği gibi cihad edin..." [6]

Netice olarak cihad ve savaş emri tedrici olarak gelmiştir. Başlangıçta Peygamber (s.a.v.), İslamı tebliğ ve müşriklere al­dırış etmemekle emrolunmuştu. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey Muhammed! Artık sana emredilenleri açıkça ortaya koy, müşriklere aldırış etme."[7]...o halde yumuşak ve iyi davran..."[8]

Daha sonra iyi bir şekildfe tartışma emrolundu. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur :

"Ey Muhammedi Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış..."[9]

"Kitap ehli ile en güzel şekilde mücadele edin..."[10]

Daha sonra savaşa izin verildi:

"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir ..."[11]

Sonra, gelen ayetlerle, müşrikler savaşı başlatınca onlara karşı savaşma emredildi.

Bundan sonra da Haram aylar geçtikten sonra savaşılması emredildi. Bu meseleyle ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyu­ruyor:

"Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öl­dürün..."[12]

Daha sonra da mutlak savaş emrolundu: "Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah işitir ve bilir."[13]

Son ayetle mesele bir sonuca bağlandı. Emrin mutlak oluşu, her halükarda ona uymayı gerekli kılmaktadır. Ancak savaşın farz oluşu, dini yüceltmek ve müşrikleri susturmak içindir.

Şayet istenen iş, mü si umanların bir kısmı ile yerine getirile-biliyorsa, farz diğerlerinden düşer. Tıpkı ölünün yıkanması, tekfini ve üzerinde namaz kılınması gibi. Çünkü her müslüman bizzat bu görevleri yapmakla emrolunsaydi, bu işler belli bir zamana bağlı olmadığı için kazanç temini ve ilim tahsili gibi işler aksardı. Ayrıca diğer işler yapılmadan cihadın yerine getirilmesi de mümkün değildir. Onun için cihad, farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir.

211- Hepsi cihadı terkedecek olsa, hepsi günaha ortak olurlar. Ama istenen, bir kısmıyla yerine getiriliyorsa, diğerleri de bu mesuliyetten kurtulur. Bu gibi durumlarda devlet başka­nının müslüman lan gözetmesi gerekir. Çünkü müslumanIarın tamamı namına bu makama getirilmiştir. Bu sebeple düşman­dan saldırı gelebilecek yerlere adam yerleştirip koruması, dinî daveti sağlaması ve müslümanları cihada teşvik etmesi onun görevidir.

Ayrıca müslümanları bu gibi görevlerle görevlendirdiği za­man onların da ona isyan etmemeleri gerekir.

212- Düşman, Arablardan puta tapanlar yahut mürtedler-den olup kendilerinden cizye kabul edilmeyenlerden ise, müslü-manlar onları İslama davet ederler. Reddederlerse tek bir yol kalıyor ki, o da savaştır.

Ama Arab olmayan mecûsî ve puta tapanlara gelince, mezhebimize göre onlar cizye verme konusunda kitap ehli durumundadırlar. Onun için müslü-manlar onları, ya İslamı kabul etmeğe ya da cizye vermeğe davet ederler. Bu tekliflerden birine evet derlerse, onlarla savaştan vazgeçilir. Ancak her iki tek­lifi de kabul etmezlerse, o zaman onlara savaş açılır.

Ehl-i kitab olan Arablarla Arab olmayanlar arasında fark yoktur. Yüce Allah şöyle buyurur :

"Kitab verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Pey­gamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın."[14]

Bu konuda her müslüman Rasulullah (s.a.v.)'in halifesidir. Açıkladığı­mız hususların davetcisi olup bunları kabul etmeyenlere savaş açmakla em-rolunmuştur.

213- İmam Muhammed dedi ki: Şayet düşman, müslüman-lara, "Bizi bırakın, ne biz sizinle savaşalım, ne de siz bizimle savaşın" derlerse, müslümanların bu teklifi kabul edip savaş­mamaları caiz değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur :

"Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanmışsanız, mutlaka en üstün­sünüz."[15]

Çünkü cihad bir farzdır. Müslümanların farz olan birşeyi terketmeleri dü­şünülemez. Nasıl ki oruç tutmamamızı, namaz kılmamamızı isterlerse, bu istek­lerini kabul etmeyeceksek, cihadla ilgili bu tekliflerini de kabul edemeyiz.

Ama düşman çok güçlü ise ve müslümanlar onlara karşı koyama-yacaksa, o başka.

O zaman müslümanlann güçleninceye kadar tekliflerini kabul etmeleri ve güçlendiklerinde antlaşmalarını bozduklarını bildirmeleri caizdir. Yüce Allah şöyle buyurur:

"Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven."[16]

Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye yılı Mekkelilerle on yıl savaşmamak üzere antlaşma yapmıştı.

Çünkü cihadın hakikati, öncelikle müslümanların kendi güçlerini koru­maları ve ikinci planda müşrikleri yenmek ve güçlerini kırmaktır. Şayet müslü­manlar, müşriklerin güçlerini kırmaktan aciz iseler, güçleninceye kadar ateşkesi kabul ederek kendi güçlerini korumaya bakarlar. Güçlendikleri zaman ateşkesi bozar ve saldırıya geçerler. Bu, darda olan borçluya eli genişleyinceye kadar mühlet verilmesine benzer. Yüce Allah şöyle buyurur Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin.”[17]

214- Yine şayet müslümanlara: "Ahkamınızdan bize birşey tatbik etmemek şartıyla yılda size şu kadar mal verelim" tek­lifinde bulunsalar, böyle bir antlaşma yapılamaz. Çünkü zim-

milikle ilgili şer'î hükümlerimizi kabul etmeyi reddediyorlar. Savaş, zimmîlik antlaşmasıyla biter. Bu da muamelât husu­sunda İslamın hükümlerine boyun eğmeleriyle gerçekleşir. Onlar yenilgiyi kabullenirler ve biz de onların İslam yurdunda kalmalarına rıza gösteririz.

Temel olarak savaşı sona erdirmemiz ancak bu şekilde gerçekleşir. Hal­buki onların isteklerinde bu temel yoktur. Şayet bu teklifleri kabul edilirse, bizim mal elde etmek için savaştığımızı sanabilirler. Hatta sanmanın ötesinde böyle olduğuna kesin kanaat getirebilirler. Oysa müslümanların mal elde et­mek (sömürmek) için savaşmaları yahut bunu izhar etmeleri asla caiz değildir.

215- Ancak güçlü iseler o zaman onlardan mal alınmazsa bile, onlarla anlaşmak caiz olur. Ama bununla beraber onlar­dan bir miktar mal alınırsa, evleviyetle caiz olur. Alınan bu mal, ateşkes antlaşmasının karşılığı olarak değil, malları bizim için mubah olduğu için alınır.

Mallarının bizim için mubah oluşu gözönünde bulundurularak verecekleri mal kabul edilir.

216- İmam Muhammed dedi ki: Cihada gitmek isteyen bir kimsenin ebeveyni var ise her ikisinin iznini almadan gitmesi caiz değildir.

Çünkü onlara iyilik etmek, onlara gelecek zarar ve zorluklara engel ol­mak kişi üzerine farz-ı ayndır. Cihad ise genel seferberlik ilan edilmedikçe farz-ı kifayedir.

Daha kuvvetli olan farz-ı aynı, farz-ı kifayeden önde tutmak gerekir. Mücahidin sağ olarak dönüp dönmeyeceği kesin değildir ve öldüğü takdirde onların zorluk ve meşakkatlerle başbaşa kalacakları kesindir.

217- Şayet kendisine izin verirlerse cihada gitsin. Ama biri izin verir de, diğeri vermediği takdirde yine, izin vermeyenin hakkını gözeterek cihada çıkmamalıdır. Her ikisi izin vermi­yorsa, haliyle çıkması caiz olmaz.

Bu konuda delil, şu rivayettir: Biri Rasulullah (s.a.v.) 'e gelerek : "Ana babamı ağlar halde bırakarak seninle cihada çıkmağa geldim" dedi. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Git onları ağlattığın gibi, güldür."

Cihadın en faziletlisi Rasulullah (s.a.v.) 'le birlikte yapılan cihad olma­sına rağmen Rasulullah (s.a.v.) ana babanın izni olmadığı için o zatı geri çevirmiştir.

Rasulullah (s.a.v.)'e amellerin en faziletlisinin hangisi olduğu sorul­duğunda :                                                        \

"Vaktinde kılınan namazdır. Sonra,anne-babaya iyi davranmaktır. Sonra da, Allah yolunda cihaddır." buyurmuşlardır.

Bu, anne ve babaya iyi davranmanın cihaddan önce geldiğine delildir. Anne-baba şiddetli bir zorluğa maruz kalacaklarsa, oğullarının cihada gitmesine izin vermeyebilirler. Bu, onlar için caizdir. Çünkü o kişi için daha güçlü bir farz olan kendilerine iyi davranmasına vesile oluyorlar.

218- Biri ölmüş ve diğeri hayatta ise de durum aynıdır.

Çünkü onlardan hayatta olanın haklarına riayet için gerekli sebeb mevcuttur.

219- Şayet anne-babasının ikisi kafir yahut biri kafir ve diğeri müslüman olur da cihada çıkmasını istemezlerse veya kafir olan gitmesini istemiyorsa, bakılır; Eğer bu istememe ebeveynin yahut kafir olan birinin kendi şahısları için korkma­larından, hayatta karşılaşacağı zorluklar endişesinden kaynak-lanıyora yine kişinin cihada çıkması caiz olmaz.

Çünkü anne babanın haklarına riayet hususunda müslüman ile kafir anne baba arasında fark yoktur. Yüce Allah:"Dünya işlerinde onlarla güzel geçin..."[18] buyurmuştur.

Bu ayette kastedilen, müşrik olan anne-babadır. Bu konuda delilimiz, aynı ayetin baştarafıdır. Burada Yüce Allah:

"Ey insanoğlu! Ana-baba, seni körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa..."[19] buyurmaktadır.

220- Ama, kendi dinine mensub olanlarla savaşmasın diye izin vermiyorsa, o zaman ona itaat etmez ve cihada gider.

Çünkü izin vermemesine sebeb, oğula duyulan şefkat değil, müşrikliktir. Şirk etkisiyle verdiği kararın uygulanması hususunda oğlu üzerinde bir hakkı yoktur. Niyetin şöyle mi, böyle mi olduğu, zann-i ğalib ve kanaatla tesbit edilir. Çünkü birşeyin gerçek mahiyetinin ne olduğunu bilecek bir vasıta yoksa, o konuda hüküm verilirken zann-ı galibe itimad edilir.

Ama anne babadan biri için perişanlık sözkonusu ise, oğul cihada gidemez.

Çünkü anne baba fakir ve hizmetine muhtaç iseler, kâfir de olsalar, onlara hizmet etmesi farzdır. Farz-ı aynı terkedip farz-ı kifayeye koşmak ise, doğru değildir. Ayrıca anne babasını yahut birini kaybederse, onlara tekrar kavuşmak mümkün değildir. Oysa ki, başka bir zaman cihada çıkması mümkündür.

221- İmam Muhammed dedi ki: Şayet ana ve babası ona izin verir de, iki dede ve iki ninesi izin vermezse, cihada gitmesi caizdir.

Çünkü anne ve baba mevcut iken, dedelerle nineler yabancı durumun­dadırlar. Görmüyor musun, çocuğa bakım, velilik ve miras konularında durum­ları, yabancıların durumu gibidir. Cihada gitme hususunda da durum aynıdır. Ana-baba hayatta kaldıkları müddetçe onların izin vermeme yetkileri yoktur.

222- Şayet ana ve baba ölmüş ve henüz hayatta olan baba tarafından dede ve ana tarafından nine ona izin verirken, ana tarafından olan dede ve baba tarafından olan nine izin vermez­lerse, onların izin vermemeleri geçersiz olup kişinin cihada gitmesi caizdir.

Çünkü babanın yokluğunda velayet, babanın babasınındır. Ana olmadığı takdirde de, ananın annesi onun makamındadır. Çünkü çocuğun bakımı ona verilir, Bunlar hayatta oldukları takdirde, diğerleri yabancı durumundadır.

223- Şayet diğerleri ona izin verir de, bunlar ona izin ver­mezlerse, cihada gidemez.

224- Şayet anne tarafından ninesi ve baba tarafından dedesi olmayıp diğerlerinden izin isterse ve diğerlerinin her ikisi ya­hut biri ona izin vermezse, müstahab olan, cihada gitmeme-sidir.

Çünkü annenin annesi olmadığında bakıcılık baba tarafından olan nineye aittir. Zira o, anne durumundadır. Anne tarafından olan dede ise her ne kadar velayet hususunda baba gibi değilse de, kısas lehinde şahidlik ve ona zekat ve­rilmeme gibi hükümlerde baba durumundadır. Daha yakın bir dede bulunma­dığı takdirde, cihada izin vermeme hususunda baba yerine geçer.

225- Şayet annesi ile baba babası hayatta olup bunlardan biri izin verir ve diğeri vermezse, yine gitmesi caiz değildir.

Çünkü babası olmadığı takdirde babasının babası, onun için baba duru­mundadır. Bu kişinin durumu ile, babası ve annesi hayatta olan kişinin durumu aynıdır.

226- Şayet anası hayatta değilse ve ana tarafından ninesi ile baba tarafından ninesi hayatta ise, izin verme hakkı anne tarafından olan ninenindir.

Görmüyor musun çocuk bakımında öncelik hakkı onundur. Baba tarafın­dan olan nine ise, baba yerine kaim olamaz. Çünkü babanın yokluğu durumun­da velayet hakkı dedeye geçtiği şekilde nineye verilmemektedir.

227- Ama anne hayatta ise, her iki ninenin izin hakkı yoktur.

Babanın hayatta oluşuyla da, dedelerin her ikisinin izin hakkı yoktur.

228- Şayet babası ile babasının annesi hayatta ise, her iki­sinin iznini almadan çıkmamalıdır.

Çünkü babanın annesinden başka anneler hayatta değilse, o, anne maka-mmdadır. Görmüyor musun, bakıcılık hakkı onundur?

İmam Muhammed kitabın metninde bu meselede farklı düşünen birinin bulunduğunu söyler, ama bunun kim olduğunu belirtmez. Sanırım muhalefet eden kişi, babanın annesi, babaya tabidir; baba henüz hayatta iken babanın babasının izin hakkı sözkonusu değilken babanın annesinin izin hakkı haliyle olamaz, demektedir.

Halbuki bu doğru değildir. Çünkü şayet kişinin annesi ile babasının anne­si hayatta ise, izin hakkı sadece annenindir.

229- İmam Muhammed dedi ki: Ticaret, hac, umre vs. gibi diğer yolculuklara anne ve baba izin vermez ve kişinin canı hususunda bir korkusu yoksa yolculuğa çıkması caizdir.

Çünkü bu gibi yolculuklarda genellikle emniyet hakimdir. Ayrıca anne ve baba bunlardan dolayı pek zorluk da çekmezler. Oğullarının yokluğundan dolayı üzüntüleri, dönüşü umuduyla hafifler.

Ancak deniz seyahati gibi can tehlikesi bulunan yolculuklar olursa [20], bunun hükmü cihadın hükmü gibidir.

Çünkü burada helak olma tehlikesi daha çok muhtemeldir.

230- İlim tahsili için çıkılan yolculuklarda yol emniyetli ve ilim tahsil edilecek yer güvenlikli ise, bu yolculuk, ticaret için yapılan yolculuktan daha az önemli değildir.

Aksine, ilim yolculuğu ondan daha önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Her topluluktan bir grubun dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalma­ları gerekmez mi?"[21]

Ana babası istemezse bile, helak olmalarından korkmadığı takdirde ilim yolculuğuna çıkmasında bir sakınca yoktur. Çünkü bu yolculukta genellikle emniyet hakimdir. Bu yolculuk ile, dârü'l-İslam'dan herhangi bir şehre gitmek arasında bir fark yoktur.

232- Şayet yaz ordusu gibi büyük bir İslam ordusu ile dâ-rü'1-Harbe ticaret yolculuğuna çıkacak olursa ebeveyni iste­meseler de çıkması caizdir.

Burada da büyük ihtimal emniyettir. Çünkü kendisi savaşla meşgul ol­mayacak ve büyük ordu düşmandan kendisine gelecek tehlikeyi defedecektir.

233- Ama seriyye yahut ona benzer az sayıdaki orduyla çıkacak olsa izinlerini almadan çıkması caiz değildir.

Çünkü kendisini koruyamıyacak durumda olan askerî birliklerle çıkma­sında can tehlikesi ihtimali fazladır, Heİak olma korkusuyla cihad için izinsiz çıkması nasıl caiz değilse, ticaret için çıkması da caiz değildn\_

234- Cihada çıkması çocuklarının, kardeşlerinin, amca ve halalarının yahut hanımlarının hoşuna gitmese bile, onlar için helak olma korkusu yok ise ve sadece onların kendisi hakkında helak olmasından endişeleri sözkonusu ise, cihada çıkmasında bir sakınca yoktur.

"Kişinin nafakasını sağlamakla yükümlü olduğu kimselerin yok olmasına yol açması, günah olarak kendisine yeterlidir."

Küçük erkek çocukları ile, küçük olsun, büyük olsun kız çocuklarının ve bir de başka bakacak yakın akrabası bulunmayan nafakasını teminden aciz akrabalarıyla hanımlarının hükmü budur. Çünkü nafakalarını temin etmesi şer'an ona aittir.

235- Ama yetişkin ve sağlıklı erkek çocukları ile özürlü/ sakat olmayan kardeşleri hakkında helak olma tehlikesi bu­lunsa bile, cihada çıkması caizdir.

Çünkü hazır bulunduğu takdirde, ölseler bile nafakaları şer'an ondan is­tenmez, Onun için ölmeleri sözkonusu olsa bile, bundan dolayı cihada gitmesi engellenemez. Bu söylediğimiz durumların hepsi, genel seferberlik olmadığı takdirde sözkonusudur.

236- Ama düşmanın genel bir saldırısıyla karşılaşılır ve bir şehir halkına: İşte düşman geliyor, sizi, çoluk-çocuğunuzu Öl­dürmek veya mallarınızı gasbetmek istiyor, denilse ana ba­banın izni alınmadan çıkmakta bir sakınca yoktur.

Çünkü böyle durumlarda savaşa katılmak, herkes için farzı ayndır. Yüce Allah :

"İsteyen-, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin..."[22] buyurmaktadır.

Çünkü savaşa çıkmadığı takdirde bir daha bu görevini yerine getirme etme imkanını bulamaz. Halbuki anne babasının iznini almadan çıkmakla ka­çırdığı görevini daha sonra yerine getirebilir. Cihada gitmekle daha önemli olan görevini yerine getirmiş olur. Çünkü cihada gitmemekle sebeb olacağı zarar, daha geneldir; Bunun zararı hem kendisine, hem anne babasına ve hem de diğer müslümanlara ulaşır.

Ayrıca anne babanın bu durumda ona izin vermemeleri de onlar için caiz değildir. Cihada çıkmakla onlara gelecek olan günahı da bertaraf etmiş olacak­tır. Kaldiki, isyan sözkonusu olan emirlere itaat edilmez. Görmüyor musun? Şayet biri, bir adamın malını gasbetmek yahut onu öldürmek yahut bir kadına tecavüz etmek istese, anne babasının izni olmazsa bile kişi buna engel olabilir­se, engel olması farzdır. Anne babası istemezlerse bile onlara itaati caiz olma­dığı gibi kendilerinin ona engel olmaları da onlar için caiz değildir. Çünkü bu durumda savaşması, kendisi için farzı ayındır, Yapmak ve yapmamak arasında muhayyer olduğu hususlarda anne babaya itaat edilir. Ama direkt olarak kendisi için farzı ayn olan hususlarda anne babası ona engel olamazlar. İmam Muham-med, bu durumda anne babanın ona engel olmalarının çirkin olduğunu açıkla­yarak şöyle der:

Şayet, anne babadan biri, kendisi için farzı ayn durumunda olan bir göre­vini yerine getirmek için oğlundan yardım istese ve ebeveynden diğeri de oğlu­na şefkatinden dolayı ona yardım etmemesini söylerse, ona itaat edip diğerini yüzüstü terketmesi doğru mudur?

237- İmam Muhammed dedi ki : Efendisinin izni olmadan kölenin savaşa çıkması caiz değildir. Ancak genel seferberlik ilan edilmişse, o zaman çıkabilir ve efendisi ona engel olamaz.

Çünkü genel bir seferberlik ilan edildiği vakit savaşa katılmak, oruç, na­maz farziyeti gibi bir farzdır. Bu farzlar ise, efendinin hakları dışındadır.

Köle hakkında durum bu olunca, kişinin anne babasıyla aralarındaki du­rumun da böyle olması daha evladır.

238- Genel seferberlikde savaşabilecek durumda bulunan kadınların da durumu budur.

Huneyn'de Ümmü Süleym'in yaptıklarını daha önce anlatmıştık. Uhud'da Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu :

"Ka'b'm kızı Nesibe'nin savaştaki durumu, falan ve filanın durumundan daha hayırlıdır."

Rasulullah (s.a.v.) bu hadiste savaştan kaçan erkekleri ismen zikrederek Nesİbe'nİn onlardan üstün olduğunu belirtmiştir. O zaman genel seferberlik ilan edilmişti. Rasulullah (s.a.v.) böylece kadınların bu durumda savaşa katılma­larını hoş karşılamış ve savaşa katılanları övmüştür.

Ama genel seferberlik yoksa kadınların savaşa katılmaları uygun değildir.

239- Gerek büyük ordularda ve gerekse seriyyelerde genç kadınların savaşa katılmaları uygun değildir.

Çünkü evlerinde kalmaları, fitneyi defetmeğe daha yakındır. Yaşlı kadınlara gelince,yaralıları tedavi etmek için büyük ordularla birlikte çıkmalarında bir sakınca yoktur.

Ümmü Atiyye'den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.v.) le ye­di gazveye katıldım. Onlara yemek pişiriyor, yaralıları tedavi ediyor ve asker­lere su dağıtıyordum.

240- Bizzat savaşmalarını ise pek uygun görmüyorum. Bu işi erkekler yaparlar. Zaruret olmadıkça kadınlar bununla uğ­raşmamalıdır. Ama zaruret hasıl olur ve genel seferberlik ilan edilirse o zaman kadın, velisinin ve kocasının izni olmadan sa­vaşa katılabilir.

Bildiğimize göre Abdülmuttalib'in kızı Safiyye, kadınların bulunduğu yere girmek için duvardan atlayan yahudiyi öldür­müştür. Bu olay Hendek savaşında olmuştur. Peygamber (s.a.v.), kadınları Medine'nin muhkem evlerinden birine topla­mıştı. Hassan b. Sabit de başlarında bulunuyordu. Kurayza ka­bilesinden bir yahudi duvardan atlayıp buraya girmek istedi. Safiyye, yahudiyi taş ve sopalarla öldürmesi için Hassan b. Sa-bit'e emretti. (Gözleri görmeyen) Hassan: "Ben şiir söylemeyi bilirim, döğüş ve kavga adamı değilim." cevabım verdi. Bunun üzerine Safiyye, yahudiye saldırarak öldürdü. Rasulullah (s.a.v.) e bu haber ulaştırılınca safiyye'nin yaptığını onayladı.

Buradan da anlıyoruz ki, zaruret anında kadınların savaş­masında bir sakınca yoktur.

241- Savaşabilecek durumda bulunan çocukların da duru­mu aynıdır. Yani genel seferberlik ilanı halinde, ana ve ba­baları istemese de savaşa katılmalarında bir sakınca yoktur.

Bunun dışındaki durumlarda onların gönlünü almadan savaşa katılmaları uygun değildir.

242- İmam Muhammed dedi ki: Bize ulaştığına göre Ali Bin Ebi Talib Rasulullah (s.a.v.) in yanında henüz dokuz yaşın­dayken İslam'a girdi. Şayet bir savaş vaki olsaydı elbette ken­disi de savaşa katılırdı.

Hz. Ali (r.a.) in kaç yaşında İslama girdiği hususu ihtilaflıdır. İmam Mu­hammed, bu kitapta dokuz veya on yaşlarını bitirdiğini söylemektedir.

Bir rivayete göre yedi yaşındaydı.

Diğer bir rivayette ise, beş yaşındaydı.

Bu konudaki ihtilaf, öldürüldüğü zaman kaç yaşında olduğu hususundaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

Ca'ferb. Muhammed, ellisekizinde öldürüldüğünü söylemektedir

Cahız, altmış yaşında olduğunu belirtmektedir.

Utbî ise, altmişüç yaşında olduğunu söylemektedir.

Ancak Rasulullah (s.a.v.)'e peygamberliğin gelişinin ilk yılında îslamı kabul ettiği hususunda ihtilaf yoktur.

Peygamber (s.a.v.), kendisine peygamberlik geldikten sonra onüç sene Mekkede kalmış ve Medine'ye hicret ettikten on sene sonra da vefat etmiştir. Hz. Ali'nin öldürülmesiyle son bulan hilafet müddeti ise otuz yıldır ve bu yılların toplamı elliüç yıl etmektedir.

Şayet öldürüldüğü zaman yaşı Ca'fer b. Muhammed'in dediği yaş ise, beş yaşında İslama girmiştir. Şayet Cahız'ın dediği doğruysa, yedi yaşında İslamı kabul etmiştir. Ama Utbî'nin dediği doğruysa, on yaşında müslüman olmuştur.

İslamı kabul ettiği zaman henüz ergenlik çağına ulaşmadığında ihtilaf yoktur. Nitekim kendisi şöyle demektedir:

"Sizden Önce İslamı kabul ettim ve henüz o zaman ergenlik çağına ermemiş bir çocuktum."

Bu meseleyi uzun uzadıya tahkik etmemizin sebebi, mezhebimiz alimle­rinin bu söze dayanarak çocuğun müslümanlığının kabul edildiğini söyleme­leridir.

243- İmam Muhammed dedi ki: Ordu savaşa çıktığında askerlerin sırf onlarla yatıp kalkmak ve hizmet etmeleri için hanımlarını beraber götürmeleri uygun değildir. Çünkü böyle durumlarda kadınların düşmanın eline geçmelerinden kor­kulur.

Çünkü kadınlar sofraya konmuş et gibidir. Korunmadıkça herkes ona elini uzatır. Savaşa çıkan kişi, olabilir ki kendi derdine düşer ve namusunu koruma imkanını kaybeder. Hanımıyla yatıp kalkması ise, temel ihtiyaçlarından değildir. Bunun için namusunu tehlikeye atması doğru olmaz. Hatta hanımıyla meşgul olup savaştan geri kalma korkusu bile, kadınları savaşa götürmemek İçin yeterli bir sebebtir.

Şayet kadınların savaşa katılmaları mutlaka gerekiyorsa, hür olanlar değil de, cariyeler katılırlar.

Çünkü kadınların erkeklerle karışması hakkındaki hüküm, cariyeler için daha hafiftir. Nitekim cariyelere bakma ve dokunma hususunda herkes onlar için mahrem gibidir. Mahrem bulunmadığı halde yalnız yolculuk yapabilirler. Halbuki hür kadın, kocası ve mahremlerinden biri olmadan yolculuk edemez. Yatıp kalkma ve hizmet gibi ihtiyaçları cariyeler de yerine getirebilir.[23]

244- Ancak bununla birlikte, mü si uman lar yenilgiye uğra­dıkları takdirde ya kendi gücüyle yahut yanındaki hizmetçi-lerin yardımıyla onları dârü'l-İslama kaçırabilecek durumda ise, hür kadınları ve cariyeleri beraberinde götürmesinde bir sakınca yoktur.

Nitekim Rasulullah (s.a.v.) bir savaşa çıktığı zaman hanımları arasında kur'a atar ve kurası çıkanı beraberinde götürürdü. Hz. Aişe (r.a.) dedi ki ; İfk meselesi çıktığı ve bana iftiraların yapıldığı savaşta benim kur'am çıkmıştı. Bu savaş, Huzaa kabilesinde Mustahkoğullarma karşı yapılan Müreysî1 gazvesidir.

Malumdur ki, Rasulullah (s.a.v.) hanımlarını beraberinde götürürken müsiümanlara güveniyordu ve onlara herhangi bir tehlikenin ulaşmamasından emindi. Bu durumda olan kimselerin beraberlerinde hanımlarını da götürmelerinde bir sakınca yoktur. Ama müslümanlar yenildiği takdirde kendi dertlerine düşüp hanımlarını tehlikeye maruz bırakma tehlikesi olduğundan, onları be­raberlerinde savaşa götürmeleri mekruhtur. Zaten bu gibi tenliklere maruz bırakıp kaçmak ise, haramdır.

245- Şayet ordu az olup seriyye kadar bir şey ise o zaman yaralıları tedavi ve hizmet düşüncesiyle yaşlı kadınları götür­mek de caiz değildir.

Çünkü onlar az sayıda askerlerdir ve zor durumda kaldıkları zaman kendi dertlerine düşerler, Kadınları savunamazlar. Bu kadınlar da kendilerini savun­maktan acizdirler. Ama zann-ı galip ile galip gelecekleri ve yenilip onları düş­mana terketmeyeceklerine kanaat getirirlerse büyük ordularla yaşlı kadınların çıkmasında bir sakınca yoktur.

Netice olarak; işin hakikati kestirilemediğinde hüküm zahire göre verilir.

246- Böyle büyük ordularla gidildiğinde okumak için Kur'-an-ı Kerim'in düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur.

Ama bir müfrezeyle birlikte gidildiğinde Kur'an-ı Kerim'in

beraber götürülmesi uygun değildir.

Çünkü gazi, ezbere Kur'an okumayı beceremiyorsa yüzünden Kur'an o-kumak isteyebilir. Yahut teberrüken veya yardımını ummak için taşıyabilir. Çünkü o, Allah'ın sağlam ipidir. Kim ona sarılırsa. kurtuluşa erer. Fakat düş­manın onu hafife almasına fırsat verilmemelidir. Onun için zimmî bir kimse Kur'an satın aldığında (horlama endişesi varsa), satması için zorlanır. Zahire göre, büyük bir ordu ile beraber olduğunda Kur'an'a bir zarar gelmeyeceği düşünüldüğünde düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur. Ama küçük bir müfrezede tehlike ihtimali çok olduğundan böyle bir durumda Kur'-an'ı savaş halinde bulunulan düşman topraklarına götürmek doğru değildir. Ara­daki fark budur.                                                -f~_      /-

Peygamber (s.a.v.) in, Kur'an'm düşman topraklarına sokulmasını ya­sakladığını belirten rivayetin izahına gelince; bundan maksat, güçlü olmayan bir atlı gurubuyla birlikte sokulmasıdır. İmam Muhammed de, böyle demektedir.

Tahâvî'nin beyanına göre, bu yasaklama o zaman içindi. Çünkü müslü-manlann ellerindeki Kur'an nüshaları azdı. Bu nüshalar düşman eline geçerse ona zarar vereceklerinden korkuluyordu. Halbuki günümüzde Kur'an nüshaları çoğaldığı gibi onu ezbere bilenler de çoğalmıştır.

Tahâvî, ayrıca şöyle demektedir: Hem ellerine geçtiği zaman onu hafife almazlar. Çünkü her ne kadar onun Allah kelamı olduğuna inanmasalar bile edebiyat ve belagatın zirvesinde olduğunu kabul ediyorlar. Onun için, diğer kitapları hafife almadıkları gibi onu da hafife almazlar.

İmam Muhammed'in söylediği daha doğrudur. Çünkü sırf müslümanlan kızdırmak için onu hafife alabilirler. Nitekim Karmatiler, Mekke'de galib gel­diklerinde böyle davranmışlar ve Kur'anla alakalarını silmişlerdi. Allah da, bu davranışlarından dolayı köklerini kurutmuştur. Zimmî'nin Kur'an'i satın alması­nın yasaklanması ve hem Kur'anı, hem müslüman köleyi satmaya zorlanması da bu sebebledir.

Fıkıh kitapları da, bu hüküm açısından Kur'an gibidir. Şiir kitaplarına gelince, bunların düşman topraklarına sokulmasında bir sakınca yoktur. Ayrıca bir kafirin bu tür kitapları varsa onları satması için zorlanamaz.

247- Bir müslüman eman dileyerek düşman topraklarına giriyorsa ve o düşmanlar da, sözlerinde vefalı insanlar ise bera­berlerinde Kur'an götürmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü zahire göre, düşmanın saldırısından emin bir durumdadır. , Ama sözlerinde vefalı olmayacakları tahmin ediliyorsa, eman dileye­rek topraklarına girilse bile, Kur'an'm götürülmesi doğru olmaz.

248- Şayet düşman yahut zimmî bir kimse, bir müslüman-dan kendisine Kur'an öğretmesini istese, ona Öğretmekte bir sakınca yoktur. Ayrıca ona dini konularda bilgiler de verir. Olabilir ki Allah onu hidayete kavuşturur.

Görmüyor musun, Peygamber (s.a.v.) müşriklere Kur'an'ı okuyordu. Hatta bununla emredilmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor :

"Rabbından sana indirileni tebliğ et..."[24] Yine:"Rabbımn yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et..."[25]buyurmaktadır.

Bilindiği gibi ki bu nitelik Kur'an'da ve ondan çıkarılmış bulunan fıkıh­tadır. Hikmet de fıkıhtır. Nitekim Yüce Allah:

"Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiştir". [26]buyurmaktadır. Müfessirler burada geçen "hikmet" sözünü, fıkıh ile tefsir etmişlerdir. Şayet müslüman olmayan kişiye dini ilimleri anlatır ve öğretirse, onu Allah'ın dinine davet etmiş olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

"Ey Muhammedi Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al. Böy­lece Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çün­kü onlar bilgisiz bir topluluktur."[27] Yani dinleyip anlamasına fırsat ver. Belki şeriatın güzelliklerine vakıf olunca iman etmeyi arzu edecektir.

Hz. Osman (r.a.) iri rivayet ettiği hadiste Peygamber (s.a.v.) :"İnsanların hayırlısı, Kur'anı Öğrenen ve öğretendir" buyurmaktadır.

Rasulullah (s.a.v.) bunu buyururken müslümanlara öğretme ile kafire öğretmeyi birbirinden ayırmamıştır.

Kendisiyle amel etmeleri için müslümanlara Kuran'ı okuyup öğretmesi kişinin görevi ise, okuyup müslüman olmalarını umarak müslüman olmayan­lara okuyup öğretmesi öncelikle bir görevdir.

249- Şayet müşrikler İslam yurduna girip mal, çocuk ve ka­dınları kaçırır, sonra düşmana güç yetirebilen müslüman bir cemaat bunu farkederse, İslam yurdunun sınırlarının dışına çıkıncaya kadar onları takip etmeleri farzdır. Bunu yapmak mecburiyetindedirler.

Çünkü dâru'l-İslamda bulundukları müddetçe yardım görme imkanları mevcuttur. Şayet yardımlaşmazlarsa, düşman onlara galib geleceğinden, yar­dımlaşmayı terketmeleri caiz değildir.

Düşmanın bu davranışları çirkin bir kötülüktür. Münkerden sakındırmak ise, müslümanlara farzdır. Düşman saldırısına maruz kalanlar mazlum duruma düşmüşlerdir; Mazlumu zulümden kurtarmak müslümanlarm üzerine farzdır.

250- Şayet dâru'l-harbe girinceye kadara onları yakalamaz­larsa, o zaman bakılır; eğer ellerinde kaçırdıkları müslüman çocukları ise ve onları takip ettikleri takdirde onlara güç geti­rip kaçırdıklarını geri alabilmeleri ihtimal dahilindeyse, onlar kalelerine ulaşıncaya kadar Darul-Harbte de takibe devam ederler.

Dâru'l-harbte de kaçırdıklarım geri alma ihtimali bulunduğu müddetçe onları takip etmek gerekir. Önemli olan müslümanlarm onlara güç getirecek du­rumda olmalarıdır. Bu ise, zahire bakılıp değerlendirilir. Bu nedenle onlar kale­lerine girdikten sonra takip sona erer.

251- Ama kalelerine ulaşıp girerlerse, şayet müslümanlar onlarla savaşmayı göze alıp ellerindekileri kurtarmaya çalı­şırlarsa ne ala. Ama vazgeçip geri dönerlerse, sanıyorum böyle davranmalarına ruhsat vardır.

Çünkü kalelerine girdikten sonra ellerindeki çocukların geri alınması güçleşmektedir. Bu uğurda sıkıntılara katlanmak, can ve mal fedakarlığında bu­lunmak gerekir. Şayet bunu yaparlarsa, bu azimettir. Ama bu zorluklara katlan­mak istemeyip vazgeçerlerse, onlar için ruhsat vardır. Görmüyor musun? Bizans ve Hindistan'da kafirlerin ellerinde bulunan bazı müslünıan esirleri kurtarmak için her birimizin çıkıp onlarla savaşmamız farz değildir.

252- Ama düşmanın kaçırdığı sadece mal ise ve düşman dâru'l-harbe girecek olursa, bu durumda onları takip etmek daha iyi ise de, takipten vazgeçme ruhsatı vardır.

Çünkü bu mallan, kendi ülkelerine kaçırmakla kurtarmış ve ona malik olmuşlardır. Artık onların mallarına eklenmiş durumdadır. Müslümanlar bu du­rumda kendi mallarından vazgeçme ruhsatına sahip olurlar. Ama dinin şerefini yüceltmek ve müşrikleri yenmek için takibi devam ettirirlerse daha iyi olur. İşte mallar için hüküm böyledir.

253- Şayet savaş yurduna mensup kimseler zimmîlerin ço­cuklarını yahut mallarını kaçırirlarsa, hüküm yine yukarıda zikrettiğimiz şekildedir.

Çünkü müslümanlar onlara zimmîliği tanıyınca, onlara gelecek zararı önlemekle yükümlü olurlar. Artık onlar da islam yurdunun bireyleri sayılırlar.

Görmüyor musun, mal ve can için zimmet akdiyle elde edilen dokunulmazlık garanti verme mahiyetindedir. Bundan sonra onlara karşı işlenecek suç, müs-lümana karşı işlenen suç gibidir, dâru'l-harbe girdikten sonra mal ile çocuklar arasındaki fark şudur: Şayet onlar İslamı kabul edecek olsalar, kaçırdıkları mal­lar onlara teslim edilir, ama çocukları geri vermeğe zorlanırlar. Ama dâru'1-İs-lamda iken İslam'a girecek olsalar hem mallan ve hem de çocukları geri verirler.

254- Şayet müslümanlar, İslam ülkesine giren düşmanı ko­valarken kaçırdıkları çocuklar için kalelerine varıncaya ve mallar için de dâru'l-harbe girinceye kadar onları yakalayama­yacaklarına daha çok inanıyorlarsa, onları takip etmekten vaz­geçmeleri hususunda muhayyer olacaklarını umuyorum.

Çünkü bu gibi durumlarda zahire göre hüküm vermek caizdir. Zahire göre de, onları takip etmekle boş yere kendilerini yormuş olacaklardır. Kaçırma olayını duyan herkesin onları takip ile mükellef olması için, takibe koyulduğu takdirde onlara ulaşacağına ve ulaştığı takdirde müslümanlarm yardımıyla on­lara galip gelinceğine büyük ihtimalle inanması lazımdır.

255- İmam Muhammed dedi ki: Stratejik öneme sahip sınır boylarında yaşayan müslümanlarm, düşman topraklarıyla ara­larında bir mesafe bulunmazsa bile, kadınlarını ve çocuklarını yanlarına almalarında bir sakınca yoktur.

Çünkü onlar bu stratejik noktalarda ikamet etmek üzere görevlendiril­mişlerdir. Şayet hanımlarıyla çocuklarını buraya getirirlerse tam yerleşme imkanına sahip olurlar. Çünkü kadınlar, erkekler için huzur vericidirler. Ayrıca kadın ve çocuklarıyla orada ikamet edecek olurlarsa zamanla çoğalacaklar ve orası müslümanlarm şehirlerinden biri haline gelecektir. Bundan böyle de düşmanlar bu noktadan İslam yurduna girme imkanını yitirmiş, olacaklardır.

Ancak bu, düşmandan bir atlı gurubun saldırısına maruz kalındığı takdirde onların şerrini defetme ve kadınlarla çocukları İslam yurdunun içlerine doğru kaçırma imkanına sahip iseler, geçerli olur.

256- Ama bu durumda değilseler, yani sayıları az olup düş­man saldırısına karşı koyamaz ve kadınlarla çocukları kurtar­ma imkanına sahip bulunmuyorlarsa, o zaman kadınları yan­larına almaları doğru değildir.

Çünkü zahire göre bu gibi yerlerde kaybederler. Halbuki birinci durumda kaybetmekten emin idiler. Bu, tıpkı daha önce anlattığımız kadınların büyük or­du ve küçük olan seriyyelerle çıkması arasındaki ayırım gibidir. Ancak sırf on­larla yatıp-kalkmak için büyük ordularla beraber kadınların götürülmesi mekruh olduğu halde stratejik yerlerde ikamet edenlerin sayısı çok ise hanımlarını yan­larına almaları mekruh değildir. Çünkü zahire göre ordu düşman topraklarında uzun müddet kalmayacak ve o derece kadına ihtiyaç duymayacaktır. Oysa stra­tejik yerlerde bulunanlar uzun müddet burada ikamet edeceklerdir. Hatta bura­lardan ayrılmamaları onlardan istenir. Şayet bekar iseler buna zorlanırlar da. Onun için hanımlarıyla çocuklarını yanlarına götürme lerinde bîr sakınca yoktur.

257- Şayet stratejik noktalarda bulunanlar düşman saldır-dığı takdirde yalnız başımıza onlara güç getiremeyiz, ama müs-lümanlardan yardım isteriz ve gelecek yardımla onları defede­riz derse, bu durumda kadınlarla çocukları yanlarına götüre­mezler.

Çünkü kendileri yalnız başlarına düşmana engel olamıyorlar. Onlara yardım gelmesi ise, bir ihtimaldir. Özellikle ihtiyatla davranmanın vacib olduğu durumlarda ihtimal üzere hüküm vermek doğru değildir. Müslümanların ara­sında bir fitnenin doğması ve onların kendi aralarında çekişmeğe girip buralara yardım göndermemeleri de bir ihtimaldir. Bu durumda o stratejik noktalarda bulunan kadın ve çocukları kaybetmek sözkonusu olmaktadır. Onun için gele­cek yardıma güvenerek kadın ve çocukları bu gibi yerlere götürmek doğru ol­maz. Orada bulunanlar kendi güçlerine güvenmeliler ki kadınlarla çocukları oraya götürebilsinler.

258- Şa'bî'den yapılan rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim bir hayvanı helak olmağa terkederse, o hayvan onu kurtarana aittir."

Bazı alimler bu hadisin zahirine bakarak şöyle demişlerdir: Şayet savaşçı, bir yenilgide hayvanını bırakıp kaçar ve başka bir müslüman o hayvanı kaçırıp kurtarırsa, o hayvan onu kurtaranındır. Çünkü daha önceki sahibi onu bırakıp kaçmıştır. Onu elinde bulundurduğu müddetçe bu hayvan onun mülkü idi. Onu elinden çıkardıktan sonra artık bir av mesabesindedir. Kim onu yakalarsa onun

olur.

Biz bu görüşte değiliz. Çünkü bu salıverme, cahiliye halkının adetidir ve şeriat bunu yasaklamıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor :

"Allah, kulağı çentilen, salıverilen... hayvanların adanmasını emretme-miştir."[28]

Salıverilen hayvanlar azad edilen köleler durumunda değildir. Azad etme­de mal olma sıfatı bozulur; mülkiyet son bulur. Halbuki hayvanların salıveril-meleriyle malik olma sıfatı ortadan kalkmaz. Mülkiyet devam ettiğine göre, o hayvan sahibinindir. Başkası onu almakla ona malik olmaz.

259- Şa'bi'nin şöyle dediği zikredilir: O hayvanı sahibi alır ve onu kurtaran kişinin ona verdiği yemlerin karşılığı da ken­disine verilmez. Bu da gösteriyor ki önceki hadis bir vehimdir. (Böyle bir hadis yoktur.) Çünkü bu hadisi Şa'bi'nin rivayet ettiği söylenmektedir. Halbuki o böyle bir hadis rivayet etmiş olsaydı, ona muhalefet etmezdi. Ayrıca böyle şaz bir hadisle

amel edilmez.

Çünkü bu hadis temel ilkelere muhaliftir. Bu durumda üzerinde ittifak

hasıl olan Rasulullah (s.a.v.) in şu hadisine dönmek gerekir :

"Gönül rızası olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz." Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyuruyor :"Kim kendi malını bulursa o,

başkasından daha çok hak sahibidir." Bu hadis de, sözkonusu ettiğimiz husus

için bir delildir.

Ömer b. Abdülaziz (Allah rahmet etsin) şöyle diyordu: Sahibi hayvanı alır ve onu kurtaran kişiye yaptığı masrafları öder.

Şa'bî şöyle dedi: Şayet sahibinin izni olmadan bir harcamada bulunursa, harcadığının karşılığını alamaz. Biz de Şa'bî'nin bu görüşüne katılıyoruz. Çünkü iznini almadan başka birinin malına kendiliğinden hayır işleyerek harcamada bulunmuştur. Kendi yaptığı hayırdan dolayı başkasını ilzam edemez.

Ömer b. Abdülaziz ise şöyle diyordu: Zahire göre o hayvana harcamada bulunmak için sahibinden izin almış gibidir. Çünkü o hayvanı kurtarabilme imkanına sahip olsaydı kendisi ona yemini verecekti. Kendisi buna güç yeti-remediğine göre buna güç yetirecek kimseden yardım istemiş ve malından ona harcamada bulunmasına rıza göstermiş oluyor. Burada izin vermeğe delalet sarahaten izin verme gibidir. Lakin biz deriz ki : Bu yardım dileme ve rıza gösterme, hayvanı kurtaranın kendi hayrına bunu yapması istenebileceği gibi, harcamasının karşılığını bilahare ödeme şeklinde de olabilir. Böyle ihtimalli durumlarda kişiye bunu ödeyeceksin, şeklinde bir zorlamada bulunulamaz.

Başarı Allah'tandır. [29]

 

Artçı

 

260- Dâru'l-harbe girdikten ve ondan çıkmak için yola ko­yulduktan sonra komutanın birini artçı olarak görevlendir­mesi iyi olur.      

Çünkü bu, müslümanlann yararına bir uygulamadır. Olabilir ki ordudan uykusuzluğa dayanamayıp uyuyan yahut yolunu kaybedip o korku verici yerde ne yapacağına karar veremeyip bekleyenler bulunabilir.

261- Artçı tayin edilen kişi böyle kimselerin orduya ulaş­tırılmasını sağlar.

262- Artçı, hayvanı inat edip yürümeyen biriyle karşıla­şırsa, ona hayvanım terketmesi ve orduya ulaşmasını emreder ki, kendisi helak olmasın. Bu şekilde o kişiyi alıp orduya yetiş-tirse ve hayvanını helake terketse, o hayvanın bedelini kendi­sine ödemez.

Çünkü kendisi hayvanına zarar vermiş değildir. Aksine artçı onu orduya ulaştırmakla kendisine İyilik etmiştir. Hayvanın sahibini alıkoyduğu ve hayvanı kaybolduğu için adam zarar görecek olsa, onun karşılığında bir şey Ödemez. Aksine, kendisini kurtardığı için, atı kaybolan adamın ona teşekkür etmesi ge­rekir. Çünkü o şahıs iki bela ile karşı karşıya gelmiştir; Ya hayvanını yitirecek­tir, ya da onunla kalıp canından olacaktır. İki kötülükten birini işlemek mecbu­riyetinde kalan kişi, ehvenini işlemek mecburiyetindedir. Burada ehven olan, atını terketmesidir. Artçı kendisine hayvanı bırakmasını emretmişse, yapması gerekenini emretmiş ve iyilikte bulunmuştur, iyilik yapanlar ise, sorumlu değildir.

263- Ama atını elinden alıp onu kendisinden uzaklaştırmış ve sonra da atını almasına engel olmuşsa, bu durumda bedelini ödemek mecburiyetindedir.

Çünkü hayvanı kendisinden uzaklaştırarak onun yitirilmesine sebep ol­muştur. Aslında bu bir gasbtır. Önce hayvanım elinden almış ve sonra onu orduya ulaştırmıştır. Halbuki onu orduya ulaştırmak için hayvanını orada bı­rakmasını emretmek şart değildir. Onun için o hayvanın bedelini ona ödemek mecburiyetindedir. Yine artçı hayvanı keser yahut vurup öldürürse bedeli ondan alınır. Bu görüş daha kuvvetlidir.

264- Şayet at sahibi hayvanın yularını tutar ve artçı kişi de onun elini çözüp kendisini orduya yetiştirir ve atını orada bırakırsa, bedelini ödemez.

Çünkü artçının yaptığı, onun elini yulardan çözmektir, hayvanın ken­disine birşey yapmış değildir.

Bu, gasbten dolayı tazminatın gerekli olabilmesi için gasbedilen malı sa­hibinin gerektiği şekilde kullanmasını engelleyen bir tasarrufun olması konu­sunda Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf lehine bir delildir. Bunun için de, hayvanın yularını alıp onu uzaklaştırmışsa, onun tazminatını öder. Ama sahibinin elini yulardan çözüp uzaklaştırmışsa bedelini ödemez. İki halde hayvanın telef olmasının sebebi aynıdır. Ancak imam Muhammed bu esası, nakil ihtimali olan şeylerde kabul etmektedir. Nakil ihtimali olmayan şeylerde İse şöyle der: Mal sahibinin malının semeresinden mahrum edilmesi sebebiyle bunun bedeli başka şeylerden ödenir. Yine mahkeme salonuna nakil ihtimali olan şeyler için açıla­cak davada ve yapılacak şahitlikte eşyanın kendisine işaret edilmesi lazımdır. Ama nakil ihtimali olmayan şeylerde kolaylık için onun yerine sınırlan belirtilir.

265- Yine kişi atının sırtında olup onu zorla indirir ve or-

duya ulaştırırsa, telef olan atının bedelini ödemez.

Çünkü atın kendisine herhangi bir müdahalesi olmamış, onun sahibine müdahale etmiştir.

266- Şayet artçı, kişiyi alıp orduya ulaştırır ve hayvanım orada terkeder de arkadan bir müfreze o hayvana rastlar ve ona yem verip orduya ulaştıracak olursa, sonra da sahibi hazır olursa, o hayvan üzerinde adam daha çok hak sahibidir.

Çünkü malının aynını bulmuştur ve o malında daha çok hak sahibidir. Ay­rıca hayvana verdikleri yemin karşılığını da almazlar. Çünkü kendisi onlara, ona yem verin diye emretmemiştir. Bu meseleyi daha Önce anlatmıştık.

Anlatıldığına göre Zübeyr b. Avvâm'ın uzun bir mızrağı vardı. Taşıması kendisine ağır geldiğinden onu yola atıp yürüdü. Ordunun gerilerinde bulunan bir bedevi, Zübeyr'in böyle bir adetinin olduğunu bilmeden mızrağı alıp eve getirdi. Zübeyr de gelip: "Mızrağımı taşıdığın için Allah ecrini versin" dedi ve mızrağını aldı. Bu olay bir kaç defa daha tekrar etti.

267- Şayet hayvanı orduya ulaştırır ve komutana haber ve­rip komutan da yem verilmesini emreder ve daha sonra o hay­vanın sahibi çıkar gelirse, komutanın emrinden sonra verilen yemin karşılığını öder, ama daha önce verilenin karşılığım ödemez.

Çünkü bu emirde o hayvan ihya edilip korunarak sahibi gözetilmektedir. Hayvan da yemsiz yaşayamaz. Herkes başkasının malının korunması için hayır işlemek mecburiyetinde değildir. Komutan ise, asker arasında kendisini koru­maktan aciz olanları koruma velayetine sahiptir. Böylece onun bu emri, hay­van sahibinin emri mesabesindedir.

268- Emir verildikten sonra" şu kadar harcadık" derlerse ve bu da normal bir harcama olduğu halde sahibi bunu redde­derse, onun söylediği kabul edilir.

Çünkü kendi lehlerine onu borçlu yapmak istiyorlar ve o da bunu inkar ediyor. Sözünü yemin ile destekledikten sonra onun sözü geçerli olur. Çünkü bu, onların hayvana yem vermeleri işine yemin etmesi olur.

269- Şayet iddialarını ispat için iki şahid getirir yahut hay­vana yedirdikleri yemden komutan haberdar ise, karşılığı hay­van sahibinden alınır.

İddialarının ispatlanmasından dolayı onun inkarına aldırış edilmez.

270- Şayet hayvanı komutana getirdiklerinde onu bulduk­larına dair şahid getirirler ve kime ait olduğunu bilmezlerse, komutan dilerse o hayvanı satar. Bu, caizdir.

Çünkü bu, komutanın hayvan sahibini gözetmesidir. Olabilir ki yapılacak harcama o hayvanın maliyetini aşar. Ayrıca parayı korumak, hayvanı koru­maktan daha kolaydır. Komutan, askerini koruma velayetine sahiptir.

Sahibi geldiğinde satışı iptal edemez. Değerini alır.

271- Şayet yem vermeleri için emirde bulunur, bir müddet sonra da satacak olur ve sahibi gelmeden önce ne kadar harca­mada bulunduklarına dair delil getirip bedelini isteyecek olur­larsa, yem verilmesi için verdiği emirden satışına kadarki har­camaları kendilerine verilir.

Çünkü hayvanın maliyetini korumakla onlar bu karşılığı sahibinden al­mayı haketmişlerdir. Onun için sahibi geldiği takdirde harcadıklarının karşılı­ğını almadan hayvanı ona teslim etmeyebilirler. Bu, kaçan köleyi yakalayan kimsenin, ücretini alıncaya kadar köleyi iade etmemesine benzer. Hakları ne ise, komutan onu öder.

Bu konuda, delillerle isbatlan, hayvanın sahibi gelmeden önce de geçer­lidir. Çünkü o gelinceye kadar komutan onun yerine taraftardır. İşin başlangı­cında harcama hususunda getirecekleri deliller de kabul edilir. Şayet komutana: "Bu hayvanı bulduk ama sahibini bilmiyoruz" derlerse, komutan, bu konuda şahid getirmelerini ister. Harcamada bulunmaları için de getirecekleri delilleri kabul eder.

272- Şayet şahidler getiremezlerse ve komutan da o hayvana yem vermelerini uygun görürse şöyle diyebilir : Yem vermeleri için onlara emrediyorum. Şayet iddia ettikleri doğru ise bunun karşılığını sahibinden alırlar. Ama dedikleri doğru çıkmazsa ben onlara böyle bir emirde bulunmuş değilim. Ayrıca bu söz­lerine de şahit tutar. Yahut şöyle diyebilir: Şayet söyledikleri doğru değilse onlara herhangi bir emirde bulunmuş değilim.

Çünkü bu şekilde davranmak, hayvanın sahibini gözetmektir. Şayet doğru söylüyorsa onun mülkünün telef olmamasını sağlamış olur. Ama o hayvanı gasbetmişlerse satış caiz olmaz.

273- Şayet sahibi çıkar gelir ve komutanın "sat" şeklindeki emrinden sonra hayvanı bulan kişi onu satıp bedeli onun elin-deyken helak olmuşsa, bakılır; eğer hayvan sahibi komutana verilen bilgilerin doğruluğunu kabul ederse o zaman değerini ödemez.

Çünkü o zaman satışın sahih bir izin ile yapılmış olduğu ortaya çıkmış olur.

274- Şayet hayvan sahibi, komutana verilen haberleri red­dederse, satıcı, söylediklerini delillerle isbat etmedikçe hayva­nın değerini ödemek mecburiyetindedir. Şayet davasını delil­lerle ispatlarsa, delil ile sabit olan, iki tarafın ittifakıyle ispat olunan gibidir.

275- Şayet hayvan sahibi hayvanını müşterinin elinde bulur ve o hayvanın kendisine ait olduğunu delillerle ispatlarsa, onu geri alabilir.

276- Şayet müşteri, o hayvanı bulan kişinin söylediklerini ve komutanın emrini delillerle ispatlarsa, satın aldığı kendisine ait olur.

Çünkü o hayvanın maliki olduğunu isbatlamış olmaktadır.

277- Şayet müşteri delillerini getiremezse, hayvan sahibi hayvanım geri alır. Müşteri de gidip kendisine o hayvanı satan kimseden parasını alır.

278- Şayet satıcı, iddialarını delillerle ispatlayarak o hay­vanı kaybolduğu halde bulduğunu ve satması için komutanın emri bulunduğunu belirtirse, karşılığını ödemek mecburiye­tinden kurtulmuş olur.[30]

 

Şükur Secdesi

 

279- Komutanın iyi bir haber alıp Allah'a şükrünü ifade etmek istediği zaman kıbleye yönelip tekbir getirerek secdeye kapanmasında ve Allah'a şükredip teşbih ettikten sonra bir tekbir getirerek kalkmasında bir sakınca yoktur. Bu, şükür secdesidir.

Bu secde İmam Muhammed"e göre sünnettir. Ebû Yusuf tan yapılan riva­yet de aynı şekildedir. Onun da bu görüşte olduğunu İbn Semaa rivayet etmiş­tir. Ebû Hanife ise, bunun sünnet olmadığı görüşündedir. Ya da ona göre bu, tam şükrü ifade etmez. Tam şükrü ifade, iki rekat namaz kılmakla olur. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Mekke fethedildiği gün iki rekat namaz kılmıştır.

İbrahim en-Naha'î'nin bu secdenin mekruh olduğunu söylediği rivayet edi­lir. İbn. Semaa bu görüşü Ebû Yusuf kanalıyla Ebû Hanife'den de nakletmek­tedir. Çünkü komutan bunu yaptığı zaman onu gören kişi, bu secdenin, nimet­lere kavuşulduğu zaman vacip yahut sünnet bir hareket olduğunu zannedebilir. O zaman dinden olmayan bir hareket dine sokulmuş olur. Oysa Rasulullah (s.a.v.):

"Kim dinimizde olmayan bir şeyi dine sokarsa, o yaptığı şey kabul olmaz " buyurmaktadır.

Ayrıca sıhhat vs. gibi Allah'ın nimetinin yenilenmediği hiçbir an yoktur. Şayet her nimet için secdeye kapanırsa başka bir işle meşgul olmak için zamanı kalmaz. Bir nimet için secdeye kapanmağa muvaffak olması da bir nimettir ve ikinci bir defa bunun için de secdeye kapanmalıdır. Lakin İmam Muhammed bu konuda rivayet edilen haberleri hoş karşılamıştır.

280- Bu rivayetlerden biri, Peygamber (s.a.v.) e hoşuna gi­den bir müjde verildiği zaman Allah'a secdeye kapandığını bildiren rivayettir.

Yine bir rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) özürlü bir adama uğradı ve onunla karşılaşınca secdeye kapandı. Hz. Ebû Bekir ile Ömer de aynı kişiye uğramış ve aynı şekilde davranmış­lardır.

Hadis kitaplarındaki bir rivayette ise Rasulullah (s.a.v.) gelişmemiş bir cüceyle karşılaşınca secdeye kapanmıştır.

Rivayet edilir ki Hz. Bekir (r.a.)'a Yemâme'nin fethedüdiği haberi geldiği zaman secdeye kapanmıştır.

Yine Ebû Musa el-Eş'ari'den yapılan bir rivayete göre o şöyle demiştir: Nehrevan'da Hz. Ali (r.a.)'Ia beraberdik. Hz. Ali: Memeciği[31] olanı arayın, dedi. Onu aradılar ama bula­madılar.

Bunun üzerine Hz. Ali'nin alnı terledi ve: Şimdiye kadar ne yalan söyledim ve ne de yalandandım, demeğe başladı. Nihayet bir kanalda yahut bir çukurda o şahsı buldular. O zaman Hz. Ali (r.a.) secdeye kapandı.

Yukarıda anlatılan rivayetin aslı şudur: Hz. Alî (r.a.) Harûriyye de isyan­cılarla savaşınca şöyle dedi: Bakın, aralarında memelerinden biri kadın me­mesine benzeyen biri vardır. Allah'ın Peygamberi bunu bana anlatmıştı. Öldü­rülenleri evirip çevirdiler, fakat ona rastlayamadılar. Onlara arayın bulun, Allah'a yemin ederim ki şimdiye kadar ne yalan söyledim ve ne de yalanlandım dedi. Hurma ağaçlarının altında yedi cesed var, henüz onlara bakmadık, dediler. Hemen onlara da bakmalarını istedi.

Ravi diyor ki : O kişiyi bulup ayağından bir iple bağlayarak Hz. Ali'nin huzuruna getirdiler. Hz. AH, Allah'a secdeye kapandı.

Hz. Ali secdeye kapandı, çünkü Rasulullah (s.a.v.), bu niteliği taşıyan bir topluluğun bulunduğunu ve bu topluluğun sapıklık üzere olduğunu, Hz. Ali ile savaşacaklarını buyurmuş ve Hz. Ali de bunu askerlerine haber vermişti. O adamı bulmaları büyük bir nimet idi. Yardım ve başarı Allah'tandır.[32]

 

Korku Namazı

 

281- İmam Muhamnıed dedi ki: Korku namazı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda görüşlerin en güzeli İbn Abbas, İbrahim en-Nafha'î ve İbn Ömer'in katıldığı görüştür. Bu görüşe göre devlet başkanı orduyu iki guruba ayırır. Bun­lardan biri düşmana karşı durup savaşa devam eder. Diğeri de namazın yarısını kılar, sonra bu gurup gidip düşmana karşı savaşır ve daha önce savaşan gurup gelip namazın yarısını kı­lar. İmam selam verdikten sonra bu ikinci gurup savaşa katı­lır ve bu defa birinci gurup gelip namazı tamamlar. Ancak bu defa kıraatsız namazı tamamlar. Çünkü namazın başlangıcına ulaşmıştı. Bu gurupta bulunanlar namazın hepsinde imama uyan durumundadırlar. Sonra ikinci gurup gelir ve kıraatle namazını tamamlar. Çünkü bu gurupta bulunanlar mesbûk (namaza sonradan yetişmiş) durumundadır.

Namaz bölümünde bu konudaki farklı rivayetleri ve alimlerin ihtilafını ve Ebû Yusufun "Nevâdiru Ebî Süleyman" isimli kitabında söyediklerinî ve düş­manın kıble tarafında veya ters yönde bulunması durumunda aralarında korku namzı hakkındaki ihtilafı da belirttik.

282- İmanı Muhammed burada İbn Ömer'in hadisine göre İmamın her gurupla bir secde kılacağını zikretti.

Secdeden kasıt, bir rekattır. Bu, Hicaz dilinde meşhur bir kullanıştır. On­lar: "Falan bir secde etti" derken bir rekat namaz kıldığını kastederler.

 283- Yine İbn Ömer'in hadisinde şunu da nakleder: Şayet

daha fazla korku verici bir durum sözkonusu ise yaya olarak ayakta yahut bineklerinin üstünde kıbleye yönelmiş olsunlar veya olmasınlar namazlarını kılarlar. Ayakta olmalarından maksat, yürümemeleri ve durmalarıdır. Çünkü yürümek bir harekettir ve onunla namaz caiz olmaz. Denizde yüzmek ve savaşta kılıç sallamak da böyledir.

284- Muhammed b. Yahya'dan yapılan rivayete göre Pey­gamber (s.a.v.) yolculuk esnasında bir yere konaklarken iki rekat namaz kılmadan oturmazdı.

Hadis ehli bu hadisi diğerinden daha sahih görürler. Çünkü her konakla­mada namaz kılacak yeri tayin edip önce iki rekat namaz kılar, sonra otururdu. Her yolcunun böyle davranması gerekir. Çünkü konaklama istirahat etmek içindir ve bu bedenin payıdır. Din işinin bundan önce yapılması daha uygun olur.

Rivayet olunur ki Peygamber (s.a.v.) evinde namaz kılar ve ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi. Ümmetinin de böyle davranmasını emrederek şöyle buyurmaktadır : "Evlerinizi kabirlere çevirmeyin"

Bazı alimler: Evlerinizde namaz kılmayarak onları mezara benzetmeyin, demek istediğini söylerler. Bazıları da bunun, sorumluluk duymadan uyumak anlamında ev halkına yardım etmemek olduğunu söylerler. Rasulullah (s.a.v.) yine şöyle buyurur :

"Gözümün nuru (neşem) namazdadır." Ümmetinin neşesi de, onun neşe­sinin bulunduğu yerdedir. Onun için bir yerde konaklarken namazla başlamak

evladır.

285- İmam Muhammed dedi ki: Bir müslüman eli kolu bağ­lanarak öldürülme ile karşı karşıya geldiğinde iki rekat namaz kılması ve ondan sonra günahlarının affı için Allah'a yalvar­ması müstehabtır.

Böylece son işi, namaz ve istiğfar olur. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyu­ruyor : "Kim amel defterine taatla son verirse, önceki günahları affedilir."

Yine İbn Abbas'm rivayet ettiği bir hadiste ise Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"îşler son şekilleiyle değerlendirilir."

"Kimin ilk ve son sözü "Lâ İlahe İllallah" olursa aradaki günahları affolu­nur." Onun için konuşmağa güç yetirİr yetirmez çocuğa Kelime-i Tevhi'din

telkin edilmesi ölüm esnasında da aynı şeyin yapılması tavsiye edilmiştir.

286- Bu konuda temel, Hubeyb'in hadisidir. Hubeyb esir edilip Mekke'de satıldığında onu Öldürmek için HH'Ie[33] çı­kardılar. O da: Bırakın iki rekat namaz kılayım, dedi. Kılmasına müsaade ettiler. İki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle de­di: Şayet Ölüm korkusundan namazımı uzattığım zannına ka-pılmasaydımz namazı uzatırdım. Bir rivayette: Bu iki rekatı kısa kıldı denilmekte ve şöyle dediği belirtilmektedir: Şayet ölümden korkup da namazını uzattı demelerinden çekinmesey-dinı namazı uzatırdım, dedi. Sonra müşriklerin yüzüne baktı. Kiminin suratı ekşi, kimi sövüyordu. Kimi de elinde taş yahut sopa hazır duruyordu. O zaman da şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum! Allahım! Burada, selamımı Peygamberine iletecek bir kimse yoktur. Selamımı Rasülüne ve onun ashabına sen ilet.

Rivayet edilir ki Peygamber (S.A.V.) Medine'de minberin üzerinde iken selamım almış ve şöyle buyurmuştur. "Allahım, kaç kişi iseler hepsini say ve tesbit et. Her birine ayrı ayrı yahut toptan lanet et. Onlardan bir fert bile geri bırakma."

Hadis kitaplarında buna ek olarak şöyle denilmektedir: Yüzünü Kıbleye çevirtip secdeye kapanmış vaziyette kendisini öldürmelerini istedi. Ama onlar onun bu teklifini reddettiler. O zaman Hubeyb şöyle dedi : "İslam için öldürüldükten sonra hangi taraf üzere, Allah için öldürülsem aldırış etmem."

Kafirler, Hubeybi öldürdükten sonra arkası Kıbleye gelecek şekilde astılar.

Rasulullah (S.A.V.), Hubeyb'in öldürülmeden önce iki rekat namaz kılmasını hoş karşılamış ve kendisini Seyyidü'ş-Şüheda "Şehidlerin Efendisi" diye isimlendirerek onun için: "O, cen­nette benimle beraberdir" buyurmuştur. O zamandan bu yana öldürülmeden önce iki rekat namaz kılmak sünnet olmuştur.

287- imam Muhammed dedi ki : Korku namazı, düşmana karşı dururken kılınabilir. Ama kılıç sallarken ve mızrak dür­terken namaz kılınmaz. Çünkü bunlar birer harekettir ve namaz kendisinden olmayan hareketlerle birlikte kılınmaz. Bu durumda düşmanla savaş bitiminden sonraya bırakılır. Çünkü namazı erteledikleri takdirde tekrar namaz kılma imkanına sahip olurlar, ama savaşı kaçırdıkları takdirde bunu telafi edemezler.

288- Bu konuda delil, Ebû Said el-Hudrî hadisidir. Ebû Said dedi ki: Hendek günü gecenin geç saatlerine kadar namaz kılamadık. Nihayet savaş durup namaz kılma imkanını buldu­ğumuz zaman ancak kılabildik. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Savaşta Allah müminlere elverdi."[34] o zaman Rasulullah (s.a.v.) Bilal'ı çağırdı. Bilal namaz için kamet getirdi. Kalkıp öğle namazını vaktinde kılman şekliyle kıldılar. Sonra ikindi namazı için kamet getirildi ve onu da aynı şekilde kıldılar. Daha sonra akşam namazını ve ardından da yatsı na­mazını kıldılar. Bu olay, korku namazı hakkında inen şu ayet­ten önce meydana gelmiştir: "Fakat korkuyorsanız,   hakkın divanına tam huşu' ve taatle durmak imkanını bulamazsanız o halde (namazı) yürüyerek, yahut süvari olarak (Kıbleye veya her hangi bir semte karşı) kılın."[35]

289- İbn Mes'ud'un rivayetine göre Rasulullah (S.A.V.) Bilal'e emretti. O da kalkıp birinci namazdan önce hem ezanı okudu hem de kamet getirdi. Daha sonraki namazlarda ise sa­dece kamet getirmekle yetindi.

Yine İbn Mesud'dan yapılan bir rivayette ise Bilal'in her namaz için ezan okuduğu ve kamet getirdiği belirtilmektedir. Bunlardan hangisine uyulursa, iyidir.

Burada savaşla meşgul olmaktan dolayı namazı geciktirmenin caiz oldu­ğuna delil vardır. Ayrıca vaktinde kılmamayıp kaçırılan namazların Rasulullah (S.A.V.) in yaptığı gibi cemaatle kılınması da müstehabtır. Eğer fiilen savaş-mayıp ayakta yahut süvari iseler ima (işaret)le namazlarını kılarlar ve bu du­rumda namazlarını ertelemeleri caiz değildir. Çünkü rüku ve sucudun yapılma imkanı bulunmadığı zamanlarda farz namaz ima yoluyla kılınır. Burada askerlerin rüku ve sücuddan aciz oldukları ortadadır.

290- İbn Abbas'tan yapılan bir rivayete göre Ahzab (Hen­dek) savaşında Rasulullah (s.a.v.) ikindi namazını kılmayı unutmuş ve ancak akşam namazını kıldıktan sonra ikindiyi kılmadığını hatırlamıştır. Hatırladıktan sonra da kalkıp ikindi­yi kılmıştır.

Burada unutmaktan dolayı vakitlerde sıranın düştüğüne delil vardır. Bunu namaz konusunda açıkladık.

Ahzab savaşı ile Hendek savaşı aynı savaştır. Birinci hadiste Rasulüllah'ın dört namazı, bu hadiste ise ikindi namazını kıl­madığı söylenmektedir. Bunların her ikisi de sahihtir. Rivayet olunur ki Rasulullah (S.A.V.) :

"Bizi vusta (ikindi) namazından alıkoydular. Allah kabirle­rini ve evlerini ateş doldursun." buyurmuştur.

Yukarıdaki iki hadisin arasını şöylece bulmak mümkün­dür: Olaylar ayrı günlerde meydana gelmiştir. Çünkü müslü-manlar onyedi gün Hendekte kaldılar ve bu günlerin çoğunu gece-gündüz savaşmakla geçirdiler. Başarı Allah'tandır.[36]

 

Şehitlik Ve Şehide Yapılacak İşlemler

 

Medine alimlerine göre ise üzerine namaz da kılınmaz. Malik b. Enes bu görüşte olanlar arasındadır.

Bilelim ki İmam Muhammed (rahimahullah)m tercih konusunda bu kita­bında metodu, diğer kitaplarındaki metodundan farklıdır. Bu kitapta Irak, Şam ve Hicaz alimlerinin görüşlerine bakar ve iki tarafın ittifak ettiği görüşü tercih edip yalnız kalan tarafın görüşünü terkeder. Bu metod, mezhebimiz alimlerinin tercih konusunda takip ettikleri "sayı çokluğuna aldırış etmeme" metodlanfta aykırıdır. Yüce Allah'ın şu sözünün zahiri de buna delalet eder:

"... İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayılan da ne kadar azdır!"[37] Yine şöyle buyurur :

"... Fakat insanların çoğu bilmezler."[38]

"...Sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar."[39] Ancak burada müellifin (İmam Muhammed'in) böyle bir metod izleme­sinin ve böyle bir metodun doğru kabul edilmesinin sebebi şudur: Alimler ara­sında bu konulardaki ihtilaf, gazvelerde Rasulullah (s.a.v.) in nasıl davrandı­ğını bildiren rivayetlerdeki karışıklıktan kaynaklanmaktadır. Bu konudaki ihti­lafların bundan kaynaklandığı apaçıktır. Bu meselede de olduğu gibi bir guru­bun yanlış görüşte olma ihtimali iki gurubun yanılmış olmaları ihtimalinden daha fazladır.

292- Câbir'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Uhud şehidleri üzerine namaz kılmamış tır. Sahabenin çoğu ise, namaz kıldığınım rivayet etmektedir. Hatta rivayete göre Ra­sulullah (s.a.v.) Hz. Hamza'nın üzerine yetmiş defa namaz kılmıştır; Hz. Hamza'nm cesedi Rasulullah (S.Â.V.) in önünde bulunuyordu ve her gelenle birlikte tekrar tekrar üzerine namaz kıldı.

Câbir (r.a.)'m ise o gün hem babası ve hem de dayısı öldü­rülmüştü. Câbir onlarla meşgul olduğu için Rasulullah (s.a.v.) in şehidler üzerine namaz kıldığını görmemiş olabilir. Kaldı ki rivayete göre Câbir (r.a.) babasının ve dayısının cesedlerini Medine'ye götürmüş ve Rasulullah (s.a.v.)'in münadisinin "öl­dürülenleri, öldürüldükleri yerde gömünüz" çağrısını duyunca onları öldürüldükleri yere geri getirmiştir.

Hiç şüphesiz Câbir'in rivayetinin bir yanlışlığı beraberinde getirme ihti­mali daha fazladır.

293- Ayrıca Medine alimleri şöyle derler: Ölü üzerine na­maz kılmak onun için bir istiğfar ve rahmet dilemek içindir. Halbuki şehidin buna ihtiyacı yoktur. Çünkü kılıç, günahları siler.

Bu iddialarına karşı deriz ki: Ölü üzerine namaz kılmak müslümanın müs-lümana değer vermesi açısından müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki hakkıdır. Şehid ise, değer verilmeye daha layıktır. Ayrıca şehidin derecesinin, geçmiş ve gelecek günahları affedilmiş bulunan Rasulullah (s.a.v.) in derece­sinden geride olduğu, bununla beraber ashab Rasulullah (s.a.v.) üzerine namaz kılmışlardır. Yine namazda "Muhammed'e ve aile fertlerine rahmet et" denil­mektedir. Buradan da anlıyoruz ki şehidin derecesi, mü'minlerin istiğfarından ve rahmet dualarından şehidi müstağni kılmaz.

Şehid, ayette [40] bildirildiğine göre yaşamaktadır ve yaşayan üzerine na­maz kılınmaz, diyenlerin görüşü de zayıftır. Çünkü o, ahiret hükümlerine göre yaşamaktadır. Dünya hükümleri itibariyle, yani bizim açımızdan ölüdür. Mirası taksim edilir ye iddeti bittikten sonra hanımı başkasıyla evlenebilir. Ölü üzerine namaz kılmak da dünyevî bir hükümdür. Ancak şehidin üzerinde bulunan kan vs. nİn kıyamet günü hasmına karşı şahidlik yapması için yıkanmaz.

294- Rasulullah (s.a.v.) Uhud şehidleriyle ilgili olarak şöyle buyurur:

"Onları kanlarıyla sarıp gömünüz ki kıyamet günü diril-diklerinde boyun damarlarından (bir çeşit) kan akar. Onun rengi (her ne kadar) kan rengi (ise de) kokusu misk koku­sudur." Onun için de üzerindeki elbiselerin hepsiyle gömülür. Nitekim rivayete göre Hz. Hamza (r.a.) üzerindeki abasıyla bir­likte kefenlenmiştir. Ancak üzerindeki silahlar çıkarılır. Çünkü onu düşmanın saldırısını defetmek için taşıyordu ve bundan sonra onun için böyle bir durum söz konusu değildir. Ayrıca öldürülenleri silahlarıyla birlikte gömmek cahiliye ehlinin adet-lerindendir ve cahiliye dönemindeki insanlara benzememiz yasaklanmıştır. Ke­fen cinsinden olmayan şalvar, takke, kemer, yüzük ve ayakkabı gibi şeyler de üzerinden alınır. Tabiînin ileri gelenlerinden bir cemaat bu meseleyi böyle belirtmektedir. Şehidin akrabaları, şehidin üzerindeki elbiselerinin dışında diledikleri miktar kefen eklemeleri caizdir. Bu sözden, erkeklerin kefenlerinin üç yahut iki parça olmasının şart olmadığı anlaşılmaktadır.

295- Savaşta ağır yaralanıp sonra ölen kimse, ahiret hü­kümlerinde şehid olur ama yıkama ve kefenleme gibi diğer ölü­lere yapılan muamele kendisi için de yapılır.

296- Şayet kişi yaralı düştüğü yerden canlı olarak alınır ve taşındığı sırada ölür yahut çadırına alınıp ağırlaşarak ölürse, o da sadece ahiret hükümlerince şehiddir.

Çünkü ne de olsa bir rahatlık görmüş olur.

Ama atların ayakları altında çiğnenmesin diye ayaklarından tutulup çekilmiş, orada can vermişse yıkanmaz.

Çünkü yaralının düştüğü yerden başka yere alınması kendisine rahatlık sağlamamıştır. Şayet yiyip içmişse yıkanır. Çünkü böylece rahata kavuşmuştur.

297- İmam Muhammed dedi ki: Zeyd b. Savhân'ın şöyle vasiyette bulunduğu rivayet edilir: Ayakkabılar hariç üzerim­den hiçbir elbise çıkarmayın, üzerimdeki kanı yıkamayın ve hemen gömün. Çünkü bunlar benim delillerimdir ve kıyamet günü beni öldürene karşı delil getireceğim.

Burada kefen cinsinden olmayanlar dışında şehidin üzerindeki elbiseler­den birşey çıkarılmayacağına delil vardır. Kıyamet gününde şehid için şahitlik etsin diye üzerindeki kan da yıkanilmamaktadır.

298- Said b. Ubeyd'in Kâdisiye'de halka konuşma yaparak şöyle dediği rivayet edilir: Yarın düşmanla karşılaşıp şehid dü­şecek olsak kanımızı yıkamayın ve üzerimizde bulunan elbise­ler dışında bir kefenle kefenlemeyin.

Bu söz de söylediğimize delildir. Sanki o, kefeninde süs olarak algılana­bilecek bir şeyi çirkin görmüştür. Yoksa, başka kefen kullanmanın haram olaca­ğını kastediyor değildir.

299- Zührî'den yapılan rivayete göre Peygamber (s.a.v.) Uhud savaşında şöyle buyurmuştur :

"Bu (Uhud savaşında şehid) düşenlerin iyi amelleri ve iyi bir hal üzere şehid olduklarına dair kıyamet günü ben şahidim. Hem onları elbiseleriyle sarıp gömün!" Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) hangisinin daha çok Kur'an'la meşgul olduğunu sormuş ve onu aynı mezara gömülenler arasında en öne koymuştur: Her mezara ikişer üçer kişi gömülüyordu.

Burada zaruret anında birkaç kişinin bir mezara konulup gömülmelerinde bir sakınca bulunmadığına dair delil vardır. O zaman Ensar savaşta aldıklan yaralardan ve aşırı yorgunluktan şikayet ederek Rasulullah (s.a.v.) : "Her ferde ayrı ayrı mezar kazmamız ağır gelecek" dediler. Rasulullah (s.a.v.) de bu istek­leri karşısında şöyle buyurmuştur:

"Mezarları derin ve geniş kazıp ikişer-üçer kişi halinde gömünüz."

300- Fakat ihtiyaç anında her iki ölü arasına topraktan bir engel yapılmalı ki mezar, iki mezar hükmünde olsun.

Bu şekilde bir engel ile bir kadınla erkeği bile tek mezara gömmek caizdir. Nitekim kitabın müellifi bunu, İbrahim en-Naha'î'den rivayet etmiştir. Bu du­rumda erkek kıble tarafına konur.

Şayet ikisi erkek iseler, Rasulullah (s.a.v.) in buyurduğu gibi fazi­letlisi kıble tarafına konur. O zaman Uhud şehitleri arasında en faziletlileri Kur'an'la meşgul olanları olduğundan Rasulullah (s.a.v.) "En çok Kur'­an'la meşgul olanları Öne alın" buyurmuştur.

Çünkü onlar Kur'an-ı Kerim'i hükümleriyle birlikte öğreniyorlardı.

301- Müellif (İmam Muhammed) bundan sonra Rasulullah (s.a.v.)'in münadisinin "öldürülenleri, öldürüldükleri yerde gömün" diye nida ettiğini bildiren câbir hadisini nakleder.

Bu ise, müstehab olup vacib değildir .Rasulullah (s.a.v.), savaşta gördük­leri eziyetle birlikte cesedleri taşıma meşakkatiyle karşılaşmasınlar diye böyle nida edilmesini emretmiştir.

302- İmam Muhammed, Muhammed b. Sîrîn'den rivayet ederek şöyle dedi: Muaviye'nin oğlu Yezid bir ordunun başına getirildi. Ebû Eyyub el-Ensari onunla birlikte çıkmak isteme­di. Ama daha sonra çıkmadığına çok pişman oldu ve bundan sonra o da onun komutasında savaşa katıldı. Ebû Eyyub sa­vaşta hastalanıp ölüm döşeğine düştü. Yezid onu ziyaret ede­rek: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sordu. Ebû Eyyub: "Evet. Şa­yet ölecek olursam beni yıkayıp kefenleyin ve müslümanlara zahmet olmazsa cesedimi kafirlerin topraklarına ulaştırıp ora­da gömün" karşılığını verdi.

Bu da, vacib birşey değildir. Ebû Eyyub'un böyle yapılmasını arzu etmesi, ya düşmana yakın olup murabıt olarak ölen kimsenin sevabına nail olmak istemesinden ya da müslümanların kabrini çok ziyaret etmeleriyle şöhretten uzak olmayı arzu etmiş olmasındandır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.):

"Benden sonra kabrimi tapınak edinmeyin" buyurmaktadır.

Başka bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır :

"Allah yahudileri kahretsin. Peygamberlerinin kabirlerini tapmak yaptılar"

Meğâzî kitaplarında zikredikliğine göre vasiyyetini yerine getirerek gece­leyin onu düşman topraklarına götürüp gömdüler. Kabrinden bir nur göğe yük­seldi. Oraya yakın bulunan müşrikler bu nuru gördüler ve ertesi gün bir elçi gönderdiler. Elçileri sordu: "Oraya gömdüğünüz ölü kimdi?" Müslümanlar: "Peygamberimizin ashabından biriydi" karşılığını verdiler. Bunun üzerine de o müşrikler İslama girmişlerdir.

303- İbn Ebî Müleyke'nin şöyle dediği rivayet edilir: Ab-durrahman b. Ebi Bekir, Hubşiy denilen yerde vefat etti ve cesedi buradan alınarak Mekke'ye götürülüp orada defnedildi.

Hz. Aişe, hac veya umre için Mekke'ye geldiğinde onun kabrini ziyaret etti ve şöyle dedi;

"Biz bir zamanlar Cezime isimli hükümdarın iki nedimi gibiydik. Hatta bizim için birbirlerinden kopmazlar, denil­mişti. Ama ayrı düştüğümüzde o uzun beraberliğimize rağ­men, sanki Ben ve Malik bir gece bile beraber geçirmemiş gibiyiz."

Hz. Aişe daha sonra şöyle dedi: "Kardeşim Abdurrah-man! Şayet ölümünden önce yanında hazır bulunsaydım Allah'a yemin ederim ki kabrini ziyarete gelmezdim. Ayrıca seni ancak Öldüğün yerde defnederdim."

Hz. Aişe'nin yukardaki beyitlerle sözleri söylemesinin se­bebi, gurbette ölmesine duyduğu üzüntülerini açığa vurmak ve kabrini ziyaret etmede mazeretini belirtmek içindir. Çünkü:

"Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lanet etsin"[41] hadisinin açık anlamı, kadınların kabirleri ziyaretlerini yasak­lamaktadır. Hadis her ne kadar te'vil edilmişse de Hz. Aişe korku ve hayasından dolayı bu sözleri söylemiştir. Burada öldürülen yahut kendiliğinden ölen kimsenin, öldüğü yerin mezar­lığında gömülmesinin daha iyi olduğuna delil vardır. Görmüyor musun? Pey­gamber (S.A.V.) Hz. Aişe'nin odasında vefat ettiği için oracıkta gömülmüştür.

304- İmam Muhammed dedi ki: Cenazenin bir veya iki mil ya da bu civarda bir mesafelik taşınmasında bir sakınca yoktur.

Burada cenazenin bir beldeden başka birine taşınmasının mekruh olduğu ifade edilmektedir. Çünkü mekruh olmayan mesafe bir veya iki mil ile takdir edilmiştir. Bunun sebebi ise, böyle bir taşımanın faydasız olduğundandır. Çünkü yeryüzünün hepsi insanlar için bir toplantı yeridir.

Yüce Allah : "Biz, yeri bir toplantı yeri yapmadık mı? Dirilere de ölülere de."[42]   buyurmaktadır. Ancak diri olan kişi bir maksat için yeryüzünde bir yerden başka bir yere gider. Halbuki bu ölü için sözkonusu değildir. Bir bel­deden başka bir yere taşınması, gömülüşünü birkaç gün geciktirir ki, mekruh sayılması için bu durum yeterlidir.

305- Hasan Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilir. Öldürü­lenin, göğüs altından başına kadar cesedi bulunsa, yıkanıp üze­rine namaz kılınır. Yani cesedin çoğu yahut başla birlikte ya­rısı bulunsa bu işleme tabi tutulur. Biz de aynı görüşteyiz.

Çünkü bir ölü üzerine namaz iki defa kılınmaz. Şayet cesedin yansı yahut daha azı üzerine namaz kilınırsa, diğer yarısının bulunmasıyla tek ölü üzerine İkinci namazın kılınmasına sebep olur. Bunun olmaması için ancak başla birlik­te cesedin yarısından çoğu yahut yarısı bulunduğu takdirde üzerinde namaz kılınır.

306- Öldürülmüş olan kişi şayet Allah yolunda öldürüldü­ğü bilinirse yıkanmaz. Ama bilinmiyorsa yıkanır.

Çünkü yıkama, insan ölülerine uygulanan bir yoldur. Ancak belirttiğimiz

sebeple şehit yıkanmaz.

Şehit olduğu bilinmeyen cesedin yıkanması, diğer ölülerin yıkanması gibi vacibtir.

307- Rivayet olundu ki, Ebû Berze el-Eslemi, atının yularını tuttuğu halde iki rekat namaz kıldı. Sonra atın yuları elinden düştü ve atı Kıbleye doğru gitti. Ebû Berze atının ardından giderek yularından yakaladı ve yönünü Kıbleden ayırmadan geri geldi ve namazından geri kalanı tamamladı. Onun bu du­rumunu görenlerden cahil bir kişi: Bu zat ne yapıyor, Allah onu şöyle etsin, böyle etsin, diyerek ona dil uzattı. Ebû Berze namazını bitirdikten sonra : Hey! "Az önce bana dil uzatan! Biz din işlerinde Peygamber'in gösterdiği kolaylığı görmüş kimseleriz. Şayet atımı bırakıp namazım tamamladıktan sonra peşine düşseydim atım uzaklaşmış olacaktı ve bu benim için zor olacaktı" dedi. Orada bulunanlar, o dil uzatan şahsa: "Be kötü adam! kötülüğün sana yetmez miydi ki Rasulullah'ın ashabından birine kalktın dil uzattın" diyerek azarladılar.

Burada gazinin namaz kılarken atının yularını tutmasında bir sakınca bu­lunmadığına delil vardır. Çünkü burada at bakıcısı bulunmadığından mücahidin kendisi bakmak mecburiyetindedir. Yine ihtiyaç anında yönünü kıbleden çe­virmeden bir miktar yürüyecek olursa namazı bozulmaz. Görmüyor musun? Hz. Ebû Bekir (r.a.) mescidin kapısında tekbir getirerek rukua gitmiş ve rükuda olduğu halde saffa ulaşıncaya kadar yavaş yavaş yürümüştür. Ama yürüdüğü zaman sırtını kıbleye çevirecek olursa, yürüdüğünden dolayı değil, sırtını kıb­leye döndüğü için namazı bozulur. Çünkü namazın caiz olabilmesi için kıbleye yönelmek şarttır. O adam, Ebû Berze'nin kim olduğunu bilmiyordu ve namazda yürüyüşünü garipsediği için ona dil uzatmıştı. Daha sonra Ebû Berze, kendi­sinin Rasulullah (s.a.v.) 'in sahabisi olduğunu ve Rasulullah!ın din hususlarında göstermiş olduğu kolaylığı bizzat müşahede ettiğini belirtmişti. Böylece Ebû Berze, Rasulullah (s.a.v.) in : "Dininizin hayırlısı, kolaylıktır" şümulüne giren insanlar için fiil ve söz olarak gösterilen kolaylığa işaret etmiştir. Ayrıca bu mübarek sahabi mazeretini beyan etmekle yetinmiş ve kendisine dil uzatan kişiye karşılık vermemiştir. Orada bulunanlar kendisi namına ona cevap vermişlerdir. Kişinin kendisine yapılan bu tür saldırıları bu şekilde karşılaması, adab ve muaşerette iyi bir davranıştır.

308- İmam Muhammed dedi ki: Gazilerle diğer yolcuların nafile namazlarını bineklerinin sırtında oldukları halde yönleri hangi tarafa bulunursa bulunsun ima ile kalmalarında bir sa­kınca yoktur.

Çünkü nafile namaz bir vakitle sınırlı değildir. Her zaman için kihnabilir. Yolcunun da her zaman bineğinden inip Kıbleye yönelmesinin güç birşey olacağı ortadadır. Nafile namazı devam ettirmek istediği takdirde kendisi için bu ruhsatın sabit olması mazerete benzer.

Bunun delili ise, İbn Ömer (r.a.) dan nakledilen hadistir. Bu hadisinde İbn Ömer şöyle diyor: Rasulullah (s.a.v.) bir eşek üzerinde ve yönü Hayber'e doğru olduğu halde namaz kıldığını gördüm." İbn Ömer (r.a.) de aynı şeyi yapıyordu.

Câbir (r.a.) dan yapılan bir rivayette de, Rasulullah (s.a.v.) in Ebva' gazve­sinde bineği üzerinde ve yönü doğuya karşı olduğu halde namaz kıldığım yine Hayber'e yolculuğunda da bazen Kıbleye yönelik ve bazende sırtı Kıbleye karşı olduğu halde namaz kıldığını gördüğünü haber vermektedir.

Bu hadislerden de anlıyoruz ki bunda bir sakınca yoktur.

 

309- İmam Muhammed daha sonra Örtünecek elbisesi bu­lunmayan gazilerin mümkün mertebe örtünmeye çalışıp otu­rarak ve yalnız başlarına namaz kılmaları gerektiğini zikreder.

Bu da İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a.) dan rivayet edilmiştir.

310- İmam Muhammed dedi ki: Böyle kişilerin Cemaatle namaz kılmalarını hoş görmüyoruz. Ama kılacak olsalar, ima­mın avret yerlerine gözleri ilişmesin diye imam safin ortasında oturur. Nitekim kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kıldıklarında böyle davranmaları sünnettir.

311- İmam Muhammed daha sonra gazalarda ve diğer yol­culuklarda vakit olarak değil, fiil olarak iki namazı   cem'et-mekten bahsetti. Şöyle ki:

İlk namazı vaktin sonuna tehir edip son vakitte bineğinden inerek kıldıktan sonra bir an bekleyip ikinci namazın vaktinin girmesini bekler ve o namazı da vaktinin evvelinde kılar.[43] Nitekim İbn Ömer (r.a.) da böyle davranmış ve yol yorgunlu­ğu olduğu zaman Peygamber (s.a.v.) in de aynı şekilde hareket ettiği rivayet edilmiştir.

Bu konulan Namaz Bölümünde etraflıca anlatmıştık.

Başarı Allah'tandır.[44]

 

Duşmanla Savaşmak Üzere Orduya Katılanların Namazları

 

312- İmanı Muhammed dedi ki: Müslümanların iki şehri bulunup bunlardan biri düşman topraklarına daha yakın ve iki şehir arasındaki mesafe bir günlük olursa, bir de düşman top­rağına yakın tarafta bulunan şehrin valisi diğerinin valisine: "Oradakilere haber ver yardımıma gelsinler, halife düşmana saldırmamı emretti, ben şu günde hareket edeceğim" şeklinde haber gönderecek olsa ve uzak şehirde bulunanlar nereye sal­dırılacağım bilmeyip kendi memleketlerinden hareket edecek olsalar, şayet yardım isteyen valinin şehri ile düşman top­rakları arasında iki günlük mesafe var ise, kendi şehirlerinden çıkar çıkmaz namazlarını kısaltarak kılarlar.

Çünkü gidecekleri mesafenin üç günlük olacağından emindirler. Her iki şehrin arası bir gün, düşman topraklarına yakın olan şehir ile düşman taprakları arasındaki mesafede iki gün olunca ve ordu düşman topraklarına gireceğine göre aradaki toplam mesafe üç günlüktür.

313- Ama düşman topraklarına yakın bulunan şehir ile düş-man toprakları arasındaki mesafe iki günden az ise, namaz­larını tam olarak kılarlar.

Çünkü valinin nereye saldıracağını bilmiyorlar. Olabilir ki düşman toprak­larının en yakın kesimine saldmlacaktır. İbadetlerde ihtiyatlı olmaya riayet ederiz, ibadetlerde takip edilen yol, kesin olan hususlar üzere karar vererek ihtiyatlı davranmakdır. Onlarda ihtimallere yer verilmez. Gaziler sefere ve ika­mete, niyet etmek hususlarında valiye tabidirler. Tıpkı kölenin efendisine ve kadının kocasına tabi oluşu gibi.

314- Şayet vali mektubunda nereye saldırılacağım belirtmiş­se, şüphe ortadan kalkmış olur.

Şayet gidilecek yerle kendi şehirleri arasında üç günlük ve daha fazla bir mesafe var ise namazlarını kısaltarak kılarlar. Değilse, tam olarak kılarlar.

315- Düşmana yakın bulunan şehrin valisine gelecek olsalar ve günlerce savaşa çıkmayacak olsalar, onbeş gün ikamete karar vermedikleri müddetçe namazlarım kısaltarak kılarlar.

Çünkü onlar artık misafir sayılırlar. Vardıkları yerde ikamet etmeğe yahut onbeş günlük orada kalmağa karar vermedikçe misafirlikleri devam eder.

Görmüyor musun, Peygamber (s.a.v.) Tebûk'te yirmi gün kalmış ve nama­zını kısaltarak kılmıştır.. İbn Ömer (r.a.) ise altı ay Azerbeycan'da kalmış ve bu müddet boyunca namazını kısaltarak kılmıştır.

316- Ama düşmana yakın olan şehrin halkı, vali üç yahut daha fazla mesafe için yola koyulma emrini vermedikçe na­mazlarını tam olarak kılarlar. Emir verildikten sonra da kendi şehirlerinden hareket etmedikçe yine namazlarım tam olarak kılarlar.

Savaşa çıkmak üzere kışlaya gelip komutanın çıkmasını bekleyecek olsalar, geri dönme kararım vermemiş olanlar bun­dan böyle aylarca bekieseler bile namazlarım kısaltarak kılarlar.

Çünkü sefer niyetiyle şehrin imar sınırını geçtikten sonra kişi artık misa­firdir.

Ama hergün ihtiyaçlarım gidermek üzere bir saat bile evine dönmeğe karar verirse, namazını tam olarak kılar.

Çünkü asıl vatanına dönme azmi, avlusundayken içindeymiş mesabesin­dedir. Savaşmadan evine dönmeye niyet etmeden şehirden çıkıp ordugaha dö­nerek şehirden çıkıncaya kadar namazını tam olarak kılar. Ama bir daha dön­memek üzere ayrıldığı an namazını kısaltarak kılmaya başlar. Çünkü bundan böyle artık misafir sayılır. Şayet ordugahta onbeş gün kalmağa karar verseler, namazını tam olarak kılarlar. Çünkü arada ikamete niyet etmişlerdir.

317- Şayet uzak şehirden gelenler, yardım isteyen şehrin va­lisine geldiklerinde vali: Sizler şehrinizi terketmeden Önce Halife bana haber gönderip gazadan vazgeçmemi istedi derse, kı­saltarak kıldıkları namazlarım iade etmezler.

Çünkü onlar misafir idiler ve valinin kararını duyuncaya kadar mukim sa­yılmazlar. Teklif, imkan dahilinde geçerlidir.

Ama bu haberi duyduktan sonra namazlarını tam olarak kılmaya başlarlar.

Çünkü artık aslî vatanlarına dönmeğe karar vermişlerdir ve asli vatanla-nyla aralarındaki mesafe bir günlüktür. Bundan böyle mukim hükmündedirler.

318- Şayet bir kısmı haberi duyar da bir kısmı henüz duy-mamışsa, haberi duyanlar namazlarını tam olarak kılmaya başlarlar. Duymayanlar ise, duyuncaya kadar kısaltarak na­mazlarını kılmaya devam ederler ve bu namazları da sahihtir. İade etmelerine gerek yoktur.

Çünkü duymağa bağlı olan bir hususun muhatap açısından hükmü, onu duyduktan sonra geçerlilik kazanır. Çünkü muhatabın hîtabla mükellef olması, onu duyduktan sonra başlar. Sefer kararlarının bozulmasının sebebini duyma­dıkça misafir sayılırlar.

319- Şayet düşmana yakın olan şehrin valisi; "Benimle ga­zaya katılmak isteyenler falan yerde bize katılsınlar" der ve gidilecek yeri belirtmezse, o yerle olan mesafe iki günlük ise, oraya varıncaya kadar namazlarım tam olarak kılarlar.

Çünkü sefer müddetinden daha az bir mesafedeki yere gitmeyi kasdetmiş oluyorlar. Belki de devlet başkanının görüşü, onları orada tutmak ve oradan kendileri dışındaki kimselerden seriyyeler düzenleyerek onları göndermektir. Orada kaldıkları müddet içinde de namazlarını tam olarak kılarlar. Çünkü o yere gitmekten dolayı misafir sayılmadıklanna göre orada beklemekten dolayı da misafir sayılmazlar.

320- Oraya vardıktan sonra vali, düşman topraklarında bir aylık mesafe gidileceğini haber verecek olsa, orada kaldıkları müddetçe namazlarını tam kılarlar.

Çünkü oraya vardıklarında hala mukim sayılırlar. Oradan ayrılmadıkça sırf sefere niyyet etmekten dolayı misafir sayılmazlar. Onların durumu, sefere niy-yet edip henüz şehri terketmemiş olan kimsenin durumu gibidir.

321- Ama oradan ayilmadıkça namazı kısaltarak kılacak olsalar, namazları iade etmeleri gerekir.

Çünkü farzı tamamlamadan oradan çıkmışlardır.

322- Namazın vakti çıkmadan ve onu iade etmeden önce çıkacak olsalar, onu iki rekat olarak kılarlar. Ama o namazın vakti çıktıktan sonra orayı terkedecek olsalar, dört rekat ola­rak iade ederler.

Çünkü namazın vucubiyeti, vaktin sonunda tahakkuk eder.

323- Şayet misafir iken vakit çıkacak olursa, sefer namazı (yani iki rekat olarak) kılarlar. Ama vakit çıktığında mukim iseler, mukim namazı kılmaları gerekir. Bu hüküm, kıldıkla-rıyla değişmez.

Çünkü mukim oldukları halde iki rekatta bir selam vermekle kıldıkları namaz fasittir. Onu hiç kılmamış kabul edilirler.

324- Şayet uzak şehirden gelenler, çağrıyı yapan validen ,  önce o yere ulaşacak olsalar ve orada on gün bile bekleyecek olsalar, aradaki mesafe iki gün ise namazlarını tam olarak kılarlar.

Açıkladığımız sebep nedeniyle.

325- Ama o yer üç günlük mesafede ise, bir ay veya daha fazla orada bekleyecek olsalar bile namazlarını kısaltarak kı­larlar.

Çünkü oraya gitmek üzere yola koyulmalarıyla artık misafir sayılırlar. Onbeş gün kalmağa karar vermedikçe misafirlikleri devam eder. Halbuki onbeş gün kalmağa karar vermeden valinin gelmesini bekliyorlardı.

326- Orada namazlarını kısaltarak kılmağa devam ederken vali onlara haber gönderip savaşa çıkılmayacağını belirtse, memleketlerine dönünceye kadar misafir sayılırlar. Kendi memleketlerine varıncaya kadar kısaltarak namaz kılarlar.

Çünkü kendileriyle memleketleri arasındaki mesafe, misafir sayılmaları için yeterli bir mesafedir. Kendi memleketlerine varıncaya kadar mukim sayıl­mazlar.

327- İmam Muhammed dedi ki: Şayet müslümanlar savaş yurduna girecek olsalar ve komutan, burayı fethedemedikleri takdirde muhasaranın bir ay devam edeceğini belirtecek olsa, yine kısaltarak namaz kılarlar.

Onbeş gün geçmeden önce fethin gerçekleşme ihtimali bulunduğu için onbeş gün kalmağa karar vermemiş olurlar.

328- Şayet komutan burayı fethetseniz de, etmeseniz de bu­rada bir ay kalınacaktır derse, yine namazlarını kısaltarak kılarlar.

Çünkü onlar savaş yurdunda düşmanlarıyla savaş halindedirler. Savaş durumunda olanlar, düşmana galip gelerek orada ikamet etme imkanına sahip olur. Ama düşmanın kendisine galip gelmesi ve orada ikamet imkanına sahip olmaması da mümkündür. Bu durumda burada ikamet edemez. Yeri olmadan ikamete niyyet etmek hükümsüzdür. Nitekim dalgalı bir denizin bir yerinde ikamet etmeğe niyyet eden gemideki insanların bu niyyetleri de Öyledir.

329- Şayet savaş yurdunda ikameti uzatır ve bu arada kar yağıp yerlerini terkedemez duruma düşer, o sene karlar eriyin­ceye kadar orada kalmağa azmetseler, orada düşmanlarından emin değillerse yine kısaltarak namaz kılarlar.

Çünkü düşmandan emin değillerdir. Olabilir ki düşman saldırısına maruz kalır ve orayı terketmek mecburiyetinde kalırlar.

İmam Züfer'den yapılan rivayete göre, şayet zahire göre güçlü olup düş­manın onlara yapacağı saldırıyı savacaklarını tahmin ediyorlarsa, ikametleri sahih olur.

Ebû Yusuf a göre ise: Şayet çadır ve sığınaklarda iseler ikametleri sahih olmaz. Ama binalarda olup güçlü iseler ikametleri sahih olur.

En doğrusu, İmam Muhammedin görüşüdür. Çünkü ikamet yeri, daha önce de belirttiğimiz gibi kişinin niyyet ettiği kadar ikamet edebiîeceği yerdir.

330- İmam Mulıammed bu görüşüne delil olarak Zaide b. Umeyr'in şu hadisini nakleder:

Dedi ki: İbn Abbas (r.a.) a sordum: Düşman topraklarında uzun müddet kalıyoruz. Namaza nasıl niyyet getireyim? "Evine dönünceye kadar iki rekat olarak namaz kıl/1 dedi. Azil [45] konusunda ne dersin? dedim. "Şayet bu konuda Rasuhıllah (s.a.v.) birşey söylemişse onun söylediği gibidir. Ama birşey söylememişse, ben şunu derim: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi, gelin...[46] Dileyen azil ya­par, dileyen yapmaz."

Burada azlin caiz olduğuna delil vardır. Bu söz ayrıca İbn Ömer (r.a.)' dan da rivayet edilmiştir. Yahudiler bundan hoşlanmıyorlardı ve buna, çocukları diri diri gömmenin gizli ve küçük bir şeklidir, derlerdi. Ayet-i Kerime, onlara cevap olarak gelmiştir.

İbn Mes'uda da azlin sorulduğu ve kendisinin şöyle cevap verdiği rivayet edilir: Şayet Allah Teala bir erkeğin sulbundan bir insan çıkarmağa karar ver-mişse, o bunu mutlaka yaratır. O kişi menisini bir kayanın üzerine akıtsa bile... Dilerseniz azledersiniz, dilerseniz bunu terkedersiniz.

Ebû Said el-Hudrî meseleyi Peygamber (s.a.v.) den de bu şekilde nakleder. Ancak hür bir kadınla münasebette bulunurken onun rızasını almadıkça azil helal olmaz. Ama bunun için cariyeden izne gerek yoktur.

331- İmam Muhammed dedi ki: Şayet bir müslüman eman ile düşman yurduna girer ve burada onbeş gün kalmağa niyyet ederse, namazım tam olarak kılar.

Çünkü onlarla savaş halinde değildir. Aksine onlardan eman istemiş ve kendisine eman verilmiştir. İslam yurdunda olduğu gibi niyyet ettiği kadar burada da kalabilir.

332- Şayet düşman yurdundan biri İslama girer ve onu esir etmezlerse, yahut İslamını gizleyecek olursa, evinde kaldığı müddetçe namazını tam olarak kılar.

Çünkü kendisi burada mukim idi ve oradan göç etmedikçe misafir olmaz.

333- Şayet üç günlük mesafede yola çıkarsa, namazını kas-reder. Gitmek istediği yere ulaşır ve düşman yurdunda onbeş gün kalmağa niyyet ederse, burada kaldığı müddetçe namazını tam olarak kılar.

Çünkü düşman yurdunda bulunanlar kendisine saldırmadıkça orada kalma imkanına sahiptir ve onlarla savaş halinde olmadığı için aralarında eman almış hükmündedir.

334- İmam Muhammed dedi ki: Şayet müslüman ellerinde esir olarak bulunuyor ve bir yerde onu onbeş gün tutmak isti­yorlarsa, namazını tam olarak kılmalıdır. Eğer kendisi onlarla ikamet etmek istemiyor ve her zaman için fırsat kollayıp elle­rinden kurtulup kaçmak istiyorsa bile namazını tam olarak kılar. Çünkü sefer yahut ikamette onun niyyeti değil, kendile­rinin niyyeti geçerlidir. Onun durumu, İslam yurdunda kişinin kölesi ve hanımı durumundadır.

Sefer ve ikamette onların niyyeti değil, efendi ve kocanın niyyeti geçer­lidir.

Halifenin görevlilerinden birini bir beldeden başka bir beldeye gönder­mesi halinde de durum budur. Sefer ve ikamette görevlinin niyyeti değil, hali­fenin niyyeti geçerlidir. Çünkü kendisi dilediğini uygulama imkanına sahip değildir. Ellerindeki esirin durumu da budur.

335- Şayet müslüman esir ellerinden kurtulur ve misafir olduğu halde bir mağara yahut başka bir yerde bir ay sak­lanmağa karar verirse, namazını kısaltarak kılar.

Çünkü onlarla savaş halindedir. Savaş yurdundaki ikameti onun için ika­met sayılmaz. Ancak İslam yurduna ulaşır ve böyle bir karar verirse o zaman kararı geçerlilik kazanır.

336- Savaş yurdunda İslami kabul eden bir kimse onu ya­kalamak istediklerinde üç günlük mesafede bir yere kaçmak istese ve orada bir ay yahut daha çok gizlenmek istese bile na­mazını kısaltarak kılar.

Çünkü öldürmek için kendisini yakalamağa kalkıştıkları andan itibaren artık onlarla savaş halindedir.

337- Verdikleri sözü tutmayarak öldürmek için yakalamağa kalkıştıkları eman altındaki kişinin durumu da böyledir.

Çünkü o da artık onlarla savaş halindedir. Bu gibi kimselerin durumu, sa­vaş yurduna gizli olarak giren ve bir yerde bir ay kalmağa niyyet eden kim­senin durumudur. O, bu müddet içerisinde misafirdir ve onun bu niyyeti geçer­sizdir. Çünkü ikamet etme yetkisi kendisinin elinde değildir.

338- İmam Muhammed dedi ki : İslama giren bir kimse şayet düşman kendisini öldürmek için yakalamağa kalksa ve kendisi de aynı şekilde saklanacak, olsa namazını tam olarak kılar.

Çünkü bu şehirde mukim idi ve onu terketmedikçe misafir sayılmaz.

339- Şayet bir veya iki günlük mesafedeki bir yere gitmek istese de durum değişmez.

Çünkü mukîm olan bir kimse, misafirlik mesafesinden daha az mesafede­ki bir yere gitmekle misafir olmaz. Bu, kendi bölgesinde bulunan köylerden birine gitmek isteyen kimse durumundadır.

340- Bu gibi kimseler, bulundukları yerden darulharpteki bir günlük mesafedeki bir yere gitmek isteyen ve düşmanla karşılaşıp savaşanlar durumundadırlar. Bunlar da, savaş yur­dunda ne kadar kalırlarsa kalsınlar namazlarını tam olarak kılarlar

Çünkü savaş yurdunda misafir değildiler ve sırf savaşmaktan dolayı da misafir olmazlar.

341- Görmüyor musun, şayet düşman yurdundan bir şehir halkı İslamı kabul edecek olsa ve şehirlerinde ikamet ettikleri halde düşman yurdu ehliyle savaşacak olsalar namazlarını tam olarak kılarlar.

Yine düşman yurdu ehli onlara galip gelse ve bir günlük mesafedeki bir yere kaçacak olsalar, namazlarını tam olarak kılarlar.

Ama üç günlük mesafedeki bir yere gitmek üzere şehir­lerini terkedecek olsalar, misafir sayılırlar ve namazlarını kı­saltarak kılarlar.

Şayet bu niyyetle çıkıp şehirlerine yakın bir yerde ikamet edecek olsalar yine kasrederek namazlarım kılarlar. Çünkü savaş halindedirler ve savaş yurdunda misafir olan bir kimse, müş­riklerle savaş halinde bulunduğu müddetçe herhangi bir yerde ikamet etmeğe niyyet etse bile mukim sayılmaz.

342- Şayet kendi şehirlerine döner ve müşriklerin saldı­rısına uğramazlarsa, şehirlerine döndükten sonra namazı tam olarak kılarlar.

Çünkü İslamı kabul ettikleri zaman şehirleri İslam yurdu olmuştu. Ken­dilerinin ikamet ettikleri bir yerdi. Düşman buraya saldırıp onları buradan çı­karmadıkça, burası onlar için aslî vatandır. Ona vardıklarında namazlarını tam olarak kılarlar.

343- Şayet müşrikler galip gelip orada ikamet ettikten sonra müslümanlar bu şehre döner ve müşrikler burayı tamamen bo­şaltırlarsa, müslümanlar da burayı ikamet yeri edinip terket-mezlerse, burası İslam yurdu olur ve namazlarını tam olarak kılarlar.

Çünkü müşrikler buraya galip geldiklerinde burası savaş yurdu (darul-harp) hükmüne girer. Müslümanlar galip gelir ve burda ikamet etmeğe karar verirlerse, bu defa da İslam yurdu olur. Müslümamn İslam yurdunda ikamet etmeğe niyeti geçerlidir.

344- Şayet orayı yurt edinmek istemez ama orada bir ay kaldıktan sonra çekip İslam yurduna gideceklerse namazlarını kısaltarak kılarlar.

Çünkü burası savaş yurdu cümlesindendir ve onlar da savaş yurdu hal­kıyla savaş halindedirler. Bu nedenle ikamete niyyet etmekle mukim olmazlar.

345- Müslümanlardan bir ordunun savaş yurduna girip bir şehir fethetmeleri durumunda da hüküm budur. Şayet orasını yurt edinirlerse, artık orası İslam yurdudur ve namazlarını tam olarak kılarlar. Ama orasını yurt edinmez ve bir ay yahut daha çok bir müddet orada ikamet etmek isterlerse, namazla­rını kısaltarak kılarlar.

Çünkü orası savaş yurdudur ve kendileri de savaş durumundadırlar.

Bu hüküm, İmam Muhammed ile Ebû Yusuf un görüşüne göredir. Çünkü onların içtihadlarına göre, bir düşman halk savaşta bir yere galip gelip şirk hükümlerini uygulamasıyla orası savaş yurduna döner. Ebû Hanife ise, buna ek olarak o beldenin savaş yurduna bitişik olması ve müslüman veya zimmilerden canı hususunda güvencede kalan bir kimsenin kalmaması şartını İleri sürer. Bu meseleyi yerinde etraflıca açıklayacağız.

Müellif, bu konudan sonra "Şehidlerden Yıkanacak Olanlar" ile "Tehlike Halinde Korku Namazı" konularını işlemiştir. Ancak bu iki konunun mesele­lerini imla ettiğimiz "Şerhu'z-Ziyâdât" kitabında etraflıca anlatmış bulunu­yoruz. İmam Muhammed,"ez-Ziyâdât" kitabında anlattığı konulan hiçbir fazlası veya eksiği olmadan burada da tekrarlamıştır. Bundan dolayı bu konuları tekrar burada işlemedik.[47]

 

Hür Müslümanın, Çocuğun, Kadının, Köle Ve Zimmînin Eman Vermeleri

 

346- İmam Muhammed dedi ki: - Adaletli veya fasik hür ve müslüman bir erkeğin müşriklere verdiği eman, bütün müslü-manlar adına caiz olup hepsini bağlar. Çünkü Rasulullah (s.a.v.):

"Müslümanların kanları kısas ve diyette eşittir. Onlar, ken­dileri dışında kalan herkese karşı tek bir el gibidir. (Biribir-lerine yardım ederler.) En yetkisiz kişileri bile onlar adına söz verebilir ve sözü geçerlidir."

Burada zimmetten maksat söz vermekdir. Bu söz muvak­kat olsun, ebedî olsun farketmez. O, bir eman ve zimmet ak-didir.

Şayet hadiste geçen "Ednarf sözü, Yüce Allah'ın: "Bundan daha az, daha çok..."[48] sözünde olduğu gibi çoğun karşılığı olan az manasına alınırsa, yukarıdaki hadis bir kişinin vereceği emanın sahih olduğuna delildir.

Şayet Yüce Allah'ın: "İki yay kadar yahut daha yakın ol­du..."[49] sözünde olduğu gibi, yakınlık manasında ise, sınırda düşmana en yakın bulunan müslümanın verdiği emanın sihha-tına delildir.[50]

Şayet aşağılık anlamındaki denaetten müştak ise, fasıkın entarimin da sahih olduğuna delil olur. Çünkü "denaet" sıfatı, müslümanlardan ancak fasik kimseye yakışır.

Netice olarak emanda yardım manası vardır. "Biz hakikat sana apaçık bir fetih takdir ettik"[51] ayet-i kerimesi Hudeybiye antlaşmasıyla ilgili olarak inmiştir. Yüce Allah bu ayette Hudeybiye antlaşmasını apaçık bir fetih ve de­ğerli bir yardım olarak isimlendirmektedir. Her müslüman dine yardım etmeğe ehildir. Böylece o müslüman burada İslam cemaati yerine kaim olur.

Nitekim bir müslüman müşriklerle savaşıp zararlarını defedecek olursa, onlarla savaşma farziyeti diğer müslümanlardan düşmüş olur. Aynen bu şe­kilde eman ve antlaşma akdiyle müslümanlar o müslümn eliyle zafer kazanırsa, bütün müslümanlar kazanmış gibi olur.

347- Hür ve müslüman kadının verdiği eman da geçerlidir. Çünkü kendisi de destek olanlardandır. Ancak kadın, direkt bizzat savaşacak bir bünyeye sahip değildir. Eman, söz ile yar­dımdır ve kadının bünyesi buna müsaittir. Nitekim o, malıyla cihad edebilmektedir.

Çünkü erkeğin malının cihadda kullanılabildiği gibi kadının malı da cihad-da kullandır.

348- Kadının verdiği emanın sahih olduğuna dair delilimiz. Rasulullah (s.a.v.) in kızı Zeyneb"in İslama henüz girmemiş olan kocası Ebû'l-As b. er-Rabî'i koruyup eman vermesi ve Rasulullah (s.a.v.)'in onun verdiği bu emanı geçerli kabul et­mesidir.

Um mü Hâni'den gelen bir rivayette de şöyle demiştir: "(Mekke fethi günü) kocamın akrabalarından iki müşrike e-man verip onları evime aldım. Ali b. Ebi Talib (r.a.) aniden içeri girip onları öldürmek istedi ve: "Müşrikleri mi koruyor­sun?" dedi. Ona: "Allah'a yemin ederim ki beni öldürmeden onları öldüremezsin" dedim. Sonra dışarı çıktım ve müşrikle­re: Gelmemesi için kapıyı kilitleyin, deyip Rasulullah (s.a.v.)'e gittim. O'nu bulamadım. Nihayet Hz. Fatima1 ya rastgeldim ve ona: "Annemin oğlu Ali'den neler çektim? Kocamın akraba­larından iki müşriği koruyup eve aldım. Bir baktım içeri girdi ve onları öldürmeye kalkıştı." dedim. Ama Fatıma, kocasından daha çok beni azarladı.

Q sırada Rasulullah (s.a.v.) çıkageldi. Henüz üzerinde yolculuk izleri vardı. "Merhaba ya Ümmü Hâni" diyerek gön­lümü aldı. Ona dedim ki: "Ya Rasulallah! Annemin oğlu kar­deşim Ali'den neler çektim! Elinden zor kurtuldum. Kocamın akrabalarından iki müşriki koruyup eve aldım. Bir baktım Ali içeri girdi ve onları Öldürmek için üzerlerine saldırdı." Rasu­lullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ali'nin buna hakkı yoktu. Senin koruduklarını biz de korumuş ve eman verdiğin kimselere biz de eman vermş oluruz."

Daha sonra Fatıma (r.a.)'a söyleyerek su getirmesini istedi. Yıkandıktan sonra da bir tarafı sağına, diğer tarafı soluna atıl­mış tek bir elbise içinde sekiz rekat namaz kıldı. Bu olay, Mek­ke fethi günü kuşluk vaktinde oldu.

Rasulullah (s.a.v.), Ümmü Hâni'nin verdiği emanı sahih kabul etmiş ve kendisi eman verdikten sonra Hz. Ali'nin onlara saldırma hakkına sahip olma­dığını belirtmiştir.

Sözü edilen sekiz rekat hakkında da şöyle denilmiştir: İki rekatı, Mekke' nin fethi için şükür namazıdır. İki rekatı, îmare b. Ruveybe'nin rivayet ettiğine göre Rasulullah'm kuşluk namazından önce kıldığı iki rekattır. Dört rekat ise, İbn Mes'ud'un rivayetine göre adeti üzere kıldığı kuşluk namazıdır. Tek bir elbise ile ve elbisenin bir ucu sağ omuzdan sarkıtılmış ve diğer ucu da sol o-muzdan sarkıtıldığını bildiren sözler işe tek bir elbise ile ve bu şekilde namaz kılınmasında bir sakınca bulunmadığına delildir.

Hz. Ömer (r.a.) m şöyle dediği rivayet edilir. Kadının müslümanlara karşı müşriklere eman vermesi caizdir. Bir rivayette de: antlaşma yapması ve eman vermeğe söz vermesi caizdir Hz. Aişe de aynı görüştedir.[52]

349- Savaşçı değilse, Müslüman kölenin eman verme yetkisi yoktur.

Bu görüş, Ebû Hanife'nin görüşüdür. Ebû Yusuf tan bu konuda rivayet edi­len iki görüşten biri de budur. Ebû Yusuf tan diğer revayete göre ise, ki bu da Muhammed'in görüşüdür: Savaşçı olsun veya olmasın verdiği eman geçerlidir. Çünkü o da, elindeki imkanlar oranında dine yardım eden bir müslümandır. Eman da, söz ile yardımdır ve köle buna sahiptir. Direkt olarak savaşma sala­hiyeti ise elinde olan bir iş değildir. Direkt olarak bizzat kendisi savaşa ka­tılamaz. Efendisinin ona izin vermesi gerekir. Ayrıca köle kafirlerin can ve mal­ları hususunda, onlara eman verince, onlara saldırma yasağı önce kendisini ve daha sonra sirayet yoluyla başkalarını ilzam eder.

Bu konuda köle de hür gibidir. Bu konuda delil, Ramazan hilalini görmek üzere yapılan şahitliktir. Şahid, önce kendisi yemez ve içmez. Daha sonra da başkalarına yeme içmeyi yasaklar. Fakat Ebû Hanife şöyle der: emanda yar­dımın manası gizlidir. Bu, ancak savaşabilecek kimse için ortaya çıkar. Efen­dinin hizmetiyle meşgul olan köle, savaşma salahiyetine sahip değildir. Onun için de eman verme yetkisine sahip olamaz. Ama efendisinin izniyle savaşa katılma yetkisine sahip olunca eman verme yetkisine de sahip olur. O zaman tasarrufu müslümanları gözetmek doğrultusunda gerçekleşmiş olur. Çünkü onlarla savaşma yekisine sahip olmadığı halde onlara eman verdiği takirde kendisi buna bağlı kalmadan başkalarını ilzam etmiş olur. Buna da yetkisi yoktur. Onun için de kölenin eman verme yetkisi yoktur.

350- imam Muhammed dedi ki: Bu konuda cariye de köle gibidir. İmam Muhammed, Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen şu haberi delil olarak getirir :

"Kadın, köle ve çocuğun emân vermesi caizdir."

Ebû Hanife, hadisi "savaşan köle" şeklinde anlamaktadır.

351- Fazl er-Rakkâşî'nin naklettiği haberi de delil olarak zikreder. Bu zat diyor ki: Bir kalenin önüne geldik. Bir köle, kendilerine eman verildiğini bir oka yazarak onlara fırlattı. Durumu Ömer b. Hattab (r.a.)'a bildirdik. Cevabında şöyle yazdı: O, müslümanlardan bir kişidir ve emanı caizdir.

Hz. Ömer (r.a.) o kölenin verdiği emanm sahih olduğuna, savaşçı oluşunu değil, müslüman oluşunu sebep göstermiştir. Ancak Ebû Hanîfe meseleyi şöyle izah eder: Bu köle savaşçı idi. Çünkü ok atmak, savaşçıların işidir. Hz. Ömer, savaşçının emanının sahih olması için müslüman olması gerektiğini belirtmiştir.

Meğâzî kitapları bu kölenin okuna Farsça olarak "korkmayın" yazdığını söylerler.

352- Müslümanların emriyle düşmana karşı savaşıyor olsa bile, zimminin verdiği eman geçersizdir.

Çünkü kendisi de aynı inançta olduğu için onlara bir meyli vardır. Normal olarak onlara eman verirken hedefi müslümanları gözetmek değildir. Ayrıca o, İslama yardım ehlinden de değildir. Savaşta ihtiyaç anında yardımlarını iste­mek, köpeklerin yardımını istemek gibidir. Yahut aynı inancı paylaştıkları kim­selere karşı onları savaştırmak, kendilerini son derece hakir düşürmek içindir. Onun için de verecekleri eman sahih olmaz.

353- İmam Muhammed dedi ki: Müslümanlardan ergen­liğe yaklaşmış bir çocuğun veya kafirlerden henüz İslama gir­miş olup İslamm ne olduğunu bilen bir kimsenin verdiği eman ise, caizdir.

Ebû Hanife'ye göre caiz olmayıp müslümanları bağlamaz. İmam Muham-medin buna caiz demesinin sebebi şudur: Çünkü bu kişi akıl sahibi ise, İslamı sahihtir. İmanı sahih olanın ise, iman ettikten sonra verdiği eman da sahih olur. Çünkü eman vermek, söz ile dine yardım etmektir. Böyle bir kimsenin sözü, dinin aslında muteber olduğuna göre, dine yardım hususunda da muteberdir.

Ebû Hanife'ye göre ise, durum şudur: Eman verebilecek olan müslüman-ların yararları ve bunların gözetilmesi işi kapalı bir şeydir. Bu yararları gözetme işi. meşeleri yerinde değerlendirebilen kimsenin işidir.[53]

 

Emandan Sonra Müşriklerin Saldırıya Uğraması

 

354- İmam Muhammed şöyle dedi : Bir müslüman bazı müşriklere eman verse müslümanlardan başka bir grup onla­ra saldırsa ve erkekleri öldürüp kadınları ve malı aralarında paylaşsa, kadınlarla evlenip çocukları dünyaya geldikten sonra kadınlara daha önce eman verildiğini öğrenseler, bu durumda öldürülenlerin diyetlerini ödemeleri lazımdır.

Müslümanlardan bir kişinin verdiği eman bütün müslümanlar için bağ­layıcıdır. Bu emana göre eman verilmiş olanların malı ve canı emniyet altında olur. Öldürenlerin emanmdan haberdar ise kasden, haberleri yoksa yanlışlıkla katil sayılırlar. Ancak kendileriyle savaşılmadığından Cenabı Hakkm şu hükmü ile diyet vacip olur:

"Şayet aranızda anlaşma olan bir kavİmdense, ailesine diyet ödemek ve mü'min bir köle azad etmek gerekir." [54]

Kadın ve mallar sahiplerine geri verilir. "Bulundukları yer eman al­tında olan bir yer ise köleleştirme olmaz", kuralına göre kölelik de geçersiz olur. Kadınları almalarına mukabil kendilerine mehir ödenir. Çünkü şüp­he altında (yani kadınların durumlarını tam bilmeden) onlarla evlendiler. Kendi mülkiyetleri altında olmayan kadınlarla münasebet kurdukları açıktır. Olayda şüphe bulunduğundan onlara zina cezası gerekmez. Mehir vacip olur, çocuklar da hür olur.

Hür kişilerin çocukları oldukları için kendileri de bedelsiz hür olurlar. Babalarına teslim edilirler. Çünkü evlad anne babadan dince üstün olan hangisi ise, ona tabi olur.

355- Mühelleb b. Ebi Sufra'nın bu konuda şu hadisi zikre­dilmektedir: Hz. Ömer (R.A.) devrinde Ehvaz bölgesinde bir şehri kuşattık ve fethettik. Daha önce Hz. Ömer'le bir antIaşmalari varmış. Onlardan aldığımız kadınlarla beraber ol­duk. Mesele Hz. Ömer'e ulaşınca bize şöyle yazdı: Çocukları­nızı alınız ve kadınları kendilerine geri veriniz.

Atâ da rivayet ederek şöyle demektedir: Tuster şehri savaş yapılmadan fethedildi. Sonra halkı kafir olunca muhacirler onlarla savaştılar ve yağmaladılar. Müslümanlar kadınlarıyla evlendiler ve çocukları dünyaya geldi. Bunu duyan Hz. Ömer kadınların hür bırakılmalarını ve evlendikleri kadınlardan ayrılmalarını emretti.

Bunun açıklaması şudur: Bunlar küfre dönerken o yere elkoymadılar ve şirk hükümlerini orda uygulamadılar. Orası darulharp da olmadı. Bunun için Ömer onlara bu şekilde davrandı.

Şüveys de şöyle naklediyor: Misan beldesinde sulbümden kızlar ve erkek­lerin bulunmasından korktum. Bu ne demektir? diye sorulunca; şöyle dedi: Bir zamanlar bir cariye almış ve onunla evlenmiştim. Ömer'in mektubu gelince halkla beraber ben de onu bıraktım.

Korkmasının sebebi şudur: Yanında hayız görmeden onu bırakmıştı, oysa Üç hayız görmeden onu bırakmaması gerekirdi, çünkü hür idi.

Onunla şüphe altında evlendiği için üç hayız müddeti iddet beklemesi ge­rekirdi. Gebe olup olmadığını anlayıncaya kadar onu bırakması doğru değildir.

356- Ebû Cafer Muhammed b. Ali şöyle rivayet etmek­tedir: Halid b. Velid'in Beni Cezîme'ye karşı yaptıkları Rasul-lullah'a ulaşınca koltukları görününceye kadar ellerini havaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Allahim, Halid'in yaptıklarından beri olduğumu sana bildiririm. Üç defa tekrar etti." Sonra Hz. Ali'yi çağırdı ve şöyle buyurdu: "Şu malı al, Benu Cezîme'ye götür. Cahiliyye işlerini ayağının altına al." Cahiliyye döne­minde Mekke halkı ile Benu Cezîme arasında meydana gelen çatışma ve düşmanlıkları kast etmektedir. Halid onlardan ne aldıysa kendilerine geri götür, dedi. Ali de Halid'in aldığı malı aldı ve kendilerine götürdü. Hatta köpeğin yalağına varıncaya kadar istedikleri her şeylerini verdi. Sonra Ali'nin yanında biraz mal artması üzerine onlara döndü ve şöyle dedi: Bu arta kalan mal Rasulullah'tan size gönderilmiştir. Halid'in aldığı, ancak sizin de onun da tanımadığı maldır. Onu kendilerine terketti. Sonra döndü ve Rasulullah'a durumu anlattı.

Bundan anlaşılıyor ki müslümanlar eman veya ahid altında olan yerlerden mal ve kişi cinsinden aldıkları bütün şeyler sahiplerine iade edilir. Halid bunları hata ile almıştır. Bu gediği Rasulullah'ın kapatması gerekiyordu. Çünkü kuvvet ve desteğini ondan almıştır. Onun için bu şeyleri kendisi yerine getirdi yahut yerine getirilmesi için kendi malından teberruda bulundu. Bunu bu şekilde anlamak daha iyidir. Çünkü âkile[55] durumu, mallarda değil, kan diyetlerinde olur. Malın harcanmasında diyetin mutlak olarak kullanılması mecazidir ve fedakarlığın yapılmasını teşvik içindir. Hakikatte diyet ismi ferdin bizzat feda­karlığını ifade eder. Ancak ödeme manasında mutlak kullanıldığında mecaz olarak mal için de kullanılması caizdir ve fedakarlığın yapılmasını teşvik içindir.

Yine bu rivayet, malum mal ile meçhul haklar üzerinde anlaşmanın caiz olduğunu gösteren bir delildir. Çünkü Ali şöyle diyor: Bu mal sizin ve onun bilmediği şeyler karşılığıdır. Rasulullah da onun bu uygulamasını benimsedi.

357- Şöyle der: Müslümanlar bir kaleyi veya şehri muha­sara ederken oranın halkından müslüman olmaları halinde malı, canı ve küçük çocuklarına dokunulmaz. Çünkü Rasu­lullah şöyle buyurmaktadır: "Kelime-i Şehadet getirirlerse hak ettikleri dışında mal ve canlarını benden korumuş olurlar." Cenabı Hak Buyuruyor: "Eğer tevbe eder, namaz kılar ve ze­kat verirlerse yollarını serbest bırakın!..."[56]

Müslüman olanların eşi ve büyük çocukları İslama girme­dikleri takdirde fey' sayılırlar. Çünkü küçük çocukları baba­larına tabi olarak müslüman olmuş sayılırken, eşi ve büyük ço­cukları onun İslama girmesiyle İslama girmiş olmazlar. Bunlar harp ehli olarak kalırlar.

358- Buna delil olarak Zühri'nin rivayet ettiği şu hadis zikredilmektedir: "Sa'ye'nin çocukları Sa'lebe ve Üseyyid ile Üseyyid   bin Ubeyd Rasulullahın kuşatması altında bulunan Benu Kureyza'ya şöyle dediler: Ey Benu Kureyza halkı! İslama giriniz, kanlarınız ve mallarınız kurtulur. Allah'a yemin ederiz ki Heyyibân oğulları bunu daha önce size haber vermişlerdir." deyince: "Hayır, olmaz!" cevabını verdiler."

Heyyibân hikayesi meğâzî kitaplarında şöyle anlatılmak­tadır: Şam papazlarından biri Rasulullahin Peygamberliğin­den önce Medine yahudilerinin yanına gelmişti. Öleceği sırada onları topladı ve şöyle dedi: Şam bölgesini kastederek: İçki ve bolluk yerini bırakıp kıtlık ve zorluk yeri olan buraya gelişimin sebebini biliyor musunuz? Hayır, dediler. Şöyle dedi: Zamanı yaklaşan bir Peygamber için geldim. Burası da hicret edeceği yerdir. Ona yetişmeyi çok isterdim. Sizden kim ona ulaşırsa benden selam söylesin ve ona iman etsin.O peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin en hayırhsıdir.

Devamla şöyle dedi: Rasulullah'm hükmüne boyun eğdik­leri günün akşamı Sa'ye'nin çocukları ve Ubeyd oğlu R as ulu I -laha gelerek müslüman oldular ve kanları ile mallarını kurtar­dılar.

Bu da gösteriyor ki kuşatma altında olmayan kişinin İslama girmesiyle emniyete kavuştuğu gibi kuşatma altındakinin de müslüman olmasiyle herşeyi emin olur.

359- Hz. Ömer'in şöyle buyurduğu rivayet edilir : "Müslümanlardan birisi düşmandan bir adama parmakla işaret edip "Gelirsen öldürürüm" diye söylese ve o da gelse, e-min olur. Onu öldüremez."

Bundan sonra diyoruz ki, işaretiyle onu gösterse ve kafir de bunu anlamazsa, yine emniyettedir.

Çünkü işaretle onu kendine çağırmıştır. Bu şekilde korkan değil, ancak emin olan kimse çağrılır. "Gelirsen Öldürürüm" sözünü kafirin araştırmadan anlaması mümkün değildir. Bunu da ancak kendisine yaklaşmakla gerçekleş­tirebilir. Onun için işaretin zahiri ile emanın varlığını kabul etmek ve hıyaneti önlemek için bunun dışındaki ihtimalleri unutmak gerekir. Çünkü işaretin zahiri onun için bir emandır. Bu emanı kaldırıyorum manasında söylediği "gelirsen Öldürürüm" sözü, kafir bunu bilmediği sürece, bir şey ifade etmez; o kişi hala güvencede sayılır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor :

"...Sen de onlarla yapılan anlaşmayı aynı şekilde boz... " 178. Yani hem siz hem onlar emanın bozulduğunu açıkça bilmesi gerekir. "[57] Bu manaya işaret ederek şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah hainleri sevmez."[58]

Eman sözün ihtimalinden anlaşılacağı gibi, işaretin ihtimalinden de anlaşılmaktadır.

360- Hürmüzan hadisinde bu olay şöyle anlatılmaktadır. Ömer onu getirtip konuşturunca şöyle dedi : Diri sözü mü yok­sa ölü sözü mü söyliyeyim? Diri sözü, deyince şöyle dedi: Biz de siz de cahiliye hayatı yaşıyorduk, iki tarafın da dini yoktu. Siz Arapları köpekler mesabesinde tutardık. Allah sizi dinle des­tekleyip aranızdan Peygamber gönderdi diye biz size boyun eğemeyiz. Ömer: Sen elimizde esir olduğun halde mi bunu söy­lüyorsun? Öldürün bunu, dedi. Hürmüzan cevap verdi: Esire eman verdikten sonra öldürmeyi Peygamberiniz mi öğretti size? Ömer: Ne zaman eman verdim, diye sorunca şöyle dedi: Diri sözü söylememi istedin. Kendinden korkan kimse diri olmaz. Bunun üzerine Ömer: Allah belasını versin. Ben farkın­da olmadan herif eman almış, dedi. Bu da eman konusunda genişliğin esas olduğuna delildir. Devlet başkanı bir kavme eman verdikten sonra onu bozmak isterse, bozabilir. Çünkü Cenabı Hak şöyle buyuruyor: "Sen de onlara karşı anlaş­mayı bozarak aynı şekilde davran."[59]

Eman, müslümanların kendi kuvvetlerini korumaları açısından o zaman Önemli sayılıyordu. Bu da belirli vakitlere mahsustur. Bu vakitler dışında müslümanlar eman anlaşmasını koruma veya bozmada serbesttir­ler. Çünkü güçlendikten sonra kafirlerle savaşma imkanına sahip bulun­maktadırlar.

362- Emanın kaldırılması, kaldırıldığının onlara duyurul­ması ve önceki vaziyetlerine iade edilmeleriyle gerçekleşir. He­nüz kaleleri içinde olsalar bile emanın bittiğini duyurduktan sonra kendilerine savaş açmanın bir sakıncası yoktur.

Çünkü sığmakları içinde önceki durumlarını hala korumaktadırlar.

363- Şayet sığmaklarından çıkıp müslüinanların kararga­hına gelmişlerse, eski yerlerine dönünceye kadar emin olup kendilerine dokunulmaz.

Çünkü eman dolayısıyla meydana çıkmışlardı. Eski yerlerine dönmeden emanları kaldırılacak olursa hıyanet olur. Halbuki Allah hainleri sevmez.

364- Cenabı Hakkın şu hükmü buna delalet etmektedir: "Müşriklerden biri sana sığınırsa, Allah'ın sözünü dinlemesi için onu güvene al. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaş­tır..."[60] Muaviye ile ilgili hadis de buna delil gösterilmiştir. Şöyle ki, kendisi ile Rumlar arasında bir ahid vardı. "Ahdi ye­rine getirir sonra kendilerine saldırırız." der gibi onların yur­dunu gösteriyordu.

Yani ahid belirli bir müddete kadardı. Müddetin sonuna doğru onlara yak­laşmak ve bitiminde saldırmak İçin ülkeleri istikametinde hareket etti.

O esnada yaşlının biri: Allahu Ekber! Hıyanet değil, ahde vefa! diye sesleniyordu. Bu yaşlı Amr b. Anbese es-Sülemi idi.

Sözlerinden anlaşıldığına göre Muaviye'nin davranışında ahde vefasızlık olduğu anlaşılmıştır. Çünkü kendilerine saldırmak niyyetiyle ülkelerine doğru yürüdüğünden onların haberi yoktu. Aksine eman için kendilerine yaklaştığını zannetmişlerdir.

Şeklen ve manen ahde hıyanete benzer herşeyden sakınmanın vacib oldu­ğuna bu bir delildir.[61]

 

Eman Sayılmayan Şeyler

 

365- İmam Muhammed dedi ki: Bir müslüman eman alma­dan dârulharbe girip de müşrikler onu yakaladıklarında, ken­dilerine: Ben sizdenim. Yahut sizinle müslümanlara karşı çar­pışmak için geldim, derse bile, müşriklerden herhangi birini öldürmesinde ve malından dilediğini almasında bir sakınca yoktur.

Çünkü bu sözleriyle onlara eman vermiş sayılmaz. Yaptığı, kelimelerin zıt anlamlarını kastederek aldatmaktan başka bir şey değildir. Sözleriyle demek istediği şudur :

Ben sizdenim, derken sizin gibi ben de insanım demek istiyor. Sizinle müslümanlara karşı çarpışmak için geldim, sözü müslüman 1 ardan ayaklanan ve isyan edenlere karşı sizinle beraber çarpışacağım, yahut burada müslümanları size karşı savunarak döğüşmek için geldim. Niyetini gizlemiş de bu sözü söylemiş demektir.[62]

Bu sözleriyle onlara eman verecek olursa bu eman geçerli değildir. Çünkü kendisi onların elinde esirdir. Onlara nasıl eman verebilir? Aksine kendisi onlardan eman istemek durumundadır. Bu sözleriyle eman istediğini gösteren bir şey de yoktur.

366- Sonra bunu nasslarla destekleyerek şöyle dedi: Rasu-lullah, Abdullah b. Üneys'i yalnız başına seriyye olarak Nahle1 de yahut Urane de bulunan Halid b. Süfyan b. Nubayh el-Hu-zeli' üzerine gönderdi. Bu adamın Rasulullah'a karşı çarpış­mak için asker topladığı Peygambere ulaşmıştı. Onu öldürme­sini söyledi ve Huzaa' ya intisab et, dedi. İbn Süfyan onlardan olduğu için Rasulullah böyle söylemesini istedi. Onu tanımı­yorum ya Rasulallah, deyince, Peygamberimiz: Tanırsın, korku salan bir adamdır, buyurdu. Ama ben erkeklerden korkmu­yorum, dedim. Cuma akşamı vardım. Namaz vakti geldi. Beni tanımalarından çekindiğim için yürürken ima ile kıldım.

Ebû Yusuf bunu delil göstererek mağlub kimse yürürken ima ile namazı kılar, sonra iade eder, demektedir.

Onun hayvanlarını güden bir cariyenin yanma vardım. Kimin çobanı­sın? diye sorunca, İbn Süfyan'ın olduğunu söyledi. Nerede olduğunu so­runca, şimdi yanına gelir, dedi. Az sonra bir bastona dayanarak geldi. Gö­rünce korkudan her tarafım diken oldu. Durdu, selam verdi. Nesebimi sordu. Huzaa'dan olduğumu söyledim. Başka bir rivayyette, Cüheyne'den olduğumu söyledim. Sonra kendisine: Seninle beraber olmak, seni destek­lemek için geldim, dedim.

Sözlerinin manası şudur: İslama davet ederek ve kötülük işlemekten -O da Rasuîullalıa karşı çarpışmaktır- alıkoyarak sana yardım ediyorum. Çünkü Ra-sulullah şöyle buyuruyor: Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et. Zali­me na'sıl yardım etsin? diye sorulunca: Zulmüne engel olur, buyurdu. Seni öldürünceye kadar senden ayrılmayacağım demek istiyor.

Cariyenin biraz süt sağmasını istedi. Sütü sağdı ve bana verdi. Bira­zını içtim. Sonra adama verdim. Devenin saldırısı gibi sütü aldı ve kafa­sına dikti. Burnu köpüğün içine battığını görünce ben de kabı daha da diktim, cariyeye ses çıkarma yoksa seni öldürürüm, dedim.

Şöyle devam etti: Onunla biraz yürüdüm. Sözlerim hoşuna gitti. Sonra dikenlere bastığımı ve ayağıma dikenlerin battığını ona gösterir gibi yaptım. Ey Cüheyneli yetiş, dedi. Ben geriledikçe o benim ilerlememi söyledi. Sırtı bana dönük iken kendisine yetiştim. Boynunu vurdum ve ka­fasını aldım. Sonra hızla dağa tırmandım. Mağaraya girdim. Ondan sonra aramalar başladı. Başka bir rivayette, aramak için her tarafa süvariler gönderildi.

Ben de dağda yerimde duruyordum. Bir elinde ayakkabısı, diğer elinde su tulumu bulunan bir adam bana yaklaştı. Ben de yalınayaktım. Abdest bozmak için oturdu ve ellerindeki eşyayı kenara bıraktı. O esnada örümcek mağaranın kapısında ağ ördü, yahut güvercin çıktı, dedi. Bunu gören adam arkadaşlarına, kimsenin bulunmadığını söyledi. Sonra indi ve ayakkabı ile su tulumunu bıraktı. Ben de çıktım, ayakkabıyı giydim ve tulumu yanıma aldım. Gündüz saklanır, gece yürürdüm.

Medine'ye vardım, Rasulullahi mescidde buldum. Beni görünce bu yüz ağarmıştır, dedi... Araplar bu sözü amacına ulaşıp muzaffer olan kimse için kullanırlar. Ben de esas başarı sizindir, dedim ve meseleyi anlat­tım. Elime bir değnek verdi ve şöyle buyurdu: "Ey Üneys oğlu, bunu tut ve Cennette ona dayanarak yürü. Çünkü bastona dayanarak yürüyen azdır."

Deniliyor ki, bu sözün anlamı şudur: Kral ve sultanlar buna dayandığı gibi sen de Cennette buna dayan. Başka bir te'vile göre manası şöyledir: İkimizin arasında kıyamet günü bu alemet olsun. Ta ki bu yaptığına mükafat olarak Cennette derecenin yükseltilmesini isteyeyim. Sen, Rasulullahla aralarında bir alamet bulunup da yaptıklarından dolayı mükafatlandıracağı kimselerden birisin.

Rivayete göre bu bastonu vefatına kadar İbn Uneys sakladı. Vefat edeceği zaman kendisi ile birlikte kefene konulmasını ailesine vasiyet etti.

Bu olayı nakletmesinden maksat, "Yanında kalmak ve seni desteklemek için geldim" sözünün eman sayılmayacağını göstermek içindir.

367- Yezid b. Ravman'ın hadisini zikrederek şöyle demek­tedir: Ka'b b. Eşrefin geldiği ve şiirler söyliyerek çarpışmak istediği haberi Rasulullah'a ulaştı. Ka'b Medine'nin ileri gelen yahudilerindendi. Cenabı Hakkın: "Onlar tağutun önünde muhakeme olunmalarını isterler" buyurduğu [63]ayetindeki

tağut[64] odur.

Bedir harbinde öldürülen müşriklerin ölülerine mersiyeler söyler, Rasulullahı şiirlerinde hicveder ve müşrikleri intikama teşvik ederdi. Şu sözlerle başhyan kasidesi bunun örneklerin­dendir:

Bedir harbi değirmen gibi ezdi geçti. Bedir gibi helak et­mek için feryad etmek ve göz yaşı dökmek gerekir.

Medine'ye dönünce Rasulullah: İbnü'l-Eşref bana eziyet etti. Onun hakkından kim gelecek? diye sordu. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme: Ben, ya Rasulallah, ben onu öldüreceğim, dedi. O da, öldür, dedi. İbn Mesleme günlerce yeme­den içmeden bekledi. Rasulullah onu çağırıp yeme içmeyi niye bıraktığını sorduğunda şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Sana bir söz verdim. Bilmiyorum onu yerine getirebilir miyim, geti­remez miyim? dedi. Rasulullah: Gayret et, dedi

Bundan anlaşıldığına göre Rasulullah'a verdiği sözü gerçekleştirinceye kadar İbn Mesleme lezzetli şeyleri bırakmıştır. Hayırlı bir işe girişen kimsenin o işi lezzetli şeylere tercih etmesi gerekir. Bununla beraber Rasulullah vücudun ancak yeme içme ile güçleneceğini kendisine ifade etmiştir. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor:

"Biz onları yemek yemez bir cesed kılmadık."[65]Ona, verdiği sözü yerine getirmesi için gayret etmesi düşer.

Sonra öldürmek için Muhammed ve Evs'ten Ubade b. Bişr b. Vakş, Ebû Naile Silkan b. Selman b. Vakş, Haris b. Evs ve Ebû Abs b. Cebr bir araya gelerek onu öldüreceklerini Rasulullaha bildirdiler. Müsaade edin o-nunla istediğimiz gibi konuşalım ve öldürelim, onu mutlaka Öldürmemiz gerekir, dediler. Yani sizin aleyhinizde bazı şeyler söyliyerek lafızların zahiri ile onu aldatalım, dediler. Serbestsiniz, buyurdu. Bunun üzerine süt kardeşi olan Ebû Naile adama gitti, sohbet etti ve beraberce şiirler okudu. Sözü denk getirerek Ebû Naile: Bu adam (Rasulullah) in gelişi bize uğur­suzluk (bela) getirdi dedi.

Adamdan maksat Rasulullahtır. Beladan maksat nimettir. Çünkü bela şiddet anlamında kullanıldığı gibi nimet manasında da kullanılır. Her iki manada da kullanılır. Nitekim ashab şöyle buyurmuşlardır : "Şiddete mübtela olunca sabrettik. Nimete mübtela olunca sabredemedik." Cenabı Hakkın :

"Bu Rabbinizin büyük bir belası (imtihanı) idi." ayetinin açıklamasında : Sizi Firavun ve kavminden kurtarmasında büyük nimet vardır, denilmiştir. Yine, çocuklarınızı kesmesi, eşlerinizi diri bırakması sizin için büyük bir mihnettir, diye açıklanmıştır.

Sözlerine devamla şöyle dedi: Araplar bize savaş açtı. Hepsi birden üzerimize saldırdı, perişan olduk. Canımız helak oldu. Malımız telef oldu. Bir sadakaya muhtaç olduk. Yiyecek bir şey de bulamıyoruz.

Ka'b şöyle dedi : Ey Selame'nin oğlu! Neticenin bu şekilde olacağını ben daha önce sana söylemiştim.

Silkan araya girdi ve şöyle dedi: Beraberimde başka şahıslar da var, onlar da benim gibi düşünüyorlar. Bize hurma ve yiyecek satman, bu ko­nuda bize iyilik etmen üzere kendilerini de sana getirmek istiyorum. Bun­ları satarsan biz de sana güveneceğin bîr rehin bırakırız.

Ka'b dedi ki: Raflarım hurmalarla dolup taşmaktadır. Ama ne hur­malar! Dişin köküne kadar batacağı cinsten hurmalar!

Rifaf rafın çoğuludur. Hurmanın toplandığı yer demektir. Bu raflar hurmanın çokluğundan çatırdayıp duruyor.

Devam etti: Ey Ebû Naile! Allah'a yemin ederim ki sizi bir kıtlık için­de, yani şiddet içinde görmek istemezdim. Senin değerin yanımda büyük­tür. Ne rehin vereceksiniz? Acaba kadın ve çocuklarınızı rehin bırakır mısınız?

Ne yapıyorsun? Bizi teşhir edip rezil mi etmek istiyorsun? Sana memnun kalacağın silahlardan rehin bırakalım, dedi. Şüphesiz silahta vefa vardır, cevabını verdi.

Silkan, kendisinden silah istemeğe geldikleri zaman geri çevirmesin diye böyle söyledi.

Ebû Naile tekrar geri dönmek üzere arkadaşlarının yanına geldi. Akşam saatlerinde kendisine gitmeyi kararlaştırdılar. Sonra yatsı vakti Rasulullaha gelerek meseleyi haber verdiler. O da Baki mezarlığına kadar beraber çıktı. Sonra uğurlayarak: "Allah'ı anınız ve yardımını isteyerek gidiniz" buyurdu. Kendilerine dua etti. Bu iş, gün gibi aydınlık mehtaplı bir gecede oluyordu.

Gittiler ve adama vardılar. Kaldığı yerin yakınından Ebû Naile ken­disine seslendi. İbnü'l-Eşref henüz yeni evlenmişti. Sesi duyunca hemen at­ladı. Ancak karısı eteğinden yakalayarak: Nereye gidiyorsun? Senin düş­manların var. Bu saatte senin gibiler dışarı çıkmaz, diyerek alıkoymak istedi. Ama kendisi: Kardeşim Ebû Naile'dir, beni uykuda görse bile uyan­dırmak istemez, diyerek ısrar etti. Sonra eli ile çırptı ve şu sözleri tekrar-lıyarak çıktı: "Yiğit ölüme bile çağrılsa icabet eder." Karşılamaya gitti ve hoşgeldiniz dedi. Sonra kendilerine açılınca; Yazıklar olsun sana! Gecemi­zin geri kalan kısmında daha iyi sohbet etmek için Şercu'I-Acuz[66] denilen yere kadar yürüyelim mi? dediler. Yürüyerek çıktılar. Şerç denilen yere doğru ilerlerken Ebû Naile eli ile Ka'bın başını okşayarak: Vay be! Ne gü­zel koku! dedi. Sonra bir müddet yürüdü ve aynı şeyi tekrar etti. Nihayet iyice fırsatını bulunca kafasını yakaladı ve arkadaşlarına: Vurun Allah'ın düşmanına, diye seslendi. Onlar da kılıçları ile vurmaya başladılar. Ama yeterli olmadı. Kılıçlar birbirine çarpıyordu.

Muhammed b. Mesleme der ki: Kılıcımın yanında hançere benzer bir şeyin olduğunu hatırladım. Çıkardığım gibi karnına sapladım. Sonra biraz daha yüklendim ve sapma kadar hatırdım. Allah'ın düşmanı bir çığlık attı. Bu ses üzerine yahudilerin bütün burç ve köşkleri üzerinde ateşler yakıldı. Korku anında geceleri ateş yakmak yahudilerin adetidir.

Beni Haris yahudüerinden olan İbn Süneyne şöyle diyordu: Medine' de akıtılan kan kokusunu duyuyorum.

Meğâzî kitaplarında belirtildiğine göre kendisi ile Ka'b'm öldürüldüğü yer arasında bir fersah kadar mesafe vardı.

Ka'b'e vururken o arada Haris bin Evs de ayağından yaralanmıştı. Onu tamamen öldürünce geri gitmek için yola çıktılar. Beni Ümeyye, Beni Kureyza ve Buas üzerinden geçtiler. Harratu'1-Ariz denilen yere gelince Haris'in ağrısı arttı. Yaradan çok kan kaybetti. Ona acıyarak aralarında taşıdılar. Rasulullaha geldiler. Baki mezarlığına gelince tekbir getirdiler. O geceyi Rasulullah ihya etmişti. Tekbir seslerini duyunca onu öldürdükle­rini anladı. Sonra Haris b. Evs'i Rasulullah'a getirdiler. Yarasına tükürün-ce ağrı kesildi. Allah'ın düşmanına yaptıklarını anlattılar. Sonra evlerine dağıldılar. Sabah olunca Rasulullah: Yahudi erkeklerden kimi görürseniz öldürün,buyurdu.

Bir araya gelerek bu olayı görüşüp herhangi bir harekette bulunmalarını önlemek ve tedbir almak için böyle söyledi.

Yahudiler korktular, ileri gelenlerinden kimse dışarı çıkmadı. Birşey de konuşmadılar. İbnü'l-Eşref'in başına gelenin kendilerinin de başına gel­mesinden korktular. Benu Harise'nin yahudüerinden olan İbn Süneyne, Huvaysa b. Mes'ud'un antlaşman arkadaşı idi. Onun kardeşi Muhaysa Is­lama girmişti. Muhaysa, İbn Süneyne'yi öldürdü. Bunun üzerine Huvaysa, Muhaysa'yı dövmeye başladı. Ondan büyüktü. Ey Allah'ın düşmanı! Ada­mı öldürdün. Allah'a yemin ederim ki şimdiye kadar onun malı ile besleni­yordum. Çünkü ikisine de yardım ediyordu. Bunun üzerine Muhaysa şöyle dedi: Onu öldürmemi isteyen seni de öldürmemi isteseydi, seni de öldü­rürdüm. Humaysa şaşkınlık içinde sordu: Muhammed beni öldürmeni söyleseydi öldürürdün ha? Evet, dedi. Muhaysa tekrar: Vallahi, seni bu derece etkileyen bir din elbette büyük bir dindir. O gün Huvaysa da müslüman oldu. Bundan sonra Muhaysa şu şiiri okudu :

Kardeşim, " istenirse seni öldürürüm", sözümü yadırgamaktadır. Hal­buki böyle bir istek olursa kulaklarının kökünden kafasını uçururum. Kılıcım tuz gibi beyaz ve iyi de cilalıdır. Ne tarafa sallarsam boşa gitmez. Rasulullah'ın emrine itaat ederek seni öldürürsem Yemen1 den Şam'a kadar olan mesafenin benim olmasından daha çok sevinirim.

Müellif, bu hadisi Câbir b. Abdillah'ın rivayeti ile de tekrar ederek şöyle nakleti:

368- Muhammed b. Mesleme kendisi İbn'l-Eşref'e gelerek şöyle dedi: Ey Ka'b, sana bir şey için geldim. Buyur, söyle, dedi. Senden biraz hurma borç almak istiyorum deyince, hur­mayı ne yapacaksınız? diye sordu. Cahiliyye döneminde bin öl­çek hurma devşirdiklerini bildiği için İbnü'l-Eşref bu talebi ya­dırgadı ve sordu. Muhammed cevap verdi: Bu adam (Rasulul­lah) ve arkadaşları yanımızda bir şey koymadılar. Yani cahiliyye şeylerinden bizde zararlı hiçbir şey bırakmadı. Yahut şirk­ten birşey bırakmadı. Yahut din ve dünya işlerinde muhtaç olduğumuz her şeyi verdi ve hidayet etti, demek istedi.

Bunun üzerine Ka'b şöyle dedi: Hele şükür, aklın başına gelmiş, hemen ih­tiyacını görmeğe bak. Yalnız bana bir rehin bırakman lazım.

Zırhımı rehin bırakırım, deyince her halde babandan kalan Zağba isimli zırhdır? diye sordu: Evet, dedi. O halde dilediğin kimselerle gel, ihti­yacını gör, dedi. Ben de gece karanlığında geliriz, dedim.

Senden bir şey isterken yahut bir ihtiyaç için gelirken halkın görme­sini istemiyorum, dedim, Muhammed'le beraber çıktı. Biraz sohbet ve ilti­fattan sonra Muhammed elini başına götürdü. Saçları kıvırcıktı. Ne güzel kokuyorsun, dedi. Dilersen sana da veririm, dedi. Aynı şeyi tekrar yaptı. Bunun üzerine: Ya Muhammed! İşte böyle. Sen ve arkadaşların bunu (kokuyu) terkettiniz, dedi. Bir eli ile saçından iyi yakalayınca diğer eli ile hançeri karnına sapladı... ilh.

Kendisinden hurma borçlanmak istediğini söyledi ve adamı öldürdü. Bu ondan bir haksızlık yahut ahde vefasızlık değildir. Böylece anlaşıldı ki böyle şeyleri yapmanın bir sakıncası yoktur.[67]

 

Şartlı Eman

 

369- Müslümanlar kendilerine rehberlik etmek ve hiyanet etmemek üzere birine eman verseler, sonra adam hiyanet etse, müslümanların onu öldürmesi caizdir. Rehberlik için evinden yahut kalesinden çıktıktan ve müslümanlara katıldıktan sonra hainlik ederse veya rehberlik etmeyerek hiyaneti açığa çıkarsa, müslümanların kendisine verdiği emanı kaybeder. Akibeti imama (devlet başkanına) kalmıştır. Dilerse öldürür, dilerse fey (ganimet) sayar.

Çünkü aralarında şart böyle koşulmuştur. Rasulullah buyuruyor: "Müs­lümanlar şartlarına bağlı kalırlar." Hz. Ömer de şöyle demektedir. "Şarta bağlı kalmak lazımdır."

Zaten adam, kanının dökülmesi helal olan bir kimsedir. Rehberlik etmek ve hıyanet yapmamak şartı ile kanının dökülmesi haram kılınmıştır. Haramın sebeplerini şarta bağlamak, talak ve köle azad etmede olduğu gibi, caiz ve sa­hihtir. Şan ortadan kalkarsa tekrar kanının dökülmesi caiz olur.

Emandan sonra ahdi bozmak ve emin olacağı yere götürmek hiyanetten sa­kınmak İçindir. Şartı açık koşmakla Musa bin Cubeyr'in hadisini buna delil olarak göster­mekte ve şöyle demektedir: Rasulullah (s.a.v.) Hayber'in son kalesini ondört gün muhasara etti. Helak olacaklarını anla­yınca Rasulullah'a barış teklif ettiler. İbn Ebi'l hiyanet anlamı da kendiliğinden kalkmış olmaktadır.

370- Hukayk'e: Aşa­ğıya gel de konuşalım, diye haber yolladı. Olur, dedi. Hayberi terketmeleri ve kendilerine dokunulmamasi şartı ile anlaştılar. Böylece arazi ve mallarını, hurmalıklarını ve bağlarını, herke­sin giydiği elbisesi dışında servetlerini Rasulullah'a bırakmak üzere sulh yaptılar. Sonra şöyle dedi: Bunlardan birini inkar ederseniz. Allanın ahdini (emanı) kaybedersiniz. Bu şekilde onunla sulh yaptılar.

Rasulullah adamdan sordu: Medine'den çıkarken yanınız­da aldığınız mal ve kablan ne yaptınız? E Ebu'l- Kasım, hepsi savaşta gitti. Zaten böyle bir gün için hazırlamıştık, dediler. Allah'a yemin ederiz fci onlardan hiçbir şey yanımızda kalma­dı, diyerek kalmadığına dair bir de yemin ettiler.

Yakaladığım takdirde sizi öldürmemi kabul ediyor musu­nuz? diye sorunca; Evet, dediler. Başka bir rivayette Ebûl-Hu-kayk'in oğullarından Kinane ve Rabia'ya şöyle dedi: Bu eşya­lar yanınızda çıkarsa Allanın Rasululünün zimmetini (ahdini) sonra kaybetmeyi kabul ediyor musunuz? Olur, dediler. Bu sözlerine Ebû Bekir, Ömer, Ali, Zubeyr ve yahudilerden on ki­şiyi şahit tuttu. Yahudilerden biri ayağa kalkarak Kinane'ye: Yanında ise yahut nerede olduğunu biliyorsan kendisine söyle ve canını kurtar. Allah'a yemin ederim ki nerede olsalar mut­tali olacaklar. Çünkü başka hiçbir kimsenin bilmediği şeylere kendisi muttali olmuştur.

İbn Ebi'l-Hukayk onu azarladı. Sonra yahudi uzaklaşarak yerine oturdu. Sonra Rasulullah Zubeyr bin el-Avvâm'a ken­dilerine işkence etmesini ve üzerlerinde bulunan eşyayı çıkar­masını söyledi. Kinane'yi yaralaymcaya kadar döğmesine rağ­men bir itirafta bulunmadı.

Bu işin, Rasulullah'ın organ kesme ve vucudda iz bırakacak şekilde eziyet etmeyi yasaklamasından önce olması muhtemeldir. Yasaktan sonra olması ha­linde bile bu işi, durumu açığa çıkarmak ve başkalarını da benzer hileden alıkoymak için taktik olarak işlediği de muhtemeldir.

Rabia bin Ebi'l-Hukayk itirafta bulunarak şöyle dedi: Kinâne'nin her sabah bu harabeye uğradığını gördüm. Rasulullah Zubeyr'e orayı kaz­masını söyledi. Zubeyr kazdı ve hazinesini çıkardı.

Diğer bir rivayette Rasulullah, İbn Ebi'l-Hukaykı aklî dengesi biraz bozuk olan Salebe b. Sellam'dan soruşturunca, bilmiyorum, ama Kinâne' nin bu harebeye her sabah uğradığını görüyordum, dedi. Orada gömdüğü bir şey varsa ordadır. Rasulullah o harabenin kazılması için adam gönder­di. Kazıldı ve hazine çıkarıldı. Bunun üzerine Kinane b. Ebi'l-Hukayk1 i öldürülen kardeşine karşılık olarak öldürmesi için Muhammed bin Mesle-me' yi gönderdi. Çünkü kardeşi Mahmud b. Mesleme'nin üzerine büyük bir taş indirerek öldürmüştü.

Kanlarının dökülmesi ve çoluk çocuklarının ganimet olarak alınması şart koşulduğu için kendilerine bu uygulama yapılmıştır. Rasulullah (s.a.v.) Huyey bin Ahtab'ın kızı Safiyye'yi ganimet olarak aldı. Kinane ile evli idi. Yanında amcasının kızı da vardı. Hayber halkından bu ikisi dışında kimseyi de almadı.

Dıhyetu-1-Kelbî'ye Hayber ganimetlerinden vereceğini vadetmişti. Dıhye, Safiyye'yi kendisine vermesini isteyince, ona Safiyye'nin amcasının kızını verdi ve Safiyye'yi kendisine alıkoydu. Henüz yeni gelin olmuş fakat zifaf olmamıştı. Meğâzî kitaplarında belirtildiğine göre Safiyye birkaç gün önce ayın gök­ten kucağına düştüğünü rüyasında görmüş ve uyandıktan sonra rüyasını Kinâne' ye anlatmıştır. Bunun üzerine yüzüne bir tokat atarak, Muhammed'in karısı mı olmak istiyorsun? diye azarlamıştır.

Sonra Rasulullah onu çadırına götürmesi için Bilal'e emir verdi. O da öl­dürülenlerin arasından geçirerek götürdü. Rasulullah bunu görünce hoşlanmadı ve şöyle dedi: Henüz genç bir cariyeyi cenazelerin arasına mı götürdün? Sende rahmet kalmamış. Bilal özür diledi ve şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü! Onu sa­dece kavminin ölülerini görsün diye oradan geçirdim. Bunu tavsib etmediğinizi

bilmiyordum.

Yine Meğâzî kitaplarında zikredildiğine göre Rasulullah onu azad ettikten sonra kendisi ile evlenmiştir. Kendisi ile evlenmek için Ümmü Eymen'in onu hazırlamasını söyledi. Medine'ye varmadan önce konaklama yerinde onunla zifafa girdi. Rasulullah'm yanında itibarı büyüktü. Hatta rivayete göre zifafa girdikten sonra binmesi için kendisine deve getirildiğinde Rasulullah ayağını dizine koyarak binmesini söylediyse de kendisi Rasulullah'ın dizine sadece dizini koyarak bindi. Kendisi istemiş olsa bile ayağını Rasulullah'ın dizine basmayı hoş görmemiştir. Bu davranışı Rasulullah'm hoşuna gitti. Medine'ye vardıktan sonra Hz. Aişe kendisini görmek amacı ile bir yabancı gibi yanma vardı. Rasulullah'm ve onun aşiretinden bazı kadınların yanında oturduklarını gördü. RasuluIIah içeri giren kadınlar arasından Hz. Aişe'yi tanıdı. Tekrar odasına dönünceye kadar bu konuda ona bir şey söylemedi. Sonra RasuluIIah yanına vardı ve kendisine şöyle dedi: Safiyye'yi- nasıl gördün? Şu cevabı verdi: Yahudi kadınları arasında bir yahudi kızdan başka bir şey görmedim. Ancak onu sevdiğim duydum. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Öyle deme ya Aişe. Kendisine İslâmı arzederken yüzünde bir nefret alameti bile görmedim, bu­yurdu. Yine rivayete göre Rasulullah'ın diğer hanımları onunla bir araya geldik­lerinde: Ey yahudinin kızı! diye kendisine hitabetmelerinden hoşlanmıyarak durumu Rasulullah'a şikayet etmiş, bunun üzerine RasuluIIah da şöyle buyur­muştur.

Bir daha sana böyle derlerse, sen de onlara: Hanginiz benim gibidir? Ba­bam nebi, amcam nebi ve kocam nebidir.

Kendisi Harun (a.s.) soyundandır. Kendilerine bu şekilde karşılık verince Hz. Aişe ona: Ey yahudinin kızı, bunu kendinden söylemiyorsun, demişti.

Ganimet olarak alındıktan sonra nafile olarak başkalarına bağışlanmasını caiz görenler, Rasulullahm Dıhye'ye Safiyye'nin amcasının kızım- bağışlama­sını delil olarak göstermektedir. Ancak bunun gerçek tevili îmam Muham-med'in söylediği gibi şu şekildedir: Ketibe kalesi Rasulullaha mülk olarak geçmişti. Onun için cariyeyi ona bağışladı.

Yine bu şekilde muamelenin caiz olduğunu kabul eden fakihler bazı yol­lardan rivayet edilen bu hadisle istidlal etmişlerdir. Rivayete göre yahudiler şöyle demişlerdir: Ya Muhammed! Malların sahibi biziz, Onları herkesten çok kendimiz biliyoruz. Bizi buradan çıkarma, ortak olmak üzere onları bize bırak. Bu şekildeki izah Ebû Hanife'nindir. Onu da Müzâra'a Bölümünde belirttik.[68]

 

Eman Lafızları

 

372- imam Muhammed şöyle der: Müslümanlar gayri müs-limlere sesli olarak eman verdiklerini hangi dille olursa olsun ilan etseler ve onlar da seslerini işitseler, hepsi eman altında olurlar.

Bu dilin Arapça, Farsça, Rumca ve Kıptice olması aynıdır.

Bununla ilgili Hz. Ömer'den gelen şöyle bir haber var: Irakta bulunan askerlerine şöyle yazdı: Bir kimseye; Korkma, ürkme, telaşlanma, dediği­niz zaman o adam eman altında olur. Çünkü Cenabı Hak dilleri ve kaste­dilen şeyleri bilir. Eman, öldürerek yahut yağmalayarak onlara zarar vermemektir. Bu da Allah'ın bir hakkıdır. Cenabı Hakkın ilminden zerre kadar bir şey kaybolmaz. O her gizliliği bilir.

Bu mukaddimeden de anlaşıldığı gibi muamelatla ilgili işlerde tek başına bir dilin kendisi sözkonusu olmayıp anlaşılan mana önemlidir. İmam Muham­med ve Ebû Yusuf ibadetlerde Arapça dil şartını koşmuşlardır. Çünkü tekbir ve namaz kıraatini Farsça okumayı bu ikisi caiz görmemektedir. Zira İslam, dinsel metnin hem lafzına, hem manasına bağlı kalmayı gerektirir. Bunu gözetmek gerekir.

Muammelatta ise bu şart değildir. Tasdik ve ikrar olan iman hangi dille olursa olsun sahih olunca, eman öncelikle sahih olur. Kurban keserken de oku­nan besmele, maksat hasıl olduktan sonra hangi dille olursa olsun sahihtir. Emanda İse bunların hepsinden daha çok genişlik vardır.

373- Düşmanın bilmediği bir dille müslümanlar eman altın­da olduklarını kendilerine duyursalar, yine emin olurlar.[69]

Kendilerine eman verildiğini tam manasiyle bilmeleri zordur. Çünkü bunu bilmeleri batini bir iştir. Hükmü ona bağlamak mümkün değildir.

Hüküm kendisine delalet eden açık sebebe taalluk eder. O da "eman" sözü­nü kendilerine duyurmaktır. Bu da fıkıhta büyük bir esastır. Bunun için duy-

mayı şart koştuk. Çünkü duyamayacakları kadar uzak bir mesafeden seslenecek olurlarsa, eman olmaz. Zira bunu duyup duymadıklarını anlamak müm­kündür. Yine aralarında bir tercüman bulunup da kendilerine müslümanlann bu sözlerinin manasını anlatabilir. Bununla eman gerçekleşmiyecek olursa, bu müslümanlann onlara hainlik etmeleri sözkonusu olur. Oysa hiyanetten sakınmak vaciptir.

Anlaşılıyor ki onlar anlamasalar bile müslümanlar kendilerine bilmedikleri bir dille seslendikleri için anlam olarak eman vermiş sayılırlar. Bundan dolayı sesi anlamamaları eman altında olduklarına dair hükmü iptal etmez.

374- Müslümanların seslerini işitmiyecek uzaklıkta iseler, eman hükmü sabit olmaz.

Çünkü müslümanlann seslerini kendileri anlıyacak durumda değildirler. Zira aradaki mesafe büyüktür.

375- Müslümanlar düşman bir kimseye: eman altındasın, korkma, sana zarar gelmez, dediklerinde o kimse tamamen e-man altına girmiş olur.

Çünkü bu nevi sözlerle ancak korku içinde olan kişinin korkusunu gider­mek için hitabedilir. Eman'ın gerçekleşmesiyle kendisinden korku gider. Her müslüman eman verme yetkisine sahip olduğundan bu sözlerden birini söyle­diğinde eman vermiş sayılır.

Mesela, kölesine, "azad ettim, sen hürsün" demesiyle kölenin hürriyetine kavuşması gibi.

376- Müellif,  aklî dengesi bozuk olanın verdiği emana de­ğinerek şöyle demektedir: Aklî dengesi bozuk olan kimse İsla-mı tavsif edip akledebiliyorsa, verdiği eman geçerlidir. Bu kişi iman konusunda akıllı sabi (çocuk) gibidir. Çocuğun emanı bö­lümünde belirttiğimiz ihtilaf bunda da sözkonusudur.

377- İslamı akledip anlamıyorsa, emanı geçerli değildir.

Çünkü O, akledemiyen çocuk hükmündedir. Ancak geçimini temin konu­sunda aklı yeterli olduğu halde baliğ olup İslamı anlamıyor ve akletmiyorsa bu kişi mürted hükmündedir ve mürteddin eman vermesi caiz değildir. Halbuki çocuk böyle değildir. Babasına yahut ikisinden birine tabi olarak İslamı akledip tavsif edemiyorsa bile müslümandır. Emanı anlayacak seviyede ise İmam Muhammed'e göre emanı geçerli olur.

378- Komutan, zimmîlerden birine, muhariplere eman ver­mesini emretse, yahut müslümanlardan biri zimmîye böyle bir şey emretse ve zımmî de yerine getirse, bu eman caizdir.

Çünkü komutan eman yetkisini bizzat kendisi elinde bulundurmaktadır. Emir verdikten sonra zimmi de bu yetkiye sahip olur. Zimmînin, inancı sebe­biyle düşman tarafa meyil duyacağı mülahazasiyle emanı sahih olmamakla be­raber müslümanın ona emretmesi halinde onun verdiği eman sahih olur. Müslü-manın ona emretmesi ve zimmînin de yerine getirmesiyle zimmînin müslüman­lar tarafına meyli açığa çıkmaktadır.

Ama çarpışmasını emrederse, durum değişir. Sadece bu emirle emanı muteber olmaz. Çünkü müslümanın zimmîye çarpışma emrini vermesiyle eman yetkisini de verdiği manası çıkmaz. Böyle bir şey olsa kafirin kendisi eman vermiş sayılır. Halbuki kafir bu konuda yetkili değildir.

Ancak müslüman kişi, ona eman vermeği emrederse bu emirde eman ver­me serbestisi manası da vardır. Çünkü bu eman müslümanın reyi ile çıkmıştır. Bunda töhmet de sözkonusu değildir.

Bu emir iki şekilde olmaktadır: Ya zimmînin doğrudan doğruya: "Size e-man verdim" yahut "Falan müslüman size eman verdi" demesiyle olur. Müs­lüman ona: "Şunlara eman ver" dediğinde zimmînin, "Size eman verdim, yahut falan size eman "verdi" demesi arasında fark yoktur. Onlar da eman altında olurlar. Çünkü bu emirle eman verme yetkisine sahip olur. Bu konuda herhangi bir müslüman hükmüne girer. Müslümanın onlara: "Size eman verdim yahut falanca size eman verdi" demesi müsavidir. Her iki şekilde de eman altında olurlar. Çünkü emanm yetkili kişi tarafından verildiğini belirtmektedir.

Müslüman kişi, zimmiye: "Falan size eman veriyor" demesni emretse ve zımmi de bu şekilde söylerse, onlar eman altında olurlar. Çünkü zımmiyi ken­dilerine elçi göndermiş gibidir. O da bu görevini yerine getirmiş olur. Bu da, kendilerine eman verdiğini bildiren bir mektup yazması ve zımmi ile gönder­mesi gibidir. Bu mektup kendilerine ulaşınca, eman altında olurlar.

Kendisi onlara: "Size eman verdim" derse, bu eman geçerli olmaz. Çünkü kendisine verilen emre muhalefet etmiş olur. Onun görevi mektubu kendilerine ulaştırmaktı. Bu da eman verme yetkisini içine almaz. Yine: "Size eman ver­dim" demesi mektubu ulaştırması demek değildir. Sadece kendi kendine ek ola­rak yaptığı bir akiddir. Akid yapmağa da yetkili olmadığından bu akdi geçersizdir.

379- İmanı Muhammed şöyle der: Düşmana esir düşenin verdiği eman, kendisinden başka müslümanları bağlamaz.

Çünkü verdiği eman sırf kendi adına olup diğer müslümanlara şamil de­ğildir. Nitekim esir kendi canından korkmaktadır. Halbuki eman verenin kendi canından emin olması lazımdır. Sonra dârulharpteki kafirler zaten esirden emindir. Çünkü esirin bütün imkanları elinden alınmıştır. Düşman yurdunda hemen hemen herzaman bir müslüman esir bulunduğundan onun vereceği eman başkasını bağlamaz. Aksi halde düşmanla savaş kapısı sürekli kapanmış olur. Çünkü korkuya her kapıldıklarında esiri zorlayarak ondan eman alabilirler. Bundan dolayı esirin verdiği eman diğer müslümanları bağlamaz.

Ancak kendisi için düşmanla yaptığı eman akdine iki tarafın da bağlı kal­ması gerekir. Mallarından bir şey çalmaması lazımdır. Çünkü kendisi için bir töhmet vaki değildir. Zira daha önce onların yurtlarında eman altında olarak kalmak için ahde vefayı kendine şart koşmuştur.

380- Düşmanın elinde gördüğü müslüman köle veya müslü­man cariyeyi kurtarmak niyetiyle de olsa, müslümanın eman ahdini bozması caiz değildir.

Çünkü bu esnada dârulharp kafirleri İslama girecek olsalar müslüman esir ve cariye yine salim kalırlar. Malları konusunda da durum aynıdır.

381- Ancak kafirlerin elinde hür bir müslüman veya zınımi veya sözleşmeli köle ya da ümmü'I-veled yahut bir müslünıana veya zımmiye borçlu olan kimselerden birini görürse bunları ellerinden kurtarmağa çalışabilir.

Çünkü bunlar ganimet olmazlar. Nitekim onun vasıtasıyla onlar müslü­man olsa kendisi onların olmaz. Zaten sayılan kişileri haksız  yere tutuyorlar.

Nitekim onlara eman verirken haksızlıklarını tekeffül etmiş değildir. Onun için hırsızlıkla veya gaspederek o kişileri çıkarıp kurtarma hakkma sahiptir. Ancak hakkında ahid vermek caiz olan şeylerde ahde riayet etmesi gerekir. Onları kafirlerden kurtardıktan sonra tekrar ellerine vermek üzere eman akdi yapması caiz değildir.

382- İslam ordusu karargahında eman verilen kimseleri, komutan düşmanla yaptığı anlaşmayı bozmak isterse, önce on­ları emin bir yere ulaştırması gerekir. Ancak bunlar, "esir alı­nan kadın ve çocuklarımızdan ayrılmak istemiyoruz" diyerek çıkmayı kabul etmezlerse, komutan kendilerine zarar verme­mek ve emin oldukları yere götürmek için düşmana saldırıyı geciktirir. Böylece kendilerini ihtar ederek özür kabul etmiye-ceğini de bildirir. "Şu saate kadar çıkıp gitmezseniz sizi zimmi sayar, haraca bağlarız ve emin olmayacağımız yere de salma­yız." diyerek ihtar eder. Bu müddet içinde çıkıp gitmezlerse kendileri zımmi olmayı kabul etmiş sayılırlar. Böylece uzun müddet İslam yurdunda kalırlarsa eman altında yaşıyan zım-miler gibi zimmet akdini zımnen kabullenmiş sayılırlar.

383- Komutan, düşman askerinin İslam ordusuna saldır­masından ve müslümanları gece Öldürmelerinden endişe edi­yorsa onları emin olacakları yere çıkmaya zorlayabilir ve bir süre tayin edebilir. Bu konuda müslümanları gözetmesi gere­kir. Her gece eman verdiği kişileri bir yere toplar ve başlarına nöbetçi diker.

Çünkü onların çıkmaya ve çocukları ile eşlerinden belirli bir süre içinde ayrılmaya zorlanmaları sonucu tehlikeleri daha da artmış olur. Onları gözettiği gibi müslümanları da gözetmesi lazımdır. Gözetme yolu da budur.

Belirtilen süre içinde çıkmayıp zımmi olmayı kabul ederlerse, hergün bir yere toplanır ve İslam yurduna çıkıncaya kadar başlarına her gece bekçiler dikilir.

Çünkü sürenin geçmesi ile zımmi de olsalar kendilerinden tamamen emin olmak doğru değildir. Aksine cizye vermekle mükellef tutulmaları onların tehlikesini daha da artırmıştır. Yine korkuları gece daha çok artmaktadır. Bu sebep­ten her gece başlarına nöbetçi diker. Sabah olunca nöbetçiler onları eş ve

çocukları ile başbaşa bırakır.

384- Yine İslam ordusu düşmanla yüz yüze geldiğinde bun­lar bir yere toplanır ve başlarına nöbetçiler dikilir.

Çünkü iki ordu karşılaştığında tehlike ihtimali daha da artar. Düşmanla savaşmak için müslümanların bunlar tarafından emin olmaları lazımdır. Bu da başlarına bekçiler dikmek suretiyle gerçekleşir.

Onları ücretsiz beklemek imkanı yoksa, yönetici ganimet malından ücret vererek başlarına bekçiler dikebilir.

Çünkü ücretle görevli tutmada ganimeti toplıyan mücahidlerin yaran vardır. Bu ödeme, ganimet mallarını yahut ganimeti toplayan erlerin menfaatini korumak için verilecek ücret gibidir.

Bu koruma da cihad kapsamındadır, halbuki cihad ücretle nasıl caiz olur? diye akla bir soru gelebilir. Hemen belirteyim ki, durum böyle değildir. Çünkü beklenen kimseler muharip değil, zımmidirler. Bunları beklemek de cihad sa­yılmaz. Bu bekleme müslümanlara yahut onların eşyasına saldırma endişe­sinden dolayıdır. Ganimetleri korumak için ücretle bekçi tutup bunları bek­lemek, ganimetleri almak ve müslümanları öldürmelerini önlemek için ücretle nöbetçi dikmek arasında fark yoktur.

385- Müslüman askerlerden biri, kaledeki veya siperdeki müşriklerden birine: "Gel" anlamında bir işaret yapsa veya kaledekilere, "Kapıyı açın" şeklinde işaret etse yahut göğe işaret yapsa ve müşrikler de bunu eman sanarak istenen bu şeyleri yerine getirseler, yapılan bu şeylerin müslümanlarla düşman taraf arasında eman ifade edip etmediği önceden bilinsin veya bilinmesin eman sayılır ve "Size eman verdim" hükmündedir.

Çünkü eman işinde çerçeveyi geniş tutmak esastır. Hıyanete benzer şey­lerden sakınmak da vaciptir. Aralarında daha önce biliniyorsa zaten mesele yoktur. Çünkü örfle sabit olan, nasla sabit olmuş gibidir. Böyle bir şey eman

sayılmıyacak olursa, hıyanet olur. Daha önce bilinmiyorsa onu örf mesabesine, hatta daha üstün seviyeye çıkaran halin delaleti mevcuttur. O da emirleri yerine getirmeleri ve istenilen şekilde davranmalarıdır. Bu da meseleyi açıklayan en açık delaletlerdendir. Nitekim, "çıkın ve bu kaleyi yıkın" emrine uyarak yerine getirseler bu da eman sayılır.

386- Sonra Hz. Ömer'in şu hadisini delil göstermektedir: "Müslümanlardan biri düşman askerlerinden birine "Buraya gel" derse ve "gelirsen öldürürüm" diyerek bildirse ve adam gelse eman altında olur.

"Gelirsen öldürürüm" sözünü anlamaz veya itişmezse hüküm böyle olur. Ama bunu anlar ve duyar da yine gelirse, fey olur. Çünkü vaziyetin ve örfün delaleti aksini iddia etse bile sözünün itibarını düşünür. "Erkeksen gel", "kavga istiyorsan gel", "gel de görürsün" gibi sözler söylediğinde bunun açıkça tehdit olduğu ve eman ifade etmediği açıktır. Ama mutlak olarak "gel" demesi, muva­fakat ifadesidir. Yine parmağı ile göğe işaret etmesi, "Seni Allah adına temin ederim" yahut "Allah'a yemin ederim ki sen emniyettesin" anlamında olup sana eman verdim, demektir.

387- Müslüman askerler düşman yurdunda savaşçı bir a-damı yahut kadını görür ve bu düşman savaşçı: ben eman al­mak için geldim, derse ve kendilerinin bundan daha önce ha­berleri yoksa, sözüne itibar edilmez ve fey sayılır.

Çünkü zahir durum onu yalanlamaktadır. Kendisine saldmlıncaya kadar o kişi gizlenmişti. Onun durumu da eman istiyene değil, saldırmak istiyen kişiye benzemektedir. Açıkçası tuzağa düşdükten sonra bir hile yolunu aramaktadır.

388- Müslüman askerlerin ulaşamıyacağı, fakat sesini du­yabildiği bir yerde ise ve müslümanlar da öldürmek istedikle­rinde sesini keserek müslümanlara teslim olursa fey' olur. Yö­netici dilerse, "Eman almak için geldim" sözünü dinlemeyip Öldürebilir.

Çünkü müslümanlar kendisini öldürmek istediklerinde onların eman verip vermiyeceğini seslenerek öğrenebilirdi. Sonra emin bir yerde de bulunuyordu.

Seslenerek eman istemeyi terkedince, elinde imkan olduğu halde böyle bir şey düşünmemiş demektir. Açıkçası müslümanlara karşı koymak istemiş, ancak imkan bulamayınca hile yoluna başvurmuştur.

389- Müslümanlar onu Öldürmek yahut esir etmek için ha­rekete geçmeden önce onlara gelse ve eman dilese, emin sayılır.

Çünkü onlara doğru gelmesi teslim olduğunun delilidir. Bu da eman dile­mek için seslenmek gibidir. Halbuki birinci durum böyle değildi. Müslüman­ların harekete geçmesinden sonra davranması onlara karşı koymak istediğini gösterir. Lakin müslümanların davranmasından önce gelişi teslim olma isteğini ifade eder. Onların tüccarları da eman istemeden müsliimanların yurduna girdiklerinde durum aynı olur.

390- Bir siperde bulunup da müslümanlar onun sesini duy-

mayacak durumda iseler ve tek başına hiçbir silah da taşı­madan çıkıp yanlarına gelse ve müslümanlara sesini duyuracak seviyede yaklaşınca eman isteğinde bulunsa, eman altında sayılır.

Çünkü kendi isteğiyle sığınağından çıkmış ve müslümanların duyacağı yere gelince eman talebinde bulunmuş ve silahını bırakmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki eman istemek için gelmiştir. Eman verseler de vermeseler de o adam eman altındadır. Çünkü Şeriat onları eman altında saymıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Müşriklerden biri sana sığınırsa, ona eman ver!"."[70]

"Eğer onlar barışa yanaşırsa, sen de yanaş..."[71]

391- Yine üzerinde silah taşısa bile savaşma pozisyonunda olmadığı sabitse, eman altında sayılır.

Çünkü silahı müslümanlara satmak yahut yerinde bırakırsa kaybolur endi­şesiyle silahı muhafaza etmek niyetiyle yanma almış olabilir.

392- Kılıcını çekmiş ve mızrağını hazırlamış olarak müslü­manların hakimiyet alanına girdikten sonra eman talebinde bulunsa, fey' sayılır.

Çünkü bu durumu onun savaşmak için geldiğini gösteriyor.

Netice olarak hakikatine vakıf olunması mümkün olmayan şeyde zahire göre hükmetmek caizdir. Hakikati bilinmiyen şeylerde kan dökmenin mübah-lığına götürse bile, galip kanaatla hükmetmek caizdir. Mesela bir kimse gece­leyin evine bir kimsenin girdiğini görüp hırsız veya hırsızlardan kaçan biri ol­duğunu kestiremediğinde şöyle düşünür: Hırsızlann alametlerini taşıyorsa veya yanında eşyalarım toparlıyan biri varsa kendilerine yaklaşmadan onları öldü­rürse, bir sorumluluğu olmaz. Üzerinde bu nevi alametler yoksa onu koruması gerekir. Vurmak için silah atması da caiz değildir.

Simaya bakıp hüküm vermenin caiz olduğunu şu ayeti kerime göster­mektedir.

"Suçlular simalarından tanınır."[72]

Duruma bakarak hüküm vermenin caiz olduğunu da bu ayet göstermek­tedir :

"Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı."[73]

393- Asker geceleyin düşman yurduna indiğinde karşıdan bir müşrik gelerek müslümanların hakimiyet alanına girse ve ilk karşılaştığı silahlı kişilerden eman dilese, bu kişi emin olur.

Çünkü kendi iradesiyle çıkıp gelmiştir.. Ayrıca müslümanlara sesini du­yuracak yere geldiğinde onların etki alanı dışında sayılmaz. Zaten müslü­manlara sesini duyurmiyacak mesafeden bağırıp eman dilemek bir şey ifade etmez. Eman almak için bir şey şart koşması da bu durumda bir anlam ifade etmez

Meğâzî kitaplarında zikredildiğine göre Muhammed bin Mesleme, Beni Kureyza muhasarasında bir gece müslümanların başında bulunuyordu. Ansızın iki kişi kendisine doğru çıkıp geldi. Yanına varınca kendilerine sordu: Niçin geldiniz? Eman için geldik, deyince salıverdi ve ekledi: Allahım! İyi kişilerin hatalarını bağışlama faziletinden beni mahrum etme. Sonra onları bir daha gömıedi. Durumu Rasulullah'a bildirdiğinde kendisini kınamadı.

394- Askerin ardından, sağından veya solundan güçlükler çıkardığını gördükleri biri eman dilerse, kendisine eman veril­mez ve fey' sayılır. Başkan dilerse onu Öldürür.

Çünkü durumu casusluk için geldiğini yahut bazı müslümanlara gece bas­kın yapmayı tasarladığını göstermektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi böyle durumlarda galip zan ve galip kanaatle amel edilir.

395- Durumu anlaşılmayip eman için yahut başka bir şey için geldiği kestirilemezse başkan onu alıp İslam yurduna gön­derir ve onu zımmi olarak tutabilir.

Çünkü iki ihtimalin ortaya çıkması ve ihtimaller arasında tercih yapıla­maması halinde ihtiyat yolunu seçmek lazımdır. Öldürülmemesi ve fey yapıl­maması da ihtiyattandır. Çünkü eman istemek için geldiği muhtemeldir. Güven içinde olacağı yere göndermemesi yine ihtiyattandır. Zira askere saldırmak için geldiği muhtemeldir. İhtimal ile ne kanı akıtılabilir ne de bağışlanabilir.

Ömür boyu İslam diyarında tutulur. Müslüman olursa hür olur ve ona birşey düşmez, müslüman olmazsa haraca bağlanır.

İslam diyarına girmek isteyip de eman dilemek için seslerini ancak muslümanlann etki alanına girdikten sonra duyurabiliyorsa ve bu yere geldiklerinde eman isterlerse, emin olurlar.

Çünkü kendi iradeleriyle gelerek gerekli yollara başvurmuş sayılırlar.

396- Müslümanlardan emin ve etki alanı dışında oldukları halde gelip eman dilerlerse, müslümanlar onlara isterse eman verir, isterse vermez.

Çünkü düşmandan emniyet içinde olanlar yurdumuza geldiklerinde dârul-harpte yahut kalelerinde bulunuyorlardı.

397- Daha önce eman almış olduğu halde kalelerinde olan muhariplerin emanlarmı muslümanlann geri almaları caiz i-ken, kalelerinde yeni eman taleb edenlerin talebini müslüman­lar evleviyetle red edebilirler.

Ama emniyet içinde olmayıp daha önce eman almış olan­ların emanını emin olacakları yere ulaştırıncaya kadar bozmak caiz değildir.

Yine muslümanlann etki alanına girinceye kadar eman isteğiyle gelirlerse istekleri red edilmez. Ama devlet başkanının o bölge halkına daha önce eman vermiyeceğİni bildirmesi, onların da bunu bilmesi halinde eman istekleri kabul edilmez. Buna rağmen çıkıp eman istemeğe gelenler olursa fey' sayılırlar. Çün­kü durumu daha önce biliyordu. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor: "Size bunu daha önce bildirmiştim"[74]

Netice olarak eman talebi için emniyet yerinden ayrılan (kale, siper, mevzi gibi yerleri terkeden) ler teamül olarak emin sayılırlar. Aksine bir sarahat bulunmadıkça teamül hüküm gibi kabul edilir. Ama aksini belirten bir sarahat varsa teamüle (adete) itibar edilmez. Önüne yemek sofrası konulan kimseye ev sahibinin : "yeme" demesi gibi. Teamüle göre sofra yemek için gelir. Ama ev sahibi yememeyi sarahatle ifade edince bu teamül geçersiz olur.

398- Müslümanlar İslam ülkesinde savaşçı düşman bîrini gördüğünde,   "eman  ile  girdim"   dese bile sözüne  itibar etmezler.

Çünkü İslam yurduna girmesi yasak olduğundan bu adam zorla yakalanan kimse hükmüne geçer. Eman iddiası ile de töhmet altına girmiş olur. Töhmet altında olan adam hüccet olamaz. Nitekim bir müslüman onu yakalayıp köle­leştirmek İsterse, onun "eman ile buraya girdim" sözüne itibar etmez.

399- Bir müslüman çıkıp kendisinin ona eman verdiğini söylese, sözü tasdik edilmez.

Çünkü yetkisi dışındaki bir şeyi bildirmiş olur. Zira köle edinme yahut harbe geri gönderme hakkı müslüman topluma intikal etmiştir. Müslüman top­lumla sabit olanı bir kişinin ifadesi iptal edemez.

400- Eman verdiğini söyleyen müslaman fert dışında iki müslüman daha buna şahitlik ederse, o adam eınan altında olur.

Çünkü delil ile sabit olan, görme ile sabit olmuş gibidir. Kendisinin eman verdiğini söyliyen kişinin bu meselede şahitliği geçerli değildir. Çünkü kendi yaptığı işi söylemektedir. Onun şahitliği, şahitlik değil, dava olur. Gayri müs-Kmlerin şahitliği de muteber değildir. Müslüman kitle ile sabit olan hak, bir kişinin söylemesi ile iptal olmaz.

401- Yîne: "Ben kralın halifeye gönderdiği elçisiyim" derse sözü tasdik edilmez.

Çünkü bu söz, eman altında olduğunu iddia etmesi demektir. Elçiler her iki taraftan da eman altındadır. Cahiliyette de, İslamda da teamül budur. Barış veya savaş meselesi ancak elçilerle anlaşılır. Görevini (haberleşmeyi) yerine getire­bilmesi için elçinin eman altında olması lazımdır. Bir toplumun elçisi Rasulul-lah'ın (s.a.v.) huzurunda söylememesi gereken sözleri söyleyince Rasulullah ona: "elçi olmasaydın seni öldürürdüm" buyurdu. Bundan da anlaşılıyor ki elçi eman altındadır. Onun için sırf iddia etmesiyle elçi olduğu tasdik edilmez.

402- Kralın yazdığına benzer bir mektubu çıkarır ve bunu kral yazdı, diyerek elçi olduğunu iddia ederse, galip zan ile emanı sabit olur.

Mektup uydurma olabilir. Ancak dârulharpte kendisinin elçi olduğuna şahitlik yapacak iki müslüman şahit bulamayacağından bu kadarla kendisinden iktifa edilir. Daha önceki şeylerde de durum böyledir.

Ebû Hanife'ye göre yanında bir mektup yahut bir delili yoksa ve müslü-manlardan biri onu dârulİslamda yakalarsa fey1 olur. Çünkü müslümanların kuvveti sayesinde onu yakalayabilmiştir. Dârulharpte müslüman askerler ara­sında bulunan kişiyi birinin yakalaması gibidir. Ancak bu durumda kendisinden beşte bir pay (hms) vermek gerekir. Bu konuda rivayet tektir.

Beşte birin vacip olduğuna dair Ebû Hânife'den iki rivayet vardır. îmam Muhammed'e göre bu adam, onu yakalayan müslüman için fey'dir. Çünkü islam diyarında bu adam mubahtır. Onu kim önce yakalarsa kendi mülkiyeti olur. Avı yakalayan ve otu toplayan kimse gibidir. Beşte birin vacip olduğuna dair İmam Muhammed'den de iki rivayet vardır.

Netice olarak İmam Ebû Hanife'ye göre bu adamın İslam yurduna girişi yasak olduğundan, girdikten sonra yakalanınca yenik düşmüş hükmünde olur ve yakalanmadan önce İslama girse bile fey1 sayılır. Daha önce yakalanan ve devlet başkanı tarafından henüz köleleştirilmeden müslüman olan esir gibidir.

İmam Muhammed'e göre ise, bir müslüman yakalamadıkça o adam İslam diyarında yakalanmış gibi olmaz. Müslüman olursa hür olur. Çünkü ele geçirmek esasında yurtla değil, elle olur. Bunun için yakalanmadan önce tekrar eski yurduna dönerse hür olur. Biri ele geçirirse sadece kendisi ele geçirdiği İçin onun mülkü olur.

"Yakalamadan önce kendisine eman verdim" derse İmam Muhammed'e göre emin olur. Çünkü zahirde onun kölesidir. Hür olduğunu da itiraf etmiştir. İtirafından dolayı da töhmet altına girmez.

Ebû Hanife'nin kıyasına göre bu sözünde tasdik edilmiş olmaması lazım­dır. Çünkü müslüman cemaatin hakkı onda sabit olmuştur. Haklarını iptal etme­de zaten tasdik edilmiş değildir. İslam yurdunda müslüman olduktan sonra yakalanmadan dârulharbe dönerse hür olur ve ona bir şey de gerekmez.

İmam Muhammed'e göre bu meselede bir kapalılık yoktur. Çünkü yurduna dönse de dönmese de hürdür. Ebû Hanife'ye göre bu adam devlet başkanı tara­fından köleleştirilmedikçe yakalanmış olsa bile köle olmaz. Dârul harbe döner­se köleliği kalkar. İslama girmesi halinde kesin olarak hürdür. Bundan sonra köle yapılmaz. Müslüman olduktan sonra tekrar dârulharbe dönen ve tekrar yakalanan köle gibi. Orada hür olduğu gibi burda da hürdür.

403- İslam ordusu düşmana ait şehirlerden birine uğradık­tan sonra başka bir tarafa geçeceği zaman şehir halkı onlara: "Sizden kimseyi öldürmemek şartı ile bu yoldan değil de başka yoldan gidebilirsiniz" diye teklif ederse ve müslümanların da şehrin sahibi düşmana gücü yetmiyorsa, her ne kadar daha uzak ve zor ise de onların yararına olursa bu teklifi kabul edebilirler.

Çünkü düşmanın orduyu takibederek arkadan birer ikişer müslümanları öldürmesinden emin değildir. Halbuki bu anlaşma onları bu tehlikeden kurtar­maktadır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye'de bundan daha ağır şartlan kabul etmiştir. Mekkeliler müslüman olup Medine'ye gelen herkesi kendilerine iade etmesini şart koştular. Bu şart yürürlükten kalkıncaya kadar Rasulullah (s.a.v.) ona bağlı kaldı. Zira Mekkelilerle Hayber ehli arasındaki anlaşmaya göre taraflardan kim saldırıya uğrarsa diğeri onu koruyacaktı. Bu da müslü­manları ilgilendirirdi. Böylece Rasulullah (s.a.v.) Hayber'e yürüdüğü zaman Mekkelilerden emin olmak için kendileriyle anlaşma yaptı. Bundan da anlıyo­ruz ki müslümanlara yararlı olduğu sürece bu nevi şartı kabul etmede bir sakınca yoktur.

404- Bu şartı kabul ettikten sonra aynı yoldan geçmeğe tekrar karar verirlerse bu ahdi bozar ve durumu onlara bil­dirirler.

Çünkü bu, eman ve saldırmazlık ahdi mesabesindedir. Buna riayet etmek ve kendileri bozuncaya kadar bozmamak gerekir.

405- Müslümanlar: "Bu yoldan geçmemiz kendilerine zarar vermez" diye ısrar ederse, kendilerine şöyle denebilir: "Bu yol üzerinde herhalde onların ekinleri, hurmalıkları ve meraları olabilir. Bunlar kendilerine lazım olur. Onları kullanmanızı ve hayvanlarınızı otlatmanızı da istemiyorlar. Yahut hayvanları vardır. Onların olduğu yerden geçmenizi istemiyorlar.

"Hayır, bu en kolay yoldur. Geçerken hiç dokunmayaca­ğız" derlerse, kendilerine şöyle denilir: Hiçbir şey olmazsa bile mümkün değildir. Çünkü adamlar herhalde kalelerini ve hay­vanlarını görmenizi, yolunu bellemenizi istemiyorlar. Sonra başka sefer gelirsiniz ve zarar verirsiniz. Yahut burada onların açık bir tarafım görür ve gelir saldırırsınız. Onun için yapaca­ğınız bir tek şey var; O da Cenabı Hakkın şu kavline göre ya sözünüzü tutarsınız yahut ahdi bozduğunuzu bildirisiniz. O, şöyle buyuruyor: "Sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran"[75]

406- Şehir halkı "nehrimizin suyundan içmemek üzere bize söz vezin, der ve biz de kabul edersek, nehirden içmemizin ken­dilerine zararı olsun veya olmasın sözümüzü tutmamız lazım­dır. Ama kendilerine zarar dokunmıyacağını kesin olarak bili­yorsak, onların haberi olmadan da içmemizin ve hayvanlara su vermemizin bir sakıncası yoktur.

Çünkü şartın faydası varsa gözetilmesi gerekir. Fayda getirmiyen yahut zararı önlemeyen şartı koşmak İnadçılıktır. Bu işin kendilerine zarar vermiye-ceğini bildiğimiz anda bu şart yararsız ve geçersiz olur. Eğer kendilerine zarar veriyorsa bu şarta riayet etmek lazımdır. Fayda veya zarar belli değilse, zahire ,göre hükmedilir. O da bir menfaat sağlamadan yahut bir zararı önlemeden böyle şartı koş m ıyac aklarıdır. Çünkü aklı olan faydasız boş şeylerle uğraşmaz. Aksi sabit olmadıkça zahire göre hüküm vermek vaciptir.

407- Müslümanlar kendileri ve hayvanları o suya muhtaç iseler ahidlerini bozar ve kendilerine sudan faydalandıklarını bildirirler. Sonra sudan faydalanırlar. Mera için de durum aynıdır.

Çünkü kendi mülkiyetleri değildir. Rasulullah (s.a.v.) halkın su ve otlakta ortak olduklarını belirtmiştir. Böyle bir şartın kendilerine yararı olmadığını anlayınca bu ortaklık haklarını kullanırlar.

408- Ama ekine, bağlara ve meyvelere zarar vermemek üzere söz almışlarsa, kendilerine zararı olsun veya olmasın bunlardan bir şey almak yahut zarar vermek caiz değildir.

Çünkü bu onların mülkiyetidir. İnsanın tasarruf hakkı menfaat veya zarar açısından değil, malik olma hükmü ile geçerlidir. Ama müslümanlar bunlardan faydalanmak mecburiyetinde kalırsa, ahdi bozduklarını kendilerine bildirir ve kendileri ile hayvanları ondan faydalanır. Çünkü bu şartla mülklerindeki mü-bahlık sıfatı yok olmaz. Ancak ahdi bozmak (hıyanet) den sakınmak vaciptir. Bu da kendilerine bildirdikten sonra kendiliğinden yerine''gelir.

409- Ekin ve meralarını yakmamak üzere bizden söz almış iseler, yakmak dışında müslümanlar hayvanlarıyla beraber bu şeylerden faydalanabilirler.

Çünkü ahde bağlılık şart koştuğumuz kadariyle bizi bağlar. O da yakmak­tır. Ondan yemenin, yakma ile ilişkisi yoktur. Ayrıca insanın kendi mülkünden yemesi helal olduğu halde yakması caiz değildir.

Yine Şam alimleri düşmanın mallarını yakmayı mekruh gördükleri halde onlardan yemeyi mekruh saymamaktadır. Şehir halkı yakmanın zararını bildik­leri için bu şartı koşmuş olabilirler. Aslolan, şartnamede açıkça sabit olan şey­lere her yönden benzer ve aynı manada olmıyan şeylerin dahil olmamasıdır.

410- Köylerini yıkmamak üzere bizden söz alsalar bile ora­larda bulunan yiyecek, ot ve bina dışındaki şeylerden fayda­lanmada bir sakınca yoktur.

Çünkü yıkmak binalarda olur. Yiyecek ve benzeri şeyleri almak ise saklı şeylerde olur. Zaten yıkmadaki bozgunculuğu bildikleri için bu şartı koşmuş olabilirler. Yiyecek ve benzeri şeylerden faydalanmak caiz ise de kereste ve benzeri şeyleri almak caiz değildir. Ancak bina dışındaki keresteleri almak ve onunla ateş yakmakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu yıkmak değil, faydalan­maktır. Bu şarta göre yıkarak veya yakarak evlerine zarar vermek yahut tahrip etmek helal olmaz. Çünkü bu tahripten de ötedir. Şartın hükmü bunda ön­celikle sabit olur.

Kilitli bir kapı bulup da açamazsak ahitlerini bozduğumuzu kendilerine bildirmeden önce onu kırmamız doğru olmaz. Ama açabilirsek bir sakıncası yoktur. Çünkü kapıyı açmak yıkmak demek değildir. Kilidini kırmadan aç­mamız mümkün değilse kırmak caiz değildir. Çünkü bu tahriptir. Şartın met­ninde kabul ettiğimiz şeylerin azı da, çoğu da aynıdır.

411- Ekinlerinden ve hayvanlarının yeminden faydalanma­mamızı şart koşmuşlarsa, bunlardan herhangi bir şey yak­mamız caiz değildir.

Çünkü yakmak, şart koştukları yememekten de öte bir zarardır. Evle-viyetle hükmün kapsamına girmektedir. Mesela anne babaya "üf' demek yasak ise, sövmek evleviyetle yasak olur. Bunda durum yakmamayi şart koşma­larının aksinedir. Çünkü yemek zarar bakımından yakmaktan daha hafiftir. Yakmak malın kendisini telef etmektir. Yemek ise kendisinden faydalanmaktır. Yememeyi şart koşmalarından maksat malın kendilerine kalmasıdır. Bu mal yeme ile yok olacağı gibi yakmakla da yok olur. Ama yakılmamasını şart koşmaları, mallarının bozulmaması demektir. Yemede ise bozmak yoktur. -

412- Ekinlerini yakmamayı şart koşmuşlarsa, yakmamız da caiz değildir.

Çünkü bu her yönden şartın metnine dahil olmuş gibidir. Çünkü her ikisi de ifsad etmektir.

413- Yine suya batırarak telef etmemeyi şart koşmuşlarsa, su ile telef etmek de caiz değildir.

414- Aynı şekilde gemilerini yakmamayı ve batırmamayı şart koşmuşlarsa, onları alıp götürmemiz de caiz değildir.

Çünkü bu şarttan maksat kendilerinden faydalanmaları için bizzat gemi­lerinin salim kalmasıdır. Onları alıp götürdüğümüz zaman yararlanma imkanları kalmaz.

Nitekim evlerini yakmamayı ve yıkmamayı şart koştuklarında evle­rini yıkıp kerestesini ve kapılarını alıp götürmek de caiz değildir.

Bundan maksatları adı geçen şeylerini telef etmemektir. Ancak hepsini şartın metnine dahil edememişlerdir. Telef etmenin açık sebeplerinden sadece yakma ve yıkmayı zikretmişlerdir.

415- Kendilerinden esir aldığımız kimseleri Öldürmemeyi şart koşmuşlarsa, yakaladığımız esirleri Öldürmeyip fey' say­mada bir sakınca yoktur.

Çünkü esir etmek, şart koştukları şekilde öldürmek demek değildir. Öl­dürmek bünyeyi yok etmektir. Nitekim düşmanın kadın ve çocuklarını esir almak caiz olduğu halde öldürmek caiz değildir.

416- Kendilerinden kimseyi esir etmemeyi şart koşmuş­larsa, esir almak yahut öldürmek bizim için caiz değildir.

Çünkü öldürmek esir almaktan daha kötüdür. Koştukları bu şart hem esir almak hem de öldürmek için geçerlidir.

Ancak kendileri de müslümanlardan kimseyi esir etmemek ve öldür­memek üzere verdikleri söze riayet etmiyerek hainlik ederlerse anlaşmayı bozmuş sayılırlar. Artık önceden olduğu gibi kendilerinden esir almamız yahut esirlerini öldürmemiz caiz olur.

Nitekim Mekkeliler Rasulullah'la anlaşmalı olan Huzaa oğulları aley­hine Bekr oğullarına yardım edince Rasulullah (S.A.V.) anlaşmayı bozdu­ğunu kendilerine duyurmadan üzerlerine yürümüş ve aniden bastırmak için işi gizli tutmuştur. Eğer içlerinden bir kişi bu fiili işlerse bu onların hepsinin ahdi bozdukları anlamına gelmez.

Çünkü bir kişinin bunu işlemesi aralarında yaygınlık kazanması demek değildir. Sonra, toplum adına bir kişinin anlaşmayı bozma yetkisi de yoktur. Nitekim bir müslümanın dinen haram olan bir şeyi işlemesi imanını bozması demek değildir. Yine bir zımmi bu şekilde davranırsa eman ahdini bozmuş demek değildir.

Şayet onlardan bir cemaat yahut başkanları veya bir ferd savaşmak amacıyla bunu işler de kendileri de bunu bildikleri halde değiştirmezse, o zaman bu davranış anlaşmayı bozmak sayılır.

Çünkü başkanın işlediği aralarında hemen yayılır. Aralarında biri işleyip de kendileri karşı çıkmazsa sanki kendileri ona emretmiş gibi olurlar. Nitekim, beyinsiz birinin yaptıklarına karşı çıkılmadığı zaman emredilmiş gibi sayılır. Bu işin aleni olarak işlenmesi iki taraf arasındaki anlaşmanın bozulması gibidir.

417- Her iki taraf esirleri öldürmemek üzere anlaştıkla­rında bizden esir aldıklarını öldürmedikleri takdirde bizim de onlardan esir aldığımız esirleri öldürmemiz caiz değildir.

Çünkü bu davranış onların anlaşmayı bozması demek değildir. Çünkü on­lar esir etmeme şartını değil, esirleri öldürmeme şartını kabullenmişlerdir. Şarta bağlı kaldıkları sürece aynı muamele ile biz de kendilerine karşı anlaşmaya bağlı kalırız.

418- Düşman taraftan biri eman ile islam yurduna girdik­ten sonra kasten veya yanlışlıkla bir müslümanı Öldürse veya yolkesenlik yapsa veya müslümanlar hakkında bilgi toplayıp düşmana vererek casusluk yapsa veya müslüman yahut zımmi bir kadınla zorla zina etse veya hırsızlık yapsa, bunlardan hiç­biri ile iki taraf arasındaki ahdi bozmuş sayılmaz.

Ancak İmam Malik, bu yaptıkları ile ahdi bozmuş sayılır görüşündedir. Çünkü eman ile ülkemize girince bu şeylerden birini yapmamayı peşinen ka­bullenmiş demektir. Bunlardan birini işlerse ahdini bozan bir iş yapmış sayılır. Bununla ahdini bozmuş olmazsa bile müslümanlara hakaret etmiş olur.

Görüşümüze göre müslüman, bu fiillerden birini işlediği zaman nasıl ki li­man ahdi bozulmuyorsa, muharip de işlediği zaman eman ahdini bozmuş olmaz.

419- Bu konuda delil, Hâtıb b. Ebi Belte'a hadisidir:  "Mu-hammed üzerinize yürüyor, tedbirinizi alın" diye Mekkelilere: mektup yazdı. Bunun hikayesi uzundur. Cenabı Hakkın şu ayeti onun hakkında nazil oldu: "Ey inananlar! Benim de düş­manım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin"[76] Ce­nabı Hak yine de onu mümin olarak vasıflandırmıştır.

Yine Ebû Lübâbe b. Abdilmunzir'e Beni Kureyza: Rasu-lullah'm hükmüne uyarsak bize nasıl davranır? diye danıştık­larında elini boğazına götürerek kafalarını vuracağını haber vermiştir. Cenabı Hak bu ayeti onun hakkında indirmiştir:

"Ey inananlar! AUaha ve Peygambere karşı hainlik et­meyin"[77]

Bunları işlemekle mümin imandan çıkmadığı gibi eman altında olan kimsenin işlemesiyle de eman ahdini bozmuş sayıl­maz. Ancak kasten bir mümin öldürürse kısas olarak o da öl­dürülür. Çünkü muamelat işlerinde kulların haklarına riayet edeceğini kabullenmiş demektir.

420- Bir müslümana iftira etse kendisine iftira cezası uygu­lanır.

Çünkü bunda da kulların hakkını çiğnemiş olur. Bu ceza kulların haysi­yetini korumak için konulmuştur. Onun için ceza uygulanacağı zaman iftiraya uğrayanın ifadesine başvurulur. Zarar gönen kişinin görüşü alındıktan sonra yerine getirilir. Ancak zina ve hırsızlık gibi cezayı gerektiren suçlardan birini işlediğinde Ebû Yusuf a muhalif olarak Ebu Hanife ve Muhammed'e göre had cezası uygulanmaz.

421- İmam Muhammed görüşünün sıhhatini şöyle delillen-dirir: Zımmîlere bu cezaların uygulanıp uygulanmıyacağı ko­nusunda Müslümanlar ihtilaf etmişlerdir. Medine alimlerine göre kendilerine uygulanmaz. Ancak bu cezaların kendilerine uygulanmak için davaları hakimlerine havale edilir. Bu görüş Hz. Ali'den rivayet edilmiştir. Zımmiler konusundaki bu ihti­lafları aynı zamanda eman altında olan birine bu cezaların tatbik edilmemesi üzerinde ittifak sayılır. Ancak bunda nass varid olduğundan biz bu görüşü almıyoruz. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) yahudinin recmedilmesini emretmiştir. Ancak zımmi bakında varid olan nass, eman altındaki kişiye aynı hükmün uygulanmasını vacip kılmaz.

Çünkü zımmi muamelat işlerinde İslam ahkamına riayetle mükelleftir. Zi­ra ülkenin vatandaşıdır. İçki içme cezası dışında bütün cezalar kendisine tatbik edilir. Çünkü içkinin haram olduğuna kendisi inanmıyor. Haram olduğuna İnanmadan ceza sebebi meydana gelmez. Ama eman altındaki kişi vatandaş değildir. Hükümlerimizi de kabullenmiş değildir. Sadece ihtiyacını gidermek için yurdumuza gelmiş, sonra yurduna dönecektir. Kendi yurduna dönüşten alıkonulmaz.

422- Eman altındaki kişiyi bir müslüman veya zımmi öl­dürse, kısas gerekmez.

Bunun için sırf Allah'ın hakkı olan cezalar kendisine uygulanmaz.

Ancak yine bir zimmî, eman altındaki kişilerin malından aldığı şeyleri iade etmekle emrolunur. Tükettiği şeyler için tazminat öder. İliştiği kadına mehir öder.

Çünkü mülkiyetinde olmıyan bir kadına ilişmeğe ya ceza yahut mehirden biri mutlaka terettüb eder. Ceza vacip değilse, mehir vaciptir. Çünkü bu, kadının hakkıdır.

Yaptığına karşı ceza olarak dayak atılır ve devlet başkanının uygun göreceği kadar hapsedilir.

Tazir edilir. Çünkü tazirde temizleme ve tazim manası vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyuruyor : "Ona yardım etmeni, Ona saygı göstermeniz için"[78] Kafir ise buna ehil değildir. Bunun için "Edebe aykırı davrandığı için dayak atılır" dedi.[79]

 

Düşmandan Eman Verilen Kişinin Tasdik Edildiği Ve Edilmediği Yerlerr

 

423- Müslüman ordusu bir sığmağa yahut kaleye uğrar ve yanında dururken orada bulunan savaşçılar: Malımız ve aile efradımız için bize eman verirseniz size kapıları açarız, derse ve kendileri de eman verdikten sonra kapıları açarsa, her ne kadar kendilerini belirtmemiş de olsalar, eman altında olurlar.

Çünkü "bize" anlamındaki zamir, konuşan kimsenin konuşacağı şeyleri kendi nefsine ilave etmekten kinayedir. "Ala" sözü de şart içindir. Nitekim Cenab-i Hak şöyle buyuruyor: "Allaha ortak koşmamak şartiyle sana biat etmek üzere geldikleri zaman..."[80]yine buyuruyor : "Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek gerekir"[81]Yani bu şartla. Böylece anlıyoruz ki bize eman verin, derken kendilerini de dahil etmişlerdir. Müslümanlar da eman verdikten sonra onlar emin olurlar.

424- Sığınakta bulunanlar eman aldıktan sonra dışarı çıkar ve müslümanlara : İşte bunlar bizim yiyeceklerimiz, bunlar da ailemiz ve akrabalarımızdır, derse adaletli iki müslüman şahi­din ifadesiyle beraber delil bulunmadıkça tasdik edilmezler.

Çünkü mahzende bulunan bütün şeylerde sebebin zuhura ile haklan da sabit olmuştur. Onlar, müslümanların hakkı sabit olduktan sonra hak iddia e-diyorlar. Delil olmadan sözleri tasdik edilmez. Adil müslümanların şahitliği dı­şında müslümanlan bir hüccet bağlamaz. Mesela alış verişte taraflardan birisi şart muhayyerliği[82] olduğunu iddia etse, bu iddiası ancak delil ile geçerli olur.

425- İmam Muhammed der ki; Bu konuda kıyasla amel etmek mümkün değildir. Çünkü kapıları açmadan Önce mah­zende mal ve yakınları için şahit gösterecek adalet sahibi iki müslüman şahit bulamazlar. Erkeklerin muttali olamadığı şey­lerde şahitlerden erkeklik şartı düştüğü gibi burada da zaruret sebebiyle şahitlik ile ilgili normal hükümler geçerli olmaz ve istihsanla amel etmek gerekir. Onun için diyoruz ki, ganimet alınanlar onların iddiasını tasdik ederse, sözleri sabit olur ve hepsi eman altında sayılırlar. Çünkü mahzende hepsi bir arada idiler.

Bir şey üzerinde birbirlerini tasdik ederlerse, ona itibar etmemiz lazımdır.

Çünkü aralarında bulunan şeyin hakikatine nüfuz etmek elimizde olma­dığından kendi tasdiklerinin zahirine bakılarak hüküm verilir. Söylediklerini yalanlarlarsa, fey1 olurlar.

Çünkü yalanlama halinde eman için gerekli sebeb sabit olmaz. Eman al­tında olanların mahzenden çıkanları kendi ehlinden sayan iddiaları ancak delil ile sabit olur. Bu konuda mücerred haber vermeleri delil olmaz. Çünkü birin­cinin hilafına yalanlama ile kendilerine karşı çıktılar. Burada sebep birbirlerini tasdik etmeleriyle sabit olmuştur. Biz de buna göre eman verdik ve onlar eman altında oldular.

426- Bunlar kendilerini yalanladığı zaman başka kimselerin yakınları olduklarını iddia etseler, sözleri tasdik edilmez.

Çünkü sözleri çelişmektedir. Sözü çelişkili olana itibar edilmez.

Yine biz sözlerini tasdik ederken istihsan kabilinden kabul ediyoruz. Bu da böyle batıl birşeyde birbirini tasdik etmeğe cesaret edemiyeceği kanaatinin hasıl olmasıdır. Bu ise iddia anında kaybolmaktadır. Onun için mahzendekilerin hepsi fey' olur. Ancak eman altında olanlar ve başlangıçta yakınları olduklarına dair kendilerini tasdik edenler müstesnadır.

427- Onlardan bir kişi, mahzenden çıkanların bir kısmı benim ehlimdir, başka bir kişi de, benim ehlimdir, diye iddia etseler ve çıkanlar da bunlardan birini tasdik etse onun ehlin­den sayılır ve eman altında olur. İkisini de tasdik etmezse fey1 olurlar.

Çünkü eman için gerekli sebep iki taraf arasında sabit olmamıştır.

428- Ehli demek; büyük küçük, kadın erkek, oğlu ve eşi gibi şahıslardır.

Kıyasta ise ehli sadece eşidir. Çünkü örfe göre evli olan kimseye müte-ehhil denir. Evli olmıyana da müteehhil olmıyan denir. Bir cemaat bu görüşte ise de İmam Muhammed şöyle demektedir :

Ehil sözü, erkeğin evinde barındırdığı ve geçimini sağladığı herkese şamildir.

Nitekim Hz. Nuh kıssasında çocuğun ehilden olduğu belirtilmektedir. "Şüphesiz oğlum ehlimdendir."[83] Hz. Lut kıssasında da Cenabı Hak eşi ehil-den istisna etmiştir: " Eşi hariç onu ve ehlini kurtardık"[84] Nuh kıssasında yine şöyle denilmektedir: "Her cinsten birer çifti ve aleyhinde hüküm verilmiş olanın (yani eşinin) dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir, dedik"[85] Böylece anlıyoruz ki ehil sözü kadın eş dışındaki aile fertlerini kapsı­yor. Bir kaç kişiye baktığı zaman: falancanın ehli çoktur, denilir. Bu durum, örfe göre ehil ve eş sözü eşit şekilde kullanıldığından ileri gelmektedir-

429- Kendisinden ayrılmış büyük oğlu ehlinden sayılmaz. Yine evli olup da kocasının evinde olan kızları da ehlin dışın­dadır.

Çünkü nafakası ona ait değildir. Ehil ise akrabası olsun veya olmasın evin­de barındırdığı ve geçimini sağladığı kimselerdir.

430- Bu konuda birbirlerini tasdik ederlerse emin olurlar. Taraflardan biri iddia eder, karşı taraf onu yalanlarsa, iddia eden taraf fey1 sayılır. Yalanlıyan taraf "ben yanildım" der ve sözünden dönerse, artık tasdik edilmez.

Çünkü sözünde çelişki bulunmakta ve yalanlamasiyle müslümanların hak­kı daha önce sabit olmuş bulunmaktadır. Sözünden dönerek diğer tarafı tasdik etmesiyle bu hak batıl olmaz.

431- Ailelerimiz için bize eman verin derlerse ve mesele aynı ise, onlardan her şahsın ailesi, ülkelerinde baba tarafından kendilerine nisbet edilen akrabalarıdır. Nitekim ülkemizde müminlerin emirinin ehli, Abbas oğulları, Hz. Ali soyundan ve Talha ile Zübeyr soyundan gelenlerdir.

Evden maksat, oturulan ev değildir. Ondan maksat soydur, aile nesebidir. İnsan babasının kavmine mensubdur.

Böylece anlıyoruz ki ehli, nesebini teşkil eden aile zinciridir. Kendisi ile tanındıkları babalarının ehli olmaktadırlar.

432- Eman altında olan kimsenin annesi, eşi, anne bir kar­deşleri, teyzeleri ve dayıları, evinde olsalar bile ehlinden sayıl­mazlar.

Çünkü kendisinin mensub olduğu kimseye değil, başka birine mensup­turlar. Nitekim halifelerin cariyelerden olan çocukları hilafet evine mensup olup halife olabilirler.

433- Yine âl'imiz için eman verin diyebilir. Ehli va âli, sözleri örfe göre aynıdır, cinsim için eman verin derse, yine durum aynıdır.

Çünkü insan anasının kavmi cinsinden değil, babasının kavmi cinsin-dendir. Nitekim Rasulullah (S.A.V.)'in oğlu İbrahim, annesi kıptî olmasına rağmen kendisi Kureyş'tendir. Yine İsmail annesi Hacer'in kavmi cinsinden değil, babası Hz. İbrahim'in kavmindendir.

434-  Akrabalarım, yakınlarım veya nesebime bağlı olanlar için eman verin diye taleb ederse;

Ebû Hanife'nin kıyasına göre bu bütün yakınları için geçerlidir. Bu ko­nuyu "ez-Ziyâdât" kitabında "vasiyetler" bölümünde açıklamıştık. Ancak bu konu ile vasiyyet konusu arasında iki açıdan fark vardır :

a- Ebû Hanife'ye göre vasiyyet en yakın akrabadan başlar ve geriye doğru gider. Burda ise yakını da uzağı da bütün akrabalar eman altına girer. Ara­larında fark yoktur. Çünkü bu sıla yolu ile gerekli olan bir şeydir. Sılada ise insan- yakın ile uzak arasında tercih yapar, yakından uzağa doğru tasnif eder. Ama can kurtarma durumunda insan yakın veya uzak akraba aynmı yapmaz.

Birinci durumda (yani vasiyette) uzağı ve yakını eşit tutmak yakına zarar getirir. Hakkını azaltır. Uzak olanı ortak yapılırsa, yakına zarar gelmez. Çünkü uzak olana eman verilse de, verilmese de kendisi eman atına girer.

b- Yakına yapılan vasiyette oğlu veya babası dahil olmaz. Herhangi bir sebepten dolayı ona varis olmasalar bile durum değişmez. Emanda ise istihsan yolu ile oğlu da babası da dahildir. İkisinde de kıyas aynıdır. Çünkü akrabalık sözü herhangi bir vasıta ile başkasına akraba olan kimseyi de içine almaktadır. Ama vasıtasız olarak başkasına yakın olan akrabalıkla mensub olandan daha yakındır. Cenabı Hakkın şu ayette akrabaları ebeveyne atfetmesi de bunu desteklemektedir.

"Ana babaya, yakınlara uygun bir tarzda vasiyet etmesi"[86], Ancak is­tihsan yolu ile şöyle demektedir :

435- Akrabaları için eman taleb etmesi onlara acıdığından onları kurtarmak içindir. Babasına ve oğluna olan şefkati diğer akrabalara şefkatinden daha büyüktür. Bu açık olduğundan onları da emana dahil ettik. Dahil etmeseydik kişinin babasına akrabamdır, demesi hakaret olurdu. Eman işlerinde de onu dı­şarıda bırakmak yahut başkasına eman isteyip onu kurtar­mamak insafsızlıktır. Burada onları da dahil edersek ilgisizlik ve ebeveyne itaatsizlik sözkonusu olmayıp iyiliğe daha yakın olur. Bunun için emana dahil edilmişlerdir.

436- Yiyecekleri için eman verildikten sonra daha kaliteli yiyecekler olduğunu iddia etseler mahzen sahiplerinin hangi­sinin elinden alınmışsa ondan sorulur. İddia ettikleri gibi çıkar­sa talebleri yerine getirilir. Aksi halde fey1 sayılır.

Çünkü anlıyoruz ki mal adamın elinde olduğu sürece onun sayılır. Nitekim kendi şahsı hakkında da sözü geçerlidir. Belirttiğimiz gibi bu iş esasında iddia eden kişiyi tasdik etme meselesine racidir. Yiyeceklerde de durum aynıdır. Daha önce elinde olan kimsenin tasdikine bağlı olur. Şu anda elinden çıkmıştır, denemez. Çünkü elinden çıkmasının sebebi ganimet olarak almmasıdu; Eman ile sabit olan, bu sıfata dahil olan mesabesinde olmaz. Yine bu mana nefislerde mevcuddur. Hükmen ganimet yolu ile alınmış gibi olmuştur. Bununla beraber onları bu konuda tasdik etmek esas ilkeye itibar edilmesi sebebiyledir.

437- Bu yalanlamadan sonra başka bir yiyecek iddiasında bulunsalar, tasdik edilmezler.

Çünkü ilk iddialarından anlaşılmıştır ki mahzende olduğunu iddia ettikleri yiyeceklerden başka şeyleri olmamıştır. Kitapta tercih ettiğimiz mefhum yolu ile de bu iş sabit olmuştur. Sonra ikinci iddialarında çelişkiye düşmüşlerdir.

438- Yiyecek elinde olan kimse onları yalanlıyarak bu şeyler benimdir, dedikten sonra tekrar onları tasdik ederse bu sözüne itibar edilmez. Çünkü bunda çelişki vardır. Yalanlama ile gani­met mah olma gerçekleşmiştir. Bu şeyler artık fey' olur.

439- Yiyecekleri eman altındakilerin elinde görürsek ve on­lar da: Bunlar, bize eman verdiğiniz yiyeceklerimizdir, derler­se sözleri muteberdir.

Çünkü sahip olma hakkı onlarındır. Zahire göre bu onlar için bir şahittir. Aksi ortaya çıkmadıkça hüküm ona göre verilir.

440- Sözü muteber kabul edilen herkese devlet başkanı yemin ettirir.

Çünkü haber verdiği şeylerde genel olarak doğru kabul edilir. Yemin de edecek olursa artık sözü tam geçerli olur. Ayrıca yeminle beraber, şer'an yalan töhmeti de kalkmış olur.

Sadece Allah adına yemin ettirilirler.

Çünkü Rasulullah (S.A.V.) : "Sizden kim yemin edecek olursa Allah'a yemin etsin, değilse yemin etmesin" byurmuştur. Ama eman altındaki kafir ise mukaddes şeyler üzerine ciddi bir şekilde yemin ettirilir.

Hristiyan ise: "İncili Hz. İsa'ya indiren Allah'a" Yahudi ise "Tevratı Hz. Musa'ya indiren Allah'a" şeklinde yemin ettirilir.

Çünkü bu ziyadelik halinde yalan yeminden kaçınma ihtimali daha büyüktür. Zaten burada yemin ettirmekten maksat da budur.

Mecûsîise : "Ateşi yaratan Allah'a" yemin ettirilir.

Bu da aynı amaçla yapılmaktadır. Ancak birçok alimlerimiz Mecüsîye ancak Allah adına yemin ettirilir, çünkü bu ziyadelikte ateşe bir tazim vardır.

Halbuki ateş diğer yaratılmış varlıklardan farklı değildir, görüşündedirler. Ama hıristiyan ve yahudiye ettirilen yeminde durum böyle değildir. Her iki yemin şeklinde de iki Peygamber ve iki kitaba ta'zim vardır. Bu da doğrudur.

441- Yakınları için eman aldıktan sonra adam: Bu benim ehlimden değildir derse ve esir alınan da tasdik ederse, sonra adam; hayır, ehlimdendir, diye kendi iddiasını yalanlarsa, sözüne itibar edilmeyip esirin dediği geçerlidir.

Çünkü ilk iddiasiyle esir eman sahibi olmuştur. İkinci sözü (kendini yalanlaması) ile bu emanı iptal etmeğe çalışmaktadır.

442- Sözünde çelişki olmadığında bile tasdik edilmezken, bunda nasıl tasdik edilebilir. İddai eden değil de, ehlimdendir diye iddia edilen kişi sözünden dönerse, bu kişi fey' olur.

Çünkü müsümanlann kölesi olduğunu kendi diliyle söylemiştir. Söz-konusu kişi eman verilenin ehlinden olsa da artık kendi ikrarı önem kazanır.

Ama idia eden kişi onun kölesi veya cariyesi olduğunu iddi etse ve iddia edilen kişi de onu tasdik ettikten sonra, ben köle değilim, derse, artık sözükabl edilmez ve köle olur.

Çünkü tasdik etmesiyle onun ölesi olmuştur. Bundan sonra onun mül­künü iptal etmede sözü geçerli olmaz. Kişinin mülkü kendi ehlinden olduğu için ona masraf eder ve eman kapsamında olur.

443- İddia jsahibi: Bu ehlimden değildir, kölem de değildir, derse ve hakkında iddia varid olan kimse onu yalanlarsa, o zaman fey' olur.

Çünkü iddia sahibi mülkünde ganimet sahiplerinin hakkı olduğunu itiraf etmiştir. Bu da onun bizzat kendi aleyhinde itirafıdır.

Ancak devlet başkanı onu öldüremez.

Çünkü başlangıçta ikisinin de köle olduğunu kabul etmeleriyle bu adam eman altına girmiş olur. Bundan sonra öldürülmesi mubah olursa iddia sahibi­nin iddiası ile ancak öldürülmüş olur. Halbuki kanının dökülmesinin cevazında onun sözü hüccet değildir.

444- Kısasa müstehak olduğunu itiraf etmesi gibi sözünde çelişki olmadığı hallerde durum böyle olunca, çelişki olduğun­da sözü hiç muteber olmaz. Şayet iki taraf da mülkü olmadığını itiraf ve birbirlerini tasdik ederse o zaman devlet başkam er­kek olanı öldürebilir. Kadın ise öldüremez.

Çünkü iddia edenin itirafı ve iddia edilenin tasdiki ile onun mülkü olma­dığı sabit olmuş ve eman kapsamına girmediği anlaşılmıştır. Kanının mubah olduğuna dair itirafından dolayı da töhmet altına girmiş olmaz.

445- Nitekim kendi aleyhinde kısasla itirafta bulunsa ikrarı sahih olur. İster hür, ister köle olsun fark etmez.

İddia sahibi: Bu ehlim arasında bulunan oğlumdur" derse ve erkek olan esir onu tasdik etse ve devlet başkanı ikisinden de şüphelense, sadece iddiaya konu olana yemin ettirir. Yemin ederse hür olur, etmezse fey' sayılır.

Ganimet toplıyanların malı olduğunu kendisi itiraf etmiş olur. Çünkü caymak ikrar etmek mesabesindedir.

Ancak öldürülmez.

Çünkü karşılıklı tasdikleriyle eman altına girmiştir.

Bundan sonra ölürülmesi caiz olrs, inkar ettiği için caiz olur. İnkar et­mek, öldürmenin mubah olması için delil olmaya elverişli değildir. Delili de, kısas cezasını hak ettiği idia edilen kişinin yemin etmeyi kabul etmeme­si halinde kendisine kısas cezasının uygulanmamasıdır. Bu da onun gibidir.

İsa bin Ebn bunun yanlış oldğunu söledi. Çükü brada ödürmenin mubah olması, inkar itibarile değil,aslın mubah olmasıladir.Kişininkanım dökülmesi mubahtı ve iar etmesiyle ödürülmesine engel olan eman da ortadan kalkmış olur. Bu da katilin, organını velisinin kestiğini iddia etmesi ve velisinin bunu inkar edip yemin etmesi mesabesinde olur. Bu durumda kısas uygulanır ve bu yemin ile öldürme sayılmaz.

Fakat kitapta söylenen, daha doğrudur. Çünkü temelde var olan mübah-lık, adamın iddia eden kişinin ehlinden olduğuna dair karşılıklı birbirlerini tsdik etmesiyle ortadan kalkmıştır. Bundan sonra ödürülmesi caiz, olrusa, inkar ettiği için caiz olur. Halbuki inkarda şüphe ve ihtimal olduğundan o da caiz olmaz. Yalan yeminden kaçınmak sebebiyle olabileceği gibi, doğru yemine yanaşmamak sebebiyle de olabilir İddia eden kişiye yemin ettirilmez. Çünkü yemin ettirmekten amaç gerçekleşmemiştir. Çünkü köleliğin hak edilmesi ve Öldür­menin mubah olması ile ilgili şeylerde oğlu hakkında sözü geçerli değildir. Ye­min ettirmekten maksat da odur.

446- Yiyecek şeyleri için eman verilen kimse henüz kimsenin mülkiyetine geçmiyen eşya için: Bunlar da benimdir, der­se ve o şeyler de söylemeden Önce müslümanların eline geçmiş­se, ancak müslümanlardan getireceği adaletli bir delil ile sözü tasdik edilir. Değilse edilmez.

Daha önce kimsenin malı olduğu bilinmediğine göre zahire bakarak o anda kimin elinde ise ona ait kabul edilir. Buna göre onda hak müslüinanlarındır. İddia sahibi bu iddiası ile müslümanların ona sahip olmalarını gerektiren zahir bir sebebi iptal etmektedir. Sözü de bunun için hüccet olmaz. Müslümanlardan adaletli bir delil getirmesi lazımdır.

447- Mal müslümanların eline geçmeden önce bunu söyle­seydi yemin ettirildikten sonra sözü geçerli olurdu.

Çünkü mahzende olan şeyler orada olduğu sürece kendisi onlara müslü­manlardan daha yakındı. Bu iddiada bulunduğu zaman sanki o şeyler onun mülkiyetinde idi.

448-  Her iki tarafın elinde ve ikisi de kendi malları oldu­ğunu iddia ettikleri halde devlet başkanının yanma varırlarsa, yemin ettirildikten sonra mal eman altında olan kimsenin olur.

Çünkü asıl itibariyle onun mala yakınlığı müslümanlardan önce idi. Bili­yoruz ki müslümanlar sonradan ona ulaştılar. Asıl baki oldukça müslümanların ulaşması muteber değildir.

Nitekim onu eman altındaki birinden aldıklarını bildiğimizde bu mal hak­kında onun sözü geceli olursa, burada evleviyetle geçerli olur.

449- Ancak mahzen sahiplerinden bir gurup ve müslüman­lardan bir gurup ona tutunmuş olarak devlet başkanına gittik­lerinde mahzen sahipleri onun eman atında bulunan kişiye ait olduğunu ikrar ederlerse, onların sözü kabul edilir.

Çünkü temelde onların elinde di. Onun için müslümanlarm elinde olma­sına İtibar edilmez.

450- Ama onlar emirin yanına varırken mal sadece müslü-manlarm elinde ise, ona itibar edilir.

En başta elinde bulunduranın hakkı yok olmuştur. Gerçekten müslü­manlarm mı, tasdik edenlerin mi, yoksa başkalarının mı olduğu bilinmez.

Onun için buna itibar edilmez.

Ancak o anda kimin elinde ise ona itibar edilir. O anda d müslümanlarm elindedir. Adil müslümanlarm getirecekleri delil olmadan bunu izale etmek caiz değildir.

451- Müslümanlardan bir zümre malı eman altmdaki-

lerden aldıklarına dair şahitlik yapar; yahut malı elinde tutan­lar onu eman altındakilerden aldıklarını itiraf ederlerse veya mahzendekilerden aldıklarını söylerlerse, onlar da bu malın e-man altındaki kişilere ait olduğunu söylerlerse veya onu mah­zende olanlardan aldıklarına dair şahitler şahidlik yaparsa ve onlar da malın eman altındaki kimselere ait olduğunu söyler-lerse, mal onlarındır.

Çünkü delil ile sabit olan, görme ile sabit olmuş gibidir. İtiraf ile sabit o-lan da görme ile sabit olmuş gibidir. Müslümanlara aidiyeti de ellerine geçme şekli itibariyle sabit olmayıp eman altındaki şahıslara iadesi vaciptir. Müslü­manların onlardan aldığı kimseler malın eman altındaki kimselere ait olduğunu aldıktan sonra da itiraf etseler yine onlarındır. Almadan önce itiraf etseler haliyle onlara iade edilir. Çünkü öncelikle onların mülkiyeti olduğunu ve hak­kın eman altındaki kişilerle karşılıklı tasdikleri sebebiyle devam ettiğini bili­yoruz. Almaktan sonraki itirafları almadan önceki itirafları mesabesindedir.

452- Müslümanlar eşyayı paylaştıktan yahut eşya satıldık­tan sonra eman altındakiler eşyanın kendilerine ait olduğunu iddia ederlerse, kendilerine yahut krala yakın kimselere ait o-lup onlardan alındığına dair delil olmadıkça sözleri tasdik edilmez.

Çünkü maldan pay alanlar veya satın alanların malik olma hakkı daha ön­cedir. Sonra mülk mücerred zahirle değil, tam hüccetle sabit olur. Ancak zahir, hak iddiasını telafi etmek için geçerlidir. Eman altındakilerin malı mülkiyet­lerine geçirmek ve onu ellerinde tutan kimselerden almak için şahitlik yapacak bir hüccete dayanmaları gerekir.

453- Malı alan müslümanlar onu eman altındakilerden ya­hut eman altındakilere ait olduğunu itiraf eden kimselerden aldıklarını itiraf ederlerse, sözleri tasdik olunmaz.

Çünkü malda ne hakları ne de malik olma durumları kalmıştır. Bu ikrarda onların durumu diğer müslümanlar gibidir.

Ancak itiraf eden müslümana bu maldan pay düşmüşse, kendi payı için sözü tasdik edilir ve elinden alınarak eman altındakilere iade edilir.

Çünkü kendi mülkü hakkındaki itirafı onun için bir delil gibidir. Hatta delilden de üstündür,

Ancak bedeli ödenmez.

Çünkü istihkak kendi itirafı ile olmuştur. İtirafı ise diğer ganimet alanlar için geçerli değildir. Kendisi onlar yerine payını itlaf etmiş sayılır. Onun için ganimetten bedel almağa müstahak değildir.

454- Ganimet alınanlar ise dârulharpte olsun yahut oradan çıkarılmış olsun paylaşılmamış veya satılmamış iseler, müs­lümanlarm eline düşmüş olsalar bile eman altında olduklarına dair tasdik edilirler.

Çünkü kendileri hakkında sözleri ve tasarrufları, köleleştirilmedikçe mu­teber sayılır. Köleleşmeleri de ihraz etmeksizin paylaşmak yahut satmakla ger­çekleşir. Nitekim ihraz ettikten sonra devlet başkanı onları öldüremez. Yine dilerse bir ihsanda bulunup onları zımmi sayabilir. Bunu yaparsa emniyet altma girmiş olurlar.

455- Ama paylaşılmış yahut satılmışlarsa artık sözleri tasdik edilmez.

Çünkü onlar için kölelik gerçekleşmiştir. Bundan sonra sözleri muteber değildir. Kendileri hakkında da tasarruf yetkileri yoktur.

Ancak satılma ve paylaşmadan önce eman altındakilerin ehlinden oldukları konusunda eman altındakilerle karşılıklı birbirlerini tasdik ettik­lerine dair müslümanlar şahitlik yaparsa, artık kendilerine dokunulmaz.

Çünkü delil ile sabit olmak, görme ile sabit olmak, gibidir.

456- Eşya hakkında da durum aynıdır. Ellerinden alınma­dan önce karşılıklı birbirlerini tasdik ettiklerine dair bir delil varsa ona da dokunulmaz.

Malın ellerinden alınması, taksim ve satışla köleleştirilmeieri gibi sayıl­mıştır. Ancak bu, önceden kimin mülkiyetinde olduğu bilinmiyen mallar için geçerlidir.

457- Ama delil ile istihkak bu şekilde sabit olduktan sonra satılanları, satın alanlar ücret karşılığında iade eder. Ganimet­ten kendisine pay düşen gazilerden ise bütün ganimetler pay­laşılmış olsa bile beytulmaldan bedeli ödenerek iade edilir.

Çünkü onların  payı gerçekleşmiştir. Ganimet sahiplerine bedel ödenerek verdikleri karşılanır.

458- Zahire göre dağıldıkları için iade edilmesi zordur. Onun için bu müslümanlarm uğradıkları bir zarar olarak kabul edilir ve beytulmaldan telafi edilir.

Nitekim ganimetten artakalan cevher ve benzeri şeyler varsa dağıtılmayip betulmale terkedilir. Yine satış akdi tamamlandığı halde Ödenmiyen bir şey varsa o da beytulmale verilir. Çünkü külfet nimet karşılığıdır.

459- Buna şahitlik yapanlar satın alan- yahut kendilerine maldan pay düşenler ise ikrarları sebebiyle kendileri hakkın­daki sözleri tasdik edilir. Beytulmal işin sözleri tasdik edilmez. Bedel veya ücretle iade haklarına sahip olamazlar. Ellerindeki şeyler alınır ve eman altındakilere iade edilir. Silah, at ve köle­ler dışında bütün bu şeylerle düşman yurduna çıkmalarına müsaade edilir. Çünkü at, silah ve köleler İslam diyarında alıkonmuş ve paylaşmak yahut satmak için bekletilmiştir. Bu alıkoyma da şeriatın ve müslümanlarm hakkına riayet, yani düşmanın güçlenmemesi için yapılmıştır. Müslümanların hak­kını iptal konusunda bu malların sahiplerinin sözlerine itibar edilmez.

Bu şeyleri, eman altındakilere satmış veya bağışlamış mesabesinde olur. Onun için düşman yurduna bu şeyleri götürmelerine müsaade edilmez. Ama müslümanlar tarafından bir delil ile sabit olmuşsa durum değişir. Çünkü delil burada müslümanlarm aleyhinedir.

460- Ehli ve eşyaları hakkında eman almış olanlar: Mahzen-dekiler hepsi ehlimiz ve eşyamızdır, biz de onların sahibiyiz, derse ve mahzenden çıkanlar da tasdik ederse sözleri kabul edilir.

Çünkü bazılarını iddia etmeleri halinde sözlerini tasdik etmeğe sebep olan mana tümünde mevcuttur.

Aneak bu, aksi bilinmediği sürece böyle kabul edilir.

Mahzendekilerin ileri gelenleri olduğu bilinen bir topluluk ise durum böyledir.

Ama bunun aksi biliniyorsa sözleri tasdik edilmez.

Çünkü burada tasdik bir nevi zahire itibardan dolayıdır. Yalan olduğuna dair delil açığa çıkınca zahire itibar edilmez.

461- Para, külçe altın, kadın süs eşyası ve mücevherler eş­yaya dahil değildir.

Çünkü meta' esasta kendisinden faydalanılan şeyin ismi ise de altın, gü­müş ve süs eşyası başka isimle meşhur olmuştur. O da ayn yahut cevherdir. Bu da mutlak meta1 (eşya) isminin kapsamına girmesini engeller. Sonra, meta' kendisinden faydalanmakla tükenebilen ve yaygın olan şeydir. Halbuki altm ve benzeri şeyler çok değerli olduklarından bu özellikte değildirler.

Meta' ismine elbise, yatak, örtü ve bütün ev eşyası dahildir. Buna kı­yas ederek kapları dahil etmemek lazımdır.

Çünkü örfteki kullanışa göre kaplar eşyaya atfedilir. Halbuki aynı şey ken­dine atıf yapılmaz. Atıf da gösteriyor ki kablar meta'dan ayrı şeylerdir.

Ama istihsana göre evde yararlanılan kaplar meta' sınıfına dahildir.

Çünkü halk arasında meta' isminden maksat evlerde kendisinden fayda­lanılan ve yaşmaa imkan sağlayan şeylerdir. Bu Özellik kaplarda da vardır. Bunun için atlar, silah ve eğerler buna dahil değildir.

Çünkü evde bunlardan faydalanma olmamaktadır. Bunlardan evde değil, harpte faydalanılır. Evin bir bölümü de değildir. Meta' kelimesinin genel kap­samı içine de girmez. Nitekim para, mücevher ve benzeri şeyler de buna dahil değildir.

462- Herşeyimiz için bize eman verin, diyecek olurlarsa bütün mallan dahil olur. Çünkü şey kelimesine mevcut bütün varlıklar girer. Yine sahip olduğumuz şeylere yahut mala eman verin, diye talebte bulunursa bütün malları buna dahil olur.

Çünkü mal kelimesi mülkiyete geçme ve kendisinden yararlanma itibariyle hepsini kapsar. Nitekim adam malının üçte birini başkasına vasiyet etse bütün malının üçtebiri buna dahil olur. Eman konusunda da durum aynıdır.

Ancak istihsan kabilinden sadakanın üçte biri adak olarak ayrıldığında bu mal zekat malı olarak anlaşılır. Bu da Cenabı Hakkın kendisine vacip kıldığı şeyi kendi şahsına vacip kılmasına itibar etmektir. Emanda ise bu yoktur. Daha doğrusu bu vasiyetin karşılığıdır. Çünkü vasiyet mirasın kardeşidir. Varislik her çeşit malda sabit olduğu gibi vasiyet de sabit olur.

Burada da mal için eman vermek, malı ganimet almanın karşılığıdır. Ganimet almak her mal için geçerli olduğu gibi eman hükmü de genel lafzı ile verildiği zaman her çeşit mal için geçerli olur.

463- Ehlimiz için eman veriniz, diye müslümanlardan isterlerse ve onlar da; olur, eman verdik, diye cevap verirlerse, onların kendisi fey' olur, ama ehilleri eman altında sayılır.

Çünkü emanı kendileri için değil, ehilleri için taleb ettiler. Sarahat, kinaye ve delalet yolu ile kendilerini zikretmediler. İnsan kendi şahsının ehlinden olmaz. Çünkü ehli başkalarıdır. Zira "ehlimiz" dediği zaman ortaya çıkan tamlayan ve tamlanan birbirinden ayrı şeylerdir.

Onlar bu sözlerle kendilerini iki yönden kastetmişlerdir, deyip şöyle itiraz edilebilir:

a- Onlar akrabalarına acıdıkları için onlara eman taleb etmişlerdir. Halbuki kendilerine olan şefkatleri yakınlarına olan şefkatten daha fazladır.

b- Yine bununla yakınların d doknulmamasını kastetmişlerdir. Korun­maları da onlara bakan ve infak eden kimselerin bekası ile olur. Bunlar da kendileridir.

Cevap olarak diyoruz ki; evet bunu kastettiler. Ancak Cenabı Hak ken­dilerini yardımsız bırakıp da kendi şahıslarını unutunca, bu kastettikleri şey­lerden mahrum kaldılar. Daha doğrusu, müslümanların onlara eman vermesiyle kendileri mahrum oldular. Çünkü müslümanlar: Size eman verdik, demeyip onlara eman verdik, dediler.

Muaviye zamanında buna benzer bir olayın meydana geldiği rivayet edi­lir. Bir zümre için eman almağa çalışan kimse müslümanlara çokça eziyet et­mişti. Muaviye şöyle dua etti. Allahım, Onu unuttur. Yakınları ve kavmi için eman taleb etti, ama kendisini hiçbir şekilde zikretmedi. Onun için yakalandı ve öldürüldü.

Sonra, insan böyle durumlarda kendi şahsını kastetmeksizin ehil ve ya­kınlarını kurtarmağa çalışır. Bu da ya eman almaktan ümidini kesmesi yahut fazla sıkıntı ve bedbinlikten hayattan bıkması şeklinde olur. Maksat itibariyle delil müşterektir. Ama lafız itibariyle kendisi zikredilmemektedir.

Yine kendileri elele verelim de kadın ve çocuklarımıza eman verin derse ve müslümanlar kabul ederse, kendileri emana dahil olmazlar. Çünkü sözle­rinin manası şudur: Size elimizi verelim hakkımızda dilediğiniz gibi davranın. Daha önce geçen mesele de bunun gibidir.

Ehlimiz için eman almak kastiyle sizinle anlaşmak üzere yanınıza gelelim, derlerse ve müslümanlar da geliniz, diye kabul ederse ve onlar da gelip yakın­ları için eman alırsa, kendileri de eman altında olurlar. Bu da yakınlarına eman verdikleri için değil, çıkmalarını istedikleri için eman sayılır. Çünkü müslü­manlar çıkış için emir verdikleri zaman zımmen eman vermiş sayılırlar.

Nitekim eman İçin aralarında bir anlaşma sağlanamazsa onları güven içinde olacakları yere iade etmeleri ve dokunmamaları gerekmektedir.

Bu da birinci durumun aksinedir. Çünkü onlar bunu söylerken henüz mah­zenden: ehlimize eman verin diyordu, Akrabalarına eman verdik ama bu eman onları kapsamaz. Sonra eman talebinden başka bir şey için çıktıklarında fey' olurlar.

464- Zürriyetimizden olanlara eman istiyoruz, deseler ve müslümanlar kendilerine eman verseler, kendileri de dahil bütün çocuk ve torunları emin olur.

Çünkü zürriyet kelimesi bütün bunları içine alır. Kişinin zürriyeti kendi­sinden doğduğu soyudur. Bu da zürriyetin aslıdır. Nitekim bütün insanlar Hz. Adem ile Hz. Nuh zürriyetinden gelmişlerdir. "İşte onlar Adem'in ve Nuh'la beraber taşıdıklarımızın soyundan..."[87]

465- Kızların çocukları buna dahil değildir.[88]İmam Mu-hammed burada böyle söyledi.

Gerekçe olarak kızların çocukları annenin zürriyetinden değil, babanın zürriyetindendirler. Nitekim halifelerin cariyelerden olan çocuklan babalarının zürriyetindendirler. Hatta Me'mun şöyle diyor: Kişinin Rum veya siyah ya­bancı bir anneden olması ayıp değildir. Çünkü halkın anneleri, çocukların ema­net edildiği kaplardır. Neseblerde intisab edecekleri anneler değil, babalardır.

466- Bundan sonra kızların çocuklarının da bunlara dahil olduğunu söyledi.

Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi zürriyet asıldan doğan fer'in adıdır. Baba da anne de çocuğun iki aslıdır. Anne de zaten kendi babasının zürriyetindendir. Ondan doğanlar zürrüyetinden olurlar. Hatta asliyyet ve tevellüd manası annede daha açıktır. Çünkü erkeğin erlik suyu onun rahminde hayat kazanır. Yani ço­cuk babanın erlik suyu vasıtasiyle anadan doğmuş olur. Torun, babanın babası­nın zürriyetinden olduğu gibi aynı zamanda anne babasının da zürriyetin­dendir.

Bu mesele ile ilgili olarak Yahya b. Ya'mer'den şöyle bir hikaye nak­ledilir: Günün birinde Haccac onu öldürmek kasdiyle yanma girer ve öl­dürmek için bir bahane olsun diye ona gücü üstünde şu teklifte bulunur. Ya alevilerin Rasulullah'ın zürriyetinden olduğunu gösteren Kur'an'dan bir ayet okursun, yahut seni öldürürüm. Okuyacağın ayet "Çocuklarımızı ve sizin de çocuklarınızı çağıralım"[89]ayetinden başka olsun.

Bunun üzerine şu ayeti okudu: "Ve onun zürriyetinden Davud'u, Süleymanı... Zekeriyya, Yahya ve İsa' yi..."[90]Sonra sordu: İsa, baba tarafından mı yoksa anne tarafından mı Nuh1 un zürriyetindendir? Haccac afalladı ve bahşişler vererek onu memnun etti. Sonra, Bu ayeti sanki yeni duyuyorum, dedi.

467- Çocuklarımız için eman verin derlerse, bu emana sulblerinden olan çocukları ve erkekler tarafından olan torun­ları dahildir. Kızlardan olan çocuklar ise onların çocukları değildir.

Burada böyle denilmektedir.

Hassâf bunların da emana dahil olduklarını İmam Muhammed'den rivayet etmektedir. Çünkü "çocuklar" kelimesi az önce belirttiğimiz gibi onları da kapsamaktadır. Rasulullah'ın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i tutarken buyurduğu "Çocuklarımız ciğerparem izdir" sözü bunu desteklemektedir:

Bu hadis mecaz olarak kabul edilmektedir. Delili de Cenabı Hakkın şu ayeti kerimesidir: "Muhammed sizin adamlarınızdan hiç birinin babası değildir."[91]

Gerçekten oğlun olan kimsenin sen de gerçekten babasısın, demektir. Yahut özel olarak bu babalık Hz. Fatıma'nın çocukları içindir. Nitekim Pey­gamber efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir.

"Bütün çocuklar babalarına nisbet edilir. Ancak Fatıma'nın çocukları bana nisbet edilir. Onların babası benim."

468-  Torunları için eman isteyince kızların çocukları da buna dahil olur.

Çünkü oğlun oğlu (torun) ismi hakikaten onu doğuranın oğludur. O da oğlu ve kızının oğludur. Kızından doğan çocuklar aynı zamanda hakikaten oğ­lunun oğludur. Halbuki birincide durum böyle değildi. Orada çocuklarını zik­retmiştir. Halbuki onlar hakikatte kendisinin çocuklarıdır. Hükmen de doğum­dan ona mensub olanlardır. Bunlar da kızların çocukları değil, erkeklerin ço­cuklarıdır.

469- Mevâlinıiz için eman verin, derlerse ve onların mevâlisi ve mevâlilerin de mevâlisi varsa, istihsan yolu ile hepsi eman altında olurlar.[92]

Kıyasta ise mevâlinin mevâlisi buna dahil olmaz. Çünkü bu isim hakika­ten kendi mevâlisi içindir. Mevâlinin mevâlisi için ise mecaz olarak kullanılır. Nitekim, onlar mevâlisinden değildir, diye inkar ederse, bu inkâr sahih olur. Bunun için mevaliye yapılan vasiyette bunlar dahil olmaz. Ta ki onun mevâ-lisine engel olmasınlar. Ancak istihsan kabilinden şöyle demektedir:

470- Mevâlilerin mevâlileri mevâli olmakla ve vela ile ona mensup olurlar. Onlar çocuklarla beraber çocukların çocuk­ları (torunları) mesabesindedir.

Vasiyette mevâlisi yoksa mevâlilerin mevâlileri dahil olur. Ama iki taraf var ise dahil değildir. Muzaheme (darlık yapma) yi kabul edersek mevâlinin payı düşer. Daha uzak olanın sıkıştırmasiyle yakın olanın payını azaltmak caiz değildir. Emanda da bu yoktur. Mevâlilerin mevâlisi dahil olsun veya olmasın mevâlisi bir suretle emana dahil olur. Anlaşıldığına göre bundan maksat her iki tarafı da kurtarmaktır.

Sonra, hakikatle mecazın birleştirilmesini de söylemiyoruz. Ancak meva­liye verilen bu isim hakikattir. Mevâlilerin mevâlisi için de hakikat ve suret vardır. Bu suret itibariyle haklarında şüphe meydana gelmektedir. Ancak emanda vus'at esastır. Nitekim enin, suret olarak mücerred işaretle sabit olur. Böyle olduğu için bu lafızla evleviyetle sabit olur. Vasiyet de bundan dolayı

farklı olur.

471- Kardeşlerimiz için eman verin, derlerse bütün erkek ve kizkardeşleri emin olurlar.

Çünkü kardeşlik ismi erkek ve kızları içine alır. Cenabı Hak buyuruyor :

"Eğer mirasçılar erkek ve kadın kardeşlerse..."[93]

Hakikatte bu kip erkekler için kullanılır. Ancak Araplar arasında erkek­lerle kadınlar bir arada zikredildiği zaman tağlib yolu ile erkekler için kullanı­lan kip kullanılır. Bu kip ile kullanılanlar hakikat mesabesinde olur.

Diyoruz ki; Erkek kardeş bulunmayıp sadece kız kardeşler varsa, onlar emana dahil olmazlar. Çünkü erkekler için kullanılan kip, tekil dişileri içine almaz.

Yüce Allahm"Kardeşleri varsa, altıda biri annesinindir"[94]avet itiraz için delil gösterilir ve tek kız kardeşler, annenin payını üçte birden altıda bire indirir, deyip itiraz edilirse, deriz ki;

Azaltma bu ayetle değil, sahabenin ittifakı ve hacb (engelleme) manasına itibar edilmesiyle meydana gelmiştir. Bunu da feraiz kısmında belirtmiştik. Bununla beraber serî nasslarda bu manayı var saymak-caizdir. Ama kulların lafızlarında şahsi yorum yapmadan bizzat lafza riayet edilir. "Kardeşler" keli­mesi de tekil dişi lafızları ne hakikaten, ne laf zan kapsar.

472- Çocuklarımız için eman verin, derlerse ve onların da kız ve erkek çocukları varsa hepsi eman altında olurlar.

Sebebini "kardeşler" konusunda açıkladık. Hanefi mezhebi imamlarından bazılarının İfadesine göre kardeş ve çocuklarla ilgili cevap iki imam ile Ebû Hanife'nin ilk kavline göredir. Ama ikinci kavline göre vasiyette falanın çocukları denildiğinde sadece erkek çocuklar ve falanın kardeşleri denildiğinde de sadece erkek kardeşleri anlaşılır.

Ancak en doğrusuna göre hepsi de bu görüştedirler. Çünkü eman bahsinde vasiyyet bahsinden daha çok genişlik vardır. Ebû Hanife vasiyette sadece hakikate itibar etmektedir. Emanda ise hakikati de ve kullanış şekliyle hakikate benziyenleri de kabul etmektedir.

473- Şayet aralarında erkek bulunmayıp hepsi de kız iseler tamamen fey' sayılırlar.

Çünkü bu kip tamlananın kabile reisi olması durumu dışında tekil dişileri kapsamamaktadır. Vasiyyetler bölümünde de belirttiğimiz gibi falanca oğulla­rına vasiyyette bulunulsa ve o da kabilenin reisi ise bu vasiyyetten maksat kabi­lenin kendisidir. Bu nisbette tekil dişiler de erkekler gibidir. Ama mezkur kişi­nin sadece erkek çocukları varsa durum değişir.

Alimlerden bazıları şu görüştedir: Bu kızlardan veya kız kardeşlerden başka kimsem yoktur, diyerek onlara eman talebini gösteren bir ifade kullan­mışsa, o zaman maksadının dişilere eman almak olduğu ve bunların emin bu­lunduğu sabit olur.

474- Çocuklarımız için eman verin, derlerse buna bütün kız ve erkek çocukları dahil olur.

[95]yine buyuruyor; "Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında erkeğe kadının iki mislini tavsiye eder..."[96]Çocuklar kelimesi tekil dişilerle tefsir edilmiştir.

475- Kızlarımız ve kız kardeşlerimiz için eman verin, der­lerse bundan sadece dişiler kastedilmiş sayılır.

Çünkü talebte kullanılan kip, sadece dişiler İçindir. Ne hakikatte ne de kul­lanışta erkekler buna dahil olmaz. Sonra, savaşta fonksiyon itibariyle kadın kıs­mı erkeklere göre zayıf olduğundan yalnızca onlar için eman istenmiş olabilir. Yine erkeklerin müsİÜmanlara zararlar verdiğini bildiği için eman talebinde bulunsa bile kendilerine eman verilmiyeceğini anladığından sadece kadınlara eman istemiş olabilir.

476- Çocuklarımız için eman verin, derlerse, içlerinden sa­dece bir kişinin bir tane erkek çocuğu varsa hepsi de emin olur.

Çünkü bir kelime ile hepsi için eman istediler. Bu kelime de karışık olma­ları halinde hem erkekleri hem de kız çocukları kapsamaktadır. İçlerinden birinin bir tek erkek çocuğu bulunmasiyle karışma meydana gelmektedir.

477- Herkesin oğullarına ayrı ayrı eman verin diyerek er­kek kipini kullansalar ve meseleye başka açıklık getirmeseler, bütün kız çocukları fey1 olur. Ancak erkek çocuğu olan adamın çocukları eman altında sayılır.

Çünkü "küll= hepsi" lafzı tekilleri içine alması için kullanılmıştır. Nitekim Cenabı Hak şöyle buyuruyor: "(Küllü nefsin) her bir nefis ölümü tadacaktır."[97]

Her biri için lafız münferid olması itibariyle bu söz birinci meselenin hilafına sadece erkek çocuğu olan kimseyi ifade eder. Çünkü birinci meselede çocuklarımız için eman verin, derken toplu ifade etme kabilinden söz ihata için kullanılmıştır. Bu meselede erkek ve kız kardeşler oğul ve kız çocuklar mesabe­sindedir.

478- Babalarımız için eman verin, derlerse ve anne ile ba­baları varsa hepsi eman altında olurlar.

Çünkü "babalar" sözü hem anaları hem de babalan kapsar. Nitekim ikisine

ebeveyn denilmektedir. Cenabı Hak buyuruyor :

"Ana babadan her birine yaptığı vasiyyetten altıda biri"[98]

İçlerinden sadece bir kişinin babası olsa bile hepsi de eman altında olurlar.

Çünkü hakikatte bu isim hepsi içindir. Kullanışta da karışık oldukları zaman

kullanılır.

479- Oğullarımız için eman verin, derlerse ve onların oğul­ları ve torunları varsa, istihsan yolu ile hepsi   eman altında olurlar. Halbuki kıyas yolu ile olsaydı sadece oğulları eman altına girmiş olurdu.

Çünkü isim hakikatte çocuklar için, mecaz olarak da torunlar hakkında kullanılmaktadır. Hakikat ile mecaz bir kelimede birleştirilmez. Bu lafza bakarak Ebû Hanife vasiyyeti oğullara tahsis etmektedir.

Ama oğulları yoksa torunları da vasiyyet altına girer. Çünkü hakikat or­tada olmayınca lafzı mecaz olarak anlamak vacip olur. Ancak imam Muham-med şöyle demektedir:

480- Eman, çocuğu bulunup kendisine mensub olan ve şekil itbarıyle oğlu sayılan kimse için taleb edilmektedir. Bu vasıf torunlarda da vardır. Bu da emin olmaları için lehlerinde bir şüphedir. Halbuki vasiyyete şüphe île veya suretle müstehak olamazlar. Sonra, vasiyyette hakikat İle mecaz bir arada otursa oğulların paylarında bir azalma meydana gelmektedir. Eman da ise böyle bir şey sözkonusu değildir.

Bu, yakınlarım için, deyip eman isteme meselesine benzemektedir. Çünkü bu lafızla eman taleb etmek, oğul olarak kendisine mensup olanlara duyduğu şefkati belirtmek içindir. Bu şefkat bazan torunlarında daha çoktur. Nitekim, torun kişiye kendi sulbünden daha sevimlidir. Bu şekilde bazılarının kendi oğullan varsa, bazılarının da torunları varsa hepsi eman altında sayılırlar.

481- Oğullarımız[99] için eman verin, derlerse ve dedeleri olduğu halde

babaları yoksa, dedeler bu emana dahil olmaz.

Bu mesele çok girifttir. Bir kere baba adı hakikat olarak dede adını kap­samaz ki başkalarının ona nisbetini nefyetmek caiz olsun. Mesela, O dededir, ama baba değildir, denir.

Ancak mecaz yolu ile babalık özelliğini de taşımaktadır. Nitekim îbn Ab-bas'ın bir adama şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hangi baban daha büyük­tür? Adam soruyu anliyamadı. Bunun üzerine İbn Abbas, "Ey Adem oğlu!" ayetini okudu ve şöyle dedi: Kimin oğlu isen baban odur, bilmiyormusun? dedi.

Bu, mecaz yahut suret kabul edilerek torunlar konusunda belirttiğimiz gibi, bunların da eman altında olmaları gerekir. Ancak başka bir mana sebebiyle iki tarafı ayrı mütalaa etmekte ve şöyle demektedir:

482- Mecaz hakikate tabidir. Bunu da torunlar için kabul etmek mümkündür. Çünkü bunlar da çocuklardan meydana gelmişlerdir. Onların tabileridir. Ama dedelerde durum böyle değildir. Çünkü onlar babaların aslıdır. Belirli isimleri vardır. Kendilerinden sonra gelenlere tabi kılarak babalar ismi onları kapsayamaz.

Mesela, annem için eman verin, derse ve annesi değil de ninesi varsa, bu eman onu kapsamaz. Nineye de anne ismi verildiği için onu da kapsar, di­yenlerin görüşü geçerli değildir. Çünkü Cenabı Hak teyzeye de anne ismini vermiştir. Şöyle buyuruyor: "O, anasını ve babasını bağrına bastı"[100] Yani ba­basını ve teyzesini. Yine amcaya baba ismi verilmiştir. "Senin ve babaların İb­rahim, İsmail ve İshak'ın ilahına ibadet ederiz, dediler"[101] İsmail baba değil, amca idi.

Sonra, amca ve teyzenin babalar için alman emana dahil olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü her birinin adı diğerinden değişiktir. O isimle bilinmek­tedir. Dede ve nine de böyledir.

Ama torunlar böyle değildir. Oğullar adı ile ona nisbet edilirler. Ancak bu nisbet oğlu vasıtasiyledir. Onun için eman bu isimle onları da kapsamaktadır. Arap dilinde" böyle ifade edilmiştir. Her kavmin dilinde dede, baba gibi, torun da oğul gibi olup o da emana dahildir. Farsçada da böyledir. Dedeye babanın babası denilir. Toruna da oğlun oğlu adı verilir. Başarı Allahtandır.[102]

 

Müslümanın Darulharpten Getirdiği Durumu Şüpheli Kadının Hükmü

 

483- Müslüman askerler düşman yurduna girdikten sonra düşmana esir düşmüş veya düşmandan eman almış yahut müs-lüman olup islam ordusuna katılmış olan bir müslümanin ya­nında getirdiği bir kadın. "Ben size eman almış olarak geldim" derse, bu müslüman da "Hayır, onu zorla getirdim" derse, ka­dının geldiği andaki durumuna bakılır. Silahlı müslümanların semtine yakın olanlara varıncaya kadar serbest ve elleri bağ­lanmadan gelmişse, eman için seslensin veya seslenmesin şer'an eman altındadır.

Çünkü durum bunu göstermektedir .Eman isteyen kadınlar gibi gelmiştir.

484- Bu şekilde yalnız başına gelirse, eman altında olur. Yolda bir müslüman ona refakat etse yine emin olur.

Sırf bu refakat sebebiyle ona ait oluşu sabit olmaz. Kadın kendi başına sayılır. İnsanın aklına gelen şey eman almak için o müslümanla refakati kabul etmesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir şeyin hakikatine vakıf olmak mümkün değilse, zahire göre ve galip kanaatla hüküm verilir.

485- Adam bağlıyarak zorla getirmişse, eman için seslensin veya seslenmesin fey' sayılır;

Çünkü zahirden anlaşıldığına göre adamın kendisi onu esir edip getir­miştir. Ona sahip oluşu da zor ve şiddet yoluÜe meydana gelmiştir. Bu da ona sahip olması için bir sebeptir. Çünkü kadın emanı bulunmayan düşman tara-fmdandır.

Ancak adam müslüman askerlerin gücü sayesinde onu alabildiği için bü­tün asker o kadının mülkiyetinde ortaktır. Çünkü düşman yurdundan yaka­lanması hepsinin emeği ile meydana gelmiştir.

Müslüman askerlerin yanına değilde, dârul İslama çıkarırsa, durum yine değişmez. Ancak baskı ve zorlama ile dârulİslâma yalnız başına çıka­rırsa, tek başına ona sahip olur.

Çünkü dârulİslamda yalnız başına ele geçirmiştir. Beşte bir vergi de düş­mez. Çünkü onu alışı Allahın sözünün üstün olması yolu ile değil, hırsızlık yapan kişinin dârulîslamda alıp mülkiyetine geçirmesi şeklinde olmuştur.

486- Kadın, onunla evlendim de çıktım derse ve adam, ya­lan söylüyor, onu zorla alıp getirdim, diyerek yalanlarsa yahut satın aldığını veya kendisine hediye edilen bir cariye olduğunu söylerse ve kadın eli kolu açık beraberinde çıkıp gelmişse, adam söylediklerinde tasdik edilmez.

Çünkü kendi başına serbesttir. Kendisi ile evlendiğini itiraf etmesi bile bağımsızlığını düşürmemektedir. Bunun için eman altında sayılır. Ancak adam zorla ahp getirmişse ve bu zorlaması dârulİslamda sabit ise o zaman onun sözü geçerli olur. Çünkü yerinde zorlaması sabit olduğundan kadın kendi bağımsız­lığını yitirmiş sayılır.

487- Yine yanına aldığı bazı şahısların kendi köleleri oldu­ğunu iddia etse ve onlar da köle değil, hür olduklarını söyle­seler ve elleri açık olarak serbestçe onun yanında gelmiş iseler, müslümanların bölgesine girdiklerinde eman için ister seslen­miş olsunlar ister seslenmesinler, onların sözü geçerlidir.

Çünkü kendileri yalnız başlarına bu şekilde gelmiş olsalardı emin olur­lardı. Kendisi ile beraber geldiklerinde de durum aynıdır.

488- Zorla esir aldığına dair müslümanlardan veya zimmî-lerden yahut eman altındakilerden adaletli kimselerden şahit gösterip iddiasını ispat derse, delili kabul edilir ve onlar da kölesi sayılırlar.

Çünkü delille sabit olan, hasmın itirafı ile sabit olmuş gibidir.

489- Dârulharpte zorla kendilerini aldığını itiraf etseler yahut bunu kendimiz yerinde tesbit etsek yine onun köleleri olurlar. Eman altındaki düşman savaşçıların şahadeti ile de bu durum sabit olur. Çünkü eman altındaki düşmanın başka bir eman altındaki düşman hakkındaki şahitliği makbuldür. Bu­nun için hepsinin şahitliği kabul edilmiştir.

490- Müslümanların bulunduğu bölgeye girdiğinde onları zorla getirmemişse ve kendi hakimiyeti altında olduklarını da bilmiyorsa, onlar da gerekli yerde eman talebinde bulunsun veya bulunmasınlar, emin sayılırlar.

Yine hepsi de erkek olup beraberlerinde müslüman bu­lunmadan yalnız başlarına çıkıp gelseler ve eman talebinde bu-lunmasalar eman talebi için geldiklerini gösteren üzerlerinde bir alamet yoksa ve müslümanm onları zorla getirdiği belli de­ğilse ülkemize eman almadan gelen düşman savaşçı sayılırlar. Böylelerin hükmünü yukarıda belirtmiştik. Netice olarak onları fiilen elinde yakalamamışsa hakikaten ve hükmen

bağımsız sayılırlar. İster onunla çıksınlar ister tek başlarına gelmiş olsunlar,

durum aynıdır.

491- Müslüman adam, eman almamış bir kadınla çıkıp gelse ve müslümanlar da fey1 olması için onu elinden almak isteseler ve o anda kendisinin karısı olduğunu iddia etse ve kadın ken­disini tasdik etse, onun karısı sayılır. Çünkü başka kimsenin hakkı onda sabit olmadığı bir anda nikah üzerinde birbirini tasdik etmektedirler. Nikah sabit olunca artık o kadın zimmî hür karısı olur.

Çünkü aralarındaki nikaha dayanarak onu İslam yurduna getirdiğinde kendisi ona eman vermiş sayılır. Düşmanın baskısından kurtulduktan sonra müslümanlardan birinin verdiği eman hepsinin verdiği eman gibidir.

Sonra, kadın müslümanm nikahında eman altındadır. Bu durumda müslümanla yahut zimmi ile evlense ülkemizde eman altındaki zimmî kadın gibi sayılır.

Çünkü konumda kadın kocasına tabidir. Kocası vatandaşımız olduğun­dan kendisi de ona tabi olarak vatandaşımız sayılır.

492- Yine ganimet aldığı kimseler için bunlar köle ve cariye-lerimdir, derse ve kendileri de bunu doğrulasa, onun sayılırlar.

Çünkü başkasının hakkı kendileri üzerinde sabit olmadan önce bu konu­da birbirlerini tasdik etmişlerdir. Burada İhtiyaç ve zaruret manası gerçekleş-

493- Biz düşmanın köle ve cariyeleriyiz. Eman almak için geldik, bu adamla bir ilişkimiz yoktur, derlerse, bakılır; Eğer^ zor ve şiddetle çıkardığı belli olursa, onun sayılırlar.

Çünkü köle olduklarını kendileri itiraf etmişlerdir. Bu da bağımsızlıkla­rını gidermektedir. Onun eli altında oldukları bilinmiyorsa bile alırken zorluk çektiği sabit olmasıyla hak sahibi olduğunun sebebi ortaya çıkmış olmaktadır.

494- Müslümanların bölgesine yaklaştıklarında eman için seslenmişlerse, artık emin olurlar.

Çünkü zorla eli altında tuttuğu sabit olmadığından hak sahibi olduğunu gösteren sebep de mevcut değildir, demektir. Sonra yerinde eman için seslen­mişlerdir. Zahire göre sözlerinde doğrudurlar ve eman için gelmişlerdir.

495- Bu şekilde yalnız başlarına gelmiş olsalar, yukarıda belirttiğimiz gibi emin sayılırlar. Çünkü eman istemek için bundan başka yol yoktur. Onunla çıkıp gelmiş olsalardı yine aynı yola başvuracaklardı.

496- Aynı şekilde müslümanlar sesleri işitmiyecek kadar uzak, yüksekçe bir yerden bunları görse ve eman talebi için geldikleri-düşüncesi zihinlerinde doğsa, sonra seslerini işitecek kadar yaklaştıklarında eman için seslenseler veya seslenme-seler, emin sayılırlar.

Çünkü boyun eğerek gelmeleri, eman istemek için geldiklerine dair bir delildir. Böyle bir yerde delil, sarih gibidir.

497- Düşmanın köleleri olduklarını iddia etseler, söyle­dikleri gibi kabul edilirler.

Eman hükmünde olduğu gibi sahipleri yanma dönmelerine müsaade

edilir.

498- Sahiplerinin istememelerine rağmen müslüman olmak yahut zimmî kalmak için kaçıp geldiklerini ifade etseler, hür sayılırlar ve sahipleriyle ilişkileri kalmaz.

Eman için de gelseler ve bunu delille ispat etseler, durum­ları yine bu şekildedir.

Çünkü yurdumuza girmekle sahiplerine karşı kendilerini korumuş sa­yılırlar. Hatta ülkemizde sahiplerini zorla yakalayıp getirseler kendi mülkiyet­lerine almış olurlar. Aynı şekilde kendilerini koruduklarında bağımsız sayı­lırlar.

Kendine sahip olan, azat edilmiş sayılır. Hiç bir kimsenin velayetin­de de kalmaz. Çünkü kendine sahip olmakla azat olmuş sayılır.

Bu konuda delil, Rasulullahın (s.a.v.) Taif günü buyurduğu rivayet

"Hangi köle yanımıza çıkıp gelirse hür olur." Yedi köle çıktı geldi ve hür oldular. Onlara Allah'ın azatlıları ismi veriliyordu.

Müslüman veya zimmî olarak gelmeleri farketmez. Çünkü vatandışımız olan zimmî, vatandaşlıkta müslüman gibidir. Her iki şekilde de kendilerine malik ve bağımsız olurlar.

499- Sahipleri gelerek ticaret için İslam yurduna çıkışla­rına izin verdiklerini iddia etseler, onların sözü kabul edilir.

Çünkü onların kölesi olduklarını kendileri daha Önce söylediler. Sonra sahiplerinin kendileri üzerinde hakları kalmadığını iddia ettiler. Bu da bir kız­gınlığın neticesi meydana gelmiştir. Bu konuda delil göstermedikçe sözlerine itibar edilmez. Sahibinin kendisini azad ettiğini iddia eden köle durumun­dadırlar. Sahipleri asıl normal olan duruma tutunmaktadırlar. Asıl olan da köle­nin tek taraflı çekip gitmemesidir. Yeminle beraber asla tutunanın sözü mute­berdir.

Devlet başkanı, köleler İstediği takdirde, sahiplerine Allah adına ye­min ettirir. Köleleri olduğuna dair yemin ederlerse ve köleler müslüman olmuşsa, onları satmağa mecbur edilirler.

Çünkü müslüman köle zimmînin eline terkedilmediği gibi, düşman yur­duna iade etmek için düşman savaşçı olana da verilmez. Satmaya mecbur etmek ise kafirlerin hakaretinden kurtarmak açısından onun haklarına riayetin ge­reğidir.

500- Eman istiyen de, zimnıî gibi bu muameleye tabi tutu­lur. Onlardan zimmî olmayı kabul edenler ve İslama girmi-yenler ise sahîpleine terkedilir, dilediği yere götürebilir.

Çünkü köle efendisine tabidir. Efendisinden habersiz tek başına zim-mîlik talebi geçerli değildir. Nitekim ülkemizde eman altında olan savaşçı düş­manın yanında bir köle varsa ve tek başına zimmî olmak istiyorsa, bu talebi bizce makbul değildir. Devlet başkam daha önce kendisinden haraç almışsa onu efendisine iade eder. Çünkü kölesinin kazancıdır. Efendisi gelmeden önce devlet başkanının haracı ondan almasında bir sakınca yoktur. Çünkü hüküm zahire göre verilir. Onu yalanlıyan çıkmadıkça söylediği sözünde tasdik edil­miştir.

501- Bütün bunlar ikrarı dışında başka bir delille bilindiği takdirde söz konusudur. Ama bunlar kölenin sadece ikrarı ile biliniyorsa, eman için seslendiğinde yahut müslümanlar onu gördüğünde köle olup efendisinin rızası ile geldiğini itiraf et­mişse, sözü tasdik edilir ve efendisine teslim edilir. Çünkü vatandaşımız olmadan ve üzerine müslümanların bir hakkı terettüb etmeden önce kendisi itiraf etmiştir. Böylece ikrannda töhmet sözkonusu

değildir.

502- Zimmî olup kendisinden haraç alındıktan sonra bu itirafta bulunursa, sonra eman altında biri çıkıp da onu eman ile ticaret için İslam yurduna gönderdiğini iddia ederse ve zim­mî de onu tasdik ederse, devlet başkanı, söylediğinin doğru olmadığını göstermek çin aldığı haracı geri verme ve düşman yurduna iade etmeye bakmayıp kendi ikrarına bakar ve bu ik­rar ile onu kölesi yapar.

Çünkü ikrar doğru ve yanlış ihtimali olan bir haberdir. Töhmet bulunan yerde hüccet olmaz. Ancak töhmet altında bulunmıyan kimse için hüccet olur. İkrarda bulunduğu kişinin mülkü olmasında bir töhmet yoktur.

Ama düşman yurduna iadesinde töhmet ortaya çıkmaktadır. Çünkü va­tandaşımız olmakla düşman yurduna dönüşü yasaklanmış olmaktadır. Zira ül­kemizden hoşlanmama ihtimali olup danışıklı döğüş şeklinde olduğunu söyler ve düşman yurduna döner şüphesi vardır.

Sonra, onun kölesi olmak düşman yurduna geri götürmesini gerektirmez. Nitekim yurdumuzda zimmî veya İslama girmiş bir köleyi satın alması halinde yine onu satmağa mecbur edilir ve düşman yurduna götürmesine izin verilmez. Kendisinden haraç olarak alman şeyler mücahidlere verilir ve düşman savaşçıya bunun iadesinin gerekliliği konusunda adamın sözüne itibar edilmez.

503- Ama düşman savaşçı, iddiasını doğrulamak için müslü-manlardan bir delil getirirse, köleyi düşman yurduna götür­mesine izin verilir ve alman haraç kendisine iade edilir.

Çünkü müslümanlara karşı delil olan bir şeyle hakkını ispat etmiş bu­lunmaktadır.

504- Ancak eman altında bulunan düşmandan bir grup ona şahitlik ederse, sözlerine itibar edilmez. Kendisi köle olduğunu itiraf etmemişse, köle de yapılmaz.

Çünkü zimmîdir. Savaşçı düşmanın şahitliği ise zimmî hakkında delil

olmaz.

505- Zimmet ehlinden bir cemaat aleyhine şahitlik ederse,

onun kölesi yapılır.

Çünkü bu hükümde şahitlik aleyhine olmaktadır. Ehli zimmetin şahitliği zimmî için delildir.

Kendisinden alınan haracın kendisine iade edilmesi ve düşman yur­duna iadesi konusunda şahidlikleri kabul edilmez.

Çünkü bu hükümde delil müslümanlarm aleyhinedir. Ehli zimmetin şa­hitliği ise müslümanlar aleyhinde delil değildir. İki hükümden birinin sübutu da diğerinin sübutunu gerektirmez.

506- Eğer müslüman olmuşsa onun hakkında sadece müslü-manların şahitliği geçerli olabilir. Müslümanların şahidliği o-lursa, eman altındaki adamın kölesi olmakla beraber onu satmağa mecbur edilir.

Kölenin bunu itiraf etmesi halinde de durum aynıdır.

507- İmam Muhammed der ki: Düşman savaşçı, müslü-manlardan eman ister ve müslümanlar da eman verdikten son­ra yanında bir kadın ve küçük çocuklarla çıkıp gelerek şu eşim, bunlar da çocuklarımdır, derse ve eman talebinde isimlerini zikretmeiiıişse kıyasa göre bunlar fey'idir.

Çünkü emanı sadece kendisi için istemiştir. Eman hükmü ise kendisin­den ayrı olanları içine almaz. Yine bunlar için eman talebinde bulunduğuna dair bir işaret yoktur.

Ama bu nahoş bir şeydir. Onun için istihsan yolu ile hepsi eman atında olurlar.

Çünkü kendisinin daha iyi bildiği bir sebepten dolayı düşmandan kaçıp bize sığınmakta yahut mümkün olduğu kadariyle ülkemizde ticaret yapmak için ülkemize gelmektedir. Eşini ve küçük çocuklarını yanında bu maksatla getirmiş olabilir.

Kişi aile efradı ile beraberdir, kuralına göre bu, onlar için eman talebi ifade eder, zaten kendilerini koruması ve geçindirmesi bakımından ona tabi­dirler, asıl zikredilince, aykırı br örf olmadıkça, ona tabi olan da zikredilmiş olur, halbuki geçerli olan örf bunu engellenıeip desteklemektedir. Nitekim zimmî ülkemizde cizye verirken eşi ve çocukları ile diğer tabileri için bir şey vermemektedir. Bütün bunlar eman altında olduklarını göstermez mi? dîye itiraz edilebiir.

508- Yine, ganimet aldığı birçok kişi ile çıkar gelir ve bunlar kölemdir derse, onlar da kendisini tasdik ederse, veya kendile­rinin ne olduğunu ifade edemiyecek kadar küçük iseler yahut yanında bulundurduğu yüklü hayvanları güden kişileri göste­rerek bunlar çocuklarımdır der ve kendileri de onu tasdik ederse, edeceği yeminle beraber sözü muteberdir.

Çünkü görünürdeki durum ona şahidlik etmektedir. İster ticaret için gelmiş olsun, İster düşman yurdundan kaçmış olsun malını bereberinde geti­rebilir. Yalnız başına hazırlıksız ve azıksız çıkıp gelirse ülkemizde açlıktan ö-lür. Zaten ülkemizde bir müddet kalabilmek için eman talebinde bulunmuştur. Böylece kendisine tabi olarak malı da emana dahildir.

Ancak yalan töhmetinin giderilmesi için devlet başkanı ona yemin ettirir. Yanında getirdiği kişilerden onu yalanhyan kişi, eşyası ile birlikte fey' olur.

Çünkü onu yal anlamasıyla kölelik durumu sabit olmaz. Emanda tabi oluş da bunun üzerine bina edilmektedir. Yalanhyan kişi ülkemizde hür düşman olup emandan yoksun olur. Eşyalariyle birlikte fey' olur.

509- Ne hayvanlar, ne de güdenler benim değildir, sadece eşya benimdir, bana yardım etsinler diye ücretle tuttum deyip kendileri de bunu tastık ederlerse, kıyasa göre hayvanlarıyle beraber fey' olurlar.

Çünkü kendisi veya onlar kendileri için delalet veya işaretle eman ta­lebinde bulunmamışlardır.

Ama istihsana göre hayvanları ile beraber eman altında olurlar.

Çünkü eman alan kimsenin ticaret yapmak için malı ülkemize kadar sır­tında getirmesi mümkün değildir. Böyle durumlarda personel veya vasıta ol­duğu ve amacının gerçekleşmesini sağlıyan birşey olduğu ortadadır. Bu yoldan işçi kiralamak zaten işadamlarının adetidir. Kendileri için eman istemiş gibi nasıl eşi ve çocuğu da eman kapsamına giriyorsa, ihtiyaçtan dolayı bu işçiler de eman kapsamındadır.

510- Beraberinde bulunan adamlar için; Bunlar çocukla­rımdır, derse onlar fey1 sayılır.

Çünkü onlar buluğ çağına ermekle ona bağlılıktan çıkmışlardır. Tabî değil, asıl olmuşlardır. Eman hükmü dışında kalırlar. Zımmî olmak yahut Isla­ma girmek meselesinde de ona tabî değildirler. Kendileri için ayrıca eman tale­binde bulunmaları gerekir. Eman almadıkları için fey1 olurlar.

511- Meramlarını ifade edecek yaşta küçük iseler ve bunlar benim çocuklarımdır, dediğinde onu tasdik etseler eman altın­da olurlar.

Çünkü erginlik çağma gelmedikçe ona tabidirler. Nitekim meramlarını ifade etseler bile İslama girmede veya zimmî olmada ona tâbîdirler. Emanda da durum aynıdır.

Yalanlıyacak olurlarsa, müslümanlara fey1 olurlar.

Çünkü meramlarını ifade ederek onu yalanladıkları takdirde onun nese­binden olmadıkları sabit olur. Emansız girdiklerinde zaten fey' olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu konuda meramını ifade edenlerin sözü küçük de olsalar geçer­lidir. Durumu belli olmıyan kimsenin falancanın kölesi olduğunu itiraf etmesi ve o şahsın da bunu tasdik etmesi durumunda da netice aynıdır.

512- Yanında meramını ifade edemiyecek kadar küçük çocuklar varsa ve bunları düşman yurdundan çalıp çıkardı­ğını veya ailesinde yetim çocuklar olup yanına aldığını ifade e-derse, onlara bir şey düşmez ve kendisinin olurlar.

Çünkü meramlarını ifade edemiyecek durumda iseler zaten onun zim­metinde ve mülkiyetindedirler. Sonra, düşman yurdundan çaldığını ifade et­mektedir. Onun için kendisinin mülkiyetinde ve tabiiyetindedirler. Yahut aile fertleri arasında onların da geçimlerini sağladığı için ona tabidirler. Kendisi olmasaydı yurdumuza gelmeleri sözkonusu değildi. Bunun için kendisinin ehli mesabesinde sayılırlar.

513- Erginlik çağına gelen kızlarla yurdumuza gelerek, bunlar kızlarımdır derse ve onlar da kendisini tasdik ederse, kıyasa göre fey1 sayılırlar.

Çünkü erginlik çağına ermekle ona tabi oluşları son bulmuştur. Hatta kendisinin İslama girmesi halinde onlar da müslüman olmuş sayılmazlar. Ergin­lik çağma giren erkek çocukları mesabesindedirler.

Ama istihsana göre kızlar da eman altında olurlar.

Çünkü aile fertleri arasında ve nafakası altındadırlar. Evlenmedikçe onun nafakası ile geçinmektedirler. Bu hüküm zahire bakılarak verilmektedir. Adet olarak kadınlar tek başlarına kendileri için eman istemezler. Erkek çocukların hilafına babalan yahut kocaları ile beraber olurlar. Çünkü erkek çocukları savaşacak yaşa geldikten sona bizzat kendileri için eman istemedikçe emin sa­yılmazlar. Kadınlar ise öldürülmekten emindirler. Eman taleb etmeleri köle-teştirilmemeleri içindir. Eman hükmünde babalarına tabi olmakla eman hükmü kapsamına alınabilirler.

514- Buna göre yanında bulunan nine, hala, teyze, anne ve kızkardeş gibi kadınlar hepsi eman altında olurlar. Baba ve dedelerin durumu ise bunun aksidir. Kölesi ve ücretli hizmet­çisi ancak istihsan yolu ile ona emanda tabi olabilir. Ta ki tica­ret için yahut eşyasını onlar vasıtasiyle taşıyabilmek için yanı­na aldığı kimselerden maksat ihtiyacı yerine gelsin.

Eman hükmüne tabi olarak emin olanların tümü için bili­yoruz ki iddia ettiği şeylerde kendileri de onu tasdik ederlerse hepsi emin olurlar. Çünkü üzerinde müslümanların hakkı sabit olmadan önce bu konuda birbirlerini tasdik etmektedirler. Önce yalanlar, sonra tasdik ederlerse, fey' olurlar. Çünkü onu yalanlamakla üzerinde müslümanların hakkı sabit olmuştur. Bundan sonra tasdik etmesi müslümanların haklarını iptal etmektedir. Dolayi-siyle bu konuda çelişkiye düşmektedir.

Önce tasdik eder, sonra yalanlarsa yine fey' olur. Köle olduğunu kendisi önce itiraf etmiş bulunmaktadır. Kendi hakkın­daki bu itirafı da geçerlidir.

Ama kölesi ve meramını ifade edebilen küçük çocukları bundan müstesnadır.

Köleleri müstesnadır. Çünkü tasdik etmeleriyle onun kölesi oldukları sabit olmuştur. Mülkiyetini iptal konusunda artık sözleri muteber değildir.

Çocukları da nesebçe ona bağlılıkları ve eman hükmüne dahil olmaları sebebiyle müstesnadırlar. Kendilerinin köle olduklarına dair söyliyecekleri sözler muteber değildir. Nitekim nesebi belli ve aslen hür olan ve meramını ifade edebilen küçük çocuk kendisinin köle olduğunu söylerse sözü geçerli.

olmaz.

Ama kızı, eşi, kızkardeşi ve halası onu tasdik ettikten sonra tekrar yalan­larsa hepsi fey1 olurlar. Çünkü köle (cariye) olduklarını daha önce ifade ve itiraf etmişlerdir.

Onu tasdik edince kızının nesebi sabit olmuştur, diyerek itiraz edilebilir.

Cevap olarak diyoruz ki; Öyledir ama nesebinin sabit oluşu kendisinin köle olduğunu itiraf etmesinin hükmünü iptal etmez. Erginlik çağma gelenin kendi aleyhine ikrarı muteberdir. Ama meramını ifade edebilen küçüğün durumu böyle değildir. Onun sözü sadece yararına olan şeylerde muteberdir. Zararına olan şeylerde muteber değildir. Kendi tasdiki ile hürriyeti sabit olduktan sonra tekrar köle olduğunu ikrar etmesiyle köleliği sabit olmaz.

Durumu meçhul olan küçük çocuk bir adamın elinde olsa ve onun kölesi olduğunu ikrar etse, kölesi sayıldığı halde bu diğerinde durum neden farklı olmaktadır? diye sorulabilir.

Deriz ki, öyledir ama kendi ikrarı ile değil, o adamın iddiasıyla sabit olmaktadır. Ancak meramını ifade edebilen başkasının hakimiyeti altında değildir. Hür olduğunu iddia ettiği takdirde hür olur. Ama ben onun kölesiyim, deyince o adamın hakimiyeti altına girmiş olur. Dolayısiyle hakim olanın ifadesiyle ve hakimiyet hakkiyle onun köleliği sabit olur. Tıpkı meramını ifade edemiyenin durumunda olduğu gibi. Ama sadece kendi ikrarı ile köleliği sabit olmaz. Çünkü fayda ve zarar arasında tereddüt eden küçük çocuğun-Jkrarı geçerli olmadığı halde zararına olan şey hakkındaki ikrarı nasıl sahih olsun?

515- Müslümanlar bir kaleyi kuşattıklarında kaleden bir adam çıkıp yanlarına gelmek üzere eman isteğinde bulunsa ve kendisine eman verdikten sonra eşi, küçük çocukları, kölesi ve eşyası ile çıkıp gelse bütün bunlar fey1 olurlar.

Çünkü bu adam kendisi için korkuya kapılmış ve mecbur olmuştur. Canını kurtarmak için eman talebinde bulunmuştur. Bu amacına ulaşmak için diğer şeyleri de yanına alması şart değildir.

Birincinin durumu böyle değildi. Çünkü o evinde ve emniyet içinde idi. Eman istemesi, ülkemizde barınmak ve ticaret yapmak İçindir. Diğerlerini de yanına almadan bu amacı gerçekleşmez.

Halbuki burada, kalede bulunanların hepsinde müslümanları hakkı sabit olmuştur.Çükü kuşatma altına alman kişi, ele geçmiş gibidir. Onun için tasarrufları geçersiz olur. Sabit olduktan sonra müslümaların onlardaki hakkının iptali, durumun delaleti ile değil, nas ile olur.

Ülkemize gelmek için eman taleb eden kimsenin yanında aldığı kişilerde müslümanlann hakkı sabit olmuş değildir. Bunların da muhtaç oldukları şey, köle olmadıklarını ispat etmektir. Bu da durumun delaleti ile sabit olur ve bu delalet yeterlidir.

Ama kalede kuşatılan kimse halkın kuşandığı gibi atı üstünde silahı ve kendisine yetecek kadar parası ile çıktığı zaman, istihsan yolu ile hepsi onun­dur. Çünkü çıplak ve herşeyden soyutlanarak çıkması mümkün değildir. Nite­kim çıplak çıkacak olursa kendimiz ayıplarız. Arkadaşlarına savaşmak için çıktığını göstermek yahut çıkarken kendisine silah kullanacak olurlarsa karşılık vermek için silahını yanma almağa da muhtaçtır. Yine yaya çıkıp müslümanlara gelmesi de mümkün olmıyabileceğinden atını yanma alması da bir ihtiyaçtır. Müslümanlann karargahında kendisine yiyecek verilip verilmeyeceğini bilme­diğinden nafakasını da yanına almaya muhtaçtır. Çünkü müslümanlardan sade­ce canını kurtarması bile onun için yeterlidir. Yanına nafakasını almıyacak olur­sa açlıktan ölebilir ve canını kurtarmak amacı da gerçekleşmemiş olur.

Bütün bunları gözönünde bulundurarak yanına alacağı bu şeyler diğer şeylerden müstesnadır ve kendisinin olurlar. Yine görüşme yapan taraflardan herkesin diğerinden satın alacağı yiyecek ve giyecekler ortaklık hükmünden ha­riç olur. Çünkü istihsan yolu ile bu gibi şeylere ihtiyaç olduğunu biliyoruz.

516- Sonra muhasara altında olan ile ülkemize gelmek için eman almaya gelen arasındaki farkı belirterek şöyle demek­tedir:

Muhasara altında bulunan^ adam eman için seslense ve ema-na sahip olmadan Önce müslümanlann yanına çıkıp gelse, fey1 olur. Ancak müslümanlann en yakın hakimiyet bölgesine yak­laşan birisi müslümanlara eman için seslense ve müslümanlar ses çıkarmasa eman altında olur.

Bu şekilde anlaşılıyor ki burada delalet kafi geldiği halde, muhasara altında olan için kafi değildir.

517- Müslümanlar kalede kuşatılan birine eman verse ve adam mü si uman lar a şu veya bu şekilde yararlı olmak için çıkı­şını belirtmezse canı, malı ve küçük çocukları eman altında olur.

Çünkü bulunduğu yerde kalmak üzere kendisine eman verdiler. Orada kalabilmek için bunların yanında bulunması zaruridir ve emanda kendisine tâ-bîdirler. Ama kaleden dışarı çıkan adam sadece canını kurtarmak için çıkmak­tadır.

518- Müslüman ordusu düşmana yaklaştığında "ticaret amacı ile ülkemize yahut askerin karargahına yalnız başına gelenler emin olur" diye duyursa, geleler emin olurlar. Fakat onlardan müslümanlara açıklamadan yanlarında getirdikleri bütün şeyleri ellerinden alınır ve müslümanlara fey' olur. An­cak kaleden çıkan kimsenin yanına aldığı şeyler istihsan yolu ile kendisinin olur.

Çünkü getirecekleri şeyler için eman vermiyeceklerini daha önce ken­dilerine bildirmişlerdir. Eman verdikten sonra tekrar bozmak eman hükmünü bozar. Başka şeyler için eman vermiyeceklerini bildirmeleri de onlar için hükmü aynı şekilde iptal etmektedir. Biz ona delalet yolu ile kendi hakkı olan şeyler için eman verdik. Aksi belirtildiği zaman delalet yolu ile de kendisine bir şey sabit olmaz. Nitekim eman talebi için gelenlere müslümanlar eman ver­miyeceklerini bildirmelerine rağmen eman için çıkıp gelenler emin olmazlar. Ancak müslümanlar yeniden kendilerine eman verirlerse emin olurlar. Bu red cevabından sonra onların durumunun kalede mahsur olanın durumu gibi olduğu anlaşılmaktadır.

519- Bir müslüman yanında eman talebinde bulunan düşman bir kişi ile çıkıp gelse ve yanlarında her ikisinin tuttu­ğu veya hayvan üzerinde bulunan bir mal varsa ve müslüman, bu mal benimdir, bu da kölemdir, derse ve düşman kişi hayır, mal benimdir, ben de eman almak için geldim, diye hak iddia ederse, düşman kişi zorla yakalanıp bağlanmışsa, müslümanın sözü geçerlidir.

Çünkü onu zorla alınca kendisinin kölesi olur. Mal konusunda da efen­disine muhalefet yetkisi yoktur.

Zorlanmamışsa, hür ve eman altında olur.

İkisi de yetki sahibidir. Mülk ve hayvan ikisi arasında yarıya paylaşılır.

Çünkü görünürdeki durum ona şahitlik etmektedir. Sonra, mal üzerinde her ikisi de yetki sahibidir. Mal ve hayvan ikisi arasında yarıya paylaşılır.

520- Biri havana bindiği halde diğeri yandan tutup hayvanı çekiyorsa, hak sadece binmiş olanındır.

Çünkü binit, binen için yararlanma aracıdır. Binitin yükü de binite sahip

olanındır.

521- Eşya bir entari ise ve onu biri giymiş ve diğeri de elinde tutmuşsa, entari giyen kişinindir.

522- Aynı şekilde mülkiyet güdenin değil, binmiş olanın ve binek hayvanım yönlendirenindir. Mat kimin elinde ise sahibi kim olursa olsun, onun olur. Biri hayvanı çekiyor, diğeri de güdüyorsa, hayvan ve mal çekenindir.

Çünkü hayvanın yularım elinde tutmakla,  hayvanla beraber yüklendiği

eşyada onundur.

523- Düşman yurdundan ordugahımıza sevkedilen bir mal olup eman altındaki kişinin kendisine ait olduğunu söylese ve müslüman da onu yalanlıyarak "o mal benimdir, düşman yurdunda halk bana bağışladı yahut zorla onlardan aldım" derse ve kendisi de daha Önce ellerinde esir ise, malı da her ikisi elinde tutuyorsa, yarısı elinde tuttuğu için onundur. Diğer yarısı da müslümanlara ait fey1 olur. Çünkü diğer yarısı esirin elindedir. Onu askerin gücü ile ele geçirmiştir.

Kendisine bağışladıklarını iddia etmekle musiüman askerlerin ortaklık paylarım

iptal etmeğe çalışmaktadır.

524- Müslümanlardan bir delil getirmedikçe bu konuda sözü tasdik edilmez, zimmîlerden veya eman altındakilerden delil gösterirse eman istiyenin aleyhine bütün mal ona verilir.

Çünkü ortaya koyduğu delil eman altında olanın aleyhinedir. Bu malın tümü kendisinin de dahil olduğu müslüman askerlere fey' olur.

Çünkü ortaya koyduğu delil müslümanların hakkını iptal etmede hüccet değildir. İddia ettiği hibe ve sadaka sözleri de müslümanların hakkını iptal et­mede kesin değildir.

Müslümanlardan bir cemaat ona şahitlik ederse, mal kendisinin olur.

Çünkü iddiasını müslümanlar hakkında geçerli delil ile ispat etmiştir. Bu da gözle görülmüş gibi sabit kabul edilir.

525- Mal sadece eman altındakinin elinde ise ve müslüman bir cemaat, malın esire sadaka verildiğine ve onu eman altında-kine emanet ettiğine dair şahitlik ederek malı ona müslüman­ların hakim olduğu bir yerde emanet bıraktığını ifade eder­lerse, mal ona teslim edilir.

Çünkü delille sabit olan, görme ile sabit olmuş gibidir. Malı düşmanın hakim olduğu bir yerde eman altmdakine bıraktığı­na dair şahitlik ederlerse, eman altındaki kişiden bir şey alınmaz ve kendisine verilmez.

Çünkü bu, düşman yurdunda aralarında anlaştıkları bir sebepti. Eman altındaki kişi bizim hükümlerimize tabi olmayıp ülkemizde ticaretini yaptıktan sonra tekrar yurduna dönmek üzere gelmiştir. Böylece düşman yurdunda ara­larında geçen şeyler üzerinde hakim davalarına bakmaz. Nitekim bir müslü-manla eman altındaki bir kişi İslam yurduna girdikten sonra biri diğerine islam yurdunda borç verdiğini yahut bir emanet bıraktığını iddia etse ve iki müslü-manı da şahit gösterse, hakim bunların davasına bakmaz. Eman altındaki kişi Islama girerse yahut zimmî olursa, o takdirde her iki tarafın da karşılıklı dava­larına bakar. Çünkü eman altındaki kişi artık vatandaşımız olmuş ve yasa­larımıza muhatap olmuştur.

526- Aynı şekilde eman altında olan iki kişi ülkemizde biri diğerine borç verdiğini yahut emanet bıraktığını iddia etse ve muamele ülkemizde meydana gelmişse, hakim davalarına bakar.

Çünkü hakim yurdumuzda kaldıkları sürece aralarındaki davalara bak­maya ve kendilerine insaf ile davranmağa memurdur.

527- Ama muamele ülkemiz dışında   cereyan etmişse, bu-nunla ilgili davaya hakim bakmaz. Ancak Islama girmek ya­hut zimmî olmakla davalarına bakabilir. Yine düşman yurdun­da birinin diğerinden bir şeyler gaspettiğini iddia etse ve dava açsa, hakim bu davaya da bakmaz.

Çünkü düşman yurdu yağmacılık yeridir. Borç ve emanet dışında burada bir şey alan ve sonra İslama giren yahut zimmî olan kimse o şeyin sahibi olur. Zira borç ve emanet karşılıklı hoşnutlukla aralarında geçen bir işlemdir. Vatandaşlığımıza geçtikten sonra bunlarla ilgili davalarına bakılır.

528- Müslüman ile eman altındaki kişi birlikte çıkarken biri diğerinden bir şey gasbetse ve o gasbedilen şey mevcut olsa, sonra eman altındaki kişi İslama girse, hakim bunların da davasına bakmaz.

Çünkü müslüman gaspetmişse mubah bir malı almış demektir. Gasp e-den düşman ise almakla mal kendisinin olmuştur. Ama borç ve emanette du­rum değişiktir. Onda istila ve ele geçirme sözkonusu olmadığından bunlarla

ilgili davaya bakılır.

529- Müslümanla eman altındaki kişi birlikte çıkıp ikisi de mal yüklü bir katırı tutarak, bu hem elimde hem de malımdır, diye iddia etse ve taraflardan biri müslümanlardan delil getir­se, hakim onun lehine karar verir.

Çünkü davasını delille ispat etmiştir. Bu mesele ile bazı imamlarımızın şu şekildeki sözlerinde yanıldıklarını anlamaktayız:

Taraflardan herbiri, bu elimdeki malımdır derse, hakim bu davaya bak­maz ve şöyle der: Madem ki senin malındır, o halde benden ne istiyorsun?

Halbuki metinde taraflardan herbirinin getireceği delilin kabul edileceği belirtilmektedir. Aradaki anlaşmazlığı çözmek için hakim zaten bu delile muhtaçtır. Bu amaçla gösterilen delil makbuldür. Onun için hakime şöyle cevap verir: Onun davasını iptal etmeni ve malı bana vermeni istiyorum.

Malın birinin elinde olması durumunda olduğu gibi, bu mesele de aynı şekilde bağlanamaz mıydı? diye sorulabilir. Nitekim orada davaya bakılmı­yordu. Ama burada her birinin elinde malın yansı bulunmaktadır. Eman al­tındaki kişi ülkemizin vatandaşı olmadıkça davaya bakılmaması gerekmez mi?

Cevap olarak deriz ki; Burada herbiri îslam yurdunda malı elinde tuttu­ğunu iddia etmektedir. Onun için aralarındaki davaya bakmak lazımdır. Yani mesele, İslam ülkesinde her iki tarafın malı kendisinden diğer tarafın aldığını iddia etmesine benzemektedir. Şahitler derse ki gaspeden kişi düşman yurdunda düşmanın gücünden faydalanarak ve eman almadan önce atladığı gibi katıra sahibi ile beraber sarıldı, o zaman hakim yine bu davaya bakar ve mal sahibi lehine hüküm verir. Çünkü sahibinin eli ona asılı oldukça gaspeden kişi onu ne eline geçirebilmiş ne mal sahibinin elinden çıkmış demektir. Ama düşmanın hakimiyeti altında malı sahibinin elinden alırsa o zaman kendisinin olur. Çünkü düşmanın gücü ile malı eline geçirmiş demektir. Mal sahibi İslama girse bile artık ondan alacağı kalmaz.

530- Düşmanın yurdunda esir olan müslüman, bu katır da mal da eman altındaki kimsenindir, düşman yurdunda yahut çıktıktan sonra ondan aldım derse, eman altındaki kimse de; hayır, katır da yükü de benimdir, kendisi yalan söylüyor derse, katırı da her ikisi tutuyorsa, kıyasa göre tutması itibariyle yarıyarıya orada olanlarındır.

Çünkü esir bu ikrarı ile askerlerin sabit olan haklarını iptal etmeğe ça­lışmaktadır. Halbuki onlar hakkında sözü geçerli değildir. Istihsana göre malın tümü eman altında olanındır. Çünkü askerin hakkı esirin eli altındaki miktar itibariyle sabit olmaktadır. Bu malda hakkı olduğunu ispat konusunda söylediği sözleri kabul etmek zaruridir. Bu da, mal eman altındaki kişinindir, demesiyle sabit olmuştur. Bu adamın eli mala sahip kaldıkça esirin elinde bir şey yok demektir. Bunun için mal eman altındaki şahsındır. îslam yurduna yahut asker karargahına çıkmaları müsavidir.

531- Mal tamamen esirin elinde olup mesele de anlatıldığı şekilde ise ve eman altındaki kişi de düşman yurdunda kendi­sinden aldığına dair itirafta bulunursa, artık mal tümü ile onun olur ve eman altmdakinin hakkı kalmaz.

Çünkü eman altındaki adamın eli maldan tamamen kesilince müslüman onu tümü ile eline almış demektir.

Asker karargahına çıkarırsa hepsi fey1 olur. Ama islam yurduna çıkarırsa hepsi onundur.

Hırsızlık yapanın çıkardığı mal gibidir. Beşte bir vergi de ona düşmez.

532- Eğer eman altındaki kişi "onu müslümanların ha­kimiyet bölgesinde iken benden aldı", derse sözü geçerlidir.

Çünkü malın aslının eman altındaki kişiye ait olduğunu ikisi de tasdik et­miş durumdadır. Eman alması ile malı da özel ve dokunulmaz ama gasp edilmiş mal olmaktadır. Esir, mala temellük sebebini iddia etmektedir. Allah'a yemin ettiği takdirde sözü muteberdir. Sonra, eman altındaki kişiden onu alması sonradan olan bir şeydir. Yeni olduğu için en yakın zamana göre çözümlenir. O da îslam yurdunda bulunmalarından sonradır. Nitekim daha Önceki bir tarihte aldığını iddia edenin sözü ancak delille kabul edilir.[103]

 

Eman Sayılan Ve Sayılmayan Şeyler

 

533- Müslümanlar düşman yurdunda bir kaleyi muhasara ederken müslüınanlardan biri içindekilere, siz eman altında­sınız, diye seslenirse ve onlar da sesini işitmiyecek yerde iseler, bu seslenişi eman sayılmaz.

Çünkü seslenmekten maksat, muhataba duyurmaktır. Sesini duymıya-caklarım bildiği halde seslenirse lüzumsuzluk yapmış olur ve seslenişi eman sa­yılmaz. Böyle bir şey olsaydı her müslüman oturduğu yerden Rumlara, Tüklere ve Hintlilere eman verir ve kendilerine haber vermeden onlarla savaşmazlar. Herkes biliyor ki böyle bir şey makul ve makbul değildir.

Eman, had cezasını düşürür yahut öldürmeyi ve köleleştirmeyi yasaklar, bu da talak ve köle azad etmeğe benzer şeylerde konuşanın bizzat ifadesiyle meydana geldiği halde bu seslenme neden eman sayılmasın? denilebilir.

Biz de diyoruz ki, böyle değildir. Aksine burada bir sözle onlar için eman özelliği meydana gelmiş olur. Nitekim verdiği emanı red etseler emin sayılmaz­lar. Yine sesini işitmiyecekleri bir yerden kendilerine seslenmesiyle onlar için eman hasıl olmaz.

534- Kendileri uykuda olmaları yahut savaşla meşgul ol­maları sebebiyle seslendiğinde işitmiyeceklerini sanarak eman verdiğini belirtmek için seslenirse, bu eman sayılır. Aradaki eman ahdini bozduğunu kendilerine bildirmeden onlara savaş açmak caiz olmaz.

Çünkü işitmelerinin hakikatine nüfuz etmek güç bir iştir. Böyle durum­larda hüküm ona delalet eden zahiri sebebe bağlı olur.

O da sesini işitebilecekleri bir mesafeden kendilerine seslenmiş olma­sıdır. Zahir sebep gizli mana yerine kaim olunca, hüküm de ispat veya nefiyde onunla birlikte kaim olur.

Sonra, aldatmaktan sakınmak vaciptir. Kendilerine seslenilen kimseler sesi işitecek mesafede olduğu halde seslenmesinde de aldatma ihtimali vardır.

Bu da seslenen kişinin sesini duyrmyacakîarı bir mesafede olduğu takdirde ancak tahakkuk eder.

535- İmam Muhammed der ki, mesela müslümanlardan biri onlardan uyuyan yahut sağırlığından dolayı sesi duymıyan birinin yanına gidip eman verdiğini bildirse, bu onun için eman sayılır.

Ebu Hanife'nin prensiplerine göre bu daha açıktır. Çünkü İmam, halvet ve uyuyanın yanma gelip düşen av meselesinde dediğine göre uyuyan kişiyi uyanık gibi telakki etmektedir.

Yeminler bölümünde de şöyle demektedir: Falan kişi ile konuşmıya-cağım, diye yemin eden kişi o kişiye seslenir yahut uykudan uyandırırsa, yeminini bozmuş sayılır. Bazı nüshalarda ise ona seslenip uyandırırsa, şeklinde geçmektedir.

Bundan da anlaşılıyor ki ona seslendiğinde ister uyandırsın ister uyan­dırmasın durum değişmez. Sesini işitecek yakınlıkta ise kendisi İle konuşmuş gibi sayılır.

536- Bir mektup yazarak eman verdiğini bildirirse, onlar da mektuba bakarak kalelerinden çıkar gelirlerse, eman altında olurlar.

Çünkü mektup iki ifade şeklinden biridir. Açıklama ve anlatımda konu­şarak anlatmak gibidir. Nitekim risaleti tebliğ etmekle görevli olan Rasalullah etrafa mektuplar göndererek de tebliğ görevini yerine getirmiştir.

Adamlar mektubu aldıktan sonra dışarı çıkmışlardır. Bu eman sayılma-dığı takdirde bir bakıma aldatma olmuş olur. Hz. Ömer'in bu konudaki hadisini daha önce zikretmiştik.

537- İçinde eman verildiğini belirten bir mektup bulsalar ve atan belli değilse, eman olmaz.

Çünkü mektup cansız bir şeydir. Eman vermesi söz konusu değildir. Bi­lakis eman mektubu yazan kimseden olur. Meçhul olan kimseden eman mey­dana gelmez. Sonra mektup sahte veya eman vermesi caiz olmayan zimmet eh­linden biri tarafından verilmiş olabilir. Onun için mektubun bir müslüman ta­rafından atıldığına dair yine müslümanlardan delil getirilmedikçe eman meydana gelmiş olmaz. Çünkü onların köleleştirilmesinde müslümanlarm hakları sabit olmuştur. Bu delil, mezkûr hakkı iptal etmek için gösterilmektedir.

538- Müslümanlar onları ele geçirmeden önce bir müslü­man çıkıp da mektubu kendisinin attığını söylerse, sözü geçerlidir.

Çünkü yapabileceği bir işi haber vermektedir. Hakkında şüphe de sözko-nusu değildir. Sonra, onlarda müslümanlarm hakları henüz gerçekleşmiş değil­dir ki sözü müslümanlarm onlarda hakkını iptal etmiş olsun. Kendisi de müslü­manlardan biri olarak bunu yapma yetkisine sahiptir.

539- Müslümanlara teslim olduktan sonra bunu söylerse sözü tasdik edilmez. Mektubu kendilerine attığına dair müslü­manlardan iki şahit getirmedikçe sözü, muteber değildir.

Çünkü elinde olmıyan bir şeyi bildirmektedir. Bu bildirmesiyle müs­lümanlarm sabit olmuş haklarını iptal etmeğe çalışmaktadır. Bu konuda ne sözü ne şahitliği muteberdir. Çünkü kendisinin yaptığı bir şeye şahitlik etmektedir. Bu da şahitlik değil, iddia olur,

540- Ondan ayrı iki müslüman şahitlik yaparsa eman ger­çekleşir ve onlar emin olacakları yere tekrar iade edilirler.

Delil getiremezse ve onlar paylaşılıp kendisine de pay düş­müşse, payına düşenlerin hür olduğunu ve eman altında bulun­duğunu itiraf ettiği için onlar hürdür. Zira Kendi mülkü için yapacağı ikrar zaten geçerlidir. Ancak bunların tekrar düşman yurduna dönmelerine müsaade edilmez. Çünkü yurdumuzda sürekli tutmak müslümanlarm hakkıdır. Bu konuda müslümanlar aleyhinde şahitliği de geçerli değildir.

İslama girmeyi kabul etmezlerse, zimmî sayılırlar.

Çünkü yurdumuzda müebbed tutulanlardan cizye vergisi alınır. Durumu ileride de belirtileceği üzere, zimmînin durumu gibidir,

541- Devlet başkanı bunların satılmasını öngörürse ve emin olduklarını söyliyen adam satın alırsa, ücretlerini kendisi öder.

Çünkü zahire göre bunlar köledirler. Kendisi alınca hür sayılırlar. Hür olduğunu ikrar ettiği köleyi satın alan mesabesindedir. Belirttiğimiz sebep­lerden dolayı dârulharbe dönmelerine izin verilmez.

542- Muhasara altında olanlara devlet başkanının eman verdiğini bir müslüman yalandan bildirse ve onlar da kalele­rini açıverirlerse, emin olurlar.

Çünkü kendisinin verebileceği sahih bir emani onlara bildirmiştir. Bu bildirmesi kendisinin önceden kararlaştırdığı bir emanı bildirmek gibidir. Böyle birşeyi kararlaştırmamışsa bile yeniden eman vermiş sayılır. Ebu Hanife'nin prensibine göre hakimin akidlerdeki hükmü mesabesindedir. Sonra, "devlet başkanı size eman verdi, kapıyı açın" demesiyle bu iş gerçekleşmiş olmaktadır.

543- Bunu kendilerine açıkça söylese, kendisinin vermiş olduğu eman ile emin olurlar. Sözünün iktizasiyîe (dolaylı ola­rak) sabit olduğunda da sonuç aynıdır. Bunu kendilerine bildi­ren zimmî ve eman altındaki biri ise hepsi fey' sayılır.

Çünkü haber verilen şey yalan ise, mücerred haber verilmesi ile doğru olmaz. Kendi açısından da sözünün iktizasiyîe eman sayılmaz. Çünkü eman verme yetkisine sahip değildir.

544- Devlet başkanı etrafındakilere onlara eman verdiğini söylese ve kendilerine bunun bildirilmemesini isterse, onun sözünü duyan müslümanlardan biri gidip onlara bunu duyur-sa, eman altında olurlar.

Çünkü verdiği haberde yalancı olsa bile yukarıda da belirttiğimiz gibi kendi açısından eman altında olurlar. Devlet başkanının bildirmesini yasakla­masına rağmen verdiği haber doğru ise öncelikle eman altında olurlar.

545- Bunu kendilerine bildiren zimmî ise devlet başkanının

sözlerinden sadece birinci şıkkı duymuşsa, onlar yine eman altında olurlar.

Çünkü devlet başkanının cemaat içinde bunu söylemesi, delaleten tebliğ etmelerini istemesi demektir. Delaletle sabit olan, açık ifade ile sabit olmuş gibidir. Duyanlar bildirmeyi yasaklıyan ikinci şıkkı da duymadıkça bildirme hakkına sahiptirler. Vekili azletmek ve yetki verilen köleyi hacr altına almak (tasarruf yetkisini elinden almak) gibi şeylerde haber kendilerine ulaşmadıkça onlar hakkında sabit olmaz. Dolayısıyla bu adam devlet başkanının sözünü yine onun emri ile kendilerine tebliğ etmiş olur. Bu konuda elçinin sözü onu gönderenin sözü gibi muteberdir.

Devlet başkanının sözünün iki şıkkını duyduğu halde onlara bildir-mişse hepsi fey' olur.

Çünkü bildirmeme emri kendisine ulaşınca bildirme yetkisi kalkar ve hakkında o emrin hükmü sakıt olur.

Sonra, bildirmemelerini istemesi o emanı tekrar geri alması mesabe­sindedir. Ancak eman haberi kendilerine ulaştıktan sonra tekrar bozul­ması, onlara emanın kaldırıldığı haberinin ulaşması ile mümkündür. Ama eman haberi kendilerine ulaşmadığı sürece onu kendilerine duyurmadan geri almak da sahih olur.

Nitekim pazar halkı arasında kölesine tasarruf yetkisini tanıdıktan sonra evinde bu yetkiyi İptal ederse, çarşı halkı bunu duymadıkça onun tasarrufları geçerli olur. Ama pazar halkı duymadan önce evinde yetkilerini elinden alırsa, pazardaki bütün tasarrufları geçersiz olur.

546- Yine devlet başkanı bir zimmîye "git, kendilerine e-man verdiğimi söyle" dedikten sonra sözünü geri alır ve "vaz­geç, onlara bildirme" derse yahut zimmî olan katibine; "onlara eman verdiğimi kendilerine yaz" dedikten sonra yine sözünü geri alır ve yazma, demesine rağmen katib eman verildiğini kendilerine yazar ve bildirirse, kendileri de bu yazı ve habere göre kalellerini terkederlerse fey' olurlar. Katibe yahut elçiye bunu yasaklamazsa yahut yasağı kendilerine bildirdikten sonra duyarsa ve onlar da kalelerinden çıkarlarsa, emin olurlar.

Her iki durumda da delil, aldatmaktan sakınmaktır.

547- Bir müslüman yanındaki adamı göstererek kale için­dekilere  "bu adam size eman verdi", derse ve onlar da inince gösterilen adamın zimmî veya eman altında biri olduğunu görünce", adam doğru veya yalan söylesin, hepsi fey' olurlar.

Çünkü kendilerine geçersiz bir emanı haber verdiği halde kendisi de sahih bir eman vermiş değildir. Kendilerini de aldatmış sayılmaz.

Konuşanı veya kendilerine gösterdiği kişiyi tetkik edip işin gerçeğini araştırmadıklarından kendi kendilerini aldatmış sayılırlar.

548- Kendilerine müslüman bir erkek veya kadını göste­rerek onların eman verdiğini söylese, bu sözünde doğru veya yalancı olsun, hepsi eman altında olurlar.

Çünkü kendilerine sahih bir emanı haber vermektedir. Eman yetkisine sahip birine izafe edince onlara eman vermiş olur.

549- Bir müslümanın kendilerine eman verdiğini bildiren kişi zimmî ise ve sözünde doğru olduğu kesinse, eman altında olurlar. Yalan söylediği yahut doğru veya yalanı belli değilse, fey' olurlar.

Çünkü kendi başına eman verme yetkisine sahip değildir. Onlar da ken­dinden eman verme yetkisine sahip olmayan kimseye güvenince aldatılmış de­ğil, kendi kendilerini aldatmış olurlar.

550- Kendisinden söz edilen kimse kendisi söylerse, sözü tasdik edilir. Kendileri emniyette iken bunu söylemesi üzerine kalelerinden inerlerse, eman altında olurlar.

Çünkü kendilerine eman verme yetkisine sahip olan ve haber veren kişi­yi tasdik etmiş olur. Tasdik ettiği için de töhmet altına girmez.

551- Kalelerinden indikten ve elimize geçtikten sonra bil­dirirse, sözü tasdik edilmez.

Çünkü bu tasdikte töhmet altındadır. Kendilerine eman veremeyecek du­ruma gelmiştir. Sonra, bu tasdikle müslümanların onları köle edinme haklarını iptal etmeye çalışmaktadır.

Ancak devlet başkanı onları paylaştırır ve bir kısmı ikrar edenin pa­yına yahut zimmînin hissesine düşerse, ikisi de âzâd ederler.

552- Yine devlet başkanı onları satarken haber veren zimmî yahut tasdik eden müslttman satın alırsa, birbirlerini tasdik ettikleri için hepsi azad olurlar. Çünkü hür ve eman altın­dadırlar. Bu hüküm onlardan ikisinin de mülkiyetine geçen şeyler hakkında caridir. Ancak düşman yurduna dönmelerine izin verilmez.

Çünkü başkan onları paylaştırıp sattığında müslümanların ülkemizde tutma hakları vardır. Müslümanların haklarım ilgilendiren meselelerde ikisi de tasdik edilmezler.[104]

 

Düşman Kişinin Eman Almadan Hareme Girmesi

.

553- Eman almadan bir düşman Harem'e girse, üzerine hücum edilip esir edilmez veya öldürülmez.

Alimlerimizin prensibine göre kanının akıtılması mubah olan bir insan Harem'i Şerife girse, eman altında olur.

Cenabı Hak şöyle buyuruyor :

"Emin bir harem kıldığımızı görmediler mi?"[105] "Ona giren kimse emin olur."[106]

Mekke fethi gününde Rasulullah (s.a.v.) yaptığı konuşmada şöyle buyurdu:

"Benden önce orası kimseye helal olmamıştır. Benden sonra da kim­seye helal olmayacaktır. Bana da ancak günün bir saatinde helal olmuş­tur: Bundan sonra kıyamete kadar haram olacaktır "

Rasulullah (s.a.v.) müşriklerden savaşmayan bazı kimseleri öldürttüğü için o gün böyle buyurdu. Eğer savaşa katılan savaşçı kimseler olsalardı yaptığı konuşma ile sınırlandırmasının bir faydası olmazdı. Çünkü haremi helal kılan, onun belirttiği şekilde bir anını helal kılar.

İbn Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: Babam Ömer'i öldüren kimseyi haremde görsem ona saldırmam. İbn Abbas da aynı şeyi söyledi. Ancak "babası" lafzını demedi.

Bunu haremde kimseyi öldürmeye kalkışmayı yasaklamak kabilinden mübalağalı olarak söyledi. Öldürülmediği gibi esir ve köle de edilmez. Çünkü hürriyet hayat, kölelik de helaktir.

Haremin haramlığı hükmü buna engel olmaktadır. Nitekim av haremde

öldürülmediği gibi, kimsenin mülkiyetine de geçmez.

554- Haremden çıkmadan Önce müslüman olursa hür olur ve kendisine hiç bir şey yapılmaz.

Çünkü haremde bulunduğu müddetçe emin ve hürdür. İslamiyete gir­mesi ile de hürriyeti garantilenmiştir.

Zimmî olmak isterse arzumuza bağlıdır. Dilersek bu hakkı kendisine veririz. Dilersek vermeyiz.

Çünkü helak olmak üzere ve ele geçmiş durumdadır. Zahire göre yasa­larımıza uyarak kendi isteğiyle bunu istemiş olmayıp mecbur kaldığından bu yola başvurmaktadır. Bununla kaçıp kurtulmak için bir yol aramaktadır. Devlet başkanı onun hakkında dilediği gibi karar verir. Köleleştirilmeden önce esir alınan kimsenin zimmî olmak istemesi gibi.

555- İslama girmeyi reddedip haremde sağa sola kıvran­maya başlayınca oradan çıkmaya mecbur kalması için ne ye-dirilir, ne anlaşma yapılır ve ne de yanında kimse oturur.

Çünkü hareme sığınması ile emin olduğundan ona zarar vermemiz müm­kün değildir. Ancak kendisine ihsanda bulunmamız da gerekmez. Ona iyilik et­mememiz de kötülük manasına gelmez. Bunun için zimmî olmak istediğini kabul etmemek de kendisine kötülük demek değildir. Çünkü talebini kabul et­mek kendisine iyilik etmek demektir.

Ancak halkın yararlandığı su ve otlardan faydalanmaktan alıko-namaz.

Çünkü bu onun hakkıdır. Rasulululah (s.a.v.) şu sözleriyle herkesin bunlarda ortak olduğunu ispat etmiştir:

"İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Ot, su ve ateş." Hakkı olan bir şeyden alı­koymak ona kötülük etmektir. O şu sözünün manasım ifade etmektedir:

Sudan alıkoymak mümkün olsaydı öldürmek de caiz olurdu.

556- Devlet başkanı, onu esir etmeyeceğim ama hapsedece­ğim derse, bunu yapmaya hakkı yoktur.

Çünkü hapsetmek bir nevi cezalandırmaktır.

Yine, haremden çıkaracağım derse bunu da yapamaz.

Çünkü harem ile sabit olan emniyet, ona kötülük etmeyi yahut oradan çı­karmayı yasaklamaktadır. Nitekim av hayvanının durumu da böyledir.

557- Savaşmak için hareme girenler bir cemaat ise müslü-manların onları öldürmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü Ce­nabı Hak şöyle buyuruyor:

"Mescidi Haramda size savaş açmadıkça siz de onlarla döğüşmeyin."

İbn Abbas (r.a.), haremin tümü mescidi haramdır buyurmaktadır. Yani her tarafı hüküm İtibariyle mescidi haram gibidir. Haremin hürmt eziyeti onlardan gidermemizi gerektirmediği gibi, av hayvanından eziyeti gid mek de bize şart değildir. Hatta haremde bir canavar, bir insana saldırırsa o öldürmek caizdir.

558- Müslüman onlara hamle yaparak yenerse ve kendile­rinden esir alırsa, onları Öldürmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü haremin hürmetine riayet etmemişlerdir. Başlangıçta niha; harem onlar hakkında helal mesabesinde olmaktadır.

Avın durumu ise böyle değildir. Üzerine saldırdıktan sonra kaçaı öldürülmesi caiz değildir.

Çünkü av hayvanının aklı yoktur. Ancak içgüdüsüyle zarar vermek is diğinde eziyeti def edilir. Bu da kaçmasıyla gerçekleşmiş olmaktadır.

Ama insanın aklı vardır. Zararını önlemek için öldürerek bırakm caizdir.

Bunun için kısas, hayat vermek manasında emredilmiştir. Zararları örı mek ve haremin hürmetini çiğnemelerinin önüne geçmek için başlangıçta nihayetde onlarla savaşmak caiz olduğu gibi, yenilgiye uğratıp esir aldık sonra da haremin hürmetini itibari yolla çiğnemekten alıkoymak amacı öldürmek de caizdir.

559- Yine savaşarak hareme girseler ve yanlarında çoluk çocukları varsa, yenilip esir alındıktan sonra kadınları da esir alınabilir.

Çünkü savaşanlara tabidirler. Haremin hürmetini ihlal etmeleri sebebi asıl olan erkekleri hakkında hareme hürmetsizlik etmek ne ise, tabileri o kadınları hakkında da aynı şey geçerli olur. Asıl hakkında hüküm sabit oluı ona tabi olan hakkında da sabit olur.

560- Harem dışında müslümanlarla döğüşüp onlardan bazı­larını öldürdükten sonra kaçarak kadınlarıyla beraber oraya sığınsalar ve orada savunmasız dursalar, kendilerine veya eşle­rine dokunulmaz.

Çünkü onun hürmetine riayet ederek ona sığındılar ve emin oldular. Halbuki daha öncekiler müslümanlarla savaşmak üzere haremin de hürmetini çiğniyerek oraya sığındılar.

561- Ama onları koruyanlar haremde toplanıp kendileri de eşleriyle beraber haremde onlara sığınırsa, hem kendilerini hem de eşlerini öldürmek ve esir etmek caizdir.

Çünkü bir zümreye sığınan kimse muharip olup savaşı terk etmiş demek değildir.

Nitekim ayaklananlar takip edilir ve koruyan zümre varsa yine öldü­rülürler. Burada da durum aynıdır.

562- Düşman kişiler hakkında bütün söylediklerimiz, isyan eden ve ayaklananlar için de geçerlidir. Ancak eşleri ve çocuk­ları yağma edilmez.

Çünkü vatandaşımız ve müslümandırlar. Müslüman oldukları için hür­dürler ve mallan yağma edilmez.

Ama bunun dışında öldürülmelerinin helal veya haram olduğu yerlerde düşman kişiler gibidirler.

Basan Allah'tandır.[107]

 

Şüpheli Olan Eman

 

563- Müslümanlar düşmanın kalelerinden birini kuşatır ve kuşatılanlardan dört kişi; "Sizinle antlaşma yapmamız için dı­şarı çıkmamıza eınan verin" der ve eman vermeleri üzerine yirmi kişi dışarı çıkarlarsa, eman isteyen dört kişiyi tesbit ede­bilirsek o dört kişi emniyet içerisinde olur. Gerisi ise müslü-manlar için feyr olurlar. Müslümanlar dilerlerse onları öldü­rürler, dilerlerse fey1 olarak alırlar.

564- Müslümanlarla aralarında antlaşma yapılmadığı tak­dirde kendilerine verilen eman gereğince geri iade edilirler. Kaleye dönmek istemedikleri takdirde müslümanlar onları buna zorlayamazlar.

Çünkü onlara eman vermişiz. Onları hapsetme yahut esir etme hakkına da sahip değiliz. Ama onlara, dilerseniz darulharbe gidin, denilir. Emniyet içe­risinde düşman topraklarında uzaklaşıncaya kadar da onlara bir zarar vereme­yiz. Çünkü verilen söze vefa göstermek ve ihanet etmemek vaciptir.

565- Karargâhınızı terketmeyiz, derlerse komutan uygun göreceği müddete kadar onları orada alıkoyar ve o müddet dol-duktan sonra zimmî olarak kendilerini islam yurduna götüre­ceğini haber verir.

Bu meselenin izahı daha Önce geçmiştir.

Komutanın onlara; Şu zamana kadar giderseniz gidin, değilse sizi köle yapar yahut öldürürüz, demeğe hakkı yoktur.

Çünkü onlar aramızda emniyet içerisindedirler. Kendilerine verdiğimiz bu emanın gereği olarak onları ne köle edinebiliriz ve ne de öldürebiliriz. On­lara bu hükümleri uygulamamız doğru olmadığı gibi, aradan zaman geçmesiyle de uygu I ay amayız.

Ama onları zimmî yapmamız böyle değildir. Çünkü onları zimmî kabul etmemiz, verdiğimiz emana ters değildir. Aksine, verilen emanın gereği olur. Ayrıca bir kafirin darulislamda uzun müddet kalıp cizye vermemesi ve mua­melat konusunda hükümlerimize uymaması, müslümanlan hafife almak anla­mına gelir.

566- Müslümanlar dört kişiye: "Antlaşma pazarlığı yapmak üzere size eman verdik, dışarı çıkın" derlerse ve aralarında o dört kişinin bulunduğu yirmi kişi dışarı çıkar ve kendilerine eman verdiğimiz dört kişiyi şahsen tanımıyorsak, yirmi kişiden herbiri de: "Eman isteyen benim" derse, hepsi emniyet içeri­sinde olurlar. Onlardan hiçbirini Öldürenleyiz ve esir edemeyiz. Çünkü onlardan herbirinin durumu şüphelidir. Bu kişi, kanı korunarak eman verilmiş biri midir, yoksa kanı helal mıdır, belli değildir. Rasulüllah (s.a.v.) İn aşağıdaki hadisi gereğince masum olması yönü ağır basmaktadır : "Bir şeyde helal ile haram bir arada bulunursa, helal harama galip olur." Çünkü emanı kabul etmenin çerçevesi geniş tutulur. Ve haksız yere öl­dürmek yahut esir etmektense -ki o kişi hakkında helaldir- öldürmemek yahut esir etmemek daha iyidir.

Ayrıca müslümanların o dört kişiyi diğerlerinden ayıracak bir alamete sa­hip olmamaları ve dolayısıyla onları diğerlerinden ayırtedıp tesbit edememeleri, onlardan herbiri için muhtemel olan emanı iptal etmede etkili olamaz.

Ancak hepsine eman verilmiş gibi emniyet içinde olacakları yere

kadar ulaştırılırlar.

567- Şayet komutan kale halkından dört kişiye şahsen eman verir ve kaleden çıkmalarını emretmez, sonra da kale fethe­dilir, bir de kalede bulunanların herbiri ben o dört kişiden biriyim derse, bakılır; şayet kendilerine;eman verilenler şahsen tesbit edilişe, onlar eman içerisinde olur. Ama tesbit edilemez-lerse kaledekilerhı tamamı fey' olurlar.

Çünkü bunlar düşmanın hakimiyet sınırları içerisinde bulunuyorlardı. Düşmanın hakimiyet sınırlan dahilinde bulunanlar, bir engel bulunmadığı müd­detçe müslümanlar için fey' olurlar. Fey1 olmalarına engel olacak husus hiçbiri için kesin değildir.

Yukarıda anlatılanların durumu bunlannkinden farklıdır. Oradaki dört kişi, müslümanların hakimiyet sınırları içerisinde emniyete kavuşmuş durum­daydılar. Müslümanların hakimiyet alanında bulunanlarsa halleri itibariyle muharip sayılmazlar. Asıl itibariyle muharip olduğu bilinmeyen kimse emana dahil olmasa da ona ceza vermek caiz değildir.

Görmüyor musun, şayet kalede bulundukları zaman dört kişi İslâmı kabul eder ve müslümanlar onlara kaleden çıkmalannı söyleyip yirmi kişi dışan çıkar ve onların herbiri kaledeyken kendisinin kabul ettiğini iddia ederse, onlardan hiçbirini esir etmek caiz olmaz. Ancak hepsine eman verilmiş gibi tümü emin olacakları yere ulaştırılırlar.

568- Şayet kaledeyken dört kişi İslamı kabul eder ve müs­lümanlar kaleyi fethedinceye kadar dışarı çıkmazlarsa, kale fethedildikten sonra da kalede bulunanların her biri kendisinin İslamiyeti kabul edenlerden biri olduğunu iddia ederse, o za­man hepsi fey' olur. Ancak İslamı kabul eden şahsen biliniyor­sa, o zaman kendisi ile küçük çocukları hür sayılırlar ve malı kendisine teslim edilir.

Çünkü müslüman olmakla malının ganimet olmasına engel olmuştur. Ama büyük çocukları, İslama girmesinde ona tabî olamayacakların­dan hepsi fey1 olurlar. Ancak devlet başkanı burada onlardan hiçbirini öldüreni ez.

Çünkü onlardan herbiri İslamı kabullenmeye hazır hale gelmiştir veya İslam olmayı arzu etmektedir. Esir kimsenin İslamı kabul etmesi onu öldürül­mekten korur ama köle olmaktan kurtaramaz.

569- İmam Muhammed dedi ki: Şayet bunları esir alma-yacaksam, aralarında şahsen tanımadığım bir nıüslüman veya zimmî bulunan Konstantiniyye halkının hepsini esir alamam demektir. Fey1 olması için bir engel bulunmadıkça darulhapte ele geçirilen herkes fey'dir.

Aradaki farklılık aşağıdaki şu sözlerle ortaya çıkmaktadır.

Düşman yurdundan bir topluluk kendilerine eman verilmediği halde zimmet ehli olan bir köye girecek olsa ve müslümanlar onları yakalamak için köye girseler, köydeküerin hepsi emniyet içerisinde olurlar.

Çünkü emniyet ve dokunulmazlık içindedirler. Düşmandan olduğu bilin­medikçe hiçbirine ceza verilemez.

570- Zimmîlerden bir topluluk müslümanların gözleri önünde düşmana ait kalelerden birine girecek olsa ve sonra da o kaleyi fethedecek olsak, zimmî olduğu şahsen bilmen hariç, geri kalanların hepsi fey'dir.

Çünkü ganimet alman ve koruma bulunmayan yerde bulunmuşlardır ve dolayısıyla fey'dirler. Ancak onlardan bazısının fey' olmasına engel bir durum varsa, onlar fey' olmazlar. Bu gibi durumlarda mekana bakarak ona göre hü­küm vermek esastır. Nitekim bir şahsı daru'l-harpte görüp, durumunu bilme­yen, yani müslüman veya zimmî olup olmadığım bilmeyen kişi, onu vurabilir, Ama onu daru'l-İslamda görecek olsa, harb ehlinden olduğunu bilmedikçe onu vuramaz.

571- Zimmî bir şahıs onların kalelerinden birine girdikten hemen sonra o kale fethedilir ve kalelerdekilerin hepsi esir edi­lerek o zimmînin aralarında olduğu bilinip şahsen bilinemi-yorsa, devlet başkanının o kale halkından kimseyi öldürmesi uygun olmaz.

Çünkü öldürülme hususunda onlardan hiçbiri diğerinden farklı bir du­rumda değildir. Şayet hepsini öldürecek olsa, öldürülmesi caiz olmayan bir kişi­yi de öldürmüş olacağı kesindir. Haramdan sakınmak için hepsini öldürmekten vazgeçmekten başka bir yol yoktur. Çünkü zimmîyi öldürmekten sakınmak farzdır. Esir edilen düşman bir kimseyi öldürmek ise mubahtır. Mubah ile farz arasında da bir zıtlık yoktur. Zıtlık sözkonusu olduğu yerde haram, helala tercih edilir. İşte burada haram hükmü geçerlidir.[108]

572- Kaledekilerin bir kısmı öldürülmüş veya ölmüş ya da yaralanmış ve zimmî olan kimsenin aralarında olup olmadığı kesin olarak bilinemiyorsa, kaledeki erkeklerin hepsinin öldü­rülmesinde bir sakınca yoktur.

Çünkü düşmana ait bir yerde bulunuyordular. Öldürülmelerine engel de aralarında zimmînin bulunmasıydı. Bu durumda zimmînin aralarında mevcu­diyeti kesin değildir. Çünkü zimmî, Öldürülen yahut kaleyi terkedenler arasında olabilir. Zahire göre de onlardan herbiri savaşçı düşman olup kanını akıtmak mubahtır. Hakikatına vakıf olmanın mümkün olmadığı meselelerde hüküm za­hire göredir. Zahire itibar etmemek için ona muhalif kesin bir delilin var olması gerekir. Daha önceki maddede zimmînin aralarında oluşu kesin idi ve onun için de kesin delil zahire ters düşüyordu. Bu maddede ise zahir, kesin bir delille bozulmamaktadır. Bu sebeple hüküm zahire göredir.[109]

573- Şayet devlet başkanı zann-i galip ile zimmînin arala­rında olduğunu sanıyor ve herbiri; zimmî benim, diyorsa müs-tehab olan, onlardan hiçbir kimseyi öldürmemesidir.

Çünkü zann-ı galip her ne kadar zahire karşı gelebilecek bir güçte değilse de, ihtiyatlı davranmayı müstehab kılacak güçtedir. Görmüyor musun, kim bir su bulur da kimse o suyun necis olduğunu haber vermediği halde kendisi zann-i galibiyle o suyun necis olduğuna inanıyorsa, kendisi için müstehab olan; başka bir suyla abdest almasıdır. Ama onunla abdest almışsa bu abdesti de geçerlidir. Bu meselede de müstehab olan, onlardan hiçbir kimseyi Öldürmemesidir.

574- Ama zahire itibar edip onları öldürmesi caizdir. Bu konuda temel, Rasulüllah (s.a.v.) m Vabisa b. Ma'bed'e söyle­diği şu sözüdür.

"Elini göğsüne koy ve kalbine danış. İçinde bir şüphe var­sa, insanlar sana fetva vermiş olsa bile, o işi yapmayı bırak"

Her ne kadar onlar hakkında bir tercihi yoksa da, zahire itibar edip onları öldürmesinde bir sakınca yoktur. Şayet ara­larından iki veya üç kişiden şüpheleniyorsa, geri kalanları öl­dürmesinde bir sakınca yoktur.

575- Şayet düşmandan biri kalenin üzerine çıkıp kale dedik­lerin zayıf tarafını bize bildirir ve komutan ona eman verirse ve o anda da kale fethedilirse, bu kimsenin durumu, zimmînin durumu gibidir.

Çünkü kendisine eman verdiğimiz kişi öldürülmekten korunmuştur. E-man verilen kişinin de, zimmî gibi öldürülmesi haramdır.

576- Müslümanlarla kaledekiler arasında antlaşma için bir müzakere varsa ve müslümanlar kaledekilere: "Müzakereye katılmak üzere aranızdan dört kişi gönderin, onlar emniyette olacaklar", deseler ve onlardan da yirmi kişi beraber çıkacak olsa, hepsi emniyet içerisindedir.

Çünkü yirmiden dördü, müslümanların onlara eman vermesiyle eman içerisindedir. Ayrıca meçhul olan kimselere eman vennek de sahihtir.

Nitekim bir kısmına eman verildiği halde hepsi karargahımıza gelecek olsa, eman hepsi için sabit olur. Çünkü onlardan bir kısmı diğerlerinden daha mukaddem değildir.

Onlardan hiçbirine zarar verilemez. Çünkü durumu şüphelidir. Acaba o kimse kendisine eman verilen bir kişi olup canı korunmuş bir kimse midir, yoksa eman verilmemiş olup öldürülmesi caiz olan biri midir, belli değildir.

Görmüyor musun, şayet müslümanlar: "Aranızdan biri gelsin, o eman içerisindedir", deseler, kapı açıldığında onlardan herbiri çıkabilir ve emniyet içerisinde olabilir. Şayet on kişi birden çıkacak olsa, onlardan herbiri, müslü­manların kendisine çıkma izni verdiği kimse durumundadır. Çünkü çıkan yalnız kendisi olsaydı emniyet içerisinde olurdu.

Başkasının kendisiyle birlikte çıkmış olması, müslümanların ona vermiş oldukları eman. bozmaz.

Nitekim .müslümanlar kendilerine: "Sizden biriniz kapıyı açarsa, o kişi emniyettedir", deseler ve bunun üzerine on kişi birden sıçrayıp beraberce kapıyı açacak olsalar hepsi de eman içerisinde olur.

Çünkü onlardan herbiri yalnız başına kapıyı açmış olsaydı eman içerisin­de oLurdu. Başkalarının kendisiyle birlikte kapıyı açmaları ise, bu emana engel teşkil etmez.

577- Müslüman komutan: "Antlaşma görüşmelerinde bu­lunmak üzere birini bize gönderin, o eman içerisindedir" der ve biri çıktıktan sonra ikinci biri onun ardından, daha sonra başka birisi bunun ardından çıkıp gelse, şayet birinci çıkan kişi, ikinci ve üçüncü şahıslar dışarı çıkmadan önce hakimiyet sahamıza girmişse, ikinci ve üçüncü şahıslar feyr olurlar. Çünkü ilk çıkan şahıs hakimiyet sahamıza girdikten sonra kendisine e-man verilen şahıs belirlenmiş olur. Daha sonra çıkan ikinci ve üçüncü şahıslar emansız çıkmış sayılırlar. Çünkü belirsizlik, ispat olmadığında geçerlidir, ama birincisi belirlendikten sonra bu geçerliliğini kaybeder. Onun için de ikinci ve üçüncü şahıslar eman kapsamına giremezler.

Şayet birinci şahıs hakimiyet sahamıza girmeden ikinci ve üçüncü şahıslar çıkıp ona ulaşacak olsalar, üçü de beraber çıkmış kabul edilirler.

Çünkü söylenen, bizim bulunduğumuz yere gelmesidir. Bu hükmün ta­mamlanması, gelen şahsın hakimiyetimiz altında bulunan sahaya girmiş olma­sıyla gerçekleşir. Bu gerçekleşmeden Önce birincisi için eman gerçekleşmez. Bu sebeple de kendisiyle diğerlerinin çıkışları beraberce yapılmış sayılır.

Görmüyor musun, şayet birinci şahıs hakimiyet sahamıza girmeden önce geri dönecek olur ve ikincisi çıkıp hakimiyet sahamıza ulaşırsa, eman içerisin­de olur. Ama birinci şahıs hakimiyetimiz altında bulunan sınırı geçer ve sonra ölür yahut geri döner de ikincisi çıkagelirse, ikinci şahıs müslümanlar için fey' durumundadır. Nitekim birinci şahıs müşriklerin hakimiyet sahasından çıkma­dan önce ikinci şahıs acele edip hakimiyet sahamıza ulaşacak olsa, emniyet içerisinde olmaz mıydı?

O, hakimiyet sahamıza ulaşan ilk kişidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi muteber olan, hakimiyet sahamıza ulaşmaktır. İkisi birlikte sahamıza girdik­lerine göre her ikisi beraber çıkmış gibidirler ve her ikisi de emniyet içeri­sindedir.

Şöyle denilse: Şayet birlikte çıkmışlarsa eman verme nasıl sabit olmuş olur ki, ispat hususunda belirsizlik genellik ifade etmez?

Cevap olarak deriz ki: Bu belirsizlik genel bir sıfatla nitelendirilmiştir ve bu sıfat, çıkıp bize gelmeleridir. Bu gibi belirsizler (nekreler) genellik ifade e-der. Kişinin: Alim kişiden başka kimseyle konuşmam, demesi gibi. Fakat diğer­leri çıkmadan önce birinin bize ulaşmasıyla eman şartı son bulur. Ama hep bir­likte çıkmışlarsa, bu sebeple hepsi emniyet içerisindedir.

578- Kapıyı açtığınız takdirde sizden on kişi emniyettedir, der ve onlar da kapıyı açarlarsa, onlardan on kişiye eman ve­rilmiş olur. Kimlerin bu on kişiye gireceği ise, devlet başkanı­nın seçimine bırakılmıştır.

Çünkü kendilerine eman verildiğinde bu eman bizzat kapıyı açacaklara verilmemiş olup belirsiz on kişiye verilmiştir.

Eman, onlardan sadece on kişi için geçerlidir; aileleri ve malları bu­na girmez. Ancak istihsan yolu ile üzerlerindeki elbiseler ve silahlar emana girerler.

Çünkü emanın onlar için sabit olması, kapının açılması ve müslümanlann onlara galip gelmeleriyle sabit olur. Daha önce belirttiğimiz gibi bu durumda aileleri bu emana dahil değildir.

579- Şayet onlar: Size kapı açılacak ama bunun karşılı­ğında kale halkımızdan on kişiye eman vereceksiniz, deseler ve imam(devlet başkanı veya onun adına ordu komutanı): "Olur" karşılığını verirse, seçim hakkı kendisine aittir. Dilerse bu on kişiyi kadınlarından, dilerse çocuklarından ve dilerse erkek­lerinden seçer.

Çünkü eman istemek için kullanılan kelime hepsini içine almaktadır. Hepsi de kale halkındandır. Bir önceki maddede hitap erkeklere olduğu için, onlardan on erkeğe eman sabit oluyordu.

580- Bu konuda devlet başkanı müslümanlar için ihtiyatlı davranarak seçimi iyi yapmalıdır. Müslümanlara yararı daha az olan kimseleri seçmemelidir. Çünkü onun görevi müslümaıı-ları korumaktır.

Bu durum, daha önce sözünü ettiğimiz "dört kişi çıkıp bize gelsin" ı "sizden biriniz çıkıp gelsin" durumlarından farklıdır. Çünkü orada hakimiyet s hamıza ulaşmakla kendileri için eman sabit oluyordu. Onlardan her biri yaln başına çıkıp gelmiş olsa bile emanı hakkediyordu. Başkasının ona ulaşmasıy eman batıl olmaz.

Burada verilen eman ise, kalede oldukları halde o kale fethedildikte sonra onlardan on kişiye verilmiştir.

Buradaki farkın aslı şudur; burada belirsiz isim nitelenmemiştir. Öncel durumda ise çıkıp bize gelmekle nitelendiriyordu Görmüyor musun, saye "Sizden biriniz kaçıp bize gelecek olursa eman içerisindedir" diyecek olsa ve o kişi birlikte kaçacak olsa, hepsi eman içerisinde olur. Çünkü burada belirsizi niteliği belirtilmiştir. Onlardan her biri kaçıp gelse eman içerisinde oluı Başkasının ona eklenmiş olması, onun bu hakkını ibtal etmez.

581- "Antlaşma görüşmelerinde bulunmak üzere dört kişi çıksın" der ve onlar da çıkacak olurlarsa, emniyet içerisinde olurlar. Eman içerisinde olacaklarını belirtmiş olsun veya ol­masın farketmez.

Çünkü barış ve antlaşma için onları davet etmiştir. Antlaşma için muza kere yapabilmek, ancak kişinin kendi durumundan emin olmasıyla olabilir. Bu emniyet içerisinde olacağına bir delildir.

Ama dört kişiye: "Dışarı çıkın" der ve onlar da çıkarlarsa, buradj onları öldürme hakkına sahiptir.

Çünkü bu sözde kendilerine eman verdiğine yahut antlaşma görüşmeler için çıkmalarını istediğine dair bir alamet yoktur. Bu, doğrudan doğruya çar pışmak için yapılmış bir çağrıdır. Sanki onlara: "Erkekseniz çıkın döğüşelim1 demiş gibidir.

582- "Çıkın, gelin alış veriş yapın" derse o zaman kendile­rine eman verilmiş sayılır.

Çünkü bu sözde kendilerine eman verildiğine ve görüşme isteğinde bulu­nulduğuna dair delil vardır. Zira ticaret ancak karşılıklı rıza ile olur. Bu ise ancak emniyet içerisinde olan kişi tarafından yapılabilir.

583- "Görüşmelerde bulunmak üzere şu dört kişi çıksın" der ve başka dört kişi çıkacak olursa, bu dört kişi müslümanlar için fey1 durumundadır.

Çünkü kendilerine eman verilenler özellikle belirlendikten sonra bu eman sadece onları kapsar.

584- Şayet dört kişinin bizzat kendilerine: "Size eman ver­dim" der ve başkaları çıkacak olursa, bu çıkanlar müslüman­lar için fey olur.

585- Şayet müslümanlar şüpheye düşer ve kendilerine eman verilen kimselerin bu dört kişi olup olmadığını bilmezlerse, komutan bunu kendilerine sorar. Şayet başkaları olduklarını ileri sürerlerse, kendi aleyhlerine ifade verdikleri için fey' olurlar. Ama o dört kişinin kendileri olduklarını ileri sürecek olurlarsa, söylediklerine uyulur.

Çünkü zahirî durum onların lehinedir. Kesin bir kanaat sahibi olmadan zahir terkedilmez.

Onlardan şüphelenirse, bu hususta onlara Allah'a yemin ettirir, yemin etmekten kaçındıkları takdirde fey' sayılırlar, ama öldürülemezler.

Çünkü kaçınmaları, ikrar sayılır. Lakin yine de şüphe ve ihtimalden uzak değildir. Onun için de öldürülemezler. Bu husus daha önce izah edilmiştir.

586- Şayet yirmi kişi hep birlikte çıkar ve onlardan her biri: Ben o dört kişidenim, der ve bu hususta da yemin ederse, hepsi eman içerisinde olur.

Çünkü her dört kişi yalnız başlarına çıkıp yemin edecek olsalardı, onların söylediklerine"göre hüküm verilirdi. Başkalarının çıkmış olması, haklarındaki eman hükmünü ibtal etmez. Ya da eman verilen ile eman verilmeyen kişiler ha­kimiyet sahamızda birbirine kanşmış sayılır. Bu gibi durumlarda ihtiyaten hepsi için eman geçerlidir, komutanın onları emniyet içerisinde muhafaza etmesi gerekir.

En doğrusunu Allah bilir.[110]

 

Eman Konusunda Muhayyerlik

 

587- İmam Muhammed dedi ki:   Müslümanlar bir kaleyi kuşatır ve kale komutanı: Kaleyi size açmam için bana on ki-siye eman verin, der ve müslümanlar da: Dediğin olsun, karşı­lığını verir ve o da kaleyi açarsa, onunla birlikte on kişiye eman verilir.

Çünkü bana eman verin, demekle kendisini, "on kişi" kelimesi de koşulan şart olup kendisiyle birlikte ayrıca belirsiz on kişiyi kasdetmiş sayılır. Buradan da anlıyoruz ki, bu on kişi kendisinin dışındadır.

Bu on kişinin arasına kimlerin alınacağını ise, eman isteyen kale komu­tanı tayin eder.

Çünkü eman isterken bizzat kendisini zikretmemiş, belirsiz on kişi için eman istemiştir. Lakin "bana, on kişi için eman verin" demekle kendi şahsını da şart koşmuş olur ve kendisine bir pay ayırmış olur. Ama direkt olarak on kişi için eman istemişse, kendisi pay sahibi değildir. Ondan, kendisini de içine alan bir talepte bulunsaydı o zaman pay sahibi olurdu. Ama kendisini ifadesine katmamışsa kendi şahsı için eman meydana gelmez.

589- On kişi içinde kendini de tayin etmişse, eman altında olur.

Tıpkı kendisiyle beraber belirlediği diğer dokuz kişi gibi.

590- Şayet kendisi dışında belirli on kişi için eman talebinde bulunmuşsa, o on kişiye eman verilmiş olur ve kendisi bu ema-nin dışında kalarak fey1 olur.

Tıpkı eman dışında kalan diğer kale halkı gibi.

Sözünden, "On kişiye eman verin ve bana da bu on kişiyi tayin yetkisini tanıyın" anlamı çıkmaktadır.

İmam Muhammed dedi ki: Nucayr günü el-Eş'as b. Kays'tan buna benzer bir söz bize nakledildi.

Hadis ehlinden de buna benzer bir rivayet Muaviye den nakledilmiştir.

Başta kalenin üstünden "on kişiyi emanım altında tutmak karşılığında kapıyı size açıyorum" veya "kale içindekilerden on kişi emanım altında olsun" şeklinde deseydi, durum aynı şekilde olurdu. Her iki halde de bu ve bir önceki durum aynıdır.

591- "Kale içindekilerden on kişiye eman vermemi kabul ederseniz" yahut "on kişi içinde bende eman altında olayım" karşılığında size kapıyı açayım, derse durum aynıdır. Her iki durumda da eman altında olup dokuz kişi de beraberinde eman altında olur.

Çünkü Arapça'da "fi" harfi zarfiyet içindir. Kendini de emin olmalarını istediği on kişi içinde saymıştır. Bu da onunla beraber sadece dokuz kişiyi kapsar. Çünkü ondan başka on kişiyi içine alsaydı kendisi onbir kişi içinde olmuş olurdu. Halbuki birinci durum böyle değildir. Çünkü orada kendini on kişi içinde saymamıştır.

Burada "on kişi" lafzını kendisi için zarf yapmıştır. Zarf ise mazruftan ayrıdır, diye itiraz edilse, deriz ki;

Zarfın kelimelerinde bu böyledir. Sayılarda ise bu ancak belirttiğimiz yolla tahakkuk eder. O da kendisinin on kişiden biri olması ve sözünün "beni de eman vereceğiniz on kişi içinde sayınız" şeklinde anlaşilmasıdır.

Hakiki zarf anlamında kabul edilmezse "maa" anlamında sayılması ge­rekir. Şu ayette olduğu gibi: "Kullarımla beraber gir"[111] Yahut "Alâ" anlamında kabul edilmesi gerekir. Şu ayette olduğu gibi: "Kesinlikle hurma dallarında sizi asacağım."[112] Her iki şekle itibar edilmesi durumunda da kendisinden ayn on kişiye eman sabit olur, diye itiraz edilse, deriz ki;

Kelime hakikaten zarf içindir ve mümkün olduğu kadar böyle anlaşıl­malıdır. O da kendisinin on kişi içinde kabul edilmesidir. Onun için bu zarfı mecaza saymıyoruz.

Burada onunla beraber diğer dokuz kişiyi seçme yetkisi devlet baş-kanımndır. Bu yetki kaledeki düşman komutanının değildir.

Çünkü kendini de on kişiden biri saymıştır. Diğer dokuz kişiyi tayin etme yetkisi olmadığı gibi kendinin de yetkisi yoktur. On kişiden kendine pay ayır­ması, sadece onlara verilen emanm kapsamı içinde kendisinin de sayılmasın­dan ibarettir. Yoksa kendisinin onları tayin etmesi demek değildir. İstediği de yerine gelmiştir. Geri kalan dokuz kişinin emanım devlet başkanı verecek ve onları eçecektir.

592- Bana ve on kişiye eman verin, yahut bana ve on kişiye eman verirseniz size kapıyı açarım, derse kendisiyle beraber on kişi daha eman kazanmış olur.

Çünkü bu ifadede kullandığı "vav" harfi atıf içindir. Kurala göre bir şey yine kendisi üzerine değil, başkasına atfedilir. Sözünde on kişinin kendisinden ayrı olduğu açıkça belirtilmiştir.

Kalede ancak o kadar veya daha az sayıda kişi varsa hepsi eman altında olurlar.

Çünkü sayı belirtilerek verilen eman, şahıslar ayrı ayrı gösterilerek veri­len eman gibidir.

Kaledekiler çok ise aralarından seçme yetkisi devlet başkanınındır,

Çünkü konuşan adam on kişi içinde kendine pay ayırmamıştır. Sadece emanlarmi kendi emanına atfetmiştir. Onlara emanı verecek devlet başkanının kendisi olduğu için seçecek de odur.

Devlet başkanı bu on kişiyi kadın ve çocuklardan seçebilir.

Çünkü onlar da kalededirler. Ama konuşan adam bunların sadece erkek­lerden seçilmesini şart koşmuşsa, o zaman sadece erkeklerden seçilir.

593- Bana kaledekilerden on kişi ile eman verin, der ve "be" harfiyle söylerse, hükmü yukarıdakinin aynısıdır.

Çünkü "be" harfi beraberlik içindir. On kişinin emanım kendi emanına bitiştirmiştir. Bu da ancak on kişinin kendisinden ayrı olduğu zaman gerçek­leşir. Ancak metnin ibaresinde bir yanlışlık vardır ve yazar yanlışlıkla "be" harfini yazmıştır.

Halbuki "fe" harfi atıf harflerinden olup birlikteliği ve arada boşluğun olmamasını gerektirir. Onun için 592. maddedeki ifadeye atfı doğru olur. "Be" harfi ise beraberinde ivaz (bedel)leri gerektirir, "be" harfini kullanarak "Bana on kişi karşılığında eman verin" demersi, "Kale halkından size vereceğim on kişi karşılığında bana eman verin" demek olur. Bunun ise, bu "bölümdeki mesele­lerle ilgisi yoktur. Bundan da anlıyoruz ki, ibarenin doğrusu "fe" harfi ile olan şeklidir.

594- Bana, sonra da on kişiye eman verin der ve "sümme" harfini kullanırsa, hükmü önceki durumla aynı olur ve on kişi kendisi dışındadır.

Çünkü "sümme" kelimesi aralıklı sıralama ifade eder. Bundan da anla­şılıyor ki, daha önceki ifade "fe" harfiyledir. Çünkü müellif mutlak atıf ifade edenle başladı, sonra aralıksız atıf ifade edenle devam etti, sonra aralıklı atıf ifade eden "sümme" ile devam etti.

595- Bana on kişiye eman verin, derse bunları devlet başka­nı seçer.

Çünkü konuşan adam kendini on kişi arasında saymamış, sadece belirsiz on kişi ile eman almağa çalışmıştır. Sanki devlet başkanı onlara "Kapıyı açar­sanız sizden on kişiye eman vereceğim" demiş gibidir. Onun için bu on kişiyi seçme hakkı devlet başkamnmdır.

Dilerse konuşan adamı onlardan sayar, dilerse onlardan saymaz.

596- On kişi ile beraber bana eman verin, der ve "maa" sö­zünü kullanırsa, on kişi onun dışında olur.

Çünkü "maa" kelimesi ilave ve beraberlik belirtir. Bir şey de ancak baş­kası ile beraber olur ve başkasına ilave edilir. Böylece anlıyoruz ki, on kişi onun dışındadır.

Bunları yine devlet başkanı seçer.

Çünkü kendisi kabul etmiştir. Konuşan on kişinin emanmdan kendine pay ayırmamıştır.

597- Kaledekilerden on kişi içinde bana eman verin, sözü de önceki sözünün aynısıdır. Ona ve devlet başkanının seçeceği dokuz kişiye eman verilir.

Kale, kelimesine kendini izafe etmekle kendini belirli yapmıştır. On sözü ise belirsizdir. Belirlinin belirsize dahil olmaması gerekmez mi? denilse,

Deriz-ki; "Bana eman verin" diyerek adam kale sözünü izafe edip belir­lilik kazanmadan önce eman sözüne muzaf olmuş ve belirlilik kazanmıştır. Burada açıklanması gereken sadece "fi" harfinin anlamıdır.

Daha önce belirttiğimiz gibi "fi" zarfiyet içindir. Bu mana da ancak ada­mın on kişi içinde olmasiyle gerçekleşir. Burada hakiki anlamıyla amel etmek mümkündür. Çünkü başkaları gibi o da kale halkındandır.

598- Yine "evimin halkından" veya "babamın oğulların­dan" on kişi içinde bana eman verin, derse, o ve dokuz kişi enıan altında olur.

Çünkü o, evi halkı cümlesindendir. Evden maksat nesebinin evidir. Aynı şekilde babası oğullan cümlesindendir. Burada zarfiyetin hakiki anlamıyla amel mümkündür. Onun için kendisi on kişiden biri sayılır ve diğer dokuz kişiyi devlet başkam seçer.

599- Kardeşlerimden on kişi içinde derse, kendisi ve ayrı on

kişi eman altında olur.

Çünkü zarfın hakiki nıanasiyle burada amel etmek mümkün değildir. Kişi kardeşlerinden bir parça olmaz. Onun için burada "fi" harfinin "maa" mana­sında alınması gerekir. Nitekim kurala göre lafzın hakikî anlamıyla amel müm­kün olmadığında ve mecazî anlamı meşhur ise, bu mecazî anlama yorumlanır ve söz doğru anlaşılır.

600- Yine, çocuklarımdan on kişi içinde derse, sonuç

aynıdır.

Çünkü kendi çocuklarından bir parça olması mümkün değildir. Onun için on kişinin dışında sayılması gerekir. Buna göre "Benim de aralarında olduğum kardeşlerimden on kişiye" yahut "Benim de onlardan olduğum çocuklarımdan on kişiye eman verin" derse, kendisi on kişinin dışında olur.

601- Benim de aralarında olacağım evimin halkından on ki­şiye veya aralarında olacağım kalemizin halkından on kişiye e-man verin, derse kendisi on kişiden biri olur ve onunla bera­ber dokuz kişi daha eman kazanır.

602- Çocuklarımdan on kişi içinde, der ve "fi" harfi ile kullanırsa, kendisinden ayrı on kişi daha eıtıan kazanmış olur. Ancak bunları devlet başkanı seçer.

Çünkü onların emanından kendine pay ayırmış değildir.

603- Hepsi erkek veya kadın-erkek karışık iseler, devlet başkanı erkek veya kadınlardan on kişi seçer. Aralarında er­kek yoksa, eman verilen erkek dışında hepsi fey1 olur.

Çünkü adam oğulları için eman aldı. Belirttiğimiz gibi bu isim de tekil dişileri içine almaz.

Bunlar kadın erkek karışık olsaydı devlet başkanı kadınlardan dilerse on kişi seçerdi. Oğullarım, sözü onları içine almıyorsa, devlet başkam onları nasıl seçebilir? denilse;

Deriz ki; Çünkü oğullan olan on kişiye değil, oğullarından olan on kişiye eman vermiştir. Karışık olmaları durumunda on kız, oğullarından olan on kız­dır. Onun için devlet başkanı onları seçebilir. Ama karışık değillerse tekil dişi­ler onun oğullarından değildir ve eman onlan kapsamaz.

604- Kızlar, oğlanlar ve torunlar karışık olsalar onlardan on kişi seçebilir .Dilerse oğullarından, dilerse torunlardan seçer.

Belirttiğimiz gibi bu isim emanda sadece torunları içine alır, istihsanda ise oğullan da kapsar.

Kitapta kızların oğulları zikredilmiştir. Ashabımızdan bazısı bunun kati­bin bir hatası olduğunu ve doğrusunun "oğulların kızları" şeklinde olduğunu söylemektedir. Doğru olduğu da söyleniyor. Bu da "oğullar" adının hem erkek, hem kız çocukların oğullarına isim olarak verilmesinin rivayetlerden birinde zikredilmesine göredir. Buna göre erkek ve kız kardeşler, oğullar ve kızlar lafzı mesabesindedir. Ama adamın tek tek kız kardeşleri ve yeğenleri olduğu halde "Kardeşlerimden on kişi içinde eman verin" derse, kız kardeşler ve yeğenlerin hepsi fey' olurlar. Çünkü kardeşler sözü bunları ne hakikaten ne mecazen kap­samaktadır. Torunlar münferid kızlarla karışık olduklarından oğullar sözü hep­sini mecazen kapsamaktadır.

605- "fi" harfini kullanarak "On arkadaşıma ve bana eman verin" derse, on kişi ondan ayrı olur.

Çünkü arkadaşları ondan başkadır. Burada "fi" harfini zarfıyet için almak mümkün değildir.

606- Yine "Kölelerimden veya mevalim (Korumam altında olan)lardan on kişi ile eman verin" derse, durum aynıdır.

607- Devlet başkanı, düşman süvarilerinden birine bakıp "süvarilerinizden on kişi içinde sen de eman altındasın" derse, o süvari dokuz kişi ile beraber eman altında olur.

Çünkü burada "fi" harfi zarfiyyet içindir. Devlet başkanının eman verdiği on kişi cinsinden olduğu için onlardan biri sayılabilir.

608- On piyade içinde sen de eman altındasın derse, on piyade ondan ayrıdır.

Çünkü on kişi türünden ayn olup kendisi süvaridir. Böylece anlıyoruz ki, buradaki "fi" harfi "maa" anlamındadır.

Bunun aksi de olsa aynıdır. Hükme delil olarak da halkın kullanış ve anlayışı alınır.

Yani bu ifade kullanılırken halk neyi anlıyorsa ona itibar edilir.

609- Çocukları olduğu halde sadece "Kızlarımdan on kişi ile eman verin" derse, sadece kızları eman kazanır.

Çünkü kızlar sözü erkekleri içine almaz.

610- Torun kızlar da olsa yine ancak kızlar eman altında olur.

Çünkü kızlar sözü mecaz olarak da onları kapsamaz. Adamın sadece kız torunları varsa, bunlar eman kapsamına gir­mezler.

Bu hüküm iki rivayetten en güçlüsüne göredir. Buna göre kızlann çocuk­ları annelerinin babasına (dedelerine) değil, kendi babalarına nisbet edilirler. Ama daha önce "Kız torunlarım var, anneleri ölmüş, kızlarımla bana eman verin" şeklinde bir izah yapılmış ise, o taktirde bu izahla kız torunları için eman istediği anlaşılır. Sözden maksadın ne olduğunu anlamak için halin (vaziyetin) delaletine başvurmak şeriatta geçerli bir kaidedir.

611- Bana mevtalarımla eman verin derse ve mevlalarımn da mevlalan varsa, istihsan yolu ile hepsi eman altında olurlar.

Çünkü bu isim, azat etmekle hükmen ihya ettiği için azad eden hakkında hakikattir. Yahut onu azad edeni azad eden için mecazidir. Çünkü azad edilen­leri azad edilmelerine ehil kılmakla onların azad edilmelerinin sebebi olmuş gibidir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi emanı geniş tutmak esastır. Sadece lafzın şekli, bir tedbir olarak kanların akmasını önleme gereğinin sübutu için kafidir. Ancak bir yerde hakikat ve mecaz birlikte alınmaz. Ama ayrı yerlerde olursa, cinsin hakikat sahibine katılmasında mecaz hakikatle çelişmiyecek şekilde birlikte alınması caizdir. Emanda böyle bir çelişki meydana gelmez. Ama va-siyyette böyle değildir. Bu da yüce Allah'ın "Anneleriniz size haram kılındı"[113]sözünün benzeridir. Çünkü bu anneyi ve nineleri kapsamaktadır.

612- Bana m e valiler imle eman verin, der ve kendisinin azad ettiği, onların da kendisini azad ettiği mevlalan varsa, bu lafız her iki tarafı da içine almaz.

Çünkü Kendisini azad eden için eman istemesi kendisine yaptığı iyiliğe bir karşılıktır, kendisinin azad ettiğine eman istemesi ise ona acımak ve daha fazla iyilik etmek içindir. Her iki mana da birbirinden farklıdır. Ortak ismin umumiliği de şözkonuşu değildir. Yani farklı iki mananın bir tek kelimede top­lanması gerçekleşmez. Onun için eman ancak iki taraftan biri için olur. Vasiy-yetteki gibi. Ancak meçhul kişiye vasiyyet sahih olmaz. Bu lafızla olursa geçer­siz olur. Ama meçhul için eman sahihdir.

Bu da onlara eman istiyenin niyyetine göre olur. Bu konuda sözü tasdik edilir.

Çünkü bunun gerçeği ancak onun tarafından bilinir.

Adam bir şey niyyet etmedim, derse, istihsana göre hepsi eman altında olurlar.

Eman altında sayılmaları müşterek lafzın hepsini kapsaması itibariyle de­ğildir. Çünkü müşterek lafzın umumilik ifade etmesi yoktur. Lakin emanın her iki tarafı da içine alması ve hangi tarafın kastedildiğinin bilinmemesi itibariy­ledir. Eman altında olan ve olmıyanlar karıştığında ihtiyatî olarak hepsi eman altında olurlar.Seçme hakkı devlet başkanının olması gerekirdi. Başta bir şey niyyet et­mezse bile bu hak onundu. Çünkü meçhul için eman tahakkuk etmiş, bunu tayin hakkı da devlet başkammndır, diye itiraz edilirse;

Deriz ki: Böyle değildir. Çünkü müşterek, mücmelden ayrıdır. Burada emanı gerektiren lafız mücmel değildir ki, beyanda mücmele başvurulsun. Lafız sadece müşterektir. Yani ayrı ayrı diğer taraf yokmuş gibi iki tarafı da kapsa­maktadır. Böyle bir durumda gerektiren şeyin beyanı yoktur. Bu beyan ancak sözün şeklinde aranır. Beyana vakıf olmak imkansız olursa, şahısların tümü e-man altında olurlar. Çünkü eman altında olanlarla olmıyanlar birbirine karış­mıştır, Sonra, müşterekin beyanı birlikte olan şeylerledir. Sonradan ortaya çıkan bir şeyde ise, mutlaka nesh olur. Aşağıdaki iki dereceyi yahut yukardaki iki dereceyi niyyet ettim, derse bu sahih olur. Çünkü kelamla birlikte yapılan bir beyandır. Ama şimdi tercih ediyorum, derse bu beyan olmaz. Sadece nesh (değiştirme) anlamında olur ki bu yetkiye kendisi sahip değildir.

613- Konuşan adam "Ben iki aşağı dereceyi niyet ettim", devlet başkanı ise "iki yukarı dereceyi niyet ettim" derse, dev­let başkanının dediği olur.

Çünkü müşterek kipin gerektirdiği budur. Mesela; akrabam Abbas bin Ömer için bana eman ver, derse ve devlet başkanı "sana eman verdim der, sonra aynı isimle adamın iki akrabası olduğu anlaşılırsa ve devlet başkanı bunlardan biri için "Ben bunu kastettim", adam da "Ben de diğerini kast ettim" derse, devlet başkanının dediği olur.

Kumandan "Bizzat kimseyi kast etmedim" der ve eman istiyen adam da aynı şekilde söylerse, adamın ikisi de eman altında olur. Çünkü bunlardan han­gisinin eman kazandığını tayin etmek mümkün değildir.

Eman istiyen adam "şunu kastettim", kumandan ise "Bizzat kimseyi kast etmedim. Sadece isteğini kabul ettim" derse, eman istiyen kimsenin kast ettiği adam emanı kazanır. Çünkü devlet başkanı onun sözüne göre eman vermeği ka­bul etti. Burada eman istiyen kişinin isteğiyle olanlardan biri tayin edildi. Dev­let başkanı tayin etmiş gibi bu adama eman verilir.

614- Aşağı taraftaki mevtalarından on kişiye eman verin, derse, bunları seçme hakkı eman istiyen adamındır. Tıpkı "kalemin ehlinden on kişiye eman verin" demiş gibidir.

Çünkü emanlarından kendine pay ayırmıştır. Zira şahsının emanından sonra şart sözünü zikretmiştir.

615- Yine amcam oğlu Ali'ye eman verin, der ve aynı isim­de iki amca oğlu varsa, dilediğini seçer.

Amcam oğlu Ali ile Zeyd bin Amr der ve bu isimde iki amca oğlu varsa ve eman istiyen adam ile kendisi için eman istediği kişi aralarından kimseyi tayin etmediklerinde ittifak ederlerse, ikisi de emanı kazanırlar.

Çünkü isim ve neseble tarif etmek, işaretle tarif etmek gibidir. Bu lafızla aslında onlardan biri eman kazanmış, ama onu tanımadığımız için emanı ka­zanan ile kazanmiyan birbirine karışmıştır. Birincide emanı belirsiz bir kişi için gerektirmişti. Onun için onlardan dilediğini tayin hakkı vardı. Nitekim kölele­rinden belirli birini azad etse, sonra aralarından seçilemiyecek şekilde diğer köleler arasına karışsa, onlardan dilediğini seçme hakkı olmaz. Ama kimseyi tayin etmeden iki kölesinden birini azad etse durum aksi olur.

616- Oğullarımdan on kişi ile bana eman verin, der ve "fi" harfi ile söylerse, daha önce hükmü geçtiği gibidir. Ancak bu­rada devlet başkanının içlerinde erkek bulunmıyan kızlarından on tanesini seçme hakkı yoktur.

Çünkü emanı oğullarından olan on kişiye gerekli kılmıştır. Bu da daha önceki durumun aksine, tek başına içine almaz. Birinci durumda ise bunun aksi idi. Orada oğullarından on kişiye emanı gerekli kılmıştı ve erkek oğlu da varsa kızlar da oğulları sayılırlar.

617- Kadın mevahİerım için eman verin, der ve aralarında erkek ınevali bulunmıyan sadece kadın mevalileri varsa onunla beraber istihsana göre eman altında olurlar.

Ama kıyasa göre bu ve yukarıdaki kardeşlerle çocuklar durumu tek ba­şına olduklarında kadınları kapsamaması bakımından aynıdır. Ancak istihsan yolu ile şöyle demektedir.

618- Dil bilginleri mevali isminin tek başlarına kadınlara da verilmesini caiz görmekte ve "Kadın mevaliler" sözünün tekel-lüf olduğunu, onun yerine azadlı erkekler için denildiği gibi, azadlı kadınlar için de "Falan oğullarının azadlıları" denile­ceğini söylemektedirler.

Onun için bu lafız eman ve vasiyette sadece tek başlarına kadınları içine almaktadır. Halbuki kardeşler ve oğullar sözü bunun aksidir. En doğrusunu Allah bilir.[114]

 

Başkası İçin Eman İstemek

 

619- İmam Muhammed dedi ki: Kalede mahsur kalanlar­dan biri müslümanlara: Kale komutanı falan için bana eman verirseniz kaleyi size açarım, der ve müslümanlar da evet dedikten sonra kale kapısını onlara açacak olursa, hem kendisi, hem de kale komutanı eman içerisinde olur.

620- Kale komutanı falan için emin olursam, kapıyı açarım, der ve müslümanlar da evet derlerse, yine ikisi eman altında olur.

Çünkü "evet" kelimesi yalnız başına anlamsızdır. Ama cevap verme kar­şılığında evet denildiği zaman hitap ona dahil olur. Şöyle ki, burada müslüman­lar ona şöyle cevap vermiş kabul edilirler: Kapıyı açman karşılığında kale ko­mutam için sana eman verdik. Dolayısıyla burada her ikisine emanı kabul etme vardır.

Bu, şöyle demelerine benzer: Kale kapısını açman karşılığında sana, ailene ve çocuklarına ya da ailene ve malına eman vereceğiz. Şayet: Bana falan kişi için eman sözü verin, demiş olsaydı yine ikisi emana dahil olurdu.

621- Yine falan için bana eman verin, derse hüküm aynı olur.

Çünkü kendisi ve falan için eman şartını açıkça belirtmiştir. Daha önceki meselede söylediği "Bana on kişilik eman verin" sözünden bu farklıdır. O du­rumda kendisi eman kapsamı dışında kalıyordu. Çünkü orada sözünden amaç "Benim sebebiyle onlara eman verin" şeklindedir. Böylece emanı kendine izafe etmiş olmazdı. Sadece belirsiz on kişi için aracı olup eman istemiş olmaktadır. Nice şefaatçılar (aracılar) var ki şefaat ettikleri şeyden nasipleri yoktur.

Burada ise bu mana gerçekleşmiyor. Bana eman yerin, sözü emanı şah­sına izafe ettiğini açıkça belirtiyor. Sonra "ala" harfini kullanarak falan için söy­lemiştir. Sözünün sadece başkasına aracılık için olduğunu kabul edersek, kul­landığı "ala" harfinin bir anlamı kalmaz. O zaman sözü sadece benim şefaatim ve aracılığımla falana eman verin, anlamından başka bir şey olmaz. Halbuki "ala" sözü şart içindir. Açıkça söylendiği zaman mutlaka anlamını gözetmek lazımdır. Bu da hem kendisi için eman aramış olması, hem falanın da kendi­siyle beraber eman altında olmasını istemiş olması şeklinde anlaşılır. Daha önceki meselede "ala" harfini söylemiş değildir. Sadece "Bana on kişilik eman verin" demiştir.

622- Kaledeki lider eman altında olmak üzere benimle akid yapın, derse, lider eman altında olduğu halde kendisi fey1 olur.

Çünkü emanı zikretmeden sadece akdi şahsına izafe etmiştir. Akdi yapan nice kişiler varki akidle kastedilen şeyden nasibi olmaz. Özellikle hakların akidle değil, ancak akdin kendisi için yapıldığı kişiye akdin izafesiyle gerçek­leştiği böyle yerlerde akdin şahsa izafeti zorunludur.

Nitekim müslümanlar ona "Kapıyı açman karşılığında seninle lider için eman akdi yaptık" derlerse, yine sadece lider eman kazanmış olur. Çünkü "Muâkade" sözü "müfaale" vaznindedir. Bu vezinle akid şahsına izafe edilmiş olur, ama akdin kapsadığı şey olan eman lider için gerçekleşmiş olur. Çünkü ona eman verilmesi için akid yapılmış olur.

623- Sonra, sadece liderin kendisi eman altında olur. Aile fertleri ve köleleri bu iki maddede belirtilen eman kapsamına girmez.

Çünkü eman kale kapısının açılmasından ve düşmanın yenilmesinden sonra meydana gelir. Böyle bir durumda ancak o elbiseyi giyinen kişi eman kapsamına girer.

624- Falana benimle eman akdi yapın veya bana eman yazın, der müslümanlar da "Evet" derlerse, sadece kendisi için eman istediği kişi eman kazanır. Emanı isteyen ise kazanamaz.

Çünkü falana eman yazmalarını istemiş, eline yazı verilen kişi de yazı­daki şeyden nasibi olmyabİlir. Bu sözü İle "Benimle akid yapın" sözü aynıdır.

Bazı nüshalarda "falan için bana eman yazın" şeklinde ibare yanlış yazıl­mıştır. Çünkü "Bana eman yazın" sözü "Bana eman verin" sözü gibidir. Çünkü yazılan emanın şahsına izafe edildiği açıkça belirtilmektedir. Onun için anlı­yoruz ki, ibarenin doğrusu "ila" harfiyle "Bana yazın" şeklindedir.

625- Ailem için yahut oğlum veya malım veya akrabalarım için benimle yahut bana eman akdi yapın derse, kendisi ve e-man altında olmasını istedikleri hepsi eman altında olur.

Bana eman akdi yapın sözünde bir kapalılık yoktur. Ama "Benimle akid yapın" dediği ve müfaale kipiyle getirdiği ibareyle kıyasa göre, birinci durum­da olduğu gibi, kendisi eman kapsamına girmez. Çünkü eman dışında sadece akdi şahsına izafe etmiştir. Ancak iki sebepen istihsan yolu ile eman kapsa­mına atamıştır:

Birincisi: Sözünde şahsı için emanı şart koştuğuna delalet vardır. Çünkü oğlu ve ailesi için emanı şart koşmuştur. Tâbîi ki bundan maksat sağ kalma­larıdır. Sağ kalmaları da geçimlerini kendisi sağladığı için onun sağ kalmasına bağlıdır. Bu da ancak kendisinin de eman kapsamına girmesiyle gerçekleşir Zira öldürülür veya köleleştİrilirse artık geçimlerini s ağlayanı ıyac aktır.

İkincisi: "Malım için" sözünde bu daha açıktır. Çünkü malı için eman istemesinden yegane maksadı malının kendisine kalması ve kendisinin malı başında kalmasıdır. Onu ihtiyaçları için kullanmak istemesidir. Bu da ancak kendisinin de eman altında olmasiyle gerçekleşir. Sonra, bu akidde kendisi elçi değildir, Malı için akid yapan kimse kendisi için çalışmış olup başkası yerine elçi olmaz.

Çocuk ve aile için istemesi de böyledir. Çünkü bunları kurtarmağa çalış­ması kendisine hizmet etmeleri için ihtiyaç duyması yahut onlara acıdığı için­dir. Şahsı için bu ihtiyaç yahut acıma daha açıktır. Bundan da anlıyoruz ki daha önceki durumun aksine, emanı şahsı için de istemiştir,

626- Falanın ailesi veya oğlu için benimle eman akdi yapın, derse, kendisi eman altında olmaz.

Çünkü şahsı için eman istediğini sözünde gösteren bir delil yoktur. Fala­nın ailesinin kalışı onun kalışına bağlı değildir. Kendisinin kalışı da onların kendisine hizmet etmelerine bağlı değildir. Bu sözü ile "Kale lideri için" sözü aynıdır.

Çocuk ve ailenin bağlı olduğu falan kişinin bu eman kapsamına girip gir-miyeceği zikredilmemiştir. îstihsanm iki şeklinden birine göre eman kapsa­mına girmesi gerekir. Çünkü falanın ailesinin kalışı falanın da kalışına bağlı­dır, istihsanm diğer şekline göre ise eman kapsamına girmez. Çünkü eman is-tiyen adam sadece falan aile ve çocuğuna şefkat etmiştir. Bu da falanın ken­disine şefkat ettiğine delil olmaz. İmam bunu sonra şöyle açıklamaktadır:

627- Kaledeki lider, ülkemin halkı veya evim için benimle eman akdi yapın derse, bu Iafizla herkes biliyorki liderin amacı ülkedeki yönetiminin devamı ve kendisinin işbaşında bırakıl­masıdır. Bu da ancak eman sabit olduktan sonra gerçekleşir.

628- Size kaleyi açmamın karşılığında kaledeki halk için bana eman akdi verin derse, kendisi ve kalede ne kadar insan varsa eman altında olur. Ama mallar, silah, at ve eşyanın tümü fey1 olur.

Çünkü eman ancak kapı açıldıktan sonra sabit olur. Böyle bir durumda mallar insanlara tabî olarak eman kapsamına girmez. Zaten kapıyı açması kar­şılığında lidere eman vereceklerini şart koşmuşlardır.

629- Eman kapsamına kaledeki insanlarla beraber mallar da girerse, müslümanlara kapının açılmasından bir fayda sağ­lanmış olmaz.

Bundan da anlaşılıyor ki, kapıyı açması karşılığında ona eman vermeleri kaledeki malları ganimet olarak almaya imkan bulmaları içindir. Kapının açıl­masını şart koşmaları ayrıca eman kapsamına giren kişilerin kalede ikamet etmelerinin de kabul edilmediğini göstermektedir. Malların eman kapsamına girmesi ikametin ancak onlarla mümkün olması sebebiyledir. İkamet söz konu­su olmayınca, malların eman kapsamına girmesi de söz konusu olmaz.

630- Size falan yerin yolunu göstermem karşılığında bütün kale halkının adına bana eman akdi yapın der, onlar da kabul ettikten sonra adam kalenin kapısını açarsa, kaledeki insan ve malların tümü eman altında olur.

Çünkü burada eman kapıyı açmak karşılığı değil, rehberlik etmek kar­şılığı şart koşulmuştur. İfadesi kale halkı ile beraber daha önceki durumlarında kalmak ve devam etmek için rehberlik yapacağını göstermektedir. Bu gibi emanlarda mallar da dahil olur.

631- Kaleye girmeniz ve orada namaz kılmanız karşılığın­da kalenin halkı için bana eman sözü verin, derse, müslüman-lar kaleye girdiklerinde mal ve şahıslardan birşey alamazlar.

Çünkü sözünde kapıyı açmanın sağlıyacağı yarar açıkça belirtilmiştir. O da halkı rahatsız etmeden girip namaz kılmaktır. Müslümanlar burada ibadet etmek istiyebilirler. Çünkü falan kalede müslümanlar cemaatle namaz kıldılar, haberinin yayılmasını ve müşriklerin kalbine böylece korkunun girmesini istemiş olabilirler. Yahut daha önce halkının Allah'a ibadet etmediği bir yerde Allah'a ibadeti düşünebilirler. Çünkü rivayet edildiği gibi ibadet yeri mümine kıyamet günü şahitlik yapar.

632- Kaleye girmeniz karşılığında kale halkı için bana eman verin, sözünden başka birşey söylemezse, bu eman sadece in­sanları kapsar.

Çünkü kaleye girmenin faydası ganimet almaktır. Açık olan budur. Bu­nun dışındaki şeyler ise muhtemeldir. Ne varki muhtemel zahire tekabül etmez. Muhtemel yönün tasrihi yapılmamışsa, sözü açık anlamı ile kabul edilir. Bu sözü ile imam ona işaret etmektedir.

Bunun bazısı diğerine yakındır. Ancak bu kelamın manalarının kapsamına göredir.

633- Kalemin halkı arasında veya kalemin halkı ile beraber yahut kalemin halkıyla bana eman vermeniz karşılığında ka­leyi size açıyorum, derse, bu ifadelerin hiçbiriyle mallar eman kapsamına girmez.

Çünkü onlara şart koşulan eman sadece kapıyı açmanın karşılığıdır.

634- Eman ile beraber bin dirhem verirseniz, size kapıyı açayım, derse, kendisi eman altında olurken, bütün malı ise fey' olur. Sadece devlet başkanı ona dilediği yerden bin dirhem verir.

Çünkü şahsının emanı ile beraber mutlak olarak kapıyı açma karşılığında sadece bin dirhem verilmesini şart koşmuştur. Bu türlü emanlarda malı kapsa­ma girmez. Ancak kapıyı açması karşılığında şart koştuğu bin dirhem eman kapsamına girer.

Kapıyı açarsa şart koştuğu bedel ona verilir.

635- Kaleyi açmamın karşılığında bin dirhem için bana eman verin, derse sonuç aynı olur.

Çünkü burada kullandığı "vav" harfi hâl ifade etmektedir. Yani bin dirhem için bana eman vermeniz halinde size kapıyı açarım, demektir. Bu da bir nevi şart olur. Eşine "Hasta olman halinde sen boş olursun" demesi gibi.

636- Bana yahut malımdan bin dirheme  eman verirseniz, kaleyi size açarım, derse malından sadece bin dirhem ona ait olur, gerisi fey1 olur. Malı bin dirhem çıkmazsa üzeri tamam­lanmaz.

Çünkü biliyoruz ki bin dirhemi şahsına bedel yapmamıştır. Malımdan, diyerek bini şahsına izafe etmiş, yani kendi malından şartını koşmuştur. Kapıyı açmanın karşılığında malı ona teslim edilmez. Belki şahsına eman verildiği gibi malına da eman verildiği için ona teslim edilir. Eman yolu ile malından fazla bir şey teslim edilmez.

Birinci durum ise bundan farklıdır. Orada "bin" ismini müminlere suna­cağı yarar karşılığında mutlak olarak zikretmiştir. Bu da bedel olur. Tıpkı üc­retli işçinin "Bu işi sana bir dirheme yaparım" demesi gibi. "Malımdan bir dir­heme bu işi sana yaparım" derse bu ücretle yapmak olmaz.

Malı dirhem olarak değil de eşya şeklinde ise ondan kendisine bin dir-hemlik verilir. Çünkü "malımdan" demiştir. Emanin karşılığında şart koşulan şey onun malındandır. Mal sıfatı itibariyle bütün mallar aynı cinstir. Ama dir­hemlerimden bin dirhem deseydi durum değişirdi. Çünkü eman karşılığında şart

koşulan şey dirhemlerinden bir parçadır. Adamın dirhemleri olmazsa bu eman yerini bulmaz ve geçersiz olur. Bunun benzeri kişinin "malımdan falana bin dirhem vasiyyet ettim" demesi olayıdır. Bu durumda dirhemleri olmazsa da malından bin dirhem adama verilir. Ama "dirhemlerimden" der ve dirhemleri yoksa adama birşey verilmez. Bir soru ile imam muhtemel bir soruyu şöyle cevaplandırmaktadır.

637- Malımdan bin karşılığında, dediğinde bu bin miktarı neden şahsına verilecek eman karşılığında müslümanlara veri­len bir şey sayılmasın? Sanki adam emanına karşılık olarak bin dirhemi ve kalenin açılmasını şart koşmuş olmaz mı?

Deriz ki; Çünkü böyle birşey bu şartı ilga etmektir. Zira bu

fazlalığı zikretmeden kapıyı açarsa, malı fey1 olur.

Böylece anlıyoruz ki "malımdan bine eman verirsiniz" sözünden maksa­dı, malından bu binin müslümanlara olması değildir. Ancak maksadı, eman yolu ile malından binin salim olarak ona kalmasıdır. Gerisi de müslümanlara fey' kalır. Nitekim, canım, malım, silahım gibi bir şeye eman verirseniz size kale kapısını açarım derse, bu söz şahsı ile beraber bu şeylere de eman istediği anlamına alınır. "Malımdan bin için" sözü de aynı şekildedir.

638- On köle veya on at için eman verin deseydi, bu miktar bedel olurdu. Tıpkı mutlak şekilde "Bin dirhem için" sözü gibi.

Çünkü dirhem gibi eşya (mal) olmıyan şeylere köle bedel olabilir ve bu yol ile kapı açılabilir. Bu durumda müslümanlar istedikleri yerden ona on köleyi verirler.

Ama kölem veya atım derse, durum değişir.

639- Kalenin açılmasını şart koşmayip sadece "Bin dirhem karşılığında bana eman verin, yanınıza ineyim" yahut "malım­dan bin dirheme" der ve müslümanlar ona eman verirlerse, her iki durumda da bin dirhem borçludur.

Çünkü istediği eman karşılığında müslümanlara bir yarar şart koşma-mıştır. Böylece anlıyoruz ki bini zikretmesi ona verecekleri eman karşılığında müslümanlara bedel olması içindir. Bunu ister mutlak söylesin, ister malımdan desin aynıdır. Zaten müslümanlar onun inmesiyle kaledeki malına da ulaşmak­tadırlar. Bu da malından bu miktar ile eman aradığına delalet etmektedir. Be­delin şart koşulması şeklinde bunu anlarsak, daha öncekinin aksine müslü-manlara yararlı olur.

640- Yine on köle veya kölelerimden on kişi karşılığında derse, bu bedel olur. Bununla şahsını kurtarmış olur. Bunu müslümanlar a vermesi gerekir.

641- Ehlim veya malım yahut oğlum karşılığında derse, kendisi de bu söyledikleriyle beraber eman altında olur ve ona birşey gerekmez.

Çünkü ehli ve oğlu mal değildir. Kişinin bunları şahsı karşılığında bedel verdiği uygulamada yoktur. Belki onları şahsı ile korur. Böylece anlıyoruz ki hem şahsı hem bunlar için eman istemiştir. Malı mutlak olarak zikrettiğinde de durum aynıdır. Çünkü bu durumda malın türü, niteliği ve miktarı belirsizdir. Fidye olmaya elverişli değildir. Sonra, normal olarak şahsının fidyesi olarak bütün malını vermez. Aksi halde açlıktan ölür.

642- İnmem karşılığında köleme eman verin, derse, kendisi de kölesi de eman altında olur. Kölemin yarısı için derse, bu fidye olur.

Mananın hakikati itibariyle aralarındaki fark açığa çıkmaz. Ama halkın örfü itibariyle kişi geriye kalan miktar ile yaşaması için elindekinin bazısiyle şahsını kurtarır (kurtuluşu için malının bir kısmını fidye verir) Yoksa herşeyini feda etmez. Malın yarısını veya malın cinsinden yarıyı zikrettiğinde genellikle amacı şahsı için malı fidye vermektir. Ama malın tümünü veya köle gibi malın cinsinin tamamını zikrettiğinde genellikle amacı şahsı ile beraber o cins için eman istemektir.

Oğlu ve eşi gibi mal olmıyan şeyleri zikrederse, genellikle onları feda etmek için değil, kendilerine eman almak içindir. Hepsini veya onlardan belirli sayıdaki kişileri zikretmesi aynıdır. Bu sözleriyle sanki benimle beraber falan kişiye de eman verin, demiş gibidir. Böylece o kişiyi şahsına feda etmek değil, eman altında olmasını sağlamayı istemiş olmaktadır.

643- Kölelerimden on kişiye eman verin ki yanınıza ineyim, derse bu feda etmektir. Eşi ve malı ile inecek olursa, hepsi fey' olur.

Çünkü belirttiğimiz gibi inecek adamın sadece üzerindeki elbisesi emana dahil olur. Nitekim feda etmenin bulunmadığı emana mal ve aile fertleri gir­mez. Feda etmenin bulunduğu emanda da durum aynıdır.

644- Ancak feda etmesinde şart koştuğunun benzeri ile iner ve "Üzerime şart koştuğunuz feda etme için onu getirdim" derse, kıyasa göre getirdiği şey fey1 olur ve başka bir şeyi fidye olarak vermesi gerekir.

Çünkü ona verilen eman inişinden sonra gerçekleşiyor. Bu da beraberin­deki malı kapsamıyor. Böylece mal müslümanlara fey' olur. Halbuki adamın üzerine aldığı fidyeyi müslümanlara ait olan fey'den verme yetkisi yoktur. Ancak istihsan yolu ile imam şöyle demektedir :

Fakat bu onun için fidye sayılır.

Çünkü müslümanların yanına inerken üzerine aldığını malından Ödeme imkanı vardır. Zaten müslümanların yanında malı yoktur. Beraberinde bu mik­tarda malı getirmezse kendini fidye ile kurtaramamış olur. Üzerinde fidyenin şart koşulması onu getirmesi için kendisine yetki vermek olur. Tıpkı mükatebe ile (antlaşma ile ücret mukabili azad olacak köleye) kitabet bedelinin şart koşul­masının kendisine kazanma yetkisinin verilmesi ve kazandığının onun mülkü ve kazancı sayılmasının kabul edilmiş olması gibi.

645- Ona şart koşulan on kişi olduğu halde kendisi onbir kişi getirirse, onunu fidye, diğer kişiyi de fey1 olarak alabiliriz.

Çünkü istihsan, fidye için muhtaç olduğu miktardadır. Bundan fazlası ise kıyasla alınır.

646- Yine "satmanız için getirdim" diyerek yirmi kişi ge­tirirse, hepsi ondan alınır.

Belirttiğimiz gibi bu da kıyas itibariyledir.

647- Köle dışında başka bir sınıf getirir ve "Bunları satıp paranızı vermek istiyorum" derse, istihsan yolu ile yemin etti­rildikten sonra bu kendisinden kabul edilir.

Çünkü mal sayılmıyan bir şeyin karşılığında köle, değer ile malın kendisi arasında bir miktarla sabit olur. (Yani köle nakid ile mal arasında değişen bir bedel olup ivaz olarak verilebilir). Onun için ikisinden (bedel veya maldan) hangisini getirirse kabul edilir. Böylece vereceği fidye ile getirdiği şeyler arasındaki cins benzerliği sabit olmuş olur. Onun için bu konuda sözü tasdik edilir.

648- Bu durum "on köle karşılığı" deyişine göredir. Ama "Kölelerimden on kişi" der ve köle yerine dirhemler getirirse, bu para fey1 olur ve üzerine aldığı şeyi getirmeğe mecburdur.

Çünkü köleyi şahsına izafe etmekle onları bizzat tayin etmiş olur. Sanki şahıslarını göstererek belirlemiş gibidir. Böyle durumda malın yerine kıymeti

alınmaz.

649- Kale halkı onları size getirmeme müsaade etmediği için parasını getirdim, derse sözü tasdik edilmez.

Çünkü getirdiği dirhemler müslümanlara ganimet olmuştur. Bunu müslü-manlara şahsı karşılığında fidye saymağa ilişkin sözü tasdik edilmez. Çünkü inmeden önce kale halkının köleleri getirmesini engelliyeceğini ve köle yerine parayı getirmesi için müs lü mani ardan izin istediğini müslümanlara bildirebilir­di. Bunu bildirmediği ve para getirmek için mü slü m an lar dan izin istemediği için kusur onundur. Müslümanlara durumu bildirir ve para için İzin istedikten sonra parayı getirirse, bu onun için fidye kabul edilir ve ona başka bir şey gerekmez.

650- Kale sahibi "size açmamın karşılığında kalem veya şehrim için eman verin" derse ve "Fethettiğinizde kalemi yık­manızdan veya şehrimi bozmanızdan korkuyorum" diyerek maksadının bizzat kalenin veya şehrin kendisini korumak olduğu açık ise, müslümanlar da "Kalene veya şehrine eman verdik" derse, bu eman kale veya şehirdeki malları kapsama-yıp sadece kalenin veya şehrin kendisini kapsar.

Çünkü sözün mutlaklığı daha önceki halin delaletiyle sınırlanmış olur. Ona verdikleri eman sadece kapıyı açması karşılığıdır. Müslümanların kapının açılmasından amaçlan da ganimet almaktır. Böylece anlıyoruz ki eman, göste­rilen şeye mahsustur. Ancak malı, çocukları ve aile fertleri eman altında olur. Çünkü kalesine eman alması burada kalabilmesi içindir. Kalması da bu şey­lerle mümkündür. Bu hükümde adamın durumu yurdumuza ticaret için eman istiyenin durumuna benzemektedir.

Ama tahsisin yapıldığına delil olacak bir söz geçmemişse, kıyasa göre hüküm yine böyledir.

Çünkü belirttiğimiz gibi kapıyı açmaktan maksat ganimet ve köle kazan­maktır. Sonra kale veya şehir kelimelerinde içindekilerin i ve ehlini ifade ede­cek birşey yoktur. Muhtemelen bu adamm kale veya şehir için bu şekilde eman istemesinin sebebi, kalenin yıkılmasını ve şehrin yakılıp tahrip edilmesini önlemektir. Çünkü doğum yeri ve atalarının yurdudur. Onun için istediği eman ile sadece kalenin veya şehrin kendisini kurtarmak istemiş, içindekilerini kastetmemiştir.

Ama istihsana göre bu kale ve şehrin hem kendisi hem içindeki bütün insan ve eşya için emandır. Çünkü örfün delaleti böyledir.

Çünkü burası mamur bir kale veya şehirdir, denildiğinde mamurluğu du-varlariyle değil, ehlinin çokluğuyla bilinir. Nitekim kaleyi size açmamın kar­şılığında memleketime eman verin, deseydi bundan memleketindeki bütün mal ve İnsanlar anlaşılırdı. Sonra, adamm amacı kalesinin veya şehrinin eskiden olduğu gibi kendisine salim kalmasıdır. Halkında Önceden olduğu gibi kendi­sinin tasarruf etmesidir. Bu da ancak halkının eman kapsamına girmesiyle gerçekleşir.

651- Kale halkından biri çıkıp da "malımdan bin dirheme

eman verirseniz size kale kapısını açarım" derse, bedel yolu ile

değil, eman yolu ile malından bin dirhem için ona eman vardır.

Tıpkı "malımdan bin dirhem için eman vermeniz karşılığında"

demesi gibidir.

Burada takdim ve tehir, mananın farklı olmasını gerektirmez.

"Bin dirhem için "deyip "ala" harfi ile kullansaydi, yine durum aynı olurdu.

Kapıyı açmasının karşılığı olarak şart koştuğu bin dirhem sözünü şahsın sözünden önce veya sonra getirmesinde fark yoktur.

652- "Bin dirhemle kapıyı size açarım, der ve "be" harfini kullanırsa, sadece şahsı eman altında olur ve kazanıp ödeyeceği bin dirhem de borçlu olur.

Çünkü "bin dirhemle" desin veya demesin kapıyı açmasiyle bütün malı fey' olur. Çünkü "be" harfi beraberinde karşılığı da ifade eder. "Be" harfi ile şahsının emanını bir arada söylediğinde bu, söylediği binin şahsının emanına karşılık olduğunu açıkça ifade etmiş sayılır. Şahsı da eman kazanmış olur. Bir de onun borcu olur. Tıpkı "şu cariyeni bana yüz dinara satmak karşılığında bu malı sana bağışladım" deyince, yüz dinarın cariyeye karşılık kabul edilmesi gibi.

653- "Size kapıyı açayım, bana bin dirhemle eman verir­siniz" der ve "be harfini kullanırsa, durum yine aynıdır.

654- Malımdan bin dirhem karşılığında bana eman verir­seniz size kapıyı açarım derse, bin dirhem yine şahsının ema­nına karşılık olur. Ancak malı varsa bin dirhemlik miktar alı­nır. Birinci durumun aksine, emanına karşılık borcu yerine alınır.

Çünkü burada üzerine aldığı borç için belirli bir yer tayin etmiştir. O da elindeki malıdır. Buna göre de ona eman vermişizdir. Onun için bu miktarı ken­disinden ganimet almak yolu ile değil, fidye yolu ile almamız lazımdır. Birinci durumda ona bir yer tayin etmeksizin bedel vermeyi üzerine almıştır. Onun için malı, mağlubiyetini tamamlama şeklinde kapıyı açmanın gereği olarak fey' kalır.

Müslümanlar malını göremezlerse, onlara ödeyeceği bin dirhem borcu olur.

Çünkü emanı yerine gelmiş olup karşılığında bedel Ödemesi gerekir. Malı olduğunda bubedeli malından veriyordu. Malı yoksa kazanıvereceği malı kast

ettiğini anlarız.

655- Kapıyı açmayı zikretmeyip sadece "malımdan bin dirhem ile size inmem karşılığında veya malımdan bin dirheme bana eman verin" derse, bu, şahsı karşılığında verdiği bir fidye

sayılır.

Çünkü burada "be" harfi karşılıkların olduğunu ifade eder. Adam emanı ancak karşılıkla istemiştir. İndiğinde de bu emanı aldığı için üzerine aldığı bin dirhemi vermesi lazımdır.

Burada "be" harfi yerine "ala" harfini de kullanmış olsa durum aynıdır.

Çünkü şahsı karşılığında müslümanlara bir yarar şart koşmamiştır ki bin dirhemi zikretmesi şahsı karşılığında müslümaniar üzerine koştuğu bir şarta karşılık sayılsın. İki halde de bin dirhem, emanı karşılığında bedel olur.

656- Ehlime ve bin dirheme yahut ehlim ve bin dirhem için bana eman verirseniz kapıyı size açarım derse, her iki ifade şeklinin sonucu da aynı olup ehliyle beraber malından bin dir­heme eman verilir, malının gerisi fey1 olur.

Çünkü ehil (aile fertleri) mal değildir. Bin sözünü zikretmesi alacağı emana bedel olarak anlaşılamaz. Bunu "be" veya "ala" harfiyle zikretmesi far-ketmez. Malından bin dirhem yanında ehlini de zikretmesi sadece onlara da eman istediğini ifade eder. Sonra "vav" harfi atıf içindir. Atfedilenin hükmü de üzerine atfedilenin hükmüdür. Üzerine atfedilen şey eman istemekse, atfedilen şey de eman istemek olur.

657- Maldan başlayıp "Bin dirheme, ehlime ve çocuğuma eman verirseniz size kapıyı açarım" derse, ehli, oğlu ve kendi­sine verilecek bin dirhem için eman almış olur. Diğer malları fey' olur.

Çünkü bütün bunları kapıyı açmanın karşılığı olarak zikretmiştir. Bedel olarak sayılabilecek bin dirhemi ona verirler. Aile fertlerini ve çocuğu da şahsı gibi eman altında olurlar. Çünkü kapıyı açmasının karşılığında onların da eman altında olmalarını şart koşmuştur.

658- Ehlim ve çocuğumla bin dirhem karşılığında bana eman verirseniz size kapıyı açayım, derse bin dirhem borçlu olup ehli ve çocuğu hepsi fey' olur.

Çünkü "be" harfi karşılıklarda kullanılır. Bin ile beraber söylemesi ema­nına karşılık olduğunu ifade eder. Sonra ehil ve çocuğunu da birlikte zikrederek yine bedele atfetmiştir. Bu da hepsinin şahsî emanına ivaz olduklarını ifade eder. (Yani bedel olacak bin dirhemi "be" harfi ile getirmiş, ehli ve çocuğu da yine "be" harfiyle getirerek ona atfetmiş, hepsi de aynı hükmü almıştır.)

659- Ehlinden başlayıp "Ehlim ve bin dirhem karşılığında bana eman verirseniz" derse, kıyasa göre hüküm yine aynıdır. Ama istihsana göre değişir. Çünkü ehil, mal değil ki bedel olabilsin.

Bundan da anlıyoruz ki kapıyı açmanın karşılığında eman istemesi, ehline eman alması içindir. Bin kelimesini de ehl'e atfetmiştir. Bu da fey' ola­cak bütün mallarından bin dirhemi istisna etmek olur. Nitekim "Bütün akra­balarımla ve bütün ehlimle ve çocuğumla ve bin dirhemle bana eman verirseniz size kapıyı açarım" deseydi, herkesin ilk anda aklına gelen bütün bunların fidye değil, fidye verilecek şeylerden istisna edilmesidir.

660- "Ehlim üzerine ve bin dirhemle" yahut ehlimle ve bin dirhemle beraber bana eman verirseniz, sözleri arasında fark yoktur. "Ala" veya "be" harflerinden hangisini kullansa değiş­mez. Ehli ile verdiği malından bin dirhem eman altında olur. Bunun dışında kalan malları fey1 olur.

Çünkü bini ehil üzerine atfetmiştir. Ehil için istediği de onları fidye vermek değil, eman altında sayılmalarını sağlamaktır. Ehil üzerine atfedilen şeyin hükmü de bu olur.

661- "Bin dirhem ve ehlimle" deyip "be" harfiyle kulla­nırsa, bu durumda ehil ve bin dirhem fidye olur. Ehlini ve bin dirhemi müslümanlara şahsına karşılık fidye vermesi gerekir. Çünkü "be" harfiyle zikredilince bin dirhem bedel olur ve ona atfedilen

de onun hükmünü alır. Bu da ikisinin fidye verildiğini ifade eder.

Bunlar aslında birbirine yakın meselelerdir. Ancak her bölüm ve meselede halkın konuşmasındaki anlamlardan galip anlam alınır ve ona göre amel edilir. Ama daha önce bir fidye veya emana delalet eden mukad­dime yahut delalet varsa, onunla amel edilir.

Çünkü her sözün bu iki manadan birine ihtimali vardır. İki manadan bi­rine delil olacak birşey önce geçmişse, o mana tercih edilir. Böyle birşey geç-memişse, iki ihtimalden galip olanla amel edilir. Tıpkı müşterek lafızda olduğu gibi, kipteki iki ihtimalden biri öne çıktığında o anlamı alınır.

662- Malımdan onbin dirheme eman vermeniz karşılığında size kapıyı açayım ve yüz dinar vereyim, derse, kapıyı açtıktan sonra müslümanlara yüz dinar vermesi ve şahsına ayırdığı on­bin dirhemi müslümanların malından ona vermeleri gerekir. Bu mal da fidye olmaz.

Çünkü yüz dinarı belirtmeseydi malından onbin dinara eman istemiş sa­yılırdı. Kapıyı açmak karşılığında müslümanlara vereceğini üzerine aldığı yüz dinarı zikretmesi durumunda da hüküm aynıdır. Yani şahsı ve onbin dirhem eman altında olurken, müslümantara yüz dinarı verir.

663- Bin dirhem ile bana eman verirseniz size kapıyı açar ve yüz dinar veririm, derse yüz dinar ve bin dirhem borcu olur.

Çünkü "be" harfiyle zikredince bin sayısının emanına karşılık olacağını açıklamış sayılır. Müslümanlara vereceğini şart koştuğu dinarları da zaten şahsi emanına karşılık olarak vereceğini açıklamıştır. Ama "Alacağım bin dirhem "yahut" vereceğiniz bin dirhem" şeklinde tasrih etmiş ise, o zaman şahsına karşılık müslümanlardan bin dirhemi aîmayı şart koşmuş sayılır, imamın "Bin dirhem sözünün iki manaya ihtimali vardır." sözünden amacı da budur. Yani ya benim size vereceğim yahut sizin bana vereceğiniz, anlamlarından biri muhtemeldir. Bir delil var ise, o alınır. Delil yoksa sözün anlamlarından galip olan alınır.

En doğrusunu Allah bilir.[115]



[1] Bakara: 2/191

[2] Tevbe: 9/36

[3] Tevbe: 9/123

[4] Bakara: 2/190

[5] Tevbe : 9/29

[6] Hacc : 22/78

[7] Hicr: 15/85

[8] Hicr: 15/85

[9] Nah! : 16/125

[10] Ankcbût: 29/46

[11] Hacc : 22/39

[12] Tevbe:9/5

[13] Bakara: 2/244

[14] Tevbe : 9/29

[15] ÂLi Imrân : 3/139

[16] Enfal : 8/61

[17] Bakara : 2/280

[18] Lokman: 31/15

[19] Lokman; 31/15

[20] Bugün için deniz yolculukları eskisi gibi tehlikeli olmadığından deniz yolculuklannda da izin şart değildir. Bu konuda Önemli olan tehlikenin söz konusu olup olmadığıdır, (çeviren)

[21] Tevbc: 9/122

[22] Tevbe:9/41

[23] bu ayınm doğru değildir. "Cariyenin örtmesi gereken yer, göbek ile diz arasıdır" diyen anlayış no kadar saçma ve İslam dışı ise, yukarıda belirtilen anlayış da o kadar islam dışıdır. Bu tür anlayışlar herhalde İslam öncesi cahiliyye toplumunun geleneklerinin uzantısıdır. (Çeviren)

[24] Mâide : 5/67

[25] Nahl: 16/125

[26] Bakara i 2/269

[27] Tevbe : 9/6

[28] Mâide: 5/103

[29] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/199-220 

[30] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/221-225

[31] Bu ifade haricîler için kullanılmıştır.

[32] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/227-228

[33] Mekke'de bir yerin adıdır veya harem bölgesinin dışı demektir.

[34] Ahzâb : 33/25

[35] Bakara : 2/239

[36] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/229-233

[37] Sâd : 38/24

[38] A'râf: 7/187

[39] Yûsuf: 12/103

[40] Bakara2/154

[41] Bu hadisin sahih olması şüphelidir.Çünkü sözkonusu suç ile ceza arasında büyük denge­sizlik vardır. Üstelik kabirlerin ziyaret edilmesi de sünnettir ve kadınlar bu sünnetin dışında tutulmamışlardır. (Çeviren)

[42] Murselât: 77/25-26

[43] Bu tür bir uygulamaya formel cem' (el-Cem'üs-sûrî] denilmektedir. Seferde veya başka sebepler dolayısıyla namazların birleştirilerek kılınması konusunda İslam hukukçularının yaklaşımlarım ve delillerini mukayeseli olarak veren şu özete bakınız: Mahmud M. Şeltût -Muhammed A. Sâyis, Mukâranetü'I - mezâhib fi'1-fikh, s. 38-46, Kiap, Prof. Dr. M. Sait Şimşek tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Çeviren.

[44] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/235-243

[45] Kadınla münasebet anında meninin dışarıya atılması.

[46] Bakara : 2/223

[47] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/245-254

[48] Mücâdele : 58/7

[49] Necm: 53/9

[50] Eman, güvence demektir. Çeviren.

[51] Fetih: 48/1

[52] Aynı konuyla ilgili olarak İbn Hişam'm verdiği şu bilgi de dikkati çekmektedir: İkrime b. Ebî Cchl'in hanımı olan Ümmü Hakim binti Men'e kocası adına Allah Rasulünden eman istemiş, Hz. Peygamber'in kabul etmesi üzerine yola revan olarak ikrime'yi aramış bulmuş ve geri getirmiştir, (bkz. tbn Hişam, es-Siratün-Nebeviyye III-IV/410 (Editör)

[53] Genel bir özet yaparak eman verecek kişilerde şu şartların aranacağını söyleyebilire:

a)Müsiüman olmak b)Akı!lı olmak c)Baliğ olmak. d)Eman verildiği sırada dârul-İslamda ikamet etmek. (Erkek ve hür olma şartı yoktur), (bkz. Ebu Yusuf, ei-Harâc, s. 222; Malik, el-Müdevvene 11/42; Taberî, İhtilâfu'l-fukha, 25,27,30; Behutî, Keşşâfu'1-kınâ, 11/104; Şİrbînî, muğni'l-muhtâc, VI/237)

Bu noktada gönümüzdeki gelişmeleri ve uluslararası ilişkiler bütününde meydana gelen türlü değişiklikleri gözönüne almak gerekir: İster genel olsun, ister özel olsun, eman yetkisin kişilerin elinde olması pek faydalı gözükmemektedir. Dünya nüfusunun ulaştığı rakam, devletlerin içerisinde ve dışarıda yüklendiği ağır sorumluluklar ve devletler arasındaki hızlı ilişki trafiği, eman kurumunun kontrol altında işlemesini gerekli kılmaktadır. Zaten emanın geçerli olabilmesi için maslahatı temin etmesi (Kudûrî, el-Kitâb, IV/126; Mergînânî, el-_ Hidâye, 11/140) veya en azından zararlı sonuçlar doğurmaması (İbn Kudâme, et-Muğnî X/428; Desûkî, Haşiye, 11/186; Şirbînî, a.g.e.IV/238) şart koşulmuştur. Bu sebeple eman kurumunun esas amacı göz Önünde alınarak yetkinin devlete verilmesi, bu sayede zarar ve menfaatin daha iyi gözetilmesini sağlayacaktır. Zaten çağımızda bu iş, konsoloslukların verdiği vize şeklinde olmaktadır, (bkz. Abdülkerim Zeydân, Ahkâmûz-Zimmiyyîn ve'l-müste'menîn, s. 41; Zûhaylî, Âsârül-harb, s. 230,241) Editör

İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/255-259

[54] Nisa: 4/92

[55] Akile, öldürülen kişinin kan diyetinin katil yerine, başkası tarafından Ödenmesi demektir. (Çeviren)

[56] Tevbe : 9/5

[57] Enfal : 85

[58] Enfal : 85

[59] Enfal : 58

[60] Tevbe : 6

[61] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/261-266

[62] Doğrusu, yapılan   böyte sübjektif yorumlar değil, ellerinde esir olduğu ve eman verme ehliyetine sahip bulunmadığı için verdiği emanm geçersiz olmasıdır. (Çeviren)

[63] Nisa : 60

[64] Tağut, Allah'tan başka kendisine kulluk yapılan her şey.

[65] Enbiya : 8

[66] Halkın toplandığı ünsiyeti olan bir yer.

[67] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/267-273

[68] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/275-178

[69] Doğrusu, düşmanın anlamadığı bir söz hiçbir şey ifade etmez ve düşmanın eman altında olduğunu belirtmez. Bunu belirtmesi için düşmanın o sözü anlaması gerekir. Çeviren.

[70] Tevbe : 9/6

[71] Enfa! :8/61

[72] Rahman :55/41

[73] Tevbe: 9/46

[74] Kâf : 28

[75] Enfâl : 8/58

[76] Miimtahide: 60/1

[77] Enfâl : 8/27

[78] Feth : 48/9

[79] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/279-298

[80] Mümtahine: 60/12

[81] A'raf:7/105

[82] Şart muhayyerliği: Akdin fesih veya devamında muhayyer olma şartının bulunmasıdır. Yani tarafların, belli bir müddet içerisinde yapmış oldukları akdi geçerli kılıp kılmamaları hususunda muhayyer olmaları ve bunu şart koşmalarıdır. Çeviren

[83] Hud: 11/45

[84] Araf: 7/83

[85] Hud: 11/41

[86] Bakara: 2/18O

[87] Meryem: 19/58

[88] Bir sonraki madde ile beraber dikkate alınır ve değerlendirilirse, kızlardan olan torunların da "zürriyet" kavramına dahil olduğu anlaşılacaktır. Editör.

[89] Âli İmran: 3/61

[90] ErTam: 6/84-85

[91] Ahzâb: 33/40

[92] Mevâlî kelimesi yardımcı, koruyucu, sahip, kölenin efendisi ve azatSi köle gibi değişik an­lamlarda kullanılmaktadır. Burada kastedilen asıl anlam, yardımcı ve anlaşmalı/sözleşmeli koruyucudur. Editör

[93] Nisa: 4/176

[94] Nisa: 4/11

[95] Nisa: 4/11

[96] Nisa: 4/11

[97] Âl-i İmren : 3/185

[98] Nisa : 4/11

[99] Kitapta "ebnâinâ" şeklinde yazılan kelimenin doğrusu "âbâina" olmalıdır. Çünkti aşağıda yapılan izah, babalar adına islenen emanın dedeleri içerip içermediği meselesi ile ilgilidir. Öyleyse 481. Maddeyi şöyle anlayabiliriz: "Babalarımız için eman verin, derlerse ve dedeleri olduğu halde babalan yoksa dedeler bu emana dahil olmaz. " Editör.

[100] Yusuf: 12/100

[101] Bakara : 2/İ33

[102] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/299-320

[103] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/321-339

[104] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/341-346

[105] Ankebut, 29/6

[106] Ali İmran, 3/97

[107] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/347-350

[108] Yani zimmîyi öldürmek haram ve düşmanı öldürmek mubah olduğundan zimmîyi Öİdiirmüş olmamak için düşman savaşçılar da öldürülmezler. (Çeviren)

[109] Doğrusu, buradaki belirsizlilk ile önceki maddede bulunan belirsizlik oranı birbirine yakın dır. Onun için aynı kurala göre kalede ele geçen erkeklerin öldürül memesi gerekirdi. (Çeviren)

[110] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/351-360

[111] Fecr. 89/29

[112] Tâhâ. 20/71

[113] Nisa, 4/23

[114] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/361-370

[115] İmam Serahsî, İslam Devletler Hukuku, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, Eğitaş Yayınları: 1/371-385