Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 2. Sayfa

Ârtırma Usulü İle Ganimet  Paylarının Alınıp Satılması 2

Esirler, Masrafları Ve Kimin Himayesinde Olacakları 2

Fey1 Ve Ganimetler Hakkında Yapılacak Şahitlikler 3

Müslümanların Ganimet Aldıkları Yiyecek Ve Hayvan Yemlerini Birbirlerine Satmaları 4

Düşmanın Verdiği Hediye. 7

İhraz (Muhafaza) Etme Sayılan Ve Sayılmayan Durumlar 9

Kesilen Keresteler, Elde Edilen Tuz Ve Benzeri Şeyler 11

Esirlerin Ve Müslüman Olan Kişilerin Düşmandan  Alacağı Şeyler 15

Eman Altında Olan Müslümanların Düşmandan Alarak Darulislama Getirdikleri Mallar 17

Müslümanların Mallarından  Düşmanın Ele Geçirdiği Ve Daha Sonra Müslümanlar Tarafından Geri Alınan  Mallar 23

Düşmanın    Ele  Geçirdiği Malları Değeri İle Veya Değerinden Fazlasıyla Geri Almak. 24

Esir Düşmüş Köleyi  Satın  Alan  Kişinin Sahibinden  Başkasının Kölesi Olduğunu Söylemesi 26

Fidye Vermenin  Geçerli Olup Olmadığı Yerler 28

Müslümanların  Elegeçirmesi Durumunda Eski Sahiplerine Geri Verilen Ve Verilmeyen Fidyeler 30

Gaspedilmiş Veya Ödünç Verilmiş Yahut Kiralanmış Olup Ganimet Olarak Alınan Kölenin Fidye İle Kurtarılması 32

Esir Düşmüş  Kölenin Ücretle Satın Alınması 40

Savaş Alanında İhraz Edilse Bile Fey1 Olmayan Şeyler 45

Esir Alınmış Kölenin Fidyesinin Ödenmesinde Vekâlet 47


Ârtırma Usulü İle Ganimet  Paylarının Alınıp Satılması

 

2266- Ganimetlerin artırma usulü île satılmasında bir sakınca yoktur. Çünkü Rasulullah bir kap ve bir leğeni artırma usulü ile satmıştır. Bunu belirtmemizin sebebi, bazılarının artırmayı tasvip etmemesi ve müzayede (açık artırma)   satışları,   başkasının   pazarlığı   üstüne   pazarlık saymasıdır. Böyle düşünenler Rasulullah     "Kimse kim­senin pazarlığı üstüne pazarlık yapmasın" hadisini de delil getirirler.

Halbuki durum böyle değildir. Pazarlık üstüne pazarlık alıcı ve satıcının aralarında fiyat kesmelerinden veya karşılıklı anlaşmalarından sonra olur. Artırma ise bundan önce olur. Mesela malın sahibi bağırıp malını satıyor ve biri bir fiyat verdiği zaman susmayip satış için bağırmaya devam ediyorsa başka birinin fiyat artırmasında bir sakınca yoktur. Ama önceki, fiyat verdiği zaman satıcı susmuş ve buna razı olmuşsa o zaman kimsenin artırması caiz olmaz. Çünkü bu başkasının pazarlığı üstüne pazarlık olur.

2267- Satıcı dellal ise malın sahibine kesin fiyatı haber vermediği  sürece  başkasının   artırmaya   gitmesi  caizdir. Ama sahibine haber verip sahibi de razı olmuşsa, artık fiyatı artırmak helal olmaz. Rasulullahın taksim edilmeden payların   satılmasını   yasakladığı   Meklıul'dan   kaydedil-mştir. Biz de bunu benimsiyoruz. Mücahidin taksimden önce payını satması geçersizdir.

Çünkü   malik olmadığı birşeyi satmış olur. Nitekim taksimden önce ga­nimetten köleyi azad edecek olursa, geçersiz olur. Satışın geçeriz olması evlevİyetle olmalıdır. Çünkü payının hangisi  ve ne olacağını bilmiyor. Darulharpte ol­duğu süre içinde de sağ kalıp pay alacağını veya öleceğini de bilmiyor.

2268- Rasulullah'n taksim edlimeden ganimetlerin satı­şını   yasakladığına   dair   Ömer   İbn   Abdulaziz'in   rivayet ettiği haberden maksat budur.

Taksimden önce devlet başkanının ganimetleri satmasının caiz olduğunu belirtmiştik. Bu durumda satışın yasaklanmasından maksat, taksimden önce kişinin payını satmasidır.

2269- Ganimetten satın aldığı cariyenin hastalıklı oldu­ğunu gören adam hakkında eş-Şa'bî'nin geri vereceğini söylediği   kaydedilir. Biz de bunu benimsiyoruz. Çünkü ister ganimetten satın alsın, ister başka yerden alsın, müş­teri mutlak akitle üzerinde akit yapılan şeyin sağlamlığını hak etmektedir. Yani bu olmazsa, alınan şeyi geri verir, ganimet taksim edilmernişse, alınan şeyin parasını verir. Taksim yapılmışsa cariye kusuru söylenerek satılır. Satan kişiye de bu paradan ücreti verilir. Artan birşey   olursa beytulmala konur. İkinci  ücret birinci  ücretten az olursa, eksiklik yine beytulmaldan tamamlanır.

Kusurdan dolayı malın geri verilmesiyle ilgili burada bir bölüm zikredil­miş, ancak Şerhu'z-Ziyâdât'ta bunu açıkladığımız için buraya almaya gerek gör­medik.

Allah en iyi bilir.[1]

 

Esirler, Masrafları Ve Kimin Himayesinde Olacakları

 

2270- Düşman bir adamın aile fertleri esir alınıp bir adamın payına düştükten sonra düşman adam eman ile ge­lerek   "Sana   onların   ücretini   vereyim   ve   darulîslamda bırakayım" derse ve İslama girse yahut zimmî olmayı ka­bul ederse, müslüman  adam da ona evet derse, esirler payına düştüğü kişinin olur. Çünkü kendisi ile düşman olan adam arasında bir akit meydana gelmemiştir. Ara­larında   sadece pazarlık   yahut söz verme olmuştur. Bu­nunla da düşmanın sözkonusu kişilerde mülkiyeti sabit olmadığı gibi müslüman kişinin de bu şahıslarda tasarruf yetkisini engellemez. Ancak söz vermişse, sözüne bağlı kalması uygun   olur.

Çünkü söze bağlılık müminlerin ahlakındandır. Sözde durmamak da münafıkların özelliklerindendir. Hadis bu şekilde belirtmektedir.

2271- Düşman kişi sözünden dönmedikçe müslümamn azat  etme  yolu  dışında  onları  elinden  çıkarması  doğru değildir. Ancak düşman kişi gelmeden önce azat edip elin­den çıkarmasında bir sakınca olmaz.

2272- Düşman kişinin karısı dışında hepsini azat ede­cek   olursa   sözünde   durmamış   sayılmaz.   Ama   düşman kişinin   karısını,   kocası   sözünden   caymadığı   müddetçe azat etmemesi gerekir.

Çünkü düşman kişi satın alırsa azat olmaz ve onun cariyesi olur. Ama çocuktan Öyle değildir. Kocası gelmeden önce karısını azat etmesi sözünde dur­mamak olur. Bu Karısını ve ondan olma çocuklarını satın alan sözleşmeli kölenin durumuna benzer. Efendisinin   çocuklardan birini azat etmesi geçerli olur ama karısını azat etmesi geçerli olmaz. Çünkü çocuğu azat etmesinde sözleşmeli kölenin amacı gerçekleşmiş olur, karısının azat edilmesinde amacı gerçekleşmiş olmaz. Çünkü sözleşme bedelini ödedikten sonra onun mülkü olur ve sahibi bu­lunduğu için onun eşi sayılır.

2273- Düşman kişi sözünde durmazsa müslümanın on­larda dilediği gibi tasarruf etmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü onun sözünde durmaması ile sözkonusu sözün hükmü kalkmış olur. Bu da belirlenen vakitte gelmeme­siyle ortay çıkar. Bunun için bir vakit belirlenmişse, o zaman gidip gelecek kadar ortalama bir vakit ve istenen malı toplaması için gerekli olduğu kabul edilen günler kadar gün kabul edilir.

Çünkü içyüzüne vakıf olmanın mümkün olmadığı şeylerde zahire göre hüküm vermek ve uygulama yapmak vaciptir.

2274- Parayı   getirmek   için   düşman   kişi   gittiğinde müslüman   kişiye "Bunları onlara masraf et" deyip dinar­lar veya dirhemler vermiş ve o da harcamışsa, daha sonra düşman kişi geldiğinde onları ücretten saydırmak isteyip "Ben sana borç olarak verdim"     derse, düşman kişinin sözü kabul edilir ve yemin ettirilir.

Çünkü malı veren odur. Verilen şey konusunda veren kişi tasdik edilir. Sonra mutlak vermekle ancak kesin olan en az miktar sabit olur. Bu da borç ve­rilen miktardır. Onun için bu konuda düşman kişinin dediği kabul edilir.

2275- "Bunun   borç   olduğunu   sana   söyledim"   veya "Bunu   düşündüm"   demesi  aynı  şekildedir.  Yine  birik-tirilebilen  yiyeceklerden  bir  miktar  verip  onlara  harca­masını söylemiş olması da aynıdır. Ama ekmek, et ve tirit gibi  biriktirilmesi  mümkün  olmayan  yiyeceklerden ver-mişse, kıyasa göre yine düşman kişinin söylediği kabul edilir.

Çünkü bütün bunlar onun mülküdür. Ancak istihsana göre:

Müslümanın dediği    olur ve düşman kişiye    bir şey düşmez.

Çünkü zahire göre böyle durumlarda vermek borç olarak değil, hediye için olur. Zahire göre hüküm vermek de vaciptir.

Bu istihsan ve kıyas evlenme konusunda söylenenlerin benzeridir. Şöyleki, kendisiyle beraber olmadan önce erkek karısına birşey gönderip daha sonra bunu mehir olarak gönderdiğini iddia etmesi, kadının ise bunun hediye olduğunu söylemesi durumunda, kocanın dediği olur. Ama biriktirilmesi ve saklanması mümkün olmayan yiyeceklerde istihsan yolu ile kadının dediği olur.

2276- Onlara giydirmesi için düşman kişinin müslü-mana  elbise vermiş olması da aynı şekildedir.

Netice olarak bunlar müslümanın mülküdürler. Masrafları ve giyimleri için bu şeylerin onlara verilmesi kendisine masraf etmesi için kişiye verilmesi me­sabesindedir. Açıkça belirtilmedikçe, onlar için verdiği kabul edilmez.

Allah en iyi bilir.[2]

 

Fey1 Ve Ganimetler Hakkında Yapılacak Şahitlikler

 

2277- Müslümanlar,  hür   olanlara   eman   vermek   ve kölelerini almak üzere kale sahibi düşmanla barış yapsa, kaleyi fethettikten sonra onlardan bazıları  için   "Bunlar sizin kölelerînizdendir." dese, onlar da "Hayır, biz   hür olanlardanız" diye itiraz etse, onların söylediği kabul edi­lir ve yemin ettirilir.

Çünkü söz hakkına sahip olan kişinin hürriyet konusunda iddiası geçer­lidir. Tabi ki delil ile köleliği sabit olmadığı sürece.

Bu bir galibiyettir, müslümanlar onlara galip geldikten sonra onların is­tihkakı bununla zail olduğu halde, kendileri hakkında istihkakları sabit olmaz, diye itiraz edilse, şöyle deriz.

Bu galibiyetle kendileri hakkındaki istihkakı önlemiş olmaktadırlar. Çünkü onlara galibiyet barış ve eman kapsamında olmayan kişilerde hakkı gerektirmek­tedir. Barışın kapsamında bulunmayan kişilerden oldukları sabit olmadıkça onlar hakkında istihkak da sabit olmaz. Böylece kendilerinde İstihkakı önledikleri yani onlarda kimsenin hakkı olmayacağı anlaşılmış olmaktadır, onun için söyledikleri kabul edilir, ancak yemin ettirilirler.

2278- Kölelerinden olduklarına dair müslümanlardan adaletli şahitler veya zimmet ehlinden kişiler şahitlik ya­parsa, şahitlikleri kabul edilir.

Çünkü adaletli delil ile sabit olan şey, hasmın itirafı ile sabit olan gibidir.

2279- Şahitlerin, hakkında şahitlik yapılan şeyde pay veya bahşiş sahibi olmaları, şahitliğin kabul edilmesi için engel değildir.

Çünkü bu mülk ortaklığı değildir. Böyle bir ortaklığın şahitliğe engel ol­madığını belirtmiştik. Nitekim ganimette alacağı olmayan kişilerden bir topluluk şahitlik yapacak olursa, yargıç, ganimette pay sahibi kişilerden de olsa, onların şahitliklerine göre hüküm verebilir. Bilindiği gibi şahitlik velayeti yargıçlık ve­layetinin altındadır. Bu yolla yargıcın pay alması onun hakkında yargıda bu­lunmasının sıhhatini engellemiyorsa, ganimetten pay alacak kişinin şahitliğine en­gel olmamaması evleviyetledir. Buna dair örnekler getirerek şöyle demektedir:

2280- Mücahitlerden bir bölük, aralarından birinin ga­nimetten çaldığına dair şahitlik yapsa, şahitlikleri kabul edilir. Halbuki ikisi de hakkında şahitlik yapılan şeyde pay sahibidirler.  Pay  sahibi  olmalarından   dolayı   şahitlikleri kabul edilmezse, baba ve çocuklarının da aynı konuda şa­hitliklerinin kabul edilmemesi lazımdır. Çünkü mülk or­taklığı onun baba ve çocuklarının şahitliğine de engel olur. Bundan dolayı bu adamın şahitliği geçersiz olursa, savaşa katılmayan fakir ve miskinlerin de şahitliklerinin geçersiz olması gerekir. Çünkü beştebir payı bakımından onların da bunda payları bulunmaktadır. Beytulmaldan çalan kişi hak­kında müslümanlann şahitliğinin de geçersiz olması lazım­dır. Çünkü hakkında şahitlik yapılan kişinin de beytul-malda hakkı bulunmaktadır. Bunu hiç bir kimse söyleme­mektedir. Bundan da anlıyoruz ki, genel ortaklık şahitliğe engel değildir. Ancak malikin ortaklığı itibariyle şahitliği kabul edilmez. Çünkü şahit kendi şahitliğiyle mülkü ken­disi  için   ispat  etmektedir.  Ama  kendisine  mülkü  değil, genel bir hakkı ispat eden kişinin şahitliği makbul olur. Nitekim iki müslüman, bir adamın evini müslümanların ortak yoiunda inşa ettiğine dair şahitlik   yapsa, eskiden olduğu gibi tekrar yol yapması için devlet başkanı ona yıkmasını emreder. Bilindiği gibi yolda herkesin hakkı vardır. Bu açıdan şahitlik yapan kişi şahitliğinden yararlanmaktadır. Çünkü şahitlik,yapılan konuda mülkiyeti ve sahipliği olmayınca, şahitliği makbul olur. Yukarıda geçen olay da aynıdır.

En iyi Allah bilir.[3]

 

Müslümanların Ganimet Aldıkları Yiyecek Ve Hayvan Yemlerini Birbirlerine Satmaları

 

2281- Ganimeti alan mücahidlerden her birinin darulls-lamda ganimetin ihrazından önce yiyecek ve hayvan yem­lerinden alma hakkının bulunduğunu, birinin bunlardan çok miktarda alması halinde ihtiyacı kadarını alıp  geri kalanı arkadalaır arasında taksim etmesi gerektiğini be­lirtmiştik.

Çünkü kendisinin önce alması sebebiyle ihtiyacı kadar ondan önce yarar­lanma hakkına sahiptir, ihtiyacından fazlasını da muhtaç olan arkadaşlanna ulaştırması gerekir.

2282- Fazlasını  başka bir eve götürmek  isterse, bakılır. O evde başka bir şey   elde edemiyeceğini biliyorsa, bunda bir sakınca olmaz.

Çünkü o ihtiyacı cümlesindendir. Her evde yiyecek ve hayvan yemi ih­tiyacının tekerrür edeceği de malumdur. Zahir yolu ile varlığı bilinen bir şey, hakikaten mevcut gibidir. Mesala yolda ihtiyaç duyacağı azık, binek ve çoluk çocuğa bu süre içinde bırakılacak şeylere sahip olmayan kişiye hac gerekme­mektedir. Kendisi önce sahip olduğu için ihtiyacını önce düşünmesi uygun olup başkasına onu vermemekte haklı olur.

2283- Ama gideceği evde aynı şeyi bulacağını biliyor,

fakat zor olacağını mülahaza ederek aramaktan hoşlan­mıyorsa, fazlasını muhtaç olan arkadaşlarına vermesi lazımdır.

Çünkü gideceği evde ihtiyacını karşılama imkanı bulunduğundan bu kısım, ihtiyacından fazla sayılır. Elinde bulunan şeylere arkadaşlarının ihtiyacı ise ke­sindir.

2284- Kendisi rahat olmak veya emin olmak için arka­daşlarını ondan mahrum bırakması veya onlara vermemesi doğru değildir. Onlara vermeyi kabul etmeyip kendisinden zorla alacak olurlarsa birinci fasıl için mekruh, ikinci fasıl için ise sakıncası olmaz.

Çünkü şeriata göre onları engelleme hakkına sahip değilse, onlar ken­disinden alabilirler, demektir. Tıpkı hakkının benzerini alabilen borç sahibi kişi mesabesindedir. Ama şeriata göre onları menetme hakkına sahip ise, kendisinden alarak onun hakkını iptal etme hakkına sahip olamazlar. Çünkü mal onun elin­dedir.

2285- Her iki durumda da ona tazminat ödemezler.

Çünkü ihtiyacı olduğu halde ondan almak haksızlık olur ve devlet başkanının haksızlığı gidermesi lazımdır.

2286- Eğer ele geçirdiği bu şeyi başkaları ondan olsa ve  aldıklarını  tüketmeden önce o  kişi mahkameye baş­vursa, bakılır: Eğer bu kişi aldığı o mala muhtaç birisi ise, mal kendisine iade edilir.

Zira ihtiyacı olduğu halde elinden alınması bir zulümdür. Devletin de bu zulmü ortadan kaldırması gerekir.

2287- İki taraf da zengin olduğunda durum aynıdır.

Çünkü bu şeyler önce onun elinde idi. Ondan almak ancak ihtiyaç bu­lunması halinde caiz olur.

2288- Alan kişi bu şeylere muhtaç değilse, o zaman ona haksızlık etmiş olur. ama birincisi muhtaç olmayıp ikinci şahis muhtaç ise, o zaman devlet başkanı bu şeyleri ondan geri almaz.

Çünkü ondan alma hakkına sahiptir ve devlet başkanı hakimin hakkını alması gerekir.

2289- Ama ikisinin de ona ihtiyacı yoksa, o zaman dev­let başkanının o şeyleri alıp başkalarına vermesi lazımdır.

Devlet başkanının ikinci şahıstan geri alma yetkisi olduğuna göre, gönlünü kırmamak için birinci kişiye de geri verme yetkisine sahip demektir. Kendisinden almadan önce huzurunda muhakeme olmaları halinde olduğu gibi.

Bu hüküm sınır karakolunda konaklamak, namazları bekliyerek camilerde oturmak, hac için Mina veya Arafat'ta konaklamak gibi müslümanlarm hakkı bu­lunan şeyler hakkında da böyledir. Mesela, daha önce başkaların gelip konak­ladığı bilinen bir yerde biri gelip çadır kursa, bakılır. Kim önce gelip orada çadır kurmuşsa, o hak onundur. Sonra gelen kişinin onu oradan çıkarma hakkı yoktur. Çünkü Önce o kişi işgal etmiştir. Mubah olan şeylerin ihrazı önce sahiplenmekle olur. Av, ot ve odun gibi şeylerde durum böyledir. Ama orada ihtyacının üstünde biryer tutmuşsa, ihtiyacı dışında kalan bir bölümü başkasının alma hakkı vardır, onu alır ve yerleşir. Zaten önce sahiplenmesi, ihtiyacı oranındadır. Bu da ih­tiyacına binaendir. Orayı tutmuş bîr kişiden konaklamak için iki kişi gelip İs-tiyecek olsa, onlardan sadece birine verebilir. Çünkü verdiği kişinin ihtiyacı da kendi ihtiyacı gibidir. Kendisinin ihtiyacı varsa, onu gidermeye daha layıktır. Ter­cih ettiği kişinin ihtiyacının bulunması halinde de durum böyledir. Zira in­sanlardan kiminin komşuluğunu isterken, kiminin de komşuluğunu istemiyebilir. Bunu da insan ihtiyaçlarından sayabilir. Bunun delili, Zubeyr'in hadisidir. Ken­disi konak yerlerine başkalarından önce gider, her yere bir işaret bırakır ve ar­kadaşları geldiğinde zapttetİğİ yerleri onlara verirdi.

İki kişiden biri önce varıp konaklasa ve başta sahiplenmiş olan kişi, ih­tiyacından fazla olduğu için onu çıkarıp başkasına vermek isterse, yapma hak­kına sahip olmaz. Çünkü bunu ancak sahiplendiği için yapıyordur. Fakat muhtaç olan başka bir kişi bunu hak etmişir. Bu kişinin sözkonusu yerdeki velayetini ip­tal etme yetkisine sahip değildir.

Burayı emri üzerine şu diğerine almıştım, kendim için değil, derse, yemin ettirir. Çünkü muhtemel birşeyi haber vermektedir. Karşı taraf reddettiği için bu­nun üzerine yemin eder. Yeminden sonra daha önce alan kişinin elinden alabilir. Çünkü bu yer üzerinde sahipliği bunu kendisine emreden kişinin sahipliği gibidir. Emreden kişinin ihtiyacının bulunması başkasının sahiplenmesini engellemekt­edir. Sahiplenmesinin haksızlık olduğu açığa çıkarsa, vazgeçmesi emredilir. Bu aynı zamanda emri üzerine başkası için aldım denilen ve ihtiyaç fazlası olan yiy­ecek ve hayvan yemi hakkındaki hükümdür.

2290- İki askerden biri arpa, diğeri de yonca alsa ve değiş tokuş yapsa, her ikisi de aldığı şeye muhtaç ise, her biri arkadaşından aldığı şeyi alabilir, bu satış değildir.

Çünkü herbiri hayvan yeminden ihtiyacı kadar alabilir. Ancak arkadaşının o şeye ihtiyacı, rızası dışında almaktan kendisini alıkoymaktadır. Bu değiş tokuşla her biri diğerinin rızasını almış ve mubah olarak almış olur. Tıpkı bir sofrada bu­lunan misafirler gibi.

Her biri diğerinin önündeki yemekten alması nasıl satış değilse, bu da satış olmaz. Halbuki her biri önünden yemek ve elini başkasının önüne uzatmamakla yükümlüdür. Karşılıklı rıza olunca her biri ev sahibinin mülkünden ihtiyacına göre mubah olarak alabilir.

2291- Birbirine verdikleri şeylere kendileri de muhtaç ve ikisinden biri yaptığım bozmak isterse, yapmaya hakkı olmaz.

Çünkü bunu hak eden bir başkası ortaya çıkmıştır. Sahibi onu gönül rızası ile almıştır. İhtiyacının bulunması onu kendisinden almasını engellemektedir. Tıpkı başta kendisi onu almış gibi.

2292- Satan kişi verdiği şeye muhtaç ise ve müşterinin de ona îhtiaycı yoksa, satan kişinin verdiği bedeli alma ve aldığı şeyi geri verme hakkı vardır.

Çünkü ihtiyacı olmadığı halde arkadaşı onu önce almış olsaydı, ihtiya­cından dolayı onu kendisinden alma hakkına sahip olurdu. Tıpkı ona kendisi onu teslim etmiş gibi. Ancak o durumda kendisine birşey vermeden ondan alır. Bu­rada ise onun karşılığında aldığını ona geri vermektedir. Çünkü bunu kendisine geri vermezse, aldatma olur. Aldatma da haramdır. Hatta kendisine bağışlamış olsa bile bağışı alan kişinin ihtiyacı yoksa, İhtiyacından dolayı ona geri vermesi gerekir ve karşılığında ondan birşey almaz.

2293- Arkadaşına verdiğini geri almak istediği zaman, arkadaşı da onu daha muhtaç olan birine vermişse ondan geri alması doğru değildir.

Çünkü başkasına vermeye iten odur. Sanki kendisi bu muhtaç kişiye ver­miş sonra da geri almak istemiştir. Böyle durumlarda kendisinden alınacak kişinin muhtaç olması geri almaya engel olmaktadır.

2294- İkisi zengin veya fakir ise yahut onlardan biri zengin diğeri fakir olduğu halde birbirlerine satsalar ve parasını kabzetmeden önce onladan biri bu işten cayacak olsa, cayma hakkına sahip olur.

Çünkü bu karşılıklı satış şer'an geçerli değildir. Çünkü yerinde yapılmış bir alışveriş değildir. İşlem olarak sonraki durum ile, işlem yapılmadan önceki durum farksız olmuştur. Zira ikisi de parayı teslim almamıştır. Bu hüküm teslim almaya bağlıdır. Teslim almadan önce yapılan salt karşılıklı satışla malın mülkiyeti birinden diğerine geçmez.

2295- Kendisi de aynı şeyi yapmak üzere biri diğerine birşey borç verse, ikisi de buna muhtaç değilse veya ikiside buna muhtaç ise borç alan kişiye birşey gerekmez.

Çünkü ganimet yiyeceklerden kabul ederek almıştır. Halbuki verilen borç, arkadaşının gönlünü memnun etmek içindir. Bu bakımdan borç verilen şeyi tüketecek olursa tazminat ödemesi gerekmez. Ama henüz tüketmemişse, borç veren kişi almak istediği taktirde almaya daha layıktır. Çünkü sözkonusu malın el değiştirmesine ancak benzerinin kendisine geri verilmesi şartıyla razı olmuştur. Bu şartın yerine getirilmesi imkansızlaşınca, artık onun rızası da ortadan kalkar ve arkadaşının kendisinden rızası dışında almış olması gibi olur.

2296- Veren kişinin ihtiyacı yoksa, ama alan kişinin ihtiyacı varsa, veren kişinin ondan almaya hakkı yoktur.

Çünkü rızası dışında ondan alacak olursa, kendisi ona daha muhtaç olduğu ve arkadaşının ona ihtiyacı bulunmadığından almış olacak ki bunu yapabilir, fa­kat rızası ile alması daha evladır.

2297- Borç   verirken   ikisi  de  ona  muhtaç  değilken, sonra tüketilmeden önce ona muhtaç olurlarsa, veren kişi onu almaya daha layıktır.

Çünkü amaç gerçekleşmeden önce ihtiyaçları ortaya çıkarsa, sanki o şey verilmemiş gibi olur. Şart yerine getirilmediği için de veren kişinin rızası yerine gelmemiştir. Onun için geri almaya daha layıktır.

2298- Alan kişi önce, veren kişi de sonra muhtaç olur­sa yahut veren kişi ihtiyaç duymazsa, alan kişiden geri alamaz.

Çünkü alan kişi muhtaç olması itibariyle  gerçek yerini bulmuş olur. Baş­kası buna muhtaç olsa bile, rızası dışında bu gerçeği kimse izale edemez.

2299- İki kişiden biri kendi dirhemlerine karşılık ar­kadaşının ganimet buğdayından satın alsa ve parasını ve­rip buğdayı teslim alsa, muhtaç olması durumunda onu almaya daha layıktır.

Çünkü arkadaşının rızası ile onun sahibi olmuştur, ihtiyacı olduğu için de sahipliği kesinlik kazanmıştır.

Taraflardan biri satışı bozmak isterse ve buğday olduğu gibi duruyorsa, bo­zabilir.

Çünkü aralarında meydana gelen şey gerçekten satış değildir. Çünkü  ga­nimet olan yemeği almada ikisi de eşittir.

2300- ikisinin de ihtiyacı yoksa, müşteri buğdayı geri verir ve parasını alır. Satan kişinin muhtaç ve alan kişinin muhtaç olmaması halinde de durum aynıdır. Müşterinin kendisi muhtaç ise satan kişinin parasını geri vermesi ge­rekir.

Çünkü şeriatta muteber ve sahih bir sebep olmadan parayı almıştır.

2301- Buğday, satın alan kişinin olur.

Çünkü muhtaç olduğu için buğday gerçek sahibini bulmuştur. Yoksa satan kişini kendisine vermesinden dolayı değil. Zira satan kişinin buğdaya ihtiyacı yoksa, rızası olmadan da ondan alabilir.

2302- Müşteri tüketmişse, satan kişinin parayı ona geri vermesi gerekir. Müşterinin tükettiği de kendisinin olur. Müşteri gitmiş ve satan kişi parayı ona verme imkanı bu-    • lamamışsa, para onun elinde garanti altında olarak bu­luntu mal gibi olur.

Çünkü kendisi sahiplenmek üzere parayı almıştır. Hükmü, buluntuyu mülk edinmek için alan kişinin hükmü gibidir. Ondan sonra yanında tutma, duy­urma ve duyurmadan sonra tasadduk etme safhaları vardır.

2303- Durumu ganimetlere bakan ve taksimle yetkili olan kişiye götürse, o da kendisine "Satışın caizdir, para­yı   getir" derse, parayı ganimetlere bakan kişiye vermesi caizdir.

Çünkü buluntu malı bulan kişi devlet başkanının istemesi halinde o malı ona teslim etmesi lazımdır. Bu da onun gibidir.

2304- Ondan sonra    dirhemlerin sahibi gelecek olsa, bakılır. Ganimetlere bakan kişinin satışı onaylamasından önce buğdayı tüketmişse, dirhemler kendisine geri verilir.

Çünkü satışın onaylanması, üzerinde akit yapılan şeyin müşterinin elinde kalmasını gerektirir. Zira mal üzerinde müşterinin mülkiyetinin kesinleşmesi bakımından satışın onaylanması, akdin yapılması gibidir. Onaylama olmazsa, par­anın sahibine geri verilmesi lazımdır.

2305- Satışın onaylanmasından sonra buğday tüketil-mişse, dirhemler ganimete katılır.

Çünkü ganimetlere bakan kişinin bu satışı onaylaması, akdin yeni ku­rulması gibidir. Ganimeti alan kişilere yiyecekleri kendisinin satması da caiz olur Yaptığı iş kötü olmakla birlikte, para da ganimete katılır. Bu da onun gibi dir.

2306- Müşteri "Satışın onaylanmasından önce buğdayı yedim, parayı bana geri ver" der ve yemin ederse, tasdik edilmez ve satışın onaylanmasından  önce  yediğine dair delil getirmedikçe para da kendisine geri verilmez.

Çünkü dayanıklı olan maddeler de asıl, tüketilinceye kadar kalmasıdır. Za ten tüketme sonra olan bir olaydır. Meydana gelmesinde en yakın zamai gözönünde bulundurulur. Geçmiş bir vakitte meydana geldiği iddia edilirse, an cak bir delil ile tasdik edilr

2307- İki adamdan biri buğday, diğeri de elbise ga­nimet alsa ve karşılıklı satmak isterse, bunu yapamazlar.

Çünkü elbiseyi alan adam zaruret olmadıkça kullanmaz. Aynı zamand. onda tasarruf da edemez. Halbuki yiyecek böyle değildir.

2308- İkisi de bu işi yapar ve arkadaşından    aldığını darulharpte tüketirse, hiçbirine tazminat Ödemek gerek­mez. Ancak elbiseyi satan kişi satmakla kötülük etmiştir.

Çünkü ganimette tasarruf hakkı devlet başkanın indir. Bu tasarrufu ile dev­let başkanının yetkisini çiğnemiştir ve kötü bir iş yapmış olmaktadır. Elbiseyi is­tihlak eden kişi de ihtiyacı olmadığı halde ganimetten bir malı istihlak etmiştir.

2309- Darulİslama girinceye kadar bu şeyleri tüketme-mişlerse,    her    birinin    elindeki    şeyleri    geri    vermesi lazımdır.

Çünkü aralarında meydana gelen karşılıklı satış geçersizdir. Her ikisinin elinde bulunan ve ganimeti alan kişilerin ihraz ile haklarının kesinleştiği mal­lardan elinde kalanı geri vermesi gerekir. Tüketirse tazminat olarak öder. Yiyecek, mülkiyete geçme yönünden diğer mallardan ayrılmakladır. Ama hak kesinleştik­ten sonra diğer mallar gibi olup ganimeti alanlar arasında taksim edilmesi gerekir. Zaruret olmadan kimsenin ondan alması helal olmaz. Onun için her biri tüket­tiğinin karşılığını tazminat olarak ödemesi lazımdır.

2310- Henüz darulharpte olup sözkonus şeyleri de tü-ketmemişlerse, elbiseyi   teslim alan kişinin onu geri ver­mesi  lazımdır. Onu başta ganimet olarak  kendisi almış gibi. Buğdayı alan kişinin hükmü de ikisinin veya birinin zengin yahut fakir oluşları durumundaki hüküm gibidir.

2311- Buğdayı satın alan kişi götürmüş ve izi buluna­mıyorsa ganimetlere bakan kişi elbiseyi elinde bulunduran adamdan, kendisi başta almış gibi alır.  Elbiseyi alan kişi­nin  izi  bulunamıyorsa, darulharpte  bulundukları sürece ganimetlere bakan kişi buğdayı satın alan kişiye ilişmez. Onu başta kendisi ganimet almış gibi bırakır. Buğdayı tüketmeden önce çıkarmışsa, ganimetlere bakan kişi on­dan alır ve ganimete katar.

2312- Askerlerden biri atına yem vermek için bir adam kiralasa ve adam bazı depolara gidip atma yem getirse,daha sonra "Bunu sana vermemek ve kendime alıp ücretini geri vermek istiyorum" derse, kiralayan   kişi de yemi al­makta ısrar ederse, bakılır. Ücretli kişi ücreti almak için getirdiğini itiraf ederse, ikisi de ona muhtaç olsa da, ol­masa da, kiralayan kişiye geri vermeye mecbur edilir. Çünkü kiralık kişinin sahipliği kiralayan kişinin sahipliği gibidir. Bu ki­ralama akdi de sahih olmuştur Çünkü kiralık kişi akdi çıkarma uygun yapmıştır. Ücretle çalıştırıldığı iş de hiçbir şekilde cihad değildir.

2313- Kiralık adam buna muhtaç olup kiralayan kişi muhtaç değilse, ona mani olabilir.

Çünkü getirdiği şeyi almaktan alıkoyunca üzerinde akit yapılan şeyi ona teslim etmemiş olur.

2314- Kendisine ot toplamak için kiralamış ve mesele de aynı ise, kiralık adam muhtaç, ama kiralayan   adamın ota ihtiyacı olmasa bile, otu ondan alabilir. Yalnız    otu onun için topladığını itiraf etmesi lazımdır.

Çünkü ot ganimet kapsamında değildir.

2315- Kiralayan  adam kendisi için toplamışsa, başkası ona muhtaç olsa bile, ondan almaya hakkı olmaz. Bu meselede daruIİslam ile darulharp aynıdır. Başkası için top­ladığı taktirde de durum aynıdır.

Çünkü kiraladığı kişinin sahipliği kendi sahipliği gibidir. Yemek ise böyle değildir. Çünkü yemek ganimet cümlesindendir. Hatta yemek taksim zamanına kadar kalırsa taksim edilir. Kiralık kişi ona muhtaç olup kiralayan kişinin ihtiyacı yoksa, o zaman muhtaç kişinin alması evleviyetle olur.

2316- Kiralık kişi yemeği getirdiği zaman kiralayan kişilere teslim ettikten sonra ihtiyacı olduğu için kendisi onu  almak  isterse  ve  kiralayan  kişi  de  ihtiyaç  göster­mezse, kiralık adam alabilir.

Ot ile yemek arasındaki fark bu şekilde anlaşılmaktadır.

2317- Yemeği burada alırsa, kira ücreti düşmez.

Çünkü malı kiralayan adama teslim etmekle akdin hükmü yerine gelmiş olur. Ücret hakkı da kesinleşmiştir. Bundan sonra bu yolla almak gasp yolu ile al­maktan daha büyük birşey değildir. Bu ücret hakkını düşürmediğine göre, bu da onun ücret hakkını düşürmez.

2318- Bazı depolardan kendisine hayvan yemi   getir­mesi için kiralamış ve belirli bir depoyu ona belirtmemiş-se, kiralık  kişi  ondan  sonra  yemi  getirirse, ona  misil (benzer)    ücret    verilir    ve    kendisine    belirtilen    ücreti geçemez.

Çünkü üzerinde akit yapılan şey, yani gitmesi ve gelmesi belirsiz oldu­ğundan akit de fasit olmuştur. Fasit akidle yapılan ticarette hüküm, üzerinde anlaşma yapılan şey yerine getirildikten sonra, misil ücret olduğu için kendisine misil ücret verilir. Kiralık kişi bir şey bulamadan eli boş döndüğü taktirde de hüküm aynıdır. Çünkü yapması için kiraladığı, yani gitme ve gelme işini adam yapmıştır. Onun için misil ücret alır. Ama sahih akitte böyle değildir. Kendisinin getirdiği şeyden kiralayan kişiyi mahrum bırakırsa, ondan misil ücret alamaz. Çünkü mahrum bırakmakla sadece kendisi için çalışmış olur. Bundan dolayı da başkasından ücret alma hakkını kazanamaz. Hatta orada birşey bulmasa da, gitme hakkına sahipti. Çünkü gidişte onun için çalıştığı halde gelişte ona çalışmamıştır. Zira yiyecek ve hayvan yemini ona getirmemiştir.

Her iki yerde de getirdiği malı ona vermediği taktirde ücret alamryacağı anlaşılmaktadır. Bu konuda sahih akitte belirlenmiş ücreti gidişten dolayı alır. Fasit akitte ise misil ücretten alır. Ama dönüş ücretini alamaz.Çünkü gönderen adam için çalışmış değildir.

En iyi Allah bilir.[4]

 

Düşmanın Verdiği Hediye

 

2319- Düşman hükümdarı ordu komutanına bir hediye gönderse, onu almasında ve müslümanlar için fey' yap­masında bir sakınca yoktur.

Çünkü Rasulullah başlangıçta müşriklerin hediyelerini kabul ederdi. Ri­vayete göre Ebu Süfyan, Rasulullaha bir tür hurma hediye etmiş, o da kendisine bir post hediye etmiştir. Daha sonra karşılığı isteme arzularını farkedince onlardan hediye almayı red etti ve "Biz müşriklerin değersiz şeylerini hediye almayız" buy­urdu. Bu da gösteriyor ki sorumlular hediye konusunda kendi görüşlerine göre hareket etme hakkına sahiptir. Zaten kabul etmede bir nevi ülfet vardır, red et­mede ise sertlik ve düşmanlık bulunmaktadır.

2320- Müslüman   olmalarını   ümit   ediyorsa,   onların gönlünü hoş etmek için kendilerinden hediye alması ve hediye  vermesi  mendup  olur. Rasulullah   "Hediyeleşin, birbirinizi seversiniz" buyurmuştur. Ama müslümanlıkla-rmı ummuyorsa, hediyeleri kabul etmiyerek onlara şiddet ve sertlik gösterebilir. Hediylerini kabul ederse, müslü-manlara fey1 olur.

Çünkü hediye şahsına değil, onun ve müslümanların kuvvet ve gücüne ve­rilmiştir. Tıpkı müslümanların gücü sayesinde alınmış mal gibidir.

2321- Rasulullahın hediyeleri ise böyle değildi. Çünkü onun  güç  ve  kuvveti  müslümanlarla  olmamıştır. Zaten Yüce Allah "Allah seni insanlardan korur"   buyurmuştur. Onun için gelen hediye, şahsına mahsus geliyordu. Zaten müşriklerin ona hediye vermesinin sebebi ondan kork­maları, kendilerine ve aile fertlerine yahut hemşehrilerine yumuşak muamelede bulunma arzuları ve Rasulullahın as­kerleriyle bu imkana sahip olmasıdır. Bu seviyeye asker­leri sayesinde gelmişse, hediye kendisine ve askerlerine veriliyor demektir. Müslüman komutanlardan birine ve­rilen hediye bu şekildedir.

Çünkü ondan duyulan korku ve hemşehrilerine yumuşaklıkla muamele etme arzusu ancak sahip olduğu güç sebebiyledir. Bu da komutası altında bulunan askerler ve diğer bütün askerler sayesinde olmaktadır.

2322- Ama mübareze (düello) yapanlardan birine yahut sıradan bir askere hediye verilmişse, bu ona mahsus olur.

Çünkü böylelerine verilen hediye ondan duyulan korku ve yumuşak mu­amele isteği İçin verilmiş olmaz. Böyle bir korku beslense bile bu kişinin bizzat kendisinin kuvvetli olmasındandır. Çünkü onun başka gücü ve kuvveti yoktur. onun için kendisine verilen hediye şahsına mahsus olur.

2323- Buna göre bir müftüye yahut bir vaize bir   he­diye verilecek olursa, onun şahsına mahsus olur.

Çünkü böyle kişilere hediye vermeye sevkeden özel bir manadır. Ama yöneticilere vermek böyle değildir. Çünkü o rüşvet olur. Çünkü hediyeyi veren kişiyi ona vermeye iten sebep, sahip olduğu otoritedir. Bu da devlet başkanını verdiği yetkidir. Bu konuda devlet başkanın müslümanlar yerine naiptir.

2324- Bu konuda temel Rasulullahın şu buyruğudur.

"Yöneticilerin hediye alması hırsızlıktır." Yani verilen hediyeleri yöneticilerin kendilerine almaları hırsızlıktır.

Çünkü verilen hediyeler ganimet mesabesindedir. Rasulullahın özellikle yöneticileri belirtmesi sıradan bir vatandaşın alacağı hediyenin hırsızlık olmadığını bize ifade etmektedir.

Hadiste anlatıldığına göre Rasulullah bir zekat memurunu göreve gönder­miş, o da dönüşte getirdiği malın bir kısmına "Bu sizindir" , bir kısınmada "Bu da bana hediye verildi" demiştir. Bunun üzerine Rasulullah yaptığı konuşmada "Acaba biriniz ana babasının evinde otururken kendisine hediye geliyor mu?" buyurmuştur. Bunda da söylediğimize işaret bulunmaktadır. Hz. Ömer, Ebu Hu-reyre'yi Bahreyn'e görevli göndermiş, biraz mal getirdiğini görünce, ona "Ey AI-Iahın ve kitabının düşmanı! Allah'ın malını çalmışsın" demişti. Ebu Hureyre de "Ben ne Allah'ın düşmanı ne kitabının düşmanıyım, ne de Allanın malım çaldım.

Atlarım çoğaldı ve oklarım toplandı" dedi. Ama Hz. Ömer onun dediğine iltifat et­medi ve malı alıp beytulmala verdi. Aynı şekilde devlet başkam bir bölgeye vali gönderdiği birine hediye verilse ve halife ona i"stiyerek hediye verildiğini anlasa, kendisinden hediyeleri alır ve beytulmala verir.

Çünkü devlet başkanının kendisine yüklediği görev ve verdiği yetki sebe­biyle hediye verilmiştir. Bu konuda müslümanlarm naibidir. Onun için bu he­diyeler müslümanların hakkıdır ve beytulmala verilir.

2325- Hediyelerin zorla alındığı anlaşılırsa alan kişi­den alınır ve sahiplerine geri verilir. Verme imkanı yoksa beytulmala verir ve buluntu malda olduğu gibi sahipleri gelinceye kadar saklar. Ömer İbn Abdulaziz halife olunca daha önce beytulmalda toplanmış bulunan  malların sa-

hiplerine geri verilmesini bu yolla emretmiştir.

Çünkü kendisinden önce gelen Mervan ailesinin bunları halktan zorla aldığını biliyordu,

2326- Buna göre düşman hükümdarı serhad hükümda­rına veya komutanlarından birine hediye verecek olursa, hediyeyi alan kişinin ondan birşey eksiltmesi veya telef etmesi doğru olmaz. Halife hediyeyi ondan alır ve bey­tulmala verir. Ama hediye müslümanlardan cesur birine verilmişse, ona mahsus olur.

Çünkü serhad komutanından yumuşak muamele beklemeleri müslümanlar sayesinde sahip olduğu güç ve kuvvet itibariyledir. Ama düello yapan kişiden is­temeleri, şahsî güç ve kuvveti itibariyledir.

2327- İslam ordusu komutanı düşman hükümdarına he­diye verse ve o da aynı şekilde karşılığını verse, verdiği hediyeye  bakılır.  Ordu   komatanının  verdiği   gibi  veya azçok ona yakın birşey ise ordu komutanına ait olur.

Çünkü düşman hükümdarının hediye vermesinin sebebi, ordu komutanının daha önce vermiş olduğu hediyedir. Bunda da kendi şahsı adına davranmıştır.

2328- Ama düşman hükümdarının gönderdiği hediye aldığı hediyeden fazla yahut insanların birbirlerine geçen haklarından çok daha fazla ise, komutan bundan verdiği hediyenin kıymeti kadarını alır, gerisi de beraberinde bu­lunan müslümanlar için fey' olur. düşmana önce kendisi hediye veren ve zararından korkulup yararı umulan ko­mutanlara verilen hediyelerin durumu da bu şekildedir. Önce verdiği hediyeden çok farklı bir hediye gelmişse, verdiği hediyenin kıymeti kadarını alır ve gerisini fey yapar.

Bu konuda delil, Hz. Ömer'in hadisidir. Eşi, Bizans hükümdarının eşine koku gibi birşey hediye vermiş, hükümdarın hanımı da ona hediye vermiştir. Hz. Ömer hanımına gelen hediyeden verdiği hediye kadarını ona vermiş ve geri kalanı beytulmala vermiştir, Abdurrahman b. Avf beytulmala vermesini yadırgayarak kendisiyle konuşunca, Hz.Ömer ona şöyle demiştir: "Eşine söyle, ona hediye versin ve baksın, böyle bir hediyeyi kendisine verecek mi?"

2329- Düello yapan kişi düşmandan bir komutana veya hükümdara bir hediye verecek olursa, verdiği hediyenin kat kat fazlası kendisine verilse, bir sakıncası olmaz.

Çünkü bu fazalık başkasının kendisini desteklemesi değil, onların kendi is­tekleriyle verdikleri bîr maldır. Onun için kendisine mahsus olur.

2330- Müslümanlar bir kaleyi kuşatıp komutan onlara bir yiyecek satsa, bakılır. Satılan mal kıymeti ile veya in­sanların az çok aldanabilecekleri basit bir farkla satmışsa, parası onundur.

Çünkü mülkünün parasıdır.

2331- Ama fahiş bir aldanma ile satmışsa, mülkünün kıymeti kadar parasından alır, gerisi de askerler için fey' olur.

Çünkü kale halkı bu fazlalığı komutandan korktukları için veya kendilerine yumuşakça davranmasını sağlamak için vermişlerdir. Taki onların ağaçlarını kes­mesin, evlerini yıkmasın veya onlardan kuşatmayı kaldırsın. Bütün bu şeylere imkan bulması da askerin gücü iledir, onun için fazlası ganimet mesabesindedir. Söylediğimiz bu husus herkesin aklına gelen açık bir şeydir. Hakikatine vakıf olmanın  mümkün olmadğı şeylerde zahire göre hüküm vermenin vacip olduğunu

belirtmiştik.

2332- Satan kişi askerlerden   biri İse, parası az veya çok ne olursa olsun, onundur.

Çünkü bu fazlalığı ondan korktukları veya ondan hayır umdukları için ver­memişlerdir. Sadece onları aptal yerine koymuş ve kendi istekleriyle verdikleri mallarını almıştır. Onun verdiği şey karşılığında kendi istekleriyle fazla vermiş­lerdir. Onun için verdikleri onun olur.

2333- Müslümanların   düşmana   yiyecek,   giyecek   ve benzeri şeyleri satmasında bir sakınca  yoktur. Ama silah, at ve esirleri satamazlar. Bunlar müslümanların yanına emanla veya eman almadan gelmiş olsunlar, aynıdır.

Çünkü bu şeylerle müslümanlara karşı savaşma gücünü kazanırlar. Müslümanlara karşı güçlendirecek şeyleri müsîümanların onlara vermesi caiz olmaz. Ancak yiyecek ve giyecek gibi şeylerde bu mana mevcut değildir.

2334- Bu   hüküm,  kalelerinden   bir   kaleyi   kuşatma­dıkları zaman olur. Ama kalelerini kuşatmışlarsa onların daha çok direnmelerine yadımcı olacak şeyleri onlara sat­mak veya vermek doğru değildir.

Çünkü yiyecek ve içeceklerinin tükenip teslim olmaları ve AHahm hük­müne boyun eğmeleri için onları kuşatmışlardır. Onlara yiyecek, içecek ve gi­yecek gibi şeylerin satılması daha çok direnmelerine yardımcı olur.

Halbuki yukarıdaki maddede durum böyle değildir. Düşman evlerinde iken güçlendirecek yiyecek ve içecek gibi şeyleri müsliimanlardan satın almanın dışında yollarla kazanabilirler.

Kale halkının ise müslümanlan kuşatmasından sonra başka yollarla bunu sağlamaları mümkün değildir. Onun için müslümantardan kimsenin bu gibi şey­leri onlara satması helal olmaz.

2335- Bunu yapan kişileri devlet başkanı helal olmayan birşeyi işlediği için tedip eder. Komutan elçi olarak birini bir ihtiyaç için düşman hükümdarına gönderse ve hüküm­dar ona bir hediye verse, elçi de hediyeyi karargaha veya darulİslama çıkarıp getirse, bu sadece onun olur.

Çünkü elçiye verilen bu hediye, ondan korktukları veya birşey bekledüeri için değil, insanlık ve şeref için verilmiştir. Nitekim Rasulullah kendisine gelen elçi ve heyetlere hediye verirdi ve kendisinden sonra da bu şekilde yapılmasını tavsiye etmiştir. Bunun Rasulullahtan korku veya umut için olduğunu kimse zan­netmez.

2336- Elçinin verdiği hediyeye düşmanın  hükümdarı fazlasıyla karşılık verse veya elçi düşmana yiyeceklerini kıymetinin kat kat fazlasıyla satsa, aldığı şeylerin tümü onundur. Tıpkı eman ile darulharbe girip onlarla iş yap­mış ve kendi istekleriyle onlardan mal almış kişi gibidir.

2337- Düşman   hükümdarı   ordu   komutanına   hediye verse ve komutan ona ganimetten karşılığını vermek is­terse, kıyasa göre bunu yapmaya hakkı olmaz.

Çünkü ganimeti alanların hakkı onda sabit olmuştur. Hatta ganimetler alındıktan sonra askerlerden birine pay vadetme hakkına da sahip olamaz. Böyle iken düşman hükümdarına nasıl ganimetten verebilir? Ancak istihsana göre şöyle olabilir:

2338- Kendisine verilen hediye ganimet olursa,    ona karşılık olarak da ganimetten vermesi caiz olur.

Nitekim kendisine verilen hediyeyi geri vermek isterse, yetkisi vardır. Bunda ganimeti alanların hakkı da olsa yapabilir. Aynı şekilde hediyeyi kabul etmek ve müslümanların yararını düşünerek vermek isterse, yapabilir. Ancak aldığı hediyeden fazla ganimetten veremez. Şayet fazla verecek olursa, fazlasını kendi malından verir. Çünkü bu fazlalığa karşı müslümanlara verecek fazlalık gel­memiştir. Başta ganimetten onlara hediye vermek gibidir. Netice olarak hediyeden karşılık beklenir. Bu da şart koşulan şey gibidir.

2339-   Müslümanların fahiş aldanması sözkonusu  ol­mayacaksa ganimet malından onlarla muamele yapmasında sakınca yoktur. Bu da hediyelerine karşılık olur.

En iyi Allah bilir.[5]

 

İhraz (Muhafaza) Etme Sayılan Ve Sayılmayan Durumlar

 

2340- Düşmanlar darulİslama saldırıp mallar ve esirler aldıktan sonra bunları darulharbe götürmeden önce İslama girseler, devlet başkanı onların bütün aldıklarını alır ve sahiplerine geri verir.

Çünkü yurtlarında ihraz etmedikleri için aldıkları şeylere sahip olmamış­lardır. Malik olmak tamamen yenmeyi gerektirir. Bu da ihrazdan önce gelmez. Onun için bunlar ihrazdan önce gaspeden kişiler mesabesindedir ve aldıkları şeylerin geri verilmesi istenir.

2341- Darullslamda ister müslüman olsunlar, ister zim­met ehli olsunlar, durum aynıdır.

Çünkü ele geçirdikleri şeylerin onların mülkü olduğunu kararlaştırır, ancak daha önce mülkleri olmayan şeylerde mülkiyetlerini gerektirmez.

2342- Ele geçirdikleri şeyleri darullslamda aralarında paylaşmış olmaları veya paylaşmamış olmaları aynıdır.

Çünkü gaspedilen şeyler taksim ile gaspedenierin mülkü olmaz. Müslü­manların darulharpte ganimetleri taksim etmeleri o ganimetlerde haklarının ke­sinlik kazanmasında ihraz mesabesinde değil midir? Onların da yaptıklan taksim niçin ihraz mesabesinde olmasın? diye itaraz edilirse, şöyle deriz:

Taksimin ihraz yerine geçmesi müslümanlar için sözkonusudur. Çünkü müslümanlar arasında hükmü uygulayan bir emir bulunmaktadır. Ama düşmanın hakkında bu mevcut değildir. Onlar için sadece duygu olarak sebebin tamamlan­ması geçerli olur. Ele geçirdikleri şeyleri taksim etmekle sözkonusu sebep his ve kuvvet olarak artmaz.

2343- Çünkü ihrazdan önce o mallara malik olmamış­lardır. Satın atan kişi de onlara malik olamaz. Yaptığı bu işle, başkasının emri olmaksızın fidye vererek malını kur­tarırken bir nevi teberruda bulunmuş olur.

Çünkü ihraz etmeden önce o mallara malik olmamışlardır. Dolayısıyla sa­tın alan da onlardan mülk olarak alamaz.Başkasının izni olmadan malım fidye ola­rak verince, o malı bağışlamış sayılır.

2344- Ama düşman, darulharbe girdikten sonra müslü-man olmuşlarsa, o taktirde ele geçirdikleri   şeyler onların mülkü olur.

Çünkü ihraz etmekle malik olmanın tam sebebine malik olmuşlardır. O da galibiyettir. Sonra, İslama girmekle o şeyler artık onların mülkü olur. Çünkü Ra-sulullah "Müslüman olurken kişinin sahip olduğu mallar onundur" buyurmuştur. Zimmî olmaları da aynı şekildedir. Çünkü mülkiyetin gerçekleşmesinde zimmîlik İslamın yerine geçmekte ve aynı işlevi görmektedir.

2345- Ele geçirdikleri mallar ellerinde iken müslüman-iardan eman istemeleri de aynı şekildedir.

Çünkü kendileri ve mallan hakkında eman sahibi olmuşlardır.

2346- Ama malları onlardan bir müslüman satın alırsa, eski sahibi ondan parasını vererek alabilir.

Zira onların ele geçirmeleriyle eski sahibinin mülkiyeti bitmişti. Başkasına geçmedikçe artık o mülkte hakkı geri gelmez. Satın alma ile mülk müsiümana geçmiş olur ve eski sahibinin mülkü ortaya çıkar. Ancak müşteriye de zarar ge­tirmemesi gerekir. Bu da ücretinin verilmesiyle önlenmiş olur. Ama bunlar müs­lüman olur veya zimmet ehli olur yahut eman alarak gelirlerse, onların mülkiyeti başkalarına geçmez. Onun için bu durumlarda eski sahibinin geri alma hakkı or­taya çıkmaz.

2347- Müslümanlar darulharbe girip hür düşmanlardan esirler alsa ve İslama girdikten sonra onları çıkarıp ge­tirseler, müslüman olmakla onlar ölümden emin olur, fakat köle sayılırlar. Çünkü mağlup olmakla onlar hakkın­da esaret gerçekleşmiştir. İslam müslüınanın başlangıçta köle olmasını yasaklar, ama İslamdan önceki köleliği or­tadan kaldırmaz. Bu yukarıda geçenin aksidir.

Çünkü müslümanlar onları yendiği zaman düşman hissen ve hükmen mağ­lup olur. İslama girmekle hükmen mağlubiyetleri yok olmaz. Darulîslamda mağ­lubiyetin ve köleliğin onlardan kalkması hükmen değil, ancak hissen olur. Hissen mağlubiyet de ihrazdan önce olmaz.

Şöyle ki: Galip taraf müslüman ise, Allanın hakkı olan şeylerde İslam ile İhraz etmiş sayılır. Onun için onların elinden esirleri kimsenin alması helal olmaz. Düşmanın galibiyeti de din ile değil, elle olur. Nitekim onlardan her birinin onu ellerinden alması helaldir. Zimmet ehli de galip oldukları zaman bu konuda müslümanlar mesabesindedir. Şeriatın hakkı konusunda ihrazın meydana gelmesi bakımından zimmîlik İslam gibidir. Onun İçin zimmîlerin aldıkları şeylere kim­senin dokunması helal olmaz. Müslümanların aldığı ganimetin beştebİr payı alındığı gibi zimmet ehlinin aldıklarından da beştebir pay alınır.

2348- Türklerden   bir kuvvet Bizansa girip   hür olan kişilerden esir alsa ve henüz yurtlarına gelmeden esirler müslüman olsa, müslüman olanlar hür olurlar.[6]

Çünkü onları din ile ihraz etmiş değildirler. Çünkü dinleri yoktur. Kuvvetle yurtta ihraz etmeden önce de galibiyet tamam olmaz.

2349- Esirler müslüman olursa, hürriyetleri gerçekle­şir. Hatta  ondan  sonra  ülkelerine  götürmenin  ardından müslüman askerler zaptetse, bunlar hür olurlar. Ama an­cak darulharbe girdikten sonra esirler müslüman olmuş­larsa, o zaman onların köleleri olurlar. Darulİslama sığın­macı olarak gelirlerse hür olurlar. Düşmanın müslüman olan kölesi hakkındaki hüküm gibi.

Çünkü daruîharpte ve kendi üstünlükleriyle onları ihraz edince, tam galibi­yetleri ve hakimiyetleri meydana gelmiş olur. Mülkiyet ve kölelik de sabit olur. Sonra, mülk olan kişinin müslüman olması üzerindeki mülkiyeti yok .etmez, is­terse bu mülkiyet müslümanm olsun, isterse, kafirin olsun, aynıdır.

2350- Esirleri yurtlarına sokmadan önce düşman ken­disi müslüman olsa, sonra da    esirleri müslüman olsa, esirler onların köleleri olur.

Çünkü İslama girmekle onları ihraz etmiş olurlar. Bununla ve esir alırken düşmanın müslüman olması aynıdır, onları darulislama çıkaracak olurlarsa on­lardan beştebir payı alınır. Tıpkı devlet başkanının izni olmadan darulharbe sal­dıran kuvvetli müslümanların aldıkları esirlerden beştebir payı alındığı gibi. Bun­ların aldıkları ganimetten beştebir alınıp gerisi onlara bırakıldığı gibi bunların da aldığı şeylerden beştebir payı alınır ve gerisi onlara bırakılır.

2351- iki taraf da darulharbe girdikten sonra müslüman olmuş, sonra darullslama çıkıp gelmişlerse, esir alan kişi­lerin köleleri olurlar ve onlardan beştebir payı alınmaz.

Çünkü İslama girmeden önce kendi yurtlarında ihraz ederek onlara malik olmuşlardır. Onlarda ganimet hükmü sabit olmamıştır. Müslüman olmaları se­bebiyle de ondan sonra sabit olmaz. Yukarıdaki ise böyle değildir.

Orada müslümanlıklarmdan önce onlara malik olmamışlardır.

2352- Onların üzerinde hakları sabit olsa bile, mülkiyet ancak darulislamda ihraz ile sabit olur ve ihraz edilen şey­lerde ganimet hükmü de sabit olur. Esirler onları esir alan Türklerden önce Bizans ülkesinde müslüman olursa, on­dan sonra da Türkler müslüman olursa, esirler hür olurlar. Çünkü ihraz ile kölelikleri sabit olmadan önce İslama girmekle hürriyetleri

kesinleşmiştir.

2353- İki taraf birlikte müslüman olsa yahut hangi ta­rafın önce müslüman olduğu bilinmezse, esirler yine hür olurlar.

Çünkü hürriyetleri malumdur. Köleliklerini gerektiren sebep ve Türklerin onlardan önce müslümanlığı da malum değildir. Şüphe halinde de kölelik sabit ol­maz. Türklerin onları hakimiyetleri altına alması malumdur, bu da hürriyetlerini iptal etmektedir, denilirse, şöye deriz: İhrazdan önce olmaz. Söylenen şey illetin bir kısmıdır ve illetin bazısı hükmün ispatı için yeterli değildir.

2354- Türkler Bizanstan bir kadını esir alıp kadın onla­rın elinde iken müslüman olsa ve kocası da Bizansın şe­hirlerinden birinde bulunuyorsa, kocasından boşanmış sa­yılmaz.  Türkler   onu   kendi   ülkesine   getirse   de   durum aynıdır.

Çünkü müslüman olmakla hürriyeti kesinlik kazanmıştır. Esir alan tarafın fertlerinden olmaz ama darulharpte müslüman olan bir düşmandır. Üç aybaşı gör­meden yahut darulİslama çıkmadan kocasından boşanmış sayılmaz. Darulîslama çıkacak olursa hakikaten ve hükmen iki yurt ayrı olduğu için kocasından boşanmış sayılır.

2355- Kadının kendisi müslüman olmadan önce esir alan Türkler müslüman olsa, onların müslümanlığından önce veya sonra müslüman olduğu için kocasından boşan­mış olur. Çünkü burada esir alan Türkler darulharbe giren İslam ordusu konumundadır. Böyle bir durumda bir kadın müslüman olup orduya katılırsa, hür olur ve müslüman-ların himayesiyle kendini ihraz ettiği için kocasından bo­şanmış olur. Bir kadın esir düştükten sonra müslüman olursa kocasından boşanmış olur. Çünkü esir alınmakla esir  edenlerin  ganimeti  olur  ve taksim  edilir. Hükmen müslüman olduğu taktirde de kendisi ile kocası arasında ülke farklılığı gerçekleşir. Burada da hüküm bu şekilde­dir. Esir alan taraf müslüman olsa yahut onlar veya ken­disi müslüman olmadan önce kadım ülkelerinde ihraz et­seler, kadın kocasından boşanmış olur.

Çünkü onların cariyesi olmuştur. Böylece ülkelerinin halkından da ol­muştur. Daha Önce de belirttiğimiz gibi düşmanların kuvvet ve savunmaları farklı olduğu için yurtları da farklıdır. Kadın ile kocası arasında yurt farklılığı ortaya çıkınca, kocasından boşanmış olur. Zaten ülkelerinde ihraz ederek esir almakla ona malik olmuşlardır.

2356- Kocasını esir almaksızın müslümanların sadece ona malik olmaları ile Türklerin malik olmaları aynıdır. Bu durumda kadın kocasından boşanmış olur. Esir alan taraf müslüman olur ve ganimet taksim edilirken onlardan birinin payına düşerse, bir hayız gördükten sonra payına düşen kişinin onunla beraber olması helal olur. Çünkü ehli kitap olup kocası da yoktur. En iyi Allah bilir.[7]

 

Kesilen Keresteler, Elde Edilen Tuz Ve Benzeri Şeyler

 

2357- Devlet başkanının izniyle bir seriyye ağaç kes­mek için gidip müslümanlarm korktuğu bir yere varsa ve ağaç kesip dönseler, kesilen ağaçlar ganimet olup beştebir payı alınır.

Çünkü müslümanlarm emin olmadığı yer darulharp cümlesindendir. Darul-İslam ise, müslümanlarm hakimiyetinde olan yerdir. Bunun da alameti müslü­manlarm orada emniyet içinde olmalarıdır. Bu yerde müslümanlarm emniyette olmadıkları gibi düşman da emniyette olmaz, denilirse, şöyle deriz: Evet ancak bu yerler düşmanın elinde olup her yönden düşman kontrolü ve hakimiyeti dışına çıkmadıkça darulîslam olmaz.Çünkü sabit olan şey, bazı niteliklerinin devam et­mesiyle devam eder ve ancak onun gibi veya onun üstünde olan bir anlamla or­tadan kalkar. Buranın düşman topraklarından olduğu sabit olunca, orada bulunan kereste ve ağaçlar da düşmanın elinde ve malı olan şeyler olduğu sabit olur. Onun için müslümanlar bunu düşmandan kuvvet ve galibiyet yolu ile almış olup ganimet bir mal hükümündedir.

2358- Devlet başkanı kesip getirecekleri ağaçlarla müs­lümanlar için  gemi yahut mancınık yapmak için onları göndermiş ise ve mesele aynı ise, getirdikleri şeyleri alıp ganimete katar.

Çünkü aldıkları şeylerde devlet başkanının emrini yerine getirmişlerdir. Bu ganimet almakla gerçekleşmektedir. Aldıkları şeyleri ganimet olsun diye almamış-larsa o şeyler ganimet olmaz. Zaten devlet başkanı müslümanlarm yaran olan şeylerde görüş ve ictihad sahibidir. Mesela ganimet alınmadan önce ictihad ede­rek ganimetten pay vadetmesi de sahih olur. Aynı şekilde ganimet alınmadan öne alınacak şeyleri belirli bir yarar için tahsis etmesi de sahihtir. İhtiyacına yetecek kadarını aldıktan sonra artan olursa, onu da ganimet yapar. Çünkü hepsinde ga­nimet almayı gerektiren sebep mevcut olmuştur Ancak müslümanlarm ihtiyacı için belirlenen kısım devlet başkanının görüşü muvacehesinde ayrılır, artan kısım da ganimet olur. Tıpkı borç ve vasiyyetten sonra mirastan kalan kısım gibi.

2359- Aynı şekilde karargahtan darulharbe kereste ya­hut yiyecek veya hayvan yemi gibi müslumanların bir yararı için göndermişse, getirdikleri şeyler o yarar için sar-fedilir. Artan birşey olursa, seriyye fertleri ve askerler için ganimet olur.

Çünkü ganimet almayı değil, o yaran sağlamayı amaçlamışlardı. Devlet başkanının emrine itaat ederek gittikleri için getirdikleri şeylerden artanlar da ga­nimet olur.

2360- Kıtlık bulunan bir serhad şehrinde halka yiyecek ve hayvan yemi getirmeleri için onları göndermiş ve iste­nilen şeyleri onlar da yapmışlarsa, getirilen şeylerde beş­te bir payı almadan hepsini şehir halkı arasında taksim e-der. Seriyye fertlerine ise taksim etmez. Bütün bunlar gönderdiği zaman niçin gönderdiğini bilmeleri şartına bağlıdır. Çünkü devlet başkanının hangi amaçla gönder­diğini bildikleri taktirde ganimet amaçları ortadan kalkar. Müslümanların ihtiyacı giderildikten ve yiyecek ihtiyaçları kalktıktan sonra yiyecek getirmişlerse, bu ganimet gibi olur.

Çünkü şehir halkını onlardan önce tutmayı gerektiren sebep, ihtiyaçlarıdır. Bu İhtiyaç da ortadan kalkmıştır. Bu ile ganimetten artanlar aynı hükümde olur.

2361- Yukarıdan beri sayılan durumlarda devlet başka­nı onlara getirecekleri şeylerden bir pay vaadetmişse, bu sahih olur. Çünkü getirecekleri şeylerin bazısını müslü-manların yararı için harcamış ve bazısını da pay vadetme yolu ile onlara harcamış olmaktadır. Her ikisinde de dev­let başkanının gözetimi ve yarar düşüncesi bulunmaktadır. Çünkü alınan ganimetten paylan olmadığı zaman çıkmaları nadir olur. Ga­nimetten pay vaadetme de çıkmaya teşvik içindir. Darulislamdarr gönderilen bir seriyye için ganimetten pay vadetme nasıl sahih olabilir? diye itiraz edilirse, şöyle deriz: Süvarinin piyadeden farklı pay aldığı ganimette bu sahih olmaz. Çünkü bu pay vadinde beştebir payını ve süvarinin piyadeye üstünlüğünü İptal etmekten başka birşey yoktur. Halbuki bu durum burada yoktur. Çünkü getirdikleri şeyler, getirenler   için ganimet olmaz. Belki müslümanların yararlarına sarfedilir. Onun için getirene bu şeylerden pay vaadetme caiz olmuştur.

2362- Müslümanların ihtiyacı geçtikten sonra malları getirirlerse, vadedilen payı alamazlar.

Çünkü getirdikleri şeyler ganimet olmuştur. Darulislamdan gönderilen se­riyye İçin ganimetten yapılan pay vadetme de sahih olmaz.

2363- Sizden kim birşey alırsa, yarısı onundur, derse ve mesele aynı ise vadedilen pay, sahipleri için caiz olur.

Çünkü bu başkalarından ayrı olarak hususî bir pay vaadetmedir. Teşvik ve alma amacını gerçekleştirmektedir. Bu da ganimetlerde sahihtir.

2364- Müslümanların yararları dışında, seriyye ağaç­ları kesmek için darulislamdan çıktığında devlet başkanı onları belirttiği bir yarar için  göndermişse, getirdikleri şeyler o yararın gerçekleşmesi için harcanır, getirdikle­rinin bir kısmını onlara pay olarak vaadetmişse, vadedi-leııi verir ve artanı o yarar için sarfeder. Devlet başka­nının  kendilerini  gönderdiği  ihtiyaç  giderildikten  sonra gelmişlerse, kim ne getirmişse ona mahsus olur.

Çünkü getirdikleri şeyler burada ganimet değildir. Onu darulîslamda aldı­lar. Darulîslamda ele geçiren herkes için mubah olan şey, av mesabesindedir.

2365- Hepsi ortaklaşa getirmişlerse aralarında eşit ola­rak taksim edilir.

Çünkü süvarinin piyadeden fazla alması ganimetlerde olur. Bu ise ganimet değildir. Öyleyse devlet başkanının onun için pay vaadetmesi nasıl sahih olur? diye itiraz edilirse, şöye deriz: Pay vaadetme suretiyle değil, tahsis suretiyle olmuştur. Mubah olan maldan alan kişiye aldığının bir kısmını tahsis etme ve geri kalanı da belirtilen yarar için kullanma şeklinde olmuştur.

2366- Devlet başkanının izni dışında seriyye ağaç kes­mek için darulharbe veya korkunun bulunduğu bir yere gidecek olsa, getirecekleri şeyler ganimet olur.

Çünkü himaye ve savunma yani silah ve güç sahibidirler. Darulharpten ga­lebe ve üstünlük yolu ile mal getirmişlerdir. Böyle bir durumda getirilen şeyde devlet başkanının izninin olup olmaması aynıdır.

2367- Bunu  müslumanların  emniyette  olacakları  bir yerden almışlarsa, kim ne almışsa onun olur.

Çünkü mubah olup av, odun ve ot gibi darulİslamda alındığı zaman mülk olan birşeydir.

2368- Gittikleri yerde düşmanla karşılaşmış ve oradan çıkaracak   kadar   savaşmışlarsa   yine   kim   ne   getirmişse onun olur.

Çünkü darulİslamdan olan birşey düşmanın oraya girmesiyle darulharp hükmünü almaz. Oradan düşmanı çıkarınca o şeyler eskisi gibi darullslam hükmü üzere kalır, onlardan kim ne alırsa kendisinin olur.

2369- Düşmanın kestiğini, ama henüz ihraz etmediğini gördüklerinde de durum aynıdır.

Çünkü darulİslamda ihrazdan önce aldıkları şeylere malik olamazlar. Onun için almadan önceki durumu üzere kalır.

2370- O malları darulharpte ihraz ettikten   sonra müs-lümanlar onlara yetişip almışlarsa, o zaman ganimet olur.

Çünkü ihraz etmekle ona malik olmuşlardır. Seriyye fertleri onların mül­künü galibiyet ve kuvvet yolu İle ihraz ettikleri için ganimet olur.

2371- Tuzcuların da hükmü bu şekildedir.

Tuzla, darulîslamda veya darulhapte tuzun bulunduğu yerdir. Onun hükmü darulİslamda kereste hakkındaki hüküm gibidir. Çünkü bu da odun gibi mubah olup kim alırsa onun mülkü olur.

2372- Aynı şekilde seriyyenin almak için gittiği altın, gümüş ve mücevherat gibi mallardan da darulİslamda bul­dukları ganimet olmaz.

Ancak bundan beştebir payı alınır. Çünkü Rasulullah "Definede beştebir payı vardır" buyurmuştur.

2373- Yine bu malları düşman çıkarmış ama henüz ih­raz etmemiş vaziyette bulduklarında da onlardan beştebir payı alınır ve gerisi bulan kişilerin olur.

Çünkü ihrazdan önce ona malik olmamışlardır. Onun için aldıktan Önce ve

aldıktan sonraki hüküm aynıdır.

2374- Seriyye bunu darulharpte almışsa, alınan şeyle­rin beştebir payı alınır ve geri kalan da ganimet paylarına göre aralarında taksim edilir.

Çünkü onu kuvvet ve galibiyet yolu ile darulharpten çıkarmışlardır. Zira kuvvet ve savunma sahibi idiler.

2375- Savunma ve kuvvet sahibi olmayıp mesele de aynı ise alınan şey alan kişilerin olur ve bütün bu bölüm­lerde ondan beştebir pay alınmaz.

Çünkü bunu darulharpten hırsızlık yolu ile almışlardır, yoksa dini yücelt­mek için almış değildirler.

2376- Ama devlet başkanının izni ile gitmişlerse, o za­man aldıkları şeyler ganimet hükmünde olur.

Çünkü bu durumda devlet başkanı onlar için destek gibi olup desteklemesi gerekir.

2377- Onların kuvvetli olduğunu bilmiyorsa gönder­mesi doğru olmaz. Böyle iken göndermiş ve mal almışlar­sa, o zaman alman şeyler dinin güçlendirilmesi   amacıyla alınmış olur ve ondan beştebir payın alınması vaciptir.

Çünkü ganimette beştebir payın vacip olması onun şerefini açığa çıkarmak içindir ki en şerefli yolla (din yolunda) kazanılmış bir kazanç olduğu anlaşılsın.

2378- Seriyyeyi ağaç kesmek ve tuz almak için serhad bölgesinin emiri göndermiş ve bundan onlara pay va-adetmişse, devlet başkanının pay vaadetmesi gibi bu va-adetmesi de sahih olur.

Çünkü serhad bölgesinin işlerini idare etmeyi ona bırakması, kendisine görev verme yetkisini de tanımak demektir. Pay vaadetmesi yasaklanmadıkça devlet başkanının yapacağı pay vadetme gibi onun da yapması sahih olur. Ondan sonra devlet başkanının pay vadetmeyi kendisine veya başkasına tahsis etme­sinden söz etmektedir. Bunun hükmünü yukarıda belirtmiştik. Şöyle diyor:

2379- Devlet başkanının, oğluna veya babasına pay va-adetmesi, başkasına vaadetmesi gibi sahih olur. Çünkü baba ile oğul arasındaki mülkiyet farkı vardır. Ama köle ile sözleşmeli köle böyle değildir. İslam cemaatinin tü­münü kapsayarak kendisi için pay vaadetmesi sahih olur­sa,  bu evleviyetle sahih olur.

Çünkü oğlu ve babası için meydana gelen şeylerde yararı kendisi için mey­dana gelen şeylerdeki yararının altındadır. Ondan sonra Salim bin Eb'i'1-Ca'd hadisini zikretmektedir.

2380- Eşca'dan bir adam Rasulullah'a geldi ve muhtaç olduğunu söyledi. Rasulullah ona "sabret", dedi. Sonra adam gitti ve düşmandan ganimet alarak Rasulullaha ge­tirdi. Rasulullah alabileceğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: "Kim Allahtan korkarsa, Al­lah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yer­den rızık verir"[8] Devlet başkanının izni olmadan hırsızlık yapmak için darulharbe birer,

ikişer giren kişilerin   aldığı şeyler hakkında alimlerimizin verdiğ hükmün temeli

budur. Devlet başkanının gönderdiği ve kuvvetin koruması altında giden kişinin

durumu bunun dışındadır.

Alınan şeylerin ganimet sayıldığı bütün yerlerde, alan ile başkası   eşittir.

Alınan şeylerin ganimet sayılmadığı bütün yerlerde de o şeyler alan kişeye ait

olur. Mallan hep birlikte almışlarsa süvari ve piyade ayırımı olmadan  hepsi eşit

olarak paylaşırlar.

Çünkü  pay vaadetme, beştebir payı gibi, ganimete mahsus bir şeydir. Bu

ise ganimet değildir. Dinin izzeti ile değil, hırsızlık yolu ile yapılmış bir ihrazdır.

Onun için ot toplama ve avlama mesabesinde olur.

2381- Onlardan biri aldığı bir şeyi muhafaza etmesi için arkadaşına verse, o da darulîslama çikarıncaya kadar muhafaza etse, alan kişinin olur.

Çünkü önce almakla ona sahip olmaya daha layık olmuştur. Zaten ar­kadaşının korumasını emrettiği için darulîslama çıkarıncaya kadar koruması, ken­disi için koruması gibidir.

2382- Arkadaşı onu yenmiş ve elinden zorla almışsa, o zaman darulîslama çıkaran kişinin olur.

Çünkü birincisi sadece almakla ona malik olmamıştır. Müslümanların hi­mayesi ve koruması altında olmadığı için alınmakla ihraz edilmiş olmaz. İhraz edilmiş olması için darulislama çıkarılması gerekir. Bu da arkadaşından zorla gas-peden kişi yapmıştır. Aldıktan sonra müslümamn onun için arkadaşına baskı yap­masını uygun görmüyorum.

Çünkü daha önce kendisi almıştır. Müslümanlar için müslümamn sahipliği de muhteremdir. Sonra adam din yolunda ihraz etmiştir. Daha Önce de belirttiği­miz gibi din ile ihraz günahkar hakkında sabit olur. Ancak mülkiyet ve şer'an kullanabilme konusunda bu muteber değildir.

2383- Düşmandan bir topluluk mallan onlardan almak için   gelip   çarpışmış   ve   m ü s lü m anları   yenerek   oradan uzaklaştırmışlarsa, mal yine alan kişilerin olur.

Çünkü alan kişi onu almaya daha layık olmuştur. Meydana gelen çarpışma sebebiyle bu hüküm değişmez. Onu savunmak için çarpıştıklarına göre neden kuvvet ve savunma sahipleri hükmünde sayılıp aldıkları mallar ganimet kabul edilmemiştir, diye sorulacak olursa, şöyle deriz: Çünkü bu planlanarak meydana gelmiş bir şey olmayıp tesadüfen olmuştur. Bununla hükmen galip ve hakim olmuş sayılmazlar.

Nitekim düşmandan uyuyan bir topluluğa rastlayıp öldürseler ve mallarını alsalar, kim ne almışsa onun olur. Alınan şeyler ganimet olmaz. Bunu da onun gibidir. Şöyle ki, kuvvet ve savunma sahibi olmaları halinde de savunma ile çar­pışarak aldıkları şeyler hakkındaki hüküm değişmez. Çünkü çarpışmanın olması veya olmaması hükmü değiştirmez. Kuvvet ve savunması olmayanların aldıkları şeyler için de durum böyledir. Kuvvet ve savunması olmayan bu kişilere her biri malı aldıktan sonra darulharpte müslümah ordusu yetişse aldıkları mallarda onlara ortak olurlar. Zira askerler savaş için darulharbe girmişlerdir. Ama bu adamlara yetişmeden önce askerlerin aldıkları ganimetlerde onların ortaklığı yoktur, ancak bir savaş olur ve bu ganimetleri savunmak için onlarla beraber savaşırlarsa o zaman onlar da ortak olurlar.

Bir kere bu adamlar darulharbe savaş için gelmemişlerdir. Öyle olunca, as­kerlere destek kuvvet de sayılmazlar. Onların durumu darulharpte ticaret yapan yahut esir olan yahut müslüman olup ganimet alındıktan sonra orduya katılan ki­şinin durumu gibi olur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir savaş meydana gelme­dikçe bunların ganimette ortaklıkları olmaz. Alınan bütün şeylerde beşte bir payın vacip olmasının sebebi ise askerlerin kuvveti sayesinde ihraz etmiş olmasıdır. Onda dinin izzeti manası gerçekleşmektedir.

2384- Devlet başkanının izni ile veya izni dışında bazı askerler girdikten sonra yine edevlet başkanının izni dı­şında bir, iki asker girse ve devlet başkanı girişi daha önce yasaklamışsa, sonra girenler önce girenlerin malları almasından sonra yetişmişlerse, ortak olurlar. Ama mal­ları almalarından sonra yetişmişlerse, ortak olmazlar. An­cak daha sonra bir çarpışma meydana gelir ve onlarla be­raber çarpışırlarsa, ortak olurlar.

Çünkü devlet başkanının izni dışında girerken hırsızlık yapmak için gir­miş gibidirler. Onlarla beraber savaşmadıkça orduya destek kuvvet olmazlar. Zaten orduya destek kuvvet, mücahid iken olur, bunlar hırsız gibi girdikleri için hükmen mücahid sayılmazlar. Onlarla beraber düşmana karşı savaşmadıkça ha­kikaten mücahid olmazlar.

2385- Devlet başkanının izni ile onlara yetişmişlerse, alınan  şeylere ortak olurlar.

Çünkü girmekle şimdi mücahid olmuşlardır. Orduya destek oldukları için daha   önce askerin aldığı şeylerde oıtak olurlar.

2386- Darulharpte mürted olanlardan bir topluluk müs­lüman olup orduya katılırsa, durumları, düşmandan müs­lüman olanların durumu gibidir.

Çünkü darulharbe mürted olarak girince onlar da düşman olmuşlardır. Ondan sonra müslüman olup orduya katılsalar da mücahid sayılmazlar. Ordunun almış olduğu ganimetleri savunmak için onlarla beraber savaşmadıkça destek kuv­vetin ortak olamadığı gibi bunlann da ortaklıkları olmaz.

2387- Savunması olmayan bir grup devlet başkanının izni olmadan darulharbe girip bazı mallar alsa, ondan son­ra yine savunması olmayan bir grup devlet başkanının izni ile gidip her iki taraf bir takım mallar aldıktan sonra bir araya gelse, buna rağmen yine de   savunma ve kuvvet sa­hibi olmuyorlarsa, bunların bir araya gelmeden Önce ve geldikten  sonra  aldıkları mallar  onlara mahsus  olur ve ondan beştebir pay alınmaz.

Çünkü bir araya gelmekle aldıkları malların hükmü değişmemiştir. Bir araya gelmekle savunma ve kuvvet sahibi olmadıkları için bir araya geldikten Önce ve sonra aldıkları şeylerin hükmü de değişmemiştir. Kim ne almışsa ona mahsus olur. Ama onlara katılanlar silahlı iseler o taktirde aldıkları malın hükmü değişir ve ihraz etme durumu da farklı olur.

2388- Bir araya gelmeden önce ve geldikten sonra dev-let başkanının izni ile girmiş olanların aldıkları mallardan beştebir payı alınır ve geriye kalanlar, ganimet esasına göre aralarında taksim edilir. Bir araya gelmeden önce almış oldukları mallar hakkındaki hüküm gibi.

Çünkü biraraya gelmekle durumları değişmediğinden, hırsızlar onlara des­tek kuvvet hükmünde olmazlar.

2389- Bir araya geldikleri zaman kuvvet ve savunma sahibi olup her iki   taraf bundan önce ve sonra   mallar almışlarsa, iki tarafın da    aldığı mallardan beştebir payı allnır. Bir araya gelmeden önce her grubun aldığı diğer paylar  aralarında  ganimet  dağılımı  esasına  göre taksim edilir. Bir araya geldikten sonra aldıkları mallar da hep­sine ganimet taksimi esasına göre taksim edilir.

Çünkü kuvvet ve savunma sahibi olunca alman malların ihrazı galibiyet ve üstünlük esasına göre meydana gelmiş olur. Onun için hepsinden beştebir payın alınması lazımdır.

2390- Ancak bir araya gelmeden Önce her tarafın al­dıkları şeylerde diğerine destek kuvvet hükmü meydana gelmez. Çünkü ayrı ayrı her iki tarafın kuvvet ve savun­ması yoktur. Onun için her iki tarafın aldığı mallar ayrı ayrı taraflar arasında taksim edilir ve düşmana karşı ortak bir çarpışmaya girmişlerse, o zaman alınan bütün mallarda ortak olurlar. Çünkü ikinci tarafın aldığı malları iki taraf ortak olarak savunmuş olurlar.

İki taraf da devlet başkanının izni dışında girmiş ve mesele aynı ise yu­karıdaki ile aynı hükümde olur. Ancak biraraya gelmeden önce her tarafın almış bulunduğu mallar hepsi arasında ve ganimet esasına göre ortak olur. Yukarıda­kinin aksidir. Çünkü orada bir araya gelmeden önce aldığı mallarda hüküm aynı olmuştur.

Hükümde ihraz ile hakkın kesinleşmesi göz önünde bulundurulur. O du­rumda bunlar kuvvet ve savunma sahibi olup kuvvetleriyle ihraz gerçekleşmiş ol­duğundan bütün mallardan beştebir payı alınır ve geri kalan aralarında taksim edi­lir. Ancak burada heitarafın aldığnın hükmü farklı olmuştur.

Çünkü devlet başkanının izni ile girenlerin aldığı mallar ganimet hükmün­dedir ve onlarla beraber savunmak için çarpışmadıkça izinsiz girenlerin hükmünde değildir ve devlet başkanının izni ile girenler o malları savunmak için onlarla be­raber çarpışmadıkça o mallarda ortaklıkları olmaz. Böyle yapmışlarsa, o zaman alman bütün mallar ganimet olur. Ve hepsi de onların kuvveti ile ihraz edilmiş sayılır.

2391- Taraflardan birinin kuvveti var iken diğerinin kuvveti yoksa ve mesele aynı ise, kuvveti olmayanlar bir araya gelmeden önce kuvveti olanların aldığı mallarda on­larla ortak olmazlar. Ama biraraya geldikten sonra alınan mallan savunmak için beraber çarpışırlarsa, o zaman ort­ak olurlar. Ama kuvveti olan taraf daha sonra bir çarpış­maya girmeseler de, kuvveti olmayan tarafın aldığı mal­larda onlarla ortak olur.

Çünkü o malı kuvvetleriyle ihraz etmiş olurlar. Kuvvet sahibi olan taraf diğer taraf için destek kuvvet mesabesinde olur. Halbuki yukarıdaki durumda devlet başkanının izni dışında giren taraf, devlet başkanının izni ile giren tarafın kuvvetiyle mallan ihraz etmiş değildir. Çünkü kuvvetleri yoktur.

2392- Kuvvet sahibi olan taraf devlet başkanının izni olmadan girmiş, kuvveti olmayan taraf ise devlet başkanı­nın izniyle girmişse alınan bütün mallarda ortak olurlar.

Çünkü her iki taraf girmekle mücahid olmuştur. Biri kuvvet sahibi olduğu için, diğeri de devlet başkanının izni ile girdiği için. Onun için taraflardan her biri alınan mallar konusunda diğerine destek kuvvet hükmünde olur.

2393- Kuvveti olmayan iki taraf da devlet başkanının izni ile girer ve bir araya gelmeden önce ikisi de bazı mal­lar almışsa, alman bütün malardan beştebir payı alınır ve geri kalanı aralarında ganimet esasına göre taksim edilir. Bir araya gelmekle kuvvet sahibi olsunlar veya olmasın­lar, aynıdır.

Çünkü devlet başkanının izni hepsini kapsamıştır. Devlet başkanının izni ile girdiği için her İkİ taraf da mücahiddİr. Bir araya gelmeden önce alman mal­larda iki taraf da birbirine destek kuvvet mesabesindedir.

Her tarafın aldığı ve ihraz ettiği diğer tarafın kuvveti ile olmamıştır, bir­birlerine nasıl ortak olurlar? diye itiraz edilirse, şöyle deriz: Devlet başkanının izni sebebiyle darulhaıpte hepsi mücahid sayılırlar. Damlharpte mücahidler kuvvet şartı aranmaksızın birbirlerine destek sayılırlar.

Nitekim ordu girip ganimetler almış ve daha sonra devlet başkanının izniyle giren bir veya iki kişi gelip onlara katılmışsa, onlara destek kuvvet olup kendi başlarına kuvvetleri olmasa da alınmış ganimette ortak olurlar. Ama savunma sa­hibi olup devlet başkanının izni dışında girmiş ve darulharpte bir araya gelmiş­lerse, bütün aldıklarından beştebir payı alınır ve geri kalan, ganimet esasına göre taksim edilir. Çünkü burada iki taraf da kuvvet ve savunma sebebiyle mücahid olmuş ve bir araya gelmekle de birbirlerine destek kuvvet olmuşlardır. Alman mallar da iki taraf ile ihraz edilmiş sayılır. Onun için alınan mallarda ganimet esasına göre ortak olurlar. En iyi Allah bilir.[9]

 

Esirlerin Ve Müslüman Olan Kişilerin Düşmandan  Alacağı Şeyler

 

2394- Esir, düşmanın elinden kurtulup birlikte daruf-harbe girdiği orduya darullslama çıkmasından önce katı­lırsa, esir iken ordunun aldığı ganimete ortak olur.

Çünkü savaş amacıyla ordu ile beraber girmekle ganimetten alma hakkı meydana gelmiştir. Ganimetlerin ihrazında da onlara ortaklık yapmıştır. Bu arada meydana gelen esirlik sanki hiç olmamış gibi kabul edilir. Tıpkı asker iken has­talanması gibidir. Başta devlet başkanının izni ile veya izni dışında girmiş olması aynıdır. Çünkü her iki durumda da ordunun yanında düşmana karşı savaşmak için girince mücahid sayılır.

Nitekim ordu ile beraber ticaret İçin girmiş ve daha sonra ticareti bırakıp on­larla beraber savaşırken esir düşmüş ise yahut düşman İken İslama girip orduya katılmış ve esir düşmüş İse ve ordu darullslama çıkmadan Önce katılmışsa, savaş­mak için devlet başkanının izni olmasa bile, ordunun aldığı ganimette ortak olur. Çünkü ganimetler ihraz edilmeden, satılmadan ve taksim edilmeden önce orduya katılmıştır.

2395- Kendisi esirken beraber girdiği ordu darulislama çıkar ve kendisi de esaretten kurtulup ganimet almış başka bir orduya katılırsa, meydana gelecek bir çarpışmada on­larla beraber savaşa katılmadıkça, almış bulundukları ga­nimete ortak olmaz.

Çünkü o ana kadar onlarla beraber hak alma sebebi meydana gelmemiştir. Onun durumu darulhaıpte müslüman olup orduya katdan kişinin durumu gibidir. Sadece katılma ile orduya destek kuvvet de sayılmaz. Çünkü amacı düşmanın elinden kurtulmaktır. Ama alınmış olan ganimeti savunmak İçin onlarla beraber düşmana karşı savaşırsa, o zaman ortak olur. Çünkü bu onun orduyu destekle­diğine dair delil olur.

2396- Düşmanın elinden kurtulurken onlardan bazı ki­şileri Öldürüp mallarını alsa ve darulislama çıkarsa o mal-

lar kendisine ait olup beştebir payı alınmaz. İslama giren ve bu işleri yapan düşmandan biri mesabesinde olur. Çün­kü o malları bîr nevi hırsızlık yolu ile almış gibidir. Zira amacı dini yüceltmek suretiyle savaşmak değil, düşman­dan kurtulmaktır. Çünkü kendisi mağlup ve savunma gücü de yoktur.

2397- Müslüman olan esirler kuvvet ve savunma sahibi olup mesele de aynı ise, aldıkları bütün mallardan beştebir payı alınır ve geri kalan da aralarında ganimet esasına göre taksim edilir. Onlardan ganimet alan ve almayan aynı seviyede olur. Bir araya gelmeden önce veya geldikleri anda her iki tarafın kuvvet ve savunma sahibi olup ol­maması aynıdır.

Çünkü iki taraf da savaşçıdır. Malı da galibiyet ve üstünlük yolu ile ihraz etmişlerdir. Onun için aldıkları şeylerde dini yüceltme amacı gerçekleşmektedir. Dolayısıyla aldıkları şeyler ganimet olur,

2398-  Esirlerin düşmandan bazı kişileri habersiz öldü­rüp mallarını almalarında bir sakınca olmaz.

Çünkü onlarla savaşmaktadırlar. Aynı zamanda mağlup ve makhur bu­lunmaktadırlar. Kendilerine zulmeden kişilerden imkan bulurlarsa intikam ala­bilirler.

2399- Bunu yaptıktan sonra kuvvet ve savunmaları ol­madan darulisalma çıktıkları taktirde kim ne almışsa ken­disinin olur. Alan iki kişiden biri süvari, diğeri piyade ise, aldıkları şeyleri eşit olarak paylaşırlar.

Çünkü bir araya geldikten sonra kuvvet ve savunma sahibi olmadıkları için aldıkları mallar ganimet hükmünü almaz.

2400- Alan kişi taşıması için arkadaşına vermişse mal, alan kişinin olur.

Çünkü onu taşıyan ve yurda çıkaran kişi, alan kişinin yerine naip olmuştur. Ona bu malı emanet etmiş sayılır.   !

2401- Ama ondan zorla alıp darulİslama çıkarırsa, o zaman çıkaran kişinin olur.

Bunu daha önce belirttik.

2402- Kuvvet ve savunma sahibi olduktan sonra esirler bunu yapmışsa, İslama girenler de kuvvet ve savunmadan yoksun olarak bunu yapmış, daha sonra darulharpte bir araya   gelip   darulİslama   çıkmışlarsa  alman   bütün  mal­lardan beştebir payı alınır.

Çünkü kuvvet ve savunma sahibi olan bir topluluk tarafından darulislamda ihraz edilmiştir. Onun İçin ganimet olur.

2403- Kuvvet   ve   savunması   olmayanların   aldıkları mallar hepsi arasında ganimet esasına göre taksim edilir.

Çünkü bunu diğer tarafın kuvvet ve savunması ile ihraz etmişlerdir. Kuv­vet ve savunma sahibi oldukları için de diğer taraf onlara bir nevi destek olmuştur.

2404- Bir araya gelmeden önce kuvvet ve savunma sa­hibi tarafın aldığı mallara silahsız diğer taraf ortak olmaz.

Çünkü bunu kuvvet ve savunmalarıyla ihraz etmemişlerdir. Diğer taraftan kuvvet ve savunması olmadığı için bunlara destek kuvvet olarak sayılması da sözkonusu olmaz.

2405- Ama bir araya geldikten sonra çarpışma olur ve ganimet alırlarsa, o zaman ortak olurlar.

Çünkü alınan bütün şeylerin savunulmasında birlik olmuşlardır. Alman mallara da ortak olurlar.

2406- Onlarla karşılaşan ve savaşan düşman, kuvvet ve savunma sahibi ise, bunlar ortak olurlar. Ama kuvvet ve savunma sahibi değilse, meydana gelen çarpışma se­bebi ile hüküm değişmez.

Çünkü hükmün değişebilmesi için çarpıştıkları düşmanın malları alıp götü­rebilecek kuvvet ve savunma gücüne sahip olması lazımdır. Düşmandan bir veya iki kişi ile karşılaşıp çarpışma meydana gelmişse, hüküm değişmez. Çünkü kuv­vet ve savunma sahibi değildirler.

2407- İki taraf malları aldıkları zaman kuvvet ve sa­vunma sahibi olmayıp bir araya geldikten sonra kuvvet ve savunma kazanınışlarsa, alman bütün mallara ortak olurlar.

Çünkü bir araya gelerek kuvvet ve savunma sahibi olmaları ile bundan Ön­ceki durumları eşittir. Çünkü biri diğerine destek kuvvet olmuştur. Her biri diğe­rinin gücü sayesinde aldığı mallan ihraz etme imkanına sahip olmuştur. Çünkü bir araya gelince kuvvet ve savunma sahibi olmuşlardır.

2408- Devlet başkanı iki tarafa da  öldürebildiklerini öldürüp mallarını almalarını söylemiş, onlar da kuvvet ve savunmaları olmadığı halde bunu yapmış ve darullslama çıkıncaya kadar iki taraf bir araya gelmemişse, iki tarafın da aldıklarından beştebir payı kesilir ve geri kalan ara­larında ganimet esasına göre taksim edilir.

Çünkü devlet başkanının izni onlara ulaşınca mücahid olmuş sayılırlar. Tıpkı kuvvet ve savunmaları bulunmadığı halde devlet başkanının izni ile darul-harbe giren kişiler gibidirler. Çünkü durumlarını öğrendiği takdirde devlet baş­kanının onları desteklemesi lazımdır. Zaten bu işi yapmalarını kendisi söylemiştir. Bundan dolayı kuvvetle galip gelerek mallan almış sayılırlar.

2409- Yine darulharpte bir araya geldiklerinde kuvvet sahibi olsunlar veya olmasınlar yahut taraflardan birinin kuvveti olup diğerinin olmaması durumunda da hüküm aynıdır.

Çünkü devlet başkanının izni hepsini İçine almıştır. Başta devlet başkanının izni ile bu şeklide girecek olsalardı, bir araya geldiklerinde alman malarda ortak olurlardı. Devlet başkanının izniyle darulharpte bunu yapmaları ve sonra bir araya gelmeleri halinde de durum aynıdır.

2410- Ganimet almaları için devlet başkanı darulîslam-dan kuvvet ve savunması olmayan bir topluluğu gönderse ve diğer taraftan Islama girmiş bir topluluk esirlerle beraber yanlarına çıksa ve her iki taraf da mallar almış ol­salar, bakılır. Bir araya geldikleri halde yine kuvvet ve savunmaları meydana gelmemişse, sonra düşmanla yapı­lan çarpışmada ganimet alsalar, devlet başkanının izni ile giren tarafın aldığı bütün ganimetlerden beştebir payı alı­nır, geri kalan, aralarında ganimet esasına göre taksim edilir. Çünkü devlet başkanının izni İtibariyle galip duramdadırlar.

2411- Diğer tarafın aldığı mallar süvari ve piyadeye eşit miktarlarda verilmek üzere onlara mahsus olur. Kim

ne almışsa kendisinin olur.

Çünkü bunlar hırsız gibidirler. Zira devlet başkanının izniyle çıkmamış­lardır. Bir araya gelmeden önce ve sonra galip ve kahir olacakları bir savunma ve kuvvetleri de yoktur. Devlet başkanının izniyle girenler onlar için destek kuv­vet olarak niçin kabul edilmedi? diye itiraz edilirse, şöyle deriz: Kuvvet ve savun­ma sahipleri aldıkları mallan kuvvet ve savunmaları İle ihraz etmeleri bakımından onlara destek kuvvet olmuşlardır. Bu ise burada mevcut değildir. Ganimet hükmü ancak devlet başkanının izniyle girenlerin aldıkları mallarda sabit olur. Çünkü hükmen izni mevcuttur. Bu ise diğer tarafın aldıklarını kapsamayıp sadece onların aldıklarına mahsustur.

2412- Kuvvet ve savunma sahibi  iseler aldıkları şeyle­rin ganimet olması his bakımından kuvvet ve savunmaları sebebiyledir. Bu da, kuvvet ve savunmalarıyla ihraz et­tikleri için diğer taraftan aldıkları mallara da şamil olur. Biraraya geldikten sonra kuvvet ve savunma sahibi olu­yorlarsa, ondan sonra savaş meydana gelsin veya gelme­sin aldıkları bütün mallardan beştebir payı alınır ve geriye kalanlar, ganimet esasına göre aralarında taksim edilir.

Çünkü biraraya gelmekle durumları değişmiş, kuvvet ve savunma sahibi olmuşlardır. Onun için her tarafın aldığı mallar için hüküm değişik olmuştur.

2413- Devlet başkanının izni ile girenlerin kuvvet ve savunmaları yoksa, diğer tarafın ise kuvvet ve savunması varsa, aldıkları bütün mallardan beştebir payı alındıktan sonra geri kalanın tümünde birbirlerine ortak olurlar.

Çünkü devlet başkanının izni ile girenler bundan dolayı mücahid sayılırlar. Diğerleri de kuvvet ve savunma sahibi oldukları için mücahid sayılırlar. Bir araya geldikten sonra durumları, kuvvet ve savunmaları bulunmayıp devlet başkanının izniyle darulharbe girerek ganimet alındıktan sonra orduya katılan topluluğun du­rumu gibi olur. Alınan ganimetlerde birbirlerine ortak olurlar.

2414- Kuvvet ve savunma sadece devlet başkanım iz­niyle girenlerde olup mesele de aynı ise, kuvvet ve sa­vuma sahipleri  bir araya gelmeden önce esirlerin aldıkları şeylerde  ortak  olurlar.  Ancak  taksimden  önce  beştebir payının alınması lazımdır.

Çünkü bu malları onların kuvvet ve savunmalanyla ihraz etmişlerdir. Kuv­vet ve savunma sahiplerinin aldıkları mallarda ise esirlerin ortaklığı olmaz. Ama bir araya geldikten sonra bir çarpışma olup beraber savaşmışlarsa o zaman or­taklıkları meydana gelir.

2415- Her iki taraf da kuvvet ve savunma sahibi ise aldıkları mallarda iki taraf da ortak olur.

Çünkü kuvvet ve savunmalanyla iki taraf da birbirine destek kuvvet ol­muşlardır. Kuvvet ve savunma sahiplerinin aldıkları mallarda devlet başkanının izni olup olmaması aynıdır. Hepsi darullsiama girmiş gibi olur.

En iyi Allah bilir.[10]

 

Eman Altında Olan Müslümanların Düşmandan Alarak Darulislama Getirdikleri Mallar

 

2416- Eman altında bulunan müslümanın düşman ma­lından rızaları dışında alıp darulîslama getirdiği şeyleri geri vermesinin emredileceği, ancak yargı yoluyla buna mecbur edilmiyeceğini belirtmiştik.

Çünkü şahsî zimmetini çiğnemiştir, Yoksa devlet başakının ve müslüman-ların zimmetini değil. Buna delil olarak da muğire İbn Şube'nin şu olayı gösterilmiştir:

2417- Muğîre müşriklerden bir toplulukla beraber ol­muş, dalgınlık anında onları öldürüp mallarını alarak Ra-sulullaha getirmiş ve beştebir payının alınmasını istemiş­tir. Ama Rasulullah bunu red etmiş, ancak geri vermesi için de zorlamamıştır. Bu nevi meselelerde bu esastır. Mal sahibi müslüman olarak veya antlaşmalı olarak yahut e-man ile gelip müslümanlardaıı da adaletli şahitler gösterse veya malı elinde bulunduran kişi bunu itiraf etse, devlet başkanı malı ona geri vermeye mecbur eder   ve bu iş için fetva vermez.

Çünkü malı aldığı zaman o malın sahibine ne kendisi ne de malı için eman verilmiş değildi. Ne varki onlar arasında eman ile bulunan müslüman onlara hıyanet etmemesi gerekirdi. Yalnız bu kadarlık bir sebeple devlet başkanı, hükmü altında olmadığından malı geri vermeye onu mecbur etmez. Nitekim onlardan bi­rinin gözünü çıkarsa veya birini Öldürse yahut bir malı telef etse ve kaçıp darulîs­lama gelse, ondan sonra hak sahibi gelip onunla muhakeme olsa, yargıç hak sa­hibine bir şeyin verilmesine hüküm vermez. Onlara ait bir mal çıkarıp getirdiği zaman da durum aynıdır.

2418- Bu işi yapan eman altında olanlar bunu yaparken kuvvet ve savunma sahibi olup aldıklarım darulîslama çıkarsalar, malı bir kişinin çıkarmasıyla aynı hükümde olurlar. Yani bu işi bir kişi yaptığında hüküm ne ise bu du­rumda olan topluluğun yaptığında da hüküm odur.

Çünkü bu işi devlet başkanının kuvvet ve himayesi ile değil, kendi güç ve imkanlarıyla yapmışlardır.

2419- Biraraya gelerek kuvvet ve savunma sahibi olup düşmana savaş ilan ettikten sonra, daha önce ganimet al­mış bir askeri birliğe katılsalar ve bundan sonra da bera­berce yeni ganimetler ele geçirseler, onlar kendilerine ka­tılmadan  önce  o  askeri  birliğin  olduğu  bütün  ganimet­lerden beştebir payı alnır ve gerisi tüccara birşey verme­den sadece birliğe dağıtılır.

Çünkü tacirler onlara destek kuvvet olmaz ve daha sonra bir düşmana karşı ortaklaşa savaşmadıkça sadece katılma ile mücahid hükmünde de olmazlar.

2420- Bir araya geldikten sonra alınan ganimet hepsi arasında gaıımet esasına göre taksim edilir.

Çünkü almada ve ihraz etmede ortak olmuşlardır.

2421- Eman altında iken tacirlerin düşmandan aldıkları şeyleri sahiplerine geri vermeleri istenir. Ancak hüküm bakımından mecbur edilmezler.

Çünkü o malları kendi kuvvet ve savunmalarıyla ihraz etmişlerdir. Or­dunun kuvvet ve savunmasıyla değil. O malı daruIİslama veya ordunun yanma çıkarmaları aynıdır.

2422- Ama ordu ile bir araya geldikten sonra düşmanla savaş olup birlikte malları savunmak için savaşmişlarsa o zaman tacirler alman bütün ganimetlerde ordu ile ortak olurlar. Devlet başkanı tacirlerin aldığı malları onlardan alarak sahibi gelip teslim alıncaya kadar saklar.

Çünkü burada malların ihrazı hem ordunun kuvveti ile hem de ortak sa­vunmalarıyla meydana gelmiştir, Onun için devlet başkanının o mal üzerinde ve­layeti vardır.  Nitekim o mallar hiyanet yolu ile alınmamış olsaydı ganimet hükmünde olurdu. Devlet başkanı beştebir payını aldıktan sonra askerler ve tacirler arasında taksim ederdi. Malın üzerinde velayeti sabit olduğu için onu sahiplerine ulaştırmak suretiyle hiyaneti gidermesi lazımdır.

Nitekim o malların kendilerinden alındığı kişiler kuvvet ve savunma sahibi olarak orduya gelip "Ya bizi tacirlerle başbaşa bırakırsınız, onlarla savaşıp mal­larımızı alırız ya da sizinle savaşırız" derlerse tacirleri onlara bırakma hakkınız yoktur. Aksine onları koruma borcunuz vardır. Bu da tacirlerin haksızlıkla ele geçirdikleri malları alıp sahiplerine vermekle olur. Malların esas sahipleri değil de başkaları aynı amaçla gelseler biz de yine aynı şekilde davranırız.

2423- Eman altında olan kişilerin savunma ve kuvveti olmayıp mesele de aynı ise, aldıkları malları askerlerin sa­hiplerine geri vermeleri gerekir.

Çünkü bu malları kuvvetleriyle değil, askerlerin kuvvet ve savunmalarıyla ancak ihraz etmişlerdir. Onun için onlara katıldıktan sonra bir çarpışma meydana gelmese bile, bu mallar ganimet olsaydı, askerlerin hakkı onda sabit olurdu.

2424- Askerin kuvvet   ve savunmasıyla   ihraz edildiği için mallarda devlet başkanının velayeti sabit olmuştur. Onun için sahiplerine geri vermesi lazımdır. Kendisinin onlara göndermesi gerekmeyip sahibine eman ile girip ma­lını alması için haber gönderir.

Çünkü sahibinin elinden kendisi çıkarmamış, sadece dolaylı olarak eline geçmiştir. Tıpkı rüzgar esip bir elbiseyi başka bir adamın avlusuna düşürmesi olayı gibidir. Avlu sahibinin elbiseyi sahibine alıp götürmesi gerekmez, sadece ona haber verip gelip almasını söyler.

2425- Darulharpte eman altında olan biri darulharp hal­kından habersiz olarak daruIİslama çıkar ve haber verme­den tekrar oraya döner, onlar da emanınin devam ettiğini zannetseler, onları öldürüp mallarından alabildiğini alma­sında sakınca olmaz. Çünkü daruIİslama çıkmakla onlarla kendisi arasındaki eman hükmü sona ermiştir. Kendileri bunu bilseler de bilmeseler de aynıdır. Yeni bir eman al­madan girdiği zaman emanı olmadan giren kişi gibi olur.

Nitekim onlar da bunun farkına varsalar onu öldürüp malını alabilirler. Onlar bilmeyince kendisi tarafından da onlar için eman sözkonusu olmaz. Hıya­netten sakınması zarurî olduğu için darulîslama çıkmadan önce bunu yapması helal olmadığına göre onların farkında olmadığı zaman da bunu yapmaması ge­rekirdi, diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Öyle değildir. Çünkü çıkışını onlara bildirmesi gerekmez. Onların, bu kişi hakkında gafil olmaması ve çıkıp çıkmadığını bilmeleri lazımdır. Darulîslama çık­makla eman bittiği andan itibaren kendisi onlarla düşmandır. Savaş da hiledir. Hala ilk emana sahip olduğunu sanmaları, bir düşmanın başka bir düşmana ya­pabileceği şeyleri yapmaktan onu alıkoymaz.

2426- Darulharpte müslümaıılarııı  askerî karargahına çıktığı zaman da durum aynıdır.

Çünkü müslümanlann savunma ve himayelerine girdiği andan itibaren düş­manla kendisi arasındaki eman bitmiştir. Tıpkı darulîslama döndüğünde bitmiş sayıldığı gibi. Tekrar döndüğünde düşman nerede olduğunu sordukları zaman, henüz darulîslama gittik yahut kim olduğunu sordukları zaman "ben aranızda eman İle bulunan biriyim", derse onlar da kendisine dokunmazsa, ondan sonra herhangi bîr şekilde zarar vermesi helal olmaz. Onlarla yaptığı bu konuşma yeni bir eman mesabesindedir. Nitekim o ana kadar eman ile damlharbe girmemiş olup kendisini yakahyarak sorduklarında "Ben aranızda eman ile bulunuyorum" derse, onlar da kendisine dokunmazlarsa, eman altında olmuş olur. Artık onlara her­hangi bir şekilde hıyanette bulunması helal olmaz.

2427- Bu adam devlet başkanının ileri gözetleyici ola­rak darulharbe gönderdiği ve kuvveti olmayan bir toplu­luğun yanına gitse ve mesele aynı ise düşmanın her hangi bir şeyine zarar vermesi helal olmaz.

Çünkü onlara düşman olduğunu açıklamadıkça yahut müslümanlarm hi­mayesine girmedikçe kendisi ile düşman arasındaki birinci eman hâlâ geçerlidir.

2428- Eman altında olan kişiler darulharpte bir araya gelir ve kuvvet sahibi   olsalar, sonra eskisi gibi dağılıp kuvvetleri kayboluncaya kadar düşmana aradaki ahdi boz­duklarını bildirmeseler, yine düşmanın herhangi birşeyine zarar vermeleri helal olmaz.

Çünkü düşmana antlaşmayı bozduklarını bildirmedikçe eski eman üzere bu­lunurlar. Darulharpte madem ki kuvvet sahibi oldular, neden diğer müslümanlar gibi olup sözkonusu eman sona ermedi? diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Çünkü emanın son bulması düşman olan bu insanların düşmana karşı kuv­vet ve savunmaya sahip olmaları itibariyledir. Eman altında olanlar ise savaşmak için girmemişlerdir. Eman ahitlerini bozduklarım bildirmedikçe bir arada top­lanma ile düşman halini almazlar. Ama askerlerin durumu bunun aksinedir.

2429- Esirlerden ve darulharpte müslüman olmuş kişi­lerden bir toplulukla bir araya gelip kuvvet ve savunma sahibi olsalar bile eman ahitlerini bozduklarını düşmana bildirmedikçe sonuç aynıdır.

Çünkü esirler zaten onların elinde mağluptur. İslama girenler de onlarla sa­vaş halinde değildir. Düşmana savaş ilan ettiklerini ve eman ahitlerini bozduk­larını onlara bildirmedikçe savunma ve kuvvet sahibi olmama sebebiyle sırf iltihak ettikleri için eman altında olan kişilerin emanlan da sona ermiş olmaz.

2430- Esirler düşmana savaş ilan etiklerini bildirmiş ve mesele aynı ise eman altında olan kişilerin düşmana dön­düklerinde güç yetirebildiklerini öldürmelerinde bir sakın­ca olmaz.

Çünkü düşmanla savaş halinde olan ve kuvvet sahibi bulunan müslüman-lara katılmışlardır. Bununla eman hükmü son bulmaktadır. Tıpkı İslam ordusuna katılmış olmak gibi.

2431- Düşman onları farkedip geri geldiklerinde ken­dilerine "Niçin onlara gittiniz" dedikleri zaman "Onların askerleriyle ticaret yapmak için gittik ve yaptıklarına en­gel olmak    için geldik" derlerse, düşman da onlara iliş­mezse   artık   düşmanın   herhangi   bir   şeyine   zarar   ve­remezler.

Çünkü bu söz onların eman vermesi gibidir. İlk eman üzere olduklarını on­lara söylemiş, onlar da bunlara ilişmemişlerdir. Darulharpte askerin yanına ticaret için gittiklerini veya bir ihtiyaç için gittiklerini söyledikleri zaman dokunmamiş-larsa , sonuç aynı olmaktadır.

2432- Eman altında olanlar düşmandan birşeyler alıp bir araya gelseler ve kuvvet sahibi olup düşmana eman ahitleriııi bozduklarını ve kendileriyle savaşacaklarını bil-dirseler, ondan sonra savaşarak veya savaşmıyarak ga­nimetler alıp darulîslama çıkarsalar, eman ahdini boz­duklarını bildirdikten sonra aldıkları mallardan beştebir payı alınır ve gerisi ganimet esasına göre aralarında tak­sim edilir. Ama eman ahitlerin! bozmadan önce aldıkları mallar, alan kişilere ait olup ondan beştebir payı alınmaz. Çünkü bu mallan aldatarak ele geçirmiş, İslam idaresinin ve müslümanların

gücü ile değil kendi güçleriyle ihraz etmişlerdir. Devlet başkanı o malları iadeleri yönünde fetva verir ama yargı yoluyla zorlayamaz.

2433- Eman altında olan kişilerin yerinde esirler veya düşmandan müslüman olmuş kişiler olup mesele de aynı ise, devlet başkanı alınan bütün şeylerden beştebir payını alır ve gerisi  ganimet taksimi esasına göre taksim edilir.

Çünkü aldıklarını helal olarak almış ve sonra kuvvetle ihraz etmişlerdir. Onun için ganimet hükmünde olur. Eman altında olanlar ise düşmana eman ahir­lerini bozduklarını bildirmeden önce almış oldukları İçin alınan mallar onlara ha­ramdır. Meydana gelen kuvvet sebebiyle de o mallarda kendileri için ganimet hükmü sabit olmaz.

Nitekim o mallan ordunun kuvveti sayesinde almış olsalardı, devlet baş­kanı onu alır ve ganimet usulü ile taksim etmeden sahiplerine geri verirdi. Ama esirler aldıkları mallan ordunun kuvveti sayesinde ihraz etmişlerse, o zaman mal­lan esirler ve askerler arasında ganimet esasına göre laksim edilir. Kendi kuvvet ve savunmalanyla ihraz ettikleri taktirde de durum aynıdır. Eman altında olanların aldıkları mallan devlet başkanı sahiplerine gönderme hakkına sahip değildir.

2434- Eman altında olanlar darulharpte kuvvet ve sa­vunmaları olmayan ve devlet başkanının izni dışında gir­miş bulunan hırsız bir topluluğa katılsalar ama bu katıl­madan sonra yine de kuvvet ve savunma sahibi olmazlar­sa, hüküm bir araya gelmeden önce her iki tarafın aldığı şeyler hakkında ne ise, bir araya geldikten sonra da odur.

Hırsızların aldığı şeyler alan kişilere ait olur. Ama eman altında olan kişilerin aldıkları şeyleri sahiplerine geri ver­meleri emredilir, ama zorlama yapılmaz. Bir araya geldik­lerinde kuvvet sahibi olup düşmana savaş ilan ettiklerini bildirir ve darulîslama çıkarlarsa, hırsızların aldıkları şe­ylerden devlet başkanı beştebir payını alır.

Çünkü almışlardır ve almak onlar için helaldir. Meydana gelen kuvvetle de üstün bir şekilde ihraz etmişlerdir. Onun için ele geçirdikleri mallardan beştebir payı alınır. Geri kalanı da esirlerle beraber aralarında ganimet takismi esasına göre taksim edilir.

Bir araya geldikten sonra o malları düşmana karşı savunmak için savaşma­dıkları halde esirler bu mala nasıl ortak olabilirler? Diye itiraz edilirce, şöyle deriz: Çünkü meydana gelen kuvvet sayesinde o mallar ihraz edilmiş sayılır ve bu itir-barla ganimet hükmü kapsamına girer. Bu da o malları savunmak İçin çarpışmak­tan daha tesirli olur.

2435- Eman altında olan kişilerin aldıkları şeyleri   geri vermeleri emredilir, fakat mecbur tutulmazlar.

Çünkü almaları haram olduğu halde almışlardır. Darulislama çıkarmakla o mallar ganimet olmaz. Başka müslümanların kuvveti sayesinde de ihraz etmiş değildirler. Onun için geri gönderme konusunda devlet başkanının zorlama yetkisi olmaz.

2436- Darulislama çıkıncaya kadar düşmana eman ahit-lerini bozduklarını bildirmemiş ise ve mesele de aynı ise .aldıkları mallardan beştebirpayı kesilmez.

Çünkü hırsızlık yolu ile almış ve çıkarmışlardır'. Darulharpte düşmanla savaşmayı izhar etmemişlerdir. Kuvvet ve savunmanın olabilmesi İçin de savaşın izhar edilmesi lazımdır. Savaşı izhar etmemeleri bir araya geldikten sonra kuvvet ve savunma sahibi olmalarıyla hüküm bakımından aynıdır. Hırsızların aldıkları mallar ganimet olmayınca sadece alan kişilerin olur ve eman altında olanların onda bir ortaklıkları olmaz.

Aradaki farkı şöyle açıklamak mümkündür: Eman ahitlerini bozmadan önce düşmana dönselerdi ilk eman üzere devam ederlerdi ve- düşmanın  hiçbir şeyine dokunamazlardı. Ama eman ahitlerini bozduklarını bildirdikten sonra düşmana yeni bir eman almadan dönselerdi güç yetirebildikleri kişileri öldürmeleri helal olurdu.

2437- Eman altında olanlar bir araya geldikleri zaman kuvvet ve savunma sahibi olup onlara katılanlar ise kuv­vet ve savunmadan yoksun iseler, durum yine aynı olur.

Çünkü eman altında olanlar düşmanla savaş halinde değil, onlardan eman altında bulunuyorlardı. Eman ahdini bozduklarını düşmana bildirmedikçe yahut kuvvet ve savunma sahibi müslümanlara iltihak etmedikçe sahip oldukları emanm hükmü sona ermez.

2438- Eman altında olanlar değil de hırsız gibi girenler kuvvet ve savunma sahibi iseler, eman altında bulunan­ların onlara katılmas.ı devlet başkanının izni ile giren as­kerlere katılmaları mesabesindedir.

Çünkü hırsız gibi girenler düşmanla savaş halindedir. Kuvvet ve savunma sahibi olmaları halinde devlet başkanının izni ile veya izni dışında darulharbe girmiş olmaları aynıdır.

2439- Kuvvet sahibi olan hırsızlara katılmadan önce bir araya geldiklerinde eman altında iseler ve mesele de aynı ise, bir durum dışında mesele yukarıdaki gibi olur. Bu durumda devlet başkanı eman altında olanların aldık­ları şeyleri ellerinden almaz, sadece geri vermeleri içi fet­va verir.

Çünkü almaları hırsızların kuvvet ve savunmasıyla değil, kendi kuvvet­leriyle olmuştur. Onun için aldıkları malları onlardan almak için devlet başkanının velayeti olmaz. Halbuki yukarıdaki durumda kuvvet ve savunma sahibi olan hırsızların kuvveti ile aldıkları için askerlerin hükmünde olurlar.

2440- ikinci durumda düşmanla bir çarpışma meydana gelmişse, devlet başkanı eman altında olanların aldıkları malları alır ve sahiplerine geri verir.

Çünkü hırsızlar o malı savunarak çarpıştıkları için devlet başkanının o mal üzerinde velayeti sabit olmuş olur. Tıpkı askerin o malı savunmak için çar­pışması halinde velayetinin sabit olması gibi.

2441- Eman altında olanlar devlet başkanının izniyle darulharbe girmiş müslüman topluluğa katılsa ve iki tara­fın da kuvvet ve savunması daha önce olmadığı gibi bir araya geldikten sonra kuvvet ve savunmaları meydana gel­miyorsa, eman altında olanların aldıkları malları geri ver­meleri emredilir, ama zorlama yapılmaz. Diğerlerin aldık­ları mallardan ise beştebir payı alınır ve geri kalan sadece onların olur. Yani eman altında olanlara ondan bir şey ve­rilmez.

Çünkü eman altında olanlar onlarla bir araya geldikten sonra geri dönse­lerdi emanları devam edecekti. Zaten eman altında iken darulîslama çıkmışlardır. Böylece anlıyoruz ki devlet başkanının izni ile girenlere destek kuvvet olmadıkları gibi, darulharpte de düşmanla savaşmam ıslardır.

2442- Yine biraraya geldikten sonra kuvvet sahibi o-hırlarsa, ama eman altında olanlar düşmana eman ahitle­rini bozduklarını bildirmemişlerse, biraraya gelmeden ön­ce hırsızların aldıkları mallarda ortak oldukları gibi, eman ahdini bozduktan sonra alınmış olanlarda da ortak olurlar.

Çünkü düşmanla kendileri arasındaki eman ahdi bozulmuştur. Hırsızlarla bir ara­ya gelince de kuvvet ve savunma sahibi olmuşlardır. Bu da alınmış olanları sa­vunmak için düşmanla savaşmak gibidir veya ondan daha kuvvetlidir.

2443- Eman altında olanların aldıkları malların geri ve­rilmesi için fetva verilir, ama mecbur edilmezler.

Çünkü bunu başka müslümanların kuvvet ve savunması sayesinde ihraz et­mediklerinden devlet başkanının onun üzerinde velayeti sabit olmaz.

2444- Kuvvet ve savunmadan yoksun olan eman altın­daki kişiler esir bir topluluğa yahut darulharpte müslüman olup kuvvet ve savunması olan bir topluluğa katılır ama e-nıan ahitlerini bozduklarını düşmana bildirmezlerse, eman altındakilerin katılmasından önce esirlerin aldıkları mal­lardan beştebir payı alınır, gerisi de sadece onların olur. Çünkü bunu almış ve almaları da helaldir.

2445- Onlara katılan enıan altındaki kişiler ise onlara destek kuvvet olmamışlardır.

Çünkü malı savunmak için onlarla beraber savaşmamışlardir. Onlara katıl­makla kuvvet ve savunma sahibi de olmamışlardır, onlar bundan önce kuvvet ve savunma sahibi bulunuyorlardı.

2446- Eman  altında  olanların  kendilerine  katıldıktan sonra aldıkları mallar da böyledir.

Çünkü eman altında olanlar eman ahitlerini bozduklarını bildirmedikleri için onlarla savaş halinde olmamışlardır. Alınan malların kendilerine mahsus olması bakımından bu konuda hırsızlar gibidirler. Nitekim eman akında olanlarla düşman arasındaki eman, bozulduğu bildİrilmedikçe, kuvvet sahibi olanlara katılmaların­dan sonra da devam etmektedir. Eman olduğu sürece de alınan mallarda onlara destek ve koruyucu olmaları mümkün değildir. Onun için alınan mallarda eman altında olanlar ortak olmazlar. Kuvvet ve savunma sahibi olmaları sebebiyle de diğerlerin aldıkları mallardan beştebir payı alınır ve geri kalanı ganimet taksimi esasına göre aralarında taksim edilir.

2447- Düşmana eman ahdini bozduklarını bildirmiş ise­ler ve mesele aynı ise, iki tarafın da aldığı mallar hepsi arasında ortak olarak fey' olur.

Çünkü onlara katılmakla eman altındakilerin emanı sona erince, düşmanla savaş halinde olan müslümanlardan kuvvet ve savunma sahibi olan bir topluluğa katılmış sayılırlar. Onlara katıldıktan sonra alman mallar konusunda onlara destek ve takviye mesabesinde olmuşlardır.

2448- Katılmadan önce eman altında olanların aldığı malları devlet başkanı ellerinden alır ve sahiplerine geri verir.

Çünkü müslümanlardan kuvvet ve savunma sahibi bir topluluk kuvveti ile ihraz ettiklerinden devlet başkanının onu geri gönderme konusunda zorlama ve mecbur etme yetkisi sabit olmuştur. Halbuki yukarıda böyle değildi. Zira orada esirler düşmana savaş ilan etmedikleri için kesinlikle mücahid değildirler. Onların kuvveti sayesinde malı ihraz etmiş olsalar bile eman altında olanların ihraz ettiği malları geri göndermek için mecbur etme yetkisi sabit olmaz. Sadece geri gönder­meleri için fetva verir.

2449- Düşmana savaş ilan eden esirlere katılmadan ön­ce  eman  altındakiler kuvvet ve savunma sahibi olursa, devlet başkanı aldıkları malları geri vermeleri için onları mecbur etmez.

Çünkü o malları mücahidlerin kuvveti sayesinde değil, kendi kuvvetleriyle ihraz etmişlerdir. Böyle mallan geri göndermeleri için devlet başkanının mecbur etme yetkisi bulunmaz. Ama daha sonra bir savaş meydana gelmişse mücahidlerin o malı savunmak için mecbur etme yetkisi olur. Malı alır ve sahiplerine geri gönderir.

2450- Eman altında  biri darulharpte bir düşmanın ma­lını  hiyanet  ederek  darulislama  çıkardıktan  sonra  aynı düşman kişi esir olursa, mal daha önce alan kişinin olur ve kendisine helal olur.

Çünkü malı çıkardığı zaman onun mülkü idi. Ancak kendisinden alınan kişinin hakkı üzerinde bulunduğundan alan kişiye helal değildi. Düşman kişi esir düşüp köleleşince mal üzerindeki hakkı da iptal oldu ve alan kişiye helal olma en­geli de oltadan kalktı. Esir eden kişi esirin şahsına malik olduğu gibi hakkı olan şeylerde de onun yerine malik olur, diye itiraz edilirse, şöyle deriz: Evet ama ga­libiyet ve kuvvet yolu ile temellük mahalli olan şeylerde bu sözkonusudur. Müs-lümanın mülkü olan mal ise kuvvet ve galibiyet yolu ile temellük mahalli değildir. Onun için esirin o malda hakkı sabit olmaz. Nitekim, daruIİslamda eman altında olan bir düşman müslüman birine borç verdikten sonra darulharbe dönüp esir düşerse, alacağı borç da iptal olur ve fey' olmaz. Çünkü zimmette olan borç kuv­vetle temellük mahalli olmaz. Borç böyle ise mal evleviyetle olmaz. Çünkü borç, borçlunun zimmetinde olup esirin mülkü idi. Burada ise mal müslümamn elinde esirin mülkü değildir.

Nitekim darulharpte esir düşmeden darulislama dönüp borcunu isteyecek olsa, borçlunun onu ödemesi için mecbur edilir. Ama burada esir düşmeyip da­rulislama çıkarak malı istyecek olsa, kendisine vermesi için müslüman kişi mec­bur edilmez. Mal isterse alan kişinin elinde olduğu gibi mevcut olsun, isterse tüketmiş olsun farketmez.

Bu hakta, şayet ölmüş olsaydı niçin varisleri onun yerine geçmesin? Köle­lik hali hakkı kaldırmışsa, bu hak neden varislerine geçmesin? diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Varis olmak ictîhad ile değil nas iledir. Sonra, mirasçı Ölen kişinin ancak ihtiyaç fazlası şeylerine varis olur. Halbuki kölelikle o kişinin statüsü değişmiş ol-maka beraber ihtiyaçları tükenmiş olmaz. Onun için mülkünde ve haklarında va­risin onun yerine geçtiğini kabul etmek mümkün değildir.

2451- Yine, düşman  olan  kişi  esir  düşmeyip  devlet başkanı onun ülkesini zaptetse ve malın sahibini de Öl­dürse, sonuç aynıdır.

Çünkü ölmesiyle hakkı düşmüş olup varisleri de mağlup oldukları için ona varis olmazlar. Zaten varisleri de köle olmuşlardır. Varis olan kişinin köle olması, ölenin yerine malına sahip olmayı önler. Tıpkı Ölen kişinin köle olması gibi. Alan kişiye bu malın helal olmamasının sebebi, düşmesi kesinleşmiş olan başkasının hakkının o malda mevcudiyetidir.

2452- Düşman  kişi  öldürülüp  evi  zaptedilmezse, ele geçirilmiş olan mallarının alan kişiden alınıp varislerine geri verilmesi için fetva  verilir.

Çünkü Öldükten sonra onun mülk ve haklarında onlar varistirler. Tıpkı yatağında öldüğü zaman ona varis oldukları gibi. Onların hakkı da kendisinden malın alındığı kişi hakkı gibidir. Bu bakımdan alan kişi için o mal helal olmaz.

2453- Alan kişi malı darulharpte bulunan askerlerin ya­nına çıkarmış sonra askerler o malın sahibini esir almış­larsa, mal ile beraber sahibi de fey olup beştebir payı alındıktan sonra geri kalanı   askerler ve enıan altında olan kişi arasında ganimet taksimi esasına göre taksim edilir.

Zira, kendisinden alınan kişinin hakkı mevcut olmasaydı askerlerin bu mal­daki hakkı, caydırıcı kuvvete sahip bulunmalarından dolayı sabit olurdu. Zaten devlet başkanının malı geri vermesi için onu mecbur etme yetkisi bulunmaktadır. Bu da ancak o malda askerlerin hakkının sabit olması sebebiyledir. Esir düşmekle de düşmanın engelleyici hakkı ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Sonra bu mal hüküm bakımından esire geri verilmesi gereken bir mal oldu­ğundan elinde olan başka bir mal mesabesinde olur. Böylece kuvvetle temellük mahalli olur. Mağlup edilerek alındığı için de fey1 olur. Halbuki yukarıdaki böyle değildir. Orada hüküm bakımından mal kendisine geri verilmesi gereken bir şey değildir. Aksine, alan kişinin o malda mülkiyet hakkı hüküm bakımından önde­dir. Bu da düşmanın esir edilmesiyle müslümanlarm onu tamamen ele geçirme­lerini önlemektedir.

2454- Düşman olan kişi öldürülüp evi zaptedildiği tak­tirde de durum aynıdır. Ama evi zaptedilmezse, devlet başkanı o malı alır ve varislerine geri verir.

Çünkü onlar bu malda onun varisleridir. Bu da daruIİslamda eman altında olan birinin bir adama mal emanet ettikten sonra daru]harbe döndüğünde esir düş­mesi durumu gibidir. Bıraktığı emanet, şahsı gibi esir eden kişiler için fey' olur. Çünkü hüküm bakımından o mal kendisine geri verilmesi gereken bir maldır. Emanet bıraktığı kişi de onun gibidir. Esir olunca, emanet malı da kendisi gibi zaptedilmiş sayılır.

2455- Aynı şekilde, adam öldürülüp evi de zaptedilir-se, durum aynıdır. Ama evi zaptedilmez ve mal da emanet

bırakılan kişinin elinde olduğu gibi duruyorsa, durum yine aynı olur. Fakat varisi gelip alabilir. Yukarıdaki de bu

şekildedir.

Eman altında olan kişinin daruIİslamda ihraz ettiği ile ordunun kuvveti ile ihraz ettiği arasındaki fark şudur: Alman şey cariye olup darulislama çıkardıktan sonra onu azad edecek olursa azat etmesi geçerli olur. Ama ordunun yanına çıkardıktan sonra azad edecek olursa azad etmesi geçerli olmaz.

Böylece darulislama çıkardıktan sonra hala mülkü olduğu halde, askerin gücü ile ihraz ettiği takdirde mülkünün olmıyacağı anlaşılmış olmaktadır. Mülkün mahallinde mülk mevcut olduğundan galibiyetle alma sabit olmamıştır.

2456- Esirler bir araya gelip kuvvet ve savunma sahibi olsalar ve mallar alıp darulislama çıkarsaiar, mallarından beştebir payı alınır.

Çünkü almaları mubahtır. Kuvvet ve savunma sahibi oldukları için de ihraz anında galip ve üstündürler.

2457- Ama eman altında olup eman ahdini bozduklarını düşmana bildirmemişlerse, aldıkları mallardan beştebir payı alınmaz ve aldıklarını geri vermeleri tavsiye edilir.

Çünkü hiyanet olduğundan malı almaları haramdır. Nitekim alınan mal esir­lerin elinde olup müslümanlar o ülkeyi zaptedinceye kadar da çıkarmam ıslarsa bütün maldan beştebir payı alınır. Yine müslümanlar o ülkeyi zaptederken mal hala eman altında olan kişilerin elinde olup düşmana da eman ahdinin bittiğini bildirme-mişlerse, mal müslümanlar için fey' olur ve eman altında olan kişiler ondan bir şey alamazlar. Zira eman altında olan kişilerin emanı devam ettikçe mal da onların elin­de olur. Çünkü sahibinin elinde sayılır. Diğer mallan gibi zaptedildiği taktirde fey1 olur. Eman altında olanlar ise ondan bir şey alamazlar. Çünkü mücahid değildirler. Ama esirler böyle olmayıp düşmanla savaş halinde bulunuyorlardı. Müslümanların kuvveti sayesinde ele geçirdiklerinden ondan beştebir payı alınır ve geri kalan onlarla esirler arasında ganimet taksimi usulüne göre taksim edilir.

2458- Eman altında olanlar o malları aldıkları zaman kuvvet sahibi olup düşmana eman ahdinin bittiğini bil-dirseîerdî, durumları esirlerin durumu gibi olurdu.

Çünkü emandan çıkmış ve düşmanla savaş halinde olmuşlardır. Nitekim düşman müslüman olur veya zaptedilmeden önce zimmet ehli olursa eman altında olan kişilere aldıkları mallan geri vermeleri İçin emredilmez. Halbuki yukarıda geri vermeleri için emrediIİrdi.

2459- Düşman ülkesine başka bir ordu girip eman al­tında olanlar o orduya katılacak olursa, o malın hiçbir şe­yine dokunulmaz.

Çünkü eman altında olanlar ordunun kuvveti ile değil, kendi kuvvtleriyle ihraz etmişlerdir. Ama düşmana eman ahdinin bittiğinin bildirmemişlerse o zaman ancak ordunun kuvvetyİle ihraz etmiş sayılırlar. Devlet başkanı malı alır ve sa­hiplerine geri verir.

2460- Düşman ülkesine giren ordu evi zaptedip malın sahibini de öldürse veya esir alsa mal, askerlerle eman al­tında olanlar arasında fey olur. Ama evi zaptetmeyip sa­dece malın sahibini öldürürlerse eman altında olanların al­dıkları mala dokunmazlar ve onu mal sahibinin varislerine geri vermeleri için emredilir.

Bu farkı daha önce belirttik.

2461- Darulharpte eman altında olan müslüman, düş­man köylerinden birinde konaklasa, sonra kuvvet ve sa­vunma sahibi bir İslam ordusu oradan geçip köyün erkek­lerini öldürüp diğerlerini de esir alsa ama eman altında olan   kişiye dokunmazlarsa, düşman ile kendi arasındaki işlerde o kişi eman altında olarak devam eder ve onlara herhangi bir şekilde zarar veremez.

Çünkü kendisi ile köy halkı arasında emanın son bulmasını gerektiren bir durum olmamıştır. Birkere köy damlİslam olmamıştır. Çünkü köyler şehirlere ta­bidir. Sonra, müslümanlar geçip köyü terkedince, orayı darulîslam yapmak is­temediklerini anlıyoruz. Eman altındaki müslüman da müslümanların kuvveti ile kendini ihraz etmiş değildir. Müslümanlar kendileri oraya girmiş sonra geçip gitmişlerdir. Hatta onların gelip gitmesini farketmeden uykuda da olabilir. Onun için eskisi gibi emanı da devam etmektedir.

2462- Askerler köyün yakınlarında konaklamış ve ken­disi askerlerin yanına gitmişse, kendisi ile düşman ara­sında eman son  bulmuş olur.

Çünkü bu durumda kendini ordunun kuvveti ile ihraz etmiş olur. Böylece düşmanın emanından çıkmış olmaktadır. Tekrar dam İha rbe dönecek olursa onları hem öldürebilir, hem de mallarını alabilir. Nitekim askerle beraber düşmanla savaşsa yahut günlerce onlarla beraber bulunsa düşman da bunu bilmese yine emandan çıkmış olur. Aynı şekilde askerin yanına kendisi gittiği taktirde de eman­dan çıkmış sayılır.

2463- Müslümanlar köyün erkeklerini öldürdüğü za­man müslüman kişiyi zorla götürüp ordu karargahına soksa ve müslüman olduğunu anladıklarında serbest bı-raksa, kendisi de darulharbe dönüp gelse, kıyasa göre ar-tık düşman ile emanı kalmaz..

Çünkü kendi iradesiyle olmasa da askerin kuvveti ile ihraz edilmiş oldu. Böylece düşmanın emanı dışına çıkmış sayılır. Kendisi istemediği halde onu da-rulislama götürdükleri zaman da böyle olur. Ancak istihsana göre şöyle olur:

2464- Askerin konakladığı yer darulharp kapsamında olan biryerdir. Müslümanlardan eman altında olan kişi de darulharpte olduğu sürece düşmandan eman altındadır. A-ma eman ahdini bozduğunu gösten bir iş yapmışsa o za­man emanı biter. Halbuki asker tarafından iradesi dışında ve zorla götürüldüğü için böyle bir işi de olmamıştır.

Çünkü zorlama öldürme tehdidi ile olursa, artık yapacağı hiçbirşey kalmaz. Ama onun dışında bir tehditle olmuşsa o zaman da rızası dışında olduğu için eman ahdini bozduğunu gösteren bir iş yapmış olmaz.

2465- Ama darulİslama çıkarılacak olursa, o zaman ke­sinlikle düşmanın emamnda olmaz. Çünkü darulislanıda müslüman düşmanın emanı altında olmaz.

Mesela bir yıl akrabası arasında kalıp darulharbe tekrar dönmesine müsaade etmezlerse, yine düşmanın emanı altında olur muydu? Bunu hiçbir kimse söyle­mez. Aynı şekilde darulİslama çıkarıp serbest bıraktıktan sonra darulharbe döndü­ğünde de artık eman altında olmaz ve düşmandan istediğini öldürebilir. Ama eman ahdini onlarla tazelerse, hiçbir şekilde onlara zarar veremez.

En iyi Allah bilir.[11]

 

Müslümanların Mallarından  Düşmanın Ele Geçirdiği Ve Daha Sonra Müslümanlar Tarafından Geri Alınan  Mallar

 

2466- Müslümanların mallarından düşmanın darul­harpte ihraz ettiği şeylerin onların mülkü olduğunu daha Önce  belirtmiştik.  Müslümanlar  tarafından  geri  alındığı

zaman düşmanın malları gibi onlara ganimet olur. Kendisinden daha önce malı alınmış olan kişi malını ganimet arasında bulduğu taktirde, dağıtımdan önce onu karşılık­sız alır, dağıtımdan sonra bulduğu taktirde isterse parasını vererek alır.

Çünkü haksızlığa uğramıştır. Müslümanların onu desteklemesi ve zulme uğramasını önlemesi gerekirdi. Zaten darulîslamda ikametlerinin mümkün olması için birbirlerine destek olması ve haksızlığa uğramasını önlemeleri lazımdır. Onu da bu haksızlıktan kurtarmak darulîslamı savunan ve bunun için gerekli şeylere sahip olan mücahidlerin görevidir. Haksızlığa uğramış kişinin malı mücahidlerin eline düştüğü zaman taksimden önce hepsinin hakkı olur. Haksızlığı önlemek de onlar üzerine vaciptir. Haksızlığı önlemek de malının geri verilmesiyle olur. O-nun için malını karşılıksız geri vermeleri gerekir. Ama taksim yapıldıktan sonra artık özel kişilerin malı olmuştur. Payına düşen kişinin mülkiyetine geçmiştir. Nitekim devlet başkanı ganimetleri satıp parasını mücahidler arasında taksim ede­bilirdi. Fakat malın sahibinin hakkı malın kendisindedir. Böyle bir durumda iki tarafın da hakkını gözetmek lazımdır. Bu da malın kendisinin eski sahibine ve­rilmesiyle olur. Bunun için taksimden sonra payına düştüğü kişiye de maliye­tinin verilmesi gerekir.

Sonra, taksimden önce mücahidler için sabit olan şey, mülkiyet değil, haktır; zapteden hakkında sabit olan şey de yine haktır. Ama zaptedenin hakkı önce olduğu için taksimden önce karşılıksız olarak onu alır. Ama taksimden sonra payına düşen kişi için sabit olan şey mülktür. Zapt edenin hakkı ise hakdır. Hak daha Önce ise de, şer'an kesinleşen mülke aykırı olmaz. Onu gözetmek lazımdır. Bu da eski sahibinin istemesi halinde parasını vererek almasıdır.

2467- Bir müslüman darulharbe girip müslümamn düş­man tarafından ele geçirilmiş eşyasını para ile satın alıp darulîslama çıkarsa, sahibi isterse parasını vererek alabi­lir. Çıkarıp getiren kişiye onlar bağışlamış da olsa durum aynıdır. Sahibi yukarıda belirttiğimiz iki durumdan dolayı isterse kıymeti île ondan alabilir.

Kitapta bunun için delil olarak bazı hadisler belirtilmiştir. Bunlardan biri Temim îbn Tarfe hadisidir. Bu hadise göre müşrikler bir müslümamn devesini almışlaı-, başka bir müslüman onlardan satın almış, bunu Rasulullaha götürmüş­ler, Ra.sulullah şöyle buyurmuştur: "Satın alırken verdiği parasını ver, yoksa al­masına müsaade et". Sonra Zeyd b. Sabit ve Said b. Müseyyeb'in görüşü be­lirtilmiştir.

2468- Kendisinden malı alınmış kişi o malı taksimden sonra bulduğu takdirde alamaz.

Yani parasını vermeden alması mümkün değildir. Ama parasını verirse, al­maya daha layıktır. el-Hasan ve ez-Zührî'nin şöyle dedikleri zikredilir:

2469- Taksimden önce ve sonra sahibine geri verilmez. Ashabın ileri    gelenlerinin üzerinde ittifak ettiği görüşe aykırı olduğu için de bu görüşle amel edilmez. Hz. Ebu Bekr'in şöyle dediği rivayet edilir. Delil ile sabit olursa taksimden Önce veya sonra sahibine geri verilir. Bizim de görüşümüz budur.

Hakkı delil ile sabit olmadıkça sahibi onu alamaz. Sabit olmasının yolu da delil getirmesidir. Hakkı sabit olduktan sonra taksim yapılmadan Önce karşılıksız olarak, taksim yapıldıktan sonra ise parasını vererek geri alır. Hz.Ebu Bekr'in maksadı, taksimden sonra kıymetini vermek isterse geri almaya daha layık olur, demektir.

2470- Bu konuda zimmet ehli de müslümanlar gibidir.

Çünkü onların malları ve canları darulîslamda dokunulmazdır. Onun için müslümanlar gibi zaptedildikleri taktirde köleleştirilmezler. Zaptedildiği taktirde mallan hakkındaki hüküm müslümanlann malları hakkındaki hüküm gibidir.

2471- Düşmandan bir adamın İslam ordusuna şöyle de­diği Mekhûl'dan zikredilir: Size bir müslüman getirirsem bana fidyesini verir misiniz? Evet, dediler. Malum birşey üzerine onlarla anlaştı ve müslümam getirdi. Ancak düş­man kişi asker arasında iken öldü. Bunun Üzerine o müs­lümamn fidyesi, getiren kafir kişinin yakınlarına ödenir, denildi. Çünkü onun yerine onlar geçmektedir. Sağlığında ona şart koştuğumuz şeyi yerine getirip fidyesini verme­miz icabettiği gibi, ölümünden sonra da bu şartı üzerine alan kişinin varislerine sözkonusu fidyeyi vermesi lazım­dır. İbrahim'in düşmandan hür bir müslüman satın alan

müslüman kişi hakkında "Parası, hür kişinin üzerinde olur" dediği kaydedilir. Yani onun emri ile satın aldığı taktirde, demek istemektedir.

Çünkü hür kişi köle yapılmaz. Gerçekte bu satın alma bîr akit değildir. Sa­dece müslüman için verilmiş bir fidyedir.

2472- Emri olmadığı halde almışsa, o zaman verdiği parayı sadaka olarak vermiştir. Onun emri ile almışsa o zaman verdiği para onun üzerine borç olur.

Çünkü fidyesini vermesini kendisine emredince, ondan borç almış gibi olur. Nitekim üzerindeki bir borcu ödemesini emredecek olursa onu kendisine vermesi lazımdır. Ama onun emri olmadan borcu ödeyecek olursa, kendisine ödemez. Borçlu kişi borcun sahibinin esiri mesabesindedir. Esir gibi olan bir kişi hakkında bu hüküm sabit olursa, esir hakkında evleviyetle sabit olur.

2473- Düşmana kaçan köle   veya cariyeyi   galip gelen müslümanlar zaptedecek olursa, taksimden   önce sahibine karşılıksız olarak verilir.

Ebu Hanife'nin görüşüne göre taksimden sonra da böyledir. Halbuki on­lara geri döndüğü taktirde at böyle değildir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise, taksimden önce sahibi karşılıksız olarak alır, taksimden sonra ise kıymetini ödeyerek alır. Ebu Hanife ise, ikisini birbirinden ayırarak şöyle der: Kaçan köleye saygın bir el sahip olup ihraz ettiği için köle hiçbir zaman ihraz yetkisine sahip olmaz. At ise böyle değildir. Bu malum bir meseledir. Buna delil olarak da Hz.Ömer'in hadisini getirmiştir.

2474- Hz. Ömer bu meselenin cevabı olarak şöyle yaz­mıştır. Cariye'den beştebir payı alınıp taksim edilmiş ise, payına düştüğü kişinindir, ama beştebir payı alınıp tak­sim edilmemişse, sahiplerine geri ver.

Ebu Hanife'ye göre cariye isyan edip kaçmıştır. Müslümanlar gelip onu zaptedinceye kadar darulharbe girmemiştir.

İbn Ömer'in bir kölesi Yermûk günü düşmana kaçmıştır. Atı ise geri gel­miştir. Müslümanlar da atı zaptetmiştir. Halid taksimden önce onu kendisine geri vermiştir.

Ebu Yusuf ve İmam Muhammed bütün bunların taksimden sonra karşı­lıksız sahibine verilmiyeceğini gösterdiğini söylerler. Köle ile atı aynı ölçüde tut­tuğunu belirtirler. Ebu Hanife ise, köleyi ihraz etmedikleri delil ile sabit olmuştur. Bundan da anlıyoruz ki taksimden sonra da gelseydi karşılıksız sahibine geri ve­rilirdi, demektedir.

En iyi Allah bilir.[12]

 

Düşmanın    Ele  Geçirdiği Malları Değeri İle Veya Değerinden Fazlasıyla Geri Almak

 

2475- Müslümanlar sanatından dolayı değeri ağırlığın­dan daha büyük olan ve müslümana ait bulunan altın veya gümüş bir ibriki ganimet olarak zaptetse, taksimden Önce sahibi bulursa, ücret ödemeden alır, ama taksimden sonra bulursa, isterse kıymetini vererek alır. İbrik altın ise, dir­hem para vererek kıymetiyle alır. Gümüş ise, dinar para vererek kıymetiyle alır. Çünkü faizin sÖzkonusu olduğu mallarda aynı cinslerin değişimi esnasında kalite ve işçilik ayrıca değerlendirilmez. İbriki cinsiyle değerlendirmeye kalkışırsak, işçiliği değerlendirmemiz asla mümkün ol­maz. Böylece ibrikte adamın hakkı karşılıksız kalmış olur ki bu da doğru değildir. Onun için cinsinden başka bir şeyle (mesela altınsa gümüşle) değerlendirilir, diyoruz. Böylece maliyetin tamamını almış olur. Tıpkı bir kişinin bileziğini bir kişi kırsa veya yok etse, bu sebepten dolayı kiymetini cinsinden başka bir şeyle öder.Yargıç ona kiy-metinin verilmesine karar vermiş yahut mahkemesiz ayrılmadan aralarında anlaşmış iseler, işlem caiz olur.

Çünkü kıymet olarak vereceği şey ibrikin kendisi için bedel değildir. Ni­tekim ibriki zapteden kişi onu eski sahibine geri verir. Yine müşteri olup onda bir kusur görse kusurundan dolayı sahibine geri verir. Kâr etmek istiyerek satmak is­terse kendisinden aldığının altında ilk değeri ile satar. Birisi tarafından kendisine hibe edilmişse hibe eden kişi cayıp geri alabilir. Boynunda cinayet borcu bulunan bir köle ise, köleyi teslim etmek veya fidyesini vermekle muhatap olur.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki kimin payına düşmüşse ilk olarak onun mülkü olmaz; belki vereceği bir fidye ile eski sahibine geri verir. Aralarında sar­raflık (mal değiş tokuşu) meydana gelmediği için taraflar ayrılmadan malı kabzetme şartı da söz konusu olmaz. Alimlerimizin, bir kişinin ibriki mahvettiği için sahibine kıymetini başka bir cinsten ödemesi kararlaştırılan ve kıymeti kabzet-meden önce ayrılmalarının bu karan evleviyetle iptal etmiyeceğini söyledikleri meseleye benzemektedir. Çünkü orada gaspedip mahveden kişi o malı temellük ediyordu. Fakat bu kendisiyle mukabele şeklinde olmayıp kıymet ile ödenmesi şartına bağlı olarak sabit olmuştur. Orada aralarında sarraflık meydana gelmedi­ğine göre burada da meydana gelmemektedir. Payına düştüğü kişi de onu temel­lük etmez, aksine eski sahibine geri vermesi evleviyetle olur.

2476- Aynı şekilde ibriki bir müslümana hibe etseler veya onlardan içki karşılığında satın alıp darulislama çı­karsa, durum aynıdır.

Çünkü bu satın alma geçerli ve sahih bir alış değildir. Sadece ibriki onların rızası ile onlardan almaktır. Çıkarıp getirdiği taktirde eski sahibi onu isterse kry-metiyle geri alabilir. Birinci kısımda olduğu gibi.

2477- Onlardan ibriki içki karşılığında satmalan kişi hıristiyan veya elbise karşılığında satın alan müslüman o-lup darulislama getirirse, müslüman olan eski sahibi hı-ristiyandan içki kıymeti ile, müslümandan da elbise kıy­meti ile alabilir.

Çünkü bu satın alma sahihtir. Müşterinin verdiğinin mislini vererek eşya­sını alabilir. Elbise mislî mallardan değildir. Onun için kıymetin misli olur. Müs-lümanın içki temlik etmesi yasak olup mislini temlik edemediği için kıymetini ver­mesi gerekir. Elbisenin ve içkinin ibrikin cinsinden bir şeyle değerlendirilip onun karşılığında alınmasında bir sakınca yoktur. Bu misil isterse ibrikin ağırlığı kadar olsun, ister az veya çok olsun aynıdır. Çünkü başta verilen ile onu temellük et­memiştir. Sadece verilen fidye karşılığında eksik sahibine vermektedir. Tıpkı ya­ralaması karşılığında köle için fidyenin verilmesi ve eskiden olduğu gibi mülkü, olarak kalması gibi. Kurtuluşu ona bağlı da olsa, verdiği fidye karşılığında kö­leyi temellük etmesi anlamında değildir. Temelde mübadele mevcut değilse, faiz mefhumu da meydana gelmemiş olur. Aynı şekilde darulharpte ibriki cinsinin ağırlığından fazlasıyla bir müslüman veya bir hıristiyan satın alıp darulislama çıkarsa sahibi, ağırlığının kat kat fazlası da olsa, verilen miktarın mislini vererek alabilir. Çünkü bu, satın alma değil, fidye vermedir.

Bilindiği gibi darulharpte müslüman ile düşman arasında faiz sözkonusu olmaz. Onun için Ödediğinin mislini kendisine vermedikçe alma hakkı olmaz.[13]

Bir müslüman içki karşılığında alıp darulislama çıkardığında niçin böyle olmamaktadır? diye sorulsa, şöyle deriz: Çünkü müslaman için içki şer'an değerli olan bir mal değildir. İçkinin kıymetini vererek verdiğini ondan alması mümkün değildir. Onun için ibrikin kıymeti ile almıştır. Ama satın alan kişi hıristiyan ise, onun için içki değeri olan bir maldır. Burada verilen paralar ise her ikisi hakkmdada kullanılabilen şeylerdir.

Ama şııf'ada böyle değildir.

Yani içinde gümüş kaplar ve altın zincirler bulunan bir evi köle karşılı­ğında satın alsa ve şufa hakkı olan kişi bunu kiymeti ile satın almak isterse, müşteri ile şufa hakkı olan kişi arasında faiz hükmü, kapların payında da sar­raflık hükmü meydana gelmektedir. Bunu ez-Ziyâdât'ta belirtmiştik.

Çünkü şufa hakkı olan kişi verdiği kölenin kiymeti ile başta evi temellük etmektedir. Bu yeni başlanmış bir satın alma olur. Halbuki yukarıdaki şey, ibrik sahibinin ilk mülkü olan şeyi fidye ile kurtarmasıdır. Nitekim onu zapt eden kişi yapılan akitlerden hiçbirini bozmadan karşılığını alır. Hatta satın alan kişi baş­kasına satacak olsa o akdi bozma hakkı olmaz. Ama şufa hakkı olan kişi böyle değildir. Müşterinin tasarruflarını bozma hakkı vardır.

2478- Esir olmuş bir köleyi darulislama çıkaran kişi gözlerini gözünü çıkarmış ise, sahibi isterse bütün kiy­meti ile alabilir. Müşteri şufa konusu olan evi yıkacak ol­sa, şufa hakkı olan kişinin kalan kısmı kıymetten payı-na düşen hissesi ile alabilir. Söylediğimiz bütün şeylerde murabaha hükmü de bu şekildedir.

Şufa hakkı olan kişinin verdiği şeyin ücret, eski sahibin verdiğinin de fid­ye olduğuna işte bu hüküm delildir. Bu bölümün birinci meselesinde niçin bunun fidye olması halinde cinsin hilafına kıymetlendirmeye gidileceğini ve ivazın mey­dana gelmiyeceğini söylediniz? diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Çünkü cinsi ile kıymetlendirme olduğu takdirde sanatın, yani işçiliğin de­ğeri açığa çıkmaz. Zira onun kıymeti yoktur. Sanatın maliyetini ortaya çıkarma ihtiyacından dolayı cinsin hilafı ile kıymetlendirmeye gittik. Yoksa bunun mübadele olmasından dolayı değildir. Müşterinin hıristiyan olması durumunda elbise ve içkinin kiymetlendirilmesinde ise buna ihtiyaç yoktur. Bundan dolayı ibriki kiymetlendirmenin caiz olduğunu söyledik.

2479-  Düşman, bir zimmînin kölesini esir alsa ve baş­ka bir zinımî darulharbe gidip esiri birkaç şişe içki karşı­lığında satın alıp çıkarsa, eski sahibinin aynı şeyi vererek alma hakkı vardır.

Çünkü içki, benzeri olan mallardandır. Müslümanlar için hurma ve meyve suyu kullanıldığı ve değerli olduğu gibi, zimmîler için de içki değerlidir.

2480- Yargıç bunun için sahibinin lehine karar verse, ama onlardan biri müslüman oluncaya kadar teslim almaz­sa, yargıcın kararı bozulmaz ve sahibi içkinin kiymetini vererek alabilir.

Çünkü belirttiğimiz gibi bu bir fidyedir ve teslim almadan önce müslüman olmakla iptal olmaz.

2481- Ama başta köleyi içki ile satın alma böyle de­ğildir. Yine evi şuf'a   yolu ile içki vererek satın alma da böyle değildir. Yargıcın hükmü iptal olmazsa, içkinin kıy­metini vermesi lazımdır.

Çünkü teslimini gerektiren sebep hala mevcuttur. Malın kendisini verme imkanı da olmamıştır. Müslüman olan kendisi ise müslümanın içki temlik etmesi yasaktır. Müslüman olan sahibi ise, içkiyi kendisinin temellük etmesi yasaktır. Onun için iki durumda da kıymetini vermesi gerekir.

2482- Yargıç, köle sahibinin lehine kölesini düşman-dan satın alan müşteriden bedeli karşılığında alabilmesine karar verirse, müşterinin bedeli ele geçirinciye kadar kö­leyi elde tutma hakkı vardır.

Çünkü kölesi ancak müşterinin ödediği ile yapabilmiştir. Ödediğinin karşı-' lığında köleyi tutabilir. Tıpkı kaçan köleyi sahibine geri vermek için yakalayan kişinin bir ücret istemesi gibi. Burada sahibi verdiği ücret karşılığında ikinci defa köleye malik oluyor değildir.

2483- Köle adamın elinde iken ölürse, sahibinden de fidye düşer.

Çünkü kölenin kendisine teslim edilmesi için fidye veriyordu .Teslim de olmamıştır.

2484- Kölenin gözü kör olsa, sahibi istediği taktirde bütün kıymetle alabilir. Gözün kör olması isterse müşte­rinin vurmasıyla olsun, isterse başka bîr sebeple olsun, aynıdır. Sanki bu iş yargıcın karar vermesinden önce me­ydana gelmiş  gibidir.

Çünkü fidye İle kurtarma, nitelikler için değil, aslın kurtarılması içindir. Ni­tekim suç işlemiş kölenin gözü kör olacak olsa, isterse bu fidyeyi vermeyi kabul etmesinden önce veya sonra olsun, sahibinin vereceği fidyede bir eksilme mey­dana getirmez.

2485- Müşteri köleyi öldürecek olursa, fidye iptal o-lur. Sanki kendiliğinden   Ölmüştür ve öldürenin de tazmi­nat ödemesi gerekmez.

Çünkü yargıcın karar vermesinden önce veya sonra öldürmesi aynıdır. Elinde bulundurduğu için hapsetme yetkisinden dolayı öldürdüğü taktirde tazmi­nat ödemesi gerekmemektedir. Tıpkı satılan canlıyı müşterinin teslim almasından önce satıcının öldürmesi eibi.

Zaten köle müşterinin mülkü idi. Sahibinin verecek olduğu fidye ile müşte­rinin köle üzerindeki mülkiyetini ivaz karşılığında kaldırmaktadır. Malı teslim al­madan önce satıcının sattığı malı öldürmesi gibi olur. Ama kaçan köleyi getiren kişinin ücreti almadan önce köleyi öldürmesi yahut efendinin fidye vermeyi kabul etmesinden sonra maktul sahibinin öldüren köleyi öldürmesinin aksinedir. Çünkü orada katil, köleye malik olmamıştır ki sahipliği itibariyle mülkiyetinin tazminatı olarak alsın. Burada ise düşmandan satın alan kişi kölenin malikidir ve sahibi ol­maya devam ettiği için mülkünün tazminatı da devam etmektedir. Bu da öldürmesi halinde kıymeti ödemesi gerektiğine mani olmaktadır.

2486- Esir cariye olup düşmandan satın alan kişiden çocuk dünyaya getirse, sahibi onu da çocuğunu da kıy­metini vererek alabilir.

Çünkü çocuk onun bir parçası olup fidye halinde ona tabi olur.

2487- Müşteri çocuğu öldürse veya çocuk yargıcın   ka­rarından önce veya sonra ölürse, sahibi istediği taktirde annesini bütün kıymeti ile alabilir.

Çünkü fidye durumunda çocuk annesine tabidir. Çocuğun Ölmesiyle ücrette bir azalma meydana gelmez. Diğer organlardan birinin kaybolması me­sabesinde olur.

2488- Anne ölür ve çoucuk kalırsa, Ebu Yusuf'un görüşüne göre cevap yine aynı olur. Sahibi istediği tak­tirde çocuğu bütün kiymetle alır. İmam Muhammed'e gö­re ise anne ve çocuk ayrı kiymetlendiriidiği taktirde üc­retini vererek çocuğu alır. Çünkü bu fidyede asıl, çocuk değil, annedir. Asıl kaybolduktan sonra fidyenin tama­mının devam etmesi mümkün değildir. Fidyenin kıymete göre tevzi edilmesi lazımdır. Ve çocuğu alırken vereceği de onun kıymeti kadar olur. Çocuğu alma hakkı sabit o-lursa, aslın mülkiyetinin onu da kapsamasından dolayı, mülkiyeti itibariyle aslı (annesini) alma hakkı da sabit bu­lunmaktadır. Annesi için böyle olduğundan çocuk için de böyledir. Ebu Yusuf'a göre çocuğu alma hakkı devam et­tiği için fidyenin tamamını vermesi gerekir. Çünkü fidye asla ve ona tabi olana (anne ve çocuğa) göre tevzi olması mümkün değildir. Şerhu'I Câmî'de yazdıklarımız arasında bu meselelerin açıklaması geçmiştir. Onun için burada kesiyoruz. En iyi Allah bilir.[14]

 

Esir Düşmüş Köleyi  Satın  Alan  Kişinin Sahibinden  Başkasının Kölesi Olduğunu Söylemesi

 

2489- Düşmanın eline esir düşmüş köleyi bir müslü-man satın alıp darulİslama çıkardıktan sonra eski sahibi para ile almaz ve alan kişi, esir düşmeden önce kölenin başka   birinin   kölesi   olduğunu  söylerse,  kölesi  olduğu söylenen kişi de bunu tasdik ettiği halde eski sahibi ya-lanlasa, kölesi olduğu söylenen kişinin köle üzerinde hiç­bir hakkı olmaz, bilinen sahibi de parasını ödeyerek alma­ya daha layık olur.

Çünkü esir düşmeden önce açıkça mülkü olduğu için onda hakkı sabittir. Düşmandan satın alan kişi ise bu hakkın başkasına ait olduğunu söylemektedir. Hakkı olan birşeyde onun söylemesi sahih olur. Ama başkasının hakkı olan bir şeyde geçersiz olur. Köleye malik olmasına rağmen eski sahibinin hakkını iptal etme ve bu hakkı başkasına verme yetkisi de yoktur.

Şöyle ki, kölesi esir alınmış kişinin hakkının subutu, mülkiyeti itibariyle­dir. Kendisine ait olduğu söylenen kişinin mülkü ise sadece bunu iddia eden kişi­nin hakkında sabit olur. Çünkü ikrar ancak ikrarda bulunan kişinin hakkında hüccet oiur. Ama eski sahibinin mülkü hem kendisine ait olduğu iddia edilen kişinin hakkında, hem de düşmandan satın alan kişinin hakkında sabittir. Hak­kında ortaya çıkmayan bir mülkiyet itibariyle kendisine ait olduğu iddia edilen kişi, bilinen efendisine rakip olamaz.

2490- Eski sahibi (efendisi ) onu   almak istemiyorsa, kendisine ait olduğu iddia edilen kişi isterse parasını ve­rerek alabilir.

Çünkü ikrar eden kişinin alma hakkı kendi ikranyla sabit idi. Fakat bilinen asıl sahibinin daha öncelikli olması sebebiyle ortaya çıkmıyordu. Eski sahibi almayınca, yani onun hakkı ortadan kalkınca, kendisi için iddia edilen kişi alabilir.

2491- Bilinen sahibi parasını vererek esiri alacak olur­sa, düşmandan alan kişi üzerinde hakkı olduğu söylenen kişinin hiçbir hakkı olamaz.

Çünkü onun elinden kendi isteğiyle alınmamış olup kendisi almaya daha layık olduğu için almıştır.

2492- Kendi isteğiyle mülkiyetinden çıkaracak olursa, evleviyetle bir hakkı olmaz.

Çünkü düşmandan satın almakla sahih bir mülk ile malik olmuştur. Onun için verdiği para da aynı şekilde sahih bir mülkü idi. Verdiği ücret mukabili bu­rada alacağı ücret de onun olur. Ama eski sahibi elinden çıkardığı zaman onun mülkü olup kimsenin de ondan tazminat alma hakkı olmaz.

2493- Müşteri, esir düşmeden önce sahibinin ölmesi ile özgür  kalacağı kararlaştırılan (müdebber) bir kölesi oldu­ğunu ikrar etse ve mesele aynı ise,   kendisine ait olduğu iddia edilen kişinin ölmesi halinde kölenin Özgür olacağı kabul edilir, eski sahibinin alacağı olmaz ve köle üzerinde hakkı kalmaz.

Çünkü burada müşteri, kölenin kendisine ait olduğunu söylediği adama aidiyetinin olduğunu ikrar etmiştir. Satarak veya hibe ile ilk olarak ona malik ol­ma haki da vardır. Kendisine ait olduğunu iddia ettiği adamın mülkü olduğunu ikrar etme hakkına da sahiptir.

2494- İki taraf da efendinin ölmesi halinde kölenin öz­gür (müdebber) olacağı konusunda birbirini tasdik etmiş­lerdir. Müşteri başta böyle bir şart koşsaydı, şartı sahih olurdu. Başkası tarafından Ölüm halinde özgür olacağı ikrar edilip kedisine ait olduğu söylenen kişi de bunu tas­dik edince, köle yine efendinin ölmesi halinde özgür olur. Ölmesi halinde özgür olacağı kesiııleşince, eski sahibinin para ile alma hakkı da kalmaz. Tıpkı müşterinin Ölümü ha­linde Özgür olacağını söylemesi halinde olduğu gibi. Bu ikrar ile eski sahibinin bir mülkünü iptal etmediği için ona bir tazminat ödemesi de sozkonusu olmaz.

2495- Bu şuf'aya benzemez. Evi satın alan kişinin onun bir kişiye mevkuf olduğunu ikrar etmesi, şuf'a hak-kına sahip kişinin şuf'a ile alma hakkını iptal etmez.

Çünkü şuf a hakkına sahip olan kişinin şuf a ile satın alan kişinin tasarruf hakkını iptal etme yetkisi vardır. Bu sebepten onun hakkındaki ikrarı sahih ol­maz. Mesela evi bir mescid yapılan eski sahibinin onu geri alarak müşterinin ta­sarrufunu iptal etme hakkı olmaz.

Nitekim, köleyi azad edecek veya ölümü ile hür olacağını söyleyecek olur­sa, hakkını bozma yahut alma hakkı olmaz. Başkası tarafından ölümle hür ola­cağını (müdebber) ikrar etmesi kendi hakkında da sahih olur. Tıpkı fasit bir alışla alan kişinin teslim aldıktan sonra kölenin efendisinin ölümü ile hür olacağını irkar etse ve kedisine ait olduğu söylenen kişi de onu tasdik etse, satışın fasit oluşun­dan dolayı satan kişinin geri alma hakkı olmaz. Ancak satıcı malı kabzettiği için müşteri parayı tazminat olarak alır. Ama burada eski efendisi müşteriye tazminat vermez. Çünkü ondan ne kabzetmİş, ne onun yerine temellük etmiştir. Her iki durumda da tedbire (ölüme bağlı hürlüğe) başvurması gibi olur. Yani ölümle kölenin hür olacağını belirtmesi gibidir.

2496- Kendisine ait olduğu idda edilen kişi "Bu benim kölemdir ve ölümüm iie hiçbir zaman hür olacağını söyle­medim"  derse, iki taraftan birinin almaya hakkı olmaz. Köle efendisinin Ölümü ile hür olur ve serbest kalır.

Çünkü düşmandan satın alan kişi ölümü ile hür olacağını itiraf etmiştir. Eski sahibi de satın almakla malik olduğunu ikrar etmiş olup onun hakkında ikrarı geçerli olur.

2497- Kendisine ait olduğu iddia edilen de böyle olup ikisinin ittifakı ile ölümü halinde köle hür olur. İki taraf da kendisine ait olmadığını söyleyince, köle hem serbest olur, hem de kendisine ait olduğu iddia edilen kişinin ölümü halinde hür olur.

Çünkü müşteri, kölenin hür olmasının sahibinin Ölümüne bağlı olduğunu ikrar etmiştir. Kendisine ait olduğu ikrar edilen kişi de müşterinin onun hakkın­daki ikrarının geçerli olduğunu ikrar etmiştir. Dolayısıyla kendisine ait olduğu ikrar edilen kişinin ölümü ile hepsi hür olacağında İttifak etmiş olurlar.

2498- Kendisine ait olduğu iddia edilen kişi Ölmeden Önce müşterinin tasdikine dönerse, ölüm halinde hür ol­ması kaydıyla onu alır.

Çünkü feshe ihtimali olmayan bir şeyle ona ikrarda bulunmuş olur. O da ölüm ile hür olmasının sabit oluşudur. Artık onun yalanlamasıyla bu iptal olmaz.

2499- Ancak   yalanladıktan   sonra  onu  tasdik  etmesi hüküm bakımından    başta onu tasdik etmesiyle aynıdır. Köle bir cinayet işleyince kölenin cinayeti Ebu Hanife'nin görüşüne göre tevakkuf eder (yani kölenin gerçek sahibi belirleninceye kadar cinayet hükmü işletilmez).

Çünkü efendisinin ölümü ile hür olacağı söylenen kölenin cinayet yükü efendisine aittir. Ve burada kölenin efendisinin kim olduğu belli değildir. Kıyas budur. Ama İmam Muhammed istihsan yolu ile şöyle demektedir: Kıy­metinin asgarisi veya diyeti efendisi tarafından ödenir. Çünkü kazancı efendisinindir. Kazancı efendisinin olduğu için yaralama diyetini de o öder

Nitekim sözleşmeli kölenin kazancı kendisinin olduğu için işle­diği cinayetin cezasını da kendisi çeker. Kazancının asgarisi kadarını ödemesi gerektiğini söylediğimizde, efendisi hakkında da kesin olan birşeyle karar vermiş oluruz. Bu meselenin aslı Şerhu'l-Muhtasar'da belirttiğimiz gibidir.

Orada iki adamdan her biri,cariyenin doğurduğu çocuğun baba­sının kendisi değil, arkadaşı olduğunu itiraf etmektedir.Ebu Yusuf un bu konuda iki görüşünün olduğu belirtilmektedir.

2500- Kendisine karşı bir cinayet işlenirse, şahsının mülkü, (esas sahibi) belirsiz olduğu için yaralama diyeti de mevkuf olur. Masrafını ve ihtiyacını kazanma gücü de olmazsa, yaralama diyetinden kendisine masraf edilir.

Çünkü efendisinin kesin malıdır. Kölenin kazanmaktan aciz ol­ması halinde nafakası efendisine aittir. Çalışıp kazanmaya muktedir ise ve yaralama diyeti de alamamışsa, nafakasını kendisi karşılar. Ama çalışmayacak durumda ise ona sadaka olarak verilir. Tıpkı kazanmaya gücü olmayan ve nafaka vermesi vacip olacak bir akrabası da bulun­mayan hür bir hasta mesabesinde olur.

2501- Bir adam fasit bir akidle bir cariye satın alıp kabzetse ve ölümü halinde hür olacağını söylediği (mü-debber) başka birine ait olduğunu ikrar etse, o da ken­disinin cariyesi olduğunu kabul etmekle beraber ölümü halinde hür olacağını söylemediğini belirtse, cariyeyi ken­disine cariye olarak alır. Çünkü alan kişi onun mülkü ol­duğunu ikrar etmiştir. Ölümü halinde hür olacağına da şa­hitlik etmiştir, onun için yaptığı ikrar sahih olur. Çünkü tasdik görmüştür Aleyhinde şahitliği de kabul edilmez. Çünkü şahitliğini yalanlamıştır. Bu esir düşen köleye ben­zemez, Çünkü orada kendisine ait olduğu iddia edilen ki­şi Ölümle hür olacağını inkar etmekle kölesinin esir alın­dığını ve müşterinin onu mülk edindiğini iddia etmiştir. Malik olduğu halde ölümle hür olacağını da ikrar ettiğini söylemiş olmaktadır. Müşterinin ikrarı onun hakkında ge­çerli olduğu için artık köleyi para vererek alma hakkı da kalmamış olur. Burada ise kölenin kendisine ait olduğu iddia edilen kişi kölenin kendisine ait olduğunu ve müşte­rinin satın almasının geçersiz olduğunu söylüyor. Ölümle hür olacağını söylemesi de saçmadır. Çünkü mülk olma­mıştır. Onun için cariyeyi kendi ikrarı ile ondan almış olur. Cariye, ölümle hür olması sözkonusu olmadan onun mülkü olur. En iyi Allah bilir.[15]

 

Fidye Vermenin  Geçerli Olup Olmadığı Yerler

 

2502- Düşmanın elinde esir düşmüş köleyi biri satın alıp darulislama çıkardığı ve efendisi  hazır olduğu zaman bakılır.  Cinsinden  benzeri  olan  bir  şeyle  satın  almışsa efendisi o şeyin misli ile onu alabilir. Ama elbise ve yi­yecek gibi mislî olmayan şeylerden biriyle almışsa, efen­disi parasını vererek alabilir. Çünkü  efendisi, müşteriye uğradığı zararı gidermek için verdiği şeyi ver­mektedir. Bunun tamamı da şekil ve mana olarak mislini vermektir. Bunun göze­tilmesi lazımdır. Ama şekil olarak misli mümkün olmazsa, o zaman maliyetteki misliyet kabul edilir. Gaspedilmiş ve tüketilmiş şeylerin bedelinde olduğu gibi.

2503- Şöyle ki; efendisi onu almak istediğine göre müşterinin yaptığını tasvip etmiş demektir. Baştaki bu izni sonunda kendi malından onu fidye karşılığında kur­tarmasına izin vermesi demek olur. Başta ona izin vermiş olursa, onun hükmü belirttiğimiz şekilde olur ki ölçü ve tartı maddeleri gibi benzerleri olan şeylerin borç verilmesi caiz olur. Kölenin efendisi kendisinden borç alınmış gibi olmuştur. Onun için mislini ona Öder. Ama elbise ve yi­yeceklerde borç verme caiz olmaz. Sadece fasid borçlan­ma hükmüyle kiymet olarak ödenir.

2504- Kıymetinin miktarında ihtilaf ederlerse, fidye ile kurtaran kişinin sözü kabul edilir ve yemin ettirilir.

Çünkü efendisi asgarisinin verilmesi sırasında onu alma hakkının bulun­duğunu iddia etmektedir, diğeri ise iddia edilen şeyin azamisi ödenmedikçe bunu red etmektedir. Bu durumda red eden kişinin sözü kabul edilir ve yemin ettirilir. Sonra, fidye olarak verdiği zaten mülküdür. Düşmana verinceye kadar onun elin­de idi. Böylece eski efendisi değil, kendisi kıymetinin ne kadar olduğunu daha iyi bilmektedir. Çünkü o miktar eski efendisinin eline hiç geçmemiştir. Öyle anlaşılı­yor ki kıymeti hakkında iddia ettiği şeyde ölçü ile konuşmamaktadır.

2505- Fidye olarak verdiği ölçüsü ve tartısı olan malın miktarında yahut güzelliğinde ihtilaf ederlerse, fidye ile alan kişinin dediği olur ve yemin ettirilir.

Yukarıda belirttiğimiz iki durumdan dolayı.

2506- Efendisinin delil göstermesi lazımdır.

Çünkü karşı tarafın ikrar etmediği bir miktar ile mülkünü alma hakkını iddia etmektedir. Temelde onda hakkının bulunmadığını söyleseydi, bunu da de­lil ile ispat etmesi gerekirdi. İki maldan asgarisinin hazır bulundurulması anında hakkının varlığım inkâr etmesi de bu şekilde olur. İki müslüman veya iki zimmî kişiyi şahit olarak gösterirse ve düşmandan alan kişi de zimmî olursa, hasmına karşı hücet olacak delil ile iddiasını ispat etmiş olur. Adaletli delil kendisiyle amel etme bakımından gerçek dışı yeminden daha layıktır.

2507- Düşmandan alan kişi darulîslamda eman ile bu­lunan   veya  emanı  olmayan  bir  düşman  olup   eman   ile çıkarmışsa. efendisinin ondan alma hakkı yoktur.

Çünkü mülkünde müşteri, satıcı makamında olur. Satıcı olan, yani çıkarıp getiren kişi damlîslama eman ile çıkmış ve yanında sözkonusu köleyi getirmişse efendisinin ondan alma hakkı yoktur. Müşterinin de aynı şekilde alma hakkı yoktur.

2508- Çünkü haksızlığa uğramış olması itibariyle onu alma hakkı sabit olur ve müşterinin ona yardım etmesi ge­rekir. Köleyi çıkaran kişi bir düşman veya eman altında olan bir kişi olduğu taktirde bu durum mevcut olmaz.

Çünkü vatandaşımız değildi ve vatandaşımız olan birinin ona yardım et­mesi lazım olmaz.

2509- Ama zimmî böyle değildir. Ancak zimmî de sat­maya mecbur edilir.

Çünkü bu köle vatandaşımızdi ve düşmanın tekrar onu damlharbe götür­mesine müsaade edilmez.

2510- Köle müslüman ise problem olmaz.

Çünkü daha önce kölesi olup müslüman olursa satması için mecbur edilir. Burada da satmaya mecbur edilmesi evleviyetle olur.

2511- Satın alan bu düşman, köleyi yanına alarak çık­tığı zaman, eman altında veya müslüman olarak çıkmışsa, efendisinin onun üzerinde bir hakkı olmaz. Satan   kişinin müslüman veya zimmî olarak çıkması mesabesinde olur. Bunun dayanağı Rasulullahm  "Müslüman olunca kişinin malı kendisinindir" buyruğudur. Ama kendisi zimmî oldu­ğu halde köle müslüman ise, müslümanlara satmaya mec­bur edilir.

Çünkü müslüman bir köle kafirin elinde köle olarak terkedilmez. Zira bu müslüman için zillettir.

2512- Esir olan kişi hür, ölüm ile azad olacak veya sözleşmeli (mûkâteb) köle yahut ümmülveled gibi mülki­yeti birinden ötekine geçmiyen yahut temellükü mümkün olmayan bir kişi ise, önceki durumuna irca edilir. Bunlar ister müslüman olsunlar veya zimmet ehli olsunlar yahut darulİslama eman ile çıkmış olsunlar, aynıdır.

Çünkü bunlar esir olarak alınmayan ve hiçbir zaman ihraz edilmeyen ki­şilerdir. İslamdan önce onların mülkü değilse, İslam ile de onların mülkü olmaz. Sadece onu zulümden kurtarmaları lazımdır. Verilen malın miktar yahut cinsinde, eski efendisi ile fidye verip kurtaran düşman müşteri arasında bir ihtilaf olursa, fidye verip kurtaran kişinin sözü kabul edilir. Sebebini yukarıda açıkladık. Ama efendisi delil gösterirse o zaman delili kabul edilir. Çünkü davasını delil ile is­patlamıştır. Mana bakımından red ediyor olsa bile, zahirde ziyadeyi idda etmek­tedir. Ancak delilin kabulü için zahirde iddia yeterli olmaktadır. Yanında emanet bırakılan kişinin emaneti geri verdiğini iddia etmesi ve buna delil göstermesi gibi. İki taraf da delil gösterirse efendisinin delili kabul edilir.

Ebu Hanife ve İmam Muhammed'in görüşü budur. Ebu Yusufa göre ise düşman olan müşterinin delili kabul edilir. Ancak kitap yazıldığı zaman ikisi arasındaki bir sebepten dolayı Ebu Yusufun görüşünü müellif burada zik-retmemiştir.[16]

Bu meselenin temeli, ücret konusunda müşteri ile şuf a hakkı olan kişi ara­sında anlaşmazlık olup ikisi de delil ortaya koymaları olayıdır. Ebu Hanife ve

İmam Muhammed'e göre şufa hakkı olan kişinin delili kabul edilir. Burada da eski efendisi, şufa hakkı olan kişi mesabesindedir. Ebu Yusuf a göre ise müşte­rinin delili kabul edilir. Çünkü ziyadeyi delil ile İspatlamaktadır ve burada da durum aynıdır.

2513- Belirli bir elbiseyi vererek kurtardığı konusun­da anlaşıp bu elbisenin kiymeti hakkında ihtilaf etseler ve iki taraf da delil getirseler, düşmandan satın alan müşte­rinin delili ittifakla kabul edilir.

Ebu Yusufa göre burada bir problem yoktur. Zİra iki kısımda da ziya­deyi kabul etmektedir. Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre ise birinci kısım­da müşteri delil ile kendi fiilini ispatlamaktadır, efendisi ise delil ile müşterin fiilini ispatlamaktadır. Ancak kişinin kendi aleyhindeki fiili delil ile sabit olur, yoksa kişinin kendi fiilini delil ile ispatlaması değil. Bu açıklama şufa meselesinde söylediğinin benzeridir. Müşterinin iki ikrarı meydana gelmiş olup şufa hakkına sahip olan kişi de onun aleyhinde olanı alabilir. Ama kıymette İhtilaf etmiş ol­maları halinde bu mana mevcut olmaz. Çünkü fiilin aslında İkisi arasında ihtilaf yoktur, o da müşterinin köleyi kurtarmak için elbiseyi vermesi konusudur. İhtilaf sadece bu elbisenin kiymeti hakkındadır. Bu konuda ziyadeyi ispat edenin delili daha makbuldür.

2514- Satın alan düşman kişi onu helal olmayan içki, domuz veya murdar hayvan  eti  gibi  bir şeyle almışsa, bakılır: Şayet müşteri müslüman ise eski efendisi onu kiy-metini vererek alabilir.

Çünkü   İkisi arasında meydana gelen şey, satın alma değildir. Sadece ka­firin malını gönül rızası ile almıştır. Hatta ona hibe etmiş gibidir.

2515- Müşteri zimmî olup ölü eti vererek satın almışsa,

cevap aynı olur.

Çünkü onlar için ölü eti mal değildir. Nitekim bizde de böyledir. Aralarında olan şey satın alma değildir. Çünkü satın alma iki malı mübadele etmektir.

2516- İçki veya domuz vererek satın almışsa, bu işlem

satın alma olur.

Çünkü onlara göre domuz ve içki, kullanılabilen mallardır.

2517- Eski sahibi zimmi ise, verdiği içkinin benzerini vererek, domuz yerine ise kıymetini vererek alır. Müslü­man ise, verilen iki şeyin yerine parasını vererek alır.

Çünkü müslümanın ikisini de temlik etmesi yasaktır. Vermeyi gerektiren sebeb bulunup içkiyi teslim etmek mümkün olmadığı taktirde, kıymetini ödemek vacip olur.

2518- Esir düşmeden  önce köle müslüman  ile hiris-tiyan arasında ortak olup daha   sonra bir zimmî düşmana içki vererek satın almışsa, hıristiyan onun yansına verilen içki miktarı kadarını vererek alır, müslüman ise yarısının karşılığı olan içkinin kıymetini vererek alır. Burada yansı tümü şeklinde itibar edilir. Sonra, hıristiyan mislini öde-yebildiği halde, müslüman bunu ödemekten acizdir. Yani müslüman ücret olarak içkiyi veremez.

2519- Düşmandan satınalan bir müslüman ise, iki efen­disi kıymeti ile alırlar.

Çünkü müslümanın bu yaptığı bir satın alma değildir. Çünkü müslüman için içki şer'an kullanılabilir bir mal değildir.

2520- Düşmandan biri müslüman, biri de hıristiyan iki kişi satın almışsa, ilk efendisi müslüman ise, onun yarısını müslüman müşteriden kıymetini  vererek alır.

Çünkü ondan payına düşen, satın almak değil, soygun mesabesindedir.

Diğer yarısı da içkinin kiymeti verilerek hıristiyandan alınır.

Çünkü ondan payına düşen kısım gerçek bir satın almadır. Zira onun için içki kullanılabilir bir maldır.

2521- Efendisi  hıristiyan   ise   belirttiğimiz  sebepten, müslümandan  yarısının kıymeti verilerek alınır, diğer ya­rısı da içkinin misli verilerek hıristiyandan alınır.

2522- Başta   kölenin   hıristiyan   ve   müslüman   olmak üzere iki efendisi varsa, sonra da düşmandan içki vererek müslüman ve hıristiyan iki kişi satın almışsa, müslümanın satın aldığı yarıyı   iki efendisi, kölenin kıymetinin yarısım vererek alırlar. Çünkü satın alarak hakikaten temellük etmez. Hıristiyanın satın aldığı diğer yarıyı da miislüman efendisi verdiğ içkinin kıymetinin yarısı ile alır. Hıris­tiyan ise misil vererek alır.

Çünkü burada her yan tam bir köle mesabesindedir. İki tarafta da cüz'ün hükmü bütünün hükmü ile muteberdir.

2523- Domuzlar vererek satın almışlarsa, kölenin kıy­metinin yarısını vererek miislüman müşteriden yarıyı satın alırlar.

Çünkü hakikaten satın alma ile almıştır. Belki bu onun İçin hibe gibidir. Diğer yarıyı da domuzların kıymetinin yarısını vererek hıristiyandan alırlar.

Çünkü satın alarak o yarıyı temellük etmek hakikatendir. Hiçbiri için de domuz kullanılabilir mal değildir. Yani mislî bir mal değildir.

2524- İki efendiden biri köledeki payını satın almak isterse, belirttiğimiz şekilde alabilir. Çünkü önceki mülki­yeti sebebiyle taraflardan her birinin yarıdaki payını alma hakkı sabittir. Taraflardan biri hakkını iptal edecek olur­sa, diğerinin hakkını yerine getirmesi engellenmiş olmaz. Çünkü hakkını iptal etmesi arkadaşının payı hakkında geçerli değildir. En iyi Allah bilir.[17]

 

Müslümanların  Elegeçirmesi Durumunda Eski Sahiplerine Geri Verilen Ve Verilmeyen Fidyeler

 

2525- Düşmanlar müslümanların mallarını zaptedip da-rulİslamda ordu karargahlarında ihraz etseler, sonra İslam ordusu onlarla savaşıp malları darulharbe götürmelerine fırsat  vermeden  ellerinden   kurtarsa,  mallar  sahiplerine geri verilir.

Çünkü gaspetmiş, ama temellük etmemişlerdir. Kimin eline geçerse sahi­bine geri vermesi gerekir. Çünkü müslamanm malı müslümanlara ganimet olmaz.

2526- Devlet    başkanı müslümanlarm malı olduğunu bilmeden mücahidler arasında taksim ederse, bu taksim geçersiz olup mal sahiplerine geri verilir.

Çünkü taksimin yerini bulmadığı anlaşılmış olmaktadır. Zira bu taksirr devlet başkanının malı temlik etmesini ifade eder ve herkesin payına düşen onur mülkü olmasını gerektirir. Halbuki sahibinin rızası olmadan devlet başkanı müs-lümanın malını kimseye temlik edemez.

2527- Zapteden düşman, müslüman veya zimmet ehli olursa, yine aynıdır.

Çünkü o mallan gaspetmişlerdir ve İslama girmekle sahiplerine geri ver­meleri vacip olmuştur.

2528- Rasululllah  şöyle  buyurmuştur.   "Kişi  aldığını geri vermesi gerekir." Devlet başkanı durumu bilip ordu karargahlarında tam ihraz ettiğine kanaat getirererk müş­riklerden almış olan diğer ganimetlerle beraber o malları da beştebir payını aldıktan sonra mücahidler arasında tak­sim ederse, daha sonra bunun ihraz olmadığına kanaat ge­tiren başka bir yargıca dava edilse,    devlet başkanının yaptığı uygulama caiz olup yargıç iptal edemez.

Çünkü hakkında ihtilaf meydana gelen bir meseleyi içtihadıyla çözüp uy­gulama yapmıştır.

2529- Düşman taraf İslama girer veya zimmet ehli olur­sa, devlet başkanı içtihadı ile bu malların onlara ait ola­cağına karar verse, kararı geçerli olur.

Bu icma değil, bir ictihad kararıdır, Alimler bu meselede iki görüştedirler: Kimileri düşman kendi yurdunda ihraz etse bile o mallara malik olmayacağını söylemektedir, kimileri de ihraz ettikten sonra malik olacaklarını söylmektedir, ancak kendi yurtlarında ihraz etmeden malik olacaklarını kimse söylememektedir, diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Alimler arasında iki meselede ihtilaf bulunmaktadır, biri üstünlük ve ga­libiyetle alınmış olan müslümanların mallan darulharpte ihraz edilirse temlik ma­halli olur mu? Diğeri de galibiyet ve üstünlükle alınıp temlik mahallî olan da­rulharpte ihraz edilmeden sadece zaptedilmekle ihrazı meydana gelir mi?

Yargıç ictihad edip müslüman malının galibiyet ve üstünlükle temellük ma­halli olduğuna ve üstünlüğün darulharpte ihraz olmadan da sadece ordu ka­rargahında ihraz ile gerekleşeceğine kanaat getirip kararını uyguladığı takdirde, bu yerinde olmuş bir içtihadı olur ve hükmü geçerlidir. Tıpkı fasık kişilerin şahitliğiyle karar vermesi yahut hazır olmayan hakkında hüküm vermesi yahut hazır olmayanın nikahı hakkında bir erkek ve iki kadın şahitliği ile hüküm ver­mesi durumlarında hükmünün geçerli olması gibi. Hazır olmayan kişi hakkında hüküm vermenin caiz olduğunu söyleyenler ise fasıklann ve nikah konusunda er­keklerin yanında kadınların şahitliğinin olmayacağım söylemektedir. Ne var ki her İki meselede de yargıcın İctihad edip karar verdiği ve kararının geçerli olduğu söylenmektedir. Çünkü müctehid delile uyar, söylentilere değil.

Bu, yukarıda geçen meseleden farklıdır. Çünkü orada yargıç taksim için içtihadıyla karar vermemiştir. Bu kararı vermesinin sebebi bu malın müslüman-lardan alındığını bilmemesidir. Malın müslü mani ardan alındığını bildiği anda ka­ran geçersiz olur. Tıpkı kıbleyi içtihadıyla arayan kişinin durumu gibi. Namazı kıldıktan sonra kıblede yanıldığı anlaşılsa namazı tekrar kılmaz. Ama kıble konu­sunda ictihad etmeyip bir tarafa yönelerek namaz kıldıktan sonra kıblede yanıldığı anlaşılan kişi namazı tekrar kılar. Yani namazı iade eder. Çünkü normal şartlarda bir fiil, yanlış olduğu anlaşılıncaya kadar doğru sayılır. İctihad ile yapılan işler de aksi sabit olmadıkça doğru kabul edilir. Hüküm, ictihad mahalli olan bir meselede olunca, doğruluk İmkanı da mevcut demektir.

Nitekim öldüğü zaman bir kölesi ve çok borcu bulunan bir kişinin borcunu ödemek için yargıç köleyi satsa, daha sonra da adamın ölümü halinde kölenin azat olacağını söylediğine dair delil ortaya çıksa, yargıcın satışı geçersiz olur.

2530- Yargıç, adamın ölümü halinde kölenin hür ola­cağını söylediğini bilse ve vasi olması sebebiyle ölen ada­mın bu kararını iptal edip borcu ödemek için köleyi satsa, daha sonra bunun yanlış olduğunu düşünen başka bir yar­gıç meseleye bakacak olsa, bu özellikten dolayı ilk yargı­ İcın    kararını uygular. İkinci yargıç birincinin buna ictihadla karar verdiğini biliniyorsa yahut duruma vakıf de­ğilse, yine belirttiğimiz sebepten birinci yargıcın kararını uygular. Çünkü birinci yargıcın kararı mümkün olduğu sürece doğru kabul edilir.

Zaten yargıç hakkında hüsn-i zanda bulunmak gerekir. Yüce Allah " En iyi­sine uyarlar" buyurmaktadır. İki şıktan en iyisi bunu, ictihad ile ve bilerek karara vardığını kabul etmektir. Onun için aksi açığa çıkıncaya kadar onun verdiği karar uygulanır.

2531- Darulİslamda bulunan düşman ordusu karar­gahına müslüman bir tacir girip zaptettikleri malları fidye ile kurtarıp getirse, sahiplerine geri vermesi gerekir. Sa­hiplerinin emri olmadan fidye verdiği için de o fidye sada­ka olur. Düşman kendi yurtlarına dönmeden müslümanlar onlara galip gelip fidye olarak verilen şeylerin bizzat ken­disini ele geçirseler, tüccar alamaz. İster ganimetler tak­sim edilmeden önce bulsun, ister edildikten sonra bul­sun, aynıdır.

Çünkü düşman, ele geçirmekle ona tamamen malik olmuştur. Nitekim müslüman olur veya zimmet ehli olurlarsa bu fidye onların olur. Zira bu malı ga­libiyet ve üstünlük yolu ile ele geçirmiş değiller ki kendi yurtlarında onu ihraz et­meleri şartı aransın. Aksine malın sahibi istiyerek onu kendilerine vermiş ve temlik etmiştir. Bu da müslüman tacirlerden satın alıp satıştan sonra müslüman tacirlerin hiçbir hakkı kalmayan mal mesabesinde olur. Aradaki fark, fidye vere­rek aldığı şeyler daha önce müslümanların hakkı olan şeylerdir. Ancak müslümanlar arasında sebep meydana geldiği ve teslim gerçekleştiği taktirde hak olan bedeli temellük edilmiş olur. Müslümanlar arasında böyle olunca, müslümanlar ve gayri müsîimler arasında bu evleviyetle olur. Sonra, kendi isteğiyle düşmana ve­rince, onlara bağışlamış gibi onların kabul edilir.

Nitekim bunlar bir müslümanı öldürüp cesedini alsalar, daha sonra Ölünün ailesinden bazı kişiler onların yanına gidip cenazeyi defnetmek istediklerini ve geri almaları gerektiğini söyleyip onlara biraz mal verseler, bunlar da daha sonra müs-lüman veya zimmet ehli olsa, aldıkları mallar onların olur. Damlharpte ihraz et­meden önce müslümanlar onları yenerek alsalar, alan mücahidlere ganimet olur. Bu da onun gibidir.

Yİne müslüman veya zimmet ehlinden hür kişileri esir alıp darulharbe götürseler, sonra esirlerin yakınları gelip onları fidye ile kurtarsalar, fidye olarak verilen bu mal, düşmanlar, müslüman veya zimmet ehlinden olmaları halinde onların olur. Yine müslümanlarm zaptetmesi halinde mücahidlere ganimet olur. Malı kendi yurtlarında ihraz ettiler, demenin burada hiçbir anlamı yoktur. Çünkü böyle olsaydı, şöyle demek gerekirdi: O mallar ganimet içinde olup sahipleri tak­simden önce görürse, kuvvet ve üstünlükle alıp ihraz ettikleri mallarda olduğu gibi, karşılıksız olarak alma hakkına sahip olurlar.

2532- İtiraz eden kişi "Ben   böyle diyorum" derse, biz de ona şöyle deriz: Bu uzak bir şeydir. Mesela, bazı müs-lümaniar düşmanın kendilerini öldürmesinden korkup bîr yıl kendilerine saldırmamaları karşılığında onlara Herat kumaşından bin takım    elbise vermeyi kabuledip onlarla barış yapsa ve düşman elbiseleri teslim alsa, bir yıl geç­tikten sonra müslümanlar onları mağlup edip o elbisele­rin kendisini ganimet olarak alsalar, elbiseler taksimden önce ve sonra alan mücahidlere ganimet olarak verilir.

Çünkü düşman elbiseleri sahiplerinin gönül rızasıyla almışlardı. Taksimden önce sahibine geri verilen şey, üstünlük ve galibiyetle alınmış olan şeydir.

2533- Yine bu barış darulİslamda, şehir halkı müslü­manlar ile düşman askerleri arasında meydana gelse, daha sonra müslümanlara destek kuvvet   gelerek malı düşman darulharpte ihraz etmeden Önce onların elinden kurtarsa, bu mal mücahidlere ganimet olur.

Sebebini yukarıda açıkladık. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki sahiplerinin rızası ile alınmış olan şeylerde darulİslam ve darulharb aynıdır. Müslümanların böyle bir barış yapmalarının caiz olması ise düşmanın çoluk çocuk hepsini soy­kırıma tabi tutması korkusudur. Mallan bunun için fidye yapmaktadırlar. Hz. Peygamber de ashabından bazılarına şöyle diyerek bunun olabileceğini buyur­muştur: "Malını kendine feda et". Nitekim Hendek günü bazı müslümanlarda zayıflık hissetmesi üzerine böyle bir şeyi yapmaya yönelir gibi olmuştur. Ama iki Sa'd'm belirttikleri gibi müslümanlarda kuvvet görünce bu işten vazgeçmiştir. Bu da müslümanlarm çoluk çocukları hakkında bir tehlike sözkonusu olduğunda böyle davranılabileceğİne dair örnek olmuştur.

2534- Esir aldıkları bir müslüman onlara atını yahut silahını fidye verip kurtulsa, daha sonra müslümalar o malın kendisini zaptetseler, bakılır. Düşman o malları ihraz etmemişlerse ganimet taksiminden Önce ve sonra sa­hibine karşılıksız geri verilir. İhraz etmişlerse, taksimden önce sahibi karşılıksız, taksimden sonra ise istediği tak­tirde, parasını vererek alabilir.

Çünkü düşmanlar bu malı galibiyet ve üstünlük yolu ile almışlardır. Esiri ellerinde tuttukları gibi onun malını da tutarlar. Galebe yolu ile alındığı için de hakkında ganimet hükmü meydana gelir. Halbuki yukarıdaki böyle değildir. Orada fidyeyi ellerinde bulundurmaları ancak mal sahibinin rızası ile olmuştur.

2535- Ganimet olduğu zaman devlet başkam bu malı satmış olsa ve düşman da darulharpte ihraz etmişse, satışı geçersiz olup sahibine geri verilir. Ama sahibinin yara­rını korumak için satmışsa o başkadır.

Çünkü malın kaybolmasından endişelenmiş olabilir. Sahibinin de ne zaman geleceğini bilmiyor. Bu durumda malı satması geçerli olur. Tıpkı buluntu (lukata) malı,yargıcın satması, sonra da sahibinin çıkıp gelmesi gibi.

2536- Hangi  gerekçe ile sattığı bilinmiyorsa, satışı ge­çersiz olur.

Durumun hakikatine vakıf olmak mümkün olmadığından  zahire göre hü­küm vermek lazımdır. Zahirde onu ganimet malı olarak satmıştır. Aksi anlaşılıncaya kadar bu şekilde kabul edilir. Efendisinin ölümünden sonra Ölümle hür ola­cağı söylenen kölenin satışı hakkında şöyle denilmişii: Hangi gerekçe ile sattığı bilinmiyorsa, satışı geçerli olur. Çünkü bunu bilerek yaptığı kabul edilir. Ancak aksi ortaya çıkınca bu bozulur.

Ashabımızdan kimileri, ikisi arasında fark olmadığını söylemektedir. İki fasıl konusunda iki rivayetin olması gerekir. Kimisi de fark olduğunu söyleyerek şöyle demektedir. Hazır olmayan sahibinin çıkarını korumak için malın satılması, yargıç üzerinde bir borç değildir. İsterse yapar, isterse yapmaz. Ama borcun sa­hibi istediği taktirde borcu Ödemek için ölünün terikesini satmak yargıcın göre­vidir. Onun için orada satışı görev kabul ettik. O da ölüm halinde hür olacağı sözünü ictihad ile iptal etmektir. Çünkü muaraza (çelişme) görevli olan ile görevli olmayan arasında olmaz. Burada ise iki taraf eşit olmuştur. Mutlak satışı zahir üzerine hamlettik.

2537- Esir   düşmüş   kişi   yakınlarından   birine   haber gönderip kendi   malından veya onun malından fidye vere­rek düşmanın elinden kurtarmasını istemiş ve sözkonusu yakını eman ile darulharbe girip malı fidye vererek kur-tarmişsa, ondan sonra müslümanlar malı zaptederse, mal fey' olur ve sahibinin o mal Üzerinde bir hakkı olmaz. Çünkü burada mal düşmanın eline galibiyet ve üstünlük yolu ile geçmeyip sahibinin onlara teslim etmesiyle geçmiştir.

2538- Esire "Ya seni Öldürürüz yahut fidye verip ken­dini kurtarırsın" demişierse, durum aynı olur.

Çünkü malı yanında olmadığı için onlara malını vermeyebilirdi. Anlıyoruz ki malı üstünlük ve galibiyetle ele geçirmemişlerdir. Ama esir olduğu zaman mal onunla beraber ise malı onlara vermeme imkanına sahip olmaz. Nitekim malı ver­meyip onu öldürselerdi, mal onlara kalırdı. Ama malı yanında olmadığı taktirde kendisini öldürürlerse, darulîslamdaki malı onların eline geçmiyeceğİ gibi, ' malından fidye vererek kurtarmasını istediği kişinin malı da onların eline geçmiyecektir.

Fidye olarak verilen bu mal ganimet olduktan sonra geri verilecek olursa, acaba esir olan kişiye mi, yoksa kurtarmak için fidye veren kişiye mi verilir? ikisine de verilmez. Bir müslüman düşmanla çarpışırken onların arasına düşse ve savunma içinde olduğu halde atını ve silahını verip eman alması karşılığında onlarla barış yapsa, sonra müslümanlar o malı zaptetse, mal fey' olur. Çünkü düş­man o mala, ancak sahibinin istiyerek vermesiyle sahip olmuştur. Onlarla savaş halinde ve savunma içinde iken malını onlara vermiştir. Kendisini düşman ya­kalamış olmadığı gibi, malını da almış değildir. Ama esirin durumu ayrıdır.

2539- Düşman, müslümanların şehirlerinden birini  ku-şatsa ve onlardan almış oldukları ve halen zimmet ehlin­den bazılarının kölesi olan belirli esirleri   kendilerine tes­lim etmek üzere birkaç gün müslümanlara saldırmamak üzere barış yapsalar, zimmet ehlinden olan kişiler de köle­lerini istiyerek onlara teslim etse, daha sonra müslüman­lara gelen destek kuvvetle müslümanlar onlarla savaşıp galip gelerek verdiklerini geri alsalar, köleler fey1 olurlar. Çünkü müşrikler, köleleri kendi istekleriyle vermişlerdir

2540- Şehrin valisi, o köleleri rızaları dışında alıp düş­mana vermişse ve mesele aynı ise, darulharpte düşman ihraz etmeden önce müslümanlar onları yenerek köleleri geri alırsa, taksimden önce ve sonra sahiplerine karşılık­sız verilirler. Ama ihrazdan sonra geri alırlarsa, taksimde önce ücretsiz, taksimden sonra sahipleri isterse ücretle sa­hiplerine verilirler.

Çünkü köleler rızaları dışında alınmıştır. Devlet başkanının onları rızaları dışında alıp düşmana vermesiyle, düşmanın galip gelerek onları alması arasında birfarkyoktur.

2541- Sahipleri taksimden sonra ücret vererek köleleri almayı kabul etmezse, devlet başkanı kiymetlerini taz­minat olarak onlara öder.

Çünkü sahiplerinden gaspetmiştir. Gaspedilen şey sahibine verilmedikçe, gaspeden kişi onun için tazminat öder. Bunlar sanki rızası dışında alınmış mülkü giidir. Kiymetini ödeyerek geri alabilir. İsteyerek düşmana teslim ettiği için onları ganimetten tekrar alamaz, denilse, deriz ki: Kendisinin mülkü olarak değil, sa­hiplerinin mülkü olarak isteyerek teslim etmiştir. Ancak şu anda kendisinin mül­kü haline geldikleri için onun rızası ve isteği artık aranmaz. Ondan zorla alınmış gibidirler.

En iyi Allah bilir.[18]

 

Gaspedilmiş Veya Ödünç Verilmiş Yahut Kiralanmış Olup Ganimet Olarak Alınan Kölenin Fidye İle Kurtarılması

 

2542- Adamın biri bîr köle gaspetmiş, sonra müşrikler onu zaptetmiş, daha sonra da müsiümanlar onu ganimet olarak almışlar. Sahibi onu taksimden Önce bulup alırsa, ücret ödemeden alabilir, taksimden sonra almak isterse, ücretini ödeyerek alabilir.

Çünkü köle hala onun mülküdür.

2543- Kölenin   kendisinden   veya   gaspeden   kişiden alınması arasında fark yoktur.

Çünkü önceden mülkü olup her iki durumda da alma hakkına sahiptir.

2544- Taksimden önce ücret ödemeden alırsa, gaspe­den kişiden tazminat alınmaz.

Çünkü sahibinin malı ücretsiz eline geçmiştir.

2545- Taksimden sonra üretle alırsa, gaspeden kişiden tazminat alabilir.

Çünkü maliyeti kadar ücret ödedikten sonra ancak malına kavuşabilmiştir. Böylece gaspeden kişiden ödediği ücret kadar tazminat alabiIİr.Tıpkı gaspedenin yanında iken işlediği bir cinayetin bedelini ödemesi veya gaspedenin elinde iken bir borç karşılığında satıldıktan sonra borcun ödenerek kurtarılması gibi.

2546- Kiymeti karşılığında almayı kabul etmezse, gas­peden kişiden ğaspettiği günkü parası kadar tazminat ala­bilir.

Çünkü kiymetini ödemeden alma imkanı bulunmadığından gaspedenin elin­de iken helak olmuş gibi ondan tazminat alır.

2547- Gaspeden kişi kıymetini öderse, köleye de sahip olur. Ganimetten payına düşen kişiden ücretle alıp alma­ma arasında serbest olması yönünden sahibi durumunda olur. Müslümanlar onu ganimet olarak almadan önce veya aldıktan sonra  gaspeden  kişi  kiymetini  tazminat olarak vermesi aynıdır.

Mesela, onlardan bir tüccar satın alarak darulislama çıkarsa, sahibi gaspeden kişiden tazminatını almamışsa, isterse ücretini vererek tüccardan alır ve gaspeden kişiye gaspettiği günkü ücretinden ve onun için ödediğinden az miktarı öder. Çünkü ona sahip olmayı hak etmesi az mik­tardadır. Sanki sahibine geri verdikten sonra köle borç karşılığında satılmış gibidir.

2548- İsterse almaz ve gaspeden kişi gaspettiği günkü ücretinin tamamını tazminat olarak Öder.

Çünkü onu ücret ödeyerek alabiliyor ve ücret ödemesi gerekmiyordu. Sanki onun elinde helak olmuş gibidir.

2549- Satın aldıktan önce veya sonra kiymetini öde­mişse, satın alandan ücret karşılığında almakta serbesttir.

Çünkü tazminatını ödeyince, mülkü olur.

2550- Satın almadan önce gaspeden kişi kıymetini taz­minat olarak ödeyince, sahibi gaspeden kişinin iddiası ve yemini üzerine kiymetini alır, sonra köleyi satın alan kişinin elinde görürse ve sahibinin dediği şekilde kıyme­tini öderse, isterse gaspeden kişiye kiymetini geri verir ve köleyi ücretle alarak gaspeden kişiye en azını verir, is­terse köle için ödenen parayı alır. Bu durumda gaspeden kişi isterse ücretini vererek alabilir. Çünkü sahibinin is­tediği kadar para etmediğini görünce, maliyetin tamamını karşılamaz. Bu durumda gaspeden kişi zarardan kur­tulmak için tercih hakkına sahip olur. Sahibi alman ücreti geri vermek istemez ve ücret farkını gaspeden kişiye ve­ririm derse, bu isteği kabul edilmez.

Çünkü ğaspedildiği zamanki kadar kiymet alma hakkına sahiptir. Şimdiki kiymeti, ğaspedildiği zaman kiymetinin bu kadar olduğunu göstermez. Bu ancak zahire göre anlaşılır. Halbuki zahir ile istihkak sabit olmaz. Onun için alınan üc­reti geri vermeyi red ederse, ücretin fazlasını almayı hak etmez.

el-Kerhi delil olarak bunu göstermiş ve görüş olarak benimsemiştir. Ken­disinden ğaspedilen kişi, gaspeden kişinin iddiasına göre kiymeti aldığı taksimde sahibinin ifadesine dayarak kölenin ücretinin aynı olduğunu söylemiştir. Bu ko­nuyu Şerhu'l-Muhtasar'da gasp bölümünde açıklamıştık.

2551- Köle ganimetin içinde iken sahibi, gaspeden kişi ile beraber gelse, sahibinin tercihine öncelik verilir. İster­se aldığı ücreti geri verir ve köleyi ücret ödemeden alır. Ama ücreti geri vermeyi red ederse, köleyi alamayacağ igibi, gaspeden kişiden de bir şey alamaz. Gaspeden kişi ücret ödemeden köleyi alır. Çünkü gaspeden kişiye ücreti geri vermeyi kabul etmeyince kendisine ödenen ücrete razı olmuş olur. Sanki gaspeden kişi başlangıçta ücreti ona vermiş, sonra köle ganimet olmuş ve kiymeti artmış olur.

2552- Köle ganimet olup birinin payına düştükten son­ra sahibi gelirse, isterse gaspeden kişiye ücretini geri ve­rir ve ücretini ödeyerek payına düşen adamdan köleyi alır. Gaspeden  kişiye de  gaspettiği     günkü  asgari  ücreti ve payına düşmüş adama ödenen   ücretin asgarisi üzerinden ödeme yapar. İsterse aldığı ücreti   geri    vermez ve köle üzerinde hakkı kalmaz. Bu durumda gaspeden kişi isterse kiymetini ödeyerek satın alabilir.

Efendisi, bir delile dayanarak veya bir itiraf ile veya gaspeden kişinin yemin etmeye yananşmaması yahut ara­larında anlaşması sonucu gaspeden kişiden kıymetini almışsa, bütün bu durumlarda köle üzerinde bir hakkı kal­maz ve gaspeden kişi isterse kiymetini ödeyerek köleyi alabilir.

Çünkü ödediği ücret karşılığında gaspeden kişi köleye sahip olmuş ve sa­hibinin köle üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştır.

2553- Bir adamın yanında kiralık olarak çalışan bir kö­leyi düşman ele geçirdikten sonra nıüslümanların eline ga­nimet   olarak   düşse,  kiralayan   kişi  onu  ganimet  taksi­minden önce bulursa, kendisi   üret ödemeden alır ve   Ön­ceden olduğu gibi kiralık olarak çalıştırır.

Çünkü kiraladığı için sahibinden önce onun üzerinde hak sahibidir. Hatta sahibi ondan almak isterse, alamaz ve kira sözleşmesi belirtilen sürenin sonuna kadar geçerli olur. Onun için kiralayan adamın kendisi köle hakkında muhataptır.

2554- Müşriklerin    elinde   kaldığı   süre   kadar   üret ödemez.

Çünkü bu süre içinde kölenin ona yararı olmamıştır.

2555- Kiralık olarak elinde bulunduğunu ispat ederse, yargıç ona geri verir. Ondan sonra sahibi gelip kira işini inkar eder ve   elinde ödünç yahut emanet olduğunu iddia ederse, sahibinin dediği kabul edilir ve kiralayan adam iddisını yeniden delille ispatlaması gerekir.

Çünkü köleyi kendisine geri verirken yargıç kira sözleşmesi kararını ver­memiştir. Zaten bu delil, hazır olmayan bir hasım hakkında ileri sürülmüştür. Geri almada kiralamayı ispat etme ihtiyacı da yoktur. Geri alma hakkı da ancak elinden alındığı için sabit olmaktadır. Bu konuda elinde kira olarak yahut emanet veya ödünç olarak bulunması aynıdır. Onun için kölenin kiralayan adama geri ve­rilmesine dair yargıcın kararı, hazır olmayan sahibi aleyhinde kiralamış olmaya karar vermeyi içermez.

2556- Ganimeti, taksiminden sonra bulursa yargıç ona şunu söyler: İstersen kiymetini vererek geri al, verdiğin fidye sadaka olarak gider. Böyle yaparsa yargıç onu ken­disine verir ve tekrar kiralık olarak elinde hizmet etmeğe devam eder.

Fidyesinin sadaka olarak gitmesi, ihtiyacı olmadığı halde başkasının mül­künü fidye ile kurtarmaya çalışmasıdır. Zira kiralayan kişinin ona karşı bir ke­faleti yoktur.

2557- Fidye vererek almayı kabul etmezse, sahibinin ona birşey ödemesi gerekmez. Fidye ile kendini yüküm­lülükten kurtarmıyorsa, fidyesi sadaka olur. Efendisi gelip kiraya verdiğini inkâr ederse, sözüne itibar edilmez. Gösterilen delil ile aleyhinde hüküm devam eder. Çünkü sadece sahipliği sebebiyle taksimden sonra alma imkanı olmazdı.

Nitekim adamın elinde ödünç veya emanet olarak bulunsaydı, taksimden sonra hiç alamazdı. Alması için karar verilince, ortaya konulan delil ile hazır ol­mayan kişi hakkında kiraladığına dair karar verilmiştir. Payına düşen kişi de ki­ralamayı inkâr eden sahibine hasım olmuştur. Ama taksimden öncesi için böyle değildir. Çünkü orada köle esir düşmeden önce de sadece sahipliğini ispat ile onu alma imkanına sahiptir. Sebebi de taksimden sonra alma hakkı, kendisine ait olan bir mülkün esir olmadan önce kendisine veya yararını ihya eden için sabit olması­dır. Kira alan kişi de yarardaki mülkünü ihya etmektedir. Emanet bırakan veya ödünç veren kişi ise esir olmadan önce kendisine ait olan bir mülkü ihya etmek­tedir ki geri alması kıymeti mukabilinde olur. Tıpkı bir ivaz karşılığında mülkün yeni başlaması gibidir. Esir için fidye de vermez. Ama taksimden önce sahibine olduğu gibi geri vermek için karşılıksız olarak alır. Burada emanet veren veya ödünç verenler kiralayan kişi gibidirler. Kiralayan adamın kiymetini vererek kur­tarmayı veya müşteriden para ile almayı kabul etmezse ve efendisi gelip kıymeti yahut parası ile alırsa kiralayan kişi tekrar ücretli kılmak için ondan alabilir. Ondan itibaren de kira ücretini vermesi lazımdır. Ama geçmiş süre için üzerine ki­ra borcu terettüp etmez. Zira ikisi arasındaki kira sözleşmesi, geriye kalan zaman dliminde bakidir. Meydana gelen yarar bakımından kira akdi tekerrür eden müteaddit bir akit hükmündedir, yahut bir bütün olarak akit yapılmış olmaktadır. Ancak üzerinde akit yapılan bazı şeylerin gerçekleşmemesi geri kalan kısım için akdi iptal etmez.

Sahibinin kiralayan adama "Fidye vererek ben kurtardım, verdiğim fidyeyi bana ödemedikçe sana teslim etmem" demeye hakkı yoktur. Çünkü malın tazmin sorumluluğu kiralayanı bağlamaz. Malına fidye vermesi üzerine düşmediği   içinde bu sebebten köleyi ona vermemezlik edemez. Köleyi almakla eski mülkiyetine iade etmiş olur. Kiralayan için eski mülkünde kazanılmış bir hak varmış gibi olur. Tıpkı kiralayan adamın elinde iken kölenin bir cinayet işlemesi ve sahibinin ci­nayetin fidyesini vermesi gibidir.

2558- Kendisinden esir alınan kişinin elinde köle rehin olarak bulunuyorsa ve mesele aynı ise, taksimden Önce rehin alan kişi ganimet içinde köleyi   bulursa   elinde ol­ması sebebiyle onu almaya daha layıktır. Rehin bırakan kişiden  alacağı  zaten  vardır. Kendisinden  aldığına  dair rehin bırakan kişinin delil getirip hazır olması için beklen­mez. Rehin bırakan kişi hazır olup borcu ve rehni kabul etmezse, söylediği kabul edilir. Ama rehin alan kişi delil getirip onun delilini iptal ederse, onun dediği olur.

Çünkü onu red etmek, elinde nasıl bulundurduğunu ispatla değil, mücerred olarak onun elinden almanın subutu ile olmaktadır.

2559- Rehin alan kişi taksimden sonra gelirse, isterse kiymetini vererek alır, isterse almaz. Kıymetini vererek alırsa eskiden olduğu gibi tekrar rehin olur. Sonra efen­disi gelip borcu Ödedikten sonra rehin köleyi almak is­terse, bakılır. Borç ile rehinin kıymeti eşit ise yahut borç daha fazla ise, bütün Hanefi imamlarına göre efendisi is­tediğini yapar.

Çünkü rehnin bütün maliyeti, rehin alan kişi üzerine borçtur, (zimmetin­dedir) Zimmette olan şeyin fidyesi de zimmetinde bulunan kişinin üzerindedir. Bunu başkasına yükleyemez. Borç, rehinin kıymetinin yarısı kadar ise Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre cevap aynı olur. Ebu Hanife'ye göre ise, rehin alan kişinin rehin bırakan kişiye fidye miktarının yarısını iade etmesi gerekir. Rehin bırakan kişi bu miktarı teslim almadıkça köleyi ona teslim etmez. Rehin bırakan kişi mevcut olmaması halinde rehin alan kişinin kölenin cinayeti için fidye ver­mesi ve fidyenin alacağı borç miktarından fazla olması gibidir. İki İmamın görü­şüne göre rehin alan kişi verdiği fazla miktarı sadaka olarak vermiş olur. Ebu Hanife'ye göre ise verdiği fazla miktar sadaka olmaz ve rehin bırakan kişiden alır. Esirlikten sonra fidye vermenin hükmü de bu şekildedir. Rehin bırakan kişirehni ve borcu inkâr edecek olursa, belirttiğimiz sebepten delil getirmeye de ih­tiyaç yoktur. Çünkü burada yargıç rehin akdiyle hak etmiş bulunduğu bir mülkü ihya ettiği için rehin alan kişinin kıymet mukabilini vererek almasına karar vermiştir.

Rehin bırakan kişinin iddialarını ispat meselesinde de hasmı, ganimet tak­siminde payına düşmüş olan kişi olur.

2560- Rehin bırakan ile rehin alan ikisi de hazır olup rehin  bırakan kişi fidye ile kurtarmayı kabul etmez ve rehin alan kişi fidyesini vererek kurtarırsa, köle eskiden olduğu gibi yine rehin olur. İmamların   hepsine göre re­hin alan   kişinin verdiği fidye sadaka olur. Tıpkı kölenin cinayetini ödemek gibi olur. Rehin bırakan kişinin hazır bulunması halinde rehin alan kişinin verdiği fidye sadaka olur. Verdiği miktar ister borçtan fazla olsun, ister olma­sın, aynıdır.  Rehin alan kişi mevcut olmayıp   rehin bıra­kan kişi hazır ise ve falan kişinin yanında şu miktar kar­şılığı olarak  rehin bırakılan kölesi olduğuna dair delil ge­tirse, ganimetin taksiminden önce bulursa, söylediği ka­bul edilir ve onun lehine hüküm verilir.

Çünkü eski mülkü olduğundan karşılıksız alma hakkı vardır. Mülkünü delil ile de ispatlamıştır. Ancak falan kişi borcu karşılığında rehin bıraktığını itiraf ettiği için o adamın borcunu ödeyinceye kadar köle kendisine teslim edilmez. Rehin alan kişinin hakkını gözönünde bulundurarak yargıç köleyi ona teslim etmez. Çünkü kendisi, hakkını alamıyan herkesin adına iş yapmaktadır. Rehin alan kişi

gelip köleyi teslim alıncaya kadar adaletli bir kişiye teslim eder.

2561- Ganimetin taksiminden sonra gelir veya duşmandan satın alan kişinin elinde bulursa ve parasını vererek kurtarmak isterse, istediği yapılır.

Çünkü bu alma ile eski mülkünü ihya etmektedir.

2562- Verilen fidye rehinin kıymeti kadar veya daha fazla ise, yargıç köleyi ona verir ve adaletli kişiye teslim etmez.

Çünkü burada fidye verme rehin alan kişiye aittir. Çünkü kiralamanın ak­sine rehnin maliyeti onun zimmetindedir. Rehin veren kişi rehin alan kişiden fid­ye miktarını alma hakkı batıl olunca fidyeyi rehin veren kişi, alan kişiye öde­medikçe köle üzerinde hak sahibi olmanın hükmü kalkmış olur. Onun için yargıç köleyi fidyeyi veren kişiye teslim eder. Ama taksimden önce köleyi alır ve rehin alan kişi gelince, kendisine "İstersen fidyeyi öde ve köleyi rehin olarak al, is­tersen alma, artık borcun sona ermiştir" denir. Çünkü rehin veren adam ancak fidye vererek alabildiği için kölenin maliyeti de rehin veren kişinin zimmetiyle yok olmuştur. Böylece fidyeyi veren adam borcunu ödemiş gibi olur. Rehin veren adamın verdiği fidyenin sadaka olarak sayılmamasının sebebi, kendi mülkünü onunla ihya etmeyi kastetmiş olmasıdır. Ama rehin alan (mürtehin) böyle değildir. Onun ödediği fazlalık teberru sayılır. Kiralayan (müste'cir) de böyledir. Çünkü ödediği şeyle kendi mülkünü ihya ediyor değildir. Zira o mal kendisinin değildir. Rehin veren adamın verdiği fidye rehin malın kıymetinden az ise, yargıç onu ada­letli birine verir ve rehin veren adama teslim etmez. Çünkü olsa olsa, rehin veren kişi borcundan ödediği fidye miktarıyla borç alacaklısına borcunu ödemiş olur. Zaten borcunu ödediği taktirde köleyi geri alma hakkına sahiptir. Ancak borcun bir kisımını Ödemekle rehin alan kişinin köle üzerindeki hakkı tamamen kalkmış olmaz. Onun için adaletli birine vermiştir. Rehin alan kişi geldiği zaman isterse verilmiş fidyeyi öder ve köle borcun tümü karşılığı yanında rehin olur. Tıpkı esir düşmeden önce olduğu gibi. Ama verilmiş fidyeyi ödemeyi kabul etmezse, o za­man borcun kalan kısmı karşılığında yanında rehin kalır. Çünkü fidyeyi ödeme­diği İçin kısas yolu ile yani fidyenin borcuna mahsup edilmesi yolu ile borcu ödenmiş olur. Böylece rehin veren kişi köleyi geri alma hakkına sahip olur, rehin alan kişinin de rehin veren üzerinde o kadar alacağı vardır. İkisi birbirine mahsup edilerek ödeşmiş olurlar. Ondan sonra köle rehin alanın elinde iken ölürse, rehin alan kişi fidyeyi veren sahibine ödediği fidyeyi öder. Çünkü kölenin (rehinin) ölmesiyle alacaklı bütün borcunu almış sayılır. Fidye miktarı konusunda da alacağını ıkı defa tam almış olur.

Borç dinar, yiyecek veya başka birşey olduğu halde fidye olarak dirhemler verilmişse, rehin veren de alacağı olan borçtan fidye payı kadar ona geri öder. Çünkü ödeşme yolu ile borcun alınması hakikaten alınması mesabesindedir. Ama hakikaten alınmış olsaydı, rehinin yok olmasından sonra alınan miktar geri ve­rilir. Çünkü  rehinin zimmeti malın kendisi itibariyle değil, maliyeti itibariyledir.

Zira bu borcun tahsil edilmesi zimmetidir. Tahsil de aynı cinsle olur, başka cinsle değil. Mallar arasındaki aynı cinsiyet de malların sıfatı itibariyledir. Onun için bu miktarı geri alırken fidye cinsinden değil borç miktarından tahsil eder.

2563- Hibe edilmiş köleyi düşman esir alıp yurtlarında ihraz etse, sonra müslümanlar onu ganimet olarak alsa ve taksimden önce hibe eden ve hibe alan kişiler de hazır ol­salar, alma hakkı hibe alan kişinindir.

Çünkü mülkü olan birşey zaptedilmiştir. Alma hakkı da mülkiyetin önceliği veya sahiplik bakımındandır. Esir alındığı zaman köle hibe verilen kişinindi.

2564 - Alırsa, hibe veren kişi hibelikten vazgeçer.

Çünkü almakla eski mülkiyetine iade etmiş olur. Hibe eden kişinin de eski mülkü hakkında cayma haki bulunuyordu.

2565- Kendisine hibe edilen kişi hazır değilse, hibe eden kişinin köle üzerinde bir hakkı olmaz.

Çünkü mülkiyetinde hakkı onunla sınırlıdır. Eski mülkiyetine dönmedikçe hakkı olduğu açıkça çıkmaz.

2566- Hibe alan kişi hazır olduğunda "Benim ona ih­tiyacım yoktur" derse, sözüne iltifat edilmez,   yargıç geri

vermesine karar verdiği gibi,    hibe eden kişinin de hi­beden vazgeçmesine karar verir.

Çünkü hibe eden kişinin hakkı ve mülkü olmuştur. Hibe eden kişi de hak­kını istemektedir.

2567- Hibe alan kişi kabul etmemekle hakkı kabul et­memiş olur. kendisini zarardan korumak için değil, hibe edilen şeye zarar verme peşindedir.

Çünkü onu ücretsiz almaktadır. Yargıç haksızlık yapanın sözüne iltifat etmez. Sonra, hibe edenin hakkı ona taalluk edince, hibe alan kişinin kendisi ona vermiş gibi olur.

2568- Ganimetin taksiminden sonra hazır olmuşlarsa yahut onu müşterinin elinde bulmuşlarsa, hibe alan kişi kiymetini veya parasını vererek alırsa, hibe veren kişi hi­beden vazgeçebilir.

Çünkü hibe alanın elinde olduğu gibi eski durumuna dönmüştür.

2569- Hibe alan kişi "Hibe eden kişi fidyeyi geri ver­sin" derse, sözüne iltifat edilmez.

Çünkü kendi mülkünü fidye ile kurtarmıştır. Başkasının zimmetinde değildi ki o zimmetin hükmü İle ona geri versin,

2570- Hjbe alan kişi "Ben almak istemiyorum" derse almaya mecbur edilmez.

Çünkü bu almayı red edişte haksızlık yapmamaktadır. Belki kendisi için ya­rarlı olmayacak bir tazminatı yüklenmek istemiyor. Kişi tazminattan imtina edebilir.

2571- Bir yararı bulunduğu taktirde almaktan imtina edebiliyorsa, yararı bulunmadığı zaman imtina etmesi ev-leviyetle   olur. Hibe veren adam" Ben onun fidyesini ve-riyorum" derse, kabul edilmez.

Çünkü esirlik mülkünde olmamıştır. Yani mülkü olan bir şey esir olmamış­tır. Fidye verme hakkıninm kendi mülkünü ihya eden için olduğunu belirtmiştik. Burada hibe veren kişi vereceği fidye ile hibe alan kişinin mülkünü ihya et­mektedir. Sonra, mülkünden dolayı alması gerekmektedir. Hibe alan kişi ise bu fidyeyi vermekten imtina etmektedir. Hakkı olan kişi imtina ettikten sonra artık hibe veren kişinin bu imkanı kalmaz.

2572- Esir, cinayet işlemiş bir köle olup efendisi onu ganimetin  taksiminden  önce  bulursa,  karşılıksız  olarak alır. Zira Önce olduğu gibi eski mülküne   dönmüş olur. Cinayetin bedelini veya fidyeyi vermekle muhatap, yani mükellef olur. Efendisi olmadan cinayetin    sahibi hazır olacak olursa, köle üzerinde   bir hakkı olmaz.

Çünkü esirlik ne mülkü, ne de sahipliği üzerinde meydana gelmiştir. Hakkı sadece efendinin mülkündedır ve hakkı olduğu kişi ortada olmayınca davasına iti­bar edilmez

2573- Efendisi gelip köleyi almayı red ederse, ona "ya cinayetin bedelini veya fidyeyi verirsin, birini seç" denir. Çünkü eski mülküne döndürme imkanına sahiptir. Cinayet sahibinin hakkı gozönünde bulundu mi arak bu imkanı mülkün hakikaten kendisine dönüşü me­sabesinde kabul edilir.

2574- Cinayetin bedelini vermeyi tercih ederse, bedeli ona verir.

Çünkü verme muhayyerliği yanında köleyi almaktan imtina etmesi haksız­lık olur ve cinayetin sahibine zarar vermeyi amaçlamış sayılır.

2575- Yaralama bedeline (erş) mukabil fidye vermişse, ona "istersen bunu kendine al" denir.

Çünkü cinayetin sahibi hakkını almıştır. Alma hakkı da sadece efendisine ait olmuştur. İsterse kendi yararını tercih ederek alır, isterse almaz.

2576- Ganimetin taksiminden önce hazır bulunurlarsa, efendisi   kiymetini  vererek   kurtarabilir.  Fidye   ile   kur­tardıktan sonra efendisi isterse cinayetin bedelini öder, is­terse yaralama cinayetinin bedelini öder.

Çünkü eski mülkiyetine dönmüştür.

2577- İsterse fidyesini vermez.

Çünkü kendisine ondan yarar gelmiyeceğini düşünerek tazminatını öde­meyi yüklenmekten imtina etmektedir. Bu durumda cinayetin sahibi onu ken­disinden alır.

2578-  Ondan  sonra  cinayet sahibinin  onun üzerinde hakkı kalmaz.

Çünkü hakkı sona ermiştir.Bu da efendinin fiiliyle de olmamıştır. Onun hakkında kendisi ne muhayyer, ne de tüketici olur. İmkanı olduğu halde almaktan imtina edince, neden onun hakkında müstehlik (tüketici) sayılmıyor? diye so­rulursa, şöyle deriz: Ücretsiz buna imkan bulduğu taktirde olabilir. Ama ancak tazminatını ödedikten sonra buna imkan buluyorsa, o zaman olmaz. Çünkü istese veya istemese, kölenin cinayeti sebebiyle tazminat Ödemeye mecbur edilmez.

2579- Köle borçlu olup mesele de aynı ise, ganimetin taksiminden önce bulunursa efendisi onu ahr ve borcu ona tabi olur.

Çünkü alacaklının hakkı, onun maliyetinde de sabit olur.

2580- Alacaklı geldiği haide efendisi gelmemişse, ge­linceye kadar köleyi alma hakkı ofmaz.

Çünkü esirlik ne mülkü üzerinde, ne de sahipliği üzerinde olmuştur.

2581-  Ancak alacaklı alacağı için delil getirirse, efen­disi gelinceye kadar yargıç köleyi tutar ve ganimet ara­sında taksimini yaptırmaz.

Çünkü bedeli ile alacaklının borç karşılığında onun maliyetini almaya hak kazandığı sabit olmaktadır. Onun için taksimi ile meşgul olunmaz. Halbuki ci­nayet sahibi ve hibe verenin hakkı bundan farklıydı. Bu sadece efendinin mülkü ve hibe alanın mülkü ile sınırlıdır. Mülkiyetleri geri gelmeden açığa çıkmaz. Kö­lenin borcu İse, nereye giderse onunla beraber gider. Efendisi alsın veya almasın, burada maliyeti alma hakkı sabittir.

2582- Efendisi gelip borcunu ödemeyi kabul edip borç karşılığında köleyi satmayı red ederse, köle onun olur.

Çünkü kölenin boynunda görülen borç, kimin mülkü olursa olsun, satıldığı zaman maliyetinden alınır.

2583- Alacaklı gelmeyip köle ganimet olarak taksim e-dilirse yahut düşmandan satın alan kişinin elinde görü­lürse, efendisi kiymetini vererek almakta serbesttir. Alır­sa, kendisi fidye verip kurtarmadıkça borç için satılır. Al­mazsa, alacaklının mülkiyetinde bulduğu kişinin mülkü o-larak borç için satılır. Mülkü olan kişi isterse borcunu ödeyerek kurtarabilir.

Çünkü maliyetinin birinden diğerine geçmesiyle borcu maliyetinden düş­mez. Nitekim borçlu köle azad edilecek olursa, alacaklı ondan borcunu istİyebilir. Ama cinayet işlemiş köle böyle değildir. Azat edildikten sonra cinayetin sahibi onu hiçbir şey karşılmğıhda satamaz.

2584- Borç için satılır ve parasından birşey artmazsa, payına düşen kişiye bunun karşılığı beytulmaldan verilir.

Çünkü kendisinden kaynaklanan bir sebeple maliyeti başkasının hakkı ol­muştur. Taksim edilmiyecek bir kölenin kiymetinin kendisine verildiği anlaşılmış

olmaktadır.

2585- Ücretinden üçte bir artarsa, borç için geri kalan kiymetinin üçte ikisi ivaz olarak ödenir. Efendisi gelme­den önce alacaklı gelip borcunu ispat ederse yargıç   onu borç için satar .

Çünkü alacaklının hakkı maliyetine taalluk etmektedir. Bu satışta efen­disinin hakkını iptal etmek de yoktur. Efendisi gelinceye kadar satışını ertelemek ise alacaklı için zarardır. Onun için yargıcın alacaklının zararını önlemesi lazım­dır. O da borç için satmasıyla olur.

2586- Efendisi gelirse, satın alan ikinci adamdan    al­dığı fiyatla alma hakkına sahip olur. Çünkü kimin elinden alınıp esir edilmişse, tasarrufu bozmakla meşgul olmadan elinde bulduğu kişiden alma hakkına sahiptir.

Nitekim ücretsiz alması ganimetin taksimini bozmaz. Sadece eski mülkiye­tine iade etmek için ikinci satış ücreti ile satın alır. Böyle yaptığı taktirde alacaklı borcunun geri kalan kısmını artık ondan istiyemez. Çünkü hakkı kölenin ma­liyetinde idi. Bu da bir defa ona ulaşmıştır. Köleyi azat etmek için başka birşey is­teme hakkı yoktur. Tıpkı efendisinin mülkü olarak esir düşmeden önce satılmış olması gibi.

2587- Birinci müşteri "Kölenin ücretinden alacaklının benden aldığı miktarı benden satın alan kişiye veriyorum" derse, kabul edilmez.

Çünkü mülkünün karşılığını bir defada almıştır. Kölenin borcundan dolayı ondan almayı hak ediyorsa, ikinci defa değiştirerek ondan dönme hakkı mevcut olmaz.

2588- Ancak birinci müşteri köleyi borcu karşılığında aldığı ile satabilir. Fakat efendisi bu borcu öderse, sa­tamaz

Çünkü köle efendinin eski mülkiyetine dönmüştür. Mülkiyetinde maliye­tinin alacaklı tarafından alınabilmesi borcu sebebiyle mümkün oluyordu. Borcu da ödenmiştir. Nitekim köle satılmamış olsaydı, borç Ödenmedikçe yine satılırdı. Bir defa satılır ve birinci müşterinin hakkı olan ücreti alacaklı kişiye verilince, birinci müşterinin onu maliyetine irca etme hakkı olur. Çünkü efendinin mülkiyetine irca etmesi bakımından alacaklının yerine kaim olmuştur. Zira ödediği şey sadaka değildir. Belki hüküm bakımından onu vermeye mecburdur. Kendi mülkünden başkasının borcunu ödemeye mecbur tutulan kişi de onu geri alma hakkına sahip olur Bu ise kölenin kendisi sebebiyle satıldığı başka bir borçtur. Belirttiğimiz açıdan efendisi hakkında vacipliliği de açık olmuştur. Ancak efendisi fidyesini verirse, durum başka olur.

2589- Düşmandan satın alan kişi onun borcunu da ö-derse, sonra efendisi gelir onu para ile alırsa, ona şöyle denir: Borcu ödenen köle azat edilirken borçtan ve kıy­metten asgarisi verilir. Bu şekilde ödersen olur, bunun için satılacaktır.

Çünkü müşteri o fidyeyi vermeğe mecburdur. Onun için verdiği fidye sa­daka olmaz. Ancak zaruret kıymetinin asgarisini alır. Netice olarak, efendinin mülkiyetine döner ve üzerinde borç varsa, olduğu gibi döner. Borcunu öde­medikçe efendisine ücretsiz olarak teslim edilmesi caiz olmaz.

2590- Düşmandan satın alan kişi onu başkasına satsa veya hibe etse yahut sadaka olarak verse, sonra alacaklı kişiler (borcu olanlar) çıkıp gelseler, onun tasarruflarını iptal edebilirler.

Çünkü düşmandan satın alan kişinin mülkünde onların borcu bulunmak­tadır. Esir düşmeden önce efendisinin mülkünde olduğu gibi. Alacaklı kişilerin rızası olmadan efendisinin onu satması da geçersizdir.

2591- Bunlar satış işlemini iptal etmeden efendisi gelir ve satın alan ikinci müşteriden ücretini vererek yahut hibe alan kişiden kıymetini iptal etmek isterlerse, bunu yap­maya hakları olmaz.

Çünkü alacakları olduğundan ancak ikinci satışla ortaya çıkan mülkiyeti iptal edebilirlerdi. Halbuki efendisi alınca, ortaya çıkan yeni her mülkiyet ortadan kalkmıştır. Çünkü köle efendisinin eski mülkiyetine dönmüştür. Alacaklı kişilerin hakkı konusunda da esir düşmeden önceki haline dönmüştür. Efendisi adamların borçlarını ödemediği taktirde borçların tahsili için köle satılır.

2592- Esir olan köle emanet veya ödünç verilmiş iken esir düşmüş ve emanet bırakan yahut ödünç veren kişi ga­nimetin taksiminden önce bulmuşsa, delil gösterdikleri taktirde ikisi de onu alabilirler.

Çünkü onların elinde İken esir olmuştur. Ganimetin taksiminden Önce esir alma hakkı da elinde bulundurana aittir. Onun için esir düşmeden önceki gibi on­lara verilir.

2593- Ganimetin taksiminden sonra gelip kiymetini ve­rerek almak isterlerse yahut düşmandan satın  alan kişinin elinde bulurlarsa, onu alamazlar.

Çünkü fidye vererek alma hakkı ancak eskiden kendisine ait olan bir mülkü ihya eden kişinin olur. Emanet veya ödünç tutan kişilerin bundan önce böyle bir mülkiyetleri yoktur. Fidye vererek alırlarsa, bu ilk olarak verdikleri bedel karşılı­ğında onu temellük etmek olur. Elinde bulunduran kişi İse ivaz (bedel) Ödeyerek başkasına temlik etmeye mecbur değildir.

2594- İkisi de "Biz ilk efendisi için fidyeyi sadaka ola­rak veriyoruz" derlerse, geçersiz olur,

Çünkü almadan önce eski efendisinin onda mülkiyeti yoktur, ki mülkiye­tinin fidyesi olarak sadaka versinler. Yine eski efendisinin üzerinde bir (zimmet) borç yoktur ki onun yerine ödeyerek teberruda bulunsunlar.

2595- Ancak  eski efendisi  gelirse, fidyesini  vererek alabilir.

Çünkü almakla eski mülkünü ihya etmektedir.

2596- Esir düşmüş köleyi bir adam düşmandan satın alsa ve köle ganimet taksiminde bir adamın payına düşse, sonra ticaret yaparken kötü tasarruftan yahut birşeyi telef etmesinden dolayı köle borç altına girse, sonra eski efen­disi çıkıp gelse, fidyesini vererek alabilir.

Alacaklıların hakkından dolayı almaktan engellenmez. Aldığı taktirde borcu da ona tabi olur ve efendisi borcunu ödemediği taktirde borç için satılır.

Çünkü kölenin maliyetinde alacaklıların hakkı sabittir. Maliyeti nereye gi­derse onunla beraber gider. Tıpkı cinayet işlemiş ve borçlu bir kölenin cinayet karşılığı olarak verilmesi ve cinayet sahibi ödemediği taktirde borcu karşılığında satılması gibi.

2597- Kölenin borçlu efendisi ölse ve köle, varislerine miras olarak kalsa, borç için köle satılır. Yukarıdaki de böyledir.  Efendisi, borcundan   dolayı  fidyesini  vererek almak istemiyorsa, hakkı geçersiz olur ve köle kimin mül­künde bulunuyorsa, borcunu ödemediği taktirde borç için satılır.  Efendisi  alırken  borcu  olduğunu  bilmiyorsa  ve borcu  sonra  ortaya  çıkarsa, efendisi  istediği  gibi   dav­ranmakta serbesttir.

Çünkü borç bir kusurdur. Alındıktan sonra bu kişide ortaya çıkması müş­terinin yanında meydana gelen başka bir kusurun ortaya çıkması mesabesindedir. Bu kusurdan dolayı geri verme hakkı olur. Zaten eskiden olduğu gibi kendisine ait olmayacağı açığa çıkmıştır. Maliyetinin üzerinde bir hakkı yoktu, ama şimdi maliyetini alma hakkı olan biri ona sahiplenmiştir.

2598- Köleyi geri verir ve verdiği de alırsa, köleyi geri alan kişinin yanında köle borç için satılır. Efendisi tutarsa yine borç için satılır.

Çünkü kusuruna razı olmuştur. Aldığı zaman kusurunu bilmiş gibi olur.

2599- Alacaklılar borçlarını ispat ettikleri zaman ken­disinden alman kimse hazır değilse ve efendisi "Ben onu geri veriyorum" derse, bunun için yargıç ona iki veya üç gün mühlet verir, satan adam gelirse, ona geri verir, gel­mezse, alacaklılara satar.

Çünkü köle üzerindeki borçlan sabittir. Uzun süre erteleme de onlara zarar verir. Kısa süre için ise onlara fazla zarar olmaz. Aynı zamanda efendisi de gözetilmiş olur. Nitekim yargıç onlara, sizin için satacağım kişi varsa getirin derse, müşteri bulmak için yine bu kadarlik süreye ihtiyaç duyacaklardır.

2600- Efendisinin  mülkünde iken yargıç köleyi satmak isteyip efendisi satılması veya fidyesinin verilmesinden hangisi kendisi için daha yararlı olduğunu düşünmek için iki veya üç gün mühlet isterse, yargıç kabul eder.  Burda da aynıdır. Verilen mühlet sona erer ve satmış olan kişi gelmezse borç için satılır, ondan sonra kendisinden alınan adam gelirse, arık efendisinin onun üzerinde hakkı olmaz. Çünkü satılmışsa, zaten köle mülkiyetinden çıkmıştır. Kusurdan dolayı

dava etmesi de köle elinde bulunduğu süre için geçerlidir. Ama mülkiyetinden çıktıktan sonra bu hakkı kalmaz.

2601- Fidyesini vermişse artık kusur da ortadan kalk­mış olur ve kusur kalktıktan sonra artık kusurdan dolayı dava etme hakkı kalmaz. Kendisinden esir alınan kişi gel­meyip alacaklılar ondan borçlarını isterse ve elinde bulun­duran kişi onun borcunu öderse, daha sonra kendisinden esir alınan kişi gelirse, fidyesini vererek alabilir.

Çünkü borçtan kurtulmuş ve borçsuz olduğu eski durumuna dönmüştür.

2602- Kendisinden esir alınan kişi onu aldıktan sonra borcunu ödeyen kişinin ona bir şey geri vermesi sözko-nusu olmaz. Yukarıdakinin aksinedir.

Çünkü orada mülkünde ortaya çıkan bir borç fidyesini verip kurtarmıştır. Bu borç da hakkı olan maliyetidir. Onu kimseye geri vermez. Orada fidyesinin verilmesi mülkünden önce geliyordu. Alınması hak edilen maliyeti de eski efen­disinin mülkü idi. O maliyet ortaya çıkınca onu geri verebilir.

2603- Aynı şekilde borcu için satmayı tercih ettikten sonra kendisinden esir alınan kişi gelerek ikinci ücretle satın alsa birinci müşterinin ona birşey geri vermesi sÖz-

konusu olmaz. Ama borç kendisinden esir alınan kişinin

mülkünde ise, durum başka  olur.

Aradaki fark şudur: Borç kusur mesabesindedir. Mülkünde meydana gel­mişse, o kusurun zimmeti de ona düşer. Yani o kusuru telafi etmek onun borcu olur. Nitekim kendisinden esir alman kişi bu kusuru bilmiş olsaydı ona geri ve­rirdi. Birinci kusur kendisinden esir alınan kişinin mülkünde iken, bu itibarla kendisinden esir alınan kişiye nasıl birşey geri verir. Zaten kendisinden esir alı­nan kişi bu kusur sebebiyle köleyi ona geri veremez. Onun için bu kusur sebe­biyle ödediği tazminat karşılığı düşmandan satın alan kişi onu satabilir. Esir düşmeden önce köle borçlu ise, yargıç düşmandan satın alan kişinin mülkünde iken borç karşılığı satar ve parasını alır, ama parayı alacaklı kişilere ödemeden önce para kaybolursa, sonra kendisinden esir alman kişi gelip fidyesini vererek alırsa, alacaklı kişiler azat edilinceye kadar köleden birşey alamazlar. Çünkü be­lirttiğimiz gibi borç karşılığı olarak onlar için bir defa satıldı. Bu satışta yargıç onlar için   çalıştı. Onun elinde   paranın yok olması onların elinde    paranın yok

olması gibidir.

2604- Onun için köleyi azat edilinceye kadar artık bir­şey karşılığında satamazlar. Köleyi satma işi bozulan kişi burada kendisinden esir alınan köleyi satamaz.

Çünkü ücret alacaklı kişilere ulaşmayınca, kölenin üzerindeki borçların­dan bir şey düşmemiş oldu. Borcunu mülkü ile ödediği için cayma hakkı kölenin boynunda olur. Hüküm bakımından zaten borcunu Ödemesi zorunluydu. Burada birşey ödemiş olmayınca, kölenin alacak bir şeyi kalmaz.

Nitekim ikinci müşteriden parayı aldıktan sonra alacaklı kişiler kölenin borcu olmadığını söylerlerse, satış işi bozulan birinci müşteri parayı olduğu gibi alır. Malı yargıcın elinde yok oldu, ondan köleye artık birşey vermez yahut borcu olmadığı söylendikten sonra kölenin borcundan birşey ödemediğine göre ona birşey geri vermez, borçlulara ödenmeden önce alman ücretin yok olması da bu şekildedir, diye itiraz edilirse, birincisinin daha doğru olduğunu belirtelim.

2605- Birine kölesinin veya katırının Ömür boyu hiz­met etmesini vasiyet ettikten sonra sözkonusu adam ölse, köle ve katır varisine raci olur. Yine birine kölesinin ha­yatında hizmet etmesi veya hayatında atına binmesini va­siyet etse, vasiyeti, bıraktığı mirasın üçte biri kadar olur­sa yerine getirilir.   Düşman köleyi yahut atı zaptetse ve bunlar ganimet içinde alınsa ve kendisine hizmet için va­siyet edilen kişi gelip buna dair delil gösterse, kölenin sa­hibi hazır olmasa bile, davada o taraf olur.

Çünkü elinde iken esir alınmıştır. Ganimetin taksiminden önce onu alma hakkına sahiptir.

2606- Kölenin sahibi gelip vasiyeti    inkar etse, ona "Hasmına    karşı delilini getir, aksi halde sana bir şey yoktur" denir.

Çünkü vasiyetinin sabit oluşu itibariyle değil, kölenin elinde iken esir düşmüş olması itibariyle delilini gösteren kişinin lehine yargıç hüküm vermiştir. Onun için kölenin sahibi, hasmına karşı vasiyet konusunda delil getirmesi ge­rekir. Benzeri bir durum kiralama konusunda geçmişti.

2607- Gelen kişi kölenin sahibi  ise yargıç onun lehine hüküm verir.

Çünkü delil ile mülkü olan bir şeyin esir alındığını ispat etmiştir. Alma hakkını ispatında mülkiyetin etkisi elinde bulundurmanın etkisinden daha büyük­tür. Bununla beraber yargıç köleyi sahibinin eline vermez.

2608- Hizmet sahibinin gelip almasına kadar adaletli kişiye teslim eder.

Çünkü başkasının da üzerinde hakkı olduğunu ikrar etmiştir. Yukarıda geçen rehin meselesi gibidir.

İkisinden biri gelmeyip ganimetin arasında taksim edilirken yahut düşman­dan bir adam satın aldıktan sonra zimmetin sahibi gelip delilini gösterirse, fid­yesini vererek alabilir.

Çünkü almakla hak ettiği bir hakkı ihya etmektedir. Kendisine hizmet ede­ceği vasiyet edilen kişinin üzerinde kimsenin iptal edemiyeceği ayrılmaz bir hak­kı bulunmaktır. Halbuki ödünç alan kişi böyle değildir.

2609- Zimmetin sahibi onu aldıktan   sonra kölenin sa­hibi gelerek vasiyyeti inkâr ederse, inkar etmesine   iltifat edilmez.

Çünkü fidye vererek alma hakkının olduğuna hüküm vermenin zaruret­lerinden biri de vasiyyet hakkında hüküm vermektir. Hak edilmiş bir hak olmaksızın sadece elinde bulundurmak, alabilmesine hüküm vermek için yeterli değil­dir. Böylece anlıyoruz ki elinde bulunduran adam vasiyetin ispatı konusunda kö­lenin sahibine hasım (davacı taraf) olmuştur.

2610- Köle, esir düşmeden önce olduğu gibi şimdi de ölünceye kadar hizmet etmesi için vasiyet   edilen kişinin elinde olur. Ölürse, köle sahibine döner ve hizmet sa­hibinin varisleri hizmet için vasiyet edilen kişinin ödediği fidyeyi onun malından kendisine verirler. Kölenin sahibi fidye ile kurtarmadıkça, bunun için köle satılır.

Çünkü o fidyeyi vermek zorundadır. Ancak onunla hakkını ihya etme im­kanına kavuşurdu. Onun için verdiği fidye sadaka olmaz. Fidye vermedikçe de köle onun ne mülkü, ne de zimmetinin altında olurdu.

2611- Vasiyet geçersiz olup köle sahibine dönünce, verdiği sadaka olmayıp mülkünü kurtarmak için verdiği ortaya çıkar ve kölenin maliyetinden onu almayı hak eder.

Çünkü bu fidye ile kendisi için ihya olmuştur. Ölümünden sonra da varisi bu konuda onun yerine geçer ve hayatında herhangi bir sebeple vasiyet geçersiz olduğu taktirde değiştirme hakkı bulunduğu şeyi o da değiştirir.

2612- Hizmetin sahibi fidyesini vermeye kölenin sahibi ile  beraber  gelse, hizmetin  sahibi  fidyesini  verip  kur­tarmak isterse, buna daha layıktır.

Çünkü hakkı kölenin hakkından öncedir.

2613- Fidyesini  vermek   istemiyorsa,  kölenin   sahibi fidyesini verir. Artık hizmet sahibinin onun üzerinde bir hakkı kalmaz.

Çünkü fidyesini vermeyi red edince hakkındaki vasiyetini de iptal etmiş olur. Çünkü vasiyet edenin mülkü ile smırlı bulunuyordu. Bu mülkün iptal olmasına kendisi razı olmuştur. Hakkının mahalli iptal olduğu için vasiyeti de iptal olur. Hizmet sahibinin vasiyeti iptal olduktan sonra, kölenin sahibi köleyi al­maya daha layık olur.

2614- Hizmetin sahibi gelmeyip kölenin sahibi gelirse, fidyesini  vererek  köleyi  alabilir.  Aldığı  zaman  adaletli kişiye değil, kendisine verilir.

Çünkü hizmetin sahibinin hizmet için alma hakkı kalmamıştır. Ama ve­rilen fidyeyi ona ödese, hakkı devam eder. Halbuki bunu isteyip istemediği bi­linmemektedir. Onun için o anda bir hakkı kalmaz.

2615- Ama   ganimetin   taksiminden   önce   olan   böyle değildir.

Çünkü taksimden önce hizmette hakkı sabittir ve birşey ödemesi de ge­rekmez, aradaki fark bundan dolayıdır.

2616- Hizmetin  sahibi  hazır  olursa, tercihte  serbest bırakılır. İsterse kölenin sahibine verdiği fidyeyi öder ve ömrü boyunca  kölenin  kendisine hizmet etmesine daha layık olur. Sanki kendisi önce gelmiş ve fidyesini vermiş gibi olur.

Çünkü kölenin sahibi fidye ile mülkünü ihya etmektedir ve verdiği sadaka değildir.

2617- Hakkından daha öncelikli bir hak ortaya çıkarsa, onu hak sahibine verebilir.

Çünkü fidyeye razı olmadığı için başkası ondan yararlanamaz olmuştur. Hizmet için vasiyet edilen kişinin mülkünde vasiyet olursa, vasiyet eden kişinin mülküne avdet etmektedir.

2618- Kendisine hizmet için vasiyet edilen kişi bunu vererek köleyi aldıktan sonra kendisine vasiyet edilen kişi ölürse, köle, sahibinin olur, ancak o fidye için satılır. Tıpkı kendisine vasiyet edilen kişinin düşmandan satın alan kişiden kendisini fidye ile alması gibi.

2619- Fidye sebebiyle satılır ve parası fidyeyi karşıla­mazsa vegünün birinde köle azat edilirse, geçmiş fidyeden dolayı hiçbir borcu olmaz.

Çünkü köle, borcun zimmetinde olmasını gerektirecek birşey yapmamıştır ve azat edildikten sonra bundan dolayı bir boru olmaz. Sadece köle sahibinin bu fidyesi sebebiyle maliyet ihya olmuş olup üzerindeki borcu sadece maliyetin mik­tarı kadar olur. Bu da sahibinden kaçmış köleyi biri geri getirir ve belirlenen bir ücret karşılığında satılıp parası belirlenen ücreti karşılamaması durumunda azat ol­duktan sonra karşılanmıyan miktardan kölenin bir borcunun olmaması gibidir.

2620- Yargıç kendisine teklif ettikten sonra hizmetin sahibi kölenin sahibine fidyeyi vermeyi red ederse, ba­kılır. Red etmesi sebebiyle yargıç vasiyetini iptal etmeden önce fidyeyi vermek isterse, verebilir. Ama red ettiği an­da yargıç vasiyetini iptal ederse, fidyeyi ondan sonra ver­mek istese de, kölenin üzerinde bir hakkı kalmaz. Çünkü red etme, yargıcın hükmünü izlediği taktirde kesinleşir. İnkar eden kişinin yemin etmeyi red etmesi yahut eşlerden biri müslüman olduktan sonra diğerinin müslüman olmayı red etmesi gibi. En iyi Allah bilir.[19]

 

Esir Düşmüş  Kölenin Ücretle Satın Alınması

 

2621- Esir düşmüş köleyi bir müslüman düşmandan bir dirhem ve bin rıtıl (309 gr. ve 128 mg. olan bir ölçek) içki vererek satın aldıktan sonra efendisi onu almak is­terse, kölenin kiymeti bin veya daha az ise, ona " bin dir­hem vererek al, yoksa bırak1 denir.

Çünkü müşteri alırken verdiği ve şer'an kullanılabilen bin dirhem karşılı-almaktadır. Zira müslüman için içki kullanılabilen bir mal değildir.

2622- Kıymeti bin dirhemden fazla ise, efendisi bütün kıymetini vererek alır.

Çünkü akit müslüman için sahih değildi. Düşmandan sadece gönülleri rızası ile almıştır. Sanki köleyi ona hibe etmişlerdir.

Sonra içki vererek alırsa, dirhem olarak ödenen kiymetinden az bir miktarla alamaz. Dirhemlerle beraber içki de vererek almışsa, o zaman daha az kiymetle alamaması evleviyetle olur. Bin dirhem.ve bin rıtıl içki ile kölesini müslümanın azat etmesi ve kölenin bunu kabul ederek hür olması gibidir.

2623- Kıymeti bin veya daha az ise    efendisinin bin ödemesi lazımdır.

Çünkü azat olma ile birlikte bunu istiyerek yüklenmiştir.

2624- Kiymeti   binden   fazla   ise   tamamını   vermesi lazımdır.

Çünkü azat eden kişi sadece bine razı olmamıştır. İçki karşılğı azat edince zatının kıymetini ödemesi gerektiğine göre, binin yanında içkiyi de şart koşarsa bu evleviyetle olur.

2625- Bin yirmi ölü koyun veya yirmi kova kan kar­şılığı satın almışsa, efendisi, kiymeti az veya çok olsun, onu bin dirheme alır.

Çünkü kanın ve ölü hayvanın bine ilavesi anlamsızdır. Ama bine içkinin ilave edilmesi böyle değildir. Çünkü müslümanlar için kiymeti geçersiz ise de başkaları için kullanılabilen bir maldır. Hatta Zimmînin içkisini döken bir kişi ona tazminat öder. Ama kan ve Ölü hayvan böyle değildir. Müslüman olmayanların yanında da kıymeti yoktur. Nitekim müslümanın içki vererek satın aldığı şeyi kabzedince mülkü olur ve azat etmesi de geçerli olur. Ama kan ve ölü hayvan karşılığı aldığı böyle değildir.

2626- Bîr miislüman kölesini kan veya ölü hayvan kar­şılığı azat etse, köle ücretsiz olarak azat olur.

Ama içki karşılığında azat ederse, böyle olmaz.

2627- Bir müslümanın elinde olan kölenin kendisine ait olduğuna dair başka bir miislüman delil getirip mülkü al­tında dünyaya geldiğini iddia etse, elinde bulunduran nıüslüman da onu ganimetten veya ganimet olarak payına düşmüş kişiden satın aldığına dair delil getirse, kölesi ol­duğunu iddia eden kişiye karşılıksız verilmesine hükmedılır.

Çünkü kölenin mülkü olduğunu delil ile ispatlamıştır. Elinde bulunduran kişi ise mülkiyetini ispatlamamıştır. Sadece ganimetten veya payına düşen kişi­den satın aldığını İspatlamıştır. Bu da mülkü olmasını gerektirmez, ama düşmanı kendisinden esir alıp ihraz ettiği ortaya çıkarsa o zaman mülkü olur. Çünkü onu esir alıp ihraz etmeden müslümanlar onlardan ganimet olarak almış olabilirler. Yahut köle kaçıp düşmana gitmiş ve müslümanlar onu ganimet olarak almış ola­bilirler.

2628- Elinde olan kişi (zilyed)'in mülkü olduğunu is­patlayan delil diğer kişinin deliline aykırı değilse, mülkü olduğunu ispatlamadığı taktirde ona aykırılığı evleviyetle olmaz. Elinde olan kişi düşmanın bu köleyi alıp ihraz et­tiğine sonra ganmiet olup payına düşen kişiden satın aldı­ğına dair delil getirse, yargıç elinde bulunduran kişinin lehine karar verir.

Çünkü elinde olan kişinin delili iddia sahibinin mülkünün elinden çıktığını ispat etmektedir. O da buna muhtaçtır ve ihtiyacından dolayı mutlaka kabul edilmesi gerekir. İki delil de hüccet olduğuna göre iki durum arasında bir çelişki de yoktur. İki deli! ile amel etmek mümkün olursa ikisi ile de amel etmek vacip olur.

2629- Delil ile sabit olan, iki hasmın ittifakıyla sabit olan gibidir. İddia eden kişiye "İstersen parasını vererek al, istersen bırak" denir.

Çünkü düşman onu mülk edinmiştir. Öyleki İslama girseler veya zimmet ehli olsalar yahut onlardan kimileri darulîslama eman ile girse ve köle esiri ya­nında getirse, İddia sahibinin köle üzerinde bir hakkı olmaz. Ama düşman onu ihraz etmeden önce, durum böyle değildir.

2630- Darulîslama eman ile giren kişi onu başka bir nıüslümana satacak olsa, eski efendisinin onun üzerinde yine hakkı olmaz.

Çünkü müşteri bu kodunda satanın yerine kaim olmuştur. Efendisinin almasına İmkan olmayan bir yolla damlİslamda olunca, mülkiyeti başkasına da intikal etse, onu alma hakkına sahip olmaz.

2631- Müşteriden para ile satın alıp azat ederse yahut sözleşmeli yaparsa yahut birine satarsa yahut ölümü ile hür (müdebber) olacağını söylerse, sonra mülkiyeti hak­kında şahitlik yapan şahitlerin bu işe ehil olmadığı anla­şılsa, bütün bu işlerden dolayı aldığı para geçersiz olup köle de elinde  olduğu kişiye geri verilir.

Çünkü delilsiz hüküm verdiği ortaya çıkınca, mülkü olduğuna dair yargıcın verdiği hüküm de geçersiz olur. Onun için adam mülkü olmayan bir şeyde ta­sarruf etmiş olur.

Yargıç onu para ile temlik etmesine mecbur etmiştir, kararın geçersiz ol­duğunu farzetse bile bu devletin birini köleyi başka birinden satın alıp teslim almasına mecbur etmesinden daha aşağı olmaz, böyle bir durumda müşteri kab-zetmekle köleye malik olur ve azat etme, ölümle hür olmasını söyleme gibi ta­sarrufları geçerli oluyorsa, burada da geçerli olması lazım gelmez mi? diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Orada yeni meydana gelen bir satışa mecbur etmiştir. Bu da mülkiyeti ge­rektiren bir sebeptir. Fasit bir akit meydana gelmiştir. Razı olma şartı bulunmadığı için caiz olma şartı da mevcut olmadığından akit fasit olmuştur. Onun için ondan alan kişi kabzetmekle ona malik olur. Ama burada ilk olarak temellük etme se­bebini gerçekleştirmeye onu mecbur etmemiştir. Sadece eski mülkiyetine iade etmiştir. Halbuki bundan önce onda mülkiyetinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Sebep olmadan mülk ilk olarak sabit olmaz. Onun için azat etmesi geçersiz olur. Nitekim ganimetin taksiminden önce gelip kölesi olduğuna dair delil ge­tirse ve ücretsiz alıp azat etse, daha sonra şahitlerin köle olduğu anlaşılsa, köleyi tekrar ganimete verir ve bu sebepten azat etmesi geçersiz olur. Aynı şekilde ga­nimetin taksiminden sonra kıymeti ile satın alsa yahut müşterinin elinden parasıyla alsa durum aynıdır. Çünkü verilen şey mülkü için fidyedir, yoksa kendisi için is­patlayacağı bir mülkün ivazı (bedeli) değildir. Halbuki müşterinin ikrah yapılan kişiye vereceği böyle değildir.

2632- Kölenin yerinde bir cariye olup kendisi lehine karar verilen kişi onu hamile bıraksa, cariyenin kendisi ve mehri ganimete verileceği gibi, çocuğu da köle olarak ga­nimete geri verilir.

Çünkü mülkü olmayan biriyle yattığı ortaya çıkmıştır. Ancak yargılama şeklinden (şüphesinden) dolayı zina cezası ondan düşer. Ama mehir vermesi ge­rekir. Çocuk da aslının mülk olmasıyla mülk olur. Yani çocuk da annesine tabi olur.

2633- Kıyasa göre çocuğun nesebi sabit olmaz.

Çünkü   çocuğun   nesebinin sübutu , mahalde hükümle İlgili bir şüphenin varlığın, gerektirir. Bu ise mevcut olmamışıtr.

2634- İstihsana göre o adamdan nesebi sabittir.

Çünkü yargıcın kararıyle onun mülkü olarak onunla yatmıştır. Nesep ma­hallinde bu kadarının bulunması nesebin subutuna yeterlidir. Zira nesep en ufak bir şüphe ile sabit olur. Niçin aklanmışın çocuğu gibi çocuk kiymetle hür kabul edilmemektedir? diye sorulursa, şöyle deriz: Çünkü aldanma, mahalde hükmen veya hakikaten kendisine sabit olan bir mülkün sebebine istila terettüp ettiği za­man meydana gelir. Burada ise böyle bir şey mevcut olmamıştır. Çünkü yargıç ona ilk olarak temlik etmemiştir. Sadece eski mülkiyetine iade etmiştir. Daha önce onun mülkü olmadığı da ortaya çıkmıştır. Çocuğun azat edilmesi de ondan ne­sebin subutunun zaruretlerinden değİldir.Tipkı başkasının cariyesi ile kesin olmayan hukukî bir gerekçe var iken yatması ve ondan çocuk dünyaya getirmesi gibi.

Ancak bir adamın üzerinde delil ile bir borç ispat edip yargıç borçluyu ca­riyesini satmaya mecbur etmesi, o da sattıktan sonra müşterinin onu azat etmesi veya ölüm halinde hür olacağını söylemesi veya hamile bırakması yahut satması, sonra borç konusunda şahitlik yapan kişilerin köle olduğunun anlaşılması du­rumunda yargıç müşterinin bozulabilecek tasarruflarını iptal eder, bozulamıyacak olan tasarruflarını iptal etmez. Çünkü orada yeni başlayan bir temlike zorlamıştır. Bu da satış için geçersiz olan ikrah mesabesinde olur. Burada ise alan kişiden İlk olarak temlik için elinde olan kişi mecbur edilmemiştir.

Şöyle açıklayalım; Orada, müşteri daha sonra tasarruf ettiği taktirde yar­gıcın onu satmaya mecbur etmesi malikin bizzat aynı tasarrufa mecbur edilmesi mesabesindedir. Bozulma ihtimali olmayan tasarrufları, reddedilmeyecek tarzda ikrah edilen kişi yapsa bu geçerli olur. Ama bozulma ihtimali olan işlemler böyle değildir. O satışta yargıcın kendisi veli veya emin kişi olarak görev yapmışsa ve mesele de aynı ise, burada müşterinin bütün tasarruflarını nakzeder. Çünkü satışın mevkuf sahibinin onayına bağlı olduğu açığa çıkmıştır. Mevkuf satış ise mülkiyeti, gerektirmez. Malikin izninden önce onda müşterinin tasarrufları geçerli olmaz.

Birincisinde ise satış fasitti. Çünkü malik bunu yapmış, ama ona razı olmamıştır. Satışın sahih olması için razı olmak şarttır. Rıza bulunmadığı zaman satış fasit olur. Müşteri cariyeyi hamile bırakıp çocuk doğurmuşsa mehrini ve çocuğun kıymetini öder. Çocuk da hür olur. Çünkü yargıcın kendisi satmıştır. Şekil olarak satışı da şahitlerin şahitliğinin geçersizliği açığa çıkmadıkça, geçerli olmuştur. Burada müşteri aldanan kişi hükmündedir. Aldanan kişinin çocuğu da kıymet karşılığında hür olur. Halbuki kendisinden esir alınmış kişinin durumu bundan farklıdır. Kendisinden esir alman kişinin durumu, ancak, bir adamın e-linde olan bir cariyeyi kendisinin ona hibe ettiğini ve şimdi hibeden vazgeçtiğini İddia ettiği, yargıcın da ona ait olduğuna hükmettiği, ondan sonra azat ettiği veya hamile bıraktığı, sonra şahitlerin köle olduklarının açığa çıktığı ve cariyenin daha sonra mehri ve çocuğu ile beraber kendisinden alınan kişiye iade edildiği istih-san yolu ile çocuğun nesebinin iddia eden kişiden sabit olduğu duruma benzer.

Zira yargıç hibeden caymaya hüküm verdiği zaman onu eski mülküne iade etmiş olup yeni bir temlik yapmamıştır. Bu ile kendisinden esir alınmış kişi aynı durumda olur.

2635- Elinde olan kişi esir düşmüş esiri ganimetten ve­ya payına düşen kişiden satın almış, sonra bir adam gelip başlangıçta esirin kendisine ait olduğuna dair delil göster­miş, aralarında anlaşarak ve yargıç hüküm vermeden önce elinde olan kişi (zilyed) esiri satın aldığı ücretle ona ver­miş ve azat etmiş olduğu kölesi olduğunu ikrar etmemiş olsa, yahut cariye olup  ondan çocuğu dünyaya gelmiş, sonra bir adam kendi kölesi olduğuna dair delil göstermiş ve  birincinin   delili  kabul   edilmediği  halde  onun  delili kabul edilmiş olsa, yargıç, iddia eden kişinin bütün   yap­tıklarını bozar ve elindeki    kişiye onu geri verir. Delili kabul edilen kişinin de birincinin aldığı ücretle çocuğu ile beraber almasına karar verir.

Çünkü elinde olan ile iddia sahibi ilk kişi arasında meydana gelen şey, ilk olarak yapılan bir temlik değil, sadece eski mülkü için verilen bir fidye şek­lindedir.

2636- Eski mülkünü ispat edemezse, iptal olmuş olur. Mülk sdelil olmadan da sabit olmaz. Mahalde mülkiyet bu­lunmadığı için tasarruflarından herhangi biri geçerli ol­maz. Ancak mehri öder ve o da elinde olan (zilyed)e kalır.

2637- Davacının  delil  kabul  edilmeden   önce  çocuğu öldürmüşse ve mesele aynı ise, hem mehir, hem de çocu­ğun kiymeti elinde olan (zilyed)e kalır.

Çünkü kıymet, mehir gibi dinar ve dirhemdir. Bu ikisi itibariyle eski ma­likten alınacak ücretten hiçbir şey düşmez. Çünkü ödemesi gereken şey fidyedir. Fidye de mülkün aslı için olur. Cariyeyi alınca o mülkün asimi almış olur.

2638- Ama bir  evde şufa hakkını iddia edip  iddiası üzerine onu elinde bulunduran kişi   (zilyed) ona teslim e-der, daha sonra o evde   şufa hakkının bulunmadığı orta­ya çıkarsa, durum farklı olur.

Çünkü şufa ile almak ilk olarak satın almak gibidir. Aralarında karşılıklı rıza ile almak ilk olarak yapılan temliktir. Ama esiri para ile alması ilk olarak tem­lik olmaz. Sadece verilen fidye karşılığında eski mülküne iade etmek olur.

2639- Elinde olan kişi cariyenin ona ait olduğuna dair iddiasını tasdik etse ve mesele aynı ise, delili kabul edilse bile, yargıç ikinci adam için bir hüküm vermez ve alan kişinin cariye konusunda bütün yaptıkları geçerli olur.

Çünkü elinde olan kişi onun mülkü olduğunu ikrar edince, azat etme ve ele geçirme bakımından onun hakkında yaptığı tasarruflarının da geçerli olduğunu ikrar etmiş demektir.

2640- Bu işi kendisi yaparsa, onun mülkü olduğunu delil ile ispat eden kişinin  artık  cariye üzerinde hiçbir hakkı olmaz. Elinde olan kişinin cariye hakkında bunun geçerli olduğunu ikrar etmesi halinde de durum aynı olur. Çünkü bu ikrar ile cariye hakkında bu tasarruflarda bu­lunmasına  imkan  vermiştir.  Tasarrufuna  imkan  verilen kişinin yaptığı, bu imkanı veren kişinin yaptığı gibidir. Yukarıda geçen ise böyle değildir. Orada herhangi bir iş için imkan verme­miştir. Sadece esir düşmeden önce mülkü olduğu iddiasına bakarak davacı olma­yı bırakmış ve cariyeyi ona teslim etmiştir. Bunun geçersiz olmadığı da ortaya çıkmıştır.

2641- Burada lehine ikrar edilen kişi cariyeyi satmış veya rehin bırakmış olmasıyla, esir düşmeden önce mülkü olduğuna dair delil gösteren kişinin hakkını iptal etmez.

Çünkü elinde olan (zilyed) bu tasarrufu kendisi yapsaydı, kendisinden esir alınmış kişinin hakkını İptal etmezdi.

2642- Onun hakkında bu tasarrufun geçerli olduğunu ikrar etmeside bu şekildedir. Yalnız azat etme ve hamile bırakma böyle değildir. Sadece burada yargıç kendisi le­hine ikrar edilen kişinin tasarrufunu iptal eder ve davacı kişinin ilk ücretle ondan alması için elinde olan (zilyed)e eeri verir. Ama elinde olan kişi kendisi ondan satın al-mışsa, durm farklı olur.

Çünkü bu taktirde satış ona malik olan kişi tarafından yapılmış olur.

2643- Kendisinden esir alınmış kişi herhangi bir ta­sarrufu geçersiz kılmadan kiymet veya para ile alma hak­kına sahiptir. Burada ise, cariyeye hakikaten malik olma­yan kişi tarafından satış yapılmıştır.

Çünkü elinde olan kişi (zilyed)'in ilk davacının ona malik olduğunu ikrar etmesi, kendisine yaptığı ilk temliki değildir. Ancak bundan sonra bir tasarrufu meydana gelmişse, onu geçersiz saymak mümkün değildir. Azat ile ilk efendinin alma hakkının iptal olması gibi. Ama geçersiz sayılması mümkün olan bir tasarruf meydana gelip ilk efendisinin hakkını iptal etmiyorsa, bu tasarrufu geçersiz sayar ve ilk efendisine geri verir. Efendisi de ondan para ile alır. Çünkü alanın hakkı malik olmayandan değil, malik olandan fidye ile sabit olur.

2644- Alan kişi cariyeyi azat etmiş veya gebe bırakmış, ondan sonra onun mülkü olmadığı ve haksız bir şeyi id­dia etmiş olduğu konusunda birbirlerini tasdik etmişlerse, bakılır. Elinde olan kişi onun tasdiki olmadan kendisine vermişse, alan kişinin onun üzerindeki tasarruflarını yar­gıç iptal eder. Geçersiz sayılabilen ve sayılamıyan ta­sarrufları burada aynıdır.

Çünkü hak onlarındır. Maliki olmadığı hususunda da birbirlerini tasdik etmişlerdir. Birbirlerini tasdik etmeleriyle bütün tasurruflan geçersiz olur. Ancak cariye ile yatan kişiden istihsan yolu ile çocuğun nesebi sabit olur. Sabit olduktan sonra nesep iptal olmaz. Çünkü nesep çocuğun hakkı olup onun hakkında bir­birlerini tasdik etmelerine itibar edilmez.

2645- Başkasından satın almış ve ilk müşteri ile ikinci müşteri bu konuda birbirlerini tasdik etmiş, ikinci müşteri yahut azat edildikten veya hamile bıraktıktan sonra cariye yalan söylemişse, burada alan kişinin hiçbir tasarrufunu geçersiz saymaz.

Çünkü birbirlerini tasdik etmeleri, ikinci müşterinin hakkını iptal konu­sunda hüccet olmadığı gibi, cariyenin azat olması ve doğum yapması hakkını da iptal etmede hüccet değildir. Sadece alan kişi haksız olarak onu aldığını itiraf et­miş olur, tasarrufu ile de onu istihlak etmiş olduğundan kıymetini tazminat olarak öder. İtirafı kendi aleyhinde hüccet olup verdiği para kadar ceza ödemesi gerekir.

2646- Cariye ile yattığı için mehir   Ödemesi gerekmez, cariyenin çocuğu da kiymet karşılığı olmadan hür olur.

Çünkü teslim aldığı andan itibaren ganimeti tazmin etmek onun borcu olmuştur. Onda mülkünün meydana gelmesinin sebebi de budur. Böylece an­laşılıyor ki kendi mülkü olarak onu hamile bırakmıştır.

2647- Kendisine verdiği zaman elinde olan kişi (zil-

yed) onu tasdik etmiş sonra iddia edene ait olmadığı ko­nusunda birbirlerini tasdik etmişlerse, alan kişinin azat etmesi, hamile bırakması ve geçerli bulunan bütün ta­sarrufları geçerli olur.

Çünkü başta o tasarrufun hakkında geçerli olduğunda birbirlerini tasdik etmişlerdir. İptal olmaya elverişli olmayan bu tasarrufun geçerli olmasından sonra birbirlerini tasdik etmeleri de geçersiz olmaz. Ancak davacı olan kişi cariyenin kıymetini tazminat olarak öder. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi onu haksız olarak aldığım İtiraf etmiştir. Cariye yanında alıkonulmuş olup ikisini de ya­lanladığı taktirde, yukarıda geçtiği gibi kıymetini tazminat olarak verir.

2648- Alan kişi satmış veya sözleşmeli (mükâteb) yap­mışsa, sonra hepsi birbirlerini tasdik etmişlerse, hepsinin söylediği   geçersiz olur ve cariye daha önce kimin elinde olmuşsa ona geri verilir.

Çünkü bu tasarruf iptal olmaya elverişlidir. Bu tasarrufta bulunan kişinin de ona malik olmadığında birbirlerini tasdik etmişlerdir. Bu da sözkonusu ta­sarrufun geçersiz olduğuna dair ittifak etmeleri demektir.   Hak da onların olup başkasına geçmez

2649- Köle olup onunla sözleşme yapmış ve sözleş­menin bir kısmının bedelini köle ödemiş olduktan sonra birbirlerini tasdik etmişlerse, onu düşmandan satın alan kişi köleyi ve sözleşme yapan kişinin köleden aldıklarını geri alır.

Çünkü bu da kölesinin kazancıdır. Bu konuda birbirlerini tastık edip onu almaya kendisinin daha layık olması gibidir.

Köle öngörülen bütün bedeli ödedikten sonra birbirlerini tasdik edecek olurlarsa, geçerli olan azat olma bozulmaz. Çünkü meydana geldikten sonra geçersİz olmaya elverişli değildir. Ancak kendisi hakkında ikrarda bulunduğu için sözleşmeyi yapan efendisi sözleşme bedelinin ödendiği günkü miktarı geri öder. Çünkü köleyi düşmandan alan kişinin mülkünü tüketmiş (istihlak etmiş) olur. Bu durum sözleşme bedelinin ödendiği zaman meydana gelmiştir. Onun için artmış olma durumunda kıymeti, bedelin ödendiği günkü miktarla öder. Sözleşme bedeli de azat olan kölenin değil, kendisinden alman kişinin olur. Çünkü kölesinin ka­zancı olduğu ve tazminat vererek ona mal olmasından önce onu kazandığını ken­disi ikrar etmiştir.

Çünkü sözleşme bedelinin ödendiği günkü kadar kiymeti ödeyecek olması o vakitten itibaren ona malik olması sebebiyledir. Kölenin kazancı ise ondan önce olmuştur ve onu kendisinden alınan kişiye geri verir.

2651- Sözleşme bedeli ödenmeden önce kıymet azal­mış ve ondan teslim aldığı gün kiymetini ondan tazminat olarak almak istemişse, alabilir.

Çünkü sözleşmeyi yapan efendisi hakkı olmadığı halde köleyi kendine aldığını ikrar etmiştir. İddiasına göre onu gaspetmiş gibi olur.

2652-  Ondan sonra sözleşme, burada sözleşme yapan kölenin olur.

Çünkü burada kabzettiği andan itibarentazminat ile ona malik olmuştur, Kazanma ondan sonra meydana gelmiştir ve ona ait olur. Çünkü kazancı, aslın tazminat olarak ödenmesiyle o da mülk olur. Zira ona tabidir.

2653- Sözleşme yapmadan Köle mal kazandıktan son-ras özleşme yapmadan ölürse, sonra söylediğimiz konuda birbirlerini tasdik etmişlerse, kendisinden alınan kişi alan kişiden kabzettiği günkü kiymet üzerinden tazminat ala­bilir. Kölenin kazandığı   da yanında öldüğü kişinin olur. Ölmeden Önce burada kiymeti artmışsa ve kiymeti artmış olarak ondan almak isterse, alamaz.

Çünkü adamın elinde gaspedilmiş mesabesindedir. Gaspeden kişi gas-pettiği kişinin ölmesi halinde kabzettiği andan itibaren tazminatı Öder. Çünkü öl­mesinde bir rolü yoktur. Yukarıda geçen ise böyle değildir. Çünkü orada sözleş­me bedeiini almakla kişi onu istihlak etmiş (tüketmiş) olur. İstihlak ettiği için kiy­metini ondan tazminat olarak alabilir. Çünkü gasptan sonra İstihlak gerçekleşinektedir. Her ikiside kiymeti tazminat olarak ödemenin sebebidir. İki sebepten hangisi ile isterse ondan tazminat alabilir.

2654- Bu da para etmiyen içki, ölü hayvan gibi birşey karşılğında bir adamdan bir köle satın alarak teslim aldık­tan sonra kölenin ölmesi mesabesindedir.

Kan ve ölü hayvan karşılığında satın alman bir şey kabzedildiği andan iti­baren , mülk olmuyorsa da tazminatı ödenir, şeklinde bir rivayet vardır. Halbuki Mebsut'ta belirtilen bunun aksidir. Orada akdin asla gerçekleşmediğini söylemek­tedir. Kabzetme de malın teslimiyîe olur.

Bu ise kabzeden kişinin tazminat ödemesini gerektirmez. Ama içki karşı­lığında satın alan böyle değildir. Doğrusu, burada belirtilendir. Çünkü kendi malı olarak onu kabzetmektedir. Sahibinin izni ile meydana gelmiş olsa bile, böyle bir kabzetme, kiymetini tazminat olarak çıkarıp değerini tayin etmesinden sonra yapılan kabzetmeden aşağı değildir. Kabzeden kişinin mülkü olmasa da orada kabzedilen şeyin kiymeti tazminat olarak ödenir.

2655- Ölmesi halinde kölenin azat olacağını söylemiş ve bundan sonra köle mal kazanmış, daha sonra taraflar birbirlerini tasdik etmişlerse, azat etme gibi ölüm halinde azat olma sözü de iptal olmaya elverişli olmayan bir ta­sarruftur. Sonra kendisinden alman kişi ölmesi halinde azat olacağını söyleyen kişiden bunu söylediği veya kab­zettiği günkü kıymetin fazlasını tazminat olarak alır. Çünkü ölümle azat olacağını söyleyerek onu istihlak etmiş sayılır. Kölenin azat olacağı bir tasarmfta bulunmuştur. Böylece köleyi kendisi ölünceye kadar yanında alıkoymuş olmaktadır. Beliıltiğimiz gibi istihlak etme, kabzetttkten sora tazminat Ödemeyi gerektirir. İki sebepten hangisiyle ondan tazminat almak isterse, alabilir.

2656- Kölenin kazancı tazminat ödeyen kişinin olur.

Çünkü efendisinin ölümü ile hür olacağı söyledikten sonra meydana gel­miştir. Tazminat ödeyerek kabzettiği veya ölümle hür olacağını söylediği andan itibaren ona malik olmuştur.

2657- Cariye olup hamile kalmışsa, cevap ölüm halin­de hür olacağı söylenen cariye ile    ilgili cevap gibidir. Kendisine ait olduğunu tasdik etmeksizin ilk olarak onu vermiş, o da ölüm halinde hür olacağını söylemiş yahut hamile bırakmış yahut sözleşme yapmışsa, ondan sonra cariye sözleşme bedelini ödeyip mal da kazanmışsa, daha sonra alan da veren de başta kendisine ait   olmadığı ko­nusunda birbirlerini tasdik ettikleri halde cariye ikisini de yalanlanıişsa, onların birbirlerini tasdik etmeleri, cariye­nin sabit olmuş bulunan azat olma hakkı   konusunda mu­teber  olmaycağını  belirtmiştik.  Tazminat  ödeme hükmü ikisi arasında kalır. Veren kişi alan kişiden iki kiymetten daha çok olanı tazminat olarak alabilir.

Çünkü efendisinin ölümü halinde hür olacağını söyleyerek yahut hamile bırakarak onu yanında alı koymuş ve istihlak etmiş bulunmaktadır.

2658- Ondan sonra cariye ne kazanırsa, tazminat veren kişiye ait olur.

Çünkü tazminat vermesi kesinleştiği andan itibaren onun karşılığı olarak ona malik olmuştur. Ondan sonra cariyenin yapacağı kazanç da adamın olur. Veren kişinin cariyesi olduğu ve kazancının o adama ait bulunduğunu ikrar ettiği halde kazancı nasıl onun olur? diye sorulursa, şöyle deriz:

Evet ama yargıç onun bu ikrarını yalanlamıştır. Çünkü kıymetini Ödeme­sine karar vermiştir. İkrar eden kişinin ikrarı yalan çıkınca, İkrarının hükmü de iptal olur. Nitekim kendisi lehine ikrar edilen kişi ikrar eden kişiyi yalanlıyacak olursa onun ikrarı iptal olur. Yargıcın onu yalanlamasında ise evleviyetle iptal olur. Ancak sözleşme meselesinde bununla önceki arasında fark bulunmaktadır. Orada, sözleşmeyi yapan kişi ikisini tasdik ettiği halde azat ettikten sonra Ödemeye imkanı olmazsa, kabzettiği sözleşme bedelini geri vereceğini be­lirtmiştik. Ama burada İkisini yalanladığı halde sözleşmeyi red etmesi mümkün olmazsa, kıymeti tazminat olarak ödemek yanında sözleşmeyi red etmesi de ge­rekmez. Çünkü azat edilmesi geçerli olmasaydı, tasdiki bulunduğu için o ka­zançta kendisinden alınan kişinin hakkı sabit olurdu. Böylece anlıyoruz ki geri vermenin mümkün olmaması, o konuda yargıcın kendisini yalanlaması sebebiyle değil, iptal olmaya elverişli olmayan bir tasarruf bulunduğu içindir. Onun için hüküm, iptal olmaya elverişli olmayan tasarrufun bulunduğu mahal ile sınırlı olur. Bu da kabzedilen sözleşmede mevcut değildir. Burada ise sözleşmeden sonra kölenin kazandığı şeylerde onun hakkı sabit değildir. Çünkü sözleşmeli köle bu

konuda ikisini yalanlamaktadır.

2659- Birbirlerini tasdik etme, bedelin ödenmesinden önce olmuşsa, artık efendisinin sözleşmeli köle ve onun kazanacağı üzerinde bir hakkı olmaz. Onun için burada sözleşmeyi ona geri çevirmesi gerekmez. Sonra bu ikra ile kiymetin artmış olması halinde bedelin ödendiği günkü miktarla değil, sözleşmenin yapıldığı günkü miktarla kıy­meti ondan tazminat olarak alacağı ortaya çıkmıştır. Zira sözleşmenin yapılmasıyla köleyi alıkoyma gerçekleşmiş olup bedelin ödenmesiyle bunun tekerrür etmesi mümkün değildir.

Burada bedel ödendiği halde köleyi alıkoyma meydan gelmektedir. Bu bakımdan tazminat olarak ona verir.

2660- Bu açığa çıkınca birinci fark da onunla    açığa çıkmış olmaktadır. O da kıymeti tazminat olarak ödemesi kesinleştiği andan itibaren tazminat ile ona malik olma­sıdır. Burada ise kıymeti tazminat olarak ödemesi ancak sözleşmeden   sonra   kesinleşmektedir.   Ondan   sonra   sö­zleşme bedeli olarak verilen şeyler yeni bir kazançtır.

Nitekim ticaret yapmasına izin verilen borçlu köle ile efendisi bir sözleşme yapsa ve köle borcunu ödeyip azat olsa, borçlular, azat olduğu günkü kiymeti kadar ona tazminat Öderler. Çünkü borçlan karşılığında kölenin maliyetine sa­hiptirler. Sözleşmenin bedelini aldığı için istihlakedilmiş olmuştur. Bunu kabul ederse,tazminat Ödeyecek kişiler onu tekrar köle yapar ve alacakları için satarlar.

2661-  Kıymeti borçlarını karşılamazsa, sözleşme para­sını alabilir.

Kölenin maliyetinde hakları devam ettiği için bu kazançta da haklan sa­bittir.

2662- Bin (dirhem) kiymetinde bir köleyi gaspettikten sonra köle elinde iken ikibin dirhem ediyorsa, sonra gas-peden kişi başkasının olduğunu bilmeden onunla sözleşme yapsa, sonra kiymeti üçbin dirheme çıkarsa, sonra köle borcunu ödeyip azat olursa, sonra gaspeden ve kendisin­den gaspedilen kişiler aralarında olup biten hakkında bir­birlerini tasdik ederse, ama köle ikisini de yalanlarsa, yargıç gaspeden kişiden kölenin kiymetini, ödeyip azat olduğu günkü miktar kadar değil, sözleşmeyi yaptığı günkü miktar ile tazminat olarak alır.

Çünkü bizzat sözleşme ile alıkoyma ve istihlak meydana gelmiş olmaktadır. Nitekim sözleşme bedelini ödemeseydi, sözleşmeli köle hakkında birbirlerini tas­dik etmeleri etkili olmazdı. Kendisinden gaspedilen kişinin de onun üzerinde bir hakkı olmazdı. Kendisiyle sözleşme yaptığı günkü kiymetini tazminat olarak ödeyeceği sabit olunca, o vakitten itibaren ona malik olduğu da sabit olur. Böylece sözleşme, gaspeden kişi hakkında geçerli olur. Yani onun olur. Çünkü tazminat ödemesi kararlaştınldiktan sonra meydan gelen kazançtan almıştır. Bu yukarıdakinin de izahıdır.

Başarı Allahtandır.[20]

 

Savaş Alanında İhraz Edilse Bile Fey1 Olmayan Şeyler

 

2663- Bir müslüman başka müslümandan bir köle gas-petmiş, daha sonra irtidat etmiş ve darulharpte köleyi de ihraz etmiş, sonra müslümanlar mürtedde galip gelmiş ve öldürmüşlerse, yanında olan şeyleri ganimetin taksimin­den  Önce  ve  sonra  karşılıksız  olarak  kendisinden  gas-bedilen kimseye geri verirler.

Çünkü alan kişi onun tazminatını verir ve ihraz etmesi onun için tazminat ödemekten kurtarmaz. Tazminatından kurtulamadığına göre onu ihraz etmiş de olmaz. Bu ifadenin iki yönü bulunmaktadır.

a- Gaspedilen şeyin tazminatı, gaspeden kişiye bırakılması halinde onun mülkü olmasını gerektirir. Mülkiyet sebebiyle ona ait sayılan bir şeyi de istila etmiş olmadığı gibi galebe yolu ile başkasından temellük etmiş de sayılmaz.

b- Gaspettiği için gaspedilen şeyin kendisini geri vermesi gerekir. Bu mümkün olmadığı zaman kıymetini tazminat olarak Öder.

2664- İrtidat etmek ve darulharbe iltihak etmekle, geri vermesi  gereken  şeyin tazminatını  vermekten  yahut bu mümkün olmadığı zaman onun yerine geçecek kıymetini ödemekten kurtarmaz.

Çünkü bu onun zimmetinde vaciptir. Darulharpte ihraz da kişinin zim­metinde olan şeyde tahakkuk etmez.

2665- Efendisi ganimetin taksiminden sonra karşılıksız olarak aldığı taktirde taksim sırasında payına düşen kişiye bedeli beytulmaldan ödenir, çünkü onun payı olmuştur. Gaspedilmeden önce irtidat etmiş olsa ve mesele aynı ise, yine bu şekilde uygulama yapılır. Çünkü darulİslamda bulunduğu müddetçe müslüman kişi gibi İslamm hükmü ile muhataptır. Gaspedildiği için tazminatını da ödemesi gerekir.

2666- Gaspedilen    kadın olup irtidat etmişse, bu hü­kümde erkek gibidir. Zimmî de gaspedilmeden önce veya sonra zimmîlik ahdini bozarsa, bu hükümde müslüman gi­bidir.

Çünkü tazminatı üstlenmiştir. Bunun burada belirtilmesinin sebebi, zim­met ahdini zimmînin bozması halinde fey' olacağ gibi darulharbe iltihak eden mürteddin de fey1 olacağıdır. Bununla beraber gaspedilen kişi sahibine geri ve­rilir. Çünkü onlar gaspedilen kişiyi ihraz ettikleri zaman onu temellük etmiş ol­mazlar. Zira onu tazminatını verirler. Müslümanlar galip gelerek alıncaya kadar müslümamn mülkü olarak devam ederse, elinde olan kişi fey' de olsa sahibine geri verilir.

2667- Darulharbe iltihak eden mürted yahut zimmet ah­dini bozan zimmî darulharpten çıkıp bir müslümandan ve­ya zimmîden bir mal gaspeder ve onu darulharbe götürür­se, daha sonra müslümanlar götürdüğü malı zaptederse, o mal fey' olur.

Çünkü mürted olarak veya zimmet ahdini bozarak düşmana iltihak edince düşman olmuştur. Düşman kişinin müslümamn malını tüketmesi de tazminatını ödemesini gerektirmediği gibi, gasptan dolayı da gerekmez. Ama yukarıda geçen böyle değildir. Orada gaspederken bu kişi darulİslam halkındandi ve malı tükettiği taktirde tazminatını vermesi gerekirdi. Gaspettiğinde de durum aynı şekildedir. Gaspettiği malın tazminatını vermek veya malı iade etmekle mükellef olmadığına göre, ihraz etmesiyle o mal onun mülkü olur. Müslümanların düşmanın malını zaptetmesi de malı ganimet olması için sebeptir. Sahibi ganimetin taksiminden önce bulursa, karşılıksız olarak alır. Taksimden sonra bulursa kıymetini vererek alır. Sanki o malı düşmandan başka biri ihraz etmiş gibidir.

Nitekim bu durumda iken müslüman olursa, mal onun olur. Ama daha önceki durumda müslüman olduğu taktirde malı sahibine geri vermesi gerekir. Malı tüketme meselesinde de düşman olduktan sonra o malı tüketecek, sonra müslüman olacak olursa, tazminat ödemesi gerekmez. Ama düşman olmadan önce malı tüketip ondan sonra müslüman olursa, sahibine tazminat ödemesi ge­rekir. Aynı şekilde bir düşman darulîslama eman ile girse ve bir müslümandan yahut antlaşmalı birinden bir mal gaspedip darulharbe götürdükten sonra   müslüman olursa o malı geri vermesi gerekir. O mal ganimet olarak alınırsa ganimetin taksiminden Önce de, sonra da sahibine karşılıksız geri verilir.

2668- Ama düşman kişi eman alarak değil, saldırarak çıkmışsa, durum başka olur.

Çünkü eman alarak çıkmış olursa kendisinden gaspettiği mahn tazminatını sahibine ödemesi gerekir. O malı tüketmiş olması halinde de durum aynıdır. Zira malı ihraz etmiş olmaz ama saldırarak çıkarsa aldığı malın tazminatım ödemez. Çünkü o malı tüketmiş olsaydı tazminat ödemezdi. Böylece malı ihraz etmiş sayılır.

2669- Aldığı malın tazminatını ödemesi gereken gâsıb gaspettiği kişi ile beraber darulharbe girdikten sonra onu kendisinden başka biri de gaspederse ve ikisi hükümdar­larına  davayı  götürseler, hükümdar  ikinci  gâsıb  lehine karar   vererek   gaspeden  birinci  şahsın   gaspeden   ikinci şahsa  ilişmesini  yabaklasa ve düşman  ülke halkı müs­lüman olsa, o kişi gaspeden ikinci şahsın olup kimsenin onun üzerinde hakkı olmaz.

Çünkü ona galip gelmesi itibariyle his bakımından malı ihraz etmiş sayılır. Hükümdarlarının kuvvetiyle de hükmen ihraz etmiş olur. Çünkü hükümdarları bi­rinci gasıpçının artık o mal üzerinde hakkı olmadığım kararlaştırmıştır. İkinci gasıpçınm mülkü olmuştur artık. Zira alırken düşmandı ve gaspettiği için tazmi­nat ödemez. İstihlak etmesi halinde de tazminat ödemez. Nitekim bu nitelikle onu sahibinden almış olsaydı darulharpte ve hükümdarları kuvvetiyle onu ihraz etmiş olurdu. Sahibinin elinden gaspeden kişinin elinden aldığı zaman da aynı olur.

2670- Gaspeden  birinci   kişi sahibine kiymetini tazmi-nat olarak öder.

Çünkü artık ikinci kişi ona malik olduğundan onu tekrar geri vermek mümkün olmamıştır. Malın kendisini geri vermek mümkün olmadığı zaman kiy­metini vermek onun yerine geçmektedir.

2671- Müslümanlar darulharbi zaptederlerse, sahibi ga­nimetin taksiminden önce karşılıksız olarak, taksimden sonra da isterse kiymetini vererek alır.

Çünkü bu mal da ikinci gasıpçıdan alman diğer mallar gibi ganimet ol­muştur. Temelde müslümamn mülkü olup ganimet olan şeylerin hükmü ise söylediğimiz gibidir.

2672- Eman altındaki iki müslüman veya darulharpteki iki esirden biri diğerinden birşey gaspetse ve*gaspeden kişi irtidat etse ve gaspedilen şeyi geri vermese, o ül­kenin hükümdarı da yaptığını onaylasa, daha sonra hepsi müslüman olsalar, gaspeden kişi gaspettiğini sahibine geri vermesi lazımdır. Müslümanlar o ülkeyi zaptedecek olursa, ganimetin taksiminden önce ve sonra sahibine karşılıksız olarak verilir.

Çünkü gaspeden kişi gaspettiğinin tazminatını verir. Eman altında olanla­rın meselesi kapalı değildir. Çünkü onlardan biri diğerinin malım tüketecek olur­sa, onu öldürmesi durumunda olduğu gibi, ona tazminatını verir. Aynı şekilde gaspettiği şeyin de tazminatını öder. Esirler meselesinde ise ashabımızdan kimisi bu cevabın İmam Muhammed'in olduğunu söylemektedir. Çünkü ona göre müs­lüman onu öldürdüğü taktirde öldürme tazminatı bakımından esir, tıpkı eman altındaki kişi gibidir. Malının tazminatı hükmünde de bu şekildedir. Ama Ebu Ha-nife'ye göre iki esirden biri diğerini öldürecek olursa, canına karşılık hiçbir taz­minat vermez. Malını da gaspettiği zaman ona hiç bir tazminat ödemez.

Şöyle demektedir: En doğrusu, hepsinin görüşü budur. Çünkü müslüman nerede olursa olsun İslamın hükmüne inanır. Bu inanç da gaspedilen malın ken­disini geri vermesini gerektirir. Gaspedilenin kendisini geri vermek mümkün de­ğilse, kıymetini tazminat olarak ödemeyi gerektirir. Yani gaspedilen malın ken­disini veya mümkün olmadığı taktirde malın kiymetİni sahibine Ödemek, müslü­man üzerine borçtur. Esir olmakla onun malı korunur ve değerli olmaktan çıkmaz. Yine müslüman esir de olsa, darulîslam halkmdandır. Nitekim darulîslamda bu­lunan karısı ondan boşanmış olmaz. Malı üzerindeki ihraz, sahip olması (zilyed olması) bakımından hükmen bakidir. Onun için gaspeden kişinin ona tazminat ödemesi gerekir. Tazminat ödemesine rağmen yine de mal kendisine geçmez.

2673- ikisi darulharpte müslüman olsa ve mesele aynı ise, bakılır. O ülkenin halkı müslümanlar zaptetmeden ön­ce müslüman olursa gaspedilen mal kendisinden gaspe-dilmiş kişiye geri verilir. Çünkü belirttiğimiz gibi müslüman olduğu için İslamın hükümlerine bağlı olmuştur. İs-lamın hükümlerine göre de gasbedilmiş bir şey sahibine geri verilir. Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Aldığını geri vermesi kişinin üzerinde borçtur". Gaspettiği malın ken­disini sahibine geri vermesi gerektiğinden o malı ihraz et­miş de olmaz. Ama gaspeden kişi irtidat eder ve hüküm­darlarının kuvveti ile galip olursa, o taktirde müslümanlar onları mağlup edinceye kadar İslama girmezlerse, gas­peden kişiyi kim zaptederse onun olur.

Çünkü daruIİşlamda canını ihraz eden kişi irtidat ederek düşman haline gel­dikten sonra artık esir ve köle olarak alınabilir.

2674- Halbuki daruIİşlamda irtidat edip darulharbe git­se durum başka olur. Çünkü bu durumda darulharp halkı olduğu için düşmanlığı kesinleşmiş olur. Bundan sonra hiçbir şekilde iptal olmaya ihtimali olmaz. Taksimden Önce ve sonra kendisinden gaspedilmiş kişinin malı üze­rinde hiçbir hakkı da kalmaz.

Çünkü sadece İslama girmekle malı hakikaten veya hükmen ihraz edilmiş olmaz. Ancak ülke zaptedilir ve mal da elinde olursa, sahibi olması itibariyle önce kendisi İhraz etmiş bulunduğundan almaya layık olur. Fakat bu düşman ol­muş birinin kendisinden gaspettiği şeyde mevcut olmaz. Çünkü o mal ne hakika­ten ne hükmen elinde değildir. Onun için müslümanlara ganimet olur ve üze­rinde hiçbir hakkı kalmaz. Ashabımızdan kimisi, bu meselenin gaspeden kişinin malı gaspettiği zaman düşman kimliğini taşıyorsa onunla ilgili olduğunu söy­lemektedir. Ama, birinci meselede olduğu gibi, müslüman iken sonra irtidat ederse, cevabı bu şekilde olmaz,

Nitekim, gaspeden kişi ganimet alan kişi için fey' olur, demiştir ama İs­lama girmeye mecbur edilir, dememiştir. Eğer kastettiği durum gasbederken müs­lüman kimliğini taşıyor olması, olsaydı o zaman İslama girmeye mecbur edilirdi. Öyleyse (ashabımızın yukarıda) söylediklerine ilişkin denilebilir ki bu katibin yaptığı bir hatadır yahut başta yanlışlıkla müslümanlar hakkında söylenmişken, sonra darulharpte müslüman olan bir kişiden gaspeden bir düşman bölümünde yazılmıştır, onun  için böyle cevap vermiştir.  Çünkü hürriyeti İslam ile kesinlik kazanır ve artık hiçbir şekilde iptali mümkün değildir. Gaspeden kişi müslüman

olmazsa öldürülür, ama fey yapılması yanlış olur.

2675- Bir müslüman başka bir müslümana bir şey ema­net bıraksa ve kendisi hazır olmadığı zaman   onu berabe­rinde çıkarmasına müsaade etse, daha   sonra   adam irtidat edip     darulharbe gitse, arkasından arkadaşı yetişip onu ondan istese ve o da vermeyi red etse, onun hakkında ikisi darulharbin hükümdarı yanında  muhakeme olsa, o da onu müslümana  vermemesini  söylese, sonra  darulharp  halkı müslüman olsa, emanet onu emanet veren kişinin olup o anda elinde bulunduranın onun üzerinde bir hakkı olmaz. Çünkü damlİslamda onun için tazminat ödemezdi. Darulharpte de verme­diğinde kendisi düşman olup istihlak ettiği taktirde tazminat ödemezdi. Üstelik vermemekle gaspeden kişi  hükmünde  olur. Sanki şimdi ondan gaspetmiştir ve hükümdarın gücü İle ihrazı da tamam olmuştur.

2676- Ondan sonra   müslüman   olursa,   ona mahsus olur. Ganimet olursa taksimden önce karşılıksız olarak, taksimden sonra da kıymeti verilerek sahibine iade edilir. Darullslamda gaspetmiş olsaydı ve mesele aynı olsaydı, her halükârda kendisinden gaspedilen kişiye geri verilirdi. Çünkü darullslamda onun için tazminat öderdi. Darulharpte ise talepten sonra vermemesi sebebiyle tazminat ödemezdi. Çünkü gasiptan sonra gaspetmek, birincisi devam ederken tahakkuk   etmez. Bu bakımdan bu vermeme   olmamış gibi kabuledilir.

2677- Darulharpte gaspeden kişiden istediği zaman ona verseydi, sonra ikinci defa ondan alsaydı ve hükümdar da kendisinden gaspedümiş olan kişiye teslim edilmesini en-gelleseydi, sonra ülke halkı müslüman olsaydı, o kişi gas­peden kişinin olurdu.

Çünkü sahibine geri verme ile birinci gaspın hükmü sona ermiştir. Malını kendisine geri verme borcu da düşmüştür. Onu şimdi ilk olarak gaspetmiş sayılır.

Bu da kendisine tazminat ödemesini gerektirmez. Çünkü bu durumda kendisi düşmandı ve hükümdar vermesini engelleyince bu gasp ile onu ihraz etmiş olur.

2678- Gaspeden kişinin geri vermemiş olması da bu şekildedir. Ama kendisinden gasp edilen kişi güç yetirip onu kendisinden alsa, sonra ikisi onun hakkında muha­keme olsa ve darulharbin hükümdarı onu kendisine geri verse, durum yine aynı olur.

Çünkü ondan almıştır. Bu ile birinci aynıdır. Çünkü kendisinden gaspe-dilmiş olan kişi malını gaspedenden alınca tazminatını ödeme borcu da kalmamış olur. Bu mal kendisiyle beraber darulharbe soktuğu başka bir mala iltihak etmiş olur. Gaspeden kişi hükümdarın gücü ile galebe çalarsa onu ihraz etmiş olur.

2679- İki adam darulharpte müslüman olsa, sonra biri diğerinden birşey gaspedip inkâr etse ve ikisi o ülkenin hükümdarına şikayet etse, hükümdar elinde bulunduğu için o malı gaspeden kişiye teslim etse, iki adam müslü­man olarak devam ederken ülke halkı müslüman olsa, gaspedilen şey kendisinden gaspedümiş olan kişiye geri verilir.

Çünkü inancı gereğince gaspedümiş şeyi kendisine iade etmek vaciptir. Ülke halkının İslama girmesi bunu ancak pekiştirmiş olur. Düşmanın hükümdarı gücü ile de müslüman başka müslümanın malını ihraz etmiş olmadığı gibi mülk de edinmiş olamaz. Çünkü ikisi darulîslamda olsalardı müslüman hükümdarın hükmü ile onu mülk edinmiş olmazken, düşman halkın hükümdarı gücü ile nasıl mülk edinmiş olur?

2680- Müslümanlar o ülkeyi zaptedinceye kadar halk müslüman olmazsa, gasbedilen şey onu ele geçiren için fey1 olur ve kendisinden gaspedümiş olan kişi delil de gösterse onun üzerinde hakkı olmaz. Çünkü gaspetmiş kişi bu malı asla ihraz etmiş olmaz. Kendisinden gas­pedümiş olan kişi sahip olması sebebiyle ihraz etmiş sa­yılır. Onun için gayri menkul mülkünü ihraz etmiş olmaz dedik.

Çünkü sahipliği kesin değildir. Bir düşmanın yanına emanet bıraktığı şeyi de Ebu Hanife'ye göre ihraz etmiş olmaz. Sadece elinde olan yahut bir müslü-mana veya antlaşmalıya emanet bıraktığını ihraz etmiş olur. Çünkü zilyed ihraz edebilecek nitelikte muhterem ve muteberdir. Bu sebeple zilyedin sahipliği asıl kişinin sahipliğinin yerine kaimdir. Bu mefhum kendisinden gaspedilmiş bulu­nan kişinin sahipliğinde mevcut değildir. Çünkü muhterem de olsa, onun sahip­liği yerine kaim değildir. Onun için bu mal kimsenin sahipliğini yapmadığı mal gibi olup fey sayılır.

Nitekim müslüman olduktan sonra darulîslama çıkıp gelse ve malım da-rulharpte bıraksa ve müslümanlar da darulharbi zaptetse, bir müslüman veya bir antlaşmalınm yanında emanet bıraktıkları dışında, o malın tümü fey olur. Ga­nimetin taksiminden önce ve sonra o malın üzerinde bir hakkı olmaz. Çünkü bu darulîslamda malı ihraz etmeye dayanan bir hüküm olup mevcut değildir. Bütün bunlar Ebu Hanife'nin görüşüne göredir.

İmam Muhammed'in görüşüne göre ise, bütün mallar ganimet taksiminden önce ve sonra ona geri verilir. Sadece düşman birinin kendisinden gaspedip inkar ettiği ve o Ülke hükümdarının kendisine verilmemesini söylediği şeyler kendisine geri verilmez. Çünkü düşman kişinin o malı ihraz etmesi hükümdarın gücü ile de tamamlanmış olup onun mülkü olur. Müslümanın bunun dışında kalan malları, ister onun elinde olsun, ister gaspeden müslümanın elinde olsun, ister düşman i-ken emanet bırakan kişinin elinde olsun, kendisine verilir. Bu meselenin açık­laması geçmişti.

En iyi Allah bilir.[21]

 

Esir Alınmış Kölenin Fidyesinin Ödenmesinde Vekâlet

 

2681- Kölesi esir alınmış kişinin bunu düşmandan sa­tın alan kişiden para ile   alacak birini vekil yapması caiz olur.

Çünkü kendisi onu alma hakkına sahip olduğu gibi, kendi yerine bu işi görecek birini tayin etme hakkına da sahiptir. Hatta parasını vererek esir köleyi alıncaya kadar mahkeme duruşmalarına da katılabilir.

2682- Aldığı zaman düşmandan satın alan kişiye üc­retini vermek, vekilin borcudur.

Çünkü köleyi alma hakkı elinde bulunduğu gibi verilecek fidyeyi teslim etmek de onun görevidir. Çünkü akdi yapan kendisidir. Akdin haklan akdi yapan kişiye aittir. Akdin hakları konusunda akdi yapan kişi kendisi için akit yapmış gi­bidir. İlk olarak satın almada vekalet gibi.

Satın alma konusunda bu doğru olabilir. Çünkü vekil yeni başlayan bir mülkiyetin sebebini meydana getirmektedir. Başta mülk kendisinden sabit olmuş yahut akdinin gereği vekil bırakan kişiye hilafet yolu ile sabit olmuş gibi kabul edilir. Halbuki bu durum burada mevcut değildir. Çünkü köle kendisinden esir alınmış ilk kişinin mülkiyetine dönmektedir. Burada vekil, getirip götüren aracı kişi gibi sayılıp akdin haklan ona taalluk etmemesi gerekir, diye itiraz edilirse, şöyle deriz:

Kendisinden esir alınmış kişinin eski mülkiyetini İade etme konusunda bu doğrudur. Ama düşmandan satın alan ile vekil hakkında ise, bu ilk olarak satın alma mesabesindedir. Çünkü vekil akdi kendine izafe etmiştir. "Bu köleyi satın aldığın fiyatla bana ver" demiştir. Yahut bu köleyi falan için ver, demiştir. Bu durumda akdi kendisine izafe etmiş olsa bile, akdin izafesinden müstağni olma­yacak bir yerde ondan söz etmiş olmaz. Çünkü "aldığın fiyatla falanı ver" de­miştir. Bu durumda malı verecek kişi vekillik yapandır, vekil de köleyi teslim alır.

Bu akit iki şeye benzemektedir. İlk olarak yapılan satın almaya benzer. Çünkü başkasına izafetten müstağni olur. Bir de düşmandan alan kişi başta alacağı bedelle (ivazla) mülkiyetini izale etmektedir. Mal karşılığında kocadan bo­şanma ve kasten Öldürme halinde kan diyetinde sulh durumlarına da benze-mekdedir. Akdi kendine izafe ettiği zaman alıma benzediği için bedeli kendisinin ödemesi lazımdır. Köleyi teslim alma hakkı da onun olur. Mal karşılığında bo­şanma ve kan diyetinde sulh olaylarına benzediği için de akdi eski efendisine izafe ettiği taktirde kendisi ondan sözetmiş, yani onun elçisi olmuş olur ve ücreti verecek olan da vekalet veren kişi olur. Köleyi teslim alma hakkı da onun olup vekilin üzerinde birşey olmaz.

2683- Vekil parayı verip köleyi teslim alırsa ve vekil tayin eden  kişiye verirse, sonra vekil tayin eden kişi  esir düştükten sonra kölede bir    kusurun meydana geldiğini görürse, bu kusurdan dolayı dava edilecek kişi vekil olur.

Çünkü kusurdan dolayı geri vermek akdin haklarındandır. Bu akdin hak­lan bakımından vekil, akdi kendisi yapan kişi mesabesindedir. Netice olarak, ilk olarak satana kusurdan dolayı geri vermek nasıl meşm ise, burada da geri vermek akdin haklarındandır. Ancak vekil tayin eden kişi ile köleyi satan kişi arasında dava sözkonusu olmaz. Vekil hazır olsun, olmasın, satan kişi ile muhatap ve­kildir. Dava edilecek kişi vekil olduğu gibi kusurdan dolayı köleyi geri verecek ve ücreti alacak da odur.

2684- Kölesi esir alınan kişi kusurun esir alındıktan sonra meydana geldiğini söylerse, yemin ettirilerek sözü kabul edilir.

Çünkü zahir ona şahitlik etmektedir. Olay, aksine bir delil olmadıkça, mey­dana geldiği en yakın vakte izafe edilir.

Vekil tayin eden kişi köleyi teslim aldıktan sonra artık onun izni olmadan vekilin köleledeki kusur sebebiyle dava açma hakkı olmaz.

Çünkü köleyi geri vermek için dava etmektedir. Geri verebilmesi için vekil yapan kişinin elinden köleyi çıkarması lazımdır. Onun emri olmadan da bunu ya­pamaz.

2685- Köle vekilin elinde ise ve vekil yapan kişinin emri olmaksızın onu geri verme imkanına sahip iken ku­surlu görmesi durumunda onu vekil yapan kişiye vermez.

Geri verdikten sonra müvekkilin bunu kabul etmemesi olmaz. Çünkü satın almak için vekil yapılan kişi me­sabesindedir. Bu hüküm satın almada vekalet bahsi ile il­gilidir. Şerhu'l-Muhtasar'da satışlar meselesinde bunu açıkladık.

2686- Kendisinden alınan adam köledeki kusurun esir düşmeden önce müvekkilin yanında   iken mevcut olduğu­nu iddia ederse, vekilin söylediği   kabul edilir ve yemin ettirilir.

Çünkü kendisinden alınmış kişi kölenin kusuru konusunda daha eski bir tarihi iddia etmiştir ve delil göstermedikçe söylediği kabul edilmez. Bu bakımdan bu iddiayı red eden kişinin söylediği kabul edilir, ancak yemin ettirilir.

2687- Vekil yemin ederse kusurdan dolayı köle geri verilir.  Müvekkilin  hazır   olup   olmaması  aynıdır.  Ama kendisinden   alınan   kişi  iddiasını   delil   ile   ispatlarsa   o zaman delille sabit olan şey iki tarafın ittifakıyla sabit olan hükmündedir. Yani onun dediği kabul edilir. Ancak kendisinden  alınan  kişi köleyi kendisinden  alındığı şe­kilde iade etmesi gerekir. Kendisinden alınan kişinin de­lili yoksa vekilin yemin etmesi istendiğinde   vekil yemin etmeyi   kabul   etmese,  o   zaman   iş   vekil   yapan   kişinin üzerinde kalır.

Çünkü vekil buna gitmek zorundadır. Zira müvekkilin yanında iken köle­nin kusurlu olduğunu bildiği halde yalan yemin etmesi imkanına sahip değildir. Yemin etmesi başkası yerine yaptığı bir işten dolayı sözkonusu olmuştur. Satması için vekil yapılan kişi gibidir. Kusur bulunduğu taktirde ve kusursuz olduğuna dair yeminden kaçınması durumunda sattığı mal vekile geri verilir.

2688- Vekil, kusurun müvekkilinin yanında iken mev­cut olduğunu ikrar eder, fakat müvekkili inkar ederse, vekili ilzam edebilir.

Çünkü bu kararı vermek zorunda değildir. Zira yemin teklifi yapılıp ken­disinin caymasına karar verilinceye kadar susma imkanına sahiptir.

Satması için vekil yapılan kişi de böyledir. İkrarı ile meydana geldiği anla­şılan bir kusurdan dolayı malın kendisine geri verilmesi bakımından satmak için vekil yapılan kişinin durumu da bu şekildedir.

2689- Vekil kusurun daha önce müvekkilin yanında i-ken mevcut   olduğuna dair delil getirse, köle müvekkilin olur.

Çünkü delil ile sabit olan, müvekkilin ikrarı ile sabit olan gibidir. Bunun ispat edilmesinde vekil kendini sorumluluktan kurtarmak için davada taraftır.

2690- Vekil, kölenin kendisinden alındığı kişiyi    ya­nında meydana gelmiş kusurdan ibra ederse, ibrası onun hakkında sahih olur.

Çünkü bu, kusur meselesinde dava ile ilgili olarak kendisi için akit yapan kişi mesabesindedir.

Ondan ibra hususunda da böyledir. Ancak müvekkil serbest olup isterse vekilin razı olduğu şeye o da razı olur ve köleyi alır, isterse onu vekilde bırakır. Muamele ettiği kişi hakkında söylediği geçerli olup vekil bırakan kişi hakkında geçerli değildir. Bu meselede satın almada vekil olan kişinin satın aldıktan sonra ortaya çıkan kusura razı olması, ama vekil yapan kişinin razı olmaması gibidir. Çünkü müvekkilin vekile geri verme hakkı vardır, vekilin de düşmandan satın alan kişiye geri verme hakkı vardır. Onun için vekilin razı olması, vekil yapan kişinin hakkını düşürmede değil, kendi hakkını düşürmede rolü olabilir.

Bu akdin hükmü, ilk olarak onun kimin mülkü olduğunun isbatıyla ilgili değil, kendisinden esir alman kişinin mülkü ile ilgili olduğu halde, vekil onu ücretle nasıl mülk olarak alabilir? diye sorulsa, şöyle deriz:

Akdin hükmü olan şeyler tamamlanmıştır. Çünkü efendinin eski mülki­yetine dönmüştür. Ancak vekil yapan kişinin kusuru kabul etmemesi ve vekilin ona razı olmasıyla müvekkil, vekilin vereceği tazminat ile vekilden mülk edinmiş gibi olur. Onun için mülk müvekkilindir. Satın almak için vekil yapılan kişinin durumunda da böyledir. Zira vekil onu satıcıdan değil vekil yapan kişiden mülk edinmiş olur.

2691- Müvekkil köleyi alıp gitmiş,  sonra vekil kusur­dun dolayı geri vermek için köleyi getirmişse ve kendisin-

den alınan adam "müvekkil kusurdan dolayı geri vermeni emretmedi" derse, vekil de emrettiğini söylerse, kölenin kendisinden alındığı adamın söylediği olur.

Çünkü geri vermesini emretmesi vekilin iddia ettiği sonradan çıkan bir durumdur. Hasmı olan kişi de bunu red etmekte ve asıl ne ise ona sarılmaktadır. Onun için red eden kişinin dediği kabul edilir, ancak bunu bilip bilmediği ko­nusunda yemin ettirilir. Çünkü başkasının fiili hakkında yemin ettirme olur.

2692- Kendisinden   alınmış   adam   "müvekkilin   bunu emrettiğine dair vekilin yemin etmesini istiyorum" derse, vekilin yemin etmesi gerekmez.

Çünkü kendisi bir şeyi iddia etmektedir ve delil getirmesi lazımdır. İnkar eden tarafın yemin etmesi lazımdır. Bunların yerlerini değiştirmek caiz değildir.

2693- Kölenin kusurlu olduğu sabit olup kendisinden alman adam "müvekkil kusurlu olmasına razı olmuştur" derse ve vekil onu yalanlarsa, vekilin dediği olur.

Çünkü kendisinden alınan kişi burada arızî (sonra ortaya çıkan) bir şeyi iddia etmektedir. O da vekil yapan kişinin kusura razı olmasıdır.

2694- Vekilin razı olduğunu iddia ederse, o zama ve­kilin dediği olur. Çünkü vekil   bunu reri etmektedir. Mü­vekkilin razı olduğunu iddia etmesi de aynı şekilde   olup vekilin yemin etmesi gerekmez.

Çünkü müvekkilin razı olduğu iddia edilmektedir.

2695- Vekilin yemin etmesini isterse naib olarak yemin ettirilmiş olur. Halbuki yeminde niyabet (başkasının yeri­ne geçme) yoktur. Çünkü mevcut olması halinde müvek­kil bu iddia ile yemin etmez.

Çünkü kendisinden alınan kişi ile bir iş yapmamıştır ki müvekkil yemin etsin. Razı olduğu iddia edilen kişi yemin etmiyorsa, başkası bunun için nasıl yemin eder?

2696- Ama vekilin razı olduğunu iddia etse yahut ye­min etmesini isterse, bunu isteme hakkına sahip olur.

Çünkü ikrar ettiği taktirde üzerinde kalacak birşeyi hakkında iddia etmiştir. Bu davada kendisi için akit yapan mesabesinde olduğunu belirttik.

2697- Hakkında yapılan bu iddiadan   sonra razı oldu­ğunu inkar etse, yemin ettirilir. Cayarsa köle onun kalır ve müvekkil muhayyer olur.

Çünkü caymasıyla kusura razı olmuştur. Ya bedel yolu ile yahut kusuru itiraf etmesi yolu ile kusura razı olmuştur. Kendisinden alman kişi, müvekkilin gıyabında kusura razı olduğuna dair delil getirirse, delili kabul edilir. Çünkü delil ile sabit olan, müşahade veya tarafların ittifakı ile sabit olan gibidir. Müvekkil gelip razı olmadığını söylerse, sözüne iltifat edilmez. Çünkü vekil onun yerine işe bakmaktadır. Vekilin karşısında razı olduğu delil ile sabit olduktan sonra, onun inkar etmesine İltifat edilmez.

2698- Vekil köleyi aldığı zaman kusuru biliyor idiyse, kusur ister körlük gibi köleyi müstehlik (değerini hepten yok  etmiş) olsun, ister müstehlik  olmasın, vekil yapan kişinin üzerinde kalır.

Ebu Hanife'nin görüşünü göre böyledir. Ebu Yusuf ve Muhammed'İn gö­rüşüne göre ise, kusur müstehlik olmadığı taktirde cevap yine aynıdır. Ama kö­leyi müstehlik İse, vekil yapan adam serbest olur. Bu da satın almaya vekalet ve­rilmiş bir vekilin, piyasa fiyatı ile kör birisini satın almasına benzer. Bu konudaki ihtilaf meşhurdur. Ancak Ebu Hanife satın alma vekaletinde ücretin piyasa fiyatı olmasını şart koşmuştur. Çünkü satın almada fahiş aldanmanın bulunduğu du­rumda vekilin tasarrufu müvekkili bağlamaz. Burada İse ücret bellidir. O da düş­mandan satın alan kişinin verdiği ücrettir. O ücretle satın aldığı taktirde ne olursa olsun vekil yapan kişiyi bağlar.

Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise satın alma vekaletinde müvekkil hakkında gerçekleşmesi mümkün olmaması halinde akit, vekil hakkında geçerli ölür. Burada ise vekil hakkında geçerli olmaz. Çünkü düşmandan satın alan ki­şinin razı olması durumunda müvekkil vekili sorumlu tutar. Bu da kendisinden bir bedel karşılığı ilk olarak temlik etmesi mesabesinde olur.

2699- Düşmandan satın alan kişiye bir adam "Efendisi onu senden ücretle almak için beni vekil tayin etti" derse ve ona yargı ile yahut yargı kararı olmadan verirse, sonra efendisi gelip bunu inkar ederse, onun sözü kabul edilir ve yemin ettirilir.

Çünkü müvekkil hakkında bir iddia yapılmıştır. Oysa bunu nikar etmek­tedir. İnkar ettiği için de onun dediği olur. Kabul edecek olursa vekilin köleyi ona teslim alması gerekecektir. İnkar ederse, yani vekil tayin etmediğini söylerse, yemin ettirilir.

2700- Yemin ederse, köle düşmandan satın alan adama döner  ve vekilin   "Ben  onu  kendime  alıyorum"   demeye hakkı olmaz.

Çünkü başta mülk edinmek için almamıştır. Aksine fidyesini vererek eski efendisinin mülküne iade etmek üzere almıştır. Bu mümkün olmayınca alması da geçersiz olur. Ama şufa hakkı ile almak İçin kendisine vekalet verildiğini iddia eden adam malı aldıktan sonra vekil tayin ettiği söylenen kişi onu vekil tayin et­mediğini söylerse, alman mal o ücretle alan vekilin olur. Çünkü başta bir bedel karşılığı mülk edinmek üzere almıştır. Şufa ile almak ilk olarak alma mesabe­sindedir. İnkar ettiği için müvekkil hakkında geçerli olmazsa, vekil için geçerli olur.

2701- Alan kişi, kendisinden   alınan kişinin onu almak Üzere kendisi vekil tayin ettiğine    dair delil    gösterse, müvekkilden delille sabit olan şey hasmın ikrarı ile sabit olan gibidir. Böylece köle, vekil tayin eden kişinin olur.

Zimmet hükmünde daha önce belirttiğimiz gibidir.

2702- Bir yabancı, esir   düşmüş köleyi düşmandan sa-

tin alan kişiden satın almak için bir adamı vekil yapsa ve

onu belirli bir ücretle   satın alsa, sonra efendisi gelse, ikinci satışı   bozma hakkı olmaz. Sadece verilen ikinci üc-

retle alır veya almaz.

Çünkü daha önce meydana gelen ve kölenin alınmasıyla sonuçlanan bir ta­sarrufu iptal etmeksizin fidye vererek alma hakkını ona tanımıştır.

2703- Satın almak için  vekil yapılan kişinin elinde gö­rürse, vekil yapan kişi mevcut olmasa da ücreti vererek alabilir.

Çünkü vekil, elinde köle olduğu sürece kendisi için alan ve müvekkil olan kişiye satan hükmündedir. Onun İçin kendi malından   vererek almışsa ücretini vererek   de ona teslim etmez. Müvekkilin görüşünü   almadan, kusur  sebebiyle geri verme hakkı da vardır.

2704- Vekil köleyi vekil yapan   kişiye vermışse, artık eski efendisinin onun   üzerinde bir hakkı olmaz.   Sadece vekil  yapan  kişiye  gidip  ücretini vererek  köleyi ondan alabilir.

Çünkü vekil yapan kişiye teslim etmekle vekilin yetkisi son bulmuştur. Onun için bir kusur meydana çıkacak olursa, vekil yapan kişinin rızası ile geri verebilir. Bundan sonra ücretini vererek de vermemezlik edemez. Almak için davacı olan kişi ile mahkemede hasım olur. Bu kişi onu ancak elinde bulunduran

kişiden alabilir.

2705- Düşmandan   satın alan kişiden teslim    almadan Önce  ve vekil satın aldıktan sonra gelirse bile bile vekilin satın  almasını  geçersiz  kılamaz. Sadece vekilin  verdiği ücret ile isterse onu   düşmandan satın alan kişiden   ala­bilir.

Çünkü onun elinde görmüştür. Ondan alabilir. Tıpkı satan kişinin, elinde şufa hakkı olan kişinin malı müşteriye teslim etmeden önce alabileceği gibi. Ancak şuf ada müşterinin hazır olma şartı vardır. Çünkü müşterinin mülkü olan birşeyi alarak baştan mülk edinmektedir.

Burada ise efendi onu mülk edinmemektedir. Sadece eski mülkiyetine iade etmektedir. Almak için sadece zilyedin hazır bulunması şart koşulmaktadır. Onun elinden alırsa zimmeti de onun üzerinde olur. Çünkü almasıyla vekil ile diğeri arasında meydana gelen akitle hak edilen teslim alma ortadan kalkmış olur. Aldığı için ikisi arasında o akit artık temelde geçersiz olur. Bu da vekilin satın almasın­dan önce kendisi satın almış gibidir. Satıcının elinden aldığı zaman şufa hakkı olan kişinin hükmü de budur.

Ama vekil teslim almışsa ve o da onun elinden teslim almışsa zimmeti de onun üzerinde olur. Aynı şekilde vekil yapan kişiye teslim etmiş ve oda elinden almışsa, zimmeti onu üzerinde olur.

2706- Kendisinden  esir alındıktan sonra onda meyda­na gelmiş bir kusur görürse ve yargıcın kararı ile geri ve­rirse, o zaman vekil  yapan  kişiye geri verilir.

Çünkü bu geri verme ile teslim alması bozulmuştur. Hüküm de teslim al­madan önceki şekle döner.

2707- Düşmandan  satın  alan  adamdan   almışsa,  geri verme ile kendisine döner ve alınmasında ne   vekilin ne de müvekkilin bir hakkı olmaz.

Çünkü belirttiğimiz gibi aralarında meydana gelen akit, hak edilen teslim almanın gerçekleşmemesiyle bozulmuştur. Ancak yenileme ile meydana gelebilir. Şufa da bunun gibidir.

2708- Yargıcın  kararı olmadan vekile geri vermişse, vekilin olur.

Çünkü bu, vekil yapan kişi hakkında yeni yapılan bir alma mesabesindedir. Onun için hükmü onu bağlamaz.

2709- Eski efendisi düşmandan satın alan kişiden ücret vererek almak için birini vekil yapmışsa, o da aldıktan sonra   ve vekil yapan kişiye teslim etmeden   önce elinde helak olmuşsa, helak olması vekil yapan kişiye aittir.

Çünkü vekil onun için teslim almakta ve vekaletten ayrılmadıkça, eli onun eli mesabesindedir. Vekil teslim almadan önce düşmandan satın alan kişinin elin­de helak olmuşsa o almanın hükmü bozulmuş olur ve vekil yapan kişiye verir. Kendi malından vermişse, malından teslim etmiş olur. Verdiği kişide ücret helak olursa müvekkilden bir şey isteyemez. Çünkü ücreti kendi malından vermesi o-nun için çalışması demektir. Kendisi sorumluluktan kurtulmak için kendine çalış­mış olur. Zira ücretten sorumlu olması müvekkile değil, kendisine yüklenmiştir.

2710- Bu şekilde teslim aldığı taktirde kendisi için üc­reti ondan alıncaya kadar müvekkile teslim etmeyebilir. Alıkoyduktan sonra helak olursa vekilin malından helak olmuş olur ve vekil yapan kişi de ücret ödemez.

Çünkü alıkoyunca sanki ücreti ona kendisi vermiş gibi olmaktadır. Satın almak için vekil tayin edilen kişinin hükmünde bu durum anlatılmıştı. Bu da onun benzeridir.

2711- Müvekkile teslim etmedikten sonra vekilin elinde iken kusurlu hale gelirse, eski efendisi muhayyer olur. İsterse, bütün ücreti vererek alır, isterse ücretini alarak vekile bırakır.

Çünkü vekil, kendisine mani olduktan sonra kendi hakkında, düşmandan satınalan makamında olmuştur. Onun için vekilin yaptığı sebebiyle kusurlu hale gelmiş olsun, başkasının yaptığı sebebiyle kusurlu hale gelmiş olsun, hüküm aynıdır. Düşmandan satınalan kişi hakkında da hüküm aynıdır. Ama bu meselede satın almak için vekil yapılanın hakkında hüküm farklıdır. Çünkü kendisine mani olduktan sonra onda bir kusur meydana getirirse, kusurun karşılığı olan ücret, müvekkilin ödeyeceğinden düşer. Çünkü burada vekil, satıcı makamında olmuş­tur. Aradaki fark şudur;

Müvekkil burada eski mülkiyetine geçirmek için onun fidyesini vererek al­maktadır. Onun için kusurlu halinin değil, sağlam şeklinin ücretini vermektedir. İster biri tarafından ayıplı hale getirilsin, ister kendiliğinden ayıplı hale gelmiş olsun, fidyesinde herhangi bir eksiltme meydana getirmez. Halbuki ilk defa satın almada durum böyle değildir. Alındığı taktirde onun sağlamlığı veya sakatlığı, ücretin belirlenmesinde hesaba katılır.

2712- Vekilin, düşmandan satın alan kişi ile yapılan akdi feshetmesi müvekkili bağlamaz.

Çünkü onun almasıyla müvekkilin eski mülkiyetine dönmüştür. Onun rızası dışında yapacağı bir akitle köleyi onun mülkünden vekilin çıkarmaya hakkı yoktur. Yapacağı akit feshi yeni yapacağı satış mesabesindedir.

2713- Düşmandan satın alan kişinin köleyi efendisine ücretle   vermesi   için   bir   adamı   vekil   yapması   caizdir. Köleyi ona teslim edinceye kadar vekil köleden sorumlu olur. Satışta vekil yapılan kişi gibi, efendisinden ücreti alacak da vekilin kendisidir.

Düşmandan satın alan kişinin mülkünü bir bedel karşılığı gidereceğine dair söylediğimizi bu hüküm açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Onun hakkında bu tasarruf yeni yapılan satış mesabesindedir. Ancak efendisi hakkında fidye karşı­lığı eski mülkiyetine iade etmek olmaktadır.

2714- Düşmandan satın alan kişi, köleyi bir kişiye bir cariye karşılığında satsa ve ikisi teslim almadan Önce eski efendisi çıkıp gelse elinde bulunduran kişiden cariyenin kıymeti ile alma hakkına sahiptir.

Çünkü tasarrufu iptal etme hakkına sahip değildir. Sadece ikinci ücretin benzeri ile satın alır. Cariye emsalden olmadığı için onu kıymeti ile satın alır. Tıpkı şuf a hakkına sahip olan kişinin durumu gibi. Sonra satıcı ile diğer müşteri arasında satış iptal olur. Çünkü hak edilen teslim gerçekleşmemektedir. Böylece cariye diğer müşterinin mülkü olarak kalır. Kıymeti de düşmandan satın alan kişiye ait olur. Efendinin zimmeti de düşmandan satınalan kişinin üzerindedir. Karşılıklı teslim aldıktan sonra veya cariyeyi teslim etmeden köleyi teslim aldıktan sonra hazır olmuşsa, köleyi diğer müşteriden cariyenin kıymeti ile alır ve zimmeti de üzerinde olur. Cariye de düşmandan satın alan kişiye ait olur. Çünkü ara­larında satış geçerli olup kölenin teslim alınmasıyla bitmiştir.

2715- Düşmandan satın alan kişi cariyede bir kusur gö­rürse, diğer müşteriye geri verir ve aldığı cariyenin kiy-metini ondan  alır. Başka alacağı olmaz.

Çünkü düşmandan satın alan kişinin hakkı cariyenin kiymetindedir. Ni­tekim kölenin efendisi onu kendisinden alacak olursa cariyenin kıymeti ile alır. Diğer müşteriden köleyi almadan önce cariyeyi geri verecek ve köleyi alacak olursa, sonra da efendisi gelecek olursa, köleyi cariyenin kıymeti ile alabilir. Geri verme yargıcın karan olmaksızın meydana gelmişse, satışın karşılıklı iptal olması efendisinin köleyi cariyenin kiymeti ile alma hakkını iptal etmez. Bundan da anlıyoruz ki hakkı cariyenin kiymetindedir ve müşteri cariyenin kıymetini ona tes­lim etmeye muktedirdir. Başka bir şey de ona gerekmez.

Bunun benzeri şufadır. Evin bedelinin şufa hakkına sahip olan kişinin almasından önce cari olduğunu yerinde belirtmiştik. Onu cariyenin kıymetine tah­vil ederek alır. Şufa hakkına sahip olan kişinin evi almasından sonra cariyenin bedeli de burada bunun gibidir.

2716- Efendisi köleyi almadan önce cariyeyi yargıcın kararı ile geri verip köleyi almışsa, sonra efendisi gel­mişse, onu düşmandan satın alan kişiden birinci ücretle alır.

Çünkü yargıcın karan ile ikinci satış iptal olunca, hiç olmamış gibi oldu. Halbuki şufada böyle değildir. Şufada alan ile satan arasında meydana gelen satışı hiç olmamış gibi sayarsak, şuf a hakkına sahip olan kişinin hakkı iptal olur. Halbuki alma hakkı sabit olduktan sonra şuf a hakkına sahip olanın hakkını ikisi iptal edemezler. Burada da eski efendisinin hakkı iptal olmaz. İkinci satış hiç olmamış gibi sayarsak ve diğer müşterinin kendisi kölede kusur bulup geri ve­rirse, hükmü belirttiğimiz şekilde olur.

2717- Satış akdi onlar tarafından isteyerek bozulursa (ikâle), efendisi kölesini isterse cariyenin kıymeti ile alır.

Çünkü onun hakkında satışın feshedilmesi yeni yapılan bir satış gibidir. Herhangi bir tasarrufu iptal etmeden alma hakkının bulunduğunu belirtmiştik. Onu da ücretlerin en sonuncusu ile alır.

2718- Diğer müşteri   köleyi teslim almış ve onu kendi­si görmemişse yahut muhayyer olma şartını kendisi koş-muşsa, ondan sonra efendisi gelirse, köleyi onun elinden cariyenin kiymeti ile alabilir.

Çünkü elinde görmüştür. Alacak olursa, diğer müşteri muhayyer olur. İsterse düşmandan satın alan kişiye cariyeyi teslim eder ve efendisinden alınan kiymet onun olur. İsterse kıymeti ona teslim eder ve şart muhayyerliği karşılığı olarak cariyeyi ondan alır. Görme muhayyerliği halinde cariye düşmandan alan kişiye teslim edilir ve kıymeti de diğer müşterinin olur.

Çünkü görme muhayyerliği halinde kendisi malik ve akde razı bulunu­yordu. Ancak üzerinde akit yapılan şeyin vasıflarını bilmediği için red etme im­kânına da sahiptir. Efendisi elinden alınca onu geri verme imkanı da kalmamış olup muhayyerliği de düşmektedir. Şart muhayyerliği ise cariyenin elinden çıkmasına manidir. Çünkü cariye hakkında muhayyerliği satıcı muhayyerliğidir. Cariyeyi ona mülk yapmakla rızası ortadan kalkar. Köleyi elinden aldıktan sonra kendisi muhayyerlik hakkına sahip olarak devam eder. İsterse cariye hakkında akti yerine getirerek onu kendisine teslim eder, isterse cariye hakkında akdi fes­hederek cariyenin kiymetini geri verir. Çünkü eski efendisinin köleyi almasıyla cariyenin kıymetinde düşmandan satın alan kişinin hakkı kesinleşmiş olur.

2719- Muhayyerlik süresi geçinceye kadar muhayyer­liğini kullanmazsa, cariye düşmandan satın alan kişinin olur.

Çünkü sürenin geçmesiyle muhayyerlik hakkı düşmüş olur ve cariye hak­kında satış tamamlanmış bulunur. Cariyeyi teslim etmesi gerekir. Kıymeti de di­ğer müşterinin olur.

2720- Karşılıklı ikisi satmış, ama teslim almadan Önce diğer müşteri görme muhayyerliği yuhut şart muhayyerliği veya  kusur  muhayyerliğiyle  köleyi  geri  vermiş, ondan sonra eski efendisi hazır olmuşsa, onu düşmandan satın alan kişiden düşmana verdiği ücretle alabilir.

Çünkü bu sebeplerle red edilince ikinci satış temelden bozulmuş ve hiç meydana gelmemiş gibi oldu.

2721- Eski efendisi gelip düşmandan satınalan kişiden köleyi cariye kiymetiyle satın alıncaya kadar diğer müşteri akdi feshetmezse, kıymeti düşmandan satın alan    kişiye ait olur ve teslim almışsa cariyeyi diğer müşteriye geri vermesi gerekir.

Çünkü hak edilen teslim alma gerçekleşmediği için ikinci akdin iptal ol­duğunu belirtmiştik. Bu akitte ister muhayyerlik olsun ister olmasın, aynıdır. Yar­gıç kölenin efendisine cariyenin kiymetiyle verilmesine karar vermiş, teslim al­dıktan önce veya sonra kölede bir kusur ortaya çıkıp geri vermişse, diğer müş­terinin köle üzerinde bir hakkı olmaz. Çünkü kölenin efendiye cariyenin kiy­metiyle verilmesine karar verilmesiyle ikisi arasındaki ikinci satış iptal olmuştur. Ancak yeniden yapılmasıyla meydana gelebilir. Bu mesele de şuf a gibidir. Sa­tıcının aleyhine yargıcın şuf a hakkına sahip kişiye karar vermesi, satıcı ile alıcı arasında satışın iptal olmasını kapsar. Böylece şuf a hakkına sahip olan kişi kusur sebebiyle malı geri verse bile geri dönmez.

2722- Eski efendisi   düşmandan satın alan kişiden kö­leyi- para ile almak için bir adamı vekil yapmış ve vekil müşteriye "Falan kişiye ücreti karşılığında ver" demiş, o da  "Verdim" demişse, burada ücreti vekil değil, sadece müvekkil verir.

Çünkü burada "Bana ver" yerine "ona ver" diyerek kendini akit yapan değil, elçi mesabesinde görmüştür.

2723- "Falana ücretle ver, ben sana    ücreti tekeffül ederim" yahut "Ücreti malımdan olmak üzere onu ona ver" derse, ücreti vekil verir.

Çünkü akdi kendi malına izafe etmesi yahut kendisinin tekeffül ettiğini be­lirtmesi akti kendi şahsına izafe etmesi kadar, hatta ondan kuvvetlidir. Sulh yap­mak için vekil yapılan kişinin akdi şahsına izafe etmesi mesabesinde oluşun izahı ise şöyledir:

"Bu evden falan kişi ile bin dirhem karşılığında sulh yap, ben onu tekeffül ederim, yahut malımdan bin dirhem karşılığında sulh yap" demişse, malı ödemek müvekkilin değil, vekilin borcu olur. Tıpkı "Benimle sulh yap" demesi me­sabesindedir. Akdin daha kuvvetli oluşunun sebebi ise şudur: Mal karşılığında kadını boşa yahut bin dirhem karşılığında boşa, ben onları tekeffül ederim" derse, malı vekilin ödemesi gerekir. Akdin burada vekile izafe edilmesi malı üzerine borç yapmamaktadır. Bundan da anlıyoruz ki tekeffülün şart koşulması yahut akdin malına izafe edilmesi bedeli Ödeme gereği bakımından akdi şahsına izafe et­mesinden daha kuvvetlidir. Vekil üzerinde vacip olunca, düşmandan satın alan kişinin müvekkil üzerinde hiçbir alacağı olmaz.

2724- Düşman, bir adamın ikiyüz dirhem ağırlığında bir ibrikini alsa ve sanat ile güzelliğinden   dolayı müslü-man bir adam düşmandan onu ikiyüz elli dirheme satın alsa, eski sahibi isterse onu ikiyüz elli dirheme   alabilir. Çünkü düşmandan satın alan kişi almak için bu kadarını vermiştir. Eski sahibinin düşmandan alan kişinin verdiği ücretle alacağını belirtmiştik. Böylece doğru işlem yapıl­mış olur.

Çünkü ilk olarak bir bedel karşılığı mülk edinmemekte, aksine fidyesini vererek eski mülkiyetine iade etmektedir. Onun için bu muamelede faiz sözko-nusu olmaz.

2725- Bu  miktarı  vererek  alabildiğine  göre,  alması için başkasını vekil de yapabilir.

Çünkü vekil aslın yerine kaim olmaktadır.

2726- Karşılıklı teslim almadan önce taraflar ayrılacak olursa, satış akdi bozulmaz.

Çünkü bunun fidye ile malı kurtarmak olduğunu belirtmiştik. Yeni yapıl­mış bir satın alma değildir. Onun için ayrılmadan malı teslim alma şartı aranmaz.

2727- Vekil fidyeyi malından verip malı teslim alsa, verdiği miktarı müvekkilden alıncaya kadar malı ona teslim etmeyebilir. Teslim etmediği süre içinde vekilin elinde helak olursa müvekkilin ödemesi gereken fidye de düşer. Çünkü vekil, mah müvekkiline teslim etmeyince onu düş­mandan satın alan kişi yerine kaim olmuş olur. Yani düşmandan alan kişi gibi olur.

Bunu şöyle açıklayalım: Bir adam bir ton hurma karşılığında hurmalık bir araziyi kendisine satın alması için vekil yapmış, vekil araziyi satın almış ve ücreti kendi malından ödeyerek araziyi teslim almış, verdiği ücreti kendisine ödeyinceye kadar müvekkile teslim etmemiş, hurmalık vekilin elinde iken bir ton hurma mah­sul vermiştir. Bu durumda müvekkil bir ton ücretini ödeyerek araziyi ve verdiği ürünü alabilir. Meydana gelen fazlalık sebebiyle aralarında faiz de meydana gel­memiştir. Çünkü burada vekil, satanın yerine kaim olmuştur. Teslim almadan Önce satıcının elinde bir ton hurma ürün verdiğinde satış iptal olmayacağı gibi, vekilin elinde iken ürün vermesiyle de satış iptal olmaz. Aynı şeklide, vekil satılan malda bir kusur görüp ona razı olması ama müvekkilin ona razı olmaması halinde vekilin bir tonluk ücreti ödemesi gerekir ve bunda da faiz olmaz. Çünkü bu ara­larında yeni yapılan bir satış değildir. Faiz ise aynı malın mukabele şeklinde değiştirilmesinde meydana gelir.

Nitekim vekil, arazide kusur görüp sahibine geri verseydi, araziyi, hur­mayı ve bir ton hurmayı bir ton hurma karşılığında geri vermiş olacaktı ki bu da caizdir. Tabiki geri verme, vekilin teslim almadan önce satıcının elinde iken ürün vermesi halinde olursa doğru olur. Ama teslim aldıktan sonra ürün verecek olur­sa, artık vekilin geri verme hakkı olmaz. Çünkü teslim aldıktan sonra meydana gelen fazlalık kusur sebebiyle geri vermeyi önlemektedir.

Bunu yine şöyle açıklayalım; vekil, müvekkili adına değeri binbeşyüz dir­hem olan bir köleyi bin dirheme satın alsa ve o köleyi vekilin elinde iken bir adam öldürmüş olsa, cevabı ürün veren hurmalık hakkında verdiğimiz cevabın aynısı­dır. Çünkü her iki yerde de bu sebepten gelecek satışında olduğu gibi gerçek ma­nada faiz mevcut olmaz. İbrik meselesi de bunun gibidir. Vekil ibrikte kusur gö­rüp düşmandan satın alan da, müvekkil de o kusura razı olmasalar, ibrik verdiği ücret karşılığı olarak vekilin olur. Verdiği ücret (fidye) ibrikte tartısından fazla da olsa sakıncası olmaz. Çünkü aralarında meydana gelen işlem, her bakımdan ye­ni yapılmış bir akit değildir ve faiz hükmü mevcut olmaz. En iyi Allah bilir.[22]

 



[1] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/203-204

 

[2] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/205-207

 

[3] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/209-210

 

[4] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/211-220

 

[5] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/221-226

 

[6] Müslüman olmadan önceki Türklerden sözedilmcktedir. (Çeviren)

[7] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/227-231

 

[8] Talâk, 65/2.

[9] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/233-243

 

[10] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/245-250

 

[11] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/251-266

 

[12] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/267-270

 

[13] İslam hukukunda bu konu ile ilgili olarak farklı iki bakış açısı bulunmaktadır. Şafiî, Mâliki, Hanbelî. Zahirîler ile Evzâî ve Hanefilerden Ebû Yûsuf mûslUmanların gayr-i miisl imlerle de faizli maumeic yapmasını haram saymaktadır. (Ebû Yûsuf. er-Rad ala Siyeri'l-Evzâî. s. $6-97; Mâlik. Müdevvene, IV/97: Ahmet Özel. İslam Hukukunda Ülke Kavramı, s. 263; Zuhaylî, Asâru'1-Harb. s. 182 Ebû Hanîfc ve Muhammed'e göre ise yapılan işlemde müslümanın kesin kârlı çıkması şartıyla gayr-i müslemlerle faizli işlem yapması caizdir. Bkz. el-Fctâva'l-Hindiyye. IH/248. (Editör)

[14] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/271-276

 

[15] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/277-281

 

[16] Bazı kaynaklar, kitabın telif edildiği sırada İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'in arasının açık olduğunu ve bu sebeple İmam Muhammed'in o dönemde yazdığı kitaplarında Ebû Yûsuf'un görüşlerine: yer vermediğini söyler

[17] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/283-288

 

[18] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/289-295

 

[19] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/297-318

 

[20] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/319-332

 

[21] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/333-340

 

[22] İmam-ı Serahsi, İslam Devletler Hukuku, Eğitaş Yayınları, Cilt: 3/341-355