Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Birinci Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 3. Sayfa

BİRİNCİ DEVİR.. 1

HZ. MUHAMMED (A.S.)İN HAYATINDAKİ TEŞRİ. 2

Kitap Ve Sünnet: 2

Kur'ân-ı Kerîm Nasıl İnerdi?. 5

Mekki Ve Medenî Âyetlerin Özellikleri 6

Kur'ân'ın Teşri Temeli 7

Güçlüğün Olmaması: 7

Tekliflerin Azlığı: 8

Teşride Tedriç: 8

Kur’an’ın Delil Oluşu: 9

Neshin Manası; 10

Kur'ânın Talep Ve Muhayyer Kılma Üslûbu. 13

Talep (Bir Şeyin Yapılmasını İstemek) 13

Kur'ân'ın Nehiy (Yasaklama) Üslûbu: 15

Tahyir. 16

Kur'an'da Bulunan Hükümler. 17

Sünnet 17

Bu Devrin Teşrî Temeli: 20

Salât  (Namaz) 21

Savm (Oruç) 23

Hacc Ve Umre. 24

Z ekat 27

Kuranın Açıkladığı İbadetlerle İlgisi Görülen Bazı Hususlar : 28

Savaş. 31

Bu Hususları Beyan Eden  Âyetler: 32

Andlaşmalar Ve Sözleşmeler. 34

Savaş Esirleri 36

Köle Ve Köle Edinme Hakkında Birkaç Söz: 36

Savaş Ganimetleri 37

Peygamberin Bizzat Katıldığı  Ve Kur'an'ın Temas Ettiği Savaşlar: 38

Aile   Nizamı 40

Boşama. 42

Kocası Ölen Kadının  İddet Durumu : 47

Aile Nizamı İle İlgili Hususlar: 48

Miras Nizamı 50

Muamelât 52

Ukûbat (Cezalar) 54

II- Zina Haddi (Cezası): 56

III- Kazf Haddi (İffetli Bir Kadını Zina İle İtham Edip İsbatlamayan Kişiye Tatbik Edilen Ceza): 56

IV- Hırsızlık Cezası : 57

V - Yol  Kesenin  cezası 57

Ceza Müeyyidelerinde Kuranın Önem Verdiği Hususlar: 57

 

 

 

 

BİRİNCİ DEVİR

 

HZ. MUHAMMED (A.S.)İN HAYATINDAKİ TEŞRİ

 

Kitap Ve Sünnet:

 

Kitap, Kur'ân-ı Kerİm'dir. Hz. Muhammed'e (A.S.) 22 yıl, 2 ay, 22 günde peyderpey nazil olmuştur. İlk âyetleri Rcsûlüllah'm tefekkür ve ibadet için git­meyi itiyat haline getirdiği Hıra mağarasında doğumunun 41. yılı Ramazan ayı­nın 17. gecesi indi.

İnen âyetler:

(1) «Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yaratan Rabbımn adıy­la oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Babbın nihayetsiz ke­rem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmedi­ğini O öğretti.» (Alâk: 1-5)

Son âyeti ise doğumunun 63. ve H. 10. yılı Zilhicce'nin 9. Haccı Ekber günü indi.

İnen âyet:

(2) «...Bugün sizin dininizi kemâle erdîrdim, üzerinizde nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı (verip ondan) hoşnud ol­dum.» [1] (Maide: 3)

Kur'ân-i Kerim'in ilk âyetleri kadir gecesinde indi. Bu gecenin önemi hak­kında Kadir sûresi nazil oldu.

(3) «Gerçek, biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin (O büyük faz! ve şerefini) sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan ha­yırlıdır. Onda melekler ve ruh rablarımn izni ile her bir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.» (Kadir)

Ayrıca bahis konusu gece hakkında aşağıdaki âyetler nazil oldu.

(4) «Hakikat, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçek, biz (onunla kâfirlerin uğrayacakları azabı) haber vericileriz. (O, bir gece­dir ki) her hikmetli iş, nezd imiz den bir emir ile, o zaman ayrılır...» (Du-han: 3, 4, 5)

Bu gecenin Ramazan ayında olduğunda ihtilâf yoktur. Çünkü Bakara sû­resinin 185. âyetinde; «(0 sayılı günler) içinde Kur'ân indirilmiş olan Ramazan ayıdır... ı bu vurulmuş tur. Hz. Muhammed'in (A.S.) Hıra mağarasında tefekkür, ibadet ve oruçla geçirmeyi itiyat haline getirdiği ay da bu aydır. Nitekim ibn-i îshak, senediyle Umeyr bin Katade el-Leysî'den şöyle rivayet eder: «Resûlül-lah yılın bir ayım Hira'da geçirirlerdi. Kureyş kabilesinin cahiliyet devrinde buna benzer dînî âdetleri vardı. Cenab-ı Allah onu Peygamberlikle vazifelen­dirmeyi dilediği yıla kadar sürdürdüğü âdet üzere o yıl Ramazan ayında Hira'-ya çıktı...»

Vahyin Kadir gecesi indiği bilinmekle beraber Ramazan ayının kaçıncı ge­cesine tesadüf ettiği hususunda ihtilâf vardır. İbn-i Ishak Ramazanın 17. ge­cesine rastladığı görüşündedir. Aşağıdaki âyet bu görüşe işaret eder:

(5) «...Eğer Allah'a (iman etmiş) hak ile bâtılın ayrıldığı gün iki ordunun bir birine kavuştuğu (Bedir) günü kulumuz (Muhammed) e in­dirdiğimiz (âyetlere) inanmışsanız...» (Enfal: 41)

iki ordunun kavuştuğu gün, Müslümanlarla müşriklerin Bedir'de h. s. 2. yjl Ramazan ayının 17. cuma günü savaştıkları gündür. Ayette fürkan günü diye geçen gün Kur'ân'ın inmeye başladığı gündür. Fürkan günü ve orduların karşılaşma günü aynı yılda olmamakla beraber Ramazan ayının 17. cuma gü­nüne rastlamaları nedeniyle aynı gün olduğu anlaşılıyor. Nitekim Haberî, tefsi­rinde senedi ile Hasan bin Ali'den şöyle rivayet ediyor: «Fürkan gecesi iki or­dunun Bedir'de karşılaştığı Ramazanın 17 sidir.» Kastalânî, Buharı şerhin de bu gecenin tesbiti hakkında âlimler arasında bulunan ihtilâfı belirtmiştir. Onun belirttiği görüşlerden biri İbn-i İshak'm görüşüdür. Kastalânî, İbn-i Is-hak'm savunduğu ve İbn-i Ebi Şeybe ile Taberî'nin Zeyd İbn-i Erkam'ın ha­dîsinden rivayet ettiklerini naklettikten sonra aynen şöyle der: «Ben de bu gö­rüşe katılıyorum. Zira değeri çok yüce olan bu gecenin ima yoluyla dahi olsa Kur'ân-t Kerim'de tayin ve tesbitinin ihmal edilmiyeceğinden eminim. Gerçek­ten en münasip yerde ona işaret etmiştir. Çünkü burada Bedir ganimetlerinden bahsedilmektedir. O gün ise Allah'ın Müslümanları aziz ve galip kıldığı ve umulmayan yardımını onlara göstererek kıymetlerini yücelttiği ve lslâmiyeti ha­kim kıldığı gündür. Cenab-ı Allah'ın Hz. Muhammed (A.S.) ı risaletle şeref­lendirdiği gün de aynı güne rastlar. Bu münasebetle Kur'ân'ın burada buna işa­ret etmesi yerinde olur.ı

Kur'ân-ı Kerim'in inişinin tamamlandığı gün ise bu konuda Taberî, Maide sûresinin 3. âyetinin tefsirinde clslâm âlimleri âyette bahis konusu günün, Veda hacema ait arafe günü olduğunu, o günden sonra helâl, haram ve farzlara iliş­kin herhangi bir âyetin inmediğini ve Resûlüllah'ın ondan sonra ancak 81 gün yaşadığını beyan ettiklerimi yazar ve bu durumu İbn-i Abbas, Sediy ve İbn-i Cüreyc'den rivayet eder. Nisaburî de tefsirinde, İbn-i Abbas'in, yanında bir Yahudi bulunurken bu âyeti okuyunca Yahudi: «Eğer bu âyet bize nazil ol­muş olsaydı, iniş gününü bayram kılardık. ı dediğini ve bunun üzerine Yahu-diye cevaben: «Bu âyet cumaya rastlayan arefe günü indiği için o gün İslâm alemince iki bayram kadar değerlidir.» dediğini rivayet eder.

Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim tedricî olarak inmiştir. Müşrikler tedricî ini­şine karşı neden toptan inmedi diye itirazda bulundular. Kur'ân bu itirazı ve cevabını şu âyetlerde zikreder:

(6) «O küfredenler (şöyle) dedi(Ier) : «O'na Kur'ân bir hamlede, toplu bir halde İndirilmeli değil miydi?» Biz Onu senin kalbine iyice yer­leştirmek için (yaptık) Onu (çok güzel bir nizam ile) âyet âyet ayırdık (ve ahese aheste bildirdik). (Furkan:32)

(7) «Biz Onu bir Kur'ân olmak üzere (âyet âyet)-ayirdik ki insan­lara karşı, dura dura (ağır ağır, tane tane) okuyasın. Biz onu tedricen indirdik.» (İsra: 106)

Kur'ân-i Kerim'in özellik bakımından değişik iki sürede indiği bilinmek­tedir.

1. Mekke Devri: Peygamberimizin doğumunun 40. yılı Ramazan ayı­nın  17. gününden 54. yılı Rebi-uI'Evvel ayının ilk günlerine kadar. Toplam: 12 yıl, 5 ay, 13 gündür. Bu devirde inen âyetlere tMekkîı denir.

2. Medine Devri: Onun doğumunun 54. yılı Rebî-ul'Evvel başlangı­cından 63. yılı Zil-Hicce'nin 9. gününe kadar. Toplam : 9 yıl, 9 ay ve 9 gün­dür. Bu devirde inen âyetlere «Medenî» denir.

Mekkî âyetler Kur'an-i Kerim'in 19/30 unu teşkil eder. Kalan 11/30 unu ise Medenî âyetler meydana getirir.

Medenî sûreler:

Bakara, *Al-i îmran, Nisa, Mâide, Enfâl, Tevbe, Hacc, Nur, Ahzâb, Kıtal, Feth, Hucurat, Hadîd, Mücadele, Haşr, Mümtehıne, Saff, Cuma, Münâfikun, Tegabün, Talak, Tahrîra ve Nasr olmak üzere 23 sûredir. Kalan 91 sûre de Mekkîdir.

Kur'ân toplam olarak 114 sûre olup, 1. Fatiha ve sonuncusu Nas süre­sidir.

Sûre, Lüğatta: Bir yüksekliğin mertebelerine denir. Bazıları bu kelimeyi «Su're» olarak kullanmışlar. «Su're» Bölüm anlamına gelir.

Sûrelerin Özel isimleri vardır. Bunların çoğu ismini, girişinde geçen bir kelimeden almıştır. Enfal, îsrâ, Tâha, Mü'minun, Furkan, Rum ve Fatir sûre­leri gibi, 35 sûre de isimlerini, girişlerinde geçraeyip daha sonraki âyetlerde ge­çen bir kelimeden almıştır. Meselâ; İkinci sûre, 65. âyette geçen «Bakara», Üçüncü sûre, 32. âyette geçen «Al-İ îmran», Dördüncü sûre, müteaddit yerlerinde geçen «Nisa» ve Beşinci sûre, 110. âyetinde geçen «Mâide» kelimelerin­den isim almışlardır.

Sûrelerin girişlerinde geçen kelimelerle isimlenişi tabiîdir. Ancak girişinden sonra veya sonuna doğru geçen kelime ile bazı sûrelerin isimlenişi çeşitli sebep­lerle izah edilegelmiş ise de bence umumiyetle bu kelimelerin bulunduğu âyet­ler diğer âyetlerden önce indiği içindir. Çünkü, bilindiği gibi gerek sürelerin ve gerekse her sûrenin âyetlerinin tertibi nüzul sırasına göre olmayıp tevkifidir, (Yani tilâvet bakımından sıralanışı Peygamberin tensip ve direktifi iledir.)

Peygamberimize beşer onar âyet indiği gibi, daha az veya daha çok âyet­ler de- inerdi, lfk olayında ve Müminun sûresinin başında onar âyetin toptan indiği sabittir. Diğer taraftan Nisa sûresinin 95. âyetinden :

kelimelerinin, keza Tevbe sûresinin 28.  âyetinden :

kısmının ayrı indiği sabittir.

Hz. Muhammed (S.A.) ümmî idi. Okuma yazma bilmediği şu âyetle sa­bittir :

(9) «Sen bundan evvel hiç bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı bâtıl söyleyenler elbette şüphelenir(ler)di.» (An-kefaut: 48)

(10) «Onu acele (kavrayıp ezber) etmek için (Cebrail vahyi iyice bitirmeden) dilini onunla depretme. Onu (göğsünde) toplamak, onu (di­linde akıtıp) okutmak şüphesiz bize aittir, öyle ise biz onu okuduğumuz vakit sen onun kıraatine uy. Sonra onu açıklamak da hakikat bize aittir.» (Elkıyame: 16-19)

(11) «...Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur'ân'ı (okuma­da) acele etme, Rabbim, benim ilmîmi arttır, de» (Tâhâ: 114)

(12) « (Habibim) seni okutacağız da (asla) unutmayacaksın. Allah'ın dilediği başka. Çünkü O, aşikârı da bilir gizliyi de. (EI-Âlâ :6-7)

(13) «Kur'ân'ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da şüphesiz ki biziz.» (El-Hıcr: 9)

Resûlüüah âyetleri melekten hıfzederek aldığı zaman insanlara tebliğ eder ve ayrıca kâtip'erine dikte ederek hurma dallarına, düz taşlara ve deri parça­larına yazdırırdı. Onun tanınmış yazıcıları vardı. Bunların 26 kişi olduğunu söyleyenler vardır. Halesi, SiretüPlrâkrden naklen, yazıcıların 42 kişi olduğu­nu, bunların bir kısmının peygamberlik süresi boyunca, başka bir deyimle bü­tün teşri dönemlerinde ondan hiç ayrılmadıklarını, bununla beraber az veya çok bir süre için kâtiplik yapanlar olduğunu ve en meşhur kâtiplerinin 4 Halife ve Âmir-bin Fuhayre olduğunu söyler. Amir bin Fuhayre, Resûlüllah'ra devlet başkanlarına ve benzerlerine gönderdiği mektuplarım"yazan zat idi.

Tanınmış diğer kâtiplere gelince; Ubeyy-bin Kâab (Medine'de ensardan ilk kâtip. Genellikle vahiy kâtipliği yapardı ve Resûlüllah zamanında meşhur fıkıh bilginlerinden idi.), Sabit bin Kays bin Şemmâs, Zeyd-bin Sabit, Muavİye-bin Ebi Sübyan ve kardeşi Yezid (Muâviye ve Sabit oğlu Zeyd vahye ait olan ve olmayan her çeşit yazı işlerinde ve devamlı olarak peygamberin yanında çalı­şırlardı. Yazışmadan başka şeyle meşgul olmazlardı.), Musire bİn-Şu'be, Zübeyr bin Avvam, Haiid bin Velid, Alâ bin el-Hadramî, Amr bin el-As, Abdullah bin el-Hadramî, Muhammed bin Mesleme ve Abdullah bin Übeyy bin Selûl.

Kur'ân-ı Kerim'den inen âyetler vahiy kâtipleri tarafından yazıldıktan son­ra Peygamberin evine konulurdu. Yazıcılar kendileri için de birer suret alako-yarlardı. Ayetlerin hangi sûrenin neresine yazılacağı hususu Peygamber tara­fından tesbit edilirdi. Ummîlerin hafızaları, yazıcılar nezdinde bulunan nüsha­lar, Peygamberin evinde hıfzedilen sahifeler Kur'ân'ın birçok kimse tarafından sıhhatli olarak ezberlenmesi hususunda yardımlaşırlardı.

Gerek sûrelerin ve gerekse âyetlerin sıralanışının tevkifi oluşu yani pey­gamberin emriyle tertibi konusunda âlimler ittifak halindedirler.

Bu devirde Kur'ân-ı Kerim bir Mushaf içinde toplanmamakla beraber ta­mamını hıfzeden sahabeler çoktu. Abdullah bin Mesud (ilk muhacirlerden olup risalet süresi boyunca Peygambere refakatte bulunmuştur.), Ebu Huzeyfe'nin mevlâsı Salim bin Mi'kal (o da Abdullah bin Mesud gibi ilk Müslümanlardan olup çok refakatte bulunmuşur.), Muaz bin Cebel, Übeyy bin Kâab, Zeyd hin Sabit, Ebu Zeyd, (bu dördü ensardandır.) Ve Ebu Derdâ gibi birçok sahabi Kur'ân'ın tamamını hıfzedenlerden idiler. Ayrıca ashabın pek çoğu Kur'ân-ı Kerim'i kısmen ezberlemişlerdi.[2]

 

Kur'ân-ı Kerîm Nasıl İnerdi?

 

Ahkâm ile ilgili ve teşrii denilen âyetler genellikle İslâm toplumunda vu­ku bulan olaylara cevap olarak Peygambere inerdi. Bu olaylar esbabı nüzul olarak adlandırılırdı. Birçok müfessirler bu olaylara önem vererek buna dair kitaplar yazdılar ve Kur'ân-ı Kerim'in yüce manasının anlaşılmasına bu olay­ları temel kıldılar. (Gelecek devirler bahsinde durumu açıklayacağız.) Bazen de mü'minler tarafından Resûlüllah'a sorulan sorulara cevap olmak üzere inerdi. Bu iki durum dışında teşrii âyetlerin inmesi nâdirdir.

Bir olay veya soruya cevap mahiyetinde inen teşrii âyetlerden Örnekler ve­relim.

1. Hicretten sonra Mekke'de kalan ve hicret edemiyen zayıf Müslüman­ları müşriklerden kurtararak Mekke'den çıkarmak üzere Resûlüllah tarafından gönderilen Mersed el-Ganevî Mekke'ye vardığında müşriklerden güzel ve zen­gin bir kadın kendisini ona teslim etmek istedi. Mersed ise Allah korkusu ile red cevabı verince kadın yaptığı teklifte İsrar ederek kendisi ile evlenme tale­binde bulundu. Mersed, teklifi kabul etmeyi Resûlüllah'ın iznine bıraktı. Me­dine'ye dönüşünde durumu Resûlüllah'a arz etmesi üzerine şu âyeti kerime na­zil oldu:

(14) « (Ey mü'minler) Allah'a eş tanıyan kadınlarla (Müşriklerle), onlaç imana gelinceye kadar evlenmeyin. îman eden bir cariye, müşrik bir kadından — bu, sizin hoşunuza gitse de — elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar, (mü'min kadınları) nikahlama­yın. Mü'min bir köle müşrikten — o, sizin hoşunuza gitse de — elbette ha­yırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar, Allah ise, kendi iradesiyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara âyetlerini apaçık söyler. Ta ki iyice düşünüp ibret alsınlar.» (Bakara: 221)

2. Gerek mü'minler, gerekse gayri müslimler tarafından sorulan sorular üzerine inen teşrii âyetler çoktur. Bu nevi âyetlerden bir kısmı şunlardır:

(15) «Sana içkiyi ve kuman sorarlar. De ki: «Onlarda hem büyük günah hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından da­ha büyüktür.» (Yine) sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyacınızdan artanı (verin)* Allah size böylece Âyetlerini (pek gü-«el) açıklar. Olur ki dünya hususunda da, ahiret işinde de iyice düşünür­sünüz. Bir de sana yetimleri sorarlar. Deki: «Onları yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileri ile bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mal ve hamlinde) fesad (ve fenalık) yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi mu­hakkak zahmete sokardı. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.

Sana kadınların ay halini de sorarlar. Deki: «O bir ezadır (pisliktir) onun için hayız zamanında kadınlar(mızla cinsî münasebet)den ayrılın, temizlendikleri vakte kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever.»  (Bakara: 219 - 220 - 222)

Bir olay veya soru olmaksızın nazil olan ahkâm âyetleri azdır. Bu neden­ledir ki ahkâm âyetlerini açıklayan müfessirler umumiyetle bunların nüzul se­bebini beyan ederler. Nüzul sebebini beyan etmedikleri ahkâm âyeti pek azdır.[3]

 

Mekki Ve Medenî Âyetlerin Özellikleri

 

Daha Önce Kur'ân'm inişi İçin Mekkî ve Medenî diye iki devre bulundu­ğunu söyledik. Gerek Mekkî ve gerekse Medenî âyetlerde bulunan özellikleri bilen okuyucular, hangi âyetin Mekkî ve hangi âyetin Medenî olduğunu bile­bilirler.

1. Mekkî âyetler umumiyetle kısa, Medenî âyetler ise uzundur. Bunu şu şekilde isbatlıyabiliriz :

Medenî sûrelerin toplamı Kur'ân-ı Kcrİm'İn 11/30 unu teşkil eder. Bu sû-relerdeki âyetlerin sayısı ise i 456 adet olup, toplam âyetlerin 1/4 ünden biraz fazladır. Bununla Medenî âyetlerin daha uzun olduğu anlaşılır.   ,

kad samıa cüzünün tamamı Medenî olup, 137 âyetten ibaret iken, tamamı Mekkî olan tebareke cüz'ünün 431 âyet ve keza tamamı Mekkî olan amme cüz'ünün 570 âyet oluşları da Medenî âyetlerin uzunluğunu gös­terir.

Mekkî ve Medenî cüzlerin mukayesesi neticesinde belirttiğimiz neticeye varıldığı gibi, Mekkî ve Medenî olup, aynı uzunlukta olan iki sûrenin karşılaş­tırılması halinde de aynı neticeye varılır. Meselâ : Yarımşar cüz'den ibaret «En-ffil» ve «Şuarâ» sûrelerinden Medenî olan «Enfâlı 75 âyetten ibaret iken, Mek­kî olan «Şuarâmın âyet sayısı 227 dir.

Bu özelliği taşımayan âyetlere nadiren rastlanır.

2. Medenî âyetlerde genellikle hitap    «Ey iman edenler» şeklinde olup, nadiren «Ey naşı tâbirine rastlanır. Mekkî âyetlerdeki hitap şekli ise tamamen bunun aksinedir. Yani genellikle t Ey nas* diye hitap edilir. Mekkî sûrelerde «Ey iman edenler» tâbirine rasüarmyoruz. Fakat Medenî sûrelerde «Ey nas» hitabına yedi yerde rastlanır.

1) Bakara 21, 2) Bakara 168, 3) Nisa 1, 4) Nisa 133, 5) Nisa 1V0, 6) Ni­sa 174, 7) Hucurat 13.

3. Mekkî âyetler lslâmiyetin ilk amacı durumunda olan; Tevhid, Cenab-ı Allah'ın varlığını ishatlayan deliller, azabından korkutma, âhiret gününün va­sıflandırıl ması ve korkunç durumları ile nimeJeri ve Peygamberin, ikmali için gönderildiği güzel ahlâka teşvik konularını işler. Ayrıca geçmiş peygamberlere muhalefet eden muasır milletlerin uğramış oldukları vahim akıbetleri ibret ve­rici dersler mahiyetinde zikreder.

Ahlâmla ilgili âyetlerin çoğu Medenîdir.

Kur'ân'da bulunan konular üç grup halinde düşünülebilir.

1.Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman­la ilgili âyetler. Bunlar usulü din ve kelâm ilmî konularıdır.

2.Duygu, düşünce, niyet ile durum ve davranışlara ilişkin îslâmî ahlâk kurallarına  teşvik edici mahiyetteki  âyetler.  Bunlar  ahlâk ilmi bahisleridir.

3. Emirler, nehiler, mubah gibi mükellefin fiilleri ile ilgili âyetler. Bun­lar fıkıh konulandır.[4]

 

Kur'ân'ın Teşri Temeli

 

Kur'ân insanların durumunu ıslâh için indirildiğini ilân etmiştir.    Bunun için pek çok emirler ve yasaklar taşımaktadır.

(16) «...O, kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülüklerden nehy ediyor, onlara (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helâl (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor...» (Araf: 157)

Teşri'de üç prensibe riayet edilmiştir:

1. Güçlüğün olmaması,

2. Tekliflerin az kılınması,

3. Teşri'de tedriç.[5]

 

Güçlüğün Olmaması:

 

İslâm teşriinin bu prensip üzerine kurulduğunun delilleri çoktur. Bunlar­dan birkaç tanesini sıralayalım:                                        

(17)  «...Onların ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor O.» (Araf: 157)

(18) «Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yükle-mez...» «...Ey rabbimiz bizden evvelki (ümmet)!ere yüklediğin gibi üstü­müze ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, takat geiiremiyeceğimizi bize yükleme...» (Bakara: 286)

(19)  «...Allah size kolaylık diler. Size güçlük istemez» (Bakara: 185)

(20)  «...Din (İşlerin)de üzerinize hiç bir güçlük de yükîemcdi. .. (Hacc: 78)

(21) «Allah (ağır teklifleri) sizden hafifletmek ister. (Zaten) insan da zaif olarak yaratılmıştır.» (Nisa: 28)

(22) «..Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez...» (Mai-de: 6)

•Ben dosdoğru ve tolâranslı din ile gönderildim.»[6]

Ayrıca şemaili şerifesinde belirtildiği gibi, .Resûlüliah iki durum arasında mu-ayyer kılınınca günah olmadığı müddetçe en kolayını seçerdi.»    Bu hususta dana pek çok âyet ve hadîs vardır.

Fıkıhçılar bu prensibi Şari'i Hakimin itibar ettiği esaslardan sayarak onun­la birçok hükümler çıkarmışlardır. Bu nedenle güçlüğün olmayışı teşriin kesin prensiplerindendir. Yolcunun oruç tutmaması, abdest yerine teyemmüm etmek, haram olan bir şeyin zaruret halinde helâl kılınması gibi... ruhsat denilen kolaylıklar bu prensibe dayanmaktadır.[7]

 

Tekliflerin Azlığı:

 

Bu prensip «güçlüğün olmayışı» prensibinin ayrılmaz bir neticesidir. Çün­kü tekliflerin çokluğunda güçlük vardır. Kur'ân'la meşgul olanlar ondaki, emir ve yasakları görüp bu prensibi müşahade ederler. Zira bu emir ve yasakların kısa zamanda öğrenilmesi mümkün ve uygulanması kolay olan ve Kurân’a sa­rılmak isteyenlerin zorluk çekmemeleri için gayet veciz ve özlü olduğunu gö­rürler.

(23) «Ey iman edenler, Allah'ın affettiği şeyleri — ki eğer size açık­lanırsa ve siz bunları Kur'ân inerken sorupta hükmü kendinize izhar edi­lirse fenanıza gidecektir— Sormayın. Allah çok yarhğayıcıdir, cezada da aceleci değildir.»

•Sizden evvel de bir kavm onları sordu da sonra o yüzden kâfir ol­dular.» (Maide: 101-102)

Bu âyet tekliflerin azlığı prensibine delâlet eder. Ayette sorulması yasak­lanan meseleler Allah tarafından yasaklanmamış olan ve insanların serbest bı­rakıldıkları hususlardır. Bu hususları peygambere sormak haram kılınmalarına sebebiyet verir.

Resulüllah haccın farz kılındığım bildirdiği esnada: «Her yıl mı?» diye sorulunca; şu hadîsi buyurdular:

«Eğer evet deseydim her ytl farz olurdu. Ben sizi bıraktığım müddetçe beni bırakınız. Zira sizden öncekiler peygamberlerine çok soru sorma­ları ve onlara muhalefetleri yüzünden helak oldular.»[8]

«Müslümanlar içerisinde en büyük suçlu o kimsedir ki, Müslümanla­ra haram olmayan bir şey sorar ve sormasından dolayı o şey haram kılı­nır.»[9]

«Gerçekten Allah bir takım ibadetleri farz kıldı. Onları zayi etmeyi­niz. Bir takım sınırlar çizdi, onlnn tecavüz etmeyin. Bazı şeyleri haram kıl­dı, onları işlemeyiniz. Ve size olan merhameti dolaysiyle bilerek bazı şey­ler hakkında şer'i hüküm indirmedi, bunlardan bahsetmeyin.»[10]

Sünnet bölümünde Kur'ân'ia olan ilişkisi bahsinde daha açıklayıcı bilgi ve­rilecektir.[11]

                                               .

Teşride Tedriç:

 

Resûlüllah, ArapJarda birçok âdetlerin kökleştiği bir ortamda geldi. Bu âdelerin bir kısmı ümmetin oluşumuna zararlı olmadığı için kalabilirdi. Fakat zararlı olanlar da vardı. Kanun vazu toplumu bu nevi zararlı geleneklerden u?ak tutulmasını irade eyledi. Ancak kesin hükmün konulması yolunda azar azar uzaklaştırma metodunun hikmetlere  binaen  tatbik  edildiğini görüyoruz.

Bu husustaki hükümleri tetkik edenler sonradan gelen bir hükmün bir ön­ceki hükmü iptal mahiyetinde olmadığını, ancak bu metodun uygulanmasının icabı olduğunu göreceklerdir. Bu keyfiyet aşağıda vereceğimiz örnekle açıklığa kavuşur.

Araplar arasında kökleşmiş alışkanlıklardan olan içki ve kumardan ResûUiî-lan a soru sorulunca aşağıdaki âyetle cevap verdi:

(24) «...Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için faydalar var­dır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.» (Bakara: 219)

Ayette içki ve kumardan yekinilme isteği belirtilmemekle beraber teşri sır­rına vakıf olan bilginler bunlardan çekiniîmesine ima edildiğini anladılar. Zira günahı menfaatmdan çok olan bir şeyi işlemek haramdır. Yoksa tamamen şer olan yani hiç menfaati olmayan bir fiil bulunamaz. Bir şeyin helâl veya haram kılınmasında teşriin dönüm noktası; hayır ve şerrin çokluğu- ve azlığıdır.

Sarhoşluk yüzünden şuurunu kaybedenlerin söylediklerini bilinceye kadar namaza yaklaşmaları, bir müddet sonra aşağıdaki âyette kesinlikle yasaklanıyor.

(25) «Ey iman edenler, slı, sorhoşken ne söyleyeceğinin! bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.» (Nisa: 43)

Bu yasak birinci âyetin hükmünü iptal etmez, bilâkis teyid eder. Bundan da bir müddet sonra inen şu âyetle içki ve kumar kesinlikle yasaklanıyor.

(26) «Ey iman edenler, içki, kumaş, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bun (lar) dan kaçının ki muradınıza eresiniz.»

Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşür­mek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz (he­piniz) vaz geçtiniz değil mi?» (Maide: 90 - Öl)

Teşrideki tedriç prensibi üzerine diğer bîr temele rastlanır. O da önce ic­mal sonra tafsilât metodudur. Bu durum Mekkî teşri ile Medenî teşriin karşı­laştırılmasında açıkça görülür. Çünkü Mekkî teşri nadiren tafsilâtlı hükümlere

temas eder.    Genellikle mücmeldir. Medenî teşride ise, Mekkî teşrie nazaran pek çok tafsilâtlı hükümlere yer verir.

Özellikle muamelâta dair Medenî âyetlerde tafsilât durumu apaçık görülür. Bu nedenle şer'i hükümlerin çıkarıldığı âyetlerin çoğu Medenîdir. Allah'ın İsmi anılmadan kesilen hayvanların etinin haramliğı gibi tevhid akidesini koruyucu bazı hükümler dışında Mekkî âyetlerde tafsilâtlı hükümlere rastlanmaz.[12]

 

Kur’an’ın Delil Oluşu:

 

(27) «Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine sarılın. Parçalanıp ay­rılmayın...» (Âl-i tmran: 103)

Kur'ân, dinin esası ve kendisine sarılmakla emroîunan Allah'ın muhkem ipidir. Kur'ân'ın dinin temeü oluşu, bir delil ile isbata muhtaç olmayan zaru-râd diniyyeden olduğu için bunun üzerinde durmayacağım. Ancak burada açık­lanmasını gerekli gördüğüm ve okuyucuyu uyarmak lüzumunu hissettiğim hu­sus var, o da;

Sonradan gelen ilâhı bir teklif ile önceden gelen ilâhî bir teklifin iptal edi­lip edilmemesi meselesidir. Başka bir deyimle Kur'ân da mensuh olup amel edilmesi gereği kaldırılan âyetlerin bulunup bulunmaması meselesidir.

Kur'ân, açık hükümlerine sarılmak mecburiyeti olan kesin delil ve dinî kaynak olduğu ve onûnîa amel edilmesi zorunluluğu sabit olduğuna göre bu önemli mesele hakkında konuşmak isteyen kimsenin görüşünü isbatlayıcı kat'î delil göstermesi gerekir. Ben bu meseleyi gereği kadar izah etmek isterim. Al­lah'ın inayetiyle muvaffak olacağımı umarım.[13]

 

Neshin Manası;

 

Nesih, fıkıhçıların İstılahında iki manaya gelir..

1) önce gelen bir nasdan (Ayet-Hadîs) çıkarılan şer'i bir hükmün bilâ-here gelen diğer bir nass ile iptal edilmesidir. Meselâ :

•Sizi kabirleri ziyaret etmekten men etmiştim. Bundan böyle ziyaret ediniz, (veya edebilirsiniz)»[14]

İlk nass kabir ziyaretini yasaklar.İkinci  nass  ise bu yasağı  kaldırır ve onun yerine kabir ziyaretini mubah veya sünnet kılar.

2)   A)  önceki nassın şümulünün kaldırılması : Buna iki örnek verelim :

(28) I. «Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlen­me müddeti beklerler (beklesinler)...» (Bakara;228)

(29) «...Mümin kadınları nikahlayıp da sonra, kendilerine dokun­madan onları boşadığımz zaman sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur...» (Ahzap: 49)

Birinci nass; kocası ile cinsî teması olan veya olmayan boşanmış bütün kadınları kapsamına almakla umumîdir.

İkinci nass; kocası ile cinsî teması olmadan boşanan kadınlar'a Özel bir hüküm getirir.

(30) II.«Namuslu ve hür kadınlara (zina isnadı ile) iftira atan, son­ra (bu bapta) dört şahid getiremeyenk[15] inıseler(in her birine)de seksen deynek vurun...» (Nur: 4)

(31) «Zevcelerine zina isnad eden ve kendilerinin kendilerinden baş­ka şahidleri de bulunmayan kimscler(e gelince:) onlardan her birinin (ya­pacağı) şabidlik kendisinin hakîkaten sadıklardan olduğunu Allah'a ye­min (ile) dört (defa ifade ve tekrar edeceği)  şahidliktir.» (Nur : 6)

Birinci nass; kadınları zina ile itham edenleri, kim olursa olsun yani ka-dmın kocası oîsun  olmasın hepsini kapsamına alır.

İkinci nass ise, İtham edilen kadınların kocaları için özet bir hüküm gc-tİrerck beş defa yemin etmelerini dört şahit yerine saymak hükmünü koymak­tadır. Bu yeminlerden sonra itham edilen kadın beş defa yemin etmek sure­tiyle zina haddinden kurtulma hakkına kavuşturulmaktadır.

2) B) Kayıtsız nassın kayıtlanması : Buna da bir Örnek verelim :

(32) «Ölü (boğazlanmıyarak Ölen hayvanın eti) ve kan üzerinize ha­ram edilmiştir...»  (Maide: 3)

(33) De ki: «Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yi­yeceği içinde (Sizin haram dediklerinizden böyle) haram edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız gerek ölü, gerek dökülen kan...» (En'âm: 145)

Birinci nass; her çeşit kanı haram kılar. İkinci nass ise sadece mcsfuh (akı­tılan) ı haram kılar, bunun dışındaki kanlan mubah kılar. Böylece kayıtsız olan birinci nass'ı kayıtlamış olur.

Yukarıda tarif ettiğimiz ve örneklerini verdiğimiz neshin ikinci çeşidi it­tifakla Kur'ân'da vardır.

Kapsamı geniş veya kayıtsız olan nassların, kapsamı dar veya kayıtlı olan nasslardan önce veya sonra gelmiş olması veyahut sonra gelen nassın önce ge­len nassm hemen akabinde veya aralıklı gelişi neticeye tesir etmez.

Fıkıhçıîarın bir kısmı bir nassın kapsamının diğer bir nass ile daraltılma­sına «tahsis», bazıları da «nesli» demişlerdir. Keza bir nassın kapsamının diğer bir nass ile kayıtlanmasına «takyid» ve bazıları  nnesh» demişlerdir.

Bu deyimler bizce önemli değildir. Takyid, tahsis veya nesh terimlerinden hangisini kullanırsak kullanalım; Şcr'i hükümleri taşıyan nassların iptal edilme­miş olması bizim için kâfidir. Çünkü bu gibi nassların kapsamını daraltan veya kayıtlayan nassların taşıdığı hükümler dışında kalan meseleler hakkında hükümleri yürürlüktedir. Bu durum yani bir nassın diğer bir nass ile takyid veya tahsisi teşri hususunda önceden belirttiğimiz tedriç metodunun bir nevi uygulanmasıdır.

Netice itibarı ile din tamamlandığı ve bir bütün halinde ele alındığı za­man umumî veya kayıtsız nass ile onları takyid veya tahsis eden nasslar tek b'r nass halini almaktadır. Böylece ikinci nassın hükmü istisnaî bir mahiyet taşır.

Kur'ân, bir bütün halinde olduğu için nasslarm hangisinin önce ve han­gisinin sonra geldiğini belirtmeye önem vermemiştir.

Aynı zamanda ashab-ı kiram da bu hususun bilinmesine ehemmiyet ver­memişlerdir.

Birinci çeşit nesh yani şer'i hükmü iptal edilmiş bir nassın, daha uygun bir deyimle hüküm süresi sona ermiş ve sadece tilâvet edilmesi durumu kal­mış olan bir nassın Kur'ân'da varlığı inceleme konusudur. Çünkü sonradan ge­len bir nassm önceki nassı iptal etmesi İki durumdan biri İle mümkündür:

1- Sonraki  nassm önceki nassı iptal ettiğini belirtmesi,

2- Bir nassm diğer bir nass ile takyidi veya tahsisi suretiyle dahi olsa aralarında mevcut tenakuz (çelişki) un kaldıniamıyacak durumda olması. Baş­ka bir deyimle telâfisi imkânsız bir çelişkinin iki nass arasında bulunması.

Kur'ân'da bu durumda nasslar var mıdır?

1.Durum :

Birinci duruma üç yerde rastlanır. Bunlar Kur'ân'da mensuh âyetlerin var­lığını söyleyen cumhurun görüşünü teyid eder. Bu yerler:

a) (34) «Ey iman edenler, (Harb eden) bîr (düşman) topluluğuna çattığınız vakit sebat edin...» (Enfal: 45)

Cenab-ı Allah bu âyette müminlerin düşmanla karşılaşmaları halinde se­bat göstermelerini  emretmektedir.

Ayet-i kerimeye göre; şartlar ne olursa olsun düşmanlar sayı ve kuvvet­çe Müslümanlardan ne kadar üstün olurlarsa olsunlar Müzminlerin kayıtsız şart--sız direnmeleri gerekir. Oysa bunun güçlüğü meydandadır. Mü'minlerin mükel­lef tutuldukları direnmek için bir sınır koymayı dileyen Allah, bu hususta ara­lıklı olarak aşağıdaki âyetleri inzal buyurmuştur:

(35) «Ey peygamber, Mü'minleri harbe teşvik et. Eğer içinizden sabru sebata malik yirmi (kişi) bulunursa onlar îkiyüzc galebe ederler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar anla­mazlar güruhudur.»

«Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti. Bildiki sizde muhakkak bir za'f vardır. O halde eğer içinizden (azimli) sabırlı yüz (kişi) olursa ikiyü-zü yenerler. Eğer sizden bin (kişi) olursa iki bine galebe çalarlar. Allah'ın izni ile. Allah sabru sebat edenlerle beraberdir.» (Enfal: 65 - 66)

Birinci âyet Müslümanların dinî duygularım canlandırmak, savaş için ge­rekli cesaret ve gayretlerini alevlendirmek gayesi ile İslâm ordusunun kendi­lerinden on kat dahi üstün olandüşmanlannı yenebileceğini haber vermek su­retiyle zımnen direnmeyi bu sınıra bağlamıştır.

Hafifletme. haberi ile başlayan ikinci âyette ise direnme sınırı on kattan zımnen iki kata indirilmiştir. Ayette ayrıca yapılan tahfifin sebebinin Müslü­manlarda beliren zafiyet olduğunu açıklar.

Fıkıhta şer'i bir hüküm, geçici bir mazeret dolayısiylc diğer bir şcr'İ hü­kümle hafifletilir. Fıkıh istilâhatmda birinci hükme azimet, ikinci hükme ruh­sat denir. Meselâ: Her abdest alışta ayakların yıkanması farz okluğu hakle mest giyen kimsenin ayaklarını yıkamadan mest üzerine mesh etmesi gibi. Bu­rada ayakların yıkanması azimet, mesh etmek ruhsattır.

Eğer ikinci âyetin birinci âyete nisbetinin, ruhsatın azimete nisbeti mahi? yetinde olduğunu söylersek Müslümanlarda beliren zaaf halinde direnme sınırı, düşman kuvvetinin iki kat olmasıdır. Bu mazeret (zaaf) in kalkması halinde di­renme sının on kata yükselir.

Birinci nassta Müslümanların sabırla vasıflanmış olması bu âyetlerin ruh­sat ve azimet durumunu teyid etmektedir.

Maddî ve manevî kuvvetlerin şart olduğu sabrın müzminlerde bulunması halinde azimet durumunda olan birinci hüküm uygulanır. Sabrın zedelenmesi ve zaafı halinde ruhsat durumunda olan İkinci âyetin hükmü uygulanır.

Buraya kadar izahına çalıştığımız ihtimale göre (ruhsat, azimet) birinci nass mensuh durumunda değildir. Şayet nassın hükmü zaaf haline münhasır ol­mayıp umumî olduğu ihtimalini kabullenirsek birinci nassm hükmü mensuh ol­muş olur. Bu ihtimal zayıftır.

b) (36) «Ey (esvabına) bürünen (Habiîıim) gece(nin) birazından gay­ri (saatlerinde) kalk. (gecenin) yarısı miktarca. Yahut ondan birazım eksilt. Yahut (o yarının) üzerine (ilâve edip) arttır. Kur'ân'i da açık açık, tane tane oku. Hakikat biz sana ağır bir söz vah yediyoruz. Gerçek, gece (yatağından ibadete) kalkan neft (yok mu?) o hem uygunluk itibarı ile daha kuvvetlidir, hem kıraatçe daha sağlamdır. Çünkü gündüz, senin için uzun bir meşguliyet var.» (Müzemmil: 1-7)

(37) «Şüphe yok ki Rabbin senin, gecenin üçte ikisinden biraz ek­sik, yansı, üçte bîri kadar ayakta durmakta olduğunu ve senin maiyyetin-de bulunanlardan bir zümrenin de (böyle yaptığım) biliyor. Geceyi gün­düzü Allah saymaktadır. O, sizin sayamıyacağınizi bildiği için size karşı (ruhsat canibine) döndü. Artık Kur'ân kolay gelenifne ise onu) okuyun. Allah muhakkak bilmiştir ki içinizden (hasta(lanan)lar olacak, diğer bir kısmı Allah'ın fazlından (nasiyp) aramak üzere yer(yüzün)de yol tepe­cekler, başka bir takımı da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde ondan (Kur'ân'dan size) kolay.geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın. Zekatı ve­rin. Allah'a gönül hoşluğu ile ödünç verin. Önden nefisleriniz için ne ha­yır gönderirseniz onu Allah nezdinde bulursunuz, (Hem) bu, daha hayırlı, sevapça da büyük olmak üzere. Allah'tan mağfiret isteyin. Şüphesiz ki Allah (mü'minleri) çok yarhğayıcı, çok esirgeyicidir.»  (Müzzemmil: 20)

îlk âyetler yaklaşık oiarak gecenin yansını ibadetle geçirmeyi sebebini be­lirtmek suretiyle istemekte ve hitap Peygambere tevcih edilmektedir.

İkinci âyet ise Peygamberin birinci âyetle mükellef olduğu teheccüd göre­vini ifa ettiği ve bir grup mü'minSerin de bu şekilde gecelerini' ibadetle ihya etliklerini belirttikten sonra mü'minlcr arasında âyetle belirtilen üç sınıfın ileride teşekkül edeceği cihetle birinci  âyette verilen emrin hafifletilme hükmünü getirir. Getirilen yükümlülük ise Kur'ân'dan  bir miktarı okumaktır.

Yukarıda belirtilen durum muvacehesinde birinci âyetin emri Peygambe­re münhasır olup, bazı sahabenin tehcccütc kalkışı mükellef olduklarından do­layı olmayıp, sırf Peygambere ittiba için okluğu yorumu kabul edilir. Ve ikinci âyette hükme bağlanan hafifletme işi belirtilen sebeplerle sahabelere inhisar et­tirilirse birinci âyetin hükmü mensuh değildir.

Bilâkis Resûlüllah'a göre hükmü bakidir. İbni Abbas bu görüştedir. Diğer taraftan birinci âyetin hükmü umumî ve ikinci âyetteki hafifletme işinin umu­mî (Peygamberi ve bütün mü'minleri kapsar) olduğunu söylersek birinci âyet mensuh olur.

c) (38) «Ey iman edenler. Siz Peygambere mahrem bîr şeyi arzetmek istediğiniz vakit (bu) mahrem konuşmanızdan evvel sadaka verin. Bu si­zin için daha hayırlı, daha temizdir. Eğer bulamazsanız şüphe yokki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.» (Mücadele: 12)

(39) «Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vereceğinizden kork­tunuz mu?. Çünkü işte yapmadınız. (Bununla beraber) Aliah sizin tövbe­lerinizi kahul etti. O halde dosdoğru namazı kılın. Zekatı verin. Allah'a ve Peygamberine (diğer emirlerinde de) itaat edin. Allah, ne yaparsanız hak-kıyle haberdardır.» (El-Mücadele: 13)

Birinci âyet Resûİüllah'a mahrem bir iş için müracaat etmek isteyenlerin önce sadaka vermelerini gerekli kılar. İkinci âyet bu gerekliliği kaldırır. Ancak kaldırdığını  tasrih  etmez.

Bir nassm hükmünün sonradan gelen diğer bir nass ile iptal edümiş ol­duğu muhtemel olan üç yeri belirtmiş olduk. Bildiğiniz gibi bu üç yer Kur'ân'-da neshin mevcudiyetini kesinlikle isbatiamaz.

II. Durum:

İkinci durum, yani Kur'ân-ı Kerim'de herhangi bir yorumla bile kaldırıl­ması imkânsız bir çelişkinin iki âyet arasında bulunması ve bu yüzden birU sinin diğerini nesh ettiğini söylemek Kur'ân'ın azametiyle kabili te'lif değildir. Esasen Kur'ân'da bu durumda olan âyetlere kolay kolay rastlanamaz. Bu nevi mensuh âyetlerin bulunabileceğini söyleyenler olduğu gibi, katiyyetle reddeden­ler de vardır.

Reddedenlerden Ebu Müslim-i îsfahanî'nin bu konuda görüşünü ve sözle- ' rini Jefsirinde nakleden Fahruddin-i Râzi de aynı görüşü savunur.[16]

 

Kur'ânın Talep Ve Muhayyer Kılma Üslûbu

 

Kur'ân bu iki hususta belli bir üslûba bağlı kalmamıştır. Yapılan etüd ticesinde rastlanan değişik üslûpları önünüze sermeyi faydalı buldum.[17]

 

Talep (Bir Şeyin Yapılmasını İstemek)

 

Kur'ân'da talep hakkında kullanılan üslûplar:

1. Açık emir:

(40) Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, hususiyle) akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder...» (En-Nahl; 90)

41) «Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehil (ve erbab)ina vermeni­zi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenisi em­reder...» (En-Nisa: 58)

2) Muhataplara bir şeyin yazıldığının (farz kılındığının) bildirilmesi:

(42)  «...Maktuller hakkında size kısas    (misilleme)    yazıldı,    (farz edildi)...» (Bakara: 178)

(43) «Sizden birinize ölüm gelip  çattığı vakit —eğer mal  bsraka-caksaniz— sîze vasiyet yazıldı...»  (Bakara:180)

(44)  «...Sizin üzerinize de oruç yazıldı, (farz edildi.)--* (Bakara: 183)

(45) «...Onların (yeni bîr âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhban­lığa (gelince) onu üzerlerine biz farz etmedik...» (EI-Hadid: 27)

(46)  «...Üzerinize Allah'ın farzı olarak (yazılmıştır.)...» (Nisa: 24)

(47)  «...Çünkü namaz mâ'minler üzerine vakitleri belli bir farz ol­muştur.» (Nisa: 103)

3) Bir işin bütün İnsanlara veya belirli bir zümreye yüklenmiş olduğunun haber verilmesi:

(48)  «...Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır...» (ÂM lmran :97)

(49) «...Onların (annelerin) ma'ruf veçhile yiyeceği, giyeceği; ço­cuk kendisinin olan (babaya)a aittir... Mirasçıya düşen (vazife)de bunun gibidir...» (Bakara: 233)

(50) «Boşanan kadınların da meşru suretle faidelenmeleri hakları­dır ki, bu, Allah'tan korkanlar için bir vazifedir.» (Bakara: 241)

4) Talep edilen işin kendilerinden iş istenenlere yüklenmesi :

(51) «Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler (beklesinler)...» (Bakara:228)

(52) «İçinizden ölenlerin (geride) bıraktıkları zevceler kendi kendi­lerine dört ay on (gün) beklerler...»  (Bakara:234)

Bu üslûpta bazen talebi teyid eden ifadeler bulunur. Bazen de talebin ge­rekli olmadığına delâlet eden cümlelere rastlanır. Aşağıdaki âyet bu nevidendir:

(53) «Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirîrler. (Bu hüküm) em­meyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir...» (Bakara: 233)

5) Kuruluşu İtibarı ile istek için olan ve Arapça gramerinde emr-i hazır ve emr-billâm denilen kelime ile talep :

(54) «Namazlara ve orta namaza (vakitlerinde rükünleri ve şartla­rı ile) devam edin. Allah'ın (divanına) tam huşu ve taatle durun.» (Ba­kara : 238)

(55) «Sonra kirlerini gidersinler. Adaklarım yerine getirsinler ve o Beyt-i atıki tavaf etsinler.» (EI-Hacc: 29)

6) Farz deyiminin kullanılması:

(56) «Öbür (mü'tnin) Itrin zevcclorî ve sağ ellerinin malik olduk­ları (cariyeleri) hakkında uhdelerine ne farz; etmiş olduğumuzu bildir­dik...»» (El-Ahzab: 50)

7)  Bir işin bir şarta bağlanması: (Bu üslûp umumî değildir.)

(57) «...Fakat   (her hangi bir  sebeple  bunlardan)   alıkonursamz  o halde kolayınıza gelen kurban (ı gönderin)...» (Bakara: 196)

(58) «...Artık içinizden kim hasta olur, yahut başından bir eziyeti bulunursa ona oruçtan, ya sadakadan yahut da kurbandan (biri ile) fidye (vacip olur)...» (Bakara: 196)

(59)  «Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa ona geniş bir zama­na kadar mühlet (verin)...» (El-Bakara : 280)

8)  Bir fiilin hayır ile birlikte bulunması:

(60)  «Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: Onları yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır...» (Bakara: 220)

9)  Bir işin mükâfatla birlikte kullanılması:

(61)  «Kimdir o ki Allah'a güzel bir ödünç versin de (Alah'da) onu kat kat, bir çok arttirsın?..,» (Bakara: 245)

10)  Bir işin iyilik İle veya İyiliğe vesile olmakla vasıflanması :

(62)  «...Fakat birr (taat) Allah'a iman eden...»» (Bakara: 177)

(63) «Siz, sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcaymeaya kadar asla iyiliğe ermiş (birr-ü taat etmiş) olmazsınız...» (Âl-i İmran: 92)[18]

 

Kur'ân'ın Nehiy (Yasaklama) Üslûbu:

 

Kur'ân bu hususta çeşitli üslûplar kullanmıştır.

1)  Açık nehiy (Yasaklama) :

(64) «... Taşlan kötülük(Ier)den, münkerden, zulm ve tecebbürden nehy eder...» (En-Nahl: 90)

(65) «Allah, sizi ancak sizinle din muharebesi yapmış, sizi yurtla­rınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmeniz­den men eder...» (El-Mümtehıne : 9)

2) Haram Kılmak:

(66) De ki: «Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açığını, gizlisini, bununla beraber (her türlü) günahı, haksız isyanı, Allah'a hiçbir za­man bir burhan indirmediği her hangi bir şey'i eş tutmanızı, Allah'a bilemeyeceğiniz şeyleri isnad etmenizi haram etmiştir.» (El-Araf: 33)

(67)  De ki: «Gelin, üzerinize Rabbinizin neleri haram ettiğini ben okuyayım...» (El-En'am: 151)

(68)  «...Bu (suretle evlenmek) Mü'minler üzerine haram kılınmış­tır.» (Nur : 3)

3) Helâl Olmamak:

(69)  «...Kadınlara zorla mirasçı olmanız ve onları - tazyik etmeniz helâl olmaz...» (Nisa: 19)

(70) «...(Ey zevçler) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi (mehri geri) almanız size helal olmaz. Meğer ki erkekle kadın Allah'ın sınırları­nı (evlilik haklarını) ayakta tu t amıyac akların dan korkmuş (ümitlerini kesmiş) olsunlar...» (Bakara: 229) -

(71) «...Allah'ın, kendi rahimlerinde yarattığını (söylemeyerek) giz­lemeleri onlara helal olmaz...» (Bakara: 228)

4) Nehy (yasaklamak) için kurulan fiil : (Ehlinin bildiği gibi bu fiil iki çeşittir ; a) Nehy filleri, b) Emir vezninde olduğu halde nehy anlamım taşıyan fiiller.

a- şıkkına bir, b- şıkkına iki Örnek :

(72) «Yetimin malına, rüşdünc erişineeye kadar, o en güzel olanın­dan başka bîr suretle, yaklaşmayın...» )El-En'âm: 152)

73)  «...Onların ezalarına  (şimdilik)  aldırış etme...»   (Ahzab: 48)

(74) «Günahın açığa çıkanım da, gizli kalanım da bırakın...»  (El-En'am : 120)

5) Bir işin iyilik olmadığı:

(75) «(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz: birr (taat bu) değildir...» (Bakara: 177)

(76) «...îyilik ve taat, evlere arkalarından gelmeniz değildir...» (Ba­kara : 189)

6) Bir işin olumsuz ifade edilmesi:

(77) «...Vaz geçerlerse artık zalimlerden başkasına hiç bîr husumet yoktur.» (Bakara : 193)

(78) «...îşte kını onlarda (o aylarda) Haccı (kendine) farz eder (ih­rama girer) se artık haccda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga et­mek yoktur...» (Bakara: 197)

(79) «...Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de bir çocuk kendisinin olan (bir baba) çocuğu sebebi ile zarara sokulmasın...» (Bakara: 233)

7) Bir işin günah kazandırması ile birlikte zikredilmesi:

(80) «Artık kim bunu (ölünün bu vasiyyetini) işittikten sonra onu teb-dİl ederse her halde vebalı onu değiştirenlerin üzerinedir...» (Bakara: 181)

8)  Bir işin ceza ile birlikte kullanılması:

(81) «...Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolun­da harcamayanlar (yok mu?) işte bunlara pek açıklı bir azabı muştula.» (Tevbe: 34)

(82) «Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytana çarpmış (birer mec­nun) dan*başka bîr halde (kabirlerinden) kalkmazlar...» (Bakara: 275)

9) Bir işin şer sayılması:

83) «Allah'ın fazl(u kereminden) kendilerine verdiğini (sarf-u in-fakta) cimrilik edenler zinhar bunun, kendileri

çin bir hayır olduğunu sanmasm(lar). Bilakis bu, onlar için bir serdir...» (ÂI-i İmran: 180)[19]

 

Tahyir

 

Bir işi yapmak ve yapmamak hususunda mükellefin serbest kılındığına dair ifadelerde Kurân’ın değişik üslûpları vardır.

I) Helâl deyiminin bir iş hakkında kullanılması:

(84) «...Davarlar  (m etleri)  size helâl edildi...»   (Maide: 1)

(85) «Kendilerine hangi şey'in helal-edildiğini sana sorarlar: De ki: «Bütün iyi ve temiz (nimetler) size helal edilmiştir.» Allah'ın size Öğret­tiğinden Öğretip (terbiye ederek) yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yeyin...»  (Miade : 4)

(86) «Bu gün size bütün iyi ve temiz (nimetler) helal kılındı. Ken­dilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helal olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlar için helaldir...» (Maide: 5)

II)  Bir İşin günah olmaması:

(87) «...Fakat kim bunlardan yemiye muztar kalırsa (kimseye) saldırmamak ve haddi (ölmeyecek miktarı) geçmemek şartı ile onun üzerine günah yoktur...» (Bakara: 173)

(88) «...Kim iki günde («Mina» dan dönmek için) acele ederse üstü­ne günah yoktur. Kim de geri kalırsa önada günah yoktur...» (Bakara : 203)

(89) «Bununla beraber, kim vasiyyet edenin haksızlığa meylinden, yahut günaha gireceğinden endişe edip de (alâkalılarını) aralarını  ona da hiç bir günah yoktur...» (Bakara: 182)

III) Bir işin  sakıncalı  olmaması :

(90) «îman edip de güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar — (bundan sonra haram olan şeylerden de) sakındıkları, iman (larında sebat ile) iyi iyi işlere devam ettikleri, sonra (haram edilen şeylerden daima) sakınıp (haram olduklarına iyice) inandıkları ve yine sakınmak­ta devam ve İsrar ile güzel işler (i arayıp onlar) la iştigal eyledikleri tak­dirde— (haram kılınmazdan evvel) tatdiklarında üzerlerine hiç bir suç yoktur...» (Maide : 93)

(91) «...Bunlardan sonra ise birbirinize dolaşmanızda ne sîzin üze­rinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur...> (Nur: 58)

(92) «Şüphe yok ki «Safaa*> île «Merv'e» Allah'ın şeâirindendir. tş-te kim o «Beyt»i (Kâbeyi) hacc veya umre (kasdı) ile ziyaret ederse bun­ları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis yoktur...» (Bakara: 158)[20]

 

Kur'an'da Bulunan Hükümler

 

Kur'ân, kulların mükellef oldukları çeşitli amelleri ihtiva eder :

I) Allah ile kul arasında olan muamelelerdir.     Bunlar da niyetsiz sahih olmayan  ibadetlerdir ki, namaz, oruç,  gibi  bir kısmı sırf ibadettir. Zekât gibi diğer bir kısmı da malî ve sosyal ibadettir.  Diğer taraftan hacc gibi bazı iba­detler bedenî, malî ve sosyaldir.  Bilindiği  gibi bu dört ibadet imandan  sonra İslâm'ın esasını teşkil eder.

11) Kulların yek diğeri ile olan muameleleri. Bu da birkaç kısma ayrılır:

a) Savaş gücünün temini ve gerektiğinde yapılacak  savaş  ile  İlgili hü­kümler.

b) Evlenme, boşanma ve miras gibi fert, aile ve cemiyeti ilgilendiren ve islâm cemaatının teşkili ile idamesinin (emini için konulan hükümler.

c) Satış ve kira gibi muamelât adı verilen insanlar arasındaki alış veriş­lerle ilgili vaz edilmiş hükümler.

d) Kısas ve had gibi cezaya ait müeyyideler, ileride bunların izahları yapılacaktır.[21]

 

Sünnet

 

Birinci devir teşriin kaynaklarının Kitap ve sünnet olduğunu belirtmiştik. Kitap hakkında genel bilgi verdikten sonra sünnet hakkında umumî bilgi vere­lim.

Sünnetten maksadımız Peygamberimizin söz, fiil ve takriri (Bir söz veya fiile karşı  susması) dır.

Şüphesiz Peygamber kendiliğinden bir şey yapmayıp, Allah tarafından ve­rilen  emrin tebliğ edicisi  ve  Kur'ân'ın  açıklayıcısıdır.

(93) «Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et...»  (Mai­de : 67)

(94) «...(Habibim) biz sana o Kur'ân'ı indirdik. Ta ki insanlara, ken dilerine ne indirildiğini açıkça anlatasm ve ta ki onlar da iyice fikirlerini kullansınlar.» (Nahil: 44)

Bu nedenle bazen Kur'ân'ın kasdettiği manayı sözle, bazen fiille ve bazen söz ve fulle açıklardı. Meselâ; namaz kılardı ve :

«Beni namaz kılarken bildiğiniz gibi (siz de) namaz kılınız [22]

Hacc ve umreyi yapardı ve:

« Nüsüklerinizi (hacc ve umre yapılışını) benden alınız» [23] der.

Şu halde sünnet, Kur'ân'ın şerhi durumundadır. Kapalısını açar, kayıtsı­zını kayıtlar, müşkilini (Peygamberden başkasınca çözümü güç olanı) de yorum­lardı.

Kur'ân'ın açık veya kapalı olarak delâlet ettiği hususlardan başka ve on­lardan ayrı düşecek hiç bir şey sünnette yoktur.

Kur'ân, sünnette bulunan hükümlere çeşitli yönlerden delâlet eder. Bu yön­lerden birkaçını sıralayalım :

1) Kur'ân'ın sünnetle sabit olan bütün hükümlere umumî delâleti:

(95) «...Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasak etti ise ondan da sakının...» (Haşr: 7)

(96) «Öyle değil, Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.»   (Nisa: 65)

(97) «(Habibim) De ki: «Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sîzi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.» (ÂI-i İmran: 31)

(98) «De ki: «Allah'a ve o Peygambere itaat edin». Eğer yüz çevi­rirlerse şüphesiz ki Allah da o kâfirleri sevmez.» (ÂI-i İmrân: 32)

Yukarıda yazılı âyetler Resûlüllah'a uymayı gerekli kıldığına göre, sün­netle sabit olan bütün hükümlere uyma emri mahiyetindedir.

2) Alimlerce meşhur olan yön:

Namaz, zekât ve bunlara benzer birçok meselelere ait hükümler Kur'ân'da gayet mücmel (kısaca) zikredilmiştir. Bu meselelerin şartlan, rükünleri, mani­leri, sebepleri, keyfiyetleri ve saire hususları Kur'ân'ın beyanı durumunda olan hadîslerle sabittir. Böylece, sünnctdc beyan edilen hususlara Kur'ân müemcîcn (özetle) delâlet etmiş olur.

3) Kur'ân'da,  apaçık helâl kılınan şeyler ile apaçık haram kılman şey­ler dışında kalan ve hangi tarafın hükmüne tabi tutulması gerekliliği içtihada konu edilen şeylere ait delâlet şekli;

Buna ait örnekler:

a) Kur'ân, islâm cemaatının tab'an iğrenç görmediği ve temiz telakki et­tiği hayvanların etini helâl kılarak bunlar için –Tayyıbat -terimini kullan­mış, onların tab'an iğrenç ve pis telakki ettiğinin etini ise haram kılarak bun­lar için –Habais- tabirini kullanmıştır.

Bu durumda islâm cemaatının iğrendiği ve iğrenmediği bilinen hayvan çe­şitleri dışında kalan hatta islâm cemaatmca bilinmeyen birçok hayvanlara ait şer'i hükmün ne olacağı bilinmiyordu. Bunlar, helâl veya haram guruba dahil olabilirdi. Bu nedenle Peygamber azr dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan ve kendisini müdafaa eden hayvanların, tirnaklarıyle kapıp avlayan kuşların ve ehli merkebin etlerinin harami ılığını açıklamakla, bunları Kur'ân'da habais tâ­bir edilen hayvanlar grubuna ilhak edildiğini belirtmiş olduk.

Burada da Kur'ân, sünnetle haramlıhğı açıkça sabit olan mezkûr hayvan­ların haramlıiığına habais kelimesiyle delâlet etmiş olur.

b) Kur'ân, sarhoşluk vermeyen meşrubatı helâl; ve sarhoşluk vereni ha­ram kılmıştır. Bu arada Peygamber gerçekten müskir olmamakla beraber sar­hoşluk vermesi endişesi duyulan çeşitli meşrubatı müskirata ilhak ederek içil­mesini ihtiyaten yasaklamıştı. Bilâhcre hanımlığı kesin olmayan bir şeyin helâl olduğu temel kaidesi gereğince, nıüskİr olması endişesi duyulan meşrubat çeşit­lerinin helâl meşrubata tâbi okluğunu şu hadîsle açıkladı :

«Tulumdan başka kablnra konan ve sarhoşluk vermeyen hurma ve üzüm şerbetinden sizi uıenctmişlim. Bundan sonra her kaptan bunu içe­bilirsiniz. Sarhoşluk veren şeyi içmeyiniz.»[24]

Böylece, sarhoşluk verme endişesi bir an için duyulan fakat sarhoşluk ver­meyen meşrubatın helâl olan meşrubata tâbi olduğu sünnetle sabit olduğundan Kur'ânla helâlliği sabit olan meşrubata eklenmiş olmakla buna da Kur'ân de­lâlet etmiş olur.

c) Kur'ân, avcılık için eğitilen (tazı, .şahin gibi) hayvanın yakaladığı ve avcı için tutup dokunmadığı avı helâl kılmıştır. Eğitilmemiş hayvanın yaka­layarak dokunduğu (bir  parçasını yediği) avm haramliği  anlaşılmış oluyor.

Bu iki mesele dışında kalan üçüncü bir durum var.

Şöyle ki : Eğitilmiş hayvanın yakalayarak bir parçasını yediği avın hük­münün ne olduğu açıkça anlaşılmıyor. Hayvanın eğitilmiş olması avın helâlli­ğim gerektirir. Avdan bir parça yemiş olması da avın haramlığını iktiza eder. Sünnet, bu durumdaki avın haramlığını beyan etmiştir.

«Eğer (eğitilmiş hayvan, yakaladığı avdan bir şey) yerse, sen (o av­dan) yeme. Çünkü onu kendisi için yakaladığından endişelenirim.»[25]

Burada da sünnet bu durumdaki avın Iıaramhğını beyan etmekle bunun Kur'ân'Ia haram kılınan avlara ilhak edilmiş olduğunu ifade ettiğine göre Kur'­ân, bu nevi avın hükmüne de delâlet etmiş olur.

d) Kur'ân, ihramda olan bir kimsenin kasıtlı-kasıtsız av hayvanını öldür­mesini yasaklamış ve kasıtlı öldürene maddî cc/a tevcih etmiştir. İhramda ol­mayan kimsenin kasıtlı-kasıtsız av hayvanını öldürmesini mubah kılmıştır. An­cak ihramda olan kimsenin kasıtsız av hayvanını Öldürmesi halinde maddî ce-zariın tevcih edilip edilmeyeceği, Kur'ân'da  belirtilmemiştir. Sünnet, kasıtlı olsun olmasın, ihramda olanın av hayvanını öldürmesi halinde maddî cezanın ge­rekliliğini açıklamıştır.

Bu hususa ait birçok örnek vardır. İleride bir kısmı gelecektir.

4.Usûl ve fürû' arasında cereyan eden kıyasa dayalı delâlet şekli :

Kur'ân'da bazı şeyler hakkında bulunan hükümlere «Usûl» denir. O şey­lerin benzerlerine de  «Fürû' denir.

Kur'ân'da bulunan bu nevi şer'î hükümler temel hükümler mahiyetinde olduğundan, sünnette rastlanan aynı nevi şer'î hükümlere ve bunlara ilişkin me­selelere (fürû'a) delâlet etmiş olur. Dolayısıyle sünnet bir nevi açıklama olur. Peygamberin sünnet ile yaptığı bu açıklamanın, vahye ve kısaya dayalı oldu­ğunu söylememiz neticeyi değiştirmez. Bu çeşit delâlet şekline ait örnekler :

1- Kur'ân, riba (faizcilik ve tefecilik) yi yasaklamıştır. Cahiliyet devrin­den kalma tefecilik denilen riba çeşidi yaygın idi. Tefecilikte karşılıksız bir kazanç temin edildiği için yasaklanmıştı. Ribanın diğer çeşitleri aynı sebepten dolayı sünnet ile yasaklanmıştır.

«Hacım veya tartı (altın, gümüşe ait) bakımından aynı ölçüde ve pe­şin olmak şartiyle altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla, tuz tuzla satılabilir. Kim artırırsa veya artır­mak isterse, ribacılık etmiş olur. Bu maddeler değişik olduğu zaman, pe­şin olmak şartıyle istediğiniz gibi satabilirsiniz, [26]

Maddelerin değişik oluşu halinde veresiye satışı da ribadan saymıştır. Çün­kü satışta, maddelerden birisinin ödünç olması karşılıksız bir fazlalığı gerekti­rir. Aksi takdirde elde mevcut olan bir malı günün rayicine göre aynı kıymet­te olan diğer bir mal ile kısa veya uzun bir vade ile satışına kimse razı olmaz.

Peşin bir malın vadeli mal ile satışı halinde, satışı yapılan bu malların altın, gümüş, para ve ipat'umat (yiyecek) maddelerinden olması halinde riba sayılıyor. Nakit ve yiyecek maddeleri dışında kalan maddelerin bu şekilde satışında riba hükmü konulmuyor[27] . Riba hükmüne tâbi olan maddeler ile bu hükmün dışında kalan maddeler arasında müctehitlerce bilinebilecek açık bir farklılığın tesbiti güç olduğu için birçok meselelerin çözümü müctehitlere bırakıldı­ğı halde, riba hükmüne tâbi maddelerin tayin ve tesbiti müctehitlere bırakıl­ımayarak sünnet ile beyan edilmiştir.

2- Kur'ân, bir kadın ile kızını veya iki kız kardeşi bir nikâh altında bulundurmayı yasaklamıştır. Bunun yasaklanmasına ait Nisa' sûresinin 23. âye­tini takib eden 24. âyetinde :

bunların dışında kalanlar ile evlenmenin helâl kılındığı belirtilmektedir.

Bu âyetlerin nüzulünden sonra ResûlüİIah, kıyas yoluyla bir kadının, ha­lası veya teyzesi ile aynı anda bir nikâh altında bulundurulmayacağım ifade et­mekte ve bunun yasaklanma hikmetini, başka bir deyimle illetini şu cümle ile beyan etmektedir :

«Çünkü, bunu yaptığınız zaman, akrabanız arasında bulunan bağları koparmış olursunuz.»

3- Kur'ân, insan öldürmenin diyet cezasını tayin etmiş ise de, bir or­ganı kesme veya yararsız hale getirmenin diyet cezasını tayin etmemiştir. Bu cezanın akıl yoluyla tesbiti güç olduğu için organların diyet cezalarını ana hat­ları ile sünnet beyan etmiştir. Bu da bir nevi kıyaslama durumudur.

Bu kısa izah İle İlâhî teşrî'de kitap; muvacehesinde sünnetin mevkiini an­latmaya çalıştık.

Sahabe, toplu halde ve ayrı ayrı Peygamberden sünneti alırlardı. Namaz, zekât, hac gibi bazı mühim konulan açıklayan amelî sünnetin çoğu birçok sa­habe (Cemmî gafir) tarafından Resûlüllah'dan rivayet edilmiştir. Bunun yanın­da Resûlullah'dan bir veya iki kişinin işittiği sünnetler de vardır. Sahabenin çoğunun okur-yazar olmayışı dolayisı ile umumiyetle Peygamberden İşittikleri sünneti ezberlerdi. Abdullah b. Amr b. As gibi okur-yazar olan bazı sahabe­ler de rivayet ettikleri sünneti yazarlardı. Ahmed b. Hatibe!, Müsned'inde Ab­dullah b. Amr'ın şunu söylediğai rivayet eder: «Ben Resûlüllah'dan işittiğim her şeyi, hıfzetmek için yazardım. Kureyşliler, a Sen Peygamberden işittiğin herşeyi yazıyorsun, halbuki o, normal ve Öfkeli durumlarda konuşan bir beşer­dir.» diyerek beni bu işten vazgeçirdiler. Bilâhare durumu Resûlüllah'a arz et­tiğimde buyurdular ki:

«Yaz. Zira nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, hakdan başka benden bir şey sadır olmaz.»[28]

 

Bu Devrin Teşrî Temeli:

 

1- Resûlüllah'm  insanlara tebliğ  ettiği ve  onların  ezberlediği, yazdığı Kur'ân'dır. Ahkâm ile ilgili âyetleri üçyüzü pek aşmamaktadır. Bunların çoğuilerde geçecektir.

2- Sünnet denilen ve ResûlüİIah tarafından yapılan (Kur'ân'daki teşriin) açıklamasıdır ki, ashab tarafından Resûlüliah'dan alınarak hıfz edilirdi. Fakat Kur'ân gibi yaygm halde yazılmazdı.

Kur'ân ahkâmının bir kısmı ve cumhurun ittifakla rivayet edip amel ettiği sünnetten buna ilişkin olan bir kısmı ilerde zikredilecektir.

Kur'ân, teşriin temeli olduğuna göre ahkâma ait âyetleri açıklayalım.[29]

 

Salât  (Namaz)

 

Salât kelimesi Islâmiyetten önceki devirlerde Araplar tarafından dua ve istiğfar anlamında kullanılmıştır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerim'de de aynı ma­nalarda kullanıldığı yerler vardır.

(99)  «...Onlara duâ et. Çünkü;senin duan onlar için (onların yürek­leri için medar-ı) sükûnettir...» (Tevbe: 103)

(100) «Şüphesiz ki Allah ve melekleri O Peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona ,salat edin,tam bir teslimiyetle de selam verin.(Ahzab:56)

İslâm'dan önce Araplar arasında bilinen bir namaz şekli yoktur. Ancak hacc esnasında yaptıkları dua şekli ile aşağıdaki âyetin haber verdiği bir dav­ranışları vardı.

(101) «...Onların Bcyt (-i şerif) huzurundaki duaları ıslık çalmak­tan, el çırpmaktan başka bîr şey değildir.^.» (Enfal: 35)

İbni Abbas, bu üyelin açıklanmasında der ki: «Kureyş, çıplak halde, ıs­lık çalarak ve ellerini çırpanık tavaf ederlerdi.» Mücahid İse: Resullah Ka'be'yi tavaf ve namazla mcşgul iken onu şaşırtmak ve huzurunu kaçırmak için muarızları, etrafında-toplanır, alay eder, ıslık çalar ve ellerini çırparlardı» der.

«İbn-İ Abbas'm rivayetine göre âyette geçen mükâ' ve tasdiye Kureyş'in bir nevi ibadet şekli İdİ. Mücahid ve Mukatilin rivayetlerine göre miika ve tas­diye Peygambere eziyet etmekten ibaret idi. Birinci rivayet âyette geçen salât kelimesine daha yakındır.»  (Razî)

Müfessİrler, müşriklerin Kâ'bc'yi ıslık çalarak, ellerini çırparak tavaf et­tiklerini, içinde günah işledikleri elbise ile Allah'a münacaatta bulunmak iste­mediklerinden dolayı tavafta soyundukları için bu olumsuz âdeti yermek ve Müslümanlara ibadet adabını öğretmek için bu âyetin nazil olduğunu rivayet ederler.

Bu meyanda Müslümanların ibadet esnasında elbiselerini giymeleri şu âyet­le özellikle emrolunmuştur.

(102)  «Ey Adem oğulları, her mesc id huzurunda ziynetinizi alın (gi­yin)...» (Araf: 31)

Müfessirlerin bu rivayeti lbn:i Abbas'ın bu görüşünü te'yid eder. Islâmiyette ilk farz kılınan ibadet namazdır. İlk zamanlarda namaz, sabah ve akşam ikişer rekaftan ibaret olduğu rivayet olunur.

(103) «...Akşam, sabah Rabbine hamd ile (tenzih) ve teşbih et.» (MÜü'min: 58)

Gece ibadeti ise «Müzzemmii» sûresinin ilk âyetlerinde bildirildiği Kur'ân tilâvetine münhasır idi. Hicretten az önce beş vakit namaz farz kılındı.

Kur'ân, namaza verdiği önemi hiç bir ibadete vermemiştir. Değişik üslûp­larla onun farzıyyctini beyan etmiştir. Gâh namaz kılanlardan övgü ile bahse­der, gâh namaz kılmayanları zemetter, gâh açık emirle, kılınmasını ister. Böy­lece, değişik üslûplarla nama/m önemini belirten âyetlere muttali olan kimse­ler namazın İslâm dininin direği olduğunu, namazı terk edenin veya geciktire­nin veyahut münafıklık edenin İslâmiycttcn pek nasibi olmadığını görürler.

Kur'ân,  farz namazların sayısını ve rek'at sayısını  açık olarak  beyan et­memiştir.  Ancak   vakitlerini  kısaca zikretmiştir :

(104) «Haydi  akşama girerken, sabaha ererken,  Allah'ı  tenzih  (ve teşbih) edin (namaz kılın).» (Rûm: 17)

(105) «Göklerde ve yerlerde hamd Onundur. Gündüzün nihayetin­de de öğle vaktine vardığınız vakitdc de (Allah'ı tenzih ve teşbih edin, namaz kılın)». (Rûm: 18)

(106) «Güneşin (zeval vaktinde) kayması anından gecenin karar­masına kadar güzelce namaz kıl. Sabah namazım da (öylece eda et). Çün­kü sabah namazı şahitlidir.» (İsra: 78)

(107) «Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğ­ru namaz kıl...». (Hûd: 114)

(108) «Namazlara ve orta namaza (vakitlerinde rükünleri ve şart­ları ile) devam edin...». (Bakara: 238)

Ayrıca namazın kılınış şekline de işaret etmiştir:

(109)  «...Allah'ın (divanına) tam huşu ve taatle durun».     (Baka­ra : 238)

 (110) "Ey iman edenler, rüku edin, sücud edin...». (Hacc : 77)

Sünnet, namazların sayısını, her namazın rek'at sayısını ve kılınış şeklini uygulamalı olarak açıklamıştır. Peygamber, beş vakit farz namazı cemaatler halinde Müslümanlara kıldırırdı. Ve onlara : «Ben nasıl kılıyorsam, siz de öy­le kılınız.» buyururdu.

Kur'ân, cuma namazını ayrı zikretmekle ona özel bir önem vermiştir:

(111) «Ey îman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığı(mz) za­man hemen Allah'ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın,.,» (Cuma: 9)

Sünnet de cuma namazını ve hutbesini uygulamalı olarak açıklamıştır.

Kur'ân, düşmandan korkulduğu zaman Müslümanların kılacağı namaz şek­lini de açıklamakla, korkulu anlarda dahi namazm terk veya te'hir edilemîye-ceğînİ ifadeyle bir kere daha önemini belirtmiştir.

(112) «Sen de içlerinde bulunup da kendilerine namaz kıldırdığın vakit onlardan bir kısmı seninle birlikte dursun, silâhlarını (yanlarına) alsınlar. Bu suretle secde ettikleri zamanda arka tarafınızda bulun (up düş­mana karşı dur) şunlar. (Bundan sonra) henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarım alsınlar...» (Nisa: 102)

(113) «...Sükun ve emniyet haline geldiğiniz vakit ise namazı dos­doğru kılın. Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuş­tur.» (Nisa : 103)

Kur'ân namaza durmak için taharatı şart  koşmuştur.

(114) «Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi ve başlarınıza mesh edip, her iki topuğa kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın.. Eğer hasta olmuşsanız yahut bir sefer üzerinde iseniz veya içinizden biri ayak yolun­dan gelmişse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız ve bu halde su da bulamamışsanız o vakit tertemiz bir toprakla teyemmüm edin, binaenaleyh (niyyetle) ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün...»  (Maide: 6)

(115) «Ey iman edenler, siz, sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolcu olmanız müstesna-gusül edinceye kadar nama­za yaklaşmayın. Eğer hasta olur, ya bir sefer üzerinde bulunursanız ya­hut sizden biriniz ayak yolundan gelirse, yahut da kadınlara dokunup da bir su bulamazsanız o vakit temiz bir toprağa teyemmüm edin; Yüzlerini­ze ve ellerinize sürün...» (Nisa:43)

(116)  «Elbiseni   (bundan   sonra   da)   temizle   (mekde   devam   et.»( Müddessir: 4)

Kur'ân, namaz için iyi giyinmeyi gerekli kılmıştır.

(117) «Ey Adem oğulları, her mescid huzurunda ziynetinizi alın (giyinin)...» (Araf: 31)

Sünnet de farz olan Örtünme miktarın!  açıklamıştır.

Kur'ân, namaz kılanın, namazda Mescid'i Haranı'a teveccüh etmesini gerekli kılmıştır. Resûlüllah ilk zamanlarda Mescİd'i Aksa'yı kıble edinmişti. Son­radan Hz, ibrahim ve oğlu tsmail'in bina ettiği ve İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk mabed olan Mescidi Haram'ı kıble edinmesi şu ayetle emralundu :

(118) «(Evet habibim) hangi yerden çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Harama doğru çevir. (Siz de ey mü'min ler) nerede olursanız (olun) yüzlerinizi o yana dönderin...» (Bakara: 150)

Sünnet, farz kılmamakla beraber kılınmasını istediği bazı namazları uygu­lamalı olarak açıklamıştır. Bunların bir kısmı farz namazlar ile beraber kılınan sünnetlerdir. Diğer bir kısmı farz namazlara tâbi değildir. (Cemaatla kılınan bayram namazları gibi.)[30]

 

Savm (Oruç)

 

Savm ve siyam, Arap sözlüğünde «bir şeyi terk etmek ve ondan uzak durmakdır.» Bilinen oruç manasında kullanılan savm ve,siyam kelimeleri de bu manadan alınmıştır.

Oruç Araplarca İslâmdan önce bilinirdi. Buharı: Hz. Âişe'den rivayetle diyor k:i «Kureyş kabilesi cahiliyet devrinde âşûre günü orucu tutardı. Sonra ramazan orucu farz kılınıncaya kadar Resûlüllah aşure günü orucuna devam etti. Ramazan orucu farz olunca Resûlüllah buyurdular ki:

«Dileyen aşure günü orucunu tutsun dileyen tutmasın.» [31]

lbn-i lshak da vahiy başlangıcına ait hadîsde der ki:   «Resûlüllah Pey­gamber olmazdan önce her senenin bir ayını Hîra mağarasında geçirirdi. Kureyş kabilesi cahiliyet devrinde senenin bir ayını bu şekilde bir takım ibadetlerle geçirmeyi İtiyad haline getirmişlerdi. Resûlüllah bu ayı ibadetle geçirdiği gibi fakir ve düşkünlerden yanına gelene yardım  eder ve yedirirdi...

İşle o ay, Kur'ân'm ona indiği ramazan ayıdır. Bundan anlaşılıyor ki, Arapların İslâm'dan Önceki ibadetlerinden biri de oruç idi.

Cenab-ı Allah, Resûlüllah’ın peygamberlikten önceki yıllarda Hîra'da iba­detle geçirdiği ve içinde Peygamberlikle görevlendirildiği bu ayı oruç tutmak için seçerek buyurdular ki:

(119) «Ey iman edenler, gizden evvelki (ümmet) lere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı, (farz edildi). Ta ki korunasınız.» (Ba­kara : 183)

(120) «(O) sayılı günler(dir). Artık sizden kim (o) günlerde» hasta, yahut sefer üzerinde olur (ve orucunu yemiş bulunur) tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar ihtiyarlığından, yahut şifa bulması ümit edilmeyen bir hastalıktan dolayı oruç tutmaya) gücü yetmeyenler üzerine de bîr yoksul doyumu fidye (lazımdır). Bununla beraber kim gönül isteğiyle bir hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda (yemenizden ve fidye vermenizden) hayırlıdır, bilirseniz.» (Bakara : 184)

(121) «(O sayılı günler) ramazan ayıdır ki Kur’an onda (ki Kadir gecesinde levh-î mahfuzdan senıa-i dünyaya) indirilmiştir. (O Kur'ân ki), insanlara (mahz-ı) hidayettir, doğru yolun ve hak ile bâtılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse ha­zır olur, (müsafir olmazsa) onu (orucunu) tutsun, kim de hasta olur yalıud bir sefer ürerinde bulunursa o halde başka günlerde, oruç tutamadığı gün­ler sayısınca (orucunu kaza etsin). Allah size kolaylık diler, sîze güçlük is­temez. (Bu kolaylığı istemesi;) o sayıyı (kaza borcunuzu) ikmal etmeniz» Allah'ı sizi muvaffak buyurduğu o şeyden dolayı da - büyük tanımanız içindir. Olur ki şükredersiniz.» (Bakara: 185)

Kanaaümıza göre sünnet, oruç tutanların, ramazan gecelerinde ailelerine yaklaşmalarını yasaklamış olacak ki,

Kur'ân bu zorluğu hafifleterek şöyle bu­yurdular :

(122) «Oruç (günlerinizin) gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl edildi. Onlar sizin için, siz de onlar için birer libassınız. Allah nefis­lerinize karşı zaaf göstermekte olduğunuzu bildi de icvfaenizi kabul elti, sizi bağışladı, Artık (bundan sonra geceleri) onlara yaklaşın ve Allah'ın hakkınızda yazdığım isteyin. (Bütün gece) fecr (-i sadık) olan ak iplik ka­ra iplikten size seçilinceye kadar yeytn, için, sonra geceye kadar orucu ta­mamlayın. Mescidlerde i'tikâfda bulunduğunuz zaman kadınlarınıza (ge­celeri de) yaklaşmayın...» (Bakara: 187)

Ramazan orucundan başka Peygamber bazı günlerin orucunu sünnet kıl­mıştır.

Ramazan orucu, hicrî ikinci yılda farz oldu.[32]

 

Hacc Ve Umre

 

Bütün dindar ümmetlerin toplu halde Allah'a ibadet etmek ve ona yaklaştırıcı bir takım malî hayırlarda bulunmak için mukaddes saydıkları muayyen kutsal yerleri vardır,

(123) «Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşru kıldık, kendileri­ni nzıklandırdığı dört ayaklı davarlar üzerine (yalınız) Allah'ın adını an­sınlar diye...» (Hacc: 34)

(124) «Biz her ümmete bir ibadet yolu (şeriat) gösterdik ki onlar bu­nun âmilleridir...» (Hacc: 67)

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Hz. İbrahim ve İsmail tarafından bina edilen Mescid-i Haram öteden beri Araplarca kutsal yer olarak kabul edilirdi.

(125) «Hani İbrahim o Beyt'in temellerini (yahut: Duvarlarını), is­mail ile birlikte, yükseltiyordu (da ikisi de şöyle duâ etmişlerdi:) «Ey-Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiden ke­mali ile bilen sensin Sen.»

«EyRabbimiz, ikimizi de Sana teslimiyette sabit kıl. Soyumuzdan da (yalnız Sana boyun eğen) müslüman bir ümmet (yetiştir), bize ibadet edeceğimiz yerleri (hacc amellerini) göster (öğret), tevhemizi kabul et. Çünkü tevbeleri en çok kabul eden ve (mü'minleri) hakkıyle esirgeyen Sensin Sen.- (Bakara : 127, 128)

(126) «Şüphesiz âlemler için, çok feyizli ve aytı-ı hidayet olmak Üze­re, konulan ilk ev (mabed) elbette Mekke'de olandır.»

«Orada apaçık alâmetler, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya gi­rerse (taarruzdan) emin olur...» (Âl-i îmran: 96,

97)

(127) «Hatırla o zamanı ki biz Beyt'in yerini İbrahim'e: (bana hiç bir şey'İ eş tutma, Beytimi tavaf edenler, kıyam ederler, rükû ve sücud edenler için iyice temizle) diye merci yapmıştık.»  ;

«İnsanlar için de hacri ilân et. Gerek yaya, gerek her uzak yoldan gelecek arık develerin üstünde (süvari) olarak sana gelsinler.»

«Ta ki kendilerine ait menfaatlere şahid (ve hazır) olsunlar. Allah'ın rızk olarak kendilerine verdiği dört ayaklı davarlar( kurbanlıklar) üze­rine malûm olan günlerde Allah'ın adını ansınlar. İşte bunlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun.»

«Sonra kirlerini gidcrsinler. Adaklarını yerine getirsinler ve o Beyt-i Atiki tavaf etsinler.» (Hacc : 26 - 29)

Hz. İbrahim ve İsmail zamanından, Hz. Muhammed zamanına kadar ge­çen süre boyunca Arap âlemi Mescid-i Haram'a saygı göstermiştir. Fakat, Hz. İbrahim, ve İsmail'in üzerinde bulundukları birçok dinî hususları değiştirmişler­di, putları, Silah’a ortak kılarak Ka'be'nin damına, çevresine, Safa ve Merve tepelerine dikerlerdi. Ve sözde putların  aracılığı  ile Allah'a yaklaşmaya çalışırlardı.   Hatta  bazı  hayvanları  boğazlarken  yüce  Allah'ın  ismini  anmayı  terk ederek  taptıkları  putların isimlerini  anarlardı.

Bütün dinlerden yüz çevirerek tevhid dinine sıkıca sarıldığı Kur’ân ile tescil edilen Hz. İbrahim'in şeriatını yenilemek mahiyetinde olan Hz. Muham-med'in dini zuhur edince Kur'ân Mescid-i Haram'ı Müslüman ümmeti için de kutsal yer kılarak, onun hacc ve umresini emreylemiştir.

(128) «...Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyt-i hacc (ve ziyaret) etmesi Allah'ın insanlar üzerindebir hakkıdır. Kim küfreder­se şüphesiz ki Allah âlemlerden gani (müstağni) dir.» (Âl-i İmran: 97)

(129) «Haccı da, umreyi de Allah için, tam yapın...» (Bakara: 196)

Kufân, cahiliyet ehlinin Üzerinde bulunduğu şirk ve olumsuz davranışla­rım bırakmayı ve ihlâsli tevhidi emretmiştir.

(130) «...O halde murdardan, putlardan kaçının, yalan sözden çeki­nin. Allah'ın muvahhidlcri, Ona eş tutmayanlar olarak (kaçının, çekinin). Kim Allah'a eş koşarsa o, yüksekten düşüp de (parçalanmış ve) kendisini kuş kapmış, yahud rüzgar onu uzak bir yere atmış (nesne) gibidir.» (Hacc: 30 - 31)

Kur'ân, hacc mevsimini ve âdabım açıklamıştır.

(131) «Hacc (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) Haccı (kendine) farz eder (ihrama girer) se arlık hacerîa kadına yaklaş­mak, günah yapmak, kavga etmek yoktur...» (Bakara: 197)

Kur'ân, Mescirî-i Haram çevresinde bulunan mukaddes yerleri ve hacc mü­nasebetiyle yapılacak çeşitli ibadetleri beyan etmiştir.

(132) «Şüphe yok ki «Safa» ile«Merve» Allah'ın şeâirindendir. iş­te kim o «Beyt»i (Kâ'beyi) hacc veya umre (kasdi) ile ziyaret ederse bun­ları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis yoktur. Kim gönlünden ko­parak (vacip

olmayan amellerden) bir hayır işlerse (mükâfatını görür). Çünkü Allah tâatlerin ecrini veren, (her şeyi de) hakkıyle bilendir.» Ba­kara : 158)

(133) «...Arafattan (orada «vakfe» den sonra, seiler gibi) boşanıp (el birlik) aktığınız zaman «Meş'ar-i Haram»ın yanında Allah'ı zikredin, O, size nasıl hidayet etti ise sizde Onu öylece anın. (Bilirsiniz ya) siz bun­dan evvel gerçek sapıklardandınız.»

«Sonra insanların-(el'birlik) döndüğü yerden sizde dönün. Aîlah'dan (günahlarınızı) mağfiret (buyurmasını) isteyin. Şüphesiz ki Allah çok yar-lığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.»

«Menasikinizi (hacca ait ibadetlerinizi) bitirince (cahiliyyette) atala­rınızı (böbürlenerek) andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışîa Allah'ı anın.» (Bakara: 198-200)

(134) «Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin (tekbir alın). Kim iki günde («Mina»dan dönmek için) acele ederse üstüne günah yoktur. Kim de gerî gelirse ona da günah yoktur, (fakat bu) takva sahibi için (dir)...» (Bakara :203)

(135) «Bu, budur. Kim Allah'ın şeâirini büyük tanırsa şüphesiz ki bu, kalplerin takvasındandır.»

«Onlardan muayyen bir zamana kadar sizin için menfaatler vardır. Sonra varacakları (kurban edilecekleri) yer Beyt-i Atika müntehidir.» (Hacc : 32, 33)

(138) «Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın şeairinden kıl­dık. Onlarda size hayır vardır. O halde onlar ayakta dur (up boğazlanır) larkcn üzerlerine Allah'ın ismini anın. Yanlan üstü düş (üs öl) dükleri vakit de ondan hem kendiniz yeyin, hem ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyİp dilenen fakir (ler) e yedirin...» (Hacc: 36)

(137) «Ey iman edenler, Allah'ın şeâirine haram olan aya, kurbanlık hediyelere, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden hem bir ticaret, hem bir nizaa arayarak Beyt-i Haramı kaydedip gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin...» (Maide : 2)

(138) «AHah Kâ'heyi, O Beyt-i Haramı, o haranı olan ay (îar) ı, (Mekkeye hediye edilecek) kurbanı ve (onların) boyuniarmdaki gerdan­lıkları insanlar (m din ve dünyaları) için bir nizam yaptı...» (Maide: 97)

(139) «...Fakat (her hangi bir sebeble bunlardan) ahkonıırsamz o halde kolayınıza gelen kurban (ı gönderin. Bununla beraber) kurban ye­rine (Mina ya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim hasta olur, yahut başından bir eziyeti bulunursa ona oruçtan, ya sa­dakadan yahut da kurbandan (bîri ile) fidye (vacip olur). Emin olduğu­nuz vakit ise kim hacca kadar umre ile faydalanmak (sevaba girmek) is­terse kolayına gelen bir kurban (i kesmek vacip ohır). Fakat (onu) bula­mazsa hacc günlerinde (ihramh olarak) üç, döndüğünüz vakit yedi gün olmak üzere oruç tutmak (vacip olur ki) bunlar tam on (gün eder). Bu, ailesi (ikâmetgâhı) Mescid-i Haramda bulunmayanlara aittir...» (Baka­ra : 196)

Kur'ân, Mekke'yi emniyetli  ve kutsal bir şehir kılmıştır.

(140) «Çevrelerinde insanların zorla (yakalanıp) kapılmakta olma­sına rağmen (Mekke'yi) korkusuz (ve emin bir yer) yaptığımızı onlar gör­mediler mi?...» (Ankebut: 67)

(141) «...Biz onları tarafımızdan bir nzık olarak her şeyin mahsullerinin gelip toplanacağı korkusuz bir  haremde   yerleştirmedik   mi?... <> (Kasas: 57)

Kur'ân, İhramda olana av avlamayı haram kılmış ve müeyyidelerini vazet­miştir.

(142) «Ey iman edenler, siz, (hacc veya umre için) ihramh bulunur­ken av öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek öldürürse (üzerine) öldür­düğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki Kâbeye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere bunu içinizden adalet sahibi iki adam hüküm (ve takdir) ede­cektir. Yahut bir kefaret vardır ki( o nisbette) yoksulu doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır...»  (Maide: 95)

Hacc, hicretin altıncı yılı farz kılınds. Aynı yıl Peygamber Umre için yola çıktı. Fakat, müşrikler tarafından Mekke'ye girmesi men edildi. Bu yüzden er­tesi yıl Umreyi ifa edebildi.  Hicretin dokuzuncu yılı  Hz. Ebu  Bckr-i Sıddîk Müslümanlarla cemaat halinde hacc yaptı. Hicretin onuncu yılı Resûlüllah, refakatında yüzbini aşkın  Müslüman bulunduğu  halde  meşhur veda  haccını ifa etti. Ve hac esnasında haccın yapılış şeklini tatbikî olarak insanlara beyan etti. Ayrıca:  *hacla ilgili ibadetlerinizi benden alınız»  buyurdu. Hacc nizamında Müslümanlar için birçok faydalar vardır: I) Hacc ve Umre için muhtelif   yerlerden   gelen   ziyaretçilerden   Mekke halkı ekonomik yönden faydalanmaktadır. Bilindiği gibi Mekke, tarıma elverişli olmayan bir beldedir.   

(143) «Ey Rabbimiz, ben evlatlarımdan kimini Senin mukaddes olan evinin yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Yerlilerin ziyaretçilerden maddeten faydalanmaları Hz. lbrah'm'in duasının kabul edilmesinin bir tecellisidir.Sebebi şudur ki, Rabbi­miz, dosdoğru namaz (larıni) kılsınlar. Artık Sen isanlardan bir kısmının

gönüllerini onlara meylettir.Onların şükretmeleri mc'nıul  olduğu için kendilerini bazı meyvalarla rizıklandir.» (İbrahim : .37)

I1. Arap âlemi çeşitli menfaatler sağlar. Ticaret mallarını satar, lüzumlu ihtiyaç maddelerini rahatlıkla temin eder. Hacc mevsiminde Mekke şehri âdeta bir iicaret merkezi olur. Bu mevsimde istihsal maddelerini,  ticaret emtiasını, altın ve gümüşünü Mekke'de bulunduran yerli-yabanci herkes can ve mal emniyeit içindedir. Zira, mukaddes bir beldede ve mukaddes bir aydadır.

III. İnancı, ibadeti, kıblesi aynı olan ve dünyanın çeşitli kıt'alarında ya­şayan   Müslümanlardan  her  yıl  yüzbinlercesinin  bir  araya  gelerek   tanışmaları ilim, din ve dünya ile ilgili çeşitli sahalarda görüşmeleri, yardımlaşmaları, da­yanışmaları, birleşmeleri  gibi  hayatî önemi taşıyan  müşterek dava ve  mesele­lerin halli için Mekke şehri eşsiz bir toplantı merkezi olmakla âdeta İslâm âle­minin  kalbini teşkil eder.

Bu toplantı gününün, yalnız orada toplanan mü'minler için değiî, islâm alemince bayram kılınmasında şaşılacak bir şey yoktur. Ayrıca, Ramazan bay­ramı Kur'ân'ın yeryüzüne inmeye başlamasının yıldönümü olduğu gibi, Kur­ban bayramı da nüzulünün tamamlanışının yıldönümü durumunda olmakla müs­tesna bîr anma günüdür.[33]

 

Z ekat

 

Zekât kelimesi, Arap dilinde temizlenme, artma, bereketlenme ve övme manalarına gelir. Kur'ân ve hadîste de bu manalarda kullanılmıştır. Ayrıca, zenginin malından sadaka niyetiyle çıkardığı miktar hakkında da kullanılmış­tır. Çünkü, zekât; zenginin malını temizler, arttırır ve bereketlendirir. Kur'ân, bu manada zekât kelimesini kullandığı gibi sadaka kelimesini de kullanmıştır.  Kur'ân, namaza verdiği  önemi zekâta da vermiştir. Çok yerde ikisi beraber zikredilir. Bazen de yalnız zekâttan bahsedilir.

(144) …Vay haline o Allah’a ortak tanıyanların ki onlar zekat vermezler…(Fussilet:6-7)

(145) «Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini (gü­nahlardan) temizlemiş, bununla onların [1]

 (hasenatını) bereketlendirmiş, (kendilerini muhlisler mertebesine yükseltmiş)  olasın onlara duâ et...»(Tevbe:103)

(146) «...Her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yeyin. rildiği ve toplandığı günde hakkını (sadakalarını) verin..» (En'âm : 141)

(147) «İnsanların mallarında artış olması İçin faiz (cinsin) den ver­diğiniz şey (nakt, mal, sadaka ve saire) Allah katında artmaz. Allh'in rı­zasını dileyerek verdiğiniz zekât ise, sevaplarını kat kat artıranlar onlar (onu verenler) dır.» (Rûm : 39)

Kur'un, zekâta tâbi malları ve çıkarılması gerekli miktarı beyan etmemiş­tir. Bu hususlar, Peygamber tarafından, zekât işleriyle görevlendirilen zatlara gönderilen yazıh emirlerde  açıklanmıştır.

Kur'ân,  zekât verilecek  kimseleri  aşağıdaki   âyette belirtmiştir.

(148) «Sadakalar, AHah'dan bir farz olarak, ancak fakirlere, miskin­lere, (sadakaların) üzerine memur olanlara, kalpleri (müslümanlığa) alış­tırılmak istenenlere, kölelere, esirlere, (borcundan fazln nisabı olmayan) borçlulara, Allah yolunda (harcamaya) ve yol oğiursa (yani memleketin­de zengin bile olsa meşr'u bir maksatla seyr-u sefer ederken muhtaç kal­mış olan yolculara) mahsustur. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.» (Tevbe: 60)

Zekât; fakirlerin zenginlere karşı kin ve husumet beslemelerini önleyen, kendi güçleriyle ihtiyaçlarını temin edemeyen kimselerin yaralarını saran, Al­lah uğrunda savaşan ve vatan bekçiliğini yapan gazilere kısmen verilen yüce bir nizamdır.

Arapların,  ziraat ve  hayvancılıktan  istihsal  ettikleri  kazançlarının   belirli bir payının sözde Allah için ve diğer bir miktarını da putları için ayırmala­rına dair bir nizamları vardı, ilerde, Arapların helâl kıldıkları ve haram saydıkları   hususlar  açıklanırken  bu  durum  da  beyan  edilecektir.[34]

 

Kuranın Açıkladığı İbadetlerle İlgisi Görülen Bazı Hususlar :

 

I) Yeminler nizamı:

(149) «Allah'ı yeminlerinizden dolayı, iyilik etmenize, (fenalıktan) sakınmanıza, insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah (her şe-yİ) hakkıyle îşidici, kemaliyle bilicidir.»

«Allah, sizi yem inlerin izdeki «Lağv» dan dolayı sorumlu tutmaz. Fa­kat sizi kalplerinizin azmettiği yeminler yüzünden muahaze eder. Allah çok yarlığayıcıdir, halimdir (kullarını günahı sebebiyle rızıklarını da kesi­ci değildir.* (Bakara: 224, 225)

(150) «Alah, sizi yemînlerinİzdeki Iağvdan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin azmettiği yeminler yüzünden muahaze eder. Bunun da kefareti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece) sindan on yok­sulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahut bir kul azad etmektir. Fakat

kînî (hunları) bulamaz (bulmaya muktedir olamaz) sa üç gün oruç (tut­ması lazımdır). İşte bu andettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir. Ye­minlerinizi muhafaza edin. Allah âyetlerini size böylece açıklıyor. Ta ki şükredesiniz.» (Maide: 89)

(151) «Allah, yeminlerinizin (kefaretle) çözülmesini size farz kılmış­tır...» (Tahrim:2)

II) Helâl ve haram olan yiyecek maddelerinin beyanı:

(152) «(O peygamber) onlara (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helal, (helal kıldıkları) murdar şeyleri de üzerlerine haram kılı­yor...» (Araf: 157)

(153) «Artık Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal ve temiz olarak yeyin, Allah'ın nimetine şükredin, eğer Ona kulluk edecekseniz.»

«O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'dan başkası için kesilmiş olan (hayvanlar) ı haram kıldı, (bununla beraber kim bunlardan yemiye) muztar kalırsa (kimseye) saldırmamak ve haddi (ölmeyecek mik­tarı) geçmemek şartıyle (yiyebilir.) Çünkü Allah hakkıyle yarlığayıcı, kemaliyle esirgeyicidir.» (Nahl: 114, 115)

154) «De ki: «Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yi­yeceği içinde (sizin haram dediklerinizden böyle) haram edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız gerek ölü, gerek dökülen kan, gerek domuz eti - ki bu, şüphesiz bir murdardır -, yahud Allah'dan başkasının adına boğazlan­mış bir fısk olmak müstesnadır, (bunlar haramdır. Bununla beraber) kim (bunlardan bir şeyi yemiye) muztar kalırsa (kendisi gibi zaruret halinde­ki bir kimseye) tecavüz etmemek ve (zaruret miktarını) aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü Rabbin çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.» «En'âm : 145)

(155) «Ey iman edenler, size rızk olarak verdiğimiz şeylerin (mad­deten ve manen) en temiz olanlarından yeyin, Allah'a şükredin, eğer (hakikaten) Ona kulluk ediyorsanız.»

«O, size ölüyü (murdar hayvanı), kanı, domuz etini, bir de Allah'dan başkası için kesileni kat'iyyen haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemiye muztar kalırsa - (kimseye) saldırmamak ve haddi (ölmeyecek miktarı) geçmemek şartıyle — onun üzerine günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayicidır, hakkıyle esirgeyicidir.» (Bakara: 172,173)

(156) «Ölü, kan, domuz eti, Allah'dan başkası adına boğazlanan - (henüz canı üstünde iken yetişip) kestikleriniz müstesne olmak üzere - boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, susulmuş, canavar yırtmış olup da ölenler,

ikili taşlar üzerinde (onlar adına) boğazlanan (hayvan­lar üzerinize haram edilmiştir...»

«Kendilerine hangi şeyin helal edildiğini sana sorarlar. De ki: «Bü­tün iyi ve temiz (nimetler) size helal edilmiştir. Allah'ın size öğrettiğin­den öğretip (terbiye, ederek) yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuver-diklerinden de yeyin ve üzerine besmele çekin. Allah'dan korkun. Çünkü Allah, hesabı pek çabuk görendir.»

«Bugün sîze iyi ve temiz (nimetler) helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helal olduğu gibi sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir...» (Maide: 3-5)

(157) «Deniz avı yapmak ve onu yemek -kendinize de, müsafire de fayda olmak üzere-sizin için helal edildi...» (Maide: 96)

(158) Artık (o sapanların sözlerine bakmayın da) üzerine Allah'ın ismi anılan (besmele çekilen hayvan) lardan yeyin, eğer O'nun Âyetlerine iman edenler (den) seniz».

«O, size - kendisine kati sûretde muzdar ve muhtaç bulundukları­nız müstesna olmak üzere— neleri haram kıldığını ayrı ayrı bildirmişken üzerlerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yememeniz de ne oluyor ya?..,» (En'âm: 118-119)

(15!))    «Üzerlerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin/Çünkü bu, muhakkak bir fiskdir...» (En'âm: 121)

Meşrubattan şarabı (içkiyi) de yasaklamıştır.

Kur'ân, müşriklerin putları için  ayırdıkları  bazı  yiyecek  maddelerini ha­ram kılmalarını kınar.

(160) «Onlar Allah için Onun yarattığı ekin ve meyvelerle hayvan­lardan, bîr hisse ayırdılar da kendi boş zanlarınca «Şu Allah'ın dedi­ler. Şu da ortaklarımız (olan putlar) in.» Ortaklarına ait olanlar Allah'a ulaşmaz ama, Allah'a ait olanlar, (evet) onlar ortaklarına gider. Hüküm edegeldikleri bu şeyler ne kötüdür.» (En'âm: 136)

(161) «Onlar bâtıl zanları ile dediler ki: «Bu davarlarla ekinler ha­ramdır. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. Şu davarların da sırtları (na binmek) haram edilmiştir.» Bir takım davarlar da vardır ki üzerlerine Allah'ın ismini anmazlar onlar. (Besmelesiz öldürüp veya ölü ufarak yerler. Bütün bunları) O'na (Allah'a) karşı (böyle emrediyor diye) iftira ederek (uydurdular). O (Allah) bunları, yapmakta oldukları iftira­ları yüzünden cezalandıracaktır.»

Bir de (şöyle) dediler : «Şu davarların karınlarında bulunan (yav­ru) lar (canlı doğarsa) sade erkeklerimiz için (helaldir), kadınlarımıza ha­ram kılınmıştır. Eğer o, ölü (doğar) sa onlar bunda ortakdırlar». (Allah) onların (bu helaldir, bu haramdır yollu) vasıflarının cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, yegane hüküm ve hikmet sahibidir. Hakkiyle bilendir.»

«Ilimsizlik yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenlerle Allah'ın ken­dilerine ihsan ettiği (helal) rızkı, Allah'a iftira ederek, haram sayanlar muhakkak ki maddî ve manevî en büyük zarara uğramışdır. Onlar şüphe­siz ki sapmışlardır ve (ondan sonra) doğru yolu da bulamamışlardır.» (En'âm: 138-140)

(162) «Davarlardan yük taşıyacak, (tüyünden) döşek yapılacak (hayvan) lan yaratan da O'dur. Allah'ın size (heîal kılıp) rızık yaptığı şeylerden yeyin. Şeytanın izleri ardınca gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmammzdır.»

«(Allah) sekiz çift (yarattı): Koyundan iki çift, keçiden de iki çsft. De ki «(Allah) iki erkeği mi, yahut iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişi­nin rahimlerine sarınıp bürünen (erkek ve dişi yavruları) mı, (hangisini) haram etti? (Davanızda) doğrucular iseniz bana ilme dayanarak haber ve­rin.»

«Deveden de iki, sığırdan da iki (çift yarattı). De ki: «(Allah) iki er­keği mi, yahut iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerine sarınıp bürü­nen (erkek ve dişi yavrular)! mı, (hangisini) haram etti?...» (En'âm: 142 -144)

(163) «Allah ne [Bahıyre] den, ne [Şaibe] den, ne [Vasiyle] den, ne de [Ham] dan hiç birini (meşr'u) kılmamıştır. Fakat o küfredenler Al­lah'a karşı («Bize bunları O emretmiştir.» diye) yalan düzerler. Onların (avamının) ise akılları ermez». (Maide:103)

Arap müşriklerinin İslâm'dan önce ziraat ve hayvancılıktan elde ettikleri kazançlarla ilgili bir nizamları olduğunu yukarıda söylemiştik. Nizamlarının icabı olarak bahis konusu kazançtan Allah için ayırdıkları hayrı, fakirlere ve

düşkünlere tahsis ederlerdi. Diğer taraftan putları için ayırdıkları payı putla-

[35]rın hizmetiyle meşgul olanlara verirlerdi. Putlar İçin ayırdıkları payın korun­masına ve gayesine uygun harcanmasına büyük önem ve titizlik gösterirlerdi. Bir kuruşunun dahi gayesinin dışında harcanmasına müsaade etmezlerdi. Fa­kat, Allah için ayırdıkları paya hiç Önem vermedikleri gibi, zaman zaman bu paydan  putların  bakıcılarına  harcarlardı.

Kur'ân (En'âm: 138) da Allah'dan başkası (putlar) için kılınan davarla­rın ve ekinlerin müşrikler tarafından üçe ayrıldığını beyan eder :

 1) Dilediklerinden başkası  tarafından yenilemeyen hayvanlar,

 II) Binilmesi yasaklanan hayvanlar,

 III) Boğazlarken Allah'ın ismini anmadıkları hayvanlar.

Bu üç nevi hayvan (Maide; 103 de) Bahıyre, Şaibe, Vasiyle ve Ham tâ­bir edilen hayvanlardır.

Sonra (En'âm: 139 da) bu davarların karınlarında bulunan yavrular için aldıkları şu karan açıklar :

Davarların karnında bulunan yavrular canlı doğarsa erkekleri içindir. Sü­tünü içerler, etini yerler. Ondan her türlü fayda temin ederler, kadınlarına ha­ram telâkki ederlerdi. Hiç bir surette onları faydalandırmazlardı. Fakat, davar­ların yavruları ölü doğarlarsa erkek-kadm hepsi ortaktılar.

Araplar, bu konuda aldıkları kararları sözde Allah'a atfetmekle böyle bir yola gittiklerini ileri sürüyorlar idi ise de bu iddialarının tamamen asılsız ol­duğunu, herhangi bir ilâhî kanunla ilişkisi olmadığını ve tamamen kendilerinin ihdas ettikleri bir düzen olduğunu beyan eden aşağıdaki âyet onları mantık dışı bu tasarruflarından dolayı yerer.

(164) «...Yoksa Allah size bunu (haram kılmayı) tavsiye ettiği za­man siz hazır mıydınız?...» (En'âm: 144)

Kur'ân’ın yukarıda anlattığı durum Arapların düşkünler içini çıkardıkları sadakalara ait bir nizamları bulunduğunu, ancak bu nizamın Allah'a şerik koş­mak, davarların bir kısmını haram, bir kısmını helâl telâkki etmekle dejenere edildiğini beyan eder.

Kur'ân, bu durum ve nizamı tamamen lağvederek, onun yerine zekât ni­zamını vazeylemiştir.

Zekâtın temelini şu âyet teşkil eder:

(165)  «...Devşirildiği ve toplandığı günde hakkını (sadakasını) ve­rin...» (En'âm: 141)

Kur'ân,   aşağıdaki  âyette  haram  kıldığının  dışında  kalan   bütün  davarları helâl kılmıştır.

(166) «De ki: «Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yi­yeceği içinde (sizin haram dediklerinizden böyle) haranı edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız gerek ölü, gerek dökülen kan, gerek domuz eti -ki bu, şüphesiz lıir murdardır-, yahut Allah'dan başkasının adına boğaz­lanmış bir fisk olmak müstesnadır. (Bunlar haramdır. Bununla beraber) kim (bunlardan bir şeyi yemeye) muztar kalırsa (kendisi gibi zaruret ha­lindeki bir kimseye) tecavüz etmemek ve (zaruret miktarını) aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü Kafobin çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.» (En'-âm: 145)

(167) «İman edip de güzel güze! amel (ve hareket) lerde bulunan­lar—(bundan sonra haram olan şeylerden de) sakındıkları, iman (larında sebat ile) iyi iyi işlere devam ettikleri, sonra (haram edilen şeylerden daima) sakınıp (haram olduklarına iyice) inandıkları ve yine sakınmak­ta devam ve İsrar ile güzel işler (i arayıp onlar) la iştigal eyledikleri tak­dirde- (haram kılınmazdan evvel) tatlıklarında üzerlerine hiç bir suç yoktur. Allah, iyi hareket edenleri sever.»  (Maide :  93)

(168) «...Onlara  (nefislerine haram kıldıkları)   temiz  şeyleri  helal, (helal kıldıkları) murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor.) (A'raf : 157)

Bu âyetin uygulanması mahiyetinde olmak üzere sünnet, bazı hayvanların elini  yasaklamıştır.  Ehli  merkepler,  yırtıcı  hayvanlar gibi...[36]

 

Savaş

 

Hz. Muhamnıcd (A.S.) Peygamber olarak Mekke'de kaldığı 13 yıllık süre boyunca halkı Islâmiyclc çağrıda bulunmuş ve bu nedenle müşriklerden çeşitli hakaret ve eziyyellcr görmüştür. Bunca cviyyet ve hakaretler onun mübarek za­tına reva görüldüğü gibi, iman eden arkadaşlarına da yapılmıştır. Müşrikler, halkı Kur'ûn âyetlerini dinlemekten ve İslâm çağrısına icabet etmekten alıkoymaktaydılar. Peygambere tamamen asılsız ve uydurmadan ibaret iftiralarda bulunmakla da halkı soğutmaya çalışırlardı. Kur'ân, onların yakıştırmaya gayret ettikleri isnadlan sıralamakta ve hepsini şiddetle reddetmektedir. Mekkî sûre­ler bu  hususları gereği kadar açıklamaktadır.

Müşriklerin hiç bir meşru nedene dayanmayan amansız düşmanlıklarını ve insafsızca eziyyetlcrini önlemeye maddeten muktedir olmayan Mekkeli Müs­lümanlar din ve imanlarını korumak için Habeşistan'a göç etmeye mecbur kal­dılar.

Cenab-ı Allah, Ycsrip (Medine) de oturan Evs ve Hazrec kabilelerinin İs­lâm çağrısına icabet etmelerini diledi. Rcsûlüllah onlarla meşhur Akabe söz­leşmesini yaptılar. Hayatî önem taşıyan ve îslâmiyctin etrafa yayılmasının İlk adımı sayılan bu sözleşmeye göre Medineli Müslümanlar kendi canlarını ve çoluk çocuklarını korudukları gibi, Peygamberi (arkadaşları ile birlikte) aynı şekilde koruyacaklarını  taahhüt  ediyorlardı.

Mekke müşrikleri Hz. Muhammeti'i Öldürmeyi İttifakla kararlaştırdıktan sonra Allah'ın emriyle Medinelilerin yanına göç edildi. Medine'ye varıldıktan sonra savaşmak meşru kılındı.

Kur'ân, müteaddit yerlerde; Müslümanlara savaş izni verilmesinin sebebini beyan eder. Bu sebep iki şeyden ibarettir.

1)    Düşrmn saldırısına karşı nefsi müdafaa etmek,

2)  Islâmiyeti tebliğe memur zata ve  İslâm dinine girmek  isteyene engel olmak ve kendi  arzusuyle seçtiği  İslamiyyetten dönünceye kadar çeşitli  işken­celerle eziyyet edilen  kimselere  zulmetmek  gibi  İslâm'ın  yayılmasını köstekle­yici engelleri kaldırmak, vicdan dışı mezâlimi durdurmak ve bu kutsal davetin gerçekleşmesini sağlamak.[37]

 

Bu Hususları Beyan Eden  Âyetler:

 

0    Savaş izni hakkında nazil olan âyetler :

(169) «Kendileriyle mukatele edilen (yani düşmanların hücumuna uğrayan mü'min) lere, uğradıkları o zulümden dolayı, (bil'mukabele har­be) izin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye elbette kemâliyle kadirdir.»

«Onlar o( mü'minlerdir ki) haksız yere ve ancak «Rabbimîz Allah'dır» diyorlar diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah bazı insanların  ( şerri­ni diğer) bazısı ile defetmeseydi içlerinde Allah'ın adı çok anılan manas­tırlar, kiliseler, havralar ve Mescidler muhakkak yıkılıp giderdi. (Dinine) yardım edenlere elbet Allah da yardım eder. Şüphesiz ki Allah kavidir, yegane gaaliptir.»

«Onlar (o mü'minlerdir ki) eğer kendilerine yer (yüzün) de bir ik­tidar mevkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği em­rederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. (Bütün) umurun akıbeti (nihayet) Allah'a (râci) dir.» (Hacc: 39-41)

(170) «Kim kendine (yapılan) zulmün ardından her halde hakkım alırsa bunlar aleyhinde (mes'uliyyete) bir yol yoktur.»

«O yol ancak insanlara zulmetmekte, yer (yüzün) de haksız olarak te-ğallübe kalkmakta olanlara karşıdır, tşte bunlar (yok mu?) bunların hak­kı pek acıklı bir azaptır.» (Şuuraa : 41, 42)

(171) «Size harp açanlarla, Allah yolunda, siz de döğüşün (müdafaa harbi yapın. Ancak) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sev­mez.

Onları (size harp açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıklar yerden (Mekke'den) çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar Mescid-i Haram yanında, orada sizinle döğüşünceye kadar, (yani döğüşmedikçe) siz de orada kendileriyle döğüşnıeyin. Fakat (orada) sizi öldürürlerse siz de onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.

Bununla beraber (muharebeden) vazgeçerlerse (siz de bırakın). Şüp­hesiz ki Allah çok yarhğayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.

Fitne (den eser) kalmayınca, din de (şunun bunun değil) yalnız Al­lah'ın (dîni diye tanılmış) oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına hiç bir husumet yoktur.

Haram ay, haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa siz de, tıpkı onların üstünüze saldırdıkları gibi, ona saldırın. (Fakat, daima) Allah'dan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah takvaa sahipleriyle beraberdir.» (Bakara : 190 -194)

(172) «(Yer yüzünde) bir fitne kaîmayıncaya ve din tamamiylc Al­lah'ın oluncaya kadar onlarla mııharche edin. Eğer vazgeçerlerse (onları bırakın). Şüphesiz  ki Allah, ne  yapacaklarını  hakkıyle görücüdür.»

«Eğer yüz çevirirlerse (korkmayın). Bilin ki Allah sizin mevlânizdir. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır, O.» (Enfâl: 39, 40)

(173) «Size ne oluyor ki Allah yolunda -ve acz-ü ızdırap içerisinde bırakılıp: «Ey Rabbimiz, bizi ahalisi zalim olan şu memleketden (kurta­rıp) çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla» diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda- düşmanla çarpış­mıyorsunuz?» (Nİsa : 75)

II) Müslümanlarla savaşmak istemedikleri gibi, kendi kavminden müşrik olanlarla da savaşmak istemeyen ve samimî olarak tarafsız kalmayı tercih eden müşrikler hakkında inen Nisa sûresinin 90. âyetine bakalım :

(173) «Size ne oluyor ki Allah yolunda -ve acz-ü ızdırap içerisinde • ruşmazlar ve barışı size bırakırlarsa o halde Allah onların aleyhinde sizin için (tecavüze) bir yol bırakmamıştır.» (Nisa: 90)

III)    2.  Madde de durumu belirtilen  müşriklerden sözlerinde samimî ol­mayan münafıklar hakkında inen aynı sûrenin 91. âyeti aşağıdadır:

(174) «Diğer bir takımını da şu halde bulacaksını : Onlar hem siz­den emin olmak hem kendi kavimlerinden emin olmak İsterler. Ne zaman fitneye döndürülürler (sevk-ü davet edilirler) se onun içine baş aşağı atılırlar. Öyle ise onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, barışı size bı­rakmazlar, ellerini çekmezlerse onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onlun öldürün. İşte size onlar hakkında apaçık bir hüccet (ve selâhıyyet) verdik». (Nİsa: 91)

IV) Sulh  hakkında  olan  âyetler :

(175) «(Eğer düşmanlar) barışa meylederlerse sen de ona yanaş ve Allah'a güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyle işiden, kemaliyle bilen bizzat O'dur.

Eğer sana hilekârlık yapacakları (tutarsa, bunu) dilerlerse muhak­kak ki sana Allah yetişir, O, seni yardımıyle ve mü'minlerle destekleyen,

Ve onların gönüllerine sevgi verip birleştirendir...»  (Enfâl:  61-63)

V) Sulh şartlarını bozan  düşmanlarla  ilgili âyetler :

(176) «Eğer ahidlerinden sonra yine andlarını bozarlar ve dininize saldırırlarsa küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar (hakikatte) andları olmayan adamdır. (Bu suretle) umabilirsiniz ki (onlara tabi olanlar) vazgeçerler.

(Ey mü'minler,) andlarını bozan, o Peygamberi sürüp çıkarmayı ku­ran ve bununla beraber ilk defa da sizinle kendileri (muharebeye) başla­yan bir kavm ile döğüşmez misiniz?. Onlardan korkacak mısınız? Eğer

(gerçekten) inanmış kimselerseniz kendisinden korkmanıza lâyık olan bir Allah vardır.» (Tevbe : 12 -13)

Bütün bu nasslar; evvelce arzettiğimiz gibi vukubulan savaşların ancak düş­man saldırılarına karşı savunmak ve islâm dini ile davasını güven altına almak için  yapıldığını  teyid  eder.

Medine Yahudilerinin Müslümanlar arasında bulunan münafıklar ve Mek­ke müşriklerİyle gizli bağlılıkları ve temayülleri gözlerden pek kaçmazdı.

Hz. Muhammed (A.S.) ile Medine'li Yahudiler arasında bulunan yazılı an­laşmaları İhlâl eden Yahudiler «Ahzab savaşında Müslümanların bir hayli sar­sılmasına sebebiyet verdiler.

Bu olay üzerine Medine'lİ Yahudiler ile savaşma emri verildi. Buna ait âyeti okuyalım :

(177) «Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a, ne ahiret günü­ne inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram ta­nımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakıyr kendi el(ler) ile cizye verecekleri zamana kadar, muharebe edin.» (Tev­be : 29)

O ana kadar savaş emri Mekke'li müşriklere ve onlara yardım eden Me­dine Yahudilerine münhasır idi. Arabistan yarımadasında yaşayan kabileler onlarla birleşince hepsiyle savaşma emri aşağıdaki âyetle verildi:

(178) «...(Bununla beraber) müşrikler sizinle nasıl topyekün har-bederlerse siz de onlarla topyekün harbedin. Bilin ki Allah, (fenalıktan) sakınanlarla beraberdir.» (Tevbe: 36)

Mümtehıne sûresinin 8 ve 9. âyetleri Kur'ân'm sulh ruhuna verdiği öne­mi te'yid ve izah eder

                                .    .           .

(179) «Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik, onlara adalet (le muamele) etmenizden Al­lah sizi men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.»

«Allah, sizi ancak sizinle din muharebesi yapmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden men eder. Kim onları dost edinirse işte bunlar zaalimlerin ta kendileridir.» (Müntehine : 8 - 9)[38]

 

Andlaşmalar Ve Sözleşmeler

 

Kur'ân'm önem verdiği ve ihlâl edilmesini şiddetle yasakladığı hususlar­dan birisi de sözleşmeler ve. andlaşmalardır. Bunlara ait nassların bir kısmı umumî, diğer bir kısmı hususîdir.

A- Umumî olan nassların bazıları:

(180)  «Ey iman edenler,  bağlandığınız  akidleri  yerine  getiriniz...-(Maide: 1)         .      .

(181) «Karşılıklı muahade yaptığınız vakit Allah'ın ahdini yerine getirin. Sapa sağlam ettiğiniz ycminleri bozmayınız. (Nasıl olur kî) üze­rinize Allah'ı kefil yapmışsınızdır. Şüphe yok ki Allah ne yapacağınızı bilir.»

«İpliğini sağlamca büklükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olma­yın. «Bir ümmet diğer bir ümmetden (malca ve sayıca) daha çoktur.» diyc yeminlerinizi aranızda bir hîyle ve fesad (mevzuu) edinir misiniz?...» (Nahl: 91-92)

(182)    «...Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid (den cayanlar) so­rumludur.» (İsra : 34)

B- Hususî olan nasslann bir kısmı:      '        .

(183) «Müşriklerin içinden (kendileriyle) muahade ettiklerinize Allah'dan ve Resulünden bir ültümatomdur .(bu).» (Tcvbe: 1)

(184) «Muahade yaptığınız müşriklerden size (ahidlerinin şartların­da) hiç bir şey eksiklik yapmamış, aleyhinizde (düşmanlarınızdan) hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar (bu hükümden) müstesnadır. O hal­de onların müddetleri (bitinceye) kadar ahidlerini tamamlayın. Çünkü Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.» (Tevbe: 4)

(185) «...Mescid-i Haramın yanında muahade ettikleriniz müstesna­dır O halde bunlar size karşı (ahidlerine sadâkat hususunda) doğrulukla hareket ederlerse sîz de kendilerine öğlece doğrulukla muamele edin. Şüp­hesiz ki Allah (ahde vefasızlıktan) sakınanları sever». (Tevbe: 7)

Bu durum; hiyanet belirlileri kendilerinde görülen veya andlaşmalarını İh­lâl etmiş olan müşriklerin mal ve can emniyetinin kaldırıldığına ve böyleleriyle savaş edilebileceğine, bunların dışında kalan ve ahidlerini bozmayan müşrik­lere  andlaşma süresi  sonuna  kadar savaş açılmayacağına delâlet eder.

Bu hüküm aşağıda yazılı Ayetin hükmünün bir nevi uygulanmasıdır :

(186) «Eğer (muahade eden) bir kavmin hainliğini (ahdine sadakat­sizliğini anlayarak bu cihetten) kat'i endişeye düşersen (evvelâ) hak ve adalet üzere (keyfiyyeti) kendilerine (bildir ve ahidlerini) at. Çünkü Al­lah hâinleri sevmez.» (Enfâl: 58)

Müslümanlar aleyhinde gizli çalışan münafıkların uzaklaştırılması gereklili­ği Nisa sûresinde emredüdiği zaman :

(187) «Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme iltice edenler müstesna...» (Nisa: 90)  diye buyuruldu.

Bu emir, anlaşmalı gayri müslim ülkelere saygı gösterilmesinin gerekliliği­ni ve oraya iltihak edenlere sığınma hakkının dinen tanındığını belirtmektedir.

Bu hüküm de Kur'ân'm  andlaşmalara verdiği Önemi göstermektedir.

Anlaşmalı üike halkından birisini yanlışlıkla öldürme cezası bir Müslümanı o şekilde öldürme cezasının aynıdır.

(188a) «...Şayet kendileri ile aranızda andlaşma olan bir kavmden ist o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir de mümin bir köle azad etmek gerekir...» (Nisa: 92)

(188b) «...Kim bîr mü’nıini yanlışlıkla öldürürse nıü'min bir köleyi azad etmesi ve (ölenin) ailesine (mirasçılarına) teslim edilecek bir diyet (kan bahası) vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış olsunlar...» (Nisa : 92)

Diğer taraftan andlaşma olmayan ülkede bir Müslümanı öldürmek halin­de gereken ceza yukarıda belirtilen andlaşmalı ülke halkından bir gayri müslimi öldürme cezasından daha hafif kılınarak şöyle buyurulur :

(189) «,..Eğer (öldürülen) mü'm in olmakla beraber size düşman bir kavimden ise o zaman (öldürenin) mü'min bir köle azad etmesi lâzım­dır...» (Nisa: 92)

Bu hüküm de Kur'ân'ın andlaşmalara verdiği değeri bir kat daha te'yid etmektedir.

Düşman ülkesinde oturan ve İslâm ülkesine göç etmeyen Müslümanlarla il­gili Enfâl sûresinin :

(190) «...(Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sizden yar­dım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Şu kadar ki sizinle arala­rında muahede  bulunan bir kavim aleyhinde değil. Allah yapacaklarınızı hakkıyle görücüdür.» (Enfâl: 72)

Ayeti, anlaşma hakkını her türlü hakkın üstünde tutmaktadır. Kur'ân, yabancı ülkelerle sulh andlaşması hususunda Müslümanlar için sü­re tahdidini koymadığı aşağıdaki âyetten açıkça anlaşılıyor :

(191) «Eğer (düşmanlar) barışa meylederlerse sen de ona yanaş ve Allah'a güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyle işiden, kemaliyle bilen bizzat O'dur.» (Enfâl: 61)[39]

 

Savaş Esirleri

 

(192) «...Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman artık bağı sıkı tutun, (ondan) sonra ise iyilik (yapın), yahut fidye (alın). Yeterki harp (erbabı) ağırlıklarını bıraksın...» (Muhammed: 4)

Yukarıdaki âyette Kur'ân, savaş esirlerinin hükmünü sarahaten beyan et­miştir. Ulülemri esirleri fidye karşılığında serbest bırakmak veya karşılıksız olarak afvetme hususunda yetkili kılmıştır. Ancak bu yetki düşman ordusunun iyice yenilgiye uğratılması, zararsız hale getirilmesi ve İslâm hakimiyyetinin sağ­lanması şartına bağlanmıştır. Bu nedenledir ki, bahis konusu şartlar gerçekleş­meden asr-ı saadette esirlerin fidye karşılığında tahliye edilmesi Enfâl sûresinin 67. âyeti ile yerilmiştir:

(193) «Hiç bir peygamberin yer yüzünde ağır basıp (harpedip) za­ferler kazanıncaya kadar (muharip düşmandan) esirler alınması (vaaki) olmamıştır. Siz geçici dünya malını arzu ediyorsunuz. Halbuki Allah ahi-retsi (daha çok ahiret sevabım kazanmanızı, ahireti düşünmenizi) ister. Al­lah azizdir (dostlarını düşmanları üzerine galip kılandır.), hakimdir (her hâle lâyık olanı hakkıyle ve hikmetiyle bilendir.» (Enfâl: 67)

Peygamber (A.S.) bazı esirlerin öldürülmesini özel sebepler dolayısiyle em­retmiştir : Bedir savaşında Ukbe b. Ebî Muîd, Uhud'da Ebu İzzeti el-Cemhî'-nin Öldürülmesi bu kabildendir. (Bu şahıs. Bedir savaşında bundan böyle Müs­lümanlar aleyhinde çalışmayacağını ve düşmana yardımcı olmayacağını taahhüd ettiği halde ahdini bozmuştu.) Keza; Mekke fethinden sonra şehir halkından 8 kişi işlemiş oldukları bir takım ağır suçlar dolayısiyle öldürülmüştür.[40]

 

Köle Ve Köle Edinme Hakkında Birkaç Söz:

 

İslâm dini geldiği zaman Arapların elinde köleler vardı. Elinde köleler bulunanların mülkiyet hakkını tanımıştır. Aşağıdaki âyetlere bir göz atalım :

(194) «(Öyle mü'minler)  ki onlar  ırzlarım koruyanlardır.» «Şu var ki zevcelerine, yahut sağ ellerinin malik olduklarına (kendi cariyelerine) karşı  (olan durumları)  müstesnadır. Çünkü onlar  (bu  tak­dirde) kınanmışlar değildir,» (Mü'minun : 5 - 6)

(195) «...Şayet   (bu suretle  de)   adalet   yapamayacağınızdan  endişe ederseniz o zaman bir (tane ile), yahut malik olduğunuz cariye ile iktifa '.      edin...» (Nisa: 3)

Medine devrinde Müslümanlar savaşlara girdikten sonra Kuı'ân, kölelerin azad edilmesine çeşitli yollarla teşvikte bulunmuş ve gereği kadar önem ver­miştir :

I) Kur'ân; Mekkî olan Beled sûresinde insanoğluna Allah'ın verdiği ni­metler beyan edildikten sonra, şükretmek isteyene düşen gerekli hizmetlerin ba­şında, köle azad etmek olduğunu ve bu hizmetin, kulun Mevlâsına karşı yapa­cağı  şükürlerin başında  geldiğini  aşağıdaki  âyetle  belirtmektedir:

(196) «(11) *Fakat o, sarp yokuşa safdıramadı. (12) Bu sarp yoku­şun ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?. (13) (O) kul azad etmektir, (14) yahut (salgın) bir açlık gününde yemek yedirmektir, (15) yakınlığı plan bir yetime, (16) yahut toprakta sürünen bir yoksula. (17) Sonra da (o sarp yokuşu aşıp geçerken) iman edenlerden, birbirlerine sabr (-u sebat) ı tavsiye, (halka) merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. (18) İşte bunlar sağcılardır.» (Beled: 11-18)

11) Kur'ân, işlenen bazı suçlardan dolayı ceza mahiyetinde ödenen birçok kefaretin başında kölelerin hürriyete kavuşturulmaları müeyyidesini koymuştur.

(197)  «...Kim bir mü’min yanlışlıkla öldürürse mü'min bir  köleyi azad etmesi lâzımdır...» (Nisa; 92)

(198) «Kadınlarından zihar ile ayrılmak isteyip de sonra dedikle­rini geri alacaklar (için) birbiriyle temas etmezden ev,yel, bir köle azad etmek (lâzımdır.)...»  (Mücadele: 3)

(199) «...Bunun da kefareti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece) sinden on yoksulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahut bir kul azad etmektir...» (Mâide: 89)

I11) Kur'ân, bazı köleleri zekâta müstahak olan sekiz sınıftan biri olarak kabul etmiştir. Yani devlet, halktan alacağı zekâtın 1/8 ini kölelerin azad edil­mesi yoluna tahsis edecektir.

IV) Kur'ân, kölelerden bir mal karşılığında hürriyete kavuşturulmasını isteyenlerin dileklerini yerine getirmeyi, efendisine emrettiği gibi böyle bir akdin vukuu halinde köleden islenecek meblağın bir an önce ödenmesi hususunda Müs­lümanların yardımcı olmalarını istemektedir.

(200) «...Ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükâtebc isteyenlerin, eğer onlarda bir hayır biliyorsanız, kitabete kesin, onlara Allah'ın size verdiği mallardan verin...» (Nur: 33)

Kölelerin azad edilmesi yukarıda belirtildiği veçhiyle Kur'ân'da istendiği gibi, hadîslerde de aynı istek te'yid ve teşvik edilmektedir. Diğer taraftan Müs-

tumanların elinde bulunan kölelere karşı merhametli olmak, yiyecek ve giye­cek hususunda efendisinin aile efradından ayırdedilmcmesi ve benzeri hususlar da hadîslerde gereği kadar ve defalarca tavsiyeler yapılıyor.

Savaş esirlerinin köle edinilmesi  gerekliliği  hakkında  Kur'ân'da açık bir hükme rastlan amaz.[41]

 

Savaş Ganimetleri

 

Araplar İslâm'dan Önce savaşlardan ganimetler alır ve muhariplere da­ğıtmakla beraber büyük bir kısmı başkana verilmek üzere dağıtım dışında tu­tulurdu. Bazı Arap ediplerinin eserlerinden anlaşıldığına göre ganimetten, en değerli eşya önce başkana takdim edilirdi. Ondan sonra kalanm 1/4 ü" yine başkana ayirdedilirdi. İslâmiyet zuhur ettikten sonra ilk ganimet Bedir sava­şında elde edilince herkes bunun tevzi şeklini öğrenmek istedi. Bu"hususta ön­ce inen âyet:

(201) «(Habibim) sana harp ganimetleri (nin hükmünü) sorarlar...De ki, (bu) ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür...» (Enfâl: 1)

Sonra inen ve tevzi şeklini açıklayan âyet:

(202) «…bilin ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyin mut­laka beşde biri Allah'ın, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur...» (Enfâl: 41)

Bundan sonra Peygamber, âyette sıralanan sınıflara dağıtmak üzere gani­metin 1/5 ini ayırmaya başladı ve şöyle buyurdular:

«Ganimetinizin ancak beşde biri bana aittir. O da sizlere iade edi­lir.[42]

.Çünkü bunun çoğu sosyal hizmetlere harcanırdı.

Muhariplerin  savaşması  olmadan   düşmanlardan   alınan  ve   «fey1»   denilen malların dağıtım şekline aşağıdaki âyetler işaret etmektedir :

(203) «Allah'ın (fethedilen diğer küffar) memleketler (i) ehâlisiri-den Peygamberine verdiği «Feyi'» «Allah'a, Peygamberine, hısımlara, ye­timlere yoksullara, yolda kalanlara aiddir. Tâki (bu mallar) içinizden (yalınız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın...- (Haşr: 7)

(204) «(Bilhassa o feyi'), hicret eden fakirlere âiddir ki onlar Al-Iah'dan fazl (u inayet) ve hoşnudluk ararlar ve Allah ve Peygamberine (malları ile, canları ile) yardım ederlerken yurdlarmdan ve mallarından (mahrum edilerek) çıkarılmıştır. İşte bunlar saadıkların ta kendileridir.»

«Onlardan evvel (Medine'yi) yurt ve iman (evi) edinmiş olan kim­seler, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar. Kendilerinde fakr-u ih­tiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muradlarına eren­ler onların ta kendileridir.»

«Bunların arkasından gelenler (şöyle) derler: «Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa, iman etmiş olanlar için kalplerimizde bir kin bırakma, ey Rabbimiz, şüphesiz ki Sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.» (Haşr : 8 - 9 -10)

Peygamberin   katıldığı   ve  Kur'ân'ın  kısmen   temas  ettiği  savaşları   sünnet uygulamalı olarak açıklamıştır.

Peygamberin fiilen katılmadan düzenlediği bütün savaşlar Kur'ân ahkâmı­na göre yürütülmüştür.[43]

 

Peygamberin Bizzat Katıldığı  Ve Kur'an'ın Temas Ettiği Savaşlar:

 

1) Bedir Savaşı (H. 2. Yıl)

(205) «(«Bedir» ganimetlerinin taksiminden bazıları nasıl hoşlanmndılarsa) Rabbin seni Hak uğrunda evinden (harbe) çıkardığı zaman dit (hal böyle idi.) Çünkü mü’min lerden bir zümre muhakkak ki isteksiz­diler.- (Enfâl:5)

(206) «Andolsun ki siz (adetçe, silahça, binekçe düşmandan daha) zâîf ve dûn iken Allah size «Bedir» de kat'i bir zafer verdi...» (ÂI-i İm­ran : 123)

2) Uhud Savaşı (H. 3.  Yıl) :

(207) «(Ey mü'minler), gevşemeyin, mahzun olmayın, siz eğer (ger­çekten) mü'min iseniz (düşmanlarınıza gaalip ve onlardan) çok üstünsü-nüzdür...» (Âl-i îmran : 139)

3) Hamraü'l Esed (H. 3. Yıl)"

(208) «Kendilerine yara isabet ettikten sonra yine Allah'ın ve Pey­gamberin davetine icabet edenler...» (Âl-i İmran : 172)

4)Küçük Bedir (H. 4.   Yıl)

(209) «Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: «(düşmanları­nız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun» dedi de bu (söz) onların imanını artırdı ve: «Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir» dediler...»

-Bunun üzerine kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allah'dan nimet (afiyet ve selâmet) ve faz!~(-u ticaret) ile geri döndüler. (Bu sîiret-Ie) Allah'ın rızasına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lûtf-u inayet sahibidir.» (Âl-i İmran : 173 -174)

5) Beni Nadir

 (210)  «O, Ehl-i Kitaptan küfredenleri ilk sürgünde yurdlarından çı­karandır...» (Haşr: 2)

6) Hendek Savaşı

 (211) «Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki (bunca) nimetini ha­tırlayın, o zamanda ki size (düşman) ordular (ı) saldırmişdi da biz onla­ra karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik...» (Ah-zâb: 9)

7) Benî Kurayza (H. 5, Yıl)

(212) «Kitablılardan olupda onlara müzaharette bulunanları da, yü­reklerine korku düşürerek, kal'alanından indirdi. Bİr kısmını öldürüyor­dunuz, bir kısmını da esir ediyordunuz.»

«Onların yerlerine, yurdlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığı­nız diğer araziyede sizi mirasçı yaptı. Allah her şey'e hakkıyle kadirdir.) (Ahzâb : 26 - 27)

8) Hudeybiye Savaşı (h. 7.  Yıl)

(213) «Gerçek, sana bîat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların elleri üstündedir...» (Feth:10)

9) Hayber Savaşı (H. 7. Yıl)

(214) Andolsun ki Allah mü'mînlerden-seninle o ağacın altında bîat ederlerken-raâzi olmuştur da kalplerindekini bilerek üzerlerine kuvvei mâ'neviyyeyi indirmiş ve onları yakın bir feth i!e ve alacakları bir çok ganimetler ile mükafatlandırmıştır. Allah mutlak gaaliptir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.» (Feth â 18 -19)

10)  Mekke Fethi (H. 8. Yıl)

(215) «...İçinizde fetihden evvel (Allah yolunda) harcayan ve mu­harebe eden kimseler (diğerleri ile) bîr olmaz. Onlar derece itibariyle (o fetihden) sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha büyüktür. (Bu­nunla beraber) Allah (bu iki zümreden) her birine en güzel olanı (cen­neti) va'detti...» (Hadîd : 10)

(216) «Allah'ın nusratı ve fetih gelince.»  (Nasr : 1)

11) Huneyn Savaşı (7ı. 8.  Yit)

(217) «Andolsun ki Allah bir çok (savaş) yerler (in) de ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. (O Huneyn günündeki) çokluğunuz o za­man size uçub vermişdi de bu, size (gelecek kazadan) bir şeyi gidermeye yaramamışdı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Niha­yet (bozularak) gerisin geri dönüp gitmişdiniz.»

«Sonra Allah; Resulü ile mü'minlerin üzerine sekînetini (kuvve-i mâ'-neyiyyesini) indirdi, görmediğiniz (Melek) orduları (m) indirdi. Ve kâ­firleri azaplandırdı. Bu, o kâfirlerin cezası İdi.- (Tevbe: 25 - 26)

12) Tebûk (Usret) Savaşı (/,, 9.  Yıl): Diğer savaşlara nazaran kur'ân'ın çok yer verdiği bir savaştır. buna ait âyetlerin başlangıcı:

 

(218) «Ey iman edenler, ne oldunuz ki size: «Allah yolunda el birlik  çıkın» denildiği zaman yere (mıhlanıp) ağırlattınız? Ahiretden (vaz geçip yalınız) dünya hayatına mı raazî oldunuz? Fakat bu dünya hayatının faidesi ahiretin yanında pek azdır.» (Tevbe: 38)

Müteakip âyetler de aynı konudadır.

Bütün bu savaşlar yukarıda zikrettiğimiz Kur'ân prensiplerine tamamen uygun olarak cereyan etmiştir. Yani saldırıları def etmek, İslâm davetini sağ­lamak  ve getirmiş olduğu sulha herkesin  saygılı olmasını  gerçekleştirmek.

Arabistan yarımadası halkı İslâmiyet etrafında toplanıp bağlılıklarını ifa­de ettikten sonra Peygamberin dünya hayatı sona erdi.[44]

 

Aile   Nizamı

 

Kur'ân'ın beyan ettiği nizamlardan birisi de âile nizamıdır. Kur'ân, evle­nip yuva kurmayı meşru kılmış ve evlenme akdine, «Ağır Misak» adını ver­miştir.

(219) «...Onlar sizden kuvvetli teminat da aldılar.»  (Nisa; 21)

Kur'ân, karı koca arasında muhabbet  ve şefkat duygusunu yarattığını ve bunun insanoğluna bir nimet olarak verildiğini beyan eder.

(220) «Sîze nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için zevceler ya­ratmış olması, aranızda bir sevgi ve esirgeme yapması da O'nun âyetle-rindendîr. Şüphe yok ki bunda fikrini iyi imâl edecek bir kavm için elbet­te ibretler vardır.» (Er-Rûm : 21)

Kur'ân, karı-kocayı yekdiğerine libas (örtü) kılmıştır. Yani karı kocasıyle, koca karısıyla sükûnet buîur.

(221) «...Onlar sizin için, siz de onlar için, birer libassınız...» (Ba­kara: 187)

Kur'ân, evlenmeyi önemle tavsiye etmiştir. Bu teşvikde çeşitli faydalar yanında ümmetin çoğalmasının öngörüldüğü unutulmamalıdır. Zira hadîs-i şerifde şöyle buyurulur:

«Evleniniz, tâ ki çoğalasınız. Çünkü ben kıyamet günü diğer ümmet­ler karşısında sizlerle iftihar ederim.»

Evlenmeyi  teşvik  eden  âyet :                                                      

(222) «İçinizden bekârları ve kölelerinizden, cariyelerinizden sâlih (mü'min) olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah onları (evlenmeleri sayesinde) fazl (-ü kerem) iyle zengin yapar. Allah (ın lütfü) boldur, (O, her şeyi) hakkıyle bilendir.» (Nur: 32)

Erkeğin alacağı zevcelerin sayısı hakkında Araplar arasında belirli bir sı­nır yoktu. Çoğu zaman bir erkeğin nikâhı altında on kadın bulunurdu. Bu ortamda gelen Kur'ân, müteaddit kadınlar arasında adaletsizlik etmekten emin olan kimseler için normal bir sınır vazederek şöyle buyurdu :

(223) «...Sizin için helal olan (diğer kadınlardan) ikişer, üçer, dör­der olmak üzere nikâh edin. Şayet (hu suretle de) adalet yapamıyacağı-nızdan endişe ederseniz, artık bir zevce ile (iktifa ediniz.)...» (Nisa: 3)

Birden fazla kadınla evlenmek hükmünde aşağıdaki hususlar öngörülmüş­tür:

1) Tecrübelerle sabit olduğu  veçhile çoğu zaman bir insanın  tabiî ihti­yaçlarının giderilmesi için  bir kadının yeterli olmayışı.

2) Neslin çoğalması.

Ancak Şart* nazarında, yukarıda öngörülen hususlara hâkim olacak, başka bir deyimle onları gölgeleyecek adaletsizlik korkusunun olmayışı şarttır. Son­ra, birden fazla kadınla evlenmek Sâri' nazarında yapılması gerekli bir prensip

değildir.  Ancak  âyetten  anlaşılacağı  veçhile,  takdiri  mükellefe  racî   mubahlar­dandır. Bu mübahlık da ilâhî sınırlara tecavüz etmemek şartına bağlıdır.

Kur'ân  aralarında kan, sıhrî ve süt yakınlıklarından birisi bulunan erkek ile bazı  kadınların  evlenmelerini  yasak,  kılmıştır.

(224) «Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak (cahiliyet devrinde geçen) geçmiştir. Şüphe yok ki, o, bir hayasızlıkdı. (Al­lah'ın en büyük) hışmı (na bir sebep) di. O, ne kötü bir yoldu.

Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, bi­rader kızları, hemşire kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt hemşirele­riniz, kanlarınızın anaları, kendileriyle (Zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız (la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analanyle) zifafa girmem işse niz (onlarla evlenmenizde) size bir beis yok. Kendi sulbünüzden (gelmiş) oğul­larınızın karıları (ile evlenmeniz) ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (keza haram edildi). Ancak (cahiliyet devrinde) geçen geçmiştir. Çünkü Allah hakiykaten yarlığayıcıdır. Çok esirgeyicidir.

Diğer bütün kocalı kadınlar (la evlenmeniz de size haram edildi. Bu hürmetler)... üzerinize Allah'ın farzı olarak yazılmıştır...» (Nisa: 22, 23, 24)

[45]Ayrıca sünnet bir kadın ile halasını veya teyzesini bir erkeğin nikâhı altında beraber bulundurmayı yasaklamıştır. Keza kan yakınlığından nikâhlanamayan kadınların durumunda olan süt yakınlarının da nikâhlanamıyacağını be­yan etmiştir.

Kur'an,   bir   Müslümamn   bir  müşrike   ile   evlenmesini   veya   bir  müşrikin Müslüman  bir kadınla  evlenmesini  yasaklamıştır.

(225) «(Ey mü'minlcr) Allah'a eş tanıyan kadınlarla (müşriklerle), onlar imana gelinceye kadar, evlenmeyin. İman eden bîr cariye, müşrik bir kadından -bu, sizin hoşunuza gitse de – elbette  hayırlıdır. Müş­rik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar, (mü'min kadınları) nikah­lamayın. Mümin bir kul müşrikden -o, sizin hoşunuza gitse

de- elbet­te hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise, kendi iradesiyle, cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara âyetlerini apaçık söyler, tâ ki iyice düşünüp ibret alsınlar.» (Bakara: 221)

Kur'ân, Müslüman bir erkeğin chl-i kitap olan kadınlarla evlenmesini helal kılmıştır.

(226) «...Namuskâr, zinaya sapmamış ve gizli dostlar da edinmemiş (insanlar) halinde (yaşamanız şartiyle) mü’minlerden hür ve iffetli ka­dınlarla kendilerine sizden evvel kitap verilenlerden yine hür ve iffetli ka­dınlar dahi, siz onların mehirlerini ver (ip nikah ed) ince (size helaldir). Kim imam tanımayıp kâfir olursa her halde bütün yaptığı boşuna gitmiş­tir. Ve o, ahirette en çok ziyana uğrayanlardandır.» (Maide : 5)

Kur'ân, hür bîr kadınla evienme masrafını bulamayan bir erkeğin cariye ile evlenmesini mubah kılmıştır.

(227) «Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikahla alacak bir bolluğa güç yetiştiremezse o halde sağ ellerinizin malik olduğu mü'min ca­riyelerinizden (alsın). Allah sizin imanınızı çok iyi bilendir. Kiminiz kimi­nizden (haasıl olmuşsunuz) dur, O halde -fuhuşda bulunmayan, gizli dost­lar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere- onları, sahiplerinin iz­ni ile, kendinize nikahlayın. Ücretlerini (mehirlerini) de güzellikle onlara verîn...» (Nisa: 25)

Sünnet, evlenme akdinin icrası için bazı kayıtlar koymuştur. Kur'ân da er­keğin evleneceği kadına mehir ödemek yükümlülüğünü vazeylemiştir.

(228) «...Onlardan maadası ise - namuskâr ve zinaya sapmamış (insanlar) halinde (yaşamanız şartiyle) mallarınızla (mehir vermek ve­ya satın almak suretiyle) ara (yıp nikâhla) manız için— size helâl edildi. O halde onlardan hangisi ile kayıtlandı iseniz ücretlerini takdir edildiği veçhile verin. O mehrin miktarını tayin ettikten sonra aranızda gönül hoş­luğu İle uyuştuğunuz şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıyle bilicidir, mutlak hüküm ve hikmet sahibi­dir.» (Nisa: 24)

Kur'ân, erkeğe nisbeten kadının mevkiini aşağıdaki âyetlerde kısmen açık­lamıştır :

 (229) «...Erkeklerin meşru surette kadınlar üzerindeki (hakları) gi­bi kadınların da onlar üzerinde (hakları) vardır. (Yalnız) erkekler onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye mâlikdirler...» (Bakara: 228)

(230) «Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (erkekler onları) mallarından infak etmektedirler. İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendi (hak) larını nasıl koruduysa onlar da öylece göze görülmeyeni koruyanlardır. Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız ka­dınlara gelince: Onlara (evvela) öğüt verin, (vazgeçmezlerse) kendilerini yataklar (in) da yalnız bırakın. (Yine kâr etmezse) döğün. Size itaat eder­lerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Çünkü Allah çok yücedir. Çok bü­yüktür.» (Nisa: 34)

(231) «Eğer bir kadın, kocasının uzaklaşmasından (yatağını terket-mesinden, nafakasında ihmal göstermesinden), yahut (her hangi bir su­retle kendisinden) yüz çevirmesinden endişe ederse sulh ile aralarını dü-

zeltmek d e ikisine de vebal yoktur. Sulh daha hayırlıdır. Zaten nefislerde kıskançlık hazırlanmıştır. Eğer iyi geçinir, (kadınlara cefadan) sakınırsa­nız şüphesiz ki Allah yapacağınız her şeyden tamamen haberdardır.

Kadınlar arasında adalet (ve müsavatı tatbik) etmenize ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiştiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledip-de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askılı gibi bırakmayın. Eğer (nefsinizi) İslah eder, (haksızlıktan) sakınırsanız şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.» (Nisa : 128 -129)

Kur'ân, hukuk bakımından erkek ile kadın arasında eşitlik prensibini vazetmekle beraber aile ocağında erkeği reis kılmıştır. Bunun yanında onun aile efradına, özellikle eşine iyilik etmesini defalarca emrettiği gibi sünnet de buna geniş yer vermiştir.[46]

 

Boşama

 

Kur'ân, evlenme nizamını kurduğu gibi, boşama nizamını da getirmiştir. Boşama işini bazı kayıtlara bağlayarak evlenme akdini, Ani tepkilerin hilcımıu-na maruz bırakmamıştır. Böylece kurulan aile ocağının devamını te'minat altı­na almıştır. Ani kararlarla yuva bozmayı frenlemiştir. Şöyle ki:

I) Eşine karşı nefret duymaya başlayan erkeğin, vicdanına müracaatla eşi­nin iyi yönlerini hatırlaması istenmektedir.

(232) «...Onlarla (kadınlarınızla) iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoş. ianmadınızsa olabilir ki bir şeyi sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur.» (Nisa': 19)

Aşağıdaki hadîs de aynı mealdedir : [47]                                     .    .

Mü’min bir erkek mü’min bir kadına buğz  etmemelidir Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa diğer bir huyundan memnun olacaktır.

 Kur’an erkeğe bu tavsiyelerde bulunduğu gibi, uzlaşma talebine kadını da teşvik etmiştir

 (233) «Eğer bir kadın, kocasının uzaklaşmasından (yatağını terk et­mesinden, nafakasında ilımal göstermesinden), yahut (her hangi bir suret­le kendisinden) yüz çevirmesinden endişe ederse sulh ile aralarını düzelt­mekte ikisinede veba! yoktur. Sulh daha hayırlıdır...» (Nisa: 128)

II) Kur'ân, karı koca arasında geçimsizlik ye huzursuzluk korkusu halinde tarafları temsil edecek iki hakemin tayinini emretmiştir.

(234) «(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye dü­şerseniz o vakit (kendilerine) erkeğin ailesinden bir hakem, kadının aile­sinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarında (ki dargınlık yerine geçime), onları (uyuşmaya) muvaffak buyurur. Şüp­hesiz ki Allah hakkıyle bilicidir, (her şey'in künhünden) haberdardır.» (Nisa : 35)

Âyetteki hitap bütün mü'minlcre tevcih edilmiştir. Bu emrin İnfazı devle­tin yetkili kıldığı ülûl-emr'in görevidir.

III) «Kur'ân, bir ve ikinci maddede öngürülen emirler uygulandığı halde geçimsizliğin önlenememesi ve başka çare kalmaması halinde yapılacak şeyin, kadının aybaşı âdetinden temiz olduğu süre içerisinde ve henüz cinsî münase-betde  bulunmadan  boşama  işinin yapılmasını emretmiştir. [48]

(235) «Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit iddetierîne doğ­ru boşayın. O iddeti de sayın. Rahbiuiz olan Allah'dan korkun...» Ta­lâk:!)

Rcsıiliillah (S.A.) bu emrin hilâfına ailesini boşayan Hz. Ömer'in oğlunu (Abdullah) kınayarak karısına dönmesini ve bilâhare dilediği takdirde Kur'ân emrine uygun olarak boşama yoluna gidebileceğini emretti.

IV) Kur'ân, boşanan kadının iddet süresince kocası tarafından temin edi­lecek evde kalmasını emreder. Zira, çıkmasını gerektiren bir durum olmadıkça evlilik hâli bir bakıma devam eder.

(236) «...Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir kötülük (meydana) getirmiş olsunlar. Bunlar Allah'ın hudududur. Kim Allah'ın hududunu (çiğneyip) aşarsa muhakkak ki ken­disine yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki Allah bunun arkasından bir iş peyda ediverir.» (Talâk: 1)

V) Kur'ân, boşanan kadının iddeti sona erince kocasını ona dönmek ve­ya fiilen ve kesin olarak ondan ayrılmak hususunda serbest kılmıştır. Ancak bu iki durumdan birisini iki şahid huzurunda seçmesini emretmiştir.

(237) «Sonra (o kadınlar) müddetlerini doldur (mıya yaklaş) dıkla-rı zaman onları ya güzellikle tutun, yahud güzellikle kendilerinden ayrılın ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid yapın...> (Talâk: 2)

Kur'ân, kadının henüz iddeti bitmemiş iken kocasının dilerse ona dönebi­leceğini hükme bağlamakla bir bakıma nikâhın henüz devam ettiğine işaret eder. Dolayısıyle İddet bitmedikçe kadının başkasıyle evlenmesini yasaklar.

(238) «...Kocaları bu bekleme müddeti içinde barışmak isterlerse onları geri almaya (herkesten) çok lâyikdırlar...» (Bakara: 228)

VI)    Kur'ân,  iddet denilen bekleme  süresini  emreder.  İddet çeşitlidir. Aybaşı âdetini gören kadının iddeti üç tam temizlik halidir.

(239) «Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlen­me müddeti beklerler (beklesinler)...» (Bakara:228)

Aybaşı âdetinden kesilmiş olan kadın ile âdet görme çağına erişmemiş olan kadının iddet süresi üç aydır.

(240) «Kadınlarınız içinden artık âdetten kesilmiş olanlarla henüz âdetini görmemiş bulunanlar (in iddetlerin) de, eğer şüphe ederseniz, on­ların iddeti üç aydır.,.» (Talâk: 4)

Hamile kadınların iddeti ise; doğum yapmasıdır.

(241)    «...Yüklü kadınların iddetleri ise yüklerini vaz'etmeleri (Ie bi­ter).» (Talâk: 4)

Evlendikten sonra henüz cinsî münasebet  vuku  bulmadan önce boşanan kadın iddetten muaf tutulmuştur.

(242) «Ey iman edenler, mü'min kadınları nikahlayıp da sonra, ken­dilerine dokunmadan, onları boşadığmız zaman sizin için üzerlerinize sa­yacağınız bir iddet yoktur. O sûretde onları faidelendirip  kendilerini gü­zel bir şekilde salıverin.» (Ahzâb: 49)

Kur'ân, erkeğin boşadığı ailesine iddeti süresince şefkatli davranmasını emreder.

(243) «(Boşanan) o kadınları, gücünüzün yettiği kadar, ikaamet et­tiğiniz yerin bir kısmında oturtun. (Evleri) başlarına dar etmek (onları çıkmaya mecbur kılmak) için kendilerine zarar yapmayın. Eğer onlar yük­lü iseler yüklerini koyuncaya kadar nafakalarını verin. Eğer (kendilerin­den olan evlatlarınızı) sizin faidenîze emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda (bu hususta) güzelce müşavere edin. Eğer güçlüğe uğrarsanız o halde (çocuğu onun (hesabına) bir başka (kadın)emzirecektir.

 (Haali, vakti) geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı ken­disine daraltılmış olan (fakir) de nafakayı Allah'ın ona verdiğinden ver­sin. Allah hiç bir nefse, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah, güçlü­ğün arkasından kolaylık ihsan eder.» (Talâk : 6 - 7)

VII) Kur'ân, nikâh akdinde mehri belirtilmeyen ve zifaf olmadan boşa­nan kadına teselli vesilesi olmak üzere gerekli yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarının giderilmesini  dinî  bir  görev olarak   ve  ödenmesi  gerekli  bir  hak  mahiyetinde kocasına yüklemiştir.

(244) «Kendileriyle temas etmediğiniz, yahut kendilerine bir mehir ta'yîn eylemcdiğiniz kadınları boşamışsanız  (bunda) üzerinize veba! yok­tur. Onları — zengin olan (iniz) kudretince, darda bulunan (ınız) da haalin-ce (olmak üzere) — maruf bir. faîde ile faidelendiriniz. Bu, iyilik etmek şiarında bulunanların üzerine bir borçtur.» (Bakara: 236)

(245)    «...O suretde onları faidelendirip kendilerini güzel bir şekilde salıverin.» (Ahzab : 49)

Ayrıca boşanan kadınlara her durumda yardım edilmesi aşağıda yazılı âyet­le istenmektedir :

(246) «Boşanan kadınların da meşru surette faydalanmaları hakla­rıdır ki bu, Allah'dan korkanlar için bir vazifedir.» (Bakara: 241)

Kur'ân, nikâh akdinde mehri tesbit edilmiş olan kadın duhulden önce boşanırsa mehrin yansının ödenmesini kocasına farz kılmıştır.

(247) «Eğer siz onları kendilerine temas etmeden önce boşar, fakat daha evvelden onlara bir melür tayin etmiş bulunursanız, o halde tayin ettiğiniz (o ınehr) in yarısı onlarındır.Meğer ki kentlileri vazgeçmiş olsun­lar, yahut nikah düğümü elinde bulunan kimse bağış yapmış olsun. (Ey erkekler) sîzin bağışlamanız takvaaya daha yakındır. Aranızdaki üstün­lüğü unutmayın . . Şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyle görücüdür.» (Ba­kara : 237)

    Kur'ân, zevcin karısına vermiş olduğu  bir malı  boşama olayından sonra geri  almasını yasaklamıştır.                                                                                              

(248) Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak is­terseniz öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile içinden bir .şey al-uıtıytn. (Kendisine hem) bir iftira ve açık bir günah (yükler, hem) alır mısınız onu?. Onu nasıl alırsınız ki birbirinize karılıp katıldınız. Onlar siz­den kuvvetli te'minat da aldılar.» (Nisa: 20-21)

Ancak Kur'ân, karı koca, evliliğin gerektirdiği dinî yükümlülüklere göre hareket cdemiyccekicri k tuk usu içinde oldukları ve ayrılma zarureti duyduk­ları 7anıan koca, karısından alacağı bir mal karşılığında boşayabilir hükmünü getirmiştir.

(249) «... (Ey zevceler) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şey'i (mehri Beri) almanız sîze hela! olmaz. Meğer ki erkekle kadın Allah'ın sınırlarım (evlilik haklarım) ayakta tutamıyacaklarından korkmuş (ümitlerini kes­miş) olsunlar. Eğer bu suretle siz de onları (zevç ve zevcenin), Allah'ın sı­nırlarını hakkiyle muhafaza ve ifa edemeyeceklerinden korkarsaııız o halde (kadının serbest boşanması için) fidye vermesinde (hakkından vazgeç­mesinde de) ikisi üzerinde de vebal yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır.

Onları (çiğneyip) geçmeyin. Kim Allah'ın sınırlarım aşarsa, işte onlar zaa-limlcrin tâ kendileridir.» (Bakara: 229)

IX) Kur'ân, boşamanın tedricî olmasını öngördüğünden ve bir anda âiie hayatının yıkılmasını uygun görmediğinden aralıklı olarak birer talâk ile boşa­manın daha uygun olacağını belirtmiş ve bu nedenle talâk sayısını üçe çıkar­mıştır.

(250) «Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya İyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır...» (Bakara: 229)

İkinci defa boşama yemini yaptıktan sonra bir defa daha boşama yemini yapan erkeğe ailesi haram kılınarak tamamen boşanmış sayılır. Artık ikisi de kendilerine başka hayat arkadaşlarını arayabilirler.

Boşanan kadın başka bir erkekle evlendikten sonra şayet ikinci kocası ile aralarında çıkan bazı sebepler nedeniyle kocası tarafından yukarıdaki usule gö­re boşanırsa ilk kocası ile evlenmesi yasaklanmamıştır.

(251) «Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boş arsa ondan son­ra kadın kendinden başka bir ere nikahlanıp varıncaya kadar ona (o birin­ci zevcine) helal olmaz. Bununla beraber, eğer bu (yeni) koca da onu boşar da onlar (birinci zevç ile aynı zevce) Allah'ın sınırlarım ayakta tuta­caklarını (tatbik edeceklerini) zannederlerse (iddet bittikten sonra) tek­rar birbirine dönmelerinde (evlenmelerinde) her ikisi hakkında da vebal yoktur. Bunlar bilir, anlar bir kavm için Allah'ın açıkladığı sınırlardır.» (Bakara: 230)

Sahih-i Müslim'de (4. Cüz, 183. S. İst. h. 1331 baskılı). İbn-i Abbas'tan rivayet edilen bir Hadîs'e göre Hz. Ömer'in hilâfetinin ikinci yılına kadar 3 ta-îâk yemini ile bit talâk düşerdi. Hz. Ömer, halkın bu imkânı iyi değerlendir­memesi üzerine bu yeminle 3 talâkın düşeceğine hükmetti. (Hz. Ali ve Ebu Mu­sa hariç diğer sahabîîerin bu hükümde müttefik oldukları rivayet edilir.

Boşamanın tedricî olması ise üç talâkın birden olmayıp aralıklı zaman­larda yemine konu edilmek suretiyle yapılmasıdır ki,    bu beşama şeklinin iki

tarafın yararına olduğu malûmdur. Bu şekilde olmayıp da üç talâkla yemin etmek halinde bu faydalara imkân kalmadığından böyle bir yeminin yalnız bir talâk hükmünde kabul  edilmiş olduğu  kanaatindeyim. [49]

Kur'ân, cahiliyet devrinde muteber olan kan-koca ayrılma çeşitlerini zik­rederek getirmiş olduğu nizamı beyan eder.

a)    îlâ : Erkeğin karısına yanaşmamaya ait yaptığı yemin :

(252) «Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekle­mek vardır. Eğer erkekler (o müddet İçinde kefaret yaparak zevcelerine) dönerlerse şüphe yok ki Allah cidden yarlığayıcı hakkıyle esirgeyicidir.»

Eğer (o suretle yemin edenler ric'at etmeyip de kadınlarını) boşama­ya karar verirlerse (ayrılırlar). Şüphesiz Allah (onların sözlerini) hakkıy­le işidici( niyetlerini) gerçekten bilicidir.» (Bakara: 22G-227)

Böyle bir kimseye tanınan en çok süreyi tesbit eden âyet, bu süre zarfın­da yeminini bozması halinde bundan dolayı işlediği günahın affedileceğini açıklar:

(253) «Allah'ı, yeminlerinizden dolayı iyilik etmenize, (fenalıktan) sakınmanıza, insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah (her şe­yi) hakkıyle işidici, kemaliyle bilicidir.»

«Allah, sizi yeminlerinizdeki «lağv» dan dolayı sorumlu tutmaz. Fa­kat sizi kalplerinizin azmettiği yeminler yüzünden muahaze eder. Allah çok yarlığayıcıdır,  halimdir (kııllnrının günahı sebebiyle rızıklarını da ke­sici değildir.)»  (Bakara:  224-225)

b) ZİHAR : Araplarda kadınların kocalarına haram kılınmasının çeşitle­rinden birisi de erkeğin karısına hitaben : «Senin sırtm annemin sırtı gibidir» ve benzeri sözlerle karısını haram kılmak idi ki, buna zihâr denir. Bu konuda aşağıdaki âyetler inmiştir :

(254) «(Hahibim) zevci hakkında seninle direşip duran, (nihayet ha­linden) Allah'a da şikâyet etmekte olan (kadın) in sözünü (umulduğu veçhiyle) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı (zaten) işitiyordu. Çünkü Allah hakkıyle işitiei, kemaliyle görücüdür.

İçinizden «Zihâr» yapagelenlerin karıları onların anaları değildir. Ana­ları kendilerini doğuranlardan başkası değildir. Şüphe yok ki onlar herhal­de çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. Muhakkak Allah çok bağışlayıcı, çok yarlığayıcıdır.»

«•Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri ala­caklar (için), bir bîrleriylc temas etmezden evvel, bir köle azad etmek (lâzımdır). İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah, ne yaparsanız, hakkıylc haberdardır. Fakat kim (bunu) bulamazsa, (yine) birbiriyle temas etmez­den evvel, fasılasız iki ay oruç (tutsun). Buna da güç yetiremezse altmış yoksul (doyursun). (Kefâretdeki) İm (hafifletme) Allah'a ve Peygambe­rine iman (da sebat) etmekte olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Aallah'ın {tayin  ettiği)   hadlerdir.   (Bunları  kabul etmeyen)   Kâfirler  için  ise  ek-m verici azab vardır.»  (Mücadile:  1-2-3-4)

Yukarıda kısaca meallerim beyan elliğimi/, âyetler tetkik edildiği ve ger­çek manada riayet edildiği takdirde her yünü ile hayırlı olduğu en-ülür. /.İra diğer dinlerde ve cahiliyet devri âdillerinde görülen ifrat ve tefriie yer veril­memiştir. Başka bir deyimle aşırı geçimsizlik ve şiddetli nefret olduğu zaman kan kocanın hayat arkadaşlığına devam mecburiyeti getirmediği gibi, boşan­mayı ulu orta, kolay ve tazminatsız bırakmamıştır.[50]

 

Kocası Ölen Kadının  İddet Durumu :

 

(255) - »Sîzden zevceler (ini geride) bırakıp ölecek olanlar eşleri­nin (kendi evlerinden) çıknrıimtyarak yılına kadar faidelcnmesİni (bakıl­masını) vasıyyet (etsinler). Bunun üzerine onlar (kendiliklerinden) çı­karlarsa artık onların bizzat yaptıkları meşru işlerden dolayı size mesuli­yet yoktur. Allah (emr-ü nehyine muhalefet ve ilâhî hududunu tecavüz edenlerden intikam almakta) mutlak ganlihlir, (Teşride ve hükümleri açıklamada da) yüce hikmet sahibidir.» (Bakara: 240)

Müfessİrlcrİrı beyanına göre Islfmıiyetin ük sıralarında kocası Ölen kadının iddet durumu ve kocasının malından istihkakı yukarıda yazılı âyetin hükmü ile tesbit edilmiştir. Ölen erkeklerin terekesinden dul kaian ailesinin bir senelik yi­yecek, giyecek ve mesken masrafı Ödenirdi. Böylece bir yıllık İddet denilen bek­leme süresi konmuştu. Kadinm aldığı masraftan başka miras hakkim haiz de­ğildi. Bilâhare mirasla ilgili inen âyetle bu ûurumdaki kaçlın mirasdan belirli bir pay sahibi kılındı. (1/4, 1/8) Dolayısıyle yukarıda hükme bağlanmış olan bir senelik masraf yükümlülüğü kaldırılmış oldu. Diğer taraftan onun iddet süresi aşağıda yazılı âyetle bir yıldan dört ay on güne indirildi :

(256) «İçinizden ölenlerin (geride) bıraktıkları zevceler kendi kendi-Irriııc di*r( ay on (gün) beklerler. İşte hu müddeti bitirdikleri zaman artık mılnrın kendileri hakkında meşru veçhile yaptıkları şeyden dolayı size gü* nnh yoktur. Allah ne işlerseniz (hepsinden) hakkıyle haberdardır.» (Ba­kara : 234)

Kıır'ân, kocasının ölümü dolayısıyla iddctde oian bir kadına herhangi bir erkeğin açıkça talip olmasını yasaklamıştır. Ancak îmâ yollu istekli olmakda bir beis görmemiştir.

(257) -(Vefat iddetini bekleyen) kadınları nikahla isteyeceğinizi çıt­latmanızda, yahut böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Allah bilmiştir ki siz onları mutlaka hatırlayacaksınız. Ancak kendileriyle gizlice va'dleşmeyin. (Çıtlatma suretinde) meşru bir söz söylemeniz ise başka. (Farz olan iddet), sonunu buluncaya kadar da nikah bağını bağlamaya azmetmeyin ve bilin kİ Allah kalplerinizde olanı muhakkak biliyor. Artık ondan sakının ve yine bilin ki şüphesiz Allah çok yarlığayıcıdır, gerçek hilm sahibidir. (Cezada acele edici değildir.)» (Ba­kara : 235)

Kur'ân, boşanan bir annenin emzikli çocuğunu emzirmesini istemiştir.

(258) «Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler (bu hüküm) em­meyi tamam yaptırmak isteyen (ler) içindir. Onların (annelerin) maruf vech île yiyeceği, giyeceği; çocuk kendisinin olan (babaya) âiddir. Kimse takatından ziyadesiyle mükellef tutulmaz. Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de bir çocuk kendisinin olan (bir baba) çocuğu sebebi ile zarara sokul­masın. Mirasçıya düşen (vazife) de bunun gibidir. Eğer (ana ve baba) aralarında rıza ve müşavere île (biHttifak çocuğu iki sene dolmadan) me­meden kesmeyi arzu ederlerse ikisinin üzerine de vebal yoktur. Çocukları­nızı (başkalarına) emzirtmek isterseniz meşru sûretde verdiğiniz (emzir­me ücretin)i teslim etmek (ödemek) şartıyle yine uhdenize vebal yoktur. AHah'dan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah, ne yaparsanız hukkiyle gö­rendir.» (Bakara: 233)[51]

 

Aile Nizamı İle İlgili Hususlar:

 

I) Yetimlere ve mallarına nezaret edenlere ait tavsiyeler:

(259) «...Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: «Onîars yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mal ve haalinde) fesâd ve fenalık yapanları bilir. Eğer AİIah dileseydi si­zi muhakkak zahmete sokardı. Şüphesiz Allah mutlak gaalibtir, Tam hü­küm ve Hikmet sahibidir.» (Bakara: 220)

(260) «Yetimlere (rüşdüne gelince) mallarını verin. Temizi murda­ra rieğişim<yiıı. Onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) yemeyin. Çünkü bu, muhakkak büyük bir gümıhdır.» (Nisa: 2)

(261) «Yetimleri nikah (çağın)a erdikleri zamana kadar (gözetip) deneyin. O vakit kendilerinde bir aklî ve salâh gördünüz mü mallarını on­lara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye bunları israf ile tez elden yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetimin malını yeme­ye tenezzül etmesin) kaçınsın. Kim de fakir ise o halde Örfe göre (bir şey) yesin. Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz vakit karşılarında bir şahit bulundurun. Tam bir hesap sorucu olmak bakımından ise Allah yeter.» (Nisa : 6)

(262) «Arkalarında aciz ve küçük evlatlar bıraktıkları takdirde on­lara karşı (halleri ne olacak dî"e düşünüp) endişe edenler, (himayeleri al­tındaki yetimler ve diğer mirasçılar hakkında da aynı hissi taşımaktan) saygı ile korksun(lar), Allah'dan sakınsınlar, (gerek vasiler, gerek onla­rın nezdinde bulunanlar hatıra gönüle bakmıyarak) sözü dosdoğru söyle­sinler.»

«Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler ka­rınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşte (Cehenne­me) gireceklerdir.» (Nisa: 9-10).

11- Vasiyyet

(263) «Sizden birinize Ölüm gelip çattığı vakit —eğer mal biraka-enksa— anaya, babaya, yakın akrabaya meşru bir surette vasıyyette bu­lunmak takva sahipleri üzerinde bir hak olarak farzcdildi.»

«Artık kim bunu (ölünün bu vasiyyetini) işittikten sonra onu teb­dil ederse her halde vebali onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz ki Al­lah hakkıyle işitici, kemaliyle bilicidir.»

«Bununla beraber, kim vasiyyet edenin haksızlığa meylinden, yahut günaha gireceğinden endişe edip de (alâkalıların) aralarını bulursa ona da hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyle esir­geyicidir.» (Bakara: 180-181-182)

Sünnet de vasiyyete ait önemi te'kid etmiştir.

«Malının bir kısmını vasiyyet etmek isteyen miislüman, şahitler hu­zurunda vasiyyetini yapmadıkça gecelememelidir.» [52]

III — Başkasının evine girmek için İzin isteme âdabı:

(264/A) «Ey iman edenler, kendi (ev ve) odalarınızdan başka (ev­lere ve) odalara sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selâm da ver­meden girmeyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır. Olur ki iyice düşünür (hik­metini idrak eder) siniz.»

«Eğer orada bir kimse bulmazsanız size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Şayet size «Geri dönün» denilirse dönüp gidin. Bu, sîzin için da­ha temiz (bir hareket) dir. Allah ne yaparsanız hakkiyle bilendir.»

«Meskûn olmayan, içerisinde sizin için bir menfaat (ve alâka) bulu­nan (ev ve) odalara girmenizde size bir vebal yoktur. Açıklayacağınızı da gizliyeceğinizi de Allah bilir.» (Nur : 27 - 28 - 29)

(264/B) «Ey iman edenler, sağ elinizin mâlik olduğu (köle ve cari­yeleri), bir de sizden olup da henüz bulûğ çağına girmemiş (küçük) ler (şu) üç vakitde, sabah namazından önce, öğle sıcağından elbisenizi çıkara-

cağınız zaman, bir de yatsı namazından sonra (odanıza girecek olurlarsa) sizden izin istesin (ler). (Bu) üç (vakit) sizin için avret (ve halvet vakit­leri) dir. Bunlardan sonra ise birbirinizi dolaşmanızda ne sizin üzerinize, ne onların üzerine bir vebal yoktur. Allah, âyetleri size böylece açıklar. Allah (her şeyi) hakkıyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.»

«Sizden olan (hür) çocuklar bulûğ çağına ulaştığı zaman kendilerin­den evvelkilerin izin istediği gibi izin istesinler. Allah size âyetleri­ni böylece beyan eder. Allah (her şeyi) hakkıyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.» (Nur: 58-59)

(265) «...(Şu kadar ki) evlere girdiğiniz vakit Allah tarafından mü­barek ve pek güzel bir sağlık (dilemiş) olmak üzere kendinize selâm ve­rin...» (Nur: 61)

Peygamberin haneleri hakkında özel âyet:

(266) «Ey iman edenler, (bundan sonra) Peygamberin evlerine ye­meğe davet olunmaksızın, vaktına (de) bakmaksızın girmeyin. Fakat davet olunduğunuz zaman girin. Yemeği yediğiniz zaman dağılm. Söz söy­lemek veya sohbet etmek için de (izinsiz) girmeyin. Çünkü bu, Peygambere ezâ vermekte, o sizden utanmaktadır. Allah ise hak (ki açıklamak) dan çe­kinmez...» (Ahzâb: 53)

1V. Örtünme adabı iki çeşittir :

a) Kadının kendi giyinişi, süslenişi, erkeğe bakması ve erkeğin ona bak-masiyia ilgili örtünme:

(267) «Mü'min erkeklere söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sa-4cınsınlar ve ırzlarım korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz (bir hare­ket) tir. Şüphesiz ki Allah, (kullarının ne) yapacaklarından hakkıyle ha­berdardır.   _

Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sakınsın­lar, ırzlarını korusunlar. Zînetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kıs­mı müstesniî. Baş örtülerini yakalarının üstünü (kapayacak surette) koy­sunlar. Zînet (mahel) lerini kendi kocalarından, yahut kendi babaların­dan, yahut kocalarının babalarından, yahut kendi oğullarından, yahut ko­calarının oğullarından, yahut kendi biraderlerinden, yahut kendi birader­lerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut kendi ka­dınlarından, yahut kendi ellerindeki memlûkelerden, yahut erkeklerden yana ihtiyacı olmayan (yani erkeklikten kalmış bulunan) hizmetçilerden, yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan baş­kasına gostcrmesinle'r. Gizleyecekleri zînetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin, ey mü'minler. Tâ ki korktuğu­nuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.» (Nur: 30-31)

(268) »Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadın­larına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp czû edilmemelerine daha uygundur. Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyi­cidir.» (Ahzâb: 59)

(267) «Kadınlardan hayızdan, evrat.dnn kesilmiş, artık nikaha ümit­leri kalmamış (olan ihtiyarlara gelince; gizli) zînet (mahalleri) ni erkek­lere göstermemeleri şartiyîe (dış) rubalarını bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. (Bıımmla beraber bundan da) snlunmaları (ve örtünmele­ri) kendileri için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyle işiden, hakkıyle bilen­dir.» (Nur: 60)

b) Kadının ev dışındaki örtünmesi hususunda Peygamberin hanımlarına hitab edilen âyetler :   .'

(270) «(Vakaar ile) evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyyet (devri kadınlarının kınla döküle, süslerini göstere göstere) yürüyüşü gibi yürü­meyin...» (Ahzâb : 33)

(271) «... Bir de onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit perde ardından isteyin onlardan. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem onların Klüpleri için daha temizdir. Sizin, Allah'ın Peygamberine ezâ vermeniz (doğru) olmadı (ğı gibi) kendinden sonra zevcelerini nikahla almanız da ebedî (caiz) değildir. Bu, Allah «ezdinde çok büyük (bir günah) dır.»[53]

 

Miras Nizamı

 

Araplar, İslâm'dan Önceki devirlerde kendilerine göre bir mîras usulünü tanırlardı. Bu usule göre yalnız Ölenin en yakın akrabası mirasçı olurdu. O varken, terekeden başka akrabasına hiç bir şey verilmezdi. Ölenin oğlu birin­ci derecede yakını sayılırdı. Ölenin erkek çocukları varken miras hakkı onlara münhasır idi. Çünkü, kılıç kuşanan, savaş elbisesini giyen ve ölüye yardım eden ancak bunlar görünürdü, ölünün kızları dahi hisse alamazdı. Ölünün erkek ço­cuklarından sonra, sırayla babası, yoksa erkek kardeşi, o da yoksa,amcası mi­rasçı kabul  edilirdi.

İslâm geldiği zaman akrabalık bağı yanında Müslüman olmak ve hicret etmiş olmak esasını getirmiş idi. Bu kanunla Mekke'den hicret etmiş Müslü­manlar ile yakınlarından Müslüman olmayan veya Müslüman olduğu halde hic­rete katılmamış olanlar arasındaki yakınlık bağı miras yönünden kopmuş sa­yılırdı. Çünkü, îslâm ümmetinin oluşturulması için fertlerin sımsıkı ve sağlam bağla yek diğeriyle kenetlenmesi zorunlu idi.

(272) «İman edip hicret edenler, Allah yolunda bulunanlar, canla-riyle cihadda bulunanlar, (muhacirleri) barındırıp yardım edenler (yok mu?), işte onlar birbirinin (mirasda) velîleridir. İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiç bir şey ile velayetiniz yoktur. (Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sîzden yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Şu kadar ki sizinle ara­larında muâhade bulunan bir kaym aleyhinde değil. Allah yapacakları­nızı hakkıyle görücüdür.»

(Kâfir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmaz­sanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesad olur.

İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, barındıranlar, yardım edenler: İşte gerçek mü'min olanlar bunlardır. Mağfiret ve uçsuz bucaksız rızık da onlarındır.

Henüz iman edip de hicret ve sizinle beraber cihad edenler (e gelin­ce:) onlar da sizdendir...» (Enfâl: 72-75)

Daha sonra veraset hakkını ölünün yakınlarına verme prensibini koy­muştur.

(273) «...Hısımlar Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar, Al­lah her şey'i hakkıyle bilendir.» (Enfâl: 75)

(274) «...Akraba da Allah'ın Kitabında birbirine diğer mü'minler-den ve Muhacirlerden daha yakındırlar. Şu kadar ki dostlarınız için her hangi bir iyilikde bulunmanız müstesna. Bu, Kitabda yazılıdır.» (Ahzâb : 6)

(275) «(Erkek ve dişiden) her biri için baba ve ananın, yakın hısım-' iann terekelerinden de varisler yaptık (akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere dahi  hîsseIerini verin- Allah, her şeyin üstünde hakiki şahiddir. (Nisa:23)

Bu âyctlcrdcki hükümlere göre ölünün terekesi; usulü, füru'u, kan ve ko­cası gibi yakınlarına bir takım sıralamaya göre ve belirli ölçüler dahilinde tev­zi edilir.

Bir müddet sonra miras hakkının erkeklere münhasır kılınması ve kadın­ların mirasdan mahrum bırakılmasına dair cahiliyyet devrinin usûlünü kökün­den yıkarak kadınları mirasla erkeklere ortak ctmişEir.

(276) «Ana ve baha ile yakın hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara azından da, Çoğundan da  farz edilmiş birer nasiyb olarak, hisseler vardır.» (Nisa 7)

Kitabın baş kısmında beyan ettiğimiz veçhile teşri hususunda bu âyeller-de tedriç metoduna riâyet edilmiş, her mirasçının alacağı pay: belirtmeksizin umumî hükümler getirilmiş  oluyor.

Yukarıda zikrettiğimiz vasiyyet âyetini indiren Allah (C.C.) mal sahibine, usul ve furu'una, kan veya koca gibi yakınlarına malının kaçta kaçım vermek istediğini şahsen açıklamasını emretmiştir. Sonra erkek çocuklarından ve diğer yakınlarından her mirasçının alması gerekli payı şahsen açıklamasını ve aynı derecedeki yakınlarından erkeklere daha çok pay ayırması emrini vermiştir.

Ancak aynı derecedeki yakınlar, anne bir kardeşler olduğu takdirde bun­lara eşit  pay verilmesini  istemiştir.

Evlâdın mirası hakkındaki âyet ;

(277) «Allah size (miras hükümlerini şöylece) tavsiye (ve emr) eder: K\ lallarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin payı miktarıdır. Fakat onlar (o evlatlar) ikiden fazla kadınlar ise (ölünün) bıraktığının (terekenin) üçte ikisi onlarındır. (Dişi evlât) bir tek ise o zaman (bunun) yarısı onun­dur...» (Nisa': 11)

Baba ve annenin mirasına dair âyet :

(278) «...(Ölenin) çocuğu varsa ana ve babadan herbirine tereke­nin altıda biri (verilir.) Çocuğu olmayıp da ona ana ve h.ıhası mirasçı ol­du ise, üçte biri anasınındır. (Erkek, dişi) kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır...» (Nisa': 11)

Kan koca mirasına dair âyet :

(279) «Zevcelerinizin çocuğu yoksa terekesinin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa size terekesinden (düşecek hisse) dörtde birdir. (Fa­kat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasıyyel (i) ve burç (u cdâ) dan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızdan dörtte biri onların (zevcelerinizin) dir. Şayet çocuğunuz varsa terekenizden sekizde biri — edeceğiniz vasıyyet ve borç (un edasın) dan sonra— yine onlarındır...» (Nisa': 12)

Anne bir kardeşlerin mirasına dair âyet:

(280) «.. Fğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu ve babası ol­mayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi bulunursa her biri­sinin (hakkı) altıda birdir, eğer onlar bu (miktardan) çok iseler o halde

onlar (ölünün) edeceği vasıyyet ve borç (un edasın) dan sonra üçte birde ortakdırlar...» (Nisa': 12)

Asabe durumundaki kardeşlerin mirasına dair âyet;[54]

(281) «(Habîhim) Senden fetva isterler. De ki: «Allah, babası ve ço­cuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Kğer (erkek veya kız) evlâdı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana baba bir veya sadece baba bir) bîr tane kız kardeşi kalırsa terekesinin yansı onundur. Eğer (mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (vefatiyle) bıraktığı (nın tamamını alır). Eğer (aynı şartlarla kalan) kız kardeş iki (veya daha ziyade) ise oğlan kardeşinin bıraktığı­nın üçte ikisi (ni alırlar). Eğer (yine aynı şartlarla mirasçılar) erkek ve dişi kardeşler ise o zaman erkek için dişinin iki hissesi (vardır.) Allah size  şaşırırsınız diye  (dininizin hükümlerini) açıklıyor. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.» (Nisa': 176)

Ölen adamın borcu ve bazı şartlarla vasıyyetİ çıkarıldıktan sonra kalan te­rekesi yukarıda belirtilen usule göre yakınlarına taksim edilir. Kur'ân'da zik­redilmeyen amca ve oğullarının bazı durumlarda mirasçı olmaları sünnetle sa­bittir. Zira bir hadîs-i şerifde Resûlüllah (S.A.V.) :

«Belirli payı olan mirasçıların paylarını veriniz. Kalanı en yakın er­keğin hakkıdır.» [55]

Muamelât

 

İnsanların karşılıklı kazanç temini yolunda yaptıkları bü'umum alış veriş ve akidlere muamelât denir.

Kuran, muamelât hususuna gayet özlü temas ederek bir takım umumî kaideler vazetmiştir. Bu kaidelerin tafsilâtını ümmetin müctehidlerine terket-miştir.

Bahis konusu külli kaidelerin bazısı:

1) Kur'ân, biiûmum akidlere bağîı kalmayı ve ah idlere vefa göstermeyi emretmiştir.

(282)  «Ey   iman  edenler,   bağlandığınız   ahidleri   yerine   getirin...» (Mâide: 1)

Ayete geçen Ukûd (akidler) kelimesi kişinin herhangi bir kimseye karşı kabullendiği, yüklendiği veya sözleştiği bütün ahidlere şamildir.

I1) Kur'ân, gayri meşru yollarla başkalarına ait mallan yemeyi ve ye­dirmeyi yasaklamıştır.

(283) «Aranızda (birbirinizin) mallarınızı haksız sebeblerle yeme­yin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmım günah (* mucip suretler) le yemeniz için onları (o malları) hâkimlere aktarma etmeyin.» (Bakara: 188)

Kur'ân, diğer taraftan ticaret suretiyle kazanmayı mubah kılmıştır.

(284) «Ey iman edenler, birbirinizin mallarınızı haram sebeblerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızaadan (doğan) bir ticaret (malı) ola...»  (Nisa1: 2!))

Hu ynsakla en ) tıkın akrabaya ait malın bile yenmesinin haranı olduğu sa-nılacağmdan aşağıdaki âyet ile bu zan bertaraf edilmiştir.

(285) «A'maaya giire bir lıareç (darlık ve günah) yok. Topala göre bîr hareç yok. Hastaya göre bir hareç yok. Size giire de (gerek) kendi ev­lerinizden, gerek babalarınızın evlerinden, gerek annelerinizin evlerin­den, gerek biraderlerinizin evlerinden, gerek kız kardeşlerinizin evlerin­den, gerek amcalarınızın evlerinden, gerek İmlalarınızın evlerinden, gerek dayılarınızın evlerinden, gerek teyzelerinizin evlerinden, gerek (başkası­na aid olup da) anahtarlarına mâlik (ve (hazinedarı) bulunduğunuz O’-ler) den, yahut da sadık dostlarınız (in evlerinden) yemenizde de (bir hareç yoktur). Hep bir arada toplu olarak da, dağınık dağınık da yeme­nizde dahi hareç yok...» (Nûr : 61)

111) Mal mübadelesi çeşitlerinin en önemlisi satış olduğu için Kur'ân bu­nun ımibahlığına ve ribanın hanımlığına özellikle  temas etmiştir.

(286) «Kübâ (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mec­nun) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar. Böyle olması da onların: "Alım satım da ancak ribâ gibidir." deıııelerindendîr. Halbuki Allah, alış verişi helâl, ribâyı  (faizi)  haram kılmıştır.

Allah ribânın bereketini tamamen giderir, sadaka (sı verilen mal) Ia-ri ise artırır, Allah (haramı helâl tanımakta İsrar eden) çok kâfir, çok günahkâr hiç bir kimseyi sevmez.» (Bakara: 275, 27f>)

(287) «Ey iman edenler, (gerçek) Şii’minler iseniz Allah'dan kor­kun, faizden (henüz alınmamış ohıpda) katanı bırakın, (almayın).

İşte (höyle) yapmazsanız Allah'a ve peygamberine karşı .harlı (e gir­miş olduğunuzu) bilin. Eğer (tefeciliğe, murabahacılığa) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermayeleriniz) yine sizindir. (Bu suretle) ne hak­sızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.

Eğer (borçlu) darlık İçinde bulunuyorsa ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizin için daha hayırlıdır. Eğere bilirseniz.» (Bakara : 278, 279, 280)

(288) «Ey iman edenler, ribâyı (faizi) öyle kat kat artırılmış ola­rak yemeyin, Allah'dan korkun. Tâki muraadımza eresiniz.» (Âl-i İm-rân: 130)

Bey' ve ribâ (satış ve faiz) kelimelerinin manâları malûm şeyler olduğu için Kur'ân bu kelimelerin tarifini yapmamıştır. Çünkü, o devirde herkes alış­veriş ve çeşitli satışlarla meşgul İdi. Keza, birçok kimse ödünç akidlcrini ya­pardı. Borcun Ödeme zamanı geldiğinde alacaklı kişi borçludan borcu ödeme­sini, aksi takdirde verilecek mehil karşılığında borç miktarını fazlalaştırmasmı isterdi. Borçlu o anda ödemediği takdirde borcu artırılırdı. Meselâ : Borç mik­tarı bir ölçek yiyecek maddesi ise vadesinin uzatılması karşılığında bu miktar iki ölmeğe çıkarılırdı. Keza, borç, bir yaşındaki bir deve ise bu durumda onun yerine değerce üstün olan iki yaşındaki deve ödeme zarureti doğardı.

Kur'ân, İslâm teşriinin temel taşlarından birisi olan müsamaha prensibine ribânın zıd  okluğunu aşağıdaki  âyetde beyan etmiştir.

(289) «İnsanların mallarında artış olması için faiz (cinsin) den ver­diğiniz şey (nakd, mal, sadaka ve şâire) Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise, sevâblarım kat kat artıranlar onlar (onu verenler) dır.» (Ruum : 39)

IV) Kur'ûn, borçların yazılı belgelerle tevsiki nizamını getirmiştir. Aşa­ğıda yazılı Bakara sûresinin son inen, Kur'ân'ın en uzun âyeti bu nizam hak­kındadır.

(290) «Ey îman edenler, ta'yin edilmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın, Kâtib, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmakdan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın (borcunu ikrar etsin). Rabbi olan Allah'dan korksun, ondan (borcundan) hiç bir şeyi eksik bı­rakmasın. Eğer üstünde hak olan (borçlu) bir beyinsiz veya bir zâîf olur, yahut da bizzat yazdırmaya (ve ikrara) gücü yetmezse velisi dosdoğru yaz­dırsın (İkrar etsin). Erkeklerinizden iki de şâhid yapın. Eğer iki erkek bu­lunmazsa o halde ranzi (ve doğruluğuna emin) olacağınız şâhidlerdcn bir erkekle iki kadın (yeter. Bu suretle) kadınlardan biri unutursa öbürünün hatırlatması (kolay olur). Şâhidler (şehâdetî edaya) çağrıldıkları vakit ka-çinmasın. Az olsun, çok olsun, onu va'desiyle beraber yazmaktan üşenme­yin. Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şüp­heye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki aranızda (elden ele) devre­deceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticaret olsun. O zaman bunu yazmama­nızda size bir vebal yoktur. Alış-veriş ettiğiniz vakit de şâhid tutun. Yaza­na da, şâhidlik edene de asla zarar verilmesin. (Bunu) yaparsanız o, ken­dinize (dokunacak) bir fısk (ve isyan olur). Allah'dan korkun. Allah si­ze herşeyi öğretiyor. Allah her şeyi hakkiyle bilendir. Eğer bir sefer üze­rinde iseniz, bir yazıcı da bulamadınızsa o vakit (borçludan) alınmış re­hinler (de yeter). Eğer birbirinize emîn olmuşsaniz kendisine inanılan adam (borçlu) Rabbi olan Allah'dan korksun da emânetini tastamam öde­sin. Şâhidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakiykat şudur ki onun kalbi bir günahkârdır. Allah ne yaparsanız hakkıyle bilendir.» (Bakara : 282,283)

Sünnet, muamelâta dair Peygamberin verdiği birçok hükümleri açıklamış­tır. Verilen bütün hükümler Kur'ân'ın muamelâta ait umumî emirleri uygula­mak, özlü olanı açıklamak ve mutlak olanı kayıtlamaktan ibarettir.

Müctehidler tarafından şer'ı hükümlerin delillerden çıkarılması bahsinde bu konuyu bir nebze anlatacağız.[56]

 

Ukûbat (Cezalar)

 

Kur’an'ın  suçlular hakkında  bildirdiği cezaların  çoğu  âhiret hayatına ait­tir.  Beyan etliği birçok suçlara karşılık  uhrevî cezaları  zikretmiştir. Kur'ân'in vazettiği dünyevî cezalar ise beş çeşittir.

I- Kısas: Bilindiği gibi Arap âleminde İslâm'dan önce taklidçil'ğe ve geleneklere dayalı bir takım kısas ni/amları vardı. Bu cümleden olarak kişi­nin işlediği emayeden dolayı bağlı okluğu kabilenin bütün fertleri sorumlu tu­tulurdu. Ancak kişi kabilesinden ihraç edildiği ve herhangi bir ilişkisinin kal­madığı umumî toplantılarda ilân edildiği takdirde ondan sonra işlediği suçtan dolayı şahsen sorumlu tutulurdu,  kabilesi için bir suçluluk  durumu  kalmazdı.

Bu sebebledir ki, o devirlerde maktul taraftarları yalnız kâlilİ öldürmek cezası İle yetinmezlerdi, özellikle öldürülen kişi kabîte reisi veya ileri gelenle­rinden olduğu zaman ona karşılık birçok kişiyi öldürmekten geri kalmazlardı. Hatta çoğu zaman bu aşırılık, kabileler arasında uzun süreli kin, düşmanlık ve savaşlara sebebiyyet verirdi...

Kur'ân, bir cinayet işlendiğinde sorumluluğun onu işleyene münhasır ol­duğunu, yani kısas yoluyle ancak katilin öfdürülebilcceğini ve nıcnsub olduğu kabile halkından başkasının öldürülemiyeceği hükmünü getirdi.

(291) «Ey iman edenler, maktuller hakkında size kısas (misilleme) yazıldı (farz edildi). Hür, b.ür ile, köle, köle İle, dişi ,dişi ile (kısas olu­nur)...» (Bakara: 178)

Kur'ân, can emniyeti bakımından kısas nizamının zaruri olduğunu en ve­ciz bir deyimle ifade etmiştir.

(292) «Ey  salim  akıl  sahipleri, kısasıla  sizin  için   (umumî)  bir ha­yat vardır. Tâki (katilden) sakınasınız.» (Bakara: 179)

(293) «...Kim mazlum olarak öldürülürse faiz onun velîsine (miras­çısına m ak tâ kin hakkım taleb hususunda) bir salâhiyet vermişizdir. O da katilde israf etmesin. Çünkü o, cidden (ve zaten) yardıma mazhar edil­miştir.» (îsrâ':33)

Bu âyetden anlaşıldığı veçhile Kur'ân kısas cezasının talebi hakkında mak­tulün velisini yetkili kılmıştır.

Diyetlere ait nizâm keza Araplarca uygulanırdı. Kur'ân bu nizamı İbka ederek şöyle buyuruyor:

(294) «...Fakat kimin (hangi katilin) lehinde maktulün kardeşi (ve­lîsi) tarafından cüz'î bir şey afvolunursa (hemen kısas düşer). Artık Örfe uymak (şer'in ve aklın iyi gördüğünü yapmak, borcu) ona (maktulün ve­lîsine) güzellikle ödemek (lâzımdır). Bu, Rabbinizdcn bir hafifletme ve esirgemedir. O halde kim bu (afivden ve edadan) sonra (katile veya taraf­larına muhâseme ve) tecavüzde bulunursa onun için pek acıklı bir azap vardır » (Bakara : 178)

(295) «Bir mü'min diğer bir mü'mini, yanlışlık eseri olmayarak, Öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir kö­leyi azad etmesi ve (ölenin) ailesine (mirasçılarına) teslim edilecek bir diyet (kan bahası) vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka ola­rak bağışlamış olsunlar. Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber size düşman bir kavimden ise o zaman (öldürenin) mü'min bir köle azad et­mesi lâzımdır. Şayet kendileriyle aranızda antlaşma olan bîr kavimden ise o vakit mirasçılarına bir diyet vermek bir de mü'min bir köle azad etmek gerekdir. Kim (bunları) bulamazsa (bulmaktan âciz ise) Allah (tarafın) dan tevbesi (nin kabulü) için bir biri ardınca iki ay oruç tutması icab eder. Allah, her (şeyi) bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.» (Nisa': 92) Bazı diyetleri katilin yakınla­rına yüklemiştir. Katilin kabilesi ile ilgili tek sorumluluk budur. Bunun dışın­da herhangi bir sorumluluğun İslâm'da bırakılmadığını daha önce belirtmiştik.

Kur'ân, uzuvların kısasına ait Tevrat'ın ağır nizamını aşağıda yazılı âyet-de bildirmiştir.

(96) «Biz onda (Tevrat'da) onların üzerine (şunu da) yazdık: Ca­na can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş, (karşıhkdır. Hülâsa bütün) yaralar bir birine kısasdır. Fakat kim bunu (bu hakkım) sadaka olarak bağışlarsa o, kendisine (günahına) kefaret (onun yarlığanmasına vesile) dir. Kim Allah'ın indirdiği (Ahkâm) ile hükmetmezse onlar zalim­lerin ta kendileridir.» (Mâide: 45)[57]

 

II- Zina Haddi (Cezası):

 

Kur'ân, zina edene  100 değnek vurulacağını emretmiştir.

(297) «Zina eden kadınla zina eden erkekden her birine yüzer değ­nek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah'ın dini (ni tatbik) hususunda, acıyacağınız tutmasın. Müzminlerden bir züm­re de bunların azabına (bu cezalarına) şâhid olsun.» (Nur: 2)

Kur'ân, zina eden cariyenin cezasının da hür kadının cezasının yansı ol­duğunu bildirmiştir.

(298) «...Onlar evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettiler mi o va­kit üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı (verilir)...» (Nisa': 25)

Sünnet, zina eden kişi muhsan (sahih bîr akidle evlenmiş olan) ise recmedilmesini emretmiştir. Sahih-i Müslim'de Ebü Ishak-ı Şeybânî'nin Abdullah b. Ebî Evfa'ya Resûlüllah'ın zina eden muhsanı recmedip etmediğini sorduğunu, evet cevabını aldığını ve bu uygulamanın Nur sûresi indikten sonra veya önce mi

olduğunu da sorduğunu ve «bilmem» cevabını aldığı yazılıdır. [58]

 

III- Kazf Haddi (İffetli Bir Kadını Zina İle İtham Edip İsbatlamayan Kişiye Tatbik Edilen Ceza):

 

Kur'ân, muhsan'a (fıkıh kitaplarında vasıfları belirtilen iffetli kadın) yi zina ile itham ettiği halde isbat edemeyene seksen değnek vurmakla cezalan­dırılmasını emretmiştir.

(299) «Namuslu ve hür kadınlara (zina isnadı île) iftira atan, sonra (bu babda) dört şâhid getirmeyen kimseler (in her birine) de seksen değ­nek vurun. Onların ebedî şâhidliklerini kabut etmeyin. Onlar fâsıkların

la kendileridir. Meğer ki bu (hareketden) sonra tevbe (ve riicu') ve (hal­lerini) ıslâh edeler. Çünkü Allah çok yarlığayici, çok esirgeyicidir.» (Nûr: 4-5)

Takat, karısını zina ile İtham eden erkek  için özel bir nizam getirmiştir.

(300) «Zevcelerine zina isnad eden ve kendilerinin kendilerinden başka sahicileri de bulunmayan kimseler (e gelince:) onlardan her biri­nin (yapacağı) şâhidlik, kendisinin hakıykatan sadıklardan olduğunu Al­lah'a yemin (ile) dört (defa ifâde ve takrir edeceği) şâhidliktir. Beşinci (şehâdet) de eğer yalancılardan ise Allah'ın laneti muhakkak kendisinin üstüne (olmasını ifâde etmesi) dır.» (Nûr: 6-7)

Yukarıda belirtildiği gibi kocanın dört defa yeminli şahidliğİ dört şâlıid yerine kabul edildiği gibi, aşağıdaki âyet de zevcenin kendisini temize çıkar­ması  ve  hadden kurtarması yolunu  kapatmamıştır.

(301) «O (kadın) ııı billahi onun (zevcinin) muhakkak yalancılar­dan olduğuna dört (defa) şehâdet etmesi, beşincide de eğer o (zevci) sadık­lardan ise muhakkak Allah'ın gazabı kendi Üzerine (olmasını söylemesi) ondan (o kadından) bu azabı (cezayı) defeder.» (Nûr: 8-9) [59]

 

IV- Hırsızlık Cezası :

 

Kur'ân, hırsızlık edenin elinin kesilmesini emretmiştir.

(302) «Erkek hırsızla kadın hırsızın —o irtikâb ettiklerine bîr kar­şılık ve ceza ve Allah'dan (insanlara) ibret verici bir ukubet olmak üzere — ellerini kesin, Allah mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.

Fakat yaptığı o haksız hareketinden sonra tevbe (ve rücıı) eder, ken­disini düzeltirse şüphesiz ki Allah onun tövbesini kabul eder. Çünkü Al­lah çok yarlığayıcıdir ve esirgeyicidir.» (Mâide: 38-39)[60]

   

V - Yol  Kesenin  cezası

 

Kur'ân, yol kesenlerin değişik cezalarını (işledikleri suç durumuna göre) beyan etmiştir.

(303) «Allah'a ve Resulüne (mü'minlere) harb açanların, yer yüzün­de (yol kesmek suretiyle) fesadcılığa koşanların cezası, ancak öldürülme­leri, ya asılmaları, yahut (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazvârî ke­silmesi yahut da (bulundukları) yerden sürülmelidir. Bu, onların dünya­daki rusvaylağıdır. Âhirette ise onlara (başka) pek büyük bîr azap da vardır.

Şu kadar ki siz kendileri üzerine kaadir olmadan (kendilerini ele ge­çirmezden) evvel tevbe eden (muhariblerle yol kesen) ler müstesnadırlar.bilinki şüphesiz Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.» (Mâide : 33, 34)

Mezkûr beş çeşit ceza dışında Kur'ân'da bir ceza şekli yoktur. Sünnet, altma bir ceza çeşidini beyan etmiştir. O dr, içki içme cezasıdır. Resûlüllah içki içene ceza tatbik etmiştir.[61]

 

Ceza Müeyyidelerinde Kuranın Önem Verdiği Hususlar:

 

1) Cezaların fazla tesirli olması  için bedenî olması;

2) Halkın  huzur, güven  ve asayişini  sağlamak.

(304) «Ey salim akıl sahihleri, kısasda sizin için (umumî) bir hayat vardır. Tâki (katilden) sakınasmız.» (Bakara179)

3) Suç işleyeni tekrar suç işlemekten alıkoymak. Nitekim, hırsızlık eden erkek ve kadının el kesme cezasını beyan eden âyetde şöyle buyuruluyor :

(305) «.-Ceza ve Allah'dan (insanlara) ibret verici bir ukubet ol­mak üzere...» (Mâide: 38)

Keza, yol kesenlerin cezasına dair âyet-i celîlede de şöyle buyuruluyor:

(306) «...Bu onların dünyadaki rüs vay lığıdır...»  (Mâide: 33)

Sünnet, isnad edilen suçların isbatı hususunda gerekli titizliği göstermeyi, bir suçla itham edilen kimsenin en ufak bir mağduriyete uğramasına meydan verilmemesini emretmiştir. Diğer taraftan gösterilen titizlik neticesinde suçlu­luğu sabit olan kişilerin cezalarının aynen tatbikini ve cezaların suç işlemeyi önleyici ve suçluları te'dip edici olmasını istemiştir.

Hz. Âişe'den rivayet edilen bu hadîsde buyuruluyor ki: «Gücünüz yettik­çe cezayı Müslümanlardan.defedin. Eğer, sanığın kurtuluş yolu varsa (yani su­çu isbat edilmedikçe) onu serbest bırakın. Çünkü, hâkimin affetme hususunda yanılması, cezalandırma hususunda  yanılmasından hayırlıdır.» [62]

Ahkâm ile ilgili olarak Allah tarafından Hz. Muhammed'e vahyedilen ve halka tebliği ile açıklanması emredilen âyetler bunlardır. Hz. Muhammed, emrolunduğu gibi gerekli tebligatı yaptı. Amelî ve kavlî sünnetiyle halka inen emirleri açıkladı.[63]

 

 



[1] Bu  âyet, ahkâmla ilgili inen son âyettir. ibn-i Abbas'a göre bundan sonra ve Peygamberimizin vefatına yakın günlerde inen en son âyet, Bakara sûresinin 281. âyetidir.

[2] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 9-15.

[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 15-17.

[4] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 17-18.

[5] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 18.

[6] Camiu’s-sağir, 1/131, Mısır, h. 1312.

[7] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 18-20.

[8] Müslim, Cüz: 4, Sh. 102, İstanbul 1330

[9] Müslim, Cüz: 7, Sh:  92, İstanbul 1330

[10] El-fütuhat el-vehbiye, Sh: 187, Mısır 1316

[11] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 20-21.

[12] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 21-23

[13] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 23.

[14] Camiü-Sağir, Sh:  178, h.  1286 tsanbul.

 

[16] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 23-30.

[17] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 31

[18] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 31-35.

[19] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 35-38.

[20] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 39-40.

[21] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 41.

[22] Nihayet’ul Muhtaç, Cild:1, Sh: 342, Mısır, h. 1304.

[23] Nihayet’ul- Muhtaç, Cild: 2, Sh: 405, Mısır, h. 1304.

[24] Sahih’i Müslim, Cüz : 6,  Sh:56, İst. h.1331.

[25] Sahih-i   Müslim,  Cüz: 6, Sh :   56, İst.   h.   1331,

[26] Sahih-i   Müslim, Cüz:  5, Sh : 44,   İst.  h.   1331.

[27] Yazar, Şafiî gibi bazı müet ehillerin görüşünü yansıtıyor. Hanefî gibi ba?ı müc-tehıtleıe göre : (Hacım ölçüsü

salât ed in, tam bir teslimi­yetle de selâm verin.» (Ahzab: 56) ile) ölçülen veya tartılan bütün maddelerin

mübadelesinde rıba durumu olabilir. Bu konuda geniş malûmat isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat etsin.

[28] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 41-47.

[29] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 47.

[30] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 47-52.

[31] Sahih-i Buhari, Cüz : 226, İstanbul h. 1257.

[32] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 52-54.

[33] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 55-62.

[34] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 62-64,

[35] (*) Bahire i Beşinci batında erkek doğuran devedir. Sâibe: Putlar için adak kılman devedir. Vasiyle: Küçük baş

hayvanın doğurduğu ve putlar için kılınao erkek hayvandır. Hâm; Dölünden on batın doğan erkek devedir.

Bunlardan istifade edilmezdi. Geniş izahı tefsirlerdedir.

[36] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 64-73.

[37] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 73.

[38] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 73-79.

[39] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 79-82.

[40] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 83.

[41] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 83-86.

[42] Tac, Cild : 4, Sh :378, Mısır, h. 1382 baskılı nüshada aynı manada hadise rastlandı.

[43] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 86-88.

[44] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 88-92.

[45]    El-Cami’üs-Sağîr, Cildi:   1,  Sh :   333,   İst.  h.   1286.

[46] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 93-99.

[47] Sahih-i Müslim, Cüz : 4, Sh : 178, İst. h. 1330.

[48] Bilndiği gibi kadının boşanması halinde başka bir erkekle hemen evlenmesi yasaktır. Onun << İddet >> denilen bir bekleme süresi vardır. İddet çeşitlidir. Bu madde ile ilgili olan çeşidi açıklayalım.

İddet: Aybaşı adeti gören kadının boşanması halinde üç tam temizlik süresidir. Bu nedenle temiz iken kocasıyla cinsi teması vukubulduktan sonra boşanırsa o temizlik, iddet başlangıcı olamaz. Onu takip eden aybaşı adetinden çıktığı temizlik, iddet başlangıcı sayılır. Kadının iddetinin uzaması ve mağdur edilmemesi için boşama işinin temas olmamış bir temizlik halinde yapılması emredilmiştir.

[49] Bu hadisin sıhhati, izahı ve taşıdığı şer’i hükmün değeri, konusu geniş tafsilat istteyen bir konudur. Ancak şunu belirtelim ki, bir adamın ailesine hitaben: <<sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun >> şeklindeki yemin ile bir talak veya üç talakın vukuu fıkhçılara göre muhtemeldir. Fakat,<< Üç talak ile sen boşsun >> ve benzeri yeminler ile talakın vukuu bulduğu icma’ ve dört mezhebin ittifakiyle sabittir. Bu konuda fıkıh kitaplarında geniş malumat vardır. Arapçaya vukufu olmayanlar, merhum Ö. Nasuhi Bilmen’in Hukuk-u İslamiyye ve İslahat-ı Fıkhıyye Kamusu adlı esrinin 2. Cild, Sh : 204, 1968 baskısına müracaat edebilirler.

[50] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 99-109.

[51] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 109-111.

[52] Camiü-s-Sağir, Cild 2, S. 301, İstanbul 1286 h.

[53] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 111-117.

[54] Asabe: Mirasda belirli payı olmayan ve pay sahipleriyle beraber olunca hisse sahipleri hisselerini aldıktan sonra arta kalanı ve yalnız oldukları zaman terekenin tama­mını alan  mirasçılara  «Asabeı  denir.

[55]  Sahih-i Müslim, cüz: 5, sahife: 59. İst. 1330.

Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 118-122.

[56] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 123-127.

[57] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 128-130.

[58] Yazarın naklettiği haber h. 1215 de istanbul’da basılan Sahih-i Buhari’nin 8 inci Cüz’ünün 21 inci sahifesindedir.

Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 130-131.

Aynı sahifede Hz. Ali (R.A.) nın bir Cuma günü bir kadını recmettiğinde: <<Ben Resullah’ın sünnetiyle onu recmettim >> dediği rivayet edilmiştir.

Keza h. 1331 de İstanbul’da basılan Sahih-i Müslim’in 5 inci cüzünün 116 ncı sahifesinde Hz. Ömer (R.A.) in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: <<Resullah recm hükmünü tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. >>

[59] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 131-132.

[60] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 132-133.

[61] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 133.

[62] Cami-üs-Sağir, cüz 1, sahife 32, İst. h. 1286.

[63] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 133-135.