Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İkinci Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 4. Sayfa

İKİNCİ   DEVİR.. 1

BÜYÜK SAHABELER DEVRİNDEKİ TEŞRÎ (Hicrî:  11 —40) 1

İkinci Devirde Kitap Ve Sünnet 2

İkinci   Devirde  İctihad. 6

Meşhur  Müftüler. 16

İkinci Devrin Meşhur Fetvacıları 16

Abdullah Bin Mes'ud. 16

Zeyd Bin Sabit 17

 

 

 

 

 İKİNCİ   DEVİR

 

BÜYÜK SAHABELER DEVRİNDEKİ TEŞRÎ (Hicrî:  11 —40)

 

Bu devirde cereyan eden siyasî olayların özeti:

Resûlüîlah'ın vefatı üzerine Hz. Ebu Bekr, halife seçiliyor. Bu esnada yer yer irtidat vak'alan görülüyordu. Ancak, halife Ebu Bekr'in azmi ve Ensar ile Muhacirinin kalbinde bulunan iman kuvveti İslâm devlet otoritesinin muhafa­zası için en iyi ilâç idi. Nitekim; halife, kurduğu ordu ile İslâm âleminin bir­liğini ve devletin otoritesini sağlamlaştırarak; Peygamberimiz devrindeki huzur ve asayişi iade ettikten sonra îslâm davetinin neşri için askerî birlikler sev­ketti. Bizans ve Sasanî ülkelerinde yapılan savaşların henüz neticesi alınmadan Hz. Ebu Bekr, vefat ediyor onun yerine geçen Hz. Ömer'in eliyle fütuhat ne­ticesi alınıyor. Müslümanlar, doğuda Bizans Ülkesinin çoğunu zaptederek; Cey­hun nehrine kadar ilerliyor, kuzey cephesinde de Suriye ve Ermenistan şehir­lerine hakim oluyorlardı. Batı'da İse Mısır'ın islâm ülkesine katıldığı görülü­yordu. Hz. Ömer devrinde Fustat (eski Mısır), Küfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kuruluyor ve aralarında birçok sahâbînin bulunduğu binlerce Müslü­man bu merkezlerde yerleşiyordu. Diğer taraftan Arap olmayan birçok toplu­luklar islâm dinine guruplar halinde İntisap ediyordu. Hz. Osman devrinde de doğu'da ve batı'da fütuhat devam ediyor. Ancak, bilindiği gibi, Hz. Os­man'ın şehadeti olayı, Islara fütuhatını frenlediği gibi, Müslümanların bir­lik ve beraberliğine de gölge düşürdü. O güne kadar tek merkez (Medi­ne) den idare edilen îslâm âlemi (Şam) ve (Küfe) olmak üzere iki merkezden idare edilmeye başlandı, ilâhî takdirin hazîn bir tecellisi olarak Müslümanlar arasında Sıffîn savaşı vuku buldu. Sahabeler arasında cereyan eden olayların içtihada dayandığı ve herhangi bir tarafın aleyhinde bir söz söylemenin vebali mucip olduğu hususunda ehli sünnet mezhepleri ittifak etmişlerdir.

Yahudiler ve Müslümanlar arasına sokulan münafıklar, Peygamberimizin devrinden beri Müslümanları içten yıkmak için gizli ve aşikâr zararlı faaliyet­lerden geri kalmadıkları gibi, bu olaylardan bil'istifade Müslümanların üç si­yasî guruba ayrılmasında da etkili oldukları bir vakıadır.

Bu devrin nihayetinde teşekkül eden guruplar :

1) Cumhur,

2) Şiiler,

3) Haricîler.

Gelecek  devrin  bahsinde  açıklanacağı  veçhiyle  İslâm   teşriinde  bu  fırka­ların özel bir tesiri vardır.[1]

 

İkinci Devirde Kitap Ve Sünnet

 

Birinci devir bölümünde beyan etliğimiz gibi, Kur'ân peyderpey inerdi, Ayetler indikçe Peygamber tarafından Müslümanlara tebliğ edilir, vahiy kâtip­lerine yazdırılır, inen parçanın hangi sûrenin neresine konacağı, şayet inen par­ça tam bir sûre ise hangi sûreler arasına yerleştirileceği tesbit edilirdi. Müslü­manların bir kısmı tebliğ edilen âyetleri hıfzetmekle yetinirken, bazıları da ya­zardı.

Peygamber, vefat ettiği zaman Kur'ân bir mushaf halinde cem edilmemiş­ti. Fakat, vahiy kâtipleri tarafından yazılıp Peygamberin hâne-i saadetlerinde muhafaza edilen sahifeler halinde, keza; vahiy kâtiplerinin kendileri için alı­koydukları nüshalar halinde hıfzedildiği gibi, birçok Müslüman tarafından ta­mamı ezber biliniyordu. Ayrıca binlerce Müslüman Kur'ân'i kısmen ezberle­miş vaziyette idiler.

Hz, Ebu Bekr devrinde vuku bulan Yemame harbinde birçok hafızın şehid olması olayı üzerine endişe etmeye başlayan halife, Kur'ân'ı bir mushaf halinde toplatma lüzumunu duydu.

Sahih-i Buhâri'de Zeyd ibni Sabit'in şöyle dediği rivayet edilmiştir «Yemâme harbinden sonra Halife Ebu Bekr'in daveti üzerine huzuruna çıktığımda, Hz. Ömer, yanında oturuyordu. Kendisiyle Hz. Ömer arasında cereyan eden görüşmeyi Halife bana şöyle anlattı: «Ömer, bana gelerek; "Yemâme harbin­de birçok hafız şehid oldu. Birkaç yerde de böyle olmasından yani kalan ha­fızların da şehid olmasından ve dolayısıyle Ku’ân'ın çoğunun zayi olmasından korkuyorum. Bunun için Kur'ân'ı mushaf halinde toplatmanızı zarurî görüyo­rum." dedi. Ben, "Peygamberin yapmadığı bîr şeyi yapmış oluruz" dedim. Ömer, "Vallahi bu teklif hayırlıdır.» dedi.

Halife bu durumu anlattıktan sonra bana hitaben şöyle buyurdular:

"Ömer bu dileği yerine getirmem için sık sık müracaatta bulundu. Niha­yet ben de bu teklifi yerinde buldum, buna kalbim tatmin oldu. Kur'an'ı bir mushaf halinde toplatmaya karar verdim. Sen, vahîy kâtipliğini yaptın, gençsin, zekâ ve hafızan kuvvetlidir, her bakımdan sana güveniyoruz. Bu toplama işini senden istiyorum."

Vallahi, eğer bir dağı nakletmeyi bana teklif etseydiler, Kur'ân'ı toplama emri kadar bana ağır gelmiyecekti. Ben onlara dedim ki: "Peygamberin yap­madığını nasıl yapacaksınız?" Halife buna karşılık olarak: "Vallahi bu iş hayırdır." dedi. Bundan sonra da sık sık bu işi benden İstemeye devam etti. Ni­hayet Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in kalben tatmin oldukları ve lüzum duy­dukları Kur'ân'ı toplama işini ben de aynı şekilde lüzumlu ve hayırlı gördüm. Bunun üzerine Kur'ân âyetlerini yazılı olduğu hurma dallarından ve taşlardan, keza hafızlardan toplamaya ve bir araya getirmeye başladım. Bu işi titizlikle gerçekleştirdim. Tevbe sûresinin son iki âyetini Ensardan Ebu Huzeyme'nin yanında buldum. Toplama işi bitince, Mushafı halife yanında bulunduruyordu. Vefatından sonra Halife Hz. Ömer'in, onun vefatından sonra da kızı Hz. Hafsa'nın yanındaydı.»

İmamı Suyûtî «ltkan» adlı eserinde Haris el-Muhasibî'nin «Feh-müs-Sünen»  adlı eserinden naklen şöyle rivayet ediyor:

 Kur'ân'ın yazılışı, Peygamber zamanında yapılmamış olan bir şeyi yap­mak demek değildir. Zira; Peygamber Kur'ân'ı yazdırmış idi. Ancak yazdır­dığı Kur'ân deri ve taş parçalan ile hurma dalları üzerinde dağınık halde idi. Hz. Ebu Bekr'in yaptığı iş, sadece yazılı olan Kur'ân âyetlerini bir araya ge­tirmek ve istinsah (kopye) etmekten ibarettir. Ayrıca Peygamberin evinde bu­lunan Kur'ân âyetlerinin yazılı olduğu parçaları bağlayarak; zayi olmaması için yanına alıp muhafaza etmiş olmasıdır.

Zcyd b. Sabit Kur'ân'ın tamamım ezberleyen kuvvetli hafızlardan ve vahiy kâtiplerinden idi. Bununla beraber hafızlığı ve şahsı için alıkoyduğu Kur'ân nüshası ile ytlinmiyerek; diğer hafızlardan vahiy kâtiplerinin kendileri İçin alı­koydukları nüshalardan ve Peygamberin evinde muhafaza edilegelen nüshadan da yardım istemiştir. Muhacirlerden ve Ensardan birer büyük cemaat huzu­runda toplama işini tamamlamıştır.

Allah Tcâlâ, aşağıdaki yazılı âyette bildirdiği gibi, Kur'ân'ı koruma işini üzerine almış ve bunu Ebu Bekr ile Ömer hazretlerinin isabetli tarihî kararları ile gerçekleştirmiştir.

(307) «Kur'ân'ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şüphesiz ki, biziz.» (Hicr: 9)

Böylece toplanan mushaf Hz. Hbu Bekr yanında, ondan sonra Hz. Ömer yanında ve ondan sonra da Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa'nın yanında muha­faza edildi. Üçüncü halife Hz. Osman, İslâm'ın büyük şehirlerinde bu mushafm nüshalarının bulundurulmasını gerekli gördü. Çünkü, Kur'ân'm tamamını ezberlemiş olan hafızlar etrafa giderek şehirlerde Müslümanlara Kur'ân okutu­yorlardı. Bu hafızlar, lehçelerinin değişikliği dolayısıylc bazı Kur'ân harfleri­nin telaffuzu hakkında az bir ihtilâfa düşüyorlardı. Bu ihtilâf bazı kurranın kendi kırâatlerini üstün tutmasına yol açtı.

Bu durum Halife Hz. Osman'a intikal edince ilerde endişe verici bazı du­rumların  çıkması ihtimali karşısında gerekli  tedbîri aldı.

Buhâri'nin Enes'ten rivayet ettiğine göre :

«Suriye ve Irak halkı Ermenistan ve Azerbeycan fethi için savaşırlarken Huzeyfe b. el-Yeman, Halife Hz. Osman'ın yanına gelerek, Suriye ve Irak halkının Kur'ân kıraati hususunda ihtilâfa düştüklerini ve bu basit ihtilâfın Ya­hudiler arasında veya Hıristiyanlar arasında çıkan ihtilâfa benzer bir ihtilâfa dönüşmeden islâm ümmetine yetişmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Osman, Hz. Hafsa'dan yanındaki Kur'ân nüshasını, çoğaltmak ve tekrar kendisine iade et­mek üzere istedi. Hz. Hafsa yanındaki Kur'ân nüshasını halifeye gönderdi. Ha­life, ashabın ileri gelenlerinden Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd ibnül',As, Abdurrahman b. Haris bin Hişam'a bu mushafın teksir emrini verdi ve Kureyş'ten olan hey'etin üç üyesine şu emri verdi: Üçünüz Zeyd bin Sabit ile Kur'ân'ın herhangi bir kelimesinin okunuşunda ihtilâfa düşerseniz onu Kureyş lehçesi ile yazınız. Zira Kur'ân Kureyş lisanı ile inmiştir. Teksir işi tamamla­nınca halife asıl nüshayı Hz. Hafsa'ya iade etti ve her mıntıkaya birer nüsha göndererek bu nüshanın dışında kalan toplu veya dağınık sahifelerin yakılma­sını istedi. Bu teksir işi hicretin 25. yılı yapıldı. Yazılan nüshaların birer ade­dini Küfe, Basra, Dımışk (Şam), Mekke ve Medine'ye gönderdi. Kendisi için de bir nüsha ayırdı.  (el-Mushaf-el-îmam diye meşhur olan nüsha budur.)

Gönderilen mushaflar, merkez; şehirlerin büyük camilerine konuldu. Ar­tık bütün okuyucular ondan okurlar, hafızlar ona müracaat ederdi.

Kur'ân'ın bir harfinde dahi ihtilâfa düşme ihtimali, Hz. Osman'ın yaptır­dığı bu teksir işi ile ortadan kaldırılmış oldu.

Kavlî (sözlü) Sünnet ise bir araya getirilmesi ve yazılması hususunda böy­le bir öneme kavuşturulmamıştır. Bilâkis, rivayetinin azaltılması hususuna gay­ret gösterilmiştir. Bu gayretin bir kısmını belirtelim :

1) El-Ha£ız ez-Zehebi, «Tezkiretü'l-Huffaz» adlı eserinde Ibn-i Ebi Me-like'nin Mürsel hadîslerinden naklen şöyle rivayet ediyor :

Peygamberin vefatından sonra Hz. Ebu Bekr, halkı toplayarak dedi ki: «Siz, ihtilâfa düştüğünüz hadîsler rivayet ediyorsunuz. Bu durumda sizden son­ra gelenler daha şiddetli ihtilâfa düşer. Onun için siz Peyğarnber şöyle söyledi demeyiniz. Size dinî soru soran olursa siz deyin ki aramızda Allah'ın kitabı vardır. O kitabın helâlini helâl, haramını haram kılınız.»

2) Hafız diyor ki: Şu'be ve başkalarının Şa'bî'den rivayet ettiklerine gö­re Kuraza b. Ka'b şöyle söyler: «Hz. Ömer bizi Irak'a gönderdiği zaman Me­dine dışına kadar beraberimizde yürüdü. Bu esnada "Sizlerle buraya kadar gel­memin sebebini bilir misiniz?" diye sorunca, teşyi ve ikram için zahmet etti­ğini söyledik. Kendisi, bununla beraber size su tavsiyede bulunmak isterim: Siz Kur'ân'a son derece düşkün ve ondan feyz alma gayreti içinde bulunan bir belde halkına gidiyorsunuz. Onları bu güzel gayretten uzaklaştıracak hadîslerle meşgul etmeyiniz. Peygamberden az hadîs rivayet ediniz. Daha çok Kur'ân'a Önem veriniz. Sizin sorumluluğunuza ben de iştirak ediyorum.» dedi.

Kuraza, Irak'a vardığında halkın hadîs rivayeti İsteğine karşılık, Hz. Ömer bu hususta bize izin vermedi dedi.

3) İmam  Malik'in  Muvatta  adlı  kitabının   «Tenvir-ül-Havâlik»   şerhinde yazan İmam Süyûtî der kî: Herevi, Urve ibn-i Zübeyr'den naklen rivayet et­tiğine göre Hz. Ömer hadîsleri yazmak istediğini, bu konuda sahabelere danış­tığını ve sahabelerin bu isteği terviç ettiklerini Hz. Ömer'in bir ay kadar bu hususta istihare ettikten sonra şöyle söylediğini yazar:  “ Bildiğiniz gibi sünnet­leri yazmak işinden bahsettim.Sonra düşündüm, sizden önceki ehl-i kitabın bir kısmı Kitabullah ile beraber bazı kitaplar yazdılar. Bu tip kitaplara sarıl­dılar ve Allah'ın Kitabını terk ettiler. Ben Allah'ın Kitabına bir şey karıştır­mayacağıma yemin ederim.» diyerek hadîs yazma işinden vaz geçti.

Ibn-i Sa'd, Tabakat'mda der ki: Kebeyse, senediyle Zührî'den rivayet et­tiğine göre Hz. Ömer hadîsleri yazmak istedi ise de, bir ay istihare ettikten sonra yazmamaya karar verdi. Ve dedi ki: «Bir kavmin kitap yazdığını ve ona yönelerek Allah'ın Kitabını bıraktığını hatırladım.» [2]

4) Buhâr-i Şerifin A'meş'in senediyle İbrahim et-Teymî'den, o da ba­basından rivayet ettiğine göre, Hz. Ali îrad ettiği bir hutbede :  «Allah'ın ki­tabından ve bu sahîfede yazılı olandan başka okunacak  bir kitap yanımızda yoktur,  dedikten sonra işaret ettiği sahifeyi açtı. O sahifede şu hususlar ya­zılı idi:

I) Diyet (tazminat) olarak ödenecek develerin tesbitİ. II)    Medine, Ayr dağından falan dağa kadar haremdir.    Bu kutsal yerde kim bir bid'at ihdas eder veya zulmederse ona Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun. Allah onun farz ve nafile hiç bir ibadetini kabul et­mesin.

III) Müslümanların kâfirlere verecekleri güven ve emniyet birdir. (Müslü­manlardan herhangi bir kimse bir kâfire teminat verdiği takdirde başkasının o kâfire dokunması yasaktır.)

Kadın ve köle gibi Müslümanların en zayıfı sayılan kişiler bile bu güven­liği vermeye yetkilidir. Her kim bir Müslüman’ın verdiği teminatı bozarsa ona Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun. Allah, onun farz ve na­file hiç bir ibadetini kabul etmesin.

IV. Yetkililerin izni olmaksızın bir kavmi veli ittihaz edene Allah'ın, me­leklerin ve bütün insanların laneti olsun.

5) Abdullah  îbn-i Mes'ud'un hâl  tercümesinde, kendisinin az hadîs ri­vayet ettiği ve naklettiği hadîslerden lâfızlar hususunda çok titiz olduğu riva­yet edilir. Ebu Amr eş-Şeybanî'nin şöyle söylediği rivayet edilir: «Ben,bir

yıl ibn-i Mes'ud'un yanında oturdum. Resûlüllah söyle söyledi demezdi. Bir hadîsi rivayet ederken irklir ve «Peygamber buna yakın bir söz söyledin derdi.d Yukarıda İşaret elliğimiz rivayetlerde İsimleri geçen zatlar birer fetva oto­ritesi ve Müslümanların teşrî' konusunda birer önderi durumundadırlar. Onla­rın, yukarıda belirtildiği veçhiyle hadîslerin az rivayet edilmesine taraftarlık­ları kendilerinin sünneti, Kur'ân teşriinin tamamlayıcısı olarak kabul etmele­rine ve sünnete sarılmalarına gölge düşürdüğü bir an için sanılıyor İse de; on­ların sünnete verdikleri itibar ve değere ait rivayetler ve bu konuda yaşanan olaylar, içerisindeki davranışları incelendiği zaman bütün amaçlarının sahih ha­dîsleri diğer hadîslerden  ayırd etmek olduğu  anlaşılır.

Bu konuda,   el-Hafız ez-Zehebi'nin   «Tezkiretü'l-Huffâzdan   rivayet ettiği birkaç örnek verelim :

1)    İbn-i Şihab,   Kubeyse  b.  Züeyb'ten  söyle   rivayet  eder:      «Hz.  Ebu Bekr'e  bir nine gelerek  torunundan  mirasçı  olmak  hakkını   İstedi.     Hz.  Ebu Bekr:  «Ben, Kur'ân'da senin için (yani nine için) bir miras hakkını bulmuyo­rum. Peygamberin de senin bir hakkın olduğunu söylediğini bilmiyorum.» de­dikten sonra orada bulunan sahabelere sordu. Sahabelerden  Muğîre kalkarak; «Resûlüllah nineye südüs (1/6) verdi» deyince Hz. Ebu Bckr; «Senden başka bu hususta bilgisi olan var mı?» diye sordu. Bunun üzerine Muhammet) b. Mesleme aynı şeyi söyleyince Hz. Ebu Bckr nineye südüs hakkını verdi.

2) Cerîrî, senediyle Said'dcn rivayet ettiğine göre, Hz. Ömer'i ziyaret et­mek isteyen Ebu Musa, kapıdan İçeri girmek için üç defa selâm vermekle izin istediğini, kendisine izin verilmeyince geri döndüğünü ve bunun akabinde Hz. Ömer'in kendisini çağırtarak niçin geri döndüğünü sorunca;    «Biriniz üç defa selâm verdiği zaman cevap alamazsa dönsün» hadîsini Peygamberden İşittiğini, bunun için geri döndüğünü söylediği zaman Hz. Ömer'in kendisinden bu hadîsi isbat etmesini İstediğini, aksi takdirde cezalandıracağını söylediğini  ifade ettik­ten sonra aynen şöyle söyler :  «Ebu Musa heyecanlı ve endişeli bir çehre ile yanımıza geldi.  Endişe sebebini  sorduğumuzda Hz.  Ömer  ile  arasında geçeni anlattı ve:  «İçinizde benim rivayet ettiğim  hadîsi işiden yok mu?»  diye sor­du. Biz, hepimizin bu hadîsi İşittiğimizi söyledik. Bunun üzerine içimizden bir kişi kalkıp kendisiyle beraber Hz. Ömer'e giderek hadîsin sıhhatini bildirdi.»

3) Hişam, babası el-Muğîre b. Şıfbe'den rivayet ettiğine göre : Hz. Ömer, kasden çocuk düşürmenin dünyevî cezası hususunda sahabelerle İstişarede bu­lundu. Muğîre, Peygamberin bu hususda Gurre (beş yüz dirhem nakdî ceza) ile hükmettiğini söyledi. Hz. Ömer ona, «Doğru söylüyorsan bunu bilen bir şahid getir» dedi. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme Peygamberin ğurre ile hük­mettiğine şahadet etti.

4) Hz. Ömer, bir hadîs rivayet eden Hz. Ubcyy'den şahid İstedi. Übcyy isbat için Hz. Ömer'in yanından çıktıktan sonra Ensar'dan- bir cemaatle kar­şılaştı  ve  durumu  anlattı.  Cemaat,  hepimiz  bu  hadîsi   Peygamberden  işittik dedi. Bu durum Hz. Ömer'e intikal edince, Übeyy'e dedi ki Ben senden şüp­he çimiyordum. Takat hadisin bence de sabit olmasını arzuladığım için isbatını  istedim.»

5) Osman b. el-Muğîre es-Sakafî, senediyle rivayet ettiğine göre, İbn el-Hakem el-Fezari Hz. Ali'nin şöyle dediğini işittiğini söyler: «ilen. Peygamber­den bir hadîs işittiğim zaman elimden geldiği kadar o hadîsten faydalanmaya çalışırdım. Başkası bana hadîs rivayet ettiği zaman, ona yemin ettirirdim. Ye­min ettiği zaman onu tasdik ederdim», dedikten sonra Hz. Ebu Bekr'deıı işit­tiği şu hadîsi rivayet etti. (Bu arada Ebu Bekr'in doğru söylediğini tasdik elli.): «Müslüman bir kul, işlediği günahdan nedametle güzelce abdest alır, iki rek'at namaz kılar ve işlediği günahın afvı için Allah'a yalvarır, istiğfar ederse (tevbe~ şartlarına riayet etmek kaydı ile) Allah onun tevbesini kabul eder.»

Bu hadîsler, Müslümanların imamları ve liderleri durumunda olan şahsi­yetlerin bu devirde az hadîs rivayetine temayülleri, uydurma veya hatalı ve asıl­sız hadîslerin İntişarından endişe etmekten doğduğunu İsbat eder. Bu sebeple­dir ki; bu şahsiyetler rivayet edilen hadîslerin isbatini ve sıhhatini araştırırlardı.

En az iki sahabînin Peygamberden şahsen işittiklerini ifade ettikleri hadîs­leri Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer gibi zatlar kabul ederlerdi, böyle olmayan ha­disleri ise kabul etmezlerdi. Nitekim yukarda belirttiğimiz gibi Hz. Ebu Bekr, Muğîre b. Şu'bc'den rivayeti hususunda onu takviye edecek başkasını talep ediyor. Keza; Hz. Ömer, Mıığîre'yi, Ebu Musa'yı ve Übeyy'i rivayetlerinde te'yid edecek şahid istiyor. Halbuki Hz. Ebu Bekr ile Hz. Ömer bu zatlara son derece itimad ederlerdi. Bunlar hakkında en ufak bir şüpheleri yoktu. Keza; Hz. Ali hadîs ravisine yemin tevcih ederdi. Bu titizlikten sonra hadîsin sıhha­tine kanaat edip kalben mutmain olan mübarek zatlar, rivayet olunan hadîs­ler gereğince amel ederlerdi ve kat'iyyen hadîse muhalefet etmezlerdi.

Yukarıda belirttiğimiz sebeplerle bu devirde hadîs rivayeti az oluyor ve genellikle bir hadîsin zikredilmesine vesile olacak hadisenin vuku bulması ha­linde iki şahidin şehadetî İle rivayeti sabit olan hadîsler üzerinde duruluyordu.[3]

 

İkinci   Devirde  İctihad

 

İctihad; Kitap ve sünnetten şer'î hüküm çıkarmak için ehlinin olanca gü­cünü sarfetmesidir.

İctihad iki çeşittir :

1) Şer'î hükmü nasslarm zahirinden almaktır. Bu da şer'î hükme konu olan mesele, nasslarm ihtiva ettiği meselelerden olduğu takdirde tahakkuk eder.

2) Bazı nasslar ihtiva ettiği meselelere aid şer'î hükümlerin illetini (se­bep)  açık veya kapalı olarak belirtmektedir.    Bu meseleler dışında kalmakla beraber,    aynı illeti taşıyan başka meseleler hakkında o nassdan şer'î hükmü almakdır. Buna kıyas denir.

Bu devirde Kitap ve sünnetten şer'î hükümleri çıkarmak işiyle pek uğra­şılmıyordu ve geliştirilmesine çalışılmıyordu. Hatta, bir olay çıkmadan veya bir mesele sorulmadan ashab durup dururken herhangi bir konuda görüşlerini açıklamazlardı. Ancak, bir mesele sorulduğu veya bir olay vuku bulduğu zaman ilgili şer'î hükmü Kitap ve sünnetten çıkarmaya çalışırlardı. Bu sebepledir ki; büyük sahabeler devrine ait olup bize intikal eden fetvalar azdır. Onlar fetva­larını Kur'ân ve sünnete dayandırırlardı. Çünkü; Kur'ân, dinin esası ve Müs­lümanların dayanağı idi. Onların ana dili ile inmişti. Onu gayet açık olarak anlıyorlardi. Ayrıca âyetlerin iniş sebeplerini çok yakından bilirlerdi. Arap ol­mayanlar da henüz aralarına girmemişti.

Sünnete gelince; Sahabîler, rivayetin doğruluğundan emin oldukları ha­dîslere uyma hususunda müttefik idiler. Hz. Ebu Bekr'e bir olay intikal ettiği zaman Kur'ân'a bakardı. Olaya ait şer'î hükmü Kur'ân'da bulunca; onunla hük­mederdi. Şayet bulamasaydı sünneti tetkik ederdi. Eğer hükme mesned olacak bir şey bulsaydı ona göre hükmederdi. Gerek Kitapda ve gerekse sünnetde sadre şifa verecek bir hüküm bulmadığı zaman o mesele hakkında Peygam­berin bir hüküm verip vermediğini sahâbîlere sorardı. Bazan, Peygamberin ko­nu hakkında hüküm verdiğini bilenler çıkardı. Sabit olan rivayete göre hük­mederdi.

Hz. Ömer de aynı usûlü tatbik etti. Kendisine intikal eden bir mesele hakkında Kitap ve sünnetde hüküm, bulamadığı zaman selefi olan Hz. Ebu Bekr'in o mesele hakkında hüküm verip vermediğini soruştururdu. Hz. Ebu Bekr'in verdiği bir hüküm bulunursa; aksi sabit olmadıkça onunla hükmederdi.

Hz. Osman ve Hz. Ali de aynı yolu takip ettiler. Daha önce belirttiğimiz gibi hadîslerin sıhhati hususunda hepsi de ihtiyatı ve titizliği bırakmamışlardır.

Zaman zaman ashab-ı kirama bazı meseleler ve sorular intikal ediyordu. Çözüm bekleyen bu meseleler hakkında Kitap ve sünnetde bir nass bulamıyor­lardı. Bunun üzerine re'y tabir ettikleri kıyas yoluna giderlerdi. Hz. Ebu Bekr de böyle yapardı. Çünkü; böyle bir anda Kitapda bir nuss ve ashab yanında bir sünnet bulamayınca ashabı bir araya toplar ve mesele hakkında onlara da­nışırdı. Görüşleri bir noktada toplandığı zaman o görüşle hükmederdi. Hz. Ömer de aynı şekilde hareket ederdi. Hz. Ömer, Hz. Şüreyh'ı Küfe kadılığına tayin ettiği zaman ona şunu söyledi: «Kur'ân'da apaçık bir hüküm bulmaya bak. Şayet böyle bir hükmü bulursan o konuda kimseye bir şey sorma. Fa­kat, Kur'ân'da açık bir hüküm bulmadığın bir meselede sünnete ittiba et. Sün­nette de bir şey bulamazsan re'yinle ictihad et.»

Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eş'arîye yazdığı mektupta şöyle diyordu : «Şer'î hüküm, Kur'ân'a veya sünnete dayanan hükümdür. Kitap ve sünnetde bulun­mayan ve kalbinde tereddütlere sebep olan meseleler hakkında zihnini çok dik­katli kullan. Benzer meseleleri ve emsal meseleleri çok iyi tanımaya çalış. Bun­ları çok yakından bilip tanıdıktan sonra bunlar arasında kıyaslama yap.»

Abdullah b. Mes'ud'a; mehri tesbit edilmeden nikâhı kıyılan ve duhûl ol­madan kocası ölen bir kadına verilecek tazminat hususu soruluyor. Kendileri: «Ben, o kadın hakkında kendi görüşümle fetva veririm. Eğer doğru ise Allah'­tandır. Şayet hatalı ise bendendir ve şeytandandır. Allah ve Resulü bundan beridir.» dedi.

Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Sabit'e Allah'ın Kitabında sülüs-ü ma yebka (kalanın üçte birisi) dîye bir miras payı var mı? diye sorduğu zaman Zeyd b. Sabit; «Ben görüşümle hükmederim, sen de görüşünle hükmedersin “diyor.[4]

Hz. Ömer'den rivayet edildiğine göre; daha evvel kendisine dinî bir me­sele hakkında müracaat eden adama bilâhare rastladığında ne yaptın? diye so­runca adam; «Hz. Alİ-ve Hz. Zeyd b. Sabit bana şöyle fetva verdiler» diye cevap veriyor. Bunun üzerine Hz. Ömer ona diyor ki: «Eğer sorduğun me­sele hakkında Allah'ın Kitabında veya Peygamberin sünnetinde açık bir hü­küm bulmuş olsaydım, seni ona döndürürdüm. Fakat, ben re'yime göre fetva verdim. Re'y müşterektir» (yani onlar da re'yleri ile hükmetmişlerdir.)

Görüldüğü gibi Hz. Ömer bu İki zatın verdiği fetvayı nakzetmemiştir.

Ashab, görüldüğü gibi re'yle hükmetmekle beraber halkın bilmeden dinî konulardan söz söylemeye cesaret etmemeleri ve dinden olmayan şeyleri dine sokmamaları için re'ye dayanmaktan pek hoşlanmazlardı. Bu sebeple ashabın çoğu rastgele re'yi zemmetmiştir. Ancak, zem ettikleri re'y kendilerinin amel ettikleri re'yler olmadığı açıktır. Onların zem ettikleri re'y, Kitap ve sünnete gerçekten dayalı olmayan şahsî kanaate ve nefsâni arzuya miistcnid görüştür. Makbul ve övgüye lâyık olan re'y ancak Hz. Ömer'in kadısına yazdığı mek­tupta belirttiği şanlar dahilinde beyan edilmiş olan hükümlerdir. Çünkü o tak­dirde verilen hüküm, nassın ruhuna ve gayesine uygun olur.

Bununla beraber bu devirde ashabın re'ye müstenid verdikleri fetvalar cİd-den çok azdır.

Gerek Hz. Ebu Bekr ve gerekse Hz. Ömer, hilâfetleri zamanında şer'î bir hüküm hakkında ashaba danışıp görüşlerini aldıktan sonra varılan hükme bü­tün Müslümanlar uyarlardı. Dolayısıyle kimsenin muhalefet etmesi bahis ko­nusu olmazdı.

Bu şekil re'yin açıklamasına «İcma denilmiştir. O devirde müetehid olan ashab mahsur (sayilabilen) zatlar olduğu için onlarla istişare etmek ve görüş­lerinin neticisine muttali olmak mümkün olduğu için icma' kolayca gerçekle­şirdi.

Yukarıda belirtilen durum sebebiyle şer'î hükümlerin İstinad etliği kay­naklar 4 idi.

1)Kitap, 2) Sünnet, 3) Kıyas (re'y) (Bu kaynak birinci ve ikinci kay­nağa dayalıdır.),    4) İcma'.

Ashabın, vardıkları icma' kaynağında kitap veya sünnetin bir nassına ve­ya kıyasa  istinad  etmiş olmaları zarurîdir,

Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in, halifelik süresince takip ettikleri prensip­lerin bir neticesi olarak bu devirde şer'î hükümlerde çok az ihtilâf görülebili­yor. Çünkü hükümler, ya Kitaptan veya sabit olan sünnetten veyahut istişa­reden sonra icma'dan çıkarılırdı.

Dolayısıyle ihtilafa mahal kalmazdı. Ancak, kıyas ve re'yden sadır olan fetvalar arasında ihtilâf görülebilirdi. Oysa ashabın re'ye dayanmaları çok az idî. Diğer taraftan Hz. Ömer'in heybeti fetva hakkında gerekli hassasiyeti gös­termeyi takviye ederdi. Keza; Ashabın fetva hususunda gösterdikleri takva önemli bir yer işgal ettiği için ashab dinî soruları yekdiğerine havale ederlerdi. Ashab, kıyas yoluyla vardıkları şer'î hükümleri, şer-i şerife dayandırmazlardı. Dolayısıyle verdikleri fetvaya göre amel etmeyi zorunlu telakki etmez­lerdi.

Nitekim Hz. Ebu Bekr, re'yle fetva verdiği zaman : «Bu. benim re'yimdir. Eğer doğru ise Allah'tandır. Eğer hatalı ise bendendir. Allah'dan afiv dile­rim» derdi.

Hz. Ömer'in re'ye müstenid fetvasını yazan-kâtibi: «Bu fetva, Allah'ın ve Ömer'in re'yidir.» ibaresini yazınca Hz. Ömer onu azarladı ve şöyle bu­yurdu : «Bu Ömer'in re'yidir. Eğer doğru ise Allah'dandır. hatalı ise Ömer'den­dir.» Aynca dediler ki : «Sünnet, Allah ve Resulünün tayin ettikleri yoldur. Siz insanlar re'y hatasını ümmet için zaruri bir yo! kılmayın.»

Muhammcd b. el-Hasan, Ebu Hanifc'nin Hammad ve İbrahim en-Nahai senediyle şöyle rivayet ettiğini söyler: «Adamın biri evlendiğinde mehir tesbit edilmemişti. Zifafa girmeden önce öldüğüne göre kadına bir şey verilip verilmeyeceği hususu soruldu. Abdullah b. Mes’ud, kadının akrabası olan hanımların (emsalinin) mehri ne ise eksiksiz ve fazlasız olarak o miktar verilmesi gerekir, diye hükmetmekle beraber, eğer bu doğru ise Allah’dandır,şayet hatalı ise benden ve şeytandandır; Allah ve Resulü bundan beridirler, dedi. Bunun üzerine meclisinde oturanlardan birisi (buz altın ashabtan Ma’kil b. Sinanel-Eşcai olduğu bildiriliyor), yemin ederek ; Sen Resullah’ın Eşca’iye kabilesinden Vaşık’ın kızı Berü hakkında  verdiği hüküm ile hükmettin dedi.Bunun üzerine verdiği hükmün peygamberin hükmüne uygun olduğunu öğrenen Abdullah b. Mes’ud o güne kadar hiç sevinmediği bir derecede sevindi.Hz. Ali ise bu hükümde ona muhalefet ederek dedi ki :”O kadın miras hakkını haizdir.İddet süresince beklemek zorundadır.Mehir (tazminat) hakkına haiz değildir. Kitabullah da hüküm varken; Eşca’ kabilesinden bir kişinin sözü kabul olunmaz.”

(İmam Muhammed b. el Hasa’nın rivayeti burada sona erdi.)

Hz. Ali’nin muhalefetinin sebebi şudur; eğer bu kadın kocası tarafından boşanmış olsaydı ,mehirden (tazminat) bir hak alamazdı.Nitekim Allah (Bakara Suresi,236. ayette) şöyle buyuruluyor:

(308) “Kendileriyle temas etmediğiniz , yahut kendilerine bir mehir tayin eylemediğiniz kadınları boşamışsanız (bunda) üzerinize vebal yoktur.”(Bakara:236)

Bu durumda Hz. Ali , ölümü boşamaya kıyas eder ve hadis hakkındaki fazla titizliği dolayısıyle bir kişinin rivayet ettiği hadisle amel etmez. İbn-i Mes’ud ise, ölümü boşamaya kıyaslamaz ve re’yini Ma’kil’in rivayetiyle te’yid etmiş olur.

Bu devirde büyük müftilerin ihtilafa düşdükleri birkaç meseleyi, ihtilaf sebeplerinin vuzuha kavuşması için zikretmeyi uygun bulduk:

1) Hz. Ömer devrinde boşanan bir kadın henüz iddeti bitmeden evleniyor (Bu ise Kur’an’ın nassı ile yasaklanmıştır.)Bunun üzerine Hz. Ömer , kocasını kırbaçla döverek ondan ayırıyor:”Henüz iddeti bitmeden evlenen bir kadın ,kocası ile zifafa girmeden durum duyulursa; derhal birbirinden uzaklaştırılırlar ve kadın ilk kocasından ötürü kalan iddetini tamamlamak zorunda bırakılır.İddetinin bitmesi neticesinde, iddette iken onu nikahlayan koca, başka erkekler gibi o kadına talip çıkabilir. Şayet iddet esnasında kendisini nikahlayan erkek ile zifafa girmiş ise yine birbirinden uzaklaştırılırlar ve kadın ilk kocasından ötürü kalan iddetini ikmal eder. Sonra, ikinci ko­casından dolayı ikinci bir iddeti doldurmak mecburiyetindedir ve bu iddet de bittikten sonra bile ikinci koca ile ebedî olarak evlenmesi yasaktır. Başkaları ile evlenebilir.

Hz. Ali ise bu meselenin ikinci şıkkında (iddetde iken evlendiği ikinci ko­ca ile zifafa giren kadın meselesi) der ki: «Bu kadın ikinci kocadan uzaklaş­tırıldıktan sonra ilk kocasından dolayı kalan iddetini tamamlayınca hemen ikin­ci koca ile evlenebilir. ı

Görülüyor ki; iddetde iken ikinci bir koca ile evlenip zifafa giren bir ka­dının uzaklaştırıldığı ikinci kocası ile bilâhare evlenip evlenemiyeceği hususun­da Hz. Ömer ile Hz. Ali ihtilâfa düşmüşlerdir. Hz. Ömer'e göre; ilelebed evlencmcz. Hz. Ali'ye göre; iddet hitamında evlenebilir. Kitabın nasslarında bu iki zatın fetvalarını tc'yid edecek bir hüküm yoktur. Ancak Hz. Ömer, ikinci koca tarafından Kur'ân nassı ile yasaklanmış olan bir evlenme işine girişmeyi önlemek ve böyle bir suç işleyeni te'dip ve cezalandırma prensibine uymuştur. Hz. Ali ise umumî prensiplere uymuştur.

2) Hz.  Osman ve Hz. Zeyd b. Sabit'e göre, kölenin nikâhı altında bu­lunan hür bir kadın İki talâkla boşandığı zaman ilelebed o köleye haram olur. Hz. Ali ise; bunlara muhalefet ederek bu kadının ancak üç talâk İle boşanması ha­linde kocasına ilelebed haram olur, der. Fakat, hür bir erkeğin nikâhı altında bulunan  bir cariyenin ise  iki talâk ile haram  olduğunu  ifade etmiştir.  Bu  üç zat da köle ve cariye hakkının, hür erkek ve kadının hakkından az olduğunda ittifak etmekle beraber,    boşama hususunda erkeğin veya kadının durumunun muteber olması ve esas tutulması hususunda ihlilâf etmişlerdir. Hz. Osman ve Hz. Zeyd, talâk sayısı hususunda kocanın durumunu  nazar-i itibara alınışlar­dır. (Koca, hür ise üç talâka sahiptir. Köle ise iki talâka sahiptir.) Çünkü bo­şama işlemini yapmaya yetkili olan kocadır. Hz. Ali ise; talâk sayısı hususun­da zevcenin durumunu esas almıştır. (Zevce hür İse üç talâkla, cariye ise iki talâkla tam boşanmış olur. Çünkü boşama zevce üzerine vakî oluyor.)

3) Hz.  Abdurrahman b; Avf hasta iken  ailesini boşuyor.  İddeti bittikden sonra Hz. Osman onu vefat eden kocası Hz. Abdurrahman'a mirasçı kı­lıyor. Diğer taraftan Kadı Hz. Şüreyh hasta iken ailesini üç talâkla boşa-yan kişinin ölümü halinde boşanmış olan karısının mirasçı olup olamayacağını» yazdığı mektup ile halife Hz. Ömer'e soruyor ve «Boşanmış olan kadının he­nüz iddeti devam ederken kocasının Ölmesi halinde mirasçılık hakkının devam edeceği,  fakat iddetinin bitiminden  sonra  kocasının  ölümü  halinde  mirasçılık hakkının kalmıyacağı» şeklinde Hz. Ömer'den cevap alıyor.

Burada Hz. Ömer ve Hz. Osman, zevcin hastalık halinde karısını boşa­ması, onun (zevcenin) mirasçılık hakkını gidermiyeceği hususunda müttefiktir­ler. Ancak, Hz. Ömer, mirasçılık hakkının devamı için henüz iddeti bitmemiş iken kocasının ölmüş olması kaydını koyuyor. Hz. Osman ise, böyle bir kayıt koymuyor. Bu meselede müracaat edilecek bir nass yoktur.

4) Hz. Ömer,  hâmile  iken kocası vefat eden  zevcenin  iddetinin  doğum yapması olduğunu  söylerken,  Hz. Ali, doğum ile dört ay on günlük iddctlerden hangisi uzun  ise bu kadının iddeti  odur, der. Bu iki zatın  ihtilâf sebebi şudur : Allah, boşanan hamile kadının doğum yapmasını onun için iddet kılmış­tır.  Diğer taraftan kocası vefat eden zevcenin  iddetini dört  ay on gün kılmış­tır. Bu hükümde zevcenin hamilelik durumunu açıklamamıştır. Hz. Ali, kocası vefat eden hamile bir kadının iddeti hakkında verdiği fetvada her İki âyeti de nazar-ı itibare almıştır. Hz. Ömer ise boşama iddeti hakkındaki âyetin, vefat iddeti  hakkındaki  âyeti  tahsis  ettiğini   (kayıtladığı)  kabul   ediyor.   Yani,  boşa­ma  iddetine  ait  âyette  geçen   hamilelik   hükmü   dolayısıyle  vefat   iddetine   ait âyette  öngörülen  dört  ay on  günlük  İddet  hükmü   hâmile  olmayan  kadınlara münhasır kabul ediliyor. Hz. Ömer'in görüşünü te'yiden şu hadisi rivayet eder­ler:  «Haris kızı Sûbey'e el-EsIemiye hâmile iken  kocası  vefat ediyor.     Yirmi beş gün sonra doğum yapıyor.  Peygamber iddetinin bitliğini bildiriyor.)

Bu hadîs rivayet edilmekte ise de  Hz. Ali'nin hadis rivayetinde çok  titiz olduğunu daha önce belirtmiştik.

5) Hz. Abdullah b. Mes'ud ve bazı sahaıbiler karısına yaklaşmayacağına yemin eden zevç, yemini üzerinden dört ay geçtiği halde yemininden rücu' et­mezse karısını bâin  bir talâkla bosamış sayılır dolayısıyle karısı, yeniden usu­lüne göre nikâh kıymakla helâl olur, derler.  Diğer bazı  sahâbiler ise bu fet­vaya  muhalefetle  diyorlar ki :   Yemin  üzerinden  sadece dört  ayın  geçmiş  ol­ması bâin bir talâk ile boşama sayılmaz. Ancak, zevç bu müddet sonunda yak­laşmama yemininden rücu' etmek veya boşamaktan birisini tercih etmek mec­buriyetindedir. Bu konu hakkındaki âyet her iki şekilde yorumlanabilir.

(309) «Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bek­lemek vardır. Eğer erkekler (o müddet içinde kefaret yaparak zevcelerine) dönerlerse şüphe yok ki Allah cidden yarlıgayici, hakkiyle esirgeyicidir. Eğer (o suretle yemin edenler ric'at etmeyip de kadınlarını) boşama­ya karar verirlerse (ayrılırlar). Şüphesiz Allah (onların sözlerini) hakkıyle işidici, (niyyetlerini) gerçekten bilicidir.» (Bakara: 226, 227)

6) Boşanan bir kadının, boşandıktan sonra üçüncü defa gördüğü aybaşı âdetinden temizlenmedikçe iddetinin bitmeyeceğine Abdullah b. Mes'ud fetva veriyor. Hz. Ömer de bu fetvayı benimsiyor. Zeyd b. Sabit ise bu kadının üçün­cü defa aybaşı âdetine başlamakla iddetini tamamlamış olduğuna fetva veriyor. Bu ihtilâfın menşe'i ise bahis konusu iddet hakkında varid olan âyette geçen (kur’) kelimesinin temizlik hali veya ay başı hali demek olduğundaki ihtilaftır. Zeyd b. Sabit ve arkadaşlarına göre (kur)kelimesi temizlik demektir. Abdullah b. Mes’ud ve onun görüşünde olanlara göre (kur’) hayızdır.

(7) Hz. Ömer, hayız görme durumunda olan bir kadının boşandıktan hemen sonra hayızdan kesilmesi halinde dokuz ay intizar eder. Bu süre içinde hamilelik hali belirirse iddet meselesi halolmuş olur. Yani, doğum yapmakla iddetten çıkmış olur. Aksi takdirde yani dokuz ay geçmesine rağmen hamilelik durumu görülmezse üç ay daha iddet devam eder. Ondan sonra iddeti tamamlanmış sayılır, der. Başkaları ise  << Hayızdan kesilmiş olan bu kadın, hayız görme ümidi kesilecek yaşa kadar beklemek zorundadır.Bu yaşa varınca; üç aylık iddet süresi sonunda iddetten çıkmış olur.>> derler.

Hz. Ömer’in görüşüne katılmayan bu mübarek zatlar iddet hakkındaki nassların zahirine bakmışlardır. Çünkü;bu kadın boşanırken kur’ sahiplerin (iddeti, üç defa temizlenmek veya üç defa hayız görmek olanlar) den idi. Kur’ sahiplerinin iddeti ise üç kur’ olduğu nass ile sabittir. Bu kadının geçici bir süre için hayızdan kesilmiş olması neticeyi değiştirmez. Başka bir ifade ile bu kadın, hayızdan tamamen kesilme yaşına varmadığından dolayı iddeti üç kur’dan üç aya dönüşmüş olamaz. Dolayısıyle yukarıda belirttiğimiz gibi, o yaşa kadar beklemek ve ondan sonra üç aylık iddetini sürdümek zorundadır.

Hz. Ömer’in fetvasında ise iddet vaz’ının ruh ve gayesi  nazarı dikkate alınmıştır. O da boşanan kadının kocasından ötürü bir hamilelik ihtimalinin ortadan kaldırılmasıdır. Hz. Ömer’in fetvasına göre bahis konusu kadının normal bir doğum süresi olan dokuz ay beklemesi ve ondan sonra da üç ay iddet sürdürmesi neticesinde rahmini boş olduğuna şephe etmemeye mahal kalmamış olur.

(8) Hz. Ömer üç talak ile boşanmış olan kadının iddeti boyunca nafaka ve meskeninin boşayan kocasına ait oldğuna fetva veriyor. Bilahare Kays’ın kızı Fatma’nın üçüncü talak ile boşandığı zaman Peygamber’in ona nafaka ve mesken hakkını vermediği yolunda rivayet olunan hadis ulaşınca Hz. Ömer buyuruyor ki:<< Biz, Rabbimizin Kitabını ve Peygamberimizin sünnetini bir kadını sözü ile terk edecek değiliz. O kadın geçmiş durumu belki unutmuştur.>>

Hz. Ömer in verdiği fetvayı dayandırdığı ayet şudur:

(310) << Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir kötülük (meydana) getirmiş olsunlar...>>(Talak : 1)

Bazı sahabiler ise; üç talak ile boşanmış olan kadını nafaka ve mesken hakkının kalmadığına fetva veriyorlar.Onlar, bahis konusu Kays’ın kızı Fatma’nın hadisine dayanıyorlar. Ayrıca Hz. Ömer’in delil gösterdiği ayetin sonundaki:

(311) <<Bilmezsin, olur ki  Allah bununarkasından bir iş peyda ediverir.>> (Talak : 1)

cümlesinin Hz. Ömer’e delil değil, bilakis kendilerinin fetvalarına delil olduğunu ifade ederler. Çünkü bu cümle boşanmış olan kadın ile onu boşayan erkek arasında ilerde bir uzlaşma olabileceğine işaret eder. Halbuki uzlaşmanın dinen makbul olabilmesi için kadının bir ve ya iki talak ile boşanmış olması şarttır. Üç talak ile boşanmış ise; tekrr evlenmeleri ysak olduğundan dolayı uzlaşmaları bahis konusu olamaz. Bu durum müvacehesinde,<<Belki ilerde uzlaşırlar.>> anlamını  ifade eden ayetin sonu, aynı ayetin ortalarında geçen << onları evlerinden çıkarmayın>> mealindeki hükmün bir ve ya iki talakla boşanan kadınlara münhasır olduğunu gösterir. Dolayısıyle bu hükmün, Hz. Ömer’in üç talak ile boşanmış olan kadın ile ilgili fetvasına delil olamaz.

Diğer bazı ashab ise; üç talak ile boşanmış olan kadının mesken hakkı olduğuna, fakat nafaka hakkı olmadığına fetva vermişlerdir. Nafaka hakkı olmaığı hususunda aşağıda yazılı ayeti delil göstermişlerdir. Bu ayette, hamile olan kadına nafaka verilmesi emrediliyor, onlar hamile olmayanın nafaka hakkı olmadığı hükmünü çıkarırlar

(312) <<…Eğer onlar yüklü iseler yüklerini koyuncaya kadar nafakalarını verin…>>

9) Hz. Ebu Bekr, büyük baba ile beraber bulunan kardeşleri mirascı kılmamıştır. Fakat, Hz. Ömer onları mirascı kılmıştır. Hz. Ebu Bekr büyük babayı baba yerine kabul etmiştir. Baba ile beraber bulunan kardeşlerin mirascı olmadıkları nassla sabittir. Hz. Ömer ise büyük babayı baba yerine kabul etmemiştir. Zeyd b. Sabit de Hz. Ömer’in re’yindedir.

10) İmam Malik, Muvatta’da rivayet ediyor ki; büyük anne Hz. Ebu Bekr:<< Allah’ın kitabında senin için bir şey yoktur. Resullah’ın sünnetinde senin için için bir şey olduğunu bilmiyoruz. Sen git, ben halka soracağım.>> dedikten sonra halka sorduğunda Muğire b. Şu’be : << Ben Resullah’ın huzurunda idim. Büyük anneye 1/6 (südüs) verdi. dedi.>>Hz. Ebu Bekr : seninle beraber kimse var mı? Diye sorunca Muhammed b. Mesleme ayağa kalkarak aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr müracaatla mirascılık durumunu sorunca << Kitabullah’da senin için bir şey yoktur. Hz. Ebu Bekr tarafından hükmedilen südüs hakkı diğerine idi. Ben paylara bir ilâve yapacak durumda değilim. Ancak o südüs vardır. Eğer ikiniz (sen ve Hz. Ebu Bckr'e müracaat eden diğer büyük anne) o siîdüsdc içtima' ederseniz aranızda taksim edilir ve ikiniz onda içtima1 etmeyip hanginize ve­rilmesi gerekiyorsa (ölüye yakınlık ve kuvvet gibi feraiz ilminde belirtilen du­rumlar itibariyle) südüs onadır.»  dedi.

11)  Keza imam Malik, Muvatta'da rivayet ettiğine göre Dahhâk b. Hali­fe, arazisinden itibaren çaya kadar devam edecek su arkını Muhammed b. Mesleme'nin  tarlasından  geçirmek  zarureti hasıl  olunca;  Muhammed  b.   Mesleme buna rıza göstermedi. Dahhâk ona, «Niçin bana mani oluyorsun? Halbuki;'ge­çireceğim sudan devamlı olarak sen de faydalanacaksın ve sana hiç zarar ver­meyecek.» dediyse de Muhammed, bu işten imtina' etti. Bunun üzerine Dah­hâk, konuyu Hz. Ömer'e intikal ettirdi.    Hz. Ömer,    Muhammed b.  Mesleme'yi çağırtarak mani olmamasını istedi. Muhammed aynı şekilde imtina edin­ce; Hz. Ömer: «Neden kardeşinin menfaatına mani oluyorsun? Oysa ki; başın­dan sonuna kadar senin için de yararlıdır ve sana hiç bir zararı yoktur.» de­di. Muhammed ise: «Vallahi ben müsaade etmiyeceğim.» deyince; Hz. Ömer: «Vallahi karnın üstünden bile olsa Dahhâk arkı geçirccektir.ı dedi ve geçir­me emrini verdi.

12)  İmam  Malik,  lbn-i  Şihab'dan  rivayet  ettiğine  göre,   sahibi  bilinme­yen develer Hz. Ömer zamanında beslenir, korunur ve dokunulmazdı. Hz. Os­man halife olunca bu  nevi develerin eşkâlinin  tesbiti  ile durumun  ilânından sonra sahibi çıkmayınca satılmasını ve bilâhare eşkâli tesbit edilmiş olan de­velerin sahibi çıkınca alınan bedellerinin  kendilerine teslimi emrini  verdi.

13) Irak ve Suriye'nin fethinden sonra ortaya çıkan en mühim problem­lerden   birisi de savaş   yoluyle   fethedilmiş   olan   arazi   hakkında   nasıl bir iş­lemin uygulanması  idi.  Eğer nassların zahirine göre hareket etmiş olsaydılar, bu araziyi diğer mallar gibi ganimet saymaları icabederdi ve dolayısıyle bütün bu  arazinin  4/5  ini  gazilere dağıtmalan ve geri kalan 1/5 ni Kitabullah'da zikredilen umumî maslahatlara harcanması gerekecekti.  Fakat Hz.  Ömer hal­kın bu şekil bir taksimatı talep ettiklerini görünce dedi ki;  «Bu arazinin bü­tün tasarrufiyle taksim edilmiş olduğunu ve babalardan evlâda miras kaldı­ğını görecek yarınki Müslümanların durumu ne olacak? Sizin istediğiniz bu tak­simat görüşü bence makul bir görüş değildir.» Bunun üzerine Hz. Abdurrah­man b. Avf ona dedi ki:  «Ya hangi görüş makbuldür? Bu  arazi  ve tasar­rufu, ancak Allah'ın onlara (gazilere) verdiği bir ganimettir.» Hz. Ömer buna karşılık şöyle dedi:   «Ya Abdurrahman!  tamamen dediğin gibidir.  Fakat ben bu re'yi sakıncalı görüyorum. Vallahi benden sonra büyük kazanç verecek bir belde feth edilmeyecektir. Hatta kanaatime göre benden sonra fethedilecek yer­ler Müslümanlara yük olacak. Eğer ben Irak ve Suriye arazisini bütün tasar­ruf hakları ile dağıtacak olursam neyle gedikleri kapatır,  sınırları  muhafaza eder, tehlikeli hudut boylarında tedbir alırım? Keza bu İslâm ülkesinde gelecek nesle ve fakir ailelere ne vereceğim?» dedi. Halk, Hz. Ömer'e isteklerinde İsrarda bulunarak: «Kılıçlarımızla kazandığımız ve Allah'ın bize kıldığı gani­met mahiyetindeki bu araziyi savaşta hazır bulunmayan kavimler ve onların evlâd ve ahfadı için alıkoyuyorsun.» dediler. Hz. Ömer ise bütün bu ısrarlara karşı : «Bu benim re'yimdir.» derdi ve başka bir şey söylemezdi. Nihayet halk kendisinin ashabla istişare etmesini istediler. Bunun üzerine Hz. Ömer Önce ilk muhacirlere danıştı. Onlardan Hz. Abdurrahman b. Avf arazinin sair ga­nimet mallan gibi taksimi görüşünde idi. Fakat onlardan Osman, Ali, Talha ve lbn-i Ömer Hazretleri halifenin re'yini benimsediler. Bu görüşmeden sonra Halife, Evs ve Hazreç kabilelerinin büyüklerinden ve eşrafmdan beşer kişi ol­mak üzere ensardan 10 kişiyi davet ederek onları topladı. Toplantıda onlara hitaben şöyle dedi : «Kamu yararına yüklenmiş olduğum idarecilik emanetinde sorumluluğuma ortak olmanızdan başka bir gaye için sizi rahatsız etmiş değilim. Çünkü, ben sizden farklı bir kimse değilim. Herhangi biriniz gibiyim. Sizler bu­gün hak olanı söyler, kararlaştırırsınız. Sizden önce görüştüğüm zatlardan kimisi bana muhalefet etti, kimisi muvafakat etti. Ben, sizlerin şahsî re'yime uymanızı istemem. Hakkı ifade eden Allah'ın Kitabı beraberinizdedir. Vallahi eğer iste­diğim bir işi söylersem onunla ancak hakkı diliyorum.»

Hz. Ömer'in bu konuşmasından sonra ensar-ı kiram dediler ki: «Ya Emir-el'Mü'minin!  söylemek  istediğini  söyle, dinliyoruz.»

Hz. Ömer: «Haklarına tecavüzle kendilerine zulmettiğimi söyleyen şu hal­kın dediklerini herhalde işittiniz. Ben zulmü irtikab etmekten ancak Allah'a sığınırım. Eğer ben onların hakkı olan bir şeyi kendilerinden esirgeyip başka­larına verecek olursam gerçekten şekavet etmiş olurum. Lâkin benim kanaati­me göre Kisra'nın ülkesinden sonra fethedilecek bir yer kalmamıştır. Cenab-ı Allah Kisra halkının mallarını, arazilerini içindekilerle beraber bize ganimet kıldı. Ben ganimet mallarını gereği gibi hak sahiplerine tevzi' ettim. O gani­metin 1/5 ni mahalline sarfettim ve etmekteyim. Ben bu arada araziyi tasar­ruf hakkıyîe beraber elde tutmayı (dağılmamayı) uygun gördüm. Araziyi zimmîlerin elinde bırakmakla haraç denilen arazi vergisi ve cizye denilen şahsî vergiler tahsil edilir. Alınacak bu haraç ve cizye savaşan Müslümanlara, zürriyetlerine ve onlardan sonra gelen Müslümanlara bir kazanç olur. Siz birçok askerin nöbet beklemesi gereken hudut boylarını ve gedikleri biliyor musunuz? Keza zabıta kuvvetleri ile teçhizi gerekli Şam, Küfe, Basra, Mısır ve el-Cezîre gibi büyük vilâyetleri biliyor musunuz? Bu orduya masraf akıtmak gerekir. Bu arazi, gelirleriyle taksim edilirse İşaret ettiğim bunca masraf nereden temin edi­lecek?»  dedi.

Halife Hz. Ömer'in bu konuşmasını dinleyenlerin hepsi ittifakla dediler ki:  Makbul ve doğru görüş yalnız senin buyurduğun re'ydir. Çok güzel söyledin. Eğer serhatler askerle doldurulmaz, şehirler devlet kuvvetiyle teçhiz edilmez ve orduya gerekli masraflar ve takviyeler yapılmazsa düşmanlar fethedilmiş olan ülkeleri işgal ederler.»

Yukarıda işaret olunan bu istişareler neticesinde Halife Hz. Ömer:  «Me-' sele benim için vuzuha kavuştu-» dedi ve araziyi zımmîlerin elinde ibka ile ha­raç denilen vergi sistemini kararlaştırdı. Onun re'yİ gerçekten çok muhkem bir görüş idi.  Muhalif olanlar ekalliyette kalınca ekseriyetin görüşüne uydular.

14) Hz. Ebu Bekr, Müslümanlar arasında bir malı taksim ederken; her­kese eşit pay ederdi. Ona denildi ki : «Ey Resûlüllah'ın haiifesi, sen malı tak­sim ederken herkesi eşit tuttun. Halbuki, bazı zatlar daha Önce Müslüman ol­makla, büyük hizmetleri sebkat etmekle ve taşıdıkları üstün meziyetlerle di­ğerlerinden farklıdırlar. Bu gibi zatlara üstünlükleri itibariyle biraz olsun farklı pay vermeliydin.»

Hz. Ebu Bekr dedi ki: «Sizin zikrettiğiniz Özellikleri çok İyi takdir ede-rim. Ancak bu özellikler, sevabı Allah'a ait olan şeylerdir. Bu (mal) ise bir maişettir. Bunda eşitlik  prensibi daha hayırlıdır.»

Hz. Ömer halife olup, birçok fütuhat ganimetleri gelince yukarıda işaret ettiğimiz üstünlükleri dikkata alarak farklı mal tevziine başladı ve dedi kî: «Peygambere karşı savaşanları Peygamberle beraber savaşanlar gibi kılmam.» Bunun üzerine «Divan-ül Ceyş» te'sis edildi. Yani, ordu mensuplarının maaş dereceleri sistemi tanzim edildi.

Gayemiz, ne bu devirde fetva verenlerin fetvalarını saymak, ne de onla­rın ihtilâfa düştükleri bütün meseleleri zikretmektir. Maksadımız sadece o de­vir fetvacılarının Pygambere çok yakın olmalarına rağmen yekdiğerine muha­lif fetva vermelerinin sebepleri ve onların şer'î hüküm çıkarma keyfiyetini açık­layan birkaç misal vermektir.

Yukarıda yaptığımız izahtan anlaşıldığı gibi onlar arasında görülen ihti­lâfın başlıca üç sebebi vardır.

1) Bazı âyetleri veya kelimeleri farklı manada anlamaları sebebiyle fet­vaların muhtelif olması. Bu da çeşitli yönlerden oluyor:

A) iki manaya muhtemel kelimelerin kullanılmış olması. Meselâ boşa­maya ait iddet hakkındaki, Bakara sûresinin 228. âyetinde geçen (Ourû') ke­limesinin anlamı hususunda ihtilâfa düşmeleri gibi.

Hz. Ömer ve lbn-i Mes'ud (Ourû') kelimesini hayız (aybaşı âdeti) mâ­nasında anlamışlardır. Zeyd b. Sabit ise, temizlik manasım anlamıştır. İki ma­nayı da te'yid eden deliller vardır. Keza «İlâ'» (erkeğin, eşine yaklaşmamaya yemin etmesi) hakkındaki, Bakara sûresinin 226. âyetinde Cenab-ı Allah (C.C.) îlâ' yeminini yapan erkek için dört aylık bekleme hakkını tanımıştır. Aynı âye­tin devamında ve onu takip eden 227. âyetde yemin eden erkeğe, yemininden rücu' etmek ve ayrılmak imkânını veriyor.

(313) «Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekle­mek vardır. Eğer erkekler (o müddet içinde kefaret yaparak zevcelerine) dönerlerse şüphe yok ki Allah cidden yarlığayicı, hakkıyle esirgeyicidir.

Eğer (o suretle yemin edenler ric'at etmeyip de kadınlarını) boşama­ya karar verirlerse( ayrılırlar). Şüphesiz Allah (onların sözlerini hakkıy­le işidici, (niyetlerini) gerçekten bilicidir.» (Bakara: 226, 227)

Bu nass iki manaya muhtemeldir.

a) Böyle bir yemin  eden zevcin  tanınmış olan  dört aylık  sürenin biti­minde zevcesine yaklaşması veya boşamanın eşi tarafından istenmesi.

b) Bu zevcin tanınmış olan dört aylık süre bitmeden önce yemininden rücu' ile zevcesine yaklaşabilmesİ ve süre bittikten sonra rücu' hakkının kaf-maması, ayrıca sürenin sona ermesiyle boşama işleminin kendiliğinden Vükubltf-i muş sayılması.                                                                                       

B) İnen değişik iki hükmün konulan ayrı olmakla beraber her hıikmün kapsamının diğer hükmün kapsadığı bazı meseleleri içine aldığının 's&kitm'asl ve dolayısıyle iki hükmün kapsamına giren meseleler hususunda zahirî bir çelişkinin  görülmesi. Buna bir misal verelim:                       

Kocasının ölümü dolayısıyle iddete giren kadın hakkındaki J"aycV/. onun dört ay on gün beklemesini gerekli kılmaktadır. Bu âyetin, hâmile olan kadını da kapsadığı sanılmaktadır. Diğer taraftan boşama âyeti hâmile '^adının ''do­ğum yapmasını, iddetinin bitimi kılmıştır. Bu durumda kqc'asfnyciat eden. ha­mile bir kadının iddeti; dört ay on gün mü, yoksa doğum1'yapması mı? Birinci âyetin kapsamına girdiği kabul edilirse, o kadın doğumunu yapsa dahi dört ay on günlük süreyi doldurması gerekecektir. Şayet boşanıp âyetinin.hük­müne göre onun iddeti hamlini vaz'etmek ise dört ay on sürenin dol­durulmasının bahis konusu edilmemesi gerekecektir.

2)Sünnet sebebiyle fetvaların değişik olması.                   

Daha evvel beyan ettiğimiz vechiyle sünnetin bir kısmı ashabtan  Cem-i Gafir (büyük cemaat) huzurunda  Peygamber tarafından apaçık olarak söylenmiş veya yapılmıştır. Bunlar; namaz, namazın.kılınış şekli, rek'atlerin sayısı…vs. gibi. Diğer bir kısmı, bir veya iki kişi huzurunda yapılmış veya söylenmiş olduğundan,  sadece hazır  bulunan kişi veya kişiler tarafından zaptedilmiştir.Kavli sünnetin çoğu böyledir ve ihtilaf menşe’i de bu nevi sünnettir.

Peygamberden  sünnet rivayeti bu devirde yaygın olmadığı, gibi lüzumu

halinde müracaat edilecek bir kitapta bir nass bulmadıkları zaman, konu hakkında Peygamberin verdiği hükme şahit olan kimselerin bulunup bulunmadığını soruştururlardı. Bazen onlara konu hakkında hadîs rivayet edenler

bulunurdu, rivayetin sıhhatine kanaat ettikleri zaman ona göre fetva verirlerdi.Hz. Ömer; raviden, rivayet etliği hadîsi işitmiş olan başka bir şahid islerdi.    Hz. Ali de raviye yemin tevcih ederdi.

Bu müftîler rivayet edilen hadîsin doğruluğuna kanaat etmedikleri zaman o hadîsle amel etmezlerdi. Nitekim daha evvel belirttiğimiz gibi, bir olayda Hz, Ömer: «Biz, Rabbİmi/in Kitabını, Peygamberimizin sünnetini bir kadının sö­zü için terk edecek değiliz. Zira o kadının doğru mu yanlış mı söylediğini, me­seleyi  hatırlayıp hatırlamadığını  bilemeyiz.»  demiştir.

Sünnet rivayetinin yaygın olmayışı ve rivayet edilen sünnetin kabulü hu­susunda gösterilen titizlik ve inceleme, bu. müftîlerin Kur'ân nasslarınm umu­miliğinden anladiklariyle fetva vermelerini gerektirmiştir. Bazen de, bu genel­liği tahsis eden (kayıtlayan) sünnet bulunmuştur, ona göre fetva vermişlerdir. Herhangi bir nass bulamadıkları zamanlar olmuş ki; o vakit re'y ve içtihadla fetva vermişlerdir.

3) Re'y sebebiyle fetvanın değişik olması.

Müftîlerin karşılaştıkları hâdise hakkında Kur'ân'dan veya sünnetten nass bulmadıkları zaman re'y ile fetva verdiklerini anlatmıştık. Onlarca re'y demek; yararlı ve hayırlı gördükleri şeyle amel etmek ve İslâm teşriinin ruhuna en ya­kın olanını seçmek demektir. Nitekim Hz. Ömer, Muhammed b. Mesleme'nin tarlasından komşusunun su arkını geçirmesi emrini Muhammed'in rızası dışın­da veriyor. Çünkü; bu arkın geçirilmesi Muhammed'e hiç zarar vcrmiyeceği gibi, iki taraf için de faydalıdır. Yine, bir kocanın ailesine hitaben : «Sen boş­usun, sen boşsun, sen boşsun.» şeklinde boşama yemini ettiği takdirde, bu ye­minle yalnız bir talâkın gittiği Peygamber zamanında kabul edildiği halde, hal­kın bunu iyi değerlendirmemesi, isi olup bitliye getirmesi, boşamaya acele etmesi ve bir kısım halkın da bunu istismar etmesi üzerine; Hz, Ömer, bir ye­min İle üç talâkın gittiğine fetva veriyor ve bu konuda icrna'a varılıyor.

Yine, iddeti henüz bitmeyen bir kadınla evlenme olayı üzerine Hz. Ömer, evlenenleri birbirinden ayırmakla beraber, böyle suçları önlemeyi ve umumî maslahatları dikkata alarak bu çiftin tekrar evlenemiycceklerini hükme bağlı­yor. Tabiî ki, umumî maslahatlar hususunda fikirler ve görüşler değişik olur. Bunun içindir ki; Hz. Ömer devrinde, onun verdiği rey'e müstenid fetvalara bazı Müftîler muhalif kalmışlardır.

Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'in verdiği bazı fetvalara muhalif kaldığı vakîdir. Ölünün büyük babasiyle beraber bulunan kardeşlerinin mirasçı olup olma­ma meselesi, ganimet malının taksiminde mümtaz şahsiyetlerin diğerlerine eşit tutulup tutulmama meselesi gibi... (Bu meseleler yukarıda geçti.)

Hz. Ali de, bazı meselelerde arkadaşlarının verdikleri fetvalara muhalif fetvalar vermiştir. Himayesi altında bulunan yetimlerin malından zekât çıkar­ması gibi... Halbuki, arkadaşları yetimin malına zekât düşmediğine fetva veri­yorlardı.

Bu devirde fetvacılar arasında önemli ve geniş bir ihtilâf olmadığını açıklamış oluyoruz. Çünkü, onların verdikleri hüküm sadece meydana gelen olan­lara münhasır idi ve onların devrinde verilen fetvalar tedvin edilmemiş idi. Bu devirde fıkıh; Kur'ân-ı Kerîmin nasslarından, ittiba edilen apaçık sünnetten ve sahâbilerden olan bazı kişilerin büyük ashaba rivayet ettikleri ve onlarca sabit görülen sünnetten ibaret idi. Çok az fetvalar da, ietihad ve araş turnalardan sonra büyük ashabın re'ylerine dayanırdı.[5]

 

Meşhur  Müftüler

 

İkinci Devrin Meşhur Fetvacıları

 

Dört halife, Abdullah İbn-i Mes'ud, Ebu Musa el-Eş'arî, Muaz İbn-i Ce­be!, Ubeyy b. Kâb ve Zeyd b. Sabit'tir.

Bunlar arasında en çok fetva verenler Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Mes'ud ve Zeyd b. Sabit'tir. (Bu zat, özellikle feraiz hükümlerinde çok fet­va vermiştir.)

Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin hayatından söz etmeye lüzum görmüyorum. Zi­ra, her Müslümanın bunlar hakkında kısa bir bilgisi vardır. Diğerlerini kısaca tanıtalım.[6]

 

Abdullah Bin Mes'ud

 

Hüzelî sülâlesinden Mes'ud oğlu Abdullah, Benî Zühre kabilesinin andlaşmalt dostu idî. İlk Müslümanlardandır. Kendisi; «Benden Önce beş kişi Müs­lümanlığı kabul etmişti. Altıncısı ben oldum.» der. Mekke'de Kur'ân'ı açıktan ilk okuyan kendisidir. Müslüman olunca Hz. Peygamber onu yanına aldı ve ona dedi ki: «Benim sırlarımı işitmeye mezunsun.p Kendisi Peygamberin oda­sına girer, ayakkabılarını giydirir, beraberinde yürür, boy abdesti alırken bek­ler, uykudan uyarırdı.

Habeşistan ve Medine hicretlerine katılmış, iki kıbleye (Kudüs'teki Mescid-i Aksa, Mekke'deki Kabe) doğru namaz kılmış, Bedir, Uhud, Hendek, Biat-ı Rıdvan vs. savaşlarda ve seferlerde Peygamberin beraberinde bulunmuş, ondan sonra da Yermûk savaşma katılmıştır. Ashab ve tabiînden büyük bir cemaat ondan hadîs rivayet etmiştir. Hz. Huzeyfe'ye denildi ki: «Hidayet ve doğru yola rehberlik etmek bakımından Peygambere en yakın olan zatı bize tanıt ki, ondan feyiz alalım ve hadîs dinleyelim.» Huzeyfe şöyle cevap verdi: «Bu yönden Peygambere en yakın olan İbn-i Mes'ud'dur. Ashabın ileri gelen­leri de İbn-i Ümmü Abd (İbn-i Mes'ud) un irşad bakımından Allah'a en ya­kın olanlardan olduğunu bilirler.»

Hz. Ali'den rivayet edildiğine göre Peygamber (A.S.) şöyle buyurdu : «Eğer ben istişare yapmadan bir kimseyi emir (vali) tayin etseydim, İbn-i Ümmü Abd'i tayin ederdim.»

Hz. Ömer onu Kûfe'ye görevli olarak gönderdiği zaman, Kûfeliere gön­derdiği mektupta şöyle dedi: «Ben, Amnıar b. Yasir'i emir (vali) ve Abdul­lah b. Mes'ud'u öğretmen ve vezir olarak size gönderdim. İkisi de ashabın ileri gelenlerinden ve Bedir savaşına katılanlardandır. Onlara uyunuz. Sözlerini dinleyiniz ve itaat ediniz. Ben Abdullah'ı göndermekle sizleri kendi nefsime tercih ettim.

Abdullah İbn-i Mes'ud, Kûfe'de ikamet etti. Kûfeliler ondan hadîs alır­lardı. Kendisi onlara öğretmenlik ve hakimlik (kadılık) ederdi. Hz. Ali'nin dediğî gibi; o, Kur'ân okur, helâlini helâl ve haramını haram bilirdi. Dinde fakîh idi. Sünneti bilirdi.

Hayatının sonuna doğru Irak'ta beliren fitneler dolayısıylc Hz. Osman ta­rafından Medine'ye çağırıldı. Bunun üzerine Medine'ye dönerek vefatına kadar orada kaldı. Hicretin 32. senesinde vefat edince Halife Hz. Osman cenaze na­mazını bizzat kıldırdı.[7]

 

Zeyd Bin Sabit

 

İsminden anlaşıldığı gibi Sabit b. Dahhâk'ın oğludur. Ensardan Benî Ncccar kabilesindendir. Peygamber, Medine'ye hicret buyurduğunda kendisi onbir yaşında idi. Onun ilk katıldığı savaş Hendek savaşı idi. Neccar oğlu Malik kabilesinin bayrağı, Tebük savaşında Ammare b. Hazm'ın elindeydi. Hz. Pey­gamber bayrağı ondan alıp Zeyd'e teslim etti. Bunun üzerine Ammare: «Ya Resûlallah, bir kusurum mu size ulaştı?» deyince Resûlüllah : «Hayır. Lâkin, Kur'ân'a öncelik tanınmalıdır. Zeyd, Kur'ân'ı senden daha iyi bilir.» diye ce­vap verdi.

Zeyd, vahiyle ilgili olan ve olmayan yazı İşlerinde Peygambere kâtiplik yapardı. Süryanice yazılar * Peygambere gelirdi. Bunun üzerine Peygamberin emriyle Zeyd Süryaniceyi Öğrendi. Peygamberden sonra Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'e de kâtiplik etti. Hz. Ömer Medine'den ayrıldığında onu üç defa ken­disine vekil bıraktı. Hz. Osman da Hacca gittiğinde vekâletini ona verdi. As­hab arasında feraiz ilmini en iyi bilen kendisi idi. Nitekim Peygamber asha­bına : «Feraizi en iyi bileniniz Zeyd'dir.B Buyurmuştur. Genel kültür ve bilgi bakımından da ashabın en bilginlerindendi. Çoluk çocuğu ile başbaşa kaldı­ğında çok tatlı ve hoş sözlü İdi. Halk arasında ise ilmin vekarıni korurdu. Ken­disi, gerek Hz. Osman'ı ve gerekse Hz. Ali'yi çok takdir eder, üstünlüklerini, faziletlerini ve onlara karşı beslediği saygıyı izhâr ederdi. Birçok sahâbî ve ta­biîn ondan hadîs rivayet etmişlerdir. Hz. Ebu Bekr zamanında Kur'ân'ı top­lama işinin tedviri ona tevdî edildiği gibi, Hz. Osman zamanında Kur'ân nüs­halarını çoğaltma işi için tayin edilen hey'ette ona önemli görev yüklenmişti. (Vefatı: h. 45)[8]

 



[1] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 135-136.

[2] Et-Talik el-Mümecced’e bak. (İmamı Muhammed’in Muvatta haşiyesi.)

[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 136-141.

[4] (*) Baba ve anne, karı veya koca ile beraber mirascı olduğu zaman, Zeyd b. Sabit’e göre; karı veya kocanın hissesi çıkarıldıktan sonra kalanın üçte biri anneye verilir.

[5] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 142-155.

[6] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 156.

[7] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 156-157.

[8] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 157.