Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Üçüncü Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 5. Sayfa

ÜÇÜNCÜ DEVİR.. 1

KÜÇÜK (YAŞTAKİ) SAHABİLER DEVRİNDEKİ TEŞRİ' (h. 41 — 100) 1

Üçüncü Devirdeki Siyasî Durum.. 1

Üçüncü Devrin Özellikleri 2

Birinci Özellik : 2

İkinci Özellik: 2

Üçüncü Özellik. 2

Dördüncü Özellik: 3

Beşinci Özellik: 6

Altıncı Özellik: 6

Üçüncü Devirde İçtihad. 10

Kitap Ve Sünnet : 10

Üçüncü Devrin En Meşhur Müftüleri 10

A) Medine Ehlinden : 10

B) Mekke  Ehlinden : 14

C) Küfe Ehlinden : 15

D)  Basra Ehlinden : 17

E) Şam (= Suriye) Ehlinden : 18

F) Mısır Ehlinden : 19

G) Yemen Ehlinden: 19

 

 

 

ÜÇÜNCÜ DEVİR

 

KÜÇÜK (YAŞTAKİ) SAHABİLER DEVRİNDEKİ TEŞRİ' (h. 41 — 100)

 

Üçüncü Devirdeki Siyasî Durum

 

Bu devirde İslâm tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi birçok siyasî alaylar vuku buldu. Bu arada bazı savaşların da meydana geldiği bilinmekledir. Hu olaylar neticesinde Müslümanlar arasında bazı bölünmeler ve üç fırkanın zuhuru görülmektedir.

1) Havariç: Bunlar; Hz. Osman, }Hz. Ali ve Hz. Muâviyc'dcn, Ücrİ sürdükleri bazı sebeplerle hoşlanmazlar. Kendilerinin bazı görüşleri vardır. Ko­numuz dışında kaldığı için buna yer vermiyoruz.

2) Şıâ: Bunlar; Hz. Ali'yi ve Ehli Beyti sevmek hususunda ifrat eder­ler. Kendilerine mahsus bazı görüşleri vardır. Onlar da bir takım kısımlara ay­rılırlar.

3) Ehl-i sünnet: Müslümanların ekseriyetini  teşkil  eden  bu cema­at, Havaric ve Şia'nın yolundan gitmemişlerdir. Müslümanların cumhuru Ehl-i Sünnet mezhebine mensuptur. Bunların görüşleri hak olarak bilinir.    Bunlara göre ashab arasında vukubulan olaylar içtihada dayalıdır. Bu olaylardan bah­setmek, unutulmuş olan yaralan deşmek olur. Sonradan gelen  Müslümanlar bu olaylardan sorumlu değil İken; bunun münakaşasını yapmakla kendilerini sorumluluk altına almış olurlar.

Bu devrin sonlarında da (Emevî devleti devrinde) bilinen birçok olaylar ve isyanlar çıkmıştır. Bu isyanlar bastırıldı ise de, Emevî devletinin yıkılması ve yerine Abbasî devletinin kurulması yolundaki çalışmalar gizlice sürdürül­müştür.

Bu dönemde çıkan bölünmeler, siyasî olaylar ve isyanlar konumuzun dı­şında olmakla beraber teşrî faaliyeti üzerinde büyük te'sirleri olmuştur.Biz kendi konumuz bakımından bu devrin özelliklerini özetle tanıtmaya çalışalım.[1]

 

Üçüncü Devrin Özellikleri

 

Birinci Özellik :

 

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Müslümanlar siyasî yönden fırkalara ayrıldılar. Gerek Havaric'in ve gerekse Şia'nın kendilerine mahsus bazı temayülleri vardı. Şia, diğer fırkalara mensup Müslümanların sözlerine ve görüşlerine iti­bar etmezlerdi. Müslümanların kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet ise; ashab arasında hiç bir fark gözetmeksizin hepsinin, rivayeti sahih olmak kaydıyle naklettikleri hadîslerini, sözlerini ve re'ylerini kabul ederlerdi. Şiâ ve Havaric'e itibar etmezlerdi. Ne de olsa bu teşrîde büyük te'siri vardır.[2]

 

İkinci Özellik:    

 

Müslümanların  âlimleri  muhtelif şehirlere  dağıldılar. Ashabın  bir  kısmı yük şehirlerde yerleşen ashab-i kiramdan feyz alan birçok tabiîler yetişti. Ta­biînden ileri gelen alimlerin fetva hususunda yetkili oldukları, muasır sahâbîler tarafından kabul edildi. Bu şehirlerin her birisinde yerleşen ashab ile onlara arkadaşlık eden  ve ilmin zirvesine yükselen  tabiîn, sorulan hususlar hakkında fetva verirlerdi.

Eğer Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere bütün Müslümanlarda takdis edilen kutsal merkezler olmasaydı ve ırkı, mezhebi, temayülü  ne olursa olsun Mekke’de bulunan Kabe’nin tavafı dini bir vecibe telakki edilmemiş olsaydı yekdiğerinden çok uzak olan büyük şehirlerde oturan alimler arasında bulunması zorunlu irtibat kalmamış olacaktı.[3]

 

Üçüncü Özellik

 

Hadîs rivayeti .yaygın oldu. Çünkü, rastgele hadis rivayeti bu devirde kalktı.

İslamiyet süratle etrafa yayıldığı, Müslümanların sayısının çoğaldığı, yeni yeni meseleler çıktığı bu devirde bir çok yeni ihtiyaçlar doğuyor  doğan ihtiyaçlara dair şer-i hükmün ne olduğu soruluyor, karşılaşılan bir çok problemler hakkında  başvurulacak merciler bu devirde henüz vefat etmemiş olan ashab ve onlarla sıkı temasta bulunan tabiinlerin büyükleri idi. Bu nedenle zaman zaman halk nir problemin çözümü için diyar diyar gezerek yetkili zevattan fetva isterlerdi.Keza dini ilimlere aşık olanlar ashabın ve büyük tabiinlerin bulunduğu şehirlere giderek onlardan feyiz almak için haftalarca hatta aylarca yürürlerdi.

Gerek kalan sahabe ve gerekse büyük tabiinin karşılaştıkları  yeni meseleler ve problemler müvacahesinde hıfzettikleri hadislerle fetva verirlerdi.Bu hadislerin bir kısmını bizzat Peygamberden diğer bir kısmını büyük sahabiden işitmişlerdi.Bu devrin müftilerinden rivayet edilen hadisler çoktur.Bir kısmından binlerce hadis rivayet edilmektedir. Okuyucuya bir fikir vermek üzere birkaç örnek verelim :

Ahmed  b.  Hanbelin Müsned’inde Ebu Hüreyre’ye  isnad  edilen hadîsler (313) sahife ve Abdullah b. Ömer'e isnad edilen hadîsler(156) sahifeyi teşkil eder. Bu devirde yaşayan diğer küçük sahabilerden  rivayet edilen hadisler de meblağa yakındır. Diğer taraftan Bz. Ebu Bekr'e isnad edilen hadîsler (84) sa­hife, Hz. Ömer (birinci devrin müfitlerinin imamı) e isnad edilen hadîsler (41) sahife ve Hz. Ali'den rivayet edilen hadîsler (85) sahife teşkil etmektedir.

Yukarıda teşkil ettikleri sahife sayısı belirtilen ve bu zatlara isnad edilen hadîslerin tamamı o devirde herhangi bir şehirde toplu halde bulunmadığı gibi, hepsini içme alan- bir kitap da yoktu. Fetva verme durumunda olan ashab da­ha önce belirttiğimiz gibi muhtelif şehirlere dağılmış vaziyette idiler. Bu se­beple her şehir halkı o şehirde ikamet eden sahâbîden hadîs rivayet ederdi. Dolayısıyle bir şehirde bulunan hadîs diğer şehirlerde bulunmayabilirdi.

Bu devirde Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Âişe ve Hz. Ebu Hüreyre Me­dine'de; Abdullah b. Abbas Mekke'de; Abdullah b. Amr b. el-As Fustat (Es­ki Mısır) da, Enes b. Maîik Basra'da ve Ebu Musa el-Eş'ari, Hz. Ali ile Hz, İbn-i Mesud Kûfe'de idiler. Bu zatların hepsi bildikleri hadîslerle fetva verir­lerdi.

Bu üç maddede belirtilen özellikler fetvada bazı ihtilâfların çıkmasına âmil olmuştur. Bilhassa siyasî ayrılıklar neticesinde Şiâ için ayrı fetvalar, Havaric için ayrı fetvalar ve bunların dışında kalan Cumhur-u Müslimin için de ayrı fetvalar meydana gelmiştir.[4]

 

Dördüncü Özellik:

 

Uydurma hadîsler belirdi. Hz. Ebu Bekr'le Hz. Ömer'in korktuğu şey de bu idi. Bu konuda Müslim'in, Sahih'inin Mukaddimesinde rivayet ettiği aydın­latıcı birkaç delili zikredelim.

a) Tavûsdan rivayet ettiğine göre; Büşeyr b. Kâ'b, İbn-i Abbas hazret­lerine gelerek hadîsleri okumaya başladı. İbn-i Abbas hazretleri biraz dinlen­dikten sonra ona; «Naklettiğin hadîslerden şu ve bu hadîsi tekrarlar mısın? dedi. Büşeyr, o hadîsleri tekrarladı ve başka hadîsleri nakletmeye devam etti. Hz. İbn-i Abbas yine bazı hadîsleri tekrarlamasını istedi.  O da tekrar okuduktan sonra dedi ki:   «Ey İbn-i Abbas, bilmiyorum.     Benim  naklettiğim hadîslerin^ hepsini kabul ettiniz de yalnız tekrarlanmasını istediğiniz hadîsleri mi  kabul etmediniz. Yoksa tekrarlanmasını istediğiniz hadîsler hariç, diğerlerinin hepsini mi reddettiniz?» îbn-i Abbas hazretleri dedi ki: «Uydurma hadîsler belirme­den önce biz Resulü! I ah'in hadîslerini naklederdik.    Halk, doğru-yanlış gözet­meksizin hadîs rivayetine girişince biz bu işi bıraktık.»

b) Mücahid'ten rivayet ettiğine göre; Büşeyr el-Adavî Hz. İbn-i Abbas'a gelerek; «Resûlüllah şöyîe söyledi, Resûlüllah böyle söyledi» diye hadîs nakli­ne girişti. İbn-i Abbas Hazretleri ise onu dinlemedi ve ona bakmadı. Kendisi, İbn-i Abbas Hazretlerine; «Ne oluyor? Ben sana Hz. Peygamberin hadîslerini naklediyorum. Sen ise dinlemiyorsun.»  deyince İbn-i Abbas:     «Bir zamanlar birisi Resûlüllah şöyle söyledi deyince gözlerimizi ona diker, kulaklarımızı açar ve dikkatla onu dinlerdik. Fakat, halk ulu orta hadîs rivayetine başlayınca, bil­diklerimizden başka hadîsleri kimseden  almaz olduk.»

c) İbn-i Ebu Meliyke'dcn rivayet ettiğine göre; kendisi  İbn-i Abbas haz­retlerine  bir  mektup  göndererek,   irsad  edici,     ışık   tutucu   ve  özlü   bir  yazılı tavsiyede bulunmasını  istedi.  İbn-i  Abbas hazretleri mektubu   alınca  bazı  mü­him mcs'eleleri özetle ona yazayım diyerek;  Hz. Ali'nin hükümnamesini  istedi ve onun bazı parçalarını yazdı. Bazı parçalarını da atladı. Bu arada dedi  ki : «Vallahi, Ali  bu  parçalardaki hükümleri vermemiştir. Zira bu  hükümleri  an­cak sapık kimse verir.»

d) Tâvûs'tan  rivayet ettiğine göre; İbn-i  Abbas hazretlerine  Hz.  Ali'nin hükümnamesi getirildi. Kendisi bir zira' (parmak ucu — dirsek boyu) miktarı hariç, hepsini imha etti.

e) Ebu  îshak'dan  rivayet ettiğine göre;     belirli  çevreler  (Rafizî ve  Şİâ) Hz. Ali'den sonra uydurma bir takım rivayetler ve batıl sözleri Hz. Ali'nin hükümnamesine soktukları zaman  Hz. Ali'nin yakın arkadaşlarından  birisi:  «Al­lah onların cezasını versin.  Hazreti  Ali'nin yüce  ilmini  hurafelerle nasıl  boz­dular?»  dedi.

f) Ebu Bekr b. Ayyaş'tan rivayet ettiğine göre; Ebu Bekr, el-Muğîrc'dcn şu sözleri işitmiştir : «Hz. Ali'den hadîs rivayet edenler arasında yalnız Abdul­lah b. Mes'ud'un arkadaşları doğru rivayetlerde bulunmuştur.    Diğerleri doğru söylememişlerdir.»

g) İbn-i  Sîrîn'in  söyle söylediğini rivayet eder :   Eskiden  hadîs  ravilcrinden senedleri sorulmazdı. Fitne ve fesad belirince; senedler ve senedlerde ge­çen zatların  adları sorulmaya başlandı.  Râvüerin,  senedlcrinde  beyan ettikleri şahısların durumları tetkik ediliyordu. Sünnet ehlinden oldukları anlaşılanların hadîsleri alınır, bid'at ehlinin hadîsleri terk edilirdi.

h) Ebuz-Zİnad, Abdullah b. Zekvan'm şöyle söylediğini rivayet eder: «Ben, Medine'de emin ve itimada şayan yüz zata kavuştum. Hepsi güvenilir zatlar olduğu halde onlardan hadîs alınmazdı. Hadîs ehli olmadıkları söyle­nirdi. >

k) Hz. Şa'bî'deh rivayet ettiğine göre; kendisi Hars-i A'var bana şöyle hadîs rivayet etti derken Hars-i A'var'ın yalancı olduğunu söylerdi. (Şa'bî gibi tefsir, hadîs, fıkıh, cihad ve ibadet sahalarında zirveye yükselmiş bir zatın ya­lancı olduğunu ifade ettiği Hars-i A'var'a bazı hadîsleri atfetmesi, o hadîslerin uydurma olabileceğine muhtemelen dikkati çekmek  içindir.)[5]

o) Cerîr'den rivayet ettiğine göre; kendisi Câbir b. Zeyd el-Caîliye ka­vuştuğunu, fakat ona itimat etmediğini, {rivayet ettiği hadîsleri kala almadığı­nı) çünkü; kendisi rec'at (Hz. Ali'nin bulutlar arasında yaşamakta olduğu inancına inandığını ifade eder. Züheyr'den naklettiği bir rivayeie göre mezkûr Câhir : «Benim yanımda hiç rivayet etmediğim elli bin hadîs vardır.» dediğini ve bir gün bir hadîs rivayet ederek: «Bu hadîs yanımda bulunan elli bin hadîs­tendir,» dediğini yazar. Diğer taraftan Süfyan'dan şöyle rivayet eder: «Ben, Cûbir'in otuz bin hadîs rivayet ettiğine şahid oldum. Benim hadîs konularında bir hayli bilgim olduğu halde, onun naklettiği hadîslerden hiç birisini zikret­meyi   helâl   görmüyorum.»

Hümam'dan rivayet ettiğine göre; kendisi diyor ki: «Ebu Davud el-A'ma bize geldi ve Zeyd b. Erkam'dan şu hadîsleri ve Berra'dan bu hadîsleri aldım.» der dururdu. Bilâhare biz keyfiyeti Katâde'ye anlatınca Katâde buyurdu ki: «O yalan söylemiş. Kendisi ne Berra ve ne de Zeyd b. Erkam'dan hadîs almamış. Çünkü, kendisinin anlattığı tarihlerde korkunç Taun hastalığı halkı kırıyordu. Kendisi  de  avucu  ile dilencilik  ediyordu.»

1) Ebu Cafer el-Haşimî el-Medenî, birçok hikmetli sözleri ve mana ba­kımından doğru olan cümleleri kurarak hadîs seklinde Peygambere atfederdi.

Müslim'den naklen verdiğimiz hadîs rivayetine ait şu kısa bilgiden, yalan­cıları uydurma hadîs rivayetine sevk eden âmiller ve nedenler anlaşılıyor.

İmam en-Nevevî, Sahİh-i Müslim şerhinde Kadı lyaz'dan naklettiğine gö­re uydurma hadîsleri rivayet eden yalancılar iki kısma ayrılır.

A) Hadîs   rivayetinde  yalancılıkla  tanınmış  olan  gurup:

Bunlar da çeşitli zümrelere ayrılırlar. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1) İslâmiyete hiç saygısı olmayan zındıklar ve benzerlerinden, İslâmiyeti küçük düşürmek gayesiyle Peygamberin hiç söylemediği sözleri ona isnad etmek suretiyle hadîs uyduranlar.

2) Sözde dindarlık, Allah'a yaklaşmak ve başkalarım teşvik etmek mak­sadı ile bir takım ibadetlerin ve hayırlı işlerin fazileti ve sevabı hakkında asıl­sız hadisleri vaz eden cahil dindarlar,

3) Çok hadîs rivayet etmekle sözde başkalarından daha çok hadîs bildi­ğini etrafa yaymak riyakârlığına ve gösterişe düşkün yalancı muhaddisler,

4) Mensubu olduğu mezhebi diğer mezheplerden sözde üstün göstermek maksadı ile hadîs uyduran bid'at ehli ile mezheb mutaassıbları,

5) İslâm'a aykırı yaşayışı sürdüren nüfuzlu bazı çevreleri mazur göster­mek ve arzularına göre dinden fedakârlık ederek fetva veren din istismarcıları,

Bu zümreleri teşkil eden belirli kimseler, hadîs ilminde ihtisas sahibi olan İslâm âlimlerince bilinip tesbk edilmiştir.

6)  Hadîs uydurmayıp, mevcut zayıf hadîsler için meşhur ve sıhhatli sened uyduranlar,

7) Cehaletini  saklamak  veya  dinî  konularda  başkalarına  galebe  çalmak maksadıyle bilerek hadîs senedlerini değiştiren veya senedleri faztalaştiranlar,

B) Yalnız hadîs rivayetinde değil, her sahada yalancılığı itiyad haline ge­tirenler :

Bunlar işitmedikleri şeyleri duyduklarını, görmedikleri kimselerle görüştük­lerini iddia ederek onlardan sahih hadîsleri naklederler. Diğer taraftan bu gu^ ruba dahil olanların bir kısmı da ashabın sözlerini, Arapların vecizelerini ve hikmetli söylerini bilerek Peygambere isnad etmekle onları hadîs olarak tanıt­maya çalışırlardı.

Yukarıdan beri sıraladığımız uydurma hadîs rivayetlerinin çoğu bu de­virde bulundular. «Câbir cl-Cafî» nammdaki şahıs bu devirde ortaya atılarak yanında elli bin, bazı rivayetlerde yetmiş bin hadîs bulunduğunu ve bunların Hz, Hüseyin'in oğlu Muhammed cl-BakırMan rivayet ettiğini iddia ediyor. Uy­durma veya ulu orta hadîs rivayeti yayıldığı gibi İbn-i Abbas hazretlerine inti­kal ediyor, bu büyük zât bu duruma karşı tepkisini izhâr ediyor.

Siyasî ihtilâflar ve mezheplerin taassubu yüzünden ifratçi ve cahil mutaas­sıplar, görüşlerini uydurma bir takım hadîslerle te'yid etmekte kendilerince bir beis görmemişlerdi. Bilindiği gibi o devirde Cumhurun karşısında Şiî ve Hari­cîler vardı. Gerçekten her zümrede yalancı hadîs ravileri bulunuyordu. Hari­cîler arasında yalancı hadîs râvîleri nisbeten az idi. Çünkü; onların inanışlarına göre büyük günah işleyenler kâfir olurdu. Peygambere iftira etmek büyük gü­nahların en büyüğü olduğu için buna cesaret edenlere rastlamak kolay değildi.

Buraya kadar özetle anlattığımız hadîs konusundaki yalancılık cereyanı ge­lecek devrin hadîs âlimlerini müşki! duruma sokmuştur. Ehl-i hadîsin işini cid­den çok zorlaştırmıştır. Hakikî hadîsleri, uydurma hadîslerden temizleme işin­de yüce islâm âlimlerinin büyük gayretlerle nasıl çalıştıklarım ve başarı de­recesini göreceksin.[6]

 

Beşinci Özellik:

 

Bu devrin beşinci özelliği Arap ırkından olmayan birçok İslâm âliminin yetişmesidir.

Bilindiği gibi Türkler, İranlılar ve Mısırlılardan birçok kimse İslâmiyete intisab etti. Araplar kendi ırkına mensub olmayan Müslümanlara (Mevalî) der­lerdi. Gerek savaşlar dolayisı ile esir olanlar ve gerekse bunların dışında kalan binlerce Müslüman ile Araplar arasında meydana gelen ilişkiler neticesinde Kur'-,ân ve sünnet ilmi Arap olmayan Müslümanlar arasında sür'aüe yayıldı. Islâmî ilimlerle genel kültür ve özellikle okuma yazma biliminde yaygın alış verişler ve karşılıklı istifadeler büyük rağbet gördü. Araplardan İslâmiyeti kabul eden cemaatta o an için ırkçılık duygusu bulunduğu halde diğer ırklara mensup ce­maatlardan çıkan büyük ilim adamlarına hürmet etmek, verdikleri fetvalara boyun eğmek ve onlardan hadîs rivayet etmek zorunluğunu duydular. Bu yüce İslâm âlimleri bütün lslâmî şehirlerde bulunarak bazı sahâbîler ve tabiînlerin büyükleriyle görüşüp, öğrenim ve Öğretimde büyük payları oldu. Bir kısmı ara­sında o kadar sıkı temas ve işbirliği kuruldu ki, bir sahâbîden bahsederken ya­kın arkadaşı olan Mevâlî (Arap olmayan) den bahsetmemek  az görülebilirdi.

Meselâ : Genellikle ashâbdan Abdullah b. Abbas ile mevlâsı İkrime, Abdullah b. Ömer ile mevlâsı Nafî, Enes b. Malik ile mevlâsı Muhammed b. Şîrîn ve Ebu Hüreyre ile mevlâsı Abdullah b. Hürmüz el-A'rec beraber zikredilirler. Bu dört sahâbîden herhangi birisinden bahsedilirken; mevlâsımn bahis konusu edilme­mesi çok az görülebilir. Ashab arasında en çok hadîs rivayet eden ve fetva ve­ren bu dört zattır. Mevlâlarının büyük üstünlükleri de inkâr edilmez. Fıkıh ve hadîs rivayeti hususunda Arapların emeğini küçümsemek hata olur. Çünkü; Arap olan ve olmayan İslâm âlimleri bu hususlarda müşterek çalışmışlardır. Her şehirde bu ırklardan çok sayıda âlim bulunurdu. Ancak, bazı şehirlerde mevâlî denilen İslâm âlimleri hâkim durumda idi. Meselâ : Basra'da vaziyet böyie idi. Bu şehirde yaşayan mevâlî âlimlerinin başında Ebu'l-Hasan el-Basrî'nin oğlu Hasan bulunuyordu. Küfe gibi bazı şehirlerde ise Arap âlimleri çoğunlukta idi.[7]

 

Altıncı Özellik:

 

Hadîs ve re'y (kıyas) arasında niza* çıkması ve her iki delilin yetkili İslâm âlimlerinden birçok  taraftar bulması:

Daha önce anlattığımız gibi birinci devirde büyük sahâbîler fetvalarında Kitaba istinad ederlerdi. Kitapda mesned bulmayınca sünnete dayanırlardı. Ki­tap ye sünnette istinad edecekleri bir şey bulmadıkları zaman ise re'yle fetva verirlerdi. Re'y, geniş manasıyla kıyas demektir. Ancak, re'y ile fetva vermek sahasını genişletmeye taraftar değillerdi. Bu nedenle re'yle fetva vermeyi yer­dikleri bir vakıadır. Makbul re'y ile yerilen re'yin nasıl olduğunu daha Önce açıkladık. Bilâhare ikinci devir gelince bu devrin müftîlerinden bir kısmı fet­va verirken hadîs üzerinde durur ve Kitap ile sünnette bir nass bulmayınca fet­va vermekten çekinirdi. Mes'eleler arasında irtibat ve münasebet kurmak iste­mezdi. Diğer bir kısım müftîler Kitap ve sünnetle amel etmek hususunda bi­rinci devir müftîlerine muhalefet etmeyerek mümkün mertebe fetvalarını bun­lara dayandırmakla beraber İslâm teşriînin ruhu, gayesi ve hikmetinin akıl yo-luyle bulunabileceği görüşünde idiler. İlâhî kanun maddelerinin hikmet ve mak­satlarını tesbİt için baş vurulan bir takım kaidelerin varlığını benimserlerdi. Bu usul ve kaidelerin Kitap ve sünnetten anlaşıldığını ve şerîatm bu prensiplere dayandığı kanaatinde oldukları için hakkında nass bulamadıkları mes'elelerde re'y ile fetva vermekten birinci gurup gibi imtina etmezdi. Şer'î hükümlerin vaz'ında öngörülen gayelerin ve nedenlerin bilinmesini ve anlaşılmasını çok ar­zu ederlerdi. Şeriatın usulüne aykırı buldukları hadîsleri kabul etmezlerdi. Hele o usulü te'yid eder mahiyette ellerinde hadîs bulununca buna aykırı düşen ha­dîsleri kesinlikle reddederlerdi. Re'y ehli diye tanınan bu ekol'e dahil olanla-rin çoğu Irak'ta idi.

Tabiînden Medine fıkıhçilanmn büyüğü sayılan Said b. el-Müseyyeb'e Ra-bia b. Ferrûh, kadın parmakları tazminatı hakkında aşağıdaki "soruları sordu ve karşılarında yazılı şu cevapları aldı:

—  Kadının bir parmağının tazminatı nedir?

—  On devedir.

—  Onun iki  parmağının tazminatı nedir?

—  Yirmi devedir.

—  Kesilen parmaklar üç tane ise tazminatı nedir?

—  Otuz devedir.

—  Kesilen parmak dört olursa tazminatı nedir?

—  Yirmi devedir.

—  Şu halde kadının yarası büyüdükçe tazminatı azalır.

—  Iraklı mısın? Bu hüküm sünnetin emridir.

Hazreti Said'İn böyle fetva vermesinin sebebi budur. Kendisi diyor ki : «Tam diyet (tazminat) olan yüz devenin 1/3 ü sülüsü veya daha az miktar tu­tarındaki organ tazminatı hususunda kadın ile erkek ayırımı yoktur. (Meselâ: Erkeğin üç parmağının kesilmesi otuz develik tazminatı gerektirdiği gibi, kadı­nın üç parmağının kesilmesi de aynı tazminatı gerektirir.) Fakat, organ tazmi­natı tutarı tam diyetin İ/3 ünden fazla olunca kadının organ tazminatı erke­ğin organ tazminatının yarısı olur. Erkeğin üç parmağının tazminatı (otuz), dört parmağının tazminatı (kırk) deve olduğu için kadının dört parmağının tazmi­natı (yirmi) deve olur. Bu netice akla uygun gelmemekte ise de, teşrîde nassa karşı akim bir fonksiyonu bahis konusu değildir. Hz. Said bu hükmün sünnete dayandığını ifade ediyor.

Kendisine soru tevcih eden Rabîa, bu sonucun hikmetini bilmediği için Hz. Said'e sorular tevcih ediyor. Son sorusundan Hz. Said hoşlanmayınca «Iraklı mısın?» demekle hoşnutsuzluğunu ve t esriden bir nass bulunduğu halde Rabîa'-nm re'ye yer verdiğini işaret etmiş oluyor.

Irak fıkihçılan ise kadının üç parmağının tazminatının (otuz) deve olması ve dört parmak olunca tazminatın yirmi deveye inmesinin akla uygunsuzluğunu dikkata_ alarak, böyle bir neticeye varmamak için organ tazminatı hususunda kadın için erkek tazminatının yarısını tanımıştır. Hz. Saidi'n sözünde geçen sün­net kelimesi ile Peygamberin sünneti değil, ashabdan Zeyd b. Sahit'in sünneti­nin kasdedildiğini söylerler. Zira, Zeyd b. Sabit'in fetvası bu yolda idi.

Böylece hadîs ehli ve re'y ehiİ diye iki gurup fıkıhçı meydana gelmiştir. F.hl-i hadîs denilen gurup nassların zahirleri (kat'î olmayan nassîar) karşısında •susarak o nassların illet (sebeb) lerini araştırmıyorlar, nadiren re'yle fetva verir­lerdi. Diğerleri ise ahkâmın illetlerini araştırıyor, mes'eleler arasında irtibat kur­maya çalışıyor ve nass olmadığı zaman re'ylc fetva vermekten çek inmiyorlardı. Hicaz ehlinin çoğu ehl-i hadîs ve Irak ehlinin çoğu ehî-i re'y idi. Onun için Rabîa, parmak tazminatı hükmündeki hikmeti sorunca Said b. Müseyyeb ona; sen Iraklı mısın? dedi.

Irak'ın önde gelen fıkıhçılanndan Ebu Hanîfe'nin üstadı Hammad b. Ebu Süleyman'ın hocası ibrahim b. Yezid en-Nahaî (Kûfeli) Irak fıkıhçılanndan re'y ve kıyasla en çok meşhur olanlardan biriydi. Bu zat tabiînin ileri gelenlerinden olan ve İbn-İ Mes'ud'un seçkin arkadaşlarından sayılan dayısı Alkarna b. Kays en-Nahaî el-Kûfî'dcn fıkıh aldı. Kendisi Küfe âlimi ve muhaddisi olan Amir b. Şarâhîl eş-Şa'bî'ye muasır idi. Fakat fetva hususunda ayrı metodları vardı. Çünkü Şa'bî hadîs ve eser ehli idi. Kendisine sorulan bir mes'ele hak­kında nass bulmadığı takdirde fetva vermekten imtina ederdi. Re'yden hoşlan­maz idi.

Kendisi bir ara ehl-i re'ye şöyle soruyor: «Eğer el-Ahncf gibi yüce bir zat ile beraberinde küçük bir çocuk ötdürülürse bunların diyetleri eşit mi ola­cak? Yoksa el-Ahnef'in meziyetleri ve alimliği itibariyle diyeti çocuğunkindcn fazla mı hesaplanır?» Re'y ehli: «İkisinin diyeti eşittir» diye cevap verince kendisi :  «O hakle kıyas bir şey değildir» dedi.

Bunlar arasındaki fark görüldüğü gibi Şa'bî ve onun yolunu benimseyen­ler hadîs ve eser adamları olup sünnet ile fetva verir, hakkında sünnet bulu­nan ve bulunmayan mes'elelerde rc'ylcri ile hükmetmezlerdi. Hakkında nass bulunmayan mes'eleler için müftîlere merci olmak üzere Sâri' tarafından vaze­dilmiş genel kurallar ve (esbit edilmiş maslahatlar yok idi. Şer'î hükümler ara­sında bir bağlantı da bilinmezdi. Nitekim, ehl-i hadîs fıkıhçılannın üstadı sa­yılan Said b. el-Müseyyeb yukarıda anlatıldığı gibi, Rabîa'nın parmak tazminatı hususunda ma'kul olanı sormasından İncinmiş idi. Teessürünü gizlememişti. Me­dine ehli Rabîa'ya, teşriîn illetlerini araştırma ve münakaşa konusu ettiğinden dolayı «Rabîat-ür-rcy» derlerdi. Hatta Abdullah b. Sevvâr el-Küdı bir ara dedi ki: «Ben Rabîa'dan daha çok, re'yi bilen bir kimseyi görmedim.» Ona denildi ki: «Rabîa, Hasan ve İbni Sîrîn'den daha mı çok re'ye düşkündür?» O da, evet, dedi.

İbrahim en-Nahaî ve onun yolunu benimsemiş olan Irak fıkıhçıları ve Me-dinenin bazı fıkıhçıları İse, fetvalarında Kitap ve sünnete dayanırlardı. Ancak onlara göre şeriatın Ön gördüğü bir takım maslahatların (yararlıklar) bulunması gereklidir. Bu maslahatları gözönündc bulundurmak yerinde olur. Bu sebeple hakkında Kitap ve sünnette nass bulamadıkları mes'eleler için maslahatların şer'î hükümlerin çıkarılması yolunda bir esas olarak kabul edilmesini uygun görmüşlerdir. Daha önce aynı yolu takip eden sahabîler, bunlar için iyi selef olmuştur. Çünkü, ashab devrinde kendilerine arz edilen mes'ele hakkında Ki­tap ve sünnette bir hüküm bulmayınca kıyas (rey) la fetva verenler olurdu. Onların  rc'ylcri, bir takım  maslahatları dikkata alma  neticesi  idi.

Hadîs ehli, re'y ehlini, «Kıyas için bazı hadîsleri terk ediyorlar» gerek­çesi ile kınıyorlardı. Oysa bu kınama hatalı idi. Çünkü, re'y ehlinden kıyası, sabit sünnete tercih edeni görmüyoruz. Ancak şu durum oluyordu. Bir hadise hakkında kendisine hadîs rivayet edilmeyen veya rivayet edilen hadîsin sene­dini sağlam görmeyen re'y ehli, re'yle fetva verirdi. Bu durumda verdiği fetva kendisi tarafından bilinmeyen veya bilindiği halde rivayetine güvenmediği ve­yahut da onun nazarında daha kuvvetli bir delile ters düşen bir sünnete aykırı olurdu.

Buna bir misal verelim :

Siifyan îbn-i Üyeyne'nin rivayet ettiğine göre Ebu Hanife ile Evzâî, Mek­ke'de (zahire hanında) buluşuyorlar. Evzâî, Ebu Hanife'ye hitaben: «Rükûa giderken ve rükûdan kalkarken neden ellerinizi kaldırmıyorsunuz?» dedi. Ebu Ha-nîfe: «El kaldırma hakkında Resulü II ah'd an sıhhatli bir şey sabit olmadığı için ellerimizi kaldırmıyoruz!» diye cevap verdi.

Evzâî: «Nasıl sıhhatli bir şeyin sabit olmadığını söylüyorsun? Halbuki bana Zührî, o da Salim'deh, o da babasından (tbn-i Ömer), naklettiğine göre Resûlüllah, namaza başlarken rükûa giderken ve rükûdan kalkarken her iki eüni kaldırıyordu.» dedi.

Ebu Hanife buna karşılık dedi ki: «Bize Hammad, o da İbrahim'den, o da Alkame ve Esved'den, onlar da îbn-i Mes'ud'dan naklettiğine göre: Re­sûlüllah yalnız namaza başlarken ellerini kaldırırdı.»

Evzâî: «Ben, sana Zührî, Salim ve babasından hadîs naklediyorum. Sen; halâ Hammad ve İbrahim'den hadîs rivayet ediyorsun.» dedi.

Bunun üzerine, Ebu Hanife şu karşılığı verdi :

«Fıkıh ümi bakımından Hammad, Zührî'den ve İbrahim de Salim'den üs­tündür. Alkame, lbn-i Ömer'den eksik değildir, tbn-i Ömer'in ashabdan olma fazileti var, buna karşılık Esved'in de çok fazileti vardır, lbn-i Mes'ud'un mev­kii de malûmdur.

Evzâî, bunun üzerine sustu.

Bu iki şahsiyet arasında cereyan eden ilmî sohbet, ehl-İ hadîs ve ehl-i re'-yin yek diğerine nasıl kıymet verdiğini ve iki ekol mensuplarının, sahih hadîs muvacehesinde nasıl eğildiklerini gösterir. Bu yüce iki fıkıhçı arasında geçen konuşmayı  eleştirecek değiliz.

Diğer bir fıkhî mes'elede ehl-i re'y ile ehl-i hadîs arasında geçen ihtilâfı özetle anlatalım.

Süt veren koyunu satın alan bir kimse, bilâhare koyunun memesinde sü­tün satıcı tarafından birkaç öğün sağılmaması suretiyle biriktirildiği ve aslında koyunun verdiği sütün az olduğu anlaşılınca müşteri satış akdini feshedebilir. Bu takdirde müşteri tarafından hayvanın iadesi halinde sağılan süt karşılığında satıcıya verilecek tazminat konusunda, hadîs ehli ile re'y ehli değişik fetva ver­mişlerdi.

Ehl-i hadîs, bu tazminatın bir sa' (3333 gr.) hurma olduğuna fetva vermiş­lerdir. Çünkü, bu konuda Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadîs vardır. On­lar, bu hadîsi esas almışlardır, Re'y ehli ise; bu tazminatın müşteri tarafından sağılan sütün kıymeti olduğuna fetva vermişlerdir. Onlar diyorlar ki: Başkası­na ait olup zayî edilen bir malın tazminatı hakkında şer'î kaide, zayî edilen mal, emsali (benzerleri) bulunan çeşitlerden ise benzerinin ödenmesini âmirdir. Şayet, bir kıymet takdir edilecek maddelerden ise onun için takdir edilen kıy­metin ödenmesini gerektirir. Halbuki, Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadîs, za­yî edilen sütü bir sa' hurma ile takdir ediyor, bir sa' hurma ise; ne sütün ben-

zeri ve ne de kıymeti sayılabilir. "Bu durum, hadîsin sıhhati hakkında şüphe uyandırır. Eğer, bu hadîs ehl-i re'ye ulaştığı halde bu şekil fetva vermişlerse, söylediğimiz gibi hadîsin sıhhatindeki şüpheden dolayıdır. Bence, bu hadîs on­lara ulaşmamıştır. Zira, umumî kaidelere muhalif bazı hadîsler ehl-i re'ye ula­şınca, umumî kaideleri terk ederek kendilerine intikal eden hadîslerle amel et­tikleri ve buna «tstihsan» dediklerini görüyoruz.

Hülâsa; bu devirde Cumhur'un müftîlerinin ehl-i hadîs ve ehl-i re'y diye iki kısma ayrıldıklarını ve bu iki ekol'ün meydana gelişinin bu devrin özellik­lerinden olduğunu görüyoruz. Ancak, bu devirde müetehidier için ışık tutacak açık ve malûm bir takım kaideler henüz oluşmamış idi. Zira; fıkıh, bu devirde lâyık olduğu tedvin ve tertip derecesini almamış idi.[8]

 

Üçüncü Devirde İçtihad

 

Kitap Ve Sünnet :

 

Yukarıda anlattığımız veçhiyle, hülefa-i Raşidîn elleri ile Kitabın yazılışı, nüshalannm çoğaltılması ve hıfzı tamamlanmış idi. Artık, Hz. Osman (R.A.) Mushaf'larında yazılı olduğu gibi okunur ve nüshaları çoğaltılırdı. Ashab-ı ki­ramdan ve Tabiinden birçok kimse, Kitabın tamamını hıfzetmekle ve okutmak­la meşhur olmuştu. Onlardan da sayısız Müslümanlar İslâm şehirlerinde Kur'ân-i Kerim dersini alıyorlardı. Bu devrin sonlarına doğru şöhret bulan bir kısım kur-ra, aslında, Kur'ân'ın tamamını hıfzeden ve Kur'ân öğreticiliği yapan deryadan ancak bir damla idî.

Sünnet ise; bu devirde çok rivayet edilirdi. Tabiîn âlimlerinden bir gurup kendilerini tamamen hadîs rivayetine vermişlerdi ve başka işlerle meşgul ol­mazlardı. Buna rağmen hadîs tedvini yapılmadı. Sünnet, Cumhur'un ittifakiyle Kitabın bir nev'i açıklaması durumunda olmakla teşriin tamamlayıcısı iken, tedvin işinin uzun zaman ele alınmayışı düşünülemez. Hicrî ikinci yüzyılın baş­larında Halîfe Ömer b. Abdülaziz, bu boşluğu ilk sezen zat oldu. Bu nedenle devrin Medine valisi Ebu Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm'e bir yazılı talimat göndererek, Resûlüllah'm sünnetini ve hadîslerini araştırıp yazmasını is­tiyor, bu arada İîim adamlarının birer birer vefat etmesi ve ilmin inkirazı (or­tadan kalkması) hususunda duyduğu endişeyi ifade ediyor. Adı geçen halîfe­nin bahis konusu talimatını imam Malik'in «Muvatta» isimli eserinde, Muham­med b. el-Hasan rivayet ediyor. Ayrıca, «İsfahan şehrinde» Ebu Naİm, Ömer b. Abdülaziz'den naklen anlattığına göre; kendisi her tarafa mektuplar yazarak Resûlüllah'm  hadîslerinin   araştırılıp  toplattırılmasın!   istemiştir.

Bu devirde sünnetin en büyük hafızlarından olan,, Muhammed b. Müslim cş-Şihab ez-Zührî sünnet yazmak ve yazdırmakla mümtaz bir yer işgal etmiş­tir. Diğer taraftan yukarıda geçen İbn-i Abbas'tn hadîsinden anlaşılıyor ki, Hz. Ali taraftan olduğunu söyleyen Şia yantnda, Hz. Ali'nin fetvalarını ihtiva eden bir kitap var İdi. Ancak, bu kitabın sıhhatini İbn-i Abbas kabul etmemiş, ço­ğunu imha ederek, «Allah'a yemin ederim Ali, böyle fetvalar vermemiştir» de­diği sabittir.[9]

 

Üçüncü Devrin En Meşhur Müftüleri

 

A) Medine Ehlinden :                               

1) Hz. Aişe (R.A.):

Resûlüllah'ın eşi olup hicretten iki yıl önce nikâh akdi yapılmış, bilâhare Medine'de evlilik hayatı başlamıştır. Resûlüllah, zevceleri arasında adaletin bü­tün inceliklerine riayet etmekle beraber kalbî sevgi bakımından Onun en se­vimli eşi İdi. Ata b. Ebî Rabbah der ki : «Hz. Aişe en iyi fıkıh bilginlerinden idi, insanlar içerisinde en isabetli ve en güzel görüş sahiplerinden idi.» Urve de der ki; «Fıkıh ve şiir bilgileri hususunda Hz. Aişc'dcn daha üstün bir kim­se görmedim.» Kendisi çok hadîs rivayet etmiştir. Onun rivayet ettiği hadîs­ler Ahnıcd b. Hanbel'in Müsned'inin yirmi dokuzuncu sahifesinden ikiyüz sek­sen ikinci sahifesine kadar olmak üzere ikiyüz elli üç sahife tutarındadır. Re­sûlüllah'ın evinde yaptığı ve Fiilî Hadîs diye adlandırılan sünnetin rivayetlerin­de Hz. Aİşe'den nakledilene itinıad edilirdi. Bununla beraber sadece Resûlül­lah'm evdeki hayatı ile ilgili fülî ve kavlî sünnetin rivayetine münhasır kalın­mayarak; fıkhın çeşitli konularının hemen hemen hepsinde Hz. Âişe'den riva­yet edilen hadîsler vardır. Ashabın fıkıhçılan ona müracaat ederlerdi. Birçok sahâbî ve tabiî ondan hadîs rivayet etmiştir. Ondan en çok hadîs rivayet eden­ler Ehl-i Beytten olan yeğenleri Urve b. Zübeyr ve Kasım b. Muhammed'dir. (Vef. h. 57)

2) Abdullah bin Ömer:

Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden Hz. Ömer'in oğludur. Küçük yaşta iken babası İle beraber Müslüman oldu. Bedir savaşı vukubulduğunda küçük olduğu için savaşa katılmadı. Onun katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Cafer b. Ebî Talib ile beraber Mute savaşına katıldı. Ayrıca Yermük savaşında ve Mısır ile Afrika fetihlerinde bulundu. Resûlüllah'm sünneti seniyyesine ziyade­siyle riayet ederdi. Onun konakladığı yerlere iner, namaz kıldığı yerlerde o da Tiamaz kılardı. Resûlüllah'm dinlenmek için bir ara gölgesinde oturduğu ağaca bakar, kurumasın diy£ sulardı. Kendisi Müslümanların önderlerinden ve fetva bakımından otoriter olan şahsiyetlerdendi. Fetva hususunda son derece ihtiyatlı davranır, titizlik gösterir, takva yolundan ayrılmazdı. Şahsî arzu ve emellerinin arkasından  kat'iyyen yürümezdi.     Suriye'liler onun sempatizanı olmalarına ve

Halifelik hususunda ona ziyadesiyle temayül etmelerine rağmen kat'İyyen buna iltifat etmediği gibi, hilâfet konusunda ashab arasında beliren ihtilâftan son derece uzak kaldı. Hz. Ali'nin yaptığı savaşların hiç birisine katılmadı. Bilâ­hare de Hz. Ali'ye bazı savaşlarda refakat etmediğine nedamet ederdi. Câbir b. Abdullah derdi ki: «içimizde dünyaya hiç temayül etmeyen yoktur. Ancak Ömer ve oğlu Abdullah gerçekten bundan müstesnadır,»

tbn-i Ömer, Resûlüllah'dan birçok hadîs rivayet ettiği gibi, yaşça büyük olan ashabdan da hadîs rivayet ederdi. Kendisinden de birçok Tabiîn hadîs ri­vayet etmiştir. Bunlar arasında ondan en çok hadîs rivayet edenler oğlu Sa­lim ve mevlâsi Nâfî'dir. Şa'bî der ki: .«İbn-i Ömer'in hadîsçiliği, fikmçmğından daha üstün idi.» Kendisi Resûlüllah'm vefatından sonra 60 sene halka fetva vermekle iştigal ettikten sonra hicrî 73 de vefat etti.

3) Ebu Hüreyre:

Adı Abdurrahman ve babasının adı Sahr ed-Devsî'dir. Kendisi Hayber savaşından sonra hicrî yedinci yılda muhacir olarak Medine'ye gelip Müslü­man oldu. Resûlüllah'm vefatına kadar daima yanında kaldı. Ondan çok ha­dîs rivayet elti. Ayrıca ashabdan da hadîs rivayet etti. Diğer tııruftım birçok tabiîn kendisinden hadîs rivayet etti. özellikle Said b. el-Müseyyeb ve mevlâsı A'rec, ondan en çok hadîs rivayet edenlerdir. Ebu Hüreyre ilim kaynağı ve fetva imamlarının en büyüklerinden idi. Ayrıca tevazu, ibadet ve takvası çok üstün idi. Ashab arasında hafızası en kuvvetli olanlardan idi. İbn-i Ömer'in kendisine: «Ey Eba Hüreyre! Gerçekten içimizde en çok Resûlüllah'm soh­betinde bulunan ve en çok hadîslerini bilen sensin.» dediği rivayet edilmiştir. (Vef. h. 58)

Bu üç zat Medine'de oturan ashab-i kiramdan en çok hadîs rivayet eden ve en çok fetva veren bu devrin mümtaz simalarıdır. Medine ehlinin ilim mer-cîleridir. Medineli tabiînin ileri gelenleri, bunlardan ilim almıştır. Biz bu ta­biînin en meşhurlarını zikredeceğiz.

4) Said bin el-Müseyyeb el-Mahzumî;

Hz. Ömer'in hilâfetinin üçüncü yılı doğdu. Ashabın büyüklerinden ilim aldı. Geniş ilmi, sağlam diyaneti, hakka bağlılığı, hakkı söyleyişi, fıkihçıhğı ve saygı değerliği ile Önemli bir mertebeye yükselmiştir. Hatta ashabdan .İbn-i Ömer: «Said b. el-Müseyyeb müftîlerdendir.» demekle onu takdir ettiğini İfade eder. Keza Katâde: «Ben, Said b. el-Müseyyeb'den daha âlim bir kimse gör­medim.» der. Diğer taraftan Ali b. el-Medînî: «Tabiîn arasında Said'den daha geniş bilgiye sahib bir kimseyi bilmiyorum. O bence tabîînlerin en yücesidir.» demekle değerinin yüceliğini ifade etmiş olur. Onun meziyetlerinden birisi de Sultanın bahşiş ve hediyelerini kabul etmemesidir. Rivayet ettiği hadîsler genel­likle Ebu Hüreyre'den almadır. Hasan el-Basrî, bir müşkülü olduğu zaman Said b. el-Müscyyeb'e mektup yazmakla müracaat ederek raüşkilinin hallini isterdi.

Vefat tarihi kesinlikle bilinmemektedir. Bir rivayete göre h. 94. yılında vefat etmiştir.

5) Urve bin Ziibeyr bin el-Avvâm el-Esedi:

Hz. Osman'ın halifeliği devrinde doğdu. Birçok Sahâbklen hadis rivayet etti. Teyzesi Hz. Âişe'dcn fıkıh aldı. Kuvvetli hafızlardan ve hadîs âlimlerin­den idi. Peygamberin yaşayışını iyi bilenlerden idi. Kendisinden hadîs rivayet edenlerin başında oğlu Hişam ile diğer oğulları gelir. Ayrıca Medine âlimle­rinden Zührî, Ebu Zinâd vesair zatlar ondan hadîs rivayet ettiler. Zührî onun geniş ilmini anlatırken; «Tükenmez bir derya idi.» der. (Vefatı: h. 94)

6) Ebu Bekir bin Abdurrahman bin el-Hâris bin Hişam el-Mahzumi :

 Hz. Ömer'in halifeliği zamanında doğdu.     Gerek babasından ve  gerekse diğer ashabdan hadîs rivayet etti. Kendisinden de ez-Zührî ve diğer tabiînlcrin yaşça küçükleri hadîs aldılar. Kendisi çok hadîs rivayet eden hadîsçi, fıkihçi, cömert, sâlih, muttaki, zahid ve ilimde hüccet sayılırdı. Zühd-ü takvası dola-yısıyle ona Kureyş rahibi denirdi, (h. 94 yılında Medine'de vefat etti.)

7)  Ali bin el-Hiiseyin bin Ali bin Ebî Talih:

Bu zat İmamiyyc olan Şia'nın dördüncü imamıdır. Zeyncl-Abidin ismiyle tanınır. Babasından, amcası Hz. Hasan'dan, Hz, Âişe'den, İbni Abbas'dan ve başka zatlardan hadîs rivayet etti. Zührî der ki: «Ben Ali bin el-Hüseyin'den daha fıkıhçı bir kimse görmedim. Fakat hadîsçiliği az idi.» Oğîu da der ki: «Hâşîmîler arasında, ondan üstün bir kimse görmedim.» lbn-ül-Müseyyeb de : «Ben, ondan daha muttaki bir kimse görmedim.» der. (Vefatı: h. 94)

8) Übeydullah bin Abdullah bin Vtbe bin Mes'ud :

Hz. Aişe, Ebu Hüreyre, İbni Abbas v.s. zatlardan ilim aldı. Fıkıh ve ha­dîs sahasında imâm olmakla beraber edîb ve şâir idi. Ömer bin Abdül-Aziz'in eğitim ve öğretimi kendisi tarafından yapıldı. Zührî, onun hakkında der ki: .Übeydullah ilim deryalarından idi.» (Vef: h. 98)

9)  Salim bin A bdullah bin Ömer :

Babasından, Hz. Aişe'den, Ebu Hüreyre'den, Said bin el-Müseyyeb v.s. zatlardan ilim ve feyz aldı. Babası kendisini takdir eder ve överdi. Hakkında yazdığı bir şiirde, gözü kadar onu sevdiğini ifade eder. İmam Malik : «Zühd ve fazîlet bakımından selef-i sâlihin'e, Salim kadar benzeyen muasırları yok­tur.» der. Hayatının sadeliği hususunda da babasının izinde idi. (Vefatı: h, 106)

10) Süleyman bin  Yesâr:  Mevlâ  Meymune:

Meymune, Aişe, Ebu Hüreyre, İbn-i Abbas, Zeyd bin Sabit hazretlerinden ve diğer zatlardan hadîs rivayet etti. Hasan bin Muhammed bin el-Hanefiyye, kendisinin Said bin el-Müseyyeb'den daha keskin zekâlı olduğunu söyler. Said bin el-Müseyyeb'in de; fetva soranlara, Süleyman bin Yesar'a müracaat etmeIerini  tavsiye elliği  rivayet edilir.  İmam  Malik  de; onun  âlimlerden  olduğunu beyan eder. (Vefatı : h.   107)

11) Ei-Kasım bin Muhammet! Bin ebi Bekir:

Malası Âişe, Ihn-İ Abbas ve lbn-i Ömer gibi birçok zatdan hadîs aldı. Ha­lası onu yetiştirdi. Yahya bin Said : «Medine'de Kasım'dan üstün bir kimseye yetişmedik.» der.

E:bu ez-Zinad da: «Ben, Kasım'dan daha çok fıkıhçı ve hadîsçi bir kim­seyi görmedim.» der. İbni Uyeync de; onun, devrinin en büyük âünıi olduğunu söyler. Ibnü Said de der ki: "Kasım, ilimde önder, fıkıhda otoriter, takvaca yüce ve çok hadi* bilen bir zat idi.» Ömer bin Abdüfaziz'in de şöyle söyle­diği rivayet edilir: «Eğer birisini yerime halife seçmem icab etseydi Kasım'ı seçerdim.»  (Vefatı:   h.   106)

12) Nûfİ: Mevlâ Abdullah bin Ömer:

Abdullah bin Ömer, Aişe,Ebu Hürcyre ve diğer bazı zatlardan hadîs ri­vayet elti. Mısır halkına sünneti öğretmek üzere Ömer bin Ahdüla/iz tarafın-, dan Mısır'a gönderildi. Kendisi, Salim ( — Abdullah bin Ömer'in oğlu) hayat-da iken fetva vermezdi. Otuz yıl Abdullah bin Ömer'e hizmet etti. Aslen Dey-lemlidir. (Vefatı : h.   117)

13) Muhammed  bin  Müslim :  (İbn  Şihûb  ez-Zührî  adiyle  tanınmıştır.)

 H. 5ü. yılda doğdu. Abdullah bin Ömer, Enes bin Malik, Said bin el-Müseyyeb v.s. den  hadîs rivayet etti. el-Lcys bin Sa'd der ki :     oBen, Zührî'den daha geniş bilgilere sahih bir âlim görmedim. Kur'ân ve sünnetten bahsederse, bu konuları çok iyi bilmekle beraber başka ilim dallarını bu ilimler kadar bil­mez dersin!.. Tarih konularına temas edince bunu çok iyi bilir, başkasını böyle bilmez dersin. Hülâsa; hangi ilim dalına geçilirse, o sahada geniş malûmatı gö­rülür.»   Ömer  bin  Abdülaziz de:   «Zamanına kadar rivayet  edilmiş olan   sün­neti, Zührî kadar bilen bir kimse kalmadı.» der. İmam Malik de:  «Alimler­den Zührî kaldı. Dünyada onun esi yoktur.» der. Keza, Leys; «Zühri'nin çok cömert olduğunu,     halife  Hişam  bin  Abdülmelik'in  çocuklarını eğittiğini,  Hi-şam'ın  meclisine devam  ettiğini,  çocuklarına  hadîs  yazdırması  için   Hişam  ta­rafından  ricada  bulunulduğunu,  bunun   üzerine  dörtyüz  hadîs  yazdırdığını,  bir ay sonra yazdırdığı kitab, zayî oldu diye yeniden hadîs yazması  istenince; ye­niden yazılan kitab, zayî olduğtı söylenen kitapla Hişam tarafından karşılaştırı­lınca  aralarında   bir  harf dahi  değişik   olmadığını»   söyler.     İmam   Malik  de: «İbn  Şihâh  (Zührî)  in,   Medine'ye  geldiği  zaman   Rabîa'nın   elini   tutarak   ilmî sohbette  bulunmak  üzere girdikleri  evde  ikindiye  kadar  oturduklarını,     ikindi zamanı  İbn Şihâb evden ayrılınca:  «Rabîa gibi bir âlimin Medine'de bulundu­ğunu sanmazdım.» dediğini, bir süre sonra Rabîa çıkınca: «lbn-i Şihâbin ulaş­tığı ilim mertebesine, bir kimsenin ulaşabileceğini tahmin etmem.» dediğini ri­vayet eder.

Zührî (İbn Şİhâb) der ki : «ei-Kasım bin Mtıhammcd hu ura bana dedi ki: «Seni ilme çok düşkün görüyorum. Sana ilini kaynağını göstereyim mi?» Ben de: «Çok memnun edersin.» deyince, bana şu tavsiyede bulundu : «Ab-durrahman'ın kızına git! Ondan feyz al. Çünkü o kadın, Hz. Aİşc'nİn yanında yetişip ilim-irfan kaynağı oldu.» Bunun üzerine ben ona gittim, gerçekten onu tükenmez bir derya olarak buldum.»

14) Ebu Ca'fer bin Muhammed bin Ali bin el-Hüseyin :

El-Bakır diye tanınan bu zat, Şia'nın imamiyye kolunun beşinci imamı­dır. Babasından, Câbir'den, tbn Ömer'den ve başkalarından hadîs rivayet etti. Devrindeki  Hâşimîlenn  büyüğü  idi.  (Vefatı:  h.   114)

15) Ebuz-Zinat Abdullah bin Zekvân :

Medine fikıhçısı sayılan bu zat, Enes bin Maiik'den ve birçok tabiînden hadîs rivayet etti. El-Leys bin SaM der ki: «Ben, onun etrafında fıkıh, şiir vesair İlim dallarında çalışan üçyüz talebe gördüm. Bilâhare etrafındaki tale­belerin onu yalnız bırakarak re'y ehlinden olan Rebİa'nın etrafında toplandık­larını gördüm.» Ebu Hanîfe de der ki: «Ben, Ebuz-Zinad ve Rcbîa'yı gördüm. Ebuz-Zinad'm fıkıh ilmine vukufiyeti daha çoktu.» Süfyan da; Ebuz-Zinad'a «Hadîsde "Emiru'l-Mü'minin"» derdi. (Vefatı: h.   131)

16) Yahya bin Said el-Ensarî:

Enes bin Malikden ve birçok tabiînden hadîs rivayet etti. Yahya el-Kattam, kendisinin Zührî'den daha üstün olduğunu söyleyerek, Zührî'ye yer yer muha­lefet ettiği halde, ona hiç muhalefet etmemiştir. Ahmed bin Hanbcl de, kendi­sinin halk içerisinde çok sağlam bir ilme sahip olduğunu söyler. Vehiyb de der ki: «Medine'den dönüyorum. Orada karşılaştığım âlimlerin söylediklerinin bir kısmında hemfikir iken, bazı hususlara itiraz ettim. Fakat, Yahya bin Said'in söylediklerinin hiç birisine diyeceğim yoktur.» (Vefatı: h.  146)

17) Rabıa bin Ebi Abdurrahman Ferruh :

Enes bin Malik'den ve birçok tabiînden hadîs rivayet etti. Hadîste hafız, fıkıhta müetehid ve re'yde keskin görüşlü İdi. Onun için kendisine «Rabîat-ür-re'y» denirdi. Yahya bin Said: «Ben, Rabîa'dan daha zeki bir kimse görme­dim. Savvar bin Abdullah cl-Kadt, Rabîa'dan, re'y hususunda daha âlim bir kimseye rastlamadığını söyleyince ben, el-Hasan ve İbn Sîrîn'den de üstün mü­dür? diye sorunca, evet diye cevap verdiğini» söyler. İmam Malik ibn Enes'İn fıkıh ilmini aldığı yegâne zat budur. (Vefatı: h.  136)[10]

 

B) Mekke  Ehlinden :

 

1)  Abdullah bin Abbas bin Abdiilmutlalib :

Hicretten iki yıl önce doğdu. Fıkıh ve tefsirde âlim olması için Resûlüllah'ın özel duasına mazhar oldu. İbn Mes'ud onun hakkında söyle der: «lbn-i Abbas Kur'ân-ı Kerim'in ne güzel tercümanıdır. Eğer yaşımıza erişmiş olsaydı, ilmî kudreti dolayısıyla huzurda hiç birimiz konuşamayacaktık.» Muammer de: İbn-i Abbas'm bütün ilmi, Ömer, AH ve Ubey b. Ka'b hazretlerine dayanmak­tadır.» der. Hadîs ilmine karşı beslediği iştiyak ve saygıyı dile getirme babın­da kendisinin şöyle söylediği rivayet olunur: «Ben, bir adamın, bir hadîs bil­diğini işittiğim zaman gider onun yolunda oturur, beklerdim. Evden çıkıncaya kadar ordan ayrılmazdım. Çıkınca da ona sorardım. Halbuki isteseydim kapı­sına gider, görüşür ve istediğimi sorabilirdim.» Mekke ehlinin tefsir ve fıkıh ilmi İbn-i Abbas'a dayanır. (Taifte h. 68 de vefat etti.)

2) Mücahid bin Cebr Mevlâ bent Mahzum :

Sa'd, Aişe, Ebu Hüreyre ve îbn-i Abbas'dan hadîs rivayet etti. Bir süre İbn-i Abbas'ın dersine devam ederek tefsir ilmini ondan aldı. İlim kaynaklarından birisiydi. Kendisi der ki: «Ben, Kur'ân-i Kerim'in tamamını üç defa İbn-i Ab­bas'ın huzurunda okudum. Her ayet başında durur, sebeb-i nüzulünü ve ahkâ­mını sorardım.» Katadc de der ki : «Tefsir ilmini bitenlerden kalanların en bü­yük âlimi Mücahid'dir.» Kemlisi: «İbn-i Ömer, benîm alımın dizginini tutardı.» demekle, ilmine hürmeten, Ibn-i Ömer gibi şahsiyetlerin kendisine kıymet verdi-diğini ifade etmiş olur. (Vefatı: h. 103)

3) İkrime Mevlâ İbn Abbas:

İbn-i Abbas'dan, Aişc'dcn, Ebu Hüreyre'den ve başkalarından hadîs riva­yet etti. Fıkıh İlmini İbn-i Abbas'dan aldı. Said b. Cübeyr'e: «Sen kendinden daha üstün bir âlimi bilir misin?» diye sorulduğunda, «Evet, tkrime» diye cevab verdiği söylenir. Şa'bî de : «Kur'ân-ı Kerim'i İkrime'den daha iyi bilen bir kim­se kalmadı.» der. Kendisinin, Havaric'in reyine meylettiği söylendiği için, imam Malik ve Müslim b. el-Haccac, Ikrime yoluyla hadîs rivayet etmediler. (Vefatı: h. 107)

4) Ata bin ebi Rabbah Mevlâ Kureyş:

Hz. Ömer'in halifeliği zamanında doğdu. Aişe, Ebu Hüreyre, İbn-i Abbas ve başkalarından hadîs rivayet etti. Hatib ve kuvvetli âlim idi. Ebu Hanife: «Ben Ata'dan üstün kimse görmedim.» der. Evzaî de: «Ata halk içerisinde her­kesin rızasını en çok kazanan bir zat olarak vefat etti.» der. İsmail b. Umeyye de: «Ata pek konuşmazdı. Konuştuğu zaman bizi mest ederdi.» der. İbn-i Ab­bas da: «Ey Mekke ehli! yanınız Ja Ata gibi bir zat varken ne diye benim et­rafımda toplanıyorsunuz?» demekle onun değerinin büyüklüğünü ifade etmiştir.

5) Ebuz-ZUbeyr Muhammed b. Müslim Mevlâ Hak'ım :

İbn-i Abbas'dan, İbn-i Ömer'den, Said b. Cübeyr'den ve başkalarından hadîs rivayet etti. Yala b. Ata der ki: aEbuz-Zübeyr bize hadîs naklederdi. Kendisi çok zeki ve hafızası çok kuvvetli idi.» Ata da: «Biz, Cabir'in yanına gider on­dan hadîs dinlerdik. Yanından ayrıldığımız zaman dinlediğimiz hadîslerin müzakeresini yapardık. Aramızda hadîsleri en iyi belleyen, Ebuz-Zübeyr idi.» der. (Vefatı: h. 27)[11]

 

C) Küfe Ehlinden :

 

1) AI karne bin Kays En-Nahaî :

Irak fıkıhçısıdır. Resûlüllah hayatla iken doğdu. Ömer, Osman, lbn-İ Mes'ud ve A1İ hazretlerinden hadîs dinledi. Fıkıh ilmini İbn-i Mcs'ud'dan aldı. Onun en_ zeki talebesi idi. İbn-i Mes'ud onun hakkında şöyle söyler: «Alkame benim oku­duğum herşeyi okur ve bildiğim herşeyi bilir.d Kabus b. Ebî Zabyan der ki: «Ben babama neden sahabeleri bırakıp Alkanıe'ye gider, ondan fetva sorarsın? deyince, babam: «Evlâdım ben birçok şahabının Alkame'ye giderek, ondan fet­va istediklerine şahit oldum,» diye cevap verdi. Zehchî de onun hakkında şöy­le söyler: «O, fıkıhçı idî. Had'sçi İdi. Çok güzel kıraati vardı. Hadîs rivaye­tinde titiz idi, hayırsever, zühd ve takva sahibi idi. Durum ve davranışları iti­bariyle ibn-i Mes'ud'a benzerdi.» (Vefatı: h. 62)

2) Mesruk bin el-Ecda' El-Hemedam ;

Fıkıh bayraktarlarından olan bu zat, Amr b. Ma'dikcrih'in yeğenidir. Ömer, Ali ve İbn-i Mes'ud hazretlerinden hadîs aldı. Şa'bî: «Mesruk'tan daha çok il­me meraklı ve istekli bir kimseyi bilmiyorum. Fetva hususunda Kadı Şüreyh'-den daha bilgili İdi. O, Şüreyh'e danışmaya hiç htiyaç duymazken, Şüreyh ba­zı meselelerde ona danışırdı.» der. (Vefatı: h. 63)

3) Übeyde bin Amr ez-Selmarii El-Muradî:

Mekke fethi senesinde, Yemen'de Müslüman olan bu zat, Ali ve îbn-i Mes'ud hazretlerinden hadîs aldı. Şa'bî: «O, hüküm ve fetva bakımından Şüreyh sevi­yesinde idi.d der. İclî de: «Ubeyde, Abdullah b. Mes'ud'un yanında okuyan ve halka fetva verenlerdendi.» demiştir. (Vefatı: h. 92)

4) El-Esved bin Yezid En-Nahaî:

Küfe âlimi idi. Alkame b. Kays'ın yeğeni idi. Muaz, İbn-i Mes'ud ve diğer­lerinden hadîs aldı. (Vefatı: h. 95)

5) Şüreyh bin et-Hâris et-Kindî:         '

Hazreti Ömer, onu Küfe kadılığına tayin etti. Ondan sonra da Hz. AH tekrar Küfe kadılığına atadı ve Haccac b. Yusuf zamanına kadar kadılığına de­vam etti. Vefatından bir yıl önce kadılıktan istifa etti. Kendisinden başka, 60 yıl aralıksız olarak kadılık eden bir kimseyi bilmiyoruz. Kendisi, Ömer, Ali ve İbn-i Mes'ud hazretlerinden hadîs-rivayet etmiştir. (Vefatı: h. 78)

6) İbrahim bin Yezid En-Nahaî:

Irak fıkıhçısı idi. Alkame, Mesruk, el-Esved ve diğerlerinden hadîs rivayet etti. Meşhur fıkıhçt Hammad h. Ebi Seİcme'nin hocası idi. lhfü*lı âlimler­den idi. Şöhretten kaçınır, umera meclislerinde pek oturmazdı. Abdiilmclik b. Ebî Süleyman diyor ki: «Saİd b. Cübeyr; içimizde İbrahim En-Nahaî varken, niçin bana fetva soruyorsunuz? diyerek ilmî kudretini ifade ettiğini duydum.» Kendisine bir mesele sorulmadıkça, ilmî konularda konuşmazdı. (Vefatı: h. 95)

7)  Said bin Ciibeyr Mevlâ Vali be ;

İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer ile başkalarından hadîs aldı. Kûfc halkı hacca gittiklerinde, İbn-i Abbas hazretlerini ziyaretle, fıkhı meseleler sordukları zaman; «İçinizde Said b. Cübeyr yok mu ki bana müracaat ediyorsunuz?» derdi. Ya­nında kimsenin gıybet etmesine katiyyen meydan vermezdi. Meymun b. Mch-ram der ki : e Said b. Cübeyr vefat etti ama yeryüzünde onun ilmine muhtaç olmayan hiç kimse yoktur.» Haccac, İbnü'l-Eş'as olayında onu öldürdü. (Ve­fatı: h. 95)

8) Âmir bin Şeraitti Eş-Şa'M:

Tabiîn allâmesi idi. Hz. Ömer, hilâfeti zamanında h. 17. yılda doğdu. Çok hadîs bilen, kuvvetli hadîsçi ve fıkıhçi idi. Çeşitli ilim dallarında geniş bilgisi vardı. AH, Ebu Hüreyre, İbn-i Abbas, Aişe, İbn-i Ömer ve diğerlerinden hadîs rivayet etti. Ebu Hanife'nin en büyük hocası idi. Küfe kadılığını yaptı. Mekhûl : «Ondan daha bilgili; Ebu Hüseyin de : Ondan daha fıkıhçı kimse görmedim.» diye söylerler. Ayrıca İbn-i Şîrîn, Ebu Bekr El-Hüzclî'ye, «Şa'bi'nin sohbetine devam et, zira birçok sahabi varken fetva için kendisine müracaat edilirdi.» demiştir. İbn-i Ebî Leylâ da: "Şa'bî hadîs ehli ve İbrahim kıyas ehli idiler. Bİr gün Şa'bî, Resûlüllah'ın savaşlarını ve bunlarla ilgili hadîsleri, bir cemaate anlatırken, oraya uğrayan lbn-İ Ömer: «Sen, o olaylarda bizzat bu­lunduğun için bu konudaki hadisleri benden daha iyi bilir ve hatırlarsın dedi. Şa'bî'nİn de şöyle söylediği rivayet olunur: «Selef-i Salihîn fazla hadîs riva­yetinden hoşlanmazlardı. Eğer fırsatlar elimden çıkmamış olsaydı, hayatım bo­yunca, yalnız hadîs ehlinin ittifak ettikleri hadîsleri naklederdim.» İbn-i Avn da : tFetva dışında kalan meseleler konuşulduğu zaman Şa'bî konuşmadan çe­kinir, İbrahim ise açılır, konuşurdu.» demiştir. Ayrıca Şa'bî: "«Gerçekten biz fıkihçılardan değiliz, ancak hadisleri duyduk, onları rivayet ederiz. Fıkıhçı o adamdır ki, ilmiyle amildir.» derdi. Kendisi kıyastan hoşlanmazdı. (Vefatı: h.  104)[12]

 

D)  Basra Ehlinden :

 

1) Enes bin Malik eUEnsarı :

Resûlülah'ın hizmetçisi idi. Uzun zaman O'nun sohbetinde bulundu. De­vamlı surette Resûlüllah'ın yanında bulunduğu için çok hadîs rivayet etti. Hic­retten vefata kadar Resûlüllah'dan hiç ayrılmadı. Vefattan sonra da Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ubeyy hazretlerinden hadîs aldı. Bir asır yaşadı ondan, yal-

nız Buharî 80, yalnız Müslim 70 ve ikisi müştereken 128 hadîs naklettiler. (Ve­fatı :  h.  93)

2) Ebul-Âliye Raff bin Mihrân er-Riyaht;

Tcmim'in Riyah kabilesinden bir kadının mevlâsı idi. Ömer, tbn-i Mes'ud, Ali ve Aişe Hazretlerinden hadîs rivayet etti. Kendisinin şöyle söylediği rivayet olunur: «İbn-i Abbas Hazretleri bana çok iltifat eder, değer verirdi. Alim olma­yan yakınlarına böyle bir kıymet vermezdi. Ve «İlim insanın şerefini bu şekil­de yüceltir, Padişahları tahtlara çikarırp derdi.ı (Vefatı: h. 90)

3) El-Hasan bin Ebİ'l-Hasan  Yesar Mevlâ Zeyd bin Sabit:

 Medine'de  doğdu.     Hz.   Osman  devrinde,   kiiçük   yaşta  Kur'ân'ı   hıfzetti.

Sonra, erginlik çağına erince savaşlara, ilim tahsiline ve hayrat yapmaya devam etti. Tanınmış kahramanlardan idî. Birçok sahâbîden hadîs rivayet etti. İbn-i Sâ'd, onun hakkında der ki: o O, yüce bir âlim, hadîsde güvenilir bir kaynak, zühd-ü takva, geniş kültür sahibi, hitabeti kuvvetli, hakkı söylemekten çekin­mez ve Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından çekinmeyen bir zat İdi.» der. (Vefatı: h.  110)

4) Ebu'ş-Sasâ Câbir bin Zeyd:

İbn-i Abbas'ın refakatmda bulunduğundan, ondan çok feyiz aldı. îbn-i Ab-has'iıı kendisi hakkında şöyle söylediği rivayet olunur : «Eğer Basra halkı Câ­bir bin Zeyd'in sözlerine kulak vererek gereği kadar ondan istifade etmeye ça­lışmış olsalardı, Kur'ân'da bulunan ilimlerle onları teçhiz ederdi.» Başka bir zaman da tbn~i Abbas'a soru soran Basralılara hitaben: «İçinizde Câbir bin Zeyd varken neden bana soru soruyorsunuz? demiştir. Amr İbn-i Dinar'ın da: «Ben, Câbir bin Zeyd'den fetva hususunda daha âlim bir kimse görmedim.» dediği rivayet olunmuştur. İbn-i Ömer de kendisi ile tavafda karşılaşınca ona : a Ey Câbir! sen, gerçekten Basra fıkıhçılarmdan ve fetva sorulan âlimlerdensin, Sakın Kur'ân-i Kerim ve doğruluğu sabit olan sünnetden başka bir şeyle fetva verme. Eğer böyle davranmazsan helak olursun ve halkı helak edersin.» demiş­tir. (Vefatı: h. 93) '

5) Muhammed bin Sîrin Mevlâ Enes bin Mâlik:

Hz. Osman'ın şahadetinden iki sene önce doğdu. Mevlâsı Enes, Ebu Hü-reyre, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer gibi ashâbdan hadîs rivayet etti. Köklü ilme sa­hip, önder bir fıkıhçı, hadîs rivayetinde sağlam bir kaynak durumunda olduğu gibi, rüya tâbirinde çok isabetli yorum yapan ve takvada sİvrilmiş bir zat idi. cl-lclî de: «Ben, İbn-i Şîrîn kadar, fıkıhda takva sahibi ve takvada fıkiha bağlı bir kimse görmedim.» der. El-Hasan'dan yüz gün sonra hicrî 110 da vefat etti.

6) Katâde bin Diâme ed-Devsi:

, Sâid bin el-Müseyyeb ve başkalarından hadîs rivayet etti.    Hafızası kuvvetli bir â'ma idi. İbn-i Şîrîn, onun hafızasının herkesten kuvvetli olduğunu

söyler. Kendisi de; hakkında bir şey duymadığım Kur'ân âyeti yoktur.» demiş­tir. Yâni inen her âyetin hükmü, sebeb-i nüzulü ve özelliklen hakkında sünnet bilgisi vardı. Ahmcd bin Hanbel; Katâde, tefsir ve âlimler arasında bulunan ilmî ihtilâfları ve görüş ayrılıklarını en iyi bilen olduğunu söyledikten sonra; hafızasının kuvvetini ve fıkıhçılığım anlatıp onu çok övmüştür. Katâde de : «Ben, kendi re'yimle yirmi yıldan beri fetva vermiş değilim.d demiştir. Kuv­vetli hafızası ile birlikte Arapça ilimlerde, lügatta ve tarih ilminde bir merci' idi. (Vefatı: h.  118)[13]

 

E) Şam (= Suriye) Ehlinden :

 

1) Abdurrahman bin Ganim el-Eş'arî:

Ömer, Muâz hazretlerinden ve başkalarından hadîs rivayet etti. Halka fı­kıh ilmini öğretmek üzere Halife* Hz. Ömer tarafından Suriye'ye gönderildi. Su-riye'deki Tabiînin fıkıh ilmi genellikle ona dayanmaktadır. Dürüst, faziletli ve çok değerli bir zat idi. (Vefatı: h. 78)

2) Ebu tdris el-Hulâıû Âizullah bin Abdullah:

İlmiyle âmil olan bu zat, Muâz bin Cebel ve birçok sahabîden ilim aldı. Şam vaiz ve kadısı idi. Zuhrî, onun Suriye fıkıhçılarından olduğunu söyler. (Ve­fatı : h. 80)

3) Kubeyse bin Züeyb :

Halife Abdülmelîk'in mühür işlerine bakardı. Ebu Bekr, Ömer hazretle­rinden ve başkalarından hadîs rivayet etmiştir. Zührî; onun, bu ümmetin ule­mâsından olduğunu söyler. Mekhûl de, ondan daha âlim bir kimse görmediği­ni ifade eder. Ayrıca Şa'bî; «Zeyd bin Sâbit'in verdiği hükümleri en iyi bilen Kubeyse'dir.» derdi. (Vefatı: h. 86)

4) Mekhûl bin Ebı Müslim :

Huzeyl kabilesinden bir kadının mevlâsı idi. Aslen Kabinidir. Küçük sa-hâbîler (yalnız çocukluk devrinde Peygamberle buluşabiien) den hadîs rivayet etmiştir. Büyük sahâbîlerden de Tedlis (görmediği râvîden naklen rivayet ettiği hadîsi rivayet ederken, kendisiyle o râvî arasında vasıta olan zatın ismini zik­retmeden hadîs rivayet etmek) yoluyle hadîs rivayet etmiştir, ilim talebi uğrun­da diyar diyar gezerek, bu geziler sayesinde ilimden büyük bir nasip almıştır. Zührî: «Üç büyük âlim vardır. Bunlardan birisi Mekhûl'dür.» derken, Ebu Hâ­kem de: «Suriye'de Mekhûl'den daha bilgili bir fıkıhçı tanımıyorum.» der. (Ve­fatı: h. 113)

5) Recâ bin Hayat ei-Kindı :

Suriye halkının üstadı ve büyük devlet adamıdır. Muaviye, Abdullah bin Ömer, Câbir hazretleri ve başka zatlardan hadîs rivayet etti. Matar el-Verrâk : «Ben, ondan daha âlim, Suriyeli bir fıkıhçı tanımıyorum.»  der.  Mekhûl de:

«Recâ'. Şam halkının efendisidir.» der. lbn-İ Sa'd da:  «Recâ', Fazıl, emîn ve çok ilme sahiptir.» demiştir. (Vefatı:h.  112)

6) Ömer bin Abdiihziz bin Mervan :

Emevîlerin 8. halifesidir. Medine'de doğdu ve Mısır'da büüydü. Ashâb'dan, yalnız Enes bin Malik'dcn ve birçok tabiînden hadîs rivayet etti. Halife olmak­la beraber, müetehid bir fikihçi, şanı yüce bir hadîsçi, binlerce sahih hadîsleri bilmekle Hafız ve Hüccet unvanına sahip, takva ve tevekkülü ile tanınmış bir zat idi. Adalelinde Hz. Ömer'e, zühdünde Hasan-i Basri'ye ve ilminde Zührî'ye benzerdi. Mücahîd : «Biz ondan ilim öğrenmek için yanına gittik ve arzuladı­ğımız ilmi almadan ayrılmadık.» der. (Vefatı: h. 101)[14]

 

F) Mısır Ehlinden :

 

1) Abdullah bin Amr bin el-As :

Peygamber zamanından beri çok oruç tutar, gece namazlarına devam eder, Kur'ân'ı bol bol okurdu. Peygamberden birçok ilimleri öğrenmeye ziyadesiyle meraklı idi. Ebu llürcyrc, onun ilminin çokluğunu itiraf]» : «Gerçekle o. Pey­gamberden öğrendiğini yazardı, fakat ben yazmazdım.» der. Çok hayırlı bir zat idi. Ashab arasında çıkan ihtilâfa babasının katılmasından hoşlanmazdı. Diğer taraftan kendisinin, bu nizalarda babasına iştirak etmediğinden dolayı, ona karşı gelmek vebalinden endişe duyardı. Sıffîn olayında bulunmakla bera­ber kılıcını çekmedi. Hıristiyan ve Yahudilere ait kitapları bulup incelemiş ve onlarda şaşılacak pek çok şey görmüştür. Mısırlılar kendisinden geniş çapta ilim aldılar. Mısır'da h. 65 de vefat etti.

2) Ebul-Hayr Mersed bin Abdullah el-Yez.enî:

Mısır ehlinin müftîsidir. Ebu Eyyub el-Ensarî, Ebu Basra el- Gıfarî ve Ukbe bin Amir el-Cehnî'den hadis rivayet etmiştir. Fıkıh ilmini, genellikle Uk-bc ile Abdullah bin Ömer'den almıştır. İbn-i Yunus : «O, zamanın Mısır halkı­nın müftüsü idi.» derdi. (Vefatı: h. 90)

3) Yezid bin Ebı Habib Mevlâ el-Ezd:

Bazı sahabîlerden ve birçok tabiînden hadîs rivayet etmiştir. Ebu Saîd bin Yunus: «O, Mısır halkının müflisi idi. Çok halim ve zeki idi. İlmî mes'eleleri, helal ve haramı ve ilim dallarını Mısır'da ilk yayan kendisiydi. Ondan önce, sözde ilimle iştigal edenler, savaşlardan, ashab arasında vuku bulan olaylardan ve ibadetlere teşvik konularından bahsederlerdi. İlmî çalışmaları bu konulara ilişkin gayretlerden ibaretti.» demiştir. El-Leys bin Sa'd da: «Yezid, âlimimiz ve büyüğümüz idi.» demekle onun kadrini ifade etmiştir. Halife Ömer bin Ab-dülaziz'in Mısır'da fetva için mercî kıldığı üç zattan birisinin Yezid olduğu söy­lenir. Aslen Sudan'lıdır. Mısır'da yetişmiştir. Seçilen halifeye biat edildiği za­man önce bîat etmesi aranan iki zat, Ubeydullah bin Ebî Cafer ile Yezid bin

I!bi Habib idi. Ebu Lemîa diyor ki : «Bir ara Yezid hastalandı. Mısır genci va­lisi el-Havsere bin Süheyl onu ziyaret ettiğinde; ey Hba Recâ (Yezid)! üzerin­de pire kanı bulunan elbise ile namaz kılma hususunda ne dersin? deyince, Ye­zid ona sırt çevirdi ve cevap vermedi. Biraz sonra vali ondan müsaade isteye­rek kalkınca Yczid ona bakarak : o Sen her gün masum insanları öldürürsün ve bana pire kanı hakkında fetva sorarsın.» dedi. Saîd bin Afîr de şöyle söyler ; o Halife Abdülazizin oğlu Zebban, bir gün, ilmî bir takım mes'eleleri sormak ü/cre Yezid'i yanına çağırttı. Yezid çağırmaya gelen adamla halifenin oğluna gönderdiği cevap şu idi: «Ben sana gelmem, sen bana gel. Çünkü senin bana gelmen, senin için bir ziynet ve şereftir. Benim sana gelmem ise benim için zillet ve lekedir.» (Vefatı: h. 128)[15]

 

G) Yemen Ehlinden:

 

1) Tavus bin Keysan el-Cündî:

Zcyd bin Sabit, Aişe, Ebu Hüreyre ve diğerlerinden hadîs dinledi. İlim ve amlede bir baş İdi. Amr bin Dinar: «Ben Tâvus'un eşini görmedim,» Kays bin Sâid de: s Tavus, İçimizde Basra halkı arasında bulunan Ibn-i Sirîn'in eşi İdi.» Zehebî de: «Tavus, Yemenlilerin büyük ilim adamı, fikıhcısı ve feyiz kay­nağı idi, Onun yüce kadrini bilirlerdi.» derler. Hacca defalarca gitti. Bir se­ferinde Mekke'de vefat etti. (h. 106)

2) Veheb bin Miinebbeh es-Sanâni :

Yemenlilerin âîimt idi. îbn-i Ömer, İbn-İ Abbas, Câbir ve diğerlerinden ha­dîs rivayet etti. Dinlere, Özellikle Ehli Kitaba ait geniş araştırmaları ve derin incelemeleri dolayısıyle malûmatı çok idi. İdî; onun hüküm ve fetva hususun­da itimada şayan tabiîlerin bilginlerinden idi.»  der. (Vefatı: h.  114)

3) Yahya bin Ebi Kesir Mevlâ Tayy:

Enes bin Malik ve birçok tabiîden hadis rivayet etti. Şu'be : «O, hadîs sahasında Zührî'den üstündür.» der. Ahmed de: «Zührî, Yahya'ya muhalefet ettiği zaman, makbul söz Yahya'nındır.» demiştir. (Vefalı: h. 129)

Yemenlilerin âlimi idi. Ibn-i Ömer, Ibn-i Abbas, Câbir ve diğerlerinden ha­mı ve Resûlüllahdan hadîs rivayet eden âlimlerin ileri gelenleridir. Bu devir­de geniş halk kitlelerinin muayyen bir fıkıh alimine intisab İle onun rivayet veya re'yine göre amel ettiği bahis konusu değildi. Bu müftîler, muhtelif şehir­lerde fıkıh ve hadîs rİvayetİyle tanınmışlardı. Fetva sormak isteyen kişi onlar­dan dilediğine müracaatla mes'elelerini sorar, fetvasını alırdı. Başka zaman zu­hur eden diğer bir mes'ele için icabında başka bir müftîye gider ondan fetva alırdı. Böylece aynı şahıs, değşik zamanlarda, ayrı ayrı fıkthçılara baş vurur­du. Kadılar ise görevli oldukları şehirlerde Kitap veya sünnetten anladıkları hükümlere göre karar verirlerdi. Bu iki kaynakta ilgili hükmü açıkça bulama­dıkları zaman kıyas yoluyle durum kendilerince aydınlığa kavuştuğu takdirde

re'y ile hükmederlerdi. Gerektiğinde, şehirde bulunan meşhur fıkıhçılara baş vururlardı: Buna rağmen verecekleri, hüküm konusunda tatmin olmadıkları meseleler hususundu halifeye konuyu iletirlerdi. Ömer bin Abdülaziz devrinde, şer'î nıcs'elelcrin,  kadıları  tarafından  halifeye  intikali  çok olmuştur.

Bu devirde, tarihçilerin Havariç (Haricîler) dedikleri bir fırka çıkmıştır. Btıtuın nüvesini halife Hz. Osman'a karşı ayaklananlar teşkil eder. İsyancılar halifenin idareciliğinin yetersizliğini ve bazı tasarruflarının yersizliğini iddia ede­rek, önce isyan etmeyi sonra onu öldürmeyi mubah telakki ettiler. Aynı gurup Hz. Osman'ın şehadetinden sonra Hz. Ali'ye biat edince; Hz. AH ve Hz. Mu-aviye ile taraftarları arasındaki gerginlik şiddetlendi ve nihayet islâm âleminin belkemiğini teşkil eden iki tarafın Sıffîn'de savaşmasına yol açtı. Hz. Muaviye ve taraftarları «Hakem» vasıtasıyle mevcut ihtilâfın bertaraf edilmesini teklif edince Haricîler fırkası önce buna rıza gösterdiler, sonra hakemlik meselesinin aleyhinde bulunarak bunun küfür okluğunu, zira Allah'dan başka hakem yok­tur; demeye başladılar. Bu söz Haricîlerin şiarı oldu.

Haricîler fırkası ile Hz. AIİ ve taraftarları arasında da bir sürü müessif olaylar cereyan ederek binlerce kişinin ölümüne yol açan harpler oldu. Bu harp­ler dolayısıyle Hz. Ali taraftarları bir hayli sarsıldıkları İçin Hz. Muaviye la-raftarlarma karşı zayıf duruma cYû^t'û. Netice itibariyle de bilindiği gibi Hari­cîlerden Abdurrahmım İbn-i Mülcem eliyle Hz. Ali şehîd oldu. O tarihten iti­baren islâm âleminde Hariciler denilen ve bir takım özel görüşleri ve inanış­ları bulunan bir fırka teşekkül etmiş oldu. Bunlar, aşağıda yazılı âyetten mül­hem olarak Sürat (fedailer) unvanını aldılar.

(314) «İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki Allah'ın rızasını iste­yerek nefsini satın alır. Allah kullarına çok merhametlidir.» (Bakara : 207)

Haricîlerin hepsi Ebu Bekir ve Ömer hazretlerinin halifeliklerini kabul et­mekle beraber sözde Hz. Osman'dan haksız icraatı, Hz. Ali'den de hakemlik mes'elesine rıza göstermesi ve Hz. Muaviye'den de halkın rızası dışında, kuv­vet zoruyle onların başına geçmesi nedeniyle nefret ederlerdi. Hilâfet mes'elesi hakkındaki görüşleri de şu idi:

«Hilâfet ümmete bırakılan bir mes'eledir. Arzu edilen sülâleden halife se­çilir, halifelik Kureyş sülâlesine mahsus değildir. Kur'ân ve sünnetüe tesbit edil­miş olan sınırlar çerçevesi İçinde halifeye itaat etme yükümlülüğü vardır. Bu sınırlara muhalefet eden halifeye karsı ayaklanmak dînen vaciptir. Halife dînî hükümlere karşı bir harekette bulununca, fâsık olur. Fâsik olan kimse kâfirdir. Kâfire ise itaat edilmez.» Onlar bu görüşlerinde bazı âyetlerin zahirine bakar­lar. Kendileri Osman, Ali ve Muaviye hazretlerinden nefret etmeyen kimseleri islâm dininin dışında kabul ederler. Bu durumda onlara göre; ümmetin cum­huru, İslam'ın dışına çıkmıştır. Cumhurla savaşmak ve onları Öldürmek mubah­tır. Cumhurun halifelerine karşı onları ayaklandıran bir takım ileri gelenleri ve elebaşıları vardı. Bu tutumları yüzünden dinî mes'elelerde güç ve çetin bir ta­kım re'yleri vardı. Kur'ân'ın zahiri İle amel ederlerdi, Sünnetden ise, yalnız ken­dilerinin bağlı oldukları kimselerin rivayet ettiği kısmı kabul ederlerdi. Diğerle­rini kabul etmezlerdi. Onlar genellikle Ebu Bekir ve Ömer hazretlerinin devir­lerine ait olduğu bilinen hadîslere ilimad ederlerdi. Aralarında gerçekten bü­yük âlimler ve müftîler çıkmıştır. Dinî mes'elelerde bu âlimlere müracaat eder­lerdi. Fakal gerek Haricîlerin ve gerekse başlarındaki âlimlerin Cumhûr'a karşı tutum ve davranışlarıyle yukarıda işaret edilen görüşleri yüzünden, Cıımhûr'un nefretini kazanmışlardır. O görüşte olanların hiç birisinin hadis rivayetine ve fetvâ vermesine iltifat edilmezdi. Cumhur, Haricîlerden hadîs rivayet etmezdi. Bu nedenledir ki, bazı hadîs imamları Ikrime'nin lbn-i Abbas'dan rivayet elliği hadîsleri almamışlardır. Meselâ; Mâlik bin Encs ve Müslim bin cl-Haccac, Ik-rime vasıtasıyle rivayet edilen hadisleri nazara almamışlardır. Çünkü, Harici­lerin görüşünü benimsemekle itham edilmişti. Keza, Haricîlerin şâir ve fıkıhçılanndan olan İmrâıv binhir itâm'ın rivayeti, aynı nedenle zayıf telakki edil­miştir.

O devirde Şî'â fırkası da doğdu. Bu fırkanın görüşüne göre hilâfet Hz. Ali'nin hakkıdır, Resûlüllah'ın vasıyyetiyle hak etmiştir. Bunun İçin Hz. Ali'­ye «Vasıyys Unvanını vermişlerdi. Onlara göre; Hz. Ali'den sonra hilâfet onun çocuklarının hakkıdır. Onlardan bu hakkı alanlar zâlimdir. Bu görüş bir kısım Şiî'leri, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer aleyhine sürükledi. Şi"â fırkası, ittifakla Hz. Hasan'ı ve ondan sonra da Hz. Hüseyin'i imam tanımışlardır. Hz. Hüse­yin'in şehadetinden sonra iki fırkaya ayrıldılar. Bunlardan Keysâniye ismiyle meşhur olan fırka Hz. Hüseyin'den sonra Muhanımed bin el-Hancfiyye'yİ, Hz. Ali'nin en büyük oğlu olması hasebiyle İmanı kabul etmişlerdir. Emevîlcre ve Abdullah bin Zübeyr'e karşı ayaklanan Muhtar lbn-i Ebî Ubeyd es-Sakafi, bu İmam uğrunda ayaklandığını ve genel halife olmasını gerçekleştirmeye çalış­tığını ileri sürmüştür. Aslında bu ayaklanma dinî değildi. Yukarıda bclirltiği-miz gibi, Haricilerin ayaklanması dine dayalı idi. Muhtar'm ise dünyevî oldu­ğundan dolayı hedefe ulaşmak için yalan söylemekte bir beis görmezlerdi. Kcy-•sâ-.ıler Muhammed  bin  El-Hanefiyye'yi  beklenen   Mehdi»  olarak  tanırlardı.

Şia'nın diğer bir fırkası da hilâfeti yalnız Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'dan doğan. evlâdına inhisar ettirirlerdi. Doîayısıyle Hz. Hüseyin'den sonra oğlu Ali Zeynel Abidîn'i halife olarak kabul ederlerdi. Zeynel Abidîn bu devrin fıkıh-çılarından birisidir. Vefat ettiği zaman el-Bâkır diye tanınan Muhammed ve Zeyd isminde iki oğlu vardı. Bu fırka, kardeşlerden el-Bûkır'ı İmam seçtiler. EI-Bâkır'tn vefatından sonra bu fırka da ikiye ayrıldı. Bir kısmı el-Bâkır'ın kar­deşi Zeyd'İ halife seçtiler ki bunlara Zeydiye denilir. Diğer bir kısmı el-Bâkır'm

evlâdına  imametin   intikal  ettiğini  söyleyerek,  el-Bâkir'ın  ogiu  Ca'fer-İ  Sadık'ı seçtiler. (Bunlara da Râfiz.î denir.)

Zeydilerin, İmamet konusunda özel görüşleri vardır. Çünkü kendileri Hz.' Bbu Bekir ve Hz. Ömer'in adaletle halifelik yaptıklarına inanarak saygılarını ifade ederlerdi. İmamlığın H/. Fatıma'dan doğma Hz. Ali'nin erkek nesline ait olduğunu söylemekle beraber, bunun vasiyetle tayin ve teshiline karşı ol­duklarını ve bu işin liyâkat esasına dayandığı görüşünde idiler. Ca'feriyye fır­kası  ise bu işin vasiyyet esasına bağlı olduğu görüşünü savunuyorlardı.

Zeydiyye fırkasının görüşüne göre Hz. Ali'nin sülâlesinden imamet evsa­fına haiz herhangi bir erkeğin hilâfet İddiasiyle halka çağrıda bulunması halin­de, ona tâbi olmak ve yardımına koşmak dinî bir vecibedir. Bu görüşten ha­reket eden Zeydiyye fırkası, Hisâm bin AbdÜ'l-Mclİk zamanında ayaklanan Zeynel Abidin oğlu Ali'nin etrafında toplandı. Zeyd vefat edince bu kerre Zeyd oğlu Yahya ile ihtilâl teşebbüsünde bulundular. Yahya'dan sonra da cn-Nefs cz-Zckiyye ünvamyle meşhur olan Muhammed cl-Mehdî bin Abdullah -bin cl-Hasan el-Müsenna bin cl-llastm hin Ali İle Abbasi devletinin kuruluş günleri­ne yakın zamanlarda ayaklandılar.

Bu devinle Şia'nın leşkİl ettiği üç fırka-"doğdu. Bunları; «el-K.eysnüiy\T», • el-tmamiyye Ez-Zcydiyye» ve «el-lmamiyyş el-Cûfcriyye«dir. Her gurup ilmi­ni ve dinini bağlı bulunduğu imamlardan ve o guruba dahil ilim adamlarımdan alırdı. İmamlar hakkında kısmen îtrota^ kaçan jî^ğişik itikatları vardı. Yine bir kısmının Hz. Ali ve Fhl-i Bcyt'e bnğîilık hususimi ta ifrat ve taassuba kaçma­ları, uydurma olduğu Cumhûr'un âlimleri tarafından kesinlikle bilinen birçok hadîsleri rivayet etmeye onları sürükledi. Asılsız hadîslerin Şiâ tarafından riva­yeti unmmîlcştiğinden dolayı aşırı olsun olmasın Şia'ya mensub veya görüşle­rini normal telakki edilen kimselerin rivayet ettiği hadîsleri kabul cime husu­sunda Cumhur tereddüt etmiştir. Kezâ Haricîlerden müfritlerin rivayet ettikleri hadislerde de tereddüt etmişlerdir. Cumhur bu iki fırka mensublarının rivayet ettiği hadisleri tetkik ve tahkik etmeden ve bunların dışında kalan zatlardan rivayet edilmedikçe sıhhatine pek hüküm vermemişlerdir.[16]



[1] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 159.

[2] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 159-160.

[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 160.

[4] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 160-161.

[5] Geniş malumat isteyenler Nevevi’nin Müslim şerhinin isnad ve rivayet babına baksınlar.

[6] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 161-164.

[7] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 164-165.

[8] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 165-169.

[9] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 170.

[10] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 171-175.

[11] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 175-177.

[12] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 177-178.

[13] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 178-180.

[14] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 180-181.

[15] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 181-182.

[16] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 182-185.