Beşinci Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 7. Sayfa
İslâm Âleminin Siyasî Durumuna Genel Bir Bakış
II - Münazara Ve Mücadelenin Yaygınlaşması
III- Mezhep Taassuplarının Başlaması
Hanefî Âlimlerinden Seçtiğimiz 20 Fıkıhçıyla İşe Başlayalim :
Şafiî Mezhebine Mensûb Büyük Fıkıhçılar
BEŞİNCİ DEVİR
(h. 4. asrın başlangıcı — Abbasî devletinin yıkılışı olan 657 tarihleri anısı.)
Bu devir, mezheplerin yerleşmesi, âlimleri tarafından desteklenmesi, münazara ve ilmî mücadelelerin yaygınlaştığı devirdir.[1]
İslâm Âleminin Siyasî Durumuna Genel Bir Bakış
Bu devirde İslâm ülkeleri arasındaki siyasî bağlar kopmuştur. Batı'dan başlayarak islâm ülkelerine bir göz attığımız zaman Abbasî devletinin gerilemesi dolayısıyle Emir-uI-Mü'minîıı diye adlandırılan Abdurrahman cn-Nasir'in Öncülüğünde Endülüs'te bir Emevî devlet (m. 756-1031) nin kurulduğunu görüyoruz. Afrika şimalinde İsmailiyye mezhebine mensup Şiilerin kurdukları Fa-tım1yye Devleti (m. 910-1174) nin basında Emîr-ül-Mii'minîn ismini verdikleri Ubeydullah el-Mehdî el-Fatımî bulunuyor. Hükümet merkezi Tunus yakınında kurdukları El-Mehdiyye beldesidir.
Mısır'da, Ihşid oğulları (M. 934-969) nra başında bulunan Muhammed ve Musul ile Halep'te bulunan Hamdan oğullan Abbasîlerc bağlı görülüyorlardı.
Yemen'de Zeydiyye olan Şiîler İyice yerleşmişlerdi. Irak dolaylarına hakim olan Buveyh oğulları (m. 932-1055) Abbasîlere sadece bir isim bırakmışlardı. Doğuda, merkezi Buhârâ şehri olan ve büyük bir devlet halini alan Saman oğulları (m. 847-999) bulunuyordu.
Yukarıda İşaret ettiğimiz gibi İslâm âlemi çeşitli parçalara ayrılmış, aralarındaki bağlar kopmuş vaziyette idi. Kurulan bu devletler arasında iyi münasebetler bile bulunmuyordu. Yekdiğerine hor gözle bakarlardı. Müslümanlar arasında görülmesi hiç de tasvip edilmeyen en büyük çekememezlik ve ihtilâflar, Mısır'a hakim olan .Fatımîler ile Bağdat'ı başkent eden Abbasîler arasında vukubulmuştur.
Fatımîler, çeşitli İslâm ülkelerine elçilerini göndererek halifeliğin onların hakkı olduğunu ileri sürüp, İslâm âlemine hâkim olmak ideallerini gerçekleştirmeye, çalışırlardı. Abbasiler de, Fatımîleri Hz. Fatıma'nın sülâlesinden uzaklaşlırmaya ve onların seyyid olmak nedeniyle halifeliğe öncelik tanınması yolundaki çabalarını tesirsiz hale getirmek için toplantılar tertip edip, büyük halk kitleleri huzurunda tanınmış âlimleri ve eşrafı bu yoida beyanatta bulunmaya ve bu iddiayı doğrulamaya zorlarlardı.
Abbsâîler ülkesinde duruma hakim olan Buveyh oğullan, zihniyet bakımından Fatımî'lere benzedikleri halde, Abbasîlerin şeklen devleti idare etmelerinde kendileri için yarar görürlerdi. Çünkü; halifeliği Fatımîlere, başka bir deyimle Alevîlere intikal ettirmiş olsaydılar mevcut nüfuzlarının kırılacağına ve Şiîlik akidesi itibariyle Alevîlere boyun eğmek mecburiyetinde kalacaklarına inanıyorlardı. Buveyh oğulları, siyasî menfaatlarını ön plâna alarak, "akide bakımından aynı paralelde olmayan Abbasîlerle iyi geçinmeyi, aynı paralelde olan Fatımîlerin emrine girmeye tercih ediyorlardı. Fakat bu durum pek uzun sürmedi. Selçuklular (m. 999-1157) in doğudan hareketleriyle, idare ve hakimiyet Türklerin eline geçti. Selçuklular, ülkede keyfî hareketlerle halka eziyet edenleri zararsız hale getirerek, Buveyh oğulları devletine son verdiler. Doğuya ve Irak'a hâkim oldular. Fakat Selçuklularda Şiîlik cereyanı bulunmadığı için Abbasîlere dokunmadılar. Bağdat dolaylarına, Orta Asya'ya ve Arap yarımadasına hâkim oldular. Fatimîîerle karşılaşarak, Suriye'den Fatimîlerİ attılar. Mısır ve ötesinde kalan batı beldeleri hariç, bütün İslâm ülkelerini ellerine geçirdiler.
Selçuklular arasında da ihtilâf çıkınca, bir takım iç harplere girişildi. Müslümanlar arasında görülen zaaftık ve Selçuklular ile Fatımîİer arasında Suriye'de meydana gelen nizâları fırsat bilen Hıristiyanlar, h. 5. asrın sonlarında Haçlı seferlerini düzenleme cesaretini bularak, Kudüs'ü istilâ ettiler. Haçlı seferlerinin tarihini tetkik edenlerin malûmu olduğu üzere Hıristiyanlar bununla yetinmeyerek, Müslümanları asırlarca rahatsız ettiler.
Selçuklular arasında çıkan ihtilâflar neticesinde Atabeyl1kler denilen devletler kuruldu. Bu beylikler, Selçuklulara dayanmakta ve devlet başkanları Selçukluların kumandanlarından olmakta idiler. Atabeyiikler, doğu ve batıya hâkim oldular. O sülâleden gelen Musul beyi Mahmud Nureddin'in emriyle Selâhaddin-i Eyyubî Mısır Fatımî devletine son vererek, onun yerine milâdî 1074 de Eyyûbî Devletini kurdu.
Uzak doğuda h. 6. asrın sonlarında kurulan ve merkezi Harzem olan Har-'zemşâh Devleti (m. 1157 veya 1077 1231) bir ara gelişerek Bağdat yakınlarına kadar hükmederdi.
Bu durum da pek uzun sürmedi. Sel gibi akan ve hiç bir kuvvet tarafından durdurulmayan Moğol istilâsı, etrafı kasıp kavurdu, istilânın başında bulunan Cengiz Han, Tatar Birliğini kuran ve merkezi Karakurum olan Tatarlar devletini kurmuştur (m. 1203-1227). Moğolistan ve Türkistan'a hâkim olan Moğollar, h. 7. asrın başlarında istilâya başladıklarında hiç bir kuvvet onları durduramadı. Cengiz Han ölmeden önce fethettiği ülkeleri 4 oğlu arasında taksim etti. Cengiz Han, çok geniş ve uzun emeller peşinde koştuğu için bütün dünyaya
evlâd ve torunlarının, hâkim olacağı ümit ve hayalini beslerdi. Cengiz Han, İmparatorluğunu 4 oğlu arasında şu şekilde :
1- Oğlu Çağatay'a ülkesinin Kızıldeniz'e kadar uzanan batı kısmını,
2- Oğiu Tüİî'ye ülkesinin Çin Denİzi'ne kadar uzanan doğu kısmını,
3- Oğiu Cüci'ye ülkesinin kuzey kısmını,
4- Oğlu Oktay'a asıl memleketini...
taksim ederek, Çin denizi sahilinden Karadeniz sahiline kadar uzanan memleketi, evlâdlan arasında taksim etmekle dünya hâkimiyetinin evlâd ve torunlarına geçeceğine inanıyordu.
Yukarıda belirttiğimiz durum üzerine uzun zaman geçmeden Cengiz Han'ın torunu HULÂGU HAN İslâm âleminin merkezi durumunda olan Bağdad'ı (m. 1258 de) istilâ ederek, son Abbasî halifesi EI-Mu'tasım Biliâh'ı öldürdü. O güne kadar îsîâm âleminde bulunan camilerin çoğunda curn'a hutbelerinde Abbasî halifelerine ismen duâ edilirdi. Hülâgû Han ve askerleri tarafından yıkılıp yakılan-Bağdat, o günden sonra semavî hiç bir dini tanımayan bir devletin hükümet merkezi oldu. Bu devlet Hülâgû Han'ın dedesi Cengiz Han tarafından konulan ve «El-Kâse* İsmi verilen kanunlarla idare ediliyordu., Hülâgû Han'ın Abbasî devletine son verme tarihi, eski İslâm tarihinin kapanışı ve orta İslâm tarihinin başlangıcı sayılır. Bu arada Eyyûbî devleti yıkıldı ve yerine Türkler tarafından Memlûk devleti kuruldu. Mısır'.» eline geçirerek, Memlûk devleti (m. 1250-1517) ni kuran Aybey'in oğlu Sultan Baybars, Abbasî sülâlesinden gelen Mustansır Billâh Ebu-1-Kasım Ahmed'i halife- seçmiştir. Bu olay üzerine Kahire şehri, Bağdat yerine Abbasî halifelerinin merkezi haline geçti. Ancak Buveyh oğulları ve Selçuklular, Irak'a hâkim oldukları tarihlerde Bağdat'ta oturan Abbasî halifelerinin yetki ve otoriteleri bir isimden ibaret olduğu gibi, Memlûk devleti zamanında Mısır'da iş basma getirilen Abbasî halifelerine de bir selâhiyet tanınmıyordu.
Bu devirde İslâm âleminin siyasî durumu özetle belirttiğimiz gibiydi. İslâm âleminin ilim durumuna gelince; bu durum, siyasî durumun aksine süratle ilerleme kaydetmiş, özellikle doğuda Selçuklular devrinde ve Mısır'da Fatımîİer zamanında îsîâm âleminde seçkin ve üstün büyük âlimler ve eşsiz mütefekkirler çıkmıştır. Biraz sonra bu devrin özelliklerini kaydederken onun yetiştirdiği bu âlimlerin İslâm teşrîî konusundaki rollerini ve gayretlerini izah edeceğiz.
İlim sahasında büyük gelişmeler olmakla beraber, siyasî bağımsızlığın zedelenmesine paralel olarak teşrîde bağımsızlık ruhunun zaafa uğradığı gerçeğini itiraf etmek gerekir. Hatırlanacağı üzere teşrîde bağımsızlık ruhu Ebu Hanîfe, Mâlik, Şafiî, Ahmed, Davud b. Ali, Muhammed b. Cerir et-Taberî ve emsalinde zirveye yükselmişti. Bu yüce ruh, anlatmakta olduğumuz devirde bir hayli zayıflamıştır. Yine hatırlanacağı üzere bu ruh Ebu Hanîfe'ye selefleri hakkında *Onlar erkektirler, biz de erkekleriz'» dedirtmiş, İmam Mâlik'e de «.Resûlüi-lah'ın sözlerinin hepsi tutulur. Hiç bir sözü terkedilemez. Fakat Ondan başka
hiç bir kimse bu durumda değildir. Diğerlerinin sözlerinin bir kısmı tutulur, bir kısım ise bırakdahilinir.» dedirtmişlir. Bu seviyede olan arkadaşları da benzer sözler söylemişlerdir. Teşriin 5. devrinde ise bunun yerine taklid ruhu yerleşmiştir.[2]
Beşinci Devrin Özellikleri
I- Taklîd Ruhunun Yerleşmesi
Taklid demek; şer'î hükümleri muayyen bir imamdan almak ve onun fetvalarına dinin nassları imiş gibi uymak gerekliliğini duymaktır.
Gerdekten geçen bütün devirlerde müetehidler ve onları taklid edenler vardı. Müciclıidler Kitap ve sünneti bilen ve nasslardan şer'î hükümleri çıkarma gücüne sahip olan fıkıhçtlardı. Mukallid denilen taklitçiler de nasslardan şer'î hükümleri çıkarma gücünü elde edecek bir seviyede Kitap ve sünnet ile iştigal elmeyen halk tabakasıydı. Bir olay veya ser'i problem çıktığı zaman ilgili şahıslar beldelerinde oturan Çıkıncılardan birisine koşarak mesele hakkında fetva sorarak problemleri çözerlerdi.
Fakat 5. devirde taklid ruhu yayginlaşarak, fıkıhçılar dahil, bütün Cumhur laklidle hareket etmeye koyuldular. Bundan önceki devirlerde fıkıh sahasında bilgisini geliştirmek isteyen fıkıhçıların Öncelikle Kitap ve sünnetle iştigal etmelerine karşılık, bu devrin fikıhçıları muayyen bir imamın kitaplarıyle iştigal ederek, o İmamın tedvin ettiği hükümleri, çıkarmış olduğu metod ve yolunu Öğrenmeye gayret ederlerdi. İmamının bu yolunu ve kitaplarını iyice kavrayınca o kişi âlim, fıkıhçı sayılırdı. Bunların bir kısmı, imamının verdiği hükümler hakkında kitap yazarlardı. Yazdığı kitap, ya evvelce yazılmış olan bir kitabı kısaltmak veya açıklamak durumunda veyahut da muhtelif kitaplarda dağınık bir şekilde yazılmış olan hükümleri, derleyip toplamak halindeydi. Bu fı-kıhçılarm hiç birisi, imamının verdiği fetvaya muhalif bir şey söylemeyi kendileri için caiz görmezlerdi. Hatta bu devirdeki Hanefî fıkıhçılarının ileri gelenlerinden ve nizasız imamı sayılan Ebu'I-Hasan Ubeydullah el-Kerhî «Bizim 1ı-kıhçilanmıztn vermiş oldukları fetvalara aykırı düşen âyetler, ya mensûhtur veya te'vile muhtaçtır. Keza bu durumda olan her hadîs, aynı şekilde ya mensûh veya te'vil edilir.» demiştir. Böylece fıkihçilar, serbestlik kapısını kendileri için açık görmemişlerdir.
Bu -devirde büyük fıkıhçılarm bulunduğundan şüphe etmiyoruz. Bunların bir kısmını tanıtmaya çalışacağız. Bu yüce fıkıhçılar, gerek teşri usulü ve gerekse şefi nükümleri çıkarma yollan ile ilgili ilim sahasında, kendilerinden önceki devirlerde yetişmiş olan âlimlerden ve seleflerinden noksan olduklarını sanmıyoruz. Aralarındaki fark, sadece teşri hususunda kendilerini hürriyet sahibi görmemeleridir. Şafiî, şer'î hükümleri çıkarmak hususunda bugün bir mesele hakkında beyan ettiği finişe ters düşecek diğer bir görüsü yarın açıklamakla ve ona belirecek yeni deliller muvacehesinde yeni görüşlere sahip olmak hürriyetini kendinde görüyordu. Onun imam arkadaşları da delillere göre yeni görüşler beyim ederlerdi. Onların selefleri olan salıâbîler ve tabiîler de böyleydi. Meselâ; Hz. Ömer, bir yıl farâiz hükümlerinde Ölünün annesi, kocası, birden fa/la anne bir kardeşleri bulunduğu takdirde; anne baba bir kardeşlerin ini-rn-ia nhtmıyacnğina hükmediyor. İkinci ylı anne baha bir kardeşleri, anne bir kardeşlere sülüs (üçle bir) hissesine ortak ederek diyor ki : «deçen yıl verdiğim hüküm eskiden sahip olduğum görüşe dayanıyordu. Şimdi de böyle hükmediyorum.
Beşinci devrin âlimleri ise muayyen mezheplere dayanmış durumdaydılar. Bütün güçlerini bağlandıkları mezhebe ait mes'eldere verirlerdi. Halbuki hiçbir imamın yapmış olduğu içlihad da mutlaka isabetli olduğu iddiası bu âlimlerin hatırından geçmezdi. Zaten imamlar yanılmalarının mümkün olduğunu ve mu (t ali olmadıkları sağlam hadîslerin bulunabileceğini hi/zat itiraf etmişlerdi. Hatta imamların birkaçının şöyle söyledikleri rivayet edilmiştir: «Sahih bir hadis bulunduğu zaman, benîm mezhebim odur. Bu takdirde buna aykırı düşecek sözümü duvarın dibine tttın.n Diğer taraftan demin söylediğimi/ gibi Hanefî fı-kıhçılunııdan el-Kcrlıî diyor ki; arkadaşlarımızın vermiş oldukları fetvalara muhalif düşen her hadîs ya te'vil edilmiş veya mensûhtur.
tnıam-üi-ilarcmcyn'in babası Ebu Muhammcd Abdullah b. Yusuf el-Cü-veynî'nin hal tercümesini yazan İbn-İ Sibkî, bu eserinde şöyle söyler :
uEI-Cüveynî muayyen bir mezhebe bağlanmamak hakkında bir eser yazmaya başlamış ve kaleme aldığı kitaba «El-Muhit» adını vermişti. Bu eserinde mezheb taassubuna karşı çıkarak hadisleri de varid olduğu meselelerin dışına çıkarmamaya çalışıyordu. Onun yazmağa başladığı kitabın üç forması EI-Hûfız Ebu Bekir el-Bcyhûkî'nin eline geçti. El-Beyhâkî, bu formalarda yer alan hadîslerin bir kısmının zayıf olduğunu, böyle tutarsız hadîslerin dikkate alınmamasının gerektiğini söyleyerek hadîslerin kapsamını gereği gibi tutan zatın, Şafiî olduğunu ve Şafiî'nin itibar etmediği ve yazarın eserinde yer verdiği hadîslerin sahih olmadığını, bunlardaki sakatlığı hadîs ilmiyle gereği gibi iştigal edenlerin bilebildiklerini açık bir ifadeyle yazdığı bir mektupla müellif El-Cüveynî'-ye bildirdi. Mektubu alan el-Cüveynî, el-Bcyhakî'ye duû ederek kitabı tamamlama işini terkedip gönderilen mektubun ilmin bereketi olduğunu söyledi.»
ibn-i Sibkî bu bilgiyi verdikten sonra el-Bcyhâkî'nin, el-Cüveynt'ye yazmış olduğu bu uzun mektubu aynen adı geçen esere geçiriyor.
Eğer Şafiî bu nevi itirazlara kulak vermiş olsaydı, ietihad yapmaması gerekecekti. O, bu nevi itirazlara itibar etmezdi. Çünkü kendisi hadislerin sağlamlığı konusunda, hadîslere hayatını vakfetmiş, sahih hadisi sahih olmayandan İyice ayırd eden hadîs ricaline itimad ederdi. el-Beyhâkî'nin zikrettiği sebep el-Cüveynî'nin başladığı kitaptan vazgeçmesine sebep teşkil etmez, kanaatındayım. Eğer şer'î hükümleri kaynaklardan çıkarma ve ictihad yapma gücünü kendisinde bulsaydı ve müstakil bir şekilde bu işe şahsını ehil görseydi, başladığı kitabı terketmemesi gerekirdi.
Biz, burada bildiğimiz kadarıyla beşinci devrin taklid ruhunun yaygınlaşma sebebini anlatmaya çalışacağız:
1- Birinci sebep; İmamların yetiştirmiş oldukları yüksek âlimlerdir: İmamların yetiştirdikleri çok kuvvetli tilmizleri, şer'î hükümleri çıkarma bakımından üstadlannm yolunu takip ederek, metodlannı benimsiyorlardı. Cum-hûr'un takdir ve güvenini kazanan bu tilmizlerin içtenlikle üstadlarma hayranlıkları, hem onların metod ve çıkardıkları hükümleri tedvin etmelerine, fikirlerini savunmaya, hem de Cumhûr'un bu görüş ve hükümleri benimseyip, onların fetvalarıyle amel etmelerine sebep olmuştur.
Cumhur, serî' hükümleri alacak ve dinî ilimler sahasında otoriter sayıp güvenle bağlanacak imamlara muhtaç idi. Mezhepleri bugünedek devam edegelen meşhur imamlar, ilmin zirvesine yükselen ve milletleriyle muasır devlet adamlarının nazarında gerçek değeri bulan kuvvetli tilmizleri yetiştirdiler. Yetiştirilen bu zatlar, imamlarından almış oldukları hükümleri tedvin ettiler. Ayrıca çok sayıda tilmizler yetiştirdiler. Gerek kendileri ve gerekse yetiştirdikleri binlerce tilmiz, imamların çıkarmış oldukları ahkâmı halk arasına yayarak kendilerine güvenle bağlanan halkın bu hükümlere uymalarını sağladılar. Devlet adamlarının tilmizlere güveni dolayısıyle, tilmizlerçe ehil ve liyakatli görülen zâtların kadılıklara atanmaları gerçekleştiriliyordu. Padişahlar ve devlet adamları son derece itimad ettikleri kişilere danışırlardı. Onların tilmizlere bu önemli işte danışmış olmaları, besledikleri itimadın en canlı delilidir. Diğer taraftan insanoğlu, hemfikir olan şahıslara itimad eder. Devlet- adamları da tilmizlerin görüşlerini paylaştıkları ve üstadlarma son derece saygılı oldukları için iç huzuru ile tilmizlere güvenle bağlı idiler. Böyle yüce tilmizlere sahip olmaya muvaffak olan imamlara ait mezheplerin sağlam temellere dayanması hususunda bu durumun büyük rolu olmuştur.
Yukarıda belirtildiği veçhiyle üstün tilmizleri yetiştiren imamlara karşı Cum-hûr'un kalbinde güven ve itimad kökleşince yeni bir mezhebi ortaya koyarak halkı buna davet etmek güçleşti. Cumhur böyle bir iddia ile ortaya atılacak olanı, cama altın dışında telâkki edebilirdi. Sonra böyle bir dava peşine düşeni çe-kemiyecek şahıslardan ona verilecek zararı da unutmamak icabeder. Esefle söyleyelim ki; hased denilen hastalığın ateşi hiç bir devirde sönmemiştir. Bu durum karşısında ictihad gücünü kendinde bulan fıkıhçılar, böyle bir teşebbüse giriş-miyerek, sadece bağlı bulunduğu mezhep içinde ictihad etmek ile yetinmiş olabilirler. Mezhepte ictihad demek; karşılaştığı meseleler hakkında bağlı bulun-. duğu imam tarafından, verilmiş kesin bir hüküm olmadığı zaman kendisinin fetva vermesi veyahut herhangi bir mesele, hakkında kendi imamı tarafından beyân edilmiş olan iki görüşten birisini tercih etmesi demektir. Müctehid fi'l-Mez-heb denilen bu nevi müctehidler bu devirde çoktu.
II- İkinci sebep, kadılık meselesidir.
Bundan Önceki devirlerde halifeler, kadıları Kitap ve sünnet ilminde temayüz etmiş ve şer'î hükümleri çıkarma gücüne sahip olduğu çevrece bilinen şahsiyetlerden seçerlerdi. Bunları seçerken, nasslarla ve nass olmayan yerde nass-lara en yakın ve ruhuna en uygun görüşle amel etmelerinin gereğini peşînen şart koştuktan sonra, hüküm vermeyi tamamen onlara bırakırlardı.
Nasıl ki Hz. Ömer, tayin ettiği kadı Ebu Musa el-Eş'arî'ye yazdığı bir mektupta; tHiiküm, Kitabın nassına veya ittibâ olunan sünnete bağlıdır. Kitap ve sünnette bulunmayan ve kalbinizde tereddütlere yol açan meselelerde emsaline ve benzerlerine kıyaslamak için bu durumu iyi anlamaya gayret et. Bunları iyice kavrayınca, Allah'ın rızasına en yakın ve hakka en çok uygun olanı seç,* der. Kadılar, bir olay hakkında verecekleri hükmün isabetli olup olmayacağı hususunda tereddüt ettikleri zaman, beldelerinde oturan müftîlerle istişare ederlerdi. Bazan halifelerle muhabere ederek görüşlerini alırlardı. Cumhur, bu kadılara son derece itimad ederdi. Fakat içtimaî durum zamanla değişti. Halkın duyduğu itimadı koruyamayan kadılar bulunmaya başladı. Diğer taraftan bazı kadıların verdikleri hükümlerde hataya düşmeleri, fetva soranların verilen hükümler hakkında aynı yerde oturan âlimlere baş vurmaları ve o âlimlerin de kadılar tarafından verilen hükümlerin hatalı olduğunu beyan etmeleri, halkın kadılara karşı besledikleri itimadı büsbütün zedeledi. Küfe kadını İbn-i Ebî Leylâ, hükümleri mahallî âlimler tarafından sık sık reddedilen kadılardandı.
Kadılara karşı beslenen itimad ve güven azahnca, kadıların diledikleri müc-tehidlerin görüşlerine keyfî bir tavırla bağlanmalarını ve değişik hükümler vermelerini önlemek ihtiyacını duymaya başlayan Cumhur; kadıların belirli bir ahkâma bağlı kılınarak karar vermelerinin lüzumunu hissettiler. Bu sıralarda bazı müctehidlere tabi olan âlimler, imamlarından almış oldukları ahkâmı tedvin ediyorlardı. Bu tedvîn işi, bütün Müslüman şehirlerinde yaygınlaşarak, ileri hamlelerle sonuçlandırıldı. Böylece müctehidlerin beyan ettikleri hükümler ayrı ayrı tedvîn edilmiş oldu. Yukarıda belirttiğimiz sebeplerle, Cumhûr'un duyduğu endişe üzerine halk, kadıların muayyen bir mezhebe bağlanmasını, vereceği hükümlerin bu mezhebin sınırlan dışına taşmamasını ve bağlanacağı mezhebin tedvîn edilmiş mezheplerden olması temayülünü gösterdiler. Bu sebeple, etbâı tarafından tedvîn edilmeyen mezhepler sönük kaldı. Ayrıca devlet adamlarının, bağlı bulundukları mezhebe tabi olan âlimlere kadılık görevini tevdî etmeleri, o mezhebin etrafa yayılmasına ve o mezhep hakkında ihtisas kazanan âlimlerin çoğalmasına geniş çapta sebep oldu. Nitekim doğu illerinde Nizam-ül-Mülk, Mahmud b. Sebüktigİn ve Mısır'da Selâhaddîn-i Eyyubî gibi devlet adamlarının, Şafiî mezhebinin yayılmasında büyük rolleri olmuştur. Keza, genellikle Hanefî mezhebine mensup olan Türklerin devlet adamları, o mezhebin yayılmasına âmil olmuşlardır. Sonra nüfuzlu şahsiyetlerin inşa ettirdikleri medreselerde, muayyen mezheplere ait tedrisat yaptırmalarının o mezheplerin gelişmesinde payı büyüktür.
Şah Vcliyyüllâh ed-Dchlevî; «El-lnsâf fi Bcyân-i Esbah-il-lhtiıûf» adlı risalesinde, el-Bclkînî'nin tilmizi Ebû Zer'â'dan şöyle söylediğini nakleder :
«Ben, bîr defa üstadımız imam el-Be!kînî'ye dedim ki: Ustad Takıyyüdclîn es-Sıbkî, içtihada muktedir olduğu halde neden ietihad yapmamış, nasıl taklid etmekle yetinmiştir?» Hocam bu soru üzerine sükût etti. Bunun üzerine ben dedim ki: «Kanaatıma göre o tarihlerde bütün vazifeler, dört mezhebe bağlı âlimlere İnhisar ettirildiği ve dört mezhebin dışında kalıp ietihad edenlere hiç bir görev verilmediği, kadılık hakkından mahrum edildiği, halkın onlardan fetva sormayarak bidat damgasını yapıştırmaları sebebiyle imanı Sıbkî, içtihada yönelmemiştir.» Hocam benim bu beyanım karşısında tebessüm etti. Her halde kendisi de bu kanaatte idi.»
Ebu Zer'â, ileri sürdüğü sebebe imam Belkînî'nin katıldığını belirtiyor ise de, insaflı düşünen kimsenin buna muvafakat etmesi mümkün değildir. Çünkü onun ileri sürdüğü nedenler, İliç bir zaman o yüce âlimleri ietihad etmekten alıkoyamaz. îmanı Süyûtî; «Şerh-ul-Mühezzeb» de belirttiği veçhiyle, mutlak ietihad, bir müetehidin bir İmama intisap etmesine mani değildir. O müetehid bir imama bağlı olmakla beraber, zaman zaman mutlak ietihad (müstakil icü-had) da bulunabilir. Nitekim, Ebû tshâk eş-Şirâzî, lbn-üs-Sebbâğ, Imam-ül-Ha-remeyn ve el-Gazâlî gibi zâtlar bu çeşit müctehidlcrdendirler. Böyle zatların bir imama intisap etmeleri demek; ietihadda o imamın yolunda yürümeleri, onun delillerini tesbit ederek sıraya koymaları ve onun içtihadına muvafakat etmeleridir. Zaman zaman onun içtihadına muhalif kalırlarsa da önemsenmez. Onun yolundan çok az meselede çıkılır. Böyle zatların bu nevi çalışmaları, onların bir imamın mezhebine girmiş olmalarına ters düşmez. Yukarıda adı geçen ve zaman zaman mutlak ietihadda bulunan zatlar, aynı zamanda Şafiî mezhebine mensup idiler.» (Şahı Dchlcvî'nin sözü burada biliyor.)
Dehlevi'nin, Süyûıî'dcn naklettiği sözler, Ebu Zer'â'nın anlattığı hususların tamamen yersiz olduğunu da gerektirmez. Ancak Ebû Zer'â'nın ileri sürdüğü sebepler; onun dediği gibi umumî bir tarzda kabul etmeye imkân yoktur. Devrin bütün fıkıhçılarının bu nedenle taklid ile yetinerek içtihada yönelmedikleri söylenemez. Bazı şahıslar için bu durum söylenebilir.
III- Üçüncü sebep; bazı mezheplerin tedvin edilmiş olmasıdır: Kamu oyunun güvenine mazhar oian âlimler tarafından tedvin edilen mezhepler gelişmiş ve Cumhur tarafından desteklenmiştir. Diğer mezhepler ise bunlara nazaran sönük kalmıştır. Nitekim Şafiî, Ebu Leys b. Sa'd hakkında şunu söylemiştir :
«Ley*. Mâlik'dcn kuvvetli bir fıkıhçıdir. Fakat arkadaşları onu kalkındıra-madılar.ı Yani, onun görüşlerini tedvin ederek Cumhûr'a sunma hizmetine önem vermediler. Halbuki Mûlik'in arkadaşları, onun görüşlerini tedvin ederek halka sundular. Lcys b. Sa'd'ın fıkıhta emsalinden üstün oluşu, onun mezhebinin yayılmasına yeterli değildi. Tilmizleri, onun görüşlerini tedvin etmedikleri için kendisi, hadîs âlimicrince tazimle yad edilerek çok kuvvetli bir ravî ve güvenilir bir kaynak olduğu ifade edilmekle beraber, mezhep İmamları gibi ietihad ve fıkıh sahasında tanınmamış, görüşleriyle amel edilmemiş ve diğer mezhep imamlarına karşı ismi çok sönük kalmıştır. Görüşleri ve şer'î hükümleri çıkarma kabiliyetleri, kendilerinden sonra gelecek nesiller için birer ışık durumunda olan birçok sahâbî ve tabiînin ileri gelenleri de, Lcys'İn durumunda kalmışlardır. Bİz, onların devirlerinden bahsederken, bir kısmını tanıtmaya çalışmıştık.
Bu devirde yetişen âlimlerin imamlarına bağlanmaları, onları taklid sınırlan içinde tutmamıştır. Onlar, derecelerini yükselten birçok çalışmalarda da bulunmuşlardır. Bİz onların çalışmalarını kısaca belirtelim :
1- Onlar, imamları tarafından çıkarılmış olan hükümlerin illetlerini açıklamışlardır ki, bununla iştigal edenlere TAHRÎC âlimleri denilr. Tahrîc demek; şer'î hükmün illet ve sebebini araştırıp bulmaya gayret etmek demektir. Tahric işiyle en çok meşgul olanlar, Hanefi âlimleridir. Çünkü onların kendi imamlarından rivayet ettikleri hükümlerin çoğu muallel değildi. Yani, illetleri belirtilmemişti. Onun için imamlarının şer'î hükümleri çıkarırken uyguladıkları usulleri beyan etmek gayreti içerisine girdiler. İlletlerin tahricinde, bazen âlimler ihtilâfa düşerlerdi. Yani bir hükmün dayandığı illetin tayin ve teshilinde değişik görüşler olabilirdi. Hükümlerdcki illetlerin beyanı, imamlarının nassı bulunmayan meselelerde fetva verme kapısını açardı. Yani bir mesele hakkında imamları tarafından verilmiş olan hükmün illeti meydana çıkarıldığı zaman, aynı illeti taşıyan ve hakkında imamları tarafından bir hüküm beyan edilmemiş olan başka meseleler hakkında da kendileri fetva verirlerdi.
Yukarıda durumları belirtilen âlimler, ahkâmın illetlerini bulmaya çalışırlarken, FIKIH USOLÜ dedikleri bazı kaideleri vaz'ettiler. Onlara göre İmamları şer'î hükümleri çıkarırken, bu usullere dayanmakta idiler. Ben, yaptığım araştırmalar neticesinde, bu hakikate vardığım için «Usul-u Fıkıh» adlı kitabımda bu durumu açık bir ifade ile belirttim. Adı geçen eserimi meydana getirdikten sonra, Şah Veliyyüllah ed-Dchlevî'nin yukarıda anılan risalesinde bu görüşümü teyid eden şu sözlerine rastladım :
«Ebu Hanîfe ile Şafiî arasında veya Ebu Hanîfe ile arkadaşları arasında çıkan ihtilâfların, el-Bezdevî'nin kitabında ve diğer bazı kitaplarda anlatılan bu usullere dayandığı, birçok alim tarafından ileri sürüldüğüne şahid oldum. Ben, bu görüşte değilim. Çünkü ihtilâf sebebi olduğu iddia edilen usullerin çoğu, kendileri tarafından değil, bu devrin âlimleri tarafından konulmuş kaidelerdir. Usul-u Fıkıh ilminde beyan edilen kaidelerin çoğu imamların verdikleri hükümler üzerine çıkarılmış prensiplerdir. Bu prensipler hakkında Ebu Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasan'dan herhangi bir rivayet sabit değildir. Bu
usuller üzerinde titizlikle durmak ve onlara yöneltilen itirazlara cevap vermek için bir takım yükümlülük altına girmek, mütekaddimîn âlimlerin işi değildir. Bezdevî ve benzerinin bu sahada titizlik gösterecekleri yerde, bu usullere muhalif olan başka usuller için titizlik göstermiş olsaydılar, belki daha iyi iş yapmış sayılırlardı.» Dehlevî, bundan, sonra bu kaidelerin her birisi için bir misâl getirerek onun hakkında, Hanefî âlimlerine yapılan itirazları ve onların cevaplamada giriştikleri külfetleri birer birer izah etmektedir. Şafiîler bu sahada pek yorulmamışlardır. Çünkü onların imamı, çıkarmış olduğu hükümlere ilişkin usulleri bizzat tedvin ederek arkadaşlarına yazdırmış idi. Mâlikîlerle Hanbelîler de böyle bir yükün altına girmediler. Çünkü onlar, münazara ve delillerin tartışması sahasından uzak kalırlardı.
2- Bağlı bulundukları mezhep içinde bulunan değişik görüşler arasında tercih yapmak işidir. Bu da iki çeşittir;
a) Rivayet bakımından tercih,
b) Dirayet bakımından tercih
Bunları ayrı ayrı kısaca belirtelim:
Rivayet bakımından tercih işine girişmenin sebebi şudur: Her mezhep imamının beyan ettiği görüşlerini müteaddit tilmizleri rivayet ettiği için, bazı meselelerde rivayetlerde ihtilâf görülmüştür. Bildiğiniz gibi Ebu Hanîfe'nin görüş ve fetvalarının bir kısmını Muhammed b. el-Hasan bizzat kendisinden, diğer bir kısmını da Ebu Yusuf vasıtasiyle rivayet etmiştir. Ayrıca el-Hasan b. Ziyâd, İsa b. Ebbân ve başkaları da, Ebu Yûsuf aracılığıyle Ebu Hanîfe'nin sözlerini Tİvâyet etmişlerdir. Keza; Muhammed b. el-Hasan'ın kitaplarım, müteaddit tilmizleri ve âlimler rivayet etmişlerdir. Bunlar, zaman zaman rivayette ihtilâfa düşmüşlerdir. İmamların nakledilen sözlerinde ihtilâfa düşme işi, ya nakledenlerin bir kısmının hatasından veyahut imamın kendisinin değişik görüşlere sahip olmasından meydana gelmektedir. İmamların değişik görüşler beyan etmiş olmaları muhtemeldir. Bugün elde mevcut deliler muvacehesinde bir görüş beyan ettikten bir müddet sonra elde edeceği yeni deliller karşısında yeni bir görüş sahibi olabilir. İlk görüşüne şahid olanlar, onu rivayet ederken, yeni görüşüne muttali olanlar bunu rivayet ederler. Böylece, imamdan muhtelif re'yler rivayet edilmiş olabilir. Ebû Hanîfe ve Muhammed b. Hasan'ın sözleri müteaddit âlimler tarafından çeşitli yollarla rivayet edildiği ve bazı ihtilâflara düşüldü-|'i gibi, Şafiî'nin sözlerinin de; er-Rebî1 b. Süleyman, el-Müzenî, Harmele, el-Buvaytî vesâir âlimler tarafından rivayet edildiğini ve yukarıda belirttiğimiz iki sebeple rivayette bazı ihtilâflara düştüklerini görüyoruz. Mâlik'in de sözlerini [rivayet eden îbn el-Kasım, lbn-i Veheb, lbn-il Macüşûn, Esed b. el-Fırat ve di-jerieri aynı durumdadırlar.
Belli başlı mezhepler yerleştikten sonra, âlimlerin yaptıkları ilmî çalışma-arm bir kolu da, kendi mezhep imamlarının sözlerine ait birden fazla rivayetlerinden kuvvetli gördüklerini tercih etme işidir. Meselâ; Hanefî âlimleri, Ebu Hanîfe'nin arkadaşları arasında Muhammed'in rivayetini tercih etmişler, imam Muhammed'in kitaplarından olup, Ebû Hafs el-Kebîr ve el-Cûzcânî gibi sıka zatlar tarafından rivayet edilen ve «Zahir'ür-Rivâyet» adı verilen eserlerini, o derece kuvvetli rivayete dayanmayan diğer eserlerine tercih etmişlerdir.
Keza; Şafiî âlimleri, er-Rebî' b. Süleyman'ın rivayetini tercih etmişlerdir. Hatta kendisiyle el-Müzenî'nin rivayetleri arasında bir ihtilâf gördükleri zaman onun rivayetini tercih ederlerdi. Halbuki aynı âlimler, fıkıh ilminde el-Müzenî'nin çok büyük bir âlim olduğunu hatta er-Rebî'den üstün olduğunu itiraf etmişlerdir. Harmele'nin rivayeti şayet el-Müzenî veya er-Rebî'in rivayetlerine muhalif olursa, Harmele'nin rivayetini zayıf görürlerdi. Malikîler de lbn-i Kasım'm rivayetini, Mâlik'in diğer arkadaşlarının rivayetlerine tercih ederlerdi. Bazan lbn-i Kasım'm yapmış olduğu rivayetler arasında da ihtilâf oluyordu. Maliki âlimleri böyle rivayetlerden de en kuvvetli olanı tercih ederlerdi.
Dirayet yönünden tercih işine gelince:
Bu nevi tercih, kendi imamlarından sabit olan muhtelif rivayetler arasında veyahut o imamın sözüyle onun ashabının sözleri birbirine muhalif olunca, bunlar arasında tercih vukubulurdu. Bu tercih işini haliyle her âlim yapamazdı. O imamın şer'î hükümleri çıkarma hususunda takip ettiği yolları ve tatbik ettiği usulleri çok iyi bilen fıkıh âlimleri, ancak bu tercihi yaparlardı. Ehliyetli olan âlimler tercih yaparken, bahis konusu usul ve yollara en uygun olanını, şayet uygunluk bakımından rivayetler aynı ise bu kere Kitap, sünnet ve kıyasa en yakın olanı seçerlerdi. Tabiatıyle sağlam çerçeve içerisinde bu işi yapmakla beraber, bazan aynı neticeye vanlmayabilirdi. Yanı tercihi yapan âlimlerden bir gurup, bir rivayeti tercih ederken, diğer bir gurup ise başka bir rivayeti tercihe şayan görebilirdi. Bir âlimin mezhepte tercih ehlinden sayılması, ona muasır aynı mezhep âlimlerinin kendisinde bu yeteneğin varlığını ve bu işe gerçekten liyakatli olduğunu itiraf ve kabul etmeleriyle mümkün idi.
3- Alimlerin bağlı bulundukları mezhebi tanıtma ve yayma gayretini göstermiş olmasıdır.
Alimler, bağlı bulundukları mezhep imamının geniş ilme, samimî takvaya ve şer'î hükümleri çıkarmada isabetli görüşe sahip .olduğunu ve Kitap ile sünnete tam manâsiyle ittibâ' ettiğini etrafa yayarlar, bu sahada kitaplar yazarlardı. Çoğu zaman bu sahada eser veren âlimler, kendi imamlarının diğer imamlardan üstün olduğunu savunurlardı. Az dahi olsa bazıları tarafgirlik ederek; onların imamına muhalif olan diğer imamları tenkid ederlerdi. Fakat dediğimiz gibi, böyle davrananlar çok azdır. Ayrıca mezhepler arasında ihtilâfa konu edilen her mesele hakkında, kendi mezhep görüşlerini tercih ederek bu konularda eserler yazarlardı. Hatta Kütüb'ül-Hilaf ismini verdikleri özel kitapları, bahis konusu ihtilaflı meseleleri ele alıp eleştirmek ve kendi mezhep görüşünün her halde isabetli olduğunu savunmak için te'lif etmişlerdi. Haliyle bazı meselelere ait mezhep görüşünü savunurken, müşkil durumda kalanlar, yani görüş-
lerİnin isabetsizliği, savunmalarının zaaflığından anlaşılanlar da olurdu. Zaman zaman âlimler arasında şifahî münazaralar da vuku bulurdu. Yapılan bu türmünazaralar, İlgili devrin önemli olaylarından sayıldığı için müstakil bir bolümde bunu önünüze sereceğiz.[3]
II - Münazara Ve Mücadelenin Yaygınlaşması
Bu devrin özelliklerinden birisi de, bazı âlimler arasında mücadele ve münazaraların yayılmış olmasıdır.
Bundan önceki devirlerde de bazı münazaralar olmuştu. Şafii, el-Umm adîı kitabında sık sık bunlardan bahsetmekte, özellikle kendisiyle Irak fıkıhçisı Muhammed b. eİ-Hasan arasında cereyan eden münazaralara geniş yer vermektedir. Ancak o devirde görülen münazara, âlimler arasında yaygınlaşmamıştı. Ondan bütün maksat ve gaye; şer'î hükümleri çıkarmakta en isabetli neticeye varmak idi. Orada âlimlerin hakka karşı, görüşlerini değiştirmeye hiç bir engel yoktur. Çünkü görüşler hususunda hepsi bağımsız idiler. Hiç birisi mıınyycn bir mezhebe bağlı değildi. Bu devirde ise gerek münazaraların yaygınlaşma sebebi ve gerekse münazara esnasında tarafların savunma ve iılılhıları ile münazara neticesi bakımından durum değişti. Hiç de önceki devirlere uygun yapılmadı.
Bu devirde münazara o derece yaygınlaştı ki; hemen hemen belli başlı bütün şehirlerde sık sık toplantılar düzenlenerek,, o yerin iki büyük âlimi arasında münazara tertip edilirdi. Özellikle Irak ve Horasan dolaylarında bu iş âdeta hastalık halini aldı.
Yapılan münazaralar, başta vezirler İle ileri gelen devlet adamları olmak üzere o çevrenin bazı âlimleri huzurunda akdedilirdi. Taziyet vesilesiyle yapılan toplantılarda da münazaralara önem verilirdi. Eş-Şeyh Ebû İshâk eş-Şîrâzr'nin yazmış olduğu «Tabakat'üş-Şafiiyye» adlı kitapda bu konuda geniş malûmat vardır.
Ebu'l-Vclîd el-Bacî diyor ki : «Bağdat'ta adamın yakın! vefat edince, birkaç gün mahalle mescidinde oturup komşuları ve arkadaşları taziyet için onun etrafında toplanırlardı. Taziyet günleri geçince, etrafındakiler onu teselli ederek işine başlamasını sağlarlardı. Taziyet dolayısiyle camilerde yapılan bu nevi toplantılar, ya Kur'ân kiraatiyle veya fıkhı meseleler hakkında âlimler arasında tertip edilen münazara ile geçerdi. Bu durum, Bağdat'ın bir âdeti idi.»
Bu devirde münazaraya çok önem verildiği için, münazara kaideleri hakkında kitaplar te'lif edilerek, buna «İLM-U EDEB'İL-BAHS» ismi verildi. Böylece münazara kaideleri, bir ilim dalı haline geldi. Eskiden kelâm ilmi konularında münazaralar yapılırdı. Bu sahada sürdürülen münazaralar, zamanla aşırı mezhep taassuplarına, kan dökmeye kadar giden yaygın husumetlere ve çatışmalara sebebiyet verince; bazı devlet adamları yapılagelen münazaraları fıkıh
mecrasına yönelttiler, Fıkıhta da özellikle Hanefî ve Şafiî mezheplerini münazara konusu etmeyi tercih ettiler. Bundan sonra halk, kelâm ilmi konularına ait münazaraları terkederek, özellikle Hanefî ve Şafiî mezhepleri arasında ihtilaflı olan meseleler hakkında münazaralara yöneldiler. Mâlik, Süfyan, Ahmed b. Hanbel ve diğer müetehidler arasında meydana gelen ihtilâfları münazara konusu etmediler.
Yukarıda münazaranın yaygınlaşmış olmasını kısaca ifade etmiş olduk. Şimdi de yapılan münazara sebebini belirtelim :
Zamanın devlet adamları, fıkhın inceliklerini aydınlığa kavuşturmak, mezhep İmamlarının çıkardıkları ahkâmın dayandığı illetleri iyice kavratmak ve fetva usullerini hazırlamak gibi maksatlarla bu münazaraları tertip etliklerini iddia ediyorlar idiyse de, aslında gerçek sebep, sırf kendi arzularını gerçekleştirmek ve duydukları zevki tatmin elmekdi. Gerçeğin bu olduğunu, Hüccefül-lslâm unvanını almaya liyakatla hak kazanmış bulunan, Ebu Hâmid el-Gazâlî bizzat ifade etmiştir. Onun beyanı gerçek sebebin aydınlığa kavuşması hususunda en kuvvetli delilimizdir. Çünkü kendisi, ilk zamanlarda münazarayı idare eden âlimlerin başında gelirdi, Keskin zekâsı, ikna kudret ve konuşma kabiliyeti bakımından o devrin eşsiz âlimiydi. İlk zamanlarda bu münazaraları idare eden Gazali, bilâhare bunun içyüzünü ve gerçek sebebini anlayınca, parlak görülen bu işlerden sıyrılarak Allah'a yöneldi. Bu münazaralar içinde bizzat yaşamış ve gerçek gayesini şahsen müşahade etmiş olan bir zatın vereceği bilgiden daha kuvvetli, isabetli ve samimî bir bilgiyi elde etmek mümkün olamaz. Gazâlî diyor ki: [4]
Münazaraya katılan âlimler, gerçeği araştırmada yardımlaşmak ve fikir teatisinde bulunmak ilmî bir hizmettir, demekle kendilerini avutmaya çalışırlardı. Çünkü yapılacak tartışmaların, dedikleri gayeye uygun olabilmesi için, aşağıda belirteceğim sekiz şartın tahakkuku gerekir:
1- Mükellef olduğu farz-ı aynları yapmadan, farz-ı kifâyelerden sayılan iyi niyetli ilmî münazarayla meşgul olmamak,
Zimmetinde ifası gereken farz-ı ayn varken bunu yapmayıp farz-ı kİfâye ile iştigal eden ve gayesinin, hakkın anlaşılması olduğunu söyleyen kişi, yalancıdır. Örneğin : Farz namazı bırakarak, elbise dokumak ve dikmekle iştigal eden ve «Maksadın., avretini sctredccck elbise bulamiyarak avretini örtmeden namaz kılanlara elbise yetiştirmektir.» diyen şahsın, bu davranış ve sözünde samimiyetsiz olduğu meydandadır. Mezhepler arasında ihtilaflı olan ve cemiyet hayatında rastlanması nadiren görülebilen lâli derecedeki meseleleri münazara konusu etmek ve çok mühim bir işmiş gibi kıymetli zamanları bununla geçirmek, doğru bir iş değildir. Kaldı ki böyle meseleler hakkında münazara yapmakla iştiğal edenler, bütün mezheplerin ittifakiyle farz-ı ayn olduğu kabul edilmiş olan bazı hizmetleri ihmâl ederler. Böyle bir çalışma, sevap yerine günahı gerektirir. Farzlar arasında dahi, zaman, zemin ve şartlar bakımından bir sıralamanın gereğini unutmamalıdır. Yanında bulunan emaneti, ivedilikle ve derhal sahibine iade etmesi gerekirken, bilerek bunu geciktirip en kutsal görevlerden sayılan namaza başlayan şahıs, bu davranışıyle günaha girmiş olur. Bu itibarla kişinin ibadet etmiş sayılması için, yaptığı işin haddizatında ibâdet türü olması kâfi değildir. İbâdet saydığı işin zamanına, şartlarına ve sırasına riayet etmedikçe, ondan sevap bekleyemez.
2- Münazaradan daha önemli bir farz-ı kifâyenin bulunmadığına inanması,
Eğer daha önemli farz-ı kifâyelerin bulunduğunu bildiği halde bunlarla meşgul olmayıp münazaraya girişirse, yaptığı işle günah kazanmış olur. Bunun durumu, şu şahsın durumuna benzer; bir gurup insan susuzluktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bir anda, hiç kimsenin bu durumdan haberi yokken bir kişi, vaziyeti bizzat müşahade eder. Onlara su yetiştirme ile derhal ölüm tehlikesini bertaraf etmeye gücü yettiği halde, bunlarla ilgilenmez de hacamat Öğrenmekle meşgul olur ve «— Hacamat bilimi, farz-ı kifâyelerdendir. Bir şehirde bunu bilen yoksa bütün şehir halkı tehlikeye girer» diyerek, davranışının iyi olduğunu savunursa; «Şehirde ihtiyacı karşılayacak miktarda hacamat işini bilen çok sayıda kişi vardır. Senin bu işle meşgul olmana ihtiyaç yoktur» denildiği zaman, «— Hacamatçıların çokluğu, bu bilimi farz-ı kifâye olmaktan çıkarmaz.» der. Bu durumda hacamat bilimiyle farz-ı kifâye olduğu gerekçesiyle meşgul olup, Müslüman bir cemaatın susuzluk yüzünden ölüm tehlikesini geçirdiğini bildiği halde kudreti dahilinde olan kurtarma işini ihmâl eden şahsın durumu; îslâm memleketinde ihmâl edilmiş tıp (halk sağlığı), emr-i bil'ma'ruf ve nehy-i ani'I-münker gibi bir sürü farz-ı kifâyeler varken, bunlarla ilgilenmeyip zamanını hep münazara ile geçirenlerin durumuna benzer.
3- Münazara edenin kendi re'yi ile fetva veren müetehid olması,
"Şafiî mezhebi, Hanefî mezhebi veya başka mezheplerin görüşüyle fetva verecek durumda olmamalıdır. Çünkü kendi re'yile fetva verecek müetehid durumunda ise diğer mezhep görüşleriyle kendi görüşü münazara esnasında karşi-' laştırıhnca, hak olan görüş gün ışığına çıkabilir. Dolayısıyle onun görüşü, hak olan görüşe uygun değilse kendi görüşünü bırakır, hak olan görüşe katılır. îc-tihad mertebesine ulaşmamış derecede ise (ki bugünkü devrin bütün insanları bu durumdadır) bağlı bulunduğu mezhebin dışında kalan görüşlerle fetva vere-miyeceğine göre, yapacağı münazaradan ne kazanabilir?
Bilfiil vukubulmuş veya genellikle olabilen meseleler hakkında münazara etmeli,
Halbuki münazara ile iştigal edenler, halkın genellikle karşılaşabileceği me-
seleleri münazara konusu etmezler de, uzun münakaşalara sahne olabilecek lüzumsuz bir takım hususları seçerler.
5- Münazarayı tenha yerde yapmayı, büyük halk kitleleri ve özellikle padişahlarla ileri gelen devlet adamlarının huzurunda yapmaya tercih etmeli ve bundan boşlanmah,
Çünkü tenha yerde daha salim bir kafa ile iyi düşünerek, isabetli fikir taâ-tisi yapılabilir. Aynı zamanda daha gerçekçi ve ihlâslı tartışmalar kolaylıkla yürütülür, Camaat huzurunda münazara yapmak, tarafları riyaya ve hak olsun olmasın her taraf kendisini haklı çıkarmaya ve karşısındakini haksız gösterme gayretine sürükleyebilir. Bildiğin gibi münazara yapanların, Özellikle başta devlet adamları olduğu halde büyük halk kitleleri huzurunda münazara yapmaya ihtiraslı olmaları Allah için değildir. Aynı şahıslar başka yerde uzun zaman rakibiyle bir arada bulunduğu halde aralarında ilmî bir konuşma yapılmaz, hatta birisinin sorduğu ilmî soruya cevap bile verilmez. Ama münazara meclisi kuruldu mu kuvve'li hatip kesilir, başkasına konuşma sırasını bile kolay kolay vermez,
6- Münazara eden şahıs, kendisiyle münazara ettiği arkadaşına rakip ve hasım gözüye bakmamalı, bilâkis yardımcı bir arkadaş şeklinde telakki etmeli,
Gerçeğin araştırılmasında, kaybettiği malını arayan kişi durumunda" otmahr Aramasına koyulduğu gerçeğin, onun eliyle veya yardımcısı durumunda olan arkadaşının eliyle meydana çıkmasında bir fark gözetmemelİdir... Hatta arkadaşı tarafından hak meydana çıkarıldığı takdirde ona teşekkür etmeli, memnuniyetini ifade etmeli... Maalesef zamanımızın münazaracilan, rakiplerinin davayı kazanmaları halinde yüzleri kararır, utanır, olanca gücüyle anlaşılmış olan hakkı inkâr etmek için didinir ve kendisini yenen şahsı ömür boyunca zem eder.
7- Münazarada rakibinin bir delilden başka bir delile veya çözülmesi güç bir husustan başka bir hususa geçişlerine engel olmamalı,
Halbuki devrin münazaracılan, gerek fikirlerini savunurken ve gerekse karşı tarafın fikri aleyhinde konuşurken, mücadelenin hoşlanılmayan bütün incelikleri sözlerinde yer alır. Meselâ: Şu hususu biliyorum. Fakat onu anlatmak mecburiyetinde değilim, bu nokta senin ilk sözlerine aykırı düşer ve bu yüzden kabul edilmez... gibi sözlere, münazaralarda sık sık rastlanır. Bildiğin gibi bütün münazara toplantıları savunmalar ve mücadelelerle geçirilir.
8— Kendisinden istifade etmeyi umduğu ilim adamlanyle münazara etmelidir,
Halbuki genellikle kendilerinden istifade edilecek büyük âlimlerle münazara etmekten sakınırlar. Savunacakları fikirler batıl olsa dahi, rakiplerine kabul ettirmek için umumiyetle bilgi bakımından kendilerinden dûn olan kimselerle münazara ederler. Yüksek âlimlerle münazaraya giriştikleri takdirde yenilme endişesi olduğu için buna katiyen yanaşmazlar.»
Gazâlî'nin beyan ettiği münazaranın sekiz şartı, burada sona erdi. Bundan sonra Gazâlî, münazaranın âfetleri konusu İçin ayrı bir bölümü açarak, bu âfetlerin birkaçını şöyle sıralamıştır.[5]
Münazara Etme Âfetleri
1- Hased (çekememezlik),
2- Kibirlenmek ve kendisini halktan üstün görmek,
Münazara İle iştigâl edenler, gittikleri mescitlerde oturacakları yerleri seçmek ve meclislerin baş kısımlarına yakın veya uzak yerlerde oturmak, girilecek yerlere önce veya sonra girmek... gibi hususlarda bile büyük bir kıskançlık, tâbir caizse aşağılık duygusu içerisine girerler. Bu tip nahoş arzuları yolunda, kendilerince kabul edilen sözde bir takım mazeretler beyân ederek, ilmin şerefini korumak istediklerini, mesleğin şeref ve vckarını korumak gayesini güttüklerini iddia ederler. Halkı sapıtmak için Islâmî bir meziyet olan, tevazuu, /illet ve hakaret şeklinde, kibirlenmeyi de ilmin vckarı tarzında yorumlamak çabasından geri kalmazlar.
3- Kin beslemek,
Münazara eden kişi, umumiyetle rakibi hakkında kin beslemeye başlar. Bu hastalıktan korunan münazaraciya pek rastlanamaz.
4- Gıybet etmek,
Münr.zaracı, rakibinin sözlerini anlatmaktan ve onu yermekten kendisini pek tutamaz. Buna azamî derecede dikkat ettiği takdirde, rakibinin söylediklerini anlatırken, o sözleri eksiksiz ve fazlasız olarak anlatır. Bu takdirde bile anlattığı rakibinin sözlerinde bazı kusurları ve hataları anlatacak ki, yine gıybet etmiş olur.
5- Halkın gizli olan kusurlarım araştırıp bulmak ve açığa vurmak,
Münazaracı, emsalinin hatalarını ve rakiplerinin kusurlarını takip etmekten geri kalmaz. Hatta şehrine bir münazaracmm geldiğini duyduğu zaman, ona haber verenlerden, gelen şahsın durumlarını soruşturur ve elde edeceği ipuçlarını saklayarak, lüzumu halinde onu mahcup etmek ve halk nazarından düşürmek için, bir silâh mahiyetinde hazırlar. Bu kişinin durumlarını araştırırken, çocukluktaki davranışlarını ve vücudundaki eksiklikleri bile tesbite kalkışır. Öyle ki başında bulunacak kellik lekelerini bile ihmal etmez. Bilâhare karşılaşıp yaptıkları münazarada en ufak bir yenilgi alâmetlerini sezince, münazara mecrasını değiştirerek, sakladığı silâhlarla işi şahsiyata dökmekten hicap duymaz. Bu nevi davranışları seyirciler tarafından da tasvip görür ve onun maharetlerinden sayılır. Devrimizin ileri gelen münazaracılarmdan bu seviyeye düşenler olmuştur.
6- Halkın üzüntülerine sevinmek ve sevinçlerine üzülımk.
Şüphesiz kendisini başkalarından ustun gören ve ı-öslerenler. emsalini ü/on olaylar onu sevindirir ve sevinçleri onu teessüre düşürür. Anıhırııula beliren öl-ke, kumalar arasında bulunan düşmanlığa benzer. Kumalardan birisi nasıl diğerini uzaktan görür görmez, sinirleri gerginleştiği ve rengi sarardığı gibi; münazaracı da rakibini gördüğü zaman rengi değişir, zihni karışır, sanki azgın bir şeytan ve yırtıcı bir hayvan ile karşılaşmıştır.
7- Münafıklık huyuna dalmak,
Münazaracılar bu huya kendilerini kaptırırlar. Çünkü rakiplerine, ahbaplarına ve onlardan yana olanlara rastladıkları zaman, ister istemez dille dost gibi konuşurlar, hürmet eder gibi görünürler, hâl ve hatırlarını sorarlar... Bu davranışların yapmacık olduğunu kendileri bildiği gibi, muhatapları ve bu sözleri işiten herkes bilir. Dolayısıyle yalancılık, münafıklık ve küstahlık bunlarda yaşanmış olur. Çünkü dille sevişirler, kalben buğzederler.
8- Hak ve doğruyu kabul etmeye yanaşmamak, bundan hoşlanmamak ve hak olduğu bilindiği halde onu ;ekiştirmek,
M ima/aracının en çok nefret ettiği şey, hakkın rakibi tararından meydana çıkarılmış olmasıdır. Bu tarzda hak tecelli edince, bülün gayretiyle bunu ıcd \e İnkâr etmeye, hileli yollardan mümkün olan bütün çabalarıyle onu karartmaya çalışır. Bu sahada inatçılık ve gerçeği göre göre çekiştirmek, onda tabiî bir hâl olur. Artık duyduğu her söze İtiraz etmeyi gelenek haline getirir. İtiraz ve çekiştirmeyi o kadar ileri götürür ki, Kur'ân delilleri vesâir dinî kaynaklara itiraz etme ve bunlar arsında âdeta bir aykırılık ve çelişki bulma sapıklığı içine girer.
9- Riyakârlık hastalığı,
Münazaracı, sözde dinî bir çalışma içinde kendisini gördüğü halde, halkın gönüllerinde iyi, intiba bırakmak, onların dikkatini kendi üzerine çekmek, teveccüh ve iltifatlarına mazhar olmak... gibi dünyevî bir takım maksatlar beslemeye başlar. Riya denilen yiyici hastalık, insanı en büyük günahlara sürükler. Halk kitleleri huzurunda münazaraya girişen kişi, halkça tanınmak ve onların medh-ü senasını almak maksadını güder.»
Gazâlî'nin sözleri burada gitti.
Dinin koruyucusu ve şer-i şerifin hâmisi olan fıkıh âlimlerinin, İşgal ettikleri çok ulvî seviyeyi muhafaza etmeleri gerektiği halde, nedense bu devirde sayıları az dahi olsa bir gurup, laı seviyeden düşerek, cidden hoşlanılmayan bit takım neticelere gidilmiştir. Daha önce belirttiğimiz gibi mnhdut şahısların buna kapılmasına, devrin devlet adamları sebep olmuştur. Allah rızası düşünülmeyen bu çeşit münazaralar, bu İşe girişen ilim adamlarının uğradıkları tehlikeli neticeleri, aynı hastalığa tutulmuş ve uzun sürmeden Allah'ın inayetiylc şi-faye kavuşmuş bîr zat (Gazâlî) tarafından etraflıca dile getirilmiştir.
İbn-i Sibkî «Tabakat» adlı eserinde diyor ki:
Ebû Habbân et-Tevhîdî, eş-Şeyh Ebû Hâmid'İn Tahir el-Abadâniyye şöyle söylerken işittim : «— Münazara meclisinde benden duyacağın sözlerin çoğuna, İtibar edip sakın yazma. Çünkü münazara meclisinde hasmı yenmek için bir takım mugalatalar ve yersiz konuşmalar cereyan eder. Biz, münazarada ih-lâslı bir şekilde ve Allah rızası için konuşmayız. Eğer böyle bir maksadımız olmuş olsaydı, konuşmayı uzatmaz, bir an önce susmaya giderdik. Gerçekten biz, bu tip mücadelelerle Allah'ın gazabına müstahak oluyoruz. Bununla beraber Allah'ın bol olan rahmetini umuyoruz.[6]
İsmâiliye Mezhebi
Şîâ mezheplerinden birisi olan ve Ca'fer-i Sadık'm oğlu İsmail'i imam kabul eden 1SMAİL1YYE mezhebi, bu devirde Mısır ve dolaylarında çıkmıştır. Bu mezhep mensupları Ca'fer-i Sadık'm diğer oğlu Musa Kâzım'ı terketmişler-dir. Ismâiliyye mezhebinin çıkmasıyle, islâm âleminde Şiâ mezheplerinin sayısı üçe çıkmış oluyordu. Bunlar Zeydiyye, on iki imama inanan 1mam1yye ve son olarak zikrettiğimiz 1smaîl1yye adlı mezheplerdir. Bu mezhepler, Şia'ya ait olmakla beraber birbirine muhaliftirler.
Mısır'da Fatımîler devleti kurulunca Kahire'ye gelen el-Muîz lidînillâh, beraberinde ismâiIİyye mezhebinin en üstün fikıhçısı ve büyük âlimini de getirerek Mısır'da Kadı'l-kudat görevine atadı. O zamana kadar Mısır'da kadı'l-kudât diye bir makam yoktu. Ondan önceki devirlerde büyük hilâfet merkezi olan Bağdat'da el-Kadi'1-Ekber unvanlı bir makam vardı. Mısır'a tayin edilen kadı'l-kudât, o günden itibaren gerek mîras konularında ve gerekse şâir fıkhî konularda İsmâiIİyye mezhebine göre hükmederdi. Mîras hususnda Ismâiliyye mezhebi, Cumhûr'a aykırı birçok görüşlere sahipti. Cumhûr'a muhalif düşen en mühim meselelerin başmda şunlar gelir:
Mirasta Avl [7] yoktur.
Keza; bir mirasçının diğer bir mirasçıyı Tasîb [8] (asabeleştirme) i yoktur.
Tâsib yerine ölüye yakınlık esasını koyarlar. Yani erkek veya kadın farkı gözetmeksizin, ölüye en yakın olanlar mirasçı olurlar. Bunlar varken daha uzak derecede kalan akrabaya mîras hakkı yoktur. Onlara göre; ölünün babası, annesi ve öz çocukları birinci dereceyi... dedeler, erkek ve kız kardeşler ise ikinci dereceyi teşkil ederler, ölünün diğer akrabaları buna göre derecelendirilir. Bu sisteme göre ölünün birinci derecede olan mirasçılarından yalnız bir kızı kalmışsa, malın yarısı pay, diğer yansı da reddiye gereği olmak üzere tamamı kıza verilecek! Böylece kabul ettikleri bu sistemden hareketle, Resûlüllah vefat ettiği zaman birinci derece mirasçı durumunda yalnız Hz. Fâtıma bulunduğuna göre; Resûlüllah'ın terekesinin tamamı onun hakkıdır. Yine onlara göre; ölünün annesi varken, ölünün erkek ve kız kardeşlerinden hiç birisi mîrasçı olamaz.
Şiîler, mirasta ölüye yakınlık kaidesini esas aldıkları haide anne baba bir amcaoğlunu, baba bir amcaya takdim ederler. Halbuki ölüye amca, amcaoğlu-na nazaran daha yakındır. Genel kaidelerine ters düşen bu görüşte hak üzerinde olduğunu iddia ederek, Şiîlerin bu husustaki sözde icmami delil gösterirler. (Çünkü bilindiği gibi Hz. Ali, Peygamberimizin anne baba bir amcaoğluydu. Hz. Abbas da baba bir amcası di. Şiîler, hilâfet meselesinde Abbasîlere bu noktadan hareketle, karşı çıkagelmişlerdir.
Resûlüllah'ın:
«Mirasta belirli paylan, sahiplerine ulaştırınız. Ondan sonra kalan malı, ölüye en yakın olan erkeğe aittir.»[9] mealindeki hadîse uyan Cumhûr'un görüşüne muhalif düşen Şiîlerin, birçok mîras meseleleri vardır.
Bu devirde Mısır kadılarının verdikleri hükümler, Ismâiliyye mezhebine bağlı tutulduğu gibi, Şiâ âlimleri Mısır'da tesis ettikleri Ezher üniversitesinde de îsmailiyye mezhebini okuturlardı. Bu maksatla bastırılmış kitapları vardı. Onlar, âlimlere ve Öğrencilere geçici vazifeler tevdî ederlerdi. Parlak olan bu görevleri vermekle, onları aşılamak ve kendi mezheplerine kaydırmak maksadını güderlerdi. Ayrıca Mısır ve dolaylarında Ismâiliyye mezhebinin benimsetilmesi için geniş çapta propagandaya devam ederlerdi. Onlar, Cumhûr'u Ismâiliyye mezhebine çekmek İçin olanca gayretlerini harcarlardı. Fakat harcanan bütün gayretlere rağmen istedikleri neticeye varamadılar. Çünkü Mâliki ve Şafiî mezhepleri, Cumhûr'un kalbinde içtenlikle iyice yerleşmişti. Onun için bu iki mezhebi çürütmek veya zayıflatmak hususunda kesin bir işlemin yürütülmesi mümkün değildi. Bu iki mezhep âlimleri, Mısır'ın el-Câmi'ul-Atîk adlı camide öğretimlerine devam ederlerdi.
Bu hâl bir ara devam etti. el-Mustansır'in veziri Ebu Ahmed b. el-Efdal, bilâhare bu işi gevşetmeye mecbur kalınca, her biri kendi mezhebine göre hük-
medecek 4 kadılık makamını ihdas elti. Bunlar Ismailiyye, hnamiyye, Mâliki, Şnl'ii kadılıklarıdır. Mısır'da ilk olarak değişik mezheplere göre müteaddit kadılar tayin edilmiş oluyordu. Bu olay, hicrî 525. yılında vukubuldıı. Fatmıîyye dcvlcli zayıt'layınca hicri 547 yılında «Ez-Zahâir» adiı kilabm yazarı olup Şafiî mezhebine mensup o!an Ebu'l-Mcâlî, tek kadı olarak Mısır'da bülün halka ait hükümleri vermeye başladı.
Seiâhnddin-i liyyûhî Mısır'ı alınca tsmâiliyye (Fatımîler) devletinin koymuş okluğu tüm esasları kaldırarak, onların son kadısı Celâlüddin Hibclııllah b. Kâmil es-Sûri'yi görevden uzaklaştırarak hicrî 566, yılında Kahire'de kadı'I-kudât makamına Şafii olan Sadnıddîn Abdullah b. Dirbas el-Kiirdi'yi gelirdi.
Selahaddin-i t'yyûbî, Mısır dolaylarında Jsmailiyye mezhebine savaş açarak bu mezhebin izini dahi bırakmadığı için, biz onların fıkha ait olsun olması» hiç bir kitaplarına rastlamamız mümkün olmadı.
Memlûk devleti kuruluncaya kadar Mısır'da kadılar yalnız Şafiî mezhebine göre hükmederlerdi. Memlûk devletinin kurucusu Baybars işbaşına geçince, tekrar Mısır'da müteaddit kadılıklar makamım ihdas etti. Kendisi Cumhûı'un tasvİb ettiği Şafiî, Maliki, Hanefî ve Hanhelî mezhepleri için dört kadı tayinini yaptı. Cumhıır'un dışında kalan mc/hepterc itibar etmedi.
Biz, Mısır'da tsmfıiliyyc mezhebinin yayılma derecesini ve ona intişarı eden cemaalm miktarını tesbit etmek imkânına sahip değiliz. Ancak şunu biliyoruz, ki; Isntâiliyyc mezhebi âlimleri akidleri, zihniyetleri durum ve davranışları ili-bariyle Cumhûr'un nefretini kazanmış olduklarından ve devrin fıkıh âlimleri bu mezhebin sapık bir mezhep olduğunu tanıtmalarından dolayı Fatımî devletinin bütün çabalarına rağmen, islâm camaatına pek nüfuz edemedi.[10]
III- Mezhep Taassuplarının Başlaması
Bu devrin üçüncü özelliği de mezhep taassubunun görülmcsidir. Görüldüğü gibi, bundan önceki devirde değişik mezhebe bağlı âlimler arasında en ufak bir iğbirar ve hoşnulsuzluk yoktu. Üstelik onlara müsamaha, sevgi ve saygı ruhu hakimdi. Bazen aynı şehirde iki veya daha çok müetehid bulunurdu. Bunlar, arkadaşlarının iclihad etmelerini normal karşılar, katiyyen bundan dolayı birbirini ayıplamaklardı. Onların birbirine karşı yaptıkları bilinen tek şey, herhangi bir meselede bir arkadaşın ietihadda yanıldığını söylemeleriydi. Bazan hatalı gördükleri husus için, yazışma yoluyle veya şifahî olarak tenkidlerini ilgili rnüc-tehıde iletirlerdi. İlmî tenkidler yaparken hürmet, muhabbet ve övgülerini belirtirlerdi. Biz, daha Önce EI-Lcy's b. Sa'd'ın, Malik b. Encs'e yazmış olduğu mektubu aynen almıştık. Nasıl bir saygı ve sevgi hisleriyle mektubun ele alındığını görmüştük. Şafiî, Ebu Hanîfc'nin bazı meselelerini açıkça tenkid etmekle beraber, onu överken: «İnsanlar, fıkıhta Ebu Hanîfc'nin iyâli (çolıık-çocuk) durumundadırlar.!, demiştir. Şafiî, sık sık Muhammed b. Hasan'ı övdüğü halde, kendisiyle en çok münazara edendir. Ahmed b. Hanbel, Şafiî'nin tilmizi olduğu halde Şafiî ona; «Bir hadîs sence sahih görüldüğü zaman, beni haberdar et» derdi. Bu gibi sözler, o yüce imamların birbirine karşı sevgi, saygı ve müsamaha derecelerini isbatlamaktadır. Onlar, bu tutumlarında selefleri plan as-hâb ve tabiîlerin izini takip ederlerdi.
Bu devirde ise taklid ruhu yaygmlaşınca durum, her mezhep mensuplarını, kendi imamlarına ait meseleleri savunmaya sürükledi. Devlet adamları, o devrin âlimlerini huzurlarında münazara meydanlarına davet ederek, Gazâlî'yi nefret ettiren vahim akıbetlere sürüklediler. Ayrıca taklîd ve münazara işi, gurupları, savundukları fikirlerde taassuba kaçmalarına ve diğer gurupları hasım saymalarına sebep oldu. Hatta bazı iüm adamları işi husumete götürüp, bu işin sempatizanı olan halk arasında da düşmanlıklar meydana getirdiler. Aralarındaki husumet ve çatışma, değişik mezheplere mensup kişilerin namazda birbirlerine iktida etmelerinin nerdeyse haram olduğunu söyleyecek bir raddeye vardırdı. Ne zaman ve nerede bulunduğunu bilmediğimiz, sözde şu kaideye dayanıyorlardı : «İktida'da me'mum (İktida eden) un mezhep görüşü esastır. İmamın mezhep görüşü esas değildir.»
Bilindiği gibi, kan akmakla Şafiî olan şahsın abdcsli bozulmayacağı cihetle, o haliyle kılacağı namaz, Hanefî olan şahsın nazarında sahih değildir. Hanefî olan kişinin, yabancı olan kadına dokunmasiylc abdesti bozulmaz. Namazda fatihayı okurken besmeleyi çekmek zorunda değildir. Böyle bir abdestle namaz kılan veya namazda fatihanın başında besmele çekmeyenin namazı Şafiî olan şahsa göre sahih değildir. Bu ve bunlara benzer bir takım farklı görüşler do-layısıyle, başka mezhebe bağlı imama uyan şahsın kalbinde bir şüphe bulunur. Bu şüpheden dolayı, bunların birbirine uymasının haram olduğu sözünü nereden çıkardılar? Halbuki, demin söylediğimiz gibi, bu sözleri söyleyenlerin bağlı bulundukları yüce imamlar, ietihadda ve diğer İmam arkadaşların yaptıkları muhalefette, müsamahakâr idiler. Müctehidin, ietihad neticesinde vardığı neticeye göre hareket edip, onunla amel elmesİ ve ona ters düşecek başka türlü davranışta bulunmaması gerekir. Bu durumda, her müctehidin namazını sahih saymak gerekir. Bunu sahih sayınca, iklida işinde me'mumînin mezhebine değil, imamın mezhebine itibar etmek gerekir. [11] Fakat mezhep taassupları cemaatlar arasında tefrika açma endişesini doğurdu. Bazı fıkıhçılar, işi ifrata götürmekle yekdiğerini ithama başlayarak, İmamlarının bazı meselelerde Kitap ve sünnetin nasslanna muhalefet ettiklerini, dolayısıylc bu meselelerde hükmeden kadıların verecekleri hükümlerin muteber sayılamayacağı, çünkü hakkında nass bulunan meselelerin içtihada konu edilemiyeceği gerekçesini ileri sürdüler.
Biz, bu konuyu uzatmak istemiyoruz. Esasen taklidin tabiî neticesi olarak' saydığımız bu-noktayı özetle belirtmek istediğimiz için buna dokunduk. - Eğer denilse ki, anlattığın mezhep taassupları, taklidin eserlerinden değildir, çünkü hicrî 5. asırda yaşayan Endülüslü İbn-i Hazm meydandadır. Kendisi taklidi ter-kederek, mutlak icühad iddiasiyle ortaya atıldı. Bunun yanında muhaliflerine şiddetle çatarak, açıkça mücadele etti. Bu arada *EMhkâm U Usuî-H Ahkâm* ve «El-MahalH jiUFıkh* adlı iki eser verdi.
Biz bu hususa şöyle cevap veririz:
ibn-i Hazm, ictihad davasında bulunmakla beraber hakikî taklidden çıkmadı. Çünkü kendisi Davut b. Ali'nin mezhebine halkı çağırmakta ve onun mezhebini desteklemekte idi. Sonra beldesinde bulunan âlimler, kendisiyle mücadele ederek onu sıkıştırdılar. Ibn-i Hazm'ın halkı Zahiriyye mezhebine davetine, âlimlerin şiddetle karşı koymalarından huzursuzlanması neticesi kalemine sarılarak, âlimlere cephe aldı, onları yeneceğini sanıyordu. Halbuki kendi şahsım ve görüşlerini mahkûm etti. öyle bir duruma düştü ki, ne hayatta iken, ne de vefatından sonra hiç kimse onun görüşlerine iltifat etmedi.[12]
Beşinci Devrin Fıkıhçıları
Bu devirde yetişen fıkıhçılar, mensup oldukları imamların muhtelif rivayetleri arasında tercih yapmak, imamlarının çıkarmış oldukları meselelerin illetlerini meydana çıkarmak ve hakkında imamlarının nassı bulunmayan meseleler için müşterek illetlere dayanarak kıyas yoluyla fetva vermekle, imamlarının mezheplerini mükemmelleştirmiş sayılırlar. Bunun İçin biz, bu fıkıhçılardan, kitaplar tedvîn edip onlardan sonra gelen âlimlere ışık tutanların en meşhurlarını tanıtmayı gerekli görüyoruz:[13]
Hanefî Âlimlerinden Seçtiğimiz 20 Fıkıhçıyla İşe Başlayalim :
1-Ebu-1-Hasan Ubeydullah b. el-Hasan el-Kerhî (h. 260-340), Iraklı Hanefî âlimlerin reisi ve onların İleri gelenlerinin üstadı idî. Kendisi tEl-Muhtasar» adlı kitabı te'lif etti. Ayrıca Muhammed b. el-Hasan'ın yazmış olduğu «El-Camiu's-Sağîr, el-Camiu'l-Kebîr» kitaplarına şerhler yazdı. Kendisi bu devir fıkıhçılarının büyüğüdür. Onu, «Müctehid fİl-Mezheb» olan âlimlerden saymışlardır.
2-Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razî el-Cessâs,
El-Kerhî'nin tilmizi ve ondan sonra Hanefî âlimlerinin reisidir. El-Kerhî'-nin Muhtasar'ı ile et-Tahâvî'nin Muhtasar'ını ve Muhammed'in «El-Câmîrle-rine şerhler yazmıştır. Ayrıca Usul'ul-Fıkhta ve kadıların adabı hakkında birer kitap yazmıştır, (h. ? - 370)
3-Ebu Ca'fer Muhammed b. Abdullah el-Belhî el-Hindevânî,
Ona «Küçük Ebu Hanîfe» derlerdi. BeüYın imamlarından idi. Hicri 362
de Buhârâ'da vefat etti.
4-Ebu'I-Leys Nasr b. Muhammed es-Semerkandî, İmam'ul-Hüdâ ünvartıyle meşhurdur. EI-Hindevânî'nin talebesidir. En-Nevâzil, el-Uyûn, el-Fetâvâ, Hazânet'ül-Fıkh adlı kitaplar yazmış ayrıca, El-Camiu's-Sağîr'i şerh etmiştir. Hicri 373 de vefat etmiştir.
5- Ebû Abdullah Yûsuf b. Muhammed el-Cürcânî,
El-Kerhi'nm tilmizidir. «Hazânet'ül-Ekmel» adlı 6 cildlik kitap yazmıştır. Bu kitap, Hanefî âlimlerin yazmış oldukları kitaplarda bulunan meselelerin bir çoğunu içine alır. Ayrıca «Ez-Ziyâdât, el-Câmî'ul-Kebîr ve Muhtasar'ul-Kerhî» ye şerhler yazmıştır. Bunun yanında «Kâfi'l-Hâkİm», «cl-Mücerred ve'1-Münte-ka» ve «Uyûn'uI-MesâiU adlı kitapları vardır. Hicrî 398 de vefat etmiştir.
6- EbıTl-Hascn Ahmed b. el-Kudûrî el-Bağdâdı,
Meşhur «El-Muhtasars sahibidir. Bunun yanında Ebu Hanîfe ve Şafiî'nin ihtilâf ettikleri meseleleri içine alan ve ihtilâfın dayandığı delillere yer vermediği «Et-Tecrîd» kitabını yazmıştır. Ayrıca El-Kerhî'nin Muhtasar'ına şerh yazmıştır. Güzel bir üslûbu vardır. Şafiî olan eş-Şeyh Ebu Hâmid el-lsferânî ile münazara ederdi. Hicrî 427 de vefat etti.
7- Ebu Zeyd Abdullah b. Ömer ed-Debûsî es-Semerkandî,
En önemli eserleri : «EI-Esrâr, Kitab'u Takvîm-il Edilleti ve En-Nazm fi'l-Fetâvâ»dır. Semerka'n-t ve Buhârâ'da seçkin âlimlerle münazaralar yapmıştır. Kendisi, delillerin çıkarılması ve münazara kabiliyeti hususunda darb-ı mesel haline gelmişti. Vefatı hicrî 400 dür.
8- Ebu Abdullah el-Hüseyİn b. Aİi es-Seymerî,
Hanefî fıkıhçılannm büyüklerinden idi. Güzel ifade ve isabetli görüş sahibiydi. 436 da vefat etti.
9- Ebu Bekr Cevâhirzâde Muhammed b. el-Hüseyn el-Buhârî, Maverâünnehr âlimlerinin ileri gelenlerinden idi. aEİ-Muhtasar, et-Tecnîs
ve el-MebsûU adlı eserleri vardır. Kendisi, kadı Ebu Sabit Muhammed b. Ahmed el-Buhâri'nin yeğeni olduğu için ona «Cevâhirzâde» dendiği söylenir. Hicri 433 de vefat etti.
10- Şems-ül-Eimme Abdülaziz b. Ahmed el-Hülvânî el-Buhârî, El-Mebsût'un musannifidir. Zamanındaki Buhara halkının imamı idi. Hicrî 418 de vefat etti.
11- Şemsü'î-Eimrae Muhammed b. Ahmed es-Serahsî, El-Hülvânfnin tilmizi olup, «Müctehid fiI-Mezheb» olan fıkıhçilardan sayılmıştır. Büyük bir imam, kelâm ve usûl ilimlerinde sivrilmiş, ikna kabiliyeti ve münazara kudreti bakımından emsalinden üstündü.. Hakana yaptığı bir nasihat sebebiyle zindana atıldı. Zindanda iken talebeleri zindanın kapısı önünde otururlar, kendisi hiç bir kitabı mütalâa etmeden hatırında tuttuğu fıkhı meseleler hakkında 15 cildlik el-Mebsût'u yazdırdı. Ayrıca usûl-u fıkıhta eseri vardır. Es-Seyr'ul-Kebîr ve Muhtasâr'ut-Tahâvîye'ye şerhler yazmıştır. Onun yazdırdığı «El-Mebsût» Mısır'da basılmıştır. Hicrî 5. asrm sonlarında vefat etti.
12- Ebû Abdullah Muhammed b. Ali ed-Damgânî (h. 400-478): Irak'ta muasır Hanefî âlimlerin reisi idi. Es-Seymerî ve el-Kudûrî'nin til-
mîzidir. Dâmgân'da doğmuş, Bağdat kadılığını yapmıştır. Ebu't-Tayyîb eş-Şafiî, övgü ile ondan bahsederken : «Şafiî olan birçok arkadaşlarımızdan daha iyi Şafiî mezhebine vakıftır.» derdi. Kendisi, Şafiî olan eş-Şeyh Ebû Ishâk eş-Şirâzî ile münazara ederdi.
13- Ali b. Muhammed el-Bezdevî (h. 400-483),
11 cildlik «El-Mebsût» adlı kitabı tasnif etmiştir. Ayrıca El-CâmiHil-Kebîr ve el-Câmi'üs-Sağîr'i şerh etmiştir. «Usul'ul-BezdevÎB diye meşhur olan, usul-u fıkha ait kitap ile «Gmâü'l-Fukahâ fi'1-Fıkho adlı eserin sahibidir. Hudud'da doğmuştur.
14- Şems'ül-Eimme Bekr b. Muhammed ez-Zerencerî (h. 427-512), EI-Hülvânî'den ilim alan bu zat, mezhep meselelerini çok iyi hıfzettiği için
bu konuda darb-ı mesel haline gelmişti.
15- Ebû tshâk İbrahim b. İsmail es-Saffâr,
Meşhur kadihân'ın üstazidır. Baba ve dedelerinin hepsi, büyük fıkihçı idİ-ler. 574 de Buhârâ'da vefat etti.
16- Tâbir b. Ahmed b. Abdürreşîd el-Buhârî,
«Hülâset'ül-Fetâvâ» adlı eserin yazarıdır. «Hazânet'ül-Vakiât» da onun te'liflerindendir. Maverâünnehir'deki Hanefî âlimlerinin şeyhi idi. Müctejıid fil— Mezheb durumunda olan fıkıhçılann ileri gelenlerindendir.
17- Zâhiruddîn Abdürreşîd b. Ebû Hanîfe b. Abdürrezzâk el-Velvâlicî, «El-Vâlicîyye» adlı fetavâsı vardır. Hicri 540 dan sonra vefat etmiştir.
18- Ebu Bekr b. Mes'ud b. Ahmed el-Kâsânî,
Melik'ül-Ülemâ lâkabı verilen bu zat, iyi bîr tertiple yazılmış olan Kitab-ül-Bedâi'in yazandır. Ayrıca, hocası Alâuddîn Muhammed b. Ahmed es-Semer-kandî'nin «Kitabu Tuhfet'ül-Fukahâ» adlı eserini şerh etmiştir. Hicrî 587 de vefat etmiştir.
19- Fahruddîn Hasan b. Mansûr el-Üzcendî el-Ferğânî,
«Kadıhân» ismiyle tanman bu büyük imam, halen piyasada bulunan ve ismine atfedilen Fetavâyı, ayrıca «El-Vakiât», «El-Emâlî» ve «el-MehâdırDin yazarıdır. Bunun yanında «Ez-Ziyâdât, el-Câmiu's-Sağîr ve el-Hassâfm «Edeb'ül-Kudât» adlı kitaplara şerhler yazmıştır. Başka da eserleri vardır. Kendisi, müctehid fil-mezheb tabakasından sayılır. Kasım b. Kutlubağ «Tashih'ul-Kudûrî» de diyor ki: «Kadıhân'm sahih gördüğü görüş, başkasının sahih gördüğü farklı görüşe tercih edilir. Hicri 592 de vefat etti.
20- Ali b. Ebî Bekr b. AbdüfceM el-Ferğânî el-Mürğînânî, «EI-Hidâye»nin sahibidir. Hadîste hafız ve fıkıhta imamdır. «Kitabu'l-
Münteka, Neşr'ül-Mezheb, et-Tecnîs, Menâsik'ül-Hacc, Muhtârât'ün-Nevâzil ve Kitab'ül-Ferâiz» adlı eserler onun te'liflerindendir. Hicrî 593 de vefat etmiştir.[14]
Malikîlerin Büyük Fıkıhçıları
1- Muhammed b. Yahya b. Lübâbe el-Endülüsî,
Muasır âlimler içerisinde Mâliki mezhebine ait meseleleri ve dayandıkları illetleri en iyi bilen âlim İdi. Mâliki mezhebi dışında kalan bir takım fıkhı görüşleri ve fetvaları vardı. Fıkıh sahasında yazdığı eserlerin başında «El-Mün-tahabe» ve «Kitab fi'1-Vesâik» gelir, lbn-i Hazm el-Fârisî diyor ki: «Adı geçenin el-Müntahabe adlı eseri, arkadaşlarımızın eserleri arasında dengi olmayan bir eserdir.» O eser, Mâlik'in tilmizlerinden Esed b. el-Fırât'ın ei-Müdevvene adlı kitabında bulunan meseleleri açıklamaktadır. Hicrî 326 da vefat etmiştir.
2- Bekr b. el-A'lâ el-Kuşeyrî,
Aslen Basralı olup bilâhare Mısır'da yerleşen ve kadı ismail'in tilmizlerinden fıkıh ilmini alan bu zatın yazdığı önemli eserlerin başında «Kitab'ul-Ah-kâm» gelir. Bu kitap, îsmail b. İshâk'ın eserinden bazı kısaltmalar ve ilâveler yapmak suretiyle meydana getirilmiştir, önemli diğer eserleri: «Kitab'ür-Red alâ Müzeni, Kitab-u Usûl'U-Fıkh ve Kitab'ül-Kıyâs» adlı eserleridir. Hicrî 314 de vefat etmiştir.
3- Ebû İshâk Muhammed b. el-Kasım b. Sabân el-Ansî,
Zamanında Mısır'da bulunan Malikî fıkıhçılann reisi idi. Malikî mezhebini en iyi bilen İdi. Fakat eserlerinde Malik'le buluştuğu pek bilinmeyen bazı kimselere atfettiği fetvalar ve ayrıca Malik'e isnâd ettiği garip bir takım görüşlere yer vermiştir. Onun eserlerinde görülen bu görüş ve fetvalar, Mâlik'in güvenilir arkadaşları tarafından rivayet edilen ve onun mezhebinde yerleşen ahkâmm dışında kalır. Yazdığı kitapların başında tKitab'uz-Zâhî eş-Şabânî fi'1-Fikh» adlı eser gelir. Vefatı h. 355 dir.
4- Muhammed b. Haris b. Esed el-Haşnî,
Önce Kayravân'da fıkıhla iştigal .ettikten sonra Endülüs'e gelip Kurtubâ'da yerleşti. Oranın âlimlerinden feyiz aldı.. Fıkıhta ileri gelen, güzel kıyas yapan bir zât idi. Malikî mezhebine ait ittifak ve ihtilâfa dair bir kitap yazdı. Ayrıca Mâlik'in görüşlerinden, arkadaşlarının muhalif kaldıkları kısmı ihtiva eden bir eser meydana getirmiştir. Fetvalara ait bir kitabı da vardır. Vefatı hicrî 361 dir.
5- Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah el-Muaytî el-Endülüsî, Mâlik'in ve ashabının mezhebini en iyi bilen ve fıkhı güzelce kavrayan
bir zattır. Halîfe el-Hakem'in emri üzerine, bu zât ile Ebu Ömer el-Esbîlî tarafından tEI-Istîâb» adlı kitap ikmâl edildi. Bu kitap, kadı ismail'in bazı ar-kadaşlan tarafından kısmen telif edilmişti. Bu eserde sadece Mâlik'in görüş ve fetvalarına yer verilmiş idi. Ashabı tarafından rivayet edilmiş ihtilaflı meselelere yer verilmemişti. Yazan, kitabın beş ciiz'ünü yazdıktan sonra eseri tamamlamadan vefat etmişti. Halife bu kitabı görünce çok beğendi, aynı usul ile ikmâlini hararetle istediği için el-Muaytî ile Ebu Ömer'e bu işi tevdî etti. Onlar
da bu işi üzerlerine alıp, kitabı tamamladılar. Eser 100 cüzden ibarettir. Vefatı h. 367 dir.
6-Yusuf b. Ömer b. Abdüiberr,
Zamanındaki Endülüs ulemâsının şeyhi ve bu yer muhaddislerinin büyüğüdür. Mâlik'in el-Muvatta* kitabına şerh ve açıklama mahiyetinde olmak üzere yazdığı «el-Istizkâr bi Mezâhibi Ulemâ'il-Emsâr» ve «Kitab'üî-Kâfi fi'l Fıkh» isimli kitapları, eserlerinin başında gelir. Vefatı hicrî 380 dir.
7- Ebû Muhammed Abdullah b. Ebî Zeyd Abdurrahman en-Nefzî el-Kayravânî,
Zamanının Malikî mezhebi imamı ve önderiydi. Mâlik'in mezhebini çok iyi bilir. Onun sözlerini açıklardı. Her taraftan âlimler feyiz almak için ona gelirlerdi. Çok sayıda üstün tilmizler yetiştirdi. Malikî mezhebini zayıf rivayetlerden ayıklayarak iyi bir süzgeçten geçirdi. Ona «Küçük Mâliki denildi. Yazdığı eserlerin başında «en-Nevâdir ve'z-Ziyâdât ale'l-Müdevvene, Muhtasar'ül-Mü-devvene, Tehzîb'ul-Utbiyye ve Kitab'ür-Risleı gelir. Vefatı hicrî 386 dir.
8- Ebû Sâid Halef b. Ebî Kasım el-Ezdî,
Berâdiî ünvaniyle meşhur olan bu zât EbÛ Muhammed b. Ebî Zeyd'in ve el-Kubâsî'nin arkadaşlarından ve Malikî mezhebini iyi bilenlerdendir. Onun te'-liflerinin başında el-Müdevvene'yi Özetlemek üzere yazmış olduğu Et-Tehzîb» kitabı gelir. Bu kitapta hocası Ebû Muhammed tarafından yazılmış olan «el-Müdevvenemin kısaltılması yolunu takip etmiştir. Ancak kendisi el-Müdevve-ne'de bulunan bölümler arasındaki sırayı bozmamış bir de Ebû Muhammed'in ilâvelerini çıkarmıştır. Onun yazmış olduğu bu eser Mağrib ve Endülüs bölgelerinde Malikî mezhebinde en çok müracaat edilen kaynak durumunda idi. Ayrıca «Kitab'üt-Temhİd- li Mesaili ei-Müdevvene» adh bir kitabı vardır. Bu kitabı da «El-Müdevvene»nin Özeti olup Ebû Muhammed'in ilâvelerini de ihtiva etmektedir. Ayrıca ıEl-Vadîha»yı da özetlemiştir.
9- Ebû Bekr Muhammed b. Abdullah el-Ebherî,
Mâliki mezhebinin izahı, savunması ve ona muhalif düşen görüşlerin reddi hakkında te'Iifleri vardır. Asrının Mâliki âlimlerinin imamı idi. Hadîste sika ve fıkıhta meşhur idi. Bağdat'ta fıkıh bilgisini ilerletmiş, îbn-i Abdülhakem'in «Muhtasar-ı Kebîr ve Muhtasar-ı Sağır» adlı kitaplarını şerh etmiş, muhtelif mıntıkalarda Malikî mezhebinin yayılmasında etkili olmuştur, Irak'ta Mâlik'in görüşünü kuvvetle savunmuş, El-Mansûr camiinde 60 sene tedrisat ve fetva işiyle meşgul olmuştur. Irak'ta Malikî âlimlerinden, El-Kadi İsmail'den, sonra, onun kadar kuvvetli tilmizler yetiştiren olmamıştır. Zaten Mâliki mezhebinde bu iki zâta denk âlim pek yetişmemiştir. Yalnız Sahnûn, onların seviyesindedir. Hatta onlardan daha çok ve kuvvetli talebe yetiştirmiştir. Ebherî'nin yukarıda söylediğimiz eserlerinden başka tEr-Red ala'l-Müzenî, Kitab'ul-UsÛl, Kitabu
Icmâi ehl-il-Medîne» v.s. eserler vermiştir. Onun vefatından sonra Irak'ta Maliki Mezhebi zayıfladı. Hicrî 395 de Bağdat'ta vefat etti.
10- Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah,
Ibn-i Ebî Zcmnî el-Bîrî ünvaniyle tanınan bu zât, büyük fıkıhçı ve hadiselerden idi. El-Müdevvene'nİn İzah isteyen hususlarını açıklayıcı ve önemli noktalarını belirtici mahiyette bir şerh yazmıştır. «El-Mu'rİb fi'l-Müdevvenec İsmini verdiği bu eserde, Müdevvene'de bulunan rivayetleri tevsik etmeye ve ta'bir-lerini daha rahat anlaşılır cümlelerle ifade etmeye çalışmıştır. Müdevvenenin kısaltılması ve şerhi konusunda yazılmış olan eserler arasında bunun kadar tutulanı yoktur. Ayrıca «Kitab'ul-Müntahab fi'1-Ahkâm ve Kilab'ül-Mühezzeb» gibi eserler yazmıştır. Hicri 399 da vefat etmiştir.
11- Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Halef el-Maâfiri,
«lbn'ül-Kabisî» künyesiyle tanınmış, geniş çapta rivayet bilgisine sahip, hadîs ve ricali ile illetleri konusunda âlim idi. Aynı zamanda Usûl ilmini ve fıkhı çok iyi bilirdi. Yazmış olduğu faydalı teliflerin başında «Kitab'ul-Mümch-hed, Ahkâm'üd-Diyânet ve Kitab-u-Mülahhas'il-Muvattâ'» gelir. Hicrî 403 de vefat etmiştir,
12- EI-Kadı Abdulvahhâb b. Nasr-el-Bağdâdî el-Mâlikî,
Güzel görüşlü, tatlı ifadeli olup, eî-Ebherî'nin ileri gelen ashabından fıkıh bilgisini almıştır, Bağdat dolaylarında Mâliki Mezhebi, kendisiyle yeşerdi. Bilâhare Mısır'a geçti. Orada takdirle karşılandı. Yazdığı çok sayıdaki eserlerinin başında şunlar gelir: «Kitab'un-Nasr li Mezheb-i İmafni Dar'il-Hicreo, «El-Maûne li Mezheb-i Alim'ü-Medine», «Kitab'ül-Edille fi Mesâil'il-Hilâf», «Şerh-üI-MüdevveneB ve «Şerhu Risâiet-i İbn-i Ebî Zeydn. H. 422 de vefat etti.
13- «EI-LebîdÎB diye tanınan, Ebü'l-Kasım Abdurrahman b, Muhammed el-Hadramî,
Ibn-i Ebî Zeyd ve el-Kabisî'den fıkıh alarak, Afrika'nın meşhur ulemâsından oldu. El-Müdevvene'nin meselelerinin izahı, ayrıntıları ve yeni bir takım ana misaller ile bazı rivayetlerin ilâvesiyle meydana getirmiş olduğu kitap, 200 cüzden ibarettir. Ayrıca El-Müdewene'yi kısaltmak suretiyle yazdığı esere «El-Mülâhhâs* ismini vermiştir. Hicrî 440 da vefat etmiştir.
14- Ebû Bekr Muhammed b. Abdullah b. Yunus es-Saklî,
Fıkhın bütün konularında, özellikle farâiz konusunda otoriter idi. Müca-hid bir şahsiyet idi. Farâiz ilminde bir kitap yazmıştır. EI-Müdevvene'yi, bazı ilâveler yaparak yeni bir kitap halinde kaleme almıştı. Vefatı hicrî 461 dir.
15- Ebü'l-Velîd Süleyman b. Halef el-Bâcî,
. Endülüs'te ilmi elde ettikten sonra doğuya geçip orada birçok kişiye ilim öğretti. Sonra tekrar memleketine döndü. Muasır olduğu İbn-i Hazm ile münazaralarda bulundu. İbn-i Hazin: «Maliki mezhebine mensup âlimler içerisinde, kadı Abdulvahhâb'tan sonra cl-Bâcî'nin benzeri yoktur.» demiştir. Çok sayıda yazmış olduğu eserlerinin basında şunlar gelir: «Kitab'ül-Istîfa fi Şerh'il-Mııvattâ', Kitab'ul-Müntcka fi Şerh'il-Muvattâ', (ikinci kitap birincinin özetidir) Kitab'üs-Sirâc fi llmil-Hicâc, Kitab'u Mcsail'il-Hilâf, Kitab'ül-Mühezzeb fi Jhfisâr'il-Müdevvene, Kitab-u Şerh'il-Müdevvene, Kİtab-u Ahkâm'il-Fusûl fi Ahkâm'il-Usûl. Hicrî 494 de vefat etmiştir.
16- Ebü-1-Hasan Ali b. Muhammed er-Rabî,
«El-Lahamî» ünvaniyle tanınmış olan bu zât, aslen Kayravanh olup Scfa-kis'te yerleşmişti. Oranın üstün âlimi idi. «Et-Tabsire» isminde, el-Müdevvene üzerinde büyük bir haşiyesi vardır. Bu haşiye, faydalı ve güzel bir eserdir. Lâkin bazı şahsî görüşlerine ve tahriçlcrİne yer vermiştir. Böylece şahsî fetvaları Maliki Mezhebinin dışına taşmıştır. 498 de vefat etmiştir.
17- Ebu-1-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd el-Kurtubî, Endülüs ve Mağrib mıntıkalarında ona muasır bulunan fıkihçılarm Öncüsü ve reisi durumunda idi. Fıkhî inceliklere, güzel ifade ve isabetli görüşe sahipti. Rivayetten daha çok dirayete yer verirdi. Muhamnıed b. Ahmed cl-Atbî cl-Kur-tûbî tarafından yazılmış olan «EI-Müstahrece» hakkında yazdığı aKitab-ül-Be-yân ve-t-Tahsîl» adlı eseriyle «Kİtab'ül-Mukaddimât li Evâil-i Kütüb'H-Müdev-veTie» adlı kitabı vardır. Ayrıca Yahya b. îshâk tarafından yazılmış olan «EI-Mebsûteıiyi ve Tahâvî'nin kitabım kısaltmıştır. Hicrî 525 de vefat etti.
18- Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Ömer et-Temîmî el-Mazîri es-Saklî,
Afrika ve Mağrib halkının imamı idi. Fıkhî konuların eleştirilmesi ve ieti-had derecesinin tesbiti ile ietihad eden, Afrika âlimlerinin sonuncusu idi. Fıkıh ve usul-u fıkıhta telifleri vardır. «Muslinin kitabiyle, kadı Abdulvahhab'm «Et-Telkîn» kitabını şerh etmiştir. Mâlikî Mezhebinde bunun gibi bir kitap yoktur. imam-ül-Haremeyn'in «eI-Burhân»ını da şerh etmiştir. Bu şerhe «el-Mahsûl min Burhân'il-Usûl» ismini vermiştir. Hicrî 526 da vefat etmiştir.
19- Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah el-Maâfirî el-tşbîlî,
Kendi memleketinde bir hayli ilmini ilerlettikten sonra dofu illerine göç ederek, birçok âlimlerden istifade etmiştir. En çok Gazâlî'den istifade etmiştir. Burada Usuî, Kelâm ve ihtilaflı meseleler hakkında geniş ve sağlam bilgiye sahip olduktan sonra Endülüs'e geçti. Orada da ilmî çalışmalarını sürdürdü. Bu arada verdiği eserlerinin başında : «Kitab-u Ahkâm'ii-Kur'an, Kitab'ül-Mesâlik fi Şcrh-i Muvattâ-ı Mâlik ve Kitab'ül-Mahsûl fi Usûl-il-Fıkh» adlı kitaplar bulunur. Hicrî 534 de vefat etmiştir.
20- EI-Kadı Ebu-1-Fadl îyâz b. Mûsâ b. îyâz el-Yahsibî es-Sibti, Hadîs ve tefsirde zamanının imamı olduğu gibi fıkıhçı ve usulcü idi. Mâ-
likî Mezhebine iyi vakıf idi. Onun hocalarından birisi de.lbn-i Rüşd'dür. Faydalı eserleri vardır. Sahih-i Müslim'in şerhi olan «İkmâl'ıd-Muallim» ve «Eş-Şifâ bi Tarif-i ^Hukuk'il-Mustafân, «Tertib'ül-Medârik ve Takrib'ül-Mesâlik li Marifet-i A'lâmî Mezheb-i Mâlik» isimli eserler ona aittir. Muvattâ', Buhârî ve Müslim'de bulunan «Garîb» hadîslerin açıklaması hakkında yazdığı tMeşârik-ül-Envânı meşhurdur. Hicrî 541 de vefat etmiştir.
21- İsmail b. Mekkî el-Avfî,
Abdurrahman b. Avfın neslinden olan bu zat, Iskenderiyye'de ilimle meşhur bir ailedendir. 26 cildh'k ve «EI-Avfiyye» diye bilmen «Şerh'ut-Tehzîb» adlı eser onundur. «Ed-Dibâom yazarı diyor ki: «Ben, bu kitabın 50 cildlik olduğu söylenen takımından bir cildi elde ettim. Büyük sahifeler halinde yazılmış olan bu cildden secde-i tilâvet bahsine ait 5,5 formasının 2470 satırdan ibaret olduğunu tesbit ettim. Vefatı hicrî 581 dir.
22- «El-Hafîd» diye meşhur olan Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Ahmed b. Rüşd,
Rivayetten daha çok dirayete bağlı kalırdı, ilim, kemâl ve fazilet bakımından Endülüs'le eşi yoktu. Teliflerinin en güzeli, fıkıhta yazmış okluğu «Ki-tab-u Bidâyet'il-N^üctehid ve Nihâyet'il-Muktesfdo adlı kitaptır. Bu eserde müc-tehidler arasında bazı meselelerde görülen ihtilâfın.sebeplerini anlatıp, halkın faydasına sunmuştur. Zamanında ondan daha-çok ilmi ile çevresine faydalı olan bir kimse bilinmiyor. Kendisi, Usûl ilminde yazılmış olan «EI-Müstesfâ'yı da kısaltmıştır. Hicrî 595 de vefat etmiştir.
23- Ebû Muhammed Abdullah b. Necm b. $as el-Cezzâmî'es-Sâ'dî, «El-Cevâhir'üs-Semîne fi Mezheb-i Alim'il-Medîneı ismini verdiği ve Ga-zâlı'nin «EI-Vecîz» adlı eserinin tertibini uyguladığı kitab, Malikî Mezhebinde yazılmış değerli bir eserdir. Mısır'da Malikîler onun etrafında toplanır, ondan istifade ederlerdi. H. 610 da vefat etmiştir.[15]
Şafiî Mezhebine Mensûb Büyük Fıkıhçılar
Çoğu Irak, Horasan ve Maverâünnehir*den olan ve aşağıda tanıtmaya çalışacağımız âlimler, bu devirde eserler vermek suretiyle Şafiî mezhebini etrafa yayan, evvelce yazılmış olan kitapları elden geçiren, seçkin ve üstün Şafiî âlimleridir.
1- Ebu İshâk İbrahim b. Ahmed el-Merûzî,
İbn-i Süreyc'den fıkıh aldı. Fetva ve tedris hususunda asrının imamı idi. Irak'ta İbn-i Süreyc'den sonra âlimlerin başında gelirdi. Birçok eser yazdı. Mü-zenî'nin «Muhtasarıma şerh yazdı. Bağdat'ta yıllarca talebe okutmak ve fetva vermekle meşgul oldu. Çok sayıda talebe yetiştirdi, ömrünün sonuna doğru
Mısır'a yerleşti. Hicrî 340 yılında orada vefat etti. Şafiî'nin türbesi yakınlarına defnedildi.
2- Ebû Ahmed Muhammed b. Sâid b. Ebi-1-Kadı el-Harzemî,
Bir ilim ocağmdan yetişen bu zât, Ebu Bekr es-Sayrafî, Ebû İshâk ve bunların tabakasına dahil zâtlardan fıkıh aldı. Şafiî fıkhına ait eski kitaplardan sayılan «el-Hâvî» ve «el-Umden kitaplarının yazandır. Meşhur el-Maverdî ve el-- Fevrânî ondan ilim alanlardandır. Kendisinin usul-u fıkıh hakkında, yazmış olduğu cEl-Hediyye» kitabı da kıymetlidir. Hicrî 340 küsur yıllarında vefat etti.
3- Ebu Bekr Ahmed b. İshâk ed-Dab'î en-Nisâbûrî,
Fıkıhta yüksek bîr dereceye ulaştı. «El-Ahkâm» kitabını yazdı. Vefatı h. 342 dir.
4- Ebu Ali el-Hüseyn b. el-Hüseyn,
İbn-i Ebi Hureyre diye tanınırdı. Şafiî âlimlerin ileri gelenlerinden ve fık-. hin imamlarından sayılırdı. Ftkıh ilmini İbn-i Süreyc'den almıştı. Müzenî'nin Muhtasar'ıpa şerh yapmıştı. Vefatı: h. 345 dir.
5- Ebu-s-Sâib Utbe b. Ubeydullah b. Musa el-Kadı,
İmam sayılan âlimlerden olup, Şafiî âlimlerinden Bağdat'ta ilk olarak Kâ-dı-1-Kudat görevine getirildi- Hicrî 350 de vefat etti.
6- El-kadı Ebu Hâmid Ahmed b. Bişr el-Merûzî,
Ebu lshâk!m arkadaşlanndandır. Onun telif ettiği «El-Câmı'a adlı kitap usûl ve fürûa ait meseleleri ihtiva eder. İmamın nasslarını ve arkadaşlarının görüşlerini içine alır. Şafiî âlimleri yanında güvenilir kaynak sayılır. Kendisi el-Müzenî'm'n Muhtasar'ma da şerh yazmıştır. Vefatı hicrî 362 dir.
7- Muhammed b. İsmail ef-Şâşî:
Kaffâl-i Kebîr olarak isimlendirilen bu zat, Maverâünnehir'de bulunan Şa--: fiî fıkıhçilannm en büyüğüdür. Usul-u fıkıhta eseri vardır, imam Şafiî'nin «Er-Risâleı adlı kitabına şerh yazmıştır/ Şafiî fıkhını Maverâünnehir'de yaymıştır. Vefatı h. 365 dir.
8- Ebu Sehl Muhammed b. Süleyman es-Sa'Iûkî,
Ebu lJıâk el-MerÛzî'den fıkıh dersini aldıktan sonra Nisâbur'a döndü. Orada talebe yetiştirmek ve fetva vermekle iştigal eti. Vefatı hicrî 361 dir,
9- Ebü-1-Kasım Abdulaziz b. Abdullah ed-Dârekî,
Ebu İshâk ef-Merûzî'den fıkıh ilmini aldı. Nisâbur'da tedrisatla meşgul oldu. Bağdat âlimlerinin çoğu ondan ilim aldılar. Vefatı hicrî 375 dir.
10- Ebü-1-Kasım Abdulvâhid b. el-Hüseyn es-Saymarî, Şafiî mezhebini çok İyi bellemiş, güzel telifler yazmıştı. Onun yetiştirdiği âlimler arasında el-Mâverdî de bulunuyordu. Eserleri başında «El-lfsâh fi'l Mezheb», «Kitab'ül-Kifâye», «Kitab'ül-Kiyâs ve'l-llel» gelir. Müftî ve fetva soranın âdabı hakkında da küçük bir kitap yazmıştır. Vefatı hicrî 386 dır.
11- Ebu Ali el-Hüseyn b. Şuayb es-Sencî,
Irak ve Horasan fıkıhçılannm fetva hususunda izledikleri iki yolu birleştiren ilk Horasan âlimidir. Kadılık da yapan bu zâtın, yazdığı «Şerh-üI-Muhta-sar» adlı kitabı çok revâc bulduğu için, imam-ül-Haremeyn, o kitaba «EI-Mez-heb-ül-Kebîr» unvanını vermiştir. Telhîs-u ibn-il-Kas ve Fürû'u ibn-il-Haddâd adlı kitaplara şerhler yazmıştır. Vefatı hicrî 403 dür.
12- Ebu Hâmid b. Muhammed el-Esferâyinî,
Fıkıhta Irak âlimlerinin izlediği yolun üstadı ve Şafiî mezhebinin hafız ve İmamı idi. Ed-Dârikî yanında fıkhî bilgisini ilerleterek otoriter oldu. Bağdat'ta dn ve dünya işlerinde başkan durumuna yükseldi. El-Müzenî'nin Muhtasar'ma şerh mahiyetinde bir eser yazdı. Hanefî mezhebinde asrın imamı sayılan Ebu Abdullah Es-Saymerî ile muasır idi. El-Kudûrî, onun Şafiî'den daha kuvvetli bir fikıhçı ve kıyasçı olduğunu söylemiştir. Vefatı hicrî 408 dir.
13- Ebu-1-Hasan Ahmed b. Muhammed ed-Dabbî, lbn-ul-Mehâmilî künyesiyle meşhur olan bu zat, 12. maddede yazdığımız
Ebu Hâmid'in en büyük arkadaşlarından idi. El-Mecmu', el-Mukannaa ve el-Lübâb gibi kitapları vardır. Hocası Ebu Hamid'den not halinde almış olduğu eseri de vardır. Vefatı h. 415 dir.
14- Küçük Kaffâl diye tanınan Abdullah b. Ahmed,
Horasan fıkıhçılarmtn büyüklerindendir. Onun tilmizlerinin, kendisinden almış oldukları fıkhı meselelere ait izlediği yol, en açık, sıhhatli ve özlü bir yol olarak kabul edilmiştir. Irak dolaylarında Ebu Hamid el-Esferâyinî nasıl âlimlerin reisi sayılıyor idiyse, Horasan dolaylarında da bu zât âlimlerin başında gelirdi. Vefatı h. 417 dir.
15- Ebu îshak İbrahim b. Muhammed el-Esferâyinî,
Şafiî Mezhebindeki imamlardan birisi idi. Usul-u fıkıhta yazmış olduğu «Talikat»! vardır. Hicrî 418 de Nisabur'da vefat etti.
16- Ebu-t-Tayyib Tâbir b. AbduIIIah et-Taberî,
Zamanındaki Bağdat âlimlerinin başında gelen büyük bir imam idi. Iraklılar ondan ilim aldılar. Muhtasar'ül-Müzenî'ye şerh yazdı. Mezheb, münazara ve imamlar, arasındaki ihtilaflı meseleler hakkında emsali bulunmayan değerli kitaplar yazdı. Kadı Saymerî'den sonra Kerh'de kadılık yaptı. Hanefî âlimlerinden el-Kudûrî ve Ebu-1-Hasen et-Talikanî ile münazarlarda bulundu. Vefatı h. 450 dir.
17- Ebu-1-Hasan Ali b. Muhammed el-Maverdî,
Fıkıh konusunda yazılmış olan «El-Havî ve EI-lknâ'« adlı kitapların sahibidir. Ayrıca «EI-Ahkârn'us-Sultaniyye» v.s. eserleri vardır. Basra'da EsSaymerî'den fıkıh ilmini aldıktan sonra Ebu Hâmid el-Esfcrâyinî'ye gidip undan feyiz aldı. Basra ve Esferân şehirlerinde tedrisatla meşgul oldu. Vefatı h. 350 dir.
18- Ebu Âsim Muhammed b. Ahmed el-Herevî el-Ubâdî, Ez-Ziyâdât, el-Mebsût, el-Hâdî ve Edeb-üI-Kudat adh kitapları vardır.
Kendisi de üstadı Ebu îshâk gibi ibarelerini girift ve çözümü zor İfadeler halinde yazmakla tanınırdı. Vefatı h. 458 dir.
19- Ebu-1-Kasım Abdurrahman b. Muhammed el-Fevrânî el-Merûzî.
EMbâne, el-Umde ve başka telifleri vardır. Ebu Bekr Kaffal'ın büyük tilmizlerinden idi. Merv şehrinde bulunan âlimlerin üstadı idi. Hicri 461 de vefat etti.
20- Ebu Abdullah Kadı Hüseyin cl-Merûzî,
Kaffâl'dan fıkıh bilgisini aldı. lmam'ül-Haremeyn'in üstadıdır. Hicri 462 de vefat etti.
21-Ebu îshâk İbrahim b. Ali el-Firuzâbâdî eş-Şirâzî,
Fıkıhta «Et-Tcnbîh ile cl-Mühczzeb» ve ayrıca ihtilaflı meseleler hakkımla «en-Nüket» usul-u fıkıhta «EI-Lem'» ile onun şerhi ve aEt-Tabsirc» müna/ara ilminde oel-Mülâhhas» ile «el-Meûne» adlı eserleri vardır. Fesahat ve münazara kudreti hususunda kendisi darb-ı mesel haline gelmişti. Fıkıh hakkında köklü bilgiye sahip ve geniş çapta talebe yetiştirme hususunda İbn-i Siireyc'in yerini tuttuğu söylenirdi. Hanefî âlimlerinden Ebû Abdullah ed-Damgânî ile münazaraları vardır. Vefatı 476 dır.
22- İbn-i Sabbâğ» künyesiyle tanınmış olan Ebu Nasr Abdusscyyid b. Muhammed,
Eş-Şâmil ve'1-Kâmil, İdet'ül-Âlim ve't-Tarîk'üs-Sâlim, Kifâyet'us-Sâil ile EI-Fetâvâ adlı eserler yazmıştır. Zamanında Bağdat'ta bulunan Şafiî âlimlerinin başında gelirdi. Ebu İshâk-ı Şirâzîye benzerdi. Bağdat'ta inşa edilmiş olan meşhur Nizamiyye medresesinde ders okutan ilk hocadır. Hicrî 477 de vefat etti.
23- Ebu Sâ'd Abdurrahman b. Me'mun,
Hocası el-Fevrânî'nin kısmen yazdığı «El~lbâne» kitabını tamamlayarak «Tetimme» ismini verdiği eserin yazandır. Bunun yanında, ihtilaflı meseleler hakkında ve ferâiz konusunda İki eser yazmıştır. Eş-Şeyh Ebu İshâk'tan sonra Nizamiyye'de ders okutmuştur. H. 488 de vefat etti.
24- «Imam-ül Haremeyn» unvanıyla meşhur olan Ebu-1-Meâiî Abdül-melik b. Abdullah el-Cüveynî,
Babasından fıkıh ilmini aldı ve zamanla Nisabur'un en büyük âlîmi, bilâhare fıkıh, usûl ve kelâm ilimlerinde şarkın en büyük âlimi oldu. 40 sene Mck-kede oturdu. Bu nedenle kendisine İmam'ül-Haremeyn lâkabı verildi. Nisâbur'a
dönünce Nizâm-ül-Mülk, el-Medreset-ün-Nizamiyye'de ders okutma işini ona tevdî etti. Kendisinin fıkıhta yazmış olduğu aEn-Nihâyen benzeri yazılmamış çok kıymetli bir kitaptır. îbn-i Sibkî, bu kitabı çok takdir ediyor. Usul-u fıkıhta yazmış olduğu «EI-Bürhân» da kıymetli bir eserdir. Ayrıca Şafiî mezhebinin tercihi konusunda «Muğîs'ül-Halk» adlı bir kitap yazmıştır. Muasırı olan Ebu İshâk eş-Şirâzî onu çok överdi. H. 487 de vefat etti.
25- Ebü-1-Mehâsin Abdulvahid b. İsmail er-Revyânî,
«El-Bahraın sahibi, mezhebin ileri gelen imamlanndandır. Şafiî Mezhebine ait geniş bilgisiyle örnek olmuştur. Nizam'ül-Mülk, ona hürmet ederdi. Ta-beristan ve dolaylarında kadılık etmişti. Onun yazmış olduğu «El-Bahr» kitabı, El-Mâverdî tarafından daha Önce yazılmış olan «Hâvî»deki meseleler ile baba ve dedesinden Öğrendiği bir kısım meselelerden ibarettir. Hicrî 502 de öldürüldü.
26- Hüccet-ül-îslâm Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muham-med el-Gazâlî (h. 450-505),
Tûs'ta doğdu, ImanVül-Haremeyn'den fıkıh dersini aldı ve büyük gayret-ier sarfederck Şafiî mezhebi, imamlar arasındaki ihtilafları, münazara ilmini, usûlün bütün dallarını ve mantık gibi çeşitli ilimlerde eşsiz bir âlim oldu. Hikmet ve felsefe ilimlerini de okudu. lmam-ül-Haremeyn, onu överken: «Gazâlî, bir deryadır.» demiştir. Hocası Imam'ül-Haremeyn'in vefatından sonra Bağdat'a giden Gazâlî, Nizamiye' medresesinin eğitim ve öğretim görevi ona tevdi edildi. Şafiî Mezhebi hakkında «El-Basît, el-Vesît, el-Vecîz, el-Hulâsa» kitapların» ve Usul-u - fıkıhta «Eİ-Mustasfâ, el-Menkûl, Bidâyet'ül-Hidâye ve el-Meâhiz» isimli kitapları, ihtilaflı meseleler hakkında ise «Şifâ'ul-Alîl fi Beyân-ı MesâıTil-Ta'lil» ismini verdiği kitapları yazmıştır. Muhtelif ilimlere ait birçok eserleri vardır. Tûs'ta vefat etti. Gazâlî'den sonra onun yerini dolduran bir âlim yetişmedi.
27- Ebu İshâk İbrahim b. Mansûr b. Müslim el-îrâkî,
Mısır'ın fıkıhçısı olarak takdir edilen bu zât, Kahire'nin «El-Câmi'ül-Atîkpmda imam-hatiplik görevinde bulunmuştu. El-Mühezzeb'e şerh yazmıştır. İlim tahsili için bir ara Irak'a gitmiş, sonra yine Mısır'a dönmüştü. Onun için Iraklı olarak biliniyordu. Kahire'de çok saygı toplamıştı. Kahire fıkıhçıiarı ondan çok istifade etmiştir. Vefatı hicrî 596 dır.
28- Ebu Sâ'd Abdullah b. Muhammed b. Hibetüllah et-Temîmî el-Mev-sî!î,
İbn-i Ebî Asrun künycsiyle bilinen bu zat, Dımışk (Şam) a yerleşti. Orada kadfl-kudât görevinde bulundu. Fıkıh ilmini önce Musul'da, sonra Bağdat'ta öğrendi. Bir ara Musul'da talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Son oîarak Dımışk'a yerleşerek hicrî 573 de kadı'l-kudâtlık görevine atandı. Çok eser yazdı, 7 cildlik «Safvet'ül-Mezheb Alâ Nihâyet'il-Matleb», tKitab'ül-lntisâr ve'l-Mür-
şîd ve'z-Zerîâ fi Marifetiş-Şerîa», «Et-Teysîr fi'l-HHâf* adlı kitaplar eserlerinin başında gelir. Yazmaya başladığı «Kitab'ül-lrşâd fi Nasrat'iUMezhebo adlı kitabı tamamlayamadı.
29- Ebu-1-Kasım Abdülkerim b. Muhammed el-Kazvînî er-Rafiî, «El-Vecîz» adlı kitaba büyük bir şerh yazarak ona «El-Azîz fi Şerh'il-Vecîz» ismini verdi. Bazı âlimler bu kitaba «Feth'ul-Azîz» adını verirler. Rafiî'-nin yazdığı önemli eserlerinden ikisi de «Ei-Muharrer» ile Şafii'nin «Müsned»i-ne yazdığı şerhtir. Onun sFeth'ul-Aziz» adlı eşsiz kitabı, ilmî kudretini göstermeye kâfidir. Rafiî muhakkik âlimlerin dayandığı ve muasır Şafiî fıkıhçılarm mercii idi. Mezhebte ictihad mertebesine erişmişti. Vefatı hicrî 623 dür.
30- Muhyiddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref en-Nevevî, Hicrî 631 de Neva'da doğdu. Muhakkik âlimlerin sonuncusu idi. Şafiî Mezhebinde tercih derecesine ulaşmış idi. Rafiî'nin «Feth-ul-Aziz» adlı şerh kitabını kısaltmak suretiyle tEr-Ravde»yi ve yine Rafiî'nin «El-Muharren adlı kitabım kısaltarak, meşhur «el-Minhâc» adlı kitabı te'lif etmiştir.[16]
[1] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:317.
[2] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:317-320.
[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:320-328.
[4] Yazar, bunu İhya-u Ulûmu'd-Dîn adlı k'tabın birinci cildinin dördüncü babından özetleyerek almıştır.
[5] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:328-332.
[6] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:332-334.
[7] Avl: Belirli paylan bulunan mirasçıların paylarının toplamı, ferâiz ilmine ait kaideler gereğince, tereke taksimi için tesbit edilecek olan mesele sayısından biiyük bir sayı teşkil ettiği takdirde meseleyi; payların toplamının tutarı olan sayıya yükseltmeye Avl denir. Meselâ : Teshit edilen mesele 24 sayısı olup, payların toplamı 27 ye ulaşınca; meseleyi 27 ye yükseltmeye Avl denir.
[8] Tâsib: Bir mirasçı, 1/2, 2/3 gibi belirli payı bulunan diğer bîr mirasçıyla beraber bulununca onu, pay sahibi olmaktan çıkartarak, malın tamamını veya sair pay sahiplerinin, paylarını aldıktan sonra, yerde kalan malı belirli bir nisbet dahilinde onunla bölüştürmesidir.
[9] Sahih-i Müslim, cüz 5, sah. 59.
[10] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:334-336.
[11] Fıkıhçılara göre; muhtelif mezhep mensuplarının birbirine iktidâ etmeleri sahihtir. Ancak farklı önemli noktalarda imamın veya me'mumînin mezhep görüşünün esas oluşu hususunda değişik görüşler beyan etmişlerdir.
[12] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:336-338.
[13] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:339.
[14] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:339-341.
[15] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları: 342-346.
[16] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:346-351.
İslami Okul Okulların En Önemlisi