Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Altıncı Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 8. Sayfa

ALTINCI DEVİR.. 1

İslam Âleminin Siyasî Durumu. 1

Bu Devirde İctihâd. 1

Gerileme Sebepleri 2

Kitapların Kısaltılmasında Yapılan Hata. 4

Fıkıhçı Yetiştirmeye İki Engel Vardır. 9

 

 

 

 

ALTINCI DEVİR

 

Bu devir Hülâgu Hân'ın Bağdat'ı istilâ ettiği tarih olan (h. 657) den bu­güne kadar devam eden SIRF TAKLİD devridir.[1]

 

İslam Âleminin Siyasî Durumu

 

Bu devrin siyâsî durumuna göz attığımız zaman büyük ve köklü bir ırka mensup olan Türklerin, l^lâm ülkelerine hâkim olduğunu, hemen hemen her ta­rafta devlet İdaresini ellerine geçirdiklerini görüyoruz. Kahir bir güce sahip olan Türkler, îslâm dinine sımsıkı sarılmışlar ve çeşitli alanlarda zaferler kazanmış­lardır. Bati'da bulunan Berberîler devleti hariç Mısır'dan Türkistan'a kadar uza­nan geniş bir sahayı idareleri altına almışlardır. H. 8. asrın başlarında Anado­lu'da kurulan Osmanlı devleti, çevresinde bulunan beylikleri ve küçük devletleri eriterek büyük bir devlet haline geldi.

Bilâhare Avrupa kıt'asına atlayarak, bu kıt'anın büyük bir parçasını ele geçirdiler. H. 9. asrın ortalarında İstanbul'u fethederek o günden itibaren bu beldeyi hükümet merkezi haline getirdiler. Bundan bir müddet sonra da çeşitli memleketleri ülkelerine katarken Bağdat'tan sonra Abbasî halifelerinin merkezi haline gelen Mısır'ı ve dolaylarını aldılar. O günden itibaren hilâfet Türklerin eline ve hilâfet merkezi de Kahire'den istanbul'a intikal etmiş oldu. Aynı za­manda Mısır, Osmanlı împaratorluğu'nun bir eyâleti haline geldi. Osmanlı im­paratorluğunun hükümet merkezi İstanbul olunca, haliyle Kahire, gerek siyâsî ve gerekse ilmî yönden eski Önemini ve değerini kaybetti. Osmanlı İmparator­luğu kuvvet bulduğu günlerde, 8. asır (711-1492) dan beri ilmin önemli mer­kezlerinden sayılan Endülüs beldelerinde İslâmiyet ışığı söndü. Hicrî 13. asrın başlarında M. Ali Paşa Mısır'ın bağımsızlığını ilân etti. Ondan sonraki gün­lerde Kahire tekrar ilmî ve siyâsî bir merkez haline geldi. Son zamanlarda Av­rupa, islâm ülkelerinin bağımsızlığına müdahale etmeye başladı. Müslüman ol­mayan bazı devletler bugün de İslâm ülkelerinin içişlerine karışmaktan geri kalmıyorlar. Öteden beri.devam edegelmekte olan bu nizâın nasıl bir netice doğu­racağını bilemiyoruz.[2]

 

Bu Devirde İctihâd

 

îctihâd hizmeti bu devirde durduğu için bu konuda yazılacak bir şey bul­mak kolay değildir. Bu devrin daha önceki devirlere kıyaslanması da kolay de­ğildir. Çünkü birinci devirde Yüce Allah, şer'î hükümleri vahiy yoluyle Re-sûlüllah'a indirir, O da, Allah'ın indirdiği hükümleri tebliğ ederek beyân eder­di. İkinci ve üçüncü devirlerde ashâb ve tabiîn Kitap ve sünnetten şer'î hüküm­leri çıkarma yollarını ve sıhhatli re'yi açıklarlardı. Dördüncü devirde büyük imamlar ve seçkin fıkıhçılar, şer'î delillerden gerekli hükümleri çıkarırlar ve taf­silatlı bir şekilde tedvin ederlerdi. Beşinci devirde yetişen yüksek fıkıhçılar, se­lefleri tarafından yazılmış olan şer'î hükümleri, muayyen bölümler halinde ve münâsip bir şekilde sıraya koyar, değişik fetvaları kuvvet derecesine göre sıh­hatli bir süzgeçten geçirir, İmamlardan alınan rivayetler arasında ilmî tercih işini yürütürlerdi.

Altıncı devrin bir imtiyazı bulunmadığı için, söylenecek sözleri bulmak bi­le güçtür. Bu devir bize kadar ulaştığı, bizim selef-i salihîn'e uymamız ve ilmî sahada ilerlememiz gerektiği için biz, bu devirde görülen kusurları izah etmek isteriz. Çünkü kusurlar belirdiği zaman fikir ve kudret sahibi olanların, bulu­nan kusurlara çare bulmaları mümkün hale gelir.

Yedi küsur asrı içine alan bu devrin en önemli özelliği; bu devir boyunca yetişmiş olan âlimlerin taklîd prensibine sımsıkı bağlı olmalarıdır. Çok az kişi hariç, onlardan ietihad rütbesine ulaştığı kanaatine varanlar görülmemiştir.

Bu devrin ilk yarısında yani, Kahire'nin ehemmiyet bakımından Bağdat ye­rine geçerek Abbasî halifelerinin merkezi olduğu h. 7. asrın ortalarından 10. asrın başlarına kadar olan süre zarfında ietihad mertebesine ulaşan yüksek fı-kıhçıların yetiştiğine kaniyiz. Bununla beraber kendileri, malûm imamların fet­va ve ictihadlan karşısında duraklayarak ietihad etmeye girişmemişlerdir. Bu devrin ikinci yarısında yani, h. 10. asrın başlarından bugüne kadar geçen sü­rede ise durum tamamen değişmiş, hiç bir fıkıhçının değil ietihad yapması, müetehid imamların müteaddit rivayetleri arasında tercih yapmasının dahi caiz olmadığı ve bunun zamanının kapandığı ilân edilmiştir. Bu sürede yetişen âlim­ler ile eski âevirde yazılmış olan, Mütekaddimîn dediğimiz âlimlerin kitapları arasında irtibat kesilmiştir. Herkes bu süre zarfında yazılagelen kitaplara mü­racaat etmekle yetinmiştir. Hilâfetin Mısır'dan İstanbul'a intikalinden önceki Mısır'ın durumuna göz attığımızda el-Iz b. Abdüsselâm, îbn-i Hâcîb, İbn-i Da-kîk'il-Id, İbn-i Rifâ, İbn-i Teymiyye, es-Sibkî, lbn-i Sibkî, îbn-i el-Kayyım, el-Belkînî, el-Esnevî, el-Kemâl b. el-Hümâra, Celâleddin el-MahalIî ve Celâled-din es-Süyûtî... gibi âlimlerin isimlerine rastlıyoruz. Bunlar malûm dört mezhebe bağlı âlimlerdir. Hilâfetin İstanbul'a geçişinden sonraki Mısır'm durumu­na göz attığımızda, büyük bir âlimin veya yüksek bir fıkıhçmın veyahut iftihar edilecek bir müellifin ismini duymuyoruz. Bilâkis fıkıh sahasında az bilgi ile kanaat eden, kendi mezhebinden başka mezheplere ait fıkıhla, pek meşgul olma­yan ve kendi mezhebiyle iştigal ettiği zaman da, aşırı derecede kısaltılmış olup sanki anlaşılsın diye yazılmamış olan kitaplarla iktifa edenleri buluyoruz. Bu devir, ilim sahasında özellikle dinî ilimler alanında bir gerileme devridir, deni­lebilir.[3]

 

Gerileme Sebepleri

 

1- Ayrı ayrı yerlerde oturan islâm âlimleri arasında bulunması gerekli irtibatın kesilmesi:

Eski  devirlerde yetişen  âlimler,  kendi memleketlerinde  bulunan üstadla-rından aldıkları feyizler yanında diğer yerlerde bulunan âlimlerin yanına gidip onlardan da ilim almadıkça, ona fıkihçı lâkabı verilmez ve o kişi tam hürmet görmezdi. Kendi memleketlerinde kalıp ilmini ilerleten çok mahdut sayıda zât­lar, seçkin fıkıhçi olabilirdi. Büyük imamların ve yüksek hadîsçilerin tarihine bir göz atacak olursak, hepsinin hadîs ve fıkıh almak için diyar diyar dolaş-' tıklarını ve muhtelif yerlerde oturan âlimlerle mülakatta bulunduklarım görü­rüz. Ayrıca yılın muayyen mevsimlerinde Mekke-i Mükerreme onları bir ara­ya getirirdi. Her âlim, Mekke'de görüştüğü zâtların yanında bulunan ilim, ha­dîs ve fikirden istifade ederlerdi. Bu sebeple muasır âlimler arasında tam bir tanışma ve fikir taâtisi bulunurdu. Bu temaslar, tarafların ilim ve irfanını ar­tırır, aralarındaki muhabbeti kuvvetlendirirdi. Uzun mesafeleri katederek ve yol meşakkatlerine katlanırlardı. Bu devirde ise durum değişti, özellikle bu devrin sonlarında muhtelif ülkelerde yetişen âlimler birbirini tanımaz oldular. Mısırlı bir âlim, Hİnd'de yetişen âlimin ismini duymayacak hale geldi. Keza Pakistan'­da bulunan bir âlim Mağrib'de bulunan âlimden habersiz kaldı. Mevcut âlimle­rin birbirinden haberdar olmaları, sadece onlardan eser yazanlar olduğu takdir­de, diğerlerinin o eserleri okumalarından ibaret kaldı. Çoğu zaman yazılan eser­ler bile; diğerlerinin eline geçmezdi.    Çok acı olan şu gerçeği de ifade edelim ki; hacc mevsiminde muhtelif şehirlerden Mekke'ye gelen âlimler birbiriyle gö­rüşüp tanışmaya veya fikir taâtisinde bulunmaya ehemmiyet vermezlerdi ve ha­len de vermezler. Bu yüzden de rivayet ve nakle dayanan selef-i salihın'in bü­yük emekler vererek elde etmiş oldukları bilgiler, özellikle Islâmî ilimler eski haşmetiyle yaşamamıştır. Bir âlimin kitabında olan görüşünden istifade etmek kâfi değildir. Çünkü kitabı konuşturmak mümkün değildir. Alimle mülakat ve görüşme; çeşitli konuların derinliğine inilmesini, gerekli incelemelerin yapılma­sını, tereddüt duyulan yönlerin aydınlığa kavuşturulmasını ve lüzumu halinde yapılacak tartışma sonunda bir hükme varılmasını sağlar.

2-İmamların eserleriyle aramızdaki ilişkinin kesilmesi: Medâr-ı iftiharımız olan selefimizin büyük emekler sarfederek kalemleriy­le meydana getirmiş oldukları muazzam kitaplar, raflara konan ve kullanılmaz birer âsâr-ı atîka haîine gelmiştir. Kimse bu değerli eserleri okumaya, okutma­ya ve cemiyetin İstifadesine sunmaya Önem vermez olmuştur. Muhammed b. el-Hasan, eş-Şafiî, Mâlik b. Enes ve diğer imamlar tarafından yazılmış olan ki­taplar, bunların tilmizlerinin eserleri ve beşinci devirde yetişerek fıkıh sahasın­da birer imam durumuna gelen âlimlerin kitapları, dediğimiz gibi istimalden kaldırılmamış mıdır? Halbuki ruhu gıdajandıran, gayretleri kamçılayan ve kâ­mil fıkıhçı yetiştiren kitaplar bunlardır. Bu değerli eserleri okutan veya mü­tâlâa eden âlime çok az rastlayabilirsin. Hatta bu eserlerin isimlerini bile henüz işitmiyen büyük âlimleri bulabilirsin.  Senin elinde böyle bir kitabı gördükleri zaman, onu okumayı pek Önemsemezler. Genellikle bu devrin âlimleri gerile­me devrinde yazılmış olan kitaplarla yetinirler. Bu nedenle yukarıda belirttiği­miz gibi büyük imamların kitaplarıyla aramızda bulunması gerekli temaslar ku­rulmamıştır. Bahâ biçilmez bu eserlerle temas sağlamak ancak çok gayretli ve meraklı olan bir ilim adamının özel ve umumî kütüphanelere gitmek suretiyle bunları görüp mütâlâa etmesi şeklinde rastlanabilir. Halbuki bu kitapları halen kullanılmakta olan kitaplarla karşılaştırdığınız zaman güzel yazılışı, üslûbunun tatlılığı ve kolaylıkla anlaşılması bakımından aralarında muazzam farklar gö­rürsünüz. Buna rağmen gerekli alâka gösterilmiyor. Eş-Şeyh Muhammed Mah-mud b. et-Telâmis et-Terkezî eş-Şankıtî ile yaptığım ilk mülakatta kendisi:

—  Arap edebiyatını kimden aldın?

—  Kitaplardan aldım, hocam!

—  Kitaplar Öğreticiliğe pek elverişli değildir.

—  Üstâd, peki ne yapayım? Selefimizle aramızdaki bağlar kopuktur. Bu­nun için Öğretmen ve mesnedimiz yok. Sizi görmekle teselli buluyoruz...

Verdiğim cevaptan hoşlanan bu zât, bana yardımlarını esirgemiyeceğini ifa­de etmek maksadıyla;

—  Inşâallâh, inşâallah! dedi.    Bu muhterem zât, durumumu düşünseydi, beni mazur görecekti. Çünkü kapkaranlık olan bir zaman, selefimizle bizler ara­sına girmiştir. Tatmin edici olmayan cüz'î bir irtibat kalmıştır.    Gerçekten bu değerli kitapların uyutuldukları  yerlerden  çıkarılmaları ve  ilimle  iştigal eden­lerin yüzlerinin onlara çevrilmesi gayretine şiddetle muhtacız. Biz onları raflar­dan indirerek okuyup, okuttuğumuz ve mütalaa ettiğimiz takdirde Islâmî ilim­lerde terakki edebilir ve ancak o zaman içimizde fıkıhçılar vardır, demek im­kânını bulabiliriz.[4]

 

Kitapların Kısaltılmasında Yapılan Hata

 

Kitapları kısaltmak işi bu devrin bir icadı değildir. Bu iş, dördüncü de­virde de mevcut idi. Tilmizler kendi imamlarının eserlerini kısaltırlardt. Bu kısaltma işinde pek ihtiyaç duyulmayan meseleleri yazmamak, imamların bölüm­ler arasında sıra takibi gözetmeksizin yazdıkları meseleleri, ait oldukları bölüm­lere dahil etmek ve bölümler arasında sıralama yapmak işini ön görürlerdi. Be­şinci devir ile altıncı devrin ilk zamanlarında yetişen âlimler, bahis konusu til­mizlerin izini takip ederlerdi. Fakat bu devrin son yarısında kısaltma işi çok garip bir mecraya döküldü. Şöyleki; çok meseleleri, kısa cümlelerle ifade etme gayreti içine girildi. Bu işe girişenler, gerçek Arap dili edebiyatının akıcı üslûbu hususunda zayıf olunca sözleri bilmecelere benzedi. Sanki müellif anlaşılmak üzere eserini yazmış değildir. Hanefî, Şafiî ve Maliki mezheplerine ait fıkıh il­mine çalışanların elinde bulunan kitapların en meşhurlarından olup, belirttiğim veçhiyle çok özlü yazıldıklarından dolayı, çözümünde talebelerin güçlük çektik­leri üç fıkıh kitabından, taharet için kullanılabilen ve kullanılamayan sular hak­kında birer paragrafı örnek mahiyetinde bilginize sunacağım :

1- Mâliki mezhebine mensup müelliflerden Halil'in «Muhtasar» adlı ki­tabından alınan parça:

Yazar, yukarıya alınan parçada demiştir ki:

«Abdestsizlik ve necaset hükmü mutlak su ile kaldırılır. Bir kayda (gül su-

yu, et suyu gibi) bağlanmadan su ismi verilen su çeşitlerine «Mutlakı denilir. (Yağmur, pınar, deniz sulan gibi.)

Çiğden toplanan, donduktan, sonra eriyen, hayvanın, cünüp kişinin, hayız halindeki kadının içtikleri sudan artan cünüp ile hayizenin gusül için kullandık­larından artan (az veya çok) su, necasetin karıştığı (sudan ayırdedilemeyen) fa­kat evsafı (rengi, kokusu, tadı) m değiştirmediği veyahut yaptığı değişikliğin zarar verecek derecede olup olmadığı kestirilemiyen çok su.

Yapışkan yağ ve yolcunun kabına sürülen katran gibi suya karışmayan (su­dan ayırdedilmesi mümkün olan) maddeler, sudan teşekkül eden şeyler, su ma­hallinde bulunan tuz ve benzeri maddeler ve su içine atılan toprak veya tuz ile evsafı değişen sular... mutlak su sayılır, dolayısıyle taharet işinde kullanı­lırlar. Racih kavle göre içine atılan tuzla evsafı değişen su, mutlak sayılmaz.

Suya karışan (ayırdedilemeyen) cinsten olan yağ, sakız buharı (ve un, şı­ra) gibi temiz veya necis olan ve genellikle sudan ayrı kalan (sudan uzak tu­tulabilen) bir madde-ıle rengi veya tadı veyahut kokusu bozulan su ile abdest-sizlik ve necaset hükmü kaldırılmaz. Bu durumdaki su, onu değiştirmiş olan madde hükmündedir. (O madde necis ise su da necis sayılır. Şayet temiz ise su da temiz kabul edilir.)

Su çekmek işinde kullanılan kablara takılan iple suyun evsafının açıkça değişmesi zararlıdır. Nasıl ki göl suyunun büyük-küçük baş hayvanın tersi ile değişmesi ve kuyu suyunun ağaç yapraklan veya samanla değişmesi zararlıdır. (Yani böyle sular taharette kullanılmaz.) Mutemed kavle göre; kurak köyler­deki kuyu suyu ağaç yaprakları veya samanla değişse bile taharette kullanıla­bilir.

Suya karışan, evsafı su evsafına uyan (kokusu kesilmiş gül suyu gibi) mad­deleri uymayan (üzüm şırası gibi) maddeler gibi kabul etmek itiraz konusu olur.

Ağıza alınan su; bir kavle göre taharette kullanılır, diğerine göre kullanıl­maz.

Abdest veya gusülde kullanılan az suyu taharette kullanmak mekruhtur. Bu­nun dışındaki işlerde kullanılmış olan suyun taharette kullanılmasında tereddüt vardır.

içine düşen necasetle evsafı değişmeyen veya köpeğin ağzını soktuğu az şu (abdest veya gusül kablarmdaki gibi) yu, taharette kullanmak mekruhtur.

içinde gusül yapılan durgun su... içki içenin artığı durumunda olan veya suyu pislemekten sakınmadığı halde elini soktuğu su da mekruhtur.

Ancak suyun böyle serhoş bir adamdan korunması güç olursa, kerahet yok­tur. Keza onun elini soktuğu kabtaki madde, kaysı gibi katı yiyecek maddesi İse yine kerahet yoktur.

Suyu veya başka yiyecek maddesini ağzına alırken dudaklarında içki görü­lürse durum değişir. Yani artık durumunda kalan madde, necis olmuş olur.

Akıcı kanı bulunan ve karada yaşayan hayvan, durgun suda öldüğü ve o suyun evsafını değiştirmediği zaman, o hayvanın cüssesi miktarınca durgun su­yun çekilmesi menduptur. Fakat öldükten sonra durgun suya düşerse, hüküm böyle değildir. (Necasetten ötürü durum değişir.)

Bir necaset dolayısıyle evsafı değişen sudaki değişiklik kendiliğinden zail olursa, temizleyici durumuna dönüşmesi istihsan ile kabul edilmekle beraber, kuvvetli olan görüşe göre; temizleyici değildir. Fakat mutlak su ilâvesiyle deği­şikliği giderilen su, temizleyici durumuna dönüşür.

Bir suyun temizleyici olduğunu bildiren kişi, o suyu taharette kullanmak isteyen kişinin mezhebine mensup ise veyahut başka mezhepten olmakla be­raber temizleyicilik sebebini de açıklarsa, onun sözü kabul edilir. Şayet başka, mezhebe mensup olup temizleyicilik denenini beyan etmiyecek olursa, imam de­miş ki: «O suyu kullanmaması İstihsana muvafıktır.»

Suyu necaset üzerine dökmek veya necaseti su içine kovmak neticeyi de­ğiştirmez.»

2. Şafiî mezhebine mensup Zekeriyya el-Ensârî'nin «el-Menhec» adlı ki­tabından alınan parça:

Yazar yukarıya alınan parçada demiştir ki:

Sıvı maddelerden yalnız mutla ksu, hadesi (abdestsizliği) ve necaseti (pis­liği) giderir. Başka sıvılar tahareti sağlayamaz. Kayıtlı (gül suyu gibi) olmaksı­zın su ismi verilen sulara «Mutlak» denilir.

(Zaferân gibi) kolaylıkla sudan uzak tutulabilen bir maddenin bol miktar­da karışması (sudan ayırd edilmemesi) ile iyice değişen ve mutlak su ismi ve­rilmeyen su, tahareti sağlayıcı değildir.

Toprak ve deniz tuzunun karışması veya karıştırılması suretiyle değişen su ise temizleyicidir. (Ancak suyun akıcılığı ve inceliği kalmayarak çamur denecek hale geldiği takdirde temizleyicilik durumu kalmaz.)

Fazla sıcak, fazla soğuk olan veyahut belirli şartlarla güneşte ısıtılan su­yun taharette kullanılması mekruhtur. (Yazarın işaret etmek istediği şartlar; su sıcak iklimde, sıcak mevsimde altın ve gümüşten başka madenî kaba konmuş olacak... kabın madeninden zerrecikler eriyip suya karışacak derecede güneş­te ısıtılmış olacak ve sıcak iken kullanılmış olacaktır. Bu şartların tamamı ta­hakkuk etmedikçe kerahet yoktur.)

Gusûl ve abdestin farzında (vücut veya abdestte yıkanması gerekli uzuv­ların birinci defa yıkanmasında) kullanılmış oları su, kulîateynden az ise bir da­ha taharette kullanılmaz. Kullateyn, Bağdat ölçüsüyle yaklaşık olarak 500 lit­redir. [5]Kullateyn olan su, necis bir şeyin karışmasiyle pislenmez. Eğer o ne­caset suyun rengini veya kokusunu veyahut tadını değiştirirse pislenmiş olur. Taharette kullanılmaz. Ancak bilâhare kendiliğinden veya su ilâve etmek su­retiyle değişikliği giderse tekrar temiz sayılır.

Necaset, kulîateynden az olan suya karışırsa evsafı değişmese bile pislen­miş olur. Nasıl ki diğer sıvı maddeler necasetin karışmasıyla pislenmiş olur.

(Sinek, akrep gibi) akıcı kanı bulunmayan hayvanlar, su ve diğer sıvı mad­delerin içine düşüp ölmesiyle onu pislemez. Fakat ölen bu nevi hayvanlar su veya diğer sıvılara atılırsa onu necis eder. Keza (sineğin ayağındaki necaset gi­bi) gözle görülemiyecek kadar küçük olan necaset de su ve benzerlerini pisle­mez. Necasetin karışmasıyle pislenen az suya temiz suyun ilâvesiyle kullateyn miktarına ulaştırılma bakılır; eğer suyun evsafında bir değişiklik yoksa temiz­lenmiş olur. Etkili olan değişiklik (yukarıda belirttiğimiz gibi) renk, koku ve tatdan birisinin değişikliğidir.

Bir kabta temiz su, diğer bir kabta pislenen su bulunsa da hangisinin te­miz olduğu bilinmezse veyahut bir kabta temizleyici (taharette kullanılabilen) su, başka kabta da pislenen su bulunsa hangisinin temizleyici olduğu bilinmez­se, temiz suyu( yemek içmekte) veya temizleyici suyu (taharette) kullanmak is­teyen kişi, olanca gücü ile gerekli araştırma yapar. Hangisinin temiz olduğuna .veyahut hangisinin temizleyici olduğuna kanaat ederse onu kullanır.

Şayet bir kabta temizleyici su, diğer kabta idrar bulunursa kanaatma gö­re hareket edemez. İkisini de döktükten sonra teyemmüm eder. Eğer idrar ye­rine gül suyu gibi temiz olmakla beraber temizleyici olmayan bir su bulunursa, her iki kabtan ayrı ayrı abdest alır. (Çünkü iki kabtan birisindeki su temizle­yicidir, onunla abdest almış olur. Diğeri de pis olmadığı için onunla abdest al­maktan bir mahzur doğmaz.)

Temizleyici su ile pis suyun bulunduğu meselede, birisinin temizleyici ol­duğuna kanaat eden kişi, diğerini hemen dökmelidir. Eğer dökmez de kanaati değişirse, ikinci kanaatiyle amel etmez, iki suyu birbirine karıştırdıktan veya döktükten sonra teyemmüm edip namaz kılar. Su bulunca o namazı iade et­mesi gerekmez.

Bir suyun pis olduğunu haber veren kimse, o suyu kullanmak isteyen şah­sın mezhebine mensup ve sularla ilgili fıkhı meseleleri bilir durumda olursa, pislenme nedenini açıklamasa bile sözü makbuldür. Başka mezhebe (fıkhı) men­sup ise, pislenme nedenini açıklaması ve rivayeti şer'an kabule şayan (erginlik çağma eren, fasık ve deli olmayan Müslüman) olması halinde sözü kabul olu­nur, aksi takdirde kabul etmek zorunluğu yoktur.»

3. Hanefî mezhebine mensup en-Neseffnin «Kenz-üd Dakaik» adlı ese­rinden alınan parça:

Yazar, yukarıya alınan parçada demiştir ki:

«Yağmur, kar, deniz, göl/ve pınar suları ile abdest alınabilir. Temiz bir madde (toprak ve un gibi) suya karışmak suretiyle onun üç vasfı (renk, koku, tad) ndan birisini değiştirirse veyahut (hiç bir şey karışmadığı halde) su dura dura rengi ve kokusu değişse bile abdestte kullanılabilir.

İçine düşen fazla yaprakların çürümesiyle değişen (inceliği ve akıcılığı kalmayan) su, içine atılan bir maddenin pişirilmesiyle ıMutlak suı ismini kaybet­miş (et suyu gibi) su, ağaç ve meyveleri sıkmak [6] suretiyle elde edilen su ve içine karıştırılan temiz sıvı madde (gül suyu gibi) nin çoğunlukta olduğu su ile abdest alınamaz. Keza içinde necaset bulunan durgun su, büyük havuz değilse yani, yüzölçümü 100 arşın kareden az ise abdestte kullanılamaz. Eğer büyük havuz ise, akarsu hükmündedir. Yani rengi, kokusu ve tadı değişmemişse on­dan abdest alınabilir. Bir saman çöpünü alıp götüren su akar sayılır.

Sivrisinek, karasinek, eşekarısı, akrep, balık, kurbağa ve yengeç gibi akıcı kanı bulunmayan hayvanların büyük havuz durumunda olmayan az su içinde ölmesiyle suyu pislemez.

Hadesten taharet işinde veya sevap kazanmak niyetiyle abdest üzerine ab­dest almak işinde kullanılan su temizdir. Fakat temizleyici değildir (Hadesten veya necasetten taharette kullanılmaz).                                     '

Kuyu meselesi de «CHTı dir.

Yazarın bu cümle ile işaret etmek istediği hususu açıklamak gerekir. Şöy­le ki:

Bedeni üzerinde herhangi bir necaset bulunmayan cünüp adamın serinlemek veya su çekmek niyetiyle kuyuya inerek suyun içine girmesi işine kuyu mese­lesi denir. Bu meselede adamın ve kuyu suyunun hükmü hakkında lmam-i Azam, Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan değişik fetva vermişlerdir. Imatn-ı Azam'a göre adamın bedeni ve su necis olmuş olur. Yazar «Necaseti kelime­sinden aldığı «C» harfi ile bu görüşe işaret etmiştir. Ebu Yusufa göre adamın cünüplük hali ve suyun temizleyicilik hali devam eder. Yazar «Hâli kelime­sinden aldığı «H« harfi ile bu görüşe işaret etmiştir. Muhammed b. Hasan'a göre ise adamın tahareti alınmış olur, su da taharet vasfını korur. Yazar «Ta­haret» kelimesinden aldığı «T» harfiyle bu görüşe işaret eder.

içine necaset (hayvan hariç) in düşmesiyle kuyu suyu pislendiği için hep­sinin çekilmesi gerekir. Ancak düşen necaset deve, koyun, serçe kuşu ve gü­vercin tersi ise (az olmak kaydiyle) kuyu suyu necia olmaz.

Eti yenen hayvanların sidiği pistir. (Yani kuyu suyunu pis eder.) Fakat abdesti bozmayan (az kuşku ve yaranın ağzından pamukla alınan kan gibi) şeyler necis sayılmazlar. (Dolayısıyle içine düştükleri kuyu suyunu necis etmez­ler.) Eti yenen hayvanın sidiği hiç bir surette (tedavi için dahi olsa) içilemez. (îmam-ı Azam'in görüşü budur. Ebu Yusuf ile Mubammed'in görüşleri ayrıdır. Tafsilâtını isteyenler eserin «EI-Bahr-ur-Râik» adlı şerhinin, bu parçanın alın­dığı «Taharetd bölümüne baksınlar.)

Kuyunun suyuna düşüp Ölen hayvan fare büyüklüğünde ise 20 kova, gü­vercin büyüklüğünde ise 40 kova suyun çekilmesi ve koyun büyüklüğünde ise bütün suyun çekilmesi gerekir. Büyüklüğü ne olursa olsun düşen hayvan su içinde şişer veya bozulursa yine bütün suyun çekilmesi gerekir. Bülün suyun çıkarılması icap eden hallerde (kuyuya gelen suyun, çekilen sudan fazla oluşu dolayısıyle) kuyunun boşaltılması mümkün olmazsa 200 kova suyun çekilmesi icabeder.

Kuyu suyuna ne zaman düştüğü bilinmeyen bir fare, su içinde görüldüğü zamaa şişmemiş ise o suyun bir gün bir geceden beri, şişmiş ise üç gün üç geceden beri necis olmuş olduğuna hükmedilir.

Canlıların teri (taharet, necaset ve kerahet bakımından) onun artığı hükmün­dedir. (Yani artığı temiz sayılan canlıların teri de temiz; artığı pis sayılan can­lıların teri de pis ve artığı mekruh sayılan canlıların teri de mekruh sayılır.)

însan, at ve eti yenen hayvanların artığı temizdir.

Köpek, domuz, arslan ve kaplan gibi yırtıcı hayvanların artığı necistir. Ke­di, salıverilen tavuk, yırtıcı kuşlar ve evlerde bulunan fare, yılan gibi hayvan­ların artığı (kerahat-ı tahrimiyye ile) mekruhtur. Merkep ve katırın artığı husu­sunda değişik deliller görüldüğünden dolayı başka su bulunmadığı takdirde bu­nunla abdest almakla beraber ihtiyaten teyemmüm de etmelidir. Teyemmüm ile abdestten hangisini önce yapsa olur. Hurma şerbeti böyle değildir. (Yani başka su bulunmadığı takdirde hurma şerbetiyle abdest alınır, teyemmüm edilmez.)[7]

Asnmizda her tarafa yayılmış olan üç mezhepten herhangi birisine ait fı­kıh bilgilerini edinmeye isteklilerin baş vurdukları kitaplar bu tip eserlerdendir. Cümleleri ve ifade tarzı yönünden gördüğünüz gibi anlaşılması kolay değildin Zaten anlaşılması güç olduğu için, onlara şerh yapma ve şerhlere de haşiyeler yazma ihtiyacı duyulmuştur. Bu konunun (sular) iki haftadan aşağı zamanda okunduğunu sanmayın! Böyle bir konunun öğrenci tarafından bilinmesi için har­canan zamanın çoğu, yazarın kasdettiği manânın anlaşılması uğruna harcanır.

ihtiva ettiği şer'î hükümlerin öğrenilmesi için uzun boylu vakit ayırmaya lüzum yoktur. Şunu da belirtelim ki, bu tür kitaplarda hükümlerin dayandırıldığı şer'î delillere yer verilmemiştir. Bu sebeple bu nevi kitapları öğrenen ve öğrenmeyen arasındaki fark; birisinin sırf meseleleri bilmesi, diğerinin bilmemesinden ibaret­tir. İmamın ilgili hükümleri hangi delillerden ve nasıl çıkardığı hususunda bir bilgi elde edilmiyor. Halbuki bu bilgi olmadıkça gerçek manâda fıkıh bilgisi vardır denmez. Haliyle bu eserlerde, imamlar arasında hükümler hususunda çı­kan ihtilâfların izine rastlamak da mümkün olmuyor. Bu durum, ilim taliple­rine güzelce anlama kapısını kapatır.

Yukarıdan beri belirttiğimiz sebepledir ki; asrımızda bulunan fıkıhçıların ilmî dereceleri çok düşüktür. Avamdan pek farkları yoktur. Elde mevcut bazı Hanefî kitapları, yer yer imamlar arasındaki ihtilâfı dile getirmişlerdir. «El-Bidâye» ve onun şerhi olan «El-Hidâye» bunun için örnek gösterilebilir. Şafiî ve Matikî kitaplarında, bu duruma pek rastlamadım.

Şöyle bir soru sorulabilir: Senin de belirttiğin gibi 7 asırdan beri Cumhur, taklid sınırları içinde kalarak bu sınırı açmayı caiz görmemiştir. Fıkıhla iştigal eden bir âlim, ne derece yükselirse yükselsin; mensubu bulunduğu mezhep ima­mına muhalefet etmesi veya mezhepte rivayet edilen iki fetvadan birisini tercih etmesi, imkân ve yetki dahilinde değildir. Bu durumda şer'î delillerle iştigal et­mek veyahut diğer mezhep imamlarının görüşlerini öğrenmek için çalışmanın ne faydası vardır?

Cevap olarak deriz ki: «Fıkıhla iştigal eden şahıs, eğer sadece kendi mez­hebine ait şer'î hükümleri öğrenmek isteyen avamdan ise, dediğin husus nor­maldir! Eğer fıkıhçı olmak isterse; en az imamının, verdiği fetvaları nereden al­dığını bilmesi gerekir. Bunları öğrendikten sonra, bu kere imamına muhalif olan müctehidlerin re'ylerini ve o re'yleri nasıl çıkardıklarını öğrenmeye çalışmalı, böylece ilmini artırmalıdır. Fıkıh bilgilerini, dediğim şekilde ilerleterek gerçek manâda müctehidlerin görüşlerini, dayandırıldığı kaynaklarla birlikte iyice kav­rayan fıkıhçılar, selefleri gibi aynı mezheb içinde gördükleri müteaddit rivayet­ler arasında en kuvvetlisini seçme yeteneğine sahip olmazlar mı? Islâmî ilimle­rin dev adımlarla ilerleyip geliştiği dördüncü ve beşinci devirlerde yazılmış olan kitapların tamamen bertaraf edilmesi, okunup öğretilmemesi, diğer taraftan Arap lisânının za'fa uğratıldığı ve Islâmî ilimler bakımından gerileme devri sayılan altıncı devirde kaleme alınmış olan kitapların, talebelere okutulması ile yetinil-mesi garip değil midir?

lhlâsla bu acı durumu tamir etmek isteyenler, her şeyden önce bahis ko­nusu eserlerden istifade etmek imkânını sağlamalıdırlar. Çok şükür parlak iki devirde yazılmış olan kitaplar cidden çoktur. Ekseriyetle bu eserler, ilim öğ­renmek isteyenlere elverişli, güzel bir lehçe ile kaleme alınmış, talebelerin fi­kirlerini geliştirir niteliktedir.[8]

 

Fıkıhçı Yetiştirmeye İki Engel Vardır

 

1- Elde mevcut olan fıkıh kitaplarıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi .fıkıhçı yetiştirmeye elverişli eserler elde mevcut olanlar değil, beşinci ve daha Önceki devirlerde ie'lif edilmiş olan kitaplardır.

2- öğretim sistemidir.

Bu devirden önceki devirlerde fıkıh ilmini öğrenmek isteyen kişi, şer'î hü­kümlerin çıkarıldığı âyetler ve hadîsleri öncelikle tesbit ederek, bunlar hakkın­da geniş ve derin bir bilgiyi elde cime gayreti içine girerdi. Bunu iyice haz­mettikten sonra, zamanın çoğunu, bağlı bulunduğu mezhep imamının verdiği fetvaları öğrenmeye ayırırdı, öğrenimim bu sahada da ilerlettiği /aman, kentli imamına muhalefet eden tilmizlerin ve mezhep içindeki müctehidlerin muhale­fet nedenlerine muttali' olurdu. Dolayısıyle imamının çıkardığı hükümleri aynı mezhebe mensup diğer müctehidlerin beyân ettikleri ve imamının görüşüne ters düşen görüşleri karşılaştırarak, dayanaklanyla birlikte kuvvet ve isabet derece­lerini araştırma yeteneğine hak kazanırdı. Bu üçüncü dereceye yükselince, yet­kili bir fıkıhçı ve rivayetler arasında tercih yapma kudretine kavuşmuş bir âlim olurdu.

Eski öğretim sistemi, kısaca belirttiğimiz bu şekilde cereyan edegelmişti. Bizim devrimize gelince; işin değiştiğini görürüz. Fıkha yeni başlayanla, bu öğ­renimi sözde bitiren arasında tek fark; birisinin az fıkhı meseleleri, diğerinin de çok meseleleri öğrenmiş olmasıdır. Bu fark, Şafiî mezhebine ait olup, çok meseleleri içine alan «el-Menheco adlt kitap ile, az meseleleri ihtiva eden «Ebû Şücâ» adlı eser arasındaki farka benzer.

Çok meseleleri bilmek, öğrencide fıkıh ruhunu canlandırmaz. Yukarıda belirttiğimiz üçüncü derece (beyân ettiğimiz son derece) ye yükselen fıkıh tali­bi; yalnız fıkıhla meşgul olurdu. Fıkıh ilmini diğer ilimlere karıştırmazdı. Bizim Öğretim sistemimizde ise; ilk Öğretim ile yüksek Öğretim arasında bir fark gö­zetilmiyor, tik ve orta öğretimde çeşitli ilimler okutulduğu gibi, yüksek öğre­timde de aynı durum devam eder. Yüksek öğrenimini tamamlayarak mezuniyet imtihanında başarılı olduğu zaman ne fıkıhçıdir, ne edebiyatçıdır ve ne de fel­sefecidir. O, sadece çeşitli ilim dallarından genel ve İbtidâî bilgiler almıştır. Onun fıkih bilgisi, nahv ve matamatik bilgisinden farksızdır. Hepsinden cüz'î bir şeyler bilebilir.

Tenkid ettiğim bu durum mevzii değil, din eğitimi yaptıran bütün mües­seseler için vâriddir. Diploma alanların okuldan sonraki devirlerde bilgilerini artırma, bilmediği sahalarda bilgi elde etme ve özellikle miictehidler arasındaki ihtilâfları, nedeniyle birlikte öğrenme gayreti içerisine gireceklerini sanma! O, mezuniyet imtihanına girdiği günkü durumuyla kalır. Bu hâl, gerçekten çok üzü­cü ve ilim yoluna girmiş olan kişi için büyük bir kusurdur. Ben, gerçekleri ol­duğu gibi yansıtma durumunda olan bir tarihçiyim. Eğer din eğitiminde yetkili olmuş olsaydım, aşağıdaki prensiplerin uygulanmasını isteyecektim :

1- Bir mezhep hakkında yapılacak ilk öğretimde; çözümü kolay bîr fı­kıh kitabını ders kitabı olarak seçmek ve yalnız o kitabı okutmak.

2- Orta öğretimde; mezhep imamının görüşleriyle, ona muhalefet eden mezhep İçerisindeki müctehidlerle tercih ehlinin görüşlerini ve dayandırıldığı de­lilleri içine alan, oldukça tafsilâtlı bir kitabı okutmak... Zaten, «Kütüb-ül-Hilâf» diye isimlendirilen birçok eser, sadece ihtilaflı meseleler için yazılmıştır. Bu ara­da tefsir ve hadîs dersine de yer verilmeli.

3- Yüksek öğretimde; fıkıh, usul-u fıkıh ve ahkâm ile ilgili âyetlerle ha­dîsleri, mezhep imamları arasındaki ihtilaflı meseleleri ve onların delillere da­yandırma metodlan, okutmak... Bunlardan başka ders okutulmamak. Yüksek öğrenimini bitirecek olan herkese, fıkıhçı derecesi vermemeli... ancak iki veya üç fıkhî meselede yazacağı tezde bu meseleler hakkında mevcut ihtilâfları, ih­tilâf sebeplerini ve her fıkıhçınm beyan ettiği görüşünü dayandırdığı delilleri ve bu delillerden serî' hükümleri çıkarma usûl ve kaidelerini tafsilâtlı bir şekilde beyan eden öğrencinin tez'i kabul edildiği takdirde; ona fıkıhçı unvanı vermeli...

Benîm teklif ettiğim bu prensiplerin uygulanması için, dördüncü ve beşinci devirde yüksek âlimler tarafından yazılmış olan kitapların, ders kitabı olarak seçilmesi yolunda öncelikle öğretim yapan âlimlerin uyarılması gerekir.

Ancak böyle bir yola gitmekle, öğrencilerde fıkıh ruhu ve fıkhî bilgileri geliştirme iştiyakı canlandırılabilir ve bu takdirde biz, seleflerimizin yoluna gir­miş olabilir, fıkıh melekesinin âlimlerde yerleşmesine yardımcı olabiliriz. Yine bu şartla,, istikbâlde sözlerine itimad edilecek fıkıhçilar yetişebilir. Biz, her yıl az sayıda dahi olsa fıkıhçı yetiştirmeye muvaffak olduğumuz gün, geçmiş de­virlere karşı âlimlerimiz ve fikıhçilarımızla iftihar edebileceğiz. İsimlerini açık­lamak istemediğimiz ve günümüzde yaşayan bazı büyük âlimler, ihlâsla bu da­vaya eğilirlerse; Müslümanları arzu ettiğimiz seviyeye yükseltebilir, istediğimiz niteliği haiz fıkıhçıları yetiştirebilirler.

Üstün bir yaşayış içerisine girmek ve islâm dinine muhlisâne hizmet et­meye muvaffak olmayı Cenab-i Allah'dan dileriz. Her şeyde ve her sahada iler­leme ve gelişme görüldüğü halde, bizim, yerimizde durmamız ve kal-u kilden başka bir şeyle meşgul olmamızın bir manâsı yoktur.

Daha hayırlı bir davranış içerisine girmek, az dahi olsa şerefli mazimize rücu' etmek ve böylece istikbalimizi güzelleştirmeye gayret etmemiz gerekir.

Sayın fikıhçılar!

Ben, bu kitabı sizler için yazdım. Bütün maksadım; sizin selef-i salihîni-zin durumunu sîzlere tasvir etmek ve onların izinde yürümeniz için gerekli teş­vikte bulunmaktır. Bundan sonra yazacağım kitapda inşâallâh, fıkha ait tafsi­lâtlı meseleleri ve bu meseleler hakkında fikıhçılar arasında meydana çıkan ih­tilâfları, tarihleriyle ve gerekli açıklamalarla birlikte zikredeceğim. Okuduğunuz bu kitapda zikrettiğim bazı meseleleri örnek mahiyetinde ele aldığım için, de-taylarıyle birlikte onları anlatmak konumuzun dışında kaldığından bu yola git­medim.

Allah (C.C.), cümlemizi hayra muvaffak kılsın. O, işiticidir, duaları kabul edicidir.[9]

 



[1] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:353.

[2] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:353-354.

[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:354-355.

[4] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:355-356.

[5] Kullateyn, memleketimizde halen kullanılmakta olan ölçü ile yaklaşık olarak 210 litre sudur.

[6] Üzüm asması gibi bir ağaçtan kendiliğinden damlayan su ile abdest alınabileceği manâsı «Itisâk» tâbirinden anlaşılıyor ise de mutemed kavle göre abdestte kullanılmaz.

[7] Başka su bulunmadığı takdirde hurma şerbetiyle abdest alınabileceğini söyleyen­lere göre şerbet suyuna az miktarda hurma akıtılmış olacak, kaynatılmamış olacak, müs-kir olmayacak, akıcılığını ve inceliğini kaybetmemiş olacaktır. Aksi takdirde hurma şer­beti abdestte k. Hanılmaz. Hanefî mezhebinin mutemed görüşüne göre ve diğer üç mez­hebe göre yukarıda belirtilen evsafı taşısa dahi hurma şerbetiyle abdest alınamaz. Elve­rişli su bulunmadığı takdirde teyemmüm edilir.

NOT: Üç fıkıh kitabından yukarıya alınan parçaların kısa tercemelerini yazdım İse de, yazarın da ifade ettiği veçhile bu parçaların her birisi 15-25 sahifelik açıklama ister. Zaten bu sebepledir ki özlü yazılan bu metinler üzerinde cildler dolusu şerhler ve haşiye­ler yazılmıştır. Ancak şunu ifade edeyim ki, metinleri kısa yazan müelliflerin çoğunun be­yan ettikleri gibi bu kısaltmalardan gaye meraklıların fıkha ait muhtasar bir kitabı hıfzet­melerine imkân vermektir. Parçalar hakkında geniş malûmat edinmek İsteyenler bunların şerh ve haşiyelerine müracaat etsinler.

[8] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:356-364.

[9] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:365-367.