Altıncı Devir - Fıkıh - Islamhukukutarihi - 8. Sayfa
Kitapların Kısaltılmasında Yapılan Hata
Fıkıhçı Yetiştirmeye İki Engel Vardır
ALTINCI DEVİR
Bu devir Hülâgu Hân'ın Bağdat'ı istilâ ettiği tarih olan (h. 657) den bugüne kadar devam eden SIRF TAKLİD devridir.[1]
İslam Âleminin Siyasî Durumu
Bu devrin siyâsî durumuna göz attığımız zaman büyük ve köklü bir ırka mensup olan Türklerin, l^lâm ülkelerine hâkim olduğunu, hemen hemen her tarafta devlet İdaresini ellerine geçirdiklerini görüyoruz. Kahir bir güce sahip olan Türkler, îslâm dinine sımsıkı sarılmışlar ve çeşitli alanlarda zaferler kazanmışlardır. Bati'da bulunan Berberîler devleti hariç Mısır'dan Türkistan'a kadar uzanan geniş bir sahayı idareleri altına almışlardır. H. 8. asrın başlarında Anadolu'da kurulan Osmanlı devleti, çevresinde bulunan beylikleri ve küçük devletleri eriterek büyük bir devlet haline geldi.
Bilâhare Avrupa kıt'asına atlayarak, bu kıt'anın büyük bir parçasını ele geçirdiler. H. 9. asrın ortalarında İstanbul'u fethederek o günden itibaren bu beldeyi hükümet merkezi haline getirdiler. Bundan bir müddet sonra da çeşitli memleketleri ülkelerine katarken Bağdat'tan sonra Abbasî halifelerinin merkezi haline gelen Mısır'ı ve dolaylarını aldılar. O günden itibaren hilâfet Türklerin eline ve hilâfet merkezi de Kahire'den istanbul'a intikal etmiş oldu. Aynı zamanda Mısır, Osmanlı împaratorluğu'nun bir eyâleti haline geldi. Osmanlı imparatorluğunun hükümet merkezi İstanbul olunca, haliyle Kahire, gerek siyâsî ve gerekse ilmî yönden eski Önemini ve değerini kaybetti. Osmanlı İmparatorluğu kuvvet bulduğu günlerde, 8. asır (711-1492) dan beri ilmin önemli merkezlerinden sayılan Endülüs beldelerinde İslâmiyet ışığı söndü. Hicrî 13. asrın başlarında M. Ali Paşa Mısır'ın bağımsızlığını ilân etti. Ondan sonraki günlerde Kahire tekrar ilmî ve siyâsî bir merkez haline geldi. Son zamanlarda Avrupa, islâm ülkelerinin bağımsızlığına müdahale etmeye başladı. Müslüman olmayan bazı devletler bugün de İslâm ülkelerinin içişlerine karışmaktan geri kalmıyorlar. Öteden beri.devam edegelmekte olan bu nizâın nasıl bir netice doğuracağını bilemiyoruz.[2]
Bu Devirde İctihâd
îctihâd hizmeti bu devirde durduğu için bu konuda yazılacak bir şey bulmak kolay değildir. Bu devrin daha önceki devirlere kıyaslanması da kolay değildir. Çünkü birinci devirde Yüce Allah, şer'î hükümleri vahiy yoluyle Re-sûlüllah'a indirir, O da, Allah'ın indirdiği hükümleri tebliğ ederek beyân ederdi. İkinci ve üçüncü devirlerde ashâb ve tabiîn Kitap ve sünnetten şer'î hükümleri çıkarma yollarını ve sıhhatli re'yi açıklarlardı. Dördüncü devirde büyük imamlar ve seçkin fıkıhçılar, şer'î delillerden gerekli hükümleri çıkarırlar ve tafsilatlı bir şekilde tedvin ederlerdi. Beşinci devirde yetişen yüksek fıkıhçılar, selefleri tarafından yazılmış olan şer'î hükümleri, muayyen bölümler halinde ve münâsip bir şekilde sıraya koyar, değişik fetvaları kuvvet derecesine göre sıhhatli bir süzgeçten geçirir, İmamlardan alınan rivayetler arasında ilmî tercih işini yürütürlerdi.
Altıncı devrin bir imtiyazı bulunmadığı için, söylenecek sözleri bulmak bile güçtür. Bu devir bize kadar ulaştığı, bizim selef-i salihîn'e uymamız ve ilmî sahada ilerlememiz gerektiği için biz, bu devirde görülen kusurları izah etmek isteriz. Çünkü kusurlar belirdiği zaman fikir ve kudret sahibi olanların, bulunan kusurlara çare bulmaları mümkün hale gelir.
Yedi küsur asrı içine alan bu devrin en önemli özelliği; bu devir boyunca yetişmiş olan âlimlerin taklîd prensibine sımsıkı bağlı olmalarıdır. Çok az kişi hariç, onlardan ietihad rütbesine ulaştığı kanaatine varanlar görülmemiştir.
Bu devrin ilk yarısında yani, Kahire'nin ehemmiyet bakımından Bağdat yerine geçerek Abbasî halifelerinin merkezi olduğu h. 7. asrın ortalarından 10. asrın başlarına kadar olan süre zarfında ietihad mertebesine ulaşan yüksek fı-kıhçıların yetiştiğine kaniyiz. Bununla beraber kendileri, malûm imamların fetva ve ictihadlan karşısında duraklayarak ietihad etmeye girişmemişlerdir. Bu devrin ikinci yarısında yani, h. 10. asrın başlarından bugüne kadar geçen sürede ise durum tamamen değişmiş, hiç bir fıkıhçının değil ietihad yapması, müetehid imamların müteaddit rivayetleri arasında tercih yapmasının dahi caiz olmadığı ve bunun zamanının kapandığı ilân edilmiştir. Bu sürede yetişen âlimler ile eski âevirde yazılmış olan, Mütekaddimîn dediğimiz âlimlerin kitapları arasında irtibat kesilmiştir. Herkes bu süre zarfında yazılagelen kitaplara müracaat etmekle yetinmiştir. Hilâfetin Mısır'dan İstanbul'a intikalinden önceki Mısır'ın durumuna göz attığımızda el-Iz b. Abdüsselâm, îbn-i Hâcîb, İbn-i Da-kîk'il-Id, İbn-i Rifâ, İbn-i Teymiyye, es-Sibkî, lbn-i Sibkî, îbn-i el-Kayyım, el-Belkînî, el-Esnevî, el-Kemâl b. el-Hümâra, Celâleddin el-MahalIî ve Celâled-din es-Süyûtî... gibi âlimlerin isimlerine rastlıyoruz. Bunlar malûm dört mezhebe bağlı âlimlerdir. Hilâfetin İstanbul'a geçişinden sonraki Mısır'm durumuna göz attığımızda, büyük bir âlimin veya yüksek bir fıkıhçmın veyahut iftihar edilecek bir müellifin ismini duymuyoruz. Bilâkis fıkıh sahasında az bilgi ile kanaat eden, kendi mezhebinden başka mezheplere ait fıkıhla, pek meşgul olmayan ve kendi mezhebiyle iştigal ettiği zaman da, aşırı derecede kısaltılmış olup sanki anlaşılsın diye yazılmamış olan kitaplarla iktifa edenleri buluyoruz. Bu devir, ilim sahasında özellikle dinî ilimler alanında bir gerileme devridir, denilebilir.[3]
Gerileme Sebepleri
1- Ayrı ayrı yerlerde oturan islâm âlimleri arasında bulunması gerekli irtibatın kesilmesi:
Eski devirlerde yetişen âlimler, kendi memleketlerinde bulunan üstadla-rından aldıkları feyizler yanında diğer yerlerde bulunan âlimlerin yanına gidip onlardan da ilim almadıkça, ona fıkihçı lâkabı verilmez ve o kişi tam hürmet görmezdi. Kendi memleketlerinde kalıp ilmini ilerleten çok mahdut sayıda zâtlar, seçkin fıkıhçi olabilirdi. Büyük imamların ve yüksek hadîsçilerin tarihine bir göz atacak olursak, hepsinin hadîs ve fıkıh almak için diyar diyar dolaş-' tıklarını ve muhtelif yerlerde oturan âlimlerle mülakatta bulunduklarım görürüz. Ayrıca yılın muayyen mevsimlerinde Mekke-i Mükerreme onları bir araya getirirdi. Her âlim, Mekke'de görüştüğü zâtların yanında bulunan ilim, hadîs ve fikirden istifade ederlerdi. Bu sebeple muasır âlimler arasında tam bir tanışma ve fikir taâtisi bulunurdu. Bu temaslar, tarafların ilim ve irfanını artırır, aralarındaki muhabbeti kuvvetlendirirdi. Uzun mesafeleri katederek ve yol meşakkatlerine katlanırlardı. Bu devirde ise durum değişti, özellikle bu devrin sonlarında muhtelif ülkelerde yetişen âlimler birbirini tanımaz oldular. Mısırlı bir âlim, Hİnd'de yetişen âlimin ismini duymayacak hale geldi. Keza Pakistan'da bulunan bir âlim Mağrib'de bulunan âlimden habersiz kaldı. Mevcut âlimlerin birbirinden haberdar olmaları, sadece onlardan eser yazanlar olduğu takdirde, diğerlerinin o eserleri okumalarından ibaret kaldı. Çoğu zaman yazılan eserler bile; diğerlerinin eline geçmezdi. Çok acı olan şu gerçeği de ifade edelim ki; hacc mevsiminde muhtelif şehirlerden Mekke'ye gelen âlimler birbiriyle görüşüp tanışmaya veya fikir taâtisinde bulunmaya ehemmiyet vermezlerdi ve halen de vermezler. Bu yüzden de rivayet ve nakle dayanan selef-i salihın'in büyük emekler vererek elde etmiş oldukları bilgiler, özellikle Islâmî ilimler eski haşmetiyle yaşamamıştır. Bir âlimin kitabında olan görüşünden istifade etmek kâfi değildir. Çünkü kitabı konuşturmak mümkün değildir. Alimle mülakat ve görüşme; çeşitli konuların derinliğine inilmesini, gerekli incelemelerin yapılmasını, tereddüt duyulan yönlerin aydınlığa kavuşturulmasını ve lüzumu halinde yapılacak tartışma sonunda bir hükme varılmasını sağlar.
2-İmamların eserleriyle aramızdaki ilişkinin kesilmesi: Medâr-ı iftiharımız olan selefimizin büyük emekler sarfederek kalemleriyle meydana getirmiş oldukları muazzam kitaplar, raflara konan ve kullanılmaz birer âsâr-ı atîka haîine gelmiştir. Kimse bu değerli eserleri okumaya, okutmaya ve cemiyetin İstifadesine sunmaya Önem vermez olmuştur. Muhammed b. el-Hasan, eş-Şafiî, Mâlik b. Enes ve diğer imamlar tarafından yazılmış olan kitaplar, bunların tilmizlerinin eserleri ve beşinci devirde yetişerek fıkıh sahasında birer imam durumuna gelen âlimlerin kitapları, dediğimiz gibi istimalden kaldırılmamış mıdır? Halbuki ruhu gıdajandıran, gayretleri kamçılayan ve kâmil fıkıhçı yetiştiren kitaplar bunlardır. Bu değerli eserleri okutan veya mütâlâa eden âlime çok az rastlayabilirsin. Hatta bu eserlerin isimlerini bile henüz işitmiyen büyük âlimleri bulabilirsin. Senin elinde böyle bir kitabı gördükleri zaman, onu okumayı pek Önemsemezler. Genellikle bu devrin âlimleri gerileme devrinde yazılmış olan kitaplarla yetinirler. Bu nedenle yukarıda belirttiğimiz gibi büyük imamların kitaplarıyla aramızda bulunması gerekli temaslar kurulmamıştır. Bahâ biçilmez bu eserlerle temas sağlamak ancak çok gayretli ve meraklı olan bir ilim adamının özel ve umumî kütüphanelere gitmek suretiyle bunları görüp mütâlâa etmesi şeklinde rastlanabilir. Halbuki bu kitapları halen kullanılmakta olan kitaplarla karşılaştırdığınız zaman güzel yazılışı, üslûbunun tatlılığı ve kolaylıkla anlaşılması bakımından aralarında muazzam farklar görürsünüz. Buna rağmen gerekli alâka gösterilmiyor. Eş-Şeyh Muhammed Mah-mud b. et-Telâmis et-Terkezî eş-Şankıtî ile yaptığım ilk mülakatta kendisi:
— Arap edebiyatını kimden aldın?
— Kitaplardan aldım, hocam!
— Kitaplar Öğreticiliğe pek elverişli değildir.
— Üstâd, peki ne yapayım? Selefimizle aramızdaki bağlar kopuktur. Bunun için Öğretmen ve mesnedimiz yok. Sizi görmekle teselli buluyoruz...
Verdiğim cevaptan hoşlanan bu zât, bana yardımlarını esirgemiyeceğini ifade etmek maksadıyla;
— Inşâallâh, inşâallah! dedi. Bu muhterem zât, durumumu düşünseydi, beni mazur görecekti. Çünkü kapkaranlık olan bir zaman, selefimizle bizler arasına girmiştir. Tatmin edici olmayan cüz'î bir irtibat kalmıştır. Gerçekten bu değerli kitapların uyutuldukları yerlerden çıkarılmaları ve ilimle iştigal edenlerin yüzlerinin onlara çevrilmesi gayretine şiddetle muhtacız. Biz onları raflardan indirerek okuyup, okuttuğumuz ve mütalaa ettiğimiz takdirde Islâmî ilimlerde terakki edebilir ve ancak o zaman içimizde fıkıhçılar vardır, demek imkânını bulabiliriz.[4]
Kitapların Kısaltılmasında Yapılan Hata
Kitapları kısaltmak işi bu devrin bir icadı değildir. Bu iş, dördüncü devirde de mevcut idi. Tilmizler kendi imamlarının eserlerini kısaltırlardt. Bu kısaltma işinde pek ihtiyaç duyulmayan meseleleri yazmamak, imamların bölümler arasında sıra takibi gözetmeksizin yazdıkları meseleleri, ait oldukları bölümlere dahil etmek ve bölümler arasında sıralama yapmak işini ön görürlerdi. Beşinci devir ile altıncı devrin ilk zamanlarında yetişen âlimler, bahis konusu tilmizlerin izini takip ederlerdi. Fakat bu devrin son yarısında kısaltma işi çok garip bir mecraya döküldü. Şöyleki; çok meseleleri, kısa cümlelerle ifade etme gayreti içine girildi. Bu işe girişenler, gerçek Arap dili edebiyatının akıcı üslûbu hususunda zayıf olunca sözleri bilmecelere benzedi. Sanki müellif anlaşılmak üzere eserini yazmış değildir. Hanefî, Şafiî ve Maliki mezheplerine ait fıkıh ilmine çalışanların elinde bulunan kitapların en meşhurlarından olup, belirttiğim veçhiyle çok özlü yazıldıklarından dolayı, çözümünde talebelerin güçlük çektikleri üç fıkıh kitabından, taharet için kullanılabilen ve kullanılamayan sular hakkında birer paragrafı örnek mahiyetinde bilginize sunacağım :
1- Mâliki mezhebine mensup müelliflerden Halil'in «Muhtasar» adlı kitabından alınan parça:
Yazar, yukarıya alınan parçada demiştir ki:
«Abdestsizlik ve necaset hükmü mutlak su ile kaldırılır. Bir kayda (gül su-
yu, et suyu gibi) bağlanmadan su ismi verilen su çeşitlerine «Mutlakı denilir. (Yağmur, pınar, deniz sulan gibi.)
Çiğden toplanan, donduktan, sonra eriyen, hayvanın, cünüp kişinin, hayız halindeki kadının içtikleri sudan artan cünüp ile hayizenin gusül için kullandıklarından artan (az veya çok) su, necasetin karıştığı (sudan ayırdedilemeyen) fakat evsafı (rengi, kokusu, tadı) m değiştirmediği veyahut yaptığı değişikliğin zarar verecek derecede olup olmadığı kestirilemiyen çok su.
Yapışkan yağ ve yolcunun kabına sürülen katran gibi suya karışmayan (sudan ayırdedilmesi mümkün olan) maddeler, sudan teşekkül eden şeyler, su mahallinde bulunan tuz ve benzeri maddeler ve su içine atılan toprak veya tuz ile evsafı değişen sular... mutlak su sayılır, dolayısıyle taharet işinde kullanılırlar. Racih kavle göre içine atılan tuzla evsafı değişen su, mutlak sayılmaz.
Suya karışan (ayırdedilemeyen) cinsten olan yağ, sakız buharı (ve un, şıra) gibi temiz veya necis olan ve genellikle sudan ayrı kalan (sudan uzak tutulabilen) bir madde-ıle rengi veya tadı veyahut kokusu bozulan su ile abdest-sizlik ve necaset hükmü kaldırılmaz. Bu durumdaki su, onu değiştirmiş olan madde hükmündedir. (O madde necis ise su da necis sayılır. Şayet temiz ise su da temiz kabul edilir.)
Su çekmek işinde kullanılan kablara takılan iple suyun evsafının açıkça değişmesi zararlıdır. Nasıl ki göl suyunun büyük-küçük baş hayvanın tersi ile değişmesi ve kuyu suyunun ağaç yapraklan veya samanla değişmesi zararlıdır. (Yani böyle sular taharette kullanılmaz.) Mutemed kavle göre; kurak köylerdeki kuyu suyu ağaç yaprakları veya samanla değişse bile taharette kullanılabilir.
Suya karışan, evsafı su evsafına uyan (kokusu kesilmiş gül suyu gibi) maddeleri uymayan (üzüm şırası gibi) maddeler gibi kabul etmek itiraz konusu olur.
Ağıza alınan su; bir kavle göre taharette kullanılır, diğerine göre kullanılmaz.
Abdest veya gusülde kullanılan az suyu taharette kullanmak mekruhtur. Bunun dışındaki işlerde kullanılmış olan suyun taharette kullanılmasında tereddüt vardır.
içine düşen necasetle evsafı değişmeyen veya köpeğin ağzını soktuğu az şu (abdest veya gusül kablarmdaki gibi) yu, taharette kullanmak mekruhtur.
içinde gusül yapılan durgun su... içki içenin artığı durumunda olan veya suyu pislemekten sakınmadığı halde elini soktuğu su da mekruhtur.
Ancak suyun böyle serhoş bir adamdan korunması güç olursa, kerahet yoktur. Keza onun elini soktuğu kabtaki madde, kaysı gibi katı yiyecek maddesi İse yine kerahet yoktur.
Suyu veya başka yiyecek maddesini ağzına alırken dudaklarında içki görülürse durum değişir. Yani artık durumunda kalan madde, necis olmuş olur.
Akıcı kanı bulunan ve karada yaşayan hayvan, durgun suda öldüğü ve o suyun evsafını değiştirmediği zaman, o hayvanın cüssesi miktarınca durgun suyun çekilmesi menduptur. Fakat öldükten sonra durgun suya düşerse, hüküm böyle değildir. (Necasetten ötürü durum değişir.)
Bir necaset dolayısıyle evsafı değişen sudaki değişiklik kendiliğinden zail olursa, temizleyici durumuna dönüşmesi istihsan ile kabul edilmekle beraber, kuvvetli olan görüşe göre; temizleyici değildir. Fakat mutlak su ilâvesiyle değişikliği giderilen su, temizleyici durumuna dönüşür.
Bir suyun temizleyici olduğunu bildiren kişi, o suyu taharette kullanmak isteyen kişinin mezhebine mensup ise veyahut başka mezhepten olmakla beraber temizleyicilik sebebini de açıklarsa, onun sözü kabul edilir. Şayet başka, mezhebe mensup olup temizleyicilik denenini beyan etmiyecek olursa, imam demiş ki: «O suyu kullanmaması İstihsana muvafıktır.»
Suyu necaset üzerine dökmek veya necaseti su içine kovmak neticeyi değiştirmez.»
2. Şafiî mezhebine mensup Zekeriyya el-Ensârî'nin «el-Menhec» adlı kitabından alınan parça:
Yazar yukarıya alınan parçada demiştir ki:
Sıvı maddelerden yalnız mutla ksu, hadesi (abdestsizliği) ve necaseti (pisliği) giderir. Başka sıvılar tahareti sağlayamaz. Kayıtlı (gül suyu gibi) olmaksızın su ismi verilen sulara «Mutlak» denilir.
(Zaferân gibi) kolaylıkla sudan uzak tutulabilen bir maddenin bol miktarda karışması (sudan ayırd edilmemesi) ile iyice değişen ve mutlak su ismi verilmeyen su, tahareti sağlayıcı değildir.
Toprak ve deniz tuzunun karışması veya karıştırılması suretiyle değişen su ise temizleyicidir. (Ancak suyun akıcılığı ve inceliği kalmayarak çamur denecek hale geldiği takdirde temizleyicilik durumu kalmaz.)
Fazla sıcak, fazla soğuk olan veyahut belirli şartlarla güneşte ısıtılan suyun taharette kullanılması mekruhtur. (Yazarın işaret etmek istediği şartlar; su sıcak iklimde, sıcak mevsimde altın ve gümüşten başka madenî kaba konmuş olacak... kabın madeninden zerrecikler eriyip suya karışacak derecede güneşte ısıtılmış olacak ve sıcak iken kullanılmış olacaktır. Bu şartların tamamı tahakkuk etmedikçe kerahet yoktur.)
Gusûl ve abdestin farzında (vücut veya abdestte yıkanması gerekli uzuvların birinci defa yıkanmasında) kullanılmış oları su, kulîateynden az ise bir daha taharette kullanılmaz. Kullateyn, Bağdat ölçüsüyle yaklaşık olarak 500 litredir. [5]Kullateyn olan su, necis bir şeyin karışmasiyle pislenmez. Eğer o necaset suyun rengini veya kokusunu veyahut tadını değiştirirse pislenmiş olur. Taharette kullanılmaz. Ancak bilâhare kendiliğinden veya su ilâve etmek suretiyle değişikliği giderse tekrar temiz sayılır.
Necaset, kulîateynden az olan suya karışırsa evsafı değişmese bile pislenmiş olur. Nasıl ki diğer sıvı maddeler necasetin karışmasıyla pislenmiş olur.
(Sinek, akrep gibi) akıcı kanı bulunmayan hayvanlar, su ve diğer sıvı maddelerin içine düşüp ölmesiyle onu pislemez. Fakat ölen bu nevi hayvanlar su veya diğer sıvılara atılırsa onu necis eder. Keza (sineğin ayağındaki necaset gibi) gözle görülemiyecek kadar küçük olan necaset de su ve benzerlerini pislemez. Necasetin karışmasıyle pislenen az suya temiz suyun ilâvesiyle kullateyn miktarına ulaştırılma bakılır; eğer suyun evsafında bir değişiklik yoksa temizlenmiş olur. Etkili olan değişiklik (yukarıda belirttiğimiz gibi) renk, koku ve tatdan birisinin değişikliğidir.
Bir kabta temiz su, diğer bir kabta pislenen su bulunsa da hangisinin temiz olduğu bilinmezse veyahut bir kabta temizleyici (taharette kullanılabilen) su, başka kabta da pislenen su bulunsa hangisinin temizleyici olduğu bilinmezse, temiz suyu( yemek içmekte) veya temizleyici suyu (taharette) kullanmak isteyen kişi, olanca gücü ile gerekli araştırma yapar. Hangisinin temiz olduğuna .veyahut hangisinin temizleyici olduğuna kanaat ederse onu kullanır.
Şayet bir kabta temizleyici su, diğer kabta idrar bulunursa kanaatma göre hareket edemez. İkisini de döktükten sonra teyemmüm eder. Eğer idrar yerine gül suyu gibi temiz olmakla beraber temizleyici olmayan bir su bulunursa, her iki kabtan ayrı ayrı abdest alır. (Çünkü iki kabtan birisindeki su temizleyicidir, onunla abdest almış olur. Diğeri de pis olmadığı için onunla abdest almaktan bir mahzur doğmaz.)
Temizleyici su ile pis suyun bulunduğu meselede, birisinin temizleyici olduğuna kanaat eden kişi, diğerini hemen dökmelidir. Eğer dökmez de kanaati değişirse, ikinci kanaatiyle amel etmez, iki suyu birbirine karıştırdıktan veya döktükten sonra teyemmüm edip namaz kılar. Su bulunca o namazı iade etmesi gerekmez.
Bir suyun pis olduğunu haber veren kimse, o suyu kullanmak isteyen şahsın mezhebine mensup ve sularla ilgili fıkhı meseleleri bilir durumda olursa, pislenme nedenini açıklamasa bile sözü makbuldür. Başka mezhebe (fıkhı) mensup ise, pislenme nedenini açıklaması ve rivayeti şer'an kabule şayan (erginlik çağma eren, fasık ve deli olmayan Müslüman) olması halinde sözü kabul olunur, aksi takdirde kabul etmek zorunluğu yoktur.»
3. Hanefî mezhebine mensup en-Neseffnin «Kenz-üd Dakaik» adlı eserinden alınan parça:
Yazar, yukarıya alınan parçada demiştir ki:
«Yağmur, kar, deniz, göl/ve pınar suları ile abdest alınabilir. Temiz bir madde (toprak ve un gibi) suya karışmak suretiyle onun üç vasfı (renk, koku, tad) ndan birisini değiştirirse veyahut (hiç bir şey karışmadığı halde) su dura dura rengi ve kokusu değişse bile abdestte kullanılabilir.
İçine düşen fazla yaprakların çürümesiyle değişen (inceliği ve akıcılığı kalmayan) su, içine atılan bir maddenin pişirilmesiyle ıMutlak suı ismini kaybetmiş (et suyu gibi) su, ağaç ve meyveleri sıkmak [6] suretiyle elde edilen su ve içine karıştırılan temiz sıvı madde (gül suyu gibi) nin çoğunlukta olduğu su ile abdest alınamaz. Keza içinde necaset bulunan durgun su, büyük havuz değilse yani, yüzölçümü 100 arşın kareden az ise abdestte kullanılamaz. Eğer büyük havuz ise, akarsu hükmündedir. Yani rengi, kokusu ve tadı değişmemişse ondan abdest alınabilir. Bir saman çöpünü alıp götüren su akar sayılır.
Sivrisinek, karasinek, eşekarısı, akrep, balık, kurbağa ve yengeç gibi akıcı kanı bulunmayan hayvanların büyük havuz durumunda olmayan az su içinde ölmesiyle suyu pislemez.
Hadesten taharet işinde veya sevap kazanmak niyetiyle abdest üzerine abdest almak işinde kullanılan su temizdir. Fakat temizleyici değildir (Hadesten veya necasetten taharette kullanılmaz). '
Kuyu meselesi de «CHTı dir.
Yazarın bu cümle ile işaret etmek istediği hususu açıklamak gerekir. Şöyle ki:
Bedeni üzerinde herhangi bir necaset bulunmayan cünüp adamın serinlemek veya su çekmek niyetiyle kuyuya inerek suyun içine girmesi işine kuyu meselesi denir. Bu meselede adamın ve kuyu suyunun hükmü hakkında lmam-i Azam, Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan değişik fetva vermişlerdir. Imatn-ı Azam'a göre adamın bedeni ve su necis olmuş olur. Yazar «Necaseti kelimesinden aldığı «C» harfi ile bu görüşe işaret etmiştir. Ebu Yusufa göre adamın cünüplük hali ve suyun temizleyicilik hali devam eder. Yazar «Hâli kelimesinden aldığı «H« harfi ile bu görüşe işaret etmiştir. Muhammed b. Hasan'a göre ise adamın tahareti alınmış olur, su da taharet vasfını korur. Yazar «Taharet» kelimesinden aldığı «T» harfiyle bu görüşe işaret eder.
içine necaset (hayvan hariç) in düşmesiyle kuyu suyu pislendiği için hepsinin çekilmesi gerekir. Ancak düşen necaset deve, koyun, serçe kuşu ve güvercin tersi ise (az olmak kaydiyle) kuyu suyu necia olmaz.
Eti yenen hayvanların sidiği pistir. (Yani kuyu suyunu pis eder.) Fakat abdesti bozmayan (az kuşku ve yaranın ağzından pamukla alınan kan gibi) şeyler necis sayılmazlar. (Dolayısıyle içine düştükleri kuyu suyunu necis etmezler.) Eti yenen hayvanın sidiği hiç bir surette (tedavi için dahi olsa) içilemez. (îmam-ı Azam'in görüşü budur. Ebu Yusuf ile Mubammed'in görüşleri ayrıdır. Tafsilâtını isteyenler eserin «EI-Bahr-ur-Râik» adlı şerhinin, bu parçanın alındığı «Taharetd bölümüne baksınlar.)
Kuyunun suyuna düşüp Ölen hayvan fare büyüklüğünde ise 20 kova, güvercin büyüklüğünde ise 40 kova suyun çekilmesi ve koyun büyüklüğünde ise bütün suyun çekilmesi gerekir. Büyüklüğü ne olursa olsun düşen hayvan su içinde şişer veya bozulursa yine bütün suyun çekilmesi gerekir. Bülün suyun çıkarılması icap eden hallerde (kuyuya gelen suyun, çekilen sudan fazla oluşu dolayısıyle) kuyunun boşaltılması mümkün olmazsa 200 kova suyun çekilmesi icabeder.
Kuyu suyuna ne zaman düştüğü bilinmeyen bir fare, su içinde görüldüğü zamaa şişmemiş ise o suyun bir gün bir geceden beri, şişmiş ise üç gün üç geceden beri necis olmuş olduğuna hükmedilir.
Canlıların teri (taharet, necaset ve kerahet bakımından) onun artığı hükmündedir. (Yani artığı temiz sayılan canlıların teri de temiz; artığı pis sayılan canlıların teri de pis ve artığı mekruh sayılan canlıların teri de mekruh sayılır.)
însan, at ve eti yenen hayvanların artığı temizdir.
Köpek, domuz, arslan ve kaplan gibi yırtıcı hayvanların artığı necistir. Kedi, salıverilen tavuk, yırtıcı kuşlar ve evlerde bulunan fare, yılan gibi hayvanların artığı (kerahat-ı tahrimiyye ile) mekruhtur. Merkep ve katırın artığı hususunda değişik deliller görüldüğünden dolayı başka su bulunmadığı takdirde bununla abdest almakla beraber ihtiyaten teyemmüm de etmelidir. Teyemmüm ile abdestten hangisini önce yapsa olur. Hurma şerbeti böyle değildir. (Yani başka su bulunmadığı takdirde hurma şerbetiyle abdest alınır, teyemmüm edilmez.)[7]
Asnmizda her tarafa yayılmış olan üç mezhepten herhangi birisine ait fıkıh bilgilerini edinmeye isteklilerin baş vurdukları kitaplar bu tip eserlerdendir. Cümleleri ve ifade tarzı yönünden gördüğünüz gibi anlaşılması kolay değildin Zaten anlaşılması güç olduğu için, onlara şerh yapma ve şerhlere de haşiyeler yazma ihtiyacı duyulmuştur. Bu konunun (sular) iki haftadan aşağı zamanda okunduğunu sanmayın! Böyle bir konunun öğrenci tarafından bilinmesi için harcanan zamanın çoğu, yazarın kasdettiği manânın anlaşılması uğruna harcanır.
ihtiva ettiği şer'î hükümlerin öğrenilmesi için uzun boylu vakit ayırmaya lüzum yoktur. Şunu da belirtelim ki, bu tür kitaplarda hükümlerin dayandırıldığı şer'î delillere yer verilmemiştir. Bu sebeple bu nevi kitapları öğrenen ve öğrenmeyen arasındaki fark; birisinin sırf meseleleri bilmesi, diğerinin bilmemesinden ibarettir. İmamın ilgili hükümleri hangi delillerden ve nasıl çıkardığı hususunda bir bilgi elde edilmiyor. Halbuki bu bilgi olmadıkça gerçek manâda fıkıh bilgisi vardır denmez. Haliyle bu eserlerde, imamlar arasında hükümler hususunda çıkan ihtilâfların izine rastlamak da mümkün olmuyor. Bu durum, ilim taliplerine güzelce anlama kapısını kapatır.
Yukarıdan beri belirttiğimiz sebepledir ki; asrımızda bulunan fıkıhçıların ilmî dereceleri çok düşüktür. Avamdan pek farkları yoktur. Elde mevcut bazı Hanefî kitapları, yer yer imamlar arasındaki ihtilâfı dile getirmişlerdir. «El-Bidâye» ve onun şerhi olan «El-Hidâye» bunun için örnek gösterilebilir. Şafiî ve Matikî kitaplarında, bu duruma pek rastlamadım.
Şöyle bir soru sorulabilir: Senin de belirttiğin gibi 7 asırdan beri Cumhur, taklid sınırları içinde kalarak bu sınırı açmayı caiz görmemiştir. Fıkıhla iştigal eden bir âlim, ne derece yükselirse yükselsin; mensubu bulunduğu mezhep imamına muhalefet etmesi veya mezhepte rivayet edilen iki fetvadan birisini tercih etmesi, imkân ve yetki dahilinde değildir. Bu durumda şer'î delillerle iştigal etmek veyahut diğer mezhep imamlarının görüşlerini öğrenmek için çalışmanın ne faydası vardır?
Cevap olarak deriz ki: «Fıkıhla iştigal eden şahıs, eğer sadece kendi mezhebine ait şer'î hükümleri öğrenmek isteyen avamdan ise, dediğin husus normaldir! Eğer fıkıhçı olmak isterse; en az imamının, verdiği fetvaları nereden aldığını bilmesi gerekir. Bunları öğrendikten sonra, bu kere imamına muhalif olan müctehidlerin re'ylerini ve o re'yleri nasıl çıkardıklarını öğrenmeye çalışmalı, böylece ilmini artırmalıdır. Fıkıh bilgilerini, dediğim şekilde ilerleterek gerçek manâda müctehidlerin görüşlerini, dayandırıldığı kaynaklarla birlikte iyice kavrayan fıkıhçılar, selefleri gibi aynı mezheb içinde gördükleri müteaddit rivayetler arasında en kuvvetlisini seçme yeteneğine sahip olmazlar mı? Islâmî ilimlerin dev adımlarla ilerleyip geliştiği dördüncü ve beşinci devirlerde yazılmış olan kitapların tamamen bertaraf edilmesi, okunup öğretilmemesi, diğer taraftan Arap lisânının za'fa uğratıldığı ve Islâmî ilimler bakımından gerileme devri sayılan altıncı devirde kaleme alınmış olan kitapların, talebelere okutulması ile yetinil-mesi garip değil midir?
lhlâsla bu acı durumu tamir etmek isteyenler, her şeyden önce bahis konusu eserlerden istifade etmek imkânını sağlamalıdırlar. Çok şükür parlak iki devirde yazılmış olan kitaplar cidden çoktur. Ekseriyetle bu eserler, ilim öğrenmek isteyenlere elverişli, güzel bir lehçe ile kaleme alınmış, talebelerin fikirlerini geliştirir niteliktedir.[8]
Fıkıhçı Yetiştirmeye İki Engel Vardır
1- Elde mevcut olan fıkıh kitaplarıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi .fıkıhçı yetiştirmeye elverişli eserler elde mevcut olanlar değil, beşinci ve daha Önceki devirlerde ie'lif edilmiş olan kitaplardır.
2- öğretim sistemidir.
Bu devirden önceki devirlerde fıkıh ilmini öğrenmek isteyen kişi, şer'î hükümlerin çıkarıldığı âyetler ve hadîsleri öncelikle tesbit ederek, bunlar hakkında geniş ve derin bir bilgiyi elde cime gayreti içine girerdi. Bunu iyice hazmettikten sonra, zamanın çoğunu, bağlı bulunduğu mezhep imamının verdiği fetvaları öğrenmeye ayırırdı, öğrenimim bu sahada da ilerlettiği /aman, kentli imamına muhalefet eden tilmizlerin ve mezhep içindeki müctehidlerin muhalefet nedenlerine muttali' olurdu. Dolayısıyle imamının çıkardığı hükümleri aynı mezhebe mensup diğer müctehidlerin beyân ettikleri ve imamının görüşüne ters düşen görüşleri karşılaştırarak, dayanaklanyla birlikte kuvvet ve isabet derecelerini araştırma yeteneğine hak kazanırdı. Bu üçüncü dereceye yükselince, yetkili bir fıkıhçı ve rivayetler arasında tercih yapma kudretine kavuşmuş bir âlim olurdu.
Eski öğretim sistemi, kısaca belirttiğimiz bu şekilde cereyan edegelmişti. Bizim devrimize gelince; işin değiştiğini görürüz. Fıkha yeni başlayanla, bu öğrenimi sözde bitiren arasında tek fark; birisinin az fıkhı meseleleri, diğerinin de çok meseleleri öğrenmiş olmasıdır. Bu fark, Şafiî mezhebine ait olup, çok meseleleri içine alan «el-Menheco adlt kitap ile, az meseleleri ihtiva eden «Ebû Şücâ» adlı eser arasındaki farka benzer.
Çok meseleleri bilmek, öğrencide fıkıh ruhunu canlandırmaz. Yukarıda belirttiğimiz üçüncü derece (beyân ettiğimiz son derece) ye yükselen fıkıh talibi; yalnız fıkıhla meşgul olurdu. Fıkıh ilmini diğer ilimlere karıştırmazdı. Bizim Öğretim sistemimizde ise; ilk Öğretim ile yüksek Öğretim arasında bir fark gözetilmiyor, tik ve orta öğretimde çeşitli ilimler okutulduğu gibi, yüksek öğretimde de aynı durum devam eder. Yüksek öğrenimini tamamlayarak mezuniyet imtihanında başarılı olduğu zaman ne fıkıhçıdir, ne edebiyatçıdır ve ne de felsefecidir. O, sadece çeşitli ilim dallarından genel ve İbtidâî bilgiler almıştır. Onun fıkih bilgisi, nahv ve matamatik bilgisinden farksızdır. Hepsinden cüz'î bir şeyler bilebilir.
Tenkid ettiğim bu durum mevzii değil, din eğitimi yaptıran bütün müesseseler için vâriddir. Diploma alanların okuldan sonraki devirlerde bilgilerini artırma, bilmediği sahalarda bilgi elde etme ve özellikle miictehidler arasındaki ihtilâfları, nedeniyle birlikte öğrenme gayreti içerisine gireceklerini sanma! O, mezuniyet imtihanına girdiği günkü durumuyla kalır. Bu hâl, gerçekten çok üzücü ve ilim yoluna girmiş olan kişi için büyük bir kusurdur. Ben, gerçekleri olduğu gibi yansıtma durumunda olan bir tarihçiyim. Eğer din eğitiminde yetkili olmuş olsaydım, aşağıdaki prensiplerin uygulanmasını isteyecektim :
1- Bir mezhep hakkında yapılacak ilk öğretimde; çözümü kolay bîr fıkıh kitabını ders kitabı olarak seçmek ve yalnız o kitabı okutmak.
2- Orta öğretimde; mezhep imamının görüşleriyle, ona muhalefet eden mezhep İçerisindeki müctehidlerle tercih ehlinin görüşlerini ve dayandırıldığı delilleri içine alan, oldukça tafsilâtlı bir kitabı okutmak... Zaten, «Kütüb-ül-Hilâf» diye isimlendirilen birçok eser, sadece ihtilaflı meseleler için yazılmıştır. Bu arada tefsir ve hadîs dersine de yer verilmeli.
3- Yüksek öğretimde; fıkıh, usul-u fıkıh ve ahkâm ile ilgili âyetlerle hadîsleri, mezhep imamları arasındaki ihtilaflı meseleleri ve onların delillere dayandırma metodlan, okutmak... Bunlardan başka ders okutulmamak. Yüksek öğrenimini bitirecek olan herkese, fıkıhçı derecesi vermemeli... ancak iki veya üç fıkhî meselede yazacağı tezde bu meseleler hakkında mevcut ihtilâfları, ihtilâf sebeplerini ve her fıkıhçınm beyan ettiği görüşünü dayandırdığı delilleri ve bu delillerden serî' hükümleri çıkarma usûl ve kaidelerini tafsilâtlı bir şekilde beyan eden öğrencinin tez'i kabul edildiği takdirde; ona fıkıhçı unvanı vermeli...
Benîm teklif ettiğim bu prensiplerin uygulanması için, dördüncü ve beşinci devirde yüksek âlimler tarafından yazılmış olan kitapların, ders kitabı olarak seçilmesi yolunda öncelikle öğretim yapan âlimlerin uyarılması gerekir.
Ancak böyle bir yola gitmekle, öğrencilerde fıkıh ruhu ve fıkhî bilgileri geliştirme iştiyakı canlandırılabilir ve bu takdirde biz, seleflerimizin yoluna girmiş olabilir, fıkıh melekesinin âlimlerde yerleşmesine yardımcı olabiliriz. Yine bu şartla,, istikbâlde sözlerine itimad edilecek fıkıhçilar yetişebilir. Biz, her yıl az sayıda dahi olsa fıkıhçı yetiştirmeye muvaffak olduğumuz gün, geçmiş devirlere karşı âlimlerimiz ve fikıhçilarımızla iftihar edebileceğiz. İsimlerini açıklamak istemediğimiz ve günümüzde yaşayan bazı büyük âlimler, ihlâsla bu davaya eğilirlerse; Müslümanları arzu ettiğimiz seviyeye yükseltebilir, istediğimiz niteliği haiz fıkıhçıları yetiştirebilirler.
Üstün bir yaşayış içerisine girmek ve islâm dinine muhlisâne hizmet etmeye muvaffak olmayı Cenab-i Allah'dan dileriz. Her şeyde ve her sahada ilerleme ve gelişme görüldüğü halde, bizim, yerimizde durmamız ve kal-u kilden başka bir şeyle meşgul olmamızın bir manâsı yoktur.
Daha hayırlı bir davranış içerisine girmek, az dahi olsa şerefli mazimize rücu' etmek ve böylece istikbalimizi güzelleştirmeye gayret etmemiz gerekir.
Sayın fikıhçılar!
Ben, bu kitabı sizler için yazdım. Bütün maksadım; sizin selef-i salihîni-zin durumunu sîzlere tasvir etmek ve onların izinde yürümeniz için gerekli teşvikte bulunmaktır. Bundan sonra yazacağım kitapda inşâallâh, fıkha ait tafsilâtlı meseleleri ve bu meseleler hakkında fikıhçılar arasında meydana çıkan ihtilâfları, tarihleriyle ve gerekli açıklamalarla birlikte zikredeceğim. Okuduğunuz bu kitapda zikrettiğim bazı meseleleri örnek mahiyetinde ele aldığım için, de-taylarıyle birlikte onları anlatmak konumuzun dışında kaldığından bu yola gitmedim.
Allah (C.C.), cümlemizi hayra muvaffak kılsın. O, işiticidir, duaları kabul edicidir.[9]
[1] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:353.
[2] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:353-354.
[3] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:354-355.
[4] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:355-356.
[5] Kullateyn, memleketimizde halen kullanılmakta olan ölçü ile yaklaşık olarak 210 litre sudur.
[6] Üzüm asması gibi bir ağaçtan kendiliğinden damlayan su ile abdest alınabileceği manâsı «Itisâk» tâbirinden anlaşılıyor ise de mutemed kavle göre abdestte kullanılmaz.
[7] Başka su bulunmadığı takdirde hurma şerbetiyle abdest alınabileceğini söyleyenlere göre şerbet suyuna az miktarda hurma akıtılmış olacak, kaynatılmamış olacak, müs-kir olmayacak, akıcılığını ve inceliğini kaybetmemiş olacaktır. Aksi takdirde hurma şerbeti abdestte k. Hanılmaz. Hanefî mezhebinin mutemed görüşüne göre ve diğer üç mezhebe göre yukarıda belirtilen evsafı taşısa dahi hurma şerbetiyle abdest alınamaz. Elverişli su bulunmadığı takdirde teyemmüm edilir.
NOT: Üç fıkıh kitabından yukarıya alınan parçaların kısa tercemelerini yazdım İse de, yazarın da ifade ettiği veçhile bu parçaların her birisi 15-25 sahifelik açıklama ister. Zaten bu sebepledir ki özlü yazılan bu metinler üzerinde cildler dolusu şerhler ve haşiyeler yazılmıştır. Ancak şunu ifade edeyim ki, metinleri kısa yazan müelliflerin çoğunun beyan ettikleri gibi bu kısaltmalardan gaye meraklıların fıkha ait muhtasar bir kitabı hıfzetmelerine imkân vermektir. Parçalar hakkında geniş malûmat edinmek İsteyenler bunların şerh ve haşiyelerine müracaat etsinler.
[8] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:356-364.
[9] Muhammed el-Hudari, İslam Hukuku Tarihi, Kahraman Yayınları:365-367.
İslami Okul Okulların En Önemlisi