Fikih - 57. Sayfa - Ticaretilmihali
XIV- İSLÂM’A GÖRE İŞÇİ VE MEMURLARIN HAK VE SORUMLULUKLARI İLE İLGİLİ HÜKÜMLER:
A) İşçi ve Memur Kavramları:
Başkasına ait bir işi veya hizmeti bir bedel karşılığında yapmayı üstlenen kimseye “işçi”, devletin belirli hizmetlerini yapmayı üstlenen kimseye “memur” denir. Kişi veya devletle yapılan iş sözleşmesiyle işçi veya memur emeğini belli süreler için kiralamış olur. İşçi veya memura arapça “âmil” işçiye “ecîr”, tarım işçilerine ise “fellâh” denir. Âmilin çoğulu “âmilûn ve ummâl”, ecîrin ise “ücerâ”dır. (258) İslâm’da işçi ve memur çalışma hayatı, hak ve görevleri bakımından aynı hükümlere tabi bulunduğu için biz konuyu her iki sınıfı da kapsayacak şekilde inceleyeceğiz.
Eski devirlerde insanların nüfusu az ve ekonomik ihtiyaçları sınırlı olduğu için her aile veya kabile kendi işlerine yeterli olur, başkalarının yardımına gerek duymazdı. Fakat nüfus artıp yeni yeni medeniyetler doğunca artık insanlar kendi işlerinin üstesinden bizzat gelemez olmuşlar ve başkalarını çalıştırmak gerekmiştir. Böylece emeği kiralama dönemi başlamıştır. Bu bir ücret karşılığı olduğu kadar, köle ve cariye döneminde ailenin bir ferdi gibi yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarının karşılanması karşılığında çalışan bir sınıf doğdu. Ancak uygulamada, köle ve esirlerden elde edilen ekonomik veimin yaklaşık olarak, onlara yapılan masrafa denk olduğu hesaplanmıştır. Bu da, hür işçilerin veriminin üçte biri kadardır. (259) Zorla ve işkence altında çalıştırılan işçileri korumada en büyük mücadeleyi semavî dinler vermiştir. Nitekim Hz. Musa İsrailoğullarını Firavun’un esaretinden kurtarmış, (260) İslâm dini de 6. miladi yüzyılda köle ve esirlerin lehine bir takım güvenlik tedbirleri getirmiş ve her fırsatta, onların serbest bırakılmasını teşvik etmiştir. (261) İngiltere ve Fransa gibi Avrupa toplumları ise köleler için bazı düzenleyici hükümleri ancak 16. yüzyıldan sonra getirebilmişlerdir. (262)
Ekonomik hayatta üretim faaliyetinin ehliyet ve yetenek esasına göre teşkilatlanmasına “işbölümü” denir. İlkel toplumlarda yaş ve cinsiyet durumuna göre insanlar arasında kendiliğinden bir işbölümü oluşmaya başlamıştır. Meselâ; erkeklerin, avcılık ve savaş gibi beldesinden başka yerlere gitmeyi gerektiren işlerle ilginmelerine karşlık, kadınlar ev hizmetlerine yönelmişlerdir. Bu ayrılık giderek güç kullanmayı gerektiren ve tehlikeli sayılan işlerin erkekler tarafından yapılmasına, hafif ve ev içi hizmetlerin ise kadınlara bırakılmasına yol açmıştır.
Görev bölümünün ehliyet ve yetenğe göre oluşması, uzmanlaşmaya ve dolayısıyla verimin artmasına neden olmuştur. İskoçyalı ekonomi bilimcisi Adam Smith’in bu konuda 18. yüzyılda verdiği şu örnek dikkat çekidir. Vasıfsız bir işçi gündebir kaç yüz iğne üretebilirken, işbölümü esaslarına göre 10 kişilik bir atölyede 48 bin tane iğne üretildiği görülmüştür. (263)
İslâm’a göre uzmanlaşarak işbölümü yapmak kifâî farzlardandır. Bunlar topluma emredilen, fakat bir bölüm insanların yapmasıyla diğerlerinden sorumluluk kalkan emirlerdir. (264) Bu yüzden İslâm toplumu kendi içinden ihtiyaç kadar doktorlar, mühendisler, ziraatçılar, din bilginleri ve hukukçular hatta ictihad yapabilecek fakihler yetiştirmek zorundadır. (265) İşte herkesin içinde bulunduğu şartlara, eğitim durumuna ve doğuştan gelen yeteneklerine göre çeşitli iş ve mesleklere yönelmesi sonucunda bir takım insanlar sermaye kullanımı, arazilerini ekip-biçme, bağ ve bahçesini bakma ve diğer ticârî ve ekonomik teşebbüslerini gerçekleştirme faaliyetlerinde başkalarının emeğinden yararlanma ihtiyacını duymuştur. Böylece işçi ve işveren ilişkileri önem kazanmıştır.
B) Kitap ve Sünnette İş Hayatı İle İlgili Deliller:
Kur’an-ı Kerim’de çalışma ve iş hayatı ile ilgili çeşili ayetler vardır. Yusuf peygamberin Mısır Meliki’nin isteği üzerine hazine ve ekonomik işleri düzenlemeyi üstlenmesi ve böylece ortadoğuda vuku bulan kıtlık yıllarının hafif atlatılması, Hz. Musa’nın da Şuayb peygamberin işinde ücretle 8 veya 10 yıllık süreyle çalışması bunlar arasında sayılabilir. Bu hizmetlerden Hz. Yusuf’unki devlet hizmetinde bir “memurluk”, Musa (a.s)’ın çalışması ise “işçilik” olarak kabul edilebilir. Biz bu ikincisi üzerinde kısaca duracağız. Hz. Musa, Peygamberliğinden önce Mısır’dan ayrılarak Şuayb peygamberin yurdu olan Medyen’e gider. Şehir kenarında Şuayb (a.s)’ın iki kızına yardımcı olur. Olayın devamı Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Derken iki kadından biri utana utana yürüyerek Musa’nın yanına geldi ve şöyle dedi: Babam (koyunlarımızı) sulama ücretini vermek üzere seni çağırıyor.”
“O iki kızdan biri dedi: Babacığım onu ücretle çoban tut. Şüphesiz çalıştırdığın işçilerin en hayırlısı bu güçlü ve güvenilir adamdır.” (266)
“Şuayb (a.s) dedi: Bu iki kızımdan birini -sen bana sekiz yıl işçilik yapmak üzere- sana nikahlamak istiyorum.” (267) İslâm’dan önceki ümmetlere ait hükümler, neshedildiği sabit olmadıkça geçerliliğini korur. Özellikle bunlar tenkid ve kötülüme için zikredilmemişse, yararlanılması amaçlanmış olur. (268)
Diğer bazı ayetlerde işçilikten söz edilir: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (269) “İnsanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyin.” (270) “Eğer boşadığınız kadınlar, sizden olan çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini veriniz” (271) “Musa (a.s) ile Hızır, yolculuk yaparken yolları bir köye uğrar. Hızır (a.s) orada yıkılmak üzere bulunan bir binayı sağlamlaştırır ve buna karşılık herhangi bir ücret talep etmez. Yiyecek sıkıntısı içinde olduklarından Musa (a.s) ona şöyle der: “Eğer sen isteseydin bu işe karşılık ücret alırdın.” (272)
Yukarıdaki ayetler, bir insanın, diğer bir insan tarafından ücret karşılığında çalıştırılmasının meşrû olduğunu gösterir. Diğer yandan geçmiş toplumlarda da uygulamanın böyle olduğuna işaret eder.
Hz. Peygamber’in işçi konusunda çeşitli hadisleri vardır. “İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.” (273) “Bir işçi çalıştıran kimse, ona vereceği ücreti bildirsin.” (274) Kudsi bir hadiste de şöyle buyurulur: “Üç kimse, kıyamet gününde beni karşılarında bulacaktır. Benim adımı verip haksızlık eden; hür insanı satıp parasını yiyen; bir kimseyi çalıştırıp da, ona ücretini vermeyen.” (275)
Hz. Peygamber eski toplumlarda işçilerin haklarının gözetildiğini belirtirken özet olar şöyle demiştir: “Geçmiş kavimlerden üç kişi bir yere gitmekte iken, yolda fırtınıya yakalanarak bir mağaraya sığınırlar. Fırtınanın getirdiği büyük bir kaya parçası mağaranın ağzını kapattığı için, içeride mahsur kalırlar. Kendi aralarında konuşarak, Allah katında en değerli olması muhtemel amellerini öne sürüp, kurtuluş için dua etmeye karar verirler. İlk ikisinin duasıyla kaya parçası biraz aralanır. Bir işveren olan üçüncüsü şöyle dua eder: Ey Rabbim, ben birtakım işçiler çalıştırdım. Ücretlerini ödedim. Ancak işçilerden birisi ücretini almadan gitti. onun hakkını ticaretle işletip arttırdım. Bir çok malı oldu. Bir süre sonra gelerek ücretini istedi. Ben, gördüğün şu deve, sığır, koyun ve hizmetçiler senin ücretinden meydana geldi dedim. Benimle alay etme diye cevap verdi. Seninle alay etmiyorum, dedim. Bunun üzerine bütün malını alıp gitti, hiç bir şey bırakmadı. Ey Rabbim; bunu sırf senin rızanı kazanabilmek için yapmışsam, bizi bu mağaradan kurtar!” Bu duanın arkasından mağaranın ağızını kapatan taş yuvarlanır ve oradan kurtulurlar.” (276)
İslâm’da, emeğini başkasına kiralayan tüm çalışanlar aynı statü içinde değerlendirilmiştir. Bugün uygulamada işçi, memur, subay, kamu görevlisi olma veya olmama gibi ayırımlar yapılmaksızın tüm çalışanlar aynı hükümlere tabi tutulmuş, ancak iş ve mesleğin durumuna göre emeğin değeri üzerinde durulmuştur. Sadece işin bir kişiye veya birden çok kişilere yapılmasına göre bir ayırım yoluna gidilmiştir. Aşağıda vereceğimiz işçi çeşitleri böyle bir ayırımdan ibarettir.
C) İşçi Çeşitleri:
1) Özel işçi (el-ecîru’l-hâs):
Yalnız, bir gerçek veya tüzel kişiye çalışan kimsedir. Bugün bir sözleşmeyle ve ücret karşılığı çalışan fabrika, inşaat, tarım vb. işyerlerindeki işçilerle, memurlar bu gruba girer. Yapılan hizmetin özel veya kamu hizmeti niteliğinde olması sonucu etkilemez. Yalnız bir kişiye ait koyunları güden çoban, başkasının aracını kullanan şoför de bu statüye girer. İşverenin birden fazla olması, iş kapsamı sınırlandırıldığı için sonucu değiştirmez. Meselâ; bir köy halkı öğretmen, imam, müezzin ve köy çobanı tutsa, bunlar da “özel işçi” sayılır. Çünkü bu sayılanlar belirli işleri yapmakla yükümlüdür.
Din görevlileri Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî Mezheplerine göre İslâm’ın çıkışından, Hanefîlere göre ise 13. miladi yüzyıldan itibaren emeğini ücret karşılığı kiralayan sınıf içinde yer almıştır. (277)
Özel işçi, sözleşme süresince başkası için çalışamaz. Çünkü kendisiyle akit yaptığı hakkı vardır. İzinsiz olarak başkasının işinde çalışır ve bu nedenle, kendi işyerinin işi eksik kalırsa, bu eksiklik ücretinden düşülür. Özel işçi hazır olur ve belirlenen süre dolarsa ücrete hak kazanır. (278)
2) Ortak işçi (el-ecîru’l-müşterek):
Belirli gerçek veya tüzel kişiye değil de herkese iş yapan boyacı, terzi, marangoz gibi zanaatkârlar, doktor, avukat, muhasebeci gibi serbest meslek sahipleri bu gruba girer. Bunlar işi yapmadıkça ücrete hak kazanamaz. (279) Ortak işçi, bir kimsenin işini yaparken, diğerinin işini de alıp yapabilir. Meselâ; Yalnız bir fabrikanın muhasebe işlerini yapmak üzere tutulan kimse “özel işçi” sayılırken, bu muhasebeci ücret karşılığında başkalarının muhasebe işlerini de yürütebiliyorsa “Ortak işçi” sayılır. Sözleşmede herkese iş yapabileceği belirtilince, piyasadan başka iş almasa bile ortak işçi özelliği devam eder. Çünkü istediği takdirde iş alması mümkündür.
Bu duruma göre, İslâm’da işçi kapsamı, beşerî hukuktakinden daha geniştir. Bugün ülkemizdeki uygulamada, emekli sandığına tabi memurlara, zanaatkârlar ve serbest meslek sahipleri işçi sayılmamaktadır. Araştırmamızda belirleyeceğimiz prensipler bu sınıfları da kapsamına almaktadır. Özellik arzeden durumlar ayrıca belirtilecektir.
D) Hizmet Sözleşmesinin Meydana Gelme Şartları:
1) Yapılacak işin belirlenmesi:
Bir iş akdinde işçinin hangi çeşit işte çalıştırılacağının belirlenmesi gerekir. Bu belirleme şart koşmakla veya örfle olur. İş akdinde, yapılacak işin bilinmemesi anlaşmazlığa yol açabileceği için akit fâsit olur. Buna göre, bir kimse işçiyi terzilik, çobanlık, şoförlük, ustalık veya inşaat işçiliği gibi yapacağı işi belirtmeksizin işe alsa, işçi işi öğrenince sözleşmeyi feshetme hakkına sahip olur. (280)
İşçidenYararlanma iş çeşidinin ve çalışma süresinin birlikte beyanı ile belirli hale gelir. Böylece işçi ya belli bir işte, belli bir süre çalışmakla veya süre söz konusu olmaksızın belli miktar işi yapmakla ücrete hak kazanır.
Süre ve iş miktarının birlikte belirlenmesi konusunda görüş ayrılığı vardır.
Ebu Hanife (ö.150/767), İmam Şâfiî (ö.204/819) ve bir rivayette Hanbelîlere göre, çalışma süresinin belirlenmesi yeteli olup ayrıca yapılacak iş miktarının belirlenmesi caiz olmaz. Aksi halde iş akdi fâsit olur. Çünkü böyle bir akitte özel ve ortak işçilik özelliği bir kişide toplanmış olur. Bunların arasında, ücrete hak kazanma bakımından ayrılık vardır. Süresi be.irli iş akdi, gerektiğinde çalışmadan da ücrete hak kazandırdığı halde, işin miktarı belirtilerek yapılan akitte, ücrete ancak işin yapılmasıyla hak kazanılır. Bu farklı sonuçlar, akdin konusunun bilinmezliğine yol açar. Bu yüzden işçi normalin üzerindezorlanır. (281) Meselâ; normal bir işçinin 8 saatte 50 adet ürettiği bir maldan, aynı süre içinde 100 adet üretmek şartıyla iş akdi yapmak, işçiyi zor duruma düşürür. 8 saatte sürekli olarak 50 mal üretmesi istenirse, bu defa da kimi zaman iş erken biter, süre doluncaya kadar çalışması gerekir. Kimi zaman da 8 saatten fazla çalışması gerekebilir. Her iki durumda da belirsizlik söz konusudur.
Ebu Yusuf (ö.182/798), İmam Muhammad (ö. 189/805), Mâlikîlere ve bir rivayette Hanbelîlere göre süre, iş ve miktarı bir arada belirlenebilir. Meselâ bir kimse “bu elbiseyi bugün dikmen için seni “kiraladım” yahut “şu bir çuval unu bir günde ekmek yapman için seni kiraladım” dese, işçi de bunu kabul edince akit meydana gelmiş olur. Çünkü sürenin belirlenmesindeki amaç, işin bir an önce yapılmasını sağlamaktır. Süre, akdin konusunu teşkil etmediği için, onun cevazına engel olmaz. Bu durumda işçi işi belirtilen süreden önce bitirirse tam ücret alır. İşi süresi içinde biriteremezse, tamamlayıncaya kadar çalışması gerekir. (282)
Kanaatımızca, süre ve iş miktarı konusunda yukarıdaki iki görüşü birleştirerek şu tarzda değerlendirmek mümkündür. İş miktarına göre ücret veren kimseler, bu işin belli süre içinde yapılmasını isteyebilir. Çünkü malın bir an önce üretilmesinde yararı vardır. İşçi süre bakımından tamamen serbest bırakılırsa, işveren çoğu zaman taahhütlerini yerine getiremez. Bunun için işçiye müsamahalı bir sürenin verilmesi uygun olur. İşçiyi zor duruma düşürmemek için günde üretebileceği en az miktar belirlenerek, bu miktarın çıkarsa parça başına alacağı ücret de artmak üzere sözleşme yapılabilir. Fazla miktarda mal üretmek, ücreti etkileyeceği için işçinin de yararına olur. Günlük en az miktarı üretince, işçi mesai sonuna kadar işe devam etmek zorunda da bulunmaz. Bu, işin tamamlanıp teslim edileceği son tarihi belirlemek gibi olur.
2) Ücretin belirlenmesi:
İş akdinin geçerli olması için, ücretin de belirlenmesi gerekir. Ücret; işçinin emeğinin bedelidir. Satım akdinde, satış bedeli olmaya elverişli bulunan herşey, iş akdinde ücret de olabilir.
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, satış bedeline uygulanan hükümler, emeğin bedeli olan işçi ücretlerine de uygulanır. (283)
Hadis-i şerif’te şöyle buyurulur:
“Kim bir işçiyi kiralarsa, ona vereceği ücreti bildirsin.” (284)
Ücret nakit para, ölçü veya tartı yahut da sayı ile alınıp satılan şeylerden olursa, bunun cins, nevi, miktar ve sıfatını beyan etmek gerekir. Ücrette, anlaşmazlığa yol açacak ölçüde belirsizlik bulunursa akit fasit olur. Bu durumda, işçi çalışmış bulunursa ecr-i misl (emsâl ücret)e hak kazanır. (285)
E) İşçi ve Memur Maaşları ve Bunun Kapsamı:
İşçi ve memur, çalışması karşılığında ücrete hak kazanır. Hz. Peygamberin iş sözleşmesi sırasında verilecek ücretin belirlenmesini ve işçiye ücretin teri kurumadan önce verilmesini istemesi bu hakkın önemini ortaya koymaktadır. İşveren genel olarak ekonomik bakımdan daha güçlü olduğu, ya da işçiyi her zaman işten çıkarma imkânı bulunduğu için, çeşitli sistemlerde işçiyi korumak amacıyla düzenleyici hükümler getirilmiştir.
Batı toplumlarında işçilerin haklarını koruyucu tedbir ve düzenlemeler XVIII. yüzyılın başlarından itibaren alınmaya başlanmıştır. Büyük sanayi inkılabı ile işçi kitleleri bazı teşkilatlar kurarak haklarını korumak ihtiyacını duymuşlardır. İşçi hakları konusunda ilk sosyal politika tedbiri, İngiltere’de 1802 Miladi tarihinde, dokuma sanayiinde çalıştırılan çocukların, 1844 ve 1867’de çıkarılan kanunlar bunu izledi. Daha sonra kadınlar ve yetişkin işçiler için koruyucu hükümler getirildi. Aynı tarihlerde Fransa ve İsviçre’de de benzer sosyal politika tedbirleri alındı. (286)
İslâm’da bu konulardaki düzenleyici hükümlerin VI. yüzyılda getirildiği ve hulefa-i raşidin devrinde ilk önemli uygulamaların yapıldığı düşünülürse, batı toplumlarından çok daha önce aynı konulara çözümler getirildiği anlaşılır.
Hanefi hukukçularından el-Kâsânî (ö.587/1191) ücrete üç durumda mâlik olunacağını söyler:
a) İş akdinde ücretin peşin verileceğinin şart koşulması. Böyle bir şarta uymak gerekir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar.” (287)
Tirmizi ve Hakim bu hadisi aşağıdaki ilaveyle nakletmiştir.
“Haramı helâl, helâlı haram yapan şart müstesnadır.” (288)
b) Şart koşulmadığı halde ücretin peşin ödenmesi. Bu prensibin delili, satım akdine kıyastır. Çünkü, satım akdinde satış bedelini, satılan (mebî)i teslimden önce vermek caizdir. İş akdi de, emeğin satımı olduğu için satım akdi niteliğindedir.
c) İşin yapılmış olması. Bu durumda, bedeller (ıvazlar) arasında eşitlik sağlamak amacıyla ücrete hak kazanır. (289)
Mâlikîlere göre, örf varsa ücretin peşin verilmesi gerekir. (290)
İşçi belirlenen süre kadar çalışmamışsa, çalıştığı kadar ücrete hak kazanır. Meselâ; bir yıl çalışmak üzere işe alınan bir kimse altı ay çalıştıktan sonra işten ayrılsa, yalnız çalıştığ altı aylık kısmını ücretini isteyebilir. (291)
1) Beşerî İktisat Sistemlerinde Ücret Teorileri:
Ücret insan emeğinin bedelidir. Esaret sistemlerinde insan emeğinin bedeli yeme-içme ve giyim masraflarını karşılayacak kadardır. Serbest iş rejimlerinde ve sendikanın etkili olduğu ülkelerde emek ve sermaye ilişkilerinin ücretler üzerinde yoğunlaştığı görlür. Ücret beşerî ekonomide hakim unsur haline gelmiştir. Biz aşağıda ücert miktarının oluşması ile ilgili beşeri ekonomilerde görülen teorileri kısaca vereceğiz.
a) Ücretlerin en az geçim düzeyinde kaldığı görüşü:
Adam Smith’e göre, ücretlerin yetersizliği düşük hayat seviyesi ile ilgili olaydır. Ücret miktarının nihâî sınırı, işçi ailelerinin yaşayabilmesi için yapmak zorunda oldukları masraflara eşittir. Çünkü işgücü arz ve talebi ücretlerin ergeç en az geçim seviyesinde karar kılmasıyla sonuçlanmaktadır. İş akdi tarafların karşılıklı yararları bakımından eşit şartlar cereyan etmediği için, işverenler ücret problemi konusunda kendi aralarında kolaylıkla anlaşarak, işçiler aleyhine birleşebilmektedir.
Ücretin en az geçim seviyesinde oluştuğunu öne süren ekonomi bilginlerinden biriside Ricardo’dur. O’na göre, insan emeğinin bir tabii ve bir de piyasa fiyatı vardır. Piyasa ücreti,iş gücünün arz ve talebine bağlıdır. Tabii ücret ise işçi ailelerinin geçinebilmek için harcamak zorunda oldukları en az miktardır. Ricardo, piyasada insan emeğine ödenen bedelin tabii ücret seviyesi dolaylarında dalgalandığını söylemektedir. Bu görüşe “Tunç Kanunu” adı verilmiştir. (292)
“Ücret Fonu” adı verilen diğer bir görüşte ise, işçi ücretlerinin sermayedar tarafından işçilere ödenen bir çeşit avans olduğu öne sürülür. Yatırımcılar, ellerindeki sermaye fonundan bir bölümünü, çalıştırdıkları işçilere ücret olarak vermekte ve bu suretle ödenen avans, satılan mamüllerin satış bedeli sayesinde karşılanmaktadır. Yani gerçekte, işçi ücretlerini, fabrikanın ürettiği malları satın alan müşteriler ödemektedir. Hızlı nüfus artışı bu fon üzerinde olumsuz etki yapar ve ücretlerin miktarı sürekli olarak en az geçim seviyesine inmek eğilimi gösterir. (293)
b) İşçilerin sürekli olarak istismar edildiği görüşü:
Karl Marx’ıntemsil ettiği bu görüşe “Sefâlet Nazariyesi” veya “Artan Fakirlik Nazariyesi” denir. Buna göre, işçilerin ürettiği kıymetler, en az (asgari) geçim ihtiyaçlarından çok daha fazla olduğu halde, ücretler çalışan sınıfın ancak geçinebileceği seviyede oluşmaktadır. Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak sabit ve değişken sermayeler arasındaki oran aynı seviyede kalmamaktadır. Sanayi hareketleri, işyeri kurmada kullanılan sabit sermayenin giderek önem kazanmasını sağlarken, ücret fonunu oluşturan, değişken sermaye stoku zamanla azalmaktadır. Bu nedenle, makineleşme, refahı geçici olarak tahrik eder, fakat ücret fonuf azaldıkça giderek artan bir sefaletle karşılaşır. (294)
Yukarıdaki iki görüş, işçi ücretlerinin, hep işçiler aleyhine olan bir seviyede karar kılındığını öne sürerken ücret miktarının üretim seviyesine göre değerlendirmeler de olmuştur. Aşağıda, bu görüşten de kısaca söz edeceğiz.
c) Ücretin üretimin verimine göre oluştuğu görüşü:
Buna göre işçi ne kadar çok üretim yaparsa, ücretin de o kadar artması mümkündür. Buirülkede, işçilerin refahı genel zenginliğe bağlıdır. Milletlerin zenginliği, nüfus başına düşen üretimmiktarına göre ölçülebilir. Ancak verimin arttırılması sayesinde, ücretlerin işçileri refaha kavuşturabilecek bir seviyeye yükselmesi mümkündür. Bu duruma göre, ücret miktarı ancak üretimin artmasıyle en az geçim seviyesinin üstüne çıkabilir. (295)
d) Ücret miktarını güç (iktidar)a bağlayan görüş:
Ekonomi bilim adamlarından Rusyalı Tugan-Baranowsky ve Gelensoff Almanyalı Lexis ve Stalzmann ve Japonyalı Takata’nın öne sürdüğü bu görüşe göre, emek veriminde ve piyasa şartlarında bir değişiklik olmamak kaydıyle, ücret seviyesini tayin eden faktör, teşebbüs erbâbı ile işçi sınıfının karşılıklı iktidar durumudur. İşçi tek başına düşünülünce, işveren karşısında zayıftır. Çünkü işçi yaşayabilmek için çalışmak zorundadır. Ücret geliri ile geçinen kimsenin, uygun bir iş buluncaya kadar uzun süre bekleme şansı yoktur. Başka bir deyimle işgücü esneklikten yoksundur. İşçi uygun şartları beklemek isterse, açlık tehlikesiyle karşılaşabilir. Bu durum, onu işveren karşısında zayıf düşürmektedir.
Bu görüş sahipleri, çalışan sınıfı teşkilatlandırarak, işverenler karşısında güçlendirmeyi amaç edinirler. Bu iş için sendikalardan yararlanmayı ön plana alırlar. (296)
Yukarıda verdiğimiz görüşler uzun süre tartışılmış, tenkitleri yapılmış, karşıt görüşler öne sürülmüş, ancak herbirinin işçi ücret miktarlarının belirlenmesinde etkili olmakla birlikte tek ölçü üzerinde görüş birliği sağlanamamıştır.
2) İslâm Ekonomisinde Ücret ve Maaş Miktarı:
a) Genel değerlendirme:
İslâm’da, çeşitli iş ve meslek gruplarına ücret veya maaş miktarlarını belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Nass’larda işçi ücretinin temiz bir kazanç olduğu, işçiye ücretinin eksiksiz olarak ve zamanında ödenmesi gerektiği belirtilmiş bu arada işçi için bir yaşam standardına işaret edilmiştir. Problemi doğrudan çözen bir nass (ayet-hadis) bulunmayınca bu konuda islâm’ın genel prensiblerine, adalet ve nısfet (insaflık) ölçülerine başvurmak gerekir.
Ayetlerde şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder.” (297) “Ölçü ve tartıyı tam yapın insanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyiniz.” (298). “Şüphesiz, Allah adaleti, iyiliği ve yakın hısımlara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder.” (299)
Bütün iş ve meslekler eşit emek ve yetenek gerektirmediği için, ücret ve maaşların da eşit tutulması gerekmez.
Meselâ; bir inşaat işçisi özel eğitim ve yeteneğe muhtaç olmaksızın çalışabilir. Aynı inşaatın mühendisi ise uzun eğitim sonucu bu mesleği elde etmiş ve özel yetenekler kazanmıştır. Bir doktor ise, daha uzun ve yorucu bir eğitim ve tecrübeyle meslek edinmiştir. Bu üç meslekte 8 saatlik mesaiye eşit ücret takdir etmek uygun bir değerlendirme olmaz. Adalet, herkese hak ettiğini ve layık olduğunu mümkün olduğu ölçüde vermeye çalışmaktır. Eşit ehliyet ve yetenekle eşit hizmet görenlere aynı ücreti takdir etmek ne kadar âdil ise, farklı ehliyet, yetenek ve emeğe değişik ücret takdir etmek o kadar âdildir.
İslâm’da çeşitli iş ve mesleklere göre belirli ücret ve maaş miktarları önceden tespit edilmemekle birlikte, bunu işçi ile işverenin ilk iş sözleşmesi yapıldığı sırada belirlenmesi istenmiştir. Bu yüzden işe girme sırasında verilecek ücret konuşulmamışsa işçi emsal ücrete hak kazanır. Meselâ; bir inşaat ustası ücret konuşulmadan çalışsa, çalıştığı günler için benzer inşaat ustalarının aldığı kadar yevmiyeye hak kazanır. Aynı esası aylık veya yıllık ücretle çalışanlara da uygulamak mümkündür.
b) Ücret veya maaşın miktarı:
Bir beldede eşya fiyatları arz ve talep dengesine göre, serbest rekabet sonucunda oluştuğu gibi, emeğin fiyatı da işgücünün arz ve talebi sonucunda oluşur. Satım akdinde, fiyatların karaborsacılık yoluyla veya tröst ya da kartel gibi gizli anlaşmalarla suni olarak yükseltilmiş olması mümkündür. İşçinin emek değerinin, başka bir deyimle işçi ücretlerinin suni olarak olumsuz yönde etkilenmesi daha kolaydır. İşçi zayıf durumda bulunduğu için, özellikle ilk işe girişte eşit şartlarla pazarlık yapabilme şansı azdır. Yaygın işsizlikten yararlanarak, ücret ve maaşların çok düşük tutulmuş olması da muhtemeldir.
Diğer yandan işçilerin sendika çevresinde güçlenmesi ve bu gücün kötüye kullanılması sonucunda kimi zaman işçi ücretlerinin normalin üstünde artması da mümkündür. Emek bedelinin bu şekilde aşırı yükselmesi üretilen malların maliyetine ve dolayısıyla piyasa fiyatlarına yansıyacağı için paranın satın alma gücü düşer. Bu durumda sonuçta işçi ücretlerini ve memur maaşlarını olumsuz yönde etkiler.
İşte bir islâm toplumunda adaletli bir ücret ve maaş anlayışı işverenlerde oluşuncaya kadar ücret konusunun devletçe alınacak tedbirlerle düenlenmesine ihtiyaç vardır. Bu konuda eşit ehliyet ve yetenekle çalışanlar için bir taban ücret (maaş)belirlemek, farklı iş ve meslekler arasında adaletli bir denge kurulduktan sonra, aynı dengeleri yapılacak zamlarla da korumak amaçlanmalıdır.
Belirlenecek temel ücret veya maaşta ise; çalışan işçi veya memurun kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için yapmak zorunda olduğu masraflar ve ailenin içinde yaşadığı sosyal çevre dikkate alınmalıdır. Çünkü İslâm’a göre evli bir erkek; eşinin ve henüz iş ve meslek edinmemiş olan küçük çocuklarının geçim masraflarını karşılamak zorundadır. Bazı durumlarda yaşlı veya hasta olan yoksul anne-baba ve diğer bazı hısımlar da bu bakım çevresine girebilir. Çalışan bir işçi veya memurun temel ücreti yalnız kendi geçimi ölçüsünde alınırsa, eş ve çocukları için başka bir kaynak bulmak zarureti ortaya çıkar. Halbuki İslâm’da kadın gelir getiren bir işte çalışmaya zorlanamadığı gibi, ona miras, bağı, vb. yollarla gelen malını da kocasına veya çocuklarının masraflarına harcamaya zorlanamaz. Çalışan ve kazanan bir aile reisi varken, bu nafaka yükümlülüğünü devlete yüklemek de mümkün olmaz. (300) Durum böyle olunca, işçinin ücret miktarı ne olursa olsun bunu, çalışmayan aile fertleri ile paylaşmak zorunda olduğunu kabul etmek gerekir. Gerçi işçinin geliri yeterli olmaz ve yoksul durumda bulunursa zekât alması caiz olur. Ancak işçi ve memuru zekâtla desteklemek yerine, sürekli bir çözüm için, onun gelirini zekâta muhtaç olmayacak bir seviyeye çıkarmak daha uygundur. Gerçekte bir işletme işçilerine ödediği ücretleri ürettiği malın maliyetlerine yansıtır, bu mallar satılınca da ücretlerin toplamı yeniden işletmeye döner.
Bir islâm toplumunda emeği ile geçimini sağlayanlar için öngörülen hayat standardı bir hadis-i şerifte şöyle belirlenmiştir:
“Kim bizim bir işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekârsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o hilekârdır yahut hırsız.” (301) Buna göre, işçi ve memurlar maaşlarından yapacağı tasarruflarda mesken edinebilmeli, bekârsa evlenebilme, sosyal çevresi hizmetçi istihdamını gerektiren bir meslekte çalışıyorsa hizmetçi edinebilmeli ve gerektiğinde bir araç satın alabilmelidir. İşçilerin bu belirtilenler dışında aşırı istekte bulunması, ya işverenleri iflâsa sürükler veya piyasa fiyatlarının aşırı yükselmesine yol açar. Bu ise uzun vadede emeği ile geçimini sağlayaların da aleyhine olur.
Diğer yandan hadiste belirlenen standarda ulaşıncaya kadar işçi ve memurlara ev yerine “kira yardımı” veya “lojman” sağlanması, evlenme yardımı yapılması, binit yerine servis aracı veya seyahat imkânlarının temin edilmesi, hizmetçi yerine de çocuklar için kreş, ana okulu veya eğitm hizmetlerine işverence yapılacak katkılar da bu konuda atılan olumlu adımlar sayılabilir.
Emevi Halifelerinden Ömer b. Abdülaziz’in (ö.101/720) geçimini maaşla sağlayanlara söylediği şu sözler yukarıdaki hadisin uygulaması gibidir. “Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara sahip bulunmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenir.” (302)
Hz. Peygamber bir hadisinde işçi-işveren ayırımı yapmaksızın mü’minin dünya ve ahiret mutluluğunu yakından ilgilendiren unsurlara şöyle işaret etmiştir: “Üç şey müminin mutluluk kaynağıdır. Geniş ev, iyi bir binit ve iyi bir eş.” (303)
F) Hz. Peygamber’in Maişetinin Sağlanması:
Hz. Muhammed ne peygamberliği ve ne de devlet başkanlığı karşısında herhangi bir maaş almıyordu. Mekke döneminde peygamberlikten önce ticaretle uğraşıyordu. İlk eşi Hz. Hatice ile daha evlenmeden emek-sermaye ortaklığı (Mudarabe) kurarak gelir sağlamıştı. Yine bu dönemde Kays b. Saib adında bir Mekkeli ile de ticaret ortaklığı kurmuştu. (304) Babasından miras olarak da Ümmü Eymen adında bir cariye ile 5 deve, bir miktar davar ve kölesi şakran ve bunun Salih adlı oğlu kalmıştı. Annesinden bir ev, eşi Hz. Hatice’den de bir evle bir miktar mal kalmıştı.
Hz. Peygamber Medine’de pek çok süt, yük ve binek hayvanları edinmişti. 7 veya 20 adet deve ile 7 adet keçi bunlar arasındadır. Bu hayvanlardan bazısını O’na zengin sahabiler hediye etmişti. (305) Bir kısım sahabiler Allah elçisine bir kaç ağacın hurmasını tahsis ederken, bazıları da pişmiş hazır yemek göndermeye çalışıyordu. Rasûlullah (s.a)’ın ganimet ve fey’ malları üzerinde de beytülmal için ayrılan beşte birde payı bulunuyordu. Diğer yandan Nadiroğullarından bir yahudi bilgini olan Muhayrık yedi parça bahçesini Hz. Peygamber’e vasiyet etmiş, adı geçen sahabenin Uhud’ta şehid düşmesi üzerine bu gayri menkuller de Allah’ın elçisine intikal etmiştir. (306)
G) Asr-ı Saadette Maaş Miktarlarına Ait Uygulama Örnekleri:
1) Devlet başkanı maaşları:
Hz. Ebû Bekir (ö.13/634) halifeliğinin ilk zamanlarında maaş almıyor, sabahları bir süre ticaretle uğraşıyordu. Kendisini daha fazla devlet işine vermesi gerekince, istişare kurulu Hz. Ebu Bekr’e 6000 dirhem yıllık maaş bağladı (bu dönemde bir koyun bedeli 5 ila 10 dirhem arasındadır). Diğer yandan O'na ilave tahsisatlar da bağlanmıştı. Hac ve umre masraflarının karşılanması ve günde yarım koyun tahsis edilmesi bunlar arasında sayılabilir. Ancak bu tahsisatların önemli bir bölümü devlet misafirlarını ağırlamak için harcandığında şüphe yoktur. Hz. Ebu Bekir’in maaşının belirlenmesinde “Halife olmadan önce ailesine harcamakta olduğu miktarda bir maaş” bağlama kriterinden hareket edilmiştir. Bir süre sonra maaşın yetersiz kalması üzerine istek üzerine 500 dirhemlik bir zam yapıldığı nakledilmiştir. (307)
Diğer yandan Hz. Ebu Bekir vefatına yakın kızı Âişe (r. anhâ)’ya yaptığı vasiyetle, beytülmalden aldığı bütün maaşların geri iade edilmesini istemiştir. O’nun bu vasiyeti yerine getirilmiştir. (308)
Hz. Ömer (ö.23/643) de önce maaş almıyordu. Ancak devlet işleri yanında ayrıca geçim için çalışması çok yorucu olunca o da, Ebu Bekir (r.a) gibi kendisine maaş bağlattı. Bunun miktarı: Kureyş’ten orta halli bir ailenin geçimi seviyesinde olacaktı. Ayrıca divandan payına düşen atıyyeyi (bütçe fazlası paradan herkese karşılıksız olarak verilen maaş) de alabilecekti. Hz. Ömer’in, ailesine günlük iki dirhem harcadığı nakledilmiştir. Atıyye bunun dışındadır. (309) Diğer ynadan büyük Hanefi fakihi es-Serahsi (ö.490/1097) merkezde hergün bir deve kesildiini ve bunun boyun etinin Hz. Ömer’in ailesine tahsis edildiğini bildirir. (310) Hz. Ömer’in maaşının yeterli olmadığını gören Hz. Osman, Ali, Talha ve Zübeyr (r. anhüm) maaşın arttırılmasını istemişlerse de Ömer (r.a) bu teklifi kabul etmemiştir. Buna göre halife Ömer’in çok sade ve israftan uzak bir hayatı tercih ettiği anlaşılmaktadır. (310)
Hz. Osman (ö.35/655) zengin olduğu için halife olunca beytülmalden herhangi bir maaş almamıştır. (311) O, gerek İslâm’dan önce ve gerekse İslâmî devirlerde Mudarabe (emek-sermaye) ortaklığı türünden ortaklıklar kuruyordu. (312)
Hz. Ali (ö.40/661) halifeliği sırasında beytülmalden çok az bir maaş alıyordu. O halka şöyle demişti: “Benim sizin malınızdaki hakkım günde sadece iki tabak tirit yemeğidir.” (313) Hz. Ali, mülklerinden büyük gelir elde ettiği halde bunların hepsini yoksullara ve aciz kimselere harcar, kendisi ve ailesi kaba elbise ve arpa ekmeği ile yetinirlerdi.
Ömer b. Abdülaziz (ö.101/720) halife olunca, Emevi hanedanından kendine intikal eden servete gayri meşru gözüyle baktığı için, bunlardan sahibi belli olup haksızlıkla alınanları yerlerine verme yanında, geri kalanları sattırdı ve 23 ya da 43 bin dinar tutan parasını Allah yolunda harcadı. Kendisine de bir işçinin günlük yevmiyesi olan 4 dirhem maaş bağlanmasını istedi. Bunun dışında o, halk gibi divanlardan atıyye de alıyordu ki, bunun tutarı yıllık 200 dinar (1 dinar 4 gr. altın para) idi. (314)
Ancak 2. Ömer kendisi için bir zühd hayatı yaşarken, devlet memurlarına kendilerini hizmete tam olarak verebilmelerini sağlamak amacıyla yüksek maaşlar veriyordu. Nitekim yukarıda O’nun işçi ve memurlara mesken ve binit sahibi olmaları ve gerekli ev eşyasını tamamlamaları için zekât fonundan destek sağlamayı amaçladığını belirtmiştik.
2) Valilerin ve diğer memurların maaşları:
Hz. Peygamber ve dört halife dönemlerinde eyalet veya vilayetler idari ve mali bakımdan yarı bağımsız olmalarına rağmen valilerin maaşları merkezi yönetim tarafından belirlenmiştir. Çünkü bir kimsenin kendisine maaş takdir etmesi, töhmete yol açar. Bilinen bazı vali maaşları şöyledir: Mekke valisi Attab b. Esîd (ö.13/634), Rasulullah (s.a) Necrân ve Hecer bölgelerinden tahsil edilecek gelirlerden ödenmek üzere, günlük bir dirhem veya yıllık 40 ukıyye maaş bağlamıştı. Bu miktar, halifelere bağlanandan daha çoktur.
Hz. Ömer (r.a)’ın Şam valisi Muaviye’ye (ö.60/679) bu görevinden dolayı yıllık 10 bin dinar, Mısır valisi Amr b. el-Âs’a (ö.61/680) aylık 200 dinar, Humus şehri valisi Iyad b. Ganem’e ise günlük bir dinar maaş ile ayrıca bir koyun ve bir müdd (yaklaşık 1 kğ.) hububat tahsisi yapmıştır. (315) Basra ve Bahreyn bölgesi valisi Ebu Musa el-Eş’ari (ö.44/664) ise günde 5 dirhem maaş almaktaydı.
Ömer b. Abdülaziz da vali ve memurlarına kendi aldığından çok yüksek, meselâ; 300 dinar gibi yüksek maaş ödemiştir. O, maaşları, memurların devlet malına hıyanet etmeleri ve rüşvete başvurmamaları için yüksek tutuyordu. Ömer b. Abdülaziz döneminde memurların en düşük aylık maaşı 100 dinardır. Bir dinar yaklaşık 4 gram altın paradır. (316)
Hulefa-i raşidin döneminde kâdılara genel olarak öteki memurlardan daha yüksek maaş verilmiştir. Hz. Peygamber devrinde bir kısım valiler aynı zamanda “kazâ” görevini de yürütüyorlardı. Yemen valisi Muaz b. Cebel (ö.18/639) ile Mekke valisi Attab b. Esîd’i (ö.13/634) icra ve kaza görevini birlikte uygulayan valilere örnek verilebilir. Attab b. Esîd’e belli bir dönemde günlük bir dirhem veya yıllık 40 ukiyye maaş verildiği nakledilmiştir. (317)
Hz. Ömer çok akıllı görüdüğü Şurayh’ı Kufe’ye kadı tayin edince çok genç olduğu için ona aylık 100 dirhem maaş bağlanmış ve buna ek olarak miktar buğday tahsis etmişti. Daha sonra Hz. Ali onun maaşını da diğerleri gibi 500 dirheme çıkarmıştı. (318)
Diğer yandan Hz. Ömer Kûfe kadılığına ve beytülmal müdürlüğüne getirdiği Abdullah b. Mes’ud’a (ö.32/652) ayda 100 dirhem ile günde dörtte bir koyun tahsis etmiştir.
Hz. Peygamber ve Ebu Bekir (r.a) devirlerinde sürekli askerlik olmadığı için askere maaş bağlama söz konusu olmamıştır. Bu dönemde her asker kendi imkânları ile orduya katılırdı. Yoksul olanlar ise beytülmal veya varlıklı müminler tarafından techiz edilirdi. Savaş sonrası ganimetlerin beşte biri beytülmale ayrılır ve geri kalanı bu savaşa katılanlara bölüştürülür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer Allah’a ve hak ile batılın ayrıldığı, o iki topluluğun karşılaştığı günde (Bedir günü) kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz ayetlere inanmışsanız, bilin ki, aldığınız ganimetlerden beşte biri, Allah’a, elçisine, elçisinin hısımlarına, yetimlere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (319) Hz. Ömer devrinde düzenli orduya geçilince askerler de öteki memurlar gibi maaşa bağlanmıştır. Ömer (r.a) acemi askerlere yılda 300 dirhem (bir koyun bedeli 5-10 dirhem arasıdır) verirken, kıdemlilere bunun iki katı maaş bağlamıştır. Muaviye ise asker maaşlarını yılda 1000 dirheme çıkarmıştır. (320)
H) Maaş Miktarlarını Belirlemede Esas Alınan Hususlar:
İşçi ve memurlara temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar maaş ödenmesi gerektiğinde açıklık vardır. Nitekim Rasulullah (s.a)’in memurlara; evlenip yuva kurabilecekleri, ev ve binit satın alabilecekleri ve gerektiğinde hizmetçi istihdam edebilecekleri bir miktarda maaş bağlanmasını öngördüğünü yukarıda belirtmiştik.
Diğer yandan Allah’ın Rasûlü, Afrika ve Avrupa’da köleleştirilen insanların işkence altında ezildiği bir dönemde, köle-efendi arasındaki ilişkiyi; “onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onlara ‘oğlum’, ‘kızım’ diye hitabedin.” (321) buyurarak bu sınıfa tarihte ilk defa insanca haklar tanınmıştır.
Bu duruma göre temel ihtiyaçların karşılanmasında işçi ve memurlar arasında eşitlik ilkesi söz konusu olur. Maaş farkı iş ve meslekler arasındaki nitelik farkından, bilgi ve beceri gerektirip gerektirmemesi, veya sorumluluk bakımından ortaya çıkar. Bu yüzden devlet çeşitli mesleklerde olanlara farklı maaş verebilir. Çünkü emeğin değerini belirlemek ve bu konudaki haksızlıkları önlemek devlete ait bir hak ve görevdir.
Bu konuda Ebu Yusuf (ö.182/798), Hârun Reşid’e şöyle demiştir: “Valilere, maliye memurlarına ve kadılara verilecek olan maaşların miktarını belirlemek size ait bir haktır. Özel durumlarını dikkate alarak kimilerine az, kimilerine de daha fazla maaş bağlamak sizin yetki alanınıza girer. İslâm toplumunu iyiye götüreceğine kanaat getirdiğin şeyleri geciktirmeden hemen yerine getir.” (322)
Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Ömer b. Abdilaziz’e maaş belirlenirken “yeterli miktarda olması” esas alınmış, hakimlerin maaşlarında da aynı kritere uyulmakla birlikte “hakim tarafsızlığı”nı korumak için onlara ayrıca ilave tahsisatlar da verilmiştir. Nitekim Hz. Ömer, Şam’da bulunan Ebu Ubeyde’ye ve Muaz b. Cebel’e yazdığı yazıda; ehil kişileri hakim tayin etmelerini ve bunlara yüksek maaş vermelerini emretmiştir. (323)
Bu dönemde hakimlere birden çok görev verilerek her görev için ayrıca maaş ödenmek suretiyle yüksek ücret alması sağlanıyordu. Buna hicri 69-83 yılları arasında Mısır kadılığı yapan Abdullah b. Huceyre’yi örnek verebiliriz. el-Kindî (213-350H.), O’na sağlanan üç çeşit ödeneği şöyle belirtir:
“İbn Hucayre, kadılık görevinden yılda 200 dinar, kısas (diyet) ile ilgili görevinden 200, beytülmal yöneticiliğinden de 200 dinar alıyordu. O’nun divandan aldığı atıyye miktarı da 200 dinar idi. Ayrıca 200 dinar da caize alıyor ve böylece o, toplam olarak yılda 1000 dinar almaktaydı.” (324) Bir dinara (4 gr. altın para) en iyisinden bir tane koyunun satın alınabildiği ekonomik şartlarda üst düzey devlet görevlilerine tanınan bu imkânlar günümüz standartlarının çok üstündedir. Bu gibi memurlara sorumluluklar verilmiş, görev istenmiş ve buna karşılık onlara başkasının malına muhtaç olmayacağı ölçüde maaş verilmiştir.
Ücret ve maaşların devlet bütçesini veya özel sektörü sarsacak yükseklikte olmaması yanında, emeği ile geçimini sağlayanları hırsızlık,rüşvet ve hıyanete sevkedecek derecede düşük de olmaması gerekir. Nitekim Hz. Ömer Devlet başkanlığı sırasında maaşları arttırmanın kendisine düşen bir görev olduğunu bildirmiş (325), Ubeyde b. el-Cerrâh’ın maaşı düşük olan memurların yan gelir temini için çirkin işlere başvurabileceği uyarısına şu cevabı vermiştir: “Ben memur tayin ettiklerime, onları başkasına muhtaç bırakmıyacak ölçüde bir atıyye (bütçe fazlası paradan karşılıksız verilen para) ve bir maaş veriyorum.” (326)
Diğer yandan Hz. Ali’nin valisi Malik b. Eşter’e yazdığı bir yazıda, memurlarına; yeterli ölçüde ve emanetlere hıyanet etmeyecekleri bir miktarda maaş vermesini istemiş, II. Ömer de aynı düşünceyle memurlarına kendi aldığından daha yüksek maaş ödemiştir. (326/a)
Ahmed b. Hanbel’e (ö.241/855) göre, maaş yeterince takdir edilse bile işverenin geliri arttıkça, onu da arttırmak caiz olur. (327)
İ) Herkese Karşılıksız Maaş Bağlanması (Atâ veya atıyye)
Hz. Ebu Bekir’den itibaren bütün müslümanlara bütçe fazlası gelirlerden ata veya atıyye adı verilen karşılıksız maaş verilmeye başlanmıştır. Ebu Bekir (r.a) erkek, kadın, büyük, küçük ayırımı yapmaksızın herkese eşit maaş bağlanmıştır. O, “atâ” veya “atıyye” olarak ilk yıl kişi başına yıllık 7,3’er dirhem, ikinci yıl ise 20’şer dirhem dağıtmıştır.
Hz. Ömer ise çeşitli vilayetlerden ve fethedilen yerlerden çok miktarda gelirin (fey’ geliri) merkeze gönderilmesi üzerine bütün halka sürekli ve düzenli maaş bağlama yoluna gitmiştir. Nitekim bu dönemde Bahreyn valisi Ebu Hureyre (ö.58/677) Medine’ye 500 bin dirhem, Ebu Musa el-Eş’ari (ö.44/664) ise Irak’tan bir milyon dirhem bütçe fazlası gelir göndermişti. Bunun üzerine Hz. Ömer; Hz. Osman, Ali ve Halid b. Velid gibi sahabilerle istişare etti ve ellerindeki bu fazla gelirleri halka maaş olarak intikal ettirmekten başka çareleri bulunmadığını bildirdi. (328) Hz. Ömer, Ebu Bekir (r.a)’ın uygulamasından ayrılarak herkese farklı miktarda karşılıksız maaş (atıyye) ödeme yolunu seçmişti. Ebu Yusuf (ö.182/798) onun atıyye dağıtımını şöyle açıklar: “Ömer, gelen bütçe fazlası malları, herkesin İslâm’daki geçmişine göre bölüştürdü. Muhacir ve ensardan Bedir harbine katılanlara yıllık 5’er bin, bunun dışındakilere ise 4’er bin dirhem maaş (atıyye) bağladı. Çeşitli sebeplerle sonradan müslüman olanlara daha az maaş verdi. Böylece herkesi, İslâm’dan önceki geçmişine göre sınıflara ayırdı.” (329)
Ancak Halife Ömer vefatından bir yıl kadar önce, gelecek yıllardan itibaren farklı maaş (atıyye) uygulamasına son vereceğini ve bu konuda Rasulullah (s.a) ile Ebu Bekir (r.a)’in yolunu izleyerek eşit maaş prensibini uygulayacağını duyurmuştur. Çünkü o, Suriye gezisi sırasında el-Câbiye’de yaptığı konuşmada; kuru mülkiyeti İslâm devletinde, yararlanma hakkı ise “haraç” vergisi karşılığında eski gayri müslim sahiplerinde bırakılan arazilerin (fey’) gelirinde (harac) bütün müslümanların eşit haklara sahip olduğunu belirtmiştir.. (330) Köylere varıncaya kadar bütün nüfusu “divan”lara yazdıran Halife Hz. Ömer karşılıksız bir maaş çeşidi olan atıyyenin “San’a dağındaki bir çobanın hakkı bile, kendisi bulunduğu yerde iken ve isteyip yüzü kızarmadan ona ulaşacaktır.” (331)
İşte yukarıda kısaca özelliklerinden söz ettiğimiz atâ veya atıyye bir emeğin karşılığı olmaksızın, bütün toplumun hakkı olan bütçe fazlası bir gelir olup, bu fondan işçi ve memurlara da verilmiştir. Ancak kişinin zenginliği yüzünden kendi isteği ile veya bir suç işlemesi sonucu böyle bir ödeneğin kesilmesi mümkündür. Nitekim; Hz. Ali devrinde bazı zengin müslümanlar atıyye almadıkları gibi, Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi, içki içtiği için Hz. Ömer tarafından atıyye divanından çıkarılmıştır. (332)
J) Temel Maaşın Eşel Mobil Sistemine Göre Arttırılması:
İşçi ve memurlar için yeterli ölçüde, adaletli bir ücret belirlendikten sonra, ekonomik şartlar değişir ve paranın satın alma gücü düşerse yeni ücret düzenlemelerinin yapılması gerekir. İşte piyasa şartları değiştikçe ücret ve maaşların kendiliğinden buna intibak ettirildiği sisteme “eşel mobil” denir.
Meselâ; bir yıl sonra, zarurî maddelerin fiyatlarında ortalama %30 artış olmuşsa, işçi ve memur maaşlarına da bu oranda ilave yapmak gerekir. Aksi halde ücretleri bir yıl öncesine göre %30 azalmış olur. Ancak ücret ayarlamaları çoğu zaman kendiliğinden gerçekleşmez. İş barışını bozmadan, düzenli bir ayarlamanın yapılabilmesi için, adaleti ayakta tutması gereken Devlet güvencesine ihtiyaç vardır. Bu konuda işçi ve memurların tek tek zam isteğinde bulunması yerine, kollektif irade ve ekonomik şartlara göre ayarlanan emek değeri belirlemek daha uygun olur. İşçi veya işveren arttırılan yeni ücrete razı olmazsa, mahkemeye başvurarak adaletli bir ücret tesbiti yaptırması mümkündür.
Diğer yandan işçi veya memurun tecrübe, ehliyet ve yeteneği arttıkça, ücretinin arttırılmasını isteme hakkı da olmalıdır. İş akdinde, ücretin belli bir süre sonra arttırılacağı şart koşulmuşsa buna uyulur. İşçi, anlaşmada tesbit edilen ücretle çalışmaya devam ederken, benzer iş ve mesleklerde çalışanların ücretleri yükselse veya zorunlu harcama gerektiren şeylerin piyasa fiyatları hayat standartlarını etkileyecek ölçüde artsa, ücreti yeniden belirleme hakkı doğar. Menkul ve gayr-i menkul kiralarının uzun vadede yetersiz kaldığı ve yeni ekonomik şartlara göre yeniden belirlendiği gibi, kira akdiyle aynı hükümlere tabi bulunan iş akdinin de gözden geçirilerek ücertin arttırılması mümkündür. Satın ve kira akdinde olduğu gibi burada da emsal işçi ücretleri ölçü alınırken çoğunluk prensibine uyulabilir.
Satım akdinde emsal fiyat için, Maliki hukukçularından el-Baci (ö.474/1081) el-Muvatta’ şerhinde şöyle der: “Bir kişi veya az sayıda bir grup, büyük çoğunluğa muhalefet ederek fiyatları düşürmüşlerse, onlara ya büyük çoğunluğun sattığı fiyattan satış yapmaları yahut da alış-verişi terketmeleri emredilir. Ancak bir kişi veya az sayıda kişiler fiyatları yükseltse çoğunluğa, bu zamlı fiyattan satış yapmaları veya alış veriş terketmeleri emredilmez.” (332/a)
Bu prensip, emeği ile geçimini sağlayanlara da uygulanabilir. Şöyle ki, bir beldede benzer nitelikteki iş ve mesleklerin icra edildiği işletmelerin büyük çoğunluğu işçi ve memura yeterli ölçüde ücret verirken, az sayıda işletme bunlara muhalefet ederek, ücretleri yetersiz düzeyde tutsalar, bunlardan, çoğunluktaki işletmelerin uygulamasını esas almaları istenir. Ancak az sayıda işveren fiyatları çeşitli nedenlerle normalin üstüne çıkacak şekilde yükseltse, çoğunlukta olan ve yeterli ölçüde ücret veren işletmelerin bunlara uymaları istenmez.
İslâm’da ücret veya maaş konusundaki düzenlemelerin daha 6. M. yüzyılda yapılmasına karşılık, batı toplumlarında bu konuda ilk sosyal politika tedbirleri İsviçre’de M. 1674 tarihlerinde çıkarılan bir emirnâme ile alınmıştır. Bunu 1704 M. de Zürih kantonunda sanayi kollarının asgari ücretini belirleyen emirnameler izlemiştir. (333)
İngiltere’de yeni makine çağı 18. yüzyılın ikinci yarısının sonlarına doğru başladı. 19. yüzyıl başlarında henüz sendikacılık gelişmemiş, işçi sağlığı iş güvenliği ve diğer koruyucu mevzuat da mevcut değildi. Bu ülkede ilk sosyal politika tedbirleri, çalışan çocukların çalışma şartlarını iyileştiren 1802 M. tarihli kanunla başlar, 1887’de yetişkin işçilerin düşük ücretle çalıştırılmasını yasaklayan kanunla devam eder. (334)
İslâm’da işçi ve memurun hak ve görevleri “icare (emeğini kiralama, kira) akdi” içinde düzenlediği için, emeğinin karşılığını alamadığı kanaatine varan ücretliler, mahkemeye başvurarak hak isteminde bulunabilirler. Hakim emsal ücret ve maaşları dikkate alarak, gerektiğinde bilirkişi incelemesi de yaptırarak problemi çözmeye çalışır. Hakim işçi ve işvereni işçi ücretleri konusunda uzlaştırır ve kendisi de bunu tasdik ederse, böyle bir uzlaşma “toplu iş sözleşmesi” niteliğinde olur.
Ücretler konusundaki işçi-işveren veya memur-devlet uzlaşmazlığının mahkeme yoluyla çözümlenmesine Osmanlı İmparatorluğunda cereyan eden şu uygulamayı örnek verebiliriz.
Dünyada ilk toplu iş sözleşmesi:
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kütahya yöresi çinicilik sanatının merkezi olmuştu. Çini atölyelerinde çalışan çok sayıda işçiler hayat pahalılığı nedeniyle geçinemez duruma düşmüştü. Atölye sahipleri ücretleri kendiliğinden yükseltmeyince, işçi temsilcileri mahkemeye başvurmuş ve Kütahya Eyalet Divanında 13 temmuz 1766 M. tarihinde aşağıdaki “Toplu İş Sözleşmesi” hüküm altına alınmıştır.
1. Kütahya’da 24 işyeri (çini ve fincan atölyesi)nden başka atölye açılmayacaktır.
2. Bu işyerlerinde kalfalar 100, has (değerli) fincan işçileri de 40 akçe verilecektir.
3. Çıraklar 100 âdi fincan ve 250 normal fincan imal ederse, günde 60 akçe verilecektir.
4. Hatıfeler (yaldızcı) 150 has fincan işlerse 60 akçe ödenecektir.
5. Çıraklar usta oldukları zaman ücretleri orantılı olarak artacaktır.
6. Fincanın tanesi 4 kuruşa perdahlanacaktır.
7. Günde azami 160 fincan işlenecektir.
8. Bu sözleşmeden işçi ve işveren hoşnuttur.
9. Bu sözleşme üstat ve zennîler önünde yapılmıştır.
10. Bu sözleşmeye aykırı hareket edenler Şer’iyye Mahkemesi tarafından cezalandırılacaktır.
11. Taraflar bir zarara uğrarsa bu ortalama olarak ödenecektir.
12. Bu sözleşme Şer’iyye Mahkemesinin himayesindedir.
13. Kalfa ve ustalar bir hastalığa yakalanırsa, yardım olunacaktır.
14. Çıraklar, belirli bir süre sonunda usta olabilirler.
15. Bu sözleşme, Şer’iyye Mahkemesi sicilinin 57. sayfasındadır.
Bu sözleşmenin, işçi ve işveren münasebetlerini düzenleyici hükümler getirmekte kaynak sayılan İngiltere’deki ilk “Toplu İş Sözleşmesi”nden 51 yıl önce yapıldığı ortaya çıkmıştır. Belge, şer’iyye sicillerinin, sosyal, hukuk ve ekonomik alanlarda ne kadar zengin bilgileri kapsadığını göstermektedir.
K) İşçiye Gücünün Yeteceğinden Fazlasının Yükletilmemesi:
İşçiye gücünü aşan bir iş yaptırılmaması gerekir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” (325) İslâm bu konuda hür işçileri koruduğu gibi kendi dönemine göre esir ve köleler için de ileri haklar belirlemiştir.
Ashab-ı kiramdan Ebu Zer (ö.32/652) bir gün kölesi ile aynı çeşit elbiseyi giymiş olarak yolda giderken Ma’rûr b. Süveyd (r.a)’e rastlar. Ma’rûr efendi ve hizmetçinin aynı kalitede bir elbise giyinmesini yadırgayarak nedenini sorar. Ebu Zer (r.a) şöyle der: Bir köle ile tartışmış ve annesinin siyah bir kadın olduğunu söyleyerek onu küçük düşürmek istemiştim. Durum Rasulullah (s.a)’a ulaşınca şöyle buyurmuştu:
“Köleler, Allah’ın sizin elinizin altında bulundurduğu kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yediriniz. Giydiğinizden giydiriniz. Onlara üstesinden gelebilecekleri yükü yükleyiniz. Eğer ağır yük yüklerseniz, onlara yardım ediniz.” (336)
Kölelere bile, güçlerinin yetmeyeceği yükün yükletilmesi yasaklandığına göre, hürlerin bu normal insanlık hakkından öncelikle yararlanması gerekir.
Kimi zaman, yapılacak işin normal gücü aşması, çalışma süresinin uzunluğundan da kaynaklanabilir. İş saatleri gereğinden çok uzadığı zaman, artan yorgunluğun giderek verimi düşürdüğü tesbit edilmiştir. Bu nedenle, özellikle son yüzyılda iş adamları çalışma süresini kısaltmayı menfaatlerine uygun bulmuşlardır. (337)
L) İşçi ve Memurların İbadet Yapma Hürriyeti:
İnanç ve ibadet hürriyeti kişinin dokunulmaz ve vazgeçilmez haklarındandır. Bu yüzden işçi veya devlet memurlarının inanma ve inandığı gibi yaşama hakkı vardır. İbadet de bu yaşamanın bir bölümüdür. Namaz ve oruç gibi farz ibadetlerin ve sünnet çeşidine giren bir takım taatlerin yapılmasına işveren izin vermelidir. Aksi halde sorumlu olur. Ancak işveren belki o anda işlerin yoğun olması nedeniyle namazın cemaatle kılınmasına izin vermeyebilir. Tek başına kılanamayan cuma ve bayram namazları bundan müstesnadır. Eğer yakında mescid varsa bu iki namazda geçecek süre için maaştan bir kesinti yapılmaz. Çünkü bu büyük bir süre kaybına yol açmaz. Diğer yandan nöbette olan doktor, hemşire, hastabakıcı, güvenlik güçlerinden nebette olanlar veya iş yerlerinde bekçilik yapanlar ve benzeri kişiler özürlü sayılır ve cuma namazı yerine öğleyi kılarlar.
İşçi, bir haftalık süre için tutulmuşsa bu süreye tatil günü girmez. Gayr-i müslimler için de hüküm böyledir. Din ve vicdan özgürlüğü temel haklardan olduğu için, işçinin peşin olarak namaz kılmama veya oruç tutmama şartını kabul etmesi geçerli olmaz. Çünkü Hz. Peygamber helalı haram, haramı helal yapan şartların geçerli olmadığını bildirmiştir. (338)
İşçiye, normal ihtiyaçlarını gidermesi için mesai dahilinde izin verildiği gibi, arada dinlenme imkânı da vermek gerekir. Verimin yükselmesi için de bu gereklidir. Dinlenme için şartlar iş akdinde belirlenmişse buna, belirlenmemişse örfe uymak uygun olur. Yararlı spor oyunları, yüzme, gezi, çalışma yerini süsleme ve benzeri dinlenme niteliğindedir.
M) İşçiye Sağlanan Bazı Sosyal Haklar:
1) Yemek ve giyim yardımı:
İşçiye akitle belirlenen ücret dışında yeme, içme, giyim eşyası gibi yardımlar yapmak prensib olarak zorunlu değildir. Ancak bu gibi yardımlar iş akdinde yer alır veya örfen yaygın bulunursa buna uymak gerekir.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“O, Allah’ın elinizin altında kıldığı kardeşinizdir. Onlara yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz. Onlara yapabilecekleri işleri yükleyiniz....” (339)
Bu hadis, yeme içme ve giyecek masraflarının işverene ait olduğuna işaret etmektedir. Hadisin bazı rivayetlerde kölelerle ilgili olarak nakledilmesi, sonucu değiştirmez. Bu konuda yapılacak düzenlemeler ve meydana gelecek örfler İslâm hukukunun ruhuna uygun düşer.
Bu sosyal yardımlar iş akdinde şart koşulur veya daha sonra yapılan toplu iş sözleşmelerinde cins, nevi ve miktarları belirlenerek yer alırsa ücrete dahil olur. Hanefiler yalnız süt annenin yeme içme ve giyecek gibi şeyler karşılığında emzirmesini geçerli saymışlar (340), fakat bunun dışındaki işlerde yemek, giyim eşyası gibi şeylerin miktarının tam olarak tesbit edilemeyeceğini öne sürerek, bunların ücret kapsamına alınmasını kabul etmemişlerdir. Meselâ bir işçi 40 bin lira para, bir de yemek ve giyim eşyası karşılığında çalışmayı kabul etmişse, yemek ve giyim eşyasının bedeli tam olarak belli olmadığı için gerçek işçilik ücreti meçhul kalır. İşçi iyi kalite yemek ve değerli kumaştan elbise ister, işveren en ucuzunu vermeyi yararına daha uygun bulur. Bu durum anlaşmazlığa yol açabilir. Bu yüzden bunların bedeli tam olarak belirlenmeyince, iş akdi de muteber olmaz.
Diğer yandan iş akdinde yer almamakla birlikte, bu sosyal yardımlar örfen yaygın olarak veriliyorsa, bunlar iş akdinde şart koşulmuş gibi işlem görür. Ancak bu konuda örf de yoksa bunlar işverenin bir lütuf ve hibesi olur. (341)
Kanaatimizce, günümüzde lojman, yiyicek, giyecek, ilaç gibi sosyal yardımların para karşılığı tam olarak hesaplanabildiği için, bu konuda bilinmezlik kalmamıştır. Toplu iş, sözleşmelerine bunların para olarak birim değer, meselâ; verilecek elbisenin cins ve nevi, yemeğin para veya kalori değeri de yer almakta, bu konularda çıkabilecek anlaşmazlıklar önceden giderilmektedir.
İşçiye başkası tarafından verilen hediye ve bahşişler ücrete mahsup edilemez. Lokanta, otel ve tamirhane gibi yerlerde çalışanlara, müşteriler hizmetlerinden memnun kaldıkları için bahşiş verirler. Bu bahşişler hibe hükümlerine tabi olup, işçi buna, kabzetmekle malik olur. Ancak bahşişler işveren veya müessese adına verilmiş olur. Yahud da hepsi bir araya toplanmış bulunursa, iş akdindeki şartlara veya örfe göre işlem yapmak gerekir. (342)
Doktorla; hastayı iyilişterdiği takdirde ücret almak, iyileştiremediği takdirde ise hiç ücret almamak, bir avukatla suçluyu berat ettirmek şartıyla ücret tesbit etmek, berat ettiremezse hiç ücret almamak üzere anlaşma yapılsa, İslâm fakihlerinin çoğunluğuna göre böyle bir iş akdi geçerli değildir. Çünkü, tedavi etmek veya berat ettirmek mümkün olmazsa işçi hiç ücret alamayacağı için, çalışma karşılıksız kalmış olur. Malikiler ise böyle bir sözleşmeyi geçerli saymıştır. Beşeri hukukta da bu gibi anlaşmaları yasaklayan hükümler vardır.
Kanaatimizce, normal çalışma yapıldığı halde meydana gelme veya gelmeme ihtimali bulunan işlerde bir asıl ücret, bir de iş olursa ikramiye veya ödül niteliğinde ek bir ücret olmak üzere ikili ücret belirlemek mümkündür. Meselâ; bir doktor normal tedavi için belli bir ücret, hastayı iyileştirdiği takdirde ise ilave ücret talep etse, bu fazlalık hasta iyileşince ikramiye veya hediye olarak verilmiş sayılır. (343)
2) Fazla mesai ücreti:
İşçi, sözleşmede veya örfte belirli olan sürede çalışmak zorundadır. Meselâ; günde 8 saat çalışma kararlaştırılmışsa, ücret bu sürenin karşılığı olur. Eğer bu süreden fazla çalıştırılsa, anlaşmaya veya örfe göre fazla çalışma ücreti almak hakkı doğar. Yine işçiye normal çalışmanın üstünde görevler verilirse, bunun da para olarak değerlendirilmesi gerekir. Meselâ; işveren Bursa’daki işçisini sürekli ve geçici olarak İstanbul’daki fabrikasına nakletse, bu yeni yer ve şartlara göre ek ücret düşünmek gerekir.
Hz. Peygamber (s.a) işçilerden söz ederek şöyle buyurmuştur:
“Onlara külfet yüklediğinizde yardım ediniz.” (344)
3) Aile yardımı:
Yukarıda bir işçinin, eş ve çalışmayan küçük çocuklarının nafakası ile yükümlü olduğunu belirtmiştik. Çok kazanırsa, aile bireyleri, bu çoğu paylaşır. Az kazanırsa, azla yetinmek zorunda kalırlar.
İslâm’da emeğin değeri ortalama bir ailesinin geçimi esas alınarak belirlendikten sonra, ailenin israfa kaçması ve aşırı harcamaları yüzünden yoksul düşmesi işçilik ücretine ilaveyi gerekli kılmaz. Ancak normal şartlarda aile fertleri alınan ücretle geçimini sağlayamıyorsa, bu ya iş bulamama ya da ücretin düşük olması yüzünden olabilir. Bu taktirde, sosyal güvenlik kuruluşları ve sonunda da devlet desteği söz konusu olur.
Hz. Peygamber çalışamayan evli kimseye beytülmalden iki, bekara ise bir hisse vermiştir. (345)
Hz. Ömer kazanmakta aciz bulunan bir zimmi’ye maaş bağlatmış, ondan cizye vergisini kaldırmış ve şöyle demiştir: “Gençliğinde onlardan yararlanır, yaşlandıkları zaman yüzüstü bırakırsak âdil davranmış olmayız.”
Yine Ömer (r.a), ağlayan bir çocuğun annesine sebebini sorar. Kadın O’nun halife Ömer olduğunu bilmeksizin şöyle der: “Ömer, sütten ayrılmış çocuklar için maaş (atıyye) vermiyor. Çoğumu sütten ayırmak istiyorum, o da direnip ağlıyor.” Bu sözleri duyan Ömer (r.a) şöyle dedi:
“Ömer’e yazıklar olsun, kimbilir kaç müslüman çocuğunun ölümüne sebep oldu? Artık çocuklarınızı sütten ayırmak için acele etmeyin. Bundan böyle çocuklara doğduğu tarihten itibaren maaş bağlanacaktır. (346)
Hz. Osman halifeliği sırasında, komşularından yeni doğan bir çocuğu haber aldı. Beytülmalden 50 dirhem gümüş para ile bir elbiselik kumaş gönderdi. Ayrıca bir yıl sonra bu yardımı 100 dirheme çıkaracağını da bildirdi. (347)
Bütün bu delil ve uygulamalar gösteriyor ki, geçim darlığı çeken herkese devletin yardım elini uzatması veya yardım edecek sosyal güvenlik kuruluşlarını oluşturması gerekmektedir.
4) Sendika ve İslâm’daki yeri:
İşçiler serbest iş rejimlerinde haklarını, ancak birleşerek ve teşkilat kurarak koruyabileceklerini çeşitli tecrübelerle anlamışlardır. Orta çağda işçi birlikleri ve meslek kuruluşlarının bir devamı olarak sendikacılık başlamıştır.
İşveren karşısında işçilerin ve işçiler karşısında da işverenlerin bir araya gelmeleriyle kurulan, üyelerinin meslekle ilgili günden meslek derneklerine “sendika” denir. Bunlardan işçilerin kurduklarına “işçi sendikası”, işverenlerin kurduklarına ise “işveren sendikası” adı verilir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi ve iktisadi şartlarda meydana gelen değişiklik Türkiye’de de sendikalar kurulmasına yol açmıştır. 1947 tarihli Sendikalar Kanununda, her iş kolunda, bir ya da birden çok sendika kurulabileceği belirtilmiştir.
Günümüzde sendikaların üstlendiği“hak koruma” görevini önceki islâm toplumlarında “Fütüvvet”, “Ahilik” ve “lonca” teşkilatları gibi kuruluşlar yürütmüştür. Arapça; genç, yiğit, delikanlı ve cömert kişi anlamlarına gelen “fetâ” kelimesinden türetilen “fütüvvet” teşkilatı mensupları, birbirlerine “kardeşim” anlamına “ahî” diye hitabettikleri için, bunlara “ahîler” adı verilmiştir. Ahîlik Anadolu’nun yurt edinilmesinde ve özellikle halk ve esnaf arasında İslâmî prensiplerin, ticaret ve meslek ahlâkının yaşanmasında büyük bir rol oynamıştır. Ahîlik, Anadolu’da ilk olarak Ahi Evren (ö.679/1280) tarafından, deri işçileri arasında kurulmuş, daha sonra diğer meslekleri de kapsamına almıştır. Bu örgütün tezgah başında sanat, zaviyede edep öğretimi XVII. yüzyıla kadar sürmüştür. (348)
On üçüncü yüzyılda yazıldığı bilinen bir “fütüvvetname”de ahîlik prensip ve ilkeleri kısaca şöyle belirlenmiştir:
“Ahî, mutlaka halâlından kazanmalıdır. Bütün ahîlerin bir sanatı olmalıdır. Ahîler yoksullara yardım etmelidir. Ahî cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli ve onlara saygı duymalıdır. Ahîlerin iyi, anlayışlı ve temiz giyimli kimselerle sohbet etmesi gerekir. Ahîler yoksulları sevmelidir. Hakkı kaybolanların hakkını aramak teşkilatın görevidir. Ya bu hak alınır yahut helâl edilir. Ahî alçak gönüllü olup, namazını kesinlikle kazaya bırakmamaya çalışır. Utanma duygusuna sahip ve nefsine hakim olmalı, beyinlerin ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Aksine sultanlar onun kapısına gelmelidir.” (349) Buna göre, ahî teşkilatına üye olan işçi, çırak, usta, esnaf ve sanatkârların meslekle ilgili haklarını korumak bu teşkilâtın görevleri arasında sayılmıştır. İşçi, sanatkâr, işveren, işyeri sahibi aynı zamanda bir ilim, irfan ve edep kaynağı olan böyle bir teşkilâtın içinde İslâmî ahlâk ve faziletleri kazandığı için, önce başkasının haklarını gözetir ve haksızlığa uğrayanların da hakkını almak için çalışır.
Anadolu İslâm toplumu üzerinde ahîlik disiplinli bir ticaret ve sanat anlayışını yerleştirirken XIII. yüzyıldan itibaren her iş kolunda “lonca” adı verilen “üretim birlikleri” de ortaya çıkmıştı. Loncaların amacı; kaliteli ve standart mal üretimini sağlamaktı. Ayrıca, usta işçinin yetişmesi, iş ve ticaret ahlâkının korunması, işçinin elinden tutulması, belirli süre içinde bağımsız sermaye sahibi olması, üretilen malın en kısa yoldan tüketicinin eline geçmesi, vurgunculuğun önemlenmesi, malın değerinin korunması da loncaların gördüğü işlerdendi. Lonca yönetim kurulunun başkanı kâhya (kethuda) adını alır, kendisini esnaf seçer ve hükümetin de onayından geçerdi.
Esnaf, loncalardan başka bir de “gedik usûlü”ne bağlıydı. Osmanlılarda kalite ve standardı düşürmemek için bir takım iş ve meslek kollarında, sayıları sınırlandırılan esnaf topluluğunda bulunan kimselerin elde tuttukları iş alanına “gedik” denir. Bu, belli mesleklerde “tekel” oluşturan bir kuruluş olup, halk bu iş alanında sanat ve ticaret yapabilmek için gedik teşkilatından izin almak zorundaydı. (350) Önceleri gedikler, yalnız zaruri ihtiyaç maddesi ticaretiyle uğraşan esnafa verilmişken, daha sonra, her çeşit esnaf için gedikler meydana getirildi. 19. yüzyılın ikinci yarısında bozulmaya başlayan gedik usulünü Mithat Paşa 1860’ta çıkarılan bir nizamname ile düzene sokmak istemiş, 1913’te de gedik usulü tamamen kaldırılmıştır.
Yukarıda açıklanan bu meslek kuruluşlarının bazı fonksiyonlarını 1879’da açılan İstanbul Ticaret Odası üstlendi. 1909’da çıkarılan “Esnaf Cemiyeti Talimatnamesi” ile birtakım esnaf ve iş adamları kendi aralarında dernekler kurmaya başladı. 1910’da Ticaret ve Sanayi Odaları ile ilgili tüzük çıkarıldı.
Sonuç olarak işçi ve işverenlerin kendi meslekleriyle ilgili hak ve menfaatlerini korumak, kalite ve standartları yükseltmek ve haksızlıkları önlemek amacıyla teşkilatlanmaları mümkün ve caizdir. Ancak bu teşkilatlanmanın karşı tarafı ezmek, haksızlığa uğratmak ya da meslek dışı bir takım amaçlara ulaşmak için kötüye kullanılmaması da gerekir.
5) Grev ve lokavtın İslâm’daki yeri:
Grev sözcüğü Fransızca olup, önceleri bir semt adı iken daha sonra kapsam değiştirerek bugünkü anlamını kazanmıştır. Paris’te, 1806 yılına kadar Place de la Grève adı verilen bir yer vardı. Ortaçağda idam mahkumlarının nasıl işkence gördüğünü veya yakıldığını seyretmek isteyenler bu alana akın ederlerdi. Burası aynı zamanda iş gücü arz ve talebinin karşılaştığı bir emek pazarı idi. İşsizler bu meydanda toplanır ve iş arayanlar adamlarını buraya gönderirlerdi. Grev denilince, iş veya işçi bulunmaya gidilen bu işkence ve idam mahalli anlaşılıyordu.
Giderek, grev sözcüğünün anlamı değişikliğe uğramış, emek sahiplerinin işlerini bırakıp meydana vakit geçirmeye gitmelerine grev denilmeye başlanmıştır.
Bugün grev denilince, işçilerin toplu olarak faaliyeti durdurmaları anlaşılmaktadır. İşverenlerin de bir karşılık olarak iş yeri kapılarını emek sahiplerine kapamaları lokavt terimi ile ifade edilmektedir.
Grev, genel olarak kollektif pazarlık anlaşmazlıkları yüzünden çıkar. Grev âni veya tertipli olabilir. Türk hukukunda, normal prosedüre göre önceden hazırlanarak açılan “tertipli grev”e yer verilmiştir. (351)
Bir islâm toplumunda işçi veya memurlar, almakta oldukları ücretler yetersiz kalınca bunun arttırılmasını isteme hakları vardır. Nitekim dört halife döneminde de bizzat Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a)’ın yetersiz kalan maaşlar için arttırma yoluna gittiklerini yukarıda belirtmiştik. İşçilerin tek tek istemek yerine, bir temsilci aracılığı ile istekte bulunmaları da mümkündür. Çünkü aynı kişiye birçok kişilerin vekalet (yetki) vererek kendilerini temsil ettirmeleri caizdir. Temsilcinin işveren karşısında zayıf kalmaması ve eşit şartlar altında pazarlık yapabilmesi için de bazı güvencelerinin olması veya tarihte ahîlik, lonca, günümüzde sendika adını alan bir meslek kuruluşu adına hareket etmesi de mümkündür. Ancak taraflar ücret ve maaşlar konusunda anlaşamazsa grev veya lokavt tehdidi altında veya fiilen bu yollara başvurarak karşı tarafı psikolojik ve ekonomik baskı altına almak suretiyle problemi çözmeye çalışmak caiz midir? Ya da grev veya lokavta başvurulması emeğin gerçek değerini bulmada olumlu rol oynar mı?
Kanaatimizce grev ve lokavt korkusu tarafların iradesine ve karar vermedeki serbestliğine zarar verir. İşverenin, senet ve çeklerini vadelerinde ödeyemeyeceğini, bu yüzden iflâs edebileceğini, belki de işyerinin tahrip edibeleceğini düşünerek, normalin üstündeki işçi isteklerini kabul etmesi, işçilerin de lokavt tehdidi altında, işlerini kaybetme korkusuyla, normalin altında düşük ücrete razı olmaları, tarafları “mükreh (iradesi zorlamış,iradesi sakatlanmış)” durumuna getirebilir. Bu duruma yol açmamak için anlaşmazlık tarafların görüşmeleriyle çözülememişse, bu konuda uzmanlaşmış olan ve adaleti ayakta tutacak olan mahkemeye başvurmak gerekir. Yukarıda Osmanlı İmparatorluğu uygulama örnekleri arasında zikrettiğimiz, Kütahya çini işçi ve işverenlerinin mahkeme önünde kabul ettikleri 15 maddelik “toplu iş sözleşmesi” de aynı niteliktedir. Yani problemin, mahkeme yoluyla çözüldüğünü gösteren bir uygulama örneğidir.
Diğer yandan İslâm fıkhına göre işçi, fiilen çalıştığı veya çalışmaya hazır olduğu süreler için ücrete hak kazanır. İşverenin izni olmaksızın işin başından ayrılırsa ücret hakkı bulunmaz. Yukarıda, ücret konusunu incelerken bu noktaları açıklığa kavuşturmuştuk.
N) İş Akdinin Sona Ermesi:
1) Akit süresinin sona ermesi:
İş akdi gün, hafta, ay ve yıl gibi belli bir süre veya belli bir iş üzerinde yapılmış olursa, sürenin bitmesi veya işin yapılmasıyla taraflar serbest olur. İşveren işçiden yararlanmış ve işçi de hakkı olan ücreti almıştır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Ancak kimi zaman, süreyi uzatmayı gerekli kılan bir özür çıkabilir. Meselâ; 10 gün çalışmak üzere tutulan bir kaptan, gemi limana ulaşmadan önce, sürenin dolduğunu öne sürerek işi bırakamaz, iş sürekli ilk limana kadar uzatılmış sayılır. (352)
2) İş akdine karşılıklı rıza ile son verme:
İş akdinin süresi dolmadan veya iş yapılmadan önce, akdin tarafların karşılıklı rızasıyla bozulması mümkündür. Bu işleme “ikâle” denir. İkâle yapmak, satım akdinde caiz olduğu gibi, iş akdinde de caizdir. Çünkü iş akdi, emeğin bir ücret karşılığında satımı niteliğindedir. Bu yüzden yapılan bir satışı karşılıklı rıza ile bozmak demek olan “ikâle” iş sözleşmesini de kapsamına alır.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Allah pişman olarak akdi bozmak isteyenin, bu isteğini kabul edenin kıyamet gününde tökezlemesini önler.” (353)
Bir sözleşmeyi yapanın, bunu bozma yetkisinin de bulunması tabiidir. Ancak ıvazlı (bedelli) akitlerde bunun karşılıklı rıza ile yapılması ya da tarafların birisinde sonradan bir özrün meydana gelmesi gerekir.
3) Bir özür sebebiyle iş akdini feshetmek:
İş akdinin bozulmasını gerektiren bir özrün sonradan ortaya çıkması halinde, özürlü tarafın akdi feshetme hakkı doğar. Bir işi taahhüt eden kimse sonradan iflas etse veya meslek değiştirmek zorunda kalsa yahut iş, işverenin zararına olacak bir nitelik kazansa özürlü olan tarafa iş akdini bozma hakkını tanımak gerekir. Meselâ; bir kimse yeni ev yaptırmak amacıyla, eski evini yıkması için birisiyle anlaşsa veya bir doktorla ağrıyan dişini çekmesi için sözleşse, ancak bu arada yeni ev için imar izni verilmeyeceği ortaya çıksa, ağrıyan diş iyileşse, mücerred iş akdine dayanarak işçi evi yıkmaya, doktar dişi çekmeye kalkışamaz. (354) Ancak işçi bir süre çalıştıktan sonra, özür nedeniyle akit feshedilirse, o çalıştığının bedelini alır.
4) Mahkeme kararı ile iş akdini sona erdirmek:
Yapılmış olan bir iş sözleşmesinde henüz iş yapılmadan ortaya çıkan özür açık olursa akit özürlü olan tarafça mahkeme kararına ihtiyaç olmaksızın feshedilebilir. Ancak özür gizli olursa hakim kararı gerekir. Çünkü bu durumda özrün, iş akdinin feshini gerektirip gerektirmeyeceğini incelemek bir uzmanlık işi olup, bunu hakimin yapması gerekir. Meselâ; altından kalkamayacağı ölçüde borca batık olduğunu öne süren kimse, bunu işçiyi yanıltmak için de söylemiş olabileceği gibi, bunun doğru olması da muhtemeldir. İşin gerçeği İslâm hâkiminin incelemesiyle ortaya çıkar. Taraflar özür konusunda anlaşmazlığa düşerlerse problemi yine hakim çözümler. (355)
O) Emeklilik ve İslâm’daki Yeri:
İşçi veya memur belli bir çalışma döneminden sonra yaşlanır, verimsiz ve çalışamaz hale gelebilir. Bu durumu devam edebileceğinden sonunda işten ayrılmak zorunda kalır. Kimi zaman da verimli olarak çalışabildiği halde çalışma yollarını yeterli bularak emeklilik dönemine ulaşma yüzünden işi bırakır. İşçi aldığı ücretin önemli bir bölümünü veya tamamını kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için harcar. İşten ayrılmak zorunda kalacağı dönem için tasarrufta bulunmayabilir. İşte artık çalışamayacak bir yaşa veya duruma gelen işçinin geçimini bu dönemde kim sağlayacaktır? İşveren iş akdinin gereği olan ücreti daha önceki çalışma döneminde ödediğine göre, onun emekli işçiye veya memura bakma yükümlülüğü bulunmaz.
İslâm’a göre, hastalığı veya yaşlılığı nedeniyle çalaşamayan ve bir geliri de bulunmayan kimseler için önce nafaka hükümleri cereyan eder. Aile içinde çocuk, anne, baba ve kardeşler arasında geliri olanlar muhtaç bulunanlara malî destekte bulunurlar. (356) Çalışamayan kişinin hısımları olmaz veya onlar da yoksul bulunurlarsa, bir İslâm toplumunda herkes yoksulluk, yaşlılık, iflas vb. durumlar karşısında devletin himayesi altında yaşarlar. Bu yüzden yaşlanmış ve bir geliri de bulunmayan işçi, memur ve bütün yoksullar için temelde ayrıca bir emeklilik müessesesine ihtiyaç duyulmaz. Yoksulun zekât dahil devletin bütün mali kaynakları üzerinde hakkı vardır. Ancak bütün topluma yönelik olan bu kapsamlı sosyal sigortanın işlemediği yerlerde işçi, memur ve esnafa ait emeklilik müesseleri de kurulabilir.
İslâm fıkhı prensip olarak emeklilik müessesesine karşı değildir. Emeklilik bir çeşit yardımlaşma sigortasıdır. Sigorta; herbir kişinin yükünü azaltmak amacıyla tek kişinin yükünün mümkün olduğu kadar çok kimse üzerine dağıtılması demektir. İslâm sermayeye dayanan sigorta şirketleri yerine, mütekabiliyet ve işbirliği ile zirvesinde devletin bulunduğu bir sosyal sigorta teşkilini öngörmüştür. Nitekim Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret edince yapılan 47 maddelik “Medine vesikası (anayasa)”nda, bir sosyal güvenlik kuruluşu olan “maâkîl” sistemine yer verildiği görülür.
Kuruluşu şöyleydi: Bir kimse savaşta esir düşerse kurtarılması için bir fidye vermek gerekliydi. Yine yaralama ve kasten olmayan öldürmelerde, zarar ve ziyanın yanut kan bedelinin ödenmesi gerekliydi. Bunların miktarları çoğu zaman esir veya suçu işleyen kimsenin gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber şöyle bir yardımlaşma teşkilatı kurdu:
Herkes kendi kabilesinin hazinesine bu iş için para yardımı yapacak; esirlik, yaralama veya öldürme hallerinde, yardımlaşma amacıyla kurulan bu fondan destek bekleyecekti. Bir kabilenin bütçesi yeterli olmazsa, diğer komşu kabileler destek yapacaktı. (356/a)
Daha sonra hadislerle maâkil sistemi, tazmini tek kişiye ağır gelen durumlarda hısımlar arasında yardımlaşma şekline dönüşmüştür. Bir kimse diyet gerektiren bir suç işlerse, diyet miktarı ailenin ergenlik çağına gelmiş erkekleri arasında bölüşülür ve bunu eşit taksitlerle üç yılda öderlerdi. Bir kişinin hissesine düşen diyet miktarı yılda dört dirhemi geçerse, mirastaki sıraya göre asabe adı verilen diğer erkek hısımlar da âkıle kapsamına alınır. Eğer suçlunun hiç hısmı yoksa, diyeti kendi malından üç eşit taksitle üç yılda öder. Yeterince malı yoksa diyeti devlet öder. (356/b)
Hz. Ömer, karşılıklı yardımlaşmayı bir kimsenin mensup olduğu meslek, askerî, mülkî idare esaslarına veya bölgelere göre teşkilatlandırdı. İhtiyaç sırasında bir fonun yetersiz olması halinde merkezi hazine veya vilayet idarelerinin mahallî hazineleri bu üniteye yardım ederdi. Diğer yandan Hz. Ömer ihtiyaç sahibi olan bütün tebâ için bir maaş sistemi geliştirmişti. Bu teşkilata “divan” adı verildi. (357) Bu yardımlaşma ünitelerinde biriken ve kullanılmayan sermayenin çoğaltmak amacıyla gelir getiren işlere yatırılması mümkündür. Fonun geliri artınca, üyeler katılma payı ödemekten muaf tutulabilir. Hatta büyük gelirler sağlanırsa onlara kâr da dağıtabilir.
İşçi, memur, esnaf ve serbest meslek mensuplarından kesilecek primler bir fonda toplanınca, bu sermayenin gelir getiren yatırımlarda üretilmesi gerekir. Böyle bir fon giderek kendine yeterli hale gelir ve üye ya da ortaklarına, katılma payı olarak aldığı primlerden çok daha fazlasını geri verebilir. Bir ücret karşılığı çalışanların ücretinden kesilen primlerin bir fonda toplanmasıyla oluşan sermayenin işletilmesine Hz. Peygamber’in mağara hadisinde işaret edilmiştir.
Yukarıda iş akdinin delilleri arasında zikrettiğimiz bu hadis-i şerife göre; işçisinin maaşını veremeyen kimse bununla hayvan satın alarak birkaç yıl içinde çoğalmalarını sağlar. Daha sonra işçisi yeniden iş aramak üzere kendisine geldiğinde hayvan sürülerini ona verir. Bu amelinden kazandığı ecir yüzünden de üç kişi mahsur kaldıkları mağaradan kurtulurlar. (358)
Mağara hadisinde işçinin alacağı olan ücret izinsiz olarak işletildiği halde, anapara ve kârın tamamı işçiye ait olunca, işçinin veya memurun rızası ve bilgisi altında kesilen primlerin bir fonda işletilmesi sonucu, kesilen prim toplamından fazlasını geri alması öncelikle caiz olur. Yeter ki, fonun isletilmesi İslâmî ölçüler içinde olsun.
Konuyu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz: Bir toplumda bütün işçi ve memurlar maaşından her ay yüzdesi belli bir prim kesilerek “yardımlaşma kurumunda” toplansa, İslâm’a uygun bir işletme sonucunda bu fondaki para arttırılsa, emekli olacağı zamana kadar bu kesintiler fonda nemâlandırılınca işçi veya memurdan kesilenlerin çok üstünde bir hak meydana gelebilir. Böylece bu sandığa üye olan kimse ikramiye veya emekli maaşı olarak buradan istifade edebilir. Ömrünün uzun olması yüzünden hakkı olandan daha fazlasını alması halinde, bu fazlalık yardım olarak alınmış sayılır. Üye erken vefat eder ve yardımlaşma sandığında alınmamış hakkı kalırsa, bu da diğer üyelere teberru edilmiş sayılır. Çünkü emekli sandığı, sosyal sigortalar kurumu gibi kuruluşların statüsü böyle bir esasa dayanır.
Ancak günümüzdeki emekli sandığı, sosyal sigortalar ve bağkur gibi sosyal güvenlik kuruluşlarının gerçek mal varlığına göre statü çalışması yapılarak üyelerin çalışma süresince ödedikleri prim toplamları ve bunların yıllara göre değerlemesi dikkate alınarak daha âdil bir kâr ortaklığı oluşturmak mümkündür. Ayrıca sermayenin İslâmî ölçüler içinde işletilmesi de geliri arttırır ve emekliler daha yüksek maaş alma imkânına kavuşabilir. Şöyle ki;
Hanefî mezhebinin ağırlıklı görüşüne göre beytülmale ait mal, yetim veya vakıf mallarını usûlüne göre satılması veya rayiç bedel üzerinden olması gerekir. Fahiş gabin (taşınmaz mallarda rayiç bedelin %20 altına düşmüş ucuz fiyatla satış yapmak veya kiraya vermek veya bu ölçüde pahalı satın almak gibi) ölçüsünde bir farkla satış veya kira akdi yapmak yukarıda belirtilen üç çeşit malla ilgili akdi batıl kılar. (359)
Günümüzde bir takım kamu emlâkı, vakıf veya yetim mallarına yukarıdaki prensip uygulansa gerçek mâliklerinin yönetemediği bu mallar birkaç katı daha fazla gelir sağlayabilir. Nitekim özellikle büyük şehirlerde devlet, özel idare veya belediye gibi kuruluşlara ait taşınmazlar, vakıf ve yetim malları çok ucuz olarak satılmakta ya da kiraya verilmektedir. Bir defa kira ile tutan da kira düşük olduğu için, yıllarda böyle bir yeri emsalinin çok altında bir kira bedeli ile elinde tutmaktadır.
Yukarıda “Mudarabe” konusunu incelerken ABD ve çeşitli batı ülkelerinde “Risk Sermayesi (Venture Capital)” yönteminden söz etmiştik. Bu, yüksek riziko taşıyan fakat buna karşılık yüksek kâr marjı bulunan projelere yatırım yapma yöntemi olup, ABD’de de 1984’teki veriler göre emekli fonlarının %34’ü risk sermayesi projelerine yatırılmıştır. Hatta bu ülkede venture capital şirketlerinin temel fon kaynağını emekli sandıklarının fonları oluşturmaktadır. 1982’de 218 venture capital şirketi yatırımlarından yalnız %39,5’uğunun zarar ettiği, geri kalan %59,5’uğunun ise %100 ilâ %1000 arasında dolar hesabıyla kâr ettiği belirlenmiştir. (360)
Ö) Emeklilik İkramiyesi ve Kıdem Tazminatı:
Emekli sandığına bağlı olarak çalışıp emekliliği hak eden memurlara, çalıştığı yıllar toplamı ve maaş miktarı dikkate alınarak emekli olurken ödenen toplu paraya “emeklilik ikramiyesi” denir. Emekli sandığı, yukarıda da açıkladığımız gibi, memurların maaşlarından kesilen primlerin gelir getiren yatırımlarda işletilmesi sonucunda mal varlığını büyüten ve bütün memurlara emekli ikramiyesi, sağlık yardımı, kendisine, ölümünden sonra da eş ve küçük çocuklarına emekli maaşı veren bir “sosyal güvenlik kuruluşu”dur. Emekli maaşının hükmü ne ise bu ikramiyenin hükmü de odur. Sandığın sermayesi meşru yerlerde işletildiği ve bütün üyelere adaletli bir şeklide ve kesilen prim miktarları oranında sosyal yardımlar yapıldığı sürece İslâmî bakımdan sakıncası bulunmayan bir yardımlaşma sandığıdır.
Sosyal Sigortalar Kurumu da Emekli Sandığı ile aynı niteliktedir. Çeyrek yüzyıl öncsine kadar bu kuruluşların finansmanının önemli bir bölümü bankalarda faizle nemalarındırılırken, artık bunun kârlı bir yatırım olmadığı anlaşılınca, yapılan bir değişiklikle önce gayri menkullere daha sonra da gelir getiren diğer alanlara yatırım yapılabilmesi esası kabul edildi. Ancak özellikle bu kurumların kirad aolan gayri menkulleri rayiç bedelin çok altında gelir getirdiğinden, üyelerine istenilen seviyede yardım yapması ve emekli maaşı ödemesi mümkün olmamaktadır.
Kıdem tazminatı ise Sosyal Sigortalar Kurumu’na üye olarak çalışan işçiler işten ayrılırken veya emekli olurken çalıştığı yıllar toplamı dikkate alınarak işverenin işçiye toplu olarak ödemekle yükümlü tutulduğu belli miktardaki tazminattır. İşçi daha önceden çalıştıkça ücretini ve diğer sosyal haklarını tam olarak aldığı için gerçekte işverenden bir alacağı kalmamıştır. Buna göre kıdem tazminatı, işçinin çalışma karşılığı hakettiği ücretin bir bölümü müdür? Yoksa bir sosyal yardım veya ikramiye niteliğinde bir yardım mıdır?
İşçinin alabileceği ücret miktarının anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekir. Hz. Peygamber; “Kim bir işçiyi çalıştırmak isterse, ona vereceği ücreti bildirsin.” (361) buyurmuştur.
Kıdem tazminatının miktarını ise işe girerken önceden bilmek ve hesaplamak mümkün değildir. Çünkü yıllar sonra alınabilecek bir meblağın ne kadar tutacağı önceden bilinmez. Bu yüzden bu tazminatın miktarında bilinmezlik vardır. Diğer yandan kıdem tazminatını işverenlerin ödemesi toplu emeklilik veya işten çıkarma hallerinde işveren altından kalkamayacağı ağır tazminat yükü ile karşılaşabilir. Nitekim günümüzde topul emekliliklerde bazı firmaların kıdem tazminatlarını ödeyememe yüzünden ekonomik krize girdiği olmaktadır. İşyerinin ekonomik kriz yüzünden kapanması halinde, büyük sayıda işçi, tazminat isteyecek ve belki de işveren iflâsla karşılaşacaktır. Bu sakıncaları göz önünde tutularak kıdem tazminatı, memurların emeklilik ikramiyesinde olduğu gibi sosyal sigortalar kurumu tarafından üstlenilmelidir. İşçi ve işverenden kesilen sigorta primleri içinde “emeklilik kıdem tazminatı” için bir hisse bulunursa kurum bu kesintileri de işletir, yeni gelirlerle çoğaltır ve işçi emekli olurken topluca bir para alma imkânına kavuşur.
Son yıllarda başlatılan “kıdem tazminatı fon uygulaması” bu konuda atılan olumlu bir adım sayılabilir. Ancak kıdem tazminatının yükünün tamamen Sosyal Sigortalar Kurumu’na devredilmesi, işverenle bir bağlantısının kalmaması gerekir. Bu takdirde İslâm’a göre emekli ikramiyesinin hükmü ile kıdem tazminatının hükmü aynı olur.
P) İşverenin Hakları:
İslâm temelde prensip olarak serbest ekonomi ve iş rejimini benimsemiş ve bu konuda düzenleyici hükümler getirmiştir. İşçinin sürekli olarak yarınına güvenle bakması, işin süreklilik arzetmesine ve işverenin ayakta durmasına bağlıdır. Bu yüzden İslâm işverene birtakım görevler yüklerken ona bazı haklarda tanımıştır. Bu hakları birkaç maddede toplayabiliriz:
1) İşçinin İşi Bizzat Yapması:
İslâm hukukuna göre işçilerin özel ve ortak olmak üzere iki kısma ayrıldığını belirtmiş ve bunun bir sonucu olarak yukarıda, memur, zanaatkâr ve serbest meslek sahiplerinin de işçi statüsüne girdiğine işaret etmiştik. İşte, herkese iş yapan zanaatkâr ve serbest meslek sahiplerinden işi bizzat yapması istenmişe, buna uyması gerekir.
Ancak akitte mutlak olarak konuşulmuşsa, o takdirde işi başkasına yaptırması mümkündür. Bu durumda ister kendisi, ister kalfası yapsın ücrete hak kazanır. Çünkü işverenin mutlak olarak konuşmakla başkasının işine de razı olmuş sayılır. Bu son durumda iş, işçinin kendisine değil de zimmetine bağlanmış olur. İşçi taahhüdünü bizzat yaparak yerine getirebileceği gibi, başkasından yardım isteyerek de ifa edebilir. Ancak işi kendi adamına yaptırması gerekir. İşi yabancıya devreder ve iş telef olursa tazminatla yükümlü olur. Ebu Hanife’ye göre bu durumda kendi adamının sorumluluğu olmaz. (362)
Meselâ; bir doktorla ameliyat için anlaşan kimse, o doktora güvenmiş ve onunla iş akdi yapmıştır. Doktorun ameliyatı bizzat kendisinin yapması gerekir. Asistanına veya başka bir doktora yaptırırsa ücrete hak kazanamaz. Ancak bu hasta ameliyat için bir hastahaneye veya birkaç doktorun bulunduğu bir kliniğe başvurursa, kendisiyle görüştüğü doktordan başkası da ameliyat yapabilir.
Mecelle bu prensibi şöyle ifade etmiştir: “Binnefs amel etmek yani işi bizzat kendisi yapmak üzere isti’câr olunan ecîr (anlaşma yapılan işçi) kendi yerinde başkasını kullanamaz.” (363)
Yalnız bir şahsa veya müesseseye çalışmak üzere iş akdi yapan “özel işçi” işverenin izni olmadan kendi yerine başkasını çalıştıramaz. İşi bizzat yapmakla yükümlüdür.
2) İşi sağlam ve iyi yapması:
İşçinin işini mümkün olduğu ölçüde iyi ve sağlam yapması gerekir. Çünkü o hem İslâm’ın ve hem de toplumun kontrolü altındadır. Müslüman işçi üzerinde ilahi murakabe, çalışma verimini yükseltecek önemli bir etkendir. Eksik çalışma, eksik ve kusurlu iş yapma, ücret hakkını etkilediği ve uhrevî sorumluluğu gerektirdiği için işçi oto-kontrol altındadır.
Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur:
“Biriniz bir iş yapınca, onu en sağlam ve en iyi şekilde yapması Allah’ın sevdiği bir davranıştır.” (364) yine;
“Allah mesleğinde becerikli olan sanatkârı sever.” (365)
“İki günü eşit olan aldanmıştır.” (366) hadisleri de işi sürekli geliştirmeyi ve yeni teknolojiler uygulamayı öngörmektedir. Kaliteli ve sağlam mal, piyasada uzun vadede kabul görür ve sürümü süreklilik arzeder. Batı ekonomilerinde marka ve patent hakkını koruyarak yüzyılın üzerinde piyasaya kaliteyi düşürmeden mal süren ve bu yolla dünya pazarlarını tutan firmaların sayısı az değildir. Bu ekonomik gücün İslâm toplumunda gerçekleşmesi İslâm ahlâkının gereğidir.
Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasulüne hainlik etmeyin. Kendiniz bilip dururken emanetlerinize de hainlik etmeyiniz.” (367)
İşçinin yapması üzerine aldığı iş, onun üzerinde bir emanettir. Onu en güzel ve eksiksiz bir biçimde yapması gerekir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Hile yapan benden değildir.” (368)
3) İşçi ve Memurun Mesai Süresinde Sürekli Çalışması:
İşçiler, ya süre veya belli bir iş üzerinde anlaşma yapılarak işe alınırlar. Eğer akit, süre söz konusu olmaksızın belli bir iş üzerinde yapılmışsa, makul bir süre içinde işin yapılarak teslim edilmesi gerekir. İhmal yüzünden iş gecikir ve işveren bundan zarar görürse, işçi bu zararı tazmin etmek zorunda kalır. Ortak işçi sayılan zanaatkâr ve serbest meslek sahiplerinin süre belirtmeden de iş alması mümkün ve caizdir. (369)
İşçi saat, gün, hafta, ay veya yıl gibi süre üzerinde akit yapılarak işe alınmışsa, mesai süresinci iş yerinde bulunmak ve iş verildiği sürece devamlı çalışmak zorundadır. Ancak işe hazır olduğu halde kendisine iş verilmezse ücretinden bir kesinti yapılamaz. İş olduğu sürece işi yavaşlatma, işi bırakma, kendisinin veya üçüncü bir şahsın işiyle uğraşma hakkı yoktur. Çünkü işveren, onun mesai saatleri içindeki emeği üzerinde hak sahibidir. İşverenin izni olmadıkça bu emeğin başkasına temliki caiz değildir. Aksi halde işçi, işveren aleyhine kaybolan saatlerin ücretine hak kazanamaz. (370) Mesai içindeki ara dinlenmesi, yemek, ve ibadet gibi haklar iş akdine, örflere veya genel hükümlere göre kullanılır. Çünkü iş sözleşmesindeyer alan hükümlere uymanın gereği nass’larla sabittir.
Ayet-i kerimelerde şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler Allah’a itaat ediniz. Peygamberin ve sizden olan iş sahiplerine de itaat ediniz.” (371)
“Ey iman edenler, akitlerinizi yerine getiriniz.” (372)
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar.” (373)
Ancak şunu da belirtelim ki, iş sözleşmelerinde, adam öldürmek, yaralamak, başkasının malına veya ırzına zarar vermek gibi İslâm’ın yasakladığı masiyetlerin yer almaması gerekir. (374)
4) İşçi ve memurun elindeki işverene veya devlete ait alet ve eşyanın emanet sayılması:
İşçilerin çalışırken kullandıkları makine, alet ve edevât, araç, döner sermaye, ham madde veya üretilmiş mallar emanet hükümlerine tabidir. Memurların da eli ve sorumluluğu altında bulunan bütün devlet emlâkı, demirbaş eşya, araç, gereç vb. devlet malları; belediye, özel idare, vakıf malları ile devletin organize ettiği emekli sandığı, sosyal sigortalar ve bağkur gibi sosyal yardımlaşma kurumlarının mal varlıkları bunları yönetenlerin elinde emanet sayılır.
Bunun bir sonucu olarak bu belirtilen mal varlıkları tasarruf eden işçi, çırak, tezgahtar, memur, asker, subay vb. kişilerin kasıt, kusur veya ihmali bulunmaksızın telef olsa tazmin edilmesi gerekmez. Ancak kasıt, kusur veya ihmal sonucu bir zarar meydana gelmişse, sorumlunun bunu tazmini gerekir.
Mecelle’de bu sorumluluklar şöyle belirlenmiştir: “İşçinin kural dışına çıkması (teaddî) veya kusurlu hareket etmesi sonucunda sorumluluğu altındaki mal telef olsa tazmin temesi gerekir.” (Mad. 607). “İşçinin kural dışına çıkmış sayılması işverenin emrine açıkça veya delâlet yoluyla aykırı davranmasıdır.” Meselâ; sürünün sahibi çobana “hayvanları şu yere götür, orada otlat, başka yere götürme” dediği halde çoban başka meraya götürse “kural dışına çıkmış (teaddî)” olur. Bu yerde hayvan telef olursa ödemesi gerekir. (Mad. 608)
Yine bir dozer makinesinin sahibi şoförüne; “dozeri yalnız toprak kazıp, kamyona yüklemede kullanmasını, ağaç veya sabit taşları sökmek için kullanmamasını” bildirse, şoför ağaç ve taşları sökmeye çalışırken makinede bir arıza olsa şoför bundan sorumlu olur. Çünkü kural dışına çıkmıştır.
“İşçinin kusuru, sorumluluğu altındaki malı korumada özürsüz olarak kusurlu davranmasıdır.” (Mad. 609) Meselâ; sürüden bir hayvan kaçıp uzaklaşsa, çoban sırf ihmal ve tembelliğinden dolayı arkasından gidip, hayvanı tutmasa ve hayvan telef olsa tazmin etmesi gerekir. Fakat bu hayvanın arkasından gittiği takdirde başka hayvanların da zayi olma korkusu bulunsa, kendisi gitmemekte özürlü sayılır ve bu hayvanın telef olmasından dolayı sorumluluğu bulunmaz.
Burada “Zarar-ı ammı def’ için zarar-ı hâs ihtiyar olunur (Genel zararı önlemek için, özel zarar tercih edilir)” (Mecelle, Mad. 26) kuralı işletilmiş olur.
“Özel işçi emindir.” Elinde bulunup kendi fiili olmaksızın telef olan malı tazmin etmez. Yine kural dışına çıkmaksızın kendi fiili ile telef olan malı da tazmin etmesi gerekmez. (Mecelle, Mad. 610)
Meselâ; bir işçi veya memur fabrikada çıkan bir yangını söndürmeye çalışırken bir takım hammadde veya üretilmiş mallar zarar görse, yine depolardan araçları veya malları yangından kurtamaya çalışırken, yolu trafiğe kapatmış olan bir aracı hasar vererek kenara çekmiş bulunsalar bütün bu zararlardan dolayı işçi veya memurun sorumluluğu bulunmaz. Çünkü o, bu fiilinde özürlü sayılır.
Herkese iş yapan terzi, boyacı, dokumacı, muhasebeci, temizleyici, tamirci gibi ortak işçi (el-ecîru’l-müşterek) ise kasıt, kusur veya ihmali bulunsun veya bulunmasın kendisinin fiil ve etkisinden doğan zarar ve hasarı tazmin etmek zorundadır. (Mecelle, Mad. 611)
İslâm’ın ilk devirlerinde zanaatkârlar ve serbest meslek sahipleri yanına bırakılan eşya, onların kastı olmaksızın zayi olursa ödettirilmez ve sözlerine güvenilirdi. Fakat giderek bu güvenin kötüye kullanılması ve eşya sahiplerinin bundan zarar görmesi üzerine, Hz. Ömer, halifeliği sırasında kaçınılması mümkün olan bir sebeple zayi olan eşyanın da ödettirilmesi yoluna gitti. Hz. Ali de aynı usulü benimsedi. (375)
Kur’an-ı Kerim’de, Şuayb aleyhisselamın kızlarının Hz. Musa hakkında söyledikleri şu sözler bir işçide aranan niteliklere yer verir: “İki kadından biri, babacığım, onu ücretli olarak tut. Çalıştırdığın işçilerin en iyisi bu güçlü veya güvenilir adamdır, dedi.” (376) Buna göre; bir işçi veya memurun işi yapabilecek güç, bilgi ve yeteneğe sahip olması ve güvenilir bir kişiliğinin bulunması gerekir. Çünkü devlet veya özel sektör büyük servetleri, mal varlıklarını işçi veya memurların sorumluluğuna bırakmaktadır. Bu yüzden emeği ile çalışanların güvenilir kişi olması ve kendisine emanet edilen malları kendi malı gibi koruması gerekir.
Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size böylece ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, herşeyi işiten ve görendir.” (377) Mekke müşriklerinden Osman b. Talha Kabe’nin anahtarlarını taşırdı. Bu adam kapıyı kilitleyip Hz. Peygamber’in Kabe’ye girmesine engel oldu ve “Peygamber olduğunu bilseydim, onun girmesine engel olmazdım” dedi. Hz. Ali onun elinden anahtarı alıp kapıyı açtı. Hz. Peygamber içeri girip çıktıktan sonra amcası Abbas, anahtarın kendisine verilmesini istedi. Fakat Allah’ın Rasulü anahtarın yine eski sahibine verilmesini emretti. O’nun bu emri sonuçta Osman b. Talha (r.a)ın müslüman olmasına sebep oldu. (378)
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Tasarruf yetkisine sahip olup da, emanet edilen şeyleri gönül hoşluğu ile tam olarak, emredildiği yerlere veren güvenilir, müslüman veznedar, tasadduk edenlerin ecrini alır.” (379)
Bu hadis, elinin altında meblağlara ulaşan emanet paralar bulunan kimselerle ilgilidir. Çalışmasının karşılığı olan ücretle yetinerek bu paraların emanet bilmesi, bu emaneti kendisine güvenerek teslim eden işverenine ihanet etmeyi aklından bile geçirmeksizin gönül rahatlığı içinde paraları sarf yerlerine ulaştırıp ödemeleri gününde yapması, ona sanki bu paraları yoksullara dağıtmış gibi ecir kazandırır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslâm, gerçek sahiplerinin yönetmediği, temsilci aracılığı ile yönetilen mallarda, bunu idare edip tasarrufta bulunanların itham altında kalmaması ve herhangi bir ithamla karşılaşmaları halinde de kendisini hem dünya hem de ahıret sorumluluğundan temize çıkarabilmesi için bazı önleyici tedbirler almıştır. Bunlar da devlet, yetim ve vakıf malıdır. İslâm topluma emanet edilen bu servetleri koruma altına almıştır. (380) Tasarrufların rayiç bedelle yapılması prensibini günümüz devlet, belediye, vakıf gibi toplum mallarına uygulanarak, kira bedellerinin sürekli rayiç bedeller seviyesinde tutulmasının büyük bir gelir kaynağı oluşturacağını anlamak zor değildir. Ancak bunu yaparken İslâm’ın bir bütün olduğunu düşünerek başka dengeleri dikkate almak gerekir. Çeşitli büyük şehirlerdeki ecdattan kalma dev vakıf eserlerin vakıfnamelerindeki asıllarına döndürülmesi, devlet dairelerinde veya iktisadi devlet teşekkülleri gibi yan kuruluşlarla yöneticilerin bunları birer emanet sayarak “kendi işletmesi olsaydı, kaç kişiyle ve nasıl yönetirdi?” sorusunu vicdanına sorarak gücünün yettiği oranda istahata girişmeşi de müminin şiarı olmalıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi