Fikih - Modules 176 - 3000Fetva
Fani hayatı son bulan Müslümanlara karşı, hayatta
bulunan iman sahiplerinin birtakım mükellefiyetleri vardır. Bunların bir kısmı,
hakkıyla bilinmediği için, halk arasındaki tatbikatında hatalı olarak
yapılmaktadır.
Bu hususla ilgili şifahi veya yazılı soruları cevaplandırmış olmak için
ve din kardeşlerimizin tereddütlerini gidermek maksadıyla bu satırları karalama
ihtiyacını duyduk.
Bir vazifenin yapılmasına gösterilecek ehemmiyet kadar, yapılacak işin
İslâm'a uygun olmasına da dikkat göstermek gerekir. İslâmi hududu aşan ve
bid'atlara bulaşan işlerin değeri yoktur. Bu itibarla, göze çarpan ve işitilen
hatalı şeyleri belirtmekte fayda ummaktayız. Şöyle ki:
a) Su salâsı:
Bazı yerlerde cenaze, yıkanmak üzere teneşirin üzerine konulduğunda Salâ
vermek âdeti vardır. Saadet asrında ve onu takip eden zamanlarda görülmeyen ve
İslâmi eserlerde bulunmayan bu âdet bid'attır. Esasen cenaze yıkanmadıkça, onun
yanında Kur'an okumaya bile müsaade yoktur. Kitab-ı İlâhi'yi okumak arzu eden,
başka bir odaya geçerek bu isteğini yerine getirebilir.
b) Cenazenin kefenine ahitname koymak:
Birtakım kimseler, ölünün mü'min olduğunu ifade eden ibareleri ve mübarek
kelimeleri onun kefenine veya alnına yazmakta, yahut yazılmış bulunan bir kâğıdı
kefenin içine koymaktadırlar. Muteber eserler, hassasiyetiyle bunun mahzuruna
işaret etmektedirler.
Kısa bir zaman sonra çürümeye mahkum bulunan cenazenin, vücudundan
çıkacak ve dağılacak pisliklerin arasında kalacak bu yazıların ve mukaddes
cümlelerin durumunu düşünmeli ve bu teşebbüsten vazgeçmelidir.
Vefat eden mü'mine faydalı olmak arzu ediliyor ise, onun ruhuna
bağışlanmak üzere Kur'an-ı Kerim okuyup hediye etmek daha münasip bir hareket
olur.
c) Cenazenin bekletilmesi
Vefat eden bir kimsenin, başka bir şehirde bulunan yakınların yetişmesi
için, ölümün yıkanması ve gömülmesi ile alâkalı dini vazife saatlerce, bazen bir
gün bile geciktirilmektedir. Dinin emirlerinin tehiri pahasına, bir kimsenin
gelmesini beklemek, İslâmi esaslarla bağdaşmayacak bir davranıştır.
d) Cenazenin tezkiyesi:
Bazen cenaze evinde, bazı vakitlerde musallada, vazifeli kimse tarafından
"Merhumu nasıl bilirsiniz?" diye sorulduğu görülmektedir. Bu meselenin
dayanağını bilemeyen bazı kimseler, bu uygulamanın doğru olmayacağına dair
çeşitli beyan ve sırf akla dayalı mahkemeler yürütmektedirler.
Buhari ve Müslim'in ittifakla Enes b. Malik'ten rivayet ettikleri bir
Hadis-i Şerif, bu hususun meşruiyetine ışık tutmaktadır: Bir cemaat cenaze ile
birlikte Resul-i Ekrem (sav)'in bulunduğu yerden geçiyordu. Ashab-ı kiram, ölen
kimseyi iyilikleriyle övdüler. Peygamber Efendimiz (sav), "Vacip oldu" buyurdu.
Daha sonra başka bir cenaze alayı daha geçti. Onu da fenalıkları ile andılar.
Efendimiz (sav) yine "Vacip oldu" buyurdular. Bunun üzerine Hazreti Ömer (ra):
"Ne vacip oldu?" dedi. Resul-i Ekrem (sav): "Şu hayırla övdüğünüz kimseye
cennet vacip oldu; kötülüğü ile andığınız kimseye de cehennem vacip oldu. Siz
yeryüzünde Allah'ın (cc) şahitlerisiniz" buyurdu.
Bu Hadis-i Şerifteki müjdeden anlaşılıyor ki, ölen kimsenin istfadesi
için, cemaatin cenaze lehine iyi şehadette bulunmasını temin maksadıyla, malum
olan soru, sorula gelmiştir. Bunun dini esaslara uyduğunda şüphe yoksa da her
önüne gelen, kendine göre bir tatbik şekli tutturmuştur. Şunu hatırlatmak
isteriz ki, "Burada şehadet ettiğiniz gibi, ahirette de şehadet eder misiniz?"
sözüne lüzum yoktur. Vazifeli kimsenin, "Bu kardeşinizi nasıl bilirsiniz?"
demesi kâfidir.
Hazır olan cemaat, o kimsenin hayatta iken takip ettiği yol ve takındığı
tavır itibariyle ekseri halini iyi olarak biliyorsa, "İyi biliz" demelidir. Onun
bazı hata ve günahının bulunması sebebiyle "İyi biliriz" sözünü yalan
şahitliğine benzetmek doğru değildir. Zira bu söz, "Her şeyini iyi biliriz,
tamamen iyi bir kimse olarak biliriz" mânâsına gelmez. "İyi biliriz" cümlesi
mantık yönünden incelenecek olursa, kazıyye-i mühmele olur. Bahsi geçen kazaya
ise mucibe-i cüziyye kuvvetindedir. Bu mantıki silsile ile hareket edildiğinde
bahsi geçen ifade, "Bazı işlerinin iyi olduğunu biliriz" olur. Bunda yalan
şahitliği aramak yersiz ve mânâsız bir davranıştır.
e) Cenaze namazını kılarken ayakkabının üzerine basmak:
Bu davranış bastığımız yerin veya giydiğimiz ayakkabının altının temiz
olmaması ihtimalinden dolayı yapılmaktadır ve yerinde bir harekettir. Şayet yer
temiz, ayakkabı da temiz ise çıkarılması gerekmez.
f) Cenaze namazında ellerin durumu:
Kılanan namazlarda el bağlamanın devamı, kıraatin veya zikr-i mesnûnun
devamı müddetince olacaktır. Cenaze namazında dördüncü tekbirin alınmasıyla
okunacak birşey kalmamakta ve el bağlama mükellefiyeti de son bulmaktadır.
Dördüncü tekbir alınınca her iki el yan tarafa bırakılır, sonra iki tarafa selâm
verilir.
Bazı kimseler ya her iki tarafa selâm verip sonra ellerini salmakta veya
sağına selâm verip, sağ kolunu; soluna selâm verip, sol kolunu yan tarafa
bırakmaktadırlar. Bu iki şeklin, ilmî bir dayanağı ve fıkhî bir delili
bulunmamaktadır.
Cenazenin gömüldüğü sırada, definle meşgul olan kimselerin elindeki
küreği almayıp "Küreği yere bırak" diye ikazda bulunması ve o bıraktıktan sonra
yerden alması dinî bir esasa dayanmayan cahilce işlerdendir.
h) Cenaze evinde ziyafet:
Bazı köylerde, cenaze çıkan evde, o gün yemek hazırlığı başlar. Ölen
kimsenin yıkanıp gömülmesiyle ilgili hizmette hazır bulunan cemaat bu ziyafete
iştirak edip hazırlanan yemekleri yerler. Bu hareket, harama yakın bir
mekruhtur. Cenaze evinde bir hafta müddetle ziyafet tertibi mekruh
görülmektedir.
i) Kabristandaki yaş ağaçların kesilmesi ve yeşil otların biçilmesi
mekruhtur. Zira bunlar, kendi hal diliyle, Allah'ı (cc) zikretmekte, toprak
altında yatan mü'min de bundan faydalanmaktadır.
Ancak, kurumuş bulunan ağaçların dalları kesilebilir. Bunlar satılacak
olursa, parası, kabristanın ihtiyacına sarfedilmelidir. Çünkü kabristan
vakfedilmiş bir yer olduğu için, oranın geliri başka bir yere sarfedilmemelidir.
j) Elliikinci gün âdeti:
Birçok yerlerde, vefat eden kimsenin elliikinci günü hesap edilmekte, o
gün geldiğinde mevlit okutulmakta ve elliikinci gün duası okunmaktadır.
Dinimizde ölmüş bir mü'min için okunacak Kur'ân-ı Kerim, yapılacak duâ ve
verilecek sadakanın faydası inkâr olunamaz. Ancak yedinci, kırkıncı ve
elliikinci günü sayıp hesaplamanın bir mânâsı ve dayanağı yoktur.
Hayatta olan kimseler, ölmüş bir mü'mine karşı İslâmi vazifelerini
yapmalı ve bu vazifelerini yerine getirirken dinimizin esaslarını dikkatten uzak
tutmamalıdırlar.
1049 - Behce Fetvalarından: "Gurbette ölen kimse, şehitlik mertebesine
nail olur" (H. Ec. 1/14)
Açıklama: Bu şehitlik, sadece ahirette şehit sevabına erişmeye vesile
olan şehitlik mertebelerinden biridir. Harp meydanında şehit olan kimse hakkında
câri olan yıkanmama, elbisesi ve kanı ile gömülme hükmü, âhiret şehitlerine
uygulanmaz.
1050 - Soru: Salâ ile ezân arasında ölen kimse şehit olur mu?
Cevap: Şehitliğin kısımları arasında zamana bağlı bir şehitlik yoktur. Fıkıh
kitaplarımızın şehitle ilgili bahislerini inceleyiniz.
1051 - Soru: Trafik kazasında ruhunu teslim eden kişi, eğer kazaya uğramamış
olsaydı, kaza ânında ecel mutlaka gelecek miydi? Trafik kazalarında müsebbibler
mes'ûl olmazlar mı?
Cevap: Trafik kazasında ölen bir kimse, bilfarz, o arabaya binmemiş olsaydı gene
ölecekti. Ecelin zamanında bir değişiklik olmaz. Belki ecelin gelişindeki
vasıtada değişiklik olur. Böyle bir ölümde, şoförün kasdı olmadığı için,
kendisine kısas uygulanmayıp diyet verme hükmüne tâbi tutulur.
1052 - Soru: Hergün akşam ölümü hatırlayarak korkmayı ve hatta bu yüzden
uykunun dağılmasını neye yorumlarsınız?
Cevap: İslâm yolunda kemâl sahibi olmaya yorumlanır. Zira ölümü hatırlamak,
nefsâni hevesleri kırar ve insanı kötülükten korur. Vicdanların mürebbisi
bulunan Efendimiz (sav), "Lezzetleri kesen (ölüm) ü çok anınız"buyurmaktadır.
1053 - Soru: İnsan ölürken, cennete veya cehenneme gideceği anlaşılır mı?
Ölürken ne gibi haller vuku bulduğu, cenazenin çabuk gidişi ve bazı cenazelerin
mezara götürülürken hafif ve ağır olduğu söyleniliyor. Bunlar doğru mu?
Cevap: Bunları tespit ve tayin zordur. Zan ile hüküm yürütmek asla doğru olmaz.
1054 - Soru: Ecel ile ecel-i müsemmâ arasında bir fark var mı?
Cevap: Suali vazediş şeklinizde bir eksiklik var. Bu ifade ile ecel-i kaza ile
ecel-i müsemmâ arasındaki farkın sorulmuş olacağını sanmaktayız. Bu iki ecelin
arasındaki fark: Ecel-i kaza, doğum zamanından ölüm vaktine kadar olan müddet;
ecel-i müsemmâ, ölümden ba's-ü bâdel-mevte kadar geçen zamandır.
1055 - Soru: Mevtanın arkasından gün sayarak mevlid ve Kur'ân okutmak dînen
mahzurlu mudur?
Cevap: Ölen kimsenin arkasından 7, 40 veya 52'nci günlerini saymak diye
dinimizde bir hüküm ve tavsiye yoktur. Bunları yazan bazı risalelerin ilmî bir
değeri ve dinî dayanağı bulunmamaktadır.
1056 - Soru: Kâfirlere mahsus bir mezarlıktan geçerken ne söylemek icap eder?
Cevâp: Sûre-i A'raf'ın 44. âyet-i kerîmesinin şu mealdeki cümlesini okumanız
kâfidir: "Rabbimizin bize va'd ettiğini hak bulduk. Siz de Rabbinizin (tehdit
olarak) bildirdiğini (cezayı) gerçek buldunuz mu?"
1057 - Soru: Her Cuma akşamı, ruhlar sahiplerinin evlerine geliyor ve ev
halkını ziyaret ediyor, diye bir inanç var. Gece eve bir kelebek gelse "Bak,
falanın ruhu geldi" diyorlar. Böyle birşey var mıdır?
Cevap: Mübarek gün ve gecelerde Cenâb-ı Hakk'ın izniyle ruhların yeryüzüne
indiğine dair dinî beyanlar vardır. Fakat, kelebek olarak değil, ruhanî
varlığıyla gelir.
1058 - Soru: Kabir ve mahşer halkının lisanı Arapça mı?
Cevap: Bu hususta bir beyana rastlamış değiliz. Fakat cennet ehlinin konuşacağı
müşterek dilin Arapça olacağını Râmûzü'l-ehâdis'teki "Üç şeyden dolayı Arab'ı
seviniz" diye başlayan bir Hadîs-i Şeriften öğrenmekteyiz.
1059 - Soru: Eskiden beri yapılan 40. ve 52. gece masrafları, devir parası
içinden veriliyor. Bu takdirde devirde eksiklik oluyor mu?
Cevap: Bu gibi masrafların devir parasından çıkarılması asla caiz değildir.
1060 - Soru: Ölü olarak dünyaya gelen bir çocuk, öbür âlemde anne ve babasına
şefaat edebilir mi?
Cevap: İnşâ Allah...
İslami Okul Okulların En Önemlisi