Fikih - Modules 304 - 3000Fetva
Müctehid, fıkıh ilminin ıstılahatında, fer'i derecedeki
dini bir hükmü delilinden istinbât hususunda takatini tamamen sarf eden kudretli
din alimine denilmektedir. Bu tarifin unsurları arasında görülen "fer"i tabiri
ile, itikad ve inançlar ile alâkalı mevzular, açık ve kesin naslarla sabit
bulunan ibadetler ve diğer hususlarla alâkalı hükümler tarifin dışında
kalmıştır. "Dini" kayd-i ihtirâzisi ile de akli veya hissi olan hükümler,
tarifin dışında bırakılmış olmaktadır. Çünkü onları anlamak hususunda sarf
edilen gayret, fıkhi bir ictihad değildir.
Fer'i olan dini mes'elelerin hepsinde ictihad etmeye ilmi gücü bulunan
bir zata "Mectehid-i Mutlak" adı verilmektedir. Fer'i mes'elelerin bir kısmında
içtihada muktedir bulunan bir ilim adamına da "Müctehid-i Mukayyed"
denilmektedir.
Mectehid-i mutlak yönünden içtihadın şartı, içtihadın ehlinden sadır ve
mahalline sarf edilmiş olmasıdır. Bahsi geçen ehliyet, Allah'ın Kitabına,
Peygamber Efendimizin sünnetine, nerelerde icma vaki olduğuna ve kıyasın
vecihlerine vakıf olmakdadır.
Bir müctehidin devamlı olarak isabet etmesi şart değildir. Bir mes'elede
isabet kaydedebileceği gibi, diğer bir mes'elede de hata edebilir. Zira her
hadisenin Allah katında hükmü birdir. Bu hüküm, müctehid bulunan ilim adamının
içtihadına tabi değildir. Müctehid, bu hükmü bulup tayin edebilmiş ise, isabet
etmiş sayılır. Aksi vaki olursa içtihadında hata etmiş kabul edilir. Müctehid
herhalde isabetle mükellef değildir. Bu sebepten dolayı, hata eden bir müctehid,
düştüğü hatada mazur ve hakkı bulma hususundaki çalışmasından dolayı sevaba nail
olur.
Müctehid, belirli bir hükme isabetle mükellef tutulmadığı için,
içtihadında hata etmiş olsa bile günahkâr sayılmaz. Bu noktada herhangi bir
ihtilâf yoktur. Ancak, bir müctehid, kudretini lâyık olduğu şekilde
sarfetmeyecek olursa ve doğru yol açık bulunduğu halde onun aksine ictihadta
bulunursa bundan dolayı sorumlu olur.
Kâinatın sonradan meydana gelmesi gibi akli hükümlerde, yüce Allah'ın zât
ve sıfatları gibi İlâhi mes'elelerde hak, tek olduğundan, bu hususlarda vaki
olacak hata bağışlanmaz.
Sadece şu noktada değişik görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır: Hata eden
bir müctehid, hem ictihadta bulunduğu mes'elenin dayandığı delilde, hem de onun
ile istidlal ederek verdiği hükümde mi hata etmektedir? Yoksa, delilde değil de
sadece o delile dayanarak verdiği hükümde mi hata etmektedir? Bu hususta değişik
ve birbirinden farklı açıklamalar vardır. Ebu Mansur Maturidi, müctehidin hem
delil, hem de ona dayanarak verdiği hükümde hata edebileceği görüşündedir.
Mutezile taifesi, "Hak müteaddid bulunmaktadır" iddiasında olduktan için,
"Her müctehid ictihatında isabet eder" kanaatindedir.
Hata eden müctehid, kudret sarfederek, delilleri tetkik ettiği için,
içtihadına herhalde sevap vardır. Resulullah (sav), Amr bin As'a hitaben,
"İsabet eder isen senin için on hasene (sevap), hata ettiğin takdirde sana bir
sevap olmak üzere (düşünerek) hüküm ver" buyurmuşlardır. Diğer bir hadis-i
şerifte, isabet etmesi halinde müctehide iki sevap, isabet edemediği takdirde
bir sevap verileceği açıklanmıştır.
İbni Mes'ud (ra), "Şayet içtihadımda isabet edersem bu Allah'tandır. Hata
edersem o bendendir" demiştir.
Eğer Mutezilenin sandığı gibi, her müctehid içtihadında isabet etmiş
olsaydı, bir işin haram, helâl, sahih ve fâsid gibi birbirine zıt hükümlerle
ittisafı lâzım gelirdi.
Mecâmi adlı eserde ifade edildiği üzere, "Mevrid-i nass'da içtihada mesağ
yoktur." Bu itibarla, nass ile veya icma yolu ile sabit olan İslâmi hükümler
hakkında ictihadda bulunmak, kesinlikle caiz değildir. Meselâ, namazın
vakitlerinde, rek'atlerinde ve edâ ediliş keyfiyetlerinde herhangi bir içtihada
yol yoktur. Bunlar hakkında içtihad, bu gibi ibadetlerin aslını bozmak ve
değiştirmek olur ki, hiçbir İslâm alimi buna rıza gösteremez. Böyle bir
teşebbüs, İslâm dinine suikast ve dini esasları "deforme" etmek olur.
Nasslar ile sabit bulunan dini bir mes'elede, meselâ, Ramazan ayında
tutulması farz olan orucun başka bir ayda tutulması hususunda içtihada yeltenmek
asla caiz değildir. Bu arzuyu taşıyan, cahil değilse gafildir; gafil değilse
cahildir. Bunların hiçbiri değilse, yani, bu işi bilerek ve dini esasları
zedelemek maksadı ile yapıyorsa iman sahasının dışına çıkmış bir haindir.
Müctehidlik bir özenti değil, büyük bir ilim ve yüksek bir dirayet
işidir. Kur'an-ı Kerim'in tamamı ve yüzbinlerce hadis-i şerif hafızasında
bulunan ne kadar alim ve dört mezhep üzerinde eser yazmış ne kadar müellif
vardır ki, içtihada cür'et göstermemiştir.
Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinde hareke bulunmamış olsa onu okumaktan caiz
bulunan ve Ahmed kelimesinin masdarını tayinde yaya kalan cücelerin içtihada
yeltenmesi Arap şairinin "İzâ kâne'l-vâdi hâliyen, le-kâneti's-salebetü vâliyen"
(Mânası: Dere tenha olunca, tilki vali olur") meselesini hatıra getirmektedir.
"Ben koyun muyum başından çekilecek! Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin
mealine bakar, hadis-i şeriflerin mânâlarını tetkik eder ve ben de ictihad
ederim" diyebilen kimseye, "Allah sana önce akıl versin, sonra hidayete
eriştirsin" diye dua etmekten başka ne söylenebilir?
İmam-ı Azam gibi bir ilim kutbunun yanıldığını ve mevzu hadislere
dayanarak ictihadda bulunduğunu söyleyecek kadar akıl fukarası bulunan kimsenin
kirli ağzı, her türlü yalana müsait bulunur. Alemlerin Fahr-i ebedisi,
Resulullah Efendimiz'in mübarek ağzından sâdır olmuş hadis-i şerif, bu gibi
kimselerin maksat ve mahiyetlerini şöyle açığa koymaktadır: "Dinin afeti üçtür:
Fâcir bilgin, zalim hükümdar ve cahil müctehid (taslağı)dır(Feyzü'l-Kadir, c.1,
s.52)
İslami Okul Okulların En Önemlisi