Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 04 Oruc - Elihtiyar

ORUÇ KİTABI. 2

Orucun Haram Olduğu Günler: 2

Orucun Vakti ve Şekli: 4

Oruca Niyyet: 5

Gökte Ayın Görülmesine Mâni Bir Şey Olması: 5

İhtilâf-ı Metâlîe İtibar Yoktur: 5

Mâni Olmaması Halinde Gökteki Hilâle Topluluğun Şâhidliği: 6

ORUCU BOZUP HEM KAZA VE HEM DE KEFFARETİ GEREKTİREN SEBEPLER.. 6

ORUCU BOZUP, YALNIZ KAZAYI GEREKTİREN SEBEPLER.. 7

ORUCU BOZMAYAN HALLER.. 8

HASTALARIN VE YOLCULARIN DURUMU.. 9

Çocuk Emziren Kadınların ve Yaşlıların Oruç Tutmamaları: 10

İTİKÂF. 11


ORUÇ KİTABI

 

Arap Dilinde orucun karşılığı olan savm, tutmak mânasındadır. Güneş göğün ortasında durduğunda, yani zeval vaktinde hareket etmez olduğunda; sâmeti'ş- şemsü denilir. Nitekim şâir Nâbiğa şöyle der:

“(Toz duman altında, diğeri gemini çiğniyor).

Bazı atlar yem yiyor, bazıları yemiyor.”

Dinî mânada savm; belli şeylere karşı kişinin kendisini tutmasıdır. Yani oruç kişinin kendini belli bir şekilde oruç bozucu üç şeyden uzak tutmasıdır. Oruç; belli kişinin, yani müslümanın belli bir sıfatla, yani hayız ve nifasdan temiz olarak, belli bir zamanda, yani fecr-i sâdıkın doğuşundan sonra meydana gelen gündüz aydınlığından başlayan ve güneş batıncaya kadar devam eden zamanda Allah (cc) a yaklaşmak gayesiyle yapılan bir ibadettir. Muhkem bir farizadır. Bunun farzlığını inkâr eden kâfir olur. Terkeden de fâsık olur. Farz oluşu Kitab, sünnet ve icmâ ile sabittir. Kitab'daki delil şu âyet-i kerîmelerdir:

“Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.” [1]

“Oruç size farz kılındı.” [2] Sünnetteki delil, namaz bahsinde  geçen hadîs-i şerîf ile şu hadîs-i şerîfdir;

“Ramazan ayını oruçlu geçirin.” [3] Orucun farziyeti hususunda ayrıca icmâ-ı ümmet de vardır.

Orucun farz oluş sebebi; Ramazan ayıdır. Çünkü Ramazan orucu denilerek oruç bu aya izafe edilmektedir. Ramazan ayının ve günlerin tekessürü; o günlerde ve o ayda oruç tutmanın vücub sebebidir.

Gerek edâ ve gerekse kaza olarak Ramazan orucu tutmak; âkil ve baliğ olan her müslümana farzdır: Farzlığının delilini anlattık. Müslüman olma şartı da vardır; çünkü kâfir ibadete ehil değildir. Âkil, baliğ olma şartı da vardır; çünkü çocuk ve deli, dinî emirlere muhatap değildirler. 'Eda' dedik; Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.” [4] Kâza' dedik; bu hususda da Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Başka günlerde kaza etsin.” [5] Yani tutamadığı günler sayısınca kaza olarak diğer günlerde tutsun.

Adak ve keffaret oruçlarını tutmak ise, vâcibdir: Adak orucunu tutmak vâcibdir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Adaklarını yerine getirsinler.” [6] Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur:

“Adağını yerine getir.” [7]

Keffaret oruçlarına gelince; bunlarla alâkalı açıklama inşâallah ileride gelecektir.

Bunların dışındaki oruçlarsa, nafiledir: Arapçada nafile; fazlalık demektir. Şer'î ıstılahda ise; farzlardan ve vâciblerden fazla olan şey demektir. [8]

 

Orucun Haram Olduğu Günler:

 

Her iki bayramda ve teşrik günlerinde oruç tutmak haramdır:

Rivayete göre Ukbe b. Âmir (ra) şöyle demiştir; “Rasûlullah (sas) kurban bayramında ve teşrik günlerinde oruç tutmayı yasaklamıştır.” [9] Minâ’da kalınan günler için de Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bunlar yeme, içme ve eşlerle münasebet kurma günleridir.” [10]

Fıtır (Ramazan) bayramının birinci günü kişi fıtır ve iftar; yani oruç açmakla emrolunmuştur. Oruç tutarsa, emre muhalefet etmiş ve bayram ismine aykırı davranmış olur. Bu hususda icmâ vardır.

Ramazan orucu ve günü belirlenmiş adak orucuna gecenin başlangıcından ertesi günün yarısına kadar niyyet edilebilir. Bu niyyet mutlak bir oruca edildiği gibi, nafile bir oruca da edilmiş olabilir: Şunu bilmek gerekir ki; oruçda niyyet şarttır. Niyyet; kişinin oruç tuttuğunu kalbi ile bilmesidir. Ramazan gecelerinde müslümanın kalbinde mutlaka böyle bir niyyet vardır. Niyyetin dil ile söylenmesi şart değildir. Oruca niyyetin vaktinin başlangıcının gün batımı olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Ancak inşâallah açıklayacağımız gibi, niyyet vaktinin ne zaman sona ereceği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

İmam Züfer dedi ki; sağlıklı ve mukim kimse için Ramazan orucunda niyyet şart değildir. Çünkü onun hakkında farz orucun zamanı belirlenmiştir. Öyle ki; o belirli vakitten başka bir zamanda tutulması caiz değildir. Başka bir orucun müdahalesi söz konusu olmadığından, belirlenen vakitte yemeden, içmeden ve cinsî münasebetten' uzak durulduğu takdirde, Ramazanın farz orucu tutulmuş olur. Bu, senenin dolmasından sonra nisabın tamamını fakire vermeye benzer.

Ama bizim görüşümüze göre oruç bir ibadet olduğu için, diğer ibadetlerde de olduğu gibi, niyyetsiz tutulması durumunda geçerli olmaz. Bunu teyiden Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   

“Ameller niyyetlerle kâimdirler.” [11] Ayrıca namaz bahsinde  de bunu teyid edici deliller geçmişti. Kaldı ki; yemeden, içmeden ve cinsî münasebetten uzak durmak; alışkanlıktan, hastalıktan, iştahsızlıktan, rejim yapmakdan ve zahidlikden dolayı da yapılabildiği gibi; ibadet için de yapılabilir. İbadet için yapılması durumunda niyyet edilmeden olmaz. Tıpkı namaz kılmak ve ganimetten beşde birini fakire vermek gibi. Ama Ramazan ayında oruca niyyet ederken, 'Ramazan orucunu tutmaya niyyet ettim' demek şart değildir. Çünkü Ramazanda meşru olan orucun başka nevileri yoktur.

'Ramazanda zaman, farz olan oruç için belirlenmiştir' sözüne biz de 'evet' diyerek katılıyoruz. Ama oruç hâsıl olduğunda niçin 'işin gayesi hâsıl oldu, imsak hâsıl oldu' dediniz? Bunun cevabı ortaya çıkmıştır. Nisabın fakire hibe olarak verilmesine gelince; biz deriz ki; bu işde niyyetin mânası mevcuttur. Ki, o da kurbettir. Çünkü bununla sevap elde edilmiştir. Bu sebepledir ki; fakire edilen hibeden dönmek caiz olmaz. Çünkü bundan dolayı sevap kazanılmıştır. Fakat; hastalık, alışkanlık, rejim ve zahidlik için yemeden, içmeden ve cinsî münasebetten uzak durma halinde sevap elde edilemez. Bu sebeple, Ramazan dışında böyle bir durumda oruç tutulmuş olunmaz.

Kudurî'nin rivayetine göre; Kerhî İmam Züfer'in böyle bir şey söylemiş olmadığını beyan ederek şöyle der; “Tıpkı İmam Mâlik'in kavli gibi onun mezhebine göre Ramazan orucunu tutan kimseye bir niyyet yeterli olur.” Bunun izahı şöyledir; bir aylık Ramazan orucu bir ibadettir. Çünkü sebep birdir; o da ayın bir cüzünde hazır bulunmaktır. Namazın rek'atları onun birer parçası olduğu gibi, Ramazan ayının günleri de onun birer parçasıdır.

Buna verilecek cevap şudur: Niyyet Ramazanın her günü için şarttır. Çünkü her günün orucu kendi başına bir ibadettir. Görmez misiniz ki, bir günün orucunun bozulması, diğer günlerin orucunun sıhhatine mani olmaz. Aynı şekilde Ramazanın bir kısmında oruç tutma ehliyetinin bulunmayışı, geride kalan bölümde ehliyetin meydana gelmesine mani değildir. Şu halde her ibadet için niyyet etmek vâcib olmaktadır. Zira gecenin gelmesiyle içinde bulunulan günün orucu son bulmaktadır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“(Doğu ufkunu göstererek) gece şuradan (bize taraf) geldiğinde, gündüz de şuradan (batı ufkunu göstererek) bizi bırakıp gittiğinde ve güneş kaybolduğunda oruçlu artık iftar eder.” [12] Gecenin gelmesiyle içinde bulunulan günün  orucu son bulduğuna göre, ikinci günde oruca başlayabilmek için, tıpkı Ramazan ayının başında olduğu gibi niyyete ihtiyaç vardır.

Gün ortasına kadar niyyet etmekle de oruç tutmanın caiz olacağını söylerken İbn. Abbas (ra) ın şu rivayetine dayandık; “İnsanlar yevm-i şekkde sabahladıklarında ârabînin biri gelip hilâli gördüğüne şehadet etti. Hz. Peygamber (sas) ona sordu;

“Allah (cc) dan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah (cc) ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?” “Evet, ederim.” “Allahü Ekber. Kendilerinden biri (nin hilâli görmesi) bütün müslümanlar için yeterli olur.” buyurdu. Hz. Peygamber (sas) böyle dedikten sonra oruç tuttu ve tutulmasını emretti. Münadiyede şunu ilan etmesini   emretti;   

“Dikkat edin, yemiş olanlar günün kalan kısmında yemesinler. Yememiş olanlar da oruç tutsunlar.” [13] Hz. Peygamber (sas) insanların oruç tutmalarını emretmişti. Bu emir, Şer'î oruca muktedir olmayı gerektirir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) Şer'î ahkâmı açıklamak ve bu hükümlerin yerine getirilmesini emretmek için gönderilmiştir. Eğer oruca geceden niyyet etmek şart olsaydı, gündüzün insanlara bu emri vermeye muktedir olamazdı. Bu da oruca geceleyin niyyet etmenin şart olmadığını gösteriyor. Hz. Peygamber (sas) eğer imsaki kasdetmiş olsa idi, karışıklığı bertaraf etmek için halkı iki gruba ayırmazdı. Geceleyin niyyet etmeden oruç tutulamayacağını bildiren hadîs-i şerifler bu durumda orucun faziletinin olmayacağı mânasında telakki edilmelidir ki; iki hadîs arasında mutabakat sağlansın.

Oruca başlama durumunda niyyet şart değildir. Ki; ancak geceleyin niyyet edildiği takdirde oruç caiz olsun. Yalnız zorluğu gidermek için caiz olur. Zira oruca başlamanın ilk vakti, fecr-i sâdıkın doğuşudur. Bu da fecr-i kâzible karıştığından dolayı, insanların çoğu bunu bilmezler ve fecrin doğuşunun ilk vaktini fark edemezler. Ayrıca bu uyku ve gaflet vaktidir. Teheccüd kılan kimsenin gecenin sonunda uyuması müstehabdır. Niyyetin gece fecirden evvel yapılması, sırf bu zorluğu gidermek için caiz olmuştur ve burada zorluk vardır. Çünkü olabilir ki, bazı kimseler gecenin sonunda bulûğa ererler, hayız ve nifasları gecenin sonunda kesilir ve sabaha kadar uyurlar. Yevm-i şekk de böyledir. O günde geceden niyyet etmek mümkün değildir.

Biz deriz ki; sıkıntı ve zorluğu gidermek için bu durumda da fecirden sonra oruca niyyet etmek caizdir. Ama kaza, keffaret ve günü belirlenmemiş adak oruçlarında hüküm bunun hilafınadır. Çünkü bu oruçlarda zaman belirlenmiş değildir. Başka oruçların bu oruçlara müdahalesine mani olmak için, geceleyin niyyet etmek vâcib olur. Gün fecr-i sâniden başlar. Gün ortası ise, kaba kuşluk vaktidir. Günün çoğuna niyyet edilmiş olsun diye, kaba kuşluk vaktinden evvel oruca niyyet edilmelidir. Günün çoğu, tamamı hükmündedir. Öyle ki; kaba kuşluk vaktinden sonra oruca niyyet edilirse, günün çoğu tamamı hükmünde olduğundan dolayı caiz değildir. Çünkü bu durumda günün çoğu niyyetsiz oluyor.

Ramazan orucunun mutlak niyyetle veya nafile niyyetiyle de caiz olabileceğini söylemiştik. Zira rivayete göre Hz. Ali (ra) ile Hz. Âişe (ra) yevm-i şekkde oruç tutarlar ve şöyle derlermiş; “Şabanda bir gün oruç tutmamız, Ramazanda bir gün oruç bozmaktan daha çok hoşumuza gider.” Hz. Ali (ra) ile Hz. Âişe (ra) bu orucu nafile niyyetiyle tutuyorlardı. Çünkü o günde farz niyyetiyle oruç tutmak caiz olmaz. Bu oruç eğer Ramazan orucu yerine geçmiyorsa ve o günün de Ramazan olduğu ortaya çıkarsa, o zaman Hz. Ali (ra) ile Hz. Âişe (ra) nin ihtirazî kayıt koymalarının bir faydası olmaz.

Ramazanda zaman farz oruca tahsis edildiği ve o ayda başka orucun tutulamayacağı hususunda icmâ edildiği için, niyyetin aslı hasıl olunca, bu niyyet yeme, içme ve cinsî münasebetten uzak durmanın ibadet sayılması için yeterli olur. Ama ihtilaf dışında kalmak için en iyisi hangi oruç olduğu belirtilerek geceleyin niyyet edilip oruç tutmaktır.

Gündüzün nafile oruca niyyet ederek oruç tutmak caizdir: Rivayete göre Hz. Âişe (ra) bu hususda şöyle demiştir; “Sabah olduğunda Rasûlullah (sas) hanımlarının yanına gider, 'yanınızda yiyecek bir şey var mı?' diye sorar; onlar 'hayır' deyince, kendisi de; 'öyle ise ben de oruç tutarım' karşılığını verirdi.”

Başka bir vâcib oruca niyyet ederek Ramazan orucunu tutmak caizdir: Mutlak niyyet ile nafile niyyetinden söz ederken, bunu teyid edici deliller geçmişti.

Diğer oruçlar ise, ancak geceleyin hangi oruç oldukları belirtilerek niyyet etme halinde caiz olurlar: Çünkü zaman hem tutulacak oruç, hem de başka oruç için müsaittir. Şu halde oruçların birbirlerine tedahülünü önlemek için, geceleyin niyyet etmek ve tutulacak orucun hangi oruç olduğunu belirtmek gerekir.

Ramazanda yolcu veya hasta olanlar başka bir vâcib oruca niyyet ederek oruç tutarlarsa, bu Ramazan orucu değil de niyyet ettikleri oruç olur. Fakat başka bir vâcib oruca niyyet etmeden oruç tutarlarsa, bu Ramazan orucu olur: İmameyn dediler ki; her iki durumda da tutulan oruç Ramazan orucu olur. Çünkü zarar görmeleri ve âciz kalmaları ihtimali göz önünde bulundurularak, hastaya ve yolcuya Ramazanda oruç tutmama ruhsatı tanınmıştır. Oruç tutarsa, ruhsatın sebebi ortadan kalkar ve hasta yahut yolcu kişi sağlıklı ve mukim kimse gibi olur. Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki gerekçesi şudur; Şeriat koyucu hastaya ve yolcuya kendisi açısından oruç tutmakdan ve tutmamakdan daha mühim bir şeyi yapsın diye, ruhsat tanımıştır. Bu durumda onun için Ramazan ayı, başkasına göre Şaban ayı gibi olur. Bu durumda o, başka bir vâcib oruca niyyet ederse, onun açısından bu vâcib orucun daha mühim olduğunu anlarız ve Ramazandan başka tutmuş olduğu bu oruç geçerli olur.

Zayıf bir görüşe göre denilmiş ki; Ramazan ayında hasta bir kimse Ramazan orucundan başka vâcib bir oruca niyyet etse bile, bu orucu Ramazan orucu yerine geçer. Çünkü Ramazanda Ramazan orucunu tutmama müsaadesi âciz kimselere tanınmıştır. Hasta iken oruç tutabildiği takdirde sıhhatli kimse gibi olur. Ama yolcunun durumu böyle değildir. Birinci görüş, Kerhî'nin rivayetidir.

Hasta veya yolcunun Ramazan ayında nafile oruca niyyet etmesi hususunda Ebû Hanîfe'den iki rivayet gelmiştir. Tutulan bu orucun Ramazan orucu yerine geçtiğini söyleyen kimseye göre bu durumdaki hasta veya yolcu çabasını daha mühim bir işe sarfetmemiştir. Çünkü mes'üliyetten kurtulmak nafile oruç tutmakdan daha mühimdir. Ama Ramazandakinden başka vâcib bir orucu tutmakta hüküm bundan farklıdır. Çünkü bu durumda hangisi olursa olsun, tutulan oruçla mes'ûliyetten kurtulunur.

Hasta veya yolcunun Ramazan ayında nafile oruca niyyet etmesi halinde tutulan orucun nafile yerine geçeceğini söyleyenlerin dayanağı şudur; bu durumda hasta veya yolcu dilediği orucu tutmakda serbesttir. [14]

 

Orucun Vakti ve Şekli:

 

Orucun vakti; ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışına kadardır: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için.” [15] Ebû Ubeyd dedi ki; beyaz iplikden kasıt fecr-i sâdıktır. Yemek, içmek fecr-i sâdıkın doğuşuna kadar mübah kılınmıştır. Doğunca, artık yemek, içmek haram olur. [16]

Orucun son vaktine gelince; bunu şu hadîs-i şerîfden öğreniyoruz:

[17]

Oruç; hayızdan ve nifasdan temiz olmak şartı ile oruca niyyetli olarak, belirtilen vakitte hiç bir şey yememek, içmemek ve cinsî münasebette bulunmamak demektir: Evvelce de anlatıldığı gibi, Arap dilinde savm (yani oruç), bir şeyi tutmak (yani kişinin kendi nefsini

yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten geri tutması) mânâsındadır. Biz buna niyyeti de ekledik ki, bu bir ibadet olsun. Hayız ve nifasdan temiz olma şartını da buna ekledik ki; kadın açısından orucun edası tahakkuk etsin. Bu mes'elenin tamamı hayız bahsinde anlatıldı. [18]

 

Oruca Niyyet:

 

Niyyet: Kişinin oruç tutmakda olduğunu kendi kalbi ile bilmesidir. Bunu da daha evvelki kısımlarda anlatmıştık.

Şaban ayının 29'unda insanların hilâli gözetlemeleri vâcibdir: Hz. Peygamber (sas) den ve selef-i salihînden bize nakledilegelen budur.

Hilâli görürlerse, ertesi gün oruç tutarlar. Hava kapalı olursa, Şaban ayı otuza tamamlanır: Çünkü bunu Hz. Peygamber (sas) emretmiştir;

“(Ramazan) hilâli(ni) görünce, oruca başlayın. (Şevval) hilâli(ni) görünce, orucunuzu açın. Eğer hava kapalı olursa, Şaban ayını otuza say(arak tamamlay)ınız.” [19] Ay sabit  olduğu için ancak delil ile zail olur ki; bu delil de ya yenisini görmek ya da içinde bulunulan ayın otuz günlük sayısını tamamlamaktır. Her ay için bu hüküm geçerlidir. [20]

 

Gökte Ayın Görülmesine Mâni Bir Şey Olması:

 

Gökte bulut, toz vb. ayın görünmesine engel teşkil eden şeyler varsa, âdil olan bir kişinin hilâli gördüğüne dair şehadeti kabul edilir. Bir kimsenin hür, köle veya kadın olması farketmez: Bir şahid kâfidir, diyoruz. Bu arabînin hadîsinde de böyle bildirilmişti. Ayrıca bu dinî bir iştir. Haberlerin rivayetinde suyun temiz veya necis olduğunun bildirilmesinde olduğu gibi, bir kişinin bu hususdaki sözü kabul edilir. Bunu bildirirken; 'eşhedü' diyerek, şehâdet lâfzının kullanılması şart değildir. Şahidin âdil olması gerektiğini söyledik. Hilâlin görüldüğünü bildirmek, dinî bir haber vermedir. Diğer dinî işlerde olduğu gibi, bunda da habercinin âdil olması şarttır. Kendisine iftira haddi tatbik edilmiş olan kimsenin şehadeti eğer tevbe etmişse kabul edilir. Çünkü ashaba, Ebü Bekre'nin şehadetini kabul etmişlerdi. Durumu belli olmayanın şehadetinin kabul edilip edilmeyeceği hakkında ashab arasında ihtilaf edilmiştir.

Hilâli kendisinden başka gören kimse bulunmadığı takdirde, kocası kendisine izin vermese bile, evde perdeler gerisinde tutulan kadının dahi, bu hususda şehadette bulunması farzdır.

Halk Ramazanı otuza tamamladığı halde, Şevval hilâli görülmezse; İmam Muhammed'e göre bayram ederler. Çünkü bir ay önce Ramazan hilâli bir kişinin şehâdetiyle sabit olmuştu. Ama daha evvel Ramazan hilâli için böyle bir tespit yapılmış olmasaydı, Şevval için böyle bir karar verilemezdi. Bu, ebenin sözüne dayanılarak nesep tespiti yapılmasına ve buna bağlı olarak miras hükmünün işletilmesine benzemektedir.

Hasan'ın rivayetine göre, Ebû Hanîfe dedi ki; “Bu durumda ihtiyat gereği bayram etmezler.” İmam Muhammed dedi ki; Ben acele ederek bir gün önceden oruç tuttuğu için, bir müslümanı suçlamam.

Şehadeti kadı tarafından reddedilirse, kendisinin oruç tutması gerekir: Çünkü kendisi hilâli görmüştür. Edası vâcib olduğundan dolayı, eğer oruç tutmazsa, kaza etmesi gerekir. Ama bu durumda şüphe olduğu için keffaret gerekmez. Ayın sonunda da halk bayram etmedikçe, kendisi de ihtiyaten bayram etmez. Ama bayram ederse, kendi itikadıyla bayram ettiği için keffaret gerekmez.

Gökte herhangi bir engel yoksa, o zaman bir kişinin değil de, haber vermeleriyle kesin bilgi hasıl olacak bir topluluğun şehadette bulunması gerekir: Böyle bir topluluğun kaç kişiden teşkil edilmesi gerektiği devlet başkanının görüşüne bırakılmıştır. Sahih olan da budur. Çünkü matlâlar (ayın doğuş yerleri) aynıdır. Hilâlin görülmesine mani olan engeller kalkmıştır. Gözetleyen gözler sağlamdır. Hilâli görmek isteyen himmetler birbirine yakındır. Şu halde hilâli gözetlemeye az sayıdaki bir kısım insanın tahsisi caiz değildir.

Hasan'ın rivayetine göre; Ebû Hanîfe diğer hukukda olduğu gibi, rü'yet-i hilâlde de iki kişinin şehâdetiyle yetinirmiş. Şehir dışından bir adam gelip hilâli gördüğüne şehâdet ederse, şehâdeti kabul edilir. Aynı şekilde bir adam minare vb. şehrin yüksek bir yerinden hilâli gördüğüne şehâdet ederse, şehâdeti kabul edilir. Çünkü hilâlin görülmesi havanın berrak olup olmamasına, gözetleme yerinin alçak veya yüksek olmasına göre değişir. Şehir dışından gelip hilâli gördüğüne şehâdet eden kimsenin şehâdetinin kabul edileceği, arabînin hadîsinde bildirilmektedir. [21]

 

İhtilâf-ı Metâlîe İtibar Yoktur:

 

Bir bölgede hilâlin görüldüğü sabit olursa, herkesin ona uyması gerekir. İhtilaf-ı metâlîe itibar edilmez: Kadıhan bunu böyle anlatmış, zâhirü'r- rivâye olduğunu söylemiş ve bunu şemsü'l- eimme es-Sarahsî'den nakletmiştir. Zayıf bir görüşe göre; ihtilaf-ı metâlîe göre hüküm değişir. Fetâvâ el- Hüsamiye'de anlatıldığına göre; bir şehir halkı hilâli görerek otuz gün oruç tutar, başka bir şehir halkı da yine hilâli görerek yirmi dokuz gün oruç tutarsa, ve bu iki şehir matlâları aynı olacak kadar birbirine yakınsa; yirmi dokuz gün tutmuş olan şehir halkının bir gün kaza etmesi gerekir. Ama matlâları birbirinden ayrı olacak kadar birbirlerinden uzakta iseler, birinin hükmü diğerini bağlamaz.

El- Münteka adlı eserde Ebû Yûsuf’dan nakledildiğine göre; bu mes'elede yirmi dokuz gün tutmuş olan şehir halkının hiç tafsilata girmeksizin bir gün kaza etmesi gerekir. Bu mes'eleyle alâkalı olarak İbn. Abbas (ra) m şöyle dediği rivayet edilir; “Onlarınki onlara, bizimki bize.” Bu mes'elede Hz. Âişe (ra) nin de şöyle dediği rivayet edilir: “Her beldenin Ramazan bayramı o beldedeki cemaatın oruçlarını açtığı gündür. Her beldenin kurban bayramı o beldedeki cemaatın kurban kestiği gündür.”

Yevm-i şekkde nafileden başka oruç tutulmaz: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan olup olmadığı hususunda şüphe edilen günde ancak nafile oruç tutulabilir.” [22] Yevm-i şekkden kasıt; Şabandan mı, yoksa Ramazandan mı olduğu hususunda şüpheye düşülen gündür. O günde insanlar rü'yet-i hilâlden bahsederler, ama hilâlin görüldüğü sabit olmaz. [23]

Ramazanın 29. gecesinde Şevval hilâli gözetlenir. Şevval hilâlini yalnız başına gören, ertesi gün orucunu bozamaz: Çünkü ibadette ihtiyatlı davranmak gerekir. Eğer bozmuşsa, açıkladığımız sebepden dolayı, keffaret gerekmeyip, sadece orucunu kaza eder. Gökte hilâlin görülmesine engel varsa; iki adamın veya bir adamla iki kadının hilâli gördüklerine ilişkin şahadetleri kabul edilir: Çünkü bu bir insan hakkının ilintili olduğu bir şehâdettir. Ve Ramazanın hilafına, bu; diğer insanların hukukuyla ilintili şehâdet gibi olmaktadır. Ama Ramazan hilâlinin tespiti dinî bir iştir. İnsan hakkıyla ilintili değildir. Şu da var ki; bunların hepsinin dayanağı ihtiyatlı davranmak olup, bu da bizim anlattıklarımızda vardır. [24]

 

Mâni Olmaması Halinde Gökteki Hilâle Topluluğun Şâhidliği:

 

Gökte bir engel olmadığı zaman kalabalık bir topluluğun şehâdeti gerekir: Bunun sebebini açıklamıştık. Rivayete göre Ebû Hanîfe bu mes'ele hakkında şöyle demiştir; “Diğer hukuk mes'elelerinde olduğu gibi, bu mes'elede de iki adamın şehâdeti gerekir.”

Zilhicce ayı da şevval gibi ortaya çıkarılır: Çünkü kuban kesme ve benzeri insan hakları bununla ilintilidir.  Bir kimse gündüz vaktinde zevalden evvel veya sonra Ramazan veya Şevval hilâlini görürse, o hilâl gelecek olan gecenindir. Ebû Yûsuf dedi ki; eğer zevalden sonra görmüşse, böyledir. Ama zevalden önce görmüşse, geçen geceye aittir. Hz. Ömer (ra) ile Hz. Âişe (ra) nin de böyle dedikleri rivayet edilir. Hz. Ali, İbn. Mes'ûd, İbn. Ömer, Enes ve Ömer (r. anhum) in de birinci görüşe kail oldukları rivayet edilmiştir.

Ayın sübutu yakın iledir. Hilâllerin bazısı bazısından büyüktür. Geçen geceye ait olduğundan değil de, büyük olduğundan; hilâli zevalden evvel görmüş olabilirler. Yakîn ile sabit olan şekk ile zail olmaz. Hasan b. Ziyad dedi ki; gökte görülen hilâl gün batımından sonra ufuktaki kızarıklığın ardısıra kaybolursa, geçen geceye aittir. Ama kızarıklığın kayboluşundan önce görünmez olursa, içinde bulunulan geceye aittir.

Yevm-i şekkde oruç tutmanın mı, yoksa tutmamanın mı faziletli olacağı hususunda âlimler ihtilaf etmişler ve demişler ki; eğer bir kimse Şaban ayının tamamında oruç tutmuşsa veya daha evvelden tutageldiği periyodik oruç günlerinden biri yevm-i şekke tesadüf etmişse; tabii ki, yevm-i şekkde oruç tutması daha faziletli olur. Ama böyle bir durum yoksa, Muhammed b. Seleme dedi ki; “Bu hususdaki hadîs-i şerife binaen tutmamak daha faziletlidir.” Nusayr b. Yahya dedi ki; “Hz. Ali (ra) ile Hz. Âişe (ra) den rivayetimize göre, tutmamak daha faziletlidir.” Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen görüşe göre; ki, muhtar olan da budur o günde müftü ve yakın adamları oruç tutarlar. Ama halka da, Ramazan hilâlinin tespit edileceği ihtimaline binaen, zeval öncesine kadar oruçlu gibi beklemelerini söyler. Zevalden sonra ise, artık oruç tutulmaz. Müftünün kendisi kerahet kapsamından çıkacak şekilde oruç tutabilir ama, halk için durum böyle değildir. [25]

 

 

ORUCU BOZUP HEM KAZA VE HEM DE KEFFARETİ GEREKTİREN SEBEPLER

 

Ramazanda oruçlu iken kasden iki yoldan biriyle cinsî münasebette bulunan veya kendisine cinsî temas yapılan kimseye; ve gıda veya deva maksadıyla bir şey yiyen veya içen kimseye hem kaza, hem de zihar keffareti gibi keffaret gerekir: Ramazanda oruçlu iken cinsî münasebette bulunma sebebiyle hem kaza ve hem de kefaretin vâcib olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Çünkü bu hüküm üzerinde icmâ vardır. Ayrıca 'Ramazanda (oruçlu iken eşimle cinsî münasebette bulundum diyen bir ârabîye Hz. Peygamber (sas);

“Birköle azad et.” [26] Emri vermişti.

Bir başka hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayının gündüzlerinde orucunu bozan kimse, zihar yapan kimse gibi, keffaretle mükellef olur.”  Cinsî münasebette bulunan oruçlunun keffaretle mükellef olması için ayrıca menisinin akması gibi bir şart aranmaz. Hasan'ın rivayetine göre; Ebû Hanîfe dedi ki; “Zekerin makada sokulması sebebiyle had tatbik edilmediği göz önüne alınırsa, bu işin Ramazanda oruçluyken yapılması halinde keffaret gerekmez.” Ama sahih olan birinci görüşdür; çünkü bu durumda şehvet tam olarak tatmin edilmektedir.

Ramazanda oruçlu iken kocasının kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu kadına gelince; eğer bu işde gönüllü ise, ikinci hadîs-i şerîfdeki umumî mânanın kapsamına girdiğinden dolayı, o da keffaretle mükellef olur. Çünkü bu cinsî münasebet işi kendisinin bu işe katılmasıyla meydana gelmektedir. Bu durumda erkeğin tâbi olduğu gusül ve had gibi hükümlere kadın da tâbi olur. Ama kadın zorlanarak cinsî münasebete sokulmuşsa, unutarak yapılan cinsî münasebette olduğu gibi, keffaretle mükellef olmaz. Çünkü hadîs-i şerîfde de anlatıldığı gibi; unutularak yapılan işle zorlanarak yapılan iş hüküm bakımından aynıdır.

Eğer bir kadın kocasını kendisiyle cinsî münasebete zorlar ve bu sebeple cinsî münasebet vâki olursa; ikisi de keffaretle mükellef olurlar. İmam Muhammed'e göre erkek zorlanmış olduğu için keffaretle mükellef olmaz. Kadın cinsî münasebetten evvel fecrin doğduğunu bilir de, bunu kocasından gizler de, nihayet kocası da kendisiyle cinsî münasebette bulunursa ; sadece kadın keffaretle mükellef olur.

Gıda ve tedavi maksadıyla yeme ve içme sebebiyle keffaretin vâcib oluşuna gelince; bu daha evvel geçen hadîs-i şetîfden dolayıdır. Bundaki ifadeye göre bu durumda kişi orucunu bozmuş olmaktadır. Ebû Davud'un rivayetine göre, adamın biri Hz. Peygamber (sas) e gelerek şöyle dedi; “Ya Rasûlallah, ben Ramazanda içtim.” Buyurdu ki; “Seferîlik veya hastalık olmaksızın mı?” “Evet” dedi.

“Bir köle azad et” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf bu babda bir nassdır. Hz. Ali'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Keffaret ancak yeme, içme ve cinsî münasebetten dolayıdır.”

Kadın âdet görür veya erkek oruç açmayı mübah kılan bir hastalığa yakalanır da, bunlar oruçlarını açarlarsa; keffaret mükellefiyeti ortadan kalkar. Çünkü o günün orucunu tutmasının mecburî olmadığı anlaşılmıştır. Zira keffaret ancak tutulması mecburî olan gündeki orucun bozulmasıyla vâcib olur. Ama seferîlikde böyle bir hal yoktur. Zira keffaret Allah (cc) ın bir hakkı olarak vâcib olmuştur. Bu hak iptal edilemez. Âdet hali ve hastalıkda da böyle bir durum yoktur. Ama bir kimse zorla yolculuğa çıkarılır da, orucunu açarsa; keffaret mükellefiyeti yine kalkmaz. İmam Züfer dedi ki; “Âdet ve hastalıkda olduğu gibi, zorlanarak gidilen yolculukda da orucun açılması halinde keffaret ortadan kalkar.

Buna verilecek cevap şudur; âdet hali ve hastalığın aksine, zorla çıkılan yolculuk halinde oruç açmak; hak sahibi olmayan bir kimsenin oruç açmasıdır ki; bu bir özür sayılmaz. [27]

 

ORUCU BOZUP, YALNIZ KAZAYI GEREKTİREN SEBEPLER

 

Ön ve arkadan başka bir yerden cinsî münasebette bulunan, hayvanla münasebette bulunan, öpme veya dokunma sebebiyle menisi akan, makaddan ilaç alan, burun veya kulağına ilaç damlatan, karındaki (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed) veya başdaki bir yarasına ilaç koyan ve bu ilacın karnına veya dimağına ulaştığı kimse, demir yutan, ağız dolusunca kusan (İmam Muhammed, İmam Züfer),

fecir doğduğu halde gece zannederek sahur yiyen, güneş batmadığı halde; akşam oldu zannederek iftar eden kimsenin Ramazandan sonra bir gün kaza etmesi gerekir. Başka bir şey yapması gerekmez: Ön ve arkadan başka bir yerden veya bir hayvanla cinsî münasebette bulunulur da meni akarsa, kaza gerekir. Dokunma veya öpmekle beraber meni akarsa, yine kaza gerekir. Çünkü bu gibi hallerde iki şehvetten sadece biri tatmin olmaktadır. Bu, oruca aykırıdır. Şehvetin tatmininde eksiklik olduğu için, bu durumda keffaret vâcib olmaz. İbadet olduğundan dolayı oruçda ihtiyatlı olmak, icapda bulunmak; yani kaza etmek gerekir. Hadlerden olması hasebiyle, keffaretlerde uzaklaştırmak; yani keffareti bu durumda ortadan kaldırmak esasdır.

Makaddan ilaç almak, buruna veya kulağa ilaç damlatmak, karında veya başda bulunan bir yaranın üzerine ilaç koymak durumunda da kaza gerekir. Çünkü böyle yapmakla oruç bozucu nesneler vücudun iç kısmına ulaşır ki; bunda da gıda ve tedavi gibi bedenin yararına olan şeyler vardır. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Vücuda giren şeyden dolayı oruç bozulur.”

Oruçlu bir kimse kulağına su damlatırsa, bunda oruç bozucu şeyin sureti de mânası da mevcud olmadığı için orucu bozulmaz. Ama yağ damlatırsa, bunda oruç bozucu şey manen mevcud olduğu için ki o da dimağın İslah edilmesidir orucu bozulur.

İmam ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; karında ve başda bulunan yaraların üzerine ilaç koymakla oruç bozulmaz; çünkü bunlara göre orucun bozulması için vücuda giren şeyin yaradılışda mevcud olan aslî bir menfezden girmiş olması şarttır. Ayrıca bu yaralar üzerine konulan ilacın vücudun içine girdiği hususunda kesin bir bilgi de yoktur. Çünkü menfez (yara deliği) dar olabilir. Veya üzerine ilacın konulması sebebiyle tıkanabilir ve kuru bir yara gibi olabilir.

Ebû Hanîfe'ye göre ise; ilacın rutubetiyle yaranın rutubeti birleşince, ilacın vücut içine akıcılığı daha da artar. Böylece yaranın üzerine konan ilaç vücudun içine ulaşır. Ama kuru ilaç böyle değildir; yaranın üzerine konan ilaç kuru ise, yaranın rutubetini kurutur ve ağzı kapanır.

Üstadlarımız dediler ki; Ebû Hanîfe'ye göre bu mes'elede esas, ilacın vücut içine ulaşmasıdır. Öyle ki; kuru da olsa, ilacın vücut içine ulaştığı anlaşılırsa, oruç bozulur. Ama yaş bile olsa; ilacın vücut içine ulaşmadığı öğrenilirse, oruç bozulmaz. Oruçlunun demir parçası yutması halinde sureten oruç bozulduğu için kaza gerekir. Ama manen bozulmadığı için keffaret gerekmez.

Bir kimse kendi müdahalesiyle ağız dolusu kusarsa, orucu bozulur. Çünkü bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse kusarsa orucunu kaza etmesi gerekmez. Ama kendi müdahalesiyle kusarsa, orucunu kaza etmesi gerekir.” [28] Bu hadîs-i şerîf İkrime (ra) den merfü ve mevkuf olarak rivayet edilmiştir. İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre; bu durumda ağız dolusu olmasa bile oruç bozulur. Zâhirü'r-rivâyede kusuntunun ağız dolusu olmasıyla olmaması arasında hüküm bakımından bir ayırım yapılmamıştır. Çünkü bu hususdaki hadîs-i şerîf mutlaktır. Ama sahih olan, hüküm bakımından ayırım yapılmasıdır. Hasan, Ebû Hanîfe'nin bu görüşde olduğunu rivayet etmiştir. Çünkü ağız dolusundan az miktardaki kusuntu tükürüğe tâbidir. Bu geğirme gibi olur. Ama ağız dolusu kusuntu böyle değildir.

Fecir doğduğu halde gecenin devam ettiğini zannederek sahur yiyen veya güneş batmadığı halde gece olduğunu zannederek iftar eden kimse; orucun rüknü (imsak) fevt olduğu için, bir gün kaza etmelidir. Ama kasdın bulunmaması gibi bir mazeret bulunduğu için keffaret gerekmez. Çünkü keffaret, suçlu kimse için vâcibdir.

Uyumakda olan veya delirmiş olan oruçlu bir kadınla cinsî münasebette bulunursa; oruç bozucu  durumun  (cinsî  münasebetin) mevcudiyeti sebebiyle, hem edenin hem de edilenin orucu bozulur. Ancak bu durumda edilenin kasdı bulunmadığı için keffaretle mükellef olması söz konusu değildir.

Bir kimse oruçluyken mastürbasyon (elle doyum) yaparsa; manen cinsî münasebet mevcud olduğu için orucu bozulur. Ama sureten cinsî münasebet mevcud olmadığı için keffaret gerekmez. [29]

 

ORUCU BOZMAYAN HALLER

 

Bir kimse unutarak yer, içer veya cinsî münasebette bulunur veya uyurken ihtilam olursa, bir kadına bakınca menisi gelirse, yağ sürünürse, gözlerine sürme çekerse, Öperse, gıybet ederse, kendi müdahalesi olmaksızın kusarsa, sidik deliğine bir şey damlatırsa (İmam ebû Yûsuf), boğazına toz veya sinek kaçarsa, cünüb olarak sabahlarsa; orucu bozulmaz: Unutarak yeme, içme veya cinsî münasebette bulunma sebebiyle oruç bozulmaz diyoruz. Kıyasa göre oruca aykırı bir durumun varlığından dolayı, orucun bozulması gerekir. Ama istihsana göre bozulmaması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) oruçluyken unutarak yiyip içen birine şöyle buyurmuştur:  

“Orucunu tamamla. Sana ancak Rabb'in yedirip içirmiştir.” [30] Bir başka rivayete göre de Hz. Peygamber (sas) ona şöyle buyurmuştur:

“Sen Allah (cc) ın misafirisin.” Bu durumdaki bir kimse orucunun bozulduğunu zannederek kasden bir şeyler yerse, orucunu kaza etmesi gerekir, ama keffaretle mükellef olmaz. Çünkü o, zan makamında zanda bulunmuştur ki; kıyas da budur ve bu bir şüphe olmuştur. İmam Muhammed'den nakledilen bir görüşe göre; eğer yukarıdaki hadîs-i şerîf kendisine ulaşmışsa, buna rağmen kasden bir şeyler yemişse; keffaretle mükellef olur. Çünkü bu durumda bir şüphe mevzuu söz konusu değildir. Zira bu gibi kimselere Hz. Peygamber (sas) oruçlarını tamamlamalarını emretmiştir. Hasan'ın rivayetine göre Ebû Hanîfe demiş ki; bu durumdaki adam keffaretle mükellef olmaz. Çünkü yukarıdaki hadîs-i şerîf  haber-i vâhiddir; bilgiyi gerekli kılmaz.

Bir kimse uyur da uykuda iken ihtilam olursa, orucu bozulmaz. Çünkü bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Üç şey oruçlunun orucunu bozmaz; kusmak, kupa vurdurmak ve ihtilam olmak.” [31] Bu hadîs-i şerîfı Ebû Saîd el- Hudrî rivayet etmiştir. Burada sayılan şeylerden dolayı oruç bozulmaz. Çünkü oruçlunun bu işlerde bir tesiri ve dahli yoktur. Ve bu durumdaki kimseler, unutan kimseden daha da nötr durumdadır. Bir kadına bakarak menisi akan kimse, başkasıyla cinsî münasebette bulunmadığından dolayı, aynen ihtilam olmuş kimse gibidir. Bu tek taraflı bir hadisedir.

Yağ sürünmek de orucu bozmaz. Çünkü yağ bedenin haricine sürülür ve bir nevi yıkanmak gibidir. Göze sürme çekmek de orucu bozmaz. Çünkü Ebû Râfi'in rivayetine göre Hz. Peygamber (sas) Ramazanda oruçlu iken kendisine sürmedanlık getirilmesini istemiş, getirilince de gözüne sürme çekmişti. Öpmekle  de oruç bozulmaz. Hz. Âişe (ra) nin rivayetine göre Peygamber (sas) oruçlu iken öpermiş. [32]

Gıybet etmekle de oruç bozulmaz. Çünkü bu durumda ne sureten ne de manen oruç bozucu bir şey meydana gelmemektedir. Oruçlu, ettiği gıybetin orucunu bozduğunu zannederek kasden bir şeyler yerse; hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Gıybetin orucu bozmadığını bildiren hadîs-i şerîfden haberi olsa da olmasa da, bu hüküm değişmez. Çünkü gıybetin orucu bozan bir şey olmayışı hususunda insanın şüpheye düşmesi ender karşılaşılan bir hadisedir. Kıyas  bunu gerektirir. Ayrıca âlimler de gıybetin orucu bozmayacağı hususuda icmâ etmişlerdir. İcmâ karşısında hadîse itibar edilmez. Kişinin kendi müdahalesi olmaksızın kusmasının da orucunu bozmayacağı geçen hadîs-i şerîfde bildirilmişti.

Sidik deliğine bir şey damlatmakla Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre oruç bozulmaz. Ama İmam ebû Yûsuf’a göre bozulur. O demiş ki; “Bozulur; sidiğin karından çıktığı argümanından hareketle, zeker ile karın arasında bir kanal mevcut olduğu için, sidik deliğine damlatılan şey o kanaldan karın içine gider.” Ama esahh kavle göre zeker ile karın arasında bir kanal mevcut değildir. Bilakis idrar sızıntı şeklinde mesanede toplanır, sonra da dışarı çıkar. Sızıntı olarak dışarı çıkan şey, tekrar sızıntı olarak içeri girmez ve karna ulaşamaz. İhtilaf mesaneye ulaşmadadır; ama sidik deliğine damlatılan şey zekerde kalırsa oruç bozulmaz diye icmâ etmişlerdir. Boğaza toz ve sinek kaçması halinde oruç bozulmaz. Çünkü bundan sakınmak mümkün değildir.

Cünüb olarak sabahlayan kimsenin orucu da bozulmaz. Hz. Âişe (ra) den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) ihtilam olmaksızın oruçlu iken cünüb olarak sabahlarmış. [33] Ayrıca Yüce Rabb'imiz;

“Artık onlara yaklaşın.” [34] buyruğuyla Ramazan geceleri boyunca cinsî münasebeti mübah kılmıştır. Gece boyunca cinsî münasebette bulunulabildiğine göre, bunun mecburî neticesi olarak sabandan sonra gusledilebilir.

Dişler arasında kalan nohut kadar yemek kalıntısını yutmak orucu bozar. Ama bundan azı bozmaz: Çünkü dişler arasında kalan az miktardaki yemekden sakınmak mümkün değildir. Bu kadarlık kalıntı kişinin tükrüğüne tâbidir. Ama bir nohut tanesi kadar olan çok miktardaki yemek kalıntısını yutmakda hüküm bunun tersine olup, orucu bozar. Çünkü âdete göre dişler arasında yemek bakiyyesi kalmaz. Bu umumî belvâ değildir ki; sakınılması mümkün olmasın.

Oruçlunun sakız çiğnemesi, bir şeyin tadına bakması ve nefsine güvenmiyorsa birini öpmesi mekruhtur: Sakız çiğnemekle oruç bozulmaya mâruz bırakıldığı için, kerahet vardır. Bu, çürümemiş ve parçaları biribirini iyi tutmuş olan yeni sakız için verilmiş bir hükümdür. Ama parçalar biribirini iyi tutmuyor ve sakız çürümüşse, çiğnenmesi orucu bozar. Böyle bir sakızın kıvamını bulabilmesi için bazı parçalarının çiğnenirken kopması gerekir ki; bu da orucu bozar. Bir şeyin tadına bakmak da oruçlu için mekrühtur. Çünkü tadına bakılan şeyin bir kısmının karına inmeyeceğinden emin olunamaz.

Oruçlunun öpmesinin mekrüh oluş sebebine gelince; rivayet edildiğine göre gencin biri Hz. Peygamber (sas) e gelerek oruçlunun öpmesinin caiz olup olmadığım sormuş, Hz. Peygamber (sas) de onu oruçlu iken öpmekden menetmiştir. Yaşlı biri de aynı şeyi sormuş; Hz. Peygamber (sas) ona izin verince, orada beklemekde olan genç; “Benimle bu adamın dini aynı değil mi?” diye sorunca, Hz. Peygamber (sas) ona şu cevabı vermiştir;   

“Evet, ama yaşlı adam (öperken) kendisine hâkim olabilir.” [35] Öpen  kimse  kendisine  hâkim olamayınca, bazan cinsî münasebette bulunulur. Bu durumda orucu bozulup, keffaret gerekir ki; kerahet de bu sebepledir. Karı kocanın birbirlerine sarılmaları da öpmek gibidir.

Kadının çocuğu için yemeği çiğnemesi de mekrühtur. Çünkü bu durumda oruç, bozulmaya mâruz bırakılmaktadır. Ama çiğnemesi mecburî ise, bir sakıncası olmaz. Çünkü çocuğun zarar görmesinden korktuğunda oruç tutmaması caiz olduğuna göre, onun için yemeği çiğnemesi haydi haydi caiz olur. [36]

 

HASTALARIN VE YOLCULARIN DURUMU

 

Hastalanmakdan veya hastalığın artmasından korkan kimse oruç tutmaz veya orucunu bozar: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Sizden her kim hasta veya yolcu olursa, (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde oruç tutar” [37] Yani hasta veya yolcu Ramazanda oruç tutmaz. Tutmadığı günler sayısınca, diğer günlerde oruç tutar. Çünkü hastalık ve yolculuk kazayı gerektirmezler.

Yolcunun oruç tutması, tutmamasından daha iyidir: Çünkü yolcunun oruç tutması azimettir. Azimete uymak ise, ruhsata uymakdan daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Yolcu oruç tutmazsa, bu ruhsattır. Tutarsa, daha faziletlidir.”

Tutmaması da caizdir: Zikredilen hadîs-i şerîfde bu hüküm yer almaktadır.

Ramazanda yolculuğa başlamak caizdir. Buna dair icmâ vardır. Bir kimse fecrin doğuşundan sonra yolculuğa çıkarsa, o gün orucunu bozmaz. Oruca başlarken mukim olduğu için, o günün orucunu tamamlaması lâzımdır. O orucu kendi arzusuyla iptal edemez. Bozduğu takdirde, hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Ama hastalanması halinde hüküm bunun tersinedir. Çünkü bu durumda oruç tutmama özrü ona, ibadet edilme hakkına sahib olan Allah (cc) tarafından gelmiştir.

Hasta veya yolcuyken oruç tutmayanlar oruçlarını kaza etmeye imkân bulamadan ölürlerse, üzerlerine herhangi bir oruç borcu yüklenmezler: Çünkü Allah (cc) iyileştikden ve mukim olduktan sonra tutamamış oldukları günler sayısınca diğer günlerde oruç tutmalarını vâcib kılmıştır. Ancak onlar o günlere kavuşamadan ölmüşlerdir. Hastalık ve yolculuk sıkıntı ve zorluğu bertaraf etmek için orucun edasını ortadan kaldırdıklarına göre, ölüm bunu haydi haydi ortadan kaldırır.

Fakat iyileştikden ve mukim oldukdan sonra ölürlerse, tutamadıkları oruçların miktarınca kaza lâzım gelir: Çünkü hasta ve yolcu iyileştikden ve mukim oldukdan sonra yaşasalardı, tutamadıkları günler sayısınca oruç tutmaları gerekecekti.

Kaza edemedikleri günler için de; sadaka-i fıtır ölçüsünde bîr fakire yemek verilmesini vasiyyet ederler: Çünkü imkân bulsalardı, o günler sayısınca oruç tutmaları vâcib olacaktı. Ama vasiyyet etmezlerse, mirasçılarının fakirlere yemek vermeleri vâcib olmaz. Çünkü bu bir ibadettir; ölenin emri olmadan edâ edilmez. Ama vasiyyeti olmaksızın yaparlarsa, caiz olur ve ölen de bundan sevap kazanır. [38]

 

Çocuk Emziren Kadınların ve Yaşlıların Oruç Tutma­maları:

 

Hâmile veya çocuğunu emziren bir kadın çocuğunun veya kendisinin durumundan korkarsa, oruç tutmaz: Sonradan sadece tutamadıklarını kaza eder: Bu hüküm hastanın durumuna kıyaslanarak verilmiştir. İki mes'ele arasındaki ortak nokta; zorluk ve zararın bertaraf edilmesidir.

Oruç tutamayan yaşlı kimse de tutmaz. Her gün için bir fakir doyurur: Çünkü o, oruç tutmakdan âcizdir. Kaza etmesi de umulmaz. Bu sebeple onun oruç tutma farzı ölününkü gibi fakire yemek yedirme şekline dönüşmüştür. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

[39]

Ramazan ayını başdan sona kadar delirmiş olarak geçiren kimseye kaza gerekmez: Çünkü bu kişi Ramazan ayını idrak etmiş değildir. Oruç tutmayı gerektiren sebep, kişinin bu ayı idrak etmesidir. Bu duruma düşen deli oruç tutmaz. Çünkü oruç tutma emrine muhatap değildir. Ve o bu sebeple velayet altına girer.

Ama Ramazanın içinde ayılıp kendine gelirse, tutamadığı günlerin orucunu kaza etmesi gerekir: Çünkü bu kişi Ramazan ayını idrak etmiştir. Zira;

“Sizden Ramazan ayını idrak edenler (onda oruç tutsun).” [40] âyet-i kerîmesinden maksat; Ramazan ayının bir kısmını idrak etmektir. Eğer Ramazanın tamamını idrak etmek kasdedilimiş olsa idi, o zaman orucun Ramazan ayı sona erdikden sonra tutulması gerekirdi ki; bu icmâa aykırıdır.

Ramazan ayının tamamını baygın geçiren kimse ayılınca kaza ile mükellef olur: Baygınlık bir hastalıktır. Vücudun kuvvetlerini zayıflatır ama aklı gidermez. Bu sebeple baygın kimse velayet altına alınmaz. Oruç tutma emrine muhatap olur. Tutamadığı oruçları aynen hasta kimse gibi kaza eder. Görmez misin ki, Hz. Peygamber (sas) delilikden korunmuştur. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Rabb'inin nimeti sayesinde sen mecnûn (deli) değilsin.” [41] Evet, deli değildi ama, hasta iken baygınlık geçirmişti.

Nafile bir oruca başlamakla (İmam Şafiî) hem edası, hem de bozulduğunda kazası vâcib olur: Bunun gerekçeli izahı namaz bahsinde verilmişti.

Gündüzleyin hayızlı bir kadın temizlenince, seferi kimse yolculuğunu tamamlayıp memleketine varınca, çocuk büluğa erince, kâfir müslüman olunca; günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durur: Çocuğun ve kâfirin o gün oruç tutmaları vâcib değildir. Tutsalar bile geçerli olmaz. Çünkü o günün başında oruç tutma ehliyetleri yoktu. Orucun edası parçlara ayrılamaz. Ancak seferi bu hükümde müstesnadır. Seferi gün ortasından evvel memleketine varır ve o ana kadar oruca aykırı bir iş yapmamışsa, oruca da niyyet ederse; tutacağı oruç geçerli olur. Çünkü o, günün başında oruç tutma ehliyetine sahipti.

Yukarıda sayılan kimselerin Ramazanda gündüzün oruç tutma ehliyetine sahip olmaları halinde günün geri kalan kısmında oruçlu gibi durmaları; başkalarının onları oruç tutmuyorlar diye itham etmemeleri içindir. Töhmet altına girmekten sakınmak vâcibdir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) bu hususda şöyle buyurmuştur:

“Allah (cc) a ve âhiret gününe inanan kimse töhmet altına sokacak noktalarda durmasın.”

Ramazan orucu peş peşe kaza edildiği gibi, ayrı ayrı günlerde de kaza edilebilir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“(Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca) diğer günlerde tutar.” [42] Gerçi Ramazan orucunun kazasının peşpeşe tutulması, farizanın bir an evvel omuzlardan kalkmasına vesile olur ama, bu kaza oruçlarının peşpeşe tutulması şart koşulmamıştır.

Diğer Ramazan gelince, kaza bırakılıp Ramazan orucu tutulur: Çünkü Ramazan ayı, Ramazan orucunu tutmanın vaktidir.

Sonra kazaya devam edilir. Başka bir şey yapılmaz: Çünkü beş gün haricinde senenin tamamı kaza vaktidir. Bu kişiye kazadan başka şey gerekmez. Çünkü nass ona kazadan başka bir şeyi vâcib kılmamıştır.

Bayram ve teşrik günlerinde oruç tutmayı adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi lâzım gelir. Ancak bu günlerde oruç tutulmayıp, başka günlerde kaza edilir: Çünkü o bir ibadeti; orucu adamış ve bu orucu tutmayı da oruç tutmanın meşru olduğu bir vakte bağlamıştır. Dolayısıyla bu oruç adağının yerine getirilmesi gerekir. Tıpkı mekruh vakitte namaz kılmanın adanması gibi. Adamak günah değildir; günah olan, bayram ve teşrik günlerinde oruç tutmayı adamaktır. Meşrûiyyet delili şu hadîs-i şerîfdir;

“Dikkat edin, bu günlerde oruç tutmayın.” [43] Hz. Peygamber (sas) bayram ve teşrik günlerinde şer'î oruç tutulmasını yasaklamıştır. Yasaklama kudretin (tutulabilirliğin) varlığını gerektirmektedir. Çünkü muktedir olunamayan şeyin, yani tutulamayan orucun yasaklanması çirkindir. Meselâ, kör bir adama 'bakma!' demek, bir insana 'uçma!' demek çirkindir. Çünkü körün bakması, bir insanın uçması yapılabilir bir şey değildir. Yasaklama muktedirliği (yapılabilirliği) gerektirdiğine göre, bu günlerde şer'î orucun tutulabileceğini göstermektedir. Ve bu günlerde oruç tutmanın adanması sahihdir; ancak yasaktır. Biz de dedik ki; yasak kapsamından kurtulmak için, yasaklı günlerde oruç tutulmaz; daha sonra kaza edilir ki; üzerine vâcib olan adak orucundan kurtulsun.

Ama o günlerde tutarsa da, adağını yerine getirmiş olur: Çünkü o, bu orucu üstlendiği gibi edâ etmiştir. Meselâ kör bir kölesini göstererek; 'Allah (cc) için şu köleyi azad etmek adağım olsun’ diyen kimse, onu azad etmekle mes'ûliyetten kurtulur. Her ne kadar kör bir kölenin azadı keffaretlerde yeterli değilse de, bu mes'elede mes'ûliyetten kurtulmak için yeterli olur.

Bir kimse, 'Allah (cc) için bu sene boyunca oruç tutmak benim adağım olsun’ derse; bayram günleriyle teşrik günleri haricinde senenin her gününde oruç tutar. Bayram günleriyle teşrik günlerinde tutmadığı oruçları açıkladığımız sebepden dolayı başka günlerde kaza eder. Bir kimse bir sene peşpeşe oruç tutmayı adarsa, yine aynı şekilde hareket eder. Ama bir kimse ayniyle olmaksızın bir sene oruç tutmayı adarsa, dağınık olarak on iki ay oruç tutması gerekir. Çünkü belirlenmeyen bir sene; sayılı günlerin adıdır ve Ramazan ayına izafe edilmez. Belirlenen senede ise, o senenin her ayına bağlanır. Ramazan ayına bağlanılması doğru olmaz ve dolayısıyla bu durumda o yıldan ayrı olarak Ramazan orucunun kaza edilmesi gerekmez. Doğruyu en iyi bilen Allah (cc) dır. [44]

 

İTİKÂF

 

Arapça'da itikâf; bir yerde kalmak ve hapsolmak mânasındadır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Onda (mukim) ve badi (taşralı)yı müsavi kıldık.” [45] Şer’i ıstılahda ise, itikâf; belli bir yerde ki orası mesciddir belli bir şekilde oruca veya başka bir şeye niyyet ederek kalmakdan ibarettir ki; bununla alâkalı açıklama inşâallah verilecektir.

İtikâfa girmek müekked bir sünnettir: Çünkü Hz. Peygamber (sas) bu sünneti devamlı yerine getirmiştir. Ebû Hüreyre (ra) ve Âişe (ra) den rivayet edildiğine göre;

“Hz. Peygamber (sas) Medine'yi teşriflerinden, vefat edip Allah (cc) ın huzuruna varıncaya dek, (her sene) Ramazanın son on gününde  itikâfa girerdi.” [46] Zührî'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) âhirete göçünceye kadar itikâfı terketmemiştir. İhlasla yapıldığı zaman; itikâf en üstün amellerdendir.

Atâ dedi ki; itikâfa giren kimse büyük bir adama işi düşüp de, gidip onun kapısında oturan ve; 'işimi görmedikçe, buradan kalkıp gitmeyeceğim' diyen kimseye benzer. İtikâfa giren kimse de aynı şekilde Allah (cc) ın evinde oturur ve; 'Allah'ım! Sen bağışlamadıkça, buradan kalkıp gitmeyeceğim' der.

Bir günden az bir zaman itikâfda bulunmak caiz olmaz. Vâcib olan adak itikâfda bu böyledir ki; ashabımız bu hüküm üzerinde ittifak etmişlerdir: Çünkü oruç, itikâfın şartlarındandır; oruç da bir günden az olamaz. Şu halde mecburen bir günden az itikâf olamaz. Ebû Hanîfe'ye göre nafile itikâf da bir günden az olamaz. Çünkü Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Oruçsuz itikâf olmaz.” [47] Bu hadîs-i şerif Âişe (ra) den rivayet edilmiştir. Ebû Yûsuf’a göre günün çoğu tamamı gibi sayılacağından; bir günün yarıdan fazlası itikâf için yeterli olur. İmam Muhammed'e göre ise; bir saat dahi itikâf için yeterli olur. Çünkü nafile ibadetler müsamaha esası üzerine kurulmuşlardır. Görmez misin ki, ayakta kılınabildiği halde, nafile namazın oturarak kılınması caizdir. Ama vâcib namaz böyle değildir.

İtikâf; oruçlu ve itikâfa niyyetli olarak, cemaatle namaz kılınan bir mescidde kalmaktır: Mescidde kalmak: zaten itikâf kelimesi bu gerekliliği bildirmektedir. İtikâfa, cemaatle namaz kılınan bir mescidde girilmesinin gerekliliği şu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor;

“Mescidlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda (kadınlarla birleşmeyin).” [48] Huzeyfe (ra) dedi ki; Hz. Peygamber (sas) in şöyle buyurduğunu işittim;

“İmamı ve müezzini bulunan her mescide itikâfa girilebilir.” [49]Huzeyfe (ra) dedi ki; “İtikâfa ancak cemaatle namaz kılınan bir mescidde girilebilir. Çünkü itikâfa giren kimse namazı bekler.” Şu halde namazın cemaatle edâ edildiği bir mekânda itikâfa girmek, şart koşulmaktadır. Mescid ne kadar büyük olursa, orada ifa edilen itikâfda o derece faziletli olur.

İtikâfa oruçlu olarak girmenin şart olmasının sebebi, evvelki sahifelerde anlatılmıştı. Ayrıca rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) itikâfa mutlaka oruçlu olarak girermiş. Allah (cc) itikâfı şu emriyle meşru kılmıştır; “Mescidlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda.” [50] Ama itikâfın keyfiyetini açıklamamıştır. Hz. Peygamber (sas) in tatbikatı itikâfın keyfiyeti hususunda bir açıklama olmuştur. Oruçsuz olarak itikâfa girmek caiz olsaydı, bunu Hz. Peygamber (sas) sözlü veya fiilî olarak açıklardı. Ama bize, bir  açıklamada bulunduğu nakledilmiş değildir. Bu da oruçsuz olarak itikâfa girmenin caiz olmadığını gösteriyor.

İtikâfa girmek için niyyet şarttır. Çünkü bu bir ibadettir. İbadet için niyyet evvelce anlattığımız sebeplerden dolayı mecburidir.

Kadın da, evinde mescid edindiği bir bölümde itikâfa girer: Mescid edindiği yer, namaz için hazırladığı yerdir.

Camide itikâfa giren erkek hangi şartlara tâbi ise, evinde itikâfa giren kadın da aynı şartlara tâbidir: Erkek namaz kıldığı yerde itikâfa girdiğine göre, kadın da namaz kıldığı yerde, yani kendi evinde itikâfa girerse, daha iyi olur. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kadının mahdeinde (oda içinde kadına tahsis edilen küçük yer) kıldığı namazı, evinin mescidinde kıldığı namazından daha üstündür. Evinin mescidinde kıldığı namazı, evinin sahanlığında kıldığı namazdan daha üstündür. Evinin sahanlığında kıldığı namazı, mahallesinin mescidinde kıldığı namazdan daha üstündür. Eğer bilseler; evleri kendileri için daha hayırlıdır.” Kadın mescidde itikâfa girerse caizdir ama, rivayet ettiğimiz bu hadîs-i şerîfden dolayı mekrühtur.

İtikâfa giren bir kimse beşerî ihtiyaçları ve cuma namazına gitme gibi dinî bir zaruret olmadıkça, itikâf mahallinin haricine çıkamaz: Âişe (ra) den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) beşerî ihtiyacı olmadan, itikâf mahallinin haricine çıkmazmış. Beşerî ihtiyaçtan kasıt; küçük ve büyük abdest ile, cünüblük sebebiyle gusletmektir. Bu gibi ihtiyaçlar mutlaka çıkacaktır ve bunların mescidde giderilmeleri de mümkün değildir. Bunlar zarurî istisnalardır.

Cuma namazına gelince; bu da ehemmiyetli ihtiyaçlardandır; mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Ayrıca itikâf, günahları terk ederek Allah (cc) a yaklaşmak olduğuna ve cuma namazını kılmamak da günah olduğuna göre; cuma namazına gitmemek, itikâfa aykırı düşmektedir. Şu halde cumanın farzından evvel sünneti, bir görüşe göre tahiyyatü'l-mescid de dahil olarak altı rek'at namaz kılabilecek bir müddet evvel itikâf mahallinden çıkması gerekir. Cumanın farzından sonra ise, dört veya altı rek'at kılar. Cuma namazı kıldığı yerde uzun müddet beklemesi de caizdir. Ancak itikâf mahalline dönmesi daha uygun olur. Çünkü itikâfa orada başlamıştır; iki yerde yapması uygun olmaz.

Özürsüz olarak bir müddet dışarı çıkarsa (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed), itikâfı bozulur: Çünkü itikâfa aykırı bir durum meydana gelir. Ebû Yûsuf ve Muhammed dediler ki; dışarıda kaldığı müddet günün yarısından fazla olmadıkça, itikâfı bozulmaz. Çünkü itibar yarıdan fazlayadır. İtikâfa giren kimse mescidde yer, içer, alış-veriş yapar, evlenir, hanımını ric'î talakla boşayınca da ric'at edebilir. Çünkü o, bu gibi işleri yapmaya ihtiyaç duyar ve bu işlerin mescidde yapılması mümkündür. Zira Hz. Peygamber (sas) in mescidden başka barınağı yoktu. Orada yer, içer ve konuşurdu. Alış-veriş de bir nevi konuşmadır. Ancak ticaret eşyasının mescide getirilmesi, orayı işgal edeceğinden dolayı mekrühtur.

İtikâfa girenin hiç konuşmaması mekrühtur: Çünkü böyle yapmak mecûsîlerin âdetlerindendir. Ve Hz. Peygamber (sas) susarak oruç tutmayı yasaklamıştır. İtikâfdaki kimse konuştuğunda ancak hayırlı şeyler söyler: İtikâfda olmayan, mescid haricinde bulunan kimsenin hayırlı şeylerden başka şeyleri söylemesi mekrüh olduğuna göre, mescidde itikâfda bulunan kimsenin onları söylemesi haydi haydi mekrüh olur.

Allah (cc);

“Mescidlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin.” [51] diye emir buyurduğundan dolayı, itikâfdaki kimsenin cinsî münasebette bulunması ve buna yol açan şeyleri yapması haramdır: Erkekle kadının birbirine sarılması itikâfın mahzurlarından olduğuna göre, itikâfda iken cinsî münasebette bulunmak haramdır. Cinsî münasebete yol açan öpmek, el sürüp dokunmak ve çıplak bedenle sarılıp kucaklaşmak da haccda olduğu gibi itikâfda iken haramdır. Ama oruçda hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü orucun rüknü imsak; yani yeme, içme ve cinsî münasebetten uzak durmadır. Ama cinsi münasebete yol açan mukaddimeleri yapmak oruçta haram değildir.

Gece veya gündüz unutarak olsun, kasden olsun; cinsî münasebette bulunmakla itikâf bozulur: Evvelce de açıkladığımız gibi, cinsî münasebet ihramda olduğu gibi itikâfm da sakıncalarındandır ve yapılması itikâfi bozar. Aynı şekilde itikâfdaki kimsenin karısına el sürüp dokunması veya öpmesi sebebiyle menisi akarsa, manen cinsî münasebet vukûbulduğu için, itikâfı bozulur. Bu işlerin unutularak yapılmasında da haccda olduğu gibi unutmak mazeret sayılmadığından, itikâfı bozulur. Çünkü bu iş yapılırken yaşanılan hal, insana, itikâfda olduğunu hatırlatan bir haldir. Ama oruçda hüküm bunun hilâfınadır.

Bir kaç gün müddetle itikafa girmeyi kendisine vâcib kılana o günlerin gecesinde de peş peşe itikâfda kalması lâzım gelir: Çünkü bir kaç gün derken, o günlerin hizasında bulunan geceler de devreye girer. Meselâ Zekeriyya (as) nın kıssasında Allah (cc)

“Üç gün.” [52] “Üç gece.” [53] buyurmuştur. Her ikisi de aynı kıssadan bahsettiği halde, âyet-i kerîmelerin birinde 'üç gün', diğerinde 'üç gece’ denilmektedir. Meselâ, 'seni bir kaç günden beri görmüyorum' diyen kimse, aynı zamanda geceleri de kasdetmektedir. Bir kaç günlüğüne itikâfa girmeye niyyet edenin, o günlerde peş peşe itikâfda olması gerekir. Çünkü itikâf gece ve gündüz sahih olur. Yemin ve icarlarda olduğu gibi, bunda da esas, peş peşe olmaktır. Ama oruçda hüküm bunun hilâfınadır. Meselâ, bir kimse bir kaç gün oruç tutmayı kendine vâcib kılarsa, o günlerde peş peşe oruç tutması gerekmez. Oruçda esas peş peşe değil, müteferrik olmasıdır. Çünkü gece, orucun tutulma mahalli değildir. Şart koşulmadıkça orucun peş peşe tutulması gerekmez.

Sadece gündüzün itikâfa girmeye niyyet etmişse, bu da kabul olunur: Çünkü o, sözünün hakikatine niyyet etmiştir. Zira gün; gündüzün beyazlığından ibarettir. İmameyn'in hilâfına; Ebû Hanîfe'ye göre

İtikâfa başlamakla onu tamamlamak ve eğer bırakılırsa kaza etmek lâzım olur: Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre oruçlu olmaksızın itikâfa girmek caiz olmaz. Şu halde bir günden az süreli itikâf caiz olmaz. Ama İmameyn'e göre caiz olur; ki, bunun sebebini açıkladık. [54]

 



[1] Bakara: 2/185.

[2] Bakara: 2/183.

[3] Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

[4] Bakara: 2/185.

[5] Bakara: 2/185.

[6] Hacc: 22/29.

[7] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.

[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/251-253.

[9] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmiştir.

[10] Bu hadîsi Müslim ve Mâlik rivayet etmiştir.

 

[11] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.

[12] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.

[13] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmiştir.

 

[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/253-259.

[15] Bakara: 2/187.

[16] 'Gece ve gündüzü 24 saatten fazla olan yerlerde vakit teşekkül etmediği halde; namaz için mutedil veya en yakın memleketin vakti ölçü olarak alındığı gibi, oruç için de ölçü olarak alınacaktır.' (H. Günenç, Günümüz Mes’elelerine Fetvalar, C: 1, S: 264.

[17] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.

[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/259.

[19] Bu hadîsi Buharî, Müslim ve Neseî rivayet etmiştir.

[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/260.

[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/260-262.

[22] Bu hadîsi imam Mâlik rivayet etmiştir

[23] Rasathane hesaplarına göre oruç tutmak; Hanefî, Mâliki ve Hanbeli mezheblerine göre caiz değildir. (H. Günenç, Günümüz Mes'elelerine Fetvalar, C: 1, S: 253).

[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/262-263.

[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/263-264.

[26] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

 

[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/264-266.

[28] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn. Mâce, Dârimî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/266-269.

[30] Bu hadîsi bu lâfızla Ebû Dâvud rivayet etmiştir. Buharî, Müslim, Tirmizî ve Ahmed ise şu lâfızla rivayet etmiştir. “Oruçluyken unutarak yiyen ve içen kimse orucunu tamamlasın. Çünkü ona yediren ve içiren Allah (cc) dır.”

[31] Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir.

[32] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

 

[33] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[34] Bakara: 2/187.

[35] Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

[36] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/269-272.

[37] Bakara: 2/184.

[38] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/273-274.

[39] Bakara: 2/184.

[40] Bakara: 2/185.

[41] Kalem: 68/2.

[42] Bakara: 2/184.

[43] Bu hadîsi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[44] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/274-277.

[45] Hacc: 22/25. 

[46] Bu hadîsi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

[47] Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

[48] Bakara: 2/187.

[49] Bu hadîsi Dârekutnî rivayet etmiştir. Zayıf bir hadîsdir.

 

[50] Bakara: 2/187.

[51] Bakara: 2/187.

[52] Âl-i İmrân: 3/41.

[53] Meryem: 19/10.

[54] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/277-282.