Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 05 Hacc - Elihtiyar

HACC.. 2

Kadının Hacca Mahremi İle Gitmesi: 3

Haccın Günleri: 3

MİKATLAR.. 3

İHRAMA GİRİŞ. 4

İhramlının Giyimi ve Yapamayacağı işler: 5

HACC FİİLLERİ. 7

UMRE VE AHKÂMI HAKKINDA.. 14

TEMETTÜ HACCI. 14

KIRAN HACCI. 16

CİNAYETLER (İHRAM YASAKLARI) 16

DEM GEREKTİRMEYEN FİİLLER.. 19

İHSAR.. 22

BAŞKASININ YERİNE HACCETMEK.. 23

HEDY (HACININ HAREMDE KESTİĞİ KURBAN) 25

HZ. PEYGAMBER (SAS) İN KABRİNİ ZİYARET.. 26


HACC

 

Hacc, Arapça'da muazzam bir şeye yönelmek mânasındadır. Şâir derki;

(“Avf kabilesinden bir çok cemaatleri görüyorum ki onlar),

Zibirkanın safranla boyalı sarığına yöneliyorlar.”

“(Ona bir yol bulabilenlerin, yani gücü yetenlerin) Beyt'i haccetmesi Allah (cc)ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” [1] Sünnetteki delili ise, şu hadîs-i şeriflerdir:  

“İslâm beş temel üzerine kurulmuştur.” [2]

“Rabbinizin Beyt'ini haccedin.” Haccın farziyeti hususunda icmâ da vardır.

Haccın farz olmasına sebep, Beytullah'dır. Çünkü hacc ona izafe edilmiştir. Bunun farziyeti tekerrür etmez. Çünkü Beytullah da tekerrür etmiyor. Hacc farz olur olmaz yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kim kendisini Allah (cc) ın evine götürecek bir yiyecek bulur da haccetmezse, ounun için yahudi veya hıristiyan olarak ölmekden başkası yoktur.” [3]

Ebû Hanîfe'den nakledilen bir söz de buna delalet eder; “Kimin yanında hacca gidecek malı var da evlenmek isterse, evvelâ hacceder.” Bir sene içinde ölmek nâdir rastlanan bir şey değildir. Ama bir namazın vakti içinde ölmek nadir rastlanan bir şeydir. Bu sebepledir ki; farz olur olmaz hemen gitmek icmâen daha faziletlidir.

Hacc, ömürlük bir farizadır; sadece bir defa gidilmesi farzdır: Rivayet edildiğine göre;

“Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyt'i haccetmesi Allah (cc) ın insanlar üzerinde bir hakkıdır,” âyet-i kerîmesi nazil olduğunda adamın biri; “Her sene mi, ya Rasûlallah (sas)” diye sormuş, Oda;

“Hayır, sadece bir defa.” cevabını vermişti. [4] Ayrıca haccın sebebi Beytullah'dır. Beytullah tekerrür etmediğine göre hacc da tekerrür etmez. Bu hususda icmâ edilmiştir.

Müslüman, hür, akıllı, baliğ, sıhhatli, binek ve azık bulabilen, aslî ihtiyaçlarından fazla olarak gidişinden dönüşüne kadar kendisine ve ailesine yetecek miktarda nafakası bulunan ve yol emniyeti sağlanan kimselere hacc farzdır: Haccın farziyeti için müslüman olma şartı vardır. Çünkü kâfir ibadet etme ehliyetine sahip değildir. Hür olma şartı da vardır. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bir köle on defa hacceder de sonra azad edilirse, farz olan haccını yerine getirmesi gerekir. Bir çocuk on defa hacceder de, sonra bulûğa ererse, farz olan haccını yerine getirmesi gerekir.” [5] Kaldı ki, kölenin bedeni ile elde edilen menfaat başkasına (efendisine) aittir. O âcizdir. Efendisi menfaat elde etmesine izin verse bile bu hüküm değişmez. Çünkü ona verilen bu izin bedeni ile temin edeceği menfaatin kendisine iğreti olarak verilmesi gibidir. Köle, efendisi tarafından kendisine verilen bu izinle hacca gitmeye muktedir sayılmaz. Nitekim fakir de başkasının kendisine binek ve azığı iğreti olarak vermesiyle hacca gitmeye muktedir sayılmaz.

Akıllı ve baliğ olma şartı da vardır: Çünkü akıllı ve baliğ olmak mükellefiyetin sıhhat şartıdır. Bunların şart olduğu yukarıdaki hadîs-i şerîfde de anlatılmıştı.

Sıhhatli olma şartı da vardır: Çünkü sıhhat olmaksızın hacca gitmeye muktedir olunmaz. Cuma bahsinde de olduğu gibi kör hakkında ihtilaf edilmiştir. Zayıf bir rivayetle nakledildiğine göre; İmameyn kör kimseye haccın vâcib olmadığını söylemişlerdir. Cuma namazına giderken köre kılavuzluk eden kimseye; cuma namazı sıkça tekrarlandığından dolayı, ücret vermek gerekir. Ama hacc nadiren yapılan bir ibadet olduğundan dolayı, haccda köre kılavuzluk eden kimseye ücret vermek gerekmez. Bu sebeple, Ebû Hanîfe'ye göre körün hacca gitmesi gerekir.

   “Binek ve azık.” cevabını vermişti. [6] İbn Abbas bunu böyle açıklamıştır. Binekden kasıt; hacca gidecek olan şahsın tahtırevanın bir bölümünü veya sadece gece yahut sadece gündüz için değil de, gece ve gündüz bir deve kiralayabilmesidir. Aksi takdirde; gece için kiralanırsa gündüz, gündüz için kiralanırsa geceleyin deveye binemez. Ve hacca yaya olarak gitme zorunda kalır ki; bu durumda ancak yaya olarak hacca gitmeye muktedir olunabilir.

Hacc masraflarının aslî ihtiyaçlarından fazla olması şartı da vardır: Çünkü aslî ihtiyaçların karşılanması, ilâhî hukukdan evvel gelmektedir. Hacc masrafının hacca gidecek olanın ailesinin nafakasından fazla olması şartı da vardır: Çünkü nafaka onların hakkıdır. Onlar muhtaç ve fakir oldukları, Allah (cc) Ganî ve müstağnî (zengin, muhtaç olmayan) olduğu için; onların hakları ilâhî hukukdan önce gelir. Hacc masraflarının, hacca gidenin borçlarını karşılayacak maldan fazla olması da şarttır. Bunun sebebini açıklamıştık. Ebû Yûsuf’dan nakledilen bir görüşe göre; hacının memleketine dönüşünden bir ay sonrasına dek yetecek miktarda nafakasının mevcud olma şartı da vardır.

Kişinin içinde oturmadığı bir evi ve hizmetinde çalıştırmadığı bir kölesi varsa; hacca gitmek için bunları satması vâcib olur. Yol emniyetinin sağlanması da şarttır: Çünkü yol emniyeti olmadan, gidilmek istenen yere ulaşılamaz. Mekke'liler ve Mekke civarında oturanlar bineksiz olarak haccedebilirlerse, haccetmeleri farz olur. Çünkü bunlar haccı zorlanmadan ifa edebilirler. [7]

Kadının Hacca Mahremi İle Gitmesi:

 

Kadın yolculuk gerektiği takdirde ancak kocası ve mahrem biri ile hacca gidebilir: Zira Hz, Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allah (cc) a ve âhiret gününe inanan bir kadının yanında mahremi ve kocası  olmaksızın  üç günlük  veya daha fazla sürecek bir mesafeye yolculuk etmesi helâl olmaz.” [8]

“Kadın, yanında kendisine nikâhı helâl olmayan bir mahremi olmaksızın haccetmesin.”

Mahrem akrabalık; süt bağı veya hısımlık sebebiyle kadını nikahlaması ebediyyen kendisine haram kılınan kimse demektir. Bu hususda hür, köle, müslüman ve zımmî eşit hükümlere tabidirler. Ancak mahremi olan kadını kendine mübah sayan mecûsî ile fasık bu hükümden müstesnadırlar. Fâsık da müstesnadır: Çünkü onun mahremi olan bir kadına hacc yolculuğunda refakat etmesiyle maksat hâsıl olmaz. Hacca giden kadına refakat edecek mahreminin akıllı ve baliğ olması gerekir. Çünkü çocuk ve deli, refakat ettikleri kadını korumakdan âcizdirler.

Kadının hacc yolculuğunda kendisine refakat eden mahreminin nafakasını da temin etmesi gerekir: Çünkü refakat eden mahremi, kendisini onun hizmetine tahsis etmiştir. Tahavî'nin anlattığına göre; kadın hacc yolunda kendisine refakat eden mahreminin nafakasını temin etmekle mükellef değildir. Çünkü beraberinde bir mahreminin bulunması şarttır. Ama bu şartı gerçekleştirmek kadının vazifesi değildir. Beraberinde kendisine refakat edecek bir mahremi yoksa, kadına hacc farz olmaz. Bunun sebebini açıklamıştık.

Kadın kendisini hacca götürecek bir mahremini bulunca, kocasının izni olmadan da farz olan haccı yerine getirir: Çünkü kocanın hakkı farzların beraberinde; meselâ namazda ve oruçda zuhur etmez. [9]

Haccın Günleri:

 

Haccın vakti; Şevval ve Zilkade aylarıyla, Zilhicce ayının ilk on günüdür: Zira Allah (cc);

“Hacc bilinen aylardır.” [10] buyurur. Yani haccın vakti, bilinen aylardadır. Tefsirciler de bunu, bizim açıkladığımız şekilde tefsir etmişlerdir.

Bu vakitten evvel ihrama girmek caiz ama mekrûhdur: Böyle yapmakla uzun müddet ihramda kalınacağından dolayı, ihram bozulmaya maruz bırakılmış olur. 'Caizdir' dedik; çünkü bize göre hacc fiillerine başlayabilmek için, ihrama girmek şarttır. îftitah tekbirinde olduğu gibi, şartın vakitten evvel tahakkuku caizdir. Ancak iftitah tekbirinin namaz fiillerinden evvel alınması bu tekbirin namaz fiillerine bitişik olmasından dolayı caiz değildir. Haccın fiilleri ise, ihramdan sonra yapılırlar.

Eğer Hacc mevsiminden evvel ihrama girilmişse, ihrama girdikten sonra, ama hacc aylarından önce hacc fiilleri yapılmaz. Yapılsa da geçerli olmaz. Çünkü bu fiiller vaktinden evvel yapılmışlardır. Bir kimse Ramazanda ihrama girip tavaf ve sa'y ederse, bu farz tavafın yerine geçmez. Ama kudum tavafını yerine getirirse, geçerli olur. Çünkü bu tavaf hacc fiillerinden değildir. Hatta bu tavaf Mekke'li hacılar için gerekli değildir. [11]

 

MİKATLAR

 

Irak'dan gelenler Zât-ı Irk'da, Şam'dan gelenler Cuhfe'de, Medine'den gelenler Zü'l- Huleyfe'de, Necid'den gelenler Karn'da, Yemen'den gelenler Yelemlem'de ihrama girerler: Bu sonuncuya Elemlem de denilir. Yukarıda sayılan mikatları Hz. Peygamber (sas) belirleyerek şöyle buyurmuştur:

“Bu mikatlar, buraların ahalisi olanlardan veya buralardan geçenlerden hacc veya umre yapmak isteyen kimseler içindir. [12] 'Bunu İbn. Abbas rivayet etmiştir. Medine'li bir kimse Irak tarafından gelerek Mekke'ye girmek isterse, onun mikatı Zât-ı Irk'dır.

Buralara gelmeden önce ihrama girmek daha iyi olur: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Haccı ve umreyi Allah (cc) için tam yapın.” [13] Hz. Ali (ra) ve İbn. Mes'ûd (ra) dediler ki; hacc ve umrenin tam yapılması kişinin kendi evinde ihrama girerek yola çıkmasıdır. Çünkü böyle yapmak nefse ağır gelir. Dolayısıyla bu daha faziletli olur. Ebû Hanîfe dedi ki; kişi ihramlıyken kendine sahip olabiliyorsa, kendi beldesinde ihrama girerek yolculuğa başlaması daha iyi olur.

Mekke'ye gidecek olan afakîlerin [14] bu yerleri ihramsız olarak geçmeleri caiz olmaz: Bunlar hacc, umre veya ticaret için de olsa; Mekke'ye gidecek olduklarında mikatı ihramsız geçemezler. Mikatın faydası burada görülmektedir. Mikat mahallinden evvel ihrama girmenin caiz olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) bu hususda şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse mikatı ihrama girmeksizin geçmesin.”

Mikat sınırları dahilinde bulunan bir kimse işini görmek için Mekke'ye ihramsız girebilir. Çünkü o, ihtiyaçları için defalarca Mekke'ye girip çıkma ihtiyacı duyar. Mekke'den çıkıp tekrar girdiğinde tıpkı Mekkeli gibi olur. Ama hacc için Mekke'ye giren kimsenin durumu bunun hilafinadır. Çünkü bu, tekerrür eden bir durum değildir. Senede ancak bir defa olur. Şu halde girdikden sonra mikat sınırı dışına çıkamaz. Umre için Mekke'ye giden kimse de aynı hükme tabidir. Çünkü o da kendisini bu işle mükellef kılmıştır.

İhramsız geçen  afakîlerin bir koyun kurban etmeleri gerekir: Yukarıda geçen hadîs-i şerîfden dolayı, mikatı ihramsız geçmek yasaklanmıştır.

Eğer geri dönüp mikatta ihrama girerlerse, kurban kesme cezası kalkar. Hacc veya umre için ihrama girer, sonra telbiye getirerek mikata dönerlerse, yine kurban borcundan kurtulurlar (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer): Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. İmameyn'e göre sadece mikata dönmekle kurban borcundan kurtulurlar. İmam Züfer'e göre telbiye getirseler bile, mikata dönmekle bu ceza kalkmaz. Çünkü mikatı ihramsız geçmekle bu suç kesinleşmiştir. Mikata geri dönmekle de yok olmaz. Tıpkı güneş batmadan Arafat'dan Müzdelife'ye giden, sonra Arafat'a geri dönen kimsenin cezadan kurtulamayışı gibi.

Bizim bu hususdaki dayanağımız şudur: Bir kimse hacc fiillerine başlayarak üzerindeki suçun kesinleşmesinden evvel kaçırdığı fırsatı telafî etmiş, kusuru gidermiş olduğundan dolayı cezadan kurtulur. Ama güneş batmadan evvel Arafat'dan Müzdelife'ye gitmekde hüküm bunun tersinedir. Çünkü Arafat'da vâcib olan, vakfenin gün batımına kadar devam etmesidir. O, bu vecibeyi tam olarak yerine getirmemiştir. Sonra İmameyn'e göre bu kişi mikata dönmekle mikatın hakkını ortaya koymuştur. Çünkü telbiye başlangıçta şart değildir. Öyle ki, ihramlı bir kimse telbiye getirmeksizin, susarak mikattan geçerse, caiz olur. Ebû Hanîfe'ye göre bu kimse telbiyeyi mikattan sonraya bırakmakla suç işlemiştir. Telbiye getirmeye başlayarak mikatın hakkını vermesi vâcib olur. Şu halde dönerken telbiye getirerek bu eksikliği telafi etmesi gerekir.

Ama Hacerü'l- Esved'e el sürüp tavafa başlar da mikata dönerse, artık cezadan kurtulamaz: Bu hususda ittifak vardır. Çünkü o başlangıcın hükmüne dönmemiştir. Vakfeden sonra Arafat'dan güneş batmadan Müzdelife'ye giden ve tekrar Arafat'a dönen kimse için de aynı hüküm geçerlidir. Bunun sebebini açıklamıştık.

Mekke'ye girme maksadı olmaksızın mikatı geçen bir kimse cezalı olmaz: Çünkü ihrama girmek Allah (cc) ın şereflendirdiği Mekke'yi tazim için insana vâcib kılınmıştır. Ama Mekke'ye varmadan evvel yoldaki kasaba ve bahçelere tazimde bulunmak vâcib değildir. Bir kimse mikatı geçtikden sonra o ve ev sahibi eşit olmaktadırlar. Mikatı geçmiş olan kimse açıkladığımız sebepden dolayı artık Mekke'ye ihramsız olarak girebilir.

Mikat sınırları dahilinde bulunanların ihrama giriş yerleri hill, yani Harem haricindeki yerlerdir: Hill, mikat ile Harem arasındadır. Mikat sınırları dahilinde bulunanlar kendi aile efradının bulunduğu evinde ihrama girmiştir.

Mekke'de bulunanların hacc için ihrama giriş yerleri Harem'dir. Umre için ihrama giriş yerleri ise hill, yani Harem dışı yerlerdir: Zira Hz. Peygamber (sas) ashabına hacc için Mekke'de ihrama girmelerini emretmiştir. Çünkü haccın edası ancak arefe vakfesiyle tamamlanmaktadır. Arafat ise hilldedir. Hacc için Harem'de ihrama girilir de sonra Arafat'a gidilirse, bir nevi sefer meydana gelir.

Umreye gelince; Hz. Peygamber (sas) Âişe (ra) anamızın hillde bulunan kardeşi Abdurrahman (ra) a Tenim'de ihrama girmesini emretmişti. Çünkü umre Mekke'de edâ edilmektedir. Yine bir sefer hali meydana gelsin diye hille çıkmak gerekir. Umre yapmak isteyen bir kişi hillin her hangi bir yerine giderek ihrama girerse, caiz olur. Ancak gidip Tenim'de ihrama girmek daha iyi olur. Buna dair rivayeti nakletmiştik. [15]

 

İHRAMA GİRİŞ

 

Bir kimse ihrama girmek istediğinde tırnaklarını kesmesi, bıyıklarını kısaltması, kasığını traş etmesi müstehabdır. Bize nakledilegelen tatbikat budur. Çünkü böylece beden temizlenmiş olur ki; bu daha güzeldir. Sonra abdest alması veya gusletmesi gusletmesi daha iyidir müstehabdır. Çünkü Hz. Peygamber (sas) gusletmiştir. Bunda maksat bedeni temizlemek olduğuna göre, beden gusülle daha iyi temizlenmiş olur. Cumada olduğu gibi, abdest ile yetinilmesi de caiz olur. Guslün bedeni temizlemek için yapılması gerektiğini söylediğimize göre, âdet halindeki kadın da ihrama girerken gusleder.

İhrama girmek isteyen kimsenin yeni ve beyaz renkli (bu renk daha iyidir) iki parçadan müteşekkil ihramı giymesi müstehabdır: Avret yerlerini örtmek, sıcağa ve soğuğa karşı vücudu korumak gerekir. Hz. Peygamber (sas) ihrama girerken izar ve rida adında iki paçadan oluşan ihrama bürünmüştür. Bu  iki parçanın yeni olması temizliğe daha yakındır. Hz. Peygamber (sas)   şöyle buyurmuştur:

“En hayırlı elbiseniz beyaz renkli olandır.” [16]

Avret yerlerini örten bir tek elbise giyinmek de caizdir: Çünkü böylece maksat hâsıl olmuştur.

İhrama giren kişi bulursa güzel kokular sürünür: Hz. Âişe (ra) dedi ki; “Rasûlullah (sas) a ihrama girmesinden evvel güzel kokular sürerdim.” [17] İmam Muhammed dedi ki; sürülen kokudan arta kalan kısım ihrama girdikten sonra sürülemez. Çünkü bu ihramdan sonra koku sürünmek gibi olur. Buna cevaben Âişe (ra) nin şu sözleri rivayet edilmiştir; “İhrama girişinden üç gün sonra dahi, Rasûlullah (sas) ın saçlarının ayrım çizgisinde sürülen kokunun parlaklığını görür gibi oluyorum.” Yasak olan; ihrama girildikten sonra kasden koku sürünmektir. Oysa bu koku artığını sürünmek ihrama girerken önce sürülmüş olan kokuya tâbi olan bir şeydir ki; bunun hükmü yoktur. Bu durumdaki kişi traş olup veya tırnaklarını kesip de, sonra ihrama giren kişi gibi olur.

Bunları yaptıkdan sonra iki rek'at namaz kılar: Çünkü Hz. Peygamber (sas) Zü'l- Huleyfe'de ihrama girerken iki rek'at namaz kılmıştı. Ve şöyle der

Allah'ım! ben haccetmek istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul buyur: Çünkü hacc zor olan bir çok fiilden ibarettir ki, bu fiiller muhtelif zamanlarda  ve  birbirinden farklı mekânlarda icra edilmektedirler. Hacıya bu hususda Allah (cc) ın kolaylık ihsan etmesini dileriz.

İki rek'atlık ihram namazını  kıldıkdan sonra telbiye getirir: Dilerse bineğine binip yola revan olmasından sonra telbiye getirir. Ama birinci görüş evlâdır.

Telbiye şöyledir;

Telbiyenin aslında geçen inne kelimesinin enne olarak okunmasından daha doğrudur. Mübtedanın başında olduğu için böyle okunmalıdır. Telbiye yüksek sesle getirilir. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Haccın en faziletlisi; telbiyenin yüksek sesle getirilmesi ve kurban kanının akıtılmasıdır.” [18]

Telbiyedeki kelimelerin hiç birinin atlanmaması gerekir. Çünkü bunlar râvîlerin ittifakıyla nakledilmişlerdir. Ama bunlara bir ekleme yapılırsa; meselâ şöyle denilse caiz olur:

Bu ve buna benzer sahabe ve tabiinden nakledilen dualar da telbiyeye eklenebilir. Telbiyenin bir defa getirilmesi şarttır. Fazlası sünnettir. Terki de günahtır.

 

“Hacc esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur.” [19] Maksat, bu gibi işlerin naklen ve icmâen yasaklanmış olmasıdır. Âyet-i kerîmede geçen refes cinsî münasebettir. Münasebet öncesi yapılan işler olduğunu, kadınların yanında bu temasdan söz etmek olduğunu söyleyenler de vardır. Füsûk ise, mâsiyet işlemektir ki; bu haramdır. İhramda mâsiyet işlemekse, şiddetle haramdır. Cidal ise, yol arkadaşlarıyla kavga etmek, binilen deveye ve diğer şeylere karşı sert muamelede bulunmaktır. [20]

İhramlının Giyimi ve Yapamayacağı işler:

 

İhramlı kimse gömlek pantolon, sarık, takke, palto ve mest giyemez: Zira Hz. Peygamber (sas) ihramlının bu gibi şeyleri giymesini yasaklamıştır. İhrama girecek olan kimse izar bulamazsa, pantolonunu yarar ve onu izar diye peştemal gibi alt tarafına sarar. Üst tarafına örteceği ridayı bulamazsa, gömleğini yararak, rida diye omuzu üzerine örter. Papuç bulamazsa, mestlerini topuk aşağısından sökerek, papuç yerine ayağına giyer. Bu şeyler bu hale getirilince, ihramlı kişi bunları giymekle, dikişli şeyler giymiş sayılmaz. Ancak bu gibi şeyleri elde edebilmiştir. Mükellefiyet ancak kişinin gücü nisbetinde olur. Hz. Peygamber (sas) bir hadîs-i şerîfın sonunda şöyle buyurmuştur:  

“Ancak papuç bulamazsa, mestleri topuk aşağısından sökerek (papuç diye ayağına giyer).” [21]

İhramlı kimsenin omuzuna palto bırakması, ellerini paltonun kollarına geçirememesi şartıyla caizdir. Çünkü bu durumda paltoyu taşımış olur, giymiş olmaz.

İhramlı kimse başından ve omuzundan saç ve tüy traş edip koparamaz: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin.” [22] Zira traş ile hacının saçındaki dağınıklık giderilmiş olur. Oysa Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Hacının saçı başı dağınık, kokusu da pistir.” [23] Hacının saçı başı dağınık olur. Tarayarak, yağ sürerek, takke vb. bir şey takarak saçını bir araya toplayıp düzeltemez. Kokusu pistir; yani güzel kokular sürünmediği için pis kokar. Tabii ki ihramlı kimse bu durumda olur ve usfur vb. boyalarla boyanmış elbiseleri giyemez: Çünkü usfur da bir kokudur. Ama böyle bir elbise yıkanmış olurda, kokusu etrafa yayılmazsa, giyilmesinde sakınca olmaz.

İhramlı kimse başını örtemez: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Adamın ihramı başındadır.” İhramlı yüzünü de örtemez: Normalde kadının yüzünü açmasında fitne olduğu halde, ihramlı iken kadının yüzünü kapatması yasaklandığına göre; erkeğin yüzünü kapaması haydi haydi yasak olmalıdır.

İhramlı koku sürünemez. Başını ve sakalını hatmi ile yıkayamaz ve yağ süremez: Zira bütün bunların yapılmasında ihramlının saçının, başının dağınıklığı giderilmiş olur.

İhramlı kara av hayvanlarını öldüremez. İşaret dahi edemez ve avlanma yolunu gösteremez: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“İhramlı iken avı öldürmeyin.” [24]

“İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı.” [25] Rivayet edildiğine göre Ebû Katâde kendisi ihramsız ve arkadaşları ihramlı iken bir yaban eşeği avlamıştı. Bu avın etini yeyip yiyemeyeceklarini Hz. Peygamber (sas) e sorduklarında ihramlı olanlara;

“Siz avı işaret ettiniz mi? Siz avlanma yolunu gösterdiniz mi?” diye sorunca, onlar da; “Hayır” demişler ve Hz.   Peygamber (sas) de onlara;

“Öyle ise yeyiniz.” diye cevap vermiştir. [26] İşaret etmek, avlanmanın yolunu göstermek de öldürmek mânasındadır. Çünkü bunları yapmakla avın emniyeti yok edilmektedir ve bunların yapılması da nassın kapsamına girer. Tıpkı bir insanı öldürenlere mani olmak veya yardım etmek gibi.

İhramlının saçdaki biti öldürmesi de caiz değildir. Çünkü böyle yapmakla dağınık saçlar düzeltilmiş olur.

Kendisine saldırdıkları zaman pire, tahta kurusu, sinek, yılan, akrep, fare, kurt, karga, delice kuşu ve diğer yırtıcı hayvanları öldürmesi caizdir: Pirelerin, tahta kurusu ve sineğin öldürülmesi caizdir. Çünkü bunlar av hayvanı olmadıkları gibi, av hayvanlarından doğmuş da değildirler. Şu halde ihramlının bedenine musallat olan bu hayvanları öldürmekle ihramlının saçındaki başındaki dağınıklık toparlanıp düzeltilmiş olmaz. Bunlar insana eziyet verirler. Anlattığımız sebeplerden dolayı karınca ve kene de bu hükme tabidirler.

Yılan, akrep, fare, kurt, karga ve delice kuşunun ihramlı tarafından öldürülmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) buna şu sözleri ile cevap vermiştir;   

“Fâsıklardan beşi var ki; bunlar hillde ve Harem'de öldürülebilirler: Delice kuşu, yılan, akrep, fare ve azgın köpek.” [27] Bazı rivayetlerde bu hayvanlara karga, diğer bazılarında ise bunlara kurt da eklenmiştir. Azgın köpekle kastedilen de budur. Çünkü kurtla azgın köpek aynı mânaya gelmektedir. Karga ile de leş yiyen karga kastedilmiştir. Çünkü bu hayvanlar insana eziyet verirler.

Yırtıcı hayvanlara gelince; ihramlı kimse bunların saldırısına uğrarsa, bunları öldürebilir. Şeriat, eziyet vermeleri ihtimaline binaen beş fasık hayvanın öldürülmesine izin verdiğine göre, eziyet vermesi muhakkak olan hayvanlar haydi haydi öldürülmelidirler.

İhramlı kimse av hayvanının yumurtasını kıramaz: Çünkü yumurta o hayvanın aslıdır.

Harem'deki ağaçları kesemez: Çünkü bu hususda yasaklayıcı hadîs-i şerîf vardır. Harem dışındaki ağaçları kesmek mahzurlu olduğuna göre, Harem dahilindeki ağaçları kesmek haydi haydi mahzurlu olur. İhramlının balık avlaması caizdir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Deniz avı size helâl kılındı.” [28]

 

[29]

HACC FİİLLERİ

 

Diğer beldeler gibi, Mekke'ye gece veya gündüz girmenin bir zararı yoktur. Mekke'ye girilince, evvelâ Mescid-i Haram'a gidilir: Çünkü Beytullah oradadır. Zaten maksat da Beytullah'ı ziyaret etmektir.

Hz. Peygamber (sas) in tabiatına uyularak Beni Şeybe kapısından Mescid-i Haram'a girmek ve girerken de şu duayı okumak müstehabdır. [30]

Mescid-i Haram'a yalınayak girer. Ancak ayakları zarar görecekse, papucuyla girer. Girerken de şu duayı okur: [31]

Beytullah görülünce tekbir ve tehlil getirilir: O esnada şöyle demek müstehabdır: [32]

İşe evvelâ Hacerü'l- Esved'den başlanır. Tavaf edecek olan kişi bu taşın karşısına geçip tekbir getirir: Hz.Peygamber (sas) Mescid-i Haram'a girerken böyle yapmıştır.

Namazda yaptığı gibi ellerini kaldırır: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Eller ancak yedi yerde kaldırılır.” Böyle derken Hacerü'l- Esved'in istilâm edilmesini de saymıştır. Yapılabiliyorsa; hiç kimseye eziyet etmeden Hacerü'l- Esved'i öper veya elini sürer: Avucunun içiyle veya elinin bir kısmıyla dokunur, sonra öper ya da tam hizasında durur. Bunu yapamazsa, eliyle işaret eder: Çünkü müslümana eziyetten sakınmak vâcibdir, Hacerü'l- Esved'i öpmek ve istilâm etmek ise sünnettir. Vacibi yerine getirmek, sünneti yerine getirmekden önce gelir. Hz. Peygamber (sas) Hacerü'l- Esved'i öpmüş ve Hz. Ömer (ra) e şöyle buyurmuştu;

“Sen kuvvetli bir adamsın, Hacerü'l- Esved'(e ulaşmak) için insanları sıkıştırıp onlara zahmet verme. Ama bir boşluk bulursan, hemen istilâm et. Aksi takdirde, karşısında durarak tekbir ve tehlil getir.” [33]

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) bineği üzerinde Kabe'yi tavaf etmiş ve rükünleri asâsıyla istilâm etmiştir. Hacerü'l-Esved'i istilâm ederken şu duayı okumak müstehabdır. [34]

yani Mekke dışındaki taşralılar için sünnettir: Buhususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Beytullah'a gelen kimse onu tavaf ederek selâmlasın.” 'Selâm' kelimesi vâcibliğe ters düşmektedir. Mekke halkı için kudum tavafı sünnet değildir. Onlar bu tavafı yapmazlar.

Tavafa başlarken şu duâ okunur: [35]

Tavafa Hacerü'l- Esved'den başlanır. İztiba yapılarak Kabe'nin kapısına doğru gidilir: İztiba; ihramın bir ucunun sağ koltuk altından alınıp sol omuz üzerine atılmasıdır.

Hatimin dışından Kabe'nin çevresinde yedi defa dönülerek tavaf yapılır. Yedi dönüşün ilk üçünde remel yapılır. Sonra normal yürümeye geçilir. Hacerü'l-Esved'e her gelindiğinde el sürülür ve tavaf yine bu taşa el sürmekle tamamlanır: Hz. Peygamber (sas) in hacc fiillerinin böyle olduğu nakledilmiştir.

Hatim; Kabe'nin az ötesinde Rükn-i Irakî'den Rükn-i Şâmî'ye doğru uzanan bir duvarla çeperlenen kısımdır. Burası daha evvel Kabe'nin içinde iken, sonraları yapılan tamiratlarla Kabe'nin dışında bırakıldığı için, bu adı almıştır. Altınoluk, Hatim tarafındadır. Buraya Hicr de denilir. Çünkü burası Beytullah'dan alıkonmuştur. Hatim ile Kabe arasında iki tarafdan giriş çıkış vardır. Tavaf ederken Hatim'in içinden geçilirse, tavaf geçerli olmaz. Çünkü burası Kabe'nin içi sayılmaktadır. Hz. Peygamber (sas) 

“Hatim Kabe'dendir.” buyurmuştur. Bu sebeple tavafı iade etmek; gerekir. İadede Hatim'in hemen yanıbaşındaki kısım tavaf edilirse, yeterli olur. Çünkü tavaf böylece tamamlanmış olur. Ama Kabe'nin etrafından tam dönülerek iade edilirse, daha güzel ve mükemmel olur. Böylece bazı fakihlerin ihtilafı dışında kalınmış olur. Remel; salınarak ve omuzları sarsarak yürümektir ki; bunun sebebi müşriklere karşı sahabenin güçlü olduklarını göstermekti. Çünkü müşrikler onlar hakkında; “Medine'nin humması onları bitkin düşürmüş” demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas);

“Kendini güçlü gösteren kimseye Allah (cc) rahmet etsin.” buyurmuştu. Şimdi bu sebep ortadan kalkmış ama, hükmü günümüze kadar devam edegelmiştir.

[36]

Altınoluğun hizasına varınca, şu duayı okuması müstehabdır: [37]

Rükn-i Şâmî'nin yanına varınca, şu duayı okuması müstehabdır: [38]

Rükn-i Yemânî'ye varınca, şu duayı okuması müstehabdır: [39]

Sonra Makâm-ı İbrahim'de veya Mescid-i Haram'da kolay gelen bir yerde iki rek'at namaz kılar: Bu namaz vâcibdir. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Tavaf eden, her yedi şavt için iki rek'at namaz kılsın.” [40]  Ayeti- kerîmede de;

“Siz de Makâm-ı İbrahim'de bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın).” [41] Bu âyet-i kerîmenin tefsirinde; bununla tavaf namazı kastedildiğini ifade eden bir görüş vardır. İki rek'at tavaf namazı kıldıkdan sonra şu duâ okunmalıdır: [42]

Sonra hacerü'l- Esved istilâm edilir: Zira Hz. Peygamber (sas) iki rek'at tavaf namazı kıldıkdan sonra Hacerü'l- Esved'i istilâm etmiştir.

Buradan Safa'ya çıkılır: Safa'ya istenilen kapıdan gidilebilir. Ama en iyisi Hz. Peygamber (sas) e uyularak Beni Mahzun kapısından çıkılmasıdır. Kaldı ki burası Safa'ya en yakın olan kapıdır. Bu kapıya günümüzde Babü's- Safa denmektedir. Safa tepesine çıkılır, Beytullah'a dönülerek tekbir getirilir. Eller kaldırılarak tehlil getirilir. Hz. Peygamber (sas) e salât ü selâm getirilir. İhtiyaçlar için duâ edilir: Hz. Peygamber (sas) böyle yapmıştır. Çünkü Allah (cc) a övgüden ve namazdan sonra edilen duâ, kabul edilmeye en yakın olan duadır. Bu sebeple duadan evvel Allah (cc) övülür ve namaz kılınır.

Sonra Merve'ye varılır. Safâ'da yapılan burada da yapılır: Hz. Peygamber (sas) böyle yapmıştır.

 

Şu da var ki; Safa -Merve arasında sa'y vâcibdir. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Sa'y üzerinize yazıldı. Öyle ise sa'yedin.” Bu  âhad haber olduğu için, sa'yın rükün olmasını gerektirmektedir. Bu sebeple biz sa'yın vâcib olduğunu söyledik. Şu âyet-i kerîme de sa'yın rükün olmasını imkânsız kılmaktadır. “Onları (Safa ile Merve'yi) tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.” [43] En iyisi sa'yı ziyaret tavafının ardından yapmaktır. Çünkü sa'y vâcibdir ve bir defa yapılması gerekir. Kudum tavafı ise, sünnettir. Vâcib olan sa'y, sünnet olan kudum tavafının ardından yapılmaz. Ama buna ruhsat verilmiştir. Çünkü bayram gününde hacı kurban kesme, şeytan taşlama ve diğer işlerle meşgul olacağından dolayı, belki de sa'ya zaman bulamaz.

Safa'ya çıkarken şu duayı okumak müstehabdır: [44]

Safa üzerindeki iken de şu duayı okumak müstehabdır: [45]

Ayrıca ihtiyaçları için de duâ eder. Safa'dan inerken de şu duâ okunur: [46]

Sa'yda iken de şu duâ okunur: [47]

Şu duâ da çokça tekrarlanmalıdır: [48]

Safa'da okunan dualar Merve'de tekrarlanır. Sonra ihramlı olarak Mekke'de kalınır. Kabe istenildiği kadar tavaf edilir: Çünkü tavaf özellikle Mekke haricinden gelenler için namazdan daha faziletlidir. Her tavaf için iki rek'at namaz kılınır. Açıkladığımız gibi, tavafdan sonra sa'y edilmez.

Terviye gününün sabahında Minâ'ya çıkılır: Mescid-i Hayf’ın yakınına yerleşilir. Terviye; Zilhiccenin sekizinci günüdür.

Arefe günü sabah namazı kılınıncaya kadar orada kalınıp gecelenir: Minâ'da öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazları kılınır. Çünkü Cebrail (as) İbrahim (as) ile Hz. Peygamber (sas) e Minâ'da böyle yaptırmıştır. Hz. peygamber (sas) in hacc menâsiki anlatılırken, bu hususda böyle nakledilmiştir.

Arafat'a gitmeden evvel Minâ'da gecelemek sünnettir. Geceleyin Mekke'de kalınır da bu namazlar kılınırsa caiz olur. Çünkü o gün Minâ'da yapılması gereken bir hacc fiili yoktur. Ancak Mekke'de kalmakla sünnete muhalefet edilmiş olur.

Minâ'ya inilirken de şu duâ okunur: [49]

Oradan da Arafat'a gidilir: Hz. Peygamber (sas) in tatbikatına uyulmak için böyle yapılır. Ayrıca vakfe farizasını edâ etmek için, o günde Arafat'a gidilir ve orada istenilen bir yere yerleşilir.

Güneş zeval noktasına geldiğinde abdest alınır veya gusledilir: Çünkü o gün toplanma günüdür; gusletmek müstehabdır. Sünnet olduğu da söylenmiştir.

İmamla beraber kılınacaksa, öğle ve ikindi namazları; Öğle vaktinde bir ezan ve iki kametle kılınır: Hz. Peygamber (sas) in öğle ve ikindi namazlarını Arafat'da cemederek kıldığına dâir mütevatir rivayetler vardır. Câbir (ra) in rivayetine göre; bu namazları bir ezan ve iki kametle kılmıştır. Yani ezan okunur, öğle namazı için kamet getirilir, öğle namazı kılındıktan sonra da ikindi namazı için kamet getirilir. Çünkü bu durumda ikindi namazı vaktinden önce kılınmaktadır. Bunu cemaata bildirmek  için, kamet getirilir. Eğer kamet getirilmezse, cemaat bunu nafile namaz zannederek imamla birlikte kılmazlar. Öğle ve ikindi namazları cemedilerek kılındığında, aralarında nafile namaz kılınmaz.

Hacıların bütün mesailerini vakfeye hasretmeleri için, ikindi namazı öne alınarak öğle namazıyla birlikde kılınır. Ama ikisi arasında nafile kılınması bu maksadın gerçekleşmesine mani olur.

Münferiden kılınacaksa, bu namazlardan her biri kendi vaktinde kılınır (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Ebû Yûsuf ve Muhammed dediler ki; öğle ve ikindi namazlarını münferiden kılan kimse de bunları cem-i takdim şeklinde kılar. Çünkü hacının kendini tamamen vakfeye vermesi için, bu namazların cemedilerek kılınmasına cevaz verilmiştir. Vakfenin vakti uzundur. Şu halde ferdi olarak da kılınsa, cemaatle de kılınsa; bu namazlar cemedilerek kılınmalıdırlar.

Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre, ikindi namazını öne alarak öğle ile beraber kılmak kaideye ters düşer. Çünkü asıl kaideye göre; her namazı kendi vaktinde kılmak gerekir. Fakat bu namazların cemedilerek kılınacağına dair şer'î nass varid olduğu için, biz burada kaideye muhalefet ediyoruz. Hz. Peygamber (sas) bu iki namazı imam olarak cem'an kıldırmış ve zevalden önce de hacc için ihrama girmiştir. Bu istisna haricinde; kaideye uymak gerekir.

Namazdan sonra binek üstünde eller tamamen açılıp kaldırılarak Allah (cc) a hamd-ü sena edilir. O'nun Peygamberine salât ü selâm getirilir ve Allah (cc) a çeşitli ihtiyaçlar için duâ edilir: En iyisi, ikindi namazının ardından imamla birlikde Cebel-i Rahme yakınına gidip kıbleye dönerek vekfe yapmaktır. Çünkü “Hz. Peygamber (sas) ikindi namazından sonra vakfe yerine gitmiş, bineği üzerinde kıbleye dönüp ellerini kaldırıp tam açarak, yemek dilenen bir düşkün gibi duâ ederek vakfe yapmıştır.” Bunu İbn. Abbas (ra) rivayet etmiştir. Evvelki kısımlarda da anlatıldığı gibi Allah (cc) a hamd ü sena edilir. Rasûlullah (sas) a salât ü selâm getirilir. Ayakda ve oturarak vakfe yapmak caizdir. Ama en iyisi ayakta durarak yapmaktır. Vakfe yapılan yerde zaman zaman telbiye getirilir. Zira Hz. Peygamber (sas) Akabe cemresine varıncaya kadar hep telbiye getirmişti.

Arafat'ın Batn-ı Urene denilen yerinden başka her tarafında vakfe yapılabilir: Zira bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir. (Ancak) Batn-ı Urene'nin üst tarafına çıkın.” [50]

Arafat'da vakfenin vakti; güneşin zeval anından, ertesi gün ikinci fecrin doğuşuna kadardır: Zira Hz. Peygamber (sas) zeval vaktinden sonra vakfe yapmış ve şöyle buyurmuştur:

“Hacc arefedir. Arafatta gece veya gündüz vakfe yapan kimse, haccını tamamlamış olur. Geceleyin (de olsa) Arafat'da vakfe yapmayan kimsenin haccı kazaya kalmış olur. Bu durumda o kimse umre yaparak ihramdan çıksın ve sonraki yılda haccını kaza etmesi gerekir.” [51]

Zevalden sonra bir müddet vakfe yapıp Arafat'dan ayrılmak caiz olur. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Arafat'da gece veya gündüz bir müddet duran kimsenin haccı  tamam olmuştur.” [52] Haccın rüknü bir an da olsa, orada durmaktır. Ama güneşin batışına kadar orada beklemek rükün değil, vâcibdir. Zira bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Meşarlerinizde bekleyin. Çünkü siz babanız İbrahim (as) in bıraktığı mirasdan bir miras üzerindesiniz. Allah (cc) ın salât ü selâmı onun üzerine olsun.” [53] Bu hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) Arafat'da beklenmesini emretmiştir ve bu emir vâciblik ifade eder.

Bu zaman içinde vakfe yapmayan kimsenin haccı kazaya kalmış olur. Bu durumda o kimse tavaf ve sa'y yapar, İhramdan çıkar ve sonraki yılda Iıacemi kaza eder: Buna dair hadîs-i şerîfı rivaye etmiştik.

Şunu bilmeliyiz ki; arefe gününün fazileti ve o günde duaların kabul buyurulacağına dair hadîs-i şerîfler çoktur. O günde hacının var gücüyle duâ etmesi, ezbere bildiği duaları okuması, ezbere bilmiyorsa, yüzünden okuması gerekir. Namazdan sonra bir Fatiha ve on İhlâs okunarak şu duanın yapılması müstehabdır: [54]

Güneş batınca imamla birlikde Müzdelife'ye gidilir: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu müşrikler güneşin dağların tepesinde erkeklerin sarığı gibi durduğu zaman (yani gurubdan önce) Arafat'dan inerlerdi. Ben ise, onlara muhalefet etmek için güneşin batışından sonra iniyorum.” Arafat'dan Müzedelife'ye ağır ağır gidilir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) o  gün böyle yapmış ve;

“Ey insanlar sakin olun.” [55] buyurmuştur. Arafat'dan ayrılmadan güneşin batışı esnasında şöyle demek müstehabdır: [56]

Arafat'dan imamdan önce değil, onunla beraber inmek gerekir. Ancak güneş battıkdan sonra dahi imam orada gecikirse, ondan önce gidilebilir.  Çünkü artık gidişin vakti gelmiştir. Gün batışından ve imamın ayrılışından sonra da bir kimse kalabalıkda sıkışma korkusu sebebiyle biraz daha Arafat'da beklerse, caiz olur. Hz. Âişe (ra) de böyle yapmıştır. O   esnada çokça istiğfar etmek gerekir. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

”Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah (cc) dan mağfiret isteyin. Çünkü Allah, affedici ve esirgeyicidir.” [57]

Yolda bakla iriliğinde yetmiş taş toplanır. Müzedelife'ye gelinceye kadar yolda akşam namazı kılınmaz. Akşam namazı bir ezan ve bir kametle yatsı ile beraber kılınır: Akşam namazının ertelenmesi Üsâme b. Zeyd (ra) in rivayet ettiği şu hadîs-i şerîfden dolayıdır:

“Arafat'dan Müzedelife'ye giderken Rasûlullah (sas) ın terkisinde idim. Şi'b denilen yere inip def-i hacette bulundu, ama abdest almadı. Kendisine 'ya Rasûlallah! Namaz kılmayacak mısınız?' diye sordum. Buyurdu ki; 'namaz burada değil, ileride kılınacak.'” [58]

Akşam ve yatsı namazlarının Müzedelife'de cemedilerek kılınması ise, Câbir (ra) in şu; “Hz. Peygamber (sas) böyle yaptı,” rivayetinden dolayıdır. Yatsı namazı ise normal vaktinde kılındığı için; arefe günü ikindi namazının hilâfına, vaktini duyurmaya ihtiyaç yoktur. Cemedilerek kılınan akşam ve yatsı namazlarının arasında nafile kılınmaz. Çünkü böyle yapmak, cem ameliyesini keser. Nafile kılınır veya başka bir işle meşgul olunursa, yeniden kamet edilir. Çünkü evvelki kamet bu durumda hükmünü yitirmiştir. Akşam namazı Arafat'da veya Müzedelife'ye giderken yolda kılınırsa, caiz olmaz. Ebû Yûsuf dedi ki; caizdir: Çünkü bu namaz vaktinde kılınmıştır. Bizim bu hususdaki dayanağımız ise, Üsame'nin rivayet ettiği hadîs-i şerîfdir. Şu halde akşam namazı fecir doğmadan kaza edilmelidir. Fecir doğdukdan sonra kaza edilmez. Çünkü artık cemetmenin vakti geçmiştir.

Müzedelife'ye varıldığında üzerinde meş'ale bulunan dağın yanına yerleşilmelidir. [59] Çünkü Hz. Peygamber (sas) orada durmuştur. Gece Müzedelife'de kalınır: Bu sünnettir. Sabahın alaca karanlığında sabah namazı kılınır: İbn. Mes'ûd Hz. Peygamber (sas) in böyle yaptığını rivayet etmiştir. Hacı burada kendini vakfeye ve duaya vermelidir.

Namazdan sonra Meş'ar-i Haram'da biraz durulur: Hacı burada da olanca gayretiyle duâ eder. Arefe bahsinde de anlatıldığı gibi, kendini duaya verir. Müzedelife'ye inildiğinde şu duayı okumak müstehabdır: [60]

Akşam ve yatsı namazları kılındıkdan sonra şu duâ okunur. [61]

Bundan sonra kişi Allah (cc) dan düşmanlarının kendisiyle barışmalarını sağlamasını diler. Çünkü Allah (cc) Müzedelife gecesinde kendisinden bu yolda talepde bulunanın talebini yerine getireceğine söz vermiştir.

Sabah namazından sonra imamla birlikde vakfe yapıp duâ etmek müstehabdır. Zira Allah (cc);

“Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin.” [62] diye emretmiştir. Tekbir, tehlil ve telbiye getirmeli; sonra da şöyle duâ etmelidir. [63]

Müzedelife'nin Muhasser vadisi dışında her tarafında vakfe yapılabilir: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Muhasser vadisi hariç, Müzedelife'nin her tarafı vakfe yeridir.” [64]

Sonra güneş doğmadan Minâ'ya hareket edilir: Zira Hz.Peygamber (sas) de böyle yapmıştır. Ağır ağır gidilir. Muhasser vadisine varıldığında yaya veya binek üzerinde bir taş atımı mesafesi kadar sür'atli gidilir. Hz. Peygamber (sas) de böyle yapmıştır. Minâ'ya ulaşılınca, Minâ'da şeytan taşlama işine Cemretü'l- Akabe'den başlanır. Orada vadinin aşağısından yukarıya doğru yedi taş atılır ve her atışda tekbir getirilir. Orada durulmaz. İlk taşın atılmasıyla telbiyeye son verilir: Câbir (ra) den şöyle rivayet edilmiştir;

“Hz. Peygamber (sas) Minâ'ya geldiğinde Akabe Cemresine yedi taş atmadan tekbir getirdi. Taşlamadan sonra traş oldu, kurban kesti. Sonra da Mekke'ye gelip Kabe'yi tavaf etti.”

Cemrelere atılan taşlar fiske iriliğinde olmalıdır. Hz. Peygamber (sas) kurban bayramının ilk gününün sabahında Fadl b. Abbas (ra) a; “Bana fiske taşı iriliğinde yedi taş getir,” buyurmuş; Fadl getirince de Hz. Peygamber (sas) taşları elinde evirip çevirerek şöyle buyurmuştur:

“Fiske taşı kadar olsun. O kadar olsun. Aşırılığa gitmeyin.”

Fiske; taşın işaret parmağının ucuna konulması ve baş parmağın ucu ile bastınp atılmasıdır. Yalnız bu taşların iriliği hususunda ihtilaf edilmiştir: Muhtar kavle göre bu taşlar bakla iriliğinde olmalıdır. Bundan büyük veya küçük taşların atılması caizdir. Çünkü maksat taş atmaktır ve bu maksat da hasıl olmuştur. Atarken de şu duâ okunur: [65]

Yer cinsinden olan her şeyle cemreler taşlanabilir. Ama taşlamanın yer cinsinden olmayan şeylerle yapılması caiz olmaz. Bu taşların her hangi bir yerden toplanıp alınması caizdir. Ancak cemrelere atılmış olan taşların toplanıp yeniden atılması mekruh olur. Çünkü bunlar haccı kabul edilmeyen kimselerin attıkları taşlardır. Bunu teyid eden bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur:

“Haccı kabul edilen kimsenin attığı taş oradan ref olunur.” Kaldı ki, orada bulunan taşlar başkaları tarafından atıldığı için müstamel suya benzer. Müstamel suyun tekrar abdest ve gusül için kullanılması caiz olmadığına göre, başkası tarafından atılan taşın cemreye yeniden atılması nasıl caiz olur?

 

“Bugün yapacağınız ilk iş; taş atmanız, sonra kurban kesmeniz, sonra da traş olmanızdır.” Traş olmak ihram yasaklarından olduğuna göre, kurban kesiminden sonraya bırakılır. Saçları kısaltmaktansa, traş olmak daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allah (cc) traş olanları mağfiret buyursun.” Kendisine; “Saçlarını kısaltanları mağfiret buyurmasın mı?” sualine,

“Allah (cc) saçları traş edenleri mağfiret buyursun,” buyurmuş ve bunu üç defa tekrarlamış ve sonra;   “Saçlarını kısaltanları Allah (cc) mağfiret buyursun.” buyurmuştur. [66] Hacının başında saç yoksa, oruç tutamayan kimsenin oruçluya benzemek için oruçlu gibi davranmasında olduğu gibi, burada da traşa benzesin diye usturayı başının üzerinde öylece dolaştırması gerekir.

Sünnet olan; saçın tamamının traş edilmesidir. Bunda eksik olursa, sünnete muhalefet edildiğinden dolayı, iyi bir iş yapılmış olmaz. Traş edilen kısmın başın dörtte birinden az olması caiz değildir. İhtilaf ve delillerde bunun benzeri, abdestte başın dörtte birinin meshedilmesidir. Saçı kısaltmak demek; saç uçlarından en azından parmak ucu kadarının

kısaltılmasıdır. Kesilen saçların yere gömülmesi müstehabdır. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Biz yer yüzünü dirilere ve ölülere toplanma yeri yapmadık mı?” [67] Traş olurken şöyle demek müstehabdır: [68]

Bu işler yapılınca, kadınla cinsî münasebet hariç, hacıya her şey helâl olur: Zira bu durumdaki adam hakkında Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kadınlar hariç; ona her şey helâl olur.” [69]

Sonra Mekke'ye gidilip o gün, ertesi gün veya daha sonra ziyaret tavafı yapılır. Rükün olan bu tavafın hepsini veya dört şavtını yapmayan kimse, tavaf edinceye kadar ihramh kalır.

Ziyaret tavafı şöyle yapılır: Kabe yedi defa dönülerek tavaf edilir. Bu tavafda remel yapılmaz. Sonrasında sa'y edilmez. Eğer kudum tavafı yapılmamışsa, bu tavafda remel yapılır. Sonrasında da Safa ile Merve arasında sa'y edilir. Bundan sonra kadınla cinsî münasebette bulunmak da helâl olur: Ziyaret tavafına, ifada tavafı da denilir. En faziletlisi bu tavafın bayramın birinci gününde yapılmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sas) Akabe Cemresi'ne taş atıp kurban kesdikden ve traş oldukdan sonra, Mekke'ye giderek ziyaret tavafını yapmış, sonra da Minâ'ya dönerek öğle namazını orada kılmıştır.

Ziyaret tavafının vakti, kurban kesme günleridir. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Artık o (kestiğiniz kurban) dan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.” [70] Bu âyet-i kerîmenin akabinde Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“(Sonra kirlerini gidersin/er, adaklarını yerine getirsinler) ve o eski evi (Kabe'yi) tavaf etsinler.” [71] Bu âyet-i kerîmelerde Allah (cc) kurban kesmekle tavafın vaktinin aynı olduğunu açıklamıştır. Eğer ziyaret tavafı kurban kesme vaktinden sonraya bırakılırsa; ayrıca ceza olarak bir koyun veya keçi kesmek gerekir. Traş ve taşlamayı geciktirme halinde de aynı ceza geçerlidir. İmam ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; ceza gerekmez. Çünkü o, vaktinde yapamadığı şeyi geç de olsa, sonradan yapmıştır. Ebû Hanîfe'nin bu durumda ceza gerektiğine dair görüşünü teyid eden delil, İbn. Mes'ûd'un şu hadîsidir:

“Sıraya uymayarak bir nüsükü diğerinden önce yapan kimsenin ceza olarak kurban kesmesi gerekir.” Yeri belirlenmiş bir nüsükü o yeri geçtikten sonra yapma ki bu ihramdır, ihrama belirlenen mikattan sonraki bir yerde girilmesi durumunda kurban kesmek gerektiğine göre, zamanı belirlenen bir nüsükü zamanı geçtikten sonra yapma halinde de kurban kesmek gerekir.

Âyet-i kerîmede, tavaf etsinler denildiğinden dolayı, ziyaret tavafı farzdır, rükündür. Bu şavtın tamamını veya dört şavtını yapmayan bir hacı, tavafı yapıncaya veya tamamlayıncaya kadar ihramlı kalır, Tamamını yapmaması halinde ihramlı kalır. Çünkü evvelce de açıkladığımız gibi bu tavaf rükündür. Dört şavtını yapmaması durumunda da ihramlı kalır. Çünkü dört şavt, yedi şavtın yarısından fazladır. Tamamının hükmü yarıdan fazlası için de geçerlidir. Şu halde dört şavtı yapmayan kimse, hiç tavaf etmemiş gibi olur.

Ziyaret tavafında remel yapılmaz. Sonrasında sa'y de yapılmaz; eğer bu ikisi kudum tavafında yapılmış ise. Çünkü bunların bir kez yapılması emredilmiştir. Ama kudum tavafı yapılmamışsa, o zaman bunların ziyaret tavafında yapılması gerekir. Bunu daha evvel de açıklamıştık. Ziyaret tavafını yapan hacıya artık kadınlarla  cinsî münasebet helâl olur. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Beyti  tavaf ettiniz mi, artık kadınlar size helâl olurlar.” [72] Çünkü hacı bu durumda ihrama giriş maksadı olan   hacc farizasını yerine getirmiş olmaktadır.

Ziyaret tavafı yürüyerek yapılmalıdır. Mazeret olmaksızın binek üzerinde veya taht gibi bir şey üzerinde taşınarak tavaf edilirse, Mekke'de bulunulduğu müddet içinde iade edilmelidir. Mekke'den çıkılmışsa, ceza olarak bir koyun veya keçi kurban etmek gerekir. Ama mazerete binâen böyle yapılmışsa, her hangi bir ceza gerekmez. Hz. Peygamber (sas) in binek üzerinde iken bu tavafı yaptığına dair gelen rivayet, yaşlılık halindeki mazereti sebebiyle yapıldığı şeklinde yorumlanmalıdır.

Tavafda sağa doğru gitmek de vâcibdir. Yani Hacerü'l- Esved'in karşısında cephe vaziyeti alarak durulunca, Kabe'nin kapısı sağ tarafımıza düşer. İşte o tarafa ilerleyerek tavaf edilmelidir. Geriye giderek tavafın tamamı veya yarıdan fazlası yapılırsa, Mekke'de bulunulduğu müddet içinde tavafın iadesi gerekir. Aksi takdirde bir koyun veya keçi kurban etmek (dem) gerekir. Ziyaret tavafı yapıldıkdan sonra Minâ'ya dönülür. Minâ gecelerinde orada kalınır. Hz. Peygamber (sas) in tatbikatına uymak için, o gecelerde Minâ'da kalmak sünnettir.

Kurban bayramının ikinci gününde; Zilhiccenin 11. gününde ki Minâ'da karar kılındığı için bu güne yevm-i karr denilmektedir zevalden sonra Mescid-i Hayf tarafındaki cemre-i suğradan (küçük şeytandan) başlanarak, her birine yedişer taş atarak üç cemreyi taşlar. Sonra insanlarla beraber orada durup Kabe'ye dönerek duâ eder: Ellerini omuz hizasına kaldırarak ve tam açarak Allah (cc) ı zikreder, O'na övgüde bulunur, tekbir ve tehlil getirir. Hz. Peygamber (sas) e salât okur, ihtiyaçları için Allah (cc) a niyazda bulunur. Rivayet edildiğine göre Ebû Yûsuf orada şu duanın edilmesinin uygun olacağını söylemiştir: [73]

Bu duadan sonra Cemre-i Vusta'ya (orta şeytana) gider. Aynı şeyleri yapar. Sonra da Cemre-i Akabe'ye (büyük şeytana) gider, orayı taşlar. Taşlamadan sonra orada durmaz. Evvelki iki cemrede durmazsa, bir şey gerekmez. Çünkü durması duâ içindir.

gibi cemreler taşlanır: Cemreleri taşlamanın, taşlamadan sonra oralarda durup duâ etmenin şekil ve evsafı Câbir (ra) in Hz. Peygamber (sas) den rivayet ettiği hadîs-i şerîfde anlatılmıştır. Eğer bayramın üçüncü günü Mekke'ye giderse, dördüncü günün taşlaması üzerinden düşer ve hiç bir ceza da gerekmez. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kim iki gün içinde acele edip (Minâ'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur.” [74] En iyisi dördüncü günün de taşlarını atmak için Minâ'da kalmaktır. Böyle yapmakla hacc fiilleri tam olarak ifa edilmiş olur. Dördüncü günün taşını o günde zevalden evvel atmak caizdir. İmameyn dediler ki; dördüncü günün taşlarını zevalden evvel atmak caiz olmaz. Çünkü o günün taş atma vakti; ikinci ve üçüncü günlerinki gibi zevalden sonradır. Bu Hz. Ömer (ra) den rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki gerekçesi şudur: Dördüncü günde hiç taş atmamak caiz olduğuna göre, zevalden evvel atılması haydi haydi caiz olur. Bu İbn. Abbas (ra) dan rivayet edilmiştir.

Mekke'ye gelirken yolda Ebtah vadisinde kısa bir müddet de olsa biraz mola verip durur: Burası muhasseb denilen yerdir. Burada biraz mola vermek sünnettir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) hususi olarak buraya inip bir müddet mola vermiştir. Bu da hacc menasikindendir. Hz. Ömer (ra) den böyle bir rivayet vardır.

Ve sonra Mekke'ye geçip orada kalır: Orada tavaf etmek, namaz kılmak, sadaka vermek, Kur'an okumak Allah (cc) ı zikretmek gibi bolca hayırlı işler yapar. Şiir okumakdan, kötü sözler söylemekden ve malâyani şeylerden uzak durur. Bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur:

“Mekke'de işlenen iyiliklerin sevabı yüz bin katına kadar artırılır. İşlenen kötülüklerin günahı da aynı nisbette artırılır.” Bu sebeple Ebû Hanîfe caiz olmayan şeyleri yaptığı takdirde günahı kat kat artar korkusuyla Mekke'de kalıp ikâmet etmeyi uygun görmemiştir. Ama kendisine hâkim olacağına ve caiz olmayan sözleri söylemeyeceğine, caiz olmayan fiilleri işlemeyeceğine kanaat eden ve kendisine güvenen kişinin Mekke'de kalıp ikamet etmesinin daha faziletli olacağı hususunda icmâ edilmiştir.

Ailesine dönmek isteyen Sader tavafını eder: Buna veda tavafı da denilir. Çünkü bu durumda o kimse Kabe'den ayrılıp veda etmektedir.

Bu tavaf da yedi şavttır. Bu tavafda remel yoktur. Sonrasında sa'yedilmez: Bunun sebeplerini açıklamıştık. Mekke'ye dışarıdan gelmiş taşralıların bu tavafı yapmaları vâcibdir: Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Bu Beyt'i hacceden kimse, bu Beyt'le son görüşmesi esnasında tavaf etsin,” [75] Ama Mekke'lilerin veda tavafı yapmaları gerekmez. Çünkü onlar Mekke'den çıkmamakta ve Kabe'yle vedalaşmamaktadırlar.

Veda tavafından sonra zemzem kuyusuna gelinir. Herkes orada kendi suyunu kendisi çeker ve içebildiği kadar içer: Böyle yapmak daha faziletlidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) zemzem kuyusunun yanına gelip, oradan bir kova suyu bizzat kendisi çekerek içmiş, sonra da kovayı üzerine boşaltmıştır. Suyu üç nefesde içmek müstehabdır. Her defasında Kabe'ye bakılarak şöyle denmelidir;

En sonuncusunda ad şöyle duâ edilmelididr: [76]

Bundan sonra zemzem suyuyla yüzünü ve başını mesheder. Yapabilirse, başına zemzem suyu da döker.

Sonra Kabe kapısına gelinir ve eşiği Öpülür: Çünkü böyle yapmakta fazlasıyla yakarış yardır.

Buradan Mültezem'e gelinir: Burası Kabe'nin kapısıyla Hacerü'l- Esved arasındaki yerdir.

Sağ yanak ve karın oraya dayandırılır. Kabe'nin örtüsünden tutulur: Efendisinin elbisesinin ucuna tutunarak büyük bir iş için ondan yardım isteyen bir köle gibi davranılır.

Olanca güçle duâ edilir: Çünkü orası duaların kabul buyurulacağı bir yerdir. Bu hususda hadîs-i şerîf vardır. Ağlanır: Ya da ağlıyormuş gibi yapılır. Çünkü bu duanın kabul edildiğini gösteren alâmetlerdendir. Ve geriye doğru gidilerek bu vaziyette Mescid-i Haram'dan çıkılır ki, bu sırada bakışı hep Kabe'ye olsun. Veda anında şu duayı okumak müstehabdır. [77]

İhrama giren kimse, gelirken Mekke'ye girmez de Arafat'a gider ve orada açıkladağımız şekilde vakfe yaparsa, kendisinden kudum tavafı düşer: Çünkü o artık hacc fiillerini yapmaya başlamıştır. Artık sırasına uyarak haccın diğer fiillerini yapması gerekir. Kudum tavafını yapmadığından dolayı ceza olarak kendisine dem (yani bir koyun veya keçi kurban etmesi) gerekmez. Çünkü kudum tavafı sünnettir; yapılmaması halinde her hangi bir ceza yoktur.

Arafat'dan uyuyarak veya baygın olarak geçmek yahut o yerin Arafat olduğunu bilmemekle de vakfe yerine getirilmiş olur: Çünkü bu durumda vakfe rüknü yerine gelmiş olmaktadır. Ayrıca bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Arafat'da vakfe yapan kimse haccını tamamlamış olur,” [78]

Hacc hususunda kadın da erkek gibidir: Çünkü bu hususdaki nass umumî olup, her iki cinsi de kapsamaktadır.

Şu farkla ki, kadınlar başlarını değil, sadece yüzlerini açarlar: Hz. Peygamber (sas);

“Kadının ihramı yüzündedir.” buyurmuştur.

Telbiye getirirken de fitne korkusundan dolayı seslerini yükseltmezler. Tavafda remel yapmaz, Safâ-Merve arasında da hızlı hızlı yürümezler: Çünkü kadın için esas örtünmektir. Remel yapmak ve Safa- Merve arasında hızlı hızlı yürümek durumunda bazı yerleri açılabilir.

İhramdan çıkmak için traş olmazlar, ama saçlarını kısaltırlar. Zira Hz.  Peygamber (sas) kadınların traş olmalarını yasaklamış, saçlarını kısaltmalarını emretmiştir. [79] Dikişlielbise giyerler: Çünkü dikişli elbise giyilmemesi halinde kadının avret yerlerinin açılmasından korkulur.

Yanlarında erkekler varsa Hacerü'l-Esved'i istilâm etmezler: Çünkü kadın, erkeklere temas etmekden menolunmuştur.   

İhrama girmek üzere iken âdet gören kadın, erkeklerin ihrama girişinde anlatıldığı gibi, gusledip ihrama girer. Ancak Kabe'yi tavaf etmez: Çünkü tavaf Mescid-i Haram'da yapılır. Âdet halindeki kadının Mescide girmesi ise haramdır.

[80]

 

UMRE VE AHKÂMI HAKKINDA

 

Umre sünnettir: Hacc fiilleri tamamlandıktan sonra umrenin yapılması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) bu hususda şöyle buyurmuştur:

“Haccdan sonra ara vermeden umre yapın. Çünkü böyle yapmak ömrü ve rızkı arttırır. Körüğün demirdeki pislikleri giderişi gibi, bu ikisi de günahları giderirler,” [81]

“Hacc cihaddır. Umre nafiledir.” [82] Buhadîs-i şerîf bu hususda nassdır.

“Haccı ve umreyi Allah (cc) için tam yapın.” [83] âyet-i kerîmesi, haccın ve umrenin tamamlanması gerektiği mânasındadır. Tamamlamak; bir şeye başladıktan sonra söz konusudur. Binâen aley, biz deriz ki; umreye başladıktan sonra tamamlamak vâcib olur. Ama başlanması vâcib değildir. [84]

 

TEMETTÜ HACCI

 

Temettü haccı; aynı senenin hacc aylarında umre fiillerini önce yaparak ve akabinde ihramsız olarak ailesine dönmeksizin iki ihram ile umre ve hacc fiillerini bir arada yapmaktır. Bir kimse hacc aylarından evvel ihrama girer ve umre fiillerini hacc aylarında ifa ederse, temettü haccı yapmış olur. Umre tavafının tamamını veya şartlarının çoğunu hacc aylarından evvel yaparsa, temettü haccı yapmış sayılmaz.

Temettü haccı ifrad haccından daha üstündür: Ebû Hanîfe'den nakledilen bir görüşe göre; ifrad haccı daha üstündür. Çünkü ifrad haccı yapan kimse, seferini umre için yapmaktadır. Ama yukarıdaki zahir görüşün açıklaması şöyledir: Temettü haccı yapan kimse, seferini hacc için de yapmaktadır. Sefer ile hacc arasına umrenin girmesi, seferin hacc için yapılmasına mâni olmaz. Tıpkı Safa ile Merve arasında sa'yederken cuma namazını kılmaya gitme hadisesinin araya girişinde bunun sa'y için mâniâ olmayışı gibi. Kaldı ki, temettü haccı yapan ailesinin bulunduğu yere ihramsız halde dönmeksizin iki nüsükü; hacc ve umreyi bir arada yapmış olmaktadır. Bu sebeple Allah (cc) için bir şükür kurbanı kesmesi gerekir. Ama ifrad haccı yapan böyle değildir.

Temettü haccı şöyle yapılır: Hacc ayları içinde evvelâ umre için ihrama girilir, tavaf ve sa'y yapılır: Daha evvel açıkladığımız şekilde bu menasiki yerine getirir.

Traş oldukdan veya saçlar kısaltıldıkdan sonra ihramdan çıkılır: Açıkladığımız gibi bunlar umre fiilleridir. Tevriye gününde; Zilhiccenin sekizinde hacc için ihrama girilir.

Daha evvel girmek daha iyi olur: Harem'de ihrama girilir. Çünkü temettü haccı yapan da Mekkeli gibidir. Ziyaret tavafını ifrad haccı yapan kimse gibi yapar. Bu tavafda remel yapar, tavafdan sonra da sa'yeder: Çünkü bu onun hacc ihramına girişinden sonra ilk tavafıdır.

Mütemettinin temettü kurbanı kesmesi gerekir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kim hacc günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurbanı kesmek gerekir.” [85]

Buna gücü yetmeyen, sonu arefe olmak üzere üç gün oruç tutar: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kurban  kesemeyen  kimse hacc  günlerinde üç, memleketine döndüğünde yedi gün olmak üzere oruç tutar ki; hepsi tam on gündür.” [86] Âyette geçen hacc günleriyle hacc vakti kastedilmiştir.

Bundan daha evvel ihramlıyken tutarsa da caiz olur: Çünkü o da hacc vaktindedir.

Hacc işlerini bitirdikten, yani teşrik günlerinden sonra da yedi gün oruç tutar: Âyet-i kerîmede geçen döndüğünde kelimesiyle kastedilen de budur. Çünkü hacc işlerinin bitirilmesi, hacının ailesinin yanına dönme sebebidir. Denildi ki; âyet-i kerîmede geçen döndüğünde kelimesiyle; 'hacc fiillerini yapıp döndüğünüzde’ mânası kasdedilmiştir. Bu durumda kişi sebepden sonra oruç tutmuştur ki, bu caizdir. Üç günlük orucu tutmadan veya tuttukdan sonra, ama kurban bayramından evvel temettü kurbanını elde edebilirse, o zaman orucu geçersiz olur ve kurbanı kesmesi gerekir. Çünkü bu durumda o, maksadın yani ihramdan çıkışın bedelle (oruçla) elde edilmesinden evvel aslı (kurbanı) ele geçirmeye muktedir olmuştur.

İlk üç günlük orucu tutamayan, ancak yine bir kurban keserek borcundan kurtulabilir (İmam Şafiî): Hz. Ömer (ra) den, oğlundan ve İbn. Abbas (r. anhum) dan bu yolda rivayetler vârid olmuştur. Bu orucun kazası yoktur. Çünkü bu oruç kurbanın bedelidir. Bedelin de bedeli olmaz. Ayrıca bedeller biribirlerine kıyaslanamazlar. Bu orucun kurban bayramında tutulması caiz değildir. Çünkü bu oruç kâmil olarak vâcib olmuştur. Nakıs ile, yani oruç tutmanın tahrimen mekrüh olduğu günlerde tutulması ile edâ edilmiş olmaz. Üç günü tutmayan yedi günü de tutmaz. Çünkü on günlük oruç ihramdan çıkışın bedeli olarak vâcib olmuştur. Bir kısmı tutulmayınca, diğer günlerde de tutulmaz. Dolayısıyla kurban kesmek gerekir. Kurban kesmezse, ihramdan çıkar ve kendisine biri temettü için, diğeri de kurban kesmeden ihramdan çıktığı için iki dem gerekir.

Kurbanı beraberinde Mekke'ye götürmek isterse, umre için ihrama girer, kurbanını sevkeder ve söylediklerimizi yapar. En faziletli olan budur: Hz. Peygamber (sas) de böyle yapmıştır. Böyle yapmakla işler çabuk halledilir. Ayrıca böyle yapmada meşakkat de vardır. Kurbanı beraberinde sevkederse, onun boynuna bir matara veya ayakkabı asarak, kurbanlık olduğunu belirler. Hz. Peygamber (sas) de kurbanının boynuna böyle bir şey asmıştı. İş'ar ise; Ebû Hanîfe'ye göre mekruh, İmameyn'e göre güzel bir harekettir. İş'ar; kurbanlık devenin hörgöcünü sağ tarafdan yarmaktır. İmameyn'in bunu güzel görmelerinin delili; Hz. Peygamber (sas) de böyle yapmış olmasıdır. Ashabın da böyle bir tatbikatta bulundukları rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe'nin bunu mekruh görmesinin sebebi; bunun kurbanlık hayvana bir işkence olduğu ve yasaklayıcı şeyin tehirinden dolayı neshedilmiş olnısıdır.

İş'ar yaparken hörgöcün aşırı şekilde yarılması halinde; Ebû Hanîfe'nin bunu mekruh gördüğünü söyleyenler de vardır. Hz. Peygamber (sas) iş'ar yapmıştır. Çünkü o zamanda müşrikler iş'ar edilmemiş kurbanlıklara saldırırlar, edilenlere ise saldırmazlarmış. Halbu ki, günümüzde böyle bir durum mevcut değildir.

Bu durumda umre için büründüğü ihramdan çıkmaz: Çünkü Hafsa (ra) nın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kurbanlığını sevketmeyen, nüsükünü umreye çevirerek ihramdan çıksın. Sevkeden çıkmasın ve kurbanını bizimle beraber kessin.”

Hacc için ayrıca ihrama niyyet eder. Bayram günü traş olduğunda her iki ihramdan böylece çıkar ve temettü kurbanını keser: Bunun sebeplerini evvelki kısımlarda açıklamıştık.

Mekkeliler ve mikat sınırları dahilinde bulunanlar temettü haccı ve kıran haccı yapmazlar: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir.” [87] Mekkeli bir kimse çıkıp Kûfe'ye gider ve Mekke'ye gelerek kıran haccı yaparsa bu sahih olur. Ama bu kimse temettü haccı yapamaz. Çünkü bu kimse umre ihramından çıkarsa, yine Mekkeli olur ve kendi vatanında hacc ihramına girer.

Temettü haccı yapan kurban götürmeyip umreden sonra evine dönerse temettü bâtıl olur: Çünkü bu kişi ihramsız olarak ailesinin bulunduğu yere dönmüş ve dolayısıyla ilk seferinin hükmü ortadan kalkmıştır.

Ama kurban götürmüşse, bâtıl olmaz (İmam Muhammed): Muhammed dedi ki; kurban götürmüş de olsa, bâtıl olur. Çünkü bu durumda o, haccı ve umreyi hakikaten iki sefer ile ifa etmiştir. Ebû Hânîfe ile Ebû Yûsuf görüşlerini şu gerekçeye dayandırmışlardır: Umreyi yapıp ailesine dönen kişi Mekke'ye kurban götürmüş olduğundan dolayı ailesine sahih bir şekilde tam dönmüş sayılmaz. Çünkü ihramlılık hali devam etmektedir. Mekke'de kalmış gibidir. Hacc ve umreyi hükmen bir seferde ifa etmiştir. [88]

 

KIRAN HACCI

 

Bu, bir seferde ve bir ihramda hacc ve umre fiillerini bir arada yapmaktır. Bu temettü haccından daha üstündür (İmam Şâfıî): Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ben akik vadisinde iken Rabb'imin katından biri bana gelip dedi ki; ey Muhammed, şu mübarek vadide iki rek'at namaz kıl ve hacc ve umreye birlikde 'lebbeyk' de.” Yine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ey Muhammed ailesi; hacc ve umreye birlikde niyyet edin.” Kıran hâccında ihramlılık müddeti uzadığı için zorluk vardır. İbadetler (ihramdan çıkıp yeniden girme durumu olmadığından dolayı) daha çabuk yapılır ve hacc ile umre birlikde icra edilir.

Kıran haccı şöyle yapılır; kıran haccı yapacak olan kimse mikatta hacc ve umrenin her ikisi için tehlil getirir: Kıran kelimesi lügat mânası itibarıyla; iki şeyi bir araya getirmekden haber verir.

 

“Kim hacc günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse.” [89] Bu âyet-i kerîmede görüldüğü gibi hacc, umrenin nihayeti kılınmıştır. İhramda tertip bozulursa da, menasik fiilleri hakkında tertip bozulup vakti geçmez. Bu takdirde ifrad haccı yapan kimse gibi, kıran haccı yapan kimse de hacc fiillerini yapar. Kıran haccı yapan (karin), umre fiillerini yaptıkdan sonra traş olmaz. Çünkü bu durumda traş olmak, hacc ihramına karşı bir cinayet olur. Kıran  haccı yapan da, ifrad haccı yapan gibi kurban bayramında traş olur.

Bayram günü Akabe Cemresi'ne taş atınca kıran kurbanını keser. Buna güç yetiremeyen kimse temettü haccı yapan gibi oruç tutar: Bunu daha evvel açıklamıştık. Karin iki tavaf ve iki de sa'y yaparsa kendisi için yeterli olur. Çünkü bu durumda o, vazifesini ifa etmiş olur. Yalnız, sünnete muhalefet ettiği için iyi etmemiş olur. Ancak bir ceza gerekmez. Çünkü kudum tavafı sünnettir; yapılmaması halinde ceza gerekmez. Sa'y den evvel yapılması daha iyi olur. Başka bir işle meşguliyetten dolayı sa'yi geciktirme durumunda ceza gerekmez. Tavafda meşguliyetten dolayı geciktirme halinde de ceza gerekmez.

Karin Mekke'ye gitmeden evvel Arafat'a gider ve orada vakfe yaparsa, kıran haccı bâtıl olur: Çünkü o, kıranda yapılması emredildiği üzere; hacc fiillerinden evvel umre fiillerini yapamamıştır. Orada vakfe yapmadıkça, sadece Arafat'a gitmekle ihramdan yüz çevirmiş olmaz. Ebû Hanîfe'ye göre esahh olan da budur. Ama cuma günü öğle namazını kılan kimsenin durumu buna benzemez. Sadece sa'y ile namaz bâtıl olur. Çünkü o, evvlâ öğle namazını kılmak, sonra da sa'yetmekle emrolunmuştur. Bu mes'elede ise, kıran haccı yapan umreyi edâ etmeden evvel, Arafat'a gitmekten menolunmuştur. Bu sebeple iki mes'ele arasında hüküm bakımından farklılık vardır.

Bu hacc için kesmesi gereken kıran kurbanı da sakıt olur: Çünkü bu durumda bulunan bir kimse iki nüsükü, yani hacc ve umreyi edâ etmeye muvaffak olamamıştır. Temettü fiillerini edâ etmeden evvel ihramdan yüz çevirmesi sebebiyle bir dem gerekir. Başlamış olması sebebiyle umreyi de kaza etmesi icabeder. [90]

 

CİNAYETLER (İHRAM YASAKLARI)

 

İhramlı kişi bir uzvuna güzel koku sürünürse, ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü güzel koku sürünmek ihramın yasaklarındandır. Buna aykırı bir görüşün bulunduğu bilinmemektedir. Hz. Peygamber  (sas) şöyle buyurmuştur:   “

Hacının saçı başı dağınık, kokusu da pistir.” [91] Başka bir rivayete göre de şöyle buyurmuştur:

“İhramlının saçı başı dağınık, kendisi de tozlu olur.” Hz. Peygamber (sas)

[92]alaçehre veya safran sürülmüş elbiseleri ihramlının giymesini yasakladığına göre, daha üst seviyedeki kokuları

sürünmeye yasak denmeyecek mi? İddet bekleyen kadınla alâkalı hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas);

“Kına da kokudur.”  buyurmuştur. Öyle ise, ihramlı bir kimse güzel koku sürünürse, ihram yasağı işlemiş olur. Bu sebeple kendisine keffaret lâzım gelir. Baş, bacak vb. tam bir uzva koku sürülecek olursa, tam bir yararlanma meydana geldiğinden dolayı, bir koyun kesmesi gerekir. Uzvun tamamından az miktardaki bir yere sürerse, kasır bir cinayet olur ki, bu takdirde sadaka vermesi gerekir. Bu sadaka da yarım sa' (1.460 kg.) buğday olarak takdir edilmiştir. Çünkü bu fidye, keffaret, sadaka-i fıtır vb. mes'elelerde verilmesi Şer'an vâcib olan en az miktardaki sadakadır.

Misk, kâfur, kına, alaçehre, safran, ödağacı, şebboy, menekşe, anber vb. hoşa giden kokulu her şey; koku ve esansdır. Güzel kokulu yağlar da bu sınıfa girerler. Bunlar, içinde menekşe ve gül yağı katılarak kaynatılma neticesinde elde edilen kokulardır. Çivit koku değildir. Zeytin yağı ile susamyağı Ebû Hanîfe'ye göre koku sayılır. İhramlının bunları sürünmesi durumunda bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü bunlar kokuların aslıdırlar. Bunların sürülmesi halinde saçlardaki dağınıklık giderilmiş olur. İmameyn'e göre bunlarda hoşa giden bir koku olmadığından ve sürülmeleriyle saçlardaki dağınıklığın kısmen giderilmiş olmasından dolayı, sadaka vermek gerekir.

Bir gün müddetle dikişli elbise giyen veya başını örten kimsenin de ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir: Açıkladığımız sebeplerden dolayı bunlar da ihram yasaklarındandır. Bu suçun işlenişi tam bir gün sürerse, tam bir yararlanma olur ve bir koyun kesmek gerekir. Çünkü âdete göre elbise bir gün müddetle giyilir, sonra çıkarılır. Bir günden az bir müddetle giyilmesi, suç tam oluşmadığından dolayı, sadaka vermek gerekir. Bu hususda daha evvel bilgi verilmişti.

Ebû Yûsuf’a göre bir şeyin yarısından fazlası tamamı yerine kâim olacağından, günün yarısından fazla bir müddet dikişli elbise giyen veya başını örten kimsenin de bir koyun kesmesi gerekeceği rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre bir kimse traşda olduğu gibi başının dörtte birini de örtse, bir koyun kesmesi gerekir. İnsanların bir kısmı bunu alışkanlık haline getirmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf’a göre evvelce de anlatıldığı gibi başının yarısından fazlasını örten kimsenin bir koyun kesmesi gerekir.

Başının dörtte birini traş eden kimsenin bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü traş sebebiyle saçlar düzelir, pis kokular giderilir ki; bu da ihram yasaklarındandır. Kaldı ki başın dörtte biri tamamı yerine kâimdir. Bazı kimseler başın dörtte birini traş etmeyi âdet haline getirdiklerinden, bu kadarlık kısmın traşı tam bir yararlanma sayılır ve bundan dolayı bir koyun kesmek gerekir.

Kupa vurduracağı yerleri traş eden kimsenin de bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü oraların traş edilmesi amaçlanmıştır. Oraların traş edilmesi sebebiyle; tüylerdeki, saçlardaki dağınıklık giderilmiş olur. Bu sebeple de bir koyun kesmek gerekir. İmameyn dediler ki; bu durumda sadaka vermek gerekir. Çünkü bu traşın kendisi amaç değildir. Amaç kupa vurdurmaktır. Dolayısıyla kupa vurulacak yerlerin traş edilmesi, ihram yasaklarından değildir. Ancak biraz da olsa bu sebeple tüyler ve saçlar düzeltileceğinden, sadaka vermek gerekir.

Koltuk altlarının ikisini veya birini, ensesini veya kasığını traş edenin de, ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü bütün bunlar kâmil birer yararlanmadır. Buralarda traş, doğrudan doğruya amaçtır. Traş edilen yerler de, tam birer uzuvdur. Bu sebeple ceza olarak tam bir koyun kesmek gerekir.

Ellerinin veya ayaklarının tırnaklarını veya bunlardan birinin tırnaklarını kesenin de bir koyun kesmesi gerekir: Bütün bunları kesmekden dolayı ceza olarak bir koyun kesmek gerekir. Çünkü bu, tam bir yararlanmadır. Böylece vücuttaki düzensizlik giderilmiş olur ki, bu da ihram yasaklarındandır ve bir koyun kesmesi gerekir. Ellerden ve ayaklardan birinin tırnaklarını kesmek de aynı cezayı gerektirir. Çünkü bu da tam bir yararlanmadır. Bu ameliyelerin her biri sebebiyle dem gerekir. Çünkü bunlarda cins birliği vardır. Bu hüküm tırnakların aynı yerde kesilmesi durumunda geçerlidir. Ama ayrı ayrı yerlerde kesilmesi halinde, her organdaki tırnakların kesilmesinden dolayı birer dem gerekir. İmam Muhammed dedi ki; bunların hepsi için sadece bir dem gerekir. Çünkü bunlar birer cezadırlar ve iç içe girerler. Bizim görüşümüze göre; bunlarda ibadet mânası vardır, iç içe girmezler. Ancak aynı   meclisde işlenirse, tilavet secdesinde olduğu gibi, iç içe girerler.

Kudum veya veda tavafını cünüb olarak veya ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapan kimsenin bir koyun kesmesi gerekir: Rükün olan ziyaret tavafına noksanlık getirmiş olduğundan, bir koyun kesmesi gerekir. Kudum veya veda tavafını cünüb olarak yapanın da bu iki tavafla ziyaret tavafı arasındaki farkı ortaya koymak için bir koyun kesmesi gerekir. Kudum tavafı her ne kadar sünnet ise de, yapılmaya başlanmakla vâcib olur. Umre tavafını cünüb veya abdestsiz olarak yapan kimsenin de bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü bu tavaf umrenin rüknüdür. Umre farz olmadığından dolayı, rükün olan tavafın cünüb olarak yapılması halinde bedene kesmesi gerekmez. Hüküm bakımından müsavi oldukları için, âdet görmekte olan kadın da cünüb gibidir. Temiz olarak bu tavafları iade eden kimsenin üzerindeki ceza kalkar. Çünkü bu durumda o tavafı meşru şekliyle yapmış ve suçunu da telafi etmiş olmaktadır. Bu sebeple üzerindeki ceza kalkar.

İmamdan evvel Arafat'dan ayrılanın da cezası bir demdir: Ya vakfenin guruba kadar devam ettirilmesi vecibesine, ya da imama uyma vecibesine uymadığından dolayı, ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir.

Ama güneş batmadan ve imam ayrılmadan evvel Arafat'a dönerse, cezası kalkar: Çünkü kusurlarını telafi etmiştir. Fakat güneş batmadan evvel ve imam ayrıldıktan sonra, yahut güneş battıktan sonra oraya dönerse; bu cezası kalkmaz: Çünkü bu durumda o kusurunu telafi etmemiştir.

Ziyaret tavafının üç veya daha az sayıdaki şavtını veya veda tavafını, yahut bu tavafın dört şavtını yapmayan veya Safa ile Merve arasında sa'yetmeden veya Müzdelife vakfesini yapmayan kimsenin ceza olarak bir koyun kesmesi gerekir: Ziyaret tavafının üç şavtı kalan dört şavta nisbetle az olduğu için, cünüblüğe nisbetle abdestsizlik gibi olur.

Ziyaret tavafını avret yeri açık olarak yapanın Mekke'de bulunduğu müddet içinde bu tavafı iade etmesi gerekir. İade etmediği takdirde cezası bir demdir: Hz. Peygamber (sas) bu hususda şöyle buyurmuştur: “Çıplak kimse Beyt'i kesinlikle tavaf etmesin.” [93] Tavaf eden kimsenin elbisesinin üzerinde pislik varsa ceza gerekmez ama, bu vaziyette tavaf etmek mekruhtur. Veda tavafının tamamını veya yandan çoğu, tamamı olacağı mülahazasıyla dört şavtını yapmayan kimse vacibi terk ettiğinden dolayı Mekke'de bulunduğu müddet içinde bu tavafı iade etmelidir. İade ederse, üzerindeki dem cezası kalkar. Vâcib olduklarından dolayı, Safa ile Merve arasında sa'yetmek ve Müzdelife'de vakfe yapmak da bu hükme tabidir.

Cemrelerin hepsini veya bir günlüğünü veya bayram gününde yapılan Akabe Cemresini yapmayanların da bir koyun kesmesi gerekir: Yani cemrelere taş atmayı teşrik günlerinin sonuncusunda gün batınıma kadar yapmazsa, bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü aynı cinsden olan vâcibleri terk etmiştir. Güneş batmamışsa, geçmiş günlerin taşlarını sırasıyla atar. Lâkin Ebû Hanîfe'ye göre, geciktirdiğinden dolayı bir dem gerekir. Açıkladığımız gibi, İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Bir günün taşlarını atmamış olur ki, bu taşları atmak başlı başına amaçlanan bir ibadettir. Kurban bayramının birinci gününde Akabe Cemresine taş atmak da böyledir.

Cemrenin çoğunu değil de azını atmayan kimse, her taş için yarım sa' buğdayı sadaka olarak verir: Ancak atılmayan taşlar için sadaka olarak verilecek yekûn buğdayın değeri bir koyununkinden fazla ise; dilerse daha az değerde olanı verir, yani bir koyun keser.

Başının dörtte birinden azını traş edenin de yaram sa’ buğdayı sadaka olarak vermesi gerekir. Çünkü başın dörtte birini traş etmek sevad ve badiye sakinleri gibi bazı insanların âdetidir. Öyle ise, başın dörtte birini traş etmek tam bir yararlanmadır ama, bundan azını traş etmek böyle değildir. Ve sadece sadaka vermeyi gerektirir.

Beşden az sayıda tırnak kesenin de yarım sa' buğdayı sadaka olarak vermesi gerekir. Çünkü beşden az sayıda tırnak kesmekle süslenilmiş olmaz. Aksine çirkinleştirir ve bedenini kaşırken eziyet verir.

Kesilen her tırnak için sadaka olarak yarım sa’ buğday vermek gerekir. Ancak sadaka olarak verilecek buğdayın yekûn değeri bir koyundan fazla ise, dilerse daha az olanı verir, yani bir koyun keser.

Müteferrik olarak toplam beş tırnak kesenin de, sadaka olarak yarım sa' buğday vermesi gerekir: İmam Muhammed dedi ki; tıpkı aynı elin beş tırnağını kesmiş gibi, kendisine bir dem gerekir. Bizim görüşümüze göre; tam yararlanma ve süslenme durumunda suç tam olarak işlenmiş olur. Oysa ayrı yerlerden toplam beş tırnak kesmek, evvelce de açıkladığımız gibi, adamı çirkinleştirir ve ona eziyet verir. Suç eksik tahakkuk ettiği takdirde, sadaka vermek gerekir.

 

Mazerete binaen koku sürünen veya traş olan veya dikişli elbise giyen kimse dilerse bir koyun keser, dilerse altı fakire üç sa' yiyecek verir veya üç gün oruç tutar: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa; oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir.” [94] Bunun takdirî mânası şöyledir; “...yahut başından bir rahatsızlığı varsa, traş olsun. ...fidye versin.” Hz. Peygamber (sas) bu âyet-i kerîmeyi bizim anlattığımız mânada tefsir etmiştir.

Arafat'da vakfe yapmadan evvel ihramlı bir kimse önden veya arkadan cinsî münasebette bulunursa, haccı fâsid olur ve bir koyun kesmesi gerektiği gibi, ayrıca haccına devam eder ve bilahere haccını kaza eder: Eğer ihramlı ise, kadın da aynı hükme tabidir. Bu meselede haccın fâsid olmasının sebebi, hacca aykırı bir durumun meydana gelmiş olmasıdır. Çünkü Allah (cc)

“Haccda refes yoktur.” [95] buyurmuştur Refes kelimesi, cinsî münasebet mânasındadır. İbn. Abbas dedi ki; ihramlı Arafat vakfesinden evvel cinsî münasebette bulunursa, haccı fâsid olur ve ceza olarak bir koyun keser. Böyle bir hüküm tevkifi olarak bilinir, kıyası değildir. Çünkü bu mes'elede cinsî münasebet, kesinleşmemiş bir ihramlılık haline tesadüf etmektedir. Ve haccın zamanı henüz geçmiş değildir ki, fâsid olsun. Ama vakfede olsaydı, ihram kesinleşmiş olduğundan bulunulacak cinsî münasebet haccı fâsid kılar. Çünkü artık haccın zamanı geçmiştir. Ceza olarak bir koyun kesmek, fasid de olsa; yapılan hacc fiillerini devam ettirmek ve müteakib senede haccı kaza etme gereği İbn. Abbas'ın şu hadîsinden dolayıdır: Karısıyla birlikte her ikisi de ihramlı iken cinsî münasebette bulunanların durumu sorulduğunda İbn. Abbas şu cevabı vermiştir; “İkisi de koyun keserler, hacclarını devam ettirirler ve müteakib senede hacclarını kaza ederler.” [96]

Kaza ederken eşinden ayrılmaz: Zira bu mes'ele kendisine sorulduğunda Hz. Peygamber (sas) eşlerin birbirlerinden ayrılmaları gerektiğinden bahsetmemiştir. Eğer ayrılmaları gerekse idi, bunu bildirirdi ki, bu hüküm için bir ikaz olsun. Kaldı ki, bu durumda eşler arasındaki nikâh geçerlidir. Ayrılmalarını gerektiren bir sebep de yoktur. İhramdan evvel ise, erkeğin zevcesiyle cinsî münasebette bulunması helâldir ve birbirlerinden ayrılmaları manasızdır. İhramdan sonrasına gelince; eşler haccda karşılaştıkları yorgunluğu, yaptıkları fazla masrafı hatırladıklarında, başkalarından daha çok kendileri cinsî münasebetten sakınırlar. Cinsî münasebet yerinde de bunu hatırlarlarsa, o yerden uzaklaşırlar. Yaptıktan sonra teması tekrarlayacaklarından korkarlarsa; haccı kaza ederken birbirlerinden ayrı durmaları müstehabdır.

Arafat'da vakfeden sonra cinsî münasebette bulunursa, hacc fasid olmaz: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Hacc arefedir. Arafat'da vakfe yapan kimse haccını  tamamlamış olur.” [97]  

Ceza olarak bedene lâzım gelir: Bu hüküm İbn. Abbas (ra) dan nakledilmiştir. Bu durumda haccın kazası gerekmediğine göre, bedene (büyükbaş hayvan) kesmenin, haccda vaki olan bir noksanlığı telafi etmek için vâcib kılındığını anladık, cinsî münasebet sebebiyle meydana gelen noksanlık fahiştir ve galiz bir cinayettir. Bunun için vâcib olan keffaretin de ona göre olması gerekir. Bu sebeple bedene kesmek gerekir. Ama Arafat vakfesinden evvel cinsî münasebette bulunma meselesi bundan farklıdır. Çünkü vakfe Öncesinde cinsî münasebetle meydana gelen noksanlık kaza etmekle telafi edilmektedir. Ceza olarak bir hayvan kesmenin vâcib kılınması ise, zamanından önce ihramdan yüz çevirmesinden dolayıdır. Bundan dolayı, iki mes'ele arasında fark vardır. Vakfeden sonra ikinci defa cinsî münasebette bulunan kimsenin bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü ilk cinsî münasebet, kesin ve hürmeti ihlal edilmemiş bir ihramlılık haline tesadüf etmiş, (ve o sebeple bedene kesmek gerekmişti) ama ikinci cinsî münasebet daha evvelki cinsî münasebetle hürmeti ihlal edilen darbeli bir ihramlılık haline tesadüf etmiştir. Bu sebeple cinayet hafiflemiştir.

Traşdan sonra cinsî münasebette bulunur veya öper veya şehvetle dokunursa, bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü meni gelmiş olsa da olmasa da, kadınlar açısından ihramlılık hali devam etmektedir. Vajina harici bir mahalle cinsî münasebette bulunsa veya bir hayvanla cinsî münasebette bulunsa ve meni gelse yahut mastrübasyon (elle doyum) yaparak meni gelse zira bu, dokunma yoluyla şehvetin tatmin edilmesidir aynı hüküm söz konusu olur. Bir kadına bakmakla meni gelse de, bu cinsî münasebet mânasında olmadığından her hangi bir ceza gerekmez.

Umrede tavafın dört şavtından evvel cinsî münasebette bulunan kimsenin de umresi fâsid olur: Çünkü bu durumda umreye aykırılık vardır. Yine de bu umreyi tamamlar, sonra da kaza eder: Çünkü haccda olduğu gibi ihrama girmekle umre, artık yapılması ve tamamlanması mecburî bir ibadet haline gelir.

Ayrıca ceza olarak bir koyun keser: Çünkü ortada işlenen bir suç vardır; o da ihrama rağmen şehevî yönden tam bir yararlanmadır.

Umrede dört şavttan sonra cinsî münasebette bulunanın umresi fâsid olmaz: Çünkü tavafın çoğu yapılmıştır. Ama bir koyun kesmesi gerekir: Çünkü umre sünnettir. Dolayısıyla onda işlenen suç haccınkine nisbetle nakıs olur. Aradaki fark, keffaretlerde ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi; kıran haccı yapan bir kimse umre tavafından evvel cinsî münasebette bulunursa, evvelki kısımlarda anlatılan sebepden dolayı umresi de haccı da fasid olur. İki ihrama karşı cinayet işlemiş olduğundan dolayı da, iki koyun kesmesi gerekir.

Umre tavafının tamamını veya yarıdan çoğunu yaptıkdan sonra cinsî münasebette bulunan kimsenin açıkladığımız sebepden dolayı umresi tamam, ama haccı fâsid olur. Arafat vakfesinden sonra , ama traşdan evvel cinsî münasebette bulunan kıran hacısının her birini ayrı edâ ediyormuş gibi hacc için bir bedene, umre için de bir koyun kesmesi gerekir.

Bunu kasden yapan da, unutarak yapan da aynı hükme tâbidir: Çünkü ihram halleri de namaz halleri gibi hatırlatıcıdırlar. Şu halde ihramlı kimse unutmayı mazeret olarak gösteremez. Uyurken veya zorlanarak cinsî münasebette bulunulan ihramlı kadın da cinsî münasebet sebebiyle şehevî faydası olduğundan dolayı aynı hükme tâbidir. [98]

 

DEM GEREKTİRMEYEN FİİLLER

 

İhramlı bir av hayvanını öldürür veya öldürene yol gösterirse, cezalı olur: Bunun dayanağı şu;

“Ey iman edenler! İhramlı  iken avı öldürmeyin.” [99]  Ve;

“İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı.” [100] âyet-i kerîmeleridir.

Av hayvanı; yaradılışı gereği yabanî olan, kanatlarıyla uçarak, veya ayaklarıyla kaçarak gittiğinden, ele geçirilmesi zor olan hayvandır. Ancak hadîs-i şerîf ile istisna edilen beş fasık (yılan, akrep, karga, kurt ve delice) bu hükmün dışındadırlar. Çünkü bunlar ilk eziyeti kendileri verirler. Bunlardan daha evvel söz etmiştik. Kara av hayvanı; doğumu karada vâki olan hayvandır. Av hayvanını öldürenin cezalandırılmasının dayanağı şu âyet-i kerîmedir:

“İçinizden kim onu kasden öldürürse, öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır.” [101] Bu âyet-i kerîme av hayvanını öldürene cezayı vâcib kılmaktadır. Avcıya av hayvanının yerini gösteren de cezalanır. Çünkü o, hayvanın emniyetini ihlal etmiştir. Hayvanın emniyeti; bedeninde hayatın bekası ile mümkündür. O av hayvanı emniyeti ya ihramlının ihrama girişiyle haketmiştir; zira Allah (cc)

“İhramlı iken avı öldürmeyin.” diye emretmiştir. Ya da, Hareme girmekle haketmiştir;

“Oraya giren emniyette olur.” [102]

Av hayvanının bulunduğu yeri gösteren onun hakettiği emniyeti ihlal ettiğinden dolayı, onu bizzat öldüren gibi cezalı olur. Ebü Katâde'nin hadîsinden naklettiğimiz ifadeler de buna delil teşkil ederler.

 

Ceza söyle tebit edilir; avlanma yerinde veya oraya en yakın mahalde iki âdil kimse avın kıymetini biçerler. Suçlu bu kıymet karşılığında isterse bir koyun alıp kurban eder, isterse yiyecek alıp her fakire yarımşar saf olmak üzere dağıtır. Veya dilerse her yarım sa' karşılığında bir gün oruç tutar. Yarım sa'dan az olan miktarı da, ya olduğu gibi verir, veya onun da yerine bir gün oruç tutar: Bu hükmün dayanağı şu âyet-i kerîmedir:

“Öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır. Yahut onun dengi oruç tutmaktır” [103] Denklikde esas prensip; denk olan şeyin diğerine sûreten ve manen mümasil olmasıdır. Ancak bu prensibin nazar-ı itibara alınmayacağı hususunda icmâ vardır. Sûreten denkliğe itibar edilmez. Çünkü bunların bazısı meselâ serçe vb. hayvanlar maksat haricidir. Şu halde kasdedilmez ki; aynı lâfızda mecaz ile hakikatin bir araya getirilmesine yol açılmış olmasın. O halde elde kalan usul manen denkliktir ki, o da kıymettir. Benzeri olmayan şeylerde ve kul haklarında olduğu gibi.

İhramlının avlanmasında cezadan maksat kıymet ise, hayvanın avlandığı yerde kendisinin değil de, eğer orası et satılan bir yer ise etinin kıymetini iki âdil kimse tesbit eder. Ama çöl gibi et satılmayan bir yer ise, oraya en yakın olan et satış yerinde hayvanın etine kıymet biçilir. Sonra o hayvanı öldüren ihramlı avcı dilerse o kıymet ile bir kurbanlık alıp Mekke'de keser.

Eğer o kıymet bir kurbanlık alacak miktarda değilse; kurban kesmeyip, o kıymeti sadaka olarak dağıtır. îmameyn dediler ki; kurban alıp kesmesi gerekir. Zira bu hususdaki âyet-i kerîme mutlaktır;

“Kabe'ye varacak bir kurban olmak üzere.” [104] Kurban alıp kesmesi gerekir: Çünkü kurban kesmekle kurbet olur, Allah (cc) a yaklaşılır. Kurban yavrulu olursa, o da anasıyla beraber kesilir. Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki görüşü şöyledir: Kıyasa göre kan akıtmakla kurbet hâsıl olmaz. Yani Allah (cc) a yakın olunmaz. Çünkü bilindiği gibi kan akıtmakla kara hayvanına acı verilmiş olmaktadır. Ancak biz kurban bayramında kesilen kurban ile temettü haccı yaparken kesilen kurban gibi, hakkında nass bulunan kurbanlarda bu kıyasa muhalefet ettik. Bu iki kurbanda hayvanı kesmek yerine değerini sadaka olarak vermek caiz olmaz; bunların kendilerinin kesilmesi gerekir. Diğerlerinin kıymetlerinin verilmesi bunlara bağlı olarak caiz olmuştur. Diğerlerini yapmakla mükellef olan dilerse fidye ve keffaretlerde anlattığımız gibi yiyecek alıp fakirlere dağıtır; dilerse de, fidyelerde anlattığımız gibi oruç tutar.

İmam Muhammed dedi ki; vâcib olan suret ve cüsse bakımından denkliktir. Meselâ; geyik veya sırtlan avlayan ihramlının ceza olarak bir koyun kesmesi, tavşan avlayanın bir oğlak kesmesi, tarla faresi avlayanın dört aylık bir oğlak kesmesi, deve kuşu avlayanın bir bedene kesmesi ve yaban eşeği avlayanın bir sığır kesmesi gerekir. Güvercin ve serçe gibi, kurbanlık hayvanlar arasında dengi bulunmayan hayvanların avlanması durumunda ise, İmameyn'in dedikleri gibi,  avlanan hayvanın kıymetini vermek gerekir. Ebû Hanîfe ise, şu âyet-i kerîmeyi esas almaktadır.

“Öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır.” [105] Suret bakımından denklik evlâdır. Çünkü kıymet davarlar için denk değildir. Ashabdan bir cemaatten nakledilen görüşe göre, avlanan havanın yaradılış bakımından dengini ceza olarak kesmek gerekir. Ebü Hanîfe'ye göre suçlu iki hakeme baş vurma muhayyerliğine sahiptir. Hakemler eğer bir kurban kesilmesine hükmederlerse, avlanan hayvanın dengini kesmek gerekir. Eğer yiyecek dağıtılmasına veya oruç tutulmasına hükmederlerse, bu hükümlere uyulur. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“(Buna) Kabe'ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder.” [106] Bu âyet-i kerîmede geçen hedy kelimesi, yani kurban yehkümü fiilinin mef’ûlü olarak mensupdur. Bunun cevabını vermiştik. Ayetin devamında geçen kefaret kelimesi, daha evvel geçen ceza kelimesine atfen merfu (ötreli) kılınmıştır. Aynı şekilde müteakiben gelen ev 'adlü kelimesi de merfü kılınmıştır. Hakemler ancak avlanacak hayvanın kıymetinin ne kadar olduğuna hükmederler. Çünkü vâcib olan o hayvanın dengini kesmek olsa idi, o zaman değerini biçmelerine ihtiyaç kalmazdı. Bundan da anlaşılıyor ki, hakemler ancak o hayvanın kıymetini biçerler. Sonra suçluya merhametten dolayı muhayyerlik hakkı tanınır. Evvelce de açıkladığımız gibi, o hayvanın dengini keser veya dilerse onun kıymetini sadaka olarak dağıtır veya isterse oruç tutar.

İhramlı, eti yenmeyen yırtıcı bir hayvanı öldürürse yine cezalı olur. Çünkü bu da bir avdır ve avlanma yasağı ile alâkalı nassın kapsamına girer. Ancak bunun kıymeti bir koyundan fazla olamaz. Çünkü her ne kadar iri de olsa, etinin kıymeti bir koyun etinin kıymetinden fazla olamaz. Çünkü şer'an o hayvan kendisinden yararlanılan bir hayvan değildir.

Bir avı yaralayan veya tüyünü yolan veya bir uzvunu kesip koparan kimse verdiği noksanlığı tazmin eder: Hayvanın bir kısmı tamamı yerine sayıldığından, bu hüküm verilmiştir.

Bir kuşun tüylerini yolarsa veya avın ayaklarını keserse; o hayvanın kıymetini ödemesi gerekir: Çünkü   bu hale mâruz kalan hayvan artık kendini müdafaa gücünü kaybeder, emniyetten mahrum kalır ve sanki öldürülmüş gibi olur. Onu, kendini müdafaa durumunun haricine çıkaran her fiil de aynı cezayı gerektirir. Yumurtasını kıran da onun kıymetini öder: Hz. Peygamber (sas) in bu mes'elede böyle hüküm verdiği rivayet edilmiştir. Yumurtanın kırılması halinde içinden ölü bir yavru çıkarsa, diriymiş gibi onun kıymetini verir. Çünkü yumurtayı kırmasa, o yavru yaşayabilirdi. Yaşama imkânını kaldırdığı için, ihtiyaten kıymetini vermesi gerekir. Keza bir geyiğin karnına vurur da, geyik yavruyu ölü olarak düşürürse, onun da kıymetini vermesi gerekir. Bunun sebebini açıklamıştık.

İhramlı-ihramsız; hiç kimsenin Harem'deki ağaçları kesmesi helâl olmaz. Bu  hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Oranın otu koparılmaz, dikeni kesilmez.” [107] Bu da avlanmak gibidir. Kesilmesi ve koparılması yasaklanan Harem ağaçlarından kasıt; kendiliğinden biten ağaçlardır. İnsanların ektikleri veya onların cinsinden olan ağaçların kesilip koparılmasında bir sakınca yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (sas) zamanından günümüze kadar insanlar her hangi bir itirazla karşılaşmaksızın ekip biçmeyi âdet haline getirmişlerdir. Ebû Yûsuf’a göre Harem dahilinde hayvanların yayılmasının bir sakıncası yoktur. Çünkü hayvanları bundan menetmek mümkün değildir. Bunun cevabı mezkûr hadîs-i şerîfdir. Ayrıca şunu da belirtelim ki, bıçakla kesmek de, orakla kesmek gibidir.

Bit veya çekirge öldüren ihramlı dilediği kadar sadaka verebilir: Hz. Ömer (ra) dedi ki; “Bir hurma bir çekirgeden daha iyidir.” Çünkü bit vücuttaki pisliklerdendir. Öyle ki, bir bit öldürüp de onu yere düşmüş görürse, ona ceza gerekmez. İki veya üç bit için de aynı durum söz konusudur. Üçden fazla biti öldüren kimse fazlaca rahatlayacağından dolayı, yarım sa' miktarında yiyecek verir. Ebû Yûsuf’a göre bir bit öldüren bir avuç yiyecek, İmam Muhammed'e göre ise bir parça ekmek sadaka verir.

İhramlı av hayvanını keserse, o hayvan leş hükmünde olur: Çünkü bu haram bir fiildir ve normal kesim sayılmaz.

İhramlı kimsenin ihramsızın avladığı hayvanın etinden eğer avlanmada ona yardım etmemişse yemesi helâldir: Ebû Katâde'den rivayet edilen bu hükmü içeren hadîs-i şerîf evvelki kısımlarda geçti.

İfrad haccı yapan için bir kurban kesmesi gereken her yerde, kıran haccı yapanın iki kurban kesmesi gerekir: Çünkü kıran haccı ihramındaki kimse suç işlediğinde; biri umre, diğeri de haccınki olmak üzere, iki ihrama karşı cinayet işlemiş olmaktadır. [108]

 

İHSAR

 

îhsar; men ve hapsetmek mânalarına gelir. Askerlerin maksatlarına ulaştırıcı işleri yapmaktan alıkonulmaları, kale ve şatoları kuşatma altına almaya, bu kökten türeyen muhasara denilir. Hasûr ise, kadınlara yaklaşması yasak olan mânasındadır.

Şerî ıstılahda ise ihsar; (inşâallah) ileride anlatacağımız bazı maniler sebebiyle hacc fiillerini devam ettiremez hale gelmektir.

İhramlı kimse düşmandan veya hastalıktan veya mahreminin yokluğundan veya nafakasının zayi olmasından dolayı haccını devam ettiremeyecek hale gelirse; Mekke hareminde kesilmek üzere bir koyun gönderir veya kendi adına bir koyun satın alınması için parasını gönderir, sonra da ihramdan çıkar: Bu hükmün delili şu âyet-i kerîmedir;

“Siz alıkonulur iseniz, kolayınıza gelen kurbanı gönderin.” [109] Hudeybiye senesinde Hz. Peygamber (sas) ve ashabı umre ihramına girdiklerinde müşrikler tarafından umreden menedilmiş ve Beytullah'ı tavaflarına müsaade edilmemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) onlarla antlaşma yapmış, kurban kesip ihramdan çıkmış ve ertesi sene umreyi kaza etmişti. Tefsirciler dediler ki; bu âyet-i kerime onlar hakkında nazil olmuştur. Hacc veya umre ihramına girdikten sonra Kabe'ye ulaşmasına mani olunan kimse muhsar (ihsara mâruz kalmış) olur. Yukarıda saydığımız manilerin tamamı bu hükümde müsavidirler. Çünkü vakti gelmeden ihramdan çıkmak, ihramlı kalma halinde meydana gelecek sıkıntıyı gidermek maksadıyla caiz görülmüştür. Bu mâna saydığımız bütün manileri içine almaktadır. Bineğin kaybedilmesi, kadını kocasının; köleyi de efendisinin hacca gitmekten menetmesi gibi maniler de bu hükme tabidirler. Ancak; eğer kadın kocasından, köle de efendisinden izin almaksızın ihrama girmiş ise, bu hüküm söz konusu olur.

'İhsar kurbanının Harem'de kesilmesi gerekir' demekle bu kurbanın Harem dışında kesilmesinin caiz olmayacağına işaret edilmiştir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin.” [110] Kurbanın yeri Harem'dir. Çünkü hedy (ihsar kurbanı) ancak belli bir zamanda ve belli bir mekânda kesilirse, Allah (cc) a yaklaştırıcı bir şey olabilir. İhsarda belli zaman şartını gerçekleştirme şartı ortadan kalktığına göre, belli mekân şartına uyma mecburiyeti vardır. Çünkü mani olunan yerde bu kurbanı kesmek caiz olsaydı, o zaman yukarıdaki âyet-i kerîmede yerine varıncaya kadar kaydını koymanın bir faydası olmazdı. Hz. Peygamber (sas) in ihsar kurbanını Hudeybiye'de kestiğine dair rivayete gelince; bu doğrudur. Çünkü Hudeybiye'nin bir kısmı Harem'dendir. Kitab ile sünnetin bağdaştırılması için; Hz. Peygamber (sas) in kurbanını Hudeybiye'nin Harem'e dahil olan kısmında kestiğini kabul etmemiz gerekecektir.

İhsar kurbanının kurban bayramından evvel kesilmesi caizdir (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; bu temettü ve kıran kurbanı gibi değildir. Buna verilecek cevap şudur; vaktinden evvel ihramdan çıkma sebebiyle kesilen ihsar kurbanı bir ceza kurbanıdır. Temettü ve kıran kurbanlarının hilafına, ceza kurbanları tevkifi değildirler. Temettü ve kırandaki ise, nüsük kurbanlarıdır. Ceza kurbanları için belirli bir zaman tayin etmek, nassa ekleme yapmaktır ki; bu caiz değildir.

Kurban kesemeyen kimse oruç tutarak ihramdan çıkamaz. Kendi adına kurban kesilinceye veya mani ortadan kalkıp da, kendisi Mekke'ye gelerek umre fiillerini yapıncaya kadar ihramda kalır. Mani ortadan kalkıncaya kadar sabreder. Sonra da Mekke'ye gidip menasiki ifa ederek ihramdan çıkarsa, artık kurban kesmesine lüzum kalmaz.

Kıran haccı yapanın bu durumda iki koyun göndermesi gerekir: Çünkü bu kişi iki ihramdan çıkmakta ve her ikisine de noksanlık vermektedir.

Haccdan menedilen kimse kurban göndererek ihramdan çıkarsa, bilahere hem hacc, hem de umre yapması gerekir: Bu hüküm Hz. Ömer (ra) ile İbn. Mes'ûd (ra) dan rivayet edilmiştir. Hacca başlamış olmak sebebiyle kendisinin haccetmesi gerekir. Haccı fevt olması sebebiyle de, ayrıca bir umre yapması gerekir ki, ihramdan çıksın. İhsar sebebiyle bunları yapamadığından, daha sonra bunları kaza etmesi gerekir.

Kıran haccına niyyet edenin ise, bir hacc ile iki umre yapması gerekir: Bir hacc ve bir umre yapmasının gerekçesini yukarıda açıklamıştık. İkinci umre ise, umre fiillerine başlamanın sıhhati için gereklidir.

Umreye niyyet eden de bir umre yapmalıdır: Zira Hz. Peygamber (sas) ve ashabı Hudeybiye'de umre yapmakdan engellenip mahsur kaldıklarında ihramdan çıkmış ve umreyi sonra kaza etmişlerdi. Sonradan yaptıkları umreye de 'umretü'l-kaza’ adı verilmişti.

İhsarlı bir kimse kurbanını gönderdikten sonra ihsar ortadan kalkarsa, gönderdiği kurbanı ele geçirmeye ve haccı edâ etmeye imkân bulursa, ihramdan çıkmayıp hacc menasikini yapmaya devam eder: Çünkü o, yedeğin tamamlanmasından evvel asıl olanı ele geçirmiştir.

Kurbanı ele geçirmek ve haccı edâ etmek şıklarından sadece birini yapma imkânı bulursa, ihramdan çıkar: Haccı edâ etme imkânını değil de, kurbanı ele geçirme imkânını bulursa, hacc menasikini yapmaya devam etmenin bir faydası olmaz. Bunun tersi olursa, kıyasa göre ihramdan çıkamaz. Çünkü bu durumda asıl olanı, yani haccı ifa etmeye muktedir olmaktadır. En iyisi mükemmel bir şekilde hacc fiillerini edâ etmek için ihramdan çıkıp yoluna devam etmesidir. Lakin ihramdan çıkmasına istihsan açısından cevaz vermişlerdir. Çünkü o kurbanı boğazlayıcının zâmin olmayacağı şekilde ele geçirmekten âciz olduğuna göre, boğazlamış gibi olur ve ihramdan çıkar. Mal için korku duymak da can için korku duymak gibidir. Can için korktuğunda ihramdan çıkabildiğine göre, mal için korktuğunda da ihramdan çıkabilir.

Mekke'de Arafat vakfesini ve ziyaret tavafını yapmakdan alıkonulan kimse gerçekten mahsurdur: Bunun sebebini açıklamıştık.

Ama bu ikisinden birini yapmaya muktedir olursa mahsur değildir: Çünkü Arafat vakfesini yapma imkânını bulursa haccın kazaya kalması gibi bir korkusu kalmaz. Ziyaret tavafını yapmaya muktedir olursa, haccın vakti geçinceye kadar sabredip bekler. Sonra umre fiillerini yaparak ihramdan çıkar. Kurban kesmesi de gerekmez.

Ebû Hanîfe'ye göre Mekke'liler için ihsar söz konusu değildir. Çünkü orası islâm yurdudur. Hudeybiye senesinde Hz. Peygamber (sas) in mahsur bırakılması bu hükmün hilafınadır. [111]

 

BAŞKASININ YERİNE HACCETMEK

 

Bunun delili Has'emiye'nin hadîsidir: Rivayet edildiğine göre Has'am'dan bir kadın Hz. Peygamber (sas) in huzuruna gelerek dedi ki; “Ya Rasûlallah (sas), babam çok yaşlı iken hacc kendisine farz oldu. Binek üzerinde duramıyor. Onun yerine haccedersem geçerli olur mu?” Buyurdu ki;

“Eğer baban borçlu olsaydı ve sen onun yerine borcunu ödeseydin, alacaklı bunu kabul eder miydi?” “Kabul ederdi” dedi. Buyurdu ki,  

“Allah (cc) haydi haydi kabul eder.” [112] Bu da gösteriyor ki, âciz kimselerin yerine başkalarının haccetmesi caizdir ve bu durumda hacc, kendisi adına yapılan kimse için geçerli olur.

Vekil göndererek farz olan haccı ifâ etmiş olmak için kendisi adına gönderilenin ölü yahut ölünceye kadar süren bir acz içinde bulunması gerekir: Kendisi haccedebilecek durumda olan bir kimsenin, yerine başkasını hacca göndermesi caiz olmaz. Çünkü hacc bedenî bir ibadettir. İnsanı imtihan etmek için vâcib olmuştur, bunda şahsa niyabet geçerli olmaz. Çünkü bu imtihan bedeni yormak, zorluklara katlanmakla olur. Hacc fiillerini failin kendisi yapmış olur. Ancak kendisini nâib tayin edenin hacc farizası da ifa edilmiş olur. Çünkü bu vazifeyi veren, haccın ifası için bir sebepdir. Bu hususda ittifak vardır. Şeriat sebebi (vazifeyi veren ve kendisi açısından ümidi kesileni) haccı ona niyabeten yapanın yerine koymuştur. Bu, pir-i faninin oruç tutmak yerine fidye vermesine benzemektedir. Fidye meselesinde olduğu gibi, bedel hacc meselesinde de nâib gönderen kimsenin acizliğinin ölüme kadar devam etmesi şarttır. Çünkü haccetmeye muktedir olduğu zaman, haccı bizzat kendisinin ifa etmesi vâcib olur.

İmam Muhammed dedi ki; bedel haccında hacc; bizzat hacceden nâib için geçerli olur. Ona vazifeyi veren kimse ise, ona nafaka verdiğinden, sevap kazanır. El-Muhit adlı eserde şöyle denmiştir; yapılan bu hacc nâib için nafile olarak, ona vazife veren için de farz olarak gerçekleşir. İtimada şayan olan görüş de şudur: Bedel olarak hacceden naibin yaptığı hacc, kendisine vazife veren için gerçekleşmiş olur. Bunun sebebini rivayet etmiştik.

Vekil, kendisini gönderen kimse adına hacca niyyet eder: Çünkü ameller niyyetlerle kâim olurlar. Esasında her amel sahibi kendisi için çalışır. Amelin geçerli olması için niyyet lâzımdır. Bu hususda verilen emre uymak gerekir. Niyyet de bir ibadet olduğundan, onda da niyabet caiz olur. Nâib belirlenmiş değildir; kendisine hacc vâcib olmayan kimsenin, yani naibin kendisine vazife veren kimse adına geçerli olsun diye hacca niyyet etmesi caizdir. Ve; Allah'ım! Falanın haccını kabul buyur, der: Niyyet etmese de caizdir.  Çünkü Allah (cc) gizliliklere ve kalbden geçen şeylere vâkıfdır.

Daha evvel kendisi için haccetmiş kimsenin, kadının ve kölenin başkası adına haccetmesi caizdir: Çünkü bu durumda hacc fiilleri ve niyyet, diğerleri gibi, naibe vazife veren adına yapılmış olmaktadır. Hz. Peygamber (sas), babasının yerine haccetmek istediğini söyleyen Has'amlı kadından, daha evvel kendisi adına haccedip etmediğini sormaksızın, babasının yerine haccedebileceğini söylemişti. Şayet sorsaydı, öğetmek ve açıklamak için sorardı.

En iyisi daha evvel kendi adına haccetmiş, haccın yollarını ve fiillerini bilen, akıllı ve baliğ birini hacca nâib olarak göndermektir ki; ihtilafdan kurtulsun ve hacc da en mükemmel şekilde ifa edilmiş olsun.

Temettü ve kıran kurbanlarıyla ceza kurbanlarını naibin satın alıp kesmesi gerekir: Temettü ve kıran kurbanları; şükür kurbanları olarak vâcib olmuşlardır. Çünkü temettü veya kıran haccı yapan kimse, iki nüsükü yapmaya muvaffak olmuştur. Bu nimeti o elde etmiştir. Bundan dolayı o kurbanları naibin alıp kesmesi gerekir. Ceza kurbanlarını da naibin satın alıp kesmesi gerekir. Çünkü suçu işleyen kendisidir.

İhsar kurbanı ise, naibi gönderene aittir: Çünkü naibi mahsur kalma haline duçar eden, ona vazifeyi verendir. Şu halde onu bu sıkıntıdan kendisine vazife verenin kurtarması gerekir. Eğer nâib bir ölünün yerine haccetmekte ise, o zaman ihsar kurbanının bedeli, ölünün malından karşılanır. Bunun için ölünün malının tamamı nazar-ı itibara alınır. Çünkü naibin kurtarılması onun vecibesidir. Şu halde bu kurbanın bedeli, onun borcu olmaktadır. Ebû Yûsuf’a göre bu kurbanın bedelini ödemek hacının borcudur. Çünkü bu kurban onun ihram müddetinin uzaması zararından kurtulup, ihramdan çıkması için vâcib olmuştur. Bunun cevabı bizim söylediğimizdir. Çünkü naibin bu duruma düşmesine sebep odur.

Nâib ya da vekil Arafat'da vakfeden evvel ailesiyle cinsî münasebette bulunursa, kendisine verilmiş nafakayı tazmin eder: Çünkü o, sahih bir haccı ifa etmekle emrolunmuştur. Halbu ki, ifa etmiş olduğu bu hacc fasid olmuştur. Bu sebeple de, emre muhalefet etmiştir.

Bir de kurban kesmesi gerekir: Çünkü cinsî münasebet fiili kendisine aittir. Hastalık, hapis, kervancının kaçıp gitmesi, bineğin ölmesi sebebiyle haccetme fırsatını kaçıran nâib, ailesine dönünceye kadar adına haccetmek için vazifelendirildiği ölünün malından harcama yapabilir.

Nafakadan arta kalan kısmı kendisini hacca gönderenin vasisine veya mirasçılarına veya kendisine geri verir: Çünkü onu hacca gönderen bu nafakayı ona mülk olarak vermemiştir. Bunu haccı ifa etsin diye vermiştir. Öyle ise, arta kalan kısmı sahibine geri verir. Müvekkil naibi hacca gönderirken bir işçi olarak icar edip tutmamıştır ki, nâib kendisine verilen nafakaya sahib olsun. Zira bir kimseyi hacca göndermek üzere icar etmek sahih olmaz. Bu mes'ele icareler bahsinde inşâallah teferruatlı olarak anlatılacaktır.

Kendi adına haccedilmesini vasiyyet eden kimseye vekil olan vasat derecede masraf eder. Hacca bineğe binerek gider: Çünkü bineğe binerek gitmek, yolculuk tarzlarının en mutedil olanıdır.

Ey Allah'ın Rasûlü, annem haccetmeden öldü. Onun yerine haccedeyim mi?” diye sorduğunda Rasûlullah (sas); “Evet.” cevabını vermiştir. [113]

“Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da, sonra kendisine ölüm ulaşırsa, artık onun mükâfatı Allah'a aittir.” [114] Bu hususda Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse hacc yolunda ölürse, her yıl onun için kabul edilmiş bir hacc yazılır.” Ebû Hanîfe'nin de bu  hususdaki delili şu  hadîs-i şerîfdir:   

“Âdemoğlu öldüğünde üç şey hariç, onun ameli kesilir.” [115] Hacc ile yola çıkış bitişik olmadığından dolayı, yolda olan kimsenin hacca ulaşmasına artık bir vesile kalmaz. Yola çıkmış olması, her ne kadar Allah (cc) ve Rasûlü (sas) nün vaadiyle onun için sevap hasıl olsa da hacc fiili sayılmaz.

Fakat nafaka yetişmeyince, yetiştiği yerden hareket eder: İstihsanın gereği budur. Çünkü onun maksadı hacc farizasının yerine getirilmesidir. Bunu ekmel bir şekilde yerine getirmek mümkün olmazsa, o zaman imkânlar ölçüsünde yerine getirilir. Vasiyet edilen para naibin binekli olarak hacca gitmesine yeterse, o zaman naibi yaya olarak hacca gönderemezler.

Şayet vasiyyet edilen para ölünün beldesinden yaya olarak, yahut öldüğü yerden binekli olarak bir naibi hacca göndermeye yetiyorsa; İmam Muhammed'e göre binekli olarak paranın yeteceği bir yerden bir naibe vazife verilerek hacca gönderilir. Zira Allah (cc) hacca binekli olarak gitmeyi emretmiştir. Hasan'ın rivayetine göre Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşü şöyledir: Bu iki şıkdan dilediklerini yaparlar. Çünkü bunların her birinde bir bakıma kusur vardır. Öyle ise iki şıktan birini tercih edebilirler.

Nâib; 'ben haccdan menedildim' iddiasıyla geri döner de, dönüşü esnasında ölünün parasından harcama yapmış olursa, ölünün vâsisi veya mirasçıları da onu yalanlarlarsa; harcadığı parayı tazmin eder. Ancak görünen durum onu haklı çıkarıyorsa, tazmin etmez. Haccı ifâ ettiğini söyler de ölünün vâsisi veya mirasçıları onu yalanlarlarsa, onun sözüne itibar edilir. Vâsi veya mirasçılar onun bayram günü Kûfe'de bulunduğuna dair bir beyyine ileri sürerlerse, bu beyyine kabul edilmez. Ama naibin kendisinin haccetmediğine dâir bir beyyine ileri sürülürse, o zaman bu beyyine kabul edilir. Ölüye borçlu olan bir kimse olup, ölünün yerine haccetmesi kendisine emredilmişse, ve o da haccettiğini iddia ederse; ortaya bir beyyine koymadıkça, bu iddiası kabul edilmez. [116]

 

HEDY (HACININ HAREMDE KESTİĞİ KURBAN)

 

Hedy; Harem'e hediye edilip orada kesilen kurbanın adıdır. Bu kurban deveden, sığırdan ve davarlardan olur: Bu belirlemede kurban bayramında kesmekle mükellef olduğumuz kurban nazar-ı itibara alınır. Hedy hakkında kendisine sorulduğunda Hz. Peygamber (sas) şu cevabı vermiştir:

“Onun en aşağısı bir koyundur.” Hz. Peygamber (sas) in kendisi yüz bedene (deve) yi hedy olarak kurban etmişti. Sığır da bedene gibidir; bunda ihtilaf yoktur.

Davarın bir yaşında veya o büyüklüğe yakını kurban edilir: Çünkü bu kan akıtmakla alâkalı bir ibadet ve kurbettir. Dolayısıyla bunların belirlenmesinde kurban bayramında kesmekle mükellef olduğumuz kurban nazar-ı itibara alınır. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Bir yaşını tamamlamış olan davarları kurban edin. Ancak size zor geldiği takdirde (altı aylık gelişkin veya  daha büyük) kuzuları boğazlayın.” [117]

Temettü ve kıran haccı için kesilen kurbanlarla nafile olarak kesilen kurbanlar ancak bayram günlerinde kesilir. Kesen bunların etinden yiyebilir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin. Sonra kirlerini gidersinler.” [118]

Bu âyet-i kerîmede bahsedilen fiiller kurban bayramı günlerinde cereyan eder. Sahih bir rivayette anlatıldığına göre; Hz. Peygamber (sas) veda haccında yüz bedene sevk etmiş bunların altmış üçünü kendi mübarek eliyle kesmiştir. Kalanları da Hz. Ali (ra) kesmiştir. Sonra Hz. Peygamber (sas) her bedeneden bir parça et alıp bir kazana konulmasını emretmiş, piştikden sonra da etinden yemiş ve çorbasından içmişlerdi. Enes (ra) in o zaman kıran haccı yaptığı rivayet edilmiştir.

Diğer ceza kurbanları istendiği zaman kesilebilir ve sahipleri etlerinden yiyemez: Çünkü bunlar ceza ve keffaret kurbanlarıdır; kesim zamanları belirlenmiş değildir. Ve bunların etleri fakirlere dağıtılır. Ama işlenen suç sebebiyle hacc fiillerinde meydana gelen noksanlığı telafi etmek için ceza kurbanının bir an evvel kesilmesi daha iyi olur.

Bütün bu kurban çeşitleri ancak Harem'de kesilebilir: Allah (cc) ihramlıyken avlanmanın cezasıyla alâkalı olarak şöyle buyurmuştur:

“Kabe'ye varacak bir kurban olmak üzere.” [119] Allah (cc) ihsar kurbanı hakkında da şöyle buyurmuştur:

“Kurban yerine varıncaya kadar.” [120] Şunu da belirtelim ki, hedy ancak belirli bir mekânda ki orası Harem'dir kesilen ve kişiyi Allah (cc) a yaklaştıran kurbandır. Hz.   Peygamber  (sas)   şöyle buyurmuştur:  

“Minâ'nın her tarafında kurban kesilebilir. Mekke'nin her sokağında kurban kesilebilir.” [121]

Eğer güzelce  becerebiliyorsa, kişinin kendi kurbanını kendisi kesmesi daha iyi olur: Rivayet ettiğimiz gibi Hz. Peygamber (sas) kurbanlarını bizzat kendisi kesmiştir. Böylesi daha sevaptır. En uygunu kişinin bizzat kendisinin kesmesidir. Becerikli değilse, başkalarına havale etmelidir. Başkasına kestirirken kendisinin de orada bulunması münasip olur. Hz. Peygamber (sas) Fâtıma (ra) anamıza şöyle buyurmuştur:

“Ey Fâtıma! Kalk da, kurbanının kesilişini müşahede et. Çünkü onun kanının ilk damlası senin için mağfiret vesilesi olacaktır.”

Bu hayvanların çulları ve yularları sadaka olarak verilir. Bu kurbanların bir parçası kasap ücreti olarak verilmez: Hz. Peygamber (sas) Hz. Ali (ra) ye böyle emretmişti.

Gözü fersiz, kesim yerine yürüyemieyecek kadar topal, kemiklerinin iliği kalmamış derecede zayıf hayvanlar kurban edilemezler: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Şu dört hayvan kurban için kâfi olmaz; körlüğü apaçık ortada olan kör, topallığı apaçık ortada olan topal, hastalığı apaçık ortada olan hasta, kemiğinde ilik kalmayacak derecede zayıf olan hayvan.” [122]

Kulağı kesik ve kör hayvanlar da kurban edilemezler: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Gözü ve kulağı kontrol edin.” [123] Yani o iki organın sağlam olup olmadığına bakın.

Kulaksız olarak yaratılmış olanlar tam bir organları mevcud olmadığından dolayı kurban edilemezler. Kuyruğu kesik olanlar da kurban edilemezler: Bunun sebebini açıklamıştık.

Uzvununun üçde biri ve daha çoğu olmayan hayvan da kurban olmaz. Eksikliği üçde birden az ise, kurban olur (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Çünkü üçde birin çok hükmünde olduğu nass ile sabittir. Başı meshetmede olduğu gibi, tamamının yerine kâim olacağı mülahazasıyla dörtte birin de bu hükme tabi olduğuna dâir bir rivayet vardır. Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; uzvun eksikliği yarıdan az ise, caizdir. Çünkü hüküm yarıdan fazlaya göre verilir. Uzvun yarısının eksik olması halinde hayvanın kurban edilip edilemeyeceği hususunda Ebû Yûsuf’dan iki rivayet gelmiştir.

Boynuzsuz, buruk, deli, uyuz hayvanlar kurban edilebilirler: Boynuzsuz kurban edilebilir. Çünkü boynuzla alâkalı bir maksat yoktur. Buruk kurban edilebilir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) burulmuş iki beyaz koçu kurban etmiştir. Kaldı ki, buruk hayvanların etleri daha lezzetli olur. Deli hayvan da kurban edilebilir; eğer yem yiyebiliyorsa. Ama yem yemezse, kurban edilmesi de caiz değildir. Zira bu durumda zayıf olur ki, bu da maksadı ihlal eder. Uyuz hayvan da kurban edilebilir. Çünkü uyuz deride meydana gelen bir hastalıktır. Asıl maksat olan ette ise bir kusur yoktur. Ama uyuz etine ulaşır da zayıflatırsa, o zaman kurban edilmesi caiz değildir.

Zaruret olmadan kurbanlık hayvana binilmez: Çünkü binmekle küçümsenmiş ve horlanmış olur. Oysa, kurbanlık hayvana saygılı olmak vâcibdir. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Her kim Allah'ın şiarına hürmet gösterirse, şüphesiz bu kalblerin takvasındandır.” [124] Takva vâcibdir. Dolayısıyla ilâhî şiarlara saygı göstermek de vâcibdir. Ama zaruret hali bundan istisna edilmiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) önüne kurbanlık bir deveyi katıp götüren bir addamı görmüş ve ona;

“Yazık sana! Binsene şuna.” buyurmuş; adam; “Ya Rasûlallah (sas) bu kurbanlık bir devedir.” diye karşılık verince, Hz. Peygamber (sas) tekrar ona;

“Yazık sana! Binsene şuna.” buyurmuştur. Bunu açıklayan âlimler dediler ki; o adam yorgun olduğu için, zaruret sebebiyle binmesini emretmiştir.

Binmekden dolayı hayvanda bir noksanlık meydana gelirse, onu tazmin eder ve sadaka verir: Çünkü vereceği sadaka kurbanın eksilen kısmına bedeldir. Yükleme sebebiyle kurbanlıkda bir noksanlık olması durumunda da aynı hüküm geçerlidir. Bunun sebebini açıklamıştık.

Kurbanlık hayvanın sütü varsa, sağılmaz: Çünkü süt onun bir cüz'üdür. Kesim yerine varmada sütünü sadaka olarak da veremez. Kesim vakti yaklaşmışsa, sütü çekilsin diye memelerine soğuk su serpilir. Ama kesime daha çok zaman varsa, hayvana gelecek zarara mani olmak için süt sağılır ve sadaka olarak verilir. Çünkü bu kurbanlık hayvanın bir cüz'üdür. Ama bu sütü kurbanın sahibi tüketirse, kıymetini sadaka olarak verir.

Bir kimse kurbanlık alır da, hayvan yanında doğurursa; yavrusunu da anasıyla beraber keser. Dilerse, yavruyu kesmeyip sadaka olarak verir. Çünkü örfe göre yavru anasının hükmüne tabidir.

Hayvanı önüne katıp yolda götürürken ölür ve eğer o hedy nafile ise, yerine başkasını kesmek gerekmez: Çünkü sahibi niyyet ederek onu kesmek için kurban olarak belirlemişti. Ama kesme imkânı yok oldu. Hedyi kesip boynuna taktığı kurbanlık nişanını kanıyla boyaması ve o kanlı nişanı hörgöcünün yan tarafına damga gibi vurması gerekir. Onun etinden ne kendisi, ne de zenginler yiyemez. Zira Hz. Peygamber (sas) insanlara onun zenginler için değil, fakirler için olduğunu öğretmek için Nâciyetü'l- Eslemî (ra) ye böyle emretmiştir.

Vâcib ise dilediği gibi tasarruf eder: O hayvan kurban olarak belirlediği hayvan olmakdan çıktığı için, yine kendi mülkiyetine dönmüştür. Onu dilediği gibi tasarruf eder. Ve yerine başkasını alıp keser: Çünkü kurban kesme vecibesi hâlâ kendi zimmetindedir.

Kıran ve temettü kurbanları ile nafile olarak kurban edilen hayvanların boyunlarına kurbanlık nişanları takılır, başkalarına takılmaz: Çünkü Hz. Peygamber (sas) nafile kurbanların boyunlarına kurbanlık nişanları takmıştı. Bu hayvanların kesimi hacc menasikinden olduğu için, bunların kurbanlık olduklarını başkalarına izhar etmek uygun olur. Buradaki kurbanlıklarla biz develeri kastediyoruz. Küçükbaş hayvanlara gelince; bunlar ihram yasaklarına karşı işlenen cinayetler sebebiyle kesildiğinden dolayı, izhar edilmemeleri; aksine gizli tutulmaları gerekir. İhsar kurbanları da, vakti gelmeden ihramdan çıkabilmek için kesilmesi vâcib olduğundan dolayı, ceza kurbanıdır. [125]

 

HZ. PEYGAMBER (SAS) İN KABRİNİ ZİYARET

 

Usule göre işler yürütülüp, hacılar hacc menasikini tamamlayarak Mescid-i Haram'dan döndüklerinde Hz. Peygamber (sas) in kabrini ziyaret etmek maksadıyla Medine'ye yönelirler. Çünkü bu mendub ve müstehabların en faziletlisidir. Hatta vacibe yakın derecede olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Hz. Peygamber (sas) insanları kabrini ziyarete teşvik etmiş ve ısrarla davette bulunmuştur. Şöyle ki;

“Genişlik ve imkân bulup da, beni ziyaret etmeyen, bana eziyet etmiş olur.”

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâcib olur.” [126]   

“Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibi olur.” [127] Ve daha başka hadîs-i şerifler.

Sonra insanların çoğunun Hz. Peygamber (sas) in kabrini ziyaret etme âdabından ve müstehablarından gafil, teferruat ve cüz'iyyatı hakkında da bilgisiz olduklarını gördüğüm için, menasikden sonra bu kitabda buna dâir bir fasıl açmak ve ziyaret âdabından bir nebze bahsetmek istedim. Şöyle ki; Hz. Peygamber (sas) kabrini ziyarete yönelen kimsenin ona çokça salât ü selâm getirmesi gerekir. Bir hadîs-i şerîfde anlatıldığına göre bu salât ü selâmlar ona gider ve ulaşır. Ziyaretçi Medine şehrinin duvarlarını görünce, salât ü selâm getirip şöyle der; “Allah'ım! Bu Senin Hz. Peygamberinin haremidir. Burayı benim için ateşe karşı bir korunak, azaptan ve kötü hesapdan eman yeri kıl.”

İmkân bulursa Medine'ye girmeden gusleder. Bu mümkün olmadığı takdirde sonra gusleder, güzel kokular sürünür, en güzel elbiselerini giyer. Böyle davranmak hürmete en yakın davranıştır. Sükûnet ve vakarla, mütevaziyane kabr-i şerifin bulunduğu yere girer ve şöyle der: “Allah'ın adıyla, Rasûlullah (sas) ın sünneti üzere. Rabb'im, beni dâhil ettiğin bu mukaddes beldeye esenlik ve hoşnutlukla koy. Çıkaracağın yerden selâmetle çıkar. Bana yüce katından destekleyici kuvvet ihsan eyle. Allah'ım! Muhammed (sas) i ve onun ailesinin şeref ve mertebesini yücelt. Günahımı bağışla ve bana lütuf ve merhametinin kapılarını aç.”

Bundan sonra mescide girer. Hz. Peygamber (sas) in minberinin yanında iki rek'at namaz kılar. Minberin sütunu sağ omuzu hizasına gelecek şekilde durur. Hz. Peygamber (sas) de orada durmuştır. Burası onun kabri ile minberinin arasıdır. Bu hususda o, şöyle buyurmuştur:

“Mezarımla minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim de havuzumun üstündedir.” [128]

Ziyaretçi bundan sonra da, bahşettiği muvaffakiyetten dolayı şükür için Allah (cc) a secde eder ve hoşuna giden duaları eder. Sonra kalkıp kabr-i şerife yönelir. Oraya gider ve Hz. Peygamber (sas) in mübarek başının bulunduğu tarafda kıbleye yönelerek durur. Kabrin üç zira kadar yakınına gider, daha fazla yaklaşmaz. Elini türbenin duvarı üzerine koymaz; saygı göstermek gerekir. O çok heybetli, çok muazzamdır. Ziyaretçi kabrin yanında namazda durur gibi durmalıdır. Onun kıymetli ve mübarek şahsını mezarında uyuyor, sesini duyuyor, durumunu biliyor gibi gözünde canlandırmalıdır. Zira o şöyle buyurmuştur:

“Kabrim yanında bana salât ü selâm getireni duyarım.” [129]

Bir haberde denilmiş ki, Hz. Peygamber (sas) in kabri yanında vazifeli bir melek, ümmetinden kendisine selâm gönderenlerin selâmlarını ona tebliğ eder. Bundan sonra ziyaretçi şöyle der: “Selâm sana ey Allah'ın Rasûlü, selâm sana ey Allah'ın Peygamberi, selâm sana ey Allah'ın seçkin kulu, selâm sana ey Allah'ın habibi, selâm sana ey rahmet Peygamberi, selâm sana ey ümmetin şefaatçisi, selâm sana ey peygamberlerin efendisi, selâm sana ey peygamberlerin sonuncusu, selâm sana ey örtünüp bürünen,

selâm  sana ey bürünüp sarınan, selâm sana ey Muhammed, selâm sana ey Ahmed, selâm sana ve tertemiz âline. Onlar ki; Allah (cc) onlardan pisliği gidererek, onları tertemiz kılmıştır. Kavmine Peygamber ve ümmetine Rasûl olarak Allah (cc) seni en üstün mükâfatla mükâfatlandırsın. Şehadet ederim ki, sen rısâleti tebliğ  ettin, emaneti yerine tevdi ettin, ümmetine öğüt verdin, hücceti açıkladın. Allah (cc) yolunda cihad ettin, ömrün sona erip ölüm sana gelinceye dek Allah (cc) ın dini uğruna savaştın. Allah (cc) senin ruhunu, bedenini, kabrini    kıyamete dek devamlı şereflendirip yüceltsin. Ey Allah'ın Rasûlü; biz senin kabrinin ziyaretçileri ve sana gönderilen elçileriz. Çeşitli beldelerden, uzak diyarlardan senin hakkını ödemek, senin geride bıraktığın izlerine bakmak, ziyaretin vesilesiyle hayır ve bereket kazamak, Rabbimizin katında  seni kendimize şefaatçi kılmak için, sana geldik. Günahlar belimizi büktü, omuzlarımızı çökertti. Sen şefaat eden ve şefaati kabul edilensin. Sana şefaat-i uzmâ ve makam-ı mahmûd vaadedilmiştir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur: 

“Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelseler de, Allah (cc) dan bağışlanmayı dileselerdi; Peygamber de onlar için istiğfar etseydi, Allah (cc) ın dâima tevbeleri kabul edici ve çok bağışlayıcı olduğunu görürlerdi.”[130] İşte biz nefislerimize zulmetmiş, günahlarımızdan dolayı mağfiret dilemiş olarak sana geldik. Rabbimiz katında bizim için şefaatçi ol. Bizi zarar görmüş, perişan ve pişman olarak değil, sünnetine bağlı olarak  yaşatıp öldürmesini, kıyamette senin cemaatin içinde hasretmesini, senin havuzuna getirip, senin kâsenle bizi sulamasını O'ndan niyaz eyle! Ey Allah (cc) ın Rasûlü, senden şefaat bekliyoruz, bize şefaat eyle.”

“Rabb'imiz, bizi ve bizden evvel iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla,” [131] Sonra da kendisiyle selâm gönderenlerin selâmını Hz. Peygamber (sas) e sunarak şöyle der; “Ya Rasûlallah, falan oğlu falandan sana selâm. O, kendisi için Rabb'inin katında kendisi için şefaatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün müslümanlara karşı şefaatçi ol.”

Bundan sonra orada arkasını kıbleye dönüp, bir zira kadar ilerleyerek, Hz. Ebûbekir (ra) in mezarı başına gelir ve şöyle der; “Selâm sana ey  Allah (cc)ın  halifesi, selâm sana ey Rasûlullah (sas) mağaradaki arkadaşı, selâm sana ey onun seferlerdeki yoldaşı, selâm sana ey onun sırdaşı! Hz. Peygamber'in ümmetine önder olarak, Allah (cc) seni mükâfatların en üstünü ile mükâfatlandırsın. Sen ona en güzel şekilde halifelik yaptın. Onun yolunu ve usulünü en iyi biçimde izledin. Mürtedlerle ve bid'atlarla savaştın. İslâmı zeminine oturttun. Dostluk ve akrabalık bağlarını gözettin. Hep hakkı söyledin. Ömrün sona erip, sana ölüm gelinceye dek, hak sahiplerine hep yardımcı oldun. Allah (cc) ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Allah (cc) ım, bizi Ebûbekir'in sevgisi üzere vefat ettir. Onu ziyaret için harcadığımız gayreti boşa çıkarma. Rahmetinle ey Kerîm olan Allah'ım.”

Bundan sonra ilerler ve Hz. Ömer (ra) in mezarının başucunda durur ve şöyle der: “Selâm sana ey mü'minlerin emîri, selâm sana ey İslâmı aşikâr kılan, selâm sana ey putları kıran, Allah (cc) seni en güzel mükâfatla mükâfatlandırsın ve seni halife seçenlerden de razı olsun. Diri iken de, ölü iken de İslama ve müslümanlara yardım ettin. Yetimleri himaye ettin. Dostluk ve akrabalık bağlarını gözettin. İslâm seninle kuvvet buldu. Müslümanların beğenip razı olduğu bir devlet reisi ve doğru yoldaki bir hidayet rehberi oldun. Müslümanların dirlik ve düzenini sağladın; fakirlerini zenginleştirdin, kırıklıkları giderdin. Allah (cc) ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun.”

Sonra yarım zira kadar geri çekilip Hz. Ebûbekir (ra) ile Hz. Ömer (ra) e hitaben şöyle der: “Selâm size ey Rasûlullah (sas) ın yanında yatan arkadaşları, vezirleri, müsteşarları, dinin hükümlerini ikame etmedeki yardımcıları, sonra da müslümanların çıkarlarını gözeten iki zat-ı muhterem. Allah (cc) size mükâfatların en güzelini versin. Size geldik; Rasûlullah (sas) ın bize şefaatçi olması için aracı olmanızı diliyoruz, ki; Rabb'imiz katında bize şefaatçi olsun. Çabamızı, sa'yimizi, gayretimizi kabul buyurmasını, bizi sünnetinin yolunda yaşatıp öldürmesini, bizi onun cemaatinde hasretmesini Rabb'imizden dilesin.”

Bundan sonra ziyaretçi kendi şahsı, anası, babası, kendisinden dua talebinde bulunanlar ve bütün müslümanlar için duâ eder. Bundan sonra da yine ilk başda olduğu gibi Hz. Peygamber (sas) kabri başında durur ve şöyle der: “Allah'ım, Sen;

“Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelseler de, Allah (cc) dan bağışlanmayı dileselerdi; Peygamber de onlar için istiğfar etseydi, Allah (cc) ın dâima tevbeleri kabul edici ve çok bağışlayıcı olduğunu görürlerdi.”[132] buyurdun.

“Allah'ım Senin sözün haktır. İşte biz de sözünü dinleyip emrine uyarak peygamberinin yüce katında bize şefaatçi olmasını dileyerek huzuruna geldik. Rabb'imiz; bizi, ana ve babalarımızı, bizden evvel iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Rabb'imiz; bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.”[133]

“İzzet sahibi olan Rabb'in, onların uygunsuz vasıflandırmalarından münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun. Âlemlerin Rabb 'i olan Allah (cc) a hamd olsun.” [134] Bu duaya dilediği duâları ekleyeceği gibi, bunu dilediği kadar kısaltması da mümkündür. Aklına gelen, okuyabildiği duâları okur. İnşâallah bunda muvafak da olur. Bundan sonra Ebû Lübâbe'nin (tevbesi Allah (cc) tarafından kabul edilinceye dek bağlı kaldığı Hz. Peygamber (sas) in kabri ile minberi arasında bulunan) sütunu yanına gelip iki rek'at namaz kılar, tevbe eder, dilediği duâları okuyarak Allah (cc) a niyazda bulunur.

Sonra Ravza'ya gelir; orası kare bir havuz gibidir. Orada nasibince namaz kılıp duâ eder, çokça tesbihatta bulunur. Allah (cc) a övgüler yapar ve bağış diler. Sonra minberin yanına gelip elini; hutbe okurken Hz. Peygamber (sas) in bereketi ulaşsın diye elini üzerine koyduğu nar ağacının üzerine koyar. (Şimdi böyle bir ağaç yoktur). Hz. Peygamber (sas) e salât ü selâm okur, Allah (cc) a dileklerini arzeder. Gazab ve öfkesinden rahmetine sığınır.

Hz. Peygamber (sas) in kabrini ziyaret ettikden sonra Baki mezarlığına gidip ziyaret yerlerine uğramak ve mezarları; hususen şehidlerin efendisi Hz. Hamza (ra) nın mezarını ziyaret etmek müstehabdır. Baki mezarlığında Hz. Abbas (ra) ın kubbesini, onun yanında aynı kubbede bulunan Hasan b. Ali (ra) yi, Zeynelabidin (ra) i, onun oğlu Muhammed el- Bakır (ra) ı,  onun oğlu Cafer-i Sâdık'ı, yine aynı mezarlıkda bulunan Hz. Osman (ra) ın mezannı, Hz. Peygamber (sas) in oğlu İbrahim'in mezarını, Hz. Peygamber (sas) in zevcelerinden bir kısmının mezarlarını, Hz. Peygamber (sas) in halası Safıyye'nin mezarını; bir çok sahabe ve tabiîn mezarlarını ziyaret etmek müstehabdır. Hz. Fâtıma (ra) nın Baki mezarlığındaki mescidinde namaz kılmak müstehabdır.

Perşembe günü Uhud şehidlerini ziyaret etmek müstehab olup, oraya gidildiğinde şöyle denir; “Sabrınıza karşı size selâm olsun. Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir. Selâm size ey mü'minler yurdunda bulunanlar. Biz de, inşâallah peşinizden gelip size kavuşacağız.” Bunun ardından âyete'l-kürsî ile İhlas sûreleri okunur.

Cumartesi günü Kubâ mescidine gitmek müstehabdır. Hz. Peygamber (sas) de bu günlerde o mescidi ziyarete gittiği rivayet edilmiştir. Orada şöyle duâ edilir. “Ey, feryad edip yardım dileyenlerin ve ey imdat dileyenlerin imdadına koşan, ey dara düşmüşleri genişliğe kavuşturan, ey sıkıntıda kalanların duasına icabet eden! Muhammed (sas) i ve ailesini yüceltip şereflendir. Bu makamda Rasûlünün sıkıntısını ve hüznünü giderdiğin gibi, benim de sıkıntımı ve hüznümü gider. Ey lûtfu ve şefkati bol ve ey iyiliği çok olan, ey ihsanı dâim ve merhamet edicilerin en çok merhametlisi olan Allah'ım. [135]

 



[1] Âl-i İmrân: 3/97.

[2] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[3] Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir.

[4] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce, Hâkim ve Ahmed rivayet etmiştir.

[5] Bu hadîsi Beyhakî ve İbn ebî Şeybe rivayet etmiştir.

[6] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce, Dârekutnî, Hâkim ve Beyhakî rivayet etmiştir.

[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/283-286.

[8] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Mâlik, Ebû Dâvud, Tirmizî, ve Ahmed rivayet etmiştir.

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/286-287.

[10] Bakara: 2/197.

[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/287-288.

[12] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[13] Bakara: 2/196.

[14] Âfâkî; mikat sınırları içinde oturmayan taşralı.

[15] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/288-291.

[16] Bu hadîsi İbn. Mâce, Hâkim, Dârekutnî ve Taberânî rivayet etmiştir.

[17] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[18] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce ve Dârimî rivayet etmiştir.

[19] Bakara: 2/197.

[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/291-294.

[21] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tİrmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[22] Bakara: 2/196.

[23] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[24] Mâide: 5/95.

[25] Mâide: 5/96.

[26] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[27] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[28] Mâide: 5/96.

[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/295-298.

[30] “Allahım! Burası senin Harem’in ve emniyetli kıldığın bir yerdir. Senin sözün haktır ve Sen buyurmuşsun ki, Oraya giren emniyette olur.” (Al-i İmran: 3/97). Allahım! Etimi ve kanımı ateşe haram kıl. Kullarını dirilteceğin günde beni azabından koru.”

[31] “Allah’ın adıyla ve Resülullah (sas) ın dini üzerine. Beni haram (saygın) olan Beytine ulaştıran Allah (cc) a hamd olsun. Allahım! Bana rahmet ve mağfiretinin kapılarını aç ve beni rahmetine ve mağfiretine dahil eyle. Beni Sana karşı isyanlardan koru ve günah işlemekten uzak tut.”

[32] “Allahü Ekber Allahü Ekber. Allahım! Sen Selam’sın. Selam Sendendir. Rabbimiz! Bizi selametle yaşat. Bizi cennete koy Allah’ım. Şu Beyti’nin şeref, heybet ve azametini artır. Allahım! Tevbemi kabul buyur. Hatamı affeyle, günahlarımı bağışla. Ey şefaatı ve lütfu bol!”

[33] Bu hadisi Ahmed rivayet etmiştir.

[34] Allahü Ekber Allahü Ekber. Allah'ım Sana inandığımdan, Kitab'ını tasdik ettiğimden, ahdine vefa gösterdiğimden, Peygamber'ine tâbi olduğumdan dolayı şehadet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur, tektir, O'nun ortağı da yoktur. Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Allah'a iman ettim. O'ndan başka tapınılan varlıkları ve tağutları inkâr ettim.”

[35] “Allah (cc) noksanlıklardan münezzehtir. Hamd Allah’a mahsusdur. Allah’dan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Allahım! Beni kıyamet gününün korkunç hallerine karşı koru.”

 

[36] “Allah'ım! Şirkden, küfürden, nifakdan ve kötü ahlâkdan Sana sığınırım.”

[37] “Allah'ım! Peygamberin Muhammed'in kâsesiyle bana bir şerbet içirki, sonra hiç susamayayım.”

[38] “Allah'ım! Bunu kabul edilmiş bir hacc, şükranla karşılanmış bir sa'yü gayret, bağışlanmış bir günah, kesada uğramayan bir ticaret eyle. Ey Azîz ve ey bağışlaması bol olan!”

[39] Allah'ım! Kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.”  

[40] Bu hadîsi Buhari rivayet etmiştir.

[41] Bakara: 2/125.

[42] “Allah'ım! Bu, ateşden Sana sığınan kimsenin  bulunduğu bir makamdır. Günahlarımı bağışla. Şüphesiz bağışlayan ve merhamet eden Sensin.”

[43] Bakara: 2/158.

[44] “Allah (cc) ın adıyla başlıyorum. Salât Allah (cc) ın Rasûlünedir. Allah'ım! Bana rahmetinin kapılarını aç ve beni rahmetine dâhil et.”

[45] “Allahü Ekber Allahü Ekber. Allah (cc) dan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. Yaşatan, öldüren O'dur. O diridir, ölümsüzdür. Hayır ve iyilik O’nun elindedir. O her şeye Kadir’dir. Allah (cc) dan başka ilah yoktur. O’ndan başkasına ibadet etmeyiz. Kafirler hoşlanmasalar bile, dini O’na has kılarız. Allah (cc) dan başka ilah yoktur. O yüceltilmeye, övülmeye ve birlenmeye ehildir. O’ndan başka ilah yoktur. Vaadini yerine getirdi, kuluna yardım etti. Hizipleri yalnız başına bozguna uğrattı. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsusdur.”

[46] “Allahım kolaylığı (cenneti) daha müyesser eyle. Zorluk (cehennem) dan beni uzak tut. Dünyada ve ahirette beni bağışla.”

[47] “Ey Rabb'im! Bağışla ve merhamet eyle Bildiğin hatalarımı affeyle, Sensin, en yüce ve en çok kerem sahibi!”

[48] “Allah (cc) noksanlıklardan münezzehdir. Hamd  O'na mahsusdur. O'ndan başka ilâh yoktur. O en büyüktür.”

[49] “Allah'ım burası Minâ'dır, burası hacc menâsikinden kendisiyle bize lütufda bulunduğun yerlerdir. Salih kullarına kendisiyle lütufda bulunduğun şeylerle, bize de lütufda bulun.”

[50] Bu hadîsi Mâlik rivayet etmiştir.

[51] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî rivayet etmiştir.

[52] Bu hadîsi Neseî rivayet etmiştir.

[53] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn. Mâce rivayet etmiştir.

[54] “Allah (cc) dan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'nadır. O diridir, ölümsüzdür. Hayır ve iyilik O'nun elindedir. O her şeye Kadîr'dir. Noksanlıklardan münezzehdir. Hamd Allah (cc) a mahsusdur. Allah (cc) dan başka ilâh yoktur. Allah  (cc) en büyüktür. Güç ve kuvvet ancak Azîm olan Allah (cc) ındır. Ey dereceleri yükselten, bereketleri indiren, yerleri ve gökleri yokdan varedip yaratan! Çeşitli dillerden çok sesler Sana yöneldi, hepsi Sana dileklerini arzediyorlar. Benim dileğim; şu imtihan yurdunda dünya ehli beni unuttuklarında bana merhamet etmendir. Bana farz kıldığın vazifeleri yerine getirmede beni muvaffak kılmanı; Sana taatte bulunmada, Senin haklarını ödemede dostun İbrahim (as) e ve habibin Muhammed (sas) e gösterdiğin hacc menasikini edâ etmede bana yardım etmeni Senden diliyorum. Allah'ım! Sana her yakarana icabette bulunursun, her düşküne Senin katında şefkat vardır. Yalvarıp yakararak Sana geldim. Düşkün olarak Senin huzuruna vardım. Dileğimi kabul buyur, günahlarımı bağışla. Beni, Sana gelen misafirlerin en zararlı çıkanı ve eli boş döneni yapma. Bana dua edin, kabul edeyim buyurmuşsun; şüphesiz Sen vaadinden dönmezsin. Yalvarıp yakararak, dileklerimi arzederek duâ edip Sana geldim. Duamı kabul buyur. Beni cehennem ateşinden azad eyle. Anamı, babamı, bütün müslüman erkekleri ve kadınları da rahmetinle. Ey merhamet edicilerin en merhametlisi!”

[55] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Dârimî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[56] “Allah'ım! Bu duruşumuzu, buradaki son duruşumuz yapma. Beni hayatta bıraktığın müddetçe, buraya gelmeyi bana nasib eyle. Bugün beni kurtuluşa eren, rahmetine mazhar olan, duası müstecab olan, günahı bağışlanan bir kimse eyle. Ey merhamet edicilerin en fazla merhamet edeni olan Allah'ım!”

[57] Bakara: 2/199.

[58] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[59] Yuvarlak taşdan yapılan bir sütun üzerindeki meş'alede daha evvel odun yakılırmış. Harun er- Reşîd zamanında ise, Müzedelife gecelerinde burada mum yakılır olmuş.

[60] “Allah'ım burası Müzedelife’dir ve cem yeridir. Hayrı ve  iyiliği toplayıp içeren şeyleri bana nasib etmeni Senden diliyorum. Beni, Senden dilekte bulunup da, dileğini yerine getirdiğin, Sana duâ edip de duasına icabet ettiğin, Sana güvenip dayanıp da, Senin kendisine yettiğin, Sana iman edip de, kendisinin hidayet yoluna erdirdiğin bir kimse kıl.”

[61] “Allah'ım! Etimi, tüyümü, kanımı, kemiğimi ve bütün azalarımı ateşe haram kıl. Ey merhamet edicilerin en merhametlisi” 

[62] Bakara: 2/198.

[63] “Allah'ım! Sen taleb edilenlerin ve kendisine rağbet edilenlerin en hayırlısısın. İlâhi; her misafire ikramda bulunulur. Ona armağanlar verilir. Allah'ım! Şu benim bulunduğum yerde misafirlik ve armağanım, Senin tarafından tevbemin kabulü ve günahlarımın bağışlanması, hidayet yolunda işlerimin düzene sokulması ve dünyadaki tasamın yakînî iman kılınması olsun. Allah'ım, bana rahmet et ve beni ateşden koru. Bana bolca helâl rızık ver. Allah'ım, bu vakfe buradaki son bulunuşum olmasın. Beni hayatta bıraktığın müddetçe, rahmetinle hep buraya gelmeyi bana nasip et. Ey merhamet edicilerin en merhametlisi!”

[64] Bu hadîsi İmam Mâlik rivayet etmiştir.

[65] Allah (cc) ın adıyla, Allah (cc) en büyüktür. Şeytana ve tarafdarlarına rağmen.

[66] Bu hadîsi Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[67] Mürselât: 77/25-26.

[68] Allah'ım, şu perçemim Senin elindedir. Kıyamet gününde her tüye karşılık bana bir nur ver, ey merhametlilerin en merhametlisi!”

[69] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Ahmed rivayet etmiştir.

[70] Hacc: 22/28.

[71] Hacc: 22/29.

[72] Bu hadîsi Buharî ve Müslim rivayet etmiştir.

[73] “Allah’ım, bunu kabul buyrulmuş bir hacc ve bağışlanmış bir günah eyle. Azabından ürktüm, Sana rağbet edip yöneldim. Senden korkdum. Hacc ibadetimi kabul eyle, sevabımı büyüt, yakarışıma acı, tevbemi makbul eyle, duama icabet et. Dileklerimi bana bahşeyle.”

[74] Bakara: 2/203.

[75] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[76] “Allah'ım! Doğrusu ben Senden geniş bir rızık, faydalı bir ilim ve her hastalıkdan ve sakatlıkdan  şifa diliyorum; ey merhamet edicilerin en merhametlisi.”

[77] “Allah'ım! Bu; âlemler için hidayet kaynağı ve mübarek kıldığın Beytindir. Onda apaçık âyetler ve ve Makâm-ı İbrahim vardır. Oraya giren emniyette olur. Hidayetle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun. Allah (cc) bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru  yolu bulacak değildik. Allah'ım, bizi bu nimete kavuşturduğun gibi haccımızı kabul eyle. Bu Senin Beyt-i Haram'ını son görüşümüz olmasın. Sen bizden razı oluncaya dek, buraya tekrar tekrar gelmeyi nasib eyle. Rahmetinle; ey merhamet edicilerin en merhametlisi.”

[78] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî rivayet etmiştir.

[79] Ebû Dâvud Abdullah b. Abbas'dan rivayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

[80] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/298-324.

[81] Bu hadîsi Dârekutnî rivayet etmiştir.

[82] Bu hadîsi İbn. Mâce ve Taberânî rivayet etmiştir.

[83] Bakara: 2/196.

[84] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/324.

 

[85] Bakara: 2/196.

[86] Bakara: 2/196.

[87] Bakara: 2/196.

[88] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/324-328.

[89] Bakara: 2/196.

[90] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/328-329.

[91] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

 

[93] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Dârimî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[94] Bakara: 2/196.

[95] Bakara: 2/197.

[96] Bunu İmam Mâlik rivayet etmiştir.

[97] Bu hadîsi Neseî, İbn. Mâce ve Dârimî rivayet etmiştir.

[98] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/329-337.

[99] Mâide: 5/95.

[100] Mâide: 5/96.

[101] Mâide: 5/95.

[102] Âl-i İmrân: 3/97.

[103] Mâide: 5/95.

[104] Mâide: 5/95.

[105] Mâide: 5/95.

[106] Mâide: 5/95.

[107] Bu hadîsi Müslim, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[108] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/338-343.

[109] Bakara: 2/196.

[110] Bakara: 2/196 .

[111] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/343-346.

[112] Bu hadîsi Neseî rivayet etmiştir. Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed de buna yakın lâfızlarla rivayet etmişlerdir.

 

[113] Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir.

[114] Nisa: 4/100.

[115] Buharî, Edebü'l-Müfred.

[116] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/346-351.

[117] Bu hadîsi Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[118] Hacc: 22/28-29.

[119] Mâide: 5/95.

[120] Bakara: 2/196.

[121] Bu hadîsi Ebû Dâvud, İbn. Mâce, Dârimî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[122] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[123] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[124] Hacc: 22/32.

[125] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/351-356.

[126] Bu hadîsi Beyhakî, İbn. Adiyy ve Dârekutnî rivayet etmiştir.

[127] Bu hadîsi Beyhakî rivayet etmiştir.

[128] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[129] Bu hadîsi Beyhakî rivayet etmiştir.

[130] Nisa: 4/64.

[131] Haşr: 59/10.

[132] Nisa: 4/64.

[133] Bakara: 2/201.

[134] Sâffat: 37/180.

[135] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/356-361.