ALIŞ VERİŞ (BÜYÜ') - Elihtiyar - 06 Alisveris
Alış Verişin Rüknü, Şartı, Mahalli ve Hükmü:
Ödenecek Paranın Miktar ve Cinsinin Belli Olması:
Yol Satılması, Su Yolu Satılmaması:
Menkul Malı Teslim Almadan Satmak:
Yırtıcı Hayvan, Pars ve Köpek Satışı:
Dilsiz ve Körlerin Alış Verişleri:
Muhayyerlik Hakkını Ortadan Kaldıran Şeyler:
MUTLAK ALIŞ VERİŞ MALIN KUSURSUZ OLMASINI GEREKTİRİR
Veresiye Satışlarda Zaman Tayini:
Bitmiş Alış Verişde Araya Girmek:
Alıcı Olmadığı Halde Öyle Görünmek:
Dâr-ı Harpde Müslümanla Harbî Arasında Faiz:
Selem Akdi Yapılamayacak Haller:
Elbise, Kerpiç vs. nin Selem Yoluyla Satışı:
ALIŞ VERİŞ (BÜYÜ')
Arap Dilinde bey'kelimesi; gerek malda ve gerekse başka şeylerde mutlak mübadele mânasındadır. Şirâ kelimesi de bu mânada kullanılmaktadır. Buna misal olarak şu âyet-i kerîmeyi gösterebiliriz:
“Allah (cc) mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.” [1]
“Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da, azabı satın almış kimselerdir.” [2]
Şer'î ıstılahda ise bey'; değeri olan bir malı, başka bir değerli mal ile mülketme ve mülkedinme yoluyla takas etmektir. Bir akitte malın menfaatinin temliki söz konusu ise, o; icarya da nikâh akdi olur. Eğer bir mal bedelsiz olarak başkasına veriliyorsa; yapılan bu işe hibe denilir.
Bey'; meşruiyeti Kitab, sünnet ve aklî delil ile sabit olan bir akittir. Kitab'daki delili şu âyet-i kerîmelerdir;
“Allah (cc) alım satımı helal kılmıştır.” [3]
“Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, (bâtıl ile aranızda alıp vererek yemeyin).” [4]
Sünnetteki delili ise; Rasûlullah (sas) risâlet vazifesiyle gönderildiğinde, insanlar alış veriş yapıyorlardı. O, alış verişe ses çıkarmayarak bunu tasdik etmiş oldu.
Aklî delili ise şudur: Alış verişin meşruiyetini ihtiyaçlar mecburi kılmıştır. Çünkü insanlar birbirlerinin ellerindeki malların bedeline, eşyalara, mallara, yiyecek ve içeceklere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarını da, ancak alış veriş yoluyla giderebilirler. Çünkü insanların yaradılışlarında mevcud olan cimrilik ve mal sevgisi onları; mallarını karşılıksız olarak elden çıkarmakdan meneder. Şu halde mübadeleye ihtiyaç hasıl olmuştur. Bunun giderilmesi için de alış verişin meşruiyeti vâcib olmuştur. [5]
Alış Verişin Rüknü, Şartı, Mahalli ve Hükmü:
Alış verişin rüknü; icab ve kabuldür. Çünkü icab ve kabul, alış veriş hükmünün kendisine taalluk ettiği rızaya delalet eder. İcab ve kabul mânasında olan lâfızlar da bu hükme tabidirler.
Alış verişin şartı; ehil olmayanların akit yapmalarına mâni olmak için; akdi yapan tarafların alış veriş yapma ehliyetine sahip olmalarıdır.
Alış verişin mahalli; maldır. Çünkü alış verişin kendisi Şer'an bunu haber vermektedir.
Alış verişin hükmü; kesin olarak yapıldığında müşterinin satın aldığı mal üzerinde mülkiyetini, satıcının da o mal karşılığında aldığı bedel üzerindeki mülkiyetini hemen; ve başkasının tasdikine bağlı olarak yapılan alış verişlerde ise, tasdikden sonra sabit olur.
Alış veriş; 'sattım' ve 'satın aldım 'gibi, geçmiş zamanı ifade eden lâfızlarla akdedilir: Çünkü alış veriş akdi bir inşa; yani bir iş yapmaktır. Şeriat bütün akidlerde 'haber vermeyi' inşa yerine kabul eder. Böylece inşâî lâfızlarla akid yapılabilir. Ayrıca geçmiş zaman sigası kesinlik ifade eden bir icab lâfzıdır. Gelecek zaman sigası ise; vaad, emir veya tevkil ifade eder. Bu sebeple alış veriş akdi, geçmiş zaman sigasıyla yapılır.
Ayrıca; ‘sattım' veya 'satın aldım 'mânasına gelen sözlerle de akid yapılmış olur. Meselâ satıcı; 'bu malı şu kadara sana verdim' veya 'şu fıata al' veya 'şu fiata sana mülkettim' der. Alıcı da; 'aldım' veya 'kabul ettim' veya 'razı oldum' veya 'tasdik ettim' derse; alış veriş akdi yapılmış olur. Çünkü bu kelimeler, kabul ve rıza mânalarını taşımaktadırlar. Esas olan da mânalardır. Keza, müşteri 'bu malı şu fıata satın aldım' der, satıcı da 'razı oldum' veya 'tasdik ettim' veya 'uygun gördüm’ derse, anlattığımız sebeplerden dolayı alış veriş akdi yapılmış olur.
Karşılıklı alıp verme (İmam Şâfıî) ile de akid yapılmış olur: Hem kıymetli eşyalarda, hem de kıymeti az eşyalarda bu hüküm geçerlidir. Bunu İmam Muhammed kesin olarak beyan etmiştir. Çünkü bu davranış icab ve kabul ile amaçlanan rızanın varlığını göstermektedir. Kerhî der ki; örfe göre kıymeti az eşyada alış veriş akdi, teati; yani karşılıklı alıp verme ile yapılmış olur. Ama örfe göre alış verişleri teati ile yapılmayan eşyanın alış veriş akdi teati ile akdedilmiş olmaz.
Bir kimse mal sahibine; 'bunu bana sat' der de, mal sahibi de 'sattım' derse veya mal sahibi 'bu malı benden satın al' der de, müşteri 'satın aldım’ derse; 'satın aldım' veya 'sattım' kelimeleri söylenmedikçe alış veriş akdi yapılmış olmaz. Çünkü 'bunu bana sat' veya 'şunu benden satın al sözleri icab değil, birer emirdir. 'Satın aldım' veya 'sattım' sözleri söylenirse, alış veriş akdinin yarısı yapılmış olur. Tamamlanması için diğer kelimenin de söylenmesi gerekir.
Denildi ki; o esnada diğer taraf icaba niyyet ederse, alış veriş akdi tamam olur. Aksi takdirde olmaz.
Buna göre bir satıcı 'şu köleyi sana satıyorum’ veya 'sana veriyorum' der de, karşısındaki adam 'satın alıyorum' veya 'kabul ediyorum' derse ve almayı niyyet ederse; sahih kavle göre alış veriş akdi tamamlanmış olur. Aksi takdirde olmaz.
Satıcı veya alıcıdan biri alış veriş için icabda bulunursa; diğeri isterse kabul, isterse reddeder: Çünkü o bunda serbesttir. Zorlama ile karşı karşıya değildir. Redd veya kabulden birini tercih edebilir. Bu, kabul muhayyerliğidir. Bu muhayyerlik meclisde durulduğu müddetçe geçerlidir. Çünkü adam düşünüp taşınma ihtiyacı hissedebilir. İçinde bulunulan meclisde çeşitli işler yapılabilir. Evet, bu kişinin muhayyerliği; alış verişde muhayyerlik hakkına sahip kimsenin muhayyerliğini iptal eden sebeplerle bozulur. Çünkü bu durum onun alış verişden yüz çevirdiğini gösterir. Başkasının hakkını iptal etmediğinden dolayı; bu meseledeki icab sahibi icabından vazgeçebilir. Müşteri bu alış verişde malın bir kısmını diğerinden ayırmaz. Çünkü o takdirde akdi parçalara ayırmış olur ki; bu da satıcının zararınadır. Çünkü kötü malı iyisine katarak satmak, tüccarın âdetlerindendir; böyle yaparlar ki, kalitesiz mal da elden çıkıp gitsin. Eğer bu durumda müşteri malından bir kısmını diğerinden ayırırsa; iyi mal satılır, kalitesiz kötü mal da sahibinin elinde kalır ve satıcı bundan zarar görür. Müşterinin malın tamamına rağbet edip beğenmesi halinde satıcı bir kısmını ayırıp vermeyecek olursa, bu defa da müşteri zarar görür.
İkisinden her hangi biri kabulden evvel meclisden kalkıp giderse; icab bâtıl olur: Çünkü bu hareket alış veriş akdinden yüz çevirmeye ve bu akde razı olunmamışlığa delalet eder. Taraflardan her biri bunu yapma hakkına sahiptir.
Akdin yarısı (yani icab), hazırda bulunmayan tarafın kabul şartına bağlı değildir. Meselâ bir adam; 'hazırda bulunmayan falan adama bu malı sattım' der ve bu sözü o adama tebliğ edilirse, denildi ki; bu tebliğ elçi ya da mektupla olmadığı takdirde alış veriş akdi olmuş olmaz. Mektubun ilgiliye ulaştığı veya elçinin kavuştuğu meclis muteber olur. Buna göre; icar, hibe, mükâteplik ve nikâh akdi de bu şekilde yapılabilir.
Akdin tarafları yürürken veya binek üzerinde giderken alış veriş akdi yaparlar da, sözlerinin arasına fasıla girmezse; akid tamam olur. Ama fasıla girerse, tamam olmaz. Bazıları dediler ki; eğer taraflar birbirlerinin yanından ayrılmazlarsa, akid tamam olur. Ama esahh olan birinci görüştür.
İcab ve kabul bulununca; ikisi için de meclis muhayyerliği olmaksızın (İmam Şafiî) alış veriş kesinleşir: Rükün ve şartı mevcud olduğundan; alış veriş akdi icab ve kabul ile tamamlanır. Taraflardan birinin fesih muhayyerliğine sahib olması, diğerinin zararına olur. Çünkü bu sebeple onun hakkı iptal edilmektedir. Oysa nass bunu reddetmektedir. Bu babda rivayet edilen;
“Alış verişi yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe alış verişi kesinleştirip kesinleştirmeme hususunda muhayyerdirler.” hadîs-i şerîfî akdin yapıldığı meclisde kabul muhayyerliği mânasında yorumlanmaktadır. Nehaî de böyle demiştir. Hadîs-i şerîfde geçen; alış verişi yapanlar' sözü ile 'yapmakda olanlar' kastedilmiştir. 'Birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe' sözü ile de; 'söz ile birbirlerinden ayrılmadıkları' mânası kastedilmiştir. Bu kelimeler bu mânada yorumlanabilirler. Bu hükmü bu hadîs-i şerîfle bağdaştırabilmek için hadîs-i şerifin bu mânada yorumlanması gerekir. [6]
Satılan Eşyayı Tanımak:
Satılan eşyayı, onun hakkındaki bilgisizliği giderecek kadar tanıması gerekir; ki taraflar arasında meydana gelebilecek olan anlaşmazlık ve çelişmenin önceden önüne geçilmiş olsun. Satılan mal hazır ise ele alıp bakmak kâfidir. Çünkü böylece o mal tanınmış ve anlaşmazlığın önüne de geçilmiş olur. Eğer mal hazırda değilse; ölçeklik, tartılık ve birbirine yakın irilikteki sayılık mallardan olup, numuneyle bilinen mallardansa; numunenin görülmesi,malın tamamının görülmesi gibidir. Ancak numune ile malın geride kalan kısmı arasında farklılık varsa, o zaman müşteri maldaki ayıp sebebiyle akdi feshetme muhayyerliğine sahip olur. Eğer satılan mal numuneyle tanınamayan elbise ve hayvan gibi mallardansa, ileride vukûbulacak anlaşmazlıkların önüne geçmek için, müşteriye malın bütün vasıfları anlatılır. Malı gördüğünde onun anlatılan evsafda olmadığını müşahede ederse, akdi feshetme muhayyerliğine sahip olur. [7]
Ödenecek Paranın Miktar ve Cinsinin Belli Olması:
Zimmette olan, yani ödenecek olan paranın da miktar ve cinsinin bilinmesi şarttır; ki, anlaşmazlığın önüne geçilsin. Ancak alış verişin yapıldığı beldede kullanılan bir nakit yoksa, o zaman ödenecek nakdin miktar ve cinsi belirlenmez.
Mutlak bir para sözü edilmişse; bu, o memleket parasının revaçta olanına yorumlanır: Çünkü o beldedeki insanlar paranın o para olduğunu bilirler. Bir kimse; ‘şu evi ona satın aldım' veya 'şu elbiseyi ona satın aldım’ veya 'şu karpuzu ona satın aldım' der ve kendisi de, halkının dinar, dirhem ve fülüslerle alış veriş ettikleri bir beldede bulunuyorsa; örfün delaletiyle anlaşılacaktır ki; evi on dinara, elbiseyi on dirheme, karpuzu ise on rulüse satın almıştır. Eğer o beldedeki halk bu paralarla muamele etmiyorsa, kendi aralanndaki muamelelerde kullandıkları mûtad para ile yukarıdaki misallerde zikredilen eşyaları satın aldığı anlaşılır.
Ölçülen ve tartılan şeylerin; ölçerek, tartarak ve toptan satışları caizdir: Yani bu şeylerin cinsleri birbirlerinden farklı olursa, bu şekilde satışlar caiz olur. Zira bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“İki cins muhtelif olursa, o zaman dilediğiniz gibi satın.” [8] Kaldı ki, riba ancak iki cinsin aynı olması halinde söz konusudur. Ve yine takasdaki fazlalık ancak iki cinsin aynı olması halinde tahakkuk eder.
Yemeklik yağın her kafızi bir dirheme satılırsa, bu sadece bir kafîz [9] için caiz olur (İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. Ancak ya adlandırarak veya akdin yapıldığı mecliste ölçekleyerek yemeklik yağın toplam kaç kafız olduğu bilinirse, yığının bütün kafizlerinin her birinin bir dirheme satılması caiz olur.
İmameyn dediler ki; bütün yığının bu şekilde satılması caizdir. Çünkü belirsizliğin giderilmesi onun elindedir ve anlaşmazlığa, çekişmeye yol açacak bir durum da yoktur. Ebû Hanîfe'nin bu görüşünün gerekçesi şudur; yemeklik yağın bütün kafızlerinin birer dirheme satılacağını anlamak mümkün değildir. Çünkü satılacak miktar ve bedeli meçhuldür. Bu sebeple alış veriş en azı için geçerlidir ki, o da bir kafizdir. Çünkü bilinen odur. Belirsizlik giderilince mania ortadan kalktığı için alış veriş bütün yiyecek için geçerlidir. Alış veriş akdi bir kafiz için caiz olunca, müşterinin de alış veriş akdini bozma muhayyerliği doğar. Çünkü akid parçalara bölünmüştür.
Koyun sürüsünün her koyunu bir dirheme satılırsa, bu satış koyunlardan hiç biri hakkında geçerli olmaz (İmam ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şafiî): Çünkü koyunlar arasında farklılık vardır.
Elbiseler de koyunlar gibidir: İmameyn'e göre yapılan bu alış veriş bütün koyunlar için geçerlidir. Bunun gerekçesi yukarıda anlatılmıştı. Bu alış verişin sadece bir koyun için geçerli olacağını söyleyen Ebû Hanîfe'nin gerekçesi; koyunların irilik ve ufaklıkda birbirlerinden farklı olmalarıdır. Bu da taraflar arasında anlaşmazlığa ve çekişmeye yol açar. Bu durumda koyunların durumu meçhuldür ki; onlar üzerine yapılan alış veriş akdi caiz olmaz.
Fakat kafîzlerin, arşınların ve koyunların hepsini söyleyerek satış yaparsa caizdir: Çünkü bu durumda belirsizlik ortadan kalkar ve dolayısıyla cevaz engeli de giderilmiş olur. [10]
Ev Satışları:
Bir ev satıldığında o evin anahtarları ve binası da satış kapsamına girer: Çünkü anahtarlar kapılara tâbidir. Kapılar da devamlı olarak binaya bağlıdırlar. Bina da, ayrılmaz biçimde arsaya yeleşip bitişmiş ve onun bir parçası haline gelmiştir. Bu sebeple de satışın kapsamına girer. Ev; arsanın ve binanın müşterek adı olduğundan, bütün bu sayılanlar satışın kapsamına girerler. [11]
Arazi Satışları:
Bir arazi satıldığında üzerindeki ağaçlar da satışa dâhil olurlar: Çünkü ağaçların araziye bitişikliği, binanın araziye bitişikliği gibidir. Ama ekin ve meyveler böyle değildirler; bunlar araziye kalıcı olarak bitişik olmayıp, eşya gibidirler. Satıcıya; 'meyveyi devşir, ekini biç ve tarlayı teslim et' denilir. Çünkü satış akdinin gereği olarak, satıcının satılan şeyi, müşteriye teslim etmesi gerekir. Bu da ancak bu eşyayı satılık şeyden ayırmakla mümkün olur ve bunu yapması da gerekir. Taraflar ekin ve meyvelerin de satışa dâhil edilmesini şart koşarlarsa, şartın gereği olarak, bunlar da satışa dâhil olurlar. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse içinde meyve bulunan hurmalık veya ağaç satın alırsa; müşteri (aksini) şart koşmadığı takdirde, meyvesi satıcıya aittir.”
Bir kimse bir ev satın alır ve alırken sınırları anlatılırsa; alt kat, üst kat, tavla, ağıl, hela ve ağaçlar da satışa dâhil olurlar. Çünkü ev; etrafında sınırları çevrili olduğu yerin adıdır ve sınır da, yukarıda saydığımız şeylerin tamamını içine almaktadır. Bahçe de eğer evin sınırları dışında ise ve evden küçükse, satışın kapsamına girer. Çünkü örfe göre bahçe, eve tâbi şeylerdendir. Ama bahçe ev kadar veya evden daha büyükse, satışa dâhil edilmesi şart koşulmadığı takdirde, bahçe satışa dâhil olmaz. Çünkü bu bahçe evin sınırları haricindedir. Gölgeliğin de; eğer eve çıkışı var ise, eve tâbi olur ve satış kapsamına girer. İmameyn bu görüşdedir. Ebû Hanîfe'ye göre bu gölgelik satış kapsamına girmez. Çünkü uçlarından biri evin duvarının üstündedir; bu bakımdan eve tâbidir, ama bu gölgeliğin diğer ucu başka bir kimsenin evinin duvarı veya sütunu üzerinde olup, tâbi değildir. Bu sebeple şüphe bulunduğu için satışa dahil değildir. Ancak buradaki haklar zikredilirse, başka. Gölgelikden kasıt; yol üzerindeki gölgeliktir ve yola tâbidir. Yol da caddeye açılır. Bunun böyle olması gerekir.
Bir kimse bir ev satınalır da, bu evin üstünde başka bir ev varsa; üstteki ev haklar, az çok her şey söylenmedikçe satışın kapsamına girmez. Çünkü 'ev' kelimesi oturma menfaatininin kapsamına giren her şeyin adıdır. Evin üst katı da oturma bakımından bir cihetten alt katı gibidir. Evi satın alırken o evle alâkalı haklar amlırsa, satış kapsamına girer. Bir kimse bir ev satın alırsa ve evin hakları satış esnasında bile açıkça zikredilmezse; üst katı satış kapsamına girmez. Çünkü ev; içinde barınılan yerdir. Üstü de altı gibi barınaktır. Şart koşulmadıkça, satışın kapsamına girmez. [12]
Meyve Satışları:
Meyveleri tam olgunlaşmadan satmak caizdir: Yenmede ve yem için yararı var ise, olgunlaşmadan da satılması caizdir. Çünkü bu durumdaki meyveler kendilerinden yararlanılan değeri olan bir maldır. Ama yenmede ve yem için yararı yok ise; o zaman satılması caiz olmaz.
Çünkü bu durumda onlar değeri olan mal değildirler.
Meyve satılınca, onu hemen toplamak gerekir ki, satıcının satılan bahçe veya tarla üzerindeki mülkiyeti tamamen kaldırılmış olsun.
Ağaç üstü kalması şart koşulursa, alış veriş akdi fâsid olur: Çünkü bu, yapılan alış veriş akdinde bir iğreti veya icar akdidir. Ve bu yapıldığı takdirde bir akitte iki akit yapma hali meydana gelir ki; bu yasaklanmıştır. Satılan tarladaki ekinlerin tarlada kalmasının şart koşulması da buna benzer ve bu da yasaktır. Ama her hangi bir şart koşulmaksızın satıcının emriyle; ekinler tarlada, meyveler de ağaç üstünde bırakılırsa caiz olur ve bu fazlalığın müşteriye verilmesi güzel bir davranış olur. Satıcının emri olmaksızın bırakılırsa, müşterinin bunları sadaka olarak dağıtması gerekir. Çünkü bunlar mahzurlu bir yolla elde edilmişlerdir. Bir kimse bir ağacı icar ederse; ondaki meyve fazlalığını alması helâl olur, bu hususda izin vardır. Çünkü bu mûtad bir durum değildir ve icar akdi de bâtıldır. Yine bir kimse iriliklerinin son haddine ulaşmalarından sonra ağaç üzerindeki meyveleri satın alırsa, anlattığımız sebepden dolayı o meyveleri hemen devşirmesi gerekir. Eğer ağaç üzerinde bırakılırsa, meyvelerin daha da irileşmesi kendisi için helâl olur ve bunları sadaka olarak vermesi her hâlükârda gerekmez. Çünkü bu durumda bir fazlalık meydana gelmiş değildir; meydana gelen şey, meyvelerdeki vasıf değişikliğidir. Müşteri meyvelerin ağaç üzerinde bir müddet daha kalmasını şart koşarsa; İmam Muhammed'e göre bu örfen ve istihsanen caizdir. Ama meyveler irileşmenin son haddine ulaşmamışlarsa, müşteri tarafından ağaç üzerinde bir müddet daha bırakılmalarını şart koşmak caiz olmaz. Çünkü bu durumda meyveler irileşmekle artmış olacak ve ortada mevcud olmayan bir şeyin meydana gelmesi şart koşulmuş olacaktır ki; bu da caiz değildir. Meyvelerin bir kısmı veya tamamı çıkar da, bir kısmı yararlanılabilecek durumda ise; mevcud olan ile olmayan ve değerli ile değersiz bir araya getirildiği ve dolayısıyla mevcut hisse belirsiz kaldığı gerekçesiyle bu alış veriş akdi caiz olmaz.
Şemsü'l- eimme El- Hulvânî ile İmam Ebû Bekir Muhammed b. Fadl el- Buhârî bu gibi satış akdinin meyve, patlıcan gibi şeylerde caiz olduğuna dâir fetva vermişlerdir. Bunlar muamelelerde zorluk ve sıkıntıyı gidermek için âdet haricine çıkarak mevcud olmayanı mevcud olana tâbi kılmışlardır. İmam Muhammed'e göre birbirinin peşi sıra gelen bir ürün olduğu için, gül satışında böyle bir satışı caiz görmemiştir.
Şemsü'l- eimme Es- Sarahsî dedi ki; birinci görüş esahhdır. Çünkü bunda bir zaruret yoktur. Zira müşterinin bu ürünün köklerini veya paranın tamamı ile mevcud ürünü satınalması mümkündür. Bu durumda satıcı akitten sonra meydana gelecek ürünü ona helâl eder. Müşteri ürünü mutlak olarak satınalır ve tesellümden evvel yeni başka ürünler yetişirse; teslimden evvel satıcının birbirinden ayırması imkânsız olduğundan dolayı, satış akdi fasid olur. Eğer tesellümden sonra yeni ürün çıkarsa; satıcı ile müşteri bu yeni ürünlere ortak olurlar. Bu ürünlerin miktarı hususunda müşterinin sözüne itibar edilir. Çünkü ürün onun elindedir ve inkâr edici durumundadır.
Ağacın meyvesini satıp da bir kaç rıtlını bundan istisna etmek caiz olmaz: Çünkü meyvenin geri kalan kısmının miktarı meçhuldür. Denildi ki; başda satılması caiz olduğundan dolayı, bu satış caizdir. Burada usul şudur: Başda satılması caiz olan şeyin bir kısmının satışdan istisna edilmesi; meselâ bir kaç örnek haricinde bir yemeklik yağının satılmasında veya bir yemeklik yağından sadece bir ölçeğin satılmasında olduğu gibi, caizdir. Ama bir hayvan satılırken ona yük taşıtma hakkının veya o hayvanın organlarından bazılarının satıştan istisna edilmesi caiz değildir. Çünkü hayvanın yük taşımasının veya bazı organlarının satılması zaten baştan beri caiz değildir.
Buğdayı başağında, baklayı kabuğunda satmak caizdir: Susam, pirinç, ceviz ve badem de böyledir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas); kuruyup beyazlaşmadıkça ve âfetten emin olunmadıkça başağın satılmasını yasaklamıştır. Çünkü başak kendisinden yararlanılacak bir maldır. Dolayısıyla satışı caizdir. Ama satıcının da başakları harmanda dövüp savurarak buğdayı ayıklaması gerekir. Yatakdaki pamuğun satılması da böyledir: Bu durumda satıcının yatağı yarıp pamuğu ortaya çıkarması gerekir. Çünkü pamuğun müşteriye teslimi, satıcının vazifesidir. Meyve ve hurmaların devşirilmesi, köklerin sökülmesi ve soğanların yerden çıkarılması ve buna benzer işlerin yapılması müşterinin vazifesidir. Çünkü bu durumda müşteri kendi mülkünde çalışmaktadır. Bu örfün de gereğidir. [13]
Yol Satılması, Su Yolu Satılmaması:
Yolun satılması ve hibe edilmesi caizdir. Su yolunun satılması ise, caiz değildir: Yol arazinin bir yeridir. Eni, boyu bellidir ve bu sebeple de satışı caizdir. Su yoluna gelince; buradan su akar. Bu yolun az veya çok olması mümkündür. Bundan dolayı su yolunun uzunluk ve genişliği meçhuldür.
Kim bir ticaret eşyasını para karşılığında satarsa, paranın maldan evvel teslimi gerekir ki, akdin tarafları arasında eşitlik sağlansın. Çünkü satış belirlemekle belirlenir ama malın bedeli (bu para da olabilir) ancak satıcının teslim almasıyla belirlenmiş olur. Bu sebeple teslim alınması şart koşulmuştur.
Ama satış vadeli ise böyle yapılmaz: Çünkü satıcı, satışı vadeli yapmakla; malını vermeden evvel parayı teslim alma hakkını ortadan kaldırmıştır. Ama müşterinin malı teslim alma hakkı bu durumda ortadan kalkmaz.
Eğer bir ticaret eşyası başka bir ticaret eşyası karşılığında veya bir para başka bir para karşılığında satılırsa; alıcı ve satıcı aynı anda beraberce teslim ederler ki, akdin tarafları arasında eşitlik sağlansın. [14]
Menkul Malı Teslim Almadan Satmak:
Menkul malı teslim almadan evvel satmak caiz değildir: Çünkü Hz. Peygamber (sas) teslim alınmamış şeyin satılmasını yasaklamıştır. Zira teslim alınmamış şey belki de telef olur ve bu sebeple satış akdi de infisah eder (fesholur). Bu da meçhul şey üzerine alış veriş yapmaktır. Sulh ve icar bedeli gibi, telef olması sebebiyle akdin infisah edeceği her şey üzerine yapılan alış veriş de bu hükme tâbidir. Mehir, hul’ bedeli ve amden adam öldürmede sulh bedeli gibi, telef olmasıyla akdin infisah etmeyeceği şeylerin teslim alınmadan evvel üzerlerinde tasarrufda bulunulması caizdir. Çünkü bunlarda hiç bir tarafdan meçhuliyet yoktur.
Akar ise teslim almadan evvel satılabilir (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; rivayet ettiğimiz hadîs-i şerîfden ve menkul mallar üzerine yaptığımız kıyasdan dolayı, bu caiz değildir. Ebü Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un görüşlerinin gerekçesi şudur; satılan şey arsadır ve umumiyetle telef olma tehlikesiyle karşı karşıya değildir. Dolayısıyla akdin infisahı gibi bir belirsizliğin bu akidle bir münasebeti yoktur. Bu arsa deniz kıyısında olsa veya satılan şey bir evin üst katı olsa; bunların tesellümden evvel satılmaları caiz değildir. Teslim alınmamış şeyin satılmasını yasaklayan hadîs-i şerîf ile, menkul mallar kastedilmiştir. Çünkü gerçek tesellüm ancak menkul mallar için düşünülebilir. Cevaz delilleriyle amel edilerek, gayrimenkullerin tesellümden evvel satılmaları caiz görülmüştür.
Şunu da belirtelim ki; birinci satışda eğer malın bedeli nakden ödenmişse, ikinci satış geçerli olur. Aksi takdirde askıda kalır: Meselâ; bu ihtilâf doğrultusunda rehindeki malın satılması veya icar edilmesi gibi. Bunun caiz olmayacağına dâir ittifak olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu durumda üzerinde akid yapılan şey, menfaatlerdir. Bunun telef olması sebebiyle bu menfaatlerin de telef olacağı az rastlanılan bir durum değildir.
Ele geçirilmeden evvel bedel üzerinde tasarrufda bulunulabilir: Çünkü ele geçirilmemiş de olsa, bu bedel artık satıcının mülkiyetine geçmiştir. Ve bu bedel belirlenmeyle belirlenmez. Bu sebeple de akdin infisahı gibi bir meçhuliyet söz konusu olmaz.
Bedeli (İmam Züfer) ve malı (İmam Züfer) artırmak ve bedelde indirim yapmak caizdir. Ve bu değişiklik akdin aslına dâhil olur: İmam Züfer dedi ki; bedel, başda yapılan satış akdinin bir bölümüdür. Bunun yeni bir akdin içinde yer alması mümkün değildir. Şu halde artırılan bedel, satıcının mülkü olan asıl bedel karşılığında mülkü olmaktadır. Şu halde artırılan bedeldeki ilâve kısmı biz, satıcıya re'sen verilen bir hibe saymaktayız.
Bizim bu hususda diyeceğimiz şudur; bedelin artırılması veya eksiltilmesi ile akdin tarafları akdin vasfını kârlılıkdan zararlılığa veya bunun aksine doğru döndürerek değiştirmişlerdir. Taraflar akdi iptal edebildikleri gibi, vasfını da değiştirebilirler.
Bedelin artırılması akid meclisinde kabul edilmelidir. Çünkü bu artırma bir mülkedişdir. Bu yapılırken de üzerinde akid yapılan şeyin ortada mevcud olması üzerinde tasarrufda bulunulmasına elverişli olması gereklidir. Çünkü üzerinde akid yapılan şey telef olduktan sonra, bedel üzerinde artırmaya gitmek sahih olmaz. Ama üzerinde satış akdi yapılan şey telef oldukdan sonra bedelinde indirim yapmak sahih olur. Çünkü bu sırf bir hak düşürmedir. Artırma ise, bir hakkın sabit kılınmasıdır. Satılan mal ortada mevcud iken bedelde biraz indirim yapılırsa, bu muamele akdin aslına dâhil olur. Ama bedelin tamamı düşürülürse, bu muamele akdin aslına dâhil olmaz. Çünkü bu durumda bedel hiç olmamış gibi olmakda ve buna bağlı olarak bedel indirimi de iptal edilmiş olmaktadır. Bedel artırımı sahih olduğuna göre, bunun için bedelden payına düşen bir hisse de olacaktır. Bu da murabaha ve tevriye satışlarında açıkça ortaya çıkacaktır. Eğer satılan mal tesellümden evvel telef olursa, bedeldeki hissesi sakıt olur.
Evvelâ peşin paraya satıp sonra veresiyeye çevirmek sahih olur: Çünkü bunu yapmaya hakkı vardır. Görülmez mi ki; satıcı dilerse sattığı malın bedelini almamaktadır. Bu mümkün olduğuna göre, bedeli peşin almayıp, bir müddet sonraya tehir edebilir. Vadesi gelmiş bir borcu alacaklı kişi anlattığımız sebepden dolayı belli bir vâdeye tehir edebilir. Ancak ödünç alınan borç (karz-ı hasen) bu hükümden müstesnadır. Çünkü bu ilk başda yapılan bir iyiliktir. Öyle ki, teberruda bulunma ehliyetine sahip olmayanların başkalarına borç vermeleri caiz değildir. Teberrûlarda, meselâ iğreti akdinde vâde koymak bağlayıcı olmaz. Bu; son verilebilecek olan bir muavazadır. Bunda vâde koymak caiz değildir. Eğer vâde konulursa, dirhemin dirhem karşılığında vadeli olarak satılması durumu cereyan etmiş olur ki, buna nesie ribası denilir ve bu haramdır.
Cariyesi olana; hayızdan temizleninceye kadar, yahut bir aydan evvel veya hâmileyse, doğumunu müteakip nifasdan evvel onunla cinsî münasebette bulunması ve sevişmesi helâl olmaz: Bunun delili, Hz. Peygamber (sas) in Evtas esirleri hakkındaki şu emridir;
“Doğum yapmadıkça, gebe kadınlarla cinsî münasebette bulunulmasın. Bir âdet devresi geçirerek rahimlerini temizlemedikçe, gebe olmayanlarla da cinsî münasebette bulunulmasın.” [15] Bu hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) esir alınan cariyelerle rahimleri temizlenmedikçe cinsî münasebette bulunulmasını yasaklamıştır. Cariye üzerindeki mülkiyet; satış, hibe, vasiyyet, miras vb. sebeplerden her hangi biriyle yenilendiğinde de bu hüküm söz konusu olur. Şayet cariye âdet görmeyenlerdense, o zaman bir aylık müddet bir adet müddeti yerine geçer. Bir aylık müddeti beklemekte iken kanama görülürse, o zaman iddet beklemede yapıldığı gibi âdet müddeti esas alınır. Muteber olan, cariyenin teslim alınmasından sonraki âdet görme; veya bu mümkün değilse bir ay bekleyerek istibranın sağlanmasıdır. Cariye teslim alınmadan evvel âdet görür veya doğum yaparsa, yeniden istibrası gerekir. İstibradan evvel onunla cinsî münasebette bulunmak haram olduğu gibi, onunla sevişmek de haramdır. Çünkü sevişmek cinsî münasebete yol açar; iddet beklemekte olan kadında olduğu gibi. Ama âdet hali bunun hilafınadır. Çünkü âdet halinde cinsî münasebet kadına eziyet vereceğinden haram kılınmıştır. Oysa sevişmede kadına eziyet sözkonusu değildir.Bir kimse cariyesiyle cinsî münasebette bulunur, sonra da onu satmak veya evlendirmek isterse; istibra ettirerek onun rahmini temizlemesini sağlaması müstehabdır. Eğer kendisi bunu yapmazsa, kocanın yaptırması çok iyi olur.
Temizlik müddeti uzayan cariyenin durumuna gelince; Ebû Hanîfe dedi ki; onun hâmile olmadığı mutlak olarak anlaşılmadıkça kendisiyle cinsî münasebette bulunulamaz. Bu müddetin Ebû Hanîfe'ye göre en çok iki yıl olduğuna dâir bir rivayet vardır. İhtiyata en uygun olan da budur. Bu aynı zamanda İmam Züfer'in de kavlidir. Çünkü bilindiğine göre çocuk ana rahminde en fazla iki yıl kalır.
Ebû Hanîfe'den başka bir rivayette anlatıldığına göre; temizlik müddeti uzayan cariye teslim alındıktan dört ay on gün sonra kendisiyle cinsî münasebette bulunulabilir. Bu İmam Muhammed'in de kavlidir. Çünkü bu müddet; kocası ölen hür kadının iddet bekleme müddetidir. Bu müddetin sonunda kadının rahminin temizlendiği anlaşılır. İmam Muhammed'den nakledilen bir görüşe göre; bu cariyenin iki ay beş gün beklemesi gerekir. Bu müddet cariyenin iddetidir. Ebû Hanîfe'den rivayet edilen İmam Ebû Yûsuf’un kavline göre; üç ay geçmeden bu cariyeyle cinsî münasebette bulunulamaz. Çünkü henüz âdet görmeye başlamamış küçük yaşdaki kadınla menapoz devresine girmiş (âdetten kesilmiş) kadının rahminin temiz olduğu ancak bu kadar bir müddet içinde anlaşılabilir. İmam Şafiî'ye göre dört sene geçmeden bu cariye ile cinsî münasebette bulunulamaz. Çünkü bu hamileliğin en uzun müddetidir.
Ebû Mutî el- Belhî dedi ki; bu cariye ile cinsî münasebette bulunabilmek için dokuz ay beklemek gerekir. Çünkü normal hamilelik müddeti bu kadardır. Cariyeden her bakımdan yararlanma hakkı onu cariye olarak elde etmekle hasıl olunca, onu satmış olan efendisi onunla cinsî münasebette bulunmuş olsa da, olmasa da; veya onu satan kendisiyle cinsî münasebette bulunmayan bir kadın veya küçük yaşdaki bir erkek çocuk vaya kendisinin süt kardeşi gibi biri ise, ya da kendisi bakire olsa bile; yine de istibrası (rahminin temizlik müddetinin beklenmesi) gerekir.
İmam Ebû Yûsuf’dan gelen bir rivayete göre, bu durumda istibraya gerek yoktur. Bu İmam Mâlik'in de kavlidir. Bu ihtilaf doğrultusunda deriz ki; cariye satışından sonra, ama henüz satıcının elinde iken âdet görürse; artık istibrasına gerek kalmaz. Çünkü istibra rahmin temiz olduğunu anlamak için yaptırılır. Bu suretlerin tamamında cariyenin rahminin temiz olduğu zahiren sabittir. Birinci meselenin izahı şöyledir: İstibranın sebebi, esir satın alarak yenilenen mülkiyet durumunda cariyeyle cinsî münasebette bulunmaya teşebbüstür. Bu istibranın hikmeti, rahmin temiz olduğunu anlamaktır. Hüküm sebebe göre verilir, hikmete göre değil.
Bir kimse esir düşüp cariye mesabesine düşen karısını satın alırsa, istibra ettirmesi lâzım değildir. Çünkü karısının rahmini kendi döl suyuna karşı koruması lâzım değildir. Zaten oraya girecek olan da kendi döl suyudur. [16]
Yırtıcı Hayvan, Pars ve Köpek Satışı:
Terbiye edilmiş olsun, olmasın; yırtıcı hayvanların, pars ve köpeğin satılması caizdir: Köpek bekçilik ve avlanmada kendisinden yararlanılan bir hayvan olduğundan dolayı satılması caizdir. Satışı caiz olduğuna göre; birisine verilmesi vasiyyet edilmişse; bu vasiyyet sebebiyle onun mülkiyetine; sahibi ölmüşse, mirasçısının mülkiyetine geçer. Ama yılan, akrep, keler, kirpi vb. haşereler kendilerinden yararlanılmadığı için bu hükme tâbi değildirler.
İmam Ebû Yûsuf’dan gelen bir rivayete göre, azgın köpeğin satılması caiz değildir. Çünkü onu elde bulundurmak yasaklanmış ve öldürülmesi emredilmiştir. Filin satılması caizdir. Maymunun satılması hususunda Ebû Hanîfe'den gelen iki rivayet vardır. Esahh kavle göre satılması caizdir. Çünkü derisinden yararlanılmaktadır. Ebû Hanîfe'den gelen bir rivayette anlatıldığına göre; yengeç, kaplumbağa ve kurbağanın ölülerinin değil, dirilerinin satılması caizdir. İnsanların kendisine olan ihtiyacı sebebiyle, sülüğün satışı da caizdir. [17]
Zımmîlerin Alış Verişleri:
Zımmîler alış verişde müslümanlar gibidir: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cizye ödemeyi kabul ettiklerinde onlara bildir ki; müslümanların sahip oldukları haklara kendileri de sahip olacaklardır, müslümanların yapmakla mükellef oldukları şeylerle kendileri de mükellefdirler.”
Onlar içki ve domuz da satabilirler: Çünkü bunlar, onlara göre en kıymetli mallardandır. Onları kendi dinleriyle baş başa bırakmakla emrolunmuşuzdur. Bunu Hz. Ömer (ra) in şu sözü de teyid etmektedir: “Zımmî onu satmaya teşebbüs ederse, satış bedelinin onda birini kendisinden alın.” [18]
Dilsiz ve Körlerin Alış Verişleri:
Dilsizin anlaşılır işaretleriyle alış veriş ve diğer akidleri yapması geçerlidir: Kendisine kısas tatbik edildiği gibi, kendisi için kısas da tatbik edilir. Ama ona kazf (iftira) haddi tatbik edilmediği gibi, kendisi için de tatbik edilmez. Yazısı da aynı hükme tâbidir. Çünkü gaipteki kimsenin yazısı, hazırdakinin hitabı hükmündedir. Hz. Peygamber (sas) rısaleti tebliğ ile emrolunmuştu. Bazılarına bunu yazı ile tebliğ etti. Bu ancak acizlik durumunda caizdir. Dilsizdeki acizlik apaçık ortadadır. Ama bu cevaz bir günlüğüne dili tutulan veya susan kimse için geçerli değildir. Çünkü işaret bilinir ve anlaşılır olduğu zaman muteber olur. Hali böyle olan kimse dilsiz hükmündedir. Ama hadlerde hüküm bunun hilafınadır. Çünkü hadler şüpheler sebebiyle ortadan kalkarlar.
Âmânın da satması ve satın alması caizdir: Çünkü ilk zamanlardan bu günümüze kadar insanlar buna alışmışlardır. Sahabeden âma olan bazı kimseler her hangi bir itirazla karşılaşmaksızın alış veriş yaparlardı. Bunun dayanağı Habban b. Munkız (ra) ın Hz. Ömer (ra) tarikiyle rivayet edilen şu hadîs-i şerifidir: Hz. Peygamber (sas) âma olan Habban'a demişti ki;
“Bir şey satın aldığında deki; aldatma yok ve benim için üç gün muhayyerlik vardır.” [19] Bunu Dârekutnî anlatmıştır. Çünkü vekâlet vermesi caiz olanın akdi bizzat kendisinin yapması da, gören bir kimsede olduğu gibi, caizdir.
Âmânın görme muhayyerliği de vardır: Çünkü o inşâallah ileride anlatılacağı gibi görmediği bir şeyi satın almıştır.
Aldığı şeyi yoklamak, koklamak ve tatmakla bu muhayyerliği kalkar. Satın aldığı şey bir akar ise, bu akarın vasıflan kendisine anlatılmakla bu muhayyerliği kalkar: Satın aldığı şey bir kumaş ise, eni ve boyu kendisine anlatılmakla muhayyerliği kalkar. Çünkü böylece müşteri satın aldığı kumaş hakkında bilgi sahibi olur. Gören kimsenin görmesi kadar, hatta daha fazla bilgi sahibi olur. Akar kendisine tavsif edilir de sonra görürse, muhayyerlik hakkı kalmaz. Görebilen bir kimse görmediği bir şeyi satın alır da, sonra kör olursa; o akdin yapıldığı esnada kör bir müşteri gibidir. [20]
ÎKALE HÜKÜMLERİ
İkale caizdir: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur alış:
“Bir kimse yaptığı verişden pişman olup akdi bazmak isteyene muvafakat ederse, Allah (cc) onu kıyamet gününde düşmekten korur.” [21] Çünkü insanlar alış veriş akidlerini yapmaya ihtiyaç duydukları kadar, bu akidleri bozmaya da ihtiyaç duyabilirler. Bu sebeple de ikale meşru olur. Bu, anlaşma yapılmış olan akdi ortadan kardırmada, nikâhdan sonra boşanmaya benzer.
Bu, aynı meclisdeki kabule dayanır: Bunda mülketme mânası bulunduğundan dolayı, alış veriş akdi mertebesindedir. İkale iki lâfızla sahih olur. Bu lâfızlardan biri gelecekten bahseder. Çünkü nikâh gibi genelde o lâfızla pazarlık yapılmamaktadır. İmam Muhammed dedi ki; 'ikale için iki mazi lâfzı gerekir. Çünkü alış veriş akdinde olduğu gibi, bu bir bedel karşılığında mülketmedir.' Bunun cevabı daha evvel geçti.
İkale ancak ikale lafzıyla sahih olur. Taraflar bey' lafzıyla ikale yaparlarsa bu ittifakla bir bey' olur. Çünkü ikale akdi ortadan kaldırmak; bey' ise, bir akdi ortaya koymak mânasındadır. Bu sebeple ikisi birbirine zıttır. Ebû Hanîfe'ye göre bir alış veriş akdi fasid şartlarla bâtıl olmaz. Ama İmam Ebû Yûsuf’a göre bâtıl olur.
İkale, akdi yapan iki taraf için bir fesih (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), üçüncü bir şahıs içinse, yeni bir satıştır (İmam Züfer): Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. İkaleyi fesih saymak mümkün olmazsa, o zaman bâtıl olur. İmam ebû Yûsuf dedi ki; ikale tarafların hepsi hakkında yeni bir bey', yani satış akdidir. Eğer bu mümkün olmazsa, o zaman fesih olur. O da mümkün olmazsa, bâtıl olur.
İmam Muhammed dedi ki; ikale bir fesihtir. Eğer bu olmazsa, o zaman ikale bir bey’ akdi olur. Bu da mümkün olmazsa bâtıl olur. İmam Züfer dedi ki; ikale, akdin iki tarafı ile diğerleri hakkında bir fesihdir. Bunun sureti şöyledir; taraflar malın teslim alınmasından evvel ikale yaparlarsa, bu bir fesih olur ki, bu hususda icmâ vardır. İleri sürülmüş olan artırma ve eksiltme şartları geçersiz olur. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre bu apaçık böyledir. Keza, Ebû Yûsuf da bu görüşdedir. Çünkü ikalenin satış (bey’) akdi sayılması mümkün olmamıştır. Ancak akarlar bundan istisna edilmişlerdir. Çünkü satın alınan akarın teslim alınmadan başkasına satılması Ebû Hanîfe'ye göre caizdir. Satılan malın müşteri tarafından teslim alınmasından sonra taraflar ikale yaparlarsa, Ebû Hanîfe'ye göre bu bir fesih olur. Bu durumda satıcının ilk bedeli cins, vasıf ve miktar olarak aynen geri ödemesi gerekir. İleri sürülen bedel artırımı veya indirimi, vâdelendirme veya değiştirmeye ilişkin ileri sürülen şartlar geçersiz olur. Çünkü ikale satış akdinin ortadan kaldırılmasıdır ve mevcudu ortadan kaldırır. Ziyadelik ise; zaten mevcud olmamıştır ki, ortadan kaldırılsın. Ancak satılan nesnede bir ayıp meydana gelirse, o zaman ilk satış bedelinden eksik bir bedelle geri alınır. Bedeldeki bu eksiklik meydana gelen ayıp sebebiyle normaldeki eksilmeden dolayıdır.
Satılan nesnenin müşteri tarafından teslim alınmasından sonra yavrusu vb. bir fazlalık meydana gelirse, bu fazlalık sebebiyle fesih) imkânsız olur. Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. İmam Ebû Yûsuf’a göre ise, ikale bu durumda caizdir. Çünkü ona yeni bir satış akdi adını vermişlerdir. Satılan nesnenin müşteri tarafından teslim alınmasından sonra onda meydana gelen fazlalık ikalenin yapılmasına mâni olmaz.
İmam Muhammed'e göre ikaleyi yapan kimse susar veya ilk satış bedelini söyler yahut daha azını söyler veyahut satılan nesneye bir ayıp ârız olursa, bu bir fesih olur. ilk bedelden daha azını söylerse, bu durumda bedelin bir kısmı söylenmemiş olur. Bedelden hiç bahsetmediğinde yapılan iş bir fesih olduğuna göre, bedelin bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememesi durumunda da yapılan iş bir fesih olur. İlk bedelin tamamını söylemesi halinde yapılan iş apaçık bir fesih olur. Satılan nesneye bir ayıp ârız olması halinde de fesih olur. Bunun sebebini evvelce söylemiştik. Taraflar ilk bedelden daha fazlasını söylerler veya onun cinsinden başka bir cins bedel söylerlerse veya satılan nesnede bir fazlalık meydana gelirse, fesih mümkün olmadığından dolayı yapılan iş yeni bir satış akdi olur.
İmam Muhammed'in bu mes'eledeki kavlinin izahı şöyledir; kullanılan lâfızlar sebebiyle yapılan iş bir fesihdir. Çünkü ikale kelimesi, akdi ortadan kaldırma mânasındadır. hatamı affet cümlesinde olduğu gibi, ikale lâfzı hatanın kaldırılması sonucunun giderilmesi mânasındadır. Malın malla takası olduğundan dolayı, ikalede satış mânası da vardır. Siganın kendisiyle amel etmek mümkün ise, amel edilir. Değilse, manasıyla amel edilir. Susar veya ilk bedeli veya ondan daha azını söylerse, yahut satılan nesneye bir ayıp arız olursa, açıkladığımız sebepden dolayı siganın kendisiyle amel etmek mümkün olur. İmam Ebû Yûsuf’a göre ise ikale bir bey' akdidir. Çünkü karşılıklı rıza ile malın malla mübadelesi yapılmaktadır ve kendisiyle amel edilmektedir. Ancak bu mümkün olmazsa siganın kendisiyle amel edilir. Fakat evvelce de anlatıldığı gibi, satılan menkul malın müşteri tarafından teslim alınmasından evvel yapılan ikalede siganın kendisiyle amel etmek mümkün olmaz. Yani bu durumda alış veriş akdi henüz bağlanmamıştır ki, bu ikaleye fesih denebilsin. Bu İmam Ebû Yûsuf’a göredir. Ebû Hanîfe'ye göre ise, daha evvel açıkladığımız gibi, ikale kelimesi akdi feshedip ortadan kaldırmak mânasındadır. Müşterek mânalılığa yol açmamak için, ikale kelimesinin başka mânaya ihtimali yoktur. Aslolan lâfzın hakiki manasıyla amel etmektir. Bu mümkün olmadığı takdirde yapılan ikale de yeni bir satış akdi sayılmaz. Çünkü yeni satış akdi; ortadan kaldırıp yok etme mânasının zıddıdır. Şu halde de geçersiz olur.
İkalenin üçüncü bir şahıs için ki bu şahıs şuf’â hakkına sahip olandır yeni bir satış akdi oluşuna gelince; bunun sureti şudur: Bir adam evini bir başkasına satar, şuf’â sahibinin ilk evvel alma hakkına sahip olmasını da kabul eder ve sonra müşteriyle ikale yaparsa, bu durumda şuf’â hakkına sahip olan evvel alma hakkını kullanır ve ev ona satılmış olur. İmam Züfer bu görüşe muhaliftir. Çünkü şart muhayyerliği sebebiyle malı geri vermekte olduğu gibi, satıcı ile müşteri için fesih sayılan bir iş, başkası hakkında da fesih sayılır.
Buna verilecek cevap şudur: İkale, bir mülkiyeti icab ve kabul ile malî bir bedel karşılığında ki bu şuf’ânın vücub sebebidir bir şahısdan başka bir şahsa intikalidir. Mülkiyeti elinde bulunduran kişi bunu yapmakla mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı için, İmameyn yapılan bu işe ikale adını vermişlerdir. Bu mülkü ne evvelki müşteri ve ne de satıcı elinde tutamaz, artık şuf’â hakkı sahibinin eline geçer.
Yine bunun benzeri olarak; bir kimse bir başkasına bir şey hibe eder, kendisine hibe edilen de o şeyi bir başkasına satar ve sonra da ikale yaparak satış akdini bozarsa; o şeyi hibe etmiş olan kişi hibe etmiş olduğu kimseden o şeyi geri alamaz. Kendisine hediye edilen kimse de müşteri gibi oluverir.
Satış mahalli olan mal telef olmuşsa, bu ikalenin sıhhatine mâni olur: Çünkü fesih, satılan nesnenin ortada mevcud olması halinde mümkün olabilir.
Bir kısmının telef olması ise, kendi miktarınca engel teşkil eder: Çünkü satış akdi satılan nesnenin baki kalan kısmında mevcudiyetini korumaktadır.
Satılan mala karşılık alınan bedelin telef olması ikaleye engel teşkil etmez: Çünkü satış akdi onsuz da kâim olabilir. Bu durumda telef olan bedelin kıymeti veya misli müşteriye geri verilir. Çünkü bedelin kalan kısmında akid infisah edince, telef olan kısmında da zaruri olarak infisah eder. Telef olduğundan ötürü bedelin kendisini geri veremediği için, onun ivazını (yerine geçecek başka bir nesneyi) verir. Her iki ivaz da telef olursa, ikale sahih olmaz. Sarfda iki bedel de telef olsa, ikale sahih olur. İki mesele arasındaki fark şudur: Paralarda değil de eşyalarda alış veriş akdi aynlara taalluk eder. İkalede de durum budur. Doğruyu en iyi bilen Allah (cc) dır. [22]
ALIŞ VERİŞDE MUHAYYERLİK
Alış veriş akdinin tarafları muhayyerlik şartını koşabilirler. Taraflardan birinin üç gün muhayyer kalma müddeti vardır. Bu üç günden az olabilir: Bunun dayanağı şudur; âma olduğu için alış verişlerde aldatılan Hibban b. Munkiz (ra) e Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir şey satın aldığında deki; aldatma yok ve benim için üçgün muhayyerlik vardır.” [23]
Ama daha fazla olması caiz değildir (İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu İmam Züfer'in kavlidir. İmameyn dediler ki; belli bir müddet zikredilirse caiz olur. Çünkü muhayyerlik akdi yapan iki tarafın aldatılıp haksızlığa uğramalarından sakınmak için meşru kılınmıştır. Muhayyerliğin maksadına bazan üç günde ulaş ılamayabilir. O zaman bu müddet akdi yapanın takdirine bırakılır. İmameyn'in bu görüşü İbn. Ömer (ra) den nakledilmiştir. Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki görüşü şudur; aslolan muhayyerlik şartının caiz olmayışıdır. Çünkü bununla akdin gereği olan mülkiyetin sübutu ortadan kaldırılmaktadır.' Dolayısıyla akdin diğer gereklerinde olduğu gibi bu da sahih olmaz. Bunu, yani şart muhayyerliğini nass da reddetmektedir. Bu nass Attab b. Üseyd (ra) i Mekke'ye gönderirken Hz. Peygamber (sas) in kendisine verdiği şu talimattır;
“Onları şartlı satış yapmaktan, mevcud olmayan malı satmaktan yasakla.” [24] Başka bir rivayette de anlatıldığına göre; Hz. Peygamber (sas) şartlı satışı yasaklamıştır. k Ancak biz bu asılları bir yana bırakarak rivayet ettiğimiz Hibban b. Munkız (ra) ın hadîsinden dolayı, üç günlük bir muhayyerliğin caiz olduğunu söyledik. Alış verişde aldatılmayı bertaraf etmek için üç günlük bir muhayyerlik yeter. Daha fazlası caiz değildir. Alış verişde alıcı da satıcı da aldatılabilir. Bu sebeple muhayyerlik şartını ileri sürme hakkı her ikisi için de sabittir.
Alış veriş akdinin taraflarından biri üç günden fazla müddet muhayyer olmayı veya vakit beyan etmeksizin muhayyer olmayı veya meçhul bir vakit söyleyerek o vakte dek muhayyer olmayı şart koşar da, akdi üç gün içinde kesinleştirir veya bozarsa, veya kendisinin ölümü sebebiyle akid bozulursa veyahut satın alınan bir köle olup kölenin ölmesi veya müşterinin onu azad etmesi, yahut satın aldığı nesnede akdi bağlayıcı kılan bir yenilik meydana getirmesi sebebiyle akid kesinleşirse; o zaman bu alış veriş akdi caiz bir akde dönüşür.
Ancak İmam Züfer bu görüşe muhalifdir. Çünkü ona göre bu akid fasid bir akde dönüşmüştür. Artık caiz bir akde dönüşmez. Ebû Hanîfe'ye göre ifsad edici unsur, satış akdine bitişmemiştir. Muhayyerlikde dördüncü günün başlamasıyla akid fasid olur. Öyle ki, dördüncü günün bir kısmının geçmesiyle akid fâsid olur. Ondan evvelki zaman içinde akid sahihdir. Çünkü muhayyerlik müddeti akde ilhak edilen ve akdin kesinleşmesine mâni olan bir müddettir. Sahih muhayyerlikte olduğu gibi, bu muhayyerlik müddetinin ortadan kaldırılmasıyla akdin kesinlik kazanması mümkün olur. Süresiz, ebedî muhayyerlik şartının ileri sürülmesi ittifakla geçersizdir.
Muhayyer olan, akdi ancak diğerinin huzurunda yani ona bildirerek bozabilir (İmam Ebû Yûsuf).
Fakat huzurunda da, gıyabında da akdi geçerli kılabilir: Ebû Yûsuf dedi ki; onun gıyabında da feshedebilir. Çünkü muhayyerlik onun için akdi feshetme ve geçerli kılma hakkını sabit kılmıştır. Akdi onun gıyabında geçerli kılabildiğine göre, gıyabında feshedebilir de. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre bu akdin feshidir. İkalede olduğu gibi, bunun tek taraflı yapılması caiz değildir. Ama akdi geçerli kılmak (icazet) böyle değildir. İcazet için karşı tarafın bilmesine gerek yoktur. Çünkü bu, karşı tarafın hakkını ipka etmektir. Fesih ise, karşı tarafın hakkını ortadan kaldırmak olduğu için, onun bilgilendirilmesine ihtiyaç vardır. Karşı tarafın gıyabında akid feshedilir de o muhayyerlik müddeti zarfında bundan haberdar olursa, fesih tamamlanır. Ama muhayyerlik müddeti sona erdiği halde fesihden haberdar olmazsa, akid tamamlanmış olur.
Muhayyerlik hakkı vârislere geçmez: Çünkü bu düşünme ve dilemedir. Bunda da miras tasavvur olunamaz. Çünkü muhayyerliğin intikali kabil bir hadise değildir.
Ayıp muhayyerliğine gelince; müşteri satın aldığı malı sağlam olarak teslim alma hakkına sahib olduğundan dolayı, bu hakkı mirasçılarına intikal eder.
Belirleme muhayyerliğine gelince; bu muhayyerlik miras bırakanın malının başkasının malıyla karışabileceğinden dolayı, başdan beri onun için sabit olan bir haktır.
Fırıncı diye bir köle satın alan, köle fırıncı çıkmadığında isterse paranın tamamını ödeyip köleyi satın alır; isterse köleyi reddeder: Çünkü fırıncılık bir vasıfdır. Vasırflara, satılan malın bedelinin bir kısmı karşılık teşkil etmez. Dolayısıyla o malı, bedelin tamamını ödeyerek satın alır. Ancak o malda rağbet edilecek ve akdi yapmayı gerektiren vasıf yok olmuştur. Yok olmasıyla da müşteri için muhayyerlik hakkı sabit olur. Çünkü müşteri o vasfı meselâ satın aldığı malın ayıplardan salim olması vasfı olmaksızın o malı satın almaya razı olmaz. Diğer mesleklerle alâkalı vasıfların alış verişde şart koşulması da bu hükme tâbidir.
Satıcının muhayyerliği sattığı malı mülkünden çıkarmaz. Müşterinin muhayyer olması satılan malı satıcının mülkünden çıkarır, ama müşterinin mülküne de dâhil etmez (İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Şunu bilmeliyiz ki; muhayyerlik şartıyla yapılan satış akdi mülkiyeti sabit kılmada bağlayıcı olmaz. Aksine mülkiyeti sabit kılma hadisesi muhayyerlik şartının ortadan kalkmasına bağlıdır. Çünkü muhayyerlik şartıyla yapılan satış akdi, mülkiyeti sabit kılmayı istisna etmektedir. Ancak bu muhayyerlik şartı ortadan kalkınca, akdin hükmü kesinleşir ve mülkiyet sabit olur.
Şunu da belirtelim ki; muhayyerlik ya satıcı için olur, ya da müşteri için olur veyahut da her ikisi için geçerli olur. Eğer satıcı için olursa, sattığı mal bu sebeple mülkünden çıkmaz. Çünkü malın mülkiyetten çıkması ancak karşılıklı rıza ile olur. Muhayyerlikle beraber rıza olmaz ki, sattığı köleyi satıcının azad etmesi geçerli olsun. Bu durumda müşteri de aldığı mal üzerinde tasarrufda bulunamaz. Müşteri satın aldığı malı teslim alır ve o mal muhayyerlik müddeti zarfında elinde telef olursa, satış akdi kesinleşmiş olmadığından dolayı o malın kıymetini satıcıya vermesi gerekir. Mülk edinilmeyen bir mal üzerinde yapılan tasarruf geçerli olmaz. Bu durumda teslim alınmış olan mal, satın alma sözüyle satın alınan bir maldır. Bu durumda o mal telef olursa, kıymetini vermek gerekir. Ama bu mal satıcının elinde iken telef olursa, müşterinin bir şey vermesi gerekmez; tıpkı sağlam malda olduğu gibi. Bu durumda malın bedeli de müşterinin mülkiyetinden çıkar. Bu hususda icmâ vardır. Ama bu bedel satıcının mülkiyetine girmez. Bu görüş Ebû Hanîfe'nindir. İmameyn ise bu görüşe muhalifdir. Alış verişde müşteri muhayyer olmayı şart koşarsa, bu durumda mal, satıcının mülkiyetinden çıkar. Çünkü alış veriş akdi onun açısından bağlayıcı olmuştur. Ama Ebû Hanîfe'ye göre müşterinin mülkiyetine girmez. İmameyn'e göre ise, girer. Fakat bu malın bedeli müşterinin mülkiyetinden çıkmaz. Bu hususda icmâ vardır. Satıcı da satış akdinin yapılmasının üzerinden üç gün geçmeden malın bedelini müşteriden isteyemez. İmameyn'in kavlinin izahı ihtilaflarda görülmektedir, şöyle ki; satılan mal satıcının mülkiyetinden çıkınca sahipsiz, başı boş bir mal haline gelmesin diye müşterinin mülkiyetine girmesi gerekir. İmameynin kavline göre muhayyerlik şartı ile satın alınan malın satıcının mülkiyetinden çıkıp müşterinin mülkiyetine girmeyişinin fıkıhda bir misali yoktur.
Ebû Hanîfe'nin bu görüşünün gerekçesi şudur; muhayyerlik, iyi düşünerek karar vermek için meşru kılınmıştır. Eğer mülkiyetine hemen girecek olsa, artık düşünme fırsatının kaçırır. Çünkü bu mal artık ona yakın olur ve o malı kabul etmesi vâcib olur. Oysa muhayyerlik müddeti zarfında o mal kendisinin mülkiyetine girmediği gibi, bu mal için verdiği bedel de kendi mülkiyetinden çıkmaz. Satın aldığı mal eğer mülkiyetine girse idi (bu mal için verdiği bedel de kendi mülkiyetinden çıkmadığına göre) o zaman iki bedel bir mülkiyette bir araya gelecekti ki, fıkıhda bunun bir misali yoktur.
Muavaza (yani bir bedel vererek mal alıp satma) nın hükmü eşitliktir. Ama muhayyer olan müşterinin satın aldığı malın kendi mülkiyetine girmesi bu eşitliğe ters düşmektedir. Bu mal müşterinin elinde telef olursa, bedeli satıcının olur. Müşterinin elinde iken ayıplanır veya kusurlanırsa da böyledir. Çünkü bu durumda artık o malı satıcıya geri veremez. Bu mal telef olurken mutlaka önce kendisinde bir ayıp veya kusur meydana gelir ve böylece satış akdi kesinleşir. Bu sebeple de malın bedelini ödemekle mükellef olur. Hem satıcının hem de müşterinin muhayyer olması durumunda hükmün ne olacağı, düşünenler için inşâallah bu iki fasıldan anlaşılacaktır.
Ebû Hanîfe ile İmameyn arasında bu hususda meydana gelen ihtilafın semeresi bir kaç mes'elede görülmektedir: O mes'elelerden biri şudur; köleyi satın alan kimse eğer kölenin yakını ise, köle onun yanında azad olmaz. Müşteri köle kadının kocası bile olsa, aralarındaki nikâh infisah etmez. İmameyn bu görüşe muhalifdirler. Muhayyerlik müddeti zarfında o cariye ile cinsî münasebette bulunursa, muhayyerlik hakkı ortadan kalkmaz. Çünkü onunla cinsî münasebette bulunması nikâhı sağlamlaştırır. Ancak cariye bakire ise, veya bakire olmasa da; cinsî münasebetle değeri azalırsa, o zaman muhayyerlik hakkı ortadan kalkar. İmameyn'e göre bu durumda nikâh bâtıl olur. Çünkü bu durumda müşteri kocası olarak değil de, efendisi olarak onunla cinsî münasebette bulunmuştur. Satın alınan cariye ondan bir çocuk doğurmuş olsa bile, onun yanında ümm-ü veled olmaz. İmameyn bu görüşe muhalifdirler. Muhayyerlik müddeti zarfında müşterinin yanında âdet görürse, sonra da müşteri alış veriş akdini kesinleştirirse, bu âdet hali rahmin istibrası için yeterli olmaz. Eğer muhayyerlik müddeti zarfında geri verirse, satıcının kendi yanında o cariyeye istibra ettirmesi gerekmez. İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Bu esasdan daha bir kaç mes'ele çıkar ki, bu usulden iyi anlayanlar bunu bilirler.
Bir kimse muhayyerliği kendi adına başkasına verebilir (İmam Züfer). Fakat bu hak her ikisi için de sabittir: Kıyasa göre bunun caiz olmaması gerekir. Bu İmam Züfer'in kavlidir. Çünkü akdi yapan kendisidir. Nasıl ki, bedeli başkasının vermesi gerekmiyorsa, muhayyerlik hakkının da, başkası için şart koşulması caiz değildir. Bu mes'elede istihsan şekli şudur: Muhayyerlik hakkı başdan beri müşteri için sabit olduğuna göre, ona niyabeten başkası için de sabit olabilir ki, onun tasarrufunu tashih edebilsin.
İkisinden birinin akdi geçerli kılmasıyla alış veriş kesinleşir. Feshetmesiyle de akid bozulur: Biri geçerli kılar diğeri de feshederse, hüküm ilk davrananınkine göre kesinlesin îkisi birlikte konuşurlarsa, fesih olur. Çünkü muhayyerlik akdi alış verişi feshetmek için meşru kılınmıştır. Fesih, muhayyerliğin meşruiyet maksadına uygun bir tasarruf olduğu için, öncelik onun olur. Bir görüşe göre müvekkil gibi mal sahibinin tasarrufu (müşterininkine nisbetle) öncelikle geçerli olur. [25]
Muhayyerlik Hakkını Ortadan Kaldıran Şeyler:
Müddetin geçmesi, azad etmek, cinsî münasebette bulunmak ve binmek gibi rızayı gösteren her şey ile muhayyerlik kalkar: Şunu bilmeliyiz ki, muhayyerlik hakkı üç şeyle ortadan kalkar:
1- Sahih bir ifade ile ortadan kaldırmak; meselâ, ben muhayyerlik hakkımı kaldırdım veya; iptal ettim, veya; alış verişi geçerli kıldım, veya; bu alış verişe razı oldum... yahut bunlara benzer ifadeleri kullanmak gibi... Çünkü kişi bu ifadeleri kullanmakla yapılan alış verişe razı olduğunu açıkça beyan etmiş olmakta ve böylece muhayyerlik hakkı ortadan kalkmaktadır.
2- Delâletle ortadan kaldırmak; muhayyerlik şartı ile bir mal satın alanın, mal sahibinden başkasının yapmasının helâl olmayacağı fiillerden birini o mal üzerinde yapması. Müşteri satın aldığı mal bir cariye ise cinsî münasebette bulunma, dokunma, elleme, öpme, vaginaya şehvetle bakma (bunu şehvetsiz yapması rızaya delalet etmez) gibi satın aldığı malı beğendiğini gösteren bir iş yaparsa; o malı mülkedinmeye razı olmuş olur. Diğer organlarına bakması da böyledir. Onu tanıması, onu elden geçirip; yumuşak veya sert olduğunu anlamak için organlarına bakma ihtiyacı vardır. Ama satıcının böyle yapması durumunda alış veriş akdi bozulur. Çünkü onun böyle yapmaya ihtiyacı yoktur. Satın alınan şey bir binekse, ona binmek de böyledir. Bunu mal sahibinden başkasının yapması caiz değildir. Geri vermek veya götürüp su içirmek yahut götürüp kendisine yem satın almak için o bineğe binerse, muhayyerlik hakkı devam eder.
Satın alınan şey bir ev ise; o evde kendisi oturur veya başkasını oturtursa, alış verişi geçerli kılmış olur. Çünkü bu davranışı evi beğendiğini gösterir. Böylece muhayyerliği de sona erer. Satın aldığı nesneye biner, onu giyer veya çalıştırırsa; bu işleri denemek için yapmaya ihtiyacı olduğundan, muhayyerlik hakkı devam eder. Ama bu hareketleri tekrarlarsa, buna ihtiyacı olmadığından dolayı muhayyerliği sona erer. Ancak satın aldığı mal bir köle ise, evvelce de açıkladığımız gibi onu başka işlerde de denemeye ihtiyacı olduğundan dolayı, bu davranışını tekrarlarsa, muhayyerlik hakkı yine devam eder.
Köle azad etme, köleyi müdebber kılma, mükâteplik akdi yapma, satma, icar, teslim almakla beraber hibe, rehin etme; hükmü mülkiyetten başka şeylerde sabit olmayan her fiil de böyledir. Müşterinin satın almış olduğu bir malı satışa sunması da, bu kabil rızadan sayılmaktadır. Çünkü bu yapılan işlerin her biri, müşterinin satın aldığı malı mülkiyetine geçirmeye razı olduğunu gösterirler.
3- Muhayyerlik hakkının zaruret tariki ile ortadan kalkması; meselâ muhayyerlik müddetinin geçmesi, muhayyerlik hakkı olan kimsenin ölmesi gibi. Akdin iki tarafı da muhayyerlik hakkına sahip olurlar ve her ikisi de ölürse, akid tamamlanmış olur. İkisinden biri ölürse, diğerinin muhayyerlik hakkı devam eder.
Muhayyerlik hakkına sahip olan bir kimse bayılır, delirir, uyur veya sarhoş olur da, farkında olmadan muhayyerlik müddeti geçerse, sahih görüşe göre muhayyerlik hakkı sona erer.
Bir kimse muhayyer olma şartıyla satın aldığı köleyi tedavi eder veya hayvanın bakımını yapar yahut sahayı imar eder veyahut evi onarır yahut da hurmalıkdaki ağaçları aşılar veyahut da ineği sağarsa; muhayyerlik şartı artık geçersiz olur. Çünkü bu tasarruflar ancak mülk olan mallar üzerinde yapıla bilir ve bunlar mülkiyetin özelliklerindendir. [26]
GÖRME MUHAYYERLİĞİ
Bir kimsenin görmediği malı satın alması caizdir ve malı gördüğü zaman muhayyerlik hakkı vardır: Yani gördüğünde dilerse malı alır, dilerse geri verir. Satın alınan malın bedeli bir eşya ise, satıcı da bu eşyayı görmeden malını satmışsa, aynı hak onun için de geçerli olur.
Muhayyerlik hakkı ancak malı görme anında sabit olur. Ama görmeden satış akdini geçerli kılarsa, akid yine de bağlayıcı olmaz. Görmeden evvel sarih ifadeyle; ben muhayyerlik hakkımı iptal ettim dese bile, bu hak yok olmaz. Çünkü bu muhayyerlik şer'an sabit olmuştur; tarafların iptal etmeleriyle yok olmaz. Ama şartla ve ayıp sebebiyle elde edilen muhayyerliklerde hüküm bundan farklıdır. Çünkü bu muhayyerlikler tarafların kastı ve şart koşmalarıyla sabit olmuşlardır.
Görme muhayyerliğine sahip olan kişi malı görmeden evvel de akdi feshedebilir. Çünkü onun muhayyerlik hakkı vardır. Muhayyerlik hakkı her iki bedelde mülkiyetin sübutuna mani olmaz. Sübuta değil, lüzuma (yani akdin muhayyerliğine) mani olur. Satıcı malını mutlak olarak satmış olsa bile, bu böyledir. Veya satıcı müşteri için muhayyerliği şart koşarsa veya müşteri satın aldığı köleyi azad ederse yahut müdebber yaparsa veyahut mükâtep yaparsa yahut da satın aldığı malı başkasının yanına rehin bırakırsa veya başkasına hibe ederse ve de görmeden evvel karşı tarafa teslim ederse; alış veriş akdi bağlayıcı olur.
Müşteri muhayyerlik hakkını satıcı için şart koşarsa veya görmeden satın aldığı malı satışa arzederse; satın alma akdi o malı görmeden evvel bağlayıcı olmaz. Ama gördükden sonra bağlayıcı olur. Çünkü başkasının hakkı o malla ilintili değildir. Ama kendisi o mala razı
olmuştur. Malı görmeden evvel razı olmak muhayyerlik hakkını ortadan kaldırmaz.
Bir kimse görmediği bir malı satarsa, muhayyerlik hakkı kalmaz: Tahavî'nin anlattığına göre; önceleri Ebû Hanîfe bu kimsenin muhayyerlik hakkı olduğunu söylermiş. Çünkü akdin bağlayıcılığı, tarafların akde razı olmalarıyla gerçekleşir. Rıza ise, satılan malın evsafını bilmekle gerçekleşir. Bilmek ise, görmekle olur. Ancak daha sonra Ebû Hanîfe bu görüşden vazgeçerek, şöyle demiştir; görmediği malı satın alan kimsenin muhayyerlik hakkı olmaz. Çünkü nass bu hakkı satın aldığı malın zannettiğinden farklı bir vasıfda olmasından korkulduğu ve aldatılmasını önlemek için müşteri lehine sabit kılmıştır. Eğer satıcı için bu hak tanınmış olsa idi, sattığı malın evsafının zannettiğinden fazla olmasından korkulduğu için tanınmış olacaktı ki, bu da ona muhayyerlik hakkı tanımayı gerekli kılmaz.
Şu misalde de görüleceği gibi; bir kimse bir köleyi hasta bilerek satar ama, sonra onun sıhhatli olduğunu görürse; satış akdi onu bağlar ve muhayyerlik hakkı da olmaz. Rivayet edildiğine göre Hz. Osman (ra) Kûfe'deki bir arazisini Talha b. Ubeydullah (ra) a satmıştı. Hz. Osman (ra) a; “Bu alış verişde aldatılmışsın” dediklerinde o; “Benim muhayyerlik hakkım vardır. Çünkü ben görmediğim bir malı sattım” cevabını vermişti. Öte yandan Talha b. Ubeydullah (ra) a da; “Sen bu alış verişde aldatılmışsın” dediklerinde o da; “Benim muhayyerlik hakkım vardır. Çünkü ben görmediğim bir malı satın aldım” cevabını vermişti. Derken Cübeyr b. Mut'im'in hakemliğine baş vurmuşlar, o da Talha b. Ubeydullah'ın muhayyerlik hakkına sahip olduğuna ashabın huzurunda hükmetmişti. Hz. Osman (ra) ile Talha (ra) nın Cübeyr (ra) in hakemliğine baş vurmaları ve oradaki ashabın hiç birinin bu hükme itiraz etmemesi; onların bu hüküm üzerinde icmâ ettiklerini gösterir.
İnsanın yüzünü, hayvanın yüzünü ve kaba etini, elbise veya ona benzer şeyleri katlı olarak görmekle maksat bilineceğinden, muhayyerlik hakkı sakıt olur: Çünkü her tarafını görmek şart değildir. Ayrıca her tarafını görmek zor olduğundan, görülmesi amaçlanan yerin görülmesi ile yetinilir. İnsanda görülmesi amaçlanan yer, yüzdür. Bilindiği gibi, satılan insanın (kölenin) değeri yüzüne göre artar veya eksilir. Hayvanlarda görülmesi amaçlanan yeri ise, yüzü ve kaba etidir.
Elbiseye gelince; maksat, içi ile dışı aynı olan elbiselerdir. Ama içi ile dışı aynı değilse, o zaman içini görmek gerekir. İçine bakıp bilmek gerekir. Çünkü maksat görüp bilmektir. Satın alınan bir ev ise; o evin binalarını görmek gerekir. Eğer bu mümkün olmazsa, dışını görmekle yetinilir. Eti için satın alınan koyunu elle yoklamak, sütü ve yavrulaması için satın alınan koyununsa, cesedinin tamamıyla beraber, memelerine bakmak gerekir. Satın alınan malların tamamı için bu hüküm muteberdir.
Bir kimse satın aldığı malda akdi kesinleştiren bir tasarrufda bulunur yahut elinde ona bir kusur getirir veya bir kısmını geri vermek mümkün olmaz veyahut ölürse; muhayyerlik hakkı kalkar: Biz bunu açıklamıştık. Çünkü malın bir kısmını geri vermek mümkün olmazsa, kalan kısmını geri vermek satıcının zararına olur. Kusurlu malı geri vermek de böyledir.
Satılan malın geri verme muhayyerliği müddeti zarfında müşterinin elinde ölmesi durumunda muhayyerlik hakkının bâtıl olmasına gelince; anlattığımız sebeplerden dolayı bu müddet içinde o mal müşterinin mülkiyetine girmiş ve onun için görme muhayyerliği hakkı baki kalmıştır. Görme muhayyerliği ise mirasçılara intikal eden bir hak değildir.
Aldığının bir kısmını gören diğer kısmını gördüğünde muhayyerlik hakkına sahip olur: Çünkü bu durumda akid bağlayıcı olsa, müşteri görmediği şeyi satın almak mecburiyetinde kalacaktır ki, bu da nassa aykırıdır. Keza, satın alınan malın bir kısmı için alış veriş akdini kesinleştirmek, malın tamamı için akdi kesinleştirmez. Bunun sebebi evvelce anlatılmıştı. Satın alınan malın bir kısmı için akdi geçerli kılıp diğer kısmını geri vermek sahih olmaz. Bunun sebebini de açıklamıştık.
Numune ile satılan malların bir kısmını görmek, tamamını görmek gibidir: Bunda temel prensip şudur; satılan mal elbise, binek, karpuz, ayva, nar gibi farklı iriliklerdeki sayılabilir nesnelerden ise; görme muhayyerliği satın alınan malın tamamını görmedikçe, ortadan kalkmaz.
Satın alınan mal numune ile satışa sunulan ölçülebilir, tartılabilir mallardansa, veya ceviz ve yumurta gibi sayılır nesnelerdense; bunların bir kısmını görmek, tamamını görme muhayyerliğini ortadan kaldırır. Zira maksat, satın alınan malın evsafını öğrenmektir ki, bu maksada ulaşılmıştır ve muamelâtta örf bu yönde caridir. Ancak müşteri malın geride kalan kısmının kendisine gösterilen numuneden aşağı kalitede olduğunu görürse, o zaman muhayyerlik hakkı doğar.
Satın alınan mal havuç, şalgam, soğan, sarmısak ve turp gibi; bitiminden sonra yer altında gizli kalan nesnelerden ise; eğer yer altında olduğu biliniyorsa, yapılan alış veriş akdi geçerli olur. Aksi takdirde olmaz. Bir kimse bunları satar, sonra da bunlardan biraz numune koparıp alır ve müşteri de bu numuneyi beğenirse; bu mal soğan gibi ölçeklik mallardansa, veya havuç ve sarmısak gibi tartı ile satılan mallardansa; İmameyn'e göre müşterinin muhayyerliği bâtıl olur. Fetva da bu veçhiledir. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Muamele de bu tarzda cereyan etmektedir. Ebû Hanîfe'ye göre bu durumda müşterinin muhayyerliği bâtıl olmaz. Satılan mal turp gibi sayı ile satılan mallardansa, bir kısmının görülmesi müşterinin muhayyerlik hakkını ortadan kaldırmaz. Bunun sebebi daha evvel anlatıldı.
Bir kimse başkasının malını satarsa; satıcı ve müşteri satılan malın durumlarını muhafaza ediyorlarsa; mal sahibi dilerse alış verişi reddeder, isterse geçerli sayar: Şunu bilmeliyiz ki, fuzuli tasarruflar mal sahibinin tasdiki halinde geçerli olurlar. Çünkü bu tasarrufları ehil; yani hür, akıllı ve baliğ kimseler tarafından bir mahalle izafe edilerek çünkü tasarufla alâkalı söz orada söylenmiştir yapılmıştır. Fuzuli tasarrufda mal sahibinin bir zararı yoktur. Çünkü bu tasarruf mal sahibini bağlamaz. Bu tasarrufun yarar ihtimali de vardır. Bu durumda akıllı akdedicinin tasarrufunu sahihleştirmek ve muhtemel yararı elde etmek için bu tasarruf akdi bağlayıcı olur. Zira rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) kendisine bir kubanlık koyun alması için Hakim b. Hüzzam (ra) a bir dinar vermiş, o da gidip bununla bir koyun satın almış; sonra o koyunu iki dinara satarak bir dinarıyla bir koyun satın alarak Hz. Peygamber (sas) e gelip bir koyun ve bir de dinar vermişti. Hz. Peygamber (sas) de onun bu yaptıklarını münasip görmüş ve onun için bereket duası etmişti.
Hakim (ra) in bu fiili fuzuli bir tasarrufdu. Çünkü o, Hz. Peygamber (sas) in emri olmaksızın bir koyun satmış, sonra başka bir koyun satın almıştı. Yapılışı esnasında onaylayıcısı bulunan her akdin geçerliliği, o onaylayıcının onayına dayanır. Onaylayıcısı bulunmayan akidler geçerli olmazlar. Hatta fuzuli olarak yapılan talâk, nikahlama, azad etme ve hibe etme akdi deli veya çocuk tarafından yapılırsa, bu akid hiç yapılmamış gibi olur. Fuzuli de olsalar, bunları ancak akıllı ve baliğ kimseler akdedebilirler. Çünkü akdin onaylanması esnasında fuzuli şahıs vekil gibidir; ta ki haklar ona râci olsunlar. Çünkü icazet-i lahika, yani akdin başkası tarafından fuzuli olarak yapılmasından sonra vukûbulacak olan onaylama, vekâlet-i sabıka, yani evvelden verilmiş vekâlet hükmündedir. Çocuk ve deli ne vekâleten ne de kendi adlarına tasarrufda bulunamazlar.
Fuzuli akid yapan kimse bu akdi esas hak sahibinin onaylamasından evvel feshedebilir ki, haklar kendisine râci olmasınlar. Ancak nikâh akdinde bunu yapamaz. Nikâh akdini yaparken kendisi bir elçi olarak bilindiğinden dolayı nikâhla ilgili haklar kendisine râci olmaz.
Akdin onaylanması esnasında satılık nesne ile satıcı ve müşterinin mevcud olmaları gereklidir. Çünkü bu üçü olmaksızın akdin kalıcılığı mümkün olmaz. İcazet (onaylamak) askıdaki akdi geçerli kılmaktır. Yapılan akid takas ise, iki bedelin ve akdi yapan iki tarafın mevcud olması gerekir. Bunun sebebini açıklamıştık. [27]
MUTLAK ALIŞ VERİŞ MALIN KUSURSUZ OLMASINI GEREKTİRİR
Mutlak alış veriş malın kusursuz olmasını gerektirir: Çünkü aslolan malınn kusursuz olmasıdır. Kusursuzluk, bir mal için aranan ve rağbet edilen bir safattır. Örfen taleb edilen şey, nass ile şart koşulan şey gibidir.
Tüccar âdetine göre malın bedelini noksanlaştıran her şey kusurdur: Çünkü malda meydana gelen bir noksanlık, zarardır. Tüccarlar bunu bilirler. Bu ölçü kusurları tek tek sayıp anlatmaya ihtiyaç bırakmamaktadır. Müşteri satın alırken veya teslim alırken maldaki kusuru bilir ve susarsa, o mala razı olmuş demektir.
Müşteri malın kusurunu öğrendiğinde dilerse onu tam bedel karşılığında kabul eder, dilerse reddeder: Çünkü o mala razı olmamıştır. Satıcının rızası olmadan kusurlu malı eksik bedelle alamaz. Çünkü satın alınan malın evsafına mukabil olarak bedelin bir kısmı alış veriş akdi ile konulamaz. Satın alınan mal ölçeklik veya tartılık bir nesne olur da, müşteri bu malın bir kısmının kötü olduğunu görürse; iyi kısmını alıp kötüsünü geri veremez. Bunda esas kaide şudur; akdin tamamlanmasından evvel müşteri satıcıya karşı anlaşmayı parçalara ayıramaz. Bunun sebebini açıklamıştık. Ama akdin tamamlanmasından sonra bunu yapabilir.
Şart muhayyerliği, görme muhayyerliği ve adem-i tesellüm; alış veriş akdinin tamamlanmasına mânidir. Malın teslim alınmasıyla akid tamamlanmış olur. Maksat; malın tamamının teslim alınmasıdır. Satın alınan mal iki parça ise ve müşteri bunlardan birini teslim alır da, sonra diğerinde bir kusur görürse; ya ikisini de geri verir, ya da her ikisini de almayı kabul eder. Ölçeklik mallarla tartılık mallar aynı şey gibidir. Ne tesellümden evvel, ne de tesellümden sonra malın bir kısmını kabul edip bir kısmını geri veremez. Çünkü kusurlu malı ayıklamak, kusuru artırmak olur. Bu durum da sanki sonradan meydana gelmiş bir kusurdur. Hatta denilmiş ki, satın alınan mal iki kapta ise, müşteri tesellümden sonra kusurlu malı geri verebilir. Çünkü bunun zararı yoktur.
Yine bir kimse bir çift mest veya iki kanatlı bir kapı satın alır da, tesellümden evvel veya sonra malın iki parçasından birinin kusurlu olduğunu görürse; dilerse iki parçayı da geri verir, dilerse parçaların her ikisini de almayı kabul eder. Malın kusurlusuyla kusursuzunu birbirinden ayırmakta satıcıya zarar dokunacak olan bütün alış veriş akidlerinde bu hüküm geçerlidir. Ama iki köle veya iki elbise gibi birbirlerinden ayrılmaları halinde zararın söz konusu olmadığı alış verişlerde malın iki parçasından birinde müşteri bir kusur görürse, ve görmesi o malı teslim almasından evvel ise; tamamlanmasından evvel akdi parçalara ayırmış olacağından dolayı, o iki parçadan kusurlu olanı geri veremez. Ama teslim aldıkdan sonra ise, malın kusurlusu ile kusursuzunu birbirinden ayırması zarar vermeyeceğinden, kusurlu malı geri vermesi caiz olur. Çünkü malın müşteri tarafından teslim alınmasıyla akid tamamlanmış olur. Bu durumda o malı iki kişiden satın almış gibi bir kısmını geri verebilir.
Bu tafsilat çerçevesinde müşterinin malın bir kısmını alıp bir kısmını geri vermesi satıcıya zarar veriyorsa, işte bu mal için kusurdur. Aksi halde değildir.
Akil olmayan küçük köle veya cariyenin firar etmesi, hırsızlık yapması, yatağını ıslatması kusur değildir: Çünkü o, bu gibi şeylere karşı kendini koruyamaz, tedbir alamaz. Ona kaçak denmez, kayıp denilir.
Ama bunlar akıllı için kusurdur: Çünkü tüccar bunları akıllılar için kusur saymaktadırlar.
Büluğa erdikten sonra müşteri yanında meydana gelen kusur hariç, büyük; yukarıda sayılan kusurlar sebebiyle geri verilir: Şunu bilmeliyiz ki; kendisinde bu kusurlardan biri bulunan köle veya cariyenin geri verilebilirliliği ancak hal birliği durumunda sabit olur. Yani köle veya cariye bu kusurları satıcının yanında da, müşterinin yanında da küçük iken, veya satıcının yanında da, müşterinin yanında da büyük iken işliyorsa; müşteri o sebeple bunu geri verebilir. Ama bu kusurları küçük yaşda iken satıcının yanında, müşterinin yanında ise büyüdükten sonra işliyorsa; müşteri onu bu sebeple geri veremez. Çünkü geri verme hakkının sabit olması için ayıp sebebi birliği şarttır. Oysa bu meselede ayıp sebebi, yaş küçüklüğü ve büyüklüğü ile birbirinden ayrılmaktadır. Çünkü küçüğün firar etmesi ve hırsızlık yapmasının sebebi onun ehemmiyet vermezliği, vurdumduymazlığı ve aklının kısıtlı olmasıdır. Büyüğün firarı ve hırsızlığının sebebi, onun tabiatının bozukluğudur. Küçüğün yatağını ıslatmasının sebebi, mesanesinin zayıflığıdır. Büyüğünki ise, karnındaki bir hastalıktır. Görüldüğü gibi, büyükle küçükdeki sebepler farklıdır. İkinci kusur birinciden farklı olduğu için geri vermeyi gerektirmez. Ama delilik kusuru bundan farklıdır. Çünkü satın alınan köle küçük iken satıcının yanında, büluğa erdikten sonra da müşterinin yanında delirirse; müşteri onu geri verebilir. Çünkü her iki halde de deliliğin sebebi aynıdır ki; o da dimağda meydana gelen bir âfettir.
Hayızdan kesilmek kusurdur: Eğer satın alınan cariyenin emsali cariyeler hayız görüyorlar da, kendisi görmüyorsa; bu bir kusurdur ve bir hastalıktır. Bu da hayız müddetinin geçmesiyle bilinir. Bu müddetin en azı iki aydır. Denildi ki; bu durumda o müşteri o cariyeyi geri veremez. Ancak cariye gebelik sebebiyle hayız görmediğini iddia ederse, bu onun için kusur sayılmaz. Bir kimse hayız görüyor diye bir cariye alırda, âdetten kesilme (menapoz) sebebiyle o cariyenin hayız görmediğini tesbit ederse, bu o cariye için bir kusurdur. Çünkü müşteri onu gebelik için satın almıştır. Oysa âdetten kesilen cariye artık hâmile kalamaz.
İstihaze de kusurdur: Çünkü kanın akmaya devam etmesi hastalıktır. Büyük ve çocuk yapacak durumda olan köle ve cariyenin sünnetsiz olmaları kusurdur. Ama yaşları küçük ve kısır iseler, sünnetsiz olmaları kusur sayılmaz.
Cariyede ağız ve koltuk altı kokusu, zina kusur iken; kölede kusur sayılmaz: Çünkü bu kusurlar cariye edinme maksadını ihlal eder ki; o maksat da, onu yatağa almak, doğan çocuğun onunla temasda bulunan efendisinden olduğu hususunda emin olmaktır. Köle edinmenin maksadı ise, onu hizmette kullanmaktır. Yukarıda sayılan kusurlar, bunun edinilmesi maksadına ters düşmez. Ancak ağzının veya koltuk altının kokması ondaki bir hastalıktan dolayı ise, bu onun için bir kusurdur. Köle çok zinakârsa ve zina eden kadınların arkasına takılıyorsa, bu da onun için bir kusur sayılır. Çünkü bu durum onu hizmetten alıkor.
İhtiyarlık, kâfirlik ve delilik hem köle ve hem de cariye için bir kusurdur: İhtiyarlık ve delilik kusurdur: Çünkü bunlar kölenin maliyetinde noksanlık meydana getirirler. Kâfire gelince; insanların tabiatları onu çalıştırmaktan nefret eder, din düşmanlığı sebebiyle ona güven azalır. Bu sebepledir ki, bazı keffaretlerde kâfir köle azad etmek caiz olmamaktadır, bütün kusurlar böyledir. Nikâh ve borç hem köle ve hem de cariye için kusurdur. Çünkü bunlar her ikisi için değer eksikliği meydana getirirler. Örfe göre gebelik cariye için bir kusurdur ama, hayvanlar için değildir.
Müşteri satın aldığı malda bir kusur bulsa, diğer bir kusur da yanında iken meydana gelse; kusurun verdiği bedel noksanlığını satandan alır. Ancak satıcının rızası olmadan o malı geri veremez: Çünkü satın alınan malı geri vermenin şartlarından biri de, satıcıya zarar vermiş olmamak için, malı aldığı gibi geri vermesidir. Eğer bu mümkün olmazsa; meselâ elden giden kısmın hakkını ödemekten veya sermayesine ulaşmaktan âciz kalırsa, satıcıya zarar vermiş olmamak için elden giden kısmın bedelini vererek malı iade etme hakkına sahip olur. Kusurun malda meydana getirdiği değer eksikliğini ölçebilmek için; o mal bir sağlam sayılarak; bir de kusurlu haliyle değerlendirilir; aradaki fark kusurun meydana getirdiği değer eksikliğidir. Bu fark satın alınan malın bedelinden düşülür.
Bir kimse satın aldığı kumaşı boyatır yahut diker veya kavuta yağ koyar sonra da kusurlarının farkına varırsa; bu kusurların meydana getirdiği değer noksanlığını satıcıdan geri alır: Bu durumda malı geri vermek mümkün değildir. Çünkü fazlalık olmadan akdi feshetmek mümkün olmamaktadır. Oysa bu fazlalık akdin yapıldığı esnada yoktu. O zaman maldaki kusur sebebiyle meydana gelen değer eksikliğini satıcıdan geri almak gerekir. Müşterinin zararına olacağından dolayı, satıcı o malı geri alamaz. Satılan malda akdin yapılmasından sonra ama, malın tesellümünden evvel meydana gelen munfasıl fazlalık, maldaki kusur sebebiyle malı geri vermeye engel teşkil etmez. Ama tesellümden sonra engel teşkil eder. Satın alınan malın yavrulaması, boğazlamak maksadıyla boynunu veya başını yaralamak, satın alınan bahçenin meyve vermesi de bu hükme tâbidir. Çünkü satın alınan mal satış akdiyle müşterinin mülkiyetine geçmiştir. Fazlalık ise; bu akidle amaçlanan bir şey değildir ki, karşılığında bedel bulunsun. Çünkü bunda temel prensip, malı bedelin tamamı ile satın almaktır. Şu halde tesellümden sonra malda bir kusur ve bir fazlalık meydana gelirse, fazlalığı kabul edip kusurlu olan asıl malı geri vermek mümkün olmaz. Aksi halde fazlalık müşteriye bedavaya kalmış olur ki, bu ribadır. Bu sebeple satıcının rızası olsa bile, fazlalığı alıkoyup kusurlu olan aslî malı geri vermesi caiz değildir. Çünkü bu ribadır. Eğer yavru ölürse, anası geri verilebilir. Ama müşterinin kendisi veya başkası yavruyu tüketirse, anası geri verilemez. Kazanç ve gelir satın alınan malı bedelin tamamını almak karşılığında geri vermeye engel teşkil etmediği gibi, bedelinin kusursuz olması da engel teşkil etmez.
Köle ölür veya köleyi azad ederse, kusurun vermiş olduğu noksanlığı satıcıdan alır: Köle veya cariyeyi müdebber kılma, cariyeden ümm-ü veled olması için çocuk doğurmasını istemek de böyledir. Köle ölürse, mülkiyet sona erer ve geri vermek Şer'î bir mania ile karşılaşır. Yine bir kimse satın aldığı bir köleyi azad ederse, artık onu geri veremez. Çünkü azad etmek, ondaki mülkiyet hakkını sona erdirmek demektir. Köle üzerinde efendinin mülkiyet hakkı, onu azad edinceye kadar devam eder. Mülkiyetin sona ermesi kesinleşince, onun açısından köle ölmüş gibi olur ve geri vermesi de artık imkânsız olur. Ve işte bu istihsandır. Kıyasa göre ise; bir kimse kölesini azad ederse, artık onu geri verme hakkı kalmaz. Bu imkânsızlık onun açısından kölenin öldürülmesi gibidir. Köleyi bir mal karşılığında azad eder veya onunla mükâteblik anlaşması yaparsa, artık onu geri veremez. Çünkü bedeli hapsetmek (alıkoymak) onun karşılığı olan şeyi hapsetmek hükmündedir.
Müşteri aldığını öldürür veya aldığı yiyecek maddesini yerse (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), kusurlarından dolayı satıcıdan kıymet noksanlığını isteyemez: Çünkü onun karşılığı manen kendisine ulaşmıştır ki; o karşılık da tazminat ödemesidir. Ebû Yûsuf’a göre bu durumda satıcıdan kıymet noksanlığını isteyebilir. Çünkü efendisinin kölesini öldürmesi halinde tazminat ödemesi gerekmez. Satın alınan yiyecek maddesini yeme durumunda da artık o yiyecek maddesindeki kusurdan dolayı vâki olan değer eksikliğini satıcıdan geri istemek mümkün olmaz. Çünkü bu durumda tazmini gereken bir fiil işlenmiştir. Ve bu da efendisinin kölesini öldürmesine benzer.
İmameyn dediler ki; “Bu durumda maldaki kusurdan dolayı meydana gelen değer eksikliğini satıcıdan isteyebilir. Çünkü bu durumda o, satın almanın gayesi olan mûtad bir iş yapmıştır ve bu da köleyi müşterinin azad etmesi gibidir.” Biz deriz ki; yapılan işin satın almanın gayesi olan bir iş olmasına itibar edilmez. Satılık mal, satın alma akdiyle elde edilmesi amaçlanan bir şeydir. Bununla beraber bu durumda satın alınan mal geri verilemez. Bir kimse satın aldığı malı giyip yıpratır veya satın aldığı yiyecek maddesinin bir kısmını yerse; evvelki ihtilaflı hükümler burada da söz konusu olur. Ebû Hanîfe'nin cevabı da böyledir. İmameyn'e göre bu durumların hepsinde müşteri maldaki kusur sebebiyle meydana gelen değer eksikliğini satıcıdan taleb edebilir.
İmameyn'in bu hususda şöyle dedikleri de rivayet edilmiştir: Müşteri satın aldığı kusurlu yiyecek maddesinin bir kısmını yemişse, kalanı geri verir ve yediğindeki kusur sebebiyle meydana gelen değer eksikliğini satıcıdan geri ister. Çünkü satın aldığı malı kısımlara ayırmasının satıcıya zararı olmaz. Fetva da bu veçhiledir. Satıcının malını geri alabileceği her yerde malda satışdan sonra meydana gelen ve benzeri kusurlarda olduğu gibi müşteri malı satar veya azad ederse, kusur sebebiyle malda meydana gelmiş olan değer eksikliğini satıcıdan isteyemez. Satılan malda meydana gelen fazlalık sebebiyle satıcının malı geri alma hakkının olmadığı her yerde müşteri malı satar veya azad ederse, kusur sebebiyle malda meydana gelmiş olan değer eksikliğini satıcıdan isteyebilir.
Bir kimse karpuz, salatalık, yumurta vb. şeylerden birini satın alır da bu şeyi kırdığında içinin bozuk olduğunu görürse ve hiç yararlanılmayacak durumda ise; ödediği bedelin tamamını satıcıdan geri ister. Çünkü bu bir mal değildir. Ama bozuk olmakla birlikte yararlanılabilecek durumda ise, bozukluk sebebiyle malda meydana gelen değer eksikliğini satıcıdan geri ister. Çünkü bu malı geri vermesi mümkün değildir. Zira aldğı bu malı kırmış olması malda satış sonrası meydana gelen bir kusurdur. Ve açıkladığımız sebeplerden dolayı, değer eksikliğini satıcıdan ister.
Satıcı malını kendisini her kusur davasından beri olması şartıyla satarsa, müşterinin o malı asla geri vermeye hakkı yoktur: Çünkü o bu ifadesiyle müşterinin geri verme hakkını düşürmüştür. İşin başında iken bu hakkı düşürmek ileride çekişmeye yol açmaz. Bu belirsizlikle birlikde caiz olur. Satışdan sonra ve tesellümden evvel malda bir kusur meydana gelirse; Ebû Yûsuf’a göre bu kusur satıcının beraati kapsamına girer. îmam Muhammed ve İmam Züfer ise, bu görüşe muhaliftirler. Bunlara göre bu kusur satıcının ibrası zamanında mevdut olmadığından dolayı beraat kapsamına girmez.
Ebû Yûsuf’un görüşünün gerekçesi şudur; maksat, maldaki kusur sebebiyle fesih hakkını ortadan kaldırmaktır. Satıcının bu beraati satış akdi esnasında mevcud olan ve daha sonra meydana gelecek olan kusurları kapsar.
Satıcı malını meselâ kölesini ilgilendiren her çeşit gaileden kendini beri kılarsa; Ebû Yûsuf dedi ki, bu gaileler; hırsızlık, firar etmek ve fuhuş yapmaktır. Hastalık gaile değildir. Çünkü gaile, kölenin fiillerine hasdır.
Satıcı malının meselâ kölesinin her türlü hastalıkları hususunda kendini beri kılarsa; Ebû Hanîfe dedi ki, dalak, ciğer gibi iç organlarda meydana gelen rahatsızlıklara ve hayız düzeninin bozulmasına hastalık denilir. Bunlardan başka rahatsızlıklara ise, maraz denilir. Ebû Yûsuf dedi ki; yukarıdaki rahatsızlıklara da maraz denilir.
Satıcı müşteriye; 'sana sattığım kölenin gözündeki her kusurdan beriyim’ der de, kölenin gözünün tamamen kör olduğu görülürse, veya 'sana sattığım kölenin elindeki her kusurdan beriyim' der de, kölenin elinin eksik olduğu görülürse, satıcı beri olamaz. Çünkü körlük gözdeki bir kusur değildir. Aksine körlük, gözün kendisinin yokluğudur. Kesiklik eldeki bir kusur değildir. Aksine kesiklik, elin yokluğudur.
Müşteri aldığı malı bir başkasına sattıktan sonra bir kusur yüzünden mal kendisine iade edilmek istenir de, de mahkeme kararıyla malı geri alırsa, onu kendisine satana geri verir: Çünkü bu bir akdi feshetmektir. Ve bu durumda akid sanki hiç yapılmamış gibi olacaktır. Eğer müşteri bu kusuru inkâr ederse, Şer'an yalanlayıcı olur.
Eğer mahkeme kararı olmadan kabul ederse, satana geri veremez: Bu; üçüncü bir şahıs hakkında da yeni bir alış veriş akdidir. Çünkü bu akidde mülk etme (temlik) ve mülk edinme (temellük) tarifi mevcuttur. Malda meydana gelen emsalsiz bir kusur sebebiyle mal geri verilirse; müşteri de o malı kendisine satana geri verir. Bu malın geri verilmesinden başka yapılacak bir şey olmadığından, kendisine geri verilirken mahkeme kararının bulunup bulunmaması farketmez.
Muhayyerliği ortadan kaldıran şey, geri verme hakkını da ortadan kaldırır: Bunları muhayyerlik bahsinde anlatmıştık. Bir kısmını da burada anlattık. [28]
TELCİE SATIŞI
Arap Dilinde telcie; insanın kendi ihtiyarı olmaksızın bir şey yapmak zorunda bırakılması mânasındadır. Telcie akdi de zaruret anında yapıldığı ve zorlama mânasını içerdiği için, telcie adını almıştır. Telcie satışında üç mes'ele vardır:
1- Telcienin, satılık nesnenin kendisinde olması; meselâ kişinin kendi malını bir zâlimin veya sultanın gasbetmesinden korkarak; 'ben zahiren sattım diyeceğim, ama hakikatte bu bir satış değildir, bu bir telciedir' demesi ve bu dediğine başkalarını şâhid tuttukdan sonra zahiren her hangi bir şart koşmaksızın malını birine satması.
Mualla b. Mansur'un Ebû Yûsuf tarikiyle rivayet ettiğine göre, Ebû Hanîfe bu akdin caiz olduğunu söylemiştir. İmam Muhammed'in El-İmlâ'daki rivayetine göre bu akid bâtıldır. Ve bu zat tarafından bu hususda bir ihtilâf da nakledilmemiştir. Bu Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'in kavlidir.
Birinci görüşün izahı şöyledir; taraflar sahih bir akid yapmışlardır. Önceden kendi aralarında koşmuş oldukları şartları akdi yaparken koşmamışlardır. Dolayısıyla o şartların akde tesiri olmaz. Tıpkı akidden evvel fasid bir şart koşup da, akdi şartsız olarak yapmaları misalinde olduğu gibi.
İkinci görüşün izahı da şöyledir; bu durumda taraflar alış veriş akdini amaçlamış oldukları hususunda anlaşmışlar ve bu sebeple de şaka yapıyor gibi olurlar ki; bu durumda alış veriş akdi bağlanmaz.
2- Telcienin bedel üzerinde olması; meselâ malı satma hususunda taraflar gizlice bin lira üzerinde anlaşırlar ama zahirde alış veriş akdini iki bin lira üzerinde yaparlar. Mualla b. Mansur'un Ebû Yûsuf tarikiyle Ebû Hanîfe'den rivayet ettiğine göre, zahirde söylenen bedel üzerine akid yapılmış olur. Yani iki bin Uranın ödenmesi gerekir. İmam Muhammed'in El-İmlâ'daki rivayetine göre, gizlice anlaştıkları bedelin ödenmesi gerekir. Bu hususda ihtilaf yoktur. Bu İmameyn'in de kavlidir. Çünkü taraflar bin liranın üzerindeki ikinci bin lirayı kasdetmişlerdir. Bu parayı sanki şakadan söylemişlerdir.
Birinci görüşün izahı şöyledir; akid yapılırken söylenen bedel, akdin kendisiyle sahih olduğu bedeldir. Gizlice evvelden söyledikleri ama akdi yaparken söylemedikleri bedelin hükmü yok olmuştur.
3- Taraflar evvelden gizlice bin dirhem bedelle anlaşırlar ama, alış verişi yüz dinar bedelle yaparlarsa; İmam Muhammed dedi ki; kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekir. Ama istihsan kaidesine göre akid yüz dinar bedel üzerinden sahih olur. Bu mes'eledeki kıyas öngörüsü şöyle açıklanabilir; önceden gizlice üzerinde anlaştıkları bedeli, akdi yaparken söylememişlerdir. Söyledikleri bedeli ise, kasdetmemişlerdir. Bu sebeple bedel düşmüş ve satılan mal bedelsiz kalmıştır. Dolayısıyla bu alış veriş akdi sahih olmaz.
Bu mes'eledeki istihsan görüşü ise, şöyle açıklanabilir: Maksat bâtıl olan şart değil de, caiz olan satıştır. Bedeli alenen söylenmeyen satışlarsa, caiz değildir. Akdin tarafları bu durumda sanki gizlice söyledikleri bedelden vazgeçmişler ve zahirdeki bedeli söylemişlerdir. Bu birinci mes'ele gibi değildir. Çünkü gizlice şart koşulan (bin dirhemlik) bedel, akdi yaparken fazlasıyla dile getiriliyor ve akid, alenen söylenen fazla bedel, yani yüz dinar üzerinden gerçekleşir.
Telcie satışında tarafların her ikisi için muhayyerlik hakkı vardır. Çünkü onlar mülkiyetin zevalini (yani malm satıcının mülkiyetinden, bedelin de müşterinin mülkiyetinden çıkmasını) kasdetmişlerdir. İşte bu da satıcı ile müşterinin ikisi için muhayyerlik şartı gibi olur. Ve bu alış veriş akdi ikisinin tasdikine bağlı olarak tahakkuk edebilir. Taraflardan biri satış akdinin telcie için yapıldığını iddia ederse, onun bu sözü beyyinesiz olarak kabul edilmez. Çünkü o, bağlanmasından sonra akdin feshe uğradığını iddia etmektedir. Bu durumda inkâr edici mesabesinde bulunduğundan, diğerinin yemin etmesi istenir. [29]
FÂSİD ALIŞ VERİŞ
Fâsid alış veriş malın kabzedilmesiyle mülkiyet ifade eder:
Satıcının sarahaten emretmesi üzerine kabzedilirse, mülkiyet ifade eder. Delaleten emretmesiyle, meselâ alış veriş akdinin yapıldığı meclisde müşteri malı kabzeder, satıcı da susarsa, müşterinin intifa hariç o mal üzerinde tasarrufda bulunması caiz olur. Zira rivayet edildiğine göre Hz. Aişe (ra) cariye Berire'yi satın almak istediğinde; efendileri ancak veli hakkı kendilerinde kalmak şartıyla satabileceklerini beyan etmişler, Aişe (ra) de Berire'yi bu şartla satın alıp azad etmiş ve bunu Hz. Peygamber (sas) e anlatmış, Rasûlullah (sas) da; bu şartla yapılan satış fasid olmakla birlikde, azad etme tasarrufunu tasdik etmişti. Çünkü temlik rüknü ki bu sattım ve satın aldım sözleridir mükellef ve Şer'î emirlere muhatap olan kimselerin ağzından mahalline, yani mala izafe edilerek çıkmıştır. Ve bu rükün, yani temlik de cariyenin velâyetiyle alâkalıdır. Çünkü söylenen söz; satmak ve satın almak hakkındadır. Bu akid maslahatlara vesile olduğu için gerçekleşir. Ama cuma günü ezan okunurken yapılan satışda olduğu gibi civarında bulunan bir mâna sebebiyle de bu akid fasid olur. Zira o esnada alış verişi bırakmalarını müslümanlara emreden Allah (cc) dır. O esnada alış veriş yapmanın yasaklanmış olması, alış veriş akdinin gerçekleşmesine mâni olmaz. Aksine o akdi takrir eder. Çünkü bu, yasaklanan şeyin tasavvur edilmesini ve o işin yapılabilirliliğini gerekli kılmaktadır. Çünkü tasavvur edilemeyen ve yapılamayan bir işin yasaklanması çirkindir. Ancak burada yasaklamanın mevcudiyetinden dolayı fasid satış akdi habis bir mülkiyet ifade eder. (Ve) bu sebepden dolayı akdi yapanlardan her biri akdi feshedebilir: Ki, habislik giderilsin ve fasidlik ortadan kaldırlsın.
Fesih durumunda satılan malın mevcud olması şarttır: Çünkü satılan mal mevcud değilken, akdin feshi mümkün değildir.
Müşterinin teslim almadan evvel malı satması, azad etmesi, başkasına bağışlaması caizdir: Çünkü bu tasaruflar kendisinin mülküne tesadüf etmiştir ve bunlar feshe mânidirler. Müdebberlik ve istilad (efendinin cariyesinden çocuk doğurarak ümm-ü veled olmasını istemesi) gibi feshedici olmayan her türlü tasarruf da böyledir. İcar gibi feshe ihtimali olan tasarruflar akdi fesheder. Çünkü satış akdi özürler sebebiyle feshe uğrar. Bu da bir özürdür. Satın alınan malı müşterinin başkasının yanına rehin olarak bırakması, alış veriş akdini feshetmeye mâni olur. Rehine gelirse, müşteri alış veriş akdini feshedebilir. Çünkü hükmünü ortadan kaldırmak için akdi bozmak Şer'î bir hakdır. Bu tasarruflara kul hakkı taalluk etmektedir. Bilindiği gibi kul hakkı diğer haklardan önce gelir.
Bu durumda müşteri malı teslim aldığı zamandaki kıymeti ile satılan cinsdense kıymetini ve misliyle satılan cinsdense mislini satıcıya öder: Fâsid satışla satın alınan malın müşteri tarafından teslim alınması yasaklandığından dolayı bu malı teslim almak, gasb gibidir. Fasidlik unsuruna mücavir oluşu sebebiyle bu akid zayıfdır ve hibede olduğu gibi mülkiyet ifade etmesi kabza, yani malın teslim alınmasına bağlıdır.
Bâtıl alış veriş mülkiyet ifade etmez: Çünkü bâtıl alış veriş, karşılıksız ve faydasız bir alış veriş akdidir.
Bu alış verişle alınan mal, müşterinin elinde emanet olarak bulunur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu mal müşterinin yanında iken telef olursa, müşterinin mal sahibine bir şey vermesi gerekmez. Bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür.
İmameyn'e göre ise, müşterinin bu malın kıymetini ödemesi gerekir. Çünkü satıcı müşterinin bu malı karşılıksız almasına rıza göstermemiştir.
Ebû Hanîfe'nin görüşünün gerekçesi şudur; satıcı mal olmayan bir şeyi satıp, müşteriye de o şeyi teslim almasını emrettiğine göre, o şeyin malî bir karşılığı olmaksızın alınmasına rıza göstermiştir. Bu sebeple müşterinin o şey telef olduğu takdirde tıpkı emanetçi gibi tazminat ödememesi gerekir.
Leş, kan, içki, domuz, hür insan, ümm-ü veled ve müdebber köleyi satmak; hür ile köleyi, leş ile temiz eti (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) birlikde satmak bâtıldır: Leş, kan ve hür insan mal değildir. Satmak ise; bir malı başka bir mal karşılığında başkasına mülk etmektir. İçki ve domuza gelince; onlar da böyledirler. Çünkü içki ve domuz da bizim açımızdan mal değildirler. Ümm-ü veled ile müdebber de böyledirler. Bunlar, meydana geleceği muhakkak olan bir hadiseden dolayı azad edilmeyi hakettikleri için, hür kimseye benzerler. Hür ile köleyi, leş ile temiz eti bir arada satmaya gelince; bu bâtıldır. Çünkü yapılan satış akdi bir tanedir. Hür insan ile leş mal olmadıkları için satış akdine dahil olmazlar. Satış akdi malın bir kısmında bâtıl olunca, tamamında da bâtıl olur. Çünkü akid bölünmez bir bütündür. Birinde sirke, diğerinde içki bulunan iki küpün satılması da böyledir. Adı belirtilmeyen şey ölü gibidir. Hür insan ve leş mal sayılmadıklarından, satın alınmaları için kendilerine karşılık olarak bir bedel verilmez. Bu sebeple köle ve temiz et de satış akdinde meçhul bedelli nesneler olarak ortada kalmaktadırlar. Hür insanda ve leşde kabul, kendileriyle birlikte satılan köle ile temiz etin satışı için şart koşuluyor; oysa bu bâtıldır.
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed dediler ki; bir akidle satılan iki şeyden her biri için bir bedel tayin edilirse, köle ve temiz et için bu caiz olur. Bu tıpkı bir erkeğin kendi kız kardeşiyle birlikde yabancı bir kadını aynı nikâh altında kendine bir arada zevce edinmesine benzer.
Biz deriz ki; nikâh akdi, fasid kılıcı şartlar sebebiyle bâtıl olmaz. Ama satış akdi böyle değildir.
Mükâtep kölenin satışı bâtıldır: Çünkü o bir yönden hürriyeti hak etmiştir. Yani o kendi nefsine el koymuştur. Ancak mükâtebin kendisi satılmasına izin verirse, caizdir: Zira kendisinin satılmasına izin verirse, kendi hürriyetini elde etmekten âciz kalmış gibi olur ve tekrar köleliğe döner. Dolayısıyla satılması caizdir.
Balıkları ve kuşları avlamadan, firarda olan köleyi yakalamadan satmak caiz değildir. Cariyenin karnındaki cenini ve hayvanın karnındaki yavruyu, henüz sağılmamış memedeki sütü, hayvanın sırtındaki yünü, koyundaki eti, tavandaki kirişi ve iki elbiseden her hangi birini satmak fâsiddir: Balık ve kuş avlanmadan evvel mülk olmadıkları için satılamazlar. Balıklar kişinin kendi müdahalesi olmaksızın bir kamışlıkda toplanırlarsa; kendisinin mülkü olmadığı için, kişinin onları satması caiz değildir. Kendi müdahalesi neticesinde balıklar oraya toplanmışlarsa, avlamaksızın onları oradan alabiliyorsa; onları satması caizdir. Çünkü bu balıklar onun mülküdürler ve sattığı kimseye onları teslim edebilir. Ama müşterinin de bu alış verişde görme muhayyerliği vardır. O kamışlıkdaki balıkları avlamaksızın ele geçiremiyorsa, başkasına satması caiz değildir.
Firari köleye gelince; onu müşteriye teslim etmeye gücü yetmediği için, efendisinin onu satması caiz değildir. Ama köle firardan dönerse, onu satmak caizdir. İmam Muhammed'den gelen bir rivayete göre, onu satmak caiz değildir. Firari köleyi, yanında kaldığını iddia eden kimseye efendisinin satması, gasbedilmiş malı gasbedene satmak caiz olur. Cariyenin karnındaki cenini, hayvanın karnındaki yavruyu satmak; Hz. Peygamber (sas) in yasaklamasından dolayı caiz değildir.
Memedeki sütü satmak, miktarı meçhul olduğundan ve satılık nesne başka şeyle karışacağından dolayı, caiz değildir. Hayvanın sırtındaki yünü satmak; kesim yerinde anlaşmazlık meydana geleceğinden ve satılık nesne başka şeyle karışacağından dolayı, caiz değildir. Ama kasıl (gök arpa) böyle değildir; onu biçmek, kökünden sökmek mümkündür. Hz. Peygamber (sas) de, hayvanın sırtındaki yünü, memedeki sütü, sütteki yağı satmayı yasaklamıştır. Ebû Yûsuf’dan gelen bir rivayete göre, şecere-i hilafa (hilaf ağacına) kıyaslanarak bunları satmak caizdir. Biz deriz ki; şecere-i hilaf üstten biter ve meydana gelen fazlalık müşterinin mülkiyetine girer. Bu sebeple iki mülkiyet birbirine karışır.
Koyundaki eti ve tavandaki kirişi satmaya gelince; bunları haketmediği bir zarara katlanmadan, satıcının müşteriye teslim etmesi mümkün olmadığı için, satmak caiz değildir. Bir elbiseden bir arşın kumaşı kesip satmak ve kılıçdaki süslemeyi söküp satmak da böyledir. Ama satıcı satış akdinin bozulmasından evvel bunları söküp teslim ederse, caiz olur. Ve müşteri de bunu kabul etmekten kaçamaz. Ama ham bezden mamul bir elbiseden bir arşınlık bez kesip satmak, sikkelenmemiş gümüş külçesinden on dirhem gümüş satmak bunun hilafınadır; bunları satmak caizdir. Çünkü bu satışta bir zarara uğrama söz konusu değildir.
İki elbiseden her hangi birini belirlemeden satmaya gelince; hangisinin satıldığı belli olmadığı için caiz değildir. Ama satıcı müşterinin ikisinden hangisini isterse alabileceğini söylerse, aralarında çekişme olmayacağından dolayı, satış akdi caiz olur.
Müzabene ve muhakale satışı fâsiddir: Çünkü Hz. Peygamber (sas) bu iki satışı yasaklamıştır. Müzabene; ağaçtaki bir miktar hurmayı tahminen onun kadar olan hazır hurma karşılığında satmak (takas etmek) tır. Muhakale; başaktaki bir miktar buğdayı tahminen onun kadar olan biçilmiş hazır buğday karşılığında satmaktır. Bu iki satış da caiz değildir. Çünkü bu durumda ölçeklik bir mal kendi cinsinden ve tahminen kendi miktarınca olan başka bir ölçeklik mal ile satılmakta (takas edilmekte) dır ki, bu da caiz değildir.
Bir malı ay başında teslim etmek üzere satmak fâsiddir: Vadenin ödemeye değil de, malın kendisine konulması bâtıldır. Çünkü bunun bir faydası yoktur. Zira vade; malın bedelini ödemede meşru kılınmıştır ki, ödemede kolaylık sağlansın ve müşteri ödeyeceği parayı temin edebilsin. Ama satılan mal için böyle bir durum söz konusu olmadığından dolayı, akdi yaparken ileri sürülen bu türlü şartlar fâsiddir.
Karnındaki çocuk istisna edilerek cariyeyi satmak fâsiddir: Karnındaki yavru yaradılış bakımından koyunun kendisine bitişik olduğu için, onun vücudunun bir organı gibidir. Bilindiği gibi, gebe bir hayvan satılırken, hiç sözü edilmediği halde, karnındaki yavrusu da satışa dahil olur. Hayvanın her hangi bir organı satışdan ayrı tutulmadığı gibi, karnındaki yavrusu da satışdan ayrı tutulamaz.
Cariyenin; satın alanın hâmile bırakması yahut azad etmesi veya satıcının hizmetçi olarak kullanması kaydı ile satılması fâsiddir. Müşterinin parayı satıcıya borç vermesi veya satıcının sattığı kumaşı dikmesi şartıyla yapılan satışlar da fâsiddir: Çünkü Hz. Peygamber (sas) şartlı satış yapmayı yasaklamıştır. [30]
Şartlı Satış Çeşitleri
Hülâsa; şartlı satışlar üç çeşittir;
1- Hem satış akdi hem de şart caizdir: Bu satış akdinin gerektirdiği ve satış akdine uygun olan şartla yapılan alış veriştir. Meselâ bir kimsenin kendisine hizmet etmek üzere bir cariye veya yemek üzere yiyecek yahut binmek üzere bir binek satın alması gibi. Ama kendisiyle cinsî münasebette bulunmak üzere bir cariye satın alması fasiddir. Çünkü bu satıcının yararına olur. Müşterinin cariyeyle cinsî münasebette bulunması, onu satıcıya geri vermesine mani bir kusur teşkil eder. İmameyn dediler ki; bu alış veriş akdi fâsid değildir. Çünkü cariye ile cinsî münasebette bulunmak, onu satın alma akdinin bir gereğidir. Bunun cevabı, bizim yukarıda söylediklerimizdir.
2- Hem satış akdi, hem de şart fasiddir: Bu satış akdinin gerektirmediği ve satış akdine uygun olmayan şartla yapılan alış verişdir. Bunda akdi yapan iki tarafdan birinin menfaati vardır. Bu da bu mes'elede ve benzer mes'elelerde geçen şartlardır. Ya da köle azadında olduğu gibi, eğer istihkak ehlindense, üzerinde akid yapılan malın bir menfaati vardır. Müşteri fasid akidle satın aldığı köleyi azad ederse, akid fâsidden caize dönüşür. Ve Ebû Hanîfe'ye göre bu durumda satıcıya kölenin bedelini ödemesi gerekir. Çünkü köleyi azad etmekle fasid akid sona ermektedir. Bir şey sona ermekle de kesinleşir. İmameyn'e göre ise, müşterinin bu takdirde satıcıya kölenin kıymetini ödemesi gerekir. Çünkü alış veriş akdi halen fasiddir. Çünkü fasid şart, onunla kesinlik kazanmıştır.
3- Satış akdi caiz ama şart bâtıldır: Bu satış akdini gerektirmediği ve taraflardan biri için zarar içeren veya taraflardan hiç biri için ne fayda ve ne de zarar içermeyen, veya akdin taraflarından ve satılan malda (bu mal eğer bir köle ise) başkası için fayda içeren her türlü şarttır. Meselâ satılan malı müşterinin başkasına satmasının veya hibe etmesinin ya da satılan elbiseyi müşterinin giymesinin, ya da müşterinin satılan bineğe binmesinin, ya da satılan yiyeceğin yenmesinin, yahut satılan cariyeyle yeni efendisinin cinsî münasebette bulunmamasının veya müşterinin yabancı bir şahsa bir kaç dirhem borç vermesinin ve bunlara benzer şartların koşulması gibi. Bu durumda yapılan satış akdi geçerli ve caizdir ama, ileri sürülen şart geçersiz ve bâtıldır. Çünkü onu hiç kimse haketmemektedir. Faydasız olduğu için de, mülgadır. Bu usule dayanarak daha bir çok mes'ele kurulabilir ki; üzerinde derin düşünülürse, inşâallah onlar da öğrenilecektir.
Arılar kovansız satılamaz (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; şayet arılar toplu olarak bir yerde bulunuyorlarsa, kovansız olarak satılmaları caizdir. Çünkü bal arısı kendisinden yararlanılan ve satıldığında müşteriye teslim edilebilen bir hayvandır. Bu sebeple, satışı, diğer hayvanlarda olduğu gibi caizdir.
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un görüşlerinin gerekçesi şudur; bal arısının ne kendisinden ne de vücudunun bir parçasından yararlanılmadığı için, eşek arıları gibi onun da satılması caiz değildir. Kendsinden elde edilecek olan bal, bu hükmü değiştirmez. Çünkü o esnada bal mevcut değildir. Ama içlerinde bal varsa, kovanlarla birlikte bal arıları da satılırsa; arılar kovan ve bala tâbi oldukları için, satılmaları caizdir. Kerhî, El- Cami adlı eserinde buna bu şekilde gerekçe göstermiştir. Ancak sonra bu görüşden vazgeçerek şöyle demiştir; satılan eşyaya tâbi olan ve o eşyanın hukukundan olan şeyler endirekt olarak satışa dahil olurlar. Arıya gelince; o ne balın hukukundandır, ne de bala tâbi olan şeylerdendir.
Buna şöyle cevap vermek mümkündür; kovanların arı olmadan faydaları olmadığına göre, müsamaha yoluyla arı da kovanların hukukundan sayılmıştır. Bilindiği gibi, su içme hakkının direkt olarak satılması caiz değildir. Bu ancak araziye bağlı olarak satılabilir. Çünkü su içme hakkı olmaksızın araziden yararlanılamaz. Bunun misalleri çoktur.
İpek böceği de ipeksiz satılamaz (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; “İpek böceğinin ipeksiz olarak satılması caizdir.” Bunun gerekçesi bal arısı misalinde iki taraf arasında geçen ihtilaflarda anlatılmıştı. İmameyn dediler ki; “İpek böceğinin yumurtasının satılması caizdir. Miktarı ölçekle belirlenerek üretimi zamanında teslim edilmek üzere, ipek selem akdiyle satılılabilir. Çünkü ipek; böcekden çıkan bir çekirdek tohumdur, yararlıdır. Şu halde satışı karpuz çekirdeği hükmündedir. Ebû Hanîfe bunun satışının caiz olmadığını, çünkü kendisinden yararlanılmadığını söylemiştir. İmam Muhammed'e göre satışının câizliğinden dolayı, ipek böceğini öldürenin tazminat ödemesine hükmetmiştir. Ebû Hanîfe ise, tazminat ödemesi gerekmediğini söylemiştir. Çünkü ona göre ipek böceğinin satılması caiz değildir. [31]
Veresiye Satışlarda Zaman Tayini:
Taraflarca bilinmediği zaman; nevruz, mihrican, Hıristiyan perhizi ve Yahudi fıtır gününe kadar yapılan veresiye satışlar fasiddir: Çünkü vadenin belirsizliği taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar. Ama vadenin ne zaman dolacağını bilirse, aylık vadelerde olduğu gibi, veresiye satışı caiz olur. Perhize başlamışlarsa, fıtır (bayram) gününe kadar yapılan satışlar caizdir. Çünkü artık vade bellidir. Perhize başlamamışlarsa, fıtır gününe kadar yapılan veresiye satış caiz olmaz. Çünkü vade belli değildir.
Hasat, meyve toplama, harman ve hacıların gelme zamanına kadar olan veresiye satışlar da caiz değildir: Burada da belirsizlik vardır. Çünkü bu vadeler erken gelebileceği gibi, gecikebilirler de.
Ancak daha evelden veresiyeyi kaldırırlarsa, bu alış veriş caiz olur: İmam Züfer bu görüşe muhaliftir. Bu, şart muhayyerliği bahsinde de anlatılmıştı. Kerhî'nin arkadaşlarımızdan yaptığı rivayete göre, diğer fâsid alış veriş akidleri, fasid kılıcı unsurların ortadan kaldınlmasıyla caiz akde dönüşürler.
Bir kimse müdebber kölesiyle müdebber olmayan kölesini veya kendi kölesiyle başkasının kölesini birlikde satarlarsa; bu satış kölesine düşen hissede caiz olur: Mükâteb köle ile ümm-ü veled cariye de müdebber köle gibidirler. Çünkü o da maldır. Bilindiği gibi kölesi satılan başka adam kendi kölesi hakkındaki satışı tasdik ederse, yapılan alış veriş caiz olur. Keza, kadı müdebber köle ve ümm-ü veled hakkında yapılan satışı tasdik ederse, yapılan alış veriş caiz olur. Mükâteb kölenin kendisi de hakkındaki satışa razı olursa, yapılan alış veriş caiz olur. Bu iki kölenin satılması ve kölelerden birinin müşteriye teslim edilmeden helak olmasına benzer. Bu alış veriş akdi, gerideki hissesi üzerinde geçerli olur. [32]
Cuma Vakti Alış Veriş Yapmak:
Cuma ezanı okunurken alış veriş yapmak mekrûhdur: Zira bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah 'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın.” [33]
Şehirlinin taşradaki için satış yapması mekrühtur: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Şehirdeki, taşradaki için satmasın.” [34] Bu şöyle olur; taşralının getirdiği malı alan şehirli malı şehire getirdiği zamandaki piyasa değerinden daha fazlasına satmak için, şehir halkının zararına olarak malı satışa arzetmeyip saklar. Bunun şehir halkına zararı yoksa ve taşralıya da menfaat temin ediyorsa, bu mekrüh olmaz. [35]
Bitmiş Alış Verişde Araya Girmek:
Bir fiat üzerinden alış verişi bitiren iki kimsenin fazla fîat vererek aralarına girmek mekrûhdur: Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kişi kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın.” [36] Bu iş şöyle olur: Satıcıyla müşteri alış verişi yapmaya razı olurlar, fıat da kesinlik kazanır, geride sadece akdin yapılması kalır; işte tam o esnada üçüncü bir şahıs araya girerek fazla fiat verip alış verişi bozar. Bu caiz değildir. Ama ikisinin anlaşmasından evvel üçüncü bir şahsın fazla fıat vermesi caizdir. Bu bütün beldelerde ve zamanlarda insanlar arasında alışılmış olan bir durumdur. Sahih bir rivayette anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (sas) bir çulu başkasına göre daha fazla fıat veren birine satmıştır. [37]
Alıcı Olmadığı Halde Öyle Görünmek:
Alıcısı olmadığı halde alıcı gibi görünerek başkasını teşvik için malın değerini artırmak mekruhtur. Şehre mal getirmekte olan kafileyi yolda karşılayıp şehre girmeden mallarını almak mekrûhdur: Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Alıcısı olmadığınız halde başkasını teşvik için malın fıatını yükseltmeyin.” [38]
Fakat bununla beraber bu gibi alış verişler caizdir: Çünkü bu gibi alış verişlerle alâkalı yasak akdin mânasında ve şartlarında olmayıp, akdin haricindeki bir mânada olduğundan dolayı, bu gibi alış verişler caizdir. Bir kimsenin birbirlerinin mahremi olan iki küçük kölesi veya biri büyük diğeri küçük iki kölesi versa; bunları birbirinden ayırması mekruh olur: Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Ana ile yavrusunu birbirinden ayıran kimseyi, Allah (cc) cennette sevdiklerinden ayırsın.” [39]
“Köle büluğa erinceye, cariye âdet görünceye kadar onları hem esir edip hem de birbirlerinden ayırmayın.” [40]
Büyük küçüğe şefkat gösterir, onu terbiye eder. Kölelerin ikisi de küçükse, birbirleriyle ülfet ederler. Ama birbirlerinden ayrılırlarsa, bundan zarar görürler. Hz. Peygamber (sas) Hz. Ali (ra) ye kardeş olan iki küçük köleyi hibe etmiş, sonra durumlarını sormuş; Hz. Ali (ra) de, birini sattım, deyince; Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ya her ikisini de (aynı adama) sat, veya her ikisini de (bana) geri ver.” [41] Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber (sas);
“Git ve onu geri al.”emrini vermiştir.
Fakat her ikisi de büyükse, mekrüh olmaz: Çünkü Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Köle büluğa erinceye, cariye âdet görünceye kadar.” Hz. Peygamber (sas) her ikisi de büyük ve kardeş olan cariyelerden Mariye ile Sirin'i birbirinden ayırmış; Sirin'i hibe etmiş ve Mariye'yi de haremine almıştı. Eğer aralarında mahremiyet (meselâ amcazadelik) yoksa, ikisini birbirinden ayırmak caizdir. Çünkü nass kıyasa muhalif olarak varid olmuştur. Bu sebeple sadece varid olduğu mes'eleye mahsus olur; başka mes'eleleri kapsamaz. Aralarında nesebden dolayı değil de, hısımlık ve süt emmeden dolayı mahremiyet varsa da, birbirlerinden ayırdedilebilirler. Aralarında karı-kocalık bağı olsa, anlattığımız sebeplerden dolayı birbirlerinden ayırd edilebilirler. Küçük olan köle diğerinden ayırd edilerek satılırsa, satış caiz olur. Ancak aralarındaki yakınlık; evlatlık, atalık veya analık yakınlığı ise, Ebû Yûsuf buna muhaliftir. Aralarındaki yakınlık kardeşlik yakınlığı ise, İmam Züfer de buna muhalifdir. Bu, aynı zamanda Ebû Yûsuf’dan da gelen bir rivayettir.
Sattığı küçük köleyi kardeşinden ayırıp sattığı için; Hz. Peygamber (sas) in Hz. Ali (ra) ye geri alması için verdiği emirle alâkalı hadîs-i şerîf, bu tasarrufun caiz olmadığının delilidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) esirler arasında aklını yitirmek üzere olan bir kadın görünce, durumunu sormuş, kendisine o çocuğun satıldığından dolayı bu hale düştüğü söylenmiş, Hz. Peygamber (sas) de çocuğu kendisine geri vermelerini emretmişti. Bu da küçük köleyi yakınından ayırarak satmanın caiz olmadığını göstermektedir. Hz. Peygamber (sas);
“Ana ile yavrusunu birbirinden ayıran kimseyi Allah (cc) cennette sevdiklerinden ayırsın.” diyerek bu işi yapanları tehdit etmesi, küçük köleyi yakınından ve büyüğünden ayırarak satmanın haram olduğunu göstermektedir.
Bizim görüşümüze göre; o malını sıhhat şartlarının tamamına uygun olarak sattığı için satışı caizdir. Yasak ise, akid dışı bir mânadan dolayıdır; o da çocuğa dokunacak olan zarardır. Bu sebep cuma ezanı okunurken yapılan alış verişde olduğu gibi, akdi bozmaz. Ama kerahet getirir ve günaha yol açar. Ebû Hanîfe'ye göre borçları kapatmak ve cinayet diyetlerini ödemek gibi durumlarda sahibi küçük köleyi anasından veya yanındaki yakınından ayırarak satabilir. Kendisi satın alarak teslim aldıkdan sonra, kusuru sebebiyle küçük köleyi geri verebilir. Ayırmak mekrühtur, ama hakların ödenmesi vacibedir. Birini azad edip, diğeriyle mükâteplik akdi yapmak mekrüh olmaz. Çünkü küçük kölenin bundaki faydası, diğerinden ayırdedilip satılması durumunda göreceği zarardan daha çoktur ve böylesi daha iyi olur. [42]
SATIŞIN NEVİLERİ
Tevliye; bir malı maliyet fiatına satmaktır.
Murabaha; alış Fiatına kâr ekleyerek satmaktır.
Vazia; bir malı alış fiatından aşağısına satmaktır: Çünkü adları, bu alış verişlerin bu mânaya geldiklerini haber vermektedir. Bunun temeli, güvene dayanmaktadır. Çünkü müşteri fiat hususunda satıcının söylediklerine güvenmektedir. Satıcının da, müşteri aldanıp zarara uğramasın diye hıyanete tenezzül etmemesi ve yalandan uzak durması gerekir. Satıcının hıyaneti ortaya çıkarsa, inşâallah ileride de anlatılacağı gibi müşteri ya malı geri verir, ya da malı kabullenir.
Tevliye, murabaha ve vazia gerekli şartları taşıdıkları için meşru alış veriş akidleridir. İnsanlar ilk zamanlardan günümüze kadar bu nevi alış verişleri yapagelmişlerdir. Sahih bir rivayette geldiğine göre, Hz. Peygamber (sas) hicret etmek istediğinde iki deve satın almış olan Ebübekir (ra) e;
“Onlardan birini aldığın fıata bana sat.” buyurmuştur. İnsanlann buna ihtiyacı vardır. Çünkü onlann arasında bazıları eşyanın değerini bilemez. Dolayısıyla bilenlerin yardımına baş vurur ve kâr vererek satın aldığı malı da gönül rahatlığı ile alır. Bu sebeple bu nevi alış verişlerin temeli güven duygusuna dayanmaktadır.
Kişi malını alış fiatından daha eksiğine satma hakkına da sahiptir.
Bu satış muameleleri ilk bedel misliyattan olmadıkça, veya kıyemiyattan olup müşteri elinde bulunmadıkça, sahih olmaz: Tevliye satışında müşterinin satıcıya malın alış fıatını ödemesi gerekir. Eğer satılan mal misliyattan ise, o malın takdir edilen mislini müşterinin satıcıya vermesi gerekir. Kıyemi mallardansa ve kıymeti de müşterinin elinde mevcutsa, ödemeye muktedir olduğundan dolayı malın kıymetini satıcıya vermesi gerekir. Kıymetler belirsiz olup, zann ve tahmin ile bilinir. İlk bedel satıcıya ödenmiş olan bedel olmayıp, üzerine akdin yapılmış olduğu bedeldir. Meselâ bir kimse bir malı on dirheme satın alır ama satıcıya on dirhemi değil de, bir elbise verirse; bu malın bedeli elbise değil on dirhemdir. Satılan malın alış fıatının üzerine konulacak olan kârın veya alış fiatından yapılacak olan indirim miktarının belirlenmesi gerekir ki, taraflar arasında çekişme ve anlaşmazlık olmasın.
Bir satıcı malını yüzde on kârla sattığını ifade ederse, satış meclisinde iken o malın alış fıatını müşteriye bildirmediği takdirde yapılan alış veriş caiz değildir. Çünkü bu bildirimi yapmadan evvel malın önceki alış fıatı belirsizdir. Satılan mal misliyattan ise, o malın yarısını kendi hissesi ile murabahalı olarak satabilir. Satılan mal elbise ve benzeri şeylerdense, onun bir cüz'ünü satamaz. Çünkü satıcının kendisi zarara uğramaksızın o cüz'ü müşteriye teslim etme imkânına sahip değildir.
Boyama, dikiş, gıda maddelerini bir yerden başka bir yere taşıma, simsar, hayvan sevketme masrafları da ilk alış fiatına eklenir. Bu durumda satıcı; 'bu mal bana şu kadara mal oldu' demelidir. Satıcı kendi nafaka parasını, çoban, tabip, terbiyeci ve muallim ücretlerini, firarda olan kölesi için yaptığı masrafları ve kira parasını ilk alış fîatına ekleyemez: Bunda usul şudur; tüccarın örfüne göre alış fıatına eklenmesi gereken her türlü masraf alış fiatına eklenir. Örfe göre eklenmesi uygun olmayan masraflar eklenmez. Âdete göre yukarıda sayılan birinci kısımdaki masraflar alış fıatına eklenirler, ama ikinci kısımda sayılanlar eklenmezler. Satılık malın değerini ve kendisini artıran masraflar alış fiatına eklenirler ki, bu masraflar birinci kısımda mevcutturlar.
Boyama ve dikiş masrafları alış fiatına eklenir. Bunun sebebi açıktır. Taşıma ve sevk masrafları da alış fıatına eklenir. Çünkü mekânların değişmesiyle malın değeri artar. İkinci kısımdaki masraflar böyle değildirler. Meselâ çoban ücreti hayvanın alış fiatına eklenmez. Çünkü çoban hayvanın kendisi üzerinde bir fiil icra etmiş değildir. O ancak bir koruyucudur ve eşyaları muhafaza altında tutma bakımından tıpkı bir ev gibi fonksiyon icra etmektedir. Firardaki köleyi yakalamak için yapılan masraflar da, kölenin alış fiatına eklenmez. Çünkü bu az rastlanılan bir durumdur ve kölede bir fazlalık meydana getirmez.
Tabip de böyledir. Muallim ve terbiyeci ile sabit olan şey o maldaki bir mânadan dolayıdır ki, o mâna da onun zekâ ve fetanetidir. Satıcı, alış fiatına eklenmesi caiz olmayan şeyi eklerse, bu bir hıyanettir. Satılan malın bir kısmını yanında tutar veya bedelin vasfını gizler veya ondaki vadeyi ya da kendisinin yahut bir başkasının fiiliyle o malda meydana gelen bir kusuru gizlerse, bu da bir hıyanettir. Ama o maldaki kusur semavî bir âfet sebebiyle meydana gelmişse, bu bir hıyanet olmaz. Satıcı satmakta olduğu malı, kendisi için şehâdeti kabul edilmeyen bir kimseden satın almışsa, Ebû Hanîfe'ye göre bunu açıklamadıkça kârla satamaz. Ancak İmameyn bu görüşe muhalifdirler. Bu malı kölesinden veya mükâtebinden satın almışsa, bunu açıklaması gerektiği hususunda icmâ vardır. Bu malı borçlusundan alacağına karşılık almışsa, bunu müşteriye açıklaması gerekmez. Bu hususda icmâ vardır. Satıcının satmakta olduğu malı kendisi için şehâdeti kabul edilmeyen bir kimseden almış olması durumunda, Ebû Hanîfe'ye göre bunu açıklaması gerektiğini, ancak İmameyn'in buna muhalif olduklarını söylemiştik. İmameyn'in muhalefet gerekçeleri şudur; satıcıyla, malı kendisinden almış olduğu ve kendisi hakkında şehâdeti kabul edilmeyen kimse arasında mal ayrılığı ilkesi vardır. Bu sebeple ikisi birbirine yabancı gibidirler. Ebû Hanîfe'nin gerekçesi ise, şöyledir; ama ikisi arasında menfaat birliği vardır. Bu durumda o sanki malı kendi şahsından satın almıştır. Ayrıca muamelâtta bunlar arasında kayırma ve müsamaha âdeti cereyan eder. Bu sebeple satıcının bu malı -köleden satın aldığında da açıklaması gerektiği gibi açıklaması gerekir.
Müşteri maliyet fiatına aldığı bir malda aldatıldığını anlarsa, ücretini maliyet fîatından öder (İmam Muhammed): Vazia, yani maliyetin altındaki satışlarda da kıyasın hükmü budur.
Kârla satışda aldatıldığını anlarsa, ya tam fiatla malı kabul eder (Ebû Yûsuf) ya da mîlı geri verir: Bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. Ebû Yûsuf dedi ki; hem maliyetine hem de kârla yapılan satışlarda aldatıldığını anlayan kimse her iki alış verişde de aldatıldığı kadarını fîattan düşürür. İmam Muhammed dedi ki; bu kimse her iki durumda muhayyer olur. Çünkü o bedelde kendisi için rağbet olunan bir vasfı elinden kaçırmıştır. Maldaki kusursuzluk vasfı gibi bir vasıf yok olmuşsa, müşteri o malı alıp almama hususunda serbest olur.
Ebû Yûsuf’un gerekçesi şudur; maliyetine satış malın ilk bedeline başlanan bir satış akdidir. 'Bu malı ilk bedeli ile sana sattım' veya; 'bu malı ilk bedelinin üzerine kâr koyarak sana sattım' veyahut; 'bu malı ilk bedelinden eksiğine sana sattım' demekle satış akdi gerçekleşir. Buradaki hıyanet miktarı malın ilk alış fiatında değildir ki, ondan düşünülsün.
Ebû Hanîfe'nin gerekçesi ise, şöyledir; kârla yapılan satışda fazla fiatın tesbit edilmesi bu satışın mânasını iptal etmez. Ancak bu 'durumda müşteri kendisine rağbet olunan bir vasfı elden kaçırdığı için İmam Muhammed'in de dediği gibi muhayyer olur. Satışda fazla fîatın tesbit edilmesi, maliyetine yapılan satışın mânasını iptal etmez. Bu durumda 'maliyetine satış' adı geçersiz olur, alınan fazla bedel de fîattan düşülür ki; maliyetine satış mânası gerçekleşmiş olsun.
Evvelki kısımlarda 'vazia; yani maliyetin altındaki satışlarda da kıyasın hükmü budur' şeklinde bir ifade geçmişti. Yani satıcı 'maliyetin altında satış' mânasını ortadan kaldıracak derecede hıyanette bulunursa, o zaman bu fazlalığı fiattan düşürür. Ama hıyanette bulunmakla beraber yine de bu mâna mevcut ise , o zaman müşteri muhayyer olur. Bu hüküm Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un; 'her iki alış verişde de fazlalık miktarı fîattan düşülür' şeklindeki sözlerine İmam Muhammed'in de 'her iki alış verişde de müşteri muhayyer olur' şeklindeki kavline kıyasla verilmiştir. [43]
RİBA (FAİZ)
Riba; Arap Dilinde fazlalık mânasındadır. Meselâ diğerlerine nisbetle fazla yüksek olan bir mekâna Arapça'da rebve denilir.
Şer’i ıstılahda ise riba; akid yapılırken şart koşulan fazlalıktır. Bu da aynı cins malların birbirleriyle karşılıklı takaslarında söz konusu olur.
Zayıf bir görüşe göre, denildi ki; Şer'î ıstılahda riba; içinde fazlalık olsun veya olmasın, bir sıfat sebebiyle fasid olan bir akidden ibarettir. Meselâ bir kaç dirhemin vadeli olarak bir kaç dinar karşılığında satılması nesie ribasıdır, ama bunda fazlalık yoktur.
Ribanın haram oluşunun delili şu âyet-i kerîmelerdir;
“Allah (cc) alış verişi helâl, faizi ise haram kıldı.” [44]
"Faizi yemeyin.” [45] Ribanın haramlık delillerinden biri de şu meşhur hadîs-i şerîfdir; Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Altın altın karşılığında; ağırlık ölçüsü ile peşin olarak, misli misline satılır, fazlalık faizdir. Buğday buğday karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık faizdir. Arpa arpa karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık faizdir. Hurma hurma karşılığında peşin olarak ölçekle misli misline satılır, fazlalık faizdir. Tuz tuz karşılığında peşin olarak misli misline satılır, fazlalık faizdir.” [46] Bu hadîs-i şerîfin hükmünün başka maddelere de sirayet ettiği hususunda icmâ-ı ümmet vardır. Ancak Osman el- Betti ile Dâvud ez- Zâhirî'den buna aykırı rivayetler vardır ama, bunlara itimad edilmez.
Bizim görüşümüze göre; ribanın, yani faizin haram olmasının illeti, cins ile birlikte ölçü veya tartıdır (İmam Şafiî): Bir hadîs-i şerifin son kısmında Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ölçülen ve tartılan her şey bu hükme tâbidir.” Bu hadîs-i şerîfı Mâlik b. Enes ile Muhammed b. îshak el- Hanzelî rivayet etmişlerdir. Bu hadîs-i şerîfde riba illetinin ölçü ve tartı olduğu ifade edilmektedir. Bir başka hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir ölçeği iki ölçeğe, iki ölçeği de üç ölçeğe satmayın.” [47] Bu hadîs-işerîf yenilir olsun veya olmasın; ölçülebilir malların tamamı için umumî bir hüküm ifade etmektedir. Bu hüküm ölçek ve tartıya bağlanmıştır. Bu ya icmâ ile ya da satılan şeyle bedeli arasındaki gerçek eşitlik ancak ölçü ve tartı ile bilindiği için; ölçü ve tartıya bağlanmıştır.
Ribanın haram olma illetinin icmâ ile ya da satılan şeyle bedel arasındaki gerçek eşitliği bildirdiği için, ölçüye ve tartıya bağlanması, ihtilaflı şeylere bağlanmasından daha iyidir. Çünkü ihtilaflı ölçülerle takas edilecek şeyler arasındaki gerçek eşitlik bilinemez. Oysa, takas edilecek şeylerin eşit miktarda ve misli misline olması gerekir. Hz. Peygamber (sas) de; misli misline, bazı rivayetlerde de eşit miktarda buyurmuştur. Ya da riba; insanların mallarını korumak için haram kılınmıştır. Böylece takas edilen mallar arasında maddeten ve manen misliyet geçekleşmiş olur ki, bu da bizim söylediklerimizde vardır. Çünkü ölçek ve tartı mallar arasında mânevi misliyeti gerekli kılar. Cinsiyet ise, mallar arasında maddî misliyeti gerekli kılar. Dolayısıyla bu daha evlâdır. Bu, bir çok riba meselelerinin dayandığı bir kaidedir.
Düşünenler için diğer mes'eleler hususunda bir ikaz olsun diye, bu mes'elelerin bazısını anlatacağız. Meselâ bir kimse bir avuç yemeği iki avuç yemeğe veya bir elmayı iki elmaya satarsa, ölçü ve tartı olmadığı için satış akdi caiz olur.
Ribanın haramlık illetinin bizim söylediğimiz olduğu sabit olduğuna göre, (cins ile tartıdan biri bulununca) haramlık illetinin gereğince amel edilerek (fazlalıkla satış haram olduğu gibi, bu gibi durumlarda fazlalıkla satış yapmak da haramdır. İkisinden hiç biri yoksa, hem fazlasına ve hem de veresiye satış helâl olur). Çünkü bu durumda haram kılıcı illet yoktur. Ayrıca;
“Allah (cc) alış verişi helâl kıldı.” [48] âyet-i kerîmesi de mutlaktır; hiç bir kayıtla kayıtlı değildir.
Eğer iki illetten sadece biri bulunursa, fazlalıkla satış helâldir. Fakat veresiye satış yine haramdır: Kıstas, yani ölçü veya tartı bulunur ama, cins birliği olmazsa; meselâ buğday arpa ile, altın da gümüş ile satılırsa, hüküm ne olacaktır? Bunu Hz. Peygamber (sas) şöyle beyan buyurmuştur:
“İki cins (başka bir rivayette iki nevi) değişik olursa; peşin olduktan sonra satışı dilediğiniz gibi yapın.” [49] Herat kumaşının takası örneği gibi, takas edilen mallar arasında cins birliği bulunur ama, kıstas; yani ölçü ve tartı yoksa, alış verişin peşin olması, veresiye olmasından daha hayırlıdır. Bu durumda kumaşın biri diğerinden fazla olsa da, bu riba sayılmaz. Ancak veresiye yapıldığında riba meydana gelir. Bu; sakınılabilecek bir ribadır, haramdır.
Ribevî malların iyisi ile kötüsü veya kalitelisi ile kalitesizini cinsi cinsine mübadele etmek de, aynı şekilde ribadır: Zira Hz. Peygamber (sas);
“İyisi de, kötüsü de aynıdır.” buyurmuştur. Ribevî mallar kaydını koymakla; ribevî olmayan mallar kapsam dışına çıkarılmış oldu. Onların kötüsüyle iyisi birbirleriyle satılabilirler. Aksi takdirde alış verişlerin önü tıkanmış olur. Bu sebeple bu kısıtlama ribevî mallar dışındaki mallar hakkında geçersizdir.
Ölçeklik olduğuna dair nass bulunan mallar ebediyyen ölçeklikdirler. Tartılık olduğuna dair nass bulunan maddeler de ebediyyen tartılıktırlar: Böyle derken de nassa uyulmaktadır. Ebû Yûsuf’dan gelen bir rivayete göre bunda örf de muteber olur. Çünkü nass da insanların âdetine göre vârid olmaktadır. Bu sebeple de âdet muteber olmaktadır. Hakkında nass bulunmayan mes'elelerde örfe uyulur. Çünkü örf de Şer'î delillerdendir.
Sarf (paraların mübadelesi) akdinde alınan ve verilen paraların aynı akid meclisinde alınıp verilmesi şarttır: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Gümüş gümüş ile peşin olarak satılır. Altın altın ile peşin olarak satılır.” [50]
Sarf akdinden başka diğer ribevî maddelerin mübadelesinde ise, tayin etmekle akid gerçekleşir: Bu maddeler belirlenmekle belirlenir ve artık üzerlerinde tasarrufda bulunulabilir. Bu maddelerin teslim alınmaları şart değildir; meselâ elbise satın almak gibi. Ama sarf, yani paraların mübadelesi akdi böyle değildir. Paranın nasıl olduğunun belirginlik kazanması için teslim alınması şarttır. İnşâallah ileride anlatılacağı gibi para teslim alınmadan belirginlik kazanmaz. Hz. Peygamber (sas) in peşin sözü ile kasdedilen; alınıp verilen şeyin ayn olarak karşılıklı tesellümüdür. İbn. Sâmit'in rivayetinde de böyle anlatılmaktadır.
Aynlarıyla bir felsin iki fels karşılığında satılması caizdir (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; bu caiz değildir. Çünkü fülüsler de paradırlar. Dirhem ve dinar gibidirler. Aynlarıyla olmasa da, birbirleriyle para olarak satılmaları caiz değildir.
Ebû Hanîfe ile Ebü Yûsuf’un bu hususdaki görüşlerinin gerekçesi şöyledir: Fülüsün paralığı anlaşma iledir. Paralığın iptali de anlaşma ile olacaktır. Akdin iki tartafı da fülüsü paralıkdan çıkarma hususunda anlaşmışlardır. Oysa akid taraflarının bu hususda her hangi bir salahiyetleri yoktur. Ama dirhem ve dinarlarda hüküm bundan farklıdır. Çünkü bunlar para olarak icat edilmişlerdir. Fülüsler aynlarıyla olmaksızın birbirleriyle satıldıklarında satış akdi caiz olmaz. Çünkü bu takdirde vadeli şey, vadeli şey karşılığında satılmış olmaktadır ki, o da yasaklanmıştır.
Buğdayın buğday unu, kavut ve kepek karşılığında satılması caiz değildir. Unu da kavut karşılığında satmak caiz değildir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bunun belirleyici formülü şudur; riba şüphesi ve cinsiyet şüphesi, haram karşısında ihtiyatlı olmak için riba babında hakikate; yani bu sayılanların aslı olan buğdaya ilhak edilir. Asla bakılırsa, bu şeylerin hepsi; yani un, kavut, kepek bir cinsdir. Bizi bu şeylerin takasında ribadan kurtaracak olan çare, ölçekte eşitliktir. Ancak bu da unun ölçeğe daha fazla miktarda gireceği sebebiyle, imkânsızdır. Kurtuluş çaresine kavuşmak mümkün olmadığına göre bu alış veriş haram olmaktadır.
Kavrulmuş buğday, kavrulmamış buğdayla satılamayacağı gibi, kavut ve unla da satılamaz. Kaynatılmış buğday da, kaynatılmamış buğdayla satılamaz. Çünkü kulun işlediği fiil sebebiyle bunlar arasında eşitliğin sağlanması mümkün olmaz. Kulun fiilinin de, kendisi aleyhine koşulan şartın ortadan kaldırılmasına tesiri yoktur.
Kırağıyla ıslanmış buğdayın kırağıyla ıslanmış buğdayla ve kuru buğdayla satılması caizdir. Firik buğday da kuru buğdayla ve kendisi gibi firik buğdayla satılabilir. Çünkü aralarındaki farklılık Allah (cc) ın fiiliyle meydana gelmiştir. Bu sebeple bunların birbirleri ile satılmaları (takas edilmeleri) caiz olur. Kırağıyla ıslanmış buğday için 'caizdir' demiştik. Çünkü buğday aslında yaş ve taze olarak yaratılır, sonradan kurur. Kırağı onu ilk yaradılış (yeşerme) haline döndürdüğünden, bu durumda buğday sanki hiç değişikliğe uğramamıştır. Ve böylece sağlam buğdayın kımıllı buğdayla, sağlam buğdayın kurtlu buğdayla satılmasına benzer bir durum meydana gelmiş olmaktadır.
Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; unun kavutla satılması caizdir. Çünkü amaçlanan şeyin muhtelif olmasına nazaran ikisi de aynı cinsdir. Bunun cevabı bizim açıkladığımızda vardır. Çünkü amacın büyük bir kısmı gıdalanmaktır ki, kavut ile unun ikisi de bu amacın kapsamına girmektedirler. Arada eşitliği sağlamak için bu şeylerin misli misline birbirleriyle satılmaları caizdir.
Ekmeğin, un ve buğdayla satılması her ne suretle olursa olsun, caizdir. Çünkü tartılık veya sayılık olan ekmek, ölçeklik olan şeylerle satılmıştır. Bu satılan (takas edilen) şeylerden biri peşin, diğeri de vadeli verilse; muamele yine caizdir. Bu mes'elelerde ihtilaf ve tafsilat vardır. Fetva benim anlattığım şekildedir.
Yaş hurmanın kuru (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) ve yaş hurma karşılığında misli misline satılması caizdir: Keza, kuru hurmanın hurma çağlasıyla, yaş hurmanın da hurma çağlasıyla satılması caizdir. Zira asıl itibarıyla bunlarun cinsleri birdir. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Hurma hurma Karşılığında ve misli misline satılır.” [51] Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; yaş hurmanın kuru hurma karşılığında satılmaları caiz değildir. Rivayet edildiğine göre bu mes'ele kendisine sorulduğunda Hz. Peygamber (sas) yaş hurmayı kasdederek mi;
“Kuruduğunda eksilir buyurmuş, 'evet' denilince de; “Öyle ise, hayır,” cevabını vermiştir. [52] Çünkü yaş hurma kuruya nisbetle ölçeğe daha fazla girer.
Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki görüşü ise, şöyledir; rivayet edildiğine göre o Irak'a vardığında bu meseleyi sormuşlar. O da şu cevabı vermiş; caizdir. Çünkü ruteb eğer hurma cinsindense, bu alış veriş caizdir. Zira bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Hurma hurma karşılığında ve misli misline satılır.” Eğer ruteb (yaş hurma) hurma cinsinden değilse, bu alış veriş yine caizdir. Bununla ilgili olarak da Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Neviler muhtelif olunca, dilediğiniz gibi alış veriş edin.” [53] Böyle dedikten sonra Ebû Hanîfe İmameyn'in rivayet etmiş oldukları hadîsi reddetmiştir; hadîsin rivayeti Zeyd b. Ayyaş'a dayanmaktadır ki, o da zayıf bir râvîdir.
Hatta Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir: Böyle bir isnadı bildikten sonra nasıl olur da, 'Ebû Hanîfe hadîs bilmiyor' denilebilir? Çünkü o hurmayı hurma karşılığında satmıştır. Yaş hurma (ruteb) da hurmadır. Kendisine Hayber ürünü yaş hurma hediye edildiğinde Hz. Peygamber (sas);
“Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?” diyerek ruteb (yaş hurma) in de hurma cinsinden olduğunu belirtmiştir.
'Yaş hurma kuruya nisbetle ölçeğe daha fazla girer' sözüne gelince, buna cevaben deriz ki; bu farklılık tabii vasıflardan kaynaklanmaktadır. Takas edilen şeyler arasında gözetilmesi gereken mümaselet şartı bu durumda üzerimizden kalkmaktadır. Çünkü bu, hakkın sahibi Allah (cc) tarafından gelen bir farklılıktır; bundan sakınmak mümkün değildir. Ama az evvel de geçtiği gibi, bu farklılık kulun fiili neticesinde meydana gelirse, hüküm bunun hilafına olur.
Etin hayvan karşılığında satılması caizdir (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; “Bir şeyi kendi cinsiyle satmak ancak itibar yoluyla olursa, caizdir. Bu da ribadan sakınmak için ifraz edilmiş etin koyundaki etten fazla olması ile olur ki, bu fazlalık koyundaki sakatata karşılık olsun. Zeytinle zeytinyağı takasında da böyle yapılmalıdır.”
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un bu mes'eleyle alâkalı izahatları şöyledir; bu mes'eledeki satıcı tartılık bir şeyi (eti) sayılık bir şey (koyun) karşılığında satmıştır. Hayvandaki etin miktarı tartı ile bilinemez. Çünkü hayvan kendini terazide bazan hafif tutar, bazan da ağır tutar. Ama zeytinyağıyla zeytin böyle değildir. Bu işin ehli olanlar indinde bilinen bir şeydir. Bu sebeple etin koyun karşılığında satılması mes'elesiyle, zeytinyağının zeytin karşılığında satılması arasında fark vardır. Ve bu iki mes'elenin hükmü birbirlerinden ayrıdırlar.
Pamuklu bezin de pamuk karşılığında satılması caizdir: Çünkü bunların cinsleri muhtelifdir. Burada maksat ve ölçüye itibar edilmektedir ki, bunda ihtilaf yoktur. İmam Muhammed'e göre pamuk, örekeyle eğirilmiş pamuk ipliği karşılığında satılabilir. Bunun sebeplerini açıklamıştık. Ancak Ebû Yûsuf bu görüşe muhaliftir. Pamuklu bezle pamuk arasında cins birliği vardır. Fetva, İmam Muhammed'in kavline göredir.
Ribadan ve riba şüphesinden sakınmak için, zeytin yağının zeytin, susamın susam yağı karşılığında satışı caiz değildir. Ancak itibar yoluyla olursa, caiz olur: Buna benzer şeylerin de, meselâ üzümün pekmezi karşılığında satılması caiz değildir. Ancak itibar tarikiyle olursa, caizdir. Muhtelif cinsden iki etin farklı miktarda da olsalar, birbirleriyle satılmaları (takasları) caizdir. Öyle ki, birinin nisabının diğerinden tamamlanmaması gerekir. Ancak sığır ve manda aynı cinsdendir. Koyun ve keçi aynı cinsdendir. Bahti ve irabi develeri aynı cinsdendir. Sütler bir cinsdir. İç yağı ile but eti aynı cinsdendir. Böğürdeki iç yağı ettir. Bütün banlar yeminler bahsinde öğrenilecektir. [54]
Dâr-ı Harpde Müslümanla Harbî Arasında Faiz:
Dar-ı harpte müslümanla harbî arasında faiz yoktur (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf bu görüşe muhaliftir. Kumar da buna kıyaslanmaktadır. Çünkü riba ve kumar haramdır. Ülkemizdeki müste'men için olduğu gibi, onların diyarında riba ve kumar bize helâl değildir. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; harbîlerin malları bize mübahtır. Ancak devletimizin onlara tanıdığı eman sebebiyle ahdi bozmaktan ve hıyanetten sakınmak için rızaları olmadan onların mallarında tasarrufda bulunmamız haram kılınmıştır. Ama rızaları oldukdan sonra, hangi yol ve usulle olursa olsun, onların mallarını ele geçirmemiz helâl olur. Ancak müste'menin durumu böyle değildir. Çünkü kendisine devletimiz tarafından tanınan eman sebebiyle onun malını almamız yasaklanmıştır.
Yol korkusundan emin olmak için tüccara ve uzaktaki bir yere götürmesi için borç şeklinde para vermek mekrûhdur: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Menfaat getiren her borç veriş ribadır,” [55] Bunun sureti şöyledir; bir kimse kendi memleketinde kendisine karşılığını vermek üzere bir başkasına birkaç dirhemi borç olarak verirse veya yolda kendisini koruması için bir başkasına bir kaç dirhemi borç olarak verirse, bu mekrûhdur. [56]
SELEM
Selem; lügatte öne almak ve teslim etmek mânasındadır. Selef de bu mânayı taşır. Şer’î ıstılahda ise selem; bedele peşin, mala ise veresiye mâlik olmayı gerektiren bir akdin adıdır. Bedelin peşin olarak ödenmesi gereğini içerdiğinden dolayı bu akde bu ad verilmiştir.
Kudurî dedi ki, Arap Dilinde selem; iki bedelden birinin peşin, diğerinin ise belli bir vâde sonunda ödenmesi gereğini içeren bir akiddir ve bu bir alış veriş türüdür. Yalnız bedeli peşin ödeme gibi hususî bir hüküm taşıdığından dolayı; sarf akdinde olduğu gibi, kendine has bir isim (selem) adını almıştır.
Selem; akid esnasında mevcud olmayan bir şeyi satmak olduğundan dolayı, kıyasa muhalif olarak meşru kılınmış bir akiddir. Ancak biz Kitab, sünnet ve icmâ sebebiyle, kıyası bu konuda bir kenara bıraktık. Bu akdin meşruiyeti şu âyet-i kerîmeye göredir:
“Ey iman edenler! (yaptığınız alış veriş sonunda) muayyen bir vâde ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın.” [57] İbn Abbas (ra) dedi ki; şehâdet ederim ki, Allah (cc) selem akdine izin verdi ve onun hakkında Kur'an-ı kerîmdeki en uzun âyet-i kerîmesini indirdi.
Selemin sünnetteki meşruiyetinin delili şu hadîs-i şerîfdir; Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Sizden selem akdi yapan kimse belli ölçekdeki, belli tartıdaki mal ile belli bir vâdeye kadar selem yapsın.”[58] Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) kişinin yanında mevcud olmayan şeyi satmasını yasaklamış, ancak selem akdine ruhsat vermiştir. Selemin meşruiyeti üzerinde icmâ edilmiştir.
Seleme; bey'-i mefalis (müflislerin satışı) denilir. Bu onların sermayeye muhtaç olmalarından dolayı meşru kılınmıştır. Çünkü bu akdi yapanların ekserisi mülkiyetlerinde mevcud olmayan şeyleri satmaktadırlar. Eğer mülkiyetinde mevcud olsa, o malı iki bedelden en fazlası karşılığında satar ve selem akdine ihtiyaç duymaz.
Selem akdi, selem lafzıyla yapılır. Meselâ; 'bir ton buğday karşılığında sana on dirhemi selem olarak verdim.' demek gibi. Çünkü bu alış verişin hakikati selem lâfzındadır. Bu akid selef lâfzı ile de yapılır; çünkü selef kelimesi de bu mânaya gelir. Hasan'ın rivayetine göre, bey' kelimesiyle bu akid yapılabilir. Çünkü selem de bir bey' (satış) türüdür. Mücerred'in rivayetine göre selem akdi bey’ kelimesiyle yapılamaz. Esahh olan birinci rivayettir.
Sıfatı belirlenebilen ve miktarı bilinebilen her şeyde selem akdi yapmak caizdir: Böyle olması taraflar arasında meydana gelebilecek anlaşmazlıklara mâni olur.
Eğer malın sıfatı belirlenemiyor ve miktar bilinemiyorsa, onun üzerine selem akdi yapmak caiz değildir: Çünkü bu durumda belirsizlik vardır ve bu da taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar. Bu; selem mes'elesinin çoğuna esas teşkil eden bir kaidedir. Anlatılanlar üzerinde derin düşünülerek geride kalan diğerleri de bilinsin diye; üzerlerinde selem akdi yapılabilecek bazı maddeleri belirleyeceğiz. Bu hengâmda deriz ki; selem akdi ölçeklik, tartılık, ölçülebilir mallarda yapılabilir. Ceviz ve yumurta gibi taneler birbirine yakın irilikdeki sayılık maddelerde de yapılabilir. Çünkü bu gibi şeylerin evsafım ve miktarını bilmek mümkündür. Nar, karpuz ve benzeri kendi taneleri farklı irilikde olan sayılık maddelerde selem caiz değildir. Mücevher ve boncuklarda da selem caiz değildir. Çünkü bu gibi maddelerin evsaf ve miktarlarının bilinmesi mümkün değildir. Tas, ibrik, mest vb. şeylerde de anlattığımız sebeplerden dolayı selem akdi caizdir. Kalınlık, incelik, pişkinlik sebebiyle taneleri arasında aşırı bir farklılık bulunduğundan dolayı, ekmek üzerinde selem akdi caiz değildir. İmameyn'e göre ise, caizdir. İnsanların ihtiyacı sebebiyle tercih edilen görüş de budur. Taneleri arasındaki farklılıkdan dolayı, ekmeğin sayı ile ödünç alınması Ebû Hanîfe'ye göre caiz değildir. İşçilik bakımından ekmekler birbirlerinden farklı olacakları sebebiyle, tartı ile de ödünç alınamazlar. Ebû Yûsuf’a göre ekmeklerin sayı ile değil ama, tartı ile ödünç alınmaları caizdir. Çünkü tartı ile alınması daha âdilâne olur.
İmam Muhammed'e göre ekmeğin hem sayı ile hem de tartı ile ödünç alınması caizdir. İnsanların bu yolda muamelede bulunmalarından ve buna ihtiyaçtan olduğundan dolayı, tercih edilen görüş de budur.
Selem akdinin şartları şunlardır: Malın cinsini, vasfını, nevini, teslim zamanını, miktarını, eğer nakledilmesi gereken yük ve meşakkat ver ise teslim yerini (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed); sayı, ölçü ve tartı ile satılan malların karşılığında verilen para miktarını belirtmek (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), selem akdi yapılan yerden ayrılmadan parayı peşin almak: Bu gibi şeylerin akid esnasında söylenmeleriyle belirsizlik ortadan kalkar, anlaşmazlığın önüne geçilir. Bunlar söylenmezlerse, üzerinde selem akdi yapılan şey belirsiz olur ve bu da taraflar arasında anlaşmazlığa sebep olur.
Cins belirlenmelidir; meselâ buğday ve hurma gibi. Nevi belirlenmelidir; meselâ bürnî hurması, mektum hurma, ova buğdayı, dağ buğdayı gibi. Vasıf belirlenmelidir; meselâ iyi buğday, kalitesiz buğday gibi. Vâde belirlenmelidir; meselâ bir aya kadar demek veya benzeri bir vâde belirlemek gibi. Bu şarttır; çünkü Hz. Peygamber (sas) “Belli bir vâdeye kadar” buyurmuştur.
Selemin; müflislerin ihtiyacını gidermek için meşru kılındığını açıkladığımıza göre; müşteriye vereceği malı satıcının bulup elde edebilmesi için mutlaka ortaya bir vâde konması gerekmektedir. Kerhî'nin ifadesine göre bu vâdeyi belirlemek akdin iki tarafının takdirine bırakılmıştır. Tahavî'den gelen bir rivayete göre, bu vâdenin en azı üç gündür. O, alış verişde muhayyerlik müddetini esas alarak bunu arkadaşlarımızdan rivayet etmiştir. Arkadaşlarımızdan rivayet edildiğine göre; selem akdi yapılırken yarım günlük bir vâde şart koşulsa, bu caizdir. Çünkü muhayyerliğin en az müddetinin bir ölçüsü yoktur. Selem vâdesi de böyledir. İmam Muhammed'den nakledildiğine göre, selem alış verişinin en az vâdesi bir aydır. Esahh olan görüş de budur. Çünkü bir aylık müddet; peşinin en uzağı, vâdenin de en yakınıdır.
Üzerine selem akdi yapılan maddenin miktarı belirlenmelidir. Meselâ elli ölçek veya yirmi kile gibi. Bunu belirlemek şarttır. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Belli ölçekde, belli tartıda selem yapsın.”
Malın teslim edileceği yerin belirlenmesi eğer nakledilmesi gereken yük ve meşakkat varsa şarttır. İmameyn'e göre bu şart değildir. Mal, selem akdinin yapıldığı yerde müşteriye teslim edilir. Çünkü akdin yapıldığı yer bellidir. Ve malın müşteriye burada teslim edilmesi, diğer alış verişlerde ve taşıma gerektirmeyen işlerde de olduğu gibi, zahmetsizdir.
Ebû Hanîfe'nin görüşünün gerekçesi şöyledir; selem akdinde malın hemen teslimi vâcib değildir. Ancak vâdesi dolunca teslimi vâcib olur. Vâde dolduğunda nerede olacağı belli olmadığı için, akid yapılırken teslim yerinin belirtilmesi gerekir ki, taraflar arasında anlaşmazlık meydana gelmesin. Kaldı ki, malın kıymeti yerine göre değişmektedir. Ama diğer alış verişlerde durum bundan farklıdır. Çünkü diğer alış verişlerde malın hemen teslimi gerekmektedir. Taşıma gerektirmeyen alış verişlerde satıcı ile müşteri arasında anlaşmazlık olmaz. Bu ihtilâf; eğer taşınmaları gerekiyorsa, ücret ve bedel için de câri olur.
Paylaşmanın da belirlenmesi gerekir. Bu iki paydan birine taşıma ve masraflarının eklenmesidir. Akid yapılırken malın belli bir mekânda teslimi şart koşulmuşsa, bu şarta uyularak malın o yerde teslim edilmesi kesinlik kazanır. Misk ve kâfur gibi taşıma ve zahmeti ile masrafı olmayan mallar için bunun şart olmadığı hususunda ittifak vardır.
Malın nerede teslim edileceği belirtilmemişse; teslim yeri olarak acaba akdin yapıldığı mekân mı kendiliğinden belirlenmiş olacaktır? Bu hususda Ebû Hanîfe'den iki rivayet nakledilmiştir. Esahh görüşe göre, akdin yapılmış olduğu mekân kendiliğinden belirlenmiş olur. Ama akid yapılırken malın teslim edileceği mekân olarak belli bir yer şart koşulmuşsa, bu durumda akid yeri taayyün etmez. Çünkü bunun bir faydası yoktur. Zayıf bir görüşe göre ise, faydalı olduğundan dolayı taayyün eder. Çünkü Mısır'da anberin kıymeti, Sevad'dakine göre daha fazladır. Ayrıca bunda yol tehlikesine karşı güvenlik avantajı da vardır.
Satın alınan mal için ödenecek bedelin (sermayenin) miktarının açıklanmasına gelince; bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn ise, sermayenin işaretle beyanının yeterli olacağını söylemişlerdir. Çünkü sermaye işaretle bilinir hale gelir. Sermaye bir elbise ise, bunu işaretle de beyan etmek mümkün olur. Ebû Hanîfe'nin, sermaye miktarının mutlaka beyan edilmesi gerektiğine dâir görüşünün gerekçesi şudur; sermaye miktarı açklanmazsa, bu taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar. Çünkü satıcı aldığı bedelin (sermayenin) müşteriden alıp bir kısmını harcadıkdan sonra, paranın bir kısmının sahte olduğunu görürse, parayı aynı meclisde geri verir, başka para ile değiştirmez. Üzerinde selem yapılan mal mislî mallardansa, bu mal sermayeye taksim edilir ve selem, iade edilen mal nisbetinde bozulur, geride ne kadarının kaldığı bilinemez. Bu taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar.
Selem akdi kıyasa muhalif olarak meşru kılındığından dolayı; selemde vehmî olan şey, gerçek şey gibidir. Ama sermaye bir kumaş ise, hüküm bunun hilafına olur. Çünkü selem akdi onun miktarına bağlanmamıştır.
Bir kimse iki cins mal üzerinde selem akdi yapar, ama bu mallardan her birine tekabül edecek olan sermaye miktarını açıklamazsa, veya ikisinden birinin miktarını açıklamaksızın, dirhem ve dinarları selem olarak verirse, yine yukarıdaki hükümler cereyan eder. Bu mes'elenin sureti şöyledir: Bir kimse bir başkasına; 'şu dirhemleri bir ton buğday karşılığında sana selem olarak verdim’ veya 'şu on dirhemi, şu on dinarı falan şey karşılığında sana selem olarak verdim' veya 'on dirhemi bir ölçek buğday ve bir ölçek arpa karşılığında selem olarak sana verdim' veya 'şu on dirhemi iki değişik elbise karşılığında selem olarak sana verdim’ der ve bunlardan her birinin sermayedeki payını açıklamazsa; sermaye, kumaş ve hayvan gibi gayr-ı mislîde de olsa, kıymeti ve ölçüsü bilinmese bile, yapılan selem akdi caizdir. Çünkü üzerinde selem akdi yapılan şey kalitede farklı ve muhtelif olduğundan, metrelerin sayısına bölünmez, kıymete de bölünmez. Çünkü bunlar akde dahil değildirler. Bilinmelerinin bir faydası olmadığı için de nazar-ı itibara alınmazlar.
Sermayenin akid yapılan meclisden ayrılmadan satıcı tarafından teslim alınması şarttır. Çünkü evvelki kısımlarda da ifade edildiği gibi, selem; veresiye verilecek bir mal karşılığında peşin bedel almaktır. Şu halde selem adı gerçekleşsin diye, iki bedelden birinin teslim alınması gerekir. Üzerinde selem akdi yapılan malın hemen teslim alınması gerekmediğine göre, sermayenin hemen teslim alınması gerekir. Sonra, sermaye eğer bir borç ise, o zaman yapılan akid; borcun borç karşılığında satılması olur ki, bu yasaklanmıştır. Sermaye eğer bir ayn ise' teslim alınması kıyasa göre şart değildir. Çünkü artık sermaye olarak o nesnenin teslim alınacağı kesinlik kazanmış ve borcun borç karşılığında satılması mes'elesinden ayrılmıştır. İstihsana göre selem lâfzının ve bu hususda vârid olan haberin gereğince bu şarttır. Yani bir ayn olan sermayenin akid meclisinde teslim alınması gerekir. Bu sebeple bunda muhayyerliğin şart koşulması caiz değildir. Çünkü muhayyerlik, bu malın tesliminin sıhhatine mani olur ve dolayısıyla teslim şartı ihlal edilmiş olur. Sermayenin başka cins bir maldan bedelini almak caiz değildir. Çünkü bu şart koşulan sermayenin teslim alınması şartını ihlal eder. Açıkladığımız mes'eleden dolayı sermayeden ibra etmek de caiz olmaz. Eğer satıcı ibrayı kabul ederse, sermayenin teslim alınması şartı sakıt olur ve buna bağlı olarak selem akdi de bâtıl olur. Aldıkdan sonra geri verirse, bâtıl olmaz. Çünkü akid iki tarafın rızasıyla sahih olduğuna göre, ancak onların rızalarıyla bâtıl olur. Sermayeyi belirlenen şeyin cinsinden ama, kalitesizinden verirse, kendisiyle selem yaptığı kimse de buna razı olursa, caiz olur. Çünkü bu verilen her ne kadar değişik vasıfda ise de, aynı cinsdendir. Başka cinsdeki bir karşılığı değildir. Akid, şart koşulan sermayeden daha iyisini ve kalitelisini verirse ve satıcıyı bunu kabul etmeye zorlarsa, yine caizdir. Ancak İmam Züfer buna muhaliftir; ona göre satıcı daha iyi ve daha kaliteli bir malı vermekle, kendisiyle selem yaptığı kimseye bir teberruda bulunmuştur. Kendisiyle selem yapılan kimse bu teberrûu kabul etmeyebilir. Bizim görüşümüze göre; üstün kalite ve iyi vasıf o sermayeyi kendi cinsinin kapsamı dışına çıkarmaz. Malın iyiliği ve kalitesi, malın kendisinden ayrı bir şey değildir. Tartıdaki fazlalık gibi, müşterinin maldaki iyilik ve üstün kaliteyi kabulde rızası muteber değildir.
Üzerinde selem akdi yapılan maddeye (müslemün fîhe) gelince; selem yapanı ondan ibra etmek sahihdir. Çünkü o bir borçtur ve akid meclisinde onu teslim almak gerekli değildir. Diğer borçlarda olduğu gibi, selem yapanı (yani borçlu makamında olan satıcıyı) ondan ibra etmek sahihdir. Başka cins bir maldan onun karşılığını almak caiz değildir. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir şey üzerinde selem akdi yapan kimse o şeyin üzerine başka bir şeyi (karşı tarafa) vermesin.” [59]
Ashabdan merfu ve mevkuf olarak rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde şöyle Duyurulmuştur:
“Sen ancak üzerinde selem yaptığın malı veya sermayesini alabilirsin.” Kendisiyle selem yapılan kişi üzerinde anlaşma yapılan malın daha iyisini veya daha kötüsünü verirse, evvelce de anlatıldığı gibi caiz olur.
Selem akdi ile ilgili bir başka şart da, iki bedelde ribâ illetinin iki vasfından birinin bulunmamasıdır. Meselâ Herat kumaşı karşılığında Herat kumaşı üzerinde selem yapmak caiz değildir. Ölçeklik mal karşılığında ölçeklik mal üzerinde; meselâ buğday karşılığında arpa üzerinde selem yapmak caiz değildir. Tartılık mal karşılığında tartılık mal üzerinde; meselâ demir karşılığında tunç veya safran üzerinde selem yapmak caiz değildir. Zira bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“İki cins değişik olduğunda her ikisi de peşin olduğu takdirde dilediğiniz gibi satın. Veresiye olmasında hayır yoktur.” Bu umumî bir kaidedir. Ancak paralar bundan müstesnadır. Çünkü insanların ihtiyaçlarından dolayı tartılık mallar karşılığında paraları selem olarak vermek caizdir. Zira paralar tartı vasfı bakımından diğer tartılık mallardan ayrıdırlar. Çünkü paralar; dirhem ve dinarları tartan ağırlık demirleriyle tartılırlar. Diğer ağırlık nesneleri ise; rıtıl ve men'ler ile tartılırlar. Paralar tayinle belirlenemezler. Diğerleri ise, tayinle belirlenirler. Görüldüğü gibi paralarla, üzerinde selem yapılan nesnelerde ribâ vasfının iki illetinden biri hiç bir bakımdan bulunmamaktadır. Şu halde bunların birbirleri karşılığında selem olarak verilmeleri caizdir.
Bir kimse ölçeklik bir malı ölçeklik ve tartılık iki mal karşılığında selem olarak verir de, o mallardan her birinin hissesini beyan etmezse, meselâ yüz ölçek buğdayı yüz ölçek arpa ve on rıtıl zeytin yağı
karşılığında selem olarak verirse, o malların tamamı üzerinde yapılmış olan selem akdi bâtıl olur. Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre akid malın bir kısmında fasid olunca, tamamında da fasid olur. İmameyn'e göre bu akid tartılık mal üzerinde caiz olur. Çünkü onlara göre bu akid fasid kılıcı unsur miktarınca fasid olur. Bu mes'elede fasid kılıcı unsur malın bir kısmında bulunmuş olduğundan dolayı, fasidlik sadece o kısım için söz konusu olur; biri müdebber olan iki köleyi satmak gibi.
Ebû Hanîfe'nin, akdin tamamının fâsid olacağı yönündeki görüşünün gerekçesi şudur; bu fesad unsuru çok kuvvetli olup, akdin kendisine yerleşmiş ve akdin tamamına yayılmıştır. Satılan iki köleden birinin hür olduğunun veya satılan iki küpden birinde şarap bulunduğunun ortaya çıkması gibi. Bu durumda akdin tamamı fasid olur. Ama satılan iki köleden birinin müdebber oluşu böyle değildir. Çünkü onun satılmasının haram olduğu hususunda icmâ yoktur.
Dirhem ve dinar gibi tayinle belirlenemeyen şeyler üzerine selem akdi yapmak caiz değildir. Çünkü bunlarla vadeli olarak da alış veriş yapılabilir. Öyle ise, bunlar üzerine selem yapmaya ihtiyaç yoktur.
Külçe üzerine selem yapmak caiz midir? Bu hususda iki rivayet vardır. Ama ziynet eşyaları üzerine selem yapmak caizdir. Çünkü bunlar vasıfları ve miktarları söylenmekle belirlenebilirler. Fülüsler üzerine selem yapmak, Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’a göre caizdir. Ama İmam Muhammed bu görüşe muhaliftir. Bunu daha evvel anlatmıştık. [60]
Selem Akdi Yapılamayacak Haller:
Mevsimi geçmiş ve piyasadan çekilmiş mallarda selem akdi yapmak sahih olmaz: Şu mânada ki, üzerine selem akdi yapılan malın akdi yapılırken mevcud olması ve teslim zamanına kadar bu mevcudiyetin sürmesi gerekir. Çünkü malı teslime muktedir olmak, ancak o müddet zarfında kazanabilme ile mümkün olur. O alın piyasada mevcud olmaması halinde buna muktedir olamaz. Belki de bu bazan vâde sonunda malı karşı tarafa teslim edememeye yol açar. Hz. Peygamber (sas) in şu hadîs-i şerîfı ile buna işaret edilmiştir;
“(Tüketime) elverişli olduğu zuhur etmedikçe, meyveler üzerinde selem akdi yapmayınız.” [61] Üzerinde selem akdi yapılan mal evlerde bulunsa bile, satılır olduğu pazarda mevcud olmazsa; üzerine selem yapmak caiz değildir. Akdin yapıldığı bölgede bulunmayıp başka bölgede mevcut olsa da, selem caiz olmaz. Meselâ Horasan'da bulunmayan ama, başka şehirde mevcud olan yaş hurma üzerine Horasan'da selem akdi yapmak caiz değildir.
Üzerine selem akdi yapılan mal vâdesi dolduğunda satıcı tarafından müşteriye teslim alması için verilir ama, müşteri onu teslim almayı geciktirir ve derken o mal piyasada bulunamaz olursa, Ebû Hanîfe'ye göre bu selem akdi bâtıl olur. Zayıf bir rivayette denildi ki; isterse o malın piyasaya yeniden gelmesini bekler, isterse verdiği sermayeyi geri alır. Satılan kölenin tesellümden evvel kaçması, üzüm şırasının tesellümden evvel şaraba dönüşmesi misalinde olduğu gibi.
Mücevheratta da selem akdi yapmak caiz değildir: Çünkü bunların taneleri arasında irilik bakımından aşın derecede farklılık vardır. Ama tartıyla satılan küçük inci taneleri gibi, taneleri arasında irilik farkı bulunmayan mücevheratta selem yapılabilir. Çünkü bunlar tartılık nesnelerdir.
Hayvanlarda, etlerinde (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), baş ve ayaklarında ve derilerinde selem akdi yapmak sahih olmaz: Hz. Peygamber (sas) hayvanda selem yapılmasını yasaklamıştır. Çünkü batıni mânası itibarıyla hayvan; taneleri arasında aşırı farklılık bulunan mallardandır. Bu farklılık maliyette de farklılığı gerektirir ve bu da taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar. Et üzerinde selem yapmaya gelince; bu, merhum Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn dediler ki; etin belli bir yeri, bilinen bir sıfatla söylenirse, miktarı ve evsafı bilinen tartılık bir nesne olduğundan dolayı, bu şekilde et üzerinde selem yapmak caiz olur.
Ebû Hanîfe'nin görüşünün gerekçesi şöyledir; etteki kemiğin irilik ve ufaklığına göre etin sade miktarında büyük bir farklılık olabilir. Buna göre kemiksiz et üzerine selem akdi yapmak caiz olur. Bu Hasan'ın rivayetidir. Yağı ve dolgunluğu bakımından da etler birbirlerinden farklı olurlar. Buna göre et üzerine selem akdi yapmak asla caiz değildir. Bu İbn. Şücâ'ın rivayetidir. Ebû Hanîfe'nin El-Münteka adlı eserde anlatılan görüşüne göre; kişi eğer eti tüketmişse, kıymetini tazmin etmesi gerekir. El- Cami' adlı eserde anlatıldığına göre; mislini vermek gerekir.
Esahh olan kavle göre etin ödünç olarak alınması caizdir. Ebu Hanîfe'ye göre bunlar arasındaki fark şudur; karz ve tazminatın derhal ödenmeleri vâcibdir. Dolayısıyla bunların evsafı belli olur. Ama selem böyle değildir. Hayvanın başı, ayakları ve derisi üzerinde selem yapmak sahih olmaz. Çünkü bunlar sayılık nesneler olup, taneleri; taraflar arasında çekişmeye yol açacak derecede birbirlerinden farklıdırlar.
Hayvanın iç yağı ve butlarına gelince; bunlar miktar ve evsafı belli tartılık nesneler olduklarından, üzerlerine selem akdi yapmak caizdir.
Tuzlu balıkların tartarak selem suretiyle satışları caizdir: Çünkü bunlar piyasadan çekilmezler. Pazarlarda hep bulunurlar. Mevsiminde küçük taze balıklar üzerine de selem yapılabilir. Büyük balıkların selem suretiyle satışlarının caiz olup olmadığı hususunda Ebû Hanîfe'den gelen iki rivayet vardır. Muhtar kavle göre caizdir. Bu aynı zamanda İmameyn'in de kavlidir. Çünkü âdete göre etin yağlılığı ve dolgunluğu nazar-ı itibara alınmaz. Zayıf bir kavle göre ihtilaf, büyük balığın eti üzerindedir.
Miktarı bilinmeyen muayyen bir ölçekle selem akdi yapmak sahih olmaz: Çünkü malın teslimi gelmeden belki de o ölçek telef olur ve o malı ölçekle teslim etmekten âciz kalınır. Şu arşınla ölçerek veya şu taşla tartarak malı teslim etme şartı koşulursa, yine selem akdi sahih olmaz. Ölçeğin demir ve tahta gibi maddelerden yapılmış olması, daralıp genişleyen maddelerden yapılmış olmaması ve bilinen bir şey olması gerekir ki; taraflar arasında anlaşmazlığa yol açmasın. Dağarcık ve zenbil gibi artıp eksilen, daralıp genişleyen maddelerden yapılmış ölçeğe gelince; bu taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar.
Muayyen bir köyün yemeğinde de selem akdi yapılamaz: Zira olabilir ki, orada meydana gelen semavî bir âfetin vuküu veya o köyde hiç bir nebatın bitmemesi sebebiyle, oranın yemeğini müşteriye teslim etmek mümkün olmaz. 'Şu ağacın hurmasını vermek üzere.'şeklinde yapılan selem akdi de sahih değildir. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“Allah (cc) (o ağaçtaki) ürünü giderirse, ne dersin? (O takdirde) sizden biri arkadaşının malını hangi sebeple kendine helâl edinecektir?”
Rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (sas) Zeyd b. Su'fe ile hurma üzerine selem akdi yapmak istemiş; Zeyd ona; 'belli bir ağacın hurmasını selem olarak bana ver' deyince, Hz. Peygamber (sas) ona şu cevabı vermişti; “Belli bir ağacın hurmasını istersen, bu alış veriş olmaz.” [62]
Elbise, Kerpiç vs. nin Selem Yoluyla Satışı:
Elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması belirtilince, selem yoluyla satılabilir: Çünkü cinsi, nevi ve evsafıyla birlikte söylenince, artık elbiseler arasındaki farklılık ehemmiyet verilmeyecek kadar az olur. Bu bir istihsandır. İnsanların bu alış verişe ihtiyaçları vardır.
İpek üzerine selem yapılırken ağırlık miktarının belirtilmesi şart mıdır? Esahh kavle göre şarttır. İpekler arasında ağırlık bakımından olan farklılık nazar-ı itibara alınır. Denildi ki; kumaşın veya elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması söylenince, artık ağırlıkları arasında farklılık olmaz. Farklılık olmadığı için de, ağırlığın söylenmesine ihtiyaç kalmaz. Ama ağırlıkda farklılık oluyorsa, akid esnasında mutlaka belirtilmesi gerekir. Kudurî bu görüşü tercihe şayan bulmuştur. Elbisenin uzunluğu her hangi bir kayıt koymaksızın, 'şu kadar zira' denilirse o zaman vasat olan zira esas alınır. Ama mûtad olan bir zira varsa, o zaman mûtad olan zirâa itibar edilir.
Kerpiç, kalıbı belirtilince selem yoluyla satılabilir: Çünkü kerpiç, kalıbı belirtilince, taneleri birbirine yakın irilikde olan sayılık maldır. Tuğla da böyledir. Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği nakledilir; bir kimse fınnda iken yüz tuğlayı satarsa, hepsinin pişkinlik derecesi aynı olmadığı için bu satış caiz olmaz.
Teslim almadan evvel selem ile satılan eşyada tasarruf caiz değildir: Selem ile satılan eşya, satılmış bir şeydir. Evvelki kısımlarda tesellümden evvel satılık eşya üzerinde tasarrufda bulunmanın caiz olmadığını açıklamıştık. Ortaklık ve maliyetine satış da böyledir. Çünkü bunlar da birer tasarrufdur.
Selem sermayesinin de üzerinde tasarrufda bulunmak caiz değildir: Zira açıkladığımız sebeplerden dolayı sermayenin derhal tesellümü gerekir. Tesellümden evvel üzerinde tasarrufda bulunulursa, tesellüm imkânı kaçırılmış olur ki, bu sebeple bu caiz değildir. [63]
ISTISNA (SİPARİŞ)
Bir san'atkâra sipariş vermek istihsan kaidesine göre caizdir: Şunu bil ki; kıyas delili buna cevaz vermemektedir. Bu da İmam Züfer'in kavlidir. Caiz değildir; çünkü bu, akid esnasında mevcud olmayan bir şeyin satışıdır. Ama biz istihsan deliline dayanarak bunu caiz saydık. Çünkü insanlar arasında bununla muamele edilmektedir. Bu hiç bir itirazda görmemiştir. Dolayısıyla bu hususda icmâ vardır. Böyle muamelelerde kıyas ve görüş bir tarafa bırakılır, Kitap ve haber hususî bir yer alır.
Sonra denildi ki ıstısna (sipariş) bir akid değil, bir vaadleşmedir. Bu sebeple her iki taraf için de muhayyerlik hakkı vardır. Esahh kavle göre bu, kıyas ve istihsana göre bir akidleşmedir. Âdete göre cereyan edenle, âdete göre cereyan etmeyen arasında fark vardır. Bu da akidlerin özelliklerindendir. ıstısna (sipariş), işin üzerine değil; mamulün üzerine yapılır. Öyle ki, san'atkâr siparişi verilen malı bir başkasına yaptırarak getirip teslim ederse, caiz olur.
Müşteri o malı gördüğünde alıp almamakta muhayyer olur: Çünkü o görmediği bir malı satın almıştır. Müşteri görmeden evvel san'atkârın o malı satmaya hakkı vardır: Çünkü o şey onun mülkiyetindedir, ıstısna (sipariş) akdi de aynıyla o şey üzerine yapılmamıştır. Siparişi veren kişi o malı götürüp beğenirse, san'atkâr artık onu başkasına satamaz. Çünkü artık o mal sipariş sahibine verilmek üzere kesin olarak belirlenmiş olur.
Sonra ıstısna (sipariş) ancak siparişleri âdete göre devam edegelen tunç ve bakır kaplarda, şişelerde, udlarda, mestlerde, takkelerde, deri kaplarda, kemerlerde ve bütün silahlarda caiz olur. Cübbe ve elbise dokuma gibi siparişleri âdeten câri olmayan şeyler üzerinde ıstısna (sipariş) akdi yapmak caiz değildir. Çünkü bu muameleleri caiz kılan unsur, evvelce de anlatıldığı gibi, muamelenin o şeylerde yapılagelmekte olmasıdır. Dolayısıyla bu akdin cevazı o şeylere mahsustur.
Eğer malın teslimi için bir müddet belirlenmişse, bu ıstısna bir selem akdi olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Ve onun için selem şartları koşulur. İmameyn dediler ki; bu selem olmaz. Çünkü aslında bu bir ıstısnadır. Vâde belirlemekle seleme dönüşmez. Tıpkı selemde vâdenin ortadan kaldırılmasıyla akdin ıstısnâa dönüşmeyeceği gibi.
Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki görüşünün gerekçesi şudur; istisna akdinde vâde belirlemekle selem mânası oluşur. Ve dolayısıyla yapılan akid selem olur. Çünkü itibar suretlere değil, mânalaradır. Bunun selem akdi olması mümkün olduğuna göre, bu ıstısnaın değil, selemin caiz olduğuna dair nass vârid olduğu için caiz olmuştur.
Buna verilecek cevap şudur; vâdenin yok edilmesi ıstısna akdinin özelliklerinden değildir. Vâdeye gelince, o da selemin özelliklerindendir. istisna akdinde siparişi verilen nesnenin anlaşılabilir derecede bilinen vasıflarını söylemek yeterli olur. Ama selem akdinde kesin anlaşılırlık derecesinde malın bütün vasıflarının belirtilmesi mecburidir. Dolayısıyla ıstısna akdi ile selem akdi birbirlerinden farklı ve hükümleri birbirlerinden ayrıdırlar. [64]
SARF
Sarf kelimesi lügatte; defetmek ve reddetmek mânasındadır. Meselâ bir duada;
Yâ Rabb! tuzakçıların tuzaklarını bizden başka tarafa çevir. Başka bir duada ise;
Allah (cc) kötülüğü senden başka tarafa çevirsin denilmektedir.
Şer'i ıstılahda ise, sarf; paraların birbirleri karşılığında satılmaları (takas edilmeleri) dır. Sarfın lügatte defetmek mânasında olduğunu söylemiştik; evet, öyledir. Çünkü bu akdi yapanların her biri elindeki parayı karşı tarafa aynı meclisde defetmek (vermek) tedir.
Sarf; para cinslerinin birbirleriyle satılmalarıdır. Birbirleriyle takas edilen iki paranın basılmış, kalıba dökülmüş ve külçe durumunda olmaları farketmez. Gümüş, gümüş karşılığında, altın da altın karşılığında satıldığında, misli misline ve peşin olarak alınıp verilirler: Bunun dayanağı Hz. Peygamber (sas) in şu hadîs-i şerifidir;
“Altın, altın karşılığında, misli misline ve peşin olarak satılır. Fazlası ribadır. Gümüş karşılığında misli misline ve peşin olarak satılır. Fazlası ribadır.” [65]
Hz. Ömer (ra) de bu hususda şöyle demiştir; 'sarfda karşı taraf, şu direğin arkasına gidip gelinceye kadar bana mühlet tanı derse, ona bu mühleti verme.' Borcun borçla satılması kapsamının dışına çıkması için, iki bedelden birinin teslim alınması gerekir. Ama bu bedellerden biri diğerinden daha öncelikli olmadığı için, her ikisinin de teslim alınması gerekir. Kaldı ki, iki bedelden biri teslim alınınca, eşitliği gerçekleştirmek için diğerinin de teslim alınması gerekir. Bunda muteber olan; tarafların bedenen birbirlerinden aynlmamalarıdır. Öyle ki, her ikisi de bulundukları meclisden ayrılıp uzun bir mesafeye kadar beraberce gitseler, sonra karşılıklı olarak paraları teslim alsalar; birbirlerinden ayrılmadıklarına göre, yaptıkları sarf alış verişi caizdir.
Selem akdinin yapıldığı meclis de böyledir. İki kişi sarf akdini kendileri yapar, ama paraları teslim alma hususunda başkalarını vekil tayin ederlerse, bu durumda muteber olan vekillerin değil de, akdi yapanların birbirlerinden ayrılmalarıdır. İkisi de o meclisde oturarak uyuyacak olurlarsa, bu bir ayrılık olmaz. Ama uzanarak uyurlarsa, bu bir ayrılık olur.
Sarfda muhayyerlliği şart koşmak caiz değildir. Çünkü bu hemen teslim alma hakkını ortadan kaldırır. Vâde koymak da caiz değildir. Çünkü bu sarfın sıhhat şartları olan 'hemen teslim alma'yı ortadan kaldırmaktadır. Taraflar birbirlerinin yanından ayrılmadan bu şartı veya vâdeyi ilga ederlerse, akid caiz olur. İmam Züfer bu görüşe muhaliftir. Bunu daha evvel anlatmıştık.
Bir kimse sarf alış verişinde alacaklı olduğu parayı teslim almadan evvel o parayla bir eşya satın alırsa, bu alış verişi fasiddir. Çünkü o, sarf akdi ile teslim almayı hakettiği bir bedeli alamayacaktır. Evvelce açıkladığımız sebeplerden dolayı; sarf bedeli üzerindeki tesellüm öncesi yapılan bütün tasarruflar da bu hükme tabidirler.
Altın ve gümüşde kuyumcu işçiliğine ve yeniliğe itibar yoktur: Zira bir hadîs-i şerifinin son kısmında Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“İyisi de kötüsü de aynıdır.”
Altın altın karşılığında, gümüş de gümüş karşılığında toptan satılır ve aynı meclisde bunların eşit ağırlıkta oldukları anlaşılırsa, alış veriş caiz olur. Aksi halde olmaz: Bilindiği gibi akdin yapıldığı meclisdeki saatler bir saat gibidir. Dolayısıyla son saatte bilinen şey, ilk anda bilinmiş gibi olur. Eğer taraflar birbirleriyle takas edilen altınların ve gümüşlerin eşit miktarda olduklarını bilmezlerse, ribâ ihtimali sebebiyle caiz olmaz. Çünkü şart olan eşitliği gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Bunun Allah (cc) ın ilminde var olması, şart olmasına uygun bir durum değildir. Çünkü hükümler imtihan ve iptilâ mânasını gerçekleştirmek için kulların fiilleri üzerine kurulurlar.
Zekâtta da olduğu gibi, sarfda kullanılan altın ve gümüşlerde karışık maddeler bulunursa, karışımın yandan fazlasını teşkil eden madde nazar-ı itibara alınır. Eğer eşit miktarlarda olurlarsa, haramlığa karşı ihtiyatlı olmak için saf altın veya saf gümüş gibi kabul edilirler.
Altın ve gümüşden birinin diğeriyle değiştirilmesi, aynı meclisde teslim alınmaları şartıyla fazlalıklı olarak ve toptan caiz olur: Zira bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
“İki cins muhtelif olduğunda peşin olduktan sonra, dilediğiniz gibi satın.” Yine aynı hususda şöyle buyurmuştur:
“Altın, gümüş karşılığında satılırsa; peşin olmadığı takidirde riba olur.” [66] Taraflar bedelleri teslim almadan evvel birbirinin yanından ayrılırlarsa, tesellüm şartı kaçırıldığından dolayı akid bâtıl olur.
İki dirhem ve bir dinarın, iki dinar ve bir dirhemle satılması; on bir dirhemin de on dirhem ve bir dinara satılması caizdir (İmam Züfer): Keza, iki dirhem ve iki dinarı bir dinar ve bir dirhem karşılığında satmak; iki ölçek buğday ve bir ölçek arpayı, bir ölçek buğday ve iki ölçek arpa karşılığında satmak caizdir. Bunda asıl kaide şudur; bize göre iki cinsden her biri akdin sıhhatine hamledileceklerinden dolayı muhalifi olan cinse yönelir. İmam Züfer bu görüşe muhaliftir. O, sarfdaki her cinsi kendi cinsine yöneltip, onunla sarfettiriyor. Çünkü karşılaştırma anında bu daha kolaydır.
Bizim bu mes'eledeki görüşümüzün gerekçesi şudur; akdin iki tarafı zahiren bir irtibatı kasdetmişlerdir. Maksatlarını gerçekleştirmek ve ihtiyaçlarını gidermek için, akid o zahirî bağa hamledilir. Bir cins malı kendi misli karşılığında satar, ancak biri daha az olup, beraberinde bir eşya varsa; o eşyanın kıymeti ekinde olduğu maldaki noksanlık miktarınca ise; sarf akdi kerahetsiz caiz olur. Ama noksanlık miktarınca değilse, kerahetle birlikde caiz olur. Ama eklenen eşya kıymetsizse, yapılan sarf akdi ribâ olduğundan dolayı caiz olmaz.
Bir kimse süslü bir kılıcı onun süsünden daha çok bir bedel karşılığında satarsa, caiz olur: Yani verilen bedel süsün cinsinden olursa, caiz olur ki; süs kendi mislince satılsın. Fazlalık da, kılıcın bağı, kını ve demir kısmı iledir. Mislince veya daha az olursa, caiz değildir. Çünkü bu ribâdır. Ama cins muhtelif olursa, açıkladığımız gibi fazlalık caiz olduğundan dolayı, her ne kadar olursa olsun, caiz olur.
Ama ayrılmadan evvel süs miktarınca paranın alınması mecburidir: Çünkü bir sarf akdidir. Bir kimse süslü bir kılıcı yirmi dirheme satın alır da, o kılıçdaki süs on dirhem olursa, satıcı da on dirhemi teslim alırsa; bu belirtilmese bile, süsün payıdır. Çünkü bu akdin sıhhatli olduğuna hamledilerek böyle yapılır. Müşterinin; 'bu on dirhemi kılıcın toplam bedelinden al' demesi de böyledir. Çünkü onun maksadı alış verişin sıhhatidir. Yirmide iki tane on dirhem vardır. Bunlardan bir tanesiyle akid sahih oluyor. İki şeyle bir şeyin kastedildiği de vâkidir. Şayet âyet-i kerîmede olduğu gibi;
“İkisinden de inci ve mercan çıkar.” [67] On peşin, on da vadeli olamak üzere yirmi dirheme “satın alırsa, yine aynı hüküm söz konusu olur ve peşin alınan on dirhem kılıçdaki süsün payı (karşılığı) olur. Teslimat olmadan taraflar birbirlerinin yanından ayrılırlarsa, alış veriş eğer kılıç ile süsü gibi zarar meydana gelmeksizin birbirlerinden ayıklanmaları mümkün değilse, tıpkı evin tavanındaki direk gibi her iki kısım için de bâtıl ve geçersiz olur. Ama zarar olmaksızın birbirlerinden ayıklanabiliyorlarsa; o zaman alış veriş kılıç için geçerli olur, süs içinse bâtıl olur. Tıpkı cariyenin boynundaki halka gibi. Diğer misallerin tamamını buna kıyas etmek gerekir.
Gümüş bir kap yahut bir külçe altın satan, parasının bir kısmını müşteriden alıp ayrılınca, aralarında ortaklık meydana gelir: Müşteri peşin ödediği para nisbetinde bu ortaklıkda pay sahibi olur, ama muhayyer olamaz. Bedelin tamamını peşin ödemediği için, müşteriden kaynaklanmaktadır.
Eğer kabın bir kısmının başka bir sahibi meydana çıkarsa, müşteri isterse hissesine göre kabın geriye kalan kısmını da geri alır, isterse kabı geri verir: Çünkü kapda ortaklık, kap için bir kusurdur.
Fakat külçenin bir kısmının başka bir sahibi ortaya çıkarsa, hissesine göre külçenin kalanını da alır. Bunda muhayyer değildir: Çünkü külçeden bir kısmını kesip almanın külçeye zararı dokunmaz. Dolayısıyla külçede ortaklık olması onun için bir kusur değildir.
Fülüslerde de alış veriş caizdir: Çünkü bunlar bilinen paralardır.
Eğer bu paralara revaç az ise, alış veriş yapılırken bu paraları belirtmek gerekir: Çünkü o takdirde bunlar eşya olurlar.
Ancak bu paralar revaçta ise, belirtmeye gerek yoktur: Çünkü o takdirde bunlar altın ve gümüş para gibidirler.
Altın ve gümüş paralara alış verişden sonra revaç azalırsa, satış akdi bozulur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) : İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Çünkü bu alış veriş sahihtir. Revaçdan düşmesi (kesad) sebebiyle paranın tesliminin imkânsızlığı gerekçesiyle akid fasid olmaz. Meselâ bir miktar meyve satın alınır ama, tesellümden evvel o meyve piyasada bulunmaz olursa, satıcının müşteriye o meyvenin kıymetini vermesi gerekir. Şu var ki, Ebû Yûsuf satış günündeki kıymetinin verilmesi görüşündedir. Çünkü bedel, tazmin edilmesi gereken bir şeydir. İmam Muhammed'e göre paranın kesada uğradığı gündeki kıymetinin verilmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre fulüslerin paralığı ıstılahla olmuştur. Kesad sebebiyle de para olmakdan çıkarlar. Bu takdirde satılan mal bedelsiz kalır ve bu sebeple satış bâtıl olur. Satılan malın kendisi geri verilir. Eğer o mal yok olmuşsa, kıymeti verilir.
Bir kimse sarrafa bir dirhem verip 'bununla bana bir fülüs ve bir habbe müstesna yarım ver' derse caiz olur: 'Bir habbe müstesna yarım' ifadesi dirheme, geriye kalanı da fülüse yorumlanır ki, tasarrufları tashih edilmiş olsun. Doğruyu en iyi bilen Allah (cc) dır. [68]
[1] Tevbe: 9/111.
[2] Bakara: 2/175.
[3] Bakara: 2/275.
[4] Nisa: 4/29.
[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/363-364.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/364-366.
[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/366367.
[8] Bu hadîsi Ahmed rivayet etmiştir.
[9] Kafız; 12 sa'dır. Bir sa' ise, 2.917 kg. dır.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/367-368.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/368.
[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/368-369.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/369-371.
[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/371-372.
[15] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.
[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/372-376.
[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/376.
[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/376-377.
[19] Bu hadîsi Ebû Dâvud, İbn. Mâce, Hâkim ve Beyhakî rivayet etmiştir.
[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/377-378.
[21] Bu hadîsi Ebû Dâvud, İbn. Mâce ve Hâkim rivayet etmiştir.
[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/378-381.
[23] Bu hadîsi Dârekutnî rivayet etmiştir. Cümlenin birinci kısmı Buharî, Müslim ve Ahmed'in rivayetidir.
[24] İmam Mâlik bu hadîs-i şerifi biraz farklı bir ifade ile rivayet etmiştir.
[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/381-386.
[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/386-387.
[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/387-391.
[28] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/391-397.
[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/398-399.
[30] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/399-403.
[31] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/403-405.
[32] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/405-406.
[33] Cuma: 62/9.
[34] Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[35] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/406.
[36] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Neseî, İbn. Mace ve Ahmed rivayet etmiştir.
[37] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/407.
[38] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizi, Nesei, İbn. Mace, Malik ve Ahmed rivayet etmiştir.
[39] Bu hadisi Tirmizi, Hakim, Darekutni ve Ahmed rivayet etmiştir.
[40] Bu hadisi Darekutni ve Hakim rivayet etmiştir.
[41] Bu hadisi Tirmizi, İbn. Mace ve Ahmed rivayet etmiştir.
[42] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/407-409.
[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/409-412.
[44] Bakara: 2/275.
[45] Âl-i İmrân: 3/130.
[46] Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[47] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.
[48] Bakara: 2/275.
[49] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Neseî ve Ahmed rivayet etmiştir.
[50] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.
[51] Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[52] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn. Mâce rivayet etmiştir.
[53] Bu hadîsi Müslim, ve Ahmed rivayet etmiştir.
[54] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/412-419.
[55] Bu hadîsi Müsned'inde Haris b. ebî Üsame rivayet etmiştir.
[56] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/419.
[57] Bakara: 2/282.
[58] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[59] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve İbn. Mâce rivayet etmiştir.
[60] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/419-426.
[61] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Mâlik rivayet etmiştir.
[62] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 1/426-428.
[63] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/429.
[64] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/429-431.
[65] Bu hadîsi Müslim, Nesei ve Ahmed rivayet etmiştir.
[66] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizi, İbn. Mace, Malik ve Ahmed rivayet etmiştir.
[67] Rahman: 55/22.
[68] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları:1/431-435.
İslami Okul Okulların En Önemlisi