Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 07 Sufa

7- ŞUF'A   1

Şuf’a Hangi Mallarda Olur: 1

Şufa Hakkının Doğması: 1

Şufa Hakkında Sıra: 1

Şuf'a Hakkının Bâtıl Olması 2

 

 

7- ŞUF'A

 

Şuf a; bir şeyi başka bir şeye eklemek ve katmak demektir. Meselâ namazda şef etmek; bir rek'ati diğerine eklemektir. Şef; tekin zıddı olan çifttir. Şefaatçi de; kurtuluş talebi hususundaki görüşü, kendisi için şefaatte bulunduğu kimsenin görüşüne eklendiği için, bu adı almıştır. Hz. Peygamber (sas) in günahkârlar için olacak olan şefaati de; onlan sahih kimselere katacağından dolayı, bu adı almıştır.

Akarda şuf a ise; satıcının mülkünü şuf a hakkı sahibinin mülküne kattığından dolayı, bu adı almıştır. Şuf a hakkı; satıcı ile müşteri razı olsalar da, olmasalar da; akan, satıldığı fiattan şuf a hakkı sahibi için bir mülk olarak sabit kılar. Bu mânadan dolayı şuf a kıyasa aykırıdır. Ama biz bunun nass ile sübutunu istihsanen kabul ettik. O nasslar da, şu hadîs-i şeriflerdir;  "Komşu şuf ası sebebiyle daha fazla hak sahibidir. [1]

Evin komşusu şuf a sebebiyle o evi kendi mülküne katmakta daha fazla hak sahibidir. [2]

Ebû Bekir er- Razı şuf anın istihsanen caiz olduğuna dair görüşü reddederek şöyle demiştir; şufanın vâcibliği hususunda icmâ edilmiş olup, o kesin delillerdendir. Ona istihsan denilemez.[3]

 

Şuf’a Hangi Mallarda Olur:

 

Şuf a muamelesi sadece akarlarda olur: Zira bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Şufa ancak evde ve duvarda olur." İnşâallah ilerideki satırlarda da açıklayacağımız gibi, devamlı olarak bitişik olan bir mülke sonradan gelip yerleşmek isteyen bir kimsenin zararını bertaraf etmek için akarda şuf a vâcib olmuştur. Ama menkul mallarda böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü menkul, yani taşınabilir mallarda akarlar gibi devamlılık yoktur. Dolayısıyla akardaki şuf a hakkı taşınır mallarda söz konusu olmaz. Şuf a akarlarda vâcibdir. Bu akar ev dükkân ve köy gibi taksim edilir mülklerden olsa da; kuyu, değirmen ve yol gibi taksim edilir mülklerden olmasa da; hüküm aynıdır: Çünkü şufayı vâcib kılan nasslar bu hususda bir sınıflandırma yapmamaktadırlar. Şufanın sebebi de, kişinin mülküne bitişik olan mülkdür. Şufayı vâcib kılan mâna, bitişik mülke sonradan gelip yerleşmek isteyen kimsenin vereceği zararı önlemektir. Bu mânada mülkün taksim edilir olmasına veya olmamasına göre değişmez. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Şufa ev olsun, duvar olsun; ortaklık olan her şeyde vardır [4]

Şuf a; akarı, mal sayılan bir bedel karşılığında başkasına mülk edindirmekle icab eder: Ama nikâh, hul', icare, amden öldürenle sulh yapma gibi mal olmayan bir şey karşılığında akara sahip olma halinde şuf a vâcib olmaz. Hibe, vasiyyet, sadaka ve miras gibi bedelsiz bir yolla sahip olma durumunda da şuf a vâcib olmaz. Çünkü şuf a hakkı sahibi o akarı sonradan gelip o akara yerleşmek isteyen yabancı şahsın satın aldığı bedelin misli veya kıymeti ile alır. Bu sayılan şeylerin ise ne misli, ne de kıymeti vardır.  Bedelden hâli olan şeylere gelince; onların hükmü açıktır. Mezkur bedeller arasında bu karşılaştırma yapıldığında aralarında mümaselet, yani denklik olmadığı açıktır. Kıymete gelince; bunların kıymetleri gerçekten malum değildir. Çünkü kıymet; kendisine değer biçilen şeyin yerine manen geçen bir şeydir. Bu şeylerde böyle bir durum tahakkuk etmemektedir. Ancak akdin sahih olması için icarede ecr-i misil, nikâhda da mehr-i misil ile kıymet takdiri yapılır. Ama bu hüküm başkalanna sirayet etmeyip, sadece bu ikisine mahsusdur. Hibe bahsinde de anlatılacağı gibi, akdin yapılışı esnasında bedel şart koşularak yapılan hibe üzerinde de şufa vâcib olur. Çünkü bu hibe olmayıp, nihaî bir satıştır. İnşâallah sulh bahsinde de anlatılacağı gibi, ikrarda bulunarak veya susarak yapılan sulhda da şufa vâcib olur.[5]

 

Şufa Hakkının Doğması:

 

Şufa hakkı ancak satışdan sonra olur: Çünkü satıcı kendi mülkünü gözden çıkarıp satacak olduğunda şufa vâcib olur. Satıcının mülkünü gözden çıkarması da, o mülkü satmasıyla bilinir. Bu sebepledir ki, -müşteri her ne kadar onu yalanlasa bile- satıcı mülkünü sattığını ikrar ederse, şufa hakkı sahibi o mülkü alır. Satıcının, mülkünü satarken muhayyer olmayı şart koşması, şufayı engeller. Çünkü mülk satıcının mülkiyetinden çıkmamıştır. Ama müşterinin alırken muhayyer olmayı şart koşması, şufayı engellemez. Çünkü o mülk artık satıcının mülkiyetinden çıkmıştır. Görme muhayyerliği ile ayıp muhayyerliği şufayı engellemez.

Şufa hakkı sahibinin satılan yerde şufa hakkının bulunduğuna dair şâhid getirmesiyle şufa kesinlik kazanır: Zira şâhid getirmekle onun şuf a talebinde bulunduğu anlaşılır. İleride de anlatılacağı gibi, şufa hakkı sahipliğinde o mülke sahib olma talebinde bulunmak  gereklidir.O akann şufa hakkı sahibi olduğunu kadının

huzurunda ispatlamaya ihtiyacı vardır ki, bu da ancak şâhid getirmekle olur. Şâhidler onun o akarın  şufa hakkı sahibi olduğuna dair şehadette bulunursa   akarda, şufa hakkının bulunduğu kesinlik kazanır.

Şu a  hakkı sahibinin satılan mülkü almakla mülkiyetine geçirir:

O akarı   müşteriden   aldığında  veya  hâkim akann ona verilmesine ukrnetmesiyle, şufa hakkı sahibi o akan mülkiyetine geçirir. Çünkü evvelce yapılmış olan alış veriş akdiyle, akar müşterinin mülkü olmuştur. Artık onun rızası ve mahkeme karan olmaksızın -hibeden geri dönmek gibi- o mal müşterinin mülkiyetinden çıkıp başkasının (meselâ şufa hakkı sahibinin) mülkiyetine geçmez. Hatta şufa hakkı sahibi, üzerinde şufa talebinde bulunduğu komşusunun akarına bitişik olan ve kendisine şufa hakkı sahipliğini kazandıran kendi akarını şufa talebinden sonra satarsa, şufa hakkı bâtıl olur. Bu hade iken ölürse, yine şufa hakkı bâtıl olur ve mirasçılarına intikal etmez.

Şufa hakkında müslüman, zımmî, ticaret yapmasına izin verilen, mükâteb köle ve bir kısmı azad edilmiş köle eşit durumdadırlar: Çünkü nasslar umumidir. Şufa sebebi olan akarların bitişikliği durumu mevcuttur. Şufa mânası da bunları kapsamaktadır ki, o mâna da zararın bertaraf edilmesidir.[6]

 

Şufa Hakkında Sıra:

 

Şufa hakkı sırasıyla satılık malda hissesi bulunan, satılık malda hakkı bulunan, satılık mala komşu olan kimsenindir: Satılık malda hissesi bulunan kimsenin o mal üzerinde şufa hakkı vardır. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Şufa hakkı, payını

ayırmayan ortağındır.[7] Satılık malda hakkı bulunan kimsenin o malda şufa hakkı vardır. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Evin komşusu ev ve arazi üzerinde şufa hakkı sahibi olmada daha fazla hak sahibidir. Eğer kendisiyle diğer hisse sahibinin yolları aynı ise ve kendisi hazır değilse, gelmesi beklenir [8]

Komşunun da mal üzerinde şufa hakkı vardır. Bunun sebebi evvelki sayfalarda anlatılmıştı. Ayrıca bu hususda Hz. Peygamber (sas) buyurmuştur:"Komşu yakınlığı sebebiyle şufa hakkı sahipliğinde daha fazla hak sahibidir."[9]

Bütün bunlardan ayrı olarak; şufa hakkı ateş tutuşturmak, toz vurkmak, duvar yükseltmek gibi komşuya gelecek zararları önlemek aksadıyla sabit olmuştur. Şufa hakkı yukarıda naklettiğimiz sıraya göre vâcib olur. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Ortak kullanma hakkı bulunandan, kullanma hakkı bulunan da diğerlerinden daha fazla hak sahibidir." Başka bir rivayette de; "Kullanım hakkı bulunan, komşudan daha fazla hak sahibidir, "denilmektedir. Yabancı bir şahsın sonradan gelip ortaklık malın bir kısmını sahiplenmeye kalkması halinde o mala ortak olan kimseyi daha fazla zarara sokacağından dolayı, şufa hakkı evvelâ ona, sonra o malda kullanma hakkı bulunana, sonra da komşuya tanınmıştır. Ortak hem kullanma hakkına sahip olanla, hem de komşuyla mâna bakımından ve daha çok bakımdan müşterek olduğu için şufa hakkı sahibi olmada ilk sıradadır. Kullanma hakkına sahip olan da mâna bakımından ve daha fazlasına ortak olduğundan dolayı şufa sebebi kuvvetli olduğu için ikinci derecede öncelikli olur. Akarın ortağı, başka bir şahsın gelip o akarda kendisine ortak olmasından zarar görmeyecekse, kendisi yol sayılır ve bu defa kullanma hakkına sahip olan kimse şufa hakkı sahibi olarak akan alır. O da başka şahsın gelip o akarda kendisine ortak olmasından zarar görmeyecekse, yok sayılır ve o akan şufa hakkı sahibi olarak komşu olan şahıs satın alır. Komşudan kasıt; kapısı başka sokağa açılsa da; akarı, satılan akara bitişik bulunan kimsedir. Çünkü anlattığımız mânalardan dolayı, komşusu olduğu akann satılması durumunda mutazarrır olacak olan kendisidir.

Ebû Yûsuf dan gelen bir rivayette şöyle denilmektedir; "Akann ortağı varken şufa hakkı sahipliğinde akar üzerinde ortak kullanma hakkı bulunan ve komşunun hakkı olmaz. Ortak, başka bir şahsın gelip o akardaki ortaklık hisseyi satın alacak olduğunda kendisi mutazarnr olmasa bile,  o ikisi şufa hakkına sahib olamazlar. Çünkü ortak, o ikisini şuf a hakkından hacbetmiş (menetmiş) tir. Tıpkı miras hacbında olduğu gibi, o varken o ikisi şuf a hakkına sahib olamazlar."

Biz zahir kavlin açıklamasını yapmıştık. Çünkü bu üç kişi şuf a hakkı sahibi olma sebebinde eşittirler. Ancak ortak -anlattığımız sebepden dolayı- öncelik hakkına sahip olmuştur. Ortak, o akardaki ortaklık hisseye başkasının gelip sahip olması halinde mutazarrır olmayacaksa, şufa hakkı sahipliği o ikisi hakkında işlerlik kazanır. Çünkü artık mâni ortadan kalkmıştır. Rehin karşılığında verilen borç, rehincinin hakkından feragat etmesi durumunda rehin karşılığı olmaksızın verilen borç bir mania örneğidir. Satılan maldaki hak, herkese açık olmayan hususi yoldur. İçinden gemilerin geçmediği hususi nehirdir.

Şuf adarlar birden fazla olunca, şufa komşusu olan akar onların sayılarına göre taksim edilir: Meselâ üç kişinin ortaklaşa sahip olduğu bir ev var; bunlardan biri evin yarısına, diğeri üçde birine, üçüncüsü de altıda birine sahiptir. Üç ortakdan biri kendi hissesini sattığında gerideki iki ortak bu ev üzerinde eşit derecede şufa hakkına sahip olurlar. Çünkü her ikisinin şufa hakkı sahipliği sebebi eşittir ki, o sebep de, o evdeki hisselerin bitişikliğidir. Bilindiği gibi şufa hakkı sahiplerinden sadece biri talepde bulunacak olursa, evin tamamını alır. Bu da onların şufa sebebinde eşit olmalarını ispatlamaktadır.

Aynı şekilde şufa mânası da onları kapsamaktadır ki, o mâna da başkasının gelip ortaklık hisseyi satm alması durumunda ortağa rahatsızlık vermesidir. Bu sebeple ortaklık hisseleri farklı da olsa, ortaklar şufa hakkı sahipliğinde eşit haklara sahiptirler. Keza, o iki ortağın ortaklık evinin iki komşusu olur da, bu komşulardan birinin evi o eve üç tarafdan bitişik, diğerininki ise, sadece bir tarafdan bitişik olursa, bu iki komşu da şufa hakkı sahipliğinde eşit hakka sahip olurlar. Çünkü yabancı bir şahsın gelip o evi satın alması halinde, ikisi de aynı derecede mutazarrır olurlar. Ve şufa sebebinde her ikisi de eşit durumdadırlar.

Şufa hakkı sahibi satışdan haberdar olduğu zaman hemen o meclisde satılan akarı istediğine şâhid tutmalıdır: Hemen bulunulan bu talebe taleb-i müvasebe de denilir. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle   buyurmuştur:     "Şufa   hakkı,   kendisini   hemen    taleb  eden "Şufa devenin bukağısı gibidir. Onu bağlarsan durur. Aksi halde gideı [10] İmam Muhammed'den gelen bir rivayette anlatıldığına göre, şufa talebinde bulunma hakkı; şufa hakkı sahibinin şufa konusu olan akarın atıldığı haberini aldığı meclisle mukayyeddir. Haberi aldığı meclisde bulunduğu müddetçe şufa talebinde bulunma hakkı devam eder. Çünkü bu bir mülk etme işidir; inceden inceye düşünmeyi gerektirir. O meclisde iken kabul muhayyerliği ve buna benzer şufa hakkı sahipliğinden yüz çevirdiğine delalet eden bir şey yapmadıkça şufa talebinde bulunma hakkı devam eder.

Mümkün iken şâhid tutmayanın şufa hakkı bâtıl olur: Çünkü böyle davranması onun şufa hakkından vazgeçtiğinin delilidir. Ama o esnada Allah (cc) a hamd eder, tespihde bulunur, yani 'sübhânallah' der veya selâm verir yahut aksıran bir kimseye 'yerhamukellah' derse, şufa hakkı bâtıl olmaz. Çünkü böyle kelimeleri söylemesi, onun şufa hakkından vazgeçtiğine delalet etmez. Akarı kimin satın aldığını, kaça satıldığını, bedelin mahiyetini sorması gibi bir fasıla koyması da şufa hakkını iptal etmez. Çünkü bu sualleri sorması onun o akara talib olduğunu gösterir. Cumadan sonraki veya öğle farzından evvelki dört rek'atlik sünnet namazı kılmakta iken satış haberini duyar da bu namazını tamamlarsa, şufa hakkı yine bâtıl olmaz. Ama diğer sünnetleri kılmakta iken bu haberi alır ve iki rek'attan fazla kılarsa, şufa talebinde bulunma hakkı bâtıl olur.

Sonra şunu da belirtelim ki, satış haberini âdil bir adam veya durumu kapalı iki adam yahut bir erkek iki kadın verdiği zaman; şufa hakkı sahibinin hemen şufa talebinde bulunması gerekir. İmameyn'e göre ise, haber gerçek oldukdan sonra, haberci hür de olsa, köle de olsa; erkek, kadın veya çocuk da olsa; haber verildiğinde şufa hakkı sahibinin hemen talepte bulunması gerekir. Bununla alâkalı açıklamaların tamamı ınşâallah  vekâlet  bahsinde verilecektir. Muteber olan şâhid getirmek değil, talepde bulunmaktır. Şâhid getirmek sadece şufa hakkını isbat içindir. Eğer müşteri şufa hakkı sahibinin şufa talebinde bulunduğunu doğrularsa, şâhid getirmeye ihtiyacı kalmaz.

Satılan akar henüz mal sahibinin elinde bulunuyorsa; şufa hakkı sahibi mal sahibine karşı ya da müşteriye karşı veya akarın yanında şâhid tutar: Buna taleb-i takrir denir. Çünkü şuf a hakkı sahibi taleb-i müsavebede bulunduğuna dair şâhid getirme imkânını elde edemeyebilir. Çünkü taleb-i müsavebenin satış haberi alınır alınmaz, yapılması gerekir. O imkân bulunamayınca şufa hakkını taleb ettiğini kadı huzurunda ispatlamak için bu ikinci talepde bulunması gerekir. Satılık mal daha henüz satıcının elinde ise, satıcı artık onu müşteriye teslim etmez. Şufa hakkı sahibi isterse müşteriye karşı şâhid tutar. Çünkü onlardan her biri onun hasmıdırlar. Satıcı el ile, yani akan elinde tuttuğu, müşteri de o akan mülk edinmek istediği için onun hasmıdırlar. Dilerse, şufa hakkı onunla ilintili olduğu için, satılan akamı yanında şâhid tutarak şöyle der; "Falan adam şu evi satmıştır. (Böyle derken de, dört bir yandan evin sınırlarım belirler). Ben bu evin şufa hakkı sahibiyim, şufa hakkını taleb ettim, şimdi de taleb ediyorum. Bu hususda bana şâhid olun."

Eğer satıcı evi müşteriye teslim etmişse, ona karşı şâhid tutması caiz değildir. Çünkü onun için ortada bir hasım kalmamıştır. Şâhid tutsa da artık onun için şufa hakkı sabit olmaz.

Şufa dâvasını geciktirmekle bu hak düşmez: Ebû Yûsuf dan gelen bir rivayette şöyle denilmektedir; bu dâvayı bir veya iki celse geciktirmekle, yani duruşmaya katılmazsa; dâva düşer. Yine Ebû Yûsuf a göre bu dâvayı üç gün geciktirirse, dâva düşer. Çünkü bu, onun bu dâvadan vazgeçtiğini gösterir. İmam Muhammed bu müddeti bir ay olarak takdir etmiştir. Tasarruflan bozulacağından dolayı, şufa talebinin geciktirilmesi halinde müşteri mutazarrır olur. İmam Muhammed bunu bir ay olarak takdir etmiştir; çünkü bu vâdenin en kısası, âcilin de en geçidir. İmameyn'in söylemek istedikleri; şufa talebinde mazeretsiz olarak bulunulmamasıdır. Ebû Hanîfe'nin geciktirme sebebiyle şufa dâvasının sakıt olmayacağına dair olan görüşünün gerekçesi şöyledir; bu bir haktır ve sabit olmuştur.  Diğer haklarda da olduğu gibi, geciktirme sebebiyle sakıt olmaz. Müşterinin zarannın kadıya müracaatla telâfisi mümkündür. Bu durumda kadı müşteriye bedeli ödemesi için şufa hakkı sahibine bir müddet verir. Bu müddet içinde ödemezse, şufa hakkı ortadan kalkar.

El- Hidaye adlı eserde 'fetva Ebû Hanîfe'nin kavline göredir' denmiştir. El- Muhit adlı eserde ise, şöyle denilmiştir; 'fetva İmameyn'in kavline göre verilmiştir ki, müşterinin zarara girmesine mâni olunsun. Çünkü şufa hakkı sahibi bazan gizlenebilir ve kadı'nın huzuruna getirilmesine imkân bulunamaz. Bu durumda müşterinin zararı İmameyn'in kavline göre hareket edilerek önlenmiş olur.

Şufa hakkı sahibi hâkim önünde bu hakkını taleb edince, hâkim dâvâlıya sorar. Dâvâlı şufa hakkı sahibinin şuf aya sebep olan mülkünün varlığını itiraf ederse veya dâvâlı aleyhine şâhid getirirse veyahut dâvâlı kendisinden yemin etmesi istendiğinde bilmediği gerekçesiyle çekin irse; şufa hakkı sahibinin mülkü sabit olur: Hâkimin karışıklık ve benzerlikler sebebiyle iltibasa mâni olmak için davacıya evin yerini ve sınırlarım ve -sebepler muhtelif olabileceğinden dolayı- o evi hakediş sebebini sormalıdır. Davacı bunlan açıklar ve; 'bitişikdeki evimin varlığı sebebiyle bu evin şufa hakkı sahibiyim' derse, dâvası sahih olur. Bazıları kendi evinin sınırlarını da belirtmesinin şart olduğunu söylemişlerdir.

Bundan sonra kadı dâvâlıya sorar; eğer davalı şufa hakkı sahibinin şufa hakkına dayanak teşkil eden mülkünün varlığını itiraf ederse, artık beyyineye gerek kalmaz. Ama itiraf etmezse, o zaman davacı olan şufa hakkı sahibinden beyyine talebinde bulunur. Çünkü elde bulundurmak, bir malda hak sahibi olmak için yeterli sebep değildir. Eğer davacı beyyine getirirse, hakkı sabit olur. Aksi halde dâvâlı (müşteri) dan şuf aya sebep olan o evin davacıya âit olduğunu bilmediğine dair Allah (cc) adına yemin etmesi istenir. Şayet bunu ikrar ederse, dâvayı kaybeder. Ama davacının iddiasını reddedip inkâr ederse, bu defa davacıdan, müşteriden şufa sebebi olan o evin kendisine âit olduğunu bildiğine dair yemin etmesi istenir. Çünkü bu fiil başkasının yapmış olduğu bir iştir. Yeminden çekinirse, o ev müşterinin mülkiyetinde sabit olur. Sonra kadı ondan o evi satın alıp almadığım sorar; satın   aldığını itiraf eder veya aleyhinde bir beyyine ortaya konulursa, şuf a hakkı sabit olur. Aksi halde müşteriden o evi satın almadığına veya şuf a talebinde bulunanın o yerde şuf a hakkının bulunmadığına dair yemin etmesi istenir. Bu hususda kat'î yemin eder. Çünkü yapılan işi o yapmıştır. Yeminden çekinirse, şuf a hakkı sahibi evin bedelini halihazırda getirmemiş olsa bile, lehine karar verilir. İmam Muhammed'in El- Asi adlı eserinde böyle denmiştir. Çünkü bedeli, mülkiyet kendisine intikal edince vermesi gerekir. Mülkiyetin intikali de bu durumda ancak mahkeme kararıyla olur. Şu halde mahkeme karan verilmeden evvel bedeli hazırlayıp getirmesi gerekmez. Nitekim satışdan evvel müşterinin de bedeli hazırlayıp vermesi gerekmez. Hasan'ın Ebû Hanîfe'den gelen rivayetine göre; bedeli hazırlayıp getirmedikçe, kadı onun lehine karar veremez. Zira olabilir ki müflisdir ve lehine hüküm verilince de, müşteri mutazarrır olur. Bu İmam Muhammed'den rivayet edilmiştir.

Kadı şufa hakkı sahibi lehinde karar verip akan müşteriden alınca, şufa hakkı sahibi için o akarda görme ve ayıp muhayyerliği gibi alış veriş ahkâmı sabit olur. Çünkü şufa yoluyla almak da satın alma yoluyla almak gibidir. Zira bunda da bir mal karşılığında başka bir mal alınmaktadır. Ama şart koşulmadığı için şufa hakkı sahibi lehinde vâde ve şart muhayyerliği sabit olmaz.

Akar satıcının elinde olduğu zaman şufa hakkı sahibi davacı olur: Çünkü açıkladığımız gibi o, satıcının hasmıdır. Ancak kadı ileri sürülen delilleri sadece müşterinin huzurunda dinler ve sonra da satışı fesheder. Zararı da satıcıya âit kılar: Çünkü akar henüz satıcının elindedir ama mülkiyeti müşteriye aittir. Kadı bu akann müşteriye verilmesine hükmeder. Bu sebeple ikisinin de kadı huzurunda bulunmalan şarttır. Ama müşterinin akan teslim almasından sonra durum farklı olur. Çünkü satıcı artık yabancı bir şahıs gibi olur. Akan satıcıdan alırsa, akid değişir ve şufa hakkı sahibi o akarı satıcıdan almış gibi olur. Bu sebeple zarar satıcıya âit olur. Ama şufa hakkı sahibi o akan teslim almasından sonra müşterinin kendisinden alırsa, zarar müşteriye âit olur. Çünkü akarı teslim almış olmakla, müşterinin o akar üzerinde mülkiyeti tamamlanmış olur.

Şufa hakkı sahibi parayı hazırlamamış olsa bile, davacı olmak   vardır. Kadı  onunlehine hüküm verince de   parayı laması gerekir: Evvelki kısımlarda bundan bahsetmiştik.

Bir malı satın almaya vekil olan onu müvekkiline teslim dinceye kadar şuf ada davacı olur: Zira vekâlet bahsinde de inşâallah anlatılacağı gibi- akdin hukuku vekile râci olur. Şufa da akdin haklarındandır. Ama vekil satın aldığını müvekkile teslim edince, artık o mal üzerinde yetkisi ve mülkiyeti kalmaz. Bu sebeple müvekkilin kendisi artık hasım olur.

Şufa hakkı sahibinin akara verilmiş olan bedel misliyattan ise, mislini;   kıyemiyattan ise kıymetini ödemesi gerekir: Çünkü kadı ilk akid sebebiyle şufa hakkı sahibi lehine hükmetmiştir. Böyle olunca da ilk akid sebebiyle vâcib olan (bedelin  ödenmesi) şufa hakkı sahibinin üzerine vâcib   olur. Zımmî bir kimse içki veya domuz karşılığında bir ev satın alırsa, şufa hakkı sahibi de zımmî ise, o evi o içkinin misliyle alır. Çünkü  içki   misliyattandır. Veya domuz karşılığında satın alınmışsa, domuzun   kıymetini    vererek    alır.   Çünkü   domuz  kıyemiyattandır, misliyattan değildir. Eğer şufa hakkı sahibi müslüman ise; o evi içki veya domuz ile satın alınmışsa ikisinden   birinin tamamının kıymeti karşılığında   alır. Domuz kıyemiyattan olduğu için kıymetini vermesi gerekir.   İçkiye gelince; müslüman onu mülk edinmekten menedilmiş olduğu  için   mislini ödemesi mümkün değildir. Bu sebeple ödemesi kıymete dönüşür.

Satıcı müşteriden fiatın bir kısmım indirmişse. bu miktar  hakkı sahibinden düşer: Evvelce de anlatıldığı gibi, bu indirim  aslına iltihak etmektedir. Fiatın yarısını indirmiş ve arkasından  ger yarısını da bağişlamışsa, şufa hakkı sahibi son yarısı acılığında  satın alır: Çünkü satıcı fiatın ilk yansım indirmekle, bu ilk

ahi akdİn aSlma İltİhak eder' Bu sebeble ufa hakkı sahibinin akan ır en fiatm yansım ödemesi gerekir. Satıcı ikinci yarıyı da indirince, bu indirmek olur, ama fiatın tamamı düşmez. Bilindiği gibi akdin ıken satıcı  fiatın tamamını düşürse bile, şufa hakkı sahibi fiatın

mım ödemekten muaf olmaz. Çünkü   fiatm tamamının indirilmesi akdin aslına iltihak etmez; aksine bu bir hibe olur. Ama şuf a hakkı sahibi fıattan muaf olmaz.

Müşterinin fiat arttırması şuf a hakkı sahibini bağlamaz: Zira ihtimal ki, satıcı ile müşteri şuf a hakkı sahibine zarar vermek için anlaşmışlardır. Ama fıat indirimi yapmak böyle değildir. Çünkü bu şuf a hakkı sahibinin faydasınadır.

Fiat hususunda anlaşmazlığa düşüldüğünde söz müşterinindir. Delil getirmek de, şuf a hakkı sahibine aittir: Zira şuf a hakkı sahibi bedelin en azını öderken, o akarda hak sahibi olduğunu iddia etmektedir. Delili ortaya koyan davacı (şufa hakkı sahibi) dır, müşteri de bunu inkâr ediyor. Bu durumda yemin etmesiyle birlikde müşterinin sözü doğru kabul edilir.[11]

 

Şuf'a Hakkının Bâtıl Olması

 

Şufa hakkı şu sebeplerle ortadan kalkar; şufa hakkı sahibinin ölümü, şufa hakkı sahibinin şufa hakkının tamamından veya bir kısmından vazgeçmesi, şufa hakkı sahibinin bir bedel karşılığında müşteri ile sulh yapması, şufa hakkı sahibinin mahkeme tarafından şuf aya hüküm verilmesinden evvel malını satması, satılan akarın zararını satıcıya tazmin ettirmesi, müşteri ile o akarın satışını veya kirasını pazarlık etmesi: Şufa hakkı, şufa hakkı sahibinin ölümüyle ortadan kalkar. Çünkü ölüm sebebiyle mülkiyeti sona ererek mirasçısına intikal etmiştir. Mirasçının mülkiyetine geçip onun mülkü olarak sabit olmasından sonra bir satış hadisesi vukûbulmamıştır ki, mirasçı için şufa hakkı sabit olsun. Şufa hakkı sahibinin satıştan sonra ve kendisinin şufa hakkına mahkemece karar verilmesinden evvel ölmüş olmasını kasdediyoruz. Ama mahkemece karar verilmesinden sonra ölürse, şufa hakkı kesinleşir ve bu hak mirasçılara intikal eder. Mirasçıların da, onların bedelini ödemeleri gerekir.

Şufa hakkı sahibinin şufa hakkının tamamından vazgeçmesi halinde şufa hakkı ortadan kalkar. Bu sahih bir şeydir. Bu hakkının bir kısmından vazgeçmesiyle de şufa hakkı ortadan kalkar. Çünkü şufa hakkı sübut bakımından bir bütündür,  parçalara ayrılamaz. Müşterinin ti'nüyle   o   akara   mâlik oluşu gibi, şufa hakkı sahibi de mâliktir.

Müsteri onun bir kısmına sahip olmaz. Çünkü bu, hakkı parçalara rmak olur. Bir kısmını düşürmek açısından bu parçalara ayrılamaz.

Dolayısıyla bir kısmını söylemek, tamamını söylemek gibi olur.

Şufa hakkı sahibinin sulh yapmasıyla da şufa hakkı ortadan kalkar. Şufa mülk edinme hakkıdır. Bu, devamlılık arzeden yerleşik bir hak değildir. Dolayısıyla karşılığında bir bedel almak doğru olmaz. Meselâ iktidarsız bir erkek karısına; 'bin dinar karşılığında fesih yapmayı kabul et' der veya muhayyerlik hakkı bulunan kadına; 'beni bin dinar karşılığında tercih et' derse ve kadın da tercih ederse; fesih hakkı ortadan kalkar ve tercih eden kadına da bir bedel vermek gerekmez. O, bu hakkı karşılığında bir bedel almışsa, bu bedeli geri vermesi gerekir. Zira bu bedel kesin ve yerleşik bir hak karşılığında alınmıştır. Bu, karşılıklı rızaya dayalı bir ticaret olmadığı için helâl değildir.

Şufa hakkı sahibinin mahkemece şuf aya karar verilmeden evvel malını satması ile şufa hakkı ortadan kalkar. Çünkü şufa sebebi mahkemenin karar verilmesinden evvel ortadan kalkmıştır. Bu tıpkı şufa hakkı sahibinin ölümüne benzer.

Satılıan akarın zararını satıcıya tazmin ettirmeye gelince; satıcı akarın salimen müşterinin mülkiyetinde kalacağını müşteriye garanti etmiştir. Bu garanti şuf ayı teslimi içermektedir.

Şufa hakkı sahibinin o akarı satın almak veya kiralamak için müşteri ile pazarlık yapması halinde şufa hakkı ortadan kalkar. Çünkü pazarlık yapması o akarın müşterinin mülkiyetinde kalmasına o akar uzennde   satış ve icar gibi tasarruflarda bulunmasına razı olduğunun delilidir. Bu da ancak şufa hakkını ortadan kaldırdıktan sonra yapılabilir. hakkı sahibinin o akarı müşteriden tevliye yoluyla (maliyetine) a m almak istemesi veya yarıcılık veya ortak ekincilik şeklinde ondan edip alması da böyledir. Tabii ki bütün bunlar o müşterinin o akarı satın aldığın, öğrendikten sonra olur.

Hak hakkı müşterinin ölümü ile ortadan  kalkmaz: Çünkü a ıbi şufa hakkı sahibidir ve o da hayattadır. Onun hakkı müşterinin hakkından önce gelir. Öyle ki, ölen müşterinin o akarla ilgili vasiyyeti de yerine getirilmez. Borçlarını kapatmak için satılmaz. Mirasçının hakkına nisbetle şuf a hakkı sahibinin hakkı Önceliklidir.

Satıcının vekiline şuf a hakkı yoktur: Çünkü o şuf a talebinde bulunacak olursa, kendi yaptığı işi bozmuş olur. Bu, satış akdi gibidir. Muhayyerlik hakkı olup da akdi tasdik etmesi halinde de aynı hüküm söz konusudur. Fakat müşterinin vekilinin şuf a hakkı vardır: Çünkü bu vekil şuf a talebinde bulunursa, kendi yaptığı işi bozmuş olmaz. Çünkü bu, satın alma işi gibidir. Zira böyle yapmakla bu vekil satıcının mülkünün zevali için çalışmış olmaktadır.

Şuf a hakkı sahibine ; 'müşteri falan kimsedir' denilir, o da bunu kabul ederek şuf a hakkından vazgeçse ve sonra da müşterinin başka biri olduğu anlaşılırsa; şufa hakkı sahibinin şuf a hakkı devam eder: Çünkü insanlar komşuluk bakımından farklıdırlar. Hayırlı biri olduğu için, onun komşuluğuna razı olur ama bir başkasının komşuluğuna razı olmayabilir ve onun için şufa hakkından vazgeçmez. Müşterinin o akan başkası için satın aldığı anlaşılırsa, yine şufa hakkı devam eder. Şufa hakkı sahibine; 'bu akan zeyd satın almıştır' denilir, o da şufa hakkından vazgeçer ama akarı Zeyd'in Amr'la birlikte satın aldığı anlaşılırsa, o zaman şufa hakkı sahibi Amr'm payına düşen kısım için şufa talebinde bulunma hakkına sahip olur ve de alır.

Akarın bin dinara satıldığı söylenir de bu yüzden şufa hakkı sahibi hakkından vazgeçerse ve sonra da daha az bir fıata veya ölçülen veya tartılan mallar karşılığında satıldığı ortaya çıkarsa, şufa hakkı devam eder: Bin dinarı çok bularak şufa hakkından vazgeçmeye razı olan bir kimse, bin dinardan daha ucuza satıldığını öğrenince bu hakkından vazgeçmeye razı olmayabilir. Yine bir kimse dinarı olmadığı için şufa hakkından vazgeçebilir. Ama kolayca bulacağından dolayı ölçeklik veya tartıhk nesneleri temin edebileceği gerekçesiyle şufa hakkından vazgeçmeyebilir. Birbirine yakın irilikdeki sayılık nesneler de ölçeklik ve tartıhk nesneler gibidir. Satılan o akarm kıymeti bin dinar da olsa, fazla da olsa, eksik de olsa; hüküm aynıdır. Zira verilmesi gerekli olan bedelin mislidir. kıymeti bin dinar veya daha fazla olan bir köle veya cariye karşılığında  uşsa, hüküm bunun Vılafınadır. Çünkü verilmesi vâcib olan bedel bin dinardır. Kıymeti bin Hnardan az olsa bile şufa hakkı ortadan kalkmaz. Çünkü verilmesi erekli olan, kıymettir. Akann bir cariye karşılığı satıldığı söylenir ama bir köle veya başka bir eşya karşılığı satıldığı anlaşılırsa, duruma bakılır; kölenin veya o başka eşyanın kıymeti cariyenin kıymeti kadar veya daha fazla ise, şufa hakkı ortadan kalkar. Ama daha az ise, bu hak bâtıl olmaz. Çünkü ödenmesi gereken kıymettir.

Akann bin dirheme satıldığı söylenir ama aslında yüz dinara satıldığı ortaya çıkarsa, bununla alâkalı olarak Kerhî şöyle demiştir; bu akann kıymeti bin dinar ve daha fazla ise, şufa hakkı bâtıl olur. Fakat daha az ise, olmaz. Bu Ebû Yûsuf un da kavlidir. Çünkü dirhem ve dinar paralıkda aynı cins sayılmışlardır. İmam Muhammed Kitabu'l- Asi adlı eserde, bu durumda şufa hakkının devam etmekte olduğuna işaret etmiştir. Bu Ebû Hanîfe ve İmam Züfer'in de kavilleridir. Çünkü dirhem ve dinar iki ayn cinsdir. Öyle ki, bunlardan birinin diğeri karşılığında fazla miktarda satılması caizdir. Zira muhtemeldir ki, şufa hakkı sahibi bu iki para cinsinden birini diğerine nisbetle daha kolay bulur.

Akarın bin dirheme satıldığı söylenir ama daha sonra satıcı müşteri için yüz dirhem indirim yaparsa, şufa hakkı sahibinin şufa hakkı vardır. Çünkü indirim akdin aslına iltihak eder ve sanki akan dokuz yüz dirheme satmış gibi olur.

nakkı gerçekleşmeden evvel müşterinin şuf ayı düşürmek için hile yapması mekruh görülmez (İmam Muhammed): Bu Ebû Yûsuf a göredir. Çünkü bu bir hakkın gerçekleşmesine mani olmaktadır. İmam Muhammed'e göre mekruhtur. Çünkü şufa zararı ertaraf etmek için meşru kılınmıştır. Hile ise bunu yok etmektedir.Zekât vermemek için yapılan hile de böyledir.

 Hissesimn bir kısmını satan,   sonra geriye kalan hissesini de  nissede   olur' başkasında olmaz: Çünkü şufa hakkı m?udur-   Müşteri de ikinci hissenin satışında mal orta&ıdır. Mal   kkı sahibinin önüne geçirilir ki, bu bir hiledir. Şöyle ki; ilk Paraya satar, kalan hisseyi  ise, az paraya satar. Müşteri ilk  Karşılığmda satın alır ama bedel diye bir elbise verirse, şufa hakkı sahibi akarı akitte belirtilen parayla alır. Evvelce de anlatıldığı gibi, şuf a hakkı sahibi akarı, üzerine akid yapılan fıatı vererek alır.

Şu da bir hiledir; bir akarın bin dirheme satıldığına dair akid yapılır ama, bin dirhemin yerine satıcıya yüz dirhem değerinde bir elbise verilir.

Müşteri akarı veresiye almışsa; şuf a hakkı sahibi isterse parasını hemen verir, isterse vâdesi dolduktan sonra verir ve sonra evi teslim alır: Müşteriye vâde tanımaya razı olmak, şuf a hakkı sahibine vâde tanımaya razı olmak demek değildir. Çünkü insanlar zenginlik ve yoksulluk, borcu zamanında ödeme ve geciktirme bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Ayrıca bu vâde akdin hukukundan değildir. Şuf a hakkı sahibi de bunu şart koşmamıştır. Dolayısıyla bu vâde avantajı şuf a hakkı sahibi için sabit olmaz. Eğer şuf a hakkı sahibi bedeli peşin öder ve akan satıcıdan alırsa, satıcıya ulaşmış olduğundan dolayı bedeli ödeme mecburiyeti müşterinin omuzundan kalkar.

Şuf a hakkı sahibi akarı müşteriden alırsa, bedel kendi statüsünü muhafaza eder. Yani şarta uyularak vâde sonunda müşteri tarafından satıcıya ödenmesi gerekir. Bu durumda müşteri o akarı vadeli alıp, peşin satmış gibi olur. Bedeli vâdeden sonra ödeme hakkına sahiptir. Çünkü o fazla zararı üstlenmek mecburiyetinde değildir. Ama onu açıkladığımız şekilde taleb etmesi gerekir. Bu sabit olunca, bedeli ödemeyi geciktirir.

Müşteri arsaya bina yapmış olduğu halde mahkeme şuf a hakkı sahibi lehine karar verince; şuf a hakkı sahibi dilerse binayı kıymeti karşılığında satın alır, dilerse binayı müşteriye yıktırır: Bu

Ebû Hanîfe, İmam Züfer ve İmam Muhammed'in kavlidir. Ebû Yûsuf dan da bu yolda rivayet gelmiştir. İbn. Ziyad'm rivayetine göre; şuf a hakkı sahibi o akar için akidde belirtilen bedeli ve o akar üzerinde yapılan binanın kıymetini ödeyerek, üzerindeki binayla birlikde akan ya alır, ya da almayıp bırakır, gider.

Dikilen ağaçlar da bina gibidirler. Zira müşteri o ağaçlan kendi mülküne dikmiştir. Kendi mülkünde tasarrufda bulunması şahindir. Onu kiraya verse, alacağı kira bedeli kendisine helâldir. Sökmek düşmanlık Vıkâmındandır. Bunu müşteriye teklif etmek gerekir. Bu bir ekin ve kendisine hibe edilen şey gibidir.

Bizim bu hususdaki görüşümüzün gerekçesi şudur; bu mes'elede üsteri tecavüzkâr davranmıştır. Çünkü o, başkasının hakkının ilintili bir mülkde o başka şahsiyetin kendisine verdiği bir salahiyet bulunmaksızın bina yapmıştır. O başka şahsiyetin hakkının korunması irin binanın yıkılması gerekir. Binayı kendisi yaptığı veya ağacı kendisi diktiği için, müşteri yıkım ve söküm masraflarını karşılar. Aynca şuf a hakkı sahibi eskiden var olan bir sebepden dolayı o akarı elde etmeyi haketmiştir. Bu sebep müşterinin kendisinden evvel vardı. Bu sebeple istihkaklarda olduğu gibi, binayı müşteri yıkar ve bütün tasarruftan geçersiz kılınır, yaptıklan ortadan kaldınlır. Ama kendisine hibe edilen şeyde hüküm bunun hilafınadır. Çünkü hak sahibi (hibe eden) hibe ettiği şey üzerinde tasarrufda bulunmasına salahiyet vermiştir.

Ekine gelince; kıyasa göre onun da sökülmesi gerekir. Ancak belli bir ücret karşılığında hasat mevsimine kadar tarlada bırakılmasını istihsanen uygun görmüşlerdir. Çünkü tarladaki ekin nihayet bir müddet sonra biçilecektir. Onun tarlada bir müddet kalmasında binanın kalması gibi bir zarar söz konusu değildir. El- Muhit'de anlatıldığına göre ekin her hangi bir kira bedeli vermeksizin (hasat mevsimine kadar) tarlada bırakılır. Şayet şufa hakkı sahibi o ekini müşteriden alacak olursa, sökülmüş haldeki kıymetini müşteriye verir. Bununla alâkalı hükümlerin tamamı gasb mes'elesinde öğrenilebilir.

Şufa hakkı sahibi bu hakla aldığı arsaya bir ev yapar da sonra o arsanın asıl hak sahibi ortaya çıkarsa, ancak verdiği parayı geri alabilir: Kıymetini ne satıcıdan, ne de müşteriden alamaz. Kıymeti almak ancak birinci mes'elede olabilir. Zira bu mes'elede satıcı müşteriyi aldatmış, 0 arsa üzerinde dilediği gibi tasarrufda bulunabileceği garantisini vermiştir. Ama bu garantiyi şufa hakkı sahibine veren bir

imse olmamıştır. Şufa hakkı sahibi o arsayı ne satıcının ne de Müşterinin  istek  ve  ihtiyarıyla  almıştır...   Yani  aldatılmış  değildir.

olayısıyia arsanın o haldeki kıymetini isteyemez. Böyle bir durumda o alebinde bulunursa, onun orayı haksız yere aldığı sabit olur.

Arsayı   alırken   verdiği   paraya gelince; bu, satın aldığı şeyin bedelidir. Satın alman şey sağlam değilse, verdiği bedeli geri alır.

Ev harap olur veya ağaçlar kurursa, şuf a hakkı sahibi dilerse arsayı tam fiat karşılığında satın  alır, dilerse hakkından vazgeçer:

Arsa üzerine yapılan şeyler yanar veya sular altında kalırsa, aynı hüküm geçerlidir. Çünkü bina arsaya tâbi olup, onun vasfıdır. Akid esnasında söylenmese bile, yine satışa dâhil olur. Kölenin organları gibi satın almada kasdedilen bir şey değilse, karşılığında fıat da yoktur. Arsayı ve üzerindeki bina ve ağaçlan murabaha yoluyla (kârla) satacak olursa, fiatın tamamını esas alarak satar.

Müşteri binayı aldıktan sonra yıkarsa; şuf a hakkı sahibi dilerse arsasını ona isabet eden paraya satın alır, dilerse hakkından vazgeçer: Çünkü yıkıp yok etme sebebiyle o bina amaçlanan bir şey olur ve kölenin organları gibi, bedelin bir kısmı onun karşılığı olur. Bunu yabancı birinin yapması halinde de aynı hüküm geçerlidir. Evin kapısını söküp satarsa, yine hüküm aynıdır. Binanın enkazını almaya şuf a hakkı sahibinin hakkı yoktur. Çünkü enkaz artık o binadan ayrı bir şey haline gelmiştir, arsaya tâbi değildir. Ya da menkul bir şey haline gelmiştir, onda da şuf a hükmü cereyan etmez.

Satın alınan hurma ağaçları üzerindeki hurmalar şuf a hakkı sahibinindir: Yani satış akdi yapılırken şart koşarsa, hurmalar şufa hakkı sahibinin olur. Çünkü alış veriş bahsinde de geçtiği gibi. akidde şart koşulmazsa, hurma ağaçları üzerindeki hurmalar satışın kapsamına girmezler. Müşteri şart koşmuşsa, hurmalar da satışa dâhil olurlar, şufa hakkı sahibi de şufa yoluyla bunları almayı hakeder. Çünkü hurmalar ağaca muttasıl olduklarından dolayı, ağaç hükmündedirler. Bu istihsanen böyledir. Kıyasa göre ise, bunda şuf â olmaz. Çünkü hurmalar ağaca tâbi değildirler ki, akid esnasında şart koşulmasında satışa dahil olsunlar. Ama şart koşularak satışa dahil olurlarsa (müşteri onları devşirdiği zaman, hissesine düşen para asıl fıattan düşürülür). Akid yapılırken kendilerinden söz edilmekle hurmalar, elde edilmesi kesdedilen şeyler olmuşlardır. Bu sebeple fiatın bir kısmı da hurmaların karşılığıdır.

Ağaç üzerindeki meyveleri şufa hakkı sahibinin almaya hakkı voktur. Çünkü bunlar alış veriş akdinin maksadı değildirler. Ama akid vaoılırken ağaçlarda meyve yoktur, ancak daha sonra meyve vermişlerse; suf a hakkı sahibi o ağaçlan meyveleriyle birlikde alma hakkına sahip olur Çünkü satış akdi meyvelere de sirayet etmiş ve o da ağaçlara tâbi olmuştur. Müşteri meyveleri (veya hurmalan) devşirdiği takdirde şufa hakkı sahibi o hurmalığı bedelinin (fîatının) tamamı karşılığında alır. Çünkü meyveler akid esnasında ağaç üzerinde mevcut olmadıklanndan dolayı alış veriş akdiyle amaçlanmış değillerdi. Ve dolayısıyla fiatın bir kısmı onlann karşılığı değildir.[12]



[1] hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, îbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir

[2] Bu hadîsi Tirmizî ve Neseî rivayet etmiş, îbn. Hibban da sahih olduğu söylemiştir.

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/5-6.

[4] Bu hadîsi Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir

[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/6-7.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/7-8.

[7] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiştir

[8] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir

[9] Bu hadîsi Buharî, Ebû Dâvud, Neseî ve tbn. Mâce rivayet etmiştir

[10] Bu hadîsi İbn. Mâce rivayet etmiştir

[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/8-16.

[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/16-23.