Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 11 Kadilikadabi

11- KADILIK ADABI  1

Hakkıyla Hüküm Vermek: 1

Kadılığın Vecihleri; 1

İçtihad Edebilen Kadı: 1

Kadılık Vazifesi İçin Talepde Bulunmak: 1

Zâlim Devlet Reisinin Kadılığa Tayin Teklifini Kabul: 1

Kadınların Kadılığı: 2

Kadılığa Tayin Edilen Kimsenin Yapacağı İşler: 2

Mescidde Dâvaya Bakmak: 2

Kadının Kâtib, Tercüman Bulundurması Ve Hasımlara Yönelmesi: 2

Kadının Hediye Kabulü Ve Davetlere Katılması: 2

Kadıyı Hüküm Vermekten Alıkoyan Haller: 2

Kadının Salahiyet Devri: 2

Bir Kadıya Başka Bîr Kadı'nın Kararının Arzedilmesi 2

Yalancı Şâhidlerin Şehâdetine Dayanılarak Verilmiş Hüküm: 3

Borçlunun Hapsedilmesinin Vücûbu Ve Ne Zaman Caiz Olacağı 3

Kadıların Birbirleriyle Yazışmalarının Kabulü. 3

El- İhtiyar Kadıdan Başkasını Hakem Tayin Etmek. 4

 

 

 

 

11- KADILIK ADABI

 

Edeb; insanlarla iş yapmak ve geçinmek hususunda beğenilen bir huya ve güzel ahlâka sahib olmak mânasmdadır. Kadı'nm edebi de; dinin gösterdiği adaleti yaymak, zulmü yok etmek, bir tarafa meyletmemek, Şer'î hadleri yerine getirmek ve sünnet yolunda gitmektir. înşâallah bu husus ileride açıklanacaktır.

Kaza kelimesi lügatte bir kaç mânaya gelmektedir: Onlardan biri şudur: Kaza; bağlayıcı şekilde emretmek mânasına gelir:

"Rabb'in  sadece kendisine kulluk  etmesini kesin bir şekilde emretti. "(lsm: 23).

Ve yine kaza; bildirmek, haber vermek mânasına da gelir:

Biz Kitab'da îrâil oğullarına; (sizler yer yüzünde iki de fa fesat karacaksınız) diye bildirdik. "(İsra: 4). Ve yine kaza; iş bitirmek mânasmdadır:

"Namazkılma işi bitince... "(Cuma: 10). Diğer bir mâna da; takdir etmektir;

"Hâkim nafakayı takdir etti."

Kaza; aynı  zamanda bir  şeyi başka bir şeyin yerine koyma mânasmdadır:

"Falan adam borcunu ödedi." Yani alacaklıya Ödediği parayı kendi zimmetinde olan borcun yerine koydu.

Şer'î ıstıîahda ise kaza; kendisinde kamu adına hüküm verme salahiyeti bulunan kimsenin ağzından çıkan bağlayıcı bir sözdür. Bu tarifde kazanın lügat mânası da vardır. Kadı bu bağlayıcı sözü ile mahkûma sanki ilzam edici bir hüküm vermiş, bu hükmü ona bildirmiş, davacıyla dâvâlı arasında hüküm verme işini bitirmiş veya onlar kendi aralarında husumete son vermişler, kadı da huzurundaki adamın lehinde veya aleyhinde bir takdirde bulunmuş ve hükmünü onların sulh ve anlaşmalarının yerine koymuştur. Çünkü tarafların her biri artık husumete son vermiş bulunmaktadırlar.[1]

 

Hakkıyla Hüküm Vermek:

 

Şunu bil ki; hakkaniyetle hüküm vermek; farzların en kuvvetlisi ve ibadetlerin en üstünüdür: Allah (cc) istisnasız olarak bütün peygamberlere kaza (hüküm verme) vazifesi vermiştir. Hz. Adem (as) e Halife adı vermiş, Hz. Peygamber (sas) e;"İnsanlar abasında Allah (cc) m indirdiği hükümlerle hüküm ver " (Mâide: 49). buyurmuş, Hz. Dâvud (as) a;

"İnsanlar arasında hakk ile hükmet. "(Sâd: 26). emrini vermiştir.

Kaza kelimesinde şu mânalar da vardır: Hüküm vermek, iyiliği emredip kötülüğü menetmek, hakkı açıklamak, mazlumu zâlimden kurtarmak, hakkı sahibine kavuşturmak. Allah (cc) kanunlarını bu işler için koydu, peygamberlerini bunlar için gönderdi.[2]

 

Kadılığın Vecihleri;

 

Kazanın beş veçhi vardır;

1- Vâcib olan kaza; bu kaza vazifesinin kişinin üzerinde kalması, bu işi 'kendisinden başka yapmaya lâyık birinin bulunmaması' halinde yapılacak olan kaza vazifesidir.  Çünkü bu durumda kendisi bu vazifeyi yapmayacak olursa, hüküm zayi olur. Kabul etmesi ise; emr-i bil- mâruf ve nehy-i ani'l- münker olur, mazlumun hakkını zâlimden almak olur ki; bu da farz-ı kifayedir.

2- Müstehab  olan  kaza; bu,   kaza vazifesini yapmaya lâyık birisinin bulunması, ama kendisinin bu vazifeye daha lâyık olması ve bu vazifeyi daha iyi bir şekilde yerine getirebilecek olmasıdır.

3- Yapıp yapmamakda muhayyer olunan kaza; bu, kaza vazifesine liyakat ve dirayet hususunda kendisinin başka biri ile müsavi olmasıdır. Bu durumda kişi kaza vazifesini kabul edip etmemekte muhayyerdir.

4- Mekruh olan kaza; bu, kişinin kaza (kadılık) vazifesine lâyık olması ama, kendisinden elyak (daha çok lâyık) ve dirayetli olan birinin bulunmasıdır.

5- Haram olan kaza; bu, kişinin bu vazifenin üstesinden gelemeyeceğini, başkalarınca bilinmeyen heveslere tâbi olmak gibi, iç dünyasında kötülükler olduğunu ve adaletli davranamayacağını bilmesi halidir. Bu durumda kaza vazifesini kabul etmesi haramdır.

Kaza vazifesini üstlenen kadı'mn kendisinin, aile efradının, geçimlerinden mes'ûl olduğu kimselerin ve yardımcılarının erzakı ve yeterli miktarda nafakaları beytü'l- malden karşılanır. Çünkü o kendisini umumun hakkına adamıştır. Beytü'l- malden kâfi derecede nafakasını alamazsa, belki de insanların mallarına tamah eder. Bu sebeple demişler ki; insanların mallarına tamah etmemesi için; devlet reisinin kadılık vazifesine servet sahibi kimseyi tayin etmesi müstehab olur. Çünkü maaşa tenezzül etmemesi daha iyidir. Hz. Ebûbekir (ra) halife saçilince geçimini sağlamak için pazara çıkmış; onu gören Hz. Ömer (ra) kendisini pazardan geri çevirmiş, sonra ona günlük iki dirhem maaş bağlanması hususunda icmâ etmişlerdi. Kendi maaşından artırarak biriktirdiği parayla satın aldığı bir abası vardı. Vefat edeceği zaman Hz. Âişe (ra) ye, 'beytu'l-male iade etmesi için, o abayı Ömer'e teslim et' demişti. Bu da gösteriyor ki, kadı; muhtaç olmadığı zaman beytü'l- malden maaş alamaz. Muhtar olan görüş budur.[3]

 

İçtihad Edebilen Kadı:

 

Kadı'mn müctehid olması en uygunudur: Zira bir hâdise vukûbulduğunda onun hallini evvelâ Kitab'da, sonra sünnette, sonra da icmâda aramak gerekir. Halli bunlarda bulamazsa, o zaman kadı re'y ve ictihad mekanizmasını çalıştım. Bunu şu hadîs-i şerîf de teyid etmektedir; Hz. Peygamber (sas) Muazb. Cebel (ra) i Yemen'e hâkimlik vazifesi ile gönderirken ona şöyle buyurmuştur:

"- Hüküm vermen için bir mes'eîe sana arzedildiğinde ne yaparsın?" Bunun üzerine Muaz b. Cebel (ra); "Allah (cc) m Kitabı'ndaki hükümlerle hükmederim." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas); O mes'eîeyle alâkalı hükmü Allah (cc) m Kitab'mda bulamazsan, ne yaparsın?" Muaz b. Cebel (ra); "Rasûlullah (sas) in sünneti ile amel ederim." Yine Efendimiz; "Hallini orada da bulamazsan, ne yaparsın ?"buyurunca, Muazb. Cebel (ra); "Kendi re'yirnle içtihad ederim." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdu;

"Rasûlullah (sas) m elçisini, Allah (cc) veRasûlünün razı olduğu şeyi bulmakda muvaffak kılan Allah (cc) a hamdolsun." [4]

Burada Hz. Peygamber (sas) icmâdan bahsetmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber (sas) hayatta iken, icmâa ihtiyaç yoktu. Zira o, kendisinin irtihalinden sonraki devirde nassla beraber kıyas mertebesindedir.

Böylesi bulunmazsa, şâhid olma şartlarını kendinde toplayan, dininde, emanete riâyetinde, akıl ve anlayışında kendisine güvenilen, fıkıh ve sünneti bilen kimselerin tayin edilmesi gerekir. Müftü olacak kimseler de böyle olmalıdırlar: Şâhidlik ehliyetini taşıması gerekir: Çünkü bu velayet ve salahiyet bakımından daha kuvvetli ve daha umumî bir vazifedir. Şehâdet ehliyetine sahip olan her kes, kaza ehliyetine de sahiptir. Şehâdet ehliyetine sahip olmayan, kaza ehliyetine de sahip değildir. Çocuğun, delinin ve kölenin velayeti caiz olmaz. Çünkü bunlarda velayet salahiyeti yoktur. Âmâ kimse de böyledir; çünkü onun şâhidlik ehliyeti yoktur. Zira o sesleri ve diğer şeyleri birbirine karıştırır. Ama sağırın kadılık yapması caizdir. Çünkü o davacıyla davalıyı birbirinden ayırdedebilir, hasımları birbirinden seçebilir. Bir görüşe göre denilmiş ki; sağırın kadılığı caiz değildir: Çünkü o, karşısındaki adamın ikrarını duyamaz. Belki de ikrarını tekrarlamasını istediğinde karşısındaki inkâr eder ve bu sebeple insanların hukuku zayi olur.

Fâsıkın kadılık yapması caizdir: Nitekim onun şâhidlik yapması da caizdir. Ancak ona velayet verip salahiyetli bir makama tayin etmek pek de münasip olmaz. Nitekim onun şâhidliği ile amel etmek de pek münasip değildir. Nevadir'de arkadaşlanmızdan nakledildiğine göre; fasıkın kadılık yapması caiz değildir. Tayin edildikten sonra fasıklaşırsa, vazifesinden azledilir. Bu sebeple vazifesinden düşmez ama, azledilmesi gerekir. Bir görüşe göre doğrudan doğruya vazifeden düşer. Çünkü onu tayin eden, onu âdil görerek tasvip etmiştir. Yoksa tayin etmezdi.

Kadı'nın dindar ve güvenilir olması şarttır: Çünkü o insanların malları ve canları üzerinde tasarrufta bulunmaktadır. Güvenilir olmayan bir kimseye bu hususda itimat edilmez.

Akıl sahibi olması da gerekir: Çünkü akıl, dinî mes'elelerde asıldır. Zekâ ve kavrayış sahibi olmalıdır ki, Kitab ve hadîs-i şerifin mânalarını, bunlara bağlı dâva ve mes'eleleri, kadıların mektuplarım ve diğer şeyleri anlayabilsin.

Fıkıh ve sünneti bilmesi gerekir: Bilmezse hüküm vermeye muktedir olamaz ve nasıl hüküm vereceğini bilemez. Ebû Yûsuf un şöyle dediği rivâyet olunur; 'kadı'nın takva sahibi olması, müctehid olmasından daha fazla hoşuma gider. Farzları bilirse, bu; kadılık yapması için kâfidir.'

Başka bir görüşe göre denildi ki; câhili kadı olarak tayin etmek caizdir. Çünkü o, müftüden aldığı fetva ile hüküm verir. Ama âlim olması daha iyidir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kendi reayası içinde daha lâyık biri bulunduğu halde (liyakat derecesi daha düşük olan) birini bir vazifeye tâyin eden; Allah (cc) a, Rasûlüne ve müslümanlann cemaatine hıyanet etmiş olur. "

Müftü de bu vasıflara sahip olmalıdır: Çünkü insanlar karşılaştıkları mes'elelerde onun fetvasına baş vurur, ona uyar, onun sözlerine itimad ederler. Dolayısıyla kadıda aranan vasıflara müftü de sahip olmalıdır.

Fâsıkın müftü olması uygun değildir: Zira dinî mes'eleleri anlatmada onun sözü muteber değildir. Zayıf bir görüşe göre denildi ki; fasıkın da müftü olması caizdir. Çünkü o hataya ve günaha nisbet edilmemek için sakınır.[5]

 

Kadılık Vazifesi İçin Talepde Bulunmak:

 

Kadılık vazifesini almak için talepde bulunmak doğru değildir: Zira Hz. Peygamber (sas) Abdurrahman b. Semûre (ra) ye şöyle buyurmuştur: "Ey Abdurrahman! Makam ve mansıp talebinde bulunma. Eğer talebin üzerine sana vazife verilirse; ha sen, ha vazifen. Ama sen istemeden sana verilirse, o vazifeyi ifâ etmen için (Allah (cc) tarafından) sana yardım edilir."[6]

Başka bir hadîs-i şerîfde de Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: " Bir iş talebinde bulunan kimse emanete hıyanet eder." Hz. Ömer (ra) in de şöyle dediği rivayet edilir; 'kadılığa tayin edilme talebinde bulunan kimse adaletli davranamaz.'

Adaletle hüküm vermekte acze düşeceğinden korkan kimsenin de bu vazifeye gitmesi mekrûhdur: Çünkü bu mahzurludur. Kişinin kendi hür iradesiyle kadılığa atanmasının mekruh olduğu söylenmiştir. Zira bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Kadılığa tayin  edilen kimse bıçaksız olarak boğazlanmış

gibi  olur."  [7] Denildi ki, bu hadîs-i şerîfın mânası; kadılığı isterse,

bıçakla boğazlanmış gibi olur'demektir. Başka bir görüşe göre denildi ki; ehil olmadığı halde kadılığa tayin edilen kimse, bıçaksız boğazlanmış gibi olur.

Bu vazifeyi yerine getirmede kendine güvenen birisi için böyle bir sakınca yoktur: Zira sahabe ve tabiînin büyükleri kadılık vazifesine tayin edilmişlerdir. Bize numune olarak onlar kâfidir. Rasûlullah (sas) da Hz. Ali (ra) yi kadılığa tayin etmişti. Eğer mekruh olsa idi, tayin etmezdi.

Bir   hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Hâkim hüküm verdiğinde isabet ederse, iki sevap kazanır. "} [8]

Ebû Bekir er-Râzî'nin benimsediği görüşe göre; kadılık vazifesinden uzak durmak gerekir. Başka bir görüşe göre, bu vazifeye girmek ruhsat, terketmekse azimettir, denilmiştir. Sahih olan da budur.

Yapacak kimse bulunmadığından dolayı, kadılık işi kendisine kalan kimsenin bu vazifeyi üzerine alması farz olur: Biz bunu açıklamıştık. Ama üzerine almazsa, kabule zorlanamaz. Bir beldede kadılığa ehil bir zümre bulunur da, bunlar vazifeyi kabullenmezler ama, sultanın kendisi hasımların dâvalanna bakarsa; vazifeyi kabul etmeyenler günahkâr olmazlar. Ama sultan dâvalara bakma imkânım bulamazsa, o zaman günahkâr olurlar. Vazifeyi kabullenmezler de, sultan câhil birini kadılığa tâyin ederse; hepsi günahkâr olurlar.[9]

 

Zâlim Devlet Reisinin Kadılığa Tayin Teklifini Kabul:

 

Zâlim devlet reislerinin kadılığa tâyin tekliflerini kabul etmek caizdir: Hz. Ali (ra) haklı olduğu halde ashab, Muâviye (ra) nin kadılığa tayin teklifini kabul etmişlerdi. Zâlim olmasına rağmen, Haccâc'ın kadılık teklifini tabiîn kabul etmişlerdir. Çünkü vazifeyi kabul etmekle hak yerini bulur, zulmün önüne geçilir. Vazifeyi alan bunu yapma imkânını bulamazsa, vazifeyi kabul etmek caiz değildir.[10]

 

Kadınların Kadılığı:

 

Kadının, şâhidliğinin kabul edildiği sahalarda kadı olması caizdir (İmam Şâfıî): Ancak yine de mekruhtur. Çünkü kadılık vazifesini yürütürken, erkeklerle konuşur. Oysa kadınların hayatında esas olan, erkeklerden gizlenmeleridir.Ebû Hanîfe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir; kadı ancak bir sene müddetle   vazifede   bırakılır.    Çünkü kadılıkla uğraşırsa, ilmi unutur.

Bundan dolayı bir seneyi  doldurunca, devlet reisi onu alıp yerine başka birini tayin eder ki, dersle meşgul olsun.[11]

 

Kadılığa Tayin Edilen Kimsenin Yapacağı İşler:

 

Kadılığa tâyin edilen kimsenin Allah (cc) a karşı takva sahibi olması, O'na itaati her şeye tercih etmesi, âhiret için çalışması, tayin edildiği vazifede kendi çabasıyla hakka yönelmesi gerekir. Vazifeye başladığında kendisinden evvelki kadmın dâva dosyalarını ister. Onun tuttuğu sicil ve dosyaları gözden geçirir: Çünkü sicil ve dosyalar ihtiyaç anında hüccet olsunlar diye, tanzim edilmişlerdir. Evet, bunlar yeni atanana teslim edilirler: Çünkü çalışırken onun bunlara ihtiyacı olacaktır.

Emanetler hususunda ve vakıfları kaldırmada ileri sürülen delillere göre hareket eder. Çünkü bunlar Şer'î hüccetlerdir. Yahut ellerinde bulunduranların itiraflarına göre hüküm verir: Çünkü bunlar emin kimselerdir. Vazifeden azledilen bir kadı'nın sözüyle amel etmez: Çünkü o şâhiddir. Bir şahidin şehâdetiyle amel olunmaz. Ancak dâva dosyalarını bu azledilen kadı kendisine teslim etmişse, onun sözü ile hüküm verir: Çünkü onun eli, kendi eli gibidir. Bu hususda o emin biri olur. Yeni kadı'nın güvendiği iki erkeği -bir tane de kâfi olur-eski kadıya göndermesi gerekir: Bunlar gidip ondan divanını, yani sözünü ettiğimiz sicilleri ve dosyalarını teslim alırlar. Evraklan ilgili dosyalara yerleştirirler ki, kadı bunları birbirine karıştırmasın. Dâvaların aslını iyice açığa çıkarabilmek için, eski kadıdan her şeyi birer birer sorar ve dosyalan mühürlerler. Bu sorgu onu iltizam etmek için değil, mes'eleleri iyice kavramak içindir.

Azledilen eski kadı eğer dosyalan onlara vermek istemezse, vermeye zorlanır. Temize çekilmiş bu asıl nüshalar devlet malı olsa da -ki umumiyetle böyledir- alırlar. Çünkü bu müslümanlarm çıkarmadır. Hasımların parasıyla temin edilmiş olsa da alırlar. Çünkü onlar bu evrakı muamele yapılsın diye oraya bırakmışlardır. Eski kadı'nın parasıyla temin edilmiş   olsa   da   alırlar. Çünkü o bunlan servet edinmek için değil, dindarlığının bir gereği olarak tanzim etmiştir. Bu iki adam ondan emanetleri, yetimlerin mallarını teslim alır, hapisdekilerin adlarını yazar, onların nüshalarını teslim alırlar ki, yeni vazifeye başlayan kadı onların durumlarına bakıp anlayabilsin.

Bir kimse bir hakkı itiraf eder veya bu hususda aleyhine bir beyyine ortaya konulursa; kadı bu hüccetle amel ederek, onun aleyhinde bağlayıcı hüküm verir. Aksi takdirde kendi hüküm meclisinde; 'falan mahpusta hakkı olan varsa, mahkemeye gelsin1 diye ilan eder. Şayet bir kimse gelip onun aleyhinde iddiada bulunursa, onları yeniden muhakeme eder. O ilanı kendi uygun gördüğü müddetle yapar. Ama bu müddet zarfında mahkemeye gelen olmazsa, durumu iyice açıklık kazanmadıkça mahpusu salıvermez. Ortalarda görünmeyen bir kimsenin hakkından dolayı mahpus olması -ki, zahir olan da budur- ihtimaline binâen gerektiğinde onu getirip kendisine teslim edecek birini kefil kıldıktan sonra, o mahpusu salıverir. Çünkü azledilmiş olan evvelki kadı o mahpusu boşuna hapsetmiş olamaz.[12]

 

Mescidde Dâvaya Bakmak:

 

Kadı hüküm vermek için mescidde açık bir yere oturur: Zira Hz. Peygamber (sas) hasımların dâvalarını mescidde halledip karara bağlardı. Ondan sonra gelen râşid halîfeler de böyle yaparlardı. Hz. Ali (ra) nin üzerine oturup dâvaları karara bağladığı kanepesi bu güne dek Küfe mescidinde bulunmaktadır. Bu kanepenin ona âit olduğu bilinmektedir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Mescidler ancak Allah (cc) ı anmak ve hüküm vermek için yapılmışlardır. " Garipler hüküm verme yerini karıştırıp şaşırmasınlar diye, dâvalara mescidlerde bakılır. Kadının dâvaya mescidde bakması daha uygun olur: Çünkü cami daha iyi bilinip tanınır.

Hasım hayızlı ve nifaslı bir kadınsa, kadı mescidin kapısına çıkarak onun dâvasına bakar. Ya da onunla davalı arasındaki anlaşmazlığı halledip karara bağlaması için birine emir verir. Aynı şekilde dâva konusu bir hayvansa; kadı yine mescidin kapısına çıkar ki, dâvayı dinlesin ve şâhidlik durumunda da o hayvana işaret edip gösterebilsin.

Kadı dâvalara bir evde oturarak da bakabilir: Ama bu durumda o eve girilmesine izin verir. Oraya giren bir kimseye mâni olmaz. Mescidde kandisiyle beraber oturanlar o evde de kendisiyle beraber oturabilirler. Yardımcıların biraz uzağında otururlar ki, dâva mes'elelerini kendisine anlatmak için yanına yaklaşanların söylediklerini duymasınlar. Fıkıh ve diyanet erbabı bazı kimselerin mahkemede kadıya yakın bir yerde oturmaları müstehabdır. Kaza hususunda bilgili ise, kadı'nm mahkemede yalnız başına oturmasının bir mahzuru yoktur.[13]

 

Kadının Kâtib, Tercüman Bulundurması Ve Hasımlara Yönelmesi:

 

Kadı yanında bir tercüman, bir de fıkhı bilen adaletli bir müslüman kâtib bulundurur: Adaletli olmazsa, hıyanetinden korkulur. Müslüman değilse, Şeriatın uygun görmediği şeyleri yapmasından korkulur. Fıkıh bilmiyorsa, sicilleri ve kadının ihtiyaç duyduğu ahkâmı yazmayı beceremez. Davacı veya davalılardan rüşvet alarak hile yapmasın diye, bu kâtip mahkemede kadı'nm kendisini görebileceği bir yere oturur.

Kadı davacı ve dâvâlıyı muhakeme ederken, onları karşısında müsavi vaziyette oturtur. Onlara yönelişinde, bakışında ve işaretlerinde hep aynı şekilde hareket eder: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakda tutan, Allah (cc) için Şâhidlik eden kimseler olun." (Nisa: 135). Yani, adaletle şâhidlik edenlerden olun. Adalet; iki tarafı eşit tutmaktır. Bir hadîs-i şeriflerinde z- Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Biriniz muhakeme vazifesine müptela olursa; mecîisde oturmada, işaret ve bakışlarda hasımlara müsavi davransın."

Hz. Ömer (ra) de bir mektubunda şöyle diyordu; "Meclisinde ttttada, onlara bakışında, gülümseyişinde ve adaletinde hasımlara aynı ölçüde davransın." Hz. Ömer (ra) bu talimatının gerekçesini şöyle açıklıyordu; "Ki, eşrafdan olan kimse senin iltimasında tamahlanmasın. Zayıf kimse de, senin haksızlık etmenden korkmasın. Çünkü hasımlardan birine imtiyaz tanınırsa, diğerinin kalbi kırılır. Dolayısıyla, dâvasını rahatça anlatamaz, cevabını veremez."

Hasımların, kadi'mn önünde diz üstü oturmaları gerekir. Onları meclisin bir tarafında oturtamaz. Ya da birini sağına, diğerini soluna oturtamaz. Hasımlar huzuruna geldiklerinde kadı dilerse, evvelâ kendisi söze başlayarak, onlara; 'neyiniz var' diye sorar. Yahut dilerse, susarak onların konuşmasını bekler. Hasımlardan biri konuşursa, -onun-dâvasını anlayabilmek için- o konuşurken diğerini susturur.

Kadı,   hasımlardan   biriyle   fısıldaşmaz, delilini ona telkin etmez: Bunun sebebini daha evvel açıklamıştık. Kaldı ki, kadı böyle yapmakla töhmet altında kalır. Birini bırakıp da, diğerine gülümsemez: Gülümseyecek olursa, gülümsediği adam hasmına karşı cür'etlenir. Ve hiç birisi ile şakalaşmaz: Şakalaşması kadılık heybetini sarsar. Birini bırakıp, diğerini misafir etmez: Bunun sebeplerini açıklamıştık. Ayrıca bunun yasak olduğu da bildirilmiştir.[14]

 

Kadının Hediye Kabulü Ve Davetlere Katılması:

 

Kadı, kendisine kadı olmadan evvel hediye vermeyen bir yabancısının hediyesini kabul etmez: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Ümeraya verilen hediyeler, ganimetten mal çalmak gibidir.[15] Çünkü mahkemelik olan şahıs, hediyeyi lehinde karar vermesi için kadıya vermiş ve kadı da verdiği karar karşılığında hediyeyi almış olmaktadır ki, bu da rüşvete benzemektedir. Ama kadılığa tayin edilmezden evvel kendisine hediye vermeyi âdet edinmiş biri için böyle bir sakınca söz konusu değildir. Çünkü açıkça görüleceği üzere bu şahıs eski âdeti üzere kadıya hediye vermektedir. Ama âdetinden fazla miktarda verirse, ya da kadıya intikal etmiş bir dâvası varsa; o zaman kadı onun vermek istediği hediyeyi kabul etmez. Kadı'nın yakınları da bu tafsilata tabidirler.

Kadı hususî davetlere katılamaz. Evlenme ve sünnet düğünü gibi umumî davetlerde hazır bulunur: Zira bu gibi davetlere katılması töhmet sebebi olmaz. Aksine bu gibi davetlere icabet etmesi sünnettir. Fakat töhmet altında kalmasına sebep olacağından dolayı, hususî davetlere icabet etmez. Ama kadı olarak tayin edilmeden evvel kendisini davet etmeyi âdet haline getirmiş olan birinin veya kendi akrabalarından birinin dâvetine icabet edebilir. Bu hususda da evvelki tafsilat geçerlidir.

On kişiden daha az kimsenin bulunduğu davetler hususî, daha fazla kimsenin bulunduğu davetler ise, umumîdir. Başka bir görüşe göre denildi ki; kişi kadı'nın gelmeyeceğini bilir de, yemeği hazırlamazsa; bu hususîdir.

Kadı hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır: Çünkü bunlar, nasslann ifadesine göre müslümanm müslüman üzerindeki haklarındandır. Kadı bu gibi yerlerde fazla beklemez ve buralarda kimseye dâvalar hususunda konuşma hakkı tanımaz.[16]

 

Kadıyı Hüküm Vermekten Alıkoyan Haller:

 

Kadıya; keder, uyuklama, kızgınlık gelir, acıkır, susar veya dünya hayatı ile alâkalı herhangi bir ihtiyaç arız olursa; hüküm vermekden   geri   durur: Bu   hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kadı öfkeli iken hüküm vermesin." [17]Başka bir rivayete göre; "Tok iken hüküm vermesin, "buyurulmuştur. Çünkü hüküm vermek için düşünmeye ihtiyacı vardır. Öfke ve tokluk gibi haller sağlıklı düşünmeye mâni olur ve muhakemeye halel verir. Muhakeme gününde kadı'nın nafile oruç tutması mekruhtur. Çünkü oruçlu iken mutlaka açlık hisseder.   Kaza meclisinde uzun müddet oturarak kendini yormaz. Çünkü böyle yaparsa, büyük ihtimalle bıkkınlık hissedip sıkılır. Kaza meclisinde günün iki ucunda oturur.

Hasımların anlaş acaklarını umarsa, onları bir iki defa mahkemeden geri çevirir. Zira Hz. Ömer; "Barışmcaya kadar, hasımları geri çevirin" demiştir. Anlaşacaklarını ummuyorsa, -erteleme gerekçesi kalmadığından dolayı- aralarındaki mes'eleyi karara bağlar ve kararını infaz eder.

Dâva meclisinde kendisi için ne bir şey satar, ne de satın alabilir: Alış veriş yaparsa, töhmet altında kalır. Ama mahkeme haricinde alış veriş yapmasının bir mahzuru yoktur. Rivayet edildiğine göre; Ebû Hanîfe bunu bile mekruh saymıştır. Kadı ancak tanımadığı ve kendisine iltimas yapmayacağı kimselerle alış veriş yapabilir.[18]

 

Kadının Salahiyet Devri:

 

Kadı salahiyetini başkasına devredemez. Ancak bu hususda kendisine salahiyet verilmiş ise, salahiyetini devredebilir: Çünkü kadı devlet başkanının vekili gibidir. Vekil ise, -kendisine bu hususda izin verilmeden- başkasına vekâlet veremez.

Hazır bulunmayan bir dâvâlı aleyhine hüküm verilemez: Zira Rasûlullah (sas) Hz. Ali (ra) ye bu hususda şöyle buyurmuştur: "Ey Ali, diğerinin sözlerini dinlemeden hasımlarından biri lehine hüküm verme."[19]

Çünkü muhakeme, hasımlar arasındaki çekişmeye son vermek için

yapılır. Çekişme de inkârsız olmaz. Şu halde hazırda bulunmayan bir dâvâlı aleyhine hüküm vermenin bir mânası olamaz. Ancak onun yerine geçen biri olursa, hüküm verilebilir: Onun yerine geçen ya kendisinin vekâlet verdiği vekildir, ya da Şer'-i şerifin salahiyet verdiği ve kadı tarafından tayin edilmiş olan vasidir. Yahut hazır bulunmayan için iddia edilen şey,  hazır bulunan için iddia edilen şeyin sebebi olursa, etmiştir.

yine bulunmayan dâvâlı aleyhine hüküm verilir: Meselâ, bir kimse başka bir adamın elinde bulunan bir evin kendisine âit olduğunu iddia eder de o adam bunu inkâr eder; iddia sahibi ise o evi hazırda olmayan falan adamdan satın aldığını söylerse; bu durumda kadı hâzınn ve gaibin hakkında gerekli hükmü verir.

Keza, bir kimse şuf a hakkı sahibi olduğu iddiasında bulunur da, mülkü elinde bulunduran kişi bunu inkâr eder, iddia sahibi ise mülkü elinde bulunduranın o mülkü hazırda bulunmayan falan adamdan satın aldığını söylerse; bu durumda kadı, hâzırın da gaibinde hakkında hükmünü verir.

Keza, iki kişi bir adamın aleyhinde şâhidlik ederler de, o adara onların köle olduklarını söyler ve lehinde şâhidlik edilen şahıs ise, o iki şahidi efendilerinin azad etmiş olduğuna dâir beyyine getirirse; bu durumda kadı hâzınn da, gaibin de hakkında hüküm verir.[20]

 

Bir Kadıya Başka Bîr Kadı'nın Kararının Arzedilmesi

 

Bir kadıya başka bir kadı'nın kararı arzedildiğinde; bu karar Kitab, sünnet-i meşhûre veya icmâa aykırı değilse, kadı bu kararı uygun görüp geçerli kılar: Bunda asıl kaide şudur; kadı, muhakeme edip karar vermesi caiz olan kimselerdense ve içtihad edilmesi caiz olan bir mes'ele hakkında hüküm vermiş ise; başka bir kadı'nm bu kararı bozması caiz değildir. Çünkü ikinci içtihad da onun gibidir. Kaldı ki, onun içtihadı daha evvel yapıldığı ve mahkeme kararma bağlandığı için, tercih edilir.

Rivayet edildiğine göre; Kadı Şüreyh Hz. Ömer (ra) ile Hz. Ali (ra) nin kararlarına aykırı kararlar vermiş ama, onlar -üzerinde içtihad edilmesi caiz olan hususlarda hüküm vermesi caiz olan biri vermiş olduğu için- bu kararı feshetmemişlerdir.

Hz. Ömer (ra) in dede mirası hakkında muhtelif kararlar verdiği rivayet edilir. Neden böyle yaptıklarını kendisine sorduklarında şu cevabı vermiştir;   "Evvelki kararımız o zamanki hükmümüze göre geçerlidir.

Şimdiki karanınız da yapacağımız muhakemeye göre geçerli olacaktır." Böyle demiş ve evvelki kararını feshetmemiştir. Kitab'm ve meşhur sünnetin açık hükmü varken, içtihad edilmez. Ancak bunların açık hükümlerinin bulunmadığı mes'elelerde içtihad edilir. Muaz b. Cebel (ra) in bunu bildiren hadîsi daha evvel geçmişti. Cumhurun üzerinde icmâ ettikleri mes'elelerde de içtihad edilmez. Çünkü bu fikir ihtilâfı değil, terslik çıkarmak olur. İçtihaddan maksat, sadr-ı evvelin ihtilâfıdır.

Bir kadı'mn, lehine şâhidlik yapması kabul olunmayan birisi için hüküm vermesi caiz değildir: Çünkü onun lehine şâhidlik yapmasını reddeden sebep, muhakemede daha kuvvetli bir şekilde mevcuttur. Zira muhakeme daha bağlayıcıdır. Kendisini kadılığa tâyin edenin leh veya aleyhindeki dâvalara bakabilir: Çünkü kadı, onun değil; müslümanların naibidir, onlar adına hüküm verir. Bu sebeple kadı kendisini vazifeye tayin edenin vefatıyla vazifeden azledilmiş olmaz.

Kadı'nın vazifeli olduğu zaman ve havalide kul haklarından olduğunu bildiği bir dâvaya bakması caiz olur: Çünkü onun bilmesi, iki şahidin şehâdeti gibidir, hatta evlâdır. Zira yakinî bilgi; onun görerek, işiterek edindiği bilgidir. Şâhidlikle elde edilen bilgi ise, zann-ı gâlipdir. Üzerinde icmâa vanlan görüşe göre; onun yalnız başına sözü, hasımsız dâvalarda makbuldür. Ne zaman; 'ben böyle hükmettim' derse, geçerli olur. Ama kadılığa tâyin edilmesinden evvel veya kadılık alanı haricinde vâkıf olduğu dâvaya bakma salahiyeti -Ebû Hanîfe'ye göre- yoktur. Bu hüküm Hz. Ömer (ra) ile Kadı Şüreyh'den nakledilmiştir. Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed dediler ki; o tıpkı kendi kadılığı zamanında ve havalisinde imiş gibi, bu dâvaya da bakıp hükmünü verir.

Buna verilecek cevap şudur; kadı kendi vazifeli olduğu şehir ve zaman hâricinde hâkim değil, şâhiddir. Bir ferdin şâhidliği ise, kabul edilmez. Bu durumda o sanki bu bilgiyi âdil bir şâhidden öğrenmiş ve sonra da kendisi kadılığa tayin edilmiş gibi olmuştur ki, bu bilgi ile amel edilemez.

Haddlere gelince; bu hususda o kendi bilgisine dayanarak hüküm veremez. Çünkü o, bunda tarafdır. Zira hadd, Allah (cc) m hakkıdır. O da Allah (cc) m naibidir. Ancak iftira haddi bundan müstesnadır. Bu halde o kendi bilgisine dayanarak hüküm verir. Çünkü bu hadde kul hakkı vardır. İçki haddi de böyledir; sarhoşu veya kendisinde sarhoşluk emmareleri görünen birini gördüğünde onu tâzir eder.[21]

 

Yalancı Şâhidlerin Şehâdetine Dayanılarak Verilmiş Hüküm:

 

Nikâh, boşanma, alış veriş gibi akidlerde ve mevcud bir akdin feshi hususunda yalancı şâhidlerin şehâdetine dayanarak verilmiş olan bir hüküm zahiren de, bâtınen de geçerli olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed). Hibe ve mirasta da böyledir: İmameyn dediler ki; "Bu hüküm bâtınen, yani Allah (cc) katında geçerli olmaz. Bunun sureti şöyldir; iki kişi bir kadının bir erkekle evlenmiş olduğuna dâir yalan şehâdette bulunurlar, kadı da onların şehâdetlerine dayanarak hüküm verirse; İmameyn'in hilâfına, Ebû Hanîfe'ye göre bu hüküm geçerli olur. Öyle ki, bu karara istinaden kocanın o kadınla cinsî münasebette bulunması helâl olur. Bu iki kişi bir adamın karısını bâin talâkla boşadığına dâir yalan şehâdette bulunurlar, kadı da bu yalan şehâdete dayanarak kadının boşandığına hükmeder, sonra başka bir erkek o kadınla evlenirse; bu evlilik Ebû Hanîfe'ye göre caiz olur. İmameyn dediler ki; ikinci koca şâhidlerin yalancı olduklarını bilmiyorsa, kadınla cinsî münasebette bulunması zahire uyularak helâl olur. Çünkü o, bâtını bilmekle mükellef değildir. İki şâhidden birinin yalancı olduğunu bilse dahi, kadınla cinsî münasebette bulunması helâl olmaz. İlk kocası o kadınla cinsî münasebette bulunursa, zina etmiş olur ve kendisine hadd tatbik edilir. İmam Muhammed ilk kocanın o kadınla cinsî münasebette bulunmasının helâl olduğunu söylemiş, Ebû Yûsuf ise, helâl olmadığını söylemiştir. Ebû Hanîfe'nin sözü bu hususda bir şüphe meydana getirmiş olup; bundan dolayı ihtayat gereği o kadınla ilk kocasının cinsî münasebette bulunması haramdır. Kadı'nm yalan şehâdete dayanarak verdiği karar, başkasının iddet beklemekte olan karısında ve nikâhlısında geçerli olmaz. Bu hususda icmâ vardır. Çünkü nikâhı mahkemeye takdim etmek mümkün değildir. Yabancı kadın hakkında bu mümkündür. Münazaaya son vermek için hükmü düzelterek nikâhı mahkemeye takdim etmek mümkündür. Ebû Hanîfe'ye göre yalan şehâdete göre satılan cariyenin satışı geçerlidir. Öyle ki, onu satın alanın onunla cinsî münasebette bulunması helâl olur. Yalan şehâdete dayanılarak verilen mahkeme karan hibe ve mirasda da geçerli olur. Öyle ki, lehine yapılan yalan şehâdetle hibe ve mirası elde edenin bu hibe ve mirası yemesi helâl olur. Ebû Hanîfe'ye göre bu kararın hibe ve mirasda geçerli olmadığı rivayet edilmiştir. Geçerli olduğunu müdafaa eden İmameyn'in bu hususdaki dayanakları şu hadîs-i şerîfdir; "Dâvalarınıza bakmam için bana geliyorsunuz. Bazınız bazınıza göre delilini daha iyi anlatıyor olabilir. Ben ancak bir beşerim, duyduğuma göre hüküm veririm. Bu sebeple de kardeşinin malının bir kısmını kendisine vermeğe karar verdiğim  bir kimse olursa, ona ancak ateşden bir parça koparıp vermiş olurum."[22] Bu hadîs-i şerif umumîdir; bütün haklan, akidleri, fesihleri ve diğer şeyleri kapsamaktadır. Şu halde kadı'nın verdiği hükmün bâtında Allah (cc) katında olduğu gibi olması gerekir. Zahirde ise, hüküm kadı'nın infazına göre geçerli ve bağlayıcı olur. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Ben zahire göre hüküm veririm. Gizli hallere ise, Allah (cc) bakar."

Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki dayanağı şudur; rivayet edildiğine göre adamın biri asalette kendisinden daha üstün bir kadınla evlenmeye tâlib olmuş, ancak kadın onunla evlenmeye yanaşmayınca; adam o kadınla evlenmiş olduğunu iddia ederek, bu hususda kendisini doğrulayıcı iki şahidi Hz. Ali (ra) nin huzuruna götürmüştü. Hz. Ali (ra) de onların şâhidliklerine dayanarak kadının o erkekle evli olduğuna hükmetmişti. Kadın; 'ben o adamla evlenmedim, o şâhidler de yalancı şâhidlerdir. O benimle evlendiğini iddia ediyor, ama bunun aslı yoktur' deyince Hz. Ali (ra); 'şâhidlerin seni evlendirdiler' demiş ve nikâhı geçerli kılmıştı. Çünkü o, kendisi için yemden karar verme salahiyetinin bulunduğu bir mes'elede Şer'î  delillere dayanarak Allah (cc) in emri ile hükmetmişti.    Haram bir iş yapmakdan sakınmak için, yeniden karar vermiş ve hükmetmişti.

îmameyn'in dayandıklan; "Dâvalarınıza bakmam için bana geliyorsunuz..." cümlesiyle başlayan hadîs-i şerifin malla alâkalı hükmü açıktır. Bunun böyle olması gerektiğini biz de söylüyoruz. Çünkü kadı'nın yalan şehâdete dayanarak, başkalarının emlâki hakkında verdiği karar, bu hadîs-i şerîfden dolayı geçerli olmaz. Ayrıca bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Mallannzı aranızda haksız sebeplerle yemeyiniz. "(Bakara: 188). Rivayet edildiğine göre; bu âyet-i kerîme bunun için nazil olmuştur. Kadı, sebepsiz olarak bir mülkü bir kimse için isbat edemez. Meselâ sebepsiz olarak Zeyd'in malım Amr'a veremez. Akid ve fesihlere gelince; o, bunlan yeniden ele alıp karanni verebilir. Meselâ Zeyd'in veya başka birinin cariyesini sahibinin yokluğunda veya ölümünden korkulması halinde başka birine satabilir. Çünkü bu durumda kadı o cariyeyi muhafaza etmek için satmaktadır. Sahibi Ölür ve vâsisi de yoksa, o zaman cariyeyi yine satabilir. Kadı, çocuk yaşdaki kızla oğlanı birbirine nikahlama, iktidarsız koca ile kansını birbirinden ayırma ve buna benzer işleri yapma salahiyetine sahiptir. Bu da kadı'nın akid ve fesihlerde yeni bir karar verme salahiyetine sahip olduğunu ispatlıyor. Haramdan sakınmak için muhakemeyi yeniden karar verme şekline sokuyor. Bu salahiyetini başkalarının mülkü üzerinde sebepsiz olarak kullanamaz. Şu halde bunu yeniden karar verme şekline sokmak mümkün olmadığından, bu salâhiyet bâtıl olmaktadır.

Sonra biz deriz ki; kadı'nın yalan şehâdete dayanarak verdiği karar bâtınen geçerli olmasa da, zahiren geçerlidir. Meselâ, yalan şehâdete dayanarak evli bir çiftin boşanmalarına karar verirse, kadın bâtmen ilk kocaya helâl olarak kalır. Zahiren de ikinci kocaya helâl olur. ikinci koca da birinci kocanın başına gelen belâ ile karşılaşırsa, kadın üçüncü kocaya da helâl olur. Dördüncü ve beşinci kocalar için de hüküm böyledir. Bu kadın aynı zamanda bütün kocalanna helâl olur ki, bunda açıkça   fuhuş    vardır. Kadı'nm bu kararının bâtmen geçerli olduğunu

söylersek; o zaman kadın sadece birine helâl olur ki, bunda fuhuş yoktur.[23]

 

Borçlunun Hapsedilmesinin Vücûbu Ve Ne Zaman Caiz Olacağı

 

Hapsetmenin vâcibliğinin delili şu hadîs-i şerîfdir; "Varlıklı kimsenin borcunu ödemeyi geciktirmesi zulümdür. (Bu sebeple onun) ırzı ve onu cezalandırmak helâl olur.  [24] Bu ceza onu hapsetmektir. Bu,

selefden böyle rivayet edilmiştir. Kadı, hakları sahibine ulaştırmak için kadılık vazifesine tâyin edilmiştir. Borçlu borcunu ödemeye yanaşmazsa, kadı'nın onu ödemeye zorlaması gerekir. Zorlamanın dayakla yapılamayacağı hususunda icmâ olduğuna göre, tek çare onu hapsetmektir.

Davacının haklı olduğu ispatlanır da, borçlusunun hapsedilmesini isterse, kadı onu hapsetmez: Çünkü zulmü ortaya çıkmamıştır. Ama zulmü ve borcunu inkâr edişi başkalarının yanında ortaya çıkarsa, kadı onu hapseder. Borcunu ödemesini emreder. Ödemeye yanaşmazsa, hapseder: Çünkü artık zulmü ortaya çıkmıştır. Bu, alacaklının hakkının ikrar ile sabit olması halinde olur. Ama hakkı beyyine ile sabit olursa, kadı onu ilk defada hapseder. Çünkü beyyine ancak borcun inkâr edilmesinden sonra alacaklı tarafından ortaya konulur. Borcun inkârı ise, zulümdür. Kadı borçluya; 'malın var mı?' diye sormaz. Bunu davacıya da sormaz. Ancak dâvâlı bunu davacıya sormasını isterse, kadı davacıya sorar. Malî sıkıntı içinde olduğunu ikrar ederse, kadı onu salıverir: Çünkü bu durumda nass gereği borçluya zaman tanıma hakkı doğar. Ama bu, borçlunun yakasına sarılmaya mâni teşkil etmez.

Davacı borçlunun zengin olduğunu söylerken, borçlu malî sıkıntı içinde bulunduğunu söylerse, kadı da onun zengin olduğunu biliyorsa, yahut borç malın bedeli olan bir para veya borç olarak verilen bir mal ve bir para ise; yahut keffaret ve mehir gibi üzerine aldığı bir borç ise veya karısını mal karşılığında boşamasından doğan ve bunlara benzer şeylerin borcu ise; kadı borçluyu hapseder: Çünkü görünürde elde etmiş olduğu şey, hâlâ mevcudiyetini korumaktadır. Bunu üstlenmiş olması da, borcu ödeme gücüne sahip olduğunu gösterir. Bu gibi borçların haricinde, fakir olduğunu iddia eden borçlu hapsedilmez: Zira aslolan budur. Bu da telef edilen şeylerin tazmini, cinayet diyetlerinin, yakınların ve zevcelerin nafakalarının ödenmesi, ortak kölenin azad edilmesi gibidir.

Ancak varlıklı kimse olduğu ispatlanırsa,  yine hapsolunur:

Çünkü böyle bir kimse zâlimdir. Borçluyu bir müddet hapseden kadıya; 'eğer malı olsaydı, ortaya çıkarırdı' diye bir kanaat gelirse, onun durumunu araştırır; malı çıkmazsa, serbest bırakır: Çünkü görünüşde o malî sıkıntı içindedir. Dolayısıyla kendisine bir müddet tanınmasını hakeder. Borçlunun fakir olduğuna dâir iki kişinin şehâdet etmesi halinde de aynı hüküm söz konusudur. Hapse girdikten sonra ortaya konulan fakirlik delili kabul edilir. Bu hususda icmâ vardır. Ama hapse atılmadan evvel ortaya atılan bu delil kabul edilmez. Aradaki fark şudur; borçlu hapse konulduktan sonra bir karine bulmuştur. Hapsin şiddet ve sıkıntılarına katlanmıştır. Bu da onun fakir olduğunu gösteren bir delildir. Ve bu delil hapse konulmasından evvel mevcut değildi.

Zayıf bir görüşe göre denildi ki; bu delil her iki halde de kabul edilir. Bununla beraber zengin olduğu ispatlanırsa,  hapsi uzatılır:

Çünkü bu takdirde o zâlimin biridir.

Hapis müddetinin ne kadar olacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Kimi iki, kimi üç ay demiş; bazıları da bir ay, bazıları dört ay, bazıları altı ay olarak takdir etmişlerdir. Doğrusu ilk söylediğimizdir. Çünkü insanlar hapse dayanma gücü hususunda farklıdırlar. Bu hususda aralarında çok fark vardır. En iyisi bu müddet kadı'nın takdirine bırakılmalıdır.

Erkek karısına nafaka vermezse, hapsedilir: Çünkü nafaka alması, kadının kocası üzerindeki bir hakkıdır. Kocası ona bu hakkını vermediği için zulmetmiştir. Zulmünden dolayı da hapsedilir. Bir baba çocuğuna olan borcunu ödemezse, hapsedilmez: Dedeler ve nineler de böyledirler. Çünkü bu durumda oğul babasına, dedesine veya ninesine örfe uygun biçimde iyi davranmamıştır. Oysa, onlara iyi davranması emredilmiştir. Ancak çocuğuna nafaka vermeye yanaşmazsa, hapsedilir: Çünkü nafaka vermemesi halinde çocuk helak olur. Bu cümleden olarak; baba çocuğuna saldırırsa, çocuğu -öldürerek de olsa-onu üzerinden defedebilir.

Hapisdeki adam hastalandığında orada kendisine bakacak biri varsa, kadı onu hapisden çıkarmaz. Ama yoksa, ölmesin diye çıkarır.

Hasım mahkemeye gelmezse; kadı onu döverek, tokatlayarak, hapsederek veya surat asarak... uygun gördüğü bir tarzda tâzir eder.[25]

 

Kadıların Birbirleriyle Yazışmalarının Kabulü

 

Şüphe ile düşmeyen bütün hukuk dâvalarında bir kadı'nın başka bir kadıya gönderdiği yazı kabul edilir: Çünkü buna ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç da hasımlarla şâhidleri bir araya getirmeme durumudur. Ama hadd ve kısas gibi şüphe ile düşen dâvalarda kadılar arasında yazışma kabul edilmez. Çünkü bu gibi dâvalarda bedellik şüphesi vardır.

Kadılar arasında yazışmanın caiz oluşunun delili şudur: Mektup; ihtiva ettiği ifadelerin şifahen söylenmesinin ve hitabın yerine geçer. Şundan dolayıdır ki; Allah (cc) m Rasûlullah (sas) a gönderdiği Kitab, O'nun Rasûlüne emir, yasak ve diğer hususlarda bulunacağı hitabın yerine geçer. Rasûlullah (sas) in da; Bizans ve Fars hükümdarlarına, çeşitli beldelerde vazife yapan kendi valilerine gönderdiği mektuplar da böyle olup, bunlar Rasûlullah (sas) in alâkadarlara hitabı yerine geçer. Bu mektuplarında yer alan yazılı emirlere onların adetâ şifahî emir gibi uymaları gerekir.

Bu hakikat böyle sabit olduğuna göre, biz deriz ki; kadı'nın kadıya gönderdiği yazı onun ona hitabı gibidir. Ona söylemek istediklerini    şifahen söyleyip bildirirse, sahih olur. Yazılı nâmesi de böyledir. Bu şöyle olur; şâhidler kadı'nın huzuruna gelerek; 'hazırdaki şu adamın giyapdaki şu adamdan şu kadar alacağı vardır' diye şehâdette bulunurlar. Kadı da dâvâlının bulunduğu şehrin kadısına bunu bir yazı ile bildirir. Bu şâhidliğin naklidir. Yazıyı alan kadı da bu sebeple kendi re'yi ile hükmeder. Şâhidlik hazırdaki bir adamın aleyhine yapılırsa, kadı onun aleyhine hüküm verir ve bu hükmünü de başka şehirdeki kadıya yazılı olarak bildirirse, buna da sicil denilir.

Bu yazışma; nikâh, borç, gasp, inkâr edilen emanetler, mudârebe şirketi dâvalarında yapılır. Çünkü bu bir borçtur ve vasıflandırmakla bilinir.

Yazışma nesep dâvalarında da yapılır. Çünkü nesep; baba, dede, kabile ve diğer şeylerin belirtilmesiyle bilinir ve yazışma akar dâvalarında da yapılır: Çünkü akar, hudutların belirtilmesiyle bilinir.

Menkul mallarla alâkalı dâvalarda bu yazışma kabul edilmez: Çünkü işaret için bu dâvalarda şâhidliğe ihtiyaç vardır. İmam Muhammed'e göre ise, bütün menkul mal dâvalarında yazışma kabul edilir ve fetva da buna göre verilmiştir: Buna ihtiyaç vardır. Vasfı, miktarı ve diğer bazı şeyleri söylenerek menkul malın tarif edilmesi mümkündür. Rivayet edildiğine göre; Ebû Yûsuf bu hususda şöyle demiştir; 'kadılar arasında yazışma cariye hakkında değil ama, köle hakkında olursa, kabul edilir. Çünkü cariye değil ama, köle sık sık kaçıp firar eder'. Ebû Hanîfe kadılar arasında yazışmanın hem cariye hem de köle hakkında makbul olacağını söylemiştir.

Bu yazışmanın sureti şöyledir; bir kadı bu hususda başka bir kadıya yazdığı mektubunda şöyle der; 'huzuruma gelerek falan adama kölenin (böyle derken kölenin adını, şemailini ve cinsini de yazar) kaçıp firar ettiğine ve onu falan adamın almış olduğuna dâir şehâdette bulundular.1

Yazının hangi kadıya âit olduğunu ispatlayan bir beyyinesi olmadıkça, kabul edilmez: Çünkü bu yazı bağlayıcı olmak için yazılır. Beyyine olmadan da bağlayıcı olmaz. Zira yazı yazıya benzer. Yazıyı ancak beyyine belirler. Kadı mektubunda  davacı ile dâvâlının adlarını, baba adlarını, dede adlarını, kabile, oymak ve mesleklerini yazar. Dedelerinin adlarını yazmazsa, caiz olmaz. Sadece Ebû Yûsuf a göre caiz olur. Oymaklarında benzer isimlli kimseler varsa; o zaman karışıklığa mani olmak için onları diğerinden ayırt edici bazı vasıflarını da yazması gerekir ki, bu yazı geçerli ve caiz olsun.

Ayrıca    yazının   hangi   kadıya   gönderildiğinin   de   yazıda belirtilmiş olması gerekir: Mektubuna şöyle başlaması gerekir; 'falan oğlu, falan oğlu falandan; falan oğlu falan oğlu falana...'Bundan sonra da dilerse şöyle der; müslümanların kadılarından yazı kendisine ulaşan her kese. Müslüman olmayan kadılara değil': Böyle yazmalı ki, mektubun kime yazıldığı bilinsin. Gerisi buna bağlı teferruattır.

Kadı yazdığını şâhidlere okur ve muhteviyatını onlara anlatır ki, neye şâhidlik ettiklerini bilsinler. Sonra huzurlarında yazıyı mühürler. Şâhidler de o yazıda olan şeyleri bellerler: Öyle ki, bunun falan kadî'nın mektubu ve mührü olduğuna şehâdet edip de, mektupda anlatılanların doğruluğuna şehâdet etmezlerse, kabul olunmaz. Çünkü mühür mühüre benzer. Bu mektup davacının elinde bulunduğuna göre; değiştirilmiş olduğu vehmi akla gelebilir. Karışıklığa mâni olmak için şâhidlerin isimleri, baba ve dede adları yazıya dâhil edilir. Ebû Yûsuf kadılığa tâyin edilince, insanlara kolaylık olsun diye, bu kayıtlardan hiç birini şart koşmadı. Sarahsî de Ebû Yûsuf un bu görüşünü benimsemiştir. Tabii ki, hiç bir zaman haber almak, görmek gibi olmaz: Ebû Bekir er-Râzî dedi ki; 'kadı eğer falan oğlu, falan oğlu falandan müslümanların kadı ve hâkimlerinden bu mektubun kendisine ulaştığı her kese...' diye yazarsa, mektubun kendisine ulaştığı her kadî'nın mektubu kabul etmesi gerekir. Çünkü belirsiz bir topluluğa hitap caizdir. Zira Hz. Peygamber (sas) tanımadığı beldelerin idarecilerine mektuplar yazarak onları İslâm'a davet etmişti.

Keza, tanımadığı halde bizlere de emirler vermiş ve yine bazı şeylerden de yasaklamıştır. Bu hususdaki hitabı sahih olup, bizi bağlayıcı vasıftadır. Günümüzde kadılar da bu mevkidedirler. Mektupda gönderici kadı ile kandisine gönderilen kadî'nın adlarının yazılı olması gerekir. Adresde de adlarının yazılı olması gerekir. Sadece adresde yazılı olur da, mektubun içinde yazılı olmazsa, mektup kabul edilmez. Ancak    Ebû Yûsuf     bu    görüşe    muhalifdir.    Çünkü    mühürlü    olmayan    şeyin değiştirilmesi muhtemeldir.

Yazı dâvaya bakan kadıya gelince, mührüne bakar. Şâhidler, 'bu yazının falan kadî'nın yazısı olduğuna ve hüküm meclisinde kendilerine teslim ettiğine, kendilerine okuyup mühürlediğine' şâhidlik edince; kadı mektubu açar ve hasma karşı okur. İçindekilerle hasmı ilzam eder: Çünkü başkasının (davacının) hakkı onun üzerinde sabit olmuştur. Kadı, gelen mektubu ancak hasmın huzurunda kabul eder:

Çünkü bu yazı da şehâdet gibi hasmı ilzam etmek içindir. Nasıl ki, şehâdeti hasmın huzurunda dinlerse, mektubu da onun huzurunda açar. Zayıf bir görüşe göre denildi ki; hasım hazırda olmadan da mektubun açılması caizdir. Çünkü bu hak onun huzurunda sabit olmuştur. Şu halde mektubu açmak için onun hazır olmasına ihtiyaç yoktur.

Yazı varması gereken yere varmadan yazıyı gönderen kadı ölür veya azledilir, yahut delirerek yahut bayılarak ya da başka bir sebeple kazaî ehliyetini kaybederse, bu yazı bâtıl olur: Çünkü yerine ulaşınca, mektup da hitap gibidir. Ama göndericisi ölünce, hitap etme ehliyetini kaybeder. Kadı; azil ve diğer sebeplerle de sıradan reâyâ mevkiine dâhil olur. Yazının gönderildiği kadı da ölürse, yine bâtıl olur. Ancak yazının altına gönderilen kadî'nın adından sonra; 'müslümanların kadılarından bu yazının kendilerine ulaştığı her kese* diye bir kayıt konulmuş ise, ismi yazılı olan kadı ölse de, bu yazı geçerli olur: Bunun sebebini açıklamıştık.

Hasmın vefatıyla yazı bâtıl olmayıp, mirasçılarına geçer: Çünkü mirasçılar onun yerine geçerler. Hasım, yazının gönderildiği kadı'nın bölgesinde yoksa ve davacı onun delilini dinlemek ve onun için hasmının bulunduğu yerdeki kadıya bir mektup yazmak isterse, yazar: Çünkü buna ihtiyaç vardır. Bu mektuba ilk gelen yazının bir nüshasını veya o mânada bir yazı koyar ki kendi nezdinde sabit olan Şeyi yazsın.[26]

 

El- İhtiyar Kadıdan Başkasını Hakem Tayin Etmek

 

Davacı ve dâvâlının bir kimseyi aralarında hüküm vermek için hakem tayin etmeleri caizdir (İmam Şâfıî): Çünkü davacıyla dâvâlı kendi şahısları üzerinde karar verme hak ve salahiyetine sahiptirler, Binâen aleyh, hakem onlar hakkında âdeta bir kadı, başkaları hakkında ise, sulhçü olur. Çünkü ikisinin haricindeki kimseler o hâkimin vereceği hükme razı olmayabilirler. Hakemin de o ikisi dışındaki kimse üzerinde bir salahiyeti yoktur. Ama kadı böyle değildir. Bunun sureti şöyledir; müşteri hakem kararma dayanarak kusurlu malı satıcısına geri verirse, satıcının o malı kendisine satmış olan şahsa geri verme imkânı olmaz. Çünkü hakem kararı sadece satıcı ile müşteriyi bağlar. Ama üçüncü şahsı bağlamaz. Keza, hatâen öldürme hadisesinde hakem tâyin edilen zat, katilin akrabalarının diyet ödemelerine hükmederse, -hakemin onlar üzerinde salahiyeti olmadığından - bu karar onları bağlamaz.

Hadd ve kısas gibi şüphe ile düşen dâvalarda hakem tâyin etmek caiz değildir: Çünkü davacıyla davalının kendi kanları hakkında hüküm verme salahiyetleri yoktur. Kendilerinin mubah kılmalarıyla, kanları mubah olmaz.

Zayıf bir görüşe göre denildi ki; kısasda hakem tâyin etmek caizdir. Çünkü taraflar bu hakka sahiptirler. Sahip olduklarına göre bu haklarını başkasına devredebilirler. Haddler ise, Allah (cc) in hakkıdır. Hadd için hakem tâyin etmek caiz değildir.

Hırsızlığın tazmininde hakem tâyin etmek caizdir. Ama el kesme cezası hususunda caiz değildir.

Hakemin hüküm verme ehliyetine sahip olması şarttır: Çünkü kadı gibi, hakemin karan her iki tarafı bağlar. Hem hakemliğe tayin edilirken, hem de hüküm verirken hüküm verme ehliyetine sahip olması şarttır.

Hakem tayin edilen delilleri dinler: Tarafların ikrarına, yeminden dönmelerine ve çekinmelerine göre hüküm verir: Çünkü onun   kararı   Şer'î bir hükümdür. Her iki taraf üzerinde karar verme salahiyeti olduğundan dolayı, hakemin verdiği hükmü her iki tarafın da verine getirmesi lâzımdır. Dâvan ve davacıdan her birinin hüküm verilmeden önce hakem tayini işinden dönme hakları vardır: Çünkü o ancak her ikisinin rızasıyla ikisi hakkında hüküm vermek için hakem tayin edilmiştir. Devlet reisi ile kadıda olduğu gibi, rızaları yok olunca, hakemlik salahiyeti sona erer.

Hakemin verdiği karar bir kadıya havale edilirse; mezhebine uygun görürse imzalar: Çünkü bu durumda bozmasında fayda yoktur. Uygun değilse, bu kararı bozar: Çünkü hakemin kadı üzerinde bir salahiyeti yoktur. Böyle olunca, kadı hakemin kararını tasdik etmekle mükellef olmaz. Ama kadı böyle değildir; onun salahiyeti umumîdir.

Hakemin, lehlerine şâhidlik edemeyeceği kimselerin lehine hüküm   vermesi   töhmete   sebep   olacağından   dolayı   caiz değildir.

Doğrusunu Allah (cc) bilir.[27]



[1] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/95-96.

[2] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/96-97.

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/97-98.

[4] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiştir

[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/98-100.

[6] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivâyet etmiştir

[7] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Tirmizî rivâyet etmiştir

[8] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, îbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/101-102.

[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/102.

[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/102-103.

[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/103-104.

[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/104-105.

[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/105-106.

[15] Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir.

[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/106-107.

[17] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, tbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir

[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/107-108.

[19] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Ahmed, İbn. Hibban ve İbn. Medinî riyâvet

[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/108-109.

[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/109-111.

[22] Bu hadîsi Buharı, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Ibn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[23] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/111-114.

[24] Bu hadîsi Buharı, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/114-116.

[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/116-119.

[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/120-121.