Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 16 Ikrar

16- İKRAR KİTABI  1

İkrarda İstisna Yapmak. 2

Öncelikli Olarak Kabul Edilen İkrarlar 3

 

 

 

 

 

16- İKRAR KİTABI

 

ikrar kelimesi lûtgatte durdurmak ve sabit hale getirmek mânasındadır. Karar kelimesi de sükûn ve sebat mânasmdadır. 'Falan adam evde karar kıldı' denildiğinde; bu, o adamın o eve yerleşip oturduğu mânasına gelir. 'Onun yanmda şöyle karariaştirdım' denildiğinde bu, 'onun yanında ispatladım' mânasındadır. Vadinin karan; içinde suyun durduğu gibi demektir. 'İş bu minval üzere devam etti1 denildiğinde, o işin bu minval üzere sabit olduğu kasdedilir. İnsanlar (hacılar) o günlerde sefer ve hareketlerini bırakıp Mina'da kaldiklan için, Mina günlerine, karar günleri mânasında 'eyyâm-ı tor'denilir.

Allah (cc) bir kimseye kâfi miktarda varlık verip nefsini teskin ederek başka şeye tamah etmeyecek hale getirdiğinde o kimse için 'Allah (cc) gözünü kararlaştırsın' diye duâ edilir.

Şer'î ıstılahda ikrar; kişinin başkasına âit olup, kendisi üzerinde bulunan bir hakkı ortaya çıkaran bir itirafda bulunmasıdır. Hak sahibi kimsenin kalbi bu ikrar sayesinde sükûnet bulur. Bu Şer'î bir delildir. Buna Kitab, sünnet, icmâ ve bazı aklî deliller delâlet etmektedirler.

Kitab'daki delili şu âyet-i kerîmedir;

İman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, (ananız, babanız ve akrabanız) aleyhinde de olsa; Allah (cc) için şâhidlik eden kimseler olun." (Nisa: 135). Kişinin kendi aleyhinde şâhidlik yapması ikrardır.

Eğer   ikrar    Şer'î   bir   hüccet   olmasaydı,    âyet-i  kerîmede emredilmezdi. (Diğer tarafdan âyet-i kerîmede):

"Üzerinde hak olan kimse de yazdırsın." (Bakara: 282). buyurulmaktadır. Bu da kişinin kendi aleyhinde ikrarda bulunmasıdır.

Sünnetteki delil, Hz. Peygamber (sas) in Asîf hadisesinde geçen şu  sözüdür; "Ey Üneys! Yarın şu kadına git. Eğeritirafda bulunursa, onu

recmet. " [1] Hz. Peygamber (sas)  zina suçlarını ikrar etmeleri sebebiyle Maiz ile Gamidiye'yi de recmetmişti.

İkrarın Şer'î bir hüccet olduğu üzerinde icmâ etmişlerdir. İkrar, töhmetsiz doğrulukdan sâdır olmuştur. İnsan yaradılış itibarıyla malı çok sevdiğine göre, o malın başkasına âit olduğunu ikrar etmekle yalancı olmaz.

İkrar; hakkı ortaya koyan ve derhal bağlayıcı olan bir hüccettir. Öyle ki bir adam bir başkasının kendisinden aynî ve nakdî alacaklı olduğunu ikrar eder ve üç gün müddetli muhayyer bulunduğunu söylerse, muhayyerliği geçersiz olur ve malı hemen vermesi gerekir. Lehinde ikrarda bulunulan kimse muhayyerlik iddiasını doğrulasa bile, bu hüküm değişmez. Çünkü muhayyerlik fesih içindir. İkrarda ise  fesih ihtimali yoktur. Çünkü ikrar, haber vermektir. Fesih, akidlerle alâkalıdır. İkrarın hükmü hakkın ortaya çıkması olduğuna göre, fesih ihtimali yoktur. Ancak ikrar edilen şeyin; lehinde ikrarda bulunulan kimseye teslimi gerekli bir şey olması şarttır. Öyle ki, bir avuç toprak ve bir buğday tanesi vermesi gerektiğini ikrar ederse, bu ikran sahih olmaz. İkrarın hükmü; ikrar edilen hakkın ortaya çıkmasıdır. Çünkü ikrar, geçmişteki bir vak'ayı haber vermektir. Öyle ki bir kimse başkasının kendisinde malı bulunduğunu ikrar eder, lehinde ikrarda bulunulan şahıs da onun yalandan böyle bir ikrarda bulunduğunu biliyorsa, ikrar sahibinin gönül rızası olmadan, o malı ondan alması helâl olmaz. Gönül rızasıyla verince de hibe gibi, ona bir malı yeni bir mülk olarak vermiş olur.

İkrarda bulunan şahıs âkil ve baliğ ise... Kısıtlılık bahsinde de anlatıldığı gibi; kölenin de bazı eşyalar üzerinde ikrarda bulunması sahihdir. Bilinen bir kimse lehinde ikrarda bulunmuşsa, ikrarı kendisinin aleyhine bir delildir: Çünkü ikrarın faydası, lehinde ikrarda bulunulan kimse için bir mülkün sabit olmasıdır. Bu mülkün meçhul bir kimse için sabit olması mümkün değildir.

İkrar ettiği şeyin belirli veya belirsiz olması farketmez. Ancak belirsiz olan şey açıklanır: Belirli olan şeyin hükmü açıktır. Belirsiz olana gelince; belki de ikrar sahibinin üzerinde başkasının hakkı vardır. Ve o bu hakkın miktarım da bilememektedir. Meselâ telef olan bir malın ceremesini ödemekte olduğu gibi... İkrar sahibi o malm kıymetini bilemeyebilir. Veya bir yararın diyetini ödemek, yahut borcun bakiyyesini, yahut bir muamelede ödenmesi gereken miktarı bilmeyebilir. Ya da evvelce biliyordu da, sonra unutmuş olabilir. İkrar edilen şeyin belirsiz olması, edilen ikrarın şahinliğine mâni olmaz. Çünkü ikrar; hakkın sübûtunu haber vermek ve o hakkı açıklamaktır. Meselâ bir kimse iki kölesinden birini azad ettiğini ikrar ederse, hangisini azad etmiş olduğunu açıklaması gerekir. Bunu ya kendiliğinden yapar, ya da hâkimin zorlaması üzerine yapar ki, hak sahibine ulaşsın. Ama lehinde ikrarda bulunulanın belirsiz olmasında -evvelce de açıkladığımız gibi-hüküm bunun hilâfmadır. Şâhidlerin belirsiz olması halinde de hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü şâhidlerin şehâdette bulunmaya ihtiyaçları yoktur. Ama ikrar sahibi zimmetten kurtulmak için onların şehâdetlerine muhtaçtır. Kaldı ki, şehâdet dâva üzerine kurulur. Meçhul şey ile dâvada bulunma durumunda dâva kabul edilmez. Mahkeme kararma bağlanmadıkça dâva sahibi lehine bir hakkı vâcib kılmaz. Ama mahkemenin meçhule dayanarak karar vermesi mümkün değildir. İkrar ise, bizatihi kendisi lehdar için hakkı vâcib kılar. Bu sebeple ikrardan rücû mekanizması işlemez. Ama kendisine dayanılarak mahkeme karan verilmeden şehâdetten rücû edilebilir.

Bir kimse; 'bende falan adamın bir malı veya hakkı var1 derse, bu adamın kıymet taşıyan bir malı ve hakkı açıklaması lâzımgelir: Çünkü o, vücub mahalli olan zimmetinde bir hakkın vâcib olduğunu ikrar etmiştir. Kıymeti olmayan şeyin açıklanması gerekmez. Hak sahibi ikrarda bulunanı bu açıklamasında yalanlarsa, söz, yemini ile beraber ikrarda bulunanın olur: Çünkü o fazlalığı inkâr etmektedir. Bir malın ikrarında malın kıymetinin bir dirhemden daha az olmaması gerekir: Çünkü bir dirhemden daha az değerdeki bir şey örfe göre mal sayılmaz. Eğer 'büyük bir mal' denilmişse, bu mal söylediği malın nisap miktarı olur: Bunun mânası şudur; dirhemleri söylerse bu miktar iki yüz dirhemdir. Altınları söylerse, bu miktar yirmi miskaldir. Koyunları söylerse, bu miktar kırk koyundur. Sığırları söylerse, bu miktar otuz sığırdır. Develeri söylerse, bu miktar yirmi beş devedir. Çünkü bu zekât olarak bir deve vermek için lâzım olan en düşük nisap miktarıdır. Buğday söylerse, bu miktar beş veskdir (vesk: 653 kg. dır). Çünkü İmameyn'e göre nisab ile takdir edilen miktar budur. Ebû Hanîfe'den gelen bir rivayette anlatıldığına göre; burada ikrar sahibinin beyanına baş vurulur.

Zekâta tâbi olmayan malda nisab miktarının kıymeti olur:

Çünkü nisab miktarı mal, çok ve muazzam maldır. Sahibi de zengin demektir. Zengin kimse de halk nazarında muazzam kimse demektir. Ebû Hanîfe'den rivayet edildiğine göre; bu miktar on dirhem olarak takdir edilmiştir. Zira bu büyük mal sayılır. Öyle ki bu miktardaki bir para mehir olarak verilip, onunla bir kadının tenasül aleti kişiye mubah olur ve bu miktardaki bir parayı ya da bu değerde bir malı çalan kimsenin eli kesilir. Ama esahh olan birinci görüştür.

Eğer, 'onun bende çok malı var' diye ikrarda bulunmuşsa, üç nisab miktarını dolduran malın olduğu düşünülür: Belirttiği malların cinsinden üç nisab miktarını dolduran mal düşünülür. Çünkü bu büyük bir mal yığınıdır. Bunun en azı üç nisab miktarıdır.

Onun bende dirhemleri var  diye ikrarda bulunulmuşsa; üç dirhemden aşağısı kabul edilmez: Çünkü cem'in en azı üçtür ve kesin olan sayı budur. İkrarında, 'çok dirhem alacağı var' derse; on dirhemden aşağı açıklaması kabul edilmez: İmameyn dediler ki; 'çok dirhem' sözüyle iki yüz dirhem anlaşılır. Çünkü 'çok' kelimesi, malın kendisi ile boilaştığı bir miktar mânasındadır ki, bu da nisab ile olur. Ebû Hanîfe'ye göre on sayısı cem' adının kapsamına giren en son sayıdır. En çok bu olduğuna göre, bu kelimeyle on sayısı kastedilmiş olur. Dinarlara gelince; İmameyn'e göre bunların nisabı olan yirmi miskalden aşağısı kabul edilmez. Ebû Hanîfe'ye göre evvelce anlatılan gerekçeden dolayı bununla yine on tane kastedilmiş olur.

Buraya kadar söylediğimiz miktarlara ekleme yapılırsa, kabul edilir. Çünkü ikrarda bulunan yaptığı bu jest ile daha da iyilik yapmış olur. Şehirde mûtad ağırlıktaki mûtad dirhemlerle ödemede bulunması gerekir. Şehirde muhtelif ağırlıkda muhtelif paralar varsa, iş kesinlik kazansın diye en az miktarda olamyla ödeme yapılması gerekir.

Bir kimse, 'onun bende çok elbiseleri var' veya; 'bende çok cariyeleri var' diye ikrarda bulunursa; Ebû Hanîfe'ye göre bu iki ikrar sahibinin on elbise veya on cariye vermesi gerekir. İmameyn'e göre ise, -evvelce de açıkladığımız gibi- kıymeti iki yüz dirheme varacak kadar elbise veya cariye vermesi gerekir.

'Şöyle bir dirhem' sözünden, bir dirhem anlaşılır: Çünkü o, belirsiz olanı açıklamıştır. Yirmi dirhem vermesi gerekir, diyenlerde olmuştur. Kıyasa uygun olan da budur. Çünkü 'Jceza'yani 'şöyle'kelimesi örfe göre sayı için kullanılır. Çünkü dirhem kelimesinin kendisinden sonra bulunduğunda mensub olarak okunacağı mürekkeb olmayan en az sayı; işrûn, yani 'yirmidir.

'Onun bende şu kadar, şu kadar dirhemi var' ikrarı ile on bir dirhemden aşağı sözü kabul edilmez: Çünkü ikrar sahibi aralarında atıf harfi bulunmayan iki belirsiz sayı söylemiştir. Bunun açıklanacak en azı on bir dirhemdir. Araya 've' bağlacını koymaksızm; 'onun bende şu kadar, şu kadar, şu kadar dirhemi var' şeklinde üç tekrar yapılmışsa, bu da en azından on bir dirhemi gösterir: Çünkü bunun bir başka benzeri ve karşılığı yoktur. 'Şu kadar ve şu kadar'; yani arada 've' bağlacı bulunan ifade ile yirmi birden aşağısı kabul edilmez: Çünkü açıklananda bunun karşılığı bu kadardır.

Açıklanandaki karşılığı nazar-i itibara alınarak eğer bu şekilde Ve'bağlacı ile üç tekrar yapılmışsa, yirmi bire yüz eklenir. Dört tekrar yapılmışsa, bin eklenir. Bütün ölçü ve tartı ile satılan mallarda da yukarıdaki gibi hareket edilir: Bütün bu hükümler 'dirhem' kelimesinin mensûb olarak söylenmesi halinde geçerli olurlar. Mecrûr olarak meselâ; 'keza dirhemin' (şöyle bir dirhem) denilmişse, İmam Muhammed'e göre bu yüz dirhemden aşağı olamaz. Çünkü dirhem kelimesi peşinden geldiğinde mecrûr okunmasını gerektiren en az sayı yüzdür. 'Keza keza dirhemin' denilmişse, bu iki yüz dirhemden aşağı olamaz, iki yüz dirhem ödemesi gerekir. 'Keza, keza dinaren ev dirhemen' (şu kadar şu kadar dinar veya dirhem) denilmişse, ortaklık hükümleri gereği on bir dinar ve dirhem vermesi gerekir. 'On ve biraz dirhem' deyince ikrar sahibinin 'biraz' kelimesini açıklaması gerekir. Bunun bir dirhemden az olduğunu açıklarsa, bu açıklaması kabul edilir. Çünkü biraz kelimesi mutlak fazlahkdan ibarettir. 'İki şeyin üzerine biraz geldi' denildiğinde, o şeylerin üzerine fazlalık geldiği mânası kasdedilmiş olur. Ama 'falanın bende yirmi küsur dirhemi var' denilirse, en az yirmi üç dirhem vermesi gerekir. Çünkü 'küsur' kelimesi; üç ve daha fazlası mânâs ındadır.

İkrar eden ikrarında 'yüz ve bir dirhem 'demişse, bunun yüz bir dirhem olduğu anlaşılır. Tartı ve ölçü ile satılan mallar için de durum aynıdır. 'Yüz ve bir elbise' denilirse, bu sadece bir elbise olduğunu gösterir. Ve 'yüz'ün de ne olduğunun açıklanması gerekir:

Dirhemde kıyasın hükmü budur. Çünkü yüz sayısı burada belirsiz kalmıştır. Dirhem kelimesi de Ve' bağlacıyla ona bağlandığı için onu açıklamaz,  ondan ayrı bir şey olduğu düşünülür. Ama istihsana bakılırsa, o bundan farklı bir açıklamayı akla getirmektedir. 'Yüz ve bir dirhem' diyenler bunu sıkça tekrarladıkları için, yüz bir dirhem demek kendileri için kolay olmuyor. Ama söylenmesi gereken budur. Yine de onlar yukarıdaki şekilde söylemekle yetinmektedirler. Dirhemlerde, dinarlarda, ölçü ve tartı ile satılan mallarda bu böyledir.

Elbiselere, ölçü ve tartı ile satılmayan mallara gelince; onlarda asıl kaideye uyma mecburiyeti vardır. Çünkü onlarda bu gibi telâffuzlar sıkça kullanılmamaktadır. 'Yüz ve iki'sözü de açıkladığımız sebebden dolayı; böyledir, fakat 'yüz ve üç elbise'sözü doğrudan doğruya 'yüz üç elbise1 demektir (İmam Şâfıî): Çünkü burada iki sayının peşinden bu sayılara birim olabilecek şey -ki o da elbisedir- zikredilmiştir. Ayrıca bu iki sayı ile elbise kelimesi arasında atıf harfi de bulunmamaktadır. Şu halde bu iki sayı ile elbise kastedilmiş olmaktadır. Çünkü her ikisi de elbise ile açıklanma hususunda eşit derecede muhtaçtırlar. Gasb ikrarında bulunmakda da yukarıdaki hükümler câri olur.

İkrar eden 'onun üzerimde veya benim tarafımda bir alacağı var1 derse, borcu olduğunu anlatmış olur: Çünkü örfe göre bu ifade icab için kullanılır. Zimmet, icabın mahallidir. Böyle demekle bu bir borç olur. Meğer ki bu sözüne bitişik olarak o alacağın kendisinde emanet olarak bulunduğunu açıklasın... Çünkü mecazen 'alacak' kelimesiyle, emanet mal kastedilebilir. Ama bu açıklama evvelki söze bitişik olarak yapılırsa, geçerli olur. Fakat, yanımda, evimde, beraberimde derse; emaneti ikrar etmiş olur: Çünkü bu söz emanetlerde kullanılır. Böyle demekle o, malın kendi elinde bulunduğunu ikrar etmiş olmaktadır. Emanetler, tazmin edilmeye en yakın olan şeylerdir. 'Kesemde, sandığımda' vb. şeyleri söylemekle de emaneti ikrar etmiş olur.

Alacaklı borçluya; 'benim sende bin dirhem alacağım var' der. O da; 'onu tart al' yahut; 'onu boz, al' veya; 'onu ertele' veya; 'onu sana ödedim' veya; 'onu sana ertelettim' derse; ikrarda bulunmuş olur: Bu sözü alay yollu söylediği hususunda taraflar birbirlerini doğrularlarsa, bu ikrar sahibini bağlamaz. Aynı şekilde; 'evet' veya; 'onu al1 veya; 'henüz vâdesi gelmedi1 ya da; Vâdesi yarın dolacak' veya; 'onu teslim alacak birini vekil kıl' veya; 'bunun için borçluna süre tanı' veya; 'borçlunun bu gün ödeme imkânı yok' veya; 'bunun için beni ne kadar da çok sıkıştırıyorsun' veya; 'bu yüzden beni üzdün' veya; 'kölem gelinceye kadar sabret' veya; "beni bundan ibra ettin' demesi halinde de hüküm böyledir.

Yukarıdaki sözlerde 'onu' mânasına gelen rhâr zamirini kullanmazsa, ikrarda bulunmuş olmaz: Bunda kaide şudur; kelâmın fayda vermesi için cevap, hitabın iadesi şeklinde formüle edilir. Cevap almaya elverişli olup, iptidâen söylenmeye elverişli olmayan her söz, cevap olarak kullanılabilir. Söylenmiş bir söz üzerine kurulmaya değil de, iptidâen söylenmeye elverişli olan ya da her ikisi için elverişli olan söz, cevap olmasında şüphe vukûbulduğu için, iptida cümlesi kılınır da, şüphe içerdiğinden dolayı kendisi sebebiyle bir mal ödeme mecburiyeti doğmasın diye, cevap kılınmaz. Ama bu cümle kendisinde kinaye zamiri kullanılırsa; iptida olmaya değil de, cevap olmaya elverişli olur. Dolayısıyla suali tanzim etmiş ve sanki şöyle söylemiş olur; 'bende olduğunu iddia ettiğin bini tartıp al' veya; 'senin binini sana ödedim.' Erteleme talebi ancak ödenmesi gerekli bir borç için olur. Ödemiş olma ifadesi de böyledir. Kinaye zamiri kullanılmazsa, söylenen söz cevap olmaya elverişli olmaz. Veya, cevap ve iptidaya elverişli olur da, cevap kılınmaz ve ikrar olmaz.

Bir kimse vadeli bir borcu olduğunu ikrar eder de, lehinde ikrarda bulunulan da vâdenin dolduğunu iddia ederse; kendisine vâde hususunda yemin teklif edilir (İmam Şafiî): Çünkü ikrar sahibi önce kendisinde başkasına ait bir malın bulunduğunu ikrar etmiş, ama daha sonra bir hak iddia etmiştir ki, o da vâdedir. Lehinde ikrarda bulunulan kişi ise, bu hakkı, yani vâdeyi inkâr etmektedir. Dolayısıyla yemin etmesi gerekir. Yemin de inkâr edene düşer.

Yüzük borcu bulunduğunu ikrar eden kimsenin hem halkasını, hem de kaşım vermesi gerekir: Çünkü örfe göre yüzük kelimesi halkayı da, kaşı da kapsar. Kılıç borcu bulunduğunu ikrar eden kimsenin demir kısmı, kını ve bağı vermesi gerekir: Bunun sebebini açıklamıştık. Mendil veya bohça, içindeki bir elbise borcu bulunduğunu ikrar edenin hem mendil veya bohça hem de elbise vermesi    gerekir:    Bu,    şu    mânadadır;    bu    şahıs   gasp   ikrarında bulunmuştur. Çünkü elbise, mendile veya bohçaya sarılmıştır. Mendil veya bohça onun zarfı olmuştur. Lehinde ikrarda bulunulan kimse; 'elbisem on parça elbisemin içinde idi' derse, ikrar sahibinin on bir elbise vermesi gerekir. Bu İmam Muhammed'e göredir. Çünkü nefis elbise, on veya daha çok elbiseye sarılır. Bu mümkün olduğuna göre on elbise zarf olarak sayılır.

Ebû Yûsuf dedi ki; bu durumda ikrar sahibinin sadece bir elbise vermesi gerekir. Çünkü bu alışılmış bir şey değildir. Nadiren de olsa, böyle bir durumda bir elbiseden fazla verilmez. Aslolan berâet-i zimmettir. Bir elbisenin on elbise içinde olması sözünde geçen'içinde' kelimesi zarf mânasında değil de, şu âyet-i kerîmede olduğu gibi 'arasında' mânasında kullanılmıştır;

"Kullarımın arasında katıl "(Fecr: 29).

'Benim beşde beş dinar borcum var' sözüyle çarpmayı kastetmiş olsa bile, beş dinarı ikrar etmiş olur: Çünkü çarpma işlemi çarpılan malın kendisini çoğaltmaz. Sadece parçalarını çoğaltır. Dinarın cüzlerini çoğaltmak, onun taaddüdünü gerektirir. İmam Züfer'e göre ikrar sahibinin, hesap örfîi sebebiyle yirmi beş dinar vermesi gerekir.

'Onun bende birden on dinara kadar alacağı var1 ya da; 'bir dinar ile on dinar alacağı var' ikrarına göre dokuz dinar vermek gerekir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şafiî): İmameyn'e göre iki dinar vermek gerekir. İmam Züfer'e göre ise, birinci ile onuncu düşer, aradaki sekiz dinarın verilmesi gerekir. Kıyasa uygun olan da budur. Bu, 'şu duvardan şu duvara kadar' sözüne benzer. Ona bu duvarlardan bir şey vermek gerekmez.

Imameyn'in istihsana uygun olan görüşlerine göre, bu gibi sözlerle küüiyet kastedilir. Meselâ bir kimse bir başkasına; dirhemlerimden birden ona kadar al' derse, muhatap on dirhem alabilir. Buna birinci ile onuncu da dahildir.

Ebû Hanîfe'ye göre bu söz çokdan azı, azdan da çoğu kasdetmek için söylenir. Meselâ bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş (yaş) arasındadır. "

 [2]Yani altmışın üstünde, yetmişin de altındadır. Bu örfdede böyledir. Meselâ; 'Ömrüm altmış ile yetmiş arasındadır1 dediğinizde, altmışdan fazlasını, yetmişden de azını kasdetmiş olursunuz.

İmameyn'in verdikleri misali benimseyerek, prensibi ikram ve cömertlik olan kimsenin bu sayıların arasında kalanı değil de, tamamını kasdetmesi mümkündür. 'Bir ilâ on' derken; birincinin kasdedilen sayıya girmesi gerekir ki, sayı hükmü onun üzerine kurulabilsin. Çünkü 'bir'i dahil etmezsek, ondan sonra gelen 'iki' de onun gibi bir başlangıç sayısı olur ve o da sayıya dahil edilmez. Şu halde başdaki 'bir' sayısını sabit kılmaya ihtiyacımız vardır ama, sondakini sabit kılmaya ihtiyacımız yoktur.

İmam Züfer'in misalinin aksini söylüyoruz; 'duvardan duvara' misalindeki duvar, ikrardan evvel de mevcud olan bir gaye idi. Şu halde ondan başka bir gayeye ihtiyacımız yoktur.

Ana karnındaki çocuk ile ikrarda bulunmak caizdir ve mülkü olmaya elverişli (İmam Şâfıî) bir sebep söyleyince, ana karnındaki çocuk için ikrarda bulunmak caiz olur: Başkasına o çocuk ile vasiyyette bulunmak caiz olduğu gibi, onunla ikrarda bulunmamak da caizdir. İkrar onun için bir hakkı ortaya koyar. İkrarını tashih etmek için bu onun aleyhine hamledilir. Miras ve vasiyyet gibi uygun bir sebep söylenince, sebebin uygunluğu dolayısıyla çocuk için yapılan ikrar sahih olur. Ona satmak, kiralamak, borç vermek gibi; çocuk için uygun olmayan bir sebep söylenince; onun için yapılan ikrar sahih olamaz. Çünkü bu sebep, o çocuk hakkında imkânsızdır. Bu ikrar karşısında çocuk sussa bile, hüküm böyledir.

İmam Muhammed dedi ki; bu durumda edilen ikrar sahih olur ve zikredilen sebep uygun sebebe hamledilir ki, ikrar sahih olsun.

Ebû Yûsuf dedi ki; bu ikrar sahih olmaz. Çünkü âdete göre mutlak ikrar; muameleler sebebiyle verilmesi vâcib olan şeylere yönelir. Dolayısıyla böyle bir ikrar sahih olmaz. Berâet-i zimmet asıldır. İkrar sahih olduğunda; çocuk ikrar vaktinde ana karnında mevcud olduğu bilinecek bir müddet sonra doğarsa, bağlayıcı olur. İkiz doğarsa; ikrar edilen şey, ikisine paylaştırılır. Çocuk ölü doğarsa; ikrar edilen mal onun mirasçısına ve onun için mal vasiyyet edene verilir. Bunlar yoksa, bunların vârislerine verilir. Zira mal, doğumundan sonra ceninin mülkiyetine intikal eder. Ölü doğması ona mülk edinme ehliyeti kazandırmadığından dolayı, o mal miras bırakıcı ile vasiyyet sahibinin mülkiyetinde kalır ve bunlardan sonra bunların mirasçılarına intikal eder.[3]

 

İkrarda İstisna Yapmak

 

İkrar edilen bir hakkın tamamından, hemen bu ikrara bitişik olmak şartıyla, bir kısmını istisna etmek sahihdir ve geriye kalan kısmı ödemek gerekir: Bunda kaide; 'istisna' sözü tamamlandıktan sonra, konuşmaktır. İstisna sahihdir. Azı istisna etmek caiz olduğu gibi, çoğu istisna etmek de caizdir. Her ikisi hakkında da nass vârid olmuştur.

"O; bin yıldan elli sene eksik olmak üzere onların arasında kaldı." (Ankebût: 14). Yani aralarında 950 yıl müddetle kaldı. Bu azın çoktan istisna edimesidir. (Bir başka âyet-i kerîmede ise);

"Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyet hakkın yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna." (Hicr: 42). Bu da çoğun istisna edilmesidir. Çünkü kulların çoğu şeytana uymaktadırlar. İstisna sözü veya cümlesinin öteki cümleye bitişik olarak zikredilmiş olması şarttır. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse yemin eder de, yemine bitişik oiarak -inşâallah- derse, (söylediği o

şeyi yerine getirmezse) yeminini bozmuş olmaz."[4] İnşâallah demek istisna olduğu halde, yeminden hemen sonra söylenmesi şart koşulmuştur. Zira açıkladığımız sebepden dolayı aslolan ikrarın bağlayıcılığıdır. Ancak istisna edilen miktar bitişik olmakla geçersizlesin Çünkü söz ancak sonu ile tamamlanır. Söz bitince tamamlanmış olur. Tamamlandıktan sonra yapılan istisna muteber olmaz. Az veya çok, tamamın bir kısmını istisna etmek sahih olur. Meselâ, 'bir dirhem hariç, onun bende bin dirhemi var' diyen bir kimsenin 999 dirhem vermesi gerekir. 'Dokuz yüz elli dirhem hariç, onun bende bin dirhemi var' diyenin elli dirhem vermesi gerekir. Diğer istisnalar da buna göre hesaplanırlar.

İkrar edilenin tamamını istisna etmek bâtıldır: Evvelce de açıkladığımız gibi istisna, geri dönmektir. Söz bittikden sonra konuşmaktır. İkrar edilenin tamamı istisna edildiğinde geride bir şey kalmayacağı için yapılan istisna sahih olmaz. İkrardan geri dönmek sahih değildir.

Palancının bende bin dirhemi var. Ey falan! On dirhem hariç' demek durumunda yapılan istisna sahih olur. Çünkü nida, muhatabı uyarmak içindir ve bunu tekid etmek için onun buna ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu cümledeki nida bir fasıla sayılmaz. 'Falanın bende bin dirhemi var. Buna şâhid olun. Ancak on dirhem hâriç' demek durumunda yapılan istisna sahih olmaz. Çünkü burada başkalarını şâhid tutmak için sarfedilen cümle, ikrarın tamamlanmasından sonra sarfedilmiştir.

Bir kimse ikrarına bitişik olarak -inşâallah- derse, ikrarı geçersiz olur: Bunun sebebi biraz evvel zikrettiğimiz hadîs-i şerîfdir. Yine aynı şekilde ikrarını iradelerinin varlığı bilinmeyen cin ve melek   gibi mahlûkatın ifadelerine bağlarsa, ikrarı geçersiz olur:

Çünkü berâet-i zimmet asıldır. Bir şey şüphe ile sabit olmaz. 'Falan dilerse, falancının bende şu kadar dirhemi var' denildikten sonra, falan adam dilerse, ikrar sahibinin bir şey vermesi gerekmez. Çünkü falanın dilemesi mülkiyeti gerektirmez. 'Yağmur yağarsa, rüzgâr eserse veya şöyle böyle olursa' demek durumunda da hüküm böyledir.

Bir kimse bir dinarı veya bir ölçek buğdayı müstesna olmak üzere yüz dirhem borcu olduğunu ikrar ederse, yüz dirhem bir dinar (İmam Muhammed, İmam Züfer) veya bir ölçek buğdayın kıymetleri çıkartılarak Ödenir. Bütün ölçülen ve tartılan (İmam Muhammed) ve sayı (İmam Züfer) ile satılan mallarda istisna edilenler; ikrar edilen borçdan, kıymetlerine göre hâriç tutulurlar. Bir elbisenin, koyunun veya bir konağın istisna edilmesi, yani ikrar edilen paradan hâriç tutulması sahih olmaz: İmam Muhammed dedi ki; bunların hiç birinde istisna sahih değildir. Çünkü müstesna, icaba dâhil değildir. İstisna edilen şey eğer istisna yapılmasaydı, kendisinden istisna edilen şeye dâhil olurdu. Dolayısıyla istisna olmaz.

Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf un bu mes'ele ile alâkalı görüşlerinin gerekçesi şöyledir; zimmette vâcib olan her şey maksada nazaran bir cins gibidir ki, o maksat; eşyaların elde edilmesini sağlayan semeniyet (ya da paralık) dir. Elbise ve benzeri şeylere gelince; bunlar asla semen olamazlar. Öyle ki, mutlak olarak söylendiklerinde zimmette vâcib olmazlar. Ancak elbise kıyasen değil de, nass yoluyla zimmette vâcib olur. Semen olan bir şey dirhem ile takdir olunur. Takdir olunan kadarı müstesna olur. Takdir olunmayanı müstesna olmaz. Bu durunda müstesna meçhul olur; dolayısıyla sahih olmaz.

Bir kimse; 'falanın biraz hâriç, bende bin dirhemi var1 derse, o adama beşyüz dirhem ve biraz da fazla vermesi gerekir. Beşyüzün üzerindeki fazlalığın ne kadar olacağı hususunda söz onun sözüdür. Çünkü ikrar olunan şeydeki meçhullük, ikrarın bağlayıcılığına mâni olmaz. Müstesnada hiç mi hiç mâni olmaz. Ancak 'biraz' sözü örfen az bir şeyi ifade ettiğine göre, yukarıdaki cümlede istisna edilen miktar, kalan kısımdan daha az olur.

Bir kimse; 'azı hâriç, onun bende yüz dirhemi var' derse, Ebû Hanîfe'ye göre ona elli bir dirhem vermesi gerekir. 'Bazısı hâriç, onun bende on dirhemi var' derse, ona yarıdan fazlasını vermesi gerekir. 'On dinardan bir kırat eksiği hâriç olmak üzere onun bende bin dirhemi var' demek durumunda, on dinardan bir kırat eksiği hâriç olmak üzere bin dirhem vermesi gerekir. Zira bin dirhemden on dinarı istisna etmek sahih olduğu gibi, on dinardan bir kıratı istisna etmek de sahihtir.

İstisnadan istisna yapmak sahih olup, müstesna minhe lâhik olur. Nitekim bir âyet-i kerîmede Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Ancak Lût ailesi hâriç... Onların hepsini kurtaracağız. Fakat Lût'un karısı müstesna." (Hicr: 59,60). Burada Lût (as) ailesi helak olanlardan istisna edilmiş, sonra da karısı kurtulanlardan istisna edilmiş ve helak olanlara dâhil edilmiştir.

Bir kimse malı Zeyd'den «asbertiğini söyleyip, arkasından, fhayır, bilakis Amr'den...' derse; bu mal Zeyd'in olur ve ayrıca o malın kıymetini Amr'e tazmin eder (İmam Şafiî): Çünkü 'Zeyd'den' demekle, Zeyd için ikrarda bulunmuş olur. Sonra 'hayır' demekle bu ikrarından geri dönmüştür ki, bu kabul edilmez. 'Bilâkis Amr'den' demekle, Amr için de ikrarda bulunmuştur. Ama daha evvel Zeyd için ikrarda bulunmakla Amr'a vermesi gerekeni tüketmiş olur. Bu sebeple o malın kıymetini tazminat olarak Amr'a vermesi gerekir.

Bir kimse, 'falanın bende bin, hayır, bilakis iki bin dirhemi var' derse, istihsan kaidesine göre iki bin dirhem vermesi gerekir. Kıyasa göre üç bin dirhem vermesi gerekir. Bu İmam Züfer'in kavlidir.

Bir kimse, 'siyah bir köle, hayır, bilakis beyaz bir köle gasbettim1 derse, beyaz bir köle vermesi gerekir. Bir kimse, 'ben ondan Herat kumaşından yapılma, hayır, bilakis Merv kumaşından yapılma bir elbise gasbettim1 derse; her ikisini de vermesi gerekir. 'Onun bende bir ölçek buğdayı, hayır, bilakis bir ölçek arpası var' derse, her ikisini de vermesi gerekir.

Bir kimse, 'falanın bende bin dirhemi var, hayır, bilakis falanındır' derse; her ikisine de biner dirhem vermesi gerekir. Bir kimse, 'falan adamın bende bin, hayır, bilakis beşyüz dirhemi var' derse, bin dirhem vermesi gerekir. Bunda asıl kaide şudur; 'hayır, bilâkis mânasına gelen harfleri, ayrı cinsden iki malın arasına girerse, ikrar sahibinin iki malı da vermesi gerekir. İki kişi lehinde ikrarda bulunulmuşsa, iki mal aynı cinsden olsa da, her iki malın verilmesi gerekir. Lehinde ikrarda bulunulan şahıs bir kişi olup,  söylenen iki mal da aynı cinsdense, ikrar

sahibinin  iki maldan çok olanı vermesi gerekir. Zira   harfleri (yani hayır, bilakis) yanlışlığı düzeltmek için kullanılır. Yanlışlık da, umumiyetle aynı cinsde vukûbulur. Ancak ikrar iki kişi lehinde yapılmışsa, bu durumda birinci şahıs için yapılan ikrardan geri dönülmüş olur ki, bu da kabul edilmez. İkinci kişi için yaptığı ikrar sebebiyle ona verilecek olan mal da sabit olur. İkinci ikrar daha çoksa, o zaman (hayır, bilakis) sözüyle yanlışlığı düzeltmek sahih olur ve lehdar da onu tasdik eder. İkinci ikrar daha az ise, yanlışlığı düzeltmede ikrar sahibi itham altında kalır ve lehdar da onu tasdik etmezse, daha çok olan malı vermesi gerekir.

İmam Züfer'in bununla alâkalı kavlinin izahı şöyledir; ikrar sahibi başkasının kendisinde bin dirhemi bulunduğunu ikrar etmiştir, bu parayı ödemesi gerekir. İmam Züfer; 'ikrarından rücû ederse, rücûu tasdik edilmez' demiştir. Bin dirhemi ikrar ettikden sonra iki bin dirhem ikrar ederse, bu ikrarı da sahih olur ve bu şuna benzer: Bir kimse karısına; 'sen bir talâkla boşsun, hayır, bilakis iki talakla boşsun' derse; burada kadın üç talakla boşanmış olur.

İmam Züfer'in bu itiraza karşı cevabı şudur; ikrar, haber vermektir. Haber vermede yanlışlık vukûbulabilir ve bu yanlışlık düzeltilebilir. Bu durumda daha fazla mal içeren ikrarın gereği yapılır. Talâk ise ihbar değil, inşâdır. Kişi inşâ ettiği şeyi iptal edemez. Bu sebeple inşâ ile ihbar arasında fark vardır.

Eğer bir kimse iki şeyi ikrar edip, sonra onlardan birini ve ötekinin de bir kısmını istisna ederse, bu ikrarı bâtıl olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed). Onlardan birinin bir kısmını yahut her ikisinin bir kısmını istisna etmek sahihdir ve istisna edilen şey kendi cinsine sarf olunur: Bunun sureti şöyledir; bir kimse, 'onun bir ölçek buğday hâriç, bende bir  ölçek buğdayı ve bir ölçek de arpası vardır1 veya; 'onun bir kürr buğday ve bir kafız arpa[5]   hâriç, bende bir kürr buğdayı ve bir kürr arpası vardır' derse, bu istisna bâtıldır.

İmameyn dediler ki; kafızi istisna etmek sahihdir. Bu imamlann talâk ve azad etme hususundaki şu ihtilâflanna benzer; bir kimse kölesine; 'sen hürsün, inşâallah hürsün' ve karısına; 'sen üç talâkla boşsun, inşâallah üç talâkla boşsun' derse; Ebû Hanîfe'ye göre bu cümledeki istisna geçersizdir. Köle azad ve kadın da boş olur. İmameyn'e göre ise, bu istisna bitişik bir sözle yapıldığı için sahihtir. Çünkü; 'bir kürr buğday hâriç' sözü, lâfız itibarıyla sahih bir istisnadır; ancak faydasızdır. İstisna söze bitişik olarak yapılmışsa, kafızin istisnası bitişik ve sahih olur.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bir kürr buğdaydan bir kürrün istisna edilmesi ittifakla bâtıldır ve boşuna söylenmiş bir sözdür. Evvelki kelâmı da katetmiştir, istisnâ-yı munkatı' olmuştur. 'Sen hürsün, inşâallah hürsün' ve karısına; 'sen üç talâkla boşsun, inşâalîah üç talâkla boşsun' sözlerindeki istisna da boş ve gereksizdir.

'Bir kafîz buğday hâriç' veya; 'bir kafiz arpa hâriç' derse; oraya katedici bir unsur girmediği için, yapılan istisna sahih olur. Keza, 'bir kafız buğday ve bir kafız arpa hâriç' deme durumunda da yapılan istisna sahih olur. Çünkü; 'bir kafız buğday hâriç1 sözü, fayda verici sahih bir istisnadır. Kelâmı katetmediğinden dolayı üzerine atıf yapılabilir. Bu durumda ikrar sahibinin bir kafız buğday ve bir kafız arpa hâriç olmak üzere, bir kürr buğday ve bir kürr arpa vermesi gerekir. Bir   konakdan   binasının   istisna edilmesi bâtıldır: Meselâ; 'binası hâriç, şu konak falan adamındır'demek gibi... Çünkü bina manen bu ikrara dâhildir. Zira bina arsaya tâbidir. İstisna, lâfız olarak söylenen şeyde yapılan bir tasarruftur. Bahçe ile ağacı, cübbe ile yüzü ve astan, yüzük ile kaşı da böyledir. Çünkü bahçe adı ağaçlan, cübbe adı yüz ve astan, yüzük adı da kaşı kapsar. Bunlan; yani konağı binasından, bahçeyi ağacından... ayn düşünmek mümkün olmadığı için; binayı konakdan, ağacı da bahçeden istisna etmek sahih olmaz. Ama; 'bu konağın üçde biri hâriç' veya; 'bir odası hâriç' diyerek yapılan istisna sahihtir. Çünkü istisna edilen kısım lâfız itibanyla ona dâhildir.

'Konağın binası benim, arsası da falan adamındır' sözü ile bina kendisinin, arsası da ikrar ettiği şahsın olur: Çünkü arsa binadan ayrı olarak o yerin adıdır. Bir kimse için bir duvar ile ikrarda bulunma durumunda, ona o duvarı yeriyle birlikte vermek gerekir. Çünkü duvar bir yapının adıdır ve yapı da yersiz düşünülemez. Tuğladan yapılmış bir sütun ikrannda da, o sütunu yeriyle birlikde vermesi gerekir. Eğer ağaçdan bir sütun ikrannda bulunulmuşsa, o sütunu yeriyle birlikde vermek gerekmez. Çünkü ağaç sütuna, binaya yerleştirilmeden evvel de sütun deniliyordu. Eğer ikrar sahibi zarar vermeden onu sökebiliyorsa, söküp verir. Aksi halde sacın gasbında olduğu gibi, o sütunun kıymetini lehdara verir.

Ağacın meyvesini ikrar etme halinde, ağaç ikrara dâhil olmaz. Ağacın ikrar edilmesi durumunda onu yeriyle birlikde vermek gerekir. Çünkü bir ağaca ağaç diyebilmek için, onun yerinde dikili ve sabit olması gerekir. Üzüm bağmdaki kökler de böyledirler. Ağaç ikrar edildiğinde, ona ulaştıran yolun verilmesi gerekmez. Çünkü yol, mülkün zaruretinden değildir.

Bir kimse; 'satın alıp teslim almadığım kölenin parasından bin dirhem borcum var' der ve köleyi de belirlemezse, bin dirhem vermesi gerekir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Köleyi teslim almadığını ikranna bitişik olarak da söylese, ayrık olarak da söylese; hüküm aynıdır. 'Teslim almadım' sözü doğrulanmaz. 'Borcum var' sözü yüklenme   ifade eder. Teslim almadığım' sözü ise, yüklenmeye aykındır.

Çünkü ödeme mükellefiyeti ancak malın tesellümünden sonra gerekli olur. Oysa köle belirli değildir. Huzuruna hangi köle getirilirse getirilsin; 'bu o değildir' der. Bundan da anlaşılıyor ki; 'teslim almadığım1 sözü, ikarardan sonra yapılan bir inkârdır ve kabul edilmez.

İmameyn dediler ki; lehdar, bunun bir satış bedeli olduğu hususunda ikrar sahibini doğrularsa; köleyi teslim almadığına dâir sözünü ikrarına bitişik olarak da, ayn olarak da söylemişse, ifadesi doğrulanır. Ama lehdar; 'ben sana ödünç olarak bin dirhem vermiştim' veya; 'sen benden bin dirhem gasbetmiştin' diyerek onu yalanlarsa, ikrar sahibi de köleyi teslim almadığına dâir sözünü ikrarına bitişik olarak söylemişse, doğrulanır; aksi halde doğrulanmaz. Bunun izahı şöyledir; taraflar, verilmesi gereken şeyin ne karşılığı olduğu hususunda birbirlerini tasdik ederlerse, bu durumda ikrar edilen şeyin, satın alman bir malın bedeli olduğu hususunda birbirlerini doğrulamış olurlar. Dolayısıyla ikrar sahibi satın aldığı malı teslim almadan evvel ödeme yapmaya mecbur olmaz. İkrar sahibi malı teslim aldığını inkâr etmektedir. Bu inkârını ikrarına bitişik olarak da ayrı olarak da yapmış olsa, söz onun sözüdür. Lehdar onu yalanlarsa, bu onun ikrarını değiştirmek olur. Bunu ikrarına bitişik yapsa, doğrulanır. Aksi halde doğrulanmaz.

Eğer köleyi belirler ve sahibi de onu kendisine teslim ederse, bin   dirhemi   vermesi Iâzımgelir. Aksi takdirde lâzımgelmez: Bu, lehdann ikrar sahibini doğrulaması halinde böyledir. Çünkü taraflar bu hususda birbirlerini doğrularlarsa, bu; satışın yeni başdan yapılması gibi olur. Lehdar ikrar sahibine; 'köle senin elindedir. Ben sana ondan başkasını da satmadım1 derse, ikrar sahibinin ona bin dirhemi vermesi gerekir. Çünkü bu kölenin teslimi halinde -ki teslim edilmiştir- ödemenin yapılacağına dâir söylenen bir ikrardır. Lehdar; 'köle benimdir. Ben onu satmadım' derse, ikrar sahibinin ona bir şey vermesi gerekmez. Çünkü o mezkûr köleye karşı lehdara bin dirhem vereceğini ikrar etmişti. Köleyi almadan bir şey vermesi gerekmez. Lehdar; 'ben sana başka bir köle satmıştım' derse, evvelki kısımda anlatıldığı şekilde, taraflar yeminleşirler.

Domuz veya içki parasından borcu olduğunu söyleyene bu borç   lâzım   gelir: İmameyn dediler ki; 'bunu ikrarına bitişik olarak söylerse, bir şey Ödemesi gerekmez. Çünkü sözünün sonunda 'Allah (cc) dilerse' kaydını koyması gibi, icabı istemediği açığa çıkmıştır.' Ebû Hanîfe'ye göre ise, yukarıdaki cümleyi ikrarına eklemesi, ikrardan geri dönmektir. Bu geri dönüş kabul edilmez. Zira satın alman içki ve domuzun bedelinin ödenmesi vâcib değildir. Bu cümlenin ikrardan sonra kullanılması bir tâ'likdir ve bu da geçersizdir.

Eğer bir kimse; 'satın aldığım eşyanın parasından veya bana verdiği borçdan dolayı, falana borcum var1 der, sonra da; 'o kalp' veya; 'düşük bakır para idi' der; hak sahibi de; 'o yeni, geçerli para idi1   diye   iddiada   bulunursa; geçerli para olduğuna hükmedilir:

İmameyn dediler ki; 'ikrar sahibi paranın kalp veya düşük bakır para olduğunu ikrarına bitişik olarak söylerse, sözü doğrulanır.1 Paranın kurşunî para veya gümüş karışımı âdî bir para olduğunu söylemesi halinde de hüküm böyledir.

İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; ikrar sahibinin paralarının kalp olduğunu söylemesi, değiştirici bir beyandır. Çünkü dirhem kelimesi bu sahte paraların bütün çeşitlerini kapsar. Evvelce de belirtildiği gibi, ikrarına bitişik olarak söylerse, bu beyanı sahih olur ve sanki; 'ancak o dirhemlerden her birinin ağırlığı beş gramdır' demiş gibi olur.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi de şudur; akdin gereği, paraların kusursuz olmasıdır. Onun ikrarı, ödenecek paraların kusursuz olmasını gerektirir. İkrardan sonra o paralann sahte olduğunu söylemesi, inkârdır. Bu sebeple sözü doğrulanmaz ve yeni geçerli para iddia etmiş, müşteri de kalp para vermekle mükellef olduğunu iddia etmiş gibi olur ki, bu durumda evvelce anlattığımız kaide sebebiyle müşterinin yeni ve geçerli para ödemesi gerekir. 'Falana on dirhem vereceğim. Ancak bu dirhemlerin beheri beş gramdır' sözüne gelince; burada miktar belirtildiği için, konulan kayıt sahihtir. Bina mes'elesinde geçtiği gibi, miktarın istisnası sahih olur, ama vasfın istisnası sahih olmaz.

Fakat; 'o parayı ondan gasbetmiştim' veya; 'yanıma emaneten bırakmıştı' derse, paranın kalp veya düşük para olduğu hususundaki iddiası kabul edilir: Çünkü gasp fiili ele geçen mal üzerinde cereyan eder. Ama insan, mâliki olduğu bir nesneyi emanet olarak başkasının yanında bırakabilir. Bu da gasbedilen veya emanet olarak bırakılan nesnenin kusursuz olmasını gerektirmez.

Fakat kurşunî para veya gümüş karışımı âdî bir para olduğu iddiası bunların ikrarından hemen sonra yapılmışsa, kabul edilir. Aksi halde sonradan yapılan iddia kabul edilmez: Çünkü bunlar dirhem cinsinden değildirler. Dirhem adı bunları mecazen kapsamaktadır. Bu sebeple bu iddianın ikrardan hemen sonra yapılması şarttır. Meselâ bir kimse; 'onun bende bin dirhemi var, ancak şu kadar eksik' derse, bu istisnası sahih olur. İstisnayı ikrardan hemen sonra yaparsa, sözü doğrulanır. Aksi halde iddiası kabul edilmez.[6]

 

Öncelikli Olarak Kabul Edilen İkrarlar

 

Bir kimsenin sıhhatli iken ettiği borçları ve hasta iken bilinen bir sebepden ileri gelen borçları, ölüm hastalığında iken ikrar etmiş olduğu borçlardan evvel alınıp ödenir. Ölüm hastalığında iken ikrar edilen borçlar da mirasdan öne alınır: Bu, şu mânaya gelir: Ölünün sıhhatliyken edindiği borçlan ile, sebebi bilinen borçlan ödenir. Malı artarsa, hastalığında iken ikrar ettiği mal lehdara ödenir. Bundan sonra malından bir şey artarsa, mirasçılarına verilir. Bunun delili şudur: Sıhhatliyken borçlandığında alacaklılann hakları onun hastalığa yakalanmasının ilk anında onun malına taalluk eder. Öyle ki, onlann haklannı başkalanna bağışlarsa, bu bağışı bozulur. Onlardan başkasının lehine ikrarda bulunması, onlann haklannı iptal etmek olur ki, bu sahih değildir. Keza, kendisi borçlu iken elindeki bir aynın başkasına âit olduğunu ikrar etmesi de caiz olmaz. Zira ikrar, geçişsiz; yani kasır bir hüccettir; başkası hakkında sabit olmaz. Beyyine veya hâkimin görmesiyle sabit olan şey, herkes hakkında bir hüccet olup, ikrara nisbetle önceliklidir.

Nikâh da  böyledir. Çünkü o, aslî ihtiyaçlardandır. Sebebi bilinen borçlar   da böyledir. Çünkü bunlarda töhmet olmaz. Alacaklılann bir kısmının hakkım Ödeyip, bir kısmınınkini ödememek de caiz değildir. Çünkü böyle yapmakla geridekilerin haklan iptal edilmiş olur. Sıhhatli iken alman borçlarla sebebi bilinen borçlar Ödendikten sonra ölünün hasta iken ikrar ettiği mallar hak sahiplerine ödenir. Artık sıhhatli iken edindiği borçlan yokmuş gibi kabul edilir. İkrara ihtiyacı olduğundan dolayı, bu hususda kendisi mirasçılara nisbetle daha fazla hak sahibidir. Çünkü kendisinin ihtiyacı kalmadığından, malı mirasçılanna intikal eder. Zimmetten kurtulması ise, onun en mühim ihtiyaçlarmdandır.

Hastanın mirasçılarından biri için ikrarda bulunmasını diğer mirasçılar tasdik etmezlerse, bâtıldır: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Mirasçı için vasiyette bulunulmaz. Borç ile ikrarda

da bulunulmaz. " [7] Terekeye bütün mirasçılann hakkı taalluk eder. Miras bırakanın bazısı için ikrarda bulunması, diğerlerinin hakkını iptal etmesi demektir. Aynca mirasçılar birbirlerine düşman olur, birbirlerine saldınriar. Bu kin ve adavetin menşei olur. Hz. Yûsuf (as) ile kardeşlerinin mes'elesi bunun en büyük şahididir. Borcunu ondan kabzetmiş veya hasta iken hibe ettiğini ondan geri almışsa veya gasbettiğini yahut yanına rehin bıraktığını ondan almışsa veya fasid olarak yapılan satışda satılan nesneyi ondan geri almışsa; ettiği ikrar -açıkladığımız sebeplerden dolayı- sahih olmaz.

Mirasçının kölesine veya mükâtebine ikrarda bulunması caiz olmaz. Çünkü ikrar ettiği şey, kölesine bir hak veya mülk olarak döner. Hasta iken bu ikrarı mirasçısı için ikrar ettikten sonra iyileşir ve daha sonra ölürse, bütün bunlar caiz olur. Çünkü o hastalığı ölüm hastalığı olmamış ve dolayısıyla mirasçilannm hakkı o döneme taalluk etmiştir. Mirasçısı olan kardeşi için ikrarda bulunan bir kimsenin daha sonra bir oğlu olur, ardından da kendisi vefat ederse; kardeşi için ettiği ikrar sahih olur. Oğlu varken kardeşi için ikrarda bulunur da oğlu ölür ve daha sonra kendisi de ölürse; kardeşi için ettiği ikrar bâtıl olur. Zira mirasçı; onun malına miras hükümlerine göre sahip olandır. Bu da ancak ölümle ortaya çıkar. Birinci mes'elede lehinde ikrarda bulunulan şahıs mirasçı olmadığı için, kendisi lehine edilen ikrar sahih olur. İkinci mes'eledeyse, lehinde ikrarda bulunulan şahıs mirasçı olduğu için, kendisi lehine edilen ikrar sahih olmaz.

Bir kimse hastalığında ailesini üç talâkla boşar ve sonra onun için bir ikrarda bulunup ölürse; kadın mirasın ve ikrar edilen hakkın hangisi daha az ise, onu alır: Kişinin hasta iken karışım boşaması ve boşanan karısının iddet bekleme müddetini tamamlaması, sonra da bu kansı için vasiyyet ya da ikrarda bulunması hususunda taraflar birbirlerini doğrularlarsa, yine aynı hüküm geçerli olur.

îmameyn dediler ki; kadın ikinci duruma göre lehine edilen ikrar ya da vasiyyette belirtilen malı hakeder. İmam Züfer dedi ki; birinci duruma göre de hakeder. Çünkü o kadın her iki mes'elede de erkeğe yabancıdır.

İmameyn'in bu mes'eİedeki görüşlerinin gerekçesi şudur; o kadın boşanıp iddet müddetini doldurduğu için, o erkeğe yabancı olduğundan; lehinde ikrar veya vasiyyette bulunulması sahih olur. Çünkü bunda bir töhmet sebebi yoktur. Ama birinci mes'elede hüküm bunun hilâfınadır. Zira kadının iddet müddetinin dolmamış olması, töhmet delilidir.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eİedeki görüşünün gerekçesi şudur; burada töhmet sebebi mevcuttur. Lehinde vasiyyet ve ikrar edilmesine kapı açılsın diye, aynlmayı tercih eder. Böylece kocasından kalan mirasdan daha fazlasına kavuşur. Bu sebeple kan-koca ayrılıp iddet müddetini bekleme hususunda anlaşırlar. Eğer vasiyyet veya ikrar yoluyla elde edeceği mal, miras yoluyla elde edeceğinden daha fazla ise, töhmet vâki olur ki, bunda mirasçıların hakkı iptal edilmiş olur. Bu da caiz değildir. Ama miras yoluyla elde edeceği mal daha fazla ise, töhmet vâki olmaz. Dolayısıyla, kocasının lehinde ikrar veya vasiyyette bulunması caiz olur.

Hasta, mirasçı olmayan bir yabancı için ikrarda bulunur ve sonra onun kendisinin oğlu olduğunu söylerse; ikrarı geçersiz olur. Fakat bir kadın için böyle bir ikrarda bulunup sonra o kadınla evlenirse, bu ikrarı geçerli olur: Çünkü oğulluk, ilişki vaktine dayanır.

Şu halde ikrar vaktinde o çocuk onun oğludur. Böylece ikrar vaktinde çocuğun ikrar sahibinin mirasçısı olduğu ortaya çıkar. Zevcelik; nikâh akdi varsa, vardır. Nikâh akdi mevcut olmadığına ve dolayısıyla ikrar sahibi erkeğe yabancı bir kadın olduğuna göre, hakkındaki ikrar sahih olur, geçersiz olmaz.

Hatta hasta bir adam bir kadın için vasiyyette veya bağışta bulunur da, sonra onunla evlenirse; bu vasiyyet veya bağış sahih olmaz. Çünkü vasiyyet ancak ölümünden sonra sahih olur. Ölümünden sonra da o kadın onun mirasçısı olacağına göre, mirasçı hakkında bulunulan vasiyyet sahih olmaz. Hastalık halinde bulunulan bağış da vasiyyet sayılır. Bu da diğerinin hükmüne tâbidir.

Bir erkeğin; 'bu benim çocuğumdur, anamdır, babamdır, âilemdir, kölemdir' şeklindeki ikrarını anılan kimseler doğrularsa, sahih olur: Çocuk kendi meramını ifade edebiliyorsa; babasının bu ikrarını doğruladığı takdirde, ikrar sahih olur. Eğer meramını anlatamıyorsa, o zaman sırf babasının iddiasıyla bu sabit olur. Çünkü nesebin sübûtu; nafakasınm vâcib olması ve nazar-ı itibara alınması gereken diğer sebepler vardır.

Kadının ikrarı da erkeğin ikrarı gibi sahih olur. Ancak bir çocuğun kendisinin olduğunu ikrar etmesi, kocasının tasdikine veya ebenin şehâdetine bağlıdır: Bunun aslı şudur; bu ikrarın sahih olabilmesi için, hakkında bir hüccet olsun diye, lehdann bunu tasdik etmesi şarttır. Tarafların birbirlerini tasdik etmeleri ile ikrarın hükümleri ikisini de bağlar. Yine bu ikrarın sahih olabilmesi için, bu çocuğun ondan olduğu tasavvur olunabilmeli ki, akıl bu ikrarı yalanlamasın. Ayrıca bu çocuğun başkasının nesebinden olduğu bilinir olmamalı ki, Şeriat bunu yalanlamasın.

Kadının, bir çocuğun kendi çocuğu olduğunu ikrar etmesine gelince; o, kocasının tasdikine muhtaçtır. Çünkü bu ikrarıyla o çocuğun nesebini kocasına yüklemiş olmaktadır. Ki, bu da ancak kocasının onu tasdik etmesiyle ya da bir beyyine ile kabul edilir. Bu beyyine de ebenin şâhidliğidir.Yeri gelince anlatılacağı gibi ebenin şâhidlik etmesi gerekir. Bunlarla ikrarda bulunmak sahih olduğuna göre, artık sahibi bu ikrardan geri dönemez. Çünkü neseb sabit olunca, ikraı lan geri dönmekle neseb bâtıl olmaz. Ancak evlatlıkdan başka bir yakınlık gibi, nesebi kendisinden sabit olmayan bir kimse için ettiği ikrardan geri dönebilir. Çünkü bu manen edilen bir vasiyyettir. Ancak nesebi başkasına yükleme vakıasını içerdiğinden dolayı, evlatlıkdan başka bir yakınlıkdaki ikrar sebebiyle neseb sahih olmaz. Meselâ kardeşin nesebi babaya, amcanın nesebi dedeye yüklenir. Ancak bu durumda başka mirasçısı yoksa, bunlar ikrar şahinine mirasçı olurlar. Çünkü ikrarı iki şeyi tazammun etmektedir. Nesebi başkasına yüklemektedir ama, kendisi ona mâlik olmadığı için bu ikrar geçersizdir. İkinci durumda onun için mal ikrarında bulunmaktadır. Bu mala, mirasçı bulunmaması halinde mâlik olur. Bu sebeple bu ikrar sahih olur.

Babası ölen kimse birisinin kardeşi olduğunu ikrar ederse, bu kimse mirasta kendisine ortak olur: Çünkü kendisi için mirasın yansını itiraf etmiştir. (Fakat) açıkladığımız sebeplerden dolayı; nesebi babasından sabit olmaz: Ölümünden sonra ikrarı tasdik etmek, varlığı devam ettiğinden dolayı, neseb hususunda sahih olur. Zevcenin tasdik etmesi de böyledir. Çünkü aralarındaki nikâhın hükmü kocanın ölümünden sonra da devam eder. Meselâ ölen kocasını yıkayabilir; iddet beklemesi gerekir. Kadının ölümünden sonra kocanın tasdiki böyle değildir. Çünkü kadının ölümüyle aralarındaki nikâh bağı kopar. Kocanın ölen karısını yıkaması caiz değildir. Bu, aynın telef olmasından sonraki tasdik gibidir, sahih olmaz. İmameyn'e göre bu tasdik sahih olur. Çünkü miras da evlilikden doğan hükümlerdendir.[8]



[1] Bu hadîsi   Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Dârimî, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.

[2] Bu hadîsi Tirmizî ve Müsned'inde Ebû Ya'lâ rivayet etmiştir. Hadîs-i şerîfın tamamı ise; "Onlarınpek azı bu sınırı geçer, "şeklindedir

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/197-207.

[4] Bu hadîsi Tirmizî, İbn Mâce ve Dârimî rivayet etmiştir.

[5] Kafız; 18 kg.lık bir ölçektir. Kürr ise, altmış kafızdir. (Mütercim).

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/207-216.

[7] Bu hadîsi Dârekutnî rivayet etmiştir.

[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/216-220.