Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 17 Sahitlikler

17- ŞAHİDLİKLER KİTABI  1

Şahidin Bu İşten Geri Durması: 1

Hadd Cezalarında Şâhidliği Gizlemek: 1

Sadece Kadınların  Şâhidliklerinin  Kabul  Edildiği Haller: 1

Şâhidlerin Vasıfları: 1

Kendisiyle Şâhidlik Edilmesi Caiz Olan Ve Olmayan Şeyler 2

Yalancı Şâhidlerin Teşhiri: 2

Şâhîdliğinin Kabul Edilip Edilmeyeceği Kimseler 3

Cerh Etmek Tâdilden Evvel Gelir 4

Şâhidlik Üzerine Şâhidlik Etmek. 4

Şâhidlikden Dönmek. 4

Kısas Sahicilerinin Dönmelerinde Diyet Ödemeleri: 5

 

 

 

 

17- ŞAHİDLİKLER KİTABI

 

Şehâdet; yani şâhidlik etmek lügate göre bir yerde hazır olmaktır. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber  (sas) şöyle buyurmuştur: "Ganimet, vak'aya şâhid olanındır. [1] Yani harpde hazır bulunanındır. Bir kimse savaşa katılınca; 'falan savaşa şâhid oldu' denilir. Dâvaya şâhid olmak da, onda hazır bulunmaktır.

Şehîd; savaşda kendisine ölüm gelen kimsedir. Öyle ki, savaşda yaralandıktan sonra oradan alınıp, üzerinden bir namaz vakti geçinceye kadar yaşarsa, şehîd adını alamaz. Çünkü ölüm savaşda gelmiş olmaz.

Şer'î ıstı/anda ise, şâhidlik; şâhidlerin hazır bulunup, gördükleri bir hâdiseyi haber vermeleri demektir. Bu şâhidlik, zina ve adam öldürme gibi fiillerde olduğu üzere ya görerek olur veya akid ve ikrarlardaki gibi işiterek olur. Hazır bulunup iyice görmeden veya işitmeden şâhidlik etmek olmaz. Hâdise iyice hatırlanıncaya kadar da şâhidlikde bulunmak caiz değildir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Güneş kadar açık biliyorsan, şâhidlik et; yoksa bırak [2] Şâhidlik; hakkı ortaya koyan meşru bir delildir. Bununla alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Erkeklerinizden iki kişiyi şâhid tutun. "(Bakara: 282).

"Ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid tutun. " (Talâk: 2).

Şehâdet hususunda Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur: "(Senin) iki şâhid getirmen gerekir. Yahut dâvâlıya yemin etmek düşer. 

Senin için bundan başka yapacak bir şey yoktur. [3] "Beyyine davacıya düşer."[4]

Beyyine şâhid getirmektir: Bu hususda icmâ vardır. Şâhidlik ise; insanların haklarını ihya etmek, akidleri inkârdan kurtarmak ve mallan sahiplerinin mülkiyetinde hıfzetmek... gibi birçok faydaları sağlarlar. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Şâhidlerinize saygılı davranın. Çünkü Allah (cc) hukuku onlar vasıtasıyla meydana Çıkarıyor [5]

 

Şahidin Bu İşten Geri Durması:

 

Şâhidlik etmek üzere belirlenen kimsenin şehâdette bulunmaya çağrıldığında bundan geri durması caiz değildir: Geri durursa, hak sahiplerinin hakları zayi olur. Ama şâhidlik etmek üzere belirlenmemişse, serbesttir. Şâhidliği üstlenmekten çekinmesinin bir sakıncası yoktur. Şâhidliği üstlendiğinde kendisinden şâhidlik etmesi istendiği zaman şâhidlik etmesi farz olur: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Şâhidler çağrıldıkları vakitgelmezlik etmesinler. "(Bakara: 282). 283).

"Kim onu gizlerse; bilsin ki onun kalbi günahkârdır. "(Bakara:

Şehâdeti gizleme halinde insanların hukuku zayi edilmiş olacağından, şehâdetten çekinmek haramdır.

Ama kendisi şâhidlik etmese de, hak başkası ile isbat edilecekse, şehâdeti farz olmaz: Meselâ şâhidler listesinde hakkı ortaya koyacak kendisinden başkalarının da adı varsa, o zaman şâhidlikden çekinebilir. Zira bu durumda hak zayi olmaz. Zaten şâhidlik farz-ı kifayedir. Şâhidlik için davacının talepde bulunması gerekir. Çünkü bu onun hakkıdır.[6]

 

Hadd Cezalarında Şâhidliği Gizlemek:

 

Hadd cezasını gerektiren suçlarda şâhid, şâhidliğini gizlemekle açıklamak arasında muhayyerdir: Çünkü haddleri tatbik etmek, hisbe teşkilâtının vazifesidir. Müslümanın kusurunu örtmek de bu vazifelerdendir. Şâhidliğini gizlemesi ise, daha iyidir: Bir hadîsi şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bir müslümanın üzerini (kusurunu) örterse, Allah (cc) da dünya ve âhirette onun üzerini örter."

Sahih bir rivayette anlatıldığına göre Hz. Peygamber (sas) zina itirafında bulunan Mâiz (ra) e itirafından geri dönmesini telkin etmiş, recmedilip de, kötü yolda meşhur olmaması için durumunu saklı tutmak maksadıyla hakkında araştırma yapmıştı. Nümûne olarak Hz. Peygamber (sas) bize kâfidir. Hulefa-yı râşidîn'in de böyle yaptıklan nakledilmiştir.

Hırsızlığa şâhid olunca; malı çalınan şahsın hakkını ihya etmek için, 'bu malı aldı' der: Hırsızın suçunu örtmek için de 'çaldı' demez.

Sâhid sayısı; zina suçunun isbatı için dört erkeğin şâhidlik etmesi macburidir: Bununla alâkalı olarak Allah (cc). şöyle buyurmuştur:

"(Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup da), sonra bunu ispat için dört şâhid getiremeyenlere (seksen sopa vurun). "(Nûr: 4).

"(Kadınlarınızdan   fuhuş yapanlara karşı) aranızdan dört şâhid getirin. "(Nisa: 15).

Karışma zina suçu isnad eden bir adama Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Şâhidlik edecek dört kişiyi bana getir. Aksi takdirse sırtına (sopa) vurulur. [7]

Diğer hadd ve kısas  dâvalarında da iki erkek şâhid gerekir: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Erkeklerinizden iki kişiyi şâhid tutun. "(Bakara: 282).

"Ve-içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid tutun." (Talâk: 2).

Hz. Peygamber (sas) bir davacıya şöyle buyurmuştur: "Ya senin iki şahidin olacak, ya da o (davalı) yemin edecek.[8] 

Haddlerde ve kısaslarda kadınların şâhidliği kabul edilmez. Zührî dedi ki; Hz. Peygamber (sas) den ve kendisinden sonraki iki halifeden zamanımıza kadar haddlerle kısaslarda kadınlann şehâdetlerinin kabul edilmeyeceği şeklinde sünnet câri olmuştur.

Bunlardan başka hukuk dâvalarında iki erkek yahut bir erkekle iki kadının (İmam Şâfıî) şâhidlikleri kabul edilir: Bununla

alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Eğer iki erkek bulunamazsa, bir erkek ile iki kadın olsun" (Bakara: 282). Bu cümle müdâyene âyet-i kerîmesinde yer almaktadır. Vadeli borçlanma cümlesinde geçmekte olup; demek ki, borçlanma konulannda bu minval üzere kadınlann şâhidlikleri kabul edilmektedir.

Hz. Ömer (ra) den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (sas) nikâhda kadınlann şâhidlik etmelerini caiz görmüştür. Kadınlann şâhidliğe ehliyetli olduklan âyet-i kerîme ile bildirilmiştir. Erkek gibi, kendisinde de müşahede, hıfz ve edâ bulunduğu için şâhidlik edebilir. Kadınlardaki fazla unutkanlık kusuru, kadın şâhidlerin artmlması ile telâfi edilir. Buna şu kavl-i ilâhî ile işaret buyurulmuştur; "Biriyanıhrsa, diğerinin ona hatırlatması için... "(Bakara: 282).

Şimdi kala kala bedeliyet; yani kadının erkeğe bedel olup olmayacağı şüphesi kaldı: Bu sebeple biz deriz ki, haddlerde ve kısaslarda kadının şâhidliği kabul edilmez. Ama diğer hükümlerde şüpheyle beraber sabit olur.[9]

 

Sadece Kadınların  Şâhidliklerinin  Kabul  Edildiği Haller:

 

Doğum, bakirelik ve kadınlığa âit kusurlar gibi, erkeklerin bilemeyeceği   hususlarda   tek   bir   kadının   şehâdeti kabul edilir:

Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Erkeklerin muttali olamayacağı hususlarda kadınların şâhidlik etmeleri caizdir " Bu hükümlerin sübûtu mecburidir. Erkeklerin bu gibi işlere derinliğine bakıp bir bilgi elde etmeleri mümkün değildir. Ancak sadece kadınların bu gibi şeylere bakıp bilgi edinmeleri mümkündür. Şu halde maslahatı temin etmek için bu hususlarda sadece kadınların şehâdetlerini kabul etmek gerekli olmuştur. Bu hususlarla alâkalı dâvalarda bir kadının şâhidliği kabul edilir. Zira rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (sas) doğum hususunda bir kadının şâhidliğini kabul etmiştir. Haberlerin rivayetinde olduğu gibi, kadınların yalnız başlarına söyledikleri sözleri kabul olunduğuna göre, sayı muteber değildir. Ancak şâhidlik eden kadınların sayısının iki olması, ihtiyata daha uygundur. Üç olması Allah (cc) için daha sevimlidir. Dört olması halinde ihtilafdan kurtulmuş oluruz.

Doğumla alâkalı şehâdet hükümleri -inşâallah- talâk bahsinde anlatılacaktır.

Bekâret mes'eîesine gelince; iktidarsız erkeğe bir sene müddet tanınır. Bu müddet sona erdikten sonra kadın şâhidler kadının bakire olduğunu söylerlerse, hâkim onları birbirlerinden ayırır.

Bunda şâhidlik lâfzının kullanılması şart mıdır?

Irak ulemâsına göre şart değildir ama Horasan ulemâsına göre şarttır. Çünkü bu hususda söylenen söz, başkası üzerinde bir hakkı vâcib kılmaktadır. Dolayısıyla bu bir şâhidlik olmaktadır.

Miras için değil de, cenaze namazının kılınması için doğar doğmaz ölen çocuktan ses çıktığına dâir kadınların ettikleri şâhidlik kabul edilir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Namaz dedik; cenaze namazının dinî işlerden olduğu hususunda icmâ vardır. Mirasa gelince; bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn dediler ki; miras hususunda da şâhidlikleri kabul edilir. Çünkü çocuk doğarken ses çıkarır. Bunu da, erkekler o esnada kadının yanında hazır olmadıktan için duyamazlar. Evvelce de açıkladığımız gibi, bu durumda zarûreten kadınların şehâdetlerini kabul etmek gerekir.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bu, erkeklerin bakıp bilgi edinecekleri meselelerdendir. Çünkü yeni doğmakta olan çocuğun sesine kulak vermeleri helâldir. Şu halde nesebin sübûtu miras ve mehir dâvalannda bir zaruret bulunmamaktadır. Keza, süt emme dâvalarında da kadınların münferit şehâdetleri kabul edilmez. Çünkü mahremiyet sabit olunca, kıyılmış olan nikâh mülkiyeti ortadan kalkar. Mülkiyetin iptali de ancak erkeklerin şehâdetiyle sabit olur. Çünkü bu, erkeklerin bakıp bilgi edinebilecekleri konulardandır. Dolayısıyla bunda kadınların münferiden bulunacakları şâhidliğe zarurî bir ihtiyaç yoktur.[10]

 

Şâhidlerin Vasıfları:

 

Şah idlerde bulunması gereken vasıflar:

Şahidin âdil, hür ve müslüman olması ve bir de 'şehâdet ederim' lâfzını kullanması şarttır: Âdil olması gerekir dedik... Çünkü bunu Allah (cc) emrediyor;

"Ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şâhid tutun. " (Talâk: 2).

"Rıza göstereceğiniz şâhidlerden..." (Bakara: 282). Fâsikm şâhidliğine rıza gösterilmez. Çünkü hâkim, şahidin sözüne dayanarak hüküm verir ve bu hükmü başkası hakkında infaz eder. Şu halde şahidin söylediği sözün doğru olduğuna hâkimin zann-ı gâlib ile inanması gerekir. Bu da ancak şahidin âdil olmasıyla mümkündür. Ancak hâkim fasıkm şehâdetine dayanarak hüküm verirse, bu hüküm bize göre geçerli olur.

'Şehâdet ederim' lâfzını kullanmaya gelince; bu Kur'an-i kerîm'de emredilmektedir; "Şâhid bulundurun." (Bakara: 282). Bu âyet şâhidliği şâhidden taleb etmenin gerekliliğini sarih olarak bildirmektedir. Öyle ise şâhidliği 'şehâdet ederim' lafzıyla edâ etmek gerekir. Zira -inşâallah-yemin mevzuunda da açıklanacağı gibi, şehâdet; yemin lâfızlanndandır. Şehâdetten imtina etmek, büyük ihtimalle yalancılık olur. Çünkü kıyas, kişinin başkası aleyhinde konuşmasını -o başkasını ilzam edeceğinden dolayı- reddetmektedir. Ancak biz Şeriat'ın belirttiği yerde bunu kabul ettik. Şeriat bunu 'şehâdet' lafzıyla bitişik olarak bildirmiştir.

Şahidin hür olması şarttır: Çünkü şâhidlik, salahiyet ve velayet babmdandır. Köle kendi şahsı üzerinde söz hakkına sahip değilken, başkası hakkında nasıl böyle bir salahiyete sahip olabilir?

Şahidin müslüman olması şarttır: Zira bunu Allah (cc) şart koşmuştur;

"Ve Allah   (cc)   kâfirler için mü'minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. "(Nisa: 141).

Kısas ve hadd cezalarıyla alâkalı dâvalardan başka dâvalarda müslüman şâhidler âdil olarak kabul edilirler (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şâfıî). Hasım şâhidlerin yalancı olduklarını iddia ederse, o zaman hâkim bu şâhidlerin durumunu araştırır. Imameyn'e    göre    bütün    hukuk   dâvalarında   hâkim   şâhidlerin durumunu araştırır. Fetva da buna göredir: Ebû Hanîfe'nin bu görüşünün dayanağı şudur: Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kazf haddine çarptırılmış olan hâriç, müslümanlar birbirlerine karşı âdil şâhiddirler. "

Hz. Ömer (ra) de bir mektubunda şöyle der: "Bir hak sebebiyle hadde çarptırılan veya yalancı şâhidlik ettiğine dâir sabıkası olan veya velâ ya da garabet bakımından töhmet altında bulunanlar hâriç, müslümanlar birbirlerine âdil şâhiddirler."

Kişide adalet asıldır. Çünkü o doğarken fasık olmuş değildir. Fâsıklık, sonradan karşılaşılan töhmetli bir durumdur. Şu halde aslolam (adaleti) zanna dayanarak terketmek caiz değildir. Bu durumda hadd veya kısasın tatbiki lâzım olmaz. Şâhidde aslolan âdillik olduğuna göre, aleyhine şehâdette bulunulan şahısda da aslolan adalettir. Şâhid onu zina etmek veya adam öldürmek suçuyla vasıflandırmış, bu sebeple iki asıl; yani şahidin adaletiyle, aleyhinde şehâdette bulunulanın adaleti karşı karşıya gelmiştir. Biz de bu sebeple gizli olan adaleti tercih ettik. Haddler düşürme üzerine bina edildiklerinden dolayı, hâkim haddi tatbik etmeden düşürmek için şâhidlerin -yalancı olduklarını göz önüne alarak-durumlannı araştırır.

İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin grekçesi şudur; hâkimin, -bozulmasın diye- hükmünü verirken, şâhidlerin durumunu gizli-âşikâr araştırarak, ihtiyatlı davranması gerekir.

Hâkimin, onların durumlarını gizlice araştırması caizdir: Ebû Bekir er-Râzî dedi ki; aslında bu hususda Ebû Hanîfe ile îmameyn arasında ihtilâf yoktur. Ebû Hanîfe adaletin zahir olduğu bir zamanda fetva vermiştir. Hz. Peygamber (sas) de kendi zamanının insanlarının âdil olduklarım   beyanla;    "Nesillerin   en hayırlısı benim neslimdir. Sonra onların ardından gelen nesildir. Sonra da yalan yaygınlaşacaktır. [11] buyurmuştur. Ebû Hanîfe Hz. Peygamber (sas) in kendisinin de çağdaşlarım âdil saymasıyla yetinmiştir. Ama İmameyn zamanında yalan yaygın hale gelmiş, o sebeple kendileri şâhidlerin durumlarım araştırmaya ihtiyaç hissetmişlerdir. Onlar Ebû Hanîfe'nin zamanında olsalardı, bu ihtiyacı hissetmeyeceklerdi. Ancak Ebû Hanîfe onların zamanında olsaydı, bu ihtiyacı hissederdi. Bu sebeple biz, fetva buna göre verilmiştir, dedik.

Ebû Bekir er-Râzî'nin kitaplarını çok inceledim. Bu mes'ele hâricinde onun, Ebû Hanîfe'nin görüşüne başkalarının görüşünü tercih ettiğini görmedim. Zamanımızdaki insanların dinî ahkâma aldırmadıklarım ve bozulduklarını gördüğü için, bu mes'elede İmameyn'in görüşünü Ebû Hanîfe'nin görüşüne tercih etmiştir. O şöyle derdi; hâkimin her altı ayda bir şâhidlerin durumunu gözden geçirmesi gerekir. Çünkü bu müddet zarfında başına, onu şâhidlik ehliyetinden yoksun bırakacak bir hal gelebilir. Doğruyu en iyi bilen, elbette ki Allah (cc) dır.

Şahidi tezkiye edenin; 'o âdildir (İmam Şâfıî), şâhidlik etmesi caizdir' demesi lâzımdır: Çünkü köle âdildir, ama şâhidlik etmesi caiz değildir. Bir görüşe göre, şahidi tezkiye edenin; 'o âdildir' demesi de yeterli olur. Çünkü aslolan yurduna tâbi olarak hürriyettir. Tezkiye eden şahsa göre o şâhid âdil değilse, 'onun durumunu Allah (cc) daha iyi bilir' der. Önceleri şahidi alenen tezkiye etmekle yetinilirdi. Ama zaman değiştiği için, zamanımızda buna gizli tezkiye de eklenmiştir. Sonra denildi ki, fitneden sakınmak için gizli tezkiye ile yetinilir. İmam Muhammed; 'alenî tezkiye fitne ve belâdır' demiştir. Sonra, alenî tezkiyede tezkiye edenle şahidi bir araya getirmeli ki; tezkiye edenin başka bir şahsı tezkiye etmiş olduğu şüphesi bertaraf edilsin.

Gizli tezkiye şöyle yapılır; hâkim şahidi tezkiye edecek adama mühürlü bir pusula gönderir. Bu pusulada şahidin adı, eşkali, nesebi ve namaz kıldığı cami ya da namazgahın adı yazılır. Tezkiye eden de aynı şekilde tezkiye cevabını Hâkime gizli olarak gönderir. Şâhidlerin durumunu sormak için en güvenilir, dinî bakımdan takva sahibi, emanet bakımından en muazzam, insanlar hakkında tecrübesi en fazla, seçme ve ayıklama hususunda en bilgili, sûikaste ve tuzaklara mâruz kalmasınlar diye, halk arasında tanınır olmayan kimseleri seçmesi münasip olur.

Tezkiye edenin de şâhidlerin durumunu komşulardan ve çalıştıkları çarşının esnafından sorup öğrenmesi münasip olur. Şahidin âdil olduğunu tespit ederse, bunu pusulanın son kısmına şöyle yazar; 'o, bence âdil ve şâhidliği de caizdir.' Şahidin âdil olduğunu tespit etmemişse; 'o âdil değildir' diye yazar, pusulayı mühürleyip hâkime gönderir. Bu durumda hâkimin davacıya; 'şâhidlerin cerh edildiler' demez de, 'şâhidlerini artır' der.

Gizli tezkiyede evlâdın, ana-babanın, her akrabanın, âmânın, kazf haddine çarptırılmış kimsenin sözü kabul edilir. Çünkü bu haber vermektir. Ancak kendisine göre bu da bir şâhidlik olduğundan dolayı, İmam Muhammed bu görüşe muhaliftir. Ama alenî tezkiyede yukarıda serdedilen kimselerin sözleri kabul edilmez. Çünkü alenî tezkiyenin şâhidlik olduğu hususunda ittifak vardır.

Kâfir şâhidleri müslüman şahıslar tezkiye ederler. Müslümanlar onları tanımıyorlarsa; hâkim, müşriklerden kimlerin âdil olduklarını müslümanlara sorar. Sonra da o şâhidlerin durumunu, adlan müslümanlarca bilinen âdil müşriklere sorar.

Şâhidleri, dâvâlının tezkiye etmesi kabul edilmez (Ebû Yûsuf, imam Muhammed): 'Onlar âdildirler, ancak yanılmış veya unutmuşlardır' demelidir. Ama; 'onlar doğru söylediler1 veya; 'onlar âdil ve doğru sözlü kimselerdir' derse, gerçeği itiraf etmiş olur. Bu durumda beyyine ile değil de, onun ikrarıyla hükmolunur. Çünkü beyyine inkâr durumunda ileri sürülür.

'Dâvâlının şâhidleri tezkiye etmesi caizdir' diyenler de olmuştur. Kuvvetli görüşe göre davacı ve şâhidler, dâvâlının inkâr ederken yalan söylediğini, iddiayı reddederken de, boş ve dayanaksız konuştuğunu iddia ederler. Dolayısıyla onun tezkiye edici olması uygun değildir.

Bir kişinin tezkiyesi yeterli olur (İmam Şafiî): îmam Muhammed şâhidleri iki kişinin tezkiye etmesinin daha uygun olacağını söylemiştir. Mütercim ve hâkim tarafından tezkiyecilere gönderilen elçi de böyledir. İmam Muhammed'in bu görüşünün gerekçesi şöyledir; hâkimin hükmü, adalet temeli üzerine kurulur. Bu da tezkiye ile olur. Şâhidlik gibi, tezkiyenin de yapılması şarttır. Ebû Hanîfe'ye göre, haddlerdeki şâhidleri tezkiye edenlerin ve zina hâdisesine şâhidlik eden dört kişinin erkek olması şarttır. Bunun sebebini açıklamıştık.

İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; tezkiye şâhidlik mânasında değildir. Öyle ki, tezkiyede bulunurken; 'şehâdet ederim ki...' lâfzının kullanılması ve tezkiyenin mahkemede yapılması şart değildir. Şâhidlikde sayı şartı taabbudî (yani Şer'î emre uymanın gereği) olup, bu şart şehâdet mevzûunun dışına sirayet etmez.[12]

 

Kendisiyle Şâhidlik Edilmesi Caiz Olan Ve Olmayan Şeyler

 

Bir kimse şâhid gösterilmese de, akidlere ve hukuka dair bütün duyduklarına ve gördüklerine şâhidlik etmesi caizdir: Çünkü şâhidlik; hakkı gerektiren sebebi öğrenip, kesin olarak bilmektir. Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Eğergüneş kadar açık

biliyorsan, şâhidlik et."[13] Şâhid; 'ben şuna şehâdet ederim ki...' der. Çünkü o mes'eleyi anlamış ve bilmiştir. Ama; 'beni şu mes'eleye şâhid tuttu' diyemez. Çünkü bu yalan olur.

Şâhidlik üzerine şâhidlik etmek ise, böyle değildir. Çünkü şâhid tutulmadan başkasının ettiği şâhidliğe şâhidlik etmek de caiz değildir (İmam Şafiî): Zira şâhidlik etmek hüküm meclisine intikal etmedikçe, -ki bu da ancak şâhidliği üstlenmekle olur- bir hakkın sübûtunu gerekli kılmaz. Başkasının kendi şâhidliği üzerine şâhidlik ettiğini duyarsa, artık kendisi şehâdette bulunma imkânına sahip olmaz. Çünkü bu durumda kendisi şehâdeti üstlenmiş değildir.

Muhtebinin (gizlenenin) şâhidliği caizdir. Bu şöyle olur; kişi başka birinin kendisinde hakkı bulunduğunu ikrar eder, o evde gizlenmiş olan şâhidler de, onun bu ikrarını işitirler ve onun yüzünü görüp, onu tanıyorlarsa, bu ikrara şâhidlik etmeleri helâl olur. Ama yüzünü görmezlerse, şâhidlik etmeleri helâl olmaz. Ancak evde ondan başka bir kimsenin bulunmadığını biliyorlarsa, helâl olur. Bir kadının sesini perde gerisinden duyarlarsa, yine aynı hükümler câri olur.

Tam bir açıklıkla görmeden bir şey hakkında şâhidlik etmek caiz değildir. Ancak neseb, ölüm, bir kimsenin ailesiyle cinsî münasebeti, nikâh, hâkimin velayeti ve vakfın aslı gibi dâvalarda caizdir: Kıyasa göre caiz değildir. Çünkü şâhidlik 'müşahede' kökünden türemiştir ki, bu gözle görmek demektir. Ve burada mevcut olmamıştır. Istihsana göre, yukarıda (bu paragrafın başındaki asıl metinde) sayılan şeyler ancak hususi bir cemaatin huzurunda cereyan eder ve bunlara sürekli bazı hükümler taallûk eder. Bu hükümler muattal olmasın diye, şöhret ve şuyû, gözle görüp müşahede etme yerine geçer. İnsanlar arasındaki teamül ilk zamanlardan günümüze kadar böyledir. Görmez misin ki, bizler Hz. Âişe (ra) nin Hz. Peygamber (sas) in eşi olduğuna, diğer hanımlarının da onun eşleri olduklarına, Hz. Fâtıma (ra) nın da Hz. Ali (ra) nin eşi olduğuna, Hz. Peygamber (sas) ve ashabının neseplerine, Şüreyh ile İbn. ebî Leylâ ve Ebû Yûsuf un kadılıklarına, hulefâ-yı râşidîn ve diğerlerinin vefat etmiş olduklarına şâhidlik ederiz.

Şöhret ancak tevatür yoluyla ya da güvenilir bir kimsenin haber vermesiyle olur. Öyle ki, kişiye güvendiği bir kimse haber verirse, bu şöhret hususunda caiz olur. Bazıları bunun için iki erkeğin ya da bir erkekle iki kadının  heber vermesini şart koşmuşlardır. Ölüm hususunda bir kişinin şehâdetiyle yetinilir, diyenler de vardır. Çünkü ölen bir kimse ölürken yanında birden fazla kişinin hazır bulunmaması çok az rastlanan bir haldir.

Bir kimse bir adamın hüküm vermek için bir yerde oturup meclis kurduğunu, yanma hasımların girdiğini görürse, onun kaza salahiyetine şâhidlik etmesi helâl olur. Keza, bir erkekle bir kadının bir eve yerleşip, orada karı-koca hayatı yaşadıklarını görürse, -bir altında bir altın görmüş gibi- aralarında nikâh bağı bulunduğuna şâhidlik etmesi helâl olur.

Vakfa gelince; bu hususda sahih olan bizim anlattığırmzdnv Yani şartı üzerine değil de, aslı üzerine şâhidlik etmek caizdir. Çünkü iştihar eden husus, vakfm aslıdır. Aslı üzerine şâhidlik etmek caiz olmasaydı, bu; eski vakıfların yok olmasına yol açardı. Ebû Yûsuf a göre neseb hususunda olduğu gibi, velâ hususunda da tam bir açıklık görmeden şâhidlik etmek caizdir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:   "Velâ (köle ile efendisi arasındaki bağ) nesep akrabalığı gibi bir akrabalıktır. Satılmaz, hibe edilmez. " [14] Ve ayrıca biz Sevban'ın

Hz. Peygamber (sas) in azadlısı olduğuna, Bilâl (ra) in de Hz. Ebûbekir (ra) in azadlısı olduğuna şehâdet ederiz.

Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre velâ hususunda tam bir açıklıkla görmeden şâhidlik etmek caiz değildir. Çünkü buhususdaki haber iştihar etmez ve bu haber efendinin köleyi azad etmesi üzerine kurulur ve bu da çoğu defa meşhur olmayan kimsenin huzurunda yapılır. Dolayısıyla bu da azad etme ve boşama gibi olur. Yukarıda geçen hadîs-i şerîfden murad edilen mâna; velâ bağının satılıp hibe edilemeyeceğidir. Şahidin hâkim huzurunda şehâdeti mutlak olarak yerine getirmesi gerekir. Öyle ki, şehâdeti tefsir edip başkalarından duyduğu şeylere dayanarak şehâdette bulunduğunu söylerse, şehâdeti kabul edilmez. Keza, el yordamıyla tesbit ettiğine dâir şehâdette bulunurken de, bu şehâdeti tefsir etmez.

Sahibinin elinde görmesi halinde köle ve cariyeden başka şeylerde mutlak mülk dâvasına şâhidlik etmek de caizdir: Çünkü elde bulundurmak, mülkiyetin delilidir. Satış, hibe, vasiyyet, miras ve diğer mülk edinme sebeplerinde bu delile müracaat edilir. Ebû Yûsuf şu şartı ileri sürmüştür; malı elinde bulunduranın o mala mâlik olduğu inancının şahidin kalbine yerleşmesi gerekir. Ve bunun ilk şehâdetin bir tefsiri olması caizdir. Hassaf, o malı elde bulundurmakla beraber, o mal üzerinde tasarrufda bulunmuş olmayı da şart koşmuştur. Çünkü bir mal mülkiyet haricinde başka bir sebeple de elde bulundurulabilir.

Biz deriz ki; bir mal üzerinde tasarrufda bulunmak da, mülkiyet ve emanet gibi çeşitli sebeplere dayanabilir. Şâhid, malı ve sahibini gözleriyle görmüşse veya sadece malı gözleriyle görmüş olup, sahibini de nesebinin meşhur olması sebebiyle tanımışsa, malın o kişinin malı olduğuna şâhidlik edebilir. Ama sadece mal sahibini gözleriyle görmüşse, (görmediği bir nesnenin) onun malı olduğuna şâhidlik etmesi helâl olmaz. Ama köle ve cariyede hüküm böyle değildir. Çünkü hususi işçi ve benzerinde olduğu gibi, hür kişi de, köle gibi hizmette çalıştırılabilir. Şu halde bir mal üzerinde çalışıp o malı elinde bulunduran bir kimsenin köle olduğu bilinmedikçe, o malı elinde bulundurması mülkiyet delili olamaz. Bu durumda o malın onun olduğuna şâhidlik etmek caiz olur. Çünkü kölenin bir malı kendi adına elinde bulundurması söz konusu değildir.

Keza, köle olduklarını bilmese de bir malı ellerinde bulunduran ve meramlarını ifade edemeyen iki küçük çocuk için bir kimsenin onların o mala başkası adına sahip olduklarına şâhidlik etmesi caizdir. Çünkü yaşı büyüklerin hilâfına bu çocukların o malı kendi adlanna ellerinde bulundurmaları söz konusu değildir.

Bir hâdiseye şâhid olan, bu hususdaki kendi yazısını görse de; o hâdiseyi hatırlamadıkça, şâhidlik edemez: Kadı ve ravî de böyledir. Çünkü yazı yazıya benzer. Bununla bilgi elde edilemez. Bunun Ebû Hanîfe'ye göre böyle olduğunu söylemişlerdir. Bunun icmâ olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak ihtilâf kadı'nın dâvayla alâkalı yazıyı kendi dâva kütüğünde mühürlediği bir sayfada görmüş olmasındadır. Keza, şahidin   de   şâhidlik rakamını o yazının yanında ve kendi mührü ile mühürlenmiş olarak görmesi de böyledir. Ravînin durumu da bu hükme tâbidir. Buradaki yazıda noksanlık ve fazlalık olmadığına inanılıp güven duyulduğunda, hâdiseyi hatırlamasa bile, şahidin şâhidlik etmesi İmameyn'e göre caizdir. Ama bu yazı dâvâlının elindeki vesikada yazılı olup, şahidin yanında bunun bir nüshası yoksa, -açıkladığımız sebepden dolayı- şâhidlik etmesi caiz değildir.

Ebû Hanîfe'ye göre şahidin hâdiseyi hatırlamaması halinde şâhidlik etmesi caiz değildir. Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle  buyurmuştur: "Güneş kadar açık biliyorsan, şâhidlik et  Yoksa bırak." [15] Unutmakla birlikte bilgi olmaz. Ebû Hanîfe'ye göre rivayet  etmenin helâl olmasının şartı, râvinin hadîs-i şerîfı duymasından rivayet etmesine kadar hıfzında tutmasıdır. Ebû Hanıfe'nin hadîs rivayeti bu sebeple az olmuştur. Hâdisenin vukûbulduğu şahidin hatırlaması veya o meclisi güvendiği birinin kendisine hatırlatması halinde de şâhidlik etmesi helâl olur. Ama orayı hatırlamazsa, helâl olmaz.[16]

 

Yalancı Şâhidlerin Teşhiri:

 

Yalancı şâhidler teşhir edilirler, ama tâzir edilmezler (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şâfıî): İmameyn dediler ki; hâkim yalancı şahidi incitecek derecede dövüp hapse atar. Zira rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ra) yalancı şahide kırk kırbaç vurmuş, sonra da yüzünü siyaha boyamıştır. Yalancı şâhidlikle insanlara zarar verilmiş olunduğundan ve bu suç karşılığında bir hadd cezası da bulunmadığından, tâzir gerekir.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; kişiyi yalancı şâhidlikden caydırmak, onu teşhir etmekle sağlanabilir. Her ne kadar dayak caydırıcı ise de, o suça geri dönmeye mâni olur. Hz. Ömer (ra) in dayak atması siyaseten idi. Bu sebeple attığı kırbaç sayısı kırkı bulmuştu. Sonra da yüzünü siyaha boyamıştı.

Teşhir şöyle yapılır: Hâkim yalancı şahidi ailesine veya herkesi toplayan çarşısına gönderip onlara selâmını ilettikden sonra; 'biz bunu yalancı şâhid olarak bulduk. Bundan sakının ve başka insanları da sakındırın' der. Bu Kadı Şüreyh'den nakledilmiştir. İmameyn'e göre hâkim yalancı şahide hem bunu yapar, hem de onu döver.

Şâhidliğin dâvaya uygun olması şarttır: Çünkü şâhidlik ancak dâva açılıp iddiada bulunulduktan sonra kabul edilir. Eğer edilen şâhidlik dâvaya muvafık olmazsa, yok sayılır. Her iki şahidin sözde ve mânada bir olmalarına itibar edilir. Meselâ şâhidlerden biri; borcun bin dirhem, diğeri de iki bin dirhem olduğuna şâhidlik ederse, bu şâhidlik kabul edilmez (Ebü Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; burada edilen şâhidlik bin dirhem üzerine kabul edilir. Çünkü şâhidlerin ikisi de bin dirhemlik borç üzerinde ittifak etmişlerdir. Ancak birisi bu bin dirhemlik borca ilâvaten bin dirhemlik bir borcun daha olduğunu söylemiştir. Bu sebeple ikisinin ittifak ettikleri bin dirhemlik borcun varlığı sabit olmuştur.

Şâhidlerden biri borcun bin, diğeri bin beşyüz dirhem olduğunu söylerse; borcun bin dirhem olduğuna karar verilir. Keza, şâhidlerden biri boşamanın bir talâkla vâki olduğuna, diğeri de iki talâkla vâki olduğuna şehâdet ederse; boşamanın bir talâkla olduğuna karar verilir.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bu mes'ele hakkında şâhidler arasında sözde bir ihtilâf vardır. Bu da mânadaki ihtilâfların delilidir. Çünkü binin mânası ile iki binin mânası arasında fark vardır. Bunlar iki ayrı ve zıt cümle olup, her birini bir şâhid söylemiştir. Bu, cinsin muhtelif oluşu gibi kabul edilmez. Ama Imameyn'in söyledikleri bunun hilâfmadır. Çünkü biri bin, diğeri bin beşyüz dirhemlik borç bulunduğuna şehâdet etmekle, bin dirhemlik bir borcun mevcudiyeti hususunda söz ve mâna bakımından ittifak etmişlerdir. Bin beşyüz diyen, binin üzerine beş yüzü atfedip eklemektedir. Atfedilen, üzerine atıf yapılanı (bini) ikrar etmektedir. Şâhidlerden biri boşamanın bir talâkla, diğeri bir buçuk talâkla yapılmış derse,   boşamanın bir talâkla yapıldığına hükmolunur. Ama on-onbeş demek   böyle değildir. Çünkü bu atıf değildir ve bu bin, iki bin ve yirminin benzeridir. Yirmi beş de, bin ve bin beşyüzün benzeridir.

Davacı daha az bir miktar söylerse; yukarıda geçen mes'elelerin tamamında şâhidlik kabul edilmez. Çünkü bu durumda o şâhidlerden birini yalanlamaktadır. Ama; 'benim alacağım bin beşyüz dirhemdi. Beş yüzünü tahsil ettim1 derse, kendisinin ifadesiyle şâhidlerin ifadesi birbirine uyduğu için, edilen şâhidlik kabul edilir.

Şâhidler aslında borcun bin dirhem olduğuna şehâdet ederler de onlardan biri borçlunun beş yüz dirhem Ödediğini söylerse, borcun bin dirhem olduğuna karar verilir. Çünkü şâhidlerin ikisi de borcun bin dirhem olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Beş yüz dirhem olduğuna dâir hüküm sabit olmaz. Çünkü borcun bakiyyesinin beş yüz dirhem olduğuna şâhidlerden sadece biri şehâdet etmiştir. Ama diğerleri de buna şehâdet etse idi, hüküm bu veçhile sabit olurdu. Bunu bilmesi halinde şahidin borcun bin dirhem olduğuna şehâdet etmemesi gerekir ki, davacı (alacaklı) beş yüz dirhemi tahsil ettiğini itiraf etsin ve böylece hak ortaya çıksın, zulme de destek verilmiş olmasın.

Her iki şâhid de bir kimsenin bir inek çalmış olduğuna şâhidlik etseler, fakat renginde ihtilâf etseler; hırsızlık sabit olup, el kesme cezası verilir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed). Fakat erkeklik ve dişiliğinde anlaşamazlarsa, suç sabit olmayıp el kesilmez: İmameyn dediler ki; her iki durumda da el kesilmez. Çünkü hakkında şehâdet edilen şey değişiktir. Bu değişik şeylerden her biri üzerinde iki kişi şâhidlik etmiş değildir. Böylece ikincisi, ikinci bir mes'ele gibi olmaktadır.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bir ineğin iki renkli olması mümkündür. O zaman şâhidlerden her biri kendi tarafındaki rengi görmüştür. Bu görüneni bir başka şeyle karıştırma durumunda söz konusu olur. Çünkü hırsızlık geceleyin yapılır. Mümkün olduğu kadar beyyine ile amel etmek vâcibdir. Beyyine bu durumda kabul edilir. Ama şâhidlerden biri çahnan hayvanın inek, diğeri öküz olduğunu söylese; sözleri birbirine zıt olduğundan dolayı şâhidlikleri kabul edilmez. Çünkü bir hayvan hem erkek hem de dişi olamaz.

Şâhidlerden ikisi Zeyd'in kurban bayramında Mekke'de öldürüldüğüne, diğer ikisi de Kûfe'de Öldürüldüğüne şâhidlik etseler; hepsinin şâhidlikleri reddedilir: Çünkü hangileri olduğu bilinmemekle beraber, bu dört şâhidden ikisi kesin olarak yalan söylemektedir. Red ve kabul hususunda bazısını bazısına tercih etmek mümkün olmadığı için, hepsi reddedilir.

Şâhidlerden ikisi diğer ikisinden daha evvel gelip şâhidlik etseler ve hüküm buna göre verilse; sonraki şâhidlik hükümsüz kalır: Çünkü evvelki -şehâdetine dayanılarak hüküm verildiği için-diğerine üstün olur ve kendisinden aşağıda bulunandan dolayı bozulmaz.[17]

 

Şâhîdliğinin Kabul Edilip Edilmeyeceği Kimseler

 

Kölelik veya kâfirlik veya çocuklukdan dolayı şâhidlikleri reddedilenlerin bu engelleri ortadan kalktıktan sonra şâhidlik edecek olurlarsa, kabul edilir. Ama fasıkhk, karı-kocahk, kölenin efendisi, efendinin kölesi için şâhidlik etmesine kölelik-efendilik bağının mâni olması gibi engeller yüzünden şâhidlikleri reddedilen kimselerin bu engelleri ortadan kalksa bile, şâhidlikleri kabul edilmez.

İkisi arasındaki fark şudur; birincisi şâhidlik değildir. Çünkü o grupdakiler şehâdet ehliyetine sahip değillerdir. Dolayısıyla bu şehâdetin reddi Şer'an bir yalanlama değildir. İkincisi ise şehâdettir. Çünkü o grupda sayılanlar şehâdet ehliyetine sahiptirler. Ancak bu Şer'an bir yalanlamadır ve bu şehâdet ebediyyen kabul edilmez. Ama köle efendi için, kan-kocadan biri de diğeri için şâhidliği üstlenir ve köle azad edildikten, eş de boşanıp ayrıldıktan sonra şâhidliği edâ ederlerse, kabul edilir.

Keza, bir kimse köle veya kâfir veya çocuk iken şehâdeti üstlenir de bu mânilerin ortadan kalkmasından sonra şâhidliği edâ ederse, kabul edilir. Çünkü ileride de anlatılacağı gibi, şâhidlikde mühim olan şehâdetin edâ ediliş halidir ki, bu halde de bir mâni bulunmamaktadır.

Âmânın şehadeti kabul edilmez: İmam Züfer dedi ki; kulakdan duyma bilgilerle şehâdetin cari olduğu mes'elelerde bunun şehadeti kabul edilir. Çünkü âma kişi duyabilir.

Ebû Yûsuf dedi ki; şâhidliği üstlendiği vakitte gözleri görüyordu ise; o zaman bakarak bilgi edinme melekesi mevcut olduğundan dolayı, âmânın şehadeti kabul edilir. Şâhidliği edâ ederken konuşmaya ihtiyacı vardır ki, âma adam konuşabilir. Ölüde olduğu gibi, onu nisbeten bilip tanıtır.

Bizim görüşümüze göre; âma adam şahıslan birbirinden seçip ayıramaz, işarette bulunamaz, hazırdakini değil de, gâipdekini bir nisbette tanıtamaz.

Bir kimse şâhidlik ettikten, ama hüküm verilmezden evvel gözlerini kaybederse; İmameyn'e göre onun şehâdetine dayanarak hüküm verilemez. Çünkü bir hüccet olsun diye şâhidlik ehliyetinin hüküm verilirken mevcud olması şarttır. Aynı vakitte delirmek veya fasık olmak da böyledir. Ama ölmek böyle değildir. Çünkü ölürken de şehâdet ehliyetine sahiptir. Dünyadan ayrılmış olmakla bu ehliyetini yitirmiş olmaz.

Ahrasın şehadeti kabul edilmez. Çünkü şâhidlik konuşarak yapılır. Oysa ahras konuşmaktan âcizdir.

Başkasına zina iftirasında bulunduğundan dolayı hadd cezasına çarptırılanın şâhidliği (Ebû Yûsuf, İmam Züfer) tevbe etmiş olsa bile, kabul edilmez: Zira bunu Allah (cc) emrediyor:

"Ve onların şâhidliklerini ebediyyen kabul etmeyin." (Nûr: 4). Şehâdetin reddi, hadd cezasının mütemmimidir. Bu bir mâni olup, tevbeden sonra da baki kalır. Zina iftirasından başka bir suç sebebiyle hadde çarptırılan kimseye gelince; bunun şehâdetinin reddi, hadden dolayı değildir. Şehadeti fasıklığından dolayı reddedilir. Ama tevbe edince,   bu   mâni   de   ortadan   kalkar.   Yukarıda   naklettiğimiz âyet-i kerîmeden sonra  gelen istisna; münkati'dir ya da en yakınındaki şeye -ki o da fıskdır- sarf olunur.

Ama kâfir iken böyle bir cezaya çarptırılmış olup, daha sonra müslüman olan kimsenin şâhidliği kabul edilir: Zira İslama girmekle onun için evvelkinden başka yeni bir şehâdet meydana gelmiş olmaktadır. Evvelki şehâdetini yok eden hadd, sonraki şehâdetini yok edemez. Çünkü hadde çarptırıldığında evvelki şehadeti mevcud değildi.

Kişinin kendi çocukları ve aşağıya doğru torunları lehine, çocukları da ana-babaları ve yukarıya doğru dede ve nineleri lehine şâhidlik etmeleri kabul edilmez: Zira bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Babanın çocuğuna, çocuğun babasına, kadının kocasına, kocanın karısına, kölenin efendisine, efendinin kölesine, ortağın ortağına, işçinin kendisini işçi olarak tutana şâhidlik etmesi caiz değildir." Bu hüküm değişik hadîs-i şeriflerde bu lâfızlarla rivayet edilmiştir. Bu sayılanların birbirleri için şâhidlikleri kabul edilmez. Çünkü aralarında menfaat birliği vardır (menfaatleri birbirlerine bitişiktir). Öyle ki, bunların bir birlerine zekât vermeleri caiz değildir. Bunlardan biri diğeri lehine şehâdette bulunursa, aslında bir kaç yönden kendi lehine şehâdette bulunmuş olur.

Süt mahremiyeti şehâdetin kabulüne mâni teşkil etmez. Çünkü süt emenle emziren veya emişenler arasında cüz'iyyet yoktur. Bu sebeple bunda töhmet de olmaz. Kardeş, amca, dayı ve diğerlerinden arada doğum unsuru bulunmayan akrabalıklarda da -arada cüz'iyyet bulunmadığı için- şâhidlik kabul edilir.

Rivayet ettiğimiz hadîs-i şerîfın yasaklayıcı hükmü sebebiyle bir kimse kölesine şâhidlik edemez. Köle mülk edinemez. Şu halde efendi kölesi için şâhidlik etmekle, aslında kendi şahsı için şâhidlik etmiş olur. Ve mükâteb kölesine de şâhidlik edemez: Çünkü mükâtebin kazancı bir bakıma kendisi içindir. Borçlu köle de mükâtep gibidir.

Kan-kocadan biri (İmam Şâfıî) diğeri  için şâhidlik edemez:

Çünkü normalde bunlar arasında menfaat birliği vardır. Biri diğeri lehine şâhidlik    edince,    bir   bakıma    kendi    lehine    şâhidlik   etmiş   olur.

Ortaklardan biri ortaklarıyla alâkalı bir iş dâvasında diğer ortağı lehine şâhidlik edemez: Bu hadîs-i şerîfde de yasaklanmıştır ve şâhidlik eden ortak da aslında kendi lehine şâhidlik etmiş olur.

Bir kimsenin hususî işçisinin kendisi lehine şâhidlik etmesi kabul edilmez: Bu, yukarıda geçen hadîs-i şerîfde yasaklanmıştır. Ayrıca bu işçi şehâdeti edâ ettiği müddetçe ücreti haketmekte olduğundan dolayı, şâhidlik etmek için ücretle tutulmuş gibi olur.

Kendilerini kadınlara benzetenlerin, ölünün arkasından ağıtçı lık yapan kadınların ve insanlara şarkı söyleyenlerin şâhidlikleri kabul edilmez: Zira bu fasiklıktır. Hz. Peygamber (sus) iki ahmağın; yani ağıtçı kadınla şarkıcı kadının sesini dinlememizi yasaklamıştır. Kendilerini kadınlara benzetenlerden kasıt; kadmvâri hareketlerde bulunarak, alçakça işler yapanlardır. Bu bir mâsiyettir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah (cc) kadın gibi davranan erkeklere, erkek gibi davranan kadınlara lanet etmiştir." [18] Konuşması, yaradılışdan yumuşak olan erkeğin şâhidliği kabul edilir.

Eğlenmek için devamlı şarap içenlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü şarap içmek haram kılınmıştır. İmam Muhammed dedi ki; bir kimse helâle yorumlayarak nebiz içer de sarhoş olmaz ve bunu eğlence maksadıyla içmezse, şâhidliği kabul edilir.

Kuşlarla oynayıp eğlenenlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü bu insanı gaflete daldırır ve kuşlarla oynamak için dama çıkan kimse başkalarının avretlerini ve gizli hallerini görür.

Haddi  vâcib  kılan   büyük günahlardan birini işleyenlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü bunlar fasıktırlar.

Faiz yiyenlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü faiz haramdır. Bazıları şehâdetin reddi için faiz yemeyi âdet haline getirmeyi şart koşmuşlardır. Çünkü o fasid akidden geri durmaz.

Satrançla kumar oynayanların şâhidliği kabul edilmez: Çünkü kumar oynamak haramdır. Ama satrancı oyun olarak oynamak içtihada mahal olduğundan dolayı, kişinin adalet vasfım yok etmez. Ancak satranç yüzünden namazı kazaya kalan veya oyunda rakibine karşı haklı çıkmak için yalan yere yemin eden kimsenin adalet vasfı yok olur. Dolayısıyla şâhidliği kabul edilmez.

Hamama peştemalsiz girenlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü bunlar ayıp yerlerini açığa çıkarmakla fâsık olurlar.

Sokakda giderken bir şey yemek ve yol üzerinde küçük abdest bozmak gibi hafit işler yapanların şâhidliği kabul edilmez:

Çünkü bu gibi işleri yapmakla kişi insanlığını kaybeder ve tabii yalan söylemekten de sakınmaz. Sokakda sadece don katıyla dolaşanların da şâhidliği kabul edilmez. Seferde kişinin kendi oğluyla boy ölçüşmesi ve meydan okuması da böyledir.

Selef-i sâlihîne açıkça şovenlerin şâhidliği kabul edilmez. Çünkü böyle yapanlar fasıktırlar. Ama bunu gizlice yapanlarınki kabul edilir. İnsanlara ve komşulara çok şovenlerin şâhidliği de kabul edilmez. Ebû Yûsuf dedi ki; Hz. Peygamber (sas) in ashabına şovenlerin şâhidliğinin kabul edilmesini ben caiz görmüyorum. Çünkü onlara ancak düşük ve aİçak kimseler söverler. Böylelerinden alâkalarını kesip uzak duranların şâhidliğini kabul ederim. Çünkü onlarla alâkayı kesip boykot etmek -her ne kadar bâtıl ise de- onlar bunu dindarlık icabı yapmaktadırlar.

Dünya menfaatleri yüzünden aralarına düşmanlık girenlerin birbirlerine şâhidliği kabul edilmez: Çünkü böylelerin birbirlerine karşı yalan beyanda bulunmayacaklarından emin olunmaz. Aralarındaki düşmanlık dinî sebeplerden dolayı ise, birbirlerine şâhidlikleri kabul edilir: Bunlar dindar olduklarından dolayı; heva ve heves ehli kimseler gibi yalan söylemezler. Cuma namazını ve cemaate   gitmeyi serserice terkedenlerin de şâhidliği kabul edilmez. Bazıları bunun için üç cumaya gitmemiş olmayı şart koşmuşlardır. Hassâf; 'cuma namazına bir defa dahi gitmeyenin şâhidliği kabul edilmez' demiştir. Ama hastalık, şehire uzaklık gibi mazereti ya da imamın fasık olduğu te'vilinde bulunarak cuma namazına gitmeyenin şâhidliği reddedilmez. Günah fiillerinin işlendiği meclislerde oturanların şâhidliği kabul edilmez.

İmam Muhammed dedi ki; 'şüpheli halleri ortaya koymayan kimse âdildir. Varlıklı bir kimse zekât vermeyi ve hacca gitmeyi erteler ve şayet kendisi sâlih bir kimse ise, şâhidliği kabul edilir. Çünkü zekât vermenin ve hacca gitmenin belirli bir zamanı yoktur. İlle de falan sene ifâ edilecek diye bir şartı yoktur. Ama namaz ve oruç gibi vakitli ibadetleri terkedenlerin şâhidliği kabul edilmez.1

Ebû Yûsuf dedi ki; 'şiirinde iffetli kadınlara iftirada bulunmadığı müddetçe, şâirin şâhidliğini kabul ederim. Âdil; iyilikleri kötülüklerinden fazla olan kimsedir. Kişinin âdil olabilmesi için bütün günahlardan sâlim olması şart değildir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Şayet Allah (cc) yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yer yüzünde hiç bir canlı varlık bırakmazdı."'(Fâtir: 45). Bu da gösteriyor ki, kul günah işlemekten çok az sâlim kalır.

Yalan söylediklerinden dolayı; tellalların ve esircilerin şâhidliği kabul edilmez. Âdil olduktan sonra bütün zenaat sahiplerinin şâhidliği kabul edilir. Ancak aralarında yalan yere yemin ediyorlarsa, şâhidlikleri kabul edilmez.

Delirip ayılan kimsenin ayık iken şâhidliği kabul edilir. Hattabîler hariç; ehl-i sünnet harici mezhep müntesiplerinin şâhidliği kabul edilir. Hattabîler; Rafızîlerin bir kolu olup, yanlarında yemin eden her kesin şâhidlik etmesini caiz görürler. Çünkü bunlar yalanı haram saymazlar. Bunların kendi taraftarları lehine şâhidlik etmeyi vâcib saydıkları söylenmiştir.

Mücessime mezhebi müntesiplerinin şâhidliği kabul edilmez. Çünkü onlar kâfirdirler. Ehl-i sünnet harici mezheplerin müntesiplerinden kâfir olmayanların şâhidliği kabul edilir. Bilindiği gibi sahabiler kendi aralarında ihtilâf edip savaştıkları halde, birbirleri için etmiş oldukları şâhidlikleri makbuldür. Ehl-i sünnet harici mezheplerin müntesiplerinin aralarındaki ihtilaf ve savaşlar, ashabmkinden daha fazla olmamıştır. Ama amelen rasık olan kimse böyle değildir. O, dinen sakıncalı bir fiili irtikâb ettiğine göre, yalan cürmünü de işler. Oysa diğerleri yaptıklarının hak olduğuna inanmakta, böylece Allah (cc) in dinine uyduklarını zannetmektedirler. Bu sebeple bunlar yalan söylemekten çekinirler.

Zınımîlerin birbirlerine şâhidlik etmeleri kabul edilir: Çünkü şâhidlik etmek velayet bâbindandır. Zımmîler de birbirlerine velîlik yapma ehliyetine sahiptirler. Bu sebeple biz dedik ki, zınımîlerin müslümana karşı şâhidlikleri kabul edilmez. Çünkü zimmîlerin müslümanlar üzerinde velayet haklan yoktur. Onların itikaden fasık olmaları, birbirlerine şâhidlik etmelerine mâni değilidir. Çünkü zımmî kendi dininin yasaklarından sakınır. Ama yalan söylüyorlarsa, birbirleri için de şehâdette bulunamazlar. Çünkü yalan, bütün dinlerde haram kılınmıştır.

Yahya b. Ekrem'in şöyle dediği rivayet edilmiştir; hıristiyanlann birbirleri için ettikleri şehâdetin makbul olduğu hususunda selef uleması söz birliği etmişlerdir. Râbiâ b. Abdurrahman haricinde onların şehâdetlerini reddeden bir kimseye rastlamadım. Bu hususda ondan iki rivayet buldum.

Hz. Peygamber (sas) yahudilerin şehâdetine dayanarak iki yahudiyi recmetmiştir. Dinleri değişik de olsalar, onlar Allah (cc) ı inkâr ve Rasûlullah (sas) ı yalanlama hususunda müttefiktirler. Onlar aynı darda (dâr- harpte) toplanırlar. Ama yurtlarının değişik olması sebebiyle aralarında velayet bulunmadığından dolayı; rumun hintliye, hintlinin de ruma şâhidlik etmesi kabul edilmez. Fakat aralarında velayet bağı bulunmadığından dolayı, müste'menin zımmîye şâhidlik etmesi kabul edilmez. Ancak zımmînin ona şâhidlik etmesi kabul edilir (İmam Şafiî):   Çünkü   bizim diyarımızda zımmînin kendi nefsi ve çocukları üzerinde  velayeti sabittir. Böyle olunca, hemcinsleri üzerinde de velayeti sabit olur.

Sünnetsizin şehâdeti kabul edilir. Zira sünnet olmamak fasıklığı gerektirmez. Ancak sünnetten yüz çevirmek maksadıyla sünnet olmamak fasıklık getirir. Ama bir adam büyüdükten sonra -şayet o zamana kadar olmamışsa- sünnet olmasa, fâsık olmaz. Çünkü artık o sünnetten yüz çevirmek için değil de, can korkusundan sünnet olmamaktadır.

Buruk kimsenin şâhidliği kabul edilir. Çünkü onun hayalarının burulması, diğer organlarından birinin kesilip koparılması gibidir. Hz. Ömer testisleri burulmuş olan Alkame'nin şehâdetini kabul etmişti.

Erselik kimsenin şehâdeti kabul edilir. Çünkü o ya erkek, ya da kadındır. Ve zinadan doğan çocuğun şâhidliği kabul edilir: Çünkü onun ana-babasınm zina ederek fasık olmaları, onun da fasık olmasını gerektirmez. Nitekim onların kâfir olmaları ve onun da müslüman olması böyledir. Burada söz konusu olan, kişinin adaletidir.

Şâhidlik hususunda muteber olan; şahidin, şâhidlik ettiği zamandaki durumudur. Yoksa hadiseyi gördüğü veya işitttiği zamandaki durumu değildir: Çünkü şâhidlikle amel etmek ve onun bağlayıcı olması, şâhidliğin edâ edilmesinden sonra olur. Öyle ise şâhidlik edâ edilirken, şehâdet ehliyetinin ve velayetin mevcut olması muteber bir şarttır.

Bir kişinin iyilikleri kötülüklerinden çoksa, şâhidliği kabul edilir: Bunun sebebini daha evvel açıklamıştık. Şehâdetin kabulü için kişinin bütün büyük günahlardan uzak durması ve küçük günahları da işlemekte ısrar etmemesi, iyi halinin kötü halinden fazla olması, yalandan sakınıp doğru sözlülüğü alışkanlık haline getirmesi, başkalarının gizli hallerini açığa çıkarmaktan korkması, dinar ve dirhem muamelelerini sağlam yapması, emaneti sahibine veren olması, lehviyyat ve saçmalığının az olması şarttır. Hz. Ömer (ra) dedi ki; kişinin namazda (zikir ederek) çıkardığı ses sizleri aldatmasın. Onun; dinar ve dirhemlerin yanında takındığı tavra bakın.

Kişinin fazlaca mâsiyet işlemesi, onun şehâdetinin kabulüne mâni değildir. Çünkü bu yüzden şehâdeti reddedilecek olursa, o zaman bu şâhidlik kapısının kapanmasına sebep olur.[19]

 

Cerh Etmek Tâdilden Evvel Gelir

 

Şunu bilmeliyiz ki;     cerh etmek tâdilden  [20] önce gelir. Zira cerh eden bir delile dayanır. Bu da kişinin dinen sakıncalı bir işi işlediğinin ayan beyan ortaya çıkmasıdır. Tâdil eden ise; görünür olan davranışları esas alır ama bu hususda bir delile dayanmaz. Şahidi bir kimse tâdil edip, diğer biri cerh etse; tabii ki cerh öncelikli olur. Ama aynı şahidi üçüncü bir şahıs daha tâdil ederse, o zaman tâdil öncelikli olur. Çünkü bu kâmil bir hüccet olur. Şahidi bir cemaat tâdil edip, iki kişi cerhederse. sübut bakımından ikisi birbirine müsavi olduğu için, cerh öncelikli olur. Çünkü sayı fazlalığı tercihi gerektirmez.

Hâkim, kasden cerhedilen şâhid aleyhinde edilen şehâdeti dinlemez ve bu şehâdete dayanarak o şahidin mecruh olduğuna hükmetmez. Çünkü hüküm onu ilzam etmek içindir. Oysa mecrûhiyet tevbe etmekle ortadan kalkar. Ayrıca hâkim onları dinlerse, o şahidin gizli hali ortaya çıkar. Halbuki, gizli halleri örtülü tutmak vâcibdir. Şâhidler davacının buna dâir ikrarı doğrultusunda şehâdette bulunurlarsa, hâkim bu şehâdeti dinler. Çünkü buradaki ikrar hâkimin hükmü altına girmekte ve eseri davacı hakkında görülmektedir.

Davalı kimse davacının şâhidlik etsinler diye ücretle şâhidler tuttuğuna dâir beyyine getirirse, beyyinesi kabul edilmez. Çünkü bu beyyine hususi olarak cerh içindir. Halbuki, şâhidleri ücretle tutmanın ispatında hasım yoktur. Ama 'onları şu kadar dirhemlik ücretle tuttu ve ücretlerini  de elinde bulunan malından ödedi' derse, bu sözü kabul edilir.

Çünkü   bunda   kendisi   hasımdır.   Sonra   da   onun bu sözüne binâen şâhidlerin mecrûhiyetleri sabit olur.

Keza, 'ben bu asılsız şey üzerine şahadette bulunmasınlar diye bir miktar para vererek onlarla anlaştım' der ve onlardan bu parayı geri vermelerini ister, buna dâir beyyine de getirirse; -açıkladığımız sebepden dolayı- bu beyyinesi kabul edilir. 'Ben onlara para teslim etmedim' derse, sözü kabul edilmez.

Şahidin; köle veya başkasına zina iftirasından dolayı hadde çarptırılmış bir kimse veya içki içen veya hırsız veya davacının ortağı yahut işçisi olduğunu söylerse, sözü kabul edilir. Çünkü bu iddia hâkimin vereceği hükmün altına girmektedir. Zira bu ifade Şeriatın haklarını -ki bu haddlerdir- veya kulun hakkım tazammun etmektedir.

Hassâf dedi ki; cerh sebepleri çoktur. Meselâ deniz yolculuğunda bulunmak, kâfirlerin yurduna ticaret için gitmek, yine aynı maksatla Fars kasabalanna vb. yerlere gitmek bu sebeplerdendir. Çünkü böyle yapan bir kimse dâr-ı harpte ikamet ederken kendi canını ve dinini tehlikeye mâruz bırakmakta ve para kazanmak için orada kalmakla onların nüfusunu artırmış olmaktadır. Mal elde etme sebebiyle yalan söylemeyeceğinden emin olunmaz. BÖyleleri farkında değilken, Fars kasabalarında kendilerine faiz yedirilir de, onlar bunun farkında olmazlar.[21]

 

Şâhidlik Üzerine Şâhidlik Etmek

 

Şüphe ile düşmeyen (İmam Şâfıî) bütün dâvalarda şâhidlik üzerine şâhidlik etmek caizdir: Bunun câizlik delili; bu hususda icmâ-ı ümmet bulunması ve insanların bu yolla hukukun ihyasına ihtiyaç duymalarıdır. Zira olabilir ki şâhid; hastalık, ölüm veya yolculuk gibi bir sebepden dolayı, şehâdeti edâ etmekten âciz kalır. Bu usul de olmazsa, insanların haklan iptal edilmiş olur. Açıkladığımız şekilde ihtiyaçtan dolayı -uzak da olsa- şehâdet üzerine şehâdette bulunmak caizdir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (ra) şâhidlik üzerine şâhidlikde iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şâhidliğini kabul etmiştir. Çünkü bu bir haberi nakletmek olup, bu sayede davacının hakkı sabit olur. Ve dolayısıyla bu, ikrar üzerine şehâdet gibi caiz olur.

Şehâdet üzerine şehâdet hadlerde ve kısaslarda caiz olmaz. Çünkü bunlar cezayı düşürmek ve tatbik etmemek temeli üzerine bina olunmuşlardır. Şehâdet üzerine şehâdet ile bu cezaların sübutu için yol bulunmuş olur. Ayrıca şehâdet üzerine şehâdette yalan ihtimalinin fazlalığı ve bedeliyet şüphesi vardır. Haddler şüphe sebebiyle sakıt olurlar. Haddlerin tatbikini isteme hususunda şehâdet üzerine şehâdet kabul edilir. Çünkü haddin tatbikini istemek, şüphe sebebiyle sakıt olmaz.

Tâziri gerektiren hususlarda da şehâdet üzerine şehâdette bulunmaya gelince; Ebû Hanîfe'ye göre diğer cezalarda olduğu gibi, bunda da şehâdet üzerine şehâdet kabul edilmez. Ebû Yûsuf a göre ise, kabul edilir. Çünkü tâzir şüphe ile sakıt olmaz. Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) bir zanlıyı (sanığı) hapse atmıştır. Hapsetmek de bir tâzirdir.

Bir şahide iki kişinin şâhid olması caiz değildir: Bu bir hak olduğu için, bunda nisab gereklidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (ra); bir erkeğin şâhidliği üzerine ancak iki erkeğin şâhidlik etmesi caiz olur, demiştir. İki kişinin iki şahide şâhid olması ise caizdir: Bunun sebebi Hz. Ali (ra) nin yukarıda rivayet ettiğimiz hadîsidir. Ve ayrıca her asıl görgü şahidinin şâhidliği haktır. Onun şehâdeti üzerine şâhidlik etmek durumunda iki kişi hak ile şehâdet etmiş gibi olur.

Şâhidlik üzerine şâhidlik şöyle olur: Asıl şâhid kendisine tâbi olarak şehâdet edecek kimseye; 'falanın benim yanımda şunu ikrar ettiğine benim şâhid olduğuma şâhid olf der: Çünkü tâbi olan şâhid, asıl şahidin ifadesini aktarmakta olduğundan dolayı, şâhidliği asıl şahidin ona yüklemesi gerekir ki; o da hâkimin yanına gidip bu şehâdetini ona aktarabilsin. Kendisine tâbi olan şâhid de mahkemede şehâdette bulunurken, şöyle der; ben falanın, kendi yanında falanın şunu ikrar ettiğine şâhid olduğuma beni şâhid tuttuğuna ve bana; 'şuna şâhid olduğuma şâhid ol' dediğine şâhidlik ederim: Çünkü hem kendi şehâdetini hem de asıl şahidin şehâdetini hem de şehâdetin kendisine yüklenişini ifade etmesi gerekir ki, bu da anlattığımız şekilde olur.

Hassafın anlattığına göre; şehâdet üzerine şehâdet edilirken şehâdet kelimesinin sekiz defa tekrarlanmasına ihtiyaç vardır. Bu da tâbi durumdaki şahidin şöyle demesiyle olur; "Şehâdet ederim ki, falanca beni kendi şâhidli&ine sâhid tuttu. O şehâdet ediyor ki, falanca kendisinin yanında şöyle bir ikrarda bulunmuş ve onu bu ikrarına şâhid tutmuştur. Kendisi de bana; şu şehâdetime sâhid ol, dedi. Ben de buna şehâdet ediyorum."

Arkadaşlarımızdan bazıları bu durumda şehâdet kelimesinin beş defa tekrarlanmasının yeterli olacağını söylemişlerdir, ki bunu daha evvel anlatmıştık. Bazıları ise bu kelimenin dört defa tekrarlanmasının yeterli olacağını söylemişleridir; bu da şöyle demekle olur: "Şehâdet ederim ki, falanca beni sâhid tuttu ve bana; şehâdetime sâhid ol, dedi."

Bazıları bu kelimenin üç defa tekrarlanmasının yeterli olacağını söylemişlerdir ki, şehâdet kelimesi en az bunda tekrarlanmaktadır. Bu da şöyle demekle olur: "Şehâdet ederim ki, falanca bana şöyle dedi; şehâdetime şâhid ol." Veya şöyle demekle olur: "Şehâdet ederim ki, falan adam beni kendi şehâdetine şâhid tuttu."

En iyisi kitapda anlatılandır. En ihtiyatlısı da, Hassafın anlattığıdır. Zira onun anlattığında; âlimler arasındaki bir çok ihtilâfdan sakınma vardır. Bizim bu kitabımızın hacmi dar olduğu için, o ihtilâfları kap sayamaz.

Tâbi durumdaki şâhidlerin şâhidliği, asıl şâhidlerin Özür yüzünden mahkemeye gelemedikleri zaman kabul edilir: Ebû Yûsuf dedi ki; kabul edilir. Aşağıda nakledeceğimiz âyet-i kerîmeye nazaran, tâbi durumdaki şâhidler, ikinci erkek şâhidle beraber şâhidlik eden iki kadın şâhid mertebesindedirler. Âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor;

"Eğer iki erkek bulunamazsa, bir erkek ile iki kadm olsun" (Bakara: 282). Biz iki kadının ikinci erkek şâhidle birlikte şâhidlik etmelerinin câizliği hususunda ittifak ettiğimiz gibi, bu da caizdir. Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; asıl şâhid varken tâbi durumdaki şahidin şâhidlik etmesi prensipde caiz değildir. Ancak biz ihtiyaç sebebiyle buna cevaz verdik. Ancak asıl şâhidler hazırken, böyle bir ihtiyaçtan söz edilemez. Zira tâbi durumdaki şâhidler asıl şâhidlerin bedelleridir. Nazirelerde olduğu gibi, asıl varken bedelin hükmü olmaz. İki kadının şehâdeti bedeliyet değildir. Çünkü şâhidlikden bahseden âyet-i kerîme hâkimlere hitab etmektedir. Mezkûr âyet-i kerîme sanki hâkimlere şöyle demektedir: Erkeklerinizden iki şâhid isteyin. Bulamazsanız, kendilerinden razı olup beğeneceğiniz bir erkekle iki kadm şâhidlik için gelirlerse, şâhidliklerini kabul edin.

Özür; ölüm, hastalık ve sefer hali olmak üzere üçtür. Bunlar da bizim anlattığımız şeylerdir. Ölümün mazeret olduğu açıktır. Hastalığa gelince; biz bununla şahidin hüküm meclisine gelemeyecek derecede hasta oluşunu kastediyoruz. Sefer haline gelince; bu, sefer müddeti ile takdir edilmiştir. Çünkü mesafe uzaklığı bir özürdür. Şeriat bunun için sefer müddetini muteber saymış, hatta buna bir çok hükümleri terettüp ettirmiştir.

Ebû Yûsuf dedi ki; şâhid mahkemeye gelip aynı günde evine dönme imkânına sahipse, uzakta oluşu onun için bir mazeret değildir. Ama aynı günde evine dönemezse, bu onun için bir mazerettir. Çünkü kişinin evinden başka bir yerde gecelemesi meşakkattir. Ebû'l- Leys; biz de bu görüşü benimsiyoruz, demiştir.

Tâbi   durumdaki   şâhidler   asıl   şâhidleri   tâdil edebilirler:

Çünkü bunlar tezkiye ehli kimselerdir. Yine bunun gibi iki kişi şâhidlik eder de, bunlardan biri diğerini tezkiye ederse, caiz olur ve bu onun hakkında bir töhmet sebebi olmaz. Çünkü bu, onun sözünün kabulüne sebep olur. Zira adalet, böyle bir sebeple itham edilmez. Görmez misin ki; o şehâdetini yerine getirirken de itham edilmemektedir.

Onlar   hakkında bir şey söylememeleri de caiz olur: Ebû Yûsufa göre hâkim onlara sorar. Çünkü tâbi durumdaki şâhidlerin vazifesi tâdil değil, asıl şahidin şehâdetini mahkemeye nakletmektir. Naklettiklerinde hâkim adaleti onlardan başkalanndan öğrenip tespit eder.

İmam Muhammed dedi ki; susmaları kabul edilmez. Çünkü şehâdet adalete dayanır. Sustukları takdirde şehâdet ettikleri mevzuda şüpheye düşmüş olurlar. Dolayısıyla şehâdetleri kabul edilmez.

Asıl şâhidler kendi şehâdetlerini inkâr ederlerse, tâbi durumdaki şâhidlerin şâhidliği kabul edilmez: Çünkü bu durumdaki şehâdetin şartlarından biri de asıl şahidin, kendisine tâbi bulunan şahide şâhidlikle alâkalı bilgi ve görgüsünü yüklemesidir. Oysa burada çelişki meydana gelmiştir. O halde hakikat şüphe ile sabit olmaz. İki asıl şâhid irtidad edip, sonra yine müslüman olurlarsa, onların tabileri olan şâhidlerin şâhidlikleri kabul edilmez. Çünkü irtidad sebebiyle şâhid tutma işi bâtıl olur. Asılların bir suçla itham edilmeleri sebebiyle tâbilerin şehâdetleri reddedilir de, sonra asıllar tevbe ederlerse; ne asılların ne de tâbilerin şâhidlikleri kabul olunur. Çünkü tâbiler asılların şehâdetlerini nakletmişlerdir. Reddedilen de asılların şâhidliğidir.

Oğulun babasının şâhidliği üzerine  şâhidlik etmesi caizdir. Zira bunda oğulun bir menfaati yoktur.

Bir kimseyi tanıtmak için dedesini veya soyunu, kabilesini söylemek gerekir: Çünkü mahkemede kimlik tespiti yapmak mecburidir. Bu da ancak anlattığımız şekilde yapılabilir. Meselâ; 'Beni Temim kabilesindendir1 demekle tanıtma yapılmış olmaz. Çünkü o kabilede sayılamayacak kadar çok insan vardır. Şu halde tanıtma ancak kabilenin alt birimi, soyu söylenerek yapılması gerekir. Baba adı da tanıtma için yeterli değildir. Çünkü hem kendilerinin hem de babalarının adlan aynı olan insanlara çok rastlanmıştır. Ama hem kendilerinin hem de babalarının hem de dedelerinin adlan aynı olan insanlara rastlamak çok nâdirdir. Ancak bir kimsenin hem kendi adı, hem babasının, hem de dedesinin adı söylenirse, tanıtma işi tamamlanmış olur.

Bir kimseyi bir şehre ve büyük bir mahalleye nisbet etmek umumîlik ifade eder: Çünkü oralarda sayılamayacak kadar çok kişi vardır. Küçük sokağa nisbet etmek ise, hususîlik ifade eder.[22]

 

Şâhidlikden Dönmek

 

Bunun dayanağı; Hz. Ömer (ra) in bir kadıya gönderdiği mektubundaki şu sözleridir: "Bir mes'ele hakkında hüküm verir de sonra o hüküm hususunda nefsine müracaat edip danıştığında hakikati bulursan; hüküm vermiş olman o hususda hakka dönmene mâni olmasın. Çünkü hak kadimdir, bâtıl olmaz. Hakka dönmek, bâtılda devam etmekden daha hayırlıdır."

Şâhid de böyledir. Çünkü Hz. Ömer (ra) in sözleri hem hâkimi hem şahidi alâkadar etmektedir. Zira bâtıl bir şehâdetten dönmek, bâtıldan hakka dönmektir. Dönmek de; Jben yalan şehâdette bulundum' demekle veya benzeri bir sözle olur.

Şâhidiikden dönmenin ikinci dayanağı da şudur; şâhid, şâhidlik etmesi sebebiyle aleyhinde şâhidlik ettiği kimsenin malının telef edilmesine sebebiyet verir. Mal, aleyhinde şâhidlik edilen kimsenin elinden ve tasarrufundan çıkanlır. Bu mal bedelsiz olarak o kimsenin elinden alınmışsa, şâhid tamamım tazmin eder. Bedel karşılığında elinden alınmışsa, şâhid tamamını tazmin eder. Bedel karşılığında elinden alınmışsa ve bu bedel o malın misli ise; şahidin tazminat ödemesi gerekmez. Ama bedel maldan az ise, eksik kalan kısmı tazmin eder. Hâkim şâhidlerin şehâdetine dayanarak hüküm vermek zorunda kaldığı için; malın telef edilmesinin mes'ûliyeti ona yüklenemez.

Şâhidiikden dönmek ancak mahkemede olursa,  sahih olur:

Çünkü şehâdetten dönme gerekince, bundan dolayı hâkimin hüküm vermesine ihtiyaç duyulmaktadır. Ve şâhidlik nasıl ki mahkemede yapılıyorsa, şâhidiikden dönmenin de aynı şekilde orada yapılması gerekmektedir. Zira yalancı şâhidiikden dönmek tevbe, yalan şâhidlik ise suçtur. Gizlilik ve açıklıkda bu ikisinin birbirine eşit olması gerekir. Aleyhinde şâhidlikde bulunulan kişi şâhidlerin şehâdetlerinden döndüklerine dâir beyyine getirirse, beyyinesi kabul edilmez ve şâhidlere de bu hususda yemin ettirilmez. Şâhid mahkemede hâkimin huzurunda; 'ben başka bir hâkimin huzurunda şâhidliğimden döndüğümü ifade ettim' derse, bu yeniden bir dönüş sayılır.

Hüküm verilmeden evvel şâhidler şâhidliklerinden dönerlerse, şâhidlik etmemiş sayılırlar: Çünkü hak ancak mahkeme kararıyla sabit olur. Mahkeme karan da şâhidliğe dayanır. Yalancı şâhidliğe dayalı bir mahkeme kararıyla hak sabit olmayacağına göre, burada bir çelişki meydana gelmektedir.

Hüküm verildikten sonra dönerlerse, verilen hüküm artık bozulmaz: Çünkü şâhidlik etmek ve şâhidlikden dönmek yalana ve doğruya muhtemel olma bakımından eşit durumdadır. Ancak şâhidliğin yapılmış olması kendisine dayalı bir mahkeme kararı verildiğinden dolayı, şâhidlikden dönmeye nisbetle ağırlık kazanır ve şâhidlikden dönme sebebiyle mahkeme karan bozulmaz. Ama şâhidlikleri sebebiyle telef ettiklerini tazmin ederler: Çünkü açıkladığımız gibi onlar tazminat sebebini ikrar etmiş olmaktadırlar. Şâhidler dâvâlının borcunu ödediğine veya alacaklının onu borçdan ibra ettiğine şâhidlik ederler de, hâkim onlann bu şâhidliklerine dayanarak hüküm verir, sonra da onlar şâhidliklerinden dönerlerse; -önceden açıkladığımız sebepden dolayı-malı tazmin ederler.

İki şâhid bir mal için şâhidlik ederler ve hâkim de bu mal hakkında hüküm verip, davacı bu malı aldıktan sonra şâhidler şâhidliklerinden dönerlerse; aleyhinde şâhidlik ettikleri o kimseye malı Öderler: Çünkü tecavüz şeklinde o malın telef olmasına sebebiyet vermişlerdir ki, bu da kuyu kazan kimse gibi tazminat ödemeyi gerektirir. Davacının tazminat ödemesine lüzum yoktur. Çünkü hüküm verilmiş ve infaz da edilmiştir. Açıkladığımız sebepden dolayı, hâkim de tazminat ödemez. Ona tazminat ödetme durumunda insanlar hâkimlik vazifesini -tazminat ödeme korkusundan dolayı- üstlenmeye yanaşmazlar. Şâhidler bir aynın falan adama âit olduğuna şâhidlik ederler de, sonra bu şâhidliklerinden dönerlerse, lehinde şâhidlikde bulunulan kişi o aynı kabzetmiş olsa da, olmasa da; onu tazmin ederler. Çünkü o kişi sadece mahkeme kararıyla o ayna mâlik olur. Ama borç böyle olmayıp, ancak kabzetme durumunda ona mâlik olunur.

Eğer şâhidlerden biri dönerse, yarısını tazmin eder. Şâhidlikden dönmede dönene değil de, dönmeyen şahide itibar edilir:

Hakkı   ortaya   koyacak   şâhidler mevcud   oldukça, şehâdetinden geri dönenlerin dönmelerine itibar edilmediği görülmüyor mu? Burada şehâdeti ile hakkın yansını ortaya koyacak şâhid mevcuttur. Şâhidlikden dönen diğeri hakkın yansını tazmin eder. Çünkü hakkın yansını o telef etmiştir.

Şâhidler üç kişi olurlar da, bunlardan sadece biri dönerse, dönenin bir şey Ödemesi gerekmez: Çünkü geride şâhidliğiyle hakkın tamamının korunacağı şâhidler vardır. Şâhidlerden biri daha dönerse; dönen bu iki şâhid malın yarısını öderler: Bunun sebebini daha evvel açıklamıştık.

Bir erkek ile iki kadın şâhidlik ederler de, kadınlardan biri dönerse; onun, malın dörtte birini ödemesi gerekir. Kadınların ikisi de dönerlerse; bu iki kadın malın yarısını öderler. Bir erkekle on kadın şâhidlik ederler de, sonra hepsi şâhidliklerinden dönerlerse; erkek mahn altıda birini, kadınlar da geriye kalan beşini öderler (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; bu durumda erkek malın yansım, kadınlar da diğer yansını öderler. Çünkü burada kadınlar her ne kadar çok iseler de, onlann tamamı bir erkek mesabesindedir. Zira onlann şâhidlik etmeleriyle hakkın ancak yansı sâibit olmaktadır.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; her iki kadın bir erkeğin yerine kâim olur. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Her iki kadının şehâdeti, bir erkeğin şehâdeti yerine geçer. "Böyle olunca, bu mes'elede sanki yekun altı erkek şâhidlik etmiş olmaktadır. Kadınların hepsi şâhidlikden dönerlerse, malın yansım tazmin etmeleri -açıkladığımız sebepden dolayı- gerekir. On kadının sekizi şâhidliklerinden dönerlerse, bir şey ödemeleri gerekmez. Bir kadın daha dönerse, dönenlerin o malın dörtte birini tazmin etmeleri gerekir. Erkekle birlikte sekiz kadın şâhidliklerinden dönerlerse, o malın yansını erkeğin tazmin etmesi gerkir. Kadınlann bir şey ödemeleri gerekmez. Çünkü geride şâhidlikleriyle hakkın yansını koruyacak iki kadın kalmıştır.

Bir mal için iki erkek ve bir kadın şâhidlik ederler ve sonra hepsi dönerlerse, sacece erkekler tazminat öderler. Kadın bir şey Ödemez:    Çünkü    hak,   kadından   ayrı   olarak   iki   erkeğin   şâhidlik etmeleriyle sabit olur.

Bir nikâhın emsal mehirden daha az bir mehirle kıyıldığına şâhidlik edenler sonra bundan dönerlerse, bir şey ödemeleri gerekmez: Çünkü menfaatler akidle mülk edilmedikçe, değer ifade etmezler ve kendileri için bir değer konulamaz. Tazminat ödemek de karşılıklı misliyyeti gerektirir. Mahallin ehemmiyetini ortaya çıkarmak için, menfaatler mülk etmekle değer kazanırlar.

Fakat emsal mehirden daha fazla bir mehirle kıyıldığına şâhidlik edip dönerlerse, fazla olan miktarı kocaya Öderler: Çünkü bu iki şâhid o malı bedelsiz olarak telef etmişlerdir.

Bir kimsenin gerdeğe girmeden karısını boşadığına şâhidlik edip, sonra bu şâhidlikden dönenler, mehrin yarısını (İmam Şâfıî) öderler: Çünkü bu iki şâhid sakıt olmak üzere olan bir şeyi tekid edip kuvvetlendirmişlerdir. Fakat gerdekten sonraki boşamaya şâhidlik edip dönerlerse, bir şey ödemezler (İmam Şâfıî): Çünkü gerdeğe girmekle mehir kesinleşir. Bu durumda şâhidler bir şey telef etmiş olmamaktadırlar.

İki kişi bir adamın karısını boşadığına; bir başka iki kişi de, o adamın karısıyla gerdeğe girdiğine şâhidlik ederler de sonra bu şâhidliklerinden dönerlerse; gerdeğe girdiğine şâhidlik edenler kadının mehrinin dörtte üçünü, boşadığına şâhidlik edenler ise mehrin dörtte birini tazmin ederler. Her iki tarafda mehrin yansı üzerinde ittifak etmiş oldukları için, mehrin dörtte birini tazmin ederler. Gerdeğe girdiğine şâhidlik edenler aynca yansını sâbitleştirdikleri için, dörtte bire ek olarak mehrin yarısını da tazmin ederler.

Bir adamın kölesini azad ettiğine şâhidlik eden iki şâhid bu şâhidliklerinden dönerlerse; kölenin kıymetini tazmin ederler. Çünkü onlar kölenin maliyetini bedelsiz olarak telef etmişlerdir. Kölenin kıymetini ödeseler de, velâ hakkı yine kölede kalır. Azad etme fiili onlardan sâdır olmamıştır ki, velâ hakkı onlara geçsin.

Bir kimsenin bir malı başkasına sattığına şâhidlik eden iki şâhid bu şâhidliklerinden dönerlerse; malın bedelini değil de, kıymetini tazmin ederler. Çünkü onlar bedeli değil de, satılan malı telef etmişlerdir.

İki kişi bir kölenin satıldığına şâhidlik ederler de, hüküm verildikten sonra bu şâhidliklerinden dönerlerse ve bu kölenin kıymeti de satış bedelinden fazlaysa; kıymet fazlalığını tazminat olarak öderler.

Bir kölenin müdebber kılındığına dâir şâhidlik ederler de, bu şâhidlikten dönerlerse; müdebberlik anlaşmasının onun kıymetinde meydana getirdiği eksilmeyi tazmin ederler.[23]

 

Kısas Sahicilerinin Dönmelerinde Diyet Ödemeleri:

 

Kısasa şâhidlik edenler şâhidliklerinden dönerlerse, ölenin diyetini öderler: Kendilerine kısas tatbik edilmez. Çünkü maktulü onlar öldürmüş değillerdir. Kuyuyu kazan kimse misalinde olduğu gibi, Ölüme sebebiyet vermek kısası gerektirmez. Zorlamakda hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü zorlanan kimse kendisinden istenileni yapmaya mecburdur. Bu zorlama onun hayatına tesir eder. Öldürülenin velisi böyle değildir. O, kendi iradesine sahiptir. Kişinin kendi iradesine sahip olması sebebiyet vermeye mâni olur. Kısas tatbik etme imkânı olmayınca, diyet ödemek vâcib olur. Zira haksız yere öldürme halinde ya kısas tatbik edilir, ya da diyet ödenir. Şâhidler maktulün velisinin katili kısasdan affettiğine şâhidlik eder de, sonra sonra bu şâhidliklerinden dönerlerse, tazminat ödemezler. Çünkü kısas mal değildir.

Tâbi durumdaki şâhidler şâhidliklerinden dönerlerse, bu defa diyeti bunlar öderler: Çünkü telef etmenin mes'ûliyeti bunlara yüklenmiştir. Zira hâkimi bu mes'elede hüküm vermeye zorlayanlar bunlardır. Asıl şâhidler şâhidliklerinden dönüp, 'kendimize tâbi şâhidler tutmadık' derlerse; tâbi durumdaki şâhidler tazminat ödemezler: Çünkü onlar sebebiyet vermeyi inkâr etmişlerdir ki, o da şâhid tutmaktır. Artık hüküm de verilmiştir. Çünkü o muhtemel bir haberdir. Eğer; 'biz onlan şâhid tuttuk ama yanıldık' derlerse, tazminatla mükellef olmazlar.

İmam Muhammed dedi ki; tazminat ödemekle mükellef olurlar. Çünkü tâbi durumdakiler onların şâhidüklerini aktarmışlardır. Böylece onlar sanki mahkemede hazır olmuşlardır.

Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsufun bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; hüküm, hakimin gözüyle gördüğü hüccete dayanılarak verilmiştir ki, o hüccet de tâbi durumdaki şâhidlerin şahidlik etmeleridir. Dolayısıyla tazminat onlara yüklenir. Asıl şâhidlerle tâbi durumdaki şâhidler topluca şâhidliklerinden dönerlerse; tazminatı, -açıkladığımız sebepden dolayı- Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre tâbi durumdaki şâhidlerin ödemesi gerekir. İmam Muhammed'e göre hâkim dilerse, tazminatı asıl şâhidlere yükler, dilerse tâbi durumdaki şâhidlere yükler. Bunların gerekçeleri yukanda anlatılmıştı. Ama bu iki yol birbirine zıttır. Birbirleriyle bağdaştınlmalan mümkün değildir.

İhsan [24] şahidlik  edip de sonra bu şâhidliklerinden dönenler

tazminatla mükellef olmazlar: Çünkü ihsan, haddin tatbik ediliş illeti değildir. O sadece yalın bir şarttır. Hüküm illete dayandırılır, şarta değil...

Bir kimsenin yemin ettiğine şahidlik edenlerle şart ettiğine şahidlik edenler şâhidliklerinden dönerlerse, tazminatı; yemine şâhidlikde bulunduktan sonra dönenlerin ödemesi gerekir: Çünkü sebep yemindir. Telefiyetin mes'ûliyeti ise; şartı değil de, sebebi ortaya koyana yüklenir. Çünkü hâkim şart şâhidlerinin değil de, yemin şâhidlerinin şâhidliğine dayanarak hüküm verir.

Bu mes'elenin sureti şöyledir; bir adamın kölesini azad etmeyi veya karısını boşamayı eve girme şartına bağladığına iki kişi şahidlik eder, öte yandan iki kişi de eve girildiğine ve gerdekden evvel kadının boşandığına şahidlik ederlerse, sonra da şâhidliklerinden dönerlerse; azad ve boşama şarta bağlandığına şahidlik eden şâhidlerin, kölenin kıymetini ve mehrin yansını ödemeleri gerekir. Çünkü sebep kendileridir.

Şâhidleri tezkiye edenler tezkiyelerinden dönerlerse, sebep oldukları zararı öderler: İmameyn dediler ki; bunlar zararı ödemezler. Çünkü bunlar şâhidleri -iyiliklerini söyleyerek- övmüşler ve ihsana şahidlik eden şâhidler gibi olmuşlardır.

Ebû Hanîfe'ye göre ise, hâkim ancak tezkiye edilen şâhidlerin şâhidliklerine dayanarak hareket eder. Dolayısıyla tezkiye, hükmün illetinin illeti olmaktadır ve hüküm de buna dayandmlmaktadır. Ama ihsan şâhidlerinin durumu bunun aksinedir. Çünkü ihsan; hüküm için yalın bir şarttır.

Doğruyu en iyi bilen elbette ki, Allah (cc) dır.[25]



[1] Bu hadîsi Buharı rivayet etmiştir

[2] Bu hadîsi Hâkim ve Adiyy rivayet etmiştir.

[3] Bu hadîsi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir

[4] Bu hadîsi Tirmizî ve Beyhakî rivayet etmiştir.

[5] Bu hadîsi İbn Asakir ve Târih'inde Hâtib rivayet etmiştir

Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/221-222.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/222-223.

 

[7] Bu hadîsi Müsned'inde Ebû Ya'lâ rivayet etmiştir.

[8] Bu hadîsi Tirmizî ve Beyhakî rivayet etmiştir

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/223-226.

[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/226-227.

[11] Bu hadîsi Buharı, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/227-232.

[13] Bu hadîsi İbn Adiyy ve Hâkim rivayet etmiştir

 

[14] Bu hadîsi El- Kebir'de Taberânî, Hâkim ve Beyhakî rivayet etmiştir

[15] Bu hadîsi Adiyy ve Hâkim rivayet etmiştir.

[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/232-236.

[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/236-239.

[18] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, îbn. Mâce, Mâlik, Ahmed ve Edebü'I Müfred adlı eserinde Buharî rivayet etmiştir.

[19] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/239-247.

[20] Cerh;  şahidin   şehâdet   ehliyetini   engelleyici   kusurlarım bulup ortaya çıkarmaktır. Tâdil; şahidin âdil olduğunu tespit etmektir. (Mütercim)

[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/247-248.

[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/248-252.

[23] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/253-257.

[24] Bir kimsenin hür, müslüman ve sahih bir nikâhla evli olduğu halde, zina ettiğine şahidlik edip de, bu şehâdetlerine dayanılarak zanlı kişi recmedildikten sonra şâhidliklerinden dönerlerse; recmedilen kimsenin uğradığı zarardan dolayı tazminat ödemekle mükellef olmazlar. (Mütercim).

[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/257-259.