Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 21 Sulh(Anlasma)

21- SULH (ANLAŞMA) KİTABI  1

Sulhun Oluşma Şartlan: 1

Sulhun Çeşitleri Ve Caiz Olup Olmaması: 1

Hatâen Adam Öldürmede Sulh: 1

Sulh Bedeli Olacak Olan Malın Vasfı: 1

Sulh Bedeli Olarak Kadının Erkekle Evlenmesi: 1

Hadd Cezalarında Ve Başkalarının Hakkında Sulh: 1

Alacaklının Alacağını Yarıya Düşürmesi: 2

Mirasçılardan Birini Mal Vererek Aradan Çıkarmak: 2

 

 

 

 

 

21- SULH (ANLAŞMA) KİTABI

 

Sulh kelimesi, fesat kelimesinin zıddıdır. Bir şeydeki fesat ve bozukluk gidince, 'o şey sâlih oldu' denilir. Hasta kimse iyileşince de onun için bu kelime kullanılır. Fesatlık mizaç bozukluğudur. Bir kimse içindeki fesat ve bozukluğu söküp atmca, onun için 'sâlih oldu' denilir.

Şer'î istilanda sulh; hasımlar arasındaki çekişme ve anlaşmazlığı ortadan kaldıran bir akiddir. Çekişme ve anlaşmazlık, fitne ve fesadın kaynağıdır. Sulh olmak meşru bir akiddir ve insanlar buna teşvik edilirler. (Nitekim Allah (cc) şöyle buyurmuştuı):

"Aralarını bulup barıştırın. "(Hucurât: 9). "Sulh daha hayırlıdır. "(Nisa: 128).

Bir  hadîs-i şerîfde de Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Helâli haram veya haramı helâl yapan sulh hâriç; müslümanlar arasında yapılan bütün sulhler caizdir.  [1] Hz. Ömer (ra); "Aralarında sulh etmeleri

için, hasımları (mahkemeden) geri çevirin" demiştir.[2]

 

Sulhun Oluşma Şartlan:

 

Sulh ya ikrar ile olur, ya sükût ile olur veya inkâr ile olur:

Çünkü bununla alâkalı olarak rivayet ettiğimiz nasslar mutlaktırlar. Ebû Hanîfe dedi ki; yapılan sulhlerin en güzeli ve en iyisi, bir hakkın inkârından sonra varılan sulhdür. Zira bunun câizliğine olan ihtiyaç çok fazladır. Çünkü sulh, düşmanlığa yol açan ateşi söndürmek ve anlaşmazlıkları gidermek için yapılır. Bu espri, bir hakkın inkârından sonra varılan sulhde fazlasıyla vardır. Karşılıklı akidlerin caiz kılınmasında ihtiyacın tesiri vardır. Sulhun iptali, çekişme kapılarının açılmasına sebep olur.

Eğer sulh mal karşılığında mal vermek suretiyle ve davalının da ikrarı üzere meydana gelmişse, bu anlaşma alış veriş gibi olur:

Çünkü bunda alış veriş mânası vardır. Bunda akdin iki tarafında da rıza ile bir mal başka bir malla mübadele edilmektedir. İtibar kelimelere değil, mânalaradır. Bu sulhde görme, ayıp muhayyerliği, şufa hükümleri cereyan eder ve yine bunda bedelin teslimine muktedir olma şartı aranır. Çekişme ve anlaşmazlığa yol açacağından dolayı, bedelin meçhul oluşu bu akdi bozar. Ama iddia olunan şeyin meçhul oluşu bu akdi bozmaz. Çünkü bu bir hakkı iskat etmek (düşürmek) tir.

Eğer bu ikrara dayanan anlaşma mal karşılığında menfaat sağlamak üzere yapılmışsa, bu kira gibi olur: Çünkü bunda kira mânası vardır. Bu sulh akdiyle mal karşılığında bir tarafa menfaat temliki yapılmaktadır. Belirtilen müddet içinde taraflardan birinin ölümü halinde -kira akdinde olduğu gibi- akid bozulur.

Dâva konusu olan bir şeyin bir kısmı veya tamamı bir başkası tarafından hak kazanılarak alınsa, sulh bedelinin o nisbette tamamı veya bir kısmı geri verilir: Çünkü bu alış veriş gibi bir mübadeledir. Alış verişin hükmü böyledir. Sulh bedeli olan malın tamamı bir kısmı başkası tarafından hak kazanılarak alınsa, davacı elinden çıkan mal nisbetinde dâvâlıya döner: Çünkü yukarıda geçtiği gibi, bu bir mübadeledir.

Dâvâlının hakkı inkârı veya susmasından dolayı meydana gelen sulh, davacı hakkında muâvazadır: Çünkü davacı kendi malının bedelini aldığını ve bu dâvada hakkı olduğunu iddia etmektedir. Dâvâlı için ise, yeminden kurtulmaktır: Çünkü üzerinde kimsenin hakkı bulunmadığına, davacının boş bir iddiada bulunduğuna inanmakta, yemin etmemek ve husumete son vermek için mal vermektedir.

Davacıdan sulh bedelinin tamamı veya bir kısmı başkası tarafından hakedilerek alınsa, davacı da bedelin tamamı veya bir kısmı için dâvâlıya döner: Çünkü davacı sırf sulh bedeli kendisine teslim edilsin diye dâvayı terk etmiştir. Eğer teslim edilmezse, dâvaya tekrar döner. Çünkü dâva onun karşılığıdır. Dâva konusu olan mala bir başkası sahip çıkıp alırsa, sulh bedeli tamamen geri verilir ve dâvâlıya husumetle geri dönülür. Bir kısmının sahibi çıkarsa, bedelden o kısma isabet eden miktarı geri verilir ve dâva açılır: Zira dâvâlı husumeti kendisinden uzaklaştırmak için bedeli vermiştir. Dâva konusu evi hakederse, artık husumet olmadığı açık olarak anlaşılır. Davacının hedefi bâtıl olur ve dâvâlı da ödediği bedeli dönüp davacıdan ister. Dâva konusu malın bir kısmının sahibi çıkarsa, dâvâlı ödediği bedelden o kısma isabet eden hisseyi dönüp davacıdan ister.

Sulh bedelinin teslim edilmesinden evvel helak olmasında yukarıdaki her iki bölümde de ona başkası tarafından hak kazanılmış olmanın hükümleri gibi hükümler cereyan eder. Meçhul olan bir maldan sulh olmak caizdir: Çünkü bu bir hakkı düşürmektir. Fakat sulh bedelinin mutlaka belli olması lâzımdır: Çünkü bu bir mülk etmektir ve taraflar arasında çekişmeye yol açar.[3]

 

Sulhun Çeşitleri Ve Caiz Olup Olmaması:

 

Sulh dört şekilde olur:

1- Dâva konusu belli, sulh bedeli de belli,

2- Dâva konusu belirsiz, sulh bedeli belli. Bu iki şekilde yapılan sulhler caiz ve geçerlidir. Bunlarla alâkalı açıklama yapılmıştır.

3- Dâva konusu belirsiz, sulh bedeli de belirsiz,

4- Dâva   konusu belli, sulh bedeli belirsiz. Bu son iki şekilde yapılan sulhler fâsiddir.

Hülâsa; kabzedilmesine ihtiyaç duyulan şeyin belli olması lâzımdır. Çünkü onun belirsiz oluşu taraflar arasında çekişmeye yol açar. Kabzedilmesine ihtiyaç duyulmayan şey hakkı iskat etmek, yani düşürmektir. Belli olmasına da ihtiyaç yoktur. Çünkü bunun belli olmayışı taraflar arasında çekişmeye yol açmaz.

Bir adam bir başkasının evinde hakkı bulunduğunu iddia eder ve o hakkı da belirtmez; dâvâlı da davacının arazisinde hakkı bulunduğunu iddia eder de, biri diğerine bir mal vermek üzere sulh olup anlaşırlarsa; bu anlaşma caiz olmaz. Ama her birinin kendi iddiasından vazgeçmesi üzerine sulh olup anlaşırlarsa, bu anlaşma caiz olur. Çünkü bu durumda karşı tarafa bir şey teslim etmeye ihtiyaç yoktur. Ama birinci durumda karşı tarafa bir şey teslim etmeye ihtiyaç vardır.

Bir kimse bir evden bahisle o evin kendisine âit olduğunu iddia eder de sonra o evi elinde bulunduran şahısla o evin belli bir kısmı kendisinin olmak üzere sulh olup anlaşırlarsa, caiz olur. Ve dâvâlıdan hakkının bir kısmını almış ve dâvasının kalan kısmından onu ibra etmiş olur. Dâvâlıyı ayndan ibra etmek sahih olmasa da dâvadan ibra etmek sahihdir. Münazaayı kesmek için biz bu şekilde yapılan sulhun sahih olduğunu söyledik.

Nefse ve daha aşağısına karşı amden ve hatâen işlenen cinayetlerden sulh olmak caizdir: Çünkü buna dâir nasslar mutlaktır ve bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) taşralından bağışlanırsa..." (Bakara: 178). Bu âyet-i kerîme kısas zikredildikten sonra nazil olmuştur. Mânası şudur: Bir katilin cezası öldürülenin kardeşi, velisi tarafından biraz bağışlanır, yani kısasdan vazgeçilip diyete razı olunursa, -ki buna şu âyet-i kerîme delalet ediyor-

' Artık taraflar hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. "(Bakara: 178). Yani hak sahibi sulh olacağı bir şey veya diyet üzerine katilin teklifine uymalı ve hakkından fazlasını talep etmemeli; katil de ödemesi gerekeni geciktirmeksizin hak sahibine ödemelidir.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin İbn. Abbas (ra) ve başkaları tarafından bu şekilde tefsir edildiği rivayet edilmiştir. Bu, amden cinayet işlenmesi durumunda söz konusu olan bir hükümdür.[4]

 

Hatâen Adam Öldürmede Sulh:

 

Hatâen adam öldürmeye gelince; bundan dolayı bir miktar mal verilmesi gerektiğinden, bu diğer borçlara benzer. Şunu da berlirtelim ki, amden adam öldürmede katil ile maktulün velisinin diyetten fazla miktardaki bir mal üzerinde sulh olup anlaşmaları caizdir. Çünkü bunda vâcib olan kısasdır, mal değildir.

Hatâen adam Öldürmede diyetten fazla bir mal üzerine sulh olup anlaşmaları caiz değildir. Çünkü bunda vâcib olan kısas değil, maldır. Diyetten fazlası ise, faiz olur. Bu, diyet nevilerinden her hangi biri üzerine yapılan sulhde söz konusu olan bir hükümdür. Ama arpa, buğday ve  benzeri bir başka nevi üzerine sulh olup anlaşma yapılırsa -bu vacibin hilafına olduğu için- ne kadar fazla olursa olsun, ribâ olmaz.[5]

 

Sulh Bedeli Olacak Olan Malın Vasfı:

 

Nikâhda mehir olması münasip olan her şeyin amden adam öldürmelerde sulh bedeli olması uygundur. Mehir olmaya uygun olmayan şeylerin sulh bedeli olmaları uygun olmaz. Çünkü nikâh ve sulhde mal, maldan başka bir şeyle mübadele edilmektedir. Domuz veya şarap üzerine sulh yapılırsa, kısas sakıt olur ve hiç bir şey de gerekmez. Çünkü mal sulhun zaruretlerinden değildir. Burada söylenen bedel lağvolur, geride sadece afv kalır.

Hatâen adam öldürmede domuz veya şarap üzerine sulh yapılırsa, diyet vermek gerekir. Çünkü verilmesi asıl gerekli olan diyettir. Diyetin bedeli olan domuz ve şarap lağvolunca, asıl olan diyete dönülür. Nitekim nikâhda mehr-i müsemma fasid olunca, mehr-i misile dönülür. Çünkü asıl gerek mehr-i misildir. Başka mehir belirtilmedikçe, nikâh akdi mehr-i misilden kopmaz. Başka bir mehir beliritilmez veya belirtilir de fasid olursa, mehr-i misile dönülür. Amden işlenen cinayetlerde ise, böyle bir hüküm söz konusu değildir.

Katil maktulün velisiyle, o veli kendi üzerinde bulunan ve kendi hakkı olan bir kan dâvası karşılığında sulh olup anlaşırsa, bu tıpkı hul1 akdinde olduğu gibi caiz olur.[6]

 

Sulh Bedeli Olarak Kadının Erkekle Evlenmesi:

 

Bir kadın bir erkeğin elini keser de kendisiyle evlenmek üzere o erkekle sulh olup anlaşırsa ve erkeğin eli de iyileşirse caiz olur. Çünkü bu durumda erkek yaralama diyeti karşılığında o kadınla sulh yapmıştır ve bu diyet de düşmüştür. Koca bundan dolayı ölüp kadın hayatta kalırsa; kadın mebn-i misili hakeder. Ama üç sene zarfında da kocası için diyet ödemesi gerekir. Çünkü kocanın öldürülme sebebiyle hakkı ortaya çıkmıştır ve mehr-i müsemma da sahih olmaz.

Bir köle karşılığında sulh yapılır da sonra biri çıkıp o kölenin kendisine âit olduğunu iddia ederse, sulh olması için o kölenin kendisine verildiği şahıs, o kölenin kıymetini kendisiyle sulh yapan o şahısdan alır. Bu, cinayetin amden işlenmiş olması durumunda geçerli olan bir hükümdür. Ama öldürme fiili hatâen işlenmişse, o zaman kölenin kıymetini değil de, diyeti alır ki, bunun şekli bilinmektedir.

Sulh olması için kendisine köle verilen davacı o kölede az bir kusur görürse ve cinayet de hatâen işlenmişse, köleyi geri verir. Ama cinayeti amden işlemişse, az bir kusur sebebiyle köleyi geri veremez. Büyük kusur sebebiyle geri verebilir ve kıymetini davacıdan alır. Çünkü hatâen işlenen cinayetlerde yapılan sulh mal karşılığında yapıldığı için fesih ihtimali vardır. Amden işlenen cinayetlerde ise, kısasın yerine yapıldığı için, sulhun feshedilme ihtimali yoktur. Artık kısas sakıt olduğu için onu tatbik imkânı kalmaz. Dolayısıyla nikâh ve hul'da olduğu gibi bedelin (kölenin) kıymetini davacıdan alır.[7]

 

Hadd Cezalarında Ve Başkalarının Hakkında Sulh:

 

Hadd cezalarından sulh olmak caiz değildir: Çünkü hadd, Allah (cc) m hakkıdır. İftira haddi de bize göre zann-ı gâlible Şeriatın hakkıdır. Başkasının hakkına karşılık bedel almak ise, caiz değildir. Bu sebepledir ki, umumi yolda bir kimsenin yaptığı gölgelik veya açtığı küçük pencere için sulh yapmak caiz olmaz. Çünkü o yolda herkesin hakkı vardır. Kendi payına düşenin bedelini alma hakkına sahip olamaz. Çünkü o paydan yararlanılamaz. Devlet yetkilisi gölgelik ve benzerleri hususunda onunla sulh yaparsa ve bunda müslümanlar için fayda görüyorsa, caiz olur. Sulh bedelini beytü'1-male koyar. Bu tıpkı beytü'l-malden bir şeyi satması gibidir.

Bir kadınla nikâhlı bulunduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kadın inkâr etse ve sonra dâvayı bırakması için kadın onunla mal karşılığında sulh olsa caiz olur: Çünkü bunu hulu' şeklinde tashih etme imkânı vardır ve yapılan bu sulh husumeti defetmek için kadın hakkında bir hulu' olur. Ama erkeğin bu iddiası asılsız ise, böyle bir şey yapması dinen kendisi için haramdır.

Kendisiyle nikâhlı olduğunu ikrar etmesi için adamın bir mal karşılığında kadınla sulh olması da caizdir: Mehire erkeğin ilâve yapması gerekir. Çünkü bu durumda kadın ilk olarak o erkekle mehr-i müsemma karşılığında evlendiğini ileri sürmekte, erkekse onun mehrini artırdığını ileri sürmektedir. Kadın nikâhlı olduğunu iddia etse de erkek bir mal karşılığında onunla sulh olsa, yine caiz olur. Bir görüşe göre de, bunun caiz olmadığı söylenmiştir.

Cevaz şekli şöyledir: Erkek sulh bedeli olarak verdiği malı mehri artırma şeklinde vermektedir. Caiz olmayışının -ki esahh olan da budur-şekli ise, şöyledir; kadın dâvayı bıraksın diye erkek ona o malı vermiştir. Eğer kadın dâvayı bırakırsa, bu bir ayrılık olur. Ayrılma halinde erkek kadına bunun için bir bedel ödemez. Eğer kadın dâvayı bırakmazsa, erkeğin maksadı hâsıl olmaz ve dolayısıyla yapılan sulh akdi de sahih olmaz.

Falan kimsenin kendisinin kölesi olduğunu iddia eden, sonra onunla bir mal karşılığında sulh yapsa caiz olur. Fakat köle üzerinde velâ hakkı olmaz: Çünkü bu sulh akdini, davacı hakkında mal karşılığı azad etme gibi saymakla dâvâlı hakkında da husumeti ortadan kaldırmak maksadıyla bir bedel Ödeme gibi saymakla tashih etme imkânı vardır. Çünkü dâvâlı kendisinin aslında hür olduğunu iddia etmektedir. Davacı da bunu inkâr ettiğinden dolayı, onun üzerinde velâ hakkı olmaz. Bundan sonra davacı onun kendi kölesi olduğuna dâir bir beyyine getirirse, beyyinesi kabul edilmez. Çünkü o, köleyi bir mal karşılığında azad ettiğini, kölenin de bu para ile kendi nefsini satın aldığını iddia etmektedir. Ancak beyyine ile amel olunarak onun hakkında velâ hakkı sabit olur.

İki kişi arasında ortak bir köleyi ortaklardan zengin olanı azad etse ve ortağı onunla kıymetinin yarısından fazlasıyla sulh olsa, fazlalık caiz olmaz: Çünkü kıymetinden' fazlasının verilmeyeceği hususunda nass varsdır. Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kalan kısmının kıymetini onun üzerine takdir et." Şu halde kıymetinden fazlasını almak caiz olmaz. Ama bir bedel karşılığında onunla sulh yapsa, caiz olur. Burada cins birliği olmadığı için, ribâ olmaz.

İnkâr eden dâvâlının yanında malı olduğunu ikrar etmesi için davacının onunla bir mal karşılığında sulh yapması caiz olur: Bunun sureti şöyledir; bir adam bir başkasının elinde bir eşyası bulunduğunu iddia eder de, o başkası bunu inkâr ederse ve iddia sahibi bu eşyanın kendisinde bulunduğunu ikrar etsin diye bir mal karşılığında onunla sulh yapsa, caizdir. Bu sulh akdi davalı hakkında alış veriş, davacı hakkında da satın alınan malın bedelini artırmak gibi olur.

Fuzulî  bir   kimse [8] bir mal üzerine sulh yaparsa ve sulh bedeline kefil olsa veya bedeli teslim etse, yahut; 'benim şu bin liram üzerine' derse; sulh akdi sahih olur ve malı teslim etmesi gerekir. Verdiğini dönüp dâvâlıdan isteyemez. Çünkü bu yaptığı bir teberrûdur. Bu sulh akdi sahihtir; çünkü o bu akdi kendi nefsine veya malına izafe etmiştir. Dâvâlı için burada hasıl olan berâettir. Bunda onun bir zararı olmadığı için yapılan sulh akdi sahih olur ve bu borçlunun emri olmaksızın yapılan kefalete benzemektedir. Sulh yapan eğer falanın bin lirası üzerine derse, bu davalının tasdikine bağlı kalır: Eğer tasdik ederse, yapılan sulh caiz olur ve bin lirayı ödemesi gerekir. Tasdik etmezse; nikâh, hulu' ve diğer fuzulî tasarruflar gibi, yapılan bu fuzulî sulh akdi de bâtıl ve geçersiz olur.

Fuzulî bir kimse sulh yaparken; 'seninle bin lira üzerine sulh yaptım1 derse, başka bir şey söylemeyip susarsa; bir görüşe göre denildi ki; bu geçerli olur ve bin lirayı sulhu yapan fuzulî kimsenin ödemesi gerekir. Çünkü o bu akdi, 'satın aldım' sözünde olduğu gibi, kendi nefsine izafe etmiştir.

Başka bir görüşe göre şöyle denilmiştir: Bu sulh akdi dâvâlının tasdikine bağlı kalır. Çünkü bu akdin izafesi ona tahakkuk etmemiştir. Çünkü fiil kendi nefsi için vâki olduğu gibi, başkası için de vâki olur. Ancak   kendisinin faydasına ise, fiil onun nefsi için vâki olur. Ama burada fuzulî şahsın kendisi için bir fayda yoktur. Sadece dâvâlı için fayda vardır. Dolayısıyla fiil onun için vâki olmuş sayılır. Ama  'benimle sulh yap' sözünde hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü yukarıdaki fiilin sonunda bulunan (<s) harfi rrıef ûlden kinayedir. Bu fiili telâffuz eden fuzulî şahıs kendisini sulhun mef ûlü kılmış olduğundan dolayı, sulh fiili onun için tahakkuk etmiş olur.

Bir kimse akid sonunda borçlandırdığı şahıs ile alacağının bir miktarı üzerinde sulh olsa, bu hakkının bir kısmını alıp, geri kalanını da borçdan düşürmek olur. Bu, karşılıklı alıp verme muamelesi değildir: Çünkü biz bunu karşılıklı alıp vermek (muâvaza) akdi sayarsak, ribâ olur. Bu tasarrufu mümkün olduğunca tashih etmek gerekir. İşte yukarıda anlattığımız şekilde tashihi mümkün olmuş ve bu akid o şekli almıştır.

Eğer borçlu ile bin liraya karşılık beşyüz liraya sulh olsa caiz olur. Değeri yüksek paradan bin liraya karşılık, değeri düşük beş yüz liraya anlaşmak da caizdir. Hemen ödenmesi lâzımgelen borca karşılık aynı miktar borcu vâdeye   bağlayan anlaşma da caiz olur:

Bunlardan birincisinde hakkını düşürmüş, ikincisinde hakkının bir kısmını ve vasfını düşürmüştür. Üçüncüsünde ise, nakdi vâde karşılığı yapmak haram olduğu için mümkün olmamıştır. Bu sebeple biz bu akdi; hakkın kendisini erteleme akdi yaptık ki, bütün bunlar davacının hakkıdır ve o, bu hakkını düşürebilir.

Peşin verilecek dirhem para yerine vadeli dinar paraya sulh yapmak caiz olmaz: Çünkü bu, dirhemleri vadeli dinarlar karşılığında satmaktır ki, bu caiz değildir. Zira bu davacının iddia ettiği hakkın cinsinden değildir ki, bir kısmını düşürsün, bir kısmını da erteleyip vâdeye bağlasın. Şu halde tek halletme yolu bizim anlattığımızdır.

Davacı hakettiği bin liraya karşılık, peşin beş yüz liraya sulh olsa, caiz olmaz. Çünkü bu, vâde karşılığında bedel almaktır ve caiz değildir. Çünkü peşin para ileride ele geçecek olandan daha iyidir. Burada davacı yaptığı tenzilata karşılık olarak alacağı vadeli parayı peşine çevirmiştir ki, bu sahih değildir.

Bin siyah dirheme karşılık beşyüz beyaz dirheme sulh olmak caiz değildir: Çünkü alacaklı beyaz (hâlis gümüşden mamul) dirhemleri haketmemiştir. Bu bir muâvaza akdidir ve caiz değildir.[9]

 

Alacaklının Alacağını Yarıya Düşürmesi:

 

Bin lira alacağı olan borçlusuna; 'bana yarın borcunun beş yüz lirasını öde, gerisini sana bağışlıyorum1 der, borçlu da beş yüz lirayı Ödemezse, bin lira borç olduğu gibi kalır (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf; 'beş yüz lira düşer' demiştir. Ama beş yüz lirayı yann öderse, kalan beş yüz liranın da ortadan kalkmış olacağı hususunda icmâ edilmiştir.

Ebû Yûsufun bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; alacaklının o ifadeyi kullanması mutlak bir ibradır. Çünkü kalan beş yüz Harayı bağışlamayı, yann beş yüz lirayı ödeme şartına bağlamıştır. Burada ödeme, ibranın karşılığı kılınmıştır. Oysa ödeme, ibranın karşılığı kılınmaya elverişli değildir. Çünkü borçlunun ödeme yapması zaten üzerine düşen bir vazifedir. Şu halde böyle bir şey söylense de, söylenmemiş gibidir.

Ebû Hanîfe ile İmam Muhamrned'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; bu ibra ödeme şartına bağlanmıştır ve bu uygun bir maksattır. Borçlunun iflasından çekindiği veya peşin alacağı beş yüz lira ile daha faydalı ve kârlı bir ticaret yapmak veya kendi borcunu ödemek, yahut hapisden kurtulmak için şartlı bir ibrada bulunmuştur. Bu şart yerine getirilmezse, ibra da bâtıl olur. Şartlı ibrada bulunan alacaklının sözlerini tashih etmek ve örfe uymak için muâvaza imkânsız olduğundan, böyle bir şartlı ibra yapılabilir. Bin lira alacağı olan borçlusuna; 'kalan beş yüz liradan seni ibra ettim; yann bana beş yüz lira ödemen şartıyla' derse; borçlu beş yüz lirayı ödese de, ödemese de, bu ibra sahih olur. Çünkü alacaklı ibrayı mutlak olarak yapmıştır. Bu ibrayı şarta bağlaması hususunda şüphe meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu ibra kayıtlanamaz.

Bu, birinci mes'eleye benzemez. Burada ödeme, ibra için bedel olmaya elverişli olmaması bakımından, ibra mutlak olarak vâki olur.

Ödeme ibra için bir şart olmaya elverişli olması   bakımından, bu ibra mutlak olarak vâki olmaz. Zira şüphe ile beraber mutlaklık sabit olmaz.

Alacaklı kimse borçlusuna; 'bana beş yüz lirayı ödersen, kalan borcundan seni ibra ederim' der ve ödeme için vakit belirlemezse, bu mutlak bir ibra olur. Zira ödemeyi yapması her zaman ona vâcibdir. Şu halde ödeme ibra için bir bedel olmaya elverişli değildir. Ve dolayısıyla bu ibra da ödemeyle kayıtlanamaz.

Bir kimse borçlusuna; 'yann bana beş yüz lira ödersen, seninle sulh olurum ve sen kalan borçdan berâet etmiş olursun. Ancak yarın ödemezsen, bin liralık borcun olduğu gibi kalır' derse, dediği gibi olur. Çünkü o burada sarih bir kayıtlamada bulunmuştur.

Bir kimse bir şahsın kendi kölesi olduğunu iddia eder de, o şahıs o kimseyle bir aylık gelirine karşılık olarak sulh olursa, bu caiz olmaz. Ama bir aylık hizmetine karşılık sulh olması caiz olur. Çünkü bir aylık hizmeti bellidir. Ama bir aylık geliri belli değildi ve teslim edilmesine muktedir olunacak bir şey değildir. Çünkü gelir ancak kölenin işçi olarak işverenle akid yapıp çalışmasını tamamladıkdan sonra hakedeceği bir şeydir.

İki ortakdan biri kendi hissesi olan alacağına karşılık bir miktar kumaş alsa, diğer ortak muhayyer olur: İsterse ortağından almış olduğu kumaşın yarısını alır: Zira onun ortaklık hakkı vardır ve bu da onun borcunun karşılığıdır. Bunu tercih ederse, ortağının yapmış olduğunu tasdik etmiş olur. Ancak ortağı alacağın dörtte birini kendisine verirse, o zaman alamaz: Çünkü onun hakkı borçdadır, kumaşda değil. Yahut isterse borçluyu takib edip alacağının yansını alır: Çünkü borçdaki hissesi borçlunun zimmetinde kalmakda devam etmektedir. Çünkü alacaklı borçluya; hissesine düşen parayı başkasına vermesine izin vermiş değildir. Müşterek borç, miras kalan mal; ikisi arasında telef edilen malın kıymeti ve satılan malın bedeli gibidir.

Ortaklaşa selem akdi yapan iki ortakdan biri sermayeden kendi hissesine düşen miktardan sulh olsa, Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre caiz olmaz: Bu sulh akdi ortağın tasdikine bağlı kalır.

Ortağı reddederse, bu sulh esasdan bozulur. Ve üzerine selem yaptıkları (sipariş ettikleri) şey eski hali üzerine ortaklaşa ikisinin olur. Ama ortağı tasdik ederse, sulh akdi her ikisi için geçerli olur ve sermayenin yarısı ile üzerine selem yaptıkları (sipariş ettikleri) gıda maddesinin yansı ortaklaşa ikisinin olur. Çünkü bu, teslim alınmadan Önce bir borcu taksim etmektir ki, bu caiz değildir. Meselâ iki ortağın bir adamdan bir kaç dinar alacakları olur da, bu iki ortak dirhemlerin bir ortağın, dinarlar da öbür ortağın olması üzerine sulh yaparlarsa, sahih olmaz. Bunun bir taksim olduğu söylenemez: Çünkü bu durumda iki paydan biri diğerine karşı imtiyazlıdır. Burada ortaklardan biri diğerine karşı ortaklık akdini feshetmektedir ki, bu caiz değildir. Çünkü ortaklık akdi ikisinin iradesiyle yapılmıştır. Bu sebepledir ki, kalan kısmı dâvâlıda telef olduğu ortağına dönüp sermayenin yarısını ondan talep eder.

Ebû Yûsuf dedi ki; bu durumda yapılan sulh caiz olur ve sermayenin yansı kendisinin olur. Ortağı da dilerse aldığının yansını kendisinden alır, dilerse o yanyı dâvâlıyı tâkib ederek ondan ister. Ama o yarı davalının yanında telef olursa, bu defa ortağına dönerek aldığının yansını ister. Ebû Hanîfe'ye göre burada diğer borçlar nazar-ı itibara alınır. Bu iki ortağın bir köle satın almaları ve ortaklardan birinin bu alış verişin kendi payına düşen kısmım bozmasına da benzer.[10]

 

Mirasçılardan Birini Mal Vererek Aradan Çıkarmak:

 

Miras olarak kendilerine mal kalan mirasçılar içlerinden birine az veya çok bir mal verip onu aradan çıkarsalar, caiz olur: Çünkü bunun alış veriş mânasında olduğunu açıklamıştık. Hz. Osman (ra), Abdurrahman b. Avf (ra) in dört hanımından biri olan Temadir ile seksen bin dinar olan bedele karşılık yirmi bin dinarla sulh yapıp anlaşmıştı. Bu sulhu ashabın huzurunda yaptığı halde, hiç bir itirazla karşılaşmamıştı.

Miras olarak gümüş para kalır da, ondan altın para verilirse veya bunun tersi oursa;   bu anlaşma yine sahih olur: Çünkü bir cins

malı başka bir cins karşılığında satmak caizdir. Hem altın ve hem de gümüş para miras kalmışsa, sulh bedeli olarak yine her ikisinden de verilmesi   sahihdir:   Bu  paralardan  her  biri   kendi muhalif cinsine sarfolunur. Bu alış veriş bahsinde de geçmişti. Sonra eğer kendisiyle sulh yapılan şahsın elinde müteveffanın terekesinden bir şey varsa ve o da bunu ikrar ederse, bu şey onun yanında emanet olur. Öyle ise bu şeyin kabzını yenilemek gerekir. Çünkü emanet kabzı sulh kabzından daha zayıftır ve emanet kabzı sulh kabzının yerine geçmez. Ama yanında terekeden bir şey bulunduğunu inkâr ederse, o şeyi tazmin etmesi gerekir ve bu kabzı, sulh kabzının yerine geçer.

Miras altın ve gümüş para ile maldan ibaret ise ve o mirasçıyla altın ve gümüş paralardan biri üzerine sulh yapsalar; ona bu dnsden kendi hissesine isabet edecek olandan daha fazla vermek lâzımgelir

ki, mirasdaki hissenin mislini ve terekenin gerideki kısmında kalan hakkından fazlasını almış ve böylece ribâdan sakınılmış olsun.

Eğer sulh bedeli altın ve gümüş para yerine bir mal olursa, mutlak olarak caiz olur: Çünkü burada ribâ tahakkuk etmemektedir. Altın ve gümüş paradan birinin diğerine karşılık olarak verildiği her yerde, aynı meclisde paraların kabzedilmesi şarttır. Çünkü bu bir sarf akdidir.

Ölüden, başkaları üzerindeki alacağı miras kalırsa, mirasçılar da içlerinden birini o alacaklar sadece kendilerinin olması için sulh olup çıkarsalar, caiz olmaz: Çünkü bu, borcu borçlu olmayana mal etmektir ki, bu da caiz değildir. Fakat onun hissesi kadar borçlulardan indirim yapılmasını şart koşarlarsa, o zaman caiz olur: Çünkü bu bir borcu düşürmek ya da borcu üzerinde borç bulunana mal etmektir ki, bu da caizdir.

Ölünün borçlan varsa; bunları ödemedikçe mirası paylaşmaz ve bazı mirasçılarla sulh olamazlar. Çünkü Ölünün borçlarının ödenmesi ihtiyacı, mirasçıların ihtiyaçlarından evvel gelir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"(Bu  taksim) yapılacak vasiyetten ve çıkarılacak borçdan sonra kimse zarara  uğramaksızm (yapılacaktır. "(Nisa: 12). Ama buna rağmen mirası paylaşırlar da borç terekenin tamamını kapsayacak miktarda çok olursa, paylaşma geçersizdir. Çünkü bu durumda mirasçıların terekede mülkleri yoktur. Ama borç terekenin tamamını kapsayacak kadar çok değilse, paylaşma kıyasen değil ama, istihsanen caiz olur.

Doğrusunu noksanlıklardan yüce olan Allah (cc) daha iyi bilir.[11]



[1] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî ve Ahmed rivayet etmiştir.

[2] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/301-302.

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/302-303.

[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/304-305.

[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/305-306.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/306.

[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/306-307.

[8] Fuzulî kimse; davacı ile dâvâlı hâricinde kalan her hangi  bir kimsedir. (Mütercim)

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/307-311.

[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/311-313.

[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/313-315.