El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 22 Sirket(Ortaklik)
Mufavaza Ortaklığında Eşitlik Ve Sıhhat Şartları:
Mufavaza Ortaklığının İnan Ortaklığına Dönüşmesi:
Dinar, Dirhem Ve Külçelerle Mufavaza Ve İnan Ortaklığı Kurulması:
Eşya Sermaye Olmak Üzere Ortaklık Kurmak:
İnan Ortaklığı Ve Farklılıkları:
Ortaklıkta Kâr Ve Zarar Paylaşımı:
Vekâletin Sahih Olmadığı İşlerde Ortaklık:
Ortağa Kârdan Belirlenmiş Miktar Para Vermek:
Sanayi (Müşterek İş Kabul Etme) Ortaklığı:
Vücûh (İtibara Dayanan Sermayesiz) Ortaklığı:
Ortağın Ortağa Düşen Zekâtı Vermesi:
22- ŞİRKET (ORTAKLIK)
Şirk; pay demektir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kim kölesindeki payını satarsa.. [1] Bu hadîs-i şerîfde 'pay' kelimesinin karşılığı olarak JçM'kelimesi kullanılmıştır. Bir şiirinde Nâbiga el-Ca'dî şöyle der;
"Şirket-i inandaki ortaklar gibi asalet ve takvasında Kureyş'e ortak olduk." Yani Kureyş'in asalet ve takvadan elde ettiği pay kadar, biz de asalet ve takvadan pay sahibi olduk; tıpkı inan ortaklığı gibi... Bu ortaklıkda her ortağın maldan ve kazançdan payı vardır. Ortaklara şerik denmesi; malda her birinin payının bulunmasından ileri gelmektedir.
Şer'î istilanda ortaklık (şirket); karışım ve payların sabit olması demektir. Ortaklık nasslarla meşru kılınmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Ortaklardan biri diğerine hıyanet etmediği müddetçe, Allah (cc) m eli her iki ortağın üzerindedir. Biri arkadaşına hıyanet ederse, Allah (cc) m elini üzerlerinden kaldırır."
"Hıyanet etmedikleri müddetçe, iki ortağın üçüncüsü Allah (cc) dır. Eğer birbirlerine hıyanet ederlerse, Allah (cc) aralarındaki bereketi
kaldırır. [2]
Kays b. Sâib bez ve deri ticaretinde Hz. Peygamber (sas) in ortağı idi. Kerhî ise; Usâme b. Şüreyk'in ortaklığını zikreder. Hz. Peygamber (sas) onun vasıflarını şöyle anlatmıştır; "O benim ortağımdı. Hayırlı bir
ortakdı; ne müdâra edeme de çekişir ve hasım olurdu [3]
Rasûlullah (sas) nsâletle vazifelendirildiği zamanda insanlar ortaklık muamelesi yapıyorlardı; onları bundan menetmedi. Onlar da hiç bir itirazla karşılaşmadan günümüze kadar bu muamelelerini devam ettiregelmişlerdir. Böylece buna dâir bir icmâ meydana gelmiştir.[4]
Şirketin Çeşitleri:
Şirket; yani ortaklık iki çeşittir:
A- Mülk ortaklığı,
B- Akid ortaklığı.
Â- Mülk ortaklığı da iki çeşittir;
a- Cebrî ortaklık,
b- İhtiyarî ortaklık.
B- Akid ortaklığı da iki çeşittir;
a- Mal ortaklığı,
b- İş ortaklığı, a- Mal ortaklığı da şu kısımlara ayrılır;
1- Mufavaza,
2- İnan,
3- Vücûh,
4- Uruz ortaklığı.
b- İş ortaklığı da iki çeşittir;
1- Caiz olan ortaklık ki, bu sanayi ortaklığıdır.
2- Fâsid olan ortaklık ki, bu da mubah olan malları elde etmek için kurulan bir ortaklıktır.
Allah (cc) dilerse, bu ortaklıklarla alâkalı açıklamalar verilecektir.[5]
Mülk Ortaklığı Ve Çeşitleri:
Mülk Ortaklığı:
1-Cebri ortaklık: iki adamın mallarının birbirinden ayıklanması mümkün olmayacak şekilde birbirine karışması veya ikisinin bir mala mirasçı olmalarıdır.
2- İhtiyarî ortaklık: Bu, iki adamın bir mal satın almaları veya bir malın ikisine hibe edilmesi veya ikisi lehine vasiyyet edilen bir malı kabul etmeleri veya bir mala el koyup onu istilâ etmeleri veya mallannı birbirine katmalarıdır.
Bu durumların her birinde ortaklardan her biri diğerinin malına yabancıdır. Ortağının izni olmadan onun malında tasarrufda bulunamaz. Çünkü ortağı ona bu hususda izin vermiş değildir. Ama yukarıda anlatılan durumların hepsinde ortaklardan biri kendi payım ortağına satabilir. Bu caizdir. Yabancı birine satmasına gelince; ortaklık eğer malları birbirine katıp karıştırma ya da malların birbirine karışmasıyla meydana gelmişse; ortaklardan birinin kendi payını yabancı birine satması, ortağının izni olmadan caiz olmaz. Çünkü bir malın başka bir mala karıştırılması, o malı manen tüketip yok etmek demektir. Ve bu da ortaklardan her birinin paymdaki mülkiyetin diğer ortağın mülkü olduğu şüphesini meydana getirir. Miras, alış veriş, hibe ve vasiyyet yoluyla ortaklık meydana gelmişse, ortaklardan birinin kendi payına ortağının izni olmadan yabancı birine satması caiz olur. Çünkü her birinin mülkiyeti kendi payında her bakımdan mevcuttur.[6]
Akid Ortaklığı Ve Şartı:
Akid Ortaklığı: Bunun rüknü icab ve kabuldür. Bu; 'şunda sana ortak oldum' demek ve muhatabın da 'kabul ettim' demesiyle olur. Bu ortaklığın şartı; üzerine akid yapılan tasarrufun vekâlete elverişli olmasıdır. Öyle ki, odun toplamak ve benzeri işleri yapıp bu tasarruflardan elde edilecek hasılatın iki ortak arasında müşterek olması için ortaklık akdi yapmak caiz olmaz. Çünkü ortaklık akdinden elde edilmek istenen maksat budur.[7]
Mufavaza Ortaklığında Eşitlik Ve Sıhhat Şartları:
Mufavaza Ortaklığı: Bu ortakların tasarruflarında dinde ve ortaklığa elverişli mallarda eşit haklara sahip olmalarıdır: Çünkü mufavaza kelimesi lügatte eşitliği gerektirir. Şu halde bu ortaklığın başında da sonunda da ortakların yukarıda belirtilen hususlarda eşit haklara sahip olmaları gerekir. Bu da bizim anlattığımız tarifde vardır. Muavaza ortaklarının ortaklığa elverişli mallarda eşit haklara sahip olmaları gerektiğini söylemiştik. Çünkü ortaklıkda aslolan şey maldır. Kazanç da ondan sağlanır. Mufavaza ortaklarının tasarruflarında eşit haklara sahip olmaları gerektiğini söylemiştik. Zira ortaklardan biri diğerinin yapma hakkına sahip kılınmadığı bir tasarrufta bulunursa, eşitlik ortadan kalkar.
Keza, dinde de ortakların eşit olmaları gerekir. Çünkü zımmî içki ve domuz alış verişinde müslümanm yapamayacağı tasarrufları yapma hakkına sahiptir. Dolayısıyla aralarında eşitlik yoktur. Bu sebeple biz zımmî ile müslümanm mufavaza ortaklığı yapmalanmn sahih olmadığını söyledik.
Ebû Yûsuf dedi ki; müslümanla zımmî arasında mufavaza ortaklığı kurulabilir. Çünkü zımmmin içki ve domuz alış verişi gibi yapma hakkına sahip olduğu tasarrufları müslüman ortak da başkasını vekil tayin ederek bu tasarrufları vekiline yaptırabilir. Ve böylece iki ortak arasında eşitlik tahakkuk eder.
Biz deriz ki; zımmî bu tasarrufları hem şahsen yapabilir, hem de vekiline yaptırabilir. Ama müslüman ortak bunu şahsen yapamaz. Dolayısıyla iki ortak arasında eşitlik tahakkuk etmez.
Müslüman bir kimse ile zımmî mufavaza ortaklığı kurarlarsa, bu Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre inan ortaklığı olur. Çünkü bu ortaklıkda mufavaza ortaklığının şartlan bulunmamakta, aksine inan ortaklığının şartlan bulunmaktadır. Keza, bir ortaklıkda mufavazanm şartlanndan birinin yok olması halinde ortaklann tasarruftan mümkün olduğunca tashih edilebilirse, ortaklık inan ortaklığı olur.
Mufavaza ortaklığı ancak iki hür, baliğ, akıllı, müslüman ya da her ikisi de zımmî olan ortaklar arasında kurulursa, sahih olur:
Ortaklardan biri ehl-i kitap, diğeri mecusî ise; tasarrufda eşit olduklanndan dolayı ortaklıkları sahih olur. Ama birbirlerinden farklı oldukları için köle ile hür, çocuk ile baliğ arasında mufavaza ortaklığı sahih olmaz. Çünkü hür ile baliğ kefalet ve teberru ehliyetine sahiptirler. Ama çocuk ile kölenin bu ehliyetleri yoktur. Ya da çocuk velisinin, köle de efendisinin izniyle kefalet ve teberru tasarruflannda bulunabilirler.
İki köle, iki çocuk, iki mükâteb arasında mufavaza ortaklığı kurmak sahih olmaz. Çünkü bunlar kefalet ehliyetine sahip değildirler. Oysa bu ortaklık; -inşâallah az ileride açıklayacağımız gibi- kefalet esası üzerine
kurulur.
Mufavaza ortaklığının câizlik delili; bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Mufavaza ortaklığı yapın. Çünkü bu ortaklığın bereketi daha büyüktür. "Ayrıca mufavaza ortaklığı vekâlet, kefalet ve kârda ortaklığı içermektedir. Bu saydıklarımızdan her biri yalnız yapıldığında caiz olduğu gibi, bir arada yapıldıklarında da caiz olurlar.
Bu ortaklık ancak akid yapılırken mufavaza kelimesinin söylenmesiyle kurulur: Çünkü halk bunun şartlarını pek .az bilir. Mufavaza kelimesi bu ortaklığın şartlarını ve mânasını içerir. Veya bu ortaklığın gerektirdiği bütün hususiyetler açıklanarak kurulur:
Çünkü muteber olan kelimeler değil, mânalardır.
Bu ortaklıkda malın teslim edilmesi şart değildir. Çünkü akidlerde dirhem ve dinarlar muayyen değildirler. Bu ortaklıkda her iki ortak malın birbirine karıştırılması şart değildir: Zira maksat satın alınan malların birbirlerine karıştırılması dır. Ortaklardan her biri -mudârebe ortaklığının aksine- elinde bulunan sermaye ile mal satın almaktır. Çünkü mudârebede ortaklardan birinin (sermayeyi çalıştıranın) mal satın alabilmesi için kendisine malların (sermayenin) teslim edilmesi gerekir. Mufavazada ortaklardan her birini ortaklık akdi yapılırken ya da mal satın alırken hazır bulunması şarttır. Ortaklık ancak mal satın almakla tamamlanır. Çünkü kâr; mal satın almakla sağlanır.
Mufavaza ortaklığı vekâlet ve kefalet üzerine kurulur: Çünkü eşitlik bununla tahakkuk eder. Bu, ortaklardan her birinin ticaret sebebiyle diğerlerinden talep edilen şeyin kendisinden de talep edilmesidir ki, bu kefalettir. Ve hangisinin çalışmasının sonucunda olursa olsun; ticaretle sağlanan kazanca ikisinin de müştereken sahip olmasıdır ki, bu da vekâlettir. Mufavaza ortaklığının mânası işte bu olmaktadır ve bu da vekâlet ve kefaleti icab ettiren bir eşitliktir. Burada ortaklardan her biri şirketin işini sanki mutlak olarak diğerine havale etmiş ve onun yapacaklarına razı olmuştur. Bu da ortaklann birbirlerine hem vekil hem de kefil olmalarım gerektirir.
Ortaklardan birinin aldığı mal mufavaza akdiyle amel olunarak şirket adına alınmış olur. Ancak aile ve çocuklarının ekmeği, katığı, giyecekleri ve ortağın kendi giyeceği bu hükmün dışındadır: Kıyasa göre akid gereği bunlar da şirket adına alınmış sayılır. Ama biz bunları istihsanen zaruret gereği olarak bu hükmün dışında tuttuk. Çünkü yiyecek ve giyecek levazımattandır. Bunları başkasının malıyla temin etmek mümkün değildir. Bundan dolayı kişinin bunları kendi malıyla temin etmesi zarûreten gerekli olur.
Ortaklardan birine mal satan bedelini dilediğinden ister:
Kefaletin icabı budur. Bundan sonra kefil ödediğinin yansını diğer ortaktan ister. Çünkü ödemeyi yapan ortak, diğerinin kefilidir ve ödemeyi onun emriyle yapmıştır.
Ortaklardan biri bir başkasının malına kefil olunca, bu kefalet diğer ortağa da lâzımgelir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): îmameyn dediler ki; bu kefalet diğer ortağa lâzımgelmez. Çünkü bu bir teberrûdur. Çocuğun ve tasarruf iznine sahip kılınan kısıtlının teberruda bulunması sahih olmaz. Bu ikrar gibidir.
Ebû Hanîfe'ye göre bu yukarıda anlatıldığı gibi başta bir teberrûdur; sonda da bir muavaza (karşılıklı bedelleşme) dir. Çünkü onun bu verdiğini asıl borçluya tazmin ettirmesi gerekir. Öyle ki, asıl borçlunun emri olmadan ona kefil olsa, bu kefalet ortağını bağlamaz. Ama buna muavaza açısından bakılırsa, bu diğer ortağı da bağlar.
Burada ikraz (borç vermek) yasaklanmıştır. Ya da bunun iğreti vermek olduğu söylenir. Bu sebeple bunu tecil etmek sahih olmaz. İğreti verme akdinde geri verilen şey, ayn hükmündedir, bedel hükmünde değildir ve burada muavaza mevcut olmamıştır. Gasbedilen ve telef edilen bir eşyayı tazmin etmek kefalet gibidir. Çünkü bu neticede bir muavazadır. Alış veriş ve kiralama gibi, kendisinde ortaklığın sahih olduğu bir sebeple ortaklardan birini ilzam eden bir borç, diğerini de ilzam eder. Ama nikâh, hulu' bedeli, amden adam öldürmede sulhun bedeli ve kendisinde ortaklığın sahih olmadığı bir sebeple ortaklardan birini ilzam eden bir borç, diğerini de ilzam etmez.[8]
Mufavaza Ortaklığının İnan Ortaklığına Dönüşmesi:
Ortaklardan birinin eline ortaklığa elverişli bir mal geçerse,
meselâ hibe, vasiyyet ve miras gibi yollardan biriyle eline bir mal geçerse; eşitlik ortadan kalktığı için, mufavaza ortaklığı inan ortaklığına dönüşür: Eşitlik inan şirketinde şart değildir. Buradaki ortaklık, şartlan mevcut olduğu için, inan ortaklığı olur.
İnan ortaklığında ileri sürülemeyen bir şartın ortadan kalkması yüzünden mufavaza ortaklığının bozulduğu her yerde de ortaklık yine inan ortaklığına dönüşür: Ortaklardan birinin eline akar ve uruz gibi, kendisinde ortaklığın sahih olmadığı bir mal geçerse, mufavaza ortaklığı haliyle devam eder. Çünkü bu iptidada mufavaza ortaklığını bozmadığı gibi, devam halinde de bozmaz.[9]
Dinar, Dirhem Ve Külçelerle Mufavaza Ve İnan Ortaklığı Kurulması:
Mufavaza ve inan ortaklıkları ancak dirhem ve dinar paralarıyla ve bunlar çarşı pazarda teamülde ise; bu iki para cinsinin altın ve gümüş olan külçeleri ile ve diğer paralarla kurulur:
Bu ortaklıklar dirhem ve dinarlarla kurulur. Çünkü bunlar konuluş ve yaradılış itibarıyla eşyanın bedelidirler. Bunda bir ihtilaf yoktur. Altın ve gümüşün külçeleri ile de mufavaza ve inan ortaklıkları kurulabilir. Bir görüşe göre denildi ki; altın ve gümüş nakit de olsa, külçe de olsa; her ne şekilde olursa olsun, mutlak surette bunlarla mufavaza ve inan ortaklıkları kurulması caiz olur. Çünkü bunlar eşyanın bedeli olarak yaratılmışlardır.
Başka bir görüşe göre denildi ki; altın ve gümüş külçeler eğer çarşı pazarda teamülde değilse; bunlarla ortaklık kurmak caiz değildir. Esahh olan gürüş de budur. Çünkü bunlar her ne kadar bir şey satın almanın bedeli olarak yaratılmışlarsa da, para deyince darphaneden çıkmış sikkeli altın ve gümüşler akla gelir, külçeler gelmez. Ancak biz örf ile amel ederek teamül kelimesini sikke kesme mânasında kullandık.
Ortaklardan birinin dirhemleri diğerinin dinarları varsa veya birinin siyah diğerinin de halis gümüşden yapılma beyaz dirhemleri varsa; ikisinin paraları kıymet bakımından eşit ise; kurduktan mufavaza ortaklığı caiz olur. Çünkü dirhemleri paralık cihetinden aynı cinsdir. Ama iki ortağın paralan kıymet bakımından birbirine eşit değilse, kurdukları ortaklığın mufavaza ortaklığı olması sahih olmaz; ancak bu inan ortaklığı olabilir.. Bunun sebebini açıklamıştık.
Hasan'm Ebû Hanîfe'den rivayet ettiğine göre; iki ortağın paralan nevi bakımından eşit olsa bile, ortaklıklarının mufavaza olması caiz değildir. Bu Züfer'in kavlidir. Çünkü aralanndaki şey ortaklıktır. Ortaklık; sermaye ve mallann biribirine katılıp karıştırılması mânasındadır. Ama muhtelif cinslerin biribirleirine katılıp kanştırılması mümkün değildir.
Buna verilecek cevap şudur; ortaklardan birinin dirhemleri diğerinin de dinarları olması halinde paralık cihetinden ikisinin de sermayesi aynı cinsdir. Zira paradan maksat; satın alma vasıtası olmasıdır ki; dinar ve dirhem de bu maksadı gerçekleşrtiren vasıtalardır. Bunu daha evvel anlatmıştık.[10]
Fülüslerle Ortaklık Kurmak:
Fülüslere gelince; bunlar tedavülde revaçta iseler, para sınıfından kabul edilirler. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf dan nakledilen bir görüşe göre, fülüslerle mufavaza ortaklığı kurmak caiz olmaz. Çünkü fülüslerin paralığı ıstılah ile taayyün eder, belirlenir. Evvelce de açıkladığımız gibi İmam Muhammed'e göre fîilüsler eğer piyasada revaçta iseler, paralık aslı üzere câri olurlar, para sayılırlar. Paralıkları ıstılah ile belirlenmez.[11]
Eşya Sermaye Olmak Üzere Ortaklık Kurmak:
Eşya sermaye olmak üzere ortaklık kurmak sahih olmaz (İmam Şafiî): Çünkü bu tazmin edilmeyen bir kazanca yol açar. Zira sermaye olarak ortaya konan eşyayı satmak mecburidir. Ortaklardan biri kendi sermayesi olarak koyduğu eşyayı bin dirheme, diğeri de bin beşyüz
dirheme satarsa, akdin gereği de ölçekde ortaklık ise; eşyasını bin beşyüz dirheme satmış olana nisbetle daha fazla kâr elde etmiş olacaktır ki, bu da kendisinin kefaleti altında bulunmayan bir şeyden kazanç sağlamasıdır. Oysa Hz. Peygamber (sas); "Kişinin kefaleti altında olmayan şeyden
kazanç sağlamasını yasaklamıştır. [12]
Uruz (Eşya) Ortaklığı:
Şu kadar var ki, ortaklardan biri kıymetleri denk olunca, eşya kabilinden olan malının yarısını, diğerinin eşya kabilinden olan malının yarısı karşılığında ona satar: Böylece mülk ortaklığı kurulmuş olur. Sonra da ortaklığı o eşyaların kıymeti üzerine kurarlar. Bu caizdir: Bu uruz, yani eşya ortaklığıdır.
Ortaklardan her biri kendi eşyasını satıp, sonra ikisinin paralarını birbirine katıp paylaşmak üzere anlaşırlarsa, evvelce anlatılan sebeplerden dolayı, bu ortaklık caiz olmaz.
Ölçekle, tartıyla ve taneleri farklı büyüklükde olup, tane ile satılan mallar aynı cinsden olup, birbirine katılıp karıştırılarak kâr ve zararı paylaşmak üzere kurulan ortaklık sahih olur.
Kerhî dedi ki; Ebû Yûsufa göre bu mülk ortaklığıdır. Çünkü sermaye olarak ortaya konulan para değildir. Dolayısıyla bir ortağın diğerinden fazla kâr alması sahih olmaz. İmam Muhammed'e göre malları birbirine katıp karıştırarak akdedilen ortaklık sahih olur. Zira birbirine katılan mallar ortakların zimmetinde borç olarak vâcib oldukları için, -satın alınacak eşyalar için- bedel olmaları uygundur. Ancak ortakların mallan birbirlerine katılmadan evvel ortağın ortağa vekâleti tahakkuk etmez. Meselâ biri diğerine; 'buğdayını satarak parasıyla ikimiz için ortak bir şey satın al' derse, bu sahih olmaz. Çünkü bir kimseyi kendisinin malını satmaya vekil tayin etmek caiz olmaz. Ama mallarını birbirine katmalarından sonra ortağın ortağa vekâleti tahakkuk eder ve ortaklıkları da sahih olur.[13]
İnan Ortaklığı Ve Farklılıkları:
İnan Ortaklığı: Bu ortaklıkta ortaklardan birinin sermaye olarak koyduğu mal diğerlerinden fazla olabilir: Ancak bu ortaklar arasında eşitliği gerektirmez. Bu ortaklıkta ortakların ticaretin umumunda, hususunda ve bazı mallarında müşterek olmaları caiz olur. Çünkü inan kelimesi hapsolma mânasındadır. Meselâ; innîn (iktidarsız) erkek kadınla cinsî münasebette bulunamayan erkeğe denilir. (Anne'r-reculu) dendiğinde, bununla erkek hapsedildi mânası akla gelir. Annân; hayvanı bazı serbestliklerden alıkoyan kimse demektir. İnan ortaklığındaki ortak sanki malının bir kısmını ortaklıktan alıkoymuş veya ortağını kendisinin bazı mallarında ticaret yapmaktan alıkoymuş gibi olmaktadır. îki ortağın muhtelif cinsden olan sermayelerinin şirketin kurulduğu gündeki kıymeti esas alınır. Çünkü ortak, şirketin kurulduğu günde şart koşarsa, fazla kâr payı almayı hakeder. Satm alman maldaki mülkiyetlerinin miktan bilinsin diye, sermayelerinin, malın satın alındığı gündeki kıymeti esas alınır. Çünkü satın almakla, haklan satın alman mala geçer. Sermayelerinin kıymeti kâr paylaşımı gününde de esas alınır. Çünkü paylaşma esnasında kâr miktan ortaya çıkar.
İkisi de ortaklık işinde çalıştıkları zaman; bir tarafın malındaki fazlalığa rağmen, kâra eşit şekilde ortak olabilirler. Yahut ortaklık işinde çalışan için fazla kâr şartı konulabilir: İmam Züfer dedi ki; ortakların sermayelerinin eşit, ama kârlarının farklı miktarda olması sahih olmadığı gibi, bunun aksi de sahih olmaz. Ortaklık ancak kârın sermaye miktarmca olması halinde caiz olur. Bunun aksi bir durum, mufavaza ortaklığında olduğu gibi; kişinin kefaleti altında olmayan bir şeyden kazanç sağlamasına yol açar. Bir ortak için fazla zarara katlanma şartını koşmak caiz olmadığı gibi, fazla kâr alma şartını koşmak da caiz olmaz.
Bizim bu hususdaki dayanağımız Hz. Ali (ra) nin şu sözüdür: 'Kâr, (ortaklık) akdini yapanlann ileri sürdükleri şarta göre (aralannda) paylaşılır. Zarara da sermaye nisbetinde katlanılır.' Kâr mal ile sağlandığı gibi, çalışarak da sağlanır; mudârebe ortaklığında olduğu gibi... Çünkü ortaklardan biri ticari işleri ve alış verişlerin yollarını diğerinden daha iyi bilebilir. Bu sebeple de, kârı eşit miktarda paylaşmaya razı olmayabilir.[14]
Ortaklıkta Kâr Ve Zarar Paylaşımı:
Ortakların sermaye olarak koydukları malları eşit olduğu halde kâr ve zararın farklı şekilde dağılımını şart koşmuşlarsa; kâr şarta göre, zarar ise sermayedeki mallarına göre taksim edilir: Bu
hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kâr ortakların ileri sürdükleri şarta göre, zarar ise sermayeleri nisbetinde paylaşılır." Bu hususda başka bir tafsilata gerek yoktur. Çünkü biz ortak işde çalışması karşılığında ortaklardan birinin fazla kâr payı almasını takdiren caiz gördük. Ama birinin diğerinden fazla miktarda zarara katlanmasının izah edilir bir tarafı yoktur. Bu, ortaklann mudârebede zaran âmile yüklemeyi şart koşmalanna benzer ki, bu da sahih olmaz.
Evvelce de açıkladığımız gibi inan ortaklığı vekâlet üzerine kurulur; kefalet üzerine kurulmaz: Zira kefalet mufavaza ortaklığında ortaklar arasındaki eşitliğin bir gereği olarak sabit olmuştu. Ama burada, yani inan ortaklığında böyle bir eşitlik yoktur.[15]
Vekâletin Sahih Olmadığı İşlerde Ortaklık:
Dağlardan odun kesmek ve ot biçmek gibi vekâlet sahih olmayan işlerde bu ortaklığı kurmak da sahih olmaz: Bu işde vekâlet bâtıldır. Çünkü dağlarda odun ve ot herkese mubah olan şeylerdir. Zira bunları alan kimse başkalanna vekâlet vermeden mülk edinmekte ve bu işi dolayısıyla kendi şahsı için yapmış olmaktadır. Dağlardaki meyveleri devşirmek, avlanmak, maden ocaklanni kazıp maden çıkarmak, tuz, kireç ve sürme gibi herkese mubah olan şeyleri almak da bu cümledendir. Bu sahada kim ne topladı ise, kendisinin olur: Ortağının bunda hakkı olmaz. Bunlar herkese mubah olan şeylerdir. Ancak o daha çabuk ve ortağından önce davranarak bu şeylere elini uzatmıştır. Biri diğerine yardım ederse, her ne miktarda olursa olsun ecr-i misil alır: Zira ortaklık bozulunca yardımcı olarak çalışan diğer'ortağın yaptığı iş fasid bir icar olur. Burada ortak kendisine yardım edecek olan diğer ortağı, elde edilecek şeyin tamamının yarısı karşılığında işçi olarak tutsa; -her ne miktarda oursa olsun- ona ecr-i misil vermesi gerekir.
Ebû Yûsuf dedi ki; faydayı gerçekleştirmek için bedelin yansını aşmayacak derecede ecr-i misil alır ve bu ortaklık da fâsiddir.
Her hangi bir mal satın almadan evvel ortaklardan her ikisinin veya sadece birinin sermayesi telef olsa, ortaklık bâtıl olur: Her ikisinin sermayesi telef olunca ortaklık bozulur. Zira ortaklık akdi sermaye üzerine kurulur. Hibe ve vasiyyette olduğu gibi bu mal yani sermaye muayyen olur. Alış veriş akdinde olduğu gibi, sermaye telef olunca akid bozulur. Ortaklardan birinin sermayesi telef olunca da ortaklık bozulur. Çünkü birinin sermayesi telef olunca diğeri -onu kendi malında ortak etmesi hâriç- ortaklığın sadece kendi sermayesi ile yürütülmesine razı olmaz. Telef olan malda ortaklık da yok olmuş, buna bağlı olarak ortağın rızası da ortadan kalkmış ve dolayısıyla ortaklık bozulmuş olur.
Ortaklardan biri kendi malı karşılığında bir şey satın aldıkdan sonra diğer ortağın malı telef olsa, alınan mal ortaklığın şartlarına göre taksim edilir: Çünkü ortaklık o şeyi satın alma vaktinde akdedilmiş olur. Ve satın alan ortak malın bedelinden diğerinin hissesine düşen parayı ondan alır: Çünkü bu malı vekâleten onun için satın almıştır. Bedelini de kendi parasıyla ödediği için, ödediğini ortağından ister. Bunun sebebini açıklamıştık.
Sermaye olarak konan maldan biri telef olsa da sonra ortaklardan biri bir mal satın alsa, bu mal sadece malı kalan ortağın olur: Zira evvelce de açıkladığımız gibi, iki sermayeden birinin telef olmasıyla vekâlet bâtıl olur ve sermayesi olan ortağın satın aldığı mal kendi şahsına âit olur. Ama ortaklığı akdederlerken birbirlerinin vekili olduklarını kesin bir ifadeyle belirtirlerse, bu takdirde şartlarına göre ortaklaşa her ikisinin olur ve bu ortaklık, mülk ortaklığı olur. Zira -açıkladığımız sebepden dolayı- eski ortaklıklan bâtıl olur. Üzerine akid yapılan ortaklık hükmüyle değil de, sarih vekâlet hükmüyle satın alınan mallar mülk ortaklığına girerler. Bu takdirde malı kendi parasıyla satın alan ortak, paranın yarısını ortağından ister. Bunun sebebini daha evvel
açıklamıştık.[16]
Ortağa Kârdan Belirlenmiş Miktar Para Vermek:
Ortaklardan birisi için kârdan belirli bir miktar para almayı şart koşmak caiz olmaz: Zira olabilir ki, belirtilen miktarda para kazanılamaz ve sadece o kadar kazamlabilir. Diğer ortağın kâr payı kalmayacağı için, ortaklık bozulur ve bu şart ortaklığı bozar bir şart olduğu için ileri sürülmesi caiz değildir.
Gerek mufavaza ve gerekse inan ortaklarından her birinin; vekil tayin etme, kâr sermaye sahibine âit olmak üzere şirket malından başkasına verme, mufavaza ortaklığı kurma, şirket malını bir kimseye emanet bırakmak ve çalıştırmak için bir işçi tutma hakları vardır: Zira bu saydıklarımızdan hepsi tüccarların yaptıkları işlerdendir.
Mufavaza ve şirket-i inan ortaklıklarından her birinin elindeki şirket malı bir emanettir: Çünkü o malı sahibinin izniyle teslim almaktadır. Bu takdirde ona ortak olamaz. Çünkü bir şeyden kendi misli olan bir şeye tâbi olması beklenemez. Mufavaza ortaklığı bir inan ortaklığına katılırsa, bu her ikisi için de caiz olur. Çünkü inan ortaklığı mufavaza ortaklığından daha aşağı derecededir. Mufavaza yapılacak olursa, ortağının izniyle caiz olur. Ortağı izin vermezse bu inan ortaklığı olarak kurulur. Zira bir şeyden kendi misli olan bir şeye tâbi olması beklenemez. Ortağı mufaaza yapmasına izin verirse, bu yeni kurulan bir mufavaza ortaklığı olur. Aksi takdirde bu inan ortaklığı olur. Çünkü ona başkasının yardımı zorunlu olarak lâzımdır. Oysa burada böyle bir şey yoktur. Mudarebe ortaklığındaki mudarib gibi, bunun başkasına vekâlet vermeye hakkı vardır. Ama mudarabe yapamaz.[17]
Sanayi (Müşterek İş Kabul Etme) Ortaklığı:
Sanayi Ortaklığı: Buna iş kabul etme ortaklığı da denilir. Aynı işi yapan veya işleri değişik olan iki san'atkârın müşterek iş kabul etmelerine sanayi ortaklığı denilir- Kazandıklarını aralarında paylaşırlar. Böyle bir ortaklık caizdir: îmamZüfer dedi ki; farklı iş yapanların sanayi ortaklığı yapmaları caiz olmaz. Çünkü ortaklık; biribirine katıp karıştırma mânasmdadır. Farklı şeylerin birbirine katılıp karıştırılması mümkün değildir.
Bizim görüşümüze göre; bu iş kefaleti ve işden sağlanacak olan ücrette yapılan bir ortaklıktır. Bu ortaklık işin kendisinde değildir. Bunda ortağın ortağa vekâlet etmesi mümkündür. Zira ortaklardan her biri kabul ettiği işin bir yansında asil, diğer yansında ise ortağının vekilidir. Bununla ortaklık tahakkuk eder. Ortakların eşit iş yapmalan, ama elde edilen ücreti farklı oranlarda paylaşmaları caizdir. Alman ücret, çalışmalarının bedelidir ve onlar bunu farklı oranlarda paylaşmaktadırlar. Bu caizdir. Olabilir ki, biri diğerinden daha iyi bir san'atkârdır ve daha güzel iş yapmaktadır. Kıyasa göre bu caiz değildir. Çünkü bu kişinin kefaletinde olmayan bir şeyden kazanç sağlamasıdır. Zira insan çalıştığı kadar ücret almayı hakeder. Fazlası, kefalet ve mes'ûliyetinde olmayan bir şeyden kazanç sağlamasıdır ki, bu caiz değildir.
Biz deriz ki; burada alınan kâr payı değildir. Zira alman şeyin kâr olabilmesi için onunla sermaye arasında cins birliği olması gerekir. Oysa burada böyle bir cins birliği yoktur. Çünkü burada sermaye çalışmaktadır. Kâr da alınan ücrettir ve bu da yapılan işin bedelidir. Nitekim bunu açıklamıştık.
Ortaklardan birinin aldığı, kabullendiği bir işin yapılması, diğer ortağa da lâzımgelir. Bu bakımdan işi veren kimse ortaklardan her hangi birinden işin yapılmasını isteyebilir. Ortaklardan her biri de iş ücretini işi verenden isteyebilir: Bu istihsanen böyledir. Kıyasa göre işi veren, işi kabul eden ortakdan başkasını işin yapılmasında mes'ûl tutamaz. Mes'ûl tutulması mufavaza ortaklığının gereğidir. Oysa burada anlatılan mutlak bir ortaklıktır. İstihsan kaidesine göre bu ortaklıkta alman işin yapılmasından her ortak mes'ûldür ve işi kabul edenin yanı sıra diğer ortak da ücreti hakeder ve bu da işin yapılmasından mes'ûl olmak; yapılan işin ücretini talep etmek hususunda mufavaza ortaklığı gibi olmaktadır.[18]
Vücûh (İtibara Dayanan Sermayesiz) Ortaklığı:
Vücûh (İtibar) Ortaklığı: Buna 'müflislerin ortaklığı1 da denilir. Sermayeleri olmadığı halde sırf itibarlarına dayanarak veresiye mal satın alıp satmak üzere iki kimsenin ortaklık kurmalarına vücûh ortaklığı denilir. Bu caiz bir ortaklıktır: Buna vücûh ortaklığı denmesi; vadeli mal alıp satmayı ancak insanların yanında itibarı olan kimselerin yapabileceği sebebine dayanmaktadır. Bu şekilde muamele etmek insanlar arasında normal karşılanmakta ve caiz görülmektedir.
Bu ortaklık da vekâlet esası üzerine kurulur: Başkası, adına tasarrufda bulunmak, ancak onun vekâlet vermesiyle caiz olur. Yoksa kişinin başkası adına tasarrufda bulunmaya salahiyeti olmaz. Bu, ortaklık akdinin mutlak olarak yapılması halinde böyledir. Ortaklık akdi yapılırken ortaklann birbirlerine kefil olmaları şart koşulursa, caiz olur ve bu ortaklıkta mufavaza ortaklığı olur. Çünkü bunu gerçekleştirmek mümkündür. Ancak ortaklık akdi mutlak olarak yapıldığında bu hemen inan ortaklığı olur. Çünkü ortaklığın ednâ olanı budur.
Bu ortaklıkta satın alınacak malın aralarında eşit olduğu şartı koşulmuşsa, sağlanan kârdaki hisseleri de eşit olur ve bunda bir ortağın fazla kâr alması caiz olmaz: Çünkü kârı haketmek risk karşılığında olur. Bu risk, satın alman mala mâlik olmaya tâbidir. Bundan sağlanacak kâr o risk ile eşit orantılıdır.[19]
Su Getirip Satma Ortaklığı:
Birinin katın, diğerinin su kabı olan iki kişi su alıp getirmek için bir ortaklık kursalar sahih olmaz. Bundan sağlanan kazanç sadece çalışanın olur: Zira su, herkese mubah ve serbesttir. Evvelce de açıkladığımız gibi, suyu başkasının adına almak için onun vekâlet vermesi gerekli değildir. Ve o da çalışmayanın katır veya su kabının kirasını öder: Çünkü o, fasid bir akde dayanarak başkasının malından yararlanmıştır. Dolayısıyla ona bunun ücretini vermesi gerekir.
Fâsid bir ortaklıkta kâr, ortakların sermayesine göre taksim edilir ve ortaklardan birine fazla verilmesi şartı bâtıl olur: Zira kâr, sermayeye tâbidir ve mülkiyette de sermayeye tâbi olur. Kârdan fazla pay almak burada şartla hakedilmektedir ve bu şart bâtıl olmuştur. [20]
Ortaklığın Bozulması:
Ortaklardan biri ölür veya dininden dönerek dâr-ı harbe giderse, ortaklık bozulur: Çünkü ortaklık vekâleti içermektedir ve evvelce de açıkladığımız gibi, vekâlet de bu sebeple bozulmaktadır.[21]
Ortağın Ortağa Düşen Zekâtı Vermesi:
Ortaklardan hiç biri diğerinin malına düşen zekâtı onun izni olmadan veremez: Zekâtın ödenmesi ortaklığa dâhil değildir. Çünkü bu ticaret işi değildir. Ortaklar zekât ödeme iznini birbirlerine verdikten sonra her biri aynı zamanda zekâtı ödemiş olsa, birbirlerine zekât hisselerini tazmin ederler. Fakat biri önce, diğeri sonra ödemişse; sonra ödeyen ödediğini bilse de, bilmese de, ilk ödeyene tazminde bulunur: Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. Ondan gelen başka bir rivayete göre; zekâtı sonra ödeyen ödediğini bilmese; ilk ödeyene tazminde bulunması gerekmez. Bu İmameyn'in de kavlidir. Çünkü o zekâtı fakire ödemekle emrolunmuştur ve bu emri yerine getirmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre onun zekât vermesi emrolunmuştur. Ancak verdiği zekât yerini bulmuş değildir. Dolayısıyla o emre muhalefet etmiştir. Zira o, kendisini mes'ûliyetten kurtaracak bir ödeme yapmakla emrolunmuştur. Ancak o, bu mes'ûliyetten kurtulamamış; emre muhalefet etmiş ve dolayısıyla tazminle mükellef olmuştur. Doğrusunu Allah (cc) bilir.[22]
Sigorta Şirketleri:[23]
[1] Bu hadîsi Buharı, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
[2] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Hâkim rivayet etmiştir
[3] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Mâce rivayet etmiştir
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/317-318.
[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/318-319.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/319-320.
[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/320.
[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/320-323.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/324.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/324-325.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/325.
[12] Bu hadîsi Neseî rivayet etmiştir
Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/325-326.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/326-327.
[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/327-328.
[15] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/328.
[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/328-330.
[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/330.
[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/330-331.
[19] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/332.
[20] Yukarıda Islâmın müsaade ettiği bir çok şirket adı geçti. Ancak zamanımızda İslâmın emrettiği tarzdan çok, dışarıdan ve İslâmın, müessisi olmadığı ve kabul de etmediği bir takım şirket çeşitleri ile karşı karşıya bulunmaktayız. Bu gibi şirketler bu durumda cevaz sınırlarının dışına çıkmış olmaktadırlar. 'Zamanın icapları, zaruret, değişim...' gibi bazı kelimelerle de bu duruma fetva verilemez. Yani İslâm'a ters olan bir ortaklık şeklinin İslâm nazarında ancak bir adı olabilir; o da, 'fasid' dir. Bunlar dışarıdan gelme, tepeden inme ve sun'î olmanın ötesine gidemezler.
Diğer tarafdan, bazı şirketlerin hisse senetleri çıkararak, kâr dağıtmaları veya böyle bir vaadde bulunmaları 'mudârabe' olarak görülemez. Çünkü bilindiği gibi aynlarda ve akarlarda mudârabe olmaz. İşin daha da çarpıcı tarafı; bu şirketlerin esasen hiç bir İslâmî kaygı duymamaları, kâr elde edebilmek için akla hayale gelmedik her yolu meşru görmeleri, faiz hususunda hiç tereddüt etmemeleri ve hatta hiç bir kanun tanımamaları; meselâ karaborsa, sun'î anlaşmalar, spekülasyonlarla iş yürütmeleridir. O zaman bunlara parasını yatıranlar da, onların cürümlerine ortak oluyor demektir.
Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/332-333.
[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/333-334.
[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/334.
[23] Sigorta mes'elesinin târihi çok eski değildir. Bunlar iki türlüdür; biri dayanışma sigortası, diğeri ise belli aidatlar şeklinde sigortadır. Dayanışma sigortaları; bir kaç kimsenin bir tehlike vukuunda birine isabet edecek zararı telafi etmek için aidatlar verme şeklinde olup, pratik hayatta tatbikatı çok azdır. Diğeri ise; sigortacıya belli bir aidatı ödemek şeklindedir. Bunda sigortacı bir tehlikenin ortaya çıkmasında belli bir ödeme talebini kabul eder. Günümüzde de ekseriyetle görülen budur.
Dayanışma sigortalan bağış akidleri kapsamına girer ve bunlar iyilik üzere yardımlaşma kabi İmdendirler. Ancak zamanımızda cereyan eden sigorta ihtiyaç olmadığı halde ileri derecede gararı ihtiva eden bir ivazlaşma akdidir ve bu İslâm'da menedilir. Buna göre sigortalının meydana gelen zararın bedelini de sigortadan alması helâl değildir. Çünkü sigortacıya tazminat ödeme şartını koşmak bâtıldır. (Geniş bilgi için Bkz. El- Fıkhu'l- İslâmî ve Edilletuhu, Dr. Vehbe ez-Zuhaylî, Alış Veriş Akdi Bahsi).
Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/
İslami Okul Okulların En Önemlisi