El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 24 Vedia(Emanetmal)
İcab Ve Kabul İle Emanet Akdinin Tamamlanması:
Emanet Malı Başkasına Emanet Etmek:
Emanet Malın Başka Şeylere Karıştırılması:
İki Kişinin Bir Şahsa Emanet Bırakması:
İki Şahsa Bir Malı Emanet Etmek:
Emanet Malm Emredilen Yerde Saklanmaması:
Hamamda Ve Otelde Elbise Ve Bineğin Kaybolması:
Malı Bir Yerde Bırakıp Gitmede Emanet Hükmü:
24- VEDİA (EMANET MAL)
Vedia (emanet) (yed') masdanndan türemiş olup, terketmek mânasındadır. Meselâ; cümlesinin mânası; 'şunu terket&ir. Bu mânadan alınarak taraflann savaşı durdurmalanna da muvadaa denilir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bazı kimseler cemaati terketme huylarına son versinler. Yoksa kalbleri
mühürlenir de, sonra gafiller sinifma yazılırlar [1]
Veda' da bu kelimeden türemiştir: Çünkü vadâlaşan iki kimse birbirlerini terk ederler ve aynlırlar. Ketf'kelimesi korumak mânasına da gelir. Misafirin vedâıyla alâkalı hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Senin dinini ve emanetini Allah (cc) a emanet ediyorum. [2]
Yani, Allah (cc) dan senin dinini ve emanetini korumasını diliyorum.[3]
Emaneti Alanın Vasfı:
Emanet bırakılan mal, onu alanın yanında korunması için bırakılır. Bundan dolayı güvenilirliği ve dindarlığı ile tanınan birinin yanına bırakılması âdet olmuştur.
Vedîa, meşru bir akiddir. Bırakılan mal emanet olup, borç değildir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Hıyanet etmeyen emanetçiye ve hıyanet etmeyen ödünç mal alana ödeme yoktur. " Bir kimse bir emaneti kabullendiği zaman onu korumak kendisine vâcib olur. Çünkü bir akid ile onu korumayı üzerine almıştır.[4]
İcab Ve Kabul İle Emanet Akdinin Tamamlanması:
Vedîa (emanet bırakmak) bazan sarih bir icab ve kabulle olur, bazan da delalet yoluyla olur. Emanet sahibinin emanetçiye; 'bu malı sana emanet olarak bıraktım' demesi, emanetçinin de; 'kabul ettim' demesi, sarih bir icab ve kabuldür. Emanet malın emanetçi tarafından muhafaza edilmesi açısından emanet akdi ancak bu şekilde tamam olur. Bir malın emanet verilmiş olması bakımından emanet akdi sadece icab ile tamamlanmış olur. Hatta emanet verecek olan kişi bir malım gasbetmiş olan bir kimseye, 'gasbetmiş olduğun malı sana emanet olarak bıraktım' derse; o gasbedici bunu kabul etmese bile, emanet mal kendisinin yanında telef olursa, tazminat ödemekle mükellef olmaz. Çünkü bir malın emanete dönüşmesi başkasını değil, sadece o malın sahibini bağlar. Demek ki, bir malın emanet olarak verilmiş sayılması için sadece icab kâfidir.
Emanet malın muhafaza edilmesine gelince; bu sadece emanetçiyi bağladığından; bu bakımdan emanet akdinin tamam olması için emanetçinin kendisine emanet olarak verilen şeyi kabul etmesi de gerekir.
Vedîa (emanet) akdinin delalet yoluyla yapılmasına gelince; bu şöyle olur: Bir kimse hiç bir şey söylemeden başkasının yanma bir şey bırakır, veya bırakırken 'bu sana emanettir' der, ama diğeri susarsa bu emanet olur. Öyle ki mal sahibi o meclisden kalkıp gider, sonra emanetçi de kalkıp gider ve o mal orada zayi olursa; emanetçi onun için tazminat öder. Çünkü yapılan bu muamele örfe göre emanet vermek ve emaneti kabul etmektir.
Emanetin Tazmini ve Korunması:
Vedîa bir emanettir. Bu bakımdan emanetçinin tecavüzü olmadan zayi olursa, Ödemesi gerekmez: Ödenmesi gerekse idi, insanlar emanet mal kabul etmeye yanaşmazlardı ki, bunda da gizlenemiyecek derecede zarar ve fesat vardır. Aynca hıyanet etmeyen emanetçinin tazminat ödemekle mükellef olmayacağını bildiren bir hadîs-i şerîf de rivayet etmiştik. Emanet malı bizzat onu alanın kendisinin ve mudi yasaklasa bile, ailesinden olan birisinin koruması gerekir: Çünkü emanetçi o malı, kendi malını koruyacağı şekilde koruyacağını taahhüd etmiştir. Bu da o malı eline alıp muhafazası altına almasıdır. Emaneti evinde, konağında ve dükkânında muhafaza eder. Buralar kendisinin mülkü de olsa, kiralamış da olsa, âriye olarak da almış olsa; farketmez.
Emaneti elinde tutmaktan maksat; onu kendisinin, eşinin, cariyesinin, özel işçisinin veya kendi ailesinin yanında yaşamakda ise büyük oğlunun yanında korumasıdır. Bu, rehin bahsinde de anlatılmıştı. Kaldı ki, emanet sahibi de malının bu şekilde korunmasına razı olmuştur. Çünkü o, emanetçinin kendi geçimini sağlamak ve farzlarım edâ etmek için dışarı çıkmak mecburiyetinde olduğunu bilmektedir. Zaten emanetçinin de devamlı olarak o malı yanında bulundurması mümkün değildir. Onu evinde, aile efradının yanında bırakır. Bunu yapmak ihtiyacmdadır. Mal sahibinin onu bundan yasaklaması, işte bu sebepden dolayı sahih olmaz. Onu, kendi aile efradından olan falan şahsa vermesini yasaklar da, emaneti onun yanında muhafaza mecburiyeti varsa, ve ondan başka bir aile ferdi yoksa, -zayi durumunda- tazminat ödemez. Ama ondan başka bir aile ferdi varsa; zayi durumunda tazminat öder. Çünkü aile ferdleri arasında emanet hususunda kendisine güvenilmeyecek kimseler bulunabilir.[5]
Emanet Malı Başkasına Emanet Etmek:
Emaneti koruma işini bunlardan başkalarına yaptıramaz:
Çünkü sahibi, malını bunlardan başkasının korumasına rıza göstermemiştir. İnsanlar emanete riâyet hususunda farklıdırlar. Şu halde emanetçi, mudârib ve vekil gibidir. Mudârib başkasıyla mudârebe yapamayacağı, vekil başkasını vekil tayin edemeyeceği gibi; emanetçi de emaneti başkasına emanet olarak bırakamaz. Evvelce de açıkladığımız gibi, bir şey kendi mislini tazammun edemez. Ama evinde yangın çıkması halinde korkarsa, komşusuna teslim edebilir veya gemide batmaktan korkarsa, başka gemiye aktarabilir: Zira koruma ancak böyle yapılır. Ama beyyine getirmeden iddiası tasdik edilmez. Çünkü o, tazminat Ödemekten kurtulmak için bir sebep bulunduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla beyyineye ihtiyacı vardır.[6]
Emanet Malın Başka Şeylere Karıştırılması:
Emanet malı birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde başka mal ile karıştıran onun kıymetini öder: Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. Kıymetini ödedikten sonra emanet sahibi artık ona başka bir şey yapamaz. Emanet malın başka şeylere karıştırılması, şu şekillerde olur:
1-Aynı cins malların birbiriyle karıştırılması; meselâ buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, beyaz dirhemlerin beyaz dirhemlerle, siyah dirhemlerin siyah dirhemlerle karıştırılması gibi.
2- Muhtelif cins malların birbiriyle karıştırılması; meselâ buğdayın arpayla, sirkenin zeytinyağıyla karıştırılması gibi.
3-Sıvının kendi cinsinden olan başka bir şeyle karıştırılması; Ebû Hanîfe'ye göre bu karıştırmaların üç çeşidinde de emanet mal zayi olmuş olur ve emanetçinin emanet malın kıymetini sahibine Ödemesi gerekir. Ödeyince de sahibinin onunla alâkası kesilmiş olur. İmameyn'e göre de ikinci durumda hüküm böyledir. Çünkü bu, emanet malın maddeten ve manen telef edilmesi demektir. Birinci durumda İmameyn'e göre emanetçi dilerse mal sahibine zararda ortak olur, dilerse onun kıymetini öder. Çünkü hakkının aynısını (emanetin kendisini) alması imkânsız olduğundan, onun mânasını (kıymetini) de alması imkânsız değildir. Bu bir bakıma emaneti telef etmektir, bir bakıma da değildir. Şu halde o bunlardan dilediği şıkkı tercih eder.
Üçüncü durumda ise; Ebû Yûsuf a göre çoğunluk nazar-ı itibara alınarak, az olan çok olana tâbi kılınır. İmam Muhammed'e göre bu üç durumun hepsinde mudi ile emanetçi zarara ortak olurlar. Çünkü radâ, yani süt emme bahsinde de aslı anlatılacağı gibi, İmam Muhammed'e göre karışımlarda bir cins diğerine gâlib olamaz. Dirhemleri dirhemlerle, dinarları da dinarlarla karıştırmak, üçüncü şekle göre eritmek sayılır. Çünkü bunlar eritilince sıvı olurlar.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün açıklaması şudur; bu emanetin her üç şekle göre telef edilmesi demektir. Çünkü mudi hakkının aynısına kavuşma imkânını bulamamaktadır. Zararın taksimi ortaklığın gereklerindendir. Halbu ki, burada ortaklık yoktur ki, zarar ikisi arasında taksim edilsin. Mudi, emanet malı başka mallarla karıştıran emanetçiyi ibra ederse, o tazminat ödemekten temelli kurtulur. İmameyn'e göre ise, karışımda ortaklık taayyün eder ve ortaklığın gereği olarak, zararı ikisi paylaşırlar.
Emanetin bir kısmını harcayıp sonra onun yerine malından koyar ve onu da geriye kalan kısım ile karıştırırsa, yine hepsinin kıymetini öder: Bu, açıkladığımız gibi bir telefıyettir. Fakat kendisinin dahli olmaksızın karışırsa, emanetin sahibine zararda ortak olur: Bu hükümde ittifak vardır. Dahli olmadığı için tazminat ödemesi gerekmez. Bunun bir ortaklık olduğu taayyün eder ve zararın karşılanmasında ortaklık hükümleri câri olur.
Emanetçi emanet mala binmek, giymek ve hizmet ettirmek, yahut ayrıca başka birisine emanet etmek şeklinde tecavüzde bulunur ve sonra da bu tecavüzü kalkarsa, mal sahibine bir şey Ödemez: Çünkü tazminat ödemeyi gerektiren sebep ortadan kalkmıştır. İlk emrin mutlak olması sebebiyle emaneti koruyan elin hükmü bakidir. Çünkü bu, hak sahibi cihetinden kalkmış değildir. Ama aykırı bir unsur mevcud olduğundan dolayı hükmü kalkmıştır. Fakat daha sonra bu aykın unsur ortadan kalktığı için, ilk emrin hükmü geri gelir. Fakat emaneti ayrıca emanete verir de, ikinci emanetçi yanında zayi olursa; tazminat ödemek sadece birinciye düşer (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; emanetin sahibi dilediğine ödetir. Çünkü birinci emanetçi açıkladığımız gibi emre muhalefet etmiştir. İkinci emanetçi de sahibinin izni olmadan başkasının malını eline almakla haddi aşmıştır. Tazminatı birinci öderse, o gidip bunu ikinci emanetçiden isteyemez. Çünkü birinci emanetçi tazminat Ödemekle emanet mala sahip olmuş olur. Bu takdirde ikinci emanetçiye kendi malını emanet etmiş olur. Ama tazminatı ikincisi öderse, ödediğini birinciden isteyebilir. Çünkü bu zarar ona birinci emanetçi sebebiyle bulaşmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre kusur birinciden kaynaklanmaktadır. Zira sırf emanetin birinci tarafından ikinciye verilmiş olması tazminatı gerekli kılmaz. Öyle ki, birincisi hazırken emanet mal ikincinin yanında telef olursa, tazminat ödemez. Ama birinci gâib olursa, muhafaza vazifesini terk etmiş olur ve tazminat ödemesi gerekir. Ama ikincisi bu vazifeyi terk etmiş değildir.
Mal sahibi emaneti geri ister de, emanetçi onu inkâr eder ve dönüp itiraf ederse, tazminat öder: Zira geri istemekle emanet akdi sona erer ve inkâr eden emanetçi de gasbeden durumuna düşer. Bundan sonra itiraf etmekle de emaneti sahibinin naibine geri verme durumu meydana gelmiş değildir. Ama evvelâ muhalefet edip, sonra muvafakat etme mes'elesi böyle değildir. Zira emanetin üzerinde bulunan koruma eli kalkmamıştır ve emaneti sahibinden başkasının yanında inkâr ederse, tazminat ödemekle mükellef olmaz.
İmam Züfer dedi ki; tazminat ödemekle mükellef olur. Çünkü o emaneti inkâr etmiştir.
Bizim görüşümüze göre; emaneti korumak maksadıyla inkâr eder görünmüştür ki, kötü niyyetliler o emanet mala tamahlanmasınlar. Olabilir ki emanetçi yanında duran kimseden emanete karşı bir zarar gelebileceğinden korktuğu için onu inkâr etmiştir. Emanetçinin emaneti mal sahibinin yanında inkâr etmesinde böyle bir mâna yoktur. İnkâr ettikten sonra emanet malı getirir de sahibi ona; 'bırak, senin yanında emanet olarak kalsın' der ve emanet mal o emanetçinin yanında telef olursa; sahibinin malı ondan almaya imkânı olur da almazsa, emanetçi
tazminat ödemez. Çünkü malı onun yanında yeni bir emanettir. Malını ondan almış ve yeniden ona emanet bırakmış gibi olur. Ama sahibine o malı alma imkânı tanımazsa, telef olması halinde tazminat öder. Çünkü emaneti sahibine geri verme fiili tamamlanmamıştır.
Mudi tarafından yasaklanmaz ve yol da emniyetli olursa, taşıtması ve zahmeti olsa bile, emanetçinin emaneti kendisiyle birlikte yola götürmeye hakkı vardır: Çünkü verilen emir mutlaktır. Her hangi bir kayda tâbi değildir. Yol emniyetli ise, umumiyetle yolculuk selâmetli geçer. Bu sebeple vasi ve baba böyle bir hakka sahip olurlar. Ama umumiyetle telef olma durumuyla karşılaşıldığı için, emanetçi emanet malı deniz yolculuğunda kendi yanında götüremez.
İmameyn dediler ki; emanetçi emaneti kendi yanında yola götürme hakkına sahip değildir. Ancak taşıma ve masraf imkânı varsa bunu yapabilir. Çünkü açıkça görüldüğü gibi, emanetçi taşıma masraflarına katlanmaya razı değildir.
Bizim görüşümüze göre; emanetçinin emaneti koruma hususunda kendisine verdiği emre uymasının mecburi olması sebebiyle, emanetçi sefere çıkarken emaneti beraberinde götürmek mecburiyetindedir. Emanetçi emanet sahibinin emaneti yolculuğa çıkarken yanında götürmesini yasaklamasına uymak mecburiyetinde değildir. Emanetçi hususen göçebe ise, bu yasağa hiç mi hiç, uymaya mecbur değildir. Çünkü onun yazın ayrı, kışın ayrı yere geçme mecburiyeti vardır.[7]
İki Kişinin Bir Şahsa Emanet Bırakması:
İki kişi bir adama ölçülen veya tartılan cinsden mallarını emanet bıraksalar, sonra biri gelip hissesini almak istese; diğeri gelmediği müddetçe ona hissesini vermekle emredilmez: İmameyn dediler ki; hissesini ona vermesi gerekir. Çünkü hissesini emanetçiye teslim eden odur. Talep edilmesi durumunda da bu hissesini ona vermesi emanetçiye emredilir. Zira bu hisse onun mülküdür. Müşterek alacak gibi, bunu almaya hakkı vardır. Ebû Hanîfe'ye göre onun bu maldaki payı hisse-i şayiadır. Dolayısıyla emanetçinin o emanet maldaki hissesini ayırıp verme imkânı yoktur. Hisse muayyen olsaydı, geri verme imkânı olurdu. Şayi hisse, muayyen hisseden farklı bir hissedir. Hisseyi ayırıp geri vermesi mümkün olmadığına göre, ona vermesi için emanetçiye nasıl emredilebi-lir? Alma salahiyeti emanetçinin hisseyi ona geri vermesini caiz kılmaz. Görmez misin ki; borçlu bir kimsenin başka birinin yanında emanet malı varsa, alacaklısı gidip o emanet malı emanetçinin yanından alma hakkına sahip olur. Ama emanetçinin o emanet malı sahibinin alacaklısına vermesi caiz olmaz.
Müşterek borca gelince; bilindiği gibi borçlu onu kendi parasıyla ödemektedir. Hazırda bulunan nazar-ı itibara alınmaz. Şayi hisseli malı kendisi emanetçiye emanet olarak bırakmakla o zarara kendi fiili ile düşmüştür.
Ölçülü ve tartılı mallardan başka şayi hisseli bir malı iki ortak emanet olarak bir emanetçiye vermişlerse, hissedarlardan biri gelip hissesini isterse, emanetçi hissesini ona vermez. Bu hususda icmâ edilmiştir.
İmam Muhammed bu hususda mutlak bir muhalefetten söz etmiştir. Esahh olan birinci görüştür. Çünkü müşterek bir tnal iki ortakdan birinin elinde bulunsa, diğer ortak hazır değilken malı elinde bulunduran ortak kendi hissesini bu müştefel maldan ayırıp alamayacağına göre, iki kişinin emanetçiye bıraktıkları ortak bir malı, diğerinin gıyabında birinin gelip emanetçiden kendi hissesini almaya hiç mi hiç hakkı olmaz.
Emanetçi; 'bana emaneti falan adama bırakmamı emretmiştin1 der ve mal sahibi de bunu yalanlarsa, emanetçinin o malı tazmin etmesi gerekir. Ancak buna şâhid getirirse veya mal sahibi kendisine teklif edilen yeminden çekinirse; bu takdirde ödenmesi gerekmez:
Çünkü malın emanet olarak bırakılması hususunda birbirlerini doğrulamış, ama izin hususunda birbirlerini yalanlamışlardır. Dolayısıyla emanetçinin o malı tazmin etmesi gerekir. Ancak buna dâir bir delil getirirse, tazminat ödemesi gerekmez.[8]
İki Şahsa Bir Malı Emanet Etmek:
İki adama bölünebilen bir mal emanet edilirse, onu bölerler ve her biri kendine düşen yarısını muhafaza eder. Fakat bu bölünemeyecek bir malsa, birisinin emriyle diğeri onu muhafaza eder: İmameyn dediler ki; her iki mes'elede de diğerinin izniyle emanetçilerden biri emaneti korur. Çünkü sahibi onların emaneti korumalarına razı olmuştur. İkinci mes'elede olduğu gibi, emanetçilerden biri emaneti diğerine teslim edebilir. Ebû Hanîfe'ye göre mudiin emri olmaksızın onlardan biri kendisinde bulunan emanetin yansım diğerine verdiği için tazminat öder. Çünkü mudi onlardan her birinin emanetin yansını koruması şartıyla malını emanet olarak onlara bırakmaya razı olmuştur. Çünkü emaneti koruma fiilinin onlara izafe edilmesi - mülk etmelerinde olduğu gibi- bölmeyi gerekli kılar. Ancak biz bölünemeyen mallarda parçalara ayırmanın imkânsızlığı ve her iki emanetçinin o emanet malın başında birlikde durmalarının mümkün olmayışı zaruretine binâen bunu caiz gördük. Bu malın bölünememesi ve ikisinin birlikte bu malın başında durmalarının mümkün olmaması sebebiyle emanetin sahibi delaleten buna razı olmuş sayılır. Bu bakımdan iki vekil, iki vasi, iki rehinci, iki rehin veren; mallannı satmak üzere muameleye veren iki muâmeleci de iki emanetçi gibidir.[9]
Emanet Malm Emredilen Yerde Saklanmaması:
Mal sahibi; 'bu malı şu odada sakla' der de adam aynı evin başka odasında saklarsa, tazmini gerekmez: Çünkü muhafaza bakımından odalar arasında fark yoktur. Ancak bina büyük ve odaları birbirinden uzakta olup, emanetin içinde korunduğu oda açıksa, zayi olması halinde emanetin kıymetini öder. Çünkü böyle bir durumda mal sahibinin emanetin belirli bir odada korunması için koyduğu kayıt fayda vericidir. Fakat başka bir evde saklamışsa, tazmin etmesi gerekir: Çünkü evler muhafaza bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Şu halde böyle bir kaydın konulması fayda vericidir.[10]
Emaneti Sahibine Bırakmak:
Emanet olan mal sahibinin evine bırakılsa da kendisine teslim edilmese, tazmin edilmesi gerekir: Çünkü emanet sahibi malının kendi evine ve aile efradından birine verilmesine açıkça razı olmamıştır. Razı olmuş olsaydı, başkasına emanet olarak vermeyecekti.[11]
Hamamda Ve Otelde Elbise Ve Bineğin Kaybolması:
Bir adam elbiselerini soyunma yerinde bırakıp hamamcıya bir şey demeden yıkanma yerine girse, duruma bakılır; eğer elbiseleri muhafaza etmekle bir vazifeli varsa, elbisenin telef olması halinde değerini hamamcı değil, o vazifeli öder. Çünkü elbiselerini delaleten ona emanet etmiştir. Ama böyle bir vazifeli yoksa, elbisenin değerini hamamcı öder. Soyunurken hamamcıya, 'elbisemi nereye bırakayım1 diye sorar da, hamamcı da ona bir yer gösterir ve sonra elbiseler zayi olursa; oradaki elbiselere bakan vazifeli değil de, hamamcı tazminat öder. Çünkü bu durumda elbiselerini hamamcıya emanet etmiştir.
Müşteri elbisesini hamamcının huzurunda soyunup bırakır, sonra bir müşteri yıkanma yerinden çıkıp onun elbisesini giyinir, hamamcı da bu elbisenin ona âit olup olmadığını bilmezse; tazminatı hamamcı öder. Hamamcı uyur da elbiseler çalınırsa; eğer ayakdauyumuşsa, tazminat ödemez. Çünkü muhafaza vazifesini terk etmemiştir. Ama uzanarak uyumuşsa, tazminat öder. Han da hamam gibidir. Binek de elbise gibidir. Hancı da hamamcı gibidir.[12]
Malı Bir Yerde Bırakıp Gitmede Emanet Hükmü:
Bir meclisde oturanlardan biri kitabını ve eşyasını orada bırakarak kalkıp giderse, orada kalan diğerleri o kitabın veya o eşyanın emanetçisi olurlar. Onu orada bırakıp giderler ve o mal da zayi olursa; tazminat öderler. Onlardan biri kalkıp giderse, tazminatı en sona kalan öder. Çünkü en son orada kalan şahıs o mal için emanetçi ve koruyucu olarak belirlenmiş olur.[13]
[1] Bu hadîsi Müslim, İbn. Mâce, Mâlik rivayet etmiştir
[2] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî rivayet etmiştir
[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/349.
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/350.
[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/350-351.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/351.
[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/352-355.
[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/355-356.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/357.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/357.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/358.
[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/358.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/358.
İslami Okul Okulların En Önemlisi