El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 30 Vakif
Vakfedilecek Malın Vasfı Ve Şartı:
Vakfedilmesi Caiz Olan Ve Olmayan Mallar:
Vakıf Malını Satmak Ve Başkasına Mülk Etmek:
Mescid Olan Vakfın Hususiyetleri:
Sırf Zenginler İçin Vakıf Kurmak:
Vakıf Malının Kiraya Verilmesi
30- VAKIF KİTABI
Vakıf kelimesi lügatte hapsetmek mânasındadır. Hayvanı vakfetmek; onu bulunduğu yerde hapsetmek demektir. Mevkuf (hasımların bulundurulduğu yer) kelimesi de buradan gelir. Çünkü insanlar orada durdurulurlar. Yani hesap için orada hapsedilirler.
Şefî ıstılahda ise vakıf; belli bir şeyi - inşâallah ileride açıklayacağımız gibi- belli bir şekilde hapsetmektir.
Vakfetmek; malı sahibinin mülkü olmak üzere bırakmak ve o malın menfaatlerini sadaka olarak vermek demektir. Hâkim kararıyla tescil edilmeyen (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Şâfıî) yahut; 'öldüğüm zaman malım vakıftır' şeklinde mal sahibinin vasiyyetine bağlı bulunmayan vakıf geçerli olmaz: Vakfın prensipde caiz olduğu hususunda icmâ-ı ümmet vardır. Zira rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) Medine'deki yedi bahçeyi vakfetmiştir. Ayni şekilde sahabiler ve Hz. İbrahim (as) de bazı emlaki vakfetmişlerdir. Bu vakıflardan bazılan varlıklannı günümüze dek devam ettiregelmişlerdir.[1]
Vakfedilecek Malın Vasfı Ve Şartı:
Vakfın prensipde caiz olduğu hususunda icmâ edilmiş ama, ne şekilde yapılırsa caiz, ne şekilde yapılırsa caiz olmayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Ebû Hanîfe ve İmam Züfer dediler ki; 'vakfın caiz olabilmesi için onun vasiyyet edilebilir bir şey olması veya mal sahibinin; 'öldüğüm zaman malım vakıftır1 demesi şarttır. Böyle bir vasiyyette bulunmazsa, vakfı sahih olmaz ve o mal da kendisinin mülkiyetinde katmaya devam eder. O malın satılması caiz olur ve öldüğünde de malı mirası olarak kalır. Ancak mirasçıları o malın vakıf olmasını tasdik ederlerse, ebediyete kadar bir vakıf olması caiz olur. Hâkim o malın vakıf olmasına hükmederse, bu karar geçerli ve bağlayıcı olur. Çünkü bu içtihad edilebilecek bir mes'elede verilen bir karardır. Başkaları bunu iptal edemez.'
İmameyn dediler ki; 'vakfın caiz olması için bu gibi şartlar aranmaz.1 Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre vakıf sahibinin, Vakfettim' sözü gereğince o aynın sahibinin mülkiyetinde tutulup, henüz mevcud olmayan semere ve gelirinin düşkünlere sadaka olarak verilmesidir. Mevcud olmayan bir şeyin vasiyyet edilmeden sadaka olarak verilmesi sahih olmaz.
İmameyn'e göre vakıf; aynın, sahibinin mülkiyetinden çıkıp Allah (cc) a ait mal kılınması ve onu Allah (cc) in malı hükmünde tutup faydası kullarına, ulaşacak şekilde bırakmaktır. Şu halde o malın sahibinin mülkünden çıkıp sırf Allah (cc) a âit olması, mülkiyetten âzâde hale gelmesi gerekir ki, faydası devamlı ve kullara tahsisi de sürekli olsun.
İmameyn'in bu görüşünün gerekçesi şöyledir; sevabı sahibine sürekli ulaşsın diye vakıf vasiyetinde bulunan kimsenin vakfının lüzumuna şiddetli derecede ihtiyaç vardır. Bu da onu kendi mülkünden çıkarıp -meselâ bir mescid gibi- Allah (cc) a âit kılmakla mümkün olur.
Nesefî dedi ki; önceleri Ebû Yûsuf da Ebû Hanîfe'nin kavlini benimsemişti. Ancak daha sonralan Bağdad'a gelip Ömer (ra) in hadîsini işitince bu görüşden vazgeçerek; 'Ebû Hanîfe bu hadîs-i şerifi duysaydı, o da kendi görüşünden vazgeçerdi' dedi. Bu hadîs-i şerif şöyledir: Muhammed b. Hasan, İbn. Ömer (ra) in şöyle dediğini rivayet etmiştir; "Ömer (ra) in Semğ adında kıymetli bir hurmalığı vardı, Hz. Peygamber (sas) in huzuruna çıkıp; 'ya Rasûlallah (sas) hurmalığımdan çok ve iyi ürünler elde ettim. Onları sadaka olarak dağıtayım mı?'diye sordu. Hz. Peygamber (sas) de ona şu cevabı verdi; 'hurmalığın kendisini satılmayacak, hibe edilmeyecek ve miras kalmayacak şekilde sadaka kıl.
Ama ürününü de düşkünlere sar/et.' Ömer (ra) de o hurmalığı Allah (cc) yolunda düşkünler, akrabalar, yolcular, köleler için sadaka kıldı. O hurmalığın idaresiyle alâkadar olan kimsenin uygun miktarda onun ürününden yemesi ve kendisi için bir şey biriktirmeden bir arkadaşını oöp işe vekil kılması caizdir. [2]
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün dayanağı şu hadîs-i şerîfdir; "Allah (cc) m tayin buvurduğu farizaları haps ve menetmek caiz değildir."
Rivayet edildiğine göre Şüreyh şöyle demiştir; 'Hz. Muhammed (sav) haps ve menedilen şeyin (kesinleşmemiş vakfın) satılabileceği hükmünü getirmiştir.'
Abdullah b. Zeyd (ra) den rivayet; "bir çiftliğimi sadaka olarak vermiştim. Babam beni Hz. Peygamber (sas) e şikâyet etti. Hz. Peygamber (sas) bana; 'o çiftliği sadaka olarak vermekten vaz geç' buyurdu." Çünkü vakfın şartlarına riâyet etmek mecburidir. Ama -mescid gibi- sahibinin mülkiyetinden çıkarsa, bu şartlara riâyet etme imkânı kalmaz. Zira vakfın gelirinin devamlı olarak sadaka verilmesine ihtiyaç vardır. Bu da vakfın ancak sahibinin mülkiyetinde kalmasıyla mümkün olur.[3]
Vakfın Sıhhat Şartları:
Sonra İmam Muhammed'e göre vakfın sahih olması için dört şartın tahakkuku gereklidir;
1- Vakfedilen ayn mütevelliye teslim edilmelidir.
2- Vakfedilen arazi ifraz edilmelidir.
3- Vâkıf, (vakfeden kimse) vakfedilen malın menfaatlerinden bir kısmının kendisine verilmesini şart koşmuş olmamalıdır.
4- Vakıf ebedî olmalı, geçici olmamalı, geliri sonsuza dek fakirlere verilmelidir. Rivayet edildiğine göre; Ömer (ra), İbn. Abbas (ra) ve Muaz (ra) vakıfla alâkalı olarak şöyle demişlerdir: 'Sadaka edilen şey karşı tarafın mülkiyetine ve kabzasına girmeden caiz olmaz.' Allah (cc) için vakfedilen malı hakikaten Allah (cc) a mülketmek düşünülemez. Çünkü o zaten eşyanın mâlikidir. Ancak zekâtta olduğu gibi, bunu kula mülketmekle, dolaylı olarak Allah (cc) a mülketmiş sayılmaktayız. Vakfeden vakfettiği malın menfaatinin bir kısmının kendisine verilmesini şart koşarsa, vakfı sırf Allah (cc) rızası için vakfetmiş sayılmaz.
Ebû Yûsuf dedi ki; Vakıfda bu gibi şeyler şart değildir. Çünkü vakfetmek, köle azad etmek gibi kişinin malını kendi mülkiyetinden düşürmesi demektir.1 İnsanları, mallarını vakfetmeye rağbet ettirmek için Horasan âlimleri Ebû Yûsuf un bu görüşünü benimsemişlerdir.
Hassâf dedi ki; vakıf kelimesini söylemekle Ebû Yûsuf a göre ebedilik kelimesi de söylenmiş gibi olur. Ama İmam Muhammed'e göre mutlaka 'ebedîlik' kaydını da koymak gerekir.
Kadı Ebû Âsim dedi ki; Ebû Yûsuf un kavli vakıf ile mülk arasında mâna yakınlığı bulunduğundan dolayı daha kuvvetlidir. Çünkü bu ikisinden her birinde temlik mânası vardır. İmam Muhammed'in kavli eserlere muvafakata daha yakındır. Buhara ulemâsı onun kavlini esas almışlardır.
İmam Muhammed'e göre bir kimsenin başkasıyla ortak bir yerini hâkim kararı olmadan vakfetmesi caiz olmaz (Ebû Yûsuf): Bunu teyid eden bir eseri nakletmiştik. Aynca vakfın caiz olabilmesi için; vakfın mütevelli tarafından kabzedilmesi şarttır. Böyle bir ortak yeri vakfetmek Ebû Yûsuf a göre caizdir. Çünkü ona göre ortaklık malın taksimi kabzın tamamlanmasındandır; ama şart değildir. Fakat hâkim buna izin verirse, caiz olur. Bu hususda icmâ vardır. Ortak taksimi isterse, taksim yapılır: Çünkü bu her ne kadar mübadele mânasını içermekte ise de, bir ifrazdır. Ancak biz vakfa nazaran bunda ifraz cihetine ağırlık verdik. Eğer ortak vakfediciden başkası ise, ortağıyla taksimatı yapar. Çünkü bu hisse üzerinde velayet hakkı vardır. Ama ortak vakfedicinin kendisi ise, her iki tarafa da velayet etmiş olmasın diye, taksimatı hâkim yapar.
Vakıf için dirhemleri almak caiz değildir. Çünkü bu vakfı satmaktır. Ama vakıfdan bir kimseye dirhemler verilebilir. Bu durumda vakıf için bir şey satın alınmış olur. Taksim edilemeyen maldaki hisseyi vakfetmek; -sadaka ve hibe nazar-i itibara alınarak- İmam Muhammed'e göre caiz olur. Ama mescid ve mezarlık için taksim edilemeyen maldaki hissenin vakfedilmesi caiz olmaz. Çünkü arazinin ortak olması orada yapılacak mescid ve mezarlığın sırf Allah (cc) a mahsus kılınmasına aykırı düşer. Böyle bir mescidde menfaat paylaşımı, yani orada bir gün namaz kılınması, bir gün de mesken olarak kullanılması çirkin bir durumdur. O mezarlık arazisine bir ay müddetle ölü gömülmesi, bir ay müddetle de orada ziraat yapılması çirkin bir durumdur. Ama mescid ve mezarlıklardan başka vakıflarda hüküm bunun hilafmadır. Çünkü oralardan gelir sağlamak mümkündür, çirkin değildir.
Vakfın caiz olabilmesi için neticesini hiç kesintiye uğramayan ebedî bir yöne çevirmek şarttır (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf dedi ki; 'böyle bir şart olmadan da vakfetmek caizdir. Çünkü maksat Allah (cc) a yakın olmaya çalışmaktır ki, bu da neticeyi kesintiye uğrayacak bir yöne çevirmekle de hâsıl olabilir.'
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre vakfın kesinleşmesi temliksiz olarak sahibinin mülkiyetinden çıkmasıyla olur. Bu da köle azadında olduğu gibi, vakfı ebedîleştirmekle olur. Ebedîleştirme olmayınca da vakıf kesinleşmez, gerekli hukukî sonuçları doğurmaz. Bu sebepledir ki, geçicilik alış veriş akdini bozduğu gibi, vakfı da bozar.
Sonra denildi ki; vakıf için ebedîleştirmenin şart olduğu hususunda icmâ vardır. Yalnız İmam Muhanımed, Vakfederken ebedî olduğunu söylemek şarttır' demiştir. Çünkü vakıf; bir akarın menfaat veya gelirini sadaka olarak vermektir. Vasiyyette olduğu gibi, bu devamlı da olabilir, geçici de... Açıkça ifade edilmedikçe, ebedîlik belirlenmiş olmaz. Ebû Yûsuf a göre bunu söylemeye ihtiyaç yoktur. Çünkü Hassâf in da dediği gibi, vakıf kelimesinin söylenmiş olması, vakfın ebedîliği mânasına da gelir.[4]
Vakfedilmesi Caiz Olan Ve Olmayan Mallar:
Akarların vakfedilmesi caizdir: Bunun sebebi nakledilen eser ve nasslarla anlatılmıştır. Menkul malların vakfedilmeleri ise, caiz değildir (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf dedi ki; bir kimse çiftliğini içindeki sığırları ve köleleri olan rençberleriyle birlikde vakfederse, -anılanların çiftiliğe tâbi oluşları sebebiyle- caiz olur. İçinde ip ve kovası bulunan bir su dolabını beygiri ile birlikde vakfetmek caizdir. İçinde bal kovanı bulunan bir evi vakfetmek caizdir. Burada anlar bala tâbi olurlar. İçinde hamam bulunan bir ev vakfedildiğinde, hamam eve tâbi olur.
Evet, böyle diyoruz: Çünkü bazı hükümler vardır ki, bunlar tâbi olarak sabit olurlar. Ama maksat olarak tâbi olan şeyler maksat olarak sabit olmazlar. Meselâ satılan arazide sulama, satılan binadaki şuf a hakkı gibi. Bu haklar doğrudan değil de, dolaylı olarak sabit olurlar,
İmam Muhammed; kitablar, mushaf. balta, keser, testere, kazan ve tabut gibi halk arasında örfen vakfedilen malların vakfolunabileceğine hükmetmiştir: Çünkü insanlar bu eşyaları vakıf gibi kullanmayı teamül haline getirmişlerdir. Teamül mevcud olunca, kıyas terk olunur. Tıpkı istisna (sipariş) akdinde olduğu gibi...
Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Mü'minîeıin güzel gördükleri şeyi Allah (cc) da güzel görür.[5] Fakat örfen vakfedilmesi âdet haline gelmeyan elbise ve emtia gibi menkul mallar vakfedilemezler: Çünkü daha evvel de açıkladığımız gibi; vakfm şartlarından biri de onun ebedî olmasıdır. Ancak nass gereği biz bu şartı vakfedilen at ve silahda aramadık. Ama teâmülen vakıf olarak kullanılan mallarda teamül yine eski haliyle devam eder. Fetva İmam Muhammed'in görüşüne göre verilmiştir: Çünkü insanların buna ihtiyacı vardır ve teamül de bu veçhile devam etmektedir.
Atların ve silahların Allah (cc) yoluna vakfedilmeleri caizdir:
Zira Hâlid b. Velid (ra) bir takım zırhlan Allah (cc) yolunda savaşda kullanılmaya vakfetmiş, Hz. Peygamber (sas) de bunu tasdik etmişti. Bir adam devesini Allah (cc) yoluna vakfetmiş, bir başkası da o deveye binerek hacca gitmek isteyince; onu vakfeden kişi bunun caiz olup olmayacağım sorunca, Hz. Peygamber (sas) ona; "Hacca gitmek de Allah (cc) yolunda bir iştir, "buyurmuştu. Talha (ra) atını ve silahım Allah (cc) yoluna vakfetmişti. Çünkü Araplar at üzerinde savaşır ve silahlarını at üzerinde taşırlardı.[6]
Vakıf Malını Satmak Ve Başkasına Mülk Etmek:
Vakıf malını satmak ve başkasına mülk etmek caiz değildir: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) in Hz. Ömer (ra) e buyurduklarını daha evvel nakletmiştik. Ayrıca vakıf malını satmak vaya başkasına mülk etmek, vakfın devamlılığını iptal eder. Oysa vakıfdan maksat, ebedî olmasıdır.[7]
Vakıf Malının Tamiri:
Vakfeden tarafından şart koşulmasa dahi, vakfın maksadının gerçekleşmesi ve vakfın ayakda durması için her şeyden evvel vakfın geliri ile o vakfın tamiri yapılır: Vakfedenin maksadı vakfettiği malın menfaat veya gelirinin kendilerine vakfedilen kimselere devamlı olarak ulaştırılması suretiyle sevaba nail olmaktır. Bu da vakfın varlığının devam etmesiyle mümkündür. Varlığının devamı da tamiriyle mümkündür. Şu halde vakıf olmanın gereği olarak tamir şart olmaktadır.
Zengin bir adama vakfedilen vakıf malının tamirini o zengin kendi parasıyla yapar: Ki, nimet külfet karşılığında olsun. Çünkü o belirli bir kimsedir, ettiği masrafı geri alabilir. Fakirlere vakfedilen bir malın fakirler tarafından tamir edilmesine hüküm verilemez: Vakfın geliri onların kendilerine en yakın mallarıdır. Tamirin bu mal ile yapılması gerekir.
Bir kimse evini çocuğunun barınması için vakfederse, evi orada bannanm tamir etmesi gerekir. Bir kimseye hizmet etmesi vasiyyet edilen kölenin nafakasını hizmet ettiği şahıs vermekle mükellef olduğu gibi, vakıf evde oturan o kimsenin de vakıf evi tamir etmesi gerekir.
Vakfı kullanan tamir etmek istemezse veya fakirse, hâkim onu başkasına kiraya verir ve getirdiği para ile tamirini yaptırır. Sonra da oturma hakkına sahip olan kimseye geri verir ki, her iki hakkı da koruyabilsin. Çünkü evde oturanlar evi tamir etmezlerse, kendilerinin oturma haklan ile vakfedicinin de sevap kazanma hakkı ortadan kalkar. Vakıf evde oturan kimse o evi tamire yanaşmazsa, buna zorlanamaz. Çünkü böyle yapmakla o kendi malını telef etmektedir. Tamire yanaşmamakla kendi" hakkının iptaline razı olmuş sayılmaz. Çünkü bu, onun hakkıyla ters düşme sahasına girer. Sonra vakıf ev ayakda durabilecek kadar tamir edilmelidir. Bunu da içinde oturan yapmalıdır.
Aynı şekilde vakıf bina harap olursa, eski durumuna gelecek şekilde yeniden yapılmalıdır. Çünkü bu haliyle onun geliri kendisine vakfedileceği cihetle sarfolunur. Fazla yapıya ihtiyaç yoktur. Vakıf bir evde oturma hakkına sahip bir kimsenin o evi -kendisinin mülkü olmadığından dolayı- başkasına kiraya verme hakkı yoktur.
Vakfedilen bir binanın yıkılan enkazı ve vakıf bir malın sökülen âletleri yine o vakfın tamirine harcanır: Ebedî olarak kalması için tahtaları, kiremitleri, zifti ve taşları yine o vakıf binasının tamirine sarfedilir. Eğer bunlara ihtiyaç yoksa, ihtiyaç zamanına kadar saklanır: Zamanı gelince tamirine sarfedilir. Zira nasıl olsa günün birinde tamirine ihtiyaç duyulacaktır. Şu halde saklanmalı ki, ihtiyaç duyulduğunda bulamamak söz konusu olmasın.
Bu enkaz ve âletleri aynen tamirde kullanmak mahzurlu ise, satılır ve parası yine tamire harcanır ki, bunlar aslolan binaya harcanmış olsunlar. Bu para vakıfdan faydalananlar arasında pay edilmez: Çünkü vakıf mal Allah (cc) in hakkıdır. Bu enkaz ve parçalar da o malın cüzleridir. Vakıfdan faydalananlara ise, vakfın kendisi değil, ancak geliri veya faydası sarfedilir.[8]
Vakfın İdaresi:
Vakfedenin vakfın gelirinin tamamını veya bir kısmını kendisine ayırması caiz olur. Mütevelli olma hakkı da vardır: Bunun izahı ve buna dâir ihtilaf daha evvel anlatıldı. Mütevelli güvenilir bir kimse değilse, hâkim vakfı onun elinden alır ve başka bir mütevelli tâyin eder: Fakirlerin menfaatini gözeterek bunu yapar. Aynı şekilde vasi de güvenilir değilse, küçük çocuğun çıkarım gözeterek hâkim onu vasilikden azleder. Vakfeden, hâkimin mütevelliyi azledemeyeceğini şart koşarsa, Şeriatın hükmüne muhalif olduğu için bu şart bâtıldır. Vakfeden hayatta iken kayyim ölürse, yerine başkasını kayyım olarak tayin eder. Çünkü vakfın idaresi kendisinin salahiyeti dahilindedir. Vakfedenin vasisi de kendisinin mertebesindedir. Çünkü onun vakıf üzerindeki mütevelliliği nazarîdir ve bu mütevellilik de bizim anlattığımız şeylerdendir.
Vakfeden mütevellilik için bir kimseye vasiyette buhınmamuşsa, salahiyet hâkime geçer. Vakfedenin ailesinin bu işe lâyık biri varken yabancı biri vakfa kayyim olarak tâyin edilemez. Aile efradından biri olması ya onu vakıfdan faydalananlara daha fazla şefkat göstereceğinden, ya da vakfedenin kendisine vakfın nisbet edilmesini temin edeceğinden dolayıdır. Ama vakfedenin aile efradından kayyımlığa lâyık biri yoksa, o zaman yabancılardan liyakat sahibi birisi kayyımlığa tayin edilir. Yabancı biri tayin edildikten sonra vakfedenin evladından biri kayyımlığa lâyık hale gelirse, kayyımlık ona verilir. Nitekim hakiki mülkde de hüküm böyledir.
Vakfın sayılı sahipleri hâkimin görüşünü almadan birini kayyımlığa tâyin ederlerse ve kendileri de sâlih kimseler iseler, bu tâyin sahih olur. Nitekim bir mescidin cemaati mescidleri için birini mütevelli tâyin ederlerse, caiz olur. Çünkü bu hususda hak onlanndır.[9]
Mescid Olan Vakfın Hususiyetleri:
Bir mescid yapan kimse onun yolunu kendi yerinden ayırıp içinde insanların namaz kılmalarına izin vermediği müddetçe, bu bina kendi mülkiyetinden çıkmaz: Böyle yapmazsa, o mekân sırf Allah (cc) için tahsis edilmiş olmaz. Bu Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göredir. Eğer böyle yapılırsa, o yer mütevelliye teslim edilmiş olur. Bu iki zata göre bu şarttır. Ebû Yûsuf a göre sırf 'burayı mescid kıldım' demesiyle o yer mescid olur. Çünkü tıpkı köle azad etmede olduğu gibi vakfetmede de teslim şart değildir.
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre iki mes'ele arasindaki fark şudur: Kölenin nefsi kendi elindedir. Azad edilmesi durumunda her hangi bir kimseye teslimine gerek yoktur. Ama mescid böyle değildir; mescidin teslimi Hasan'm rivayetine göre, orada bir cemaatin namaz kılmasıdır. Çünkü mescidler cemaat için yapılmışlardır. Orada bir kişi namaz kılar ya da birer birer münferid olarak bir cemaat orada namaz kılarsa, bu teslim olarak sahih olmaz. Bu İmam Muhammed'in kavlidir. Bunun sebebini de açıklamıştık.
Başka bir rivayete göre ise, bu teslim olarak sahih olur. Çünkü bu mescidlerin hususiyetlerindendir. Böylece o mescid kulların malı ve hakkı olmaktan çıkıp Allah (cc) in malı olur. Bir âyet-i kerîmede Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Ve mescidler Allah (cc) a aittir." (Cinn: 18). Burada Allah (cc) Kabe gibi, mescidleri kendi zatına mahsus kılmıştır. Bu sebeple mescid inşasında sahibinin kendisi için muhayyerlik şartı koşması, orada imamlık edecek kimseyi tâyin etmesi, orada namaz kılacak kimseleri belirlemesi sahih olmaz. Ama mescidden başka vakıflarda hüküm böyle değildir. Çünkü o vakıflar diğer mülkler gibi mülk olarak kalırlar. Ancak onlardan barınma ve ziraat şeklinde faydalanılır. Öyle ki, bir mescid sırf Allah (cc) a mahsus kılınmazsa; meselâ altı bodrum veya üstü ev olursa, veya bir kimse binasının ortasını mescid yapar da insanların oraya girip namaz kılmalarına izin verirse, orası mescid olmaz. Sahibi ölünce de miras olarak mirasçılarına intikal eder. Ancak altındaki bodrum veya üstündeki yapı mescidin maslahatları için ise, ya da o mescide vakfedilmiş ise; o zaman mescid hükmüne girer. Rivayet edildiğine göre İmam Muhammed Rey şehrine girdiğinde yerlerin darlığı yüzünden hiç bir şart aramaksızın bütün bunları caiz görmüştür. Bağdad'a girdiğinde Ebû Yûsuf un da aynı şekilde bunları caiz gördüğü rivayet edilmiştir.
Bir mescidin çevresi harap olur da, insanlar onu terk edip dağılırlarsa; tekrar eski sahibinin mülkü haline gelir ve eski sahibi ölmüşse, mirasçılarına intikal eder. Bu İmam Muhammed'e göredir. Ancak Ebû Yûsuf bu görüşe muhaliftir. Bazıları Ebû Hanîfe'nin kavlinin bu hususda İmam Muhammed'in kavliyle; bazıları da Ebû Yûsuf'un kavliyle birlikde olduğunu söylemişlerdir.
Bir kimse müslümanlar için bir çeşme, yolcular için han, kervansaray veya havuz yapsa, kuyu kazsa, kendi yerini insanlar için mezarlık ya da yol yapsa; hâkim karar vermedikçe veya yapanın vefatını müteakib bunların vakıf olacaklarına dâir vasiyyeti bulunmadıkça Ebü Hanîfe'ye göre geçerli olmaz: Çünkü kendisinin hakkı henüz ondan kopmamıştır. Öyle ki, o havuzdan içmesi, o handa barınması, o mezarlığa ölü defnetmesi, o çeşmeden su taşıması; sahibi için caiz olur. Ama mescidde hüküm bunun hilafinadır. Çünkü mescidi yapanın mescidde hakkı kalmaz. Ebû Yûsuf a göre sadece 'vakfettim' demekle, vakıf gerçekleşir. Bunun sebebini daha evvel açıklamıştık. Zira vakfın gerçekleşmesi için vakfedilen akarın mütevelliye teslimi şart değildir. İmam Muhammed'e göre teslim şarttır. Teslim de kendilerine vakfedilen kimselerin gelip vakıf çeşmesinden su içmeleri, kuyudan su çekip almaları, mezarlığa cenaze defnetmeleri, han ve kervansarayda konaklamaları, havuzdan su içmeleri şeklinde gerçekleşir. Bunun için de bir kişinin gelip bu vakıf mailanndan yararlanması kâfidir. Çünkü aynı cinsden herkesin gelip oradan yararlanması mümkün değildir.
Vakfeden kişi vakfı için bir mütevelli tayin edip vakfı ona teslim ederse, caiz olur. Çünkü o kendilerine vakfedilenlerin naibidir. Aynı şekilde bir kimse yaptırdığı bir mescidi o mescidin çıkarlarını gözetecek birine teslim ederse, bu da caiz olur. Orada namaz kılmasa bile mescidin ona teslim edilmesi sahihdir. O mescidi hâkime veya hâkimin naibine teslim etmesi de caizdir. Örfe göre herkesin buna ihtiyacı olduğundan dolayı, bunda zenginlerle fakirler müsavidirler.
Hastalık halinde yapılan vakıf vasiyyet olur: Çünkü bu teberrûdur ve diğer teberrûlar gibidir.
Vakıf olan bir kervansaraya ihtiyaç kalmazsa, onun vakfı kendisine en yakın olan bir kervansaraya nakledilir: Çünkü en faydalı ve maslahata en uygun yol budur.
Bir kervansarayın kapısının önünde bir köprü bulunuyor; bu köprüden geçmeden kervansaraya ulaşmaya imkân yok. Ancak o köprünün vakfı yoksa, kervansarayın vakfının geliriyle o köprüyü tamir etmek caiz olur. Çünkü bu köprü halkın yararınadır.
Cami dar gelse ve yanında umuma âit yol bulunsa; cami yol tarafına genişletilir: Cami de, yol da müslümanlarmdır. Bunu İmam Muhammed kesin bir dille ifade etmiştir. Yol dar gelince, o da cami tarafına genişletilir: Müslümanlar için daha faydalı gerekçe ile amel edilerek böyle yapılır.
Dâva açılmadan vakıf üzerine yapılan şehâdete dayanılarak hüküm vermek caizdir. Çünkü bu Allah (cc) in hukukundandır; davacıya ihtiyaç yoktur. Hâkim bunda içtihad eder ve karan da ittifakla geçerli olur.[10]
Vakfa Dâir Bazı Mes'eleler
Bir kimse fakirler için bir akarı vakfeder ama kendisinin yaşı küçük ve fakir bir kızı var: Sağlığında o akan vakfetmiş ise, vakfın gelirinden o kıza harcamak caiz olur. Ama hastalığı esnasında vakfetmiş ise, o kıza vakfın gelirinden sarfetmek caiz olmaz. Çünkü bu hibe gibidir.
Kayyum vakfın parasıyla elbise alıp düşkünlere verirse, caiz olmaz. Çünkü onlann hakkı vakfın gelirinden olan paralardadır. Kayyum mescidde ağaç dikerse, bu ağaç bina gibi mescide âit olur. Kayyuma âit bir nehrin kıyısına dikerse, ağaç kendisinin olur ve o ağacı söküp alabilir. Çünkü kayyumun kamu üzerinde velayet salahiyeti yoktur.[11]
Sırf Zenginler İçin Vakıf Kurmak:
Sırf zenginler için vakıf kurmak caiz olmaz. Çünkü sırf onlar için vakıf kurmak hayır sayılmaz ve bununla sevap kazanılmaz ve bu sadaka gibi olur. Mahdut sayıdaki bir kaç zengin için, onlardan sonra da fakirler için vakıf kurulması caizdir. Bu şartlı vakıf gibi olur. Çünkü bu, o zenginlerin inkıraz bulmasından sonra vakıf gelirininin tamamıyla fakirlere tahsis edilmesi demektir.
Bir kimse; 'şu arazim sadaka olup, fakirlere vakfedilmiştir' derse, fakir olan çocukları ve yakınlan o vakfın gelirinden faydalanırlar. Gelirin onlara harcanması, yabancılara harcanmasından daha iyidir. Çünkü o bir sadaka ve yakınlara yardımdır. Vakıf gelirinin vakfedenin çocuklanna sarfedilmesi başkalarına sarfedilmesinden daha iyidir. Çünkü bunlara sadaka vermesi daha gerekli ve daha bol sevaba vesiledir. Bunlardan sonra vakıf sahibinin yakmlanna, sonra kölelerine, sonra komşularına, sonra hemşehrilerinden evine yakın yerde oturanlara sarfedilmesi münasip olur. Hilâl b. Yahya er- Râzî bunları böyle sıralamıştır.
Her zaman değil, ama bazan vakfın gelirinin tamamını vakıfdan yararlananlara vermek münasip olur. Şayet her zaman böyle yapılırsa ve bu tatbikat uzun müddet devam ederse, belki de bunu kendilerine mülk edinirler.
Her fakire 200 dirhem vermek mekruhtur. Çünkü bu sadakadır, zekâta benzer. Ama vakfederken vakıf sahibi, 'fakir olan yakınlarıma vakfettim' derse, bu şekilde dağıtım yapmak mekruh olmaz. Çünkü böyle demesi vasiyyet gibi olur.
Vakıf sahibi vakfederken; 'oğluma, oğlumun oğluna vakfettim' derse, buna o günde mevcud olan ve daha sonra doğan öz oğlu ve onun oğlu girer. Bu iki batın vakfın gelirine ortak olurlar. Bunlardan daha aşağı derecedekiler vakfın gelirinden pay alamazlar. Çünkü hususiyetle o iki batnın gelirden pay alacağını söylemiştir.
Kızların çocuklarının gelirden pay alıp alamıyacaklan hususunda iki rivayet vardır. Bunlar -inşâallah- vasiyyetler bahsinde anlatılacaktır.
Vakfeden şahıs vakfederken; 'çocuğuma, çocuğumun çocuğuna ve onların evlatlarına vakfettim' derse; -her ne kadar aşağıya inselerde-bütün batınlar vakfın gelirinden pay alırlar. Bunda uzak, yakın herkes aynı hakka sahiptir. Çünkü vakfeden onları genel olarak söylemiştir.
'Evladıma vakfettim' derse, 'evlat' kelimesi umumiyet ifade ettiğinden, hepsi vakfın gelirinden pay alırlar. Ancak birinci batna öncelik verilir. Onlar tükendikten sonra sıra ikinci batna gelir. İkinci batın da tükendikten sonra; uzağıyla, yakınıyla gerideki batınların hepsi eşit olarak gelirden pay alırlar. Çünkü vakfetmekten maksadı çocuklanna iyilik ve ihsanda bulunmaktır. Kendi sulbünden geldiği için insan kendi çocuğuna iyilikde bulunmak ister. Çünkü çocukları kendisine başkalarına nisbetle daha fazla hizmette bulunurlar. Onlar kendisine herkesden daha yakındırlar. Onların bu vakıf gelirinden yararlanmada öncelik hakları vardır. Bunlardan sonra sıra torunlara gelir. Çünkü bazan bunlar da dedelerine hizmet ederler. Şu halde vakıf sahibi dede başkalanna nisbetle bunlara daha fazla iyilik ve ihsanda bulunmak ister. Bu iki batından başkalarının hizmetinin vakıf kurucusuna ulaşmaları nadirdir. Şu halde o, kendisine hizmet ettikleri için değil, kendi nesebinden geldikleri için, bunlara iyilik ve ihsanda bulunmayı amaçlamıştır. Bunlar ona mensubiyette eşit oldukları için, vakıf gelirinden pay almada da eşittirler.
Bir kimse kendi fakir akrabaları için bir vakıf kurarsa; ona akraba ve fakir olduğunu ispatlayanlar vakıfdan yararlanma hakkına sahip olurlar. İspatlayamayanlar bu hakka sahip olamazlar. Akrabalığını ispat için beyyine getiren kimse eğer akrabalık cihetini ve derecesini açıklamaz ise, akrabalık çeşitleri muhtelif olduğu için, şehâdeti kabul edilmez. Aynı şekilde onun mirasçı olduğuna şehâdette bulunurlarsa, hangi cihetten mirasçı olduğunu açıklamadıkları takdirde bu şehâdetleri kabul edilmez.
Bir kimse vakıf kurucusunun akrabası olduğuna dâir beyyine getirirse, şâhidler; 'o fakirdir, yoksuldur, malı olduğunu bilmiyoruz. Nafakasını vermekle mükellef birini de bilmiyoruz' demedikleri takdirde, onun getirdiği beyyine kabul edilmez. Çünkü küçük çocuk ve benzeri hakmda hüküm bulunmaksızın, nafakası başkları üzerine olan kimselerin bu vakıfda paylan olmaz. Zira bunlar nafakalarını, vermekle mükellef olanlardan alırlar ve bu sebeple de zengin sayılırlar.
Kardeş ve benzerleri gibi hüküm verilmeksizin nafaka alma hakkına sahip olmayanlar bu vakıf gelirinden pay alma hakkına sahiptirler.
Vakıf gelirinden pay alma hususunda fakirliğine hükmedilen kimsenin borç hususunda da fakirliğine hükmedilmiş sayılmaz. Borç hususunda fakirliğine hükmedilmiş kimsenin vakıf gelirinden pay alma hususunda da fakirliğine hükmedilmiş sayılır. Çünkü meskeni, hizmetçisi ve hayatını devam ettirmesine yetecek eşyalan bulunan bir kimse borç hususunda değil ama, vakıf gelirinden pay alma hususunda fakir sayılır.
Bir kimse vakıf kurarken; 'en yakın akrabalarım için vakfettim' derse, vakıf gelirinden pay alma hususunda kızın kızının kızı, ana-baba bir kız kardeşten öncelikli olur. Çünkü kızın kızının kızı kendi sulbünden, ana-baba bir kız kardeşi ise, babasının sulbünden gelmektedir. Burada mirasçılık nazar-ı itibara alınmaz.[12]
Vakıf Malının Kiraya Verilmesi
Vakıf malının vakfedenin şart koştuğu müddetten daha fazla bir müddet için kiraya verilmesi caiz olmaz. Çünkü vakfedenin şartına uymak gerekir. Zira vakfın mülkü onundur. O, bu mülkünü bilinen bir şartla kendi mülkiyetinden çıkarmıştır. Bu şartı gerçekleşmeden o mal kendisinin mülkiyetinden çıkmaz. Ama vakfedici kira hususunda belli bir şart koşmamış ise; mütekaddimîn Hanefî ulemâsı; 'her müddet için kiraya verilmesi caiz olur1 demişlerdir. Müteahhirîn Hanefî ulemâsı ise, şöyle demişlerdir; 'bir seneden fazla bir müddetle kiraya verilmesi caiz olmaz ki, uzun müddet kiraya vermekle vakfın malı kiracı tarafından mülk edinilmesin. Dolayısıyla vakıf alâmeti silinip de mülkiyet damgasıyla damgalanıp alâmetlenmesin. Çünkü zamanımızda zâlimler çoğalmış, onlar zorbalaşmış ve vakıf malını kendilerine helâl saymışlardır.'
Başka bir görüşe göre denildi ki; vakıf olan tarlaları üç sene müddetle kiraya vermek caizdir. Tarladan başka vakıf emlâkini ise, bir sene müddetle kiraya vermek caizdir. Muhtar olan görüş budur. Çünkü tarlalarda üç seneden az müddetli kiralamaya rağbet edilmez. Fakirlerin zarara uğramalarına mâni olmak için, vakıf mülklerini emsal kira bedeli ile kiraya vermek caiz olur. Meselâ bir vakıf malı emsal kira bedeli ile üç seneliğine kiraya verilir de o mala rağbet fazlalaştığı için emsallerinin kira bedelleri yüklenirse, yapılmış olan kira akdi bozulmaz. Çünkü kira akdinin yapıldığı gündeki emsal kira bedeli esas alınır.
Kendisine vakfedilen kimse vakfedici tarafından mütevelli veya hâkim tarafından nâib tâyin edilmemişse, vakıf malını kiraya veremez. Hâkim veya naibi veya vakfedenin velisi vakıf malını kiraya verirse, bunların ölümüyle kira akdi feshe uğramaz. Çünkü bunlar kendilerine vakfedilenlerin vekili gibidirler. Vekillerin yaptıkları akidler, vekillerin ölümü sebebiyle münfesih olmazlar.
Kendisine vakfedilen şahıs vakıf olan bir meskene yerleşirse, -eğer vakfeden onun meskende oturma hakkını kendisine tanımışsa- bunu yapabilir. Ama o meskenin gelirinin ona verilmesini şart koşmuşsa, bunu yapma hakkına sahip olmadığı söylenmiştir.
Başka bir görüşe göre denildi ki; bunu yapma hakına sahiptir. Çünkü kendisinden başkasını kira karşılığında bu evde oturtabildiğine göre, kendisi burada oturma hakkına öncelikle sahiptir. Ama ihtiyata en uygun olanı, kayyumun o meskeni başkasına kiraya vermesi ve kira bedelini alıp ona vermesidir.
Vakıf malını ödünç vermek ve başkasını vakıf meskeninde barındırmak caiz değildir. Çünkü böyle yapmakla fakirlerin haklan iptal edilmiş olmaktadır. Vakıf malını rehin vermek sahih olmaz. Rehin alan kimse rehin aldığı vakıf bir eve yerleşirse, emsal evlere ödenen kira bedelini ödemesi gerekir. Aynı şekilde mütevelli vakıf bir evi satar ve müşteri de o eve yerleşir; ancak daha sonra alış veriş feshedilirse, müşterinin emsal kira bedeli ödemesi gerekir. Vakıf akarının gasbedilmesi veya vakıf menfaatinin telef edilmesi durumunda vakfın maslahatı nazar-i itibara alınarak, tazminat ödenmesi gerektiğine fetva verilmiştir. Muhtar olan görüş budur.
Vakfın kayyumu haraç ve cinayetler sebebiyle borçlanırsa; eğer vakfeden kendisine bu hususda emir vermişse, caiz olur. Eğer emir vermemişse ve esahh olan kavle göre bunu yapmak mecburiyetinde kalmışsa, borçlanmadan durumu hâkime arzder. Hâkim borçlanmasına izin verirse, borçlanır. Sonra da bunu vakfın gelirinden karşılar.
Kayyum mescidin geliriyle mescide bir dükkân satın alırsa, ihtiyaç halinde o dükkânı satması caiz olur. Çünkü o dükkân vakfın gelirindendir; vakıf değildir. Zira vakfın sıhhati, vakfın şartlarına dayanır. Halbu ki, şartlar arasında böyle bir şey yoktur.
Bir kimse; 'falan medresenin sakinleri olan ilim talebeleri için vakfettim1 der de, o medresede geceleri yatmayıp gündüzleri barınan bir talebe bulunur ve o talebe o medresenin odalarından birine yerleşir ve o odaya ikamet için gerekli eşyalarını koyarsa, caiz olur. Çünkü o talebe böyle yapmakla oraya yerleşmiş sayılır. Geceleyin bekçilik yapıp gündüzleyin kendini ilim talebine verse de, oranın sakini sayılır. Ama başka işle meşgul olursa, ilim talebesinden sayılmaz ve o vakfın gelirinden pay alması sahih olmaz. Eğer başka bir işle meşgul olmazsa, ilim talebesinden sayılır ve o vakfın gelirinden pay alması helâl olur.
Ama ilim talebeleri demeyip; 'falan medresenin sakinlerine vakfettim' derse, bu ve önceki aynı hükme tâbi olur. Çünkü örfe göre burada bilinen başkaları değil, ilim talebeleridir.
Kendi şahsı için fıkıh kitabı yazan (istinsah eden) ama ders almayan kimsenin de fıkıh talebeleri için verilen yemek tâyinim alması helâl olur. Çünkü o da talebedir. Ama başkalarına ücret karşılığında yazanın yemek tayinini alması helâl olmaz. Üç günlük veya daha fazla mesafede şehir dışına çıkan, oranın sakini olmadığı için tâyin alamaz. Daha kısa mesafedeki bir köye gidip orada on beş gün ikamet eden de tâyin alamaz. Ama daha az bir müddet kalırsa ve oraya gitmesi de azık talebi gibi mecburî bir sebebe dayanmakta ise, tâyin alabilir. Şayet gezmek için oraya gitmişse, tâyin alması helâl olmaz.[13]
[1] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/391.
[2] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/391-393.
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/393-396.
[5] Bu hadîsi Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/396-397.
[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/397.
[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/397-399.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/399.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/400-402.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/402-403.
[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/403-405.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/405-408.
İslami Okul Okulların En Önemlisi