Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 31 Hibe(Bagis)

31- HİBE (BAĞIŞ)  1

Babanın Çocuğuna Hibesi: 1

Hibe Akdini Bağlayan Sözler: 1

Hibeden Dönmeğe Mâni Olan Sebepler 2

Değer Eksilmesi Hibeden Dönüşe Mâni Değilidir: 2

Umra Ve Rukba. 2

 

 

 

 

31- HİBE (BAĞIŞ)

 

Hibe; bir şeyin karşılıksız olarak bağışlanmasidır. Bununla alâkalı olarak Allah (cc) şöyîe buyurmuştur:

"Allah (cc) dilediğine kız, dilediğine erkek çocuklar bahşeder.' (Şûra: 49).

İttihâb; hibeyi kabul etmek demektir. Bu sebeple hibede teslim almak şart koşulmuştur. Çünkü verme muamelesinin tamamlanması için bir şeyi karşıdaki şahsa sunup teslim etmek gerekir.

Bağışda bulunmak mendûb ve övülüp sevilen bir iştir. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Hediyeîeşin, birbirinizi seversiniz.[1]Bir başka rivayette ise;  "Birbirinize bağışta bulunun, birbirinizi seversiniz, "denilmiştir.

Hediyeyi kabul etmek sünnettir. Hz. Peygamber (sas) kölenin hediyesini de kabul etmiştir. Yine bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bana bir yemek hediye edilse, kabul ederim. Paça ziyafetine çağnlsam, giderim "[2]

Şu âyet-i kerîmede de davete icabetin gerekliliğine işaret edilmiştir:

"(Kadınlara mehirlerini gönüİ rızası ile verin). Eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin."'(Nisa: 4).

Hibe iki çeşittir:

1- Mülk olarak vermek,                                                           

2- Hakkım düşürmek (feragat etmek).

Hibe; icab, kabul ve kabz ile, yani teslim almakla sahih olur:

İcab ve kabul ile, diyoruz; çünkü hibe mülk etme akdidir ve bu akidde icab ve kabulün bulunması mecburidir. Kabz, yani teslim almak da gereklidir, diyoruz; çünkü kabzetmeden mülkiyet sabit olsaydı, teberruda bulunan şahıs üstlenmediği bir mükellefiyetin altına girerdi ki, o mükellefiyet de teberru ettiği şahsa teslim etmesi olacaktı. Ama vasiyyette hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü ehliyeti olmadığından dolayı ölü, mülkiyeti olmadığından dolayı mirasçı bu hususda mükellefiyet altına alınmaz. Çünkü teberru yoluyla yapılan mülkiyet zayıftır, bağış yapanın malı teslimi mecburî değildir. Hibe edenin mülkü ise, kuvvetli olup zayıf bir sebeple bağışı teslim etmekle mükellef olamaz.

Bir grup sahabîden merfu ve mevkuf olarak rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Sadaka ve hibe karşı  tarafça   teslim alınıp mülk edinilmedikçe, caiz olmaz." Burada kastedilen mülkiyettir. Yani kendisine bir şey hibe edilen veya sadak; olarak verilen kimse o şeyi teslim almadıkça ona mâlik olamaz. Am; kabzedilmeden de hibe ve sadakanın caiz olacağı hususunda icmâ vardır.

Bağışın yapıldığı meclisde hibe edenin izni olmadan hediyey almak caizdir. Âyrıldikdan sonra hediyeyi almak, bağışlayamr iznine bağlı olur: Kıyasa göre her iki durumda da hibeyi, hibe edenir izni olmadan almak caiz değildir. Çünkü izni olmadan almak onur mülkünde tasarrufta bulunmaktır. Zira kabzdan evvel onun hibe ediler malda mülkiyet hakkı devam etmektedir.

İstihsan kaidesine göre hibe yoluyla mülk etmek; kendisine hibe edileni o mala (hibeye) sahip kılmaktır. Şu halde o malı kabzetmesi içir kendisine hibe edilen şahsa dolaylı olarak izin verilmiş olmaktadır Çünkü hibede icab, yani 'hibe ettim' sözü vardır. Bunun gereği olarak hibe teslim alınabilir. İcab; yapıldığı meclise mahsustur. Onun içir zımnen sabit olan şey de böyledir. Sadaka da bu hükme tâbidir. Ama hibe eden o meclisde iken, hibeyi almasını yasaklarsa, kendisine hibe ediler şahıs hibeyi alamaz. Çünkü dolaylı olarak sabit olan şey sarih olan şeyle çatışmaz.

Ya da şöyle diyebiliriz; o meclisde hibeyi kabzetmesini yasaklaması, hibeden rücû etmesidir. Kabzetmek de kabul gibidir. Hibe eden kabzdan evvel hibeden rücû edebilir.

Hibe edilen mal zaten kendi elinde bulunuyorsa; meselâ emanel veya iğreti veya kiralık yahut gasbedilmiş olarak yanında bulunuyorsa, sırf kendisine hibe edilmekle ona sahip olur: Çünkü onu emanet olarak kabzetmişse, bu; hibe yoluyla kabzetme yerine geçer. Eğer onu tazminat olarak kabzetmişse, bu; hibe sebebiyle kabzdan daha kuvvetlidir. Kuvvetli olan aşağı derecede olanın yerine geçer.

Bir kimse bir adama bir elbise hibe eder ve kendisine hibe ettiği adam da 'kabzettim' derse, bu Ebû Hanîfe'ye göre kabz sayılır. Onun hibeyi kabzetmesine imkân tanımak satışda satılan mülkü müşteri için tahliye etmek gibidir.    Ebû  Yûsuf dedi ki;'kendisine hibe edilenin onu eliyle teslim alması lâzımdır. Eliyle teslim alır ama 'kabul ettim' demezse, hibe akdi yine sahih olur.[3]

 

Babanın Çocuğuna Hibesi:

 

Bir babanın malını küçük çocuğuna bibe ettiğini söylemesiyle hibe akdi tamamlanmış olur: Çünkü hibe babanın elindedir. Küçük çocuğu adına hibeyi teslim alacak olan da odur. Onun teslim alması, çocuğunun teslim alması gibidir. Küçük çocuğun geçimini sağlayan herkes, bu hususda baba gibidir.

Bir kimse kendi aile efradı arasında beslemekte olduğu büyük yaşdaki oğluna bir mal hibe ederse, oğlunun o hibeyi teslim alması gerekir. Çünkü babası -yaşı büyük olduğundan dolayı- onun velisi değildir. Onun adına hibeyi teslim alamaz.

Küçük çocuğa yapılmış olan hibeyi velisi, annesi ve bizzat kendisi ele geçirince, o küçük ona mâlik olmuş olur: Yani yabancı biri ona bağışta bulunursa, velisi; babası ile babasının vasisi, dedesi ile dedesinin vasisi gibidir. Çünkü bunlar babasının yerine kâim olurlar. Lakît gibi küçük yabancı bir çocuğun yabancı birinin himayesinde beslenmesi durumunda da aynı hüküm söz konusudur. Bunu daha evvel anlatmıştık.

Ananın küçük çocuğunu muhafaza hakkı vardır. Bu mes'ele de bu kabildendir. Çünkü mal olmadan çocuğun varlığı devam ettirilemez. Şu halde o malı tahsil etme salahiyetine ihtiyaç vardır ve bu mes'ele de bu kabildendir. Kendisine hibe edilenin hibeyi bizzat kabzetmesine gelince; bunun mânası o çocuğun akıllı olması halinde kendisine yapılan hibeyi bizzat teslim alması gerektiğidir. Çünkü faydalı bir tasarrufdur ve o da bu tasarrufa ehildir.

Koca gerdeğe girdikten sonra küçük yaşdaki karısına hibe edilen bir şeyi onun adına teslim alabilir. Çünkü kayınpederi, karısının işlerini idare etmeyi ona havale etmiştir. Bu havale de zifafdan evvel değil de, zifafdan sonra olabilir. Kayınpederinin huzurunda hibeyi alıp ona mâlik olabilir.[4]

 

Hibe Akdini Bağlayan Sözler:

 

Hibe akdi hibe edenin şu sözleriyle bağlanır; 'hibe ettim': Hil etme sözü bu babda sarih bir ifadedir. Bağışladım: Bu kelime bu bab< çok   kullanılır.    Bir   hadîs-i    şerîfde    Hz.    Peygamber  (sas)   buyurmuştur:   "Her çocuğuna  böyle  bîr   bağışda bulundun mu?"[5]

Verdim; bu kelime de bu babda sarih bir ifadedir. Bu yiyeceği san yedirdim: Yedirme kelimesi de yemeğe izafe edildiğinden, hibe babınc sarih bir ifade olur. Çünkü yedirmek ancak lokmayı yutturmakla, bu t yemeğin hibe edilene mülk edilmesiyle olur. Ama bir kimse b başkasına; 'şu araziyi sana yedirdim1 derse, buradaki yedirme kelimesi arazinin o adama ödünç verildiği mânasını ifade eder.

Şu şeyi sana ömürlük verdim: Bu evimi ömrün boyunc kullanman üzere sana verdim, demek de böyledir. Bir hadîs-i şerîfde H; Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur; "Bir kimse bir malını birine ömr, boyunca kullanmak üzere hediye ederse, o mal ömrü boyunca o adamın

o öldükten sonra da mirasçılarının olur. [6]

Hibeye niyyet ettiği zaman; 'seni şu bineğe bindirdim' sözü il<

de hibe akdi tamamlanır. Çünkü bu sözden maksat, onu o bineğ< gerçekten bindirmektir ki, bu söz hibede kullanılır. 'Emir falan adamı bi: ata bindirdi' denildiğinde emirin o atı o adama hibe ettiği ve bunun bi: hibe akdi olduğu anlaşılır. Yine; 'bu elbiseyi sana giydirdim' ifadesi ile hibe akdi tamamlanmış olur: Bir âyet-i kerîmede geçen; "Yahut onları giydirmek" (Mâide:  89).   ifadesiyle  yemin  keffareti   olarak fakirlere elbisenin   mülk   olarak   verilmesi kastedilmiştir. 'Ona elbise giydirdi' denildiğinde de, 'ona elbise bağışladı' mânası kastedilir.

Bir kimse bir başkasına; 'şu evi ve şu cariyeyi sana bağışladım' demekle; eğer hibeyi niyyet etmemişse, bu ev ve cariye iğreti olarak o adama verilmiş olur. Bir kimse bu sözü aynı baki kalmakla beraber kendisinden faydalanılması mümkün olmayan dirhem, dinar, yiyecek ve içecek gibi şeyler için söylerse, bu hibe olur.

Taksim edilemeyen ortak bir maldaki muayyen bir hisseyi bağışlamak caizdir. Fakat taksim edilebilirse, caiz olmaz (İmam Şâfıî): Çünkü hibede kabz şarttır. Ancak böyle ortak bir maldaki hissenin hibe edilmesinde, böyle bir şartın gerçekleşmesi mümkün değildir. Buna rağmen böyle bir hissenin hibesini caiz görsek, bu; hibe edeni taksime zorlamak olur. Oysa kendisi taksimle mükellef değildir. Taksime zorlamak da ona zarar verir. Taksim edilemeyen maldaki hisseyi hibe etme durumunda yapılan kabz eksik olur. Ancak mecburiyet sebebiyle bununla yetinilir. Malı taksime zorlamanın zararı, o malın menfaatini taksime zorlama hakkının devamını gerektirmez.

Biz deriz ki; menfaatler paylaşılmakta, ancak hibe edilmemektedir. Çünkü hibe menfaate değil, aynın kendisine isabet etmiştir.

Bağışlandıktan sonra bölünür ve teslim edilirse, o zaman caiz olur: Çünkü teslim almakla artık ortaklık kalmaz. Bu bölünebilen bir evdeki hissenin hibe edilmesi gibidir. Memedeki sütün, hayvanın sırtındaki yünün, hurma ağacı üzerindeki hurmanın, tarladaki ekinin hibe edilmesi de bunu gibidir: Çünkü bu eşyaların asıllarına bitişik oluşları, teslime mâni oluşu sebebiyle ortak maldaki hisse gibidir.

Aynı şekilde bir kimsenin ortak maldaki hissesini ortağına hibe etmesi de kabz imkânının olmayışı sebebiyle caiz değildir.

Buğdayın öğütülüp çıkarılacak ununu, susamın ve sütün çıkarılacak yağını hibe ettikden sonra çıkartıp teslim etmek caiz değildir: Çünkü hibe edilen şey ortada mevcud olmadığından, mülke mahal olmaz. Bu sebeple hibe akdi bâtıl olur, yeni bir akde ihtiyaç doğar.

Ortak   maldaki hisseye gelince; bu mülketmeye mahaldir. Öyle ki, bunun diğer hisseden ayrı olarak satılması caizdir.

İki kişi müştereken mâlik oldukları mallarını birlikde birisine hibe etseler, caiz olur. Bunun aksi ise, caiz değildir (Ebû Yûsuf, îmanı Muhammed): İki kişi ortak oldukları bir malı birisine hibe etseler, caiz olur. Çünkü bu iki ortak mallarını hibe olarak o şahsa teslim etmişler, o da her iki hisseyi bir arada teslim almıştır. Artık şayi hisse kalmaz ve zarar da söz konusu değildir.

Bunun aksinin caiz olmaması Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn dediler ki; 'bu da sahihdir. Çünkü hibe akdi birdir, ortaklık yoktur. Bu, iki kişiye rehin vermek gibidir.'

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; mal sahibi iki kişiden her birine o malın yansını hibe etmiştir. Çünkü onların her birinin mülkiyeti yanda sabit olur. Görmez misin ki, bölünemeyen bir ortak maldaki hisse hibe edilir de, ikisinden biri kabul ederse, bu hibe akdi o malın yansında sahih olur ve ortak maldaki yan hisse mülk edilmiş olur.

Rehine gelince; bunda hakediîen husus o malı hapsedip alıkoymaktır. Dolayısıyla her iki rehincinin o rehineyi tam olarak yanlannda alıkoymaya haklan vardır. Bu mes'ele tam olarak rehin bahsinde anlatılmıştı.

Bir kimse bir malı iki fakire birden sadaka olarak, aynı şekilde hibe olarak da, verirse, caiz olur. Ama iki zengine sadaka olarak verirse, caiz olmaz: İmameyn dediler ki; 'iki zengine sadaka olarak verirse, caiz olur.'

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki farklı görüşü şöyledir; fakire vermekle Allah (cc) in rızası maksat edinilmiş olur ki, Allah (cc) da birdir. Bu alış veriş sadaka lafzıyla da olsa, hibe lafzıyla da olsa, kendisine verilen bir fakir de olsa, bir kaç fakir de olsa; değişen bir şey olmaz. Zengine bir şey vermekle, zenginin hoşnut kalması maksat edinilmiş olur. Burada kendisine   sadaka olarak verilen iki zengindir ve bu bir ortaklık olmaktadır. Zengine verilen sadaka ise, hibedir. Çünkü o sadaka almaya ehil değildir.

Bir kimse cariyesini hibe edip karnındaki çocuğu istisna etse; hibe sahih, istisna ise bâtıl ve geçersiz olur: Evvelce de açıkladığımız gibi, istisna ancak akdin kendisinde amel ettiği şeyde âmil olur. Meselâ rahimdeki çocuğun hibe edilmesi sahih olmaz. Öyle ise anasının hibe edilmesi halinde bu ceninin istisna edilmesi de sahih olmaz. İstisna edilse bile, bu fasid bir şarttır. Hibe akdi fasid şart sebebiyle bozulmaz. Zira Hz. Peygamber (sas) umra'yı caiz görmüş, ancak ömürlük verenin ileri sürdüğü şartı geçersiz saymıştır. Fakat alış veriş akdinde hüküm bunun hilâfınadır. Bu akid fasid şart sebebiyle bâtıl olur. Zira Hz. Peygamber

(sas) şartlı alış verişi yasaklamıştır.[7]

Bir kimse cariyesinin karnındaki cenini müdebber kılıp, sonra cariyeyi hibe ederse, caiz olmaz. Ama cenini azad edip sonra da cariyeyi hibe ederse, caiz olur. Bu iki mes'ele arasındaki fark şudur; müdebber cenin, cariyeyi hibe edenin mülkünde ve biyolojik olarak annesine bitişiktir. Bu da ortak maldaki hissenin hibesinde olduğu gibi, kendisine hibe edilen şahsın onu kabzetmesinin sıhhatine mâni teşkil eder. Ama azad edilen ceninde kin   mülkiyet hakkı kalmaz. Artık hibe edilen cariyede başkasının hakkı bulunmamaktadır ve ceninle mülkiyet irtibatı da yoktur. Şu halde kendisine hibe edilen şahsın onu teslim almasının sahihliğine mâni yoktur.

Bir kimse azad etmesi, müdebber kılması veya ümm-ü veled kılması şartıyla bir başkasına bir cariye hibe ederse; ya da bir kısmını kendisine geri vermesi yahut karşılığında kendisine bir şey vermesi şartıyla bir başkasına bir ev hibe ederse; hibe caiz ama şart geçersiz ve bâtıl olur. Çünkü bu akdin gereğine ters düşen bir şarttır. Dolayısıyla da fasiddir. Ve evvelce de açıkladığımız gibi, bu şart yapılan hibe akdini iptal etmez.[8]

 

Hibeden Dönmeğe Mâni Olan Sebepler

 

Hibeden dönmeye mâni olan sebepler şunlardır:

1- Akraba mahremiyeti.

2- Kan kocalık.

3- Muvâaza (bedelleşme).

4- Hibenin, hibe edenin mülkiyetinden çıkması.

5-   Hibe edilen nesnenin kendisinde bir fazlalık veya değişiklik meydana gelmesi.

6-  Hibe  edenin veya kendisine hibe edilenin ölmesi. -înşâallah- bu sebepleri açıklayacağız.

Yabancılara edilen hibeden dönmek caiz olur (İmam Şafiî): Zira bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Hibe eden hibe  ettiği nesneyi,   -karşılığında   bir bedel almamışsa- geri almaya

başkalarından daha fazla hak sahibidir. " [9] Ancak bu mekruhtur: Çünkü

verilen  hediyeyi geri almak hasislik ve alçaklıktır. Başka bir hadîs-i şerîfde   de   Hz.   Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:  "Ettiği hibeden dönen; kusmuğunu yutan köpek gibidir. " [10]Bu iş hasislik, bu işi yapan da

alçak  olduğundan;   Hz.   Peygamber (sas) verdiği hediyeyi geri alanı köpeğe benzetmiştir. Ve yine buyurur;   "Babanın kendi çocuğuna hibe ettiği şeyi geri alması hâriç; hibe edenin hibe ettiği şeyigerialması helâlolmaz.[11]" Bu hadîs-i şerifi şöyle tevil edebiliriz; hibe edenin mahkeme karan veya karşı tarafın rızası olmadan hibesini geri alması helâl olmaz. Ancak babanın kendi evladına ettiği hibeyi ihtiyaç anında geri alması helâldir. İki hadîs-i şerifi bağdaştırmak için bu tevil çok yerindedir.

Kendisine hibe edilen, bunun bedeli olarak hibe edene bir şey verirse veya hibenin kendisinde bitişik bir fazlalık meydana gelirse, hibeden dönülemez. Taraflardan birinin ölümü veya hibenin, kendisine hibe edilen şahsın mülkiyetinden çıkması halinde de hibeden dönülemez: Hibe eden eğer bir bedel almışsa, hibeden dönemez. Bunun sebebi rivayet edilen hadîs-i şerîfdc belirtilmiştir. Ayrıca hibeden maksat da, âdete göre bir bedel almaktır ki, bu maksat hâsıl olmuştur.

Hibe edilen şeyin kendisinde yağlanıp şişmanlama, büyüme, bina, ağaç, boya ve dikiş gibi bir fazlalık meydana gelmesi halinde hibeden dönülemez. Çünkü bu fazlalıklardan ayrı olarak hibeyi geri alma imkânı yoktur. Ancak bu fazlalıkla beraber geri almanın da imkânı yoktur. Çünkü hibe akdi bu fazlalığın üzerine yapılmış değildir.

Hibe edenin ölümü halinde mirasçısı hibeyi geri alamaz. Çünkü o yapılan hibe akdine yabancıdır, akdin taraflarından değildir. Kendisine hibe edilenin Ölümü halinde hibeden dönülemez. Çünkü hibe edilen mal mirasçıların mülkiyetine geçmiştir. Onu mirasçılara mülk eden, hibe edenin kendisi değildir ki, geri alabilsin. Bu sanki kendisine hibe edilen sağlığında ve onun tarafından mirasçılara mülk edilmiş gibidir.

Hibe edilen mal kendisine hibe edilenin mülkiyetinden çıkarsa, hibeden dönülemez. Çünkü hibe edenin kendisi onu hibe üzerinde salahiyetli kıldığı için o bu malı kendi mülkiyetinden çıkarmıştır.. Bu, vekilin   yaptığı   bir   tasarruf  gibi   olup,   hibe   eden   şahıs tarafındaı bozulamaz.[12]

 

Değer Eksilmesi Hibeden Dönüşe Mâni Değilidir:

 

Hibede eksilme olması; meselâ değerinin eksilmesi, bina is< yıkılması, cariye ise doğurması hibeden dönmeye mâni teşkil etmez Ancak hibe edilen cariye doğurmuşsa, çocuğu kendisine muhtaç kalmayacak duruma gelmeden geri alınması caiz olmaz.

Bir kimse çocuk yaşda bir köleyi hibe eder de, bu köle büyüyüp gençlik çağına geldiğinde kıymeti artar, sonra da yaşlanıp ihtiyarladığında kıymeti düşerse, onu geri alamaz. Çünkü gençlikde bedeninde fazlalık meydana gelmiş; boyu uzamış ve bu fazlalık uzun müddet devam etmiş, sonra da başka bir cihetten onda eksilme meydana gelmiştir ki, o da ihtiyarlıktır. Bu sebeple hibeden dönemez.

Mahrem olan akrabaya, kocaya veya karıya edilen hibeden geri dönülemez: Çünkü hibeden maksat; akrabalık bağlarını sağlamlaştırmak ve kan-koca arasındaki ülfeti ziyadeleştirmektir. Hibeden dönmekle bu bağlar kopardır ve kan-koca arasında bir soğukluk meydana gelir. Çünkü hibeden dönmek; hibe edenle kendisine hibe edilen arasında nefret ve ünsiyetsizliği peyda eder ki, bu sebeple de akrabalık bağlarım kopmaktan korumak, aile hayatını sevgi ve ülfet üzerine devam ettirebilmek için mahrem olan akrabalara, kocaya veya karıya edilen hibeden dönmek caiz olmaz.

Bir hadîs-i şerîfde şöyle Duyurulmuştur: "Hibe mahrem olan bir akrabaya yapılmışsa, ondan geri dönülmez. "Kendisine hibe edilen karı veya koca müslüman da olsa, kâfir de olsa; eşi, kendisine ettiği hibeden geri dönemez. Çünkü kâfir de olsa, müslüman da olsa, o; 'eş1 kelimesinin kapsamındadır.

Bir kimse karısına bir şey hibe eder de, sonra onu bâin talâkla boşarsa, hibeden dönemez.

Bir kimse yabancı bir kadına bir şey hibe eder de, sonra onunla evlenirse, hibeden dönebilir. Çünkü bunda esas olan; hibe akdi yaparken onun bulunduğu statüdür.

Bir kimse köle olan kardeşine bir şey hibe ederse, hibesini geri alabilir. Aynı şekilde kardeşinin kölesine de hibe ettiği şeyi Ebû Hanîfe'ye göre geri alabilir. İmameyn'e göre ise, geri alamaz. Çünkü kardeşinin kölesine bibe ettiği şey, o kölenin efendisine, yani kendi kardeşine mülk olarak geçmiştir ve dolaylı olarak o şey kardeşine hibe edilmiş sayılır. Fakat Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre bu hibe mülk olarak köleye geçmiştir. Hatta bu malın hibe olup olmamasında onun kabulü ve reddi esas alınır. Hibe bir mülk olarak onun olur. Ama ona ihtiyacı olmadığında o hibe efendisinin mülkiyetine geçmez. Çünkü bu bakımdan efendi ile köle arasında bir bağ yoktur.

Hibeyi alan kimse hibe edene bir şey vererek; 'şunu hibene bedel veya karşılık veya mukabil olarak al' derse, o da bunları alsa; hibeden dönme hakkı düşer: Çünkü bu kelimeler karşılıklı bedelleşma mânasmdadır.

Keza, 'şunu ettiğin hibenin yerine al', 'şunu hibenin sevabı olarak al', 'hibene karşılık seni sununla mükâfatlandırdım1, 'hibene karşılık sana sununla mücazatta bulundum', 'hibene karşılık sununla seni sevaplandırdım1, 'şunu hibene karşılık olarak sana bağışladım', 'şunu hibene karşılık sana sadaka olarak verdim' demesi de böyledir. Çünkü bütün bu sözler bedel mânasındadırlar. Bunun hükmü hibenin hükmüdür. Bu hibenin sahih olduğu şeyle sahih ve hibenin bâtıl olduğu şeyle bâtıl olur. Bunda mülkiyetin tahakkuku için kabz lâzımdır ve bu aslında muavaza (bedelleşme) mânasına gelmez.

Bedel hibeye izafe edilmişse; meselâ bir kimse kendisine hibede bulunan şahsa bir şey verir de verirken; 'bu senin hibenin karşılığıdır1 demezse, bu şey bedel olmaz ve bunlardan her biri verdiğini geri alabilir. Ama verdiği şeyi hibenin tamamına bedel olarak verse, -bu bedel az da olsa, çok da olsa- hibenin bir parçası dahi artık geri alınamaz. Ama o şeyi hibenin yansına bedel Icılsa; hibe eden hibenin kalan yarısını geri alabilir.

Çünkü hibeden geri dönmeye mâni olan, bedeldir. Bu da bedelin miktarına göre takdir edilir.

Hibe edilen malın yarısı başkası tarafından hak kazanılarak alınsa, kendisine hibe edilen şahıs ona karşılık vermiş olduğu bedelin yarısını geri ister: Çünkü o bu bedeli hibenin tamamı kendisine teslim edilsin diye vermiştir. Ancak hibenin yansı kendisine teslim edildiğine göre, verdiği bedelin de yarısını geri ister. Fakat hibe karşılığında verilen bedelin bir kısmı hak kazanılarak bir başkası tarafından alınınca, hibe eden onun için bir şey isteyemez (İmam Züfer): İmam Züfer dedi ki; başkası tarafından alman bedel oranında hibenin bir kısmını geri alabilir. Bunda diğer bedel muteberdir. Bizim görüşümüze göre; alman bedelin bir kısmı başkası tarafından hak kazanılarak alınınca anlaşılır ki, bedelin kalan kısmı hibe için bedel olarak verilmiştir ki, kalan kısım da, hibenin tamamına bedel olmaya elverişlidir. Öyle ise hibe eden aldığı bedelin geri kalan kısmını da sahibine iade etmeden hibeyi geri alamaz. Çünkü o, bedelin tamamı kendisine teslim edilsin diye hibeden dönme hakkından vazgeçmişti. Bedel tamamıyla kendisine teslim edilmediğine göre, hibeden dönme hakkına sahiptir. Bedeli geri verince, bedel ödeme işi bâtıl olur ve hibeden dönme hakkı da geri gelir.

Ancak hibe ettiği mala karşılık almış olduğu bedelin tamamına bir başkası sahip çıkınca, hibenin tamamım geri alır: Bunun sebebini açıklamıştık.

Bedel şartı koşularak edilen hibede; kabzdan evvel hibe hükmü

câri olur ve bu şayi hisseli malda sahih olmaz. Kabzdan sonra ise, alış veriş hükmü yürürlüğe girer: Bu lâfza ve mânaya riâyetin gereğidir. Bunun sureti şöyledir; bir kimse bir başkasına bedel olarak kendisine bir elbise vermesi şartıyla bir köle hibe ederse, bu taraflardan her biri alacağını kabzetmedikçe, -hibede olduğu gibi- geri dönebilirler. Her biri alacağını kabzederse, bu artık alış veriş akdi mertebesinde olur. Malı ancak kusuru sebebiyle geri verebilirler ve bu malda şuf a hükmü geçerli olur. Hibe veya bedeli başkası tarafından hakedilerek alınırsa, bu defa diğerindeki şey duruyorsa; o, yoksa kıymeti geri alınır.

Hibeden dönmek ancak tarafların karşılıklı rızâları yahut hâkimin hükmüyle sahih olur: Çünkü bu içtihad mahalli olup, âlimler tarafından üzerinde ihtilaf edilen bir hususdur. Bu sebeple kendisine hibe edilen kişi hibeyi geri vermek istemeyebilir. Ancak hâkimin onu zorlamaya salahiyeti vardır. Fakat taraflar karşılıklı rızâ gösterirlerse, kendisine hibe edilen kişi hibeyi geri vermeme hakkını iptal etmiş olur ve hibeyi geri vermesi de caiz olur.

Hâkimin, hibenin geri verilmesine hükmettikti en sonra hibe, kendisine hibe edilenin elinde iken telef olursa, kıymetini Ödemesi

gerekmez: Çünkü hibe artık onun elinde emanet olarak bulunmaktadır. Onu, tazmin etmek üzere teslim almış değildir ki, kıymetini ödesin.[13]

 

Umra Ve Rukba

 

Umrâ caizdir. Bu; kendisine hibe edilen şahsın hibe edilen malı ömrü boyunca kullanmasıdır. Ölümünden sonra da mirasçılarına intikal eder. Umrâ; bir kimsenin evini bir başkasına yaşadığı müddetçe kullanması, ölünce  de tekrar kendisine geri vermesi şartı

ile vermesidir: Geçen hadîs-i şeriflerde anlatılan sebeplerden dolayı bu şart geçersizdir. Aynca rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) umrâyı caiz görmüş ama umrâcmın şartını geçersiz saymıştır.

Bir kimse bir başkasına; 'evimde ömrün boyunca otur' veya; evimde ikametin sana bağış olsun' veya; 'evimde ikametin sana sadaka olsun' veya; 'iğreti bir sadaka olsun' veya; 'hibe bir iğreti olsun' veya; 'bu evde ikametin sana hibe olsun' veya; 'burada hibe şeklinde otur' derse; bu iğreti vermek olur. Çünkü burada menfaatin, yani evdeki ikametin söylenmesi gerçekten iğreti verme akdi olur. Çünkü iğreti vermek, başkasını, iğreti verilecek eşyanın sağlayacağı menfaate mâlik kılmaktır. Bunun hakiki mânası budur. Hibe etme mânasına da yorumlanabilir. Ama hakiki mânasına hamletmek daha iyi olur.

Ama bir kimse bir başkasına; 'evim sana hibedir; içinde oturursun' derse, evini ona hibe etmiş olur. Çünkü 'içinde oturursun' sözü açıklama mahiyetinde değil de, maksat hususunda uyarıp danışmak için söylenmiş

bir sözdür. Ama; 'oturmak üzere' veya; 'oturman için hibedir' sözünde hüküm bunun hilâfınadır.

Rukbâ ise, bâtıldır (Ebû Yûsuf). Bu; evim sana rukbâ olsun, demesidîr ki, bu sözün mânası da şudur; 'ölürsen, bu ev bana kalsın. Ben ölürsem, senin olsun  denilerek yapılan bir hibedir: Burada taraflardan her biri sanki diğerinin ölmesini bekleyip gözetlemektedir. Şüreyh'den şöyle rivayet edilmiştir;  "Hz.  Peygamber (sas) umrâyı caiz görmüş, rukbâyı ise reddetmiştir."  [14]   Rukbâ; gözetlemek mânasmdadır.

İrkab mânasında kullanılırsa bu; 'evimin mülkiyeti senindir' demektir ki bu caizdir. Câbir (ra) in rivayet ettiği hadîs-i şerîf de bu mânada yorumlanmıştır:    "Hz.   Peygamber   (sas)    umrâyı   ve rukbâyı  caiz görmüştür.[15]" " Ancak bu ihtimalidir. Hibe, şüpheyle birlikde sabit olmaz.

Böyle bir şey âriye olur. Ebû Yûsuf dedi ki;'Câbir (ra) in rivayet ettiği hadîs-i şerîfden dolayı rukbâ caizdir. Rukbâ yapanın; 'evim sanadır' sözü, bir mülk etmedir. 'Rukbâdır' sözü ise, fasid bir şarttır, hibeyi iptal etmez. İmameyn'e göre bu mes'eledeki dayanakları, Şüreyh'in rivayet ettiği hadîs-i şerîfdir. Çünkü rukbâ; mülkü risk altına alıcı bir şarta bağlamaktır ki, bu hibe sahih olmaz. Sahih olmayınca da İmameyn'e göre bu bir iğreti akdi olur. Çünkü bu lehdârm o evden mutlak surette faydalanmasını gerektirmektedir.

Bir kimse; 'bütün malım...' veya; 'sahip olduğum her şey...' veya; 'mülkümün tamamı falan adamındır1 derse, bu bir hibe olur. Çünkü onun mülkü kendisi mülketmeksizin başkasının mülkü haline gelemez. Bir kimse; 'benimle bilinen veya bana nisbet edilen şeylerin tamamı falan adamındır' derse, bu bir ikrar olur. Çünkü bu şeyler ikrar edenin elinde bulunduğu halde gerçekten kendisi için ikrarda bulunulan kimsenin malı olabilirler.

Teberru olması sebebiyle bütün hükümleri bakımından sadaka da hibe gibidir. Ancak sadakadan geri dönmek olmaz: Çünkü sadaka vermekten maksat sevap kazanmaktır ki, bu maksat elde edilmiştir. Fakire bir şey hibe etmek de böyledir. Çünkü bunda da maksat sevap kazanmaktır. Zengine de sadaka vermek böyledir. Çünkü bunu yapan kişi ailesi kalabalık olduğu için zanginin nafaka hususunda kendisine yardımcı olmasını ve böylece sadakasının karşılığını vermesini talep edebilir. Bunun sadaka kelimesiyle ifade edilmiş olması da bunu teyid etmektedir.

Malından sadaka vereceğim adayan kimsenin bu adağını zekât mallarının cinsinden yerine getirmesi gerekir (İmam Züfer): Çünkü kulun vâcib kılması, Allah (cc) in vâcib kılması ile olur. Allah (cc) in mala izafe edilen sadakayı vâcib kılması zekât mallarını kapsamına alır. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

"Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları (günahlarından) temizlemiş olasın."(Tevbe: 103).

Kulun vâcib kılması da böyledir. Böyle bir adakda bulunan bir kimse sadaka olarak altını, gümüşü, ticaret eşyasını, sâime hayvanları, gelirleri, öşre tâbi ürünleri ve Öşür arazisini verir. Ancak İmam Muhammed bu görüşe muhaliftir. Çünkü öşürde ağır basan ibadet mânâsıdır. Öyle ki, kâfirin öşür vermesi gerekmiyor ve bu zekât mânasındadır. Sadaka vereceğini adayan kimse yukarıda sayılan mallardan başkasını veremez. Çünkü bunlardan başkası zekât mallan değildir.

İmam Züfer dedi ki; 'böyle bir adakda bulunan kimsenin -kıyas gereği olarak lâfzın umumî manasıyla amel ederek malının her çeşidinden sadaka verebilir.1 Bunun cevabı daha evvel geçti.

Mülkü ile sadaka vereceğini adayan kimsenin bütün mallarını sadaka olarak vermesi gerekir. Hâkim eş- Şehîd, bununla evvelkinin istihsan bakımından aynı olduğunu söylemiştir. Zira mülk ile mal aynıdır.

Nesefî, Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu görüşde olduklarını, Ebû Yûsufunsa, mal ile mülkü birbirinden ayırdığını; mülk kelimesinin örfe göre daha genel olduğunu ifade ettiğini bildirmiştir. Ama birinci görüş esahhdır. Çünkü Şeriat sadakayı mülke değil de, mala izafe etmiştir. Bu da sadaka için malın tahsis edilmesini gerektiren bir sebeptir. Böyle olunca mülk kelimesi kendi genel mânası üzere kalmış olmaktadır. Malını sadaka olarak vereceğini adayan bir kimsenin zekât malından başka malı yoksa, malının tamamını sadaka olarak vermesi gerekir. Bu hususda icmâ vardır.

Bu kimse nafaka olarak vereceği malını kazanç sağlayınca} a kadar   elinde   tutar,   sonra elinde tuttuğu kadarını sadaka verir:

Çünkü o malının tamamını sadaka olarak verirse; ya dilenmeye mecbur kalır, ya da açlıktan ölür ki, bu da fahiş bir zarardır. Şu halde zararı kendisinden savmak için, ihtiyaç duyduğu kadar malı elinde tutar. Biz bunun için bir miktar belirlemedik. Çünkü insanlar nafakalanndaki hallerinin farklı oluşu sebebiyle, bu hususda farklılık arzederler. Hülâsa; bu kimse nafakasına yetecek miktarda malı, mislini ödemeye muktedir olacağı zamana kadar elinde tutar.

Bir kimse; 'evim düşkünlere sadakadır1 derse, o evini sadaka olarak vermesi gerekir. Evin kıymetini sadaka olarak vermesi de kâfi olur.

Bir kimse bir başkasına; 'senin malından bana ulaşan her şeyi sadaka olarak vermek üzerime adak olsun' der ve o adama bir şey hibe ederse, hibe ettiği o şeyi de (onu teslim etmeyip fakirlere) sadaka olarak vermesi gerekir. Ona yemeğinden vermesine izin verirse, o yemeği yer ve sadaka olarak başkasına vermez. Çünkü ibahe; yani yemeği yemesine izin vermek durumunda o yemeğe ancak yiyerek sahip olunabilir. Yenilmesinden sonra ise, o yemeği başkalarına sadaka olarak verme imkânı kalmaz.[16]



[1] Bu hadîsi Buharî Edebü'l- Müfred adlı eserinde rivayet etmiştir

[2] Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir. Buhârî de buna yakın bir rivayette bulunmuştur

[3] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/409-412.

[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/412.

[5] Sahabeden Nûman (ra), oğlu Beşir'i Hz. Peygamber (sas) e getirerek; "Ey Allah  (cc)   in  Rasûlü!   Ben  bu   oğluma bir köle bağışladım" demiş; Hz. Peygamber (sas) de  ona yukarıdaki suali sormuştu. (Buharî; Hibe: 2. Müslim; Hibât: 9. Tirmizî; Ahkâm: 30).

[6] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[7] Bunu Taberânî El- Evsat'da rivayet etmiştir

[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/413-416.

[9] Bu hadîsi İbn. Mâce, Beyhakî, Dârekutnî ve İbn. Ebî Şeybe rivayet etmiştir.

[10] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir

[11] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Mâlik rivayet etmiştir

[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/417-419.

[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/419-422.

[14] Bu hadîsi Neseî tahric etmiştir

[15] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Tirmizî tahric etmiştir

[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 2/422-425.